Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Yusuf - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 12. Sayfa

SURE-İ YUSUF. 2


SURE-İ YUSUF

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz on bir âyeti camidir.

Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere nazaran insan-ı kâmile, liyakatına ve serair-i ilâhiye bay­rağını re fa işaret olmasına binaen manâsı,; [Ey esrar-ı ilâhiye bay­rağını ref ü i'lâya lâyık olan insan-ı kâmil! Sana hitabetler ve de­rim ki, işte şu sûrede sana inzal olunan âyât-ı beyyinât fesahat ve belagatı açık, helâli, haramı ve sair ahkâmı zahir olan kitabın âyetleridir.]

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Kur'an'da hidayet ve dalâ­let, hül ü hürmet, geçmiş ümmetlerin ahvali, durub-u emsal ve ah-val-i dünya ve âhiret açıktan lâyıkı vechüzere beyan olunduğu ci­hetle Kur'an'a; kitab-ı mübin denmiştir. Yani «Ahkâmı beyan eder bir kitab-ı kâmil» demektir.[1]

 

Vacip Tealâ kitabı mübin olmasıyla tavsif ettikten sonra kita­bın Arabi olduğunu ve inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz o kitabı sizin taakkul edip manâsını anlamanız için Iisan-ı Arap üzere kıraat olunduğu halde inzal ettik.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an lâfzı ism4 cins olup aza ve çoğa ıtlakı sahih olduğundan Cenab-ı Hakkın resulüne inzal buyur­duğu kitabın mecmuuna Kur'an denildiği gibi ba'zı âyetlere ve sûrelere dahi Kur'an denir.

Kur'an'ın Arabî olması Resulullah'ın kavm-i Araptan olup ilk tebligatı Araplara olduğundan Arapların kolaylıkla manâsını anla­yıp diğer akvama din-i İslâm'ın neşr ve ta'mimine suhuletle mu­vaffak olmaları için olduğuna işaret etmek üzere  buyurmuştur. kelimesi Vacip Tealâ'nın kelâmında kat'-i vücut manâsını ifade ettiğinden manâ-yı nazım : [Sizin suret-i kafi­yede manâsını anlamanız için biz Kur'an'ı Arabî olarak inzal ettik ki sizin için tereddüde ve «Biz manâsını anlamadık, anlamış olsay­dık iman ederdik gibi itiraza ve i'tizara mahal kalmasın] demektir.

İnzal; bir halden diğer hale ve yukarıdan aşağıya intikal olup kadim olan şeyde bu intikal olmadığı gibi Arabiyet ve Fari-siyet dahi olmadığından firak-ı dâlleden Mu'tezile bu ve bunun em­sali âyetlerle Kur'an'ın hadis ve mahlûk olduğuna istidlal etmiş­lerse de inzal ve Arabî olmak; manâya delâlet eden elfazın sıfatı olup hurufattan mürekkeb olan elfazın hadis ve mahlûk olduğunda şüphe ve niza' yoktur. Zira ehl-i sünnetin kadim olduğunu iddia ettikleri Kur'an; bu elfazın medlulü ve zatullahla kaim olan ma'-nâdır. Yoksa bizim mushaflarımızda yazılı ve lisanlarımızda tilâ­vet olunan elfazın kadim olduğunu hiç kimse iddia etmez ve iddia ederse bedahetin hilafını iddia etmiş olur.

Bu sûrenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ulemâ-yı Yehûd Mekke müşriklerine «Evlâd-ı Ya'kub'un Şam'dan Mısır'a nakletmelerinin sebebini ve Yusuf (A.S.) m kıssasını Muhammed (A.S.) dan suâl edin» demeleri üze­rine Mekkeliler Resulullah'a suâl edince bu sûrenin nazil olduğu mervidir.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı lisan-ı Arabî üzere inzal ettiğini beyan­dan sonra Yusuf (A.S.) in hikâyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Bizim sana şu Kur'an'ı vahyimiz sebebiyle geçmiş ümmetlerin kıssalarının gayet güzelini biz sana hikâye eder, haber veririz. Halbuki bizim sana Kur'an'ı vahyimizden evvel sen kıssa-i Yusuf ve onun mutazammın olduğu âcaibâttan muhakkak gafiller­den olmuştun.] Zira; buna dair henüz sana vahiy gelmemişti.

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Senin şanına ta'zîm ve nübüvvetini te'yid için biz senin üzerine işitilmesi gayet güzel ve menfaati çok ve vaaz u nasihati herkese şamil olan kıssa-i Yusuf'u şu Kur'an'ı vahyimiz sebebiyle sana haber veririz. Halbuki bizim bu kıssayı sana vahyimizden evvel sen bundan haberdar değildin.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile kıssa; ha­berin bazısının bazısına tabi' olarak gelmesidir. . Binaenaleyh; ümem-i maziyenin ahvali haber üzerine haber olarak geldiğinden kıssa   denilmiştir.

Yusuf (AS..) m haberi; ibreti, durub-u emsali, dinî ve dünyevî birtakım faydaları, padişahların ahvalini, malikin ve memlûkün hallerini, ulemâ ve fudalânm menâkıbmı, taife-i nisvanm hilelerini, düşmanın ezasına sabrı ve kusur sahiplerinin kusurlarının affını mutazammın olduğundan Cenab-ı Hak kıssaların ahseni olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; enbiya-yı izamın herbirinin kıssaları birçok fevaidi mutazammmdır, lâkin Yusuf (A.S.) m kıssası daha çok ca-mialı, acaip ve garaibi cümlesinden ziyade olduğu için cümle kıs­saların güzeli olduğu beyan olunmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ ahsen-i kısası vahyettiğini icmalen beyandan sonra Yusuf (A.S.) in kıssasını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Küsül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Yusuf (A.S.) pederine «Ey babam! Ben on bir yıldızı ve ayı ve güneşi bana secde ederler gördüm» dedi.]

Yani; Yusuf (A.S.) birçok acaibata işaret olan şu rü'yasını pederine hikâye ettiği zaman ve rü'yayı hatırlamak lâzım ve onu zikretmek birçok fevaidi mutazammındır. Binaenaleyh; habibim! Sen o zamanı zikret demektir.

Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf lâfzı; lisan-ı İbra-nidendir. Arabî değildir. Fakat Muarreb olduğu için bu gibi bazı kelimatın başka lisandan bulunması Kur'an'ın Arabî olmasına mü-nâfî değildir. Yusuf (A.S.) m rüyası sabiyy-i âkil olduğu halde Cuma gecesi vâki olduğu mervidir. Ru'ye île murad; rü'yadır. Uyanık halinde ru'yet değildir.

Rü'yanın tabiri; On bir yıldızla murad; biraderleri, şemsle mu­rad; validesi yahut validesi vefat ettiğinden teyzesidir. Kamerle murad; pederidir. Rüya zamanında Hz. Yusuf'un on iki yaşında olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Sec'deyle murad; biraderleri, pederi ve validesinin tevazu'la emrine itaat etmeleri­dir, yahut hakikaten secdedir. Çünkü; o zamanda insanların birbir­lerine secdeleri selâm makaammda âdetti. Şu halde secde; secde-i ta'zîmdir. Secde-i ibadet değildir. Zira; cemi' edyanda Allah'ın gayrıya ibadet caiz değildir.

Yıldızlar akıl sahipleri olmadıkları halde âyette zevilukulde isti'mâl olunan zamiri secde edecek kimselerin zevilukul-den olduklarına binaen cem'-i müzekker sıygasıyla varid olmuştur. Yusuf (A.S.) evvelâ yıldızları gördüğü gibi saniyen yıldızların sec­delerini gördüğünden ru'yette tekerrür yoktur. Zira birinci ru'yet; yıldızların zatını, ikinci ru'yet; yıldızların secdelerini gördüğünü beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yani «Ben yıldızları gördüm ve yıldızların bana secde ettiklerini dahi gördüm» demek­tir.

Şemsle kamer; yıldız cümlesinden oldukları halde şereflerine işaret ve şanlarına ta'zîm için yıldızlardan sonra ayrıca zikrolun-muşlar valide ve pederine biraderlerinden sonra mülakat edeceğine işaret için şemsle kamer yıldızlardan sonra gelmiştir.[4]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederine rüyasını hikâye ettiğini beyandan sonra Ya'kub (A.S.) m rüyanın mutazammm olduğu acaibata binaen oğluna vâki' olan nasihatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) oğluna dedi kî «Ey oğulcuğum! Biraderlerine rü'yani haber verme.]

[Eğer rüyam haber verirsen onlar sana gereği gibi hile eder­ler, haber verme ki hile yapmasınlar.]

[Zira; şeytan insana adaveti meydanda bir düşmandır.] Bina­enaleyh; kardeşlerini senin hakkında hileye sevkeder. Şu halde haber verme ki şeytan fırsat bulmasın» demekle oğluna vesâyâda bulundu.

Yani; Ya'kub (A.S.) rüyayı tabirden oğluna kemâl-i şefkatim izhar ederek nasihata başladı ve dedi ki «Ey oğulcuğum! Bu rü'ya senin hakkında birçok fevaidi mutazammın olduğundan biraderlerine haber verme ki sana hased etmesinler. Eğer haber verirsen rü'yanı tabirle hasedleri galeyan eder. Sana hile yaparcasına hile eder ve helakine sa'yederler. Zira; şeytan insanlara adaveti mey­danda bir düşmandır. Binaenaleyh; bu rü'ya vasıtasıyla kardeşle­rinle senin aranızı açmaya fırsat bulur».

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) Hz. Yusuf'ta gördüğü zekâ ve alâmet-i nübüvvetten naşi fevkalâde muhabbetine biraderleri razı olmadıklarım bildiğinden bu rü'yayı söylerse gay­retlerinin ve Yusuf'a karşı iğbirarlarının tezayüd edeceğini fehmet-tiğinden rüyasını biraderlerine söylememesini tavsiye etmişti.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rü'ya; uyku halinde ruhun bedeni tedbirden minvechin feragat etmesiyle âlem-i melekû-ta münasebetinden dolayı birtakım suretlerin kuvve-i muhayyeleye nakşedip kuvve-i muhayyeleden hiss-i müştereke aksetmesinden ibarettir. Binaenaleyh; âlem-i melekuttan akseden rü'ya elbette sadıktır. Amma bazı.ervah-ı habiseden akseden rü'ya evhamdan ibaret olduğu cihetle kâziptir. Şu halde -insanların nevm halinde gördükleri rü'ya iki kısımdır. Yusuf (A.S.) m rü'yası sadık kısmm-dandır ki eseri birçok seneler sonra Mısır'da zuhur etmiştir. Bina­enaleyh; Resulullah «Rü'ya-yı sadıka Allah'tan ve kötü rü'ya gey-tan'dandır. Sizden biriniz sevdiği bir rüyayı görürse hiç bir kim­seye haber vermesin, ancak sevdiğine haber versin ve sevmediği rüyayı gördüğünde sol tarafına üç defa tükürsün ve şeytan'ın şer­rinden Allah'a iltica etsin, o rü'ya elbette zarar vermez» buyur­muştur. İyi rü'yayı gördüğünde Allah'a hamdetmek ve kötü rü'­yayı gördüğünde şeytan'dan istiaze eylemek lâzım olduğuna ve rü'-yaya âkil ve dost olan bir kimseye ta'bir ettirmek umur-u mühim-meden bulunduğuna dair ahadis-i celile mezkûr ve mervidir.

Hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile kötü rü'ya görüldüğün­de sol tarafına tükürmek ve şeytan'dan istiâzeyle beraber sadaka vermek def-i belâya sebeb olduğu gibi rü'yada gördüğü şerri defe ve selâmete sebeptir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m biraderle­rinden (Yehuza), (Rubil), (Şem'ûn), (Lâvey), (Reyalûn), (Den-ye), (Yeşcur), Yusuf (A.S.) in teyzesi (Liya) dan tevellüd etmiş­lerdir. (Vedan), (Neftali), (Cad) ve (Aşir) nammdaki dördü de (Zülfe) ve (Belher) isminde iki cariyeden tevellüd etmişlerdir. On bir yıldızla tabir olunan bunlardır. Hz. Yusuf'un liebeveyn birade­ri (Bünyamin) ile kendisi (Rahil) den tevellüd etmişlerdir. (lîa-hil) i pederleri teyzeleri (Liya) nın vefatından sonra veyahut hal-i hayatında tezevvüc etmiştir. Çünkü; şeriat-ı Ya'kub'da iki karde­şin bir kimsenin nikâhı altında cem'i caizdi. Diğer biraderleriyle peder ve valideleri Mısır'a gelip secde ettikleri zaman Bünyamin Hz. Yusuf'un yanında bulunduğu cihetle birlikte secde edenler içinde olmadığından yukarıda on bir birader ta'dad olundu. Bün­yamin de inzimam edince secde eden biraderler on iki olmak lâzım gelir. Halbuki âyette on birdir diyerek itiraz varid olmaz. Yahut diğer on bir birader içinden birinin vefatıyla Bünyamin de secde edenler meyanmda dahil olmak muhtemeldir.

Hz. Ya'kub «Rüyanı biraderlerine haber verme, sana hile eder­ler» deyince Yusuf (A.S.) in «Hanedan-ı nübüvvette hased olarak bu gibi şeye cesaret eden olur mu?» gibi hatırına gelen bir suâle pederi «şeytan'm kardeşler arasına böyle fitneler koyacağını» be­yan etmesiyle cevap vermiştir.[5]

 

Vacip Tealâ Hz. Ya'kub'un oğlunu, rüyasını kardeşlerine haber vermekten nehyettiğini beyandan sonra rüyayı ta'bir' ettiğini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu rü'yayı gösterip seni kardeşlerinden mümtaz kıldığı gibi Rabbin Tealâ feyz-i ilâhisi olan nübüvvetle seni ihtiyar eder, zatına has kılar ve rü'yaların tabirini sana ta'lim eder.]

[Vc Rabbin Ttialâ senin üzerine ve senin vasıtanla âl-i Ya'kub üzerine nübüvvet vermekle ni'metini itmam eder ve senin üzerine nimetini itmamı bundan evvel büyük pederlerin ibrahim ve Ishak (A.S.) üzerlerine nübüvvetle nimetini itmam ettiği gibidir.]

[Zira; Rabbin Tealâ nübüvvete lâyık olan kimseyi bilir ve her-şeyi ve bilhassa nübüvveti mevzi-i lâyıkına vaz'eder.]

Yani; Ya'kub (A.S.) Hz, Yusuf'a biraderlerine rüyasını söyle­memesini tavsiye ettikten sonra rüyayı tabire başlar ve der ki «Ey oğlum! Şu rü'ya ile Rabbin Tealâ seni kardeşlerin arasında mümtaz kıldığı gibi nas arasından seni nübüvvete intihabıyla büyük Riya­set ve yüksek mertebe olan nübüvvet ve izzetle dahi mümtaz eyler ve bazı rüyanın ta'birini ve enbiyanın ve ümmetlerinin ve kütüb-ü semaviyenin haberlerini sana ta'lim eder ve nice ma'nâlara seni vakıf kılar ve Rabbin Tealâ senin ve evlâd-ı Ya'kub'dan sairleri­nin üzerine nübüvvetle ni'metini itmam eder. Zira; mansıb-ı nü­büvvet; mertebelerin en a'lâsıdır. Binaenaleyh; sair nas rütbede; dünyada ve âhirette enbiyanın tabileri olup mertebeleri de aşağı­dır. Sana ni'metini itmam edeceği gibi Rabbin Tealâ senden evvel büyük babaların İbrahim ve İshak Hazretlerine nübüvvetle ve sair envâ'-ı nimetleri ihsanla onlar üzerine de nimetini itmam buyur­du. Çünkü; Rabbin Tealâ herkesin liyakatini bilir ve işini'hikmete muvafık işler.

Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile ictiba ; birşeyi ken­dine tahsis edip ihtiyar etmektir. Binaenaleyh; Allah'ın Hz. Yusuf'u ictibası; nübüvvetle feyz-i ilâhisine tahsis ve ihtiyar etmesidir. Te'viI-i ahadisle murad; rü'ya tabiri ve kütüb-ü mün-zelenin âyetlerini tefsir ve enbiyadan rivayet olunan hadisleri tev­cih ve mahlûkatm cesetlerine ve-ruhlarına müteallik delilleri tet­kik etmektir. Rü'yayı tabir; akıbet rücû* edeceği manâyı beyan ol­duğundan rü'yayı ta'bire rücvJ manâsına olan te'ville tabir olun­muştur. Çünkü te'vil; eriden alınmıştır. Evi de rücû' manasınadır.

Nimeti itmam la murad; saâdet-i diniye ve dünyevi-yeyle evlât, emval, cah, mansıb, hadem ü haşem, a'van ve etbâ' sahibi, kulûb-u nasta memduh olmak, herkes nazarında büyük ve ulum-u kesireye ve ahlâk-% hamideye muvaffak kılmaktır. Bu âyette nimeti itmam bunların cümlesine şamil olduğu gibi nübüvvete dahi şamildir. Yalnız nübüvvet murad olduğuna nazaran evlâd-ı Ya'kub'un hepsinin nebi olacaklarına işaret vardır. Rü'yada yıl­dızların biraderlerle te'vil olunması dahi nebi olmalarını müş'ir-dir. Çünkü; yıldızların ziyasıyla âlem intifa' ve ihtida ettikleri gibi enbiya ile de insanlar intifa' ve ihtida ettikleri cihetle yıldızların enbiya ile te'vil olunması muvafıktır. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) in biraderleri hakkında suizanetmekten ve fena söylemekten son derece tevakki etmek lâzımdır. Çünkü; nebi olmaları muhtemel ol­duğundan nebiye ta'netmek küfürdür. Şu halde onlara ta'netmek büyük mahzuru mucip olmak ihtimaline binaen her halde hüsnü-zan lâzımdır. Amma biraderlerinin Yusuf (A.S.) hakkında vâki olan muameleleri nübüvvetlerinden evvel olduğu cihetle ba'den-nübüvve ma'sum olmalarına mâni' değildir.[6]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m rü'yasmı beyandan sonra rü'ya-nın mutazammın olduğu acaibatın hayyiz-i fiile çıkmasında geçir­miş olduğu safahatın büyüklüğüne işaret etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Yusuf ve Yusuf'un bira­derlerinde sairlerin müşkülâtını halledecek ve suâllerine cevap olacak birçok alâmetler vardır.] Çünkü; kıssa-i Yusuf (A.S.) da birçok havadisin fetvalarına cevap vardır. Meselâ «Hasedin neti­cesi nedir?» suâline cevap hacalet ve mahcubiyettir ve «Sabrın ne­ticesi nedir?» suâline cevap; selâmettir ve «Kederin neticesi nedir?» suâline cevap; ferahtır ve «Meşakkatin neticesi nedir?» suâline ce­vap; rahattır ve «Hilenin neticesi nedir?» suâline cevap; felâkettir ve «Firkatin neticesi nedir?» suâline cevap; içtimâ' ve ülfettir di­yerek kıssa-i Yusuf'la bunların cümlesine cevap verilir. Çünkü; şu sayılan fetvalar ve daha nice acaip ve garaip Yusuf (A.S.) in ser­güzeştini beyan eden bu sure-i celilede münderictir.   Kıssa-i Yusuf'ta Resulullah'ın nübüvvetine, dininin i'lâsına ve akıbet müş­riklerin Resulullah'ın emrine itaat edeceklerine delâlet vardır. Zi­ra; Resulullah bir kimseden okumadan ve kütüb-ü sabıkayı müta­lâa etmeden Hz. Yusuf'un vak'asını aynıyla haber vermesi vahyile haber verdiğine delâlet ettiği gibi biraderlerinin gayretine karşı Yusuf (A.S.) a Cenab-ı Hakkın muaveneti müşriklerin Resulullah'a ezalarına mukaabil resulüne Vacip Tealâ'nın muavenet edeceğine ve akıbet kâfirlerin emr-i Resulullah'a itaat edeceklerine dahi de­lâlet eder.

Ya'kub (A.S.) in rü'yayı tabirinin eseri seksen sene sonra zuhur ettiği gibi Yusuf (A.S.) m biraderleri emrini redde sa'yetmişlerse de kadere karşı bir te'siri olmayıp akıbet mukadder olan zu­hur ettiği gibi Cenab-ı Hakkın resulüne va'd ettiği nusretin zuhu­ru her ne kadar taahhur ederse de elbette zuhur edeceğine ve emr-i resulü iptale sa'yedenlerin gayretleri semeresiz kalacağına, şan-ı Resulullah'a bir nakisa getiremeyeceklerine ve hakkı iptale gayret edenlerin hep emekleri boşa gideceğine dahi delâlet vardır.[7]

 

Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un kıssasının azametine işaretten sonra biraderlerinin pederlerine, Yusuf (A.S.) a ve biraderi Bünyamin'e iğbirarlarını meydana koyarak birbirlerine şikâyet ettiklerini be­yan etmek üzere  buyuruyor.

[Zikret yâ E krem-er Rusül! Şu zamanı ki o zamanda Yusuf (A.S.) in biraderleri «Allah'a yemin ederiz ki Yusuf ve biraderi babamıza bizden daha muhabbetlilerdir. Halbuki biz cemaatız. Bi­naenaleyh; bize muhabbet daha evlâdır ve lâkin pederimiz onlara muhabbet ediyor. Zira; pederimiz umur-u dünyada ve bilhassa bu muhabbette açık bir hata içindedir» demeleriyle kalplerinde olan iğbirarlarını meydana koydular.]

Yani; Yusuf (A.S.) m biraderleri «Biz sinnen büyük ve pede­rimizin bütün mesalihini ve umur-u dünyaya müteallik her işini görür bir cemaat olduğumuz halde bize muhabbet edecekken bilâ­kis küçük yaşta olan, bir işe yaramayan Yusuf'a ve biraderine biz­den daha ziyade muhabbet ediyor. Zira; pederimiz bu hususta açık bir hatada bulunuyor. Binaenaleyh; pederimizin bu haline biz ta­hammül edemeyiz» dediler. Pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbe­tini nefrete tebdil etmek hususunda müşaverenin mukaddimesini meydana ve bürudetlerini ortaya koydular.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in Hz. Yusuf'a muhabbeti sairlerinde göremediği rüşd ve salâhı Yu­suf (A.S.) da gördüğü gibi validesi vefat edip küçük olarak kaldığı için zaruri bir muhabbetti. Muhabbet-i zaruriye ve kalbiye ise beşer için tebdili mümkün olmayan şeylerdendir. Amma muhab­bet-i hariciye ve ihtiyariyede evlâdının cümlesi Hz. Ya'kub indin­de müsaviydi. Fakat evlâd-ı Ya'kub'un henüz tecrübeleri tekem­mül etmeyip halleri bu cihetleri tetkike müsait olmadığından pe­derlerini muhabbet-i zaruriyede dalâlete nispet ettiler. Bu dalâl-den muradları; umur-u dünyada dalâldir; yoksa umur-u dinde da-lâl değildir. Zira; enbiya-yı izamı umur-u dinde dalâle nispet et­mek küfürdür.[8]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderlerinin iğbirarlarını be­yandan sonra iğbirarın neticesini ve müşaverelerinin hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Öldürün Yusuf'u veyahut uzak bir beldeye atın. Pederinizin yüzü tamamen size dönsün, sizden gayrı yüzünü tevcih edecek bir kimse bulamasın. Yusuf'u öldürüp veyahut uzak bir beldeye attık­tan sonra siz taib ü müstağfir bir kavm-i salih olursunuz dediler.]

Yani; Yusuf (A.S.) in rü'yasından sonra pederinin muhabbeti tezayüd edince biraderlerinin de gazap ve adavetleri arttıkça arttı ve pederlerinden Hz. Yusuf'u uzaklaştırmaya karar verdiler. Fa­kat bu kararlarını infaza muvaffak olabilmek iki şeyden birisiyle hasıl olacağını dermeyan ederek dediler ki «Yusuf'u katledin, sö­zünü bitirin veyahut uzak ve sadası işitilmedik bir arza atın ki unutulsun, zayi' olsun. Pederiyle bir daha görüşmek nasip olma­sın. İşte o vakit pederinizin yüzü Yusuf'tan hâlî kalır ve yalnız size teveccüh eder. Çünkü; size muhabbetine başka bir mani' kalmaz. Binaenaleyh; bütün muhabbeti size münhasır kalır ve bu ikiden birini işledikten sonra tevbe eder, sulehadan olursunuz» demekle kafi karar verdiler.

Yusuf (A.S.) in katlini veya uzak bir beldeye tardını söyleyen (Şem'un) olup diğerlerinin yani (Yehuda) dan maadasının razı oldukları Nisâbûrî ve Kazî'nin cümle-i beyanatmdandır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile salihînle mur adlan; gü­nahlarını bilerek tevheyle sulehadan olmaları, pederlerinin hizme­tine kemâliyle ehemmiyet vermeleri ve pederlerinin Yusuf (A.S.) a muhabbetinden dolayı iğbirarın zail olup ezcanüdil işe sarılmaları­dır. Yani; Hz. Yusuf ortadan kalkarsa aradan teşevvüş kalkıp her işlerin yolunda cereyan edeceğini murad etmişlerdir.[9]

 

Vacip Tealâ şu kıtale iştirak etmeyen bulunduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[İhve-i Yusuf'tan bir söz söyleyen dedi ki «Öldürmeyin Yu­suf'u ve onu kuyunun dibine koyun ki bazı yolcular bulsun ve alsın götürsünler, Eğer isteyecekseniz böyle yapın.] Bu sözüyle kardeş­lerine kât}£ terkettirip işin ehven tarikına işaret etti.

Yartfi; Yusuf (A.S.) in biraderleri katle veya tarda karar ve­rince ekseriyetin bu kararına muhalif olan (Yehuza) «Yusuf'u katletmeyin. Zira; katil en büyük cinayettir ve cezası ağırdır. Bi-/naenaleyh; terkedin katli. Eğer kararınızda devam edip Yusuf'a bir ihanet etmek isterseniz kuyunun derin ve kimsenin göremeyeceği cihetine atın ki bazı yolcular onu bulsun ve götürsünler» demekle kardeşlerini katilden men'le zarurattan ehvenini ihtiyar cihetine imale etti. Çünkü; (Yahuza) cümlesinin büyüğü ve rey ü tedbirde akıl ve dirayette hepsinden ziyadeydi.

Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile cübb kuyu manası­nadır. Gayabe ; örtülü derin mahalli demektir. Yani; «Ku­yunun derin ve görülmez mahalline atın» demektir. Kuyunun, beynlerinde   ma'ruf bir kuyu olduğuna işaret için   ta'rife delâlet eden ile irad etmişlerdir. Ma'ruf kuyuyu ihtiyarın se­bebini dahi beyan ettiler ki yolcuların o kuyuya konak verip Hz. Yusuf'u bulup götürmeleridir.   .

Kuyunun mahalli (Ürdün) civarında Ya'kub (A.S.) m hane­sine üç fersah mesafede yolcuların konak mevkii ve meşhur bir kuyu olduğu mervidir. Seyyare; misafir yolcular demektir. İItikat ; yol üzerinde adam bulmaktır. Yani «Kuyuya atın ki kuyuya gelen yolcular bulsunlar» demektir.[10]

 

Vacip Tealâ kuyuya atmak re'yinde ittifak ettikten sonra hile aramaya ve pederlerinin elinden Yusuf'u kurtarmaya çareler ta­harrisine başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) in biraderleri pederlerine dediler «Ey babamız! Sana ne oluyor ve ne gibi sebep var ki Yusuf üzerine bize emin olmuyorsun. Halbuki biz Yusuf'a hayrı murad ve nasihat ederiz.]

[Yarın gönder Yusuf'u sahraya. Bol meyvelerden yesin, oyna­sın. Halbuki biz Yusuf'u elbette afattan hıfzederiz.]

Yani; Yusuf'un kardeşleri pederlerinden pederlerine şikâyet ve pederlerinin haline esef eder gibi dediler ki «Ey babamız! Senin haline biz esef ediyoruz. Sana ne oluyor ve biz sana ve Yusuf'a ne gibi kusur ettik ki Yusuf üzerine bize emin olmaz ve Yusuf'u bize inanmazsın, buna bir sebep bilemiyoruz. Biz senin evlâdınız, Yu­suf da bizim biraderimiz ve gözümüzün nuru kardeş imizdir. Hal­buki biz Yusuf'a şefkat eder hayır öğüt verir elbette nasihat ede­riz. Binaenaleyh; yarın gönder Yusuf'u bizimle, çıkalım dağlara, meyvelerden istediği kadar bol bol yesin ve istediği oyunlardan oynasın. Gözü gönlü açılsın. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» demekle pederlerinden müsaade istediler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu sözleri pederlerinin Yusuf (A.S.) üzerine biraderlerinden korktuğuna ve biraderlerinin de onu hissederek bu korkuyu izaleye çalıştıklarına delâlet eder. Bi­naenaleyh; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile pederlerini kan­dırarak müsaade almak ve maksatlarına nail olmak için sözlerini kuvvete delâlet eden cümle-i ismiye ve te'kide delâlet eden ve Yusuf'a râci' zamiri takdimle hıfzını nasihatini ce-miine isnad ederek cümlele­riyle irad ettiler ve pederlerine vaad-i kavî verdiler.

hayvanatın bahar günlerinde mer'ada bol ot yeme­leri manâsına ise de insanrn rızkında vüs'ata ve istediğini yemeye muktedir olmasında dahi isti'mâl olunduğundan bu makamda iste­diği meyvdlardan istediği kadar yer, telezzüz eder demektir. Ia'b'la murad; müsabaka ve okşatmak gibi muharebeye mukad­dime ve âlet olan şeylerdir.[11]

 

Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un biraderlerinin pederlerine vâki olan ısrarlarına karşı Ya'kub (A,S.) in oğlu Yusuf'u biraderleriyle gön­dermeye mümaşat gösterip ve lâkin göndermek istemediğine iki sebep söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) ««Sizin Yusuf'la gitmeniz bana muhakkak hü­zün verir ve sizin gafil olduğunuz halde Yusuf'u kurt yemesinden ben korkarım» dedi.]

Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının Yusuf'u sahraya götür­mek üzere ısrarlarına karşı onlarla göndermek istemediğine iki özür beyan etti ve Sizin Yusuf'la sahraya gitmeniz bana muhakkak hüzün verir, iftirakma dayanamam, binaenaleyh; bir an bile gö­zümden ayırmak istemem ve korkarım ki siz ondan gafil olduğu­nuz halde Yusuf'u kurt yer, muhafazasında kusur ve gaflet eder­siniz» demekle göndermeye rağbet etmediğinin sebeplerini beyan etti.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) rüyasında Hz. Yusuf üzerine bir kurdun hücum ettiğini görüp, arz-ı Ken'ân'da kurdun çok olmasına binaen kurdun yemesinden korktuğunu dermeyan etmiştir ve lâkin yani «Belâ söze bağ­lıdır» fahvasmca korktuğu cihetten haber getirdiler. Binaenaleyh; «İnsan hayır sayınmalı işe ve hayır gelmeli basan dedikleri darbı­mesel de bu vak'aya mutabıktır.

Hâzin'de beyan olunduğu veçhile biraderleri pederinden izin almasını Hz. Yusuf'a tavsiye etmeleri üzerine Yusuf (A.S.) da mü­saade istedi ve pederi de müsaade etti.[12]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in iki cihetle i'tizarına karşı mahdumlarının  pederlerine   vermiş   oldukları   cevabı   beyan   etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) in mahdumları «Biz kuvvetli bir cemaat oldu­ğumuz halde eğer Yusuf'u kurt yerse bu takdirde elbette biz zayi­inden ve zarar edenlerden oluruz» dediler.]

Yani; Yusuf (A.S.) in pederleri «Korkarım siz gaflet edersi­niz, Yusuf'u kurt yer demesi üzerine pederlerinin şu sözünü baîd addederek hilelerini setretmek tarikıyla «Ey baba! Biz kavı bir cemaat olduğumuz halde eğer Yusuf'u kurt yer de biz gaflet eder­sek zarar edenlerden, malımızı ve mevaşimizi muhafazadan âciz zuafâ güruhundan oluruz. Şu halde bu diyarlarda eğleşemeyiz. Ey pederimiz! Senin aklına gelen şey ne kadar uzaktır. Eğer dediğin olursa bizim aleyhimize hüsranla duaya müstehak oluruz» demekle şecaat izhar ettiler ve pederlerinin i'tizarından ikinciye cevapla iktifa ve evvelkine cevaptan sükût ettiler. Çünkü; evvelki i'tizan olan Hz. Yusuf'a muhabbet; onların gayz u gazap ve hasedlerine sebeb olup onlarca ma'lûm olduğundan «Niçin mahzun oluyorsun, neden ayrılamıyorsun?» gibi şeylerle cevap vermediler ki keenne o ciheti ehemmiyete almamışlardır. Zira; maksatlarını te'mine o cihetten iğmaz-ı aynetmek lâzım geliyordu. Binaenaleyh; muhab­betinden dolayı pederini muâhaze etmek ve o cihetten münakaşaya meydan vermek istemediler.[13]

 

Vacip Tealâ şu beyan olunan münakaşalar bittikten sonra Ya'­kub (A.S.) in müsaadesi üzerine mahdumlarının Yusuf'la beraber gittiklerini ve Yusuf (A.S.) ı ibadethanesi olan kuyuya koyduk­larını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki biraderleri Yusuf'la beraber gittiler ve Yusuf'u ku­yunun karanlık mahalline koymak üzere cem'oldular ve arzularını işlediler, maksatlarını icra ettiler.]

[Biz Yusuf'a vahyettik ve «Yâ Yusuf! Merak etme. Elbette kardeşlerin bilmedikleri halde sen onların şu işlerini haber verir­sin» demekle tesliye ettik.]

Yani; mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) müsaade edince onlar Yusuf (A.S.) la sahraya gittiler ve evvelce vermiş ol­dukları karar veçhile Yusuf (A.S.) ı ma'ruf kuyunun derin ma­halline atmak üzere kuyunun başına toplandılar ve azmettikleri şeyi işlediler ve biraderlerini kuyunun içine koydular. İşte o vakit biz vahyettik ve dedik ki «Merak etme. Elbette sen saha-i selâmete çıkar ve bunların şu yolsuz işlerini onlara haber verir mahcub edersin. Halbuki onların haberleri olmaz ve seni bilmezler. Zira; senin rif at ü şanın ve ülüvv-ü merteben onların seni bilmesine mani olur» demekle biz Yusuf'u tesliye ettik.

Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kuyuya atınca Yu­suf (A.S.) su üzerine iner ve kuyunun bir tarafında olan taşın üze­rine çıkar. O vakitte Yusuf (A.S.) in bu kuyudan halâs olacağını, o kardeşlerinin şu işlerini kendilerine haber vereceğini, o kardeşleri üzerine emîr olacağını ve rü'yasının eseri zuhur edeceğini müş'ir vahyettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. V ah y ile murad; vahy-i hakikidir. Gerçi Yusuf (A.S.) o zaman on iki ya­şında olduğu rivayet olunmaktaysa da hadaset-i sin vahye mani .değildir. Çünkü; Yahya ve İsa (A.S.) a dahi hal-i sabavetlerinde vahiy gelmiştir. Vakıa kuyunun içinde vahyini tebliğ edecek üm­met yoksa da kalbini tatmin için vahiy gelmek ve ileride ümnietine tebliğ etmek caiz olduğu Fahr-i Râzi ve Hâzin'in cümle-i be-yanatındandır. Yahut v a h y ile murad; ilham olmak muhte­meldir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuyuya vaz'edeceklerinde kanla boyayıp pederlerine götürmek üzere gömleğini çıkarmışlarsa da Cibril-i Emin vahyile geldiğinde İbrahim (A.S.) ı Nemrud ateşe attığında Cennet'ten Cibril-i Emin bir harir gömlek getirip giydir-mişti ve o gömlek gümüş zarf içinde irsen Ya'kub (A.S.) a intikal etmiş, Ya'kub (A.S.) da o gömleği teberrük tarikıyla Yusuf (A.S.) in boynuna takmış ve Hz. Yusuf'u biraderleri kuyuya koyacakla­rında gömleğini çıkarmışlarsa da gümüş zarfı almak telâşla hatır­larına gelmediğinden boynunda kalmıştı. İşte Cibril-i Emin vahyile gelir, derhal o zarf içinden harir gömleği çıkarır giydirir.

Fahri Râzi, Kazî ye Medarik'in beyanları veçhile şu vahyin eseri Mısır'da zuhur etmiştir. Çünkü; Yusuf (A.S.) nice müddet sonra Mısır'a Aziz olup zahire almak üzere biraderleri huzuruna geldiklerinde Hz. Yusuf biraderlerini bildi, biraderleri ise onu bil-mediler. İşte o zaman biraderlerine «Sizin baba bir kardeşiniz var­mış, kuyuya atmış, babanıza kurt yedi demişsiniz» demekle onların ef'âlini haber verdi. Onlar ise Azizin, biraderleri Yusuf (A.S.) olduğunu bilmediler.

Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âyetin manâsı: [Biz vah-yettik ve lâkin biraderleri bizim vahyettiğimizi bilmediler] demek­tir. Şu halde vahyi bilmiş olsalar gazapları daha ziyade artacağına binaen vahy-i ilâhi biraderlerinden gizlenmiştir.

Gerçi Yusuf (AS..) in biraderlerinden pederlerine yalan söy­lemek ve pederleriyle biraderleri beynini tefrik etmek gibi ba'zı hatalar sebketmişse de yukarıda beyan olunduğu veçhile nebi ol­maları ihtimaline binaen onları zem ve sûuzan etmek kafiyen caiz değildir. Çünkü; nebi oldukları surette bu hatalar nübüvvetlerin­den evvel vâki olmuştur. Enbiyanın günah-ı kebireden masum ol­maları nübüvvetlerini izhardan sonradır. Amma nebi olmadıkları surette bu gibi tevcihata hacet yoktur. Çünkü; âhad-ı ümmet hiç­bir vakit hatadan hâlî olamaz.[14]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya indirdikten sonra pederlerine gelip Yusuf'u kurt yedi dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf'un kardeşleri ağlayarak akşam vakti pederlerine gel­diler.]

[Ve dediler ki «Ey babamız! Biz müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve Yusuf'u eşyalarımızın yanında bıraktık.]

[Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi.]

[Halbuki sen bizim sözümüze inanmazsın velevse doğru söy­lemiş olalım» demekle pederlerini endişe içinde bıraktılar.]

Yani; Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koyduktan sonra ak­şamın karanlığında ağlaşarak pederlerine geldiler. Pederleri on­lara niçin ağladıklarını ve koyunlarına bir kaza olduğundan mı ağladıklarını ve Yusuf'un nerede olduğunu suâl edince dediler ki «Ey babamız! Biz birbirimizle hangimiz daha ziyade ileri gider olduğumuzu bilmek için müsabaka eder olduğumuz halde gittik ve biraderimizi eşya ve emteamız yanında terkettik. Müsabakaya dal­mış ve gaflet etmişiz. Binaenaleyh; Yusuf'u kurt yedi ve sen de o yolda teşe'üm etmiştin. Aklına gelen başına geldi. Biz sana doğ­ru söylemiş olsak dahi sen bize inanır ve tasdik eder olmadın» demekle hilelerini setretmek ve bu bilâ pederlerinin teşe'ümünden neş'et ettiğine işaretle musibetin pederlerinin halinden ve sûuzan-nından ileri geldiğini beyanla kabahati üzerlerinden atmak iste­diler.

Tefsir-i Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile ka­ranlıkta yüz yüzü görmediğinden i'tizara cesaret ziyade olduğu için pederlerinin huzuruna akşam vakti gelmesini intihab etmiş­lerdir.[15]

 

Vacip Tealâ Yusuf'un kardeşlerinin pederlerine karşı irtikâb edecekleri yalanı takviye etmek için Yusuf (A.S.) m gömleğini kana boyanmış olarak getirdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve onlar Yusuf (A.S.) in gömleğine yalan olarak sürülmüş bir kanla geldiler.]

[Ya'kub (A.S.) «Bu sizin sözünüz doğru değildir, belki sizin nefsiniz bu emri size tezyin etti. güzel gösterdi, nefsinize uydunuz bu çirkin emri işlediniz.]

[Binaenaleyh; benim işim sabr-ı cemildir.] Zira; sabr-ı cemil-den başka çare yoktur.

[Sizin lisanınızla vasfedip söylediğiniz şey üzerine Allah'tan yardım istenir. Benden sabır, Allah'tan yardım» dedi.]

Yani; pederlerinin kolayca sözlerine inanmayacağını bildikle­rinden biraderlerinin gömleğini bir koyun kanma boyadılar ve ya­landan sürülmüş kanla pederlerine geldiler ve gömleğini ortaya koydular. Pederleri gömleği eline aldı ve kanın insan kanı olma­dığını bildi ve dedi ki «Bu sözünüz yalandır, belki bu çirkin işi sizin nefsiniz size tezyin etti. Binaenaleyh; nefsinize uydunuz, bu­nu işlediniz. Şu halde benim için sabr-ı cemilden başka çare yok, ancak sabr-ı cemil vardır ve sizin söylediğiniz emir üzerine Al­lah'tan yardım talebolunur» demekle sözlerinin doğru olmadığını ve nefislerine uyduklarını ve bu iptilânın çaresi güzel sabır oldu­ğunu ve bu işin akıbetine Allah'tan yardım istediğini beyan etti.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran yalanlarını doğru gibi göstermek üzere bir kuzu keserler, gömleği kana sürerler ve lâkin yırtmak hatırlarına gelmez. Pederlerine getirince Hz. Ya'kub gömleği alır, yüzüne ve gözüne sürer. Fakat yırtık olmayınca «Sübhanallah! Ne acip ve halim bir kurtmuş oğlumu yemiş de gömleğini yırtmamış» dedikten sonra sözlerinin yalan olduğunu, bu büyük işi onlara nefisleri tezyin ve teshil ettiğini, bu işin akı­betinde selâmeti bulmak için sabr-ı cemil lâzım geldiğini ye Al­lah'ın inayetine ilticadan başka çare olmadığını söyledi. Çünkü; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerinin yalan olduğunu gömleğin sağlam olmasıyla bildiği gibi oğlunun rü'yasıyla da bilmişti. Zira rü'ya; Hz. Yusuf'un, âkıbet-i hasene sahibi olduğuna delâlet edi­yordu. Sabrı cemil; şikayetsiz ve fezi' u feryad etme­den sükûnetle sabretmektir. Zira kaza-yl ilâhi üzerine sabır vacip­tir ve lâkin zalimin zulmü üzere sabretmek vacip değildir. Belki zulmün define çalışmak vaciptir. Ya'kub (A.S.) in oğlunun sağ olduğunu bildiği ve şiddetle taharri edip oğlunu o belâdan kurta­rıp zulmü defetmek lâzım olduğu halde sabrının sebebi; Fahri Râ-zi'nin beyanı veçhile iki şeydir :

Birincisi; bu vesileyle Mısır'a gidip melce-i enam ol­ması ve bu belâ sebebiyle derecatının terfii mukadder olduğundan Cenab-ı Hakkın taharriye müsaade etmemesidir.

İkincisi; taharriye başlamak oğlunun hayatına suikasde sebep olmasıdır. Çünkü; mahdumlarının Yusuf (A.S.) hakkında hasedleri ve gayz u gazapları pek çok olduğundan taharriye başlamrsa Yusuf'u katletmek ihtimali galip olduğu cihetle taharriden feragatla sabra mülâzemet ve Allah'ın inayetine iltica etmiş ve şu halde pederinin sabrı oğlunun hayatını muhafaza eylemiştir. Yu­suf (A.S.) m rü'yasının icabı akıbeti pek parlak olacağına kalbi müsterihti ve lâkin ne gibi tecelliyat olacağını bilmemekle beraber iftirakına tahammül edemediğinden hüzün ve esefi ziyadeydi.[16]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in makam-ı mübareki olan kuyudan Mısır canibine azimetinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kuyunun yakınına bir yolcu kafilesi geldi. Su getiricilerini su almak üzere kuyuya gönderdiler ve o kimse kuyuya geldi ve kovasını kuyuya saldı.]

[«Ey müjde! Zamanın geldi, gel buraya, işte şu kuyudan çı­kan bir oğlandır» demekle kendi kendini tebşir etti.] Çünkü; Yu­suf (A.S.) kovaya sarılmış ve kovayla beraber çıkmıştı.

[Kafile halkı satılık bir meta' olmak üzere Yusuf'u sakladılar.]

[Hâlbuki Allahii Tcalâ onların amellerini bilir.]

Yani; Yusuf (A.S.) a ma'bedhane    olan kuyunun civarına Medyen'den gelip Mısır'a gitmek üzere bir yolcu kafilesi geldi. Malik b. Zağr isminde su getirici adamlarını kuyuya su almak üzere gönderdiler. (Malik) kuyuya geldi ve kovasını kuyuya salınca Yu­suf (A.S.) kovaya sarıldı. Malik kovayı çekti, fakat su yerine kemâl-i sabahat ye melâhatlı bir oğlan çıkınca Malik diyerek bağırdı. Yani "Bu ne müjdedir ey müjde! Gel buraya, za­manın geldi. İşte şu kuyudan çıkan bir oğlandır» dedi ve Hz. Yu­suf'u aldı, kafileye götürdü. (Malik) ve sair kafile halkı Yusuf'u ticaret için satacak bir meta' makamında ve emanet diyerek sat­mak ve parasını taksim etmek üzere ittifak ettiler ve bu yolda işin hakikatini saklamak ve söylememek üzere karar verdiler. Halbuki cemi-i seraire muttali' olan Allahü Tealâ gerek Yusuf'un birader­lerinin ve gerek kafilenin amellerini bilir,

Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile varid ; kafilenin önünde gidip kafilenin konak yerini, suyunu ve ateşini hazırlayan kimseye denir. Bu kafilenin varidi de (Malik b. Zağr Huzaî) olduğu mervidir. Büşrâ ; süruru mucip olan birşeyi ihbar için isti'-mâl olunan bir kelimedir. Yahut kafilede Malik'in arkadaşlarından birinin ismi (Büşrâ) olduğundan onu çağırmıştır. Bizâa ; sa-tıvermek için emanet edilen maldır. Çünkü; bazı rivayete nazaran Malik'le diğer bir refiki Yusuf (A.S.) ı kuyuda bulduklarını kafi­lenin sair efradından sakladılar ve «Kuyunun yanında bulunan kimseler bu köleyi bize emanet ettiler. Mısır'da satıp parasını gön­dereceğiz» demelerine binaen Yusuf (A.S.) a bizâa yani satılmak üzere emanet edilmiş mal denilmiştir. Kafile Hz. Yusuf'un kuyuda üç gün ikaametinden sonra geldiği ve üç günden sonra kuyudan çıktığı mervidir.[17]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin Mısır'da sattıklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Kafile erkânı Yusuf'u noksan bir paraya ki sayılır birkaç dirheme sattılar ve Yusuf hakkında rağbetsizlik gösterenlerden oldu­lar.] Çünkü; yolda bulduklarından her kaç kuruşa verseler kâr olduğu için ehemmiyet vermediler. Zira; buldukları şeyi hakir gör­mek ve kıymetini bilmemek her ne olsa kâr addetmek ve sahibi çıkar diyerek alelacele elden çıkarmak insanlarda âdettir. Binaen­aleyh; Yusuf (A.S.) hakkında kafile öyle yaptılar ki az paraya de­ğiştiler. Şu manâ; satanların kafile efradı olduğuna nazarandır. Amma satanların Yusuf (A.S.) in biraderleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [İhve-i Yusuf, Yusuf'u noksan bir paraya sattılar ki birkaç sayılır dirhem ve züyüf akçedir.] Yani; «Kaçmış bir kö­leleri olduğunu iddia ederek rağbetsizlik gösterdiler» demektir. Kervan kuyunun yanına konunca ihve-i Yusuf ne var ne yok di­yerek Yusuf (A.S.) in halinden haber aramak üzere kuyunun ba­şında, kafilenin yanlarına gelip biraderlerini kuyudan çıkmış gö­rünce «Bu bizim kölemizdir, kaçtı» deyip kafileye az bir parayla sattıkları mervidir. Kafileyle gidip pederlerinden uzak olması mat-lub olduğundan paranın azına ve çoğuna bakmayıp hemen kafile,

ne vermişse aldıklarından denmiştir ki «Yusuf hakkında kardeşleri ihtiyaçsız ve ehemmiyetsiz bulundu­lar» demektir. Yahut kafile, kaçmış köle denilince ihtiyaçsız ve rağbetsiz bulundular ki az parayla alsınlar.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile semen-i bahsla murad; haram, o ayan aşağı ve kıymeti noksan bir pa­radır. Ve o zamanda kırk dirhemden yukarı olan parayı tartmak ve kırktan aşağı olanı saymak âdet olduğu cihetle Yusuf (A.S.) bedelinde alman para kırk dirhemden aşağı olduğuna işaret için yani «sayılmış bir para» denmiştir.

Zühd ; bir şeye rağbet etmemektir. Binaenaleyh; bu âyette evvelki manâya nazaran zahidi nle murad; kafile olursa yolda bulduklarını ve kaçmış bir köle olduğunu itikad ettiklerinden sa­hiplerinin usanmış olduklarını gördükleri cihetle rağbetsiz gorün-düler, az bir parayla aldılar ve Mısır'da az bir ticaretle sattılar demektir. Eğer zahidinle murad; biraderleri olursa keenne kaçmış bir köle olduğundan kafileye karşı rağbetsiz görünâiİLerve azıcife zim kölemizdi, fakat kaçmıştım demelerine karşı Yusuf (A.S.) ha­kikati söyleyecek olursa katlederler korkusuna binaen sükût et­miştir.[18]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) ı kafilenin alıp Mısır'a götürdükle­rini beyandan sonra Mısır'da cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Mısır'dan Yusuf (A.S.) ı satın alan kimse haremine «Sen bunun yatacak ve oturacak makaamını güzel yap, yiyeceğine, giyeceğine dikkat et, ikramda bulun, me'mûl ki bu zat aklıyla ve dirayetiyle bize menfaat eder veyahut biz onu velet ittihaz ederiz» demekle tenbihatta bulundu.][19]

 

Vacip Tealâ Aziz-i Mısır'ın Yusuf (A.S.) da gördüğü alâmet-i necabet ve emmare-i salâh üzerine haremine tenbihat-ı lâzımeyi icra ettiğini beyandan sonra  buyuruyor.

[İşte biz azîmüşşan Yusuf (A.S.) in pederinden ve biraderin­den iftirak ederek küçük yaşında diyar-ı gurbete düşerek kuyunun dibinde ihtiyar-ı uzlet edip çıktıktan sonra azizin nazar-ı dikkatim, şefkat ve merhametini Yusuf üzerine tevcih ve katilden kurtarıp saha-i selâmete çıkardığımız gibi Yusuf (A.S.) a yeryüzünde ke-mâl-i kudret ve vüs'at verdik ki kendi ihtiyarıyla tasarruf eyle­sin, Biz ona rü'ya tabirini, kitapların tevilini ve enbiyadan varid olan hadislerin tevcihini ta'lim ettiğimiz için arz-ı Mısır'da tasar­rufa iktidar verdik ki adaletle hükme muvaffak olsun.]

[Halbuki cümle kullarının işlerini tedbir eden Allahü Tealâ emri üzerine galip ve istediği kulunu âlî ve istediğini zelil kılar ve dilediğini işler, iradesine kimse karşı koyamaz ve lâkin ııasın ek­serisi Allah'ın galebesini ve emrinde istiklâlini ve mülkünde tasar­rufunu bilmez.] Binaenaleyh; ihve-i Yusuf gibi birçok şeylere te­şebbüs eder lâkin irade-i ilâhiyeye karşı hiçbir te'siri olmaz. Akı­bet hacaletini mucip olur. Zira; Allahü Tealâ emrinde galiptir.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile seyyare yani deveciler Yusuf (A.S.) ı Mısır'da satmak için pazara çıkarınca Mı­sır'ın maliye nazırı ve başvekili (Kıtfır) Hz. Yusuf'u alır ve âyet­te beyan olunduğu veçhile haremi (Rail) e veyahut (Züleyha) ya son derece ikram etmesini, iltifatta bulunmasını ve muhterem tu­tulmasını tenbih eder. Bu tenbihine iki sebep beyan eder ki birisi; Yusuf (A.S.) da gördüğü akıl, zekâ ve salâh-ı hâl sebebiyle çift­liklerinde ve sair işlerinde menfaat göreceğini ümid etmesidir, diğeri de (Kıtfır) bilâveled olduğundan kendine oğul ittihaz edece­ğini mülâhaza etmesidir.

İbn-i Mes'ud Hazretlerinin "Ahad-i naşfcan en ziyade ferasetli olan üç kişiden birincisi; Aziz-i Mısır'dır ki ferasetiyle Yusuf (A.S.) ı bildi ve haremine ikram etmesini tavsiye etti. İkincisi; Hz. Şuayb'ın kerimesidir ki ferasetiyle Mûsâ (A.S.) ı bildi, pederinden Hz. Musa'yı isticar etmesini istedi ve isticar olunanların hayırlısı olduğunu beyan etti. Üçüncüsü; Ebubekir Hazretleridir ki Hz. Ömer'in hilâfete liyakatini bildi ve 3Terine halife intihab etti» buyurmuştur.

Yusuf (A.S.) Mısır'ı teşrifinde Mısır da hükümdar (Amalika) kavminden (Reyyan b. Velid) isminde bir kimse olduğu mervidir. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile vukuatın cereyanından sonra Yusuf (A.S.) 1 kendine vezir tayin eden budur ve Yusuf (A.S.) a iman edip din-i hak üzere Hz. Yusuf'un haya­tında vefat ettiği Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.[20]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in Mısır'da (Kıtfır) in konağında karar ettiğini, (Kıtfır) in da haremine şan-ı Yusuf'a ihtimam lâzım olup her türlü ikramla iltifat olunmasını emreylediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'un bulûğa vasıl olduğunu ve ilm ü hikmet verdi­ğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) sinn-i bulûğa vasıl olunca biz ona nas beyninde hikem ve emr-i dinde ilim verdik. İşte bizim Yusuf'a ilim ve hikem verdiğimiz gibi her mü'min-i müttekiyi ve ihsan sa­hiplerini güzel mükâfatla cezalandırırız.]

Yani; vakta ki Yusuf (A.S.) cisminin ve akl ü ferasetinin kuvvet bulduğu otuzla kırk arasındaki sinn-i vukufa baliğ olunca biz ona ilim ve hikmet verdik ki amelle müeyyed olan ilimdir ve ahadisi te'vile ilim de verdik. İşte Yusuf'a ilim, amel ve hikmet verdiğimiz gibi cümle erbab-ı ihsanı hüsn-ü ceza ile cezalandırırız,

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile eşüde murad; delikanlılığın nihayeti ve vücudun ve aklın tekemmülü zamanı olan otuz üç yaşında olmaktır. Buna nazaran Yusuf (A.S.) nas beynin­de adaletle hüküm ve fasl-ı hukuka otuz üç yaşında me'zun kılın­mıştır. Yahut eşüdle murad; on sekizle otuz üç yaş arasıdır. Yahut sinn-i bulûğdur.

Yusuf (A.S.) a verilen hikem ve ilim, kezalik amelinde ittika, hal-i sabaveinde belâya sabır ve ihsanla meşgul olduğundan bu misilli hüsn-ü mükâfata nail olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âye­tin âhirinde erbab-ı İhsanı bu gibi güzel cezalarla cezalandırırız buyurmuştur. Çünkü; muhsin; amelinde ittika ve belâya sabredip kazaya razı olan mü'min-i muhlistir. Şu halde bu sıfatlar her kim­de bulunursa ihsan-ı ilâhiye nail olacak demektir.[21]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m Azizin konağında istirahat bu­yurduğu zaman Azizin haremi tarafından vâki olan teklifi ve o tek­life Tcarşı Hz. Yusuf'un müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) kendi evinde bulunduğu kadın Yusuf'u, nefs-i Yusuf'tan talebetti.l

[Ve o kadın konağın kapılarını kapadı. "Haydi gel ya Yusuf! Ben senin için hazırım» dedi.]

[Yusuf (A.S.) «Ben senin teklifini kabulden Allah'a sığını­rım. Zira; senin zevcin benim seyyidimdir ki maka a mimi gayet gü­zel kıldı ve bana ikram etmeyi sana emretti» dedi.]

[Çünkü; zalimler felah bulmaz] demekle imre-i Azizin dave­tini reddetti.

Yani; Yusuf (A.S.) ı Aziz-i Mısır hanesine götürüp rahatını te'min edip rüşdüne baliğ olduktan sonra Yusuf (A.S.) hanesinde eğleştiği Azizin haremi Yusuf'u, nefs-i Yusuf'tan talebetti ve ara­da vasıta istihdam etmedi. Bizzat kendi Yusuf'la birleşmeyi Yusuf (A.S.) dan istedi, bulundukları sarayın birçok kapılarını kapadı, Yusuf (A.S.) teklifini izhar etti ve "Yâ Yusuf! Tez gel yanıma, ben senin için hazırlandım. Arada mani' kalmadı. Binaenaleyh; sür'atle gel, benimle birleş» dedi. Yusuf (A.S.) hatunun şu davetine ica­betten imtina' ederek «Senin teklifini kabulden ben Allah'a sığını­rım ve beni bu gibi ef'âlden muhafaza etmesini Allah'tan isterim. Zira; senin zevcin Aziz benim efendimdir ki benim makamımı ter-fi'le güzel kıldı ve bana ikram olunmasını sana ısmarladı. Böyle efendinin haremine hıyanetle kötülük eder miyim? Elbette bu gibi çirkin ef'âle ben cüret etmem. Zira; zina ile nefsine zulmeden za­limler felah bulmaz» demekle Azizin hareminin talebini reddetti. Gerçi Yusuf (A.S.) in hüsn-ü cemâl ve melâhatmdan hatun müte­essire olup kemâl-i aşk ve muhabbet her tarafını ihata edip taham­mül edemez bir hale geldiğinden Hz. Yusuf'u şehevat-ı nefsaniye-sine uydurmak üzere envâ'-ı hiyel ve desaise teşebbüs ederek tam fırsat bulduğu bir zamanda bütün esbabı hazırlamış ve arzusunu izhar etmiştir, lâkin Yusuf (A.S.) da Allah'a iltica ederek talebini red ve bu gibi ef'âlin zulüm olduğunu- ve zulmü irtikâb edenlerin azaptan kurtulamayacaklarını beyan eylemiş ve bu kelâmıyla Azi­zin haremine nasihat ve insafa davet etmek istemiştir.

Kapıların müteaddid olduğuna işaret için ebvab; cemi' sıyga-sıyla varid olduğu gibi kelimesi de kesrete delâlet eden tef'il babından varid olmuştur ve Yusuf (A.S.) Mısır'da halk ara­sında Azizin abdi olmakla meşhur olduğundan «Aziz benim seyyi-dimdir» demiştir, yoksa Yusuf (A.S.) hürdür, hiç kimsenin mem-

lükü olmaz ve olmamıştır. Yahut zamiri Allahü Tealâ'ya râci'dir. Buna nazaran manâ~yı nazım: [Ben Allah'a iltica ederim. Zira; Allahü Tealâ benim Rabbim ve halikımda1 ve Azizin kalbini bana meylettirmekle benim rahatımı te'min ve makaamımı âlî kıl­dı] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) hatuna vermiş ol­duğu cevapta abdiçin lâzım olan vazifelerin tertibine gayet güzel riâyet etmiştir. Çünkü abdiçin birinci derecede vazife; Allah'ın emrine itaat ve nehyinden ictinabetmek olduğuna işaret için Yu­suf (A.S.) cevabına kelimesiyle başlamıştır. İkinci derecede abdiçin riâyet lâzım olan; hukuk-u ibad olduğuna işaret için hatunun teklifini redle cevabının ikinci safhasında Azizin ni-metiyle mütena'im olup hukukuna riâyet vacip olduğunu beyan etmiştir. Üçüncü derecede herkesin nefsini zulüm gibi zarardan vikaaye etmesi vacip olduğunu beyan ve Züleyha'ya zina gibi ef'âl-i kabihadan vazgeçmesini tavsiye etmiştir. Gerçi zinada azıcık bir lezzet varsa da dünyada rüsvalığı ve âhirette büyük azabı mucip olduğundan âkil olan için bu gibi fenalığa tenezzül etmek yakış­madığına işaret etmiştir. İşte bu âyet-i celile; Yusuf (A.S.) m ke-mâl-i nezahet ve iffetine delâlet eder. Çünkü davet eden hatun; o zamanda dünyada en büyük hükümdarın vezir-i a'zamımn ha­remidir. Yusuf (A.S.) üzerine zahirde hâkime ve gayet-i hüsne malik olduğu gibi davetine icabette maddeten bir mani' olmayıp esbab-ı mülakat da hep mevcut olduğu ve Yusuf (A.S.) m da tabi-at-ı beşeriyesinin tam galeyan ve galebe edeceği bir zamanda ne-cabet-i nebeviye ve taharet-i fıtriyeleri bu esbabın cümlesini redle damen-i pakini meharimden muhafazası pek büyük iffet ve neza-het-i şan sahibi olduğuna delil-i kafidir. Binaenaleyh bu âyet; in­sanların daima nefslerini bu gibi meharimden muhafaza etmesi vacip olduğuna dahî delâlet eder.[22]

 

Vacip Tealâ Azizin hareminin Yusuf (A.S.) ı nefsine davet edip Hz. Yusuf'un daveti reddettiğini beyandan sonra Yusuf'la Züleyha arasında cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zatı ülûhiyetime yemin ederim ki Azizin haremi Yusuf'la ihtilât etmek ve Yusuf da onu defetmek ve ondan firar etmek kas-detti. Eğer Yusuf (A.S.) zinanın hürmetine dair Rabbisiııin delil­lerini görmemiş olsaydı şayet ki Züleyhayla birleşmek kasdeder-di ve lâkin Rabbisinin burhanını görmek Yusuf'u davet, eden ha­tunla içtimâ'dan menetti.]

[Biz azîmüşşan Yusuf'u böylece iffetinde sabit kıldık ki ondan seyyidine ihanet gibi kötülüğü ve zina gibi fahşayı defedelim.]

[Zira Yusuf (A.S.) bizim halis kullar muzdandır.]

Yatti; Yusuf (A.S.) Azizin hareminin davetini reddettikten sonra hatun Yusuf (A.S.) la içtimâ' etmeyi muhakkak kendi ihti­yarıyla kasdetti. Eğer zinanın hürmetine dair Rabbisinin burhan ve delillerini görmemiş olsaydı Yusuf da, Züleyha ile birleşmeyi kasdederdi ve lâkin Rabbisinin delillerini görmesi o kasıddan me-netti. îşte bizim şu suretle zinanın hürmetine deliller gösterip onu sû-i kasıddan muhafaza etmemiz ondan günahı ve zina gibi fahşayı menetmek içindir. Zira; Yusuf (A.S.) bizim nübüvvetle ihtiyar et­tiğimiz ve ibadetini Allah'a tahsis eden halis kullarımızdandır.

Bu âyet-i Celilede müfessirînin birçok tahkikatları vardır. Hu­lâsası; Yusuf (A.S.) dan kasdın vâki' olmamasıdır. Çünkü; âyet-i celilenin sarahati «Rabbisinin burhanını görmemiş olsaydı kasde­derdi ve lâkin burhanı gördü kasdetmedi» demektir.'Yusuf (A.S.) kasdetmiş olsa kasdı zaruri olduğundan mes'ul olmaz. Çünkü; kas­dın iki kısmı vardır.

Birincisi; kalbe gelen hatıratı azmeylemek ve eserini hariçte izhara sa'yetmektir. İşte Azizin hanımının kasdı bu kabil­dendir. Çünkü; kalbine gelen zinanın hariçte eserini izhara çalış­tığı için mes'uldür. Zira; hariçte fiiliyatının husulüne sa'y ettiğin­den zaruret halinden çıkmış ihtiyariyet halini iktisab etmiştir. Hemmin yani kasdıiı ikincisi; mücerret nefs-i beşere arız olup Ha­riçte eseri izhata çalışılmayan bir hatıradır ki her zaman her be­şere arıt olan şeydir. Bu kabil hatıratın eserini izhar sâdediîide azirri ve fiiliyatını meydana getirmek için esbab taharri olunmazsa mücerret kalbe gelmesi   zaruri ölüp ihtiyari   olmadığından abid mes'ûl olmaz. Şu halde Yusuf (A.S.) hakkında hemnı yani kasıd olsa bu kabil hatırat zaruridendir. Çünkü; hariçte bütün esbab mevcut olduğu halde asla meyil göstermediği sarahat-ı nasla sabit­tir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak; Yusuf (A.S.) m dört cihetle taharet ve iffetine şehadet etmiştir.

Birincisi; Yusuf (A.S.) dan günah manâsına olan sûü menetmesidir.

İkincisi;   zina manâsına olan fahşayı menetmesidir.

Üçüncüsü; kavlinde zatına muzaf kılma­sıdır.

Dördüncüsü; halis kullarından olduğunu beyan et­mesidir. Eğer Yusuf (A.S.) dan sûukasd manâsına hehım sudur etmiş olsaydı Cenab-ı Hak taharetine şehadet etmez ve burhanını göstermekle muhafaza etmezdi. Eğer imree-i Azizin teklifi üzerine beşeriyet noktasından kalb-i nebevilerine bir hatıra gelmişse za­ruridir. Beşer için hatıra gelmemek de mümkün değildir ve hatıra gelmemekten gelip de menetmek memduhtur. Çünkü; insan arzu­yu nefsanîsiyle beraber muharrematı terketmekten sevap alır ve memduh ölür, yoksa arzu-yu nefsâhî olmayan şeyi terkinden do­layı sevap almaz. Şu kadar ki işlemediği için azap da görmez.

Bu âyette burhanla murad; zinanın hürmetine dair de­lilleri görmesi ve bulundukları odanın duvarına İbaresinin yazümasıdır. Yahut Cibrü-i Emin'in gelmesidir. Herhan­gi surette olursa olsun Hz. Yusuf'un ma'sum olmasına ve Cenab-ı Hakkın sair enbiya-yı izam gibi Yusuf (A.S.) ı da bu gibi muhar-remattan muhafaza ettiğine delâlet eder. Çünkü cümle enbiya; İsnıet-i ilâhiyeyle ma'sumlardır.

Hülâsa: imree-i Aziz davet etmiş ve birleşmek kasdetmişse de Vacip Tealâ'nıri Yusuf (A.S.) ı muhafaza ettiği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[23]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in hatunun davetinden firar ettiği­ni beyan etmek üzere buyuruyor.

[İkisi beraber kapıya doğru müsabaka ederek koştular, hatun Yusuf (A.S.) ı tutmak üzere arkadan gömleğini yırttı. İkisi kapı Önünde hatunun zevcini buldular.]

[Hatun »Senin ehline kötülük mıırad eden kimsenin cezası olmadı, illâ ya hapsolunmak yahut acıtıcı değnekle döğüp azabet-mek oldu» dedi.]

Yani; hatunun davetine karşı Yusuf (A.S.) kapıya doğru firar etmek kasdedince hatunla beraber kapıya doğru müsabaka eder­cesine koşuştular. Yusuf (A.S.) ileride hatunun şerrinden daha hızlı kaçmakta olduğu cihetle hatun arkadan yakalamak üzere gömleğini tuttu ve yırttı. İkisi beraber kapıya geldiklerinde kapı­nın önünda hatunun efendisi olan (Kıtfır) ı buldular. Azizin hare­mi zevcini görünce suçunu örtmek üzere derhal şikâyete başladı ve dedi ki «Senin ehline sûukasdeden kimsenin cezası; ancak hapis veya azab-ı elimle azab olunmaktır».

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) Rab-bisinin burhanını görünce kaçıp kurtulmak için kapıya doğru firar etmesi üzerine hatun bırakmamak maksadıyla arkasından tutar, fakat Yusuf (A.S.) da dinlemeyip ileriye doğru hücum edince gömleğini arkasından yırttı. (Kıtfır) ı hatunun akrabasından biri­siyle kapı Önünde oturur buldular. İşte o zaman hatun kendi kaba­hatim Hz. Yusuf'a tahmil etmek üzere şikâyete .başlar ve lâkin Yusuf (A.S.) a fart-ı muhabbetinden şikâyetini cezanın tayiniyle karıştırır ki (Kıtfır) hiddetle katledivermesin için Hz. Yusuf'un hayatına zarar vermeyecek surette «Senin ehline sûukasdedenin cezası?» suâlinden sonra kendi iki suretle ceza beyan eder ki (Kıt­fır) bu ikiden birini yapsın ve Yusuf (A.S.) da berhayat kalsın.

Zira; berhayat olunca bir zaman emeline nail olmak ümidi kesil­mez. Sicinle murad; saray dahilinde bir odada bir iki gün hapsolunmaktı. Yoksa uzun boylu hapsolunması değildi ve Hz. Yu­suf'a son derece muhabbetine binaen hapsi azab üzere takdim et­miştir ki (Kıtfır) ı hapse imale etmekti.

Şu manâ; lâfzı olduğuna nazarandır. Amma lâfzı istifham olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Senin ehline sûukasdedenin cezası hapsetmekten veyahut azab-ı elimle azaptan başka ne olur?] demektir. Azab-ı eiîmle murad; değnekle döğmektir.[24]

 

Vacip Tealâ hatunun zevcine karşı Yusuf (A.S.) ı itham et­mek istediğini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in cevabını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) üzerinden ithamı kaldırmak üzere «Züleyha beni, benim nefsimden talebetti ve beni fena fiile davet eden ken­disidir. Benim kusurum yoktur» dedi ve hatunun kendi akrabasın­dan bir şahit şehadet etti ve]

[Eğer Yusuf'un gömleği Ön tarafından yırtılmışsa Züleyha sa­dıktır, Yusuf (A.S.) yalancılardandır.]

[Ve eğer Yusuf'un gömleği arka tarafından yırtılmışsa Züley­ha yalancıdır ve Yusuf sadıklardandır.] demekle şahit meseleyi halletmek istedi.

Yani; kapı önünde (Kıtfır) a tesadüf edip Züleyha (Kıtfır) a şikâyette Hz. Yusuf'u itham etmek isteyince Yusuf (A.S.) şu itha­mı üzerinden kaldırmaya teşebbüs etti ve «Benim kusurum yok-fur zira; Züleyha arada vasıta istihdam etmeden benimle vikaı be­nim nefsimden istedi, envâ'-ı hiyel ve desaisi isti'mâl etti, fırsat buldu ve beni yakalamak arzu etti. Ben yakayı ele yermemek ve şerrinden kurtulmak için kaçtım. O benim arkamdan tuttu, bırak­mamak istedi» demekle tebrie-i zimmet edip herbiri yekdiğerine atf-ı cürümle sözleri taaruz edince hatunun kendi akrabasından (Kıtfır) in yanında bulunan şahit meseleyi halletmek ve kabahat sahibini meydana çıkarmak üzere şehadet etti, «Bakalım Yusuf'un gömleğine. Eğer gömlek ön taraftan yırtılmışsa Züleyha sadık, Yu­suf yalancılardandır ve eğer arka tarafından yırtılmışsa Yusuf doğrulardan, Züleyha yalancıdır" demekle meseleye hükmetti.

Fahri Râzi ve Hâzin'ih beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın bu vak'ada şahidi, kabahat sahibi olan hatunun akrabasından halket-mesi Yusuf (A.S.) dan töhmeti kaldırmakta kimsenin şüphesi kal­masın içindir, Yusuf (A.S.) in gömleğiyle beraeti gerek (Kıtfır) ve gerek hatunun akrabası ve sair saray halkı indinde sabit olduğu gibi hatunun envâ'-ı ziynetlerle tezeyyün etmesi ve Yusuf (A.S.) in firar ederek kapı önüne çıkmaları ve hatunun açık bir itham yapmayıp mücmel bir sözüyle ithama kalkmasıyla dahi sabit ol­muştur.[25]

 

Vacip Tealâ şahidin şehadeti ve hükmü üzere gömleğin yırtı­ğını taharri neticesinde görülen ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şahidin hükmü üzere vakta ki (Kıtfır) Yusuf (A.S.) m gömleğini arka tarafından yırtılmış görünce haremine «Şu fiil ve buna ceza talebi sizin hilcııizdendir. Zira; sizin hileniz büyüktür» dedi.]

[«Ey Yusuf! Geçiver bu sözden, sakla bu esrarı, söyleme kiiii-seye. Şu esrar beynimizde gizli kalsın ve ey Züleyha! Sen de gü­nahını istiğfar et. Zira; sen muhakkak istiğfara muhtaç hata eden­lerdensin» demekle Yusuf (A.S.) a ricada ve hatuna nasihatta bu­lundu.]

Yani; şahit gehadet edip taharri neticesinde (Kıtfır) gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce evvelden beri Yusuf (A.S.) da gördüğü iffet ve taharet indinde bir kat daha kuvvet bulması üze­rine haremine tevcih-i hitab ederek «Şu fena iş ve buna ceza iste­mek sizin hilelerinizdendir. Zira; hileniz pek büyüktür» demekle haremini tekdir ettikten sonra Yusuf (A.S.) a tevcih-i hitab ede­rek «Yâ Yusuf! İ'raz et bu sözden, bir daha söyleme. Zira; bizim indimizde senin beraetin tahakkuk etti. Sakla bu esrarı» demekle ricada bulunduktan sonra haremine tekrar tevcih-i hitabederek «Sen hatana istiğfar et. Zira; sen muhakkak hata edenlerdensin. Bi­naenaleyh; üzerine istiğfar vacip oldu ve bir daha böyle hatada bulunma» demekle nasihat etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile hitab; Züleyha ve cemi-i nisvana­dır veyahut yalnız Züleyha'yadır. Lâkin hilede cümlesi müşterek

olduklarından cemi' sıygasıyla varid olmuştur. İnsan yerlere ve göklere nispetle zayıf bir mahlûksa da nisvanın hilesi gayet ince ve kulub-ü ricale taalluku ziyade ve nüfus-u beşerde te'siri büyük olduğundan hilelerinin azîm olduğu beyan olunmuş­tur. Hatta nisvanın hilesi erkeklerin muvacehesinde olup şeytan'ın vesvesesi gizli olduğundan kadınların hileleri şeytan'ın hilesinden daha büyüktür.[26]

 

Vacip Tealâ; her ne kadar (Kıtfır) ve hareminin akrabası şu esrarı saklamak istenıişlerse de ancak iki dudağı tecavüz eden söz elbette şayi' olur fahvasmca bu vak'anın Mısır'da .şayi' olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mısır'da kadınlardan bir taife »Azizin haremi kendi hanesin­de bulunan bir delikanlıyı o delikanlının nefsinden taleb ve o de­likanlıya zina gibi bir fena fiili teklif etmiş. Şu halde o delikanlı muhabbet cihetinden Azizin hareminin her tarafını ve bilhassa kalbini ihata eylemiş ve cismini muhabbetle doldurmuş, binaena­leyh; sabra tahammülü kalmamış, açıktan teklife cesaret etmiş, yanlış bîr yol takib ediyormuş. Zira; biz Azizin haremini yoldan çıkmış meydanda bir dalâlet içinde görüyoruz» demekle Azizin haremini zemmettiler.]

Beyzâvî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin ha­remini levmeden hatunlar hükümdarın perdedan, ekmekçisi, sa-kîsi, zindancısı ve hayvanat müdürünün haremleridir ki saraya mensup olan beş kimsenin aileleridir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile §egaf ; kalbi ihata eden ince deridir. Şu halde demek; «Kalb üzere bulunan

derinin kalbi ihata ettiği gibi Azizin hareminin kalbini kendi gulâ-mmın muhabbeti ihata etmiş, boş yeri kalmamış. Binaenaleyh; ta-rik-ı savaptan çıkmış ve hataya düşmüş» demektir.[27]

 

Vacip Tealâ; Züleyha bu kadınların kendini levmettiklerini işitince kendini ma'zur göstermek üzere zemmeden kadınları da'vet edip Yusuf (A.S.) ı onlara gösterdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Azizin haremi kadınların zeminini ve hilelerini işi­tince onlara davetciler gönderdi ve misafirler için oturup dayana­cak koltuklar hazırladı.]

[O misafir kadınlardan    herbirine meyve yemek üzere birer bıçak verdi.]

[Ve «Yâ Yusuf! Çık misafirler yanma, görün bunlara» dedi.]

[Vakta ki Yusuf (A.S.) çıktı. Misafir olan kadınlar onu görün­ce tekbir aldılar ve hayretlerinden bıçakla ellerini kestiler.]

[Kadınlar «Allahü Tealâ acizden ve noksandan münezzeh ol­du» dediler] ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.

[«Şu gördüğümüz delikanlı beşer olmadı, zira; şu gulâm ol­madı ancak ahlâk-ı kerime sahibi bir melektir» dediler.]

Yani; şehir dahilinde Azizin hareminin Yusuf (A.S.) a vâki olan teklifi şayi' olup ba'zı kadınların kendini zemmettiklerini ve Hz. Yusuf'u görmek için yaptıkları hilelerini işitince Züleyha ken­dinin bu muhabbeti zaruri olduğunu göstermek üzere bir büyük ziyafet tertib ederek kendini zemmeden hatunlara ve sair eşraf haremlerine davetciler gönderdi, onlar için o zamanın âdeti veç­hile sandalya ve koltuklar, dayanıp oturacak mahaller ve her kür­sünün yanında masalar üzerine ayva, elma ve nar gibi bıçakla kesilib yenecek meyveler hazırladı. Her kadının eline birer keskin bıçak verdi ve kadınların bıçaklan ellerine alıp meyvelerden ye­meye başlayacakları zaman evvelce güzel elbiselerle tezyin etmiş olduğu Yusuf (A.S.) a «Çık yâ Yusuf! Misafirlerin karşısına arz-ı cemâl et, göster kendini, görsünler seni. Muhabbetimde ma'zur addetsinler beni» dedi. Yusuf (A.S.) çıkıp kadınlar hüsn-ü cema­lini ve kadd ü kametini ve güzel simasını görünce hayret ve deh­şetlere müstağrak olup tekbir almaya başladılar ve ne yapacakla­rını şaşırdıklarından ellerini kestiler. Hatta Yusuf (A.S.) ı seyr ü temaşadan kendilerine arız olan ıztıraptan ellerinin kesildiğini bil-mediler ve dediler ki «Bu misilli acaibatı halkeden hallâk aciz ve noksan gibi şeylerden münezzeh oldu. Zira; şu gördüğümüz suret beşer değildir. Çünkü; beşerde böyle bir sima görmedik. Binaen­aleyh; şu gördüğümüz sima olmaz, ancak bir güzel melektir» de­diler.

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Züleyha'yî zemmeden hatunların zemden maksatları; Uz. Yusuf'u görmeye bir hile olduğundan onların zemmine mekir yani hile denilmiştir. Yahud evvelce Züleyha onlara esrarını söylemiş ve saklamalarını rica etmiş olduğu halde onlar Züleyha'yî zemle emanet olan sırrı ifşa ederek hile yaptıkları için onların bu ifşalarına mekir denmiş­tir. Yahut hafi surette zemmetmeleri hileye müşabih olduğundan onların zemlerine mekir denmiştir. Züleyha'nın mekrinden emin olmadığı için Yusuf (A.S.) a Züleyha «Yâ Yusuf! Çık bulunduğun mahalden» deyince derhal çıkmıştır. Yusuf (A.S.) o zaman insan­ların hüsn-ü cemâlde en güzeli olup emsali bulunmadığından ha-kikatta hüsn-ü cemâlini görenlere hayret verecek bir simada oldu­ğundan gören kadınlar Hz. Yusuf'u görünce onu halkeden Cenab-ı Hakka, tekbire ve nekaisten tenzihe müsaraat ettiler. O zamanda Mısır ahalisi putperest müşriklerse de Allah'ı ikrar ettiklerine bu âyet delâlet eder.

Gerçi cins-; beşer, cins-i melekten efdalse de taife-i nisanın kalplerinde en çirkin mahlûk şeytan olduğu gibi en güzel mahlûk da melek olmak merkûz olduğundan Yusuf (A.S.) ı meleğe teşbih etmişlerdir ve bu teşbihlerinin ikinci bir sebebi de onları Yusuf in cemâlini seyrederken Yusuf (A.S.) onlara asla iltifat etmeyip üzerinde heybet-i nübüvveti ve mehabet-i risaleti ve sima­yı iffet ve tahareti muhafaza ettiğini görünce onlar meleğe teşbih etmişlerdir. Çünkü; melekte kuvve-i şehvaniye ve gazabiyeye dair bir şey olmayıp taamları tevhid-i ilâhi ve şarapları Allah'ı sena etmek olduğunu bilip Yusuf (A.S.) da evsaf-ı beşeriyeden bir şey görmediklerinden evsaf-ı beşeriyeden ahlâk-ı melekûtiyeye intikal ettiğini iddia ederek ta'zîm suretiyle «Şu delikanlı olmadı illâ me­lek oldu» dedikleri Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.[28]

 

Vacip Tealâ; Züleyha'nın Hz. Yusuf'u hatunlara gösterip hay­retlerini görünce Züleyha kendinin ma'zure olup levme lâyık ol­madığını ve belki levme şayan olan onu levmeden kadınlar oldu­ğunu ve işin saklanacak bir ciheti kalmayıp açıktan meylettiğini ye lâkin Yusuf (A.S.) in ona asla meyletmediğini sarahaten söyle­mek zamanı geldiğinden bu hususa dair olan her esrarını söyledi­ğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«İşte şu gördüğünüz zat-ı şerif ona muhabbetimden dolayı beni levmettiğiniz zattır» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

[«Allah'a yemin ederim ki muhakkak ben nefsinden onu iste­dim ve işittiğiniz teklifte bulundum ve lâkin o ismetini muhafaza etti ve bana asla meyletmedi» demekle Yusuf (A.S.) in ismetine şehadet etti.]

["Allah'a yemin ederim ki eğer bu zat benim emrettiğim şeyi istemezse elbette hapsolunur ve elbette   mahpushanede hakir ve zelil olanlardan olur» demekle tehdid etti.]

Yani; Züleyha Yusuf (A.S.) ı hatunların bir defa görüşte mest ü hayran olduklarını, kendinden daha ziyade fart-ı muhabbet gösterdiklerini görünce onların hallerinden cesaret alarak herşeyi meydana koymak zamanı geldiğinden dedi ki «İşte şu gördüğünüz zat onun hakkında muhabbetle beni levmettiğiniz zattır. Şimdi be­nim muhabbette ma'zur olduğumu ve sabra takatim kalmadığını anladınız ki bu zata muhabbette ben levme müstehak değilim ve Allah'a yemin ederim ki ben onu nefsinden talep ve muvasalat ar­zu ve bu hususta lâzım gelen tedbirlerin cümlesine teşebbüs ettim ve lâkin muvaffak olamadım. Zira; ismetini muhafaza etti ve Al­lah'a yemin ederim ki eğer benim teklifimi kabul edip emrettiğim şeyi işlemez, eski iffetinde ısrar ederse elbette hapsolunur ve uzun müddet mahpushanede kalır, elbette- zelil ve küçükler zümresin­den olur» demekle herşeyi açığa attı ve tehdidatta bulundu.

Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu sözü kemâl-i tahassürle meramına nail olamadığına teessüfünden söy­ledi ve davet ettiği hatunlardan muavenet istedi. Binaenaleyh; Ni-metullah Efendi'nin tefsirinde ve Hâzin'de beyan olunduğuna na­zaran misafir kadınların cümlesi Züleyha'ya muvafakat etmesini Yusuf (A.S.) a tavsiye ve ısrar ettiler ve Züleyha'nın emrine mu­halefet caiz olmadığını ve muhalefet ederse işin akıbeti fena ola­cağını söylediler. Binaenaleyh; Züleyha'nın misafirlerden gözet­tiğinden ziyade misafirler gayrette bulundular. Fakat Hz. Yusuf'a karşı bu gibi gayr-ı meşru' teklif ve sözler asla te'sir etmedi.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile «Elbette sağirînden olursun» demek «Zindanda katiller, hırsızlar ve firar etmiş köleler arasında bulunursun. Şu halde sen uyku, yiyecek ve içecek bula­mazsın» demektir.

Yani; «Ey Yusuf! Sen muhabbetinle kalbimi çaldın ve efen­disinden firar eden köle gibi benden firar ettin, iftirakmla beni' ölüm derecesine koydun. İşte şu fiilleri hariçte işleyenlerin cezasını ben sana gösterir ve hapsettiririm. Çünkü; şerir üzerinde emîr ola­rak benim gibi hasnâ, üstesna bir kadının teklifini kabul etmeyen kimse zindanda aç ve susuz hasır üzerinde elbette zelil olur» de­mekle tehdidatını uzatmışsa da Yusuf (A.S.) a asla te'siri. olmadı­ğını görünce ismetine şehadet etti ve Yusuf (A.S.) üzerinde asla şüphe bırakmadı.[29]

 

Vacip Tealâ Züleyha'nın ısrarını ve Yusuf (A.S.) m iltifat göstermediğini beyandan sonra Hz. Yusuf'u bunların şerrinden kurtulmak için Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey Rabbim! Bunların bana gösterdikleri zindan, teklif ettik­leri fena fiilden daha ziyade muhabbetlidir» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

[«Ey Rabbim! Eğer bunların hile ve serlerini sen benden defetmezsen ben bunlara meyleder ve cahiller zümresinden olu­rum» demekle münacatta bulundu.]

[Yusuf (A.S.) in duası üzerine Rabbisi duasını kabul etti. Hi-lâf-ı meşru' teklifte bulunan kadınla im hile ve serlerini ondan menetti. Zira; Rabbisi duayı işitir ve dua eden kimsenin halini bilir ve istediğini verir.]

Yani; Züîeyha ve misafir olan kadınların ısrarlarım görünce Yusuf (A.S.) Cenab-ı Hakka   ilticadan başka   bunların şerrinden beni tehdid ettikleri zindan, bana teklif ettikleri fena fiilden daha muhabbetlidir. Benim için taunlara muvafakat etmektense zindana gitmek hayırlıdır. Binaenaleyh; eğer sen bunların şerrini benden defetmezsen beşeriyetim icabı ben bunlara meyleder ve ilmiyle âmil olmayan cahiller zümresinden olurum» demekle tazarru' ve niyazda bulundu ve işbu istirham üzerine Rabbisi duasını kabul ve kadın­ların serlerini ondan defetti. Zira; Cenab-ı Hak münacaatı işitir ve münacat eden kimsenin halini bilir.

Fahri Râzi, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar fena fiili teklif eden Azizin haremiyse de diğer kadınlar da onun fikrine iştirakle teklifini kabul etmesinde ısrar ettiklerinden Yusuf (A.S.) duasında cümlesinin şerrinden kurtulmasını dercetmiştir.

Hatunların davet ettikleri şey her nekadar dünyaca lezzetli ve zindan meşakkatlıysa da fuhşun lezzeti ânî ve arkasında dünyada zem ve âhirette azap gibi elemi mucip olup zindanın meşakkati dünyada methe ve âhirette sevap gibi saâdet-i uzmâya vesile ola­cağına binaen zindan bana bunların teklifinden daha hayırlıdır» dedi ve kadınlar zindanla tehdid ettikleri için Yusuf (A.S.) zindanı istemiştir. Gerçi onların zulmen hapsetmeleri de teklif ettikleri fiil gibi ma'siyetse de «iki zarar cem'olsa ehveni ihtiyar olunur» kaide­sine tevfikan hapsolunmak onların teklif ettikleri fena fiilden eh­ven olduğu cihetle hapsi tercih etmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile eğer Yusuf (A.S.) halâsına başka surette dua etmiş olsaydı Cenab-ı Hak o suretle halâs ederdi. Bi­naenaleyh; insan daima duasında isteyeceği şeyi iyi intihab ve âki-bet-i haseneye duâ etmeli ve Resulullah'm akıbet talebini sabır ta­lebi üzerine tercih buyurması dahi bu manâyı te'yid eder.

Herkesi düşman, şeytan ve kadın şerrinden kurtaracak ancak Allahü Tealâ olduğundan Yusuf (A.S.) kadınların şerrinden halâ­sını Cenab-ı Hak'tan istirham etmiştir. Çünkü; eğer bunların şer­rinden kurtulmak için başka çare olsaydı ona tevessül ederdi.[30]

 

Vacip Tealâ; Aziz ve a'vamnın Züleyha'nın fart-ı muhabbet saikasıyla birtakım hiyel ve desaise tevessül ettiğini, Yusuf (A.S.) m ismetini görünce nas beyninde deveran etmekte olan şüyûâtın öliünü almak ve Züleyha'yı iffetli ve Yusuf (A.S.) ı haşa kabahatli göstermek üzere istişare edip Hz. Yusuf'un bir müddet haps olun­masına karar verdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu vukuat cereyan ettikten sonra Azize ve a\ anına, Yusuf (A.S.) m beraetine alâmetleri gördükten sonra elbette Yusuf'u bir zamana kadar hapsetmek zahir oldu ve kararlaştı.]

Yani; şu beyan olunan vukuat cereyan ettikten sonra Yusuf (A.S.) in beraetîne şahidin şehadeti, hatunların ellerini kesmeleri, Hz. Yusuf'un davete icabetten imtinâ'ı ve gömleğin arkadan yır­tılması gibi Hz. Yusuf'un beraetine ve Züleyha'nın fart-ı muhabbe­tine delâlet eden birtakım alâmetleri görüp vak'anın saklanacak bir ciheti kalmayınca onlar için Yusuf (A.S.) ı bir müddete kadar hap­setmek ciheti zahir oldu. Binaenaleyh; elbette bir müddet zindana konulması kararlaştı ve Yusuf (A.S.) da zindanı ibadethane ittihaz etti. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Azizin haremi çok defa ısrar edip maksadına nail olamayınca Azizi tahrik etti ve «Bu gulâm nas beyninde beni rüsvâ etti. Herkes beni levmeder ol­du. Benden bu ithamı kaldırmak için ya bunu hapset veyahut bana müsaade et, sokağa çıkayım, Ekendi beraetimi kendim ilân edeyim» demesi üzerine Aziz bu sözlerin arkası kesilip nas arasında güftügû kalkıncaya kadar hapsetmeyi münasip gördü.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Kıtfır) kabahatin Züleyha*-da olduğunu bilirse de Züleyha'ya meftun, mağlûp ve bütün zinıa-mı Züleyha'nın elinde olduğundan Züleyha'nın emrine mutiydi. Züleyha da muhabbetinin icabı hapsetmesini tavsiye ediyordu ki Yusuf (A.S.) in hapis sebebiyle teklifini kabule rağbet gösterece­ğini ümîd ettiği gibi kabul etmediğinde gözü görmezse de hiç ol­mazsa mahpushaneden haberini duymakla teşeffi'i sadredeceğine binaen hapsolunmasmı irae etmekten geri durmuyordu. Binaena­leyh; Aziz, Yusuf (A.S.) ı hapsetti.[31]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in mahpushaneyi teşrifinde iki kişi beraber zindana girip ikaametleri esnasında rü'ya tabir ettirdikle­rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf'la beraber zindana iki delikanlı girdi.]

[O ikiden biri «Ben, beni ileride şarap olacak üzüm suyu sı­kar gördüm» dedi.]

[Ve o ikiden diğeri «Ben kendimi başımın üzerinde ekmek götürüyorum gördüm ki o ekmekten kuş yiyor» dedi.]

[«Yâ Yusuf! Bize rü'y&larımızın tabirini haber ver. Zira; biz seni erbab-i ihsandan görüyoruz» dediler.]

Yani; Yusuf (A.S.) m hapsine karar verilip hapse götürdükle­rinde hükümdarın nüdemasmdan iki delikanlı beraberinde zinda-na'girdiler ve bir müddet sohbetten sonra her biri birer rü'ya gör­düler ve rü'yalarını ta'bir ettirmek için huzur-u Yusuf'a dahil ol­dular. O iki kişiden biri «Ben kendimi üzüm sıkar gördüm ki o üzüm ileride şarap olacak» dedi. Diğeri de «Ben kendi başımda ekmek götürür gördüm ki yırtıcı kuş o ekmekten yer». «Şu rü'ya-lanmızın ta'birini bize haber ver ey Yusuf! Biz seni rü'ya ilmine âlimlerden görüyoruz» demekle rü'yalarmın ta'birini istirham et­tiler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m zindanda hastaları iyâde ve mahzunları mesrur edip ibadetine mü-dim olduğunu gördüklerinden «Yâ Yusuf! Sen hem dinde hem dünyada ihsan sahibisin» dediler. Zira bir kimse; hacet istemek için diğer kimseye gittiğinde işini bitirmek için o kimsenin mut­tasıl olduğu ahlâk-ı hamideleri zikretmek hacetini kazada te'sir ettiğinden bunlar da Yusuf (A.S.) a rü'yalarmı ta'bir ettirmek için «Sen erbab-ı ihsandansın» dediler.

Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mısır'da bu iki kimse, hükümdarın nüdemasmdan birisi ekmekçisi diğeri şarapçısı oldukları hâlde padişahı istemeyenler tarafından ağulamak (zehir­lemek) üzere rüşvet verdiklerinde şarapçı kabul etmeyip ekmekçi kabul ederek taamı zehirlediğinde huzur-u melike gelince şarapçı "Ekmek zehirlidir yeme» der. Ekmekçi de «Şarap zehirlidir içme» der. Melik sâkîye şarabı içmesini emreder. Sâkî içer, bir zarar gö­rülmez. Ekmekçiye ekmeği yemesini emreder. Ekmekçi yemekten imtina* eder. Bir hayvana yedirir, hayvan telef olur. Ekmekte zehir olduğu taayyün ederse de yekdiğerine atf-ı cürüm ettiklerinden hakikat-ı hâl anlaşılmak üzere hükümdar bunları her ikisinin de zindana konulmasını emreder ve bu vak'a da Yusuf (A.S.) m zin­dana teşrifi zamanına tesadüf ettiğinden beraber girdikleri beyan olunmuştur.

Yusuf (A.S.) ilmini neşretmeye ve halkı irşada başlayıp rü'ya tabirine âlim olduğunu ilân edince bu iki kişi gördükleri rü'yayı ta'bire gelirler. Binaenaleyh; rü'yayı ta'bir etmek ve ta'bir ettir­mek meşru ve erbab-x ilim ve ihsana ta'bir ettirmek lâzım olduğu­na bu âyet delâlet eder.[32]

 

Vacip Tealâ rüyayı ta'bire başlamazdan evvel Yusuf (A.S.) in serdettiği mukaddematı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin merzuk kılındığınız taam size gelmez, illâ o taam size gelmezden evvel ben onun nev'îni ve lezzetini size haber veririm.]

[İşte şu size gelmezden evvel gelecek taamın neden ibaret ol duğunu size haber vermem Rabbimin bana ta'lim buyurduğu ilim­lerdendir.]

[Ben bir kavmin milletini terkettim ki onlar Allah'a iman et­mezler. Halbuki onlar âhireti kâfirlerdir.]

Yani; Yusuf (A.S.) bunların rü'yalarını ta'bire başlamazdan evvel din-i hakka da'vet etmek üzere mu'cize izharına başladı ve dedi ki «Açlığınızı giderecek, mizacınıza kuvvet verecek ve haya­tınızı idameye hadim olacak rızkınız siz gelmezden evvel o taamın nev'ini, miktarını rengini ve tadını size haber veririm. İşte şu size gelmeden evlerinizde haremlerinizin sizin için hazırlayıp gönde­recekleri taamı benim size haber vermem Rabbimin bana ta'lim ettiği ilimlerdendir. Ben bu ilimle nübüvvetimi ispat eder ehl-i dalâli hidayete da'vet ederim. Zira; ben Allah'a iman etmeyen ve halbuki âhirete küfreder bir kavmin milletini terkettim» demekle mucizesini izhar etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette taamla murad; rüyada görülen taam olduğunu beyan edenler varsa da esah olan hanelerinden yemek için gelecek taamlarıdır. Çünkü; Yusuf (A.S.) bu iki kimsenin sözünü dinleyeceklerini ve davetini kabul edecek­lerini ümid ettiği için suâllerine cevap vermezden evvel taraf-ı ilâhiden mucizeyle müeyyed resul olduğunu beyanla onları din-i hakka davet etmek ve salbohmacak ekmekçinin salbinden evvel iman etmesini arzu eylemek ve mühimmat-ı diniyeyi mühimmât-ı dünyeviye üzerine takdim etmek lâzım olmasına mebni bazı mu-gayyebattan haber vermekle onlara resul < olduğunu bildirmiş ve din-i hakka davet etmiştir.

O zamanda Mısır ahalisi ve bilhassa Aziz'in hane halkı kâfir olduklarından onların içinden çıkıp gittiği için «Terkettim» de­miştir. Yoksa «Onların milletinde bir zaman dahildi de terketti» manâsına değildir. Zira; enbiya-yı kiram hîn-i tevellüdlerinden ân-ı irtihallerine kadar tevhid üzere bulunmuşlardır ve Azizin hane halkı âhireti şiddetle inkâr ettikleri için te'kide delâlet eden za­miri te'kid için iki defa zikretmiştir.[33]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in mucizesini izhar ederek mahpus­hane halkını din-i hakka daVet ettiğini beyandan sonra Hz. Yu­suf'un enbiya neslinden olduğunu beyan ettiğini zikretmek üzere buyuruyor.

[Ben tarik-ı tevhide sulukta babalarım    ibrahim,    İshak ve Ya'kub (A.S.) m milletine ittibâ' ettim.]

[Zira biz cemaat-ı enbiyaya; Allahü Tealâya hiçbir şeyi şerik kılmak caiz ve sahih olmadı.]

[Şu tevhid üzere olup şirketmemek bize ve sair nas üzerine Allah'ın fazlıdır.]

[Ve lâkin nasin ekserisi bu fazilet üzerine şükretmezler.]

Yani; Yusuf (A.S.) nasıtevhide ve din-i hakka davete başla­yınca nas üzerinde sözünün te'siri ziyade ve iyi dinlemelerine medar olması için kendinin enbiya neslinden olduğunu beyana başladı ve dedi ki «Allah'a iman etmeyen ve âhirete kâfir olan kavmin milletini terkettim; ancak babalarım Hz. İbrahim, Ya'kub ve İs-hak'ın milletine ittibâ' eyledim. Zira; onlar ülülazim, taraf-ı ilâhi-hiden gönderilmiş resullerdir. Binaenaleyh; ben onların milletleri­ne ittibâ' ve mesleklerine sülük ettim. Onların meslekleri de tev-hiddir. Zira biz maâşir-i enbiyaya; Allahü Tealâ'ya hiçbir şeyi şe­rik etmek sahih olmaz ve lâkin bu fazilet-i tevhidin kadrini bilip iman etmek suretiyle şükrünü eda etmezler.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Yusuf zin­dan halkını, mucizesini izhar ederek tevhide daVet edip davetine icabet olunmasına medar olmak için enbiya neslinden olduğunu izhar etmiştir. Çünkü; İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) gibi nas beyninde şöhret-i şayiaları dünyaca mertebe-i aliyyeleri ve âhiret-çe derece-i refiaları malûm olan zevat-ı .kiramın neslinden olunca böyle nesl-i necip sahibinden fenalık olmayacağına bir derece iti-mad ziyade olduğundan kendinin nesl-i enbiyadan olduğunu be­yanı maslahat-ı daVete muvafık görmüştür ki davetine sür'atle icabet etsinler. Pederlerinin milletine ittibâ'dan maksadı; usul-ü itikadda ittibâ'dır, yoksa furu-u a'mâlde ittibâ' değildir. Zira furu-u a'mâl; her nebinin şeriatında nesih suretinde tebeddül ettiğinden her-nebinin şeriatında ayrı ayrı hükümler bulunur. Binaenaleyh; her nebinin şeriatında usul-ü itikad birdir, asla tebeddül kabul et-' mez fakat furu-u a'mâlde ayrı ayrı ahkâm mevcut olduğundan sonra gelen nebinin evvel geçenlerin şeriatlarına ittibâ' etmesi va­cip değildir.

Cümle insanlar için şirk hiç bir veçhile caiz olmadığı halde Yusuf (A.S.) m «Bizim için şirk caiz olmaz» diyerek şirkin adem-i cevazını kendilerine hasrın hikmeti; pederleri ve kendi ülülazim peygamberan-ı zişandan oldukları hâlde bunlar için caiz olmayan şeyin âhad-ı nas için caiz olmayacağının evleviyetle sabit olması­dır. Şirkin hiçbir veçhile caiz olmadığına işaret için Siyak-ı nefiyde umum ifade eden nekre ve istiğraka delâlet eden laf­zıyla varid olmuş ve Yusuf (A.S.) sözünde fazl-ı ilâ­hinin enbiyaya ve umum    nasa şamil olduğunu   beyan etmiştir.

Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya ahkâmını inzalle Va­cip Tealâ ihsan ettiği gibi sair naşı irşad ve ıslah için enbiya-yı izamı göndermekle de ihsan etmiştir. Lâkin nasın ekserisi bu gibi büyük nimetlerin kadrini bilmediklerini beyanla muhataplarına ta'riz etmişlerdir.

Vacip Tealânın gerek enbiyaya ve gerek âhad-i nasa fazl u ihsanı; vahdaniyetine delâlet eden delilleri nasbedip âyetler inzal etmesidir. Vahdaniyetin şükrünü eda ise o delâile nazarla vahda­niyete istidlal ederek iman etmektir. Halbuki nasın ekserisi bu de­lâile atf-ı nazar edip istifade etmediklerinden iman etmedikleri cihetle ihsan-ı ilâhinin şükrünü eda ötmezler. Çünkü; delâile nazar etmeyince imanı kâmil olamaz. Binaenaleyh; ekseri insanların ih­tida edemedikleri lâyıkıyla delâili tetkik edemediklerindendir. Lâ­yıkıyla isti'mâl olunmayan nimet her zaman heder ve zayi' oldu­ğundan delâil-i tevhid onlar hakkında zayi'dir. Çünkü; kıymeti bilinip istifade olunmamıştır.[34]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m zindanda ba'zı refiklerini imana davet için serdettiği mukaddematından ba'zılarmı beyandan sonra ba'zı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey zindan arkadaşlarım! Müteferrik ve perişan ma'budlar mı hayırlı, yoksa vâhid-i kahhar olan AHahü Tealâ mı hayırlıdır?]

[Halbuki siz Allah'ın gayrıya ibadet etmez, ancak birtakım isimlere ibadet edersiniz ki o isimleri siz ve babalarınız tesmiye etmiştir.]

[O isimlerin ma'bu d olmasına dair Allahü Tealâ hiçbir delil inzal etmedi.]

[Bab-ı ibadet ve her şeyde hüküm olmadı, ancak Allahü Tea-lâ'ya mahsus oldu.]

[Binaenaleyh; emretmedi, ancak zatına ibadetle emretti.]

fişte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; ancak din-i haktır.]

[Ve lâkin ekser-i nas tevhidin hak olduğunu bilmezler.] De­mekle vahdaniyetin hak olduğunu beyan etti.

Yani; Yusuf (A.S.) zindanda naşı din-i hakka davete başladı. Ve tevhidin delâilini nasbetmek Allah'ın kullarına ihsanı olup imanla şükrünü eda etmediklerim beyandan sonra sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki «Ey benim zindan arkadaşlarım! Soruyorum sizden, birtakım altın, gümüş, bakır ve taştan yapılmış müteaddid ve müteferrik putlar mı hayırlıdır, yoksa cümle âleme galip olup asla mağlûp olmaz ve herkese galip ve vâhid-i hakîkî olan Allahü Tealâ mı hayırlıdır? Düşünün, cevap verin. Elbette Allahü Tealâ hayırlıdır. Zira; siz ibadet etmez, ancak Allahm gayrı kendinizin ve babanızın adını taktığınız birtakım tna'bud dediğiniz isimlere ibadet edersiniz. Zira; onların size ma'bud olmaları sizin ma'bud demenizle oluyor, yoksa hakîkî ma'bud değillerdir. Çünkü; sizin ma'budlarmızın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ bir hüccet inzal etmedi ki onlar ma'bud olsun. Binaenaleyh; onlar da ne za­ten ve ne de sıfaten ülûhiyete istihkak yoktur, ancak sizin onlara ilâh demenizden ibarettir. Zira emir ve nehye ve ibadete lâyık olan ma'bud hakkında hüküm ancak Allah'ındır. Allah'ın ma'bud olmadıklarını beyan edip ma'bud olduklarına dair delil inzal etme­diği şeylere siz nasıl ibadet edersiniz ve sizin ma'bud demenizle onlar ma'bud olurlar mı? Elbette olamazlar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ancak kendine ibadetle emir ve kendinin gayrıya ibadetten kullarını nehyetti. Şu halde hüküm sahibi olan Allahü Tealâ iba­deti zatına hasredince zatının gayrı ibadet elbette caiz olmaz. İşte şu beyan olunan tarik-ı tevhid; bir din-i haktır ki sabit ve din-i müstakimdir ve lâkin nasın ekserisi tevhidin hak olduğunu bilmez­ler ve şirki irükâbederler.»

Fahri Râzi'mn beyanı veçhile nübüvveti ispat; ülûhiyeti ispa­ta tevakkuf ettiğinden Yusuf (A.S.) nübüvvetini da'va ve muci­zesini izhardan sonra ülûhiyeti ispata müsaraat etti ve lâkin ek-ser-i nasın âdetleri Allah'ı ikrarla beraber putlara ibadetle şirket-tiklerinden putlara ibadetin butlanını ispat için «Sizin müteferrik, perişan ve kahr-ı ilâhi altında makhur olan ma'budlarınız mı ha­yırlıdır, yoksa vâhid-i hakîkî ve kahhar olan Allahü Tealâ mı ha­yırlıdır?» demekle tefrikanın herşeyde batıl olduğu gibi ülûhiyet-te dahi batıl ve vâhid-i hakîkîye ibadetin hayırlı olduğunu ispat etmiştir. Binaenaleyh; müteaddid âlihenin batıl ve münker oldu­ğunu beyan için istifham-ı inkârı olan hemze-i istifhamla irad-ı ke­lâm etmiştir.

Putlar nefsinde erbab olmadıkları hâlde müşrikler onları er-bab itikad ettiklerinden onların itikadlarma binaen Yusuf (A.S.) onlara erbab demiştir, yoksa nefselemirde erbab değillerdir ve put­larda asla hayır olmadığı halde kâfirlerin itikadları üzere farzımu­hal olarak hayır olsa bile «Onlar mı hayırlı, yoksa Vacip Tealâ mı hayırlı?» diyerek Vacip Tealâ ile mukaayese suretiyle irad-ı kelâm etmiştir. Yani «Putlarda asla hayır yoktur. Bilfarzı vettakdir sizin itikaad-ı batılınız vechüzre hayır olduğu farzolunsa acaba hangisi hayırlı» demektir. Allah'ın kahhar ve putların âciz olduğunu be­yandan sonra onların hakikatları ülûhiyete istihkaktan ârî birta­kım isimlerden ibaret olup o isimleri de ancak onların ve babaları­nın taktıkları isimler olduğunu ve ibadetlerinin ancak kendilerinin tesmiye ettikleri isimler bulunduğunu beyanla mezheplerini iptal etmiştir.

Yusuf (A.S.) sözünün bidayetinde iki arkadaşına hitabederek başlamış ise de nihayetinde bilcümle zindanda mevcut olanlara ta'mim etmiştir ki din-i hakka daveti umumi olsun ve ma'budla-nnın ma'bud olduğuna dair Allahü Tealâ'nm aklî ve naklî bir de­lil inzal etmediğini beyanla putlara ma'bud demek ancak kendile­rinin hava ve heveslerine tâbi' olarak ihdas ettikleri şeylerden ibaret olduğunu beyan etmiştir. Allahü Tealâ'nm izin vermediği ve emretmediği herşey batıl olduğunu beyan için herşeyde hüküm; ancak Allah'ın olduğunu ve Allahü Tealâ'nm da böyle birşeye izin vermediğini beyan eylemiş ve Allahü Tealâ'nm emri ancak ken­dine ibadet olduğunu tasrihle Allah'ın gayrıya ibadetin butlanını zikirle putperestlere hakikati anlatmıştır. Binaenaleyh; kelâmının nihayetinde beyan olunan ahkâmın din-i hak ve sabit olduğunu ve diğer edyanın butlanını ispat ve nasın ekserisi bu hakikati bilme­diklerini zikirle zindanda bulunanları cehille itham edip hakikati bilmek için sa'yin vacip olduğuna tenbih ve tavsiye etmiştir.

Hulâsa; Yusuf (A.S.) m mucizesini izharla* zindan halkına da'vete başladığı, şu hutbe-i beliğinde tevhidin vücubunu ve kâ­firlerin ma'bud dedikleri şeyler birer isimden ibaret olup ülûhi­yete istihkakı olmadığı, hak olan din; ancak tevhid üzere müesses olan din olduğu, Allahü Tealâ ancak zatına ibadetle emrettiği, her hüküm Allah'a mahsus olduğu, nasın ekserisinin bu hakikatlara cahil olduğunu beyanla zindan halkını cehille itham ettiği ve cehil Özür olmayıp hakikati Öğrenmek mümkün olduğu hâlde öğrenme-yenlerin azaptan kurtulamıyacakları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[35]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m ehemmi   mühim üzerine tercih ederek halkı din-i hakka davete başladığım beyandan sonra sail-lerin rü'yasını ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

«Ey zindan arkadaşlarım! Sizden biriniz ki evvelce melikin şarapcısıdır. O, yine eski hali gibi seyyidine şarap içirir. Amma di­ğer melikin ekmekçisi asılır ve başının etini kuşlar yer. Sizin îs-tifta ettiğiniz emir; hükm-ü kafiyle hükmolundu. Hilaf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; mesele hitam bulmuştur» demekle rüyalarını bu minval üzere tabir etti.]

Yani; Yusuf (A.S.) tevhide daveti bitirdikten sonra arkadaşla­rının rü'yalarmı ta'bire başladı ve dedi ki «Ey benim zindan ar­kadaşlarım! Sizden biriniz ki hükümdarın şarapcısıdır. O, yine eski âdeti veçhile hükümdarına şarap verir ve sâkîsi olur, me'mu-riyetine asla halel gelmez. Çünkü; efendisine sadakat etmiştir. Amma ahar ki hükümdarın ekmekcisidir. O efendisine hıyanetin­den dolayı asılır ve sizin istifta ettiğiniz şeye; hükm-ü kafiyle hükmolundu. Zira; rusül-ü kiramın ağızlarından çıkan elbette vâki' olur. Çünkü; vâki* olmasa söyledikleri söz yalan olur. Halbuki re­sullerin lisanından yalan çıkmaz. Zira; onların lisanlarından yalan sudur etmek hikmet-i risalete muhalif olduğundan rusül-ü kiram yalandan masumlardır. Binaenaleyh; onların ağzından çıkan şey elbette vâki' olur».

Fahri Râzi, Hâzin'in İbn-i Mes'ud Hazretlerinden rivayeten beyanlarına nazaran Yusuf (A.S.) in ta'biri üzerine «Biz yalan söyledik, rü'ya görmedik, senin ilmini tecrübe için geldik» demiş­lerdir. Bu sözleri doğru olup rüyaları uydurma olmak ihtimali ol­duğu gibi rü'yaları doğru olup biri hakkında ta'biri sevmedikleri için «Yalan söyledik» demek ihtimali de vardır.

Ta'birden üç gün sonra ta'bir   veçhile rü'yanm   eseri zuhur eder. Sâkî gider kemâfissabık Melike sâkî olur ve ekmekçi de Me­likin ekmeğini zehirlediği için salbolunur.[36]

 

Vacip Tealâ, sâkî zindandan çıkarken sâkîye Yusuf (A.S.) in mazlumen mahpus olduğunu Melike haber vermesini emanet edip sâkînin unuttuğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) rü'ya ta'bir ettiren iki arkadaştan necat bula­cağını zannettiği arkadaşına «Beni seyyidin olan hükümdara zik­ret. Mazlumen mahpus olduğumu ve hapsimin müddeti çok uza­dığını söyle ki beni zindandan kurtarsın» demekle zindanda halâ­sına bir çare taharri etti.]

[Yusuf (A.S.) in bu emri üzerine sâkî gider. Fakat sakinin, bu hali Melike zikretmesini şeytan sâkîye unutturdu.]

[Binaenaleyh; Yus«{ (A.S,) zindanda yedi sene daha kaldı.]

Bu âyette eğer ta'bir vahiyle olmuşsa zan; ilm-i yakın mana­sınadır ve eğer içtihatla olmuşsa zan; kendi manasınadır. Zira; ic-tihadda kat'iyet olmaz denilmişse de enbiyanın ictihadlarında hata olursa derhâl tenbih olunup hata üzere takrir olunmadıklarından ietihad]arının takarrürü kat'î olmasını ifade ettiği cihetle zan; her­halde ilm-i yakın manasınadır. Yahut zanneden; sâkînin kendisi-dir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yusuf (A.S.) şu kimseye «Be­ni Melikin yanında zikret» dedi. O kimse rü'yasım tabirden istidlâl ederek kendinin zindandan kurtulacağını zannediyordu] de­mektir. Şu tevcihe nazaran zan; kendi ma'nâsına müsta'meldir. Çünkü; bu sâkînin Yusuf (A.S.) m risaletini tasdik etmediğinden onun hakkında ta'bir ilm-i yakın ifade etmez, ancak zan ifade eder.

Şeytan'ın Melikin huzurunda sâkîye unutturduğunun hikmeti, Yusuf (A.S.) in sâkî ve Melik gibi âciz mahlûklradan halâsını te­menni etmesidir. Gerçi bir zararı ve belâyı defetmekte avam-ı nasa nazaran mahlûkattan istimdad etmek caizse de mansıb-ı nübüv­vete evlâ olan mahlûktan istimdad etmemektir. Zira; enbiya-yı izam her umurlarında Allah'a itimad ederek daima Allah'tan isti­âne ederler. İşte Yusuf (A.S.) lâfzını terkederek işi sâkîye havale etmesi hakkında zelle olduğundan sâkî zindandan çıktıktan sonra yedi sene daha zindanda kalmıştır.

Kazı, Hâzin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile Re-sulullah'ın «Allahü Tealâ biraderim Yusuf'a merhamet buyursun. Eğer sâkîye beni hükümdarın yanında zikret demeseydi evvelce mahpushanede kaldığı beş seneden sonra yedi sene daha kalmaz­dı» buyurduğu kavl-i şerifinde dahi şeytan'ın unutturmasına se­bep; kuldan istimdad etmesi olduğuna işaret vardır. Şu halde Yu­suf (A.S.) m sâkîden yardım istemesi iki şeye sebep oldu : Bi­rincisi; Şeytan'ın sâkîye unutturmakla hazzını alması, ikincisi;   tûl-ü müddet zindanda meşakkatinin uzamasıdır.

Yusuf (A.S.) m sakiye söylemezden evvel beş sene ve söyle­dikten sonra yedi sene müddet hapsolup zindanda ikametinin mec­muu on iki sene olduğu bazı hadisin delaletiyle sabit olduğu mü-fessirînin cümle-i beyanatlarmdandır.[37]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in müddet-i medide zindanda kal­dıktan sonra zindandan çıkmak zamanı hulul ettiğinden çıkması için hazırlanan esbaptan Melikin rü'yası halâsına sebep olduğun­dan o rü'yayı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mısır'ın büyük padişahı «Ben yedi semiz yağlı sığır gördüm. Onları diğer yedi zebun sığır yedi ve yedi adet yeşil ekin sünbü-lesi (ekin başağı) gördüm. Onları diğer yedi kuru sünbüle yedi.]

[Ey ulu kişiler! Eğer rü'ya ta'bir eder oldunuz ve iİm-i ta'bire aşina iseniz benim rü'yam hakkında bana fetva verin ve rü'yamı ta'bir edin» dedi.]

[Huzurunda bulunan vükelâsı ve sair ulema ve fuzalâ «Ey padişah! Senin rü'yan ebatîlden ibaret ta'bir kabul etmez. Halbuki biz bu gibi batıl rüyaların ta'birinc âlim değiliz» dediler.]

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Melik-i Mısır rüyasında gördü ki yedi adet semiz sığır bir kuru nehirden çıkar­lar, diğer yedi zayıf sığır o mahalden zuhur ederek semiz sığırları yerler, karınlarına girer ve hiçbir eser görülmez. Yedi yeşil ekin başağını diğer kurumuş, tanesi olmayan yedi ekin başağı yeşil olanları kaybederler, yeşiller gider, kuruları kalır. Melik bu rü'-yayı görünce bir ıztırab içinde uykudan uyanır. Rü'yanm ehemmi­yetini idrak eder; vüzerasmdan ta'birini ister. Onlar ta'birden âciz kalınca memlekette bulunan müneccimleri, kâhinleri ve ulemayı toplayıp ta'bir ettirmeye karar verirler, onları getirip Melikin rü'-yasının ta'birini onlardan istifta ederler. Onlar da «Bu bir karışık rü'yadir. Biz bu gibi karışık rü'yayı ta'bire âlim değiliz» dediler. Çünkü; rü'yanm ta'biri Yusuf (A.S.) için mukadderdi ve onun zindam terkine vesile olacaktı. Zira; Allahü Tealâ murad ettiği şeyin esbabını kendi hazırlar. Binaenaleyh; hiç bir kimsenin ta'bir haddi değildi.          

Kazı'nin beyanı veçhile rü'yayı ta'bir; suver-i hayaliyeden maânî-i nefşaniyeye ıfe maânî-i nefsaniyeden a'yan-ı hariciyeye in­tikaldir. Adgas ; batıl rü'ya^ar demektir. Muabbirler cehil­lerini setriçin «Ta'bir olunan sadık olandır-Batıl rü'ya ta'bir ka­bul etmez» demekle rü'yanm batıl olmasıyla hükmettiler. Lâkin Melik bunların sözüne itimad etmeyip rü'yanın ehemmiyetini idrak ederek herhalde rü'yanm ta'birini arzu ediyordu. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik rü'yada zayıf ve nakısın kavî ve kâ-mü üzerine galebe ettiğini gördüğünden ıztıraptan hâlî olmadığı gibi bunda bir şey var diyordu ve lâkin nasıl zuhur edeceğini bil­mediğinden muztaripti.[38]

 

Vacip Tealâ; işte tam Melikin endişe ve hayrette olduğu za­manda sakinin Yusuf (A.S.) hatırına gelerek rü'yanın tabirini Hz. Yusuf'tan suâl etmek için Melik'ten istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zindan arkadaşlarından necat bulup bir müddet sonra Yu­suf (A.S.) ı tezekkür eden kinişe «Ben size rü'yanm ta'birini ha­ber vereyim. Gönderin beni Yusuf'a» dedi.]

[Sakiyi talebi veçhile zindana gönderdiler. Zindana geldi ve

«Ey Yusuf, doğru sÖyleyici zat! Fetva ver bize. Yedi semiz sığır ki onları diğer yedi zebun sığır yer. Ve yedi yeşil ekin başağı ki on­lar diğer yedi kurumuş eki« başağıyla çarpışırlar. Kurumuş sün-büleler yeşil olanlara galebe ettiler. Ta'bir et bu rii'yayı. Tabirle me'mûl ki ben nasa riicıV ederim, umarım ki onlar senin kadrini bilirler» dedi.]

Ya'ni; Melik rü'yasım ta'bir ettirmek için toplamış olduğu ce­maat rü'yasım ta'birden âciz olunca Yusuf (A.S.) m zindandaki sahiplerinden ve Melik huzurunda zikretmeyi vaad edip unutan ve necat bulup zindandan çıkan sâkînin bir müddet sonra Yusuf (A.S.) ı hatırlayarak sâkî huzur-u Melik'e gelir ve «Zindanda rü'ya ta'birine âlim mazlumen mahpus bir zat vardır. Ben size bu rü'ya-nın ta'birini haber veririm. Gönderin beni Yusuf'a» demekle hü­kümdardan izin istedi. Hükümdar da izin verdi, zindana geldi. Hz. Yusuf'la görüştü. Melikin rü'yasım hikâye ve ta'birini istirham etti ve «Ben nasa rü'yanın ta'biriyle döner, haber verirsem uma­rım ki onlar senin kadrini bilir ve halâsına sebep ölür» dedi.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ümmetle murâdf zamandan bir cemaattır. Yani bu âyette ümmet; müddet manası­nadır. Sâkînin hitabı yalnız Melikeyse de ta'zim için hitapta cemi' sıygasıyla demiştir, yahut Melike ve Melikin vükelâ­sına hitabetmiştir.   .

Sâkînin her ne kadar rü'yanın ta'birinde Yûsuf (A.&) a iti­madı varsa da sair fuzalâ rü'yamn ta'birinden âciz olduklarını gör­düğü için Hz. Yusuf'un da âciz olmak ihtimaline binaen ricaya ve

şekke delâlet eden kelimesiyle irad-ı kelâm etmiştir. Ke-zalik Yusuf (A.S.) ta'bir ettiğinde nasın kadrini bilmek ihtimali olduğu gibi bilmemek ihtimali de olduğundan yani «Memul ki nas kadrini bilirler» demiştir ki bu cihete de kafi bir te'minat verememiştir. Zira; evvelce rü'yayı ta'bir ederse halâs edeceğine dair padişahla bir mukaveleye girişmemişti. Binaena­leyh; kafi te'minata cesaret edemediğinden demiştir.[39]

 

Vacip Tealâ Melikin şarapçısı Yusuf (A.S.)  a gelerek rü'yayı hikâye edip ta'birini istediğini beyandan sonra   Yusuf (A.S.) m  ta'bir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf (A.S.) «Sizin âdetiniz veçhile yedi sene ekersiniz. Ha­sılattan kaldırdığınızı başağı içinde terkeder, ancak yiyeceğiniz kadar azıcık birşey sürer savurur, yersiniz.]

[Bu ucuz ve bol senelerden sonra yedi sene kıtlık gelir. O kıt­lık seneler, ucuzlukta o seneler için hazırladığınız hasılatı yer, an­cak tohumluk için hazırladığınız azıcık bir miktar kalır.]

[O kıtlık senelerden sonra bîr sene gelir ki o sene çok yağmur yağar. Nas yağmur suyundan doyar ve muavenet olunurlar, o sene nas üzümden pekmez sıkarlar» demekle rüyayı tabir etti.]

Yani; Melikin sâkîsi rü'yayı ta'bir ettirmek üzere huzur-u Yu­suf'a gelip rü'yayı arzedip ta'birini talebedince Yusuf (A.S.) rü'­yayı tabire başladı ve dedi ki «Siz eski âdetiniz veehile aleddevam yedi sene hasılatı ekersiniz. O hasılattan kaldırdığınızı sünbülesin-de terkeder ve tanelerini çıkarmazsınız, illâ o senelerde ihtiyacını­za kâfi yiyeceğiniz kadarını başağından çıkarır, yersiniz, diğerini kurt yememesi için başağında muhafaza etmek üzerinize vaciptir. İşte Melikin gördüğü semiz sığırlar ve yeşil sünbüleler bu seneler­dir ve bu ucuz, bol yedi seneden sonra yedi sene şiddetli kıtlık gelir ki ot, ekin bitmez. Bu yedi kıtlık senelerde evvelki bol sene­lerde sakladığınız hasılatı yersiniz. İşte Melikin gördüğü zebun sı­ğırlar ve kuru başaklar bunlardır. Ancak tohumluk için muhafaza edip sakladığınız az birşey kalır ve şu yedi kıtlık senelerden sonra bir sene gelir ki o senede yağmur çok olur. Nas yağmura doyar ve yağmurla muavenet olunurlar ve o senede üzüm, karnup gibi pek­mez, zeytin ve susam gibi yağa elverişli meyveler de çok olur ki nas pekmez yaparlar ve yağ sıkarlar ve ^ayvanlarından süt sağar­lar»

Hâzin, Medarik ve Kaazî'de beyan olunduğu veçhjle âdet-i müstemirre manasınadır. emir manâsına ihbar-dır. Mübalâğa için haber suretinde emrolunmuştur. Yani «Adeti­niz veçhile yedi sene son derece gayret ve şiddetle ekin ekin, mü­samaha etmeyin, hemen sa'yedin ki gelecek kıtlık senelerde meşak­kat çekmeyesiniz» demektir ve ihtiyaçlarından ziyade kalacak ha­sılatı sünbülesinde terketmelerini emretti ki kurt yemekle zayi ol­masın. Zira; sünbüle içinde müddet-i medide muhafaza olunup ha­riçte o kadar muhafaza olunamayacağına işaret.etmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yedi sene kıtlıktan sonra bere­keti gayet çok bir ucuzluk sene geleceğine dair rü'yada işaret ol­madığı halde vahyile Cenab-ı Hak kıtlıktan sonra ucuzluğu beyan ettiği için Yusuf (A.S.) kıtlıktan sonra bol ve bereketi çok bir sene geleceğini tebşir etmiştir.[40]

 

Vacip Tealâ sâkînin rü'yayi ta'bir ettirdiğini beyandan sonra hükümdarın Yusuf (A.S.) la görüşmek istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melik «Getirin Yusuf'u bana göreceğim» dedi.]

[Melik görüşmek arzu ederde kavaslarından birini gönderip göndermiş olduğu elçi huzuru hazrete gelince Hz. Yusuf elçiye hi-tabederek «Dön geri efendine suâl et! Bıçaklarla ellerini kesen ka­dınların halleri ne oldu? Efendin onların hallerini tahkik etsin. Zira; herkes nazarında benim beraetim tebeyyün etmedikçe ben zindandan çıkmam ve benim mazlumen mahpus olduğum Melik indinde taayyün etsin. Çünkü; benim Rabbim o kadınların hilele­rini ve benim beraetimi bilir. Fakat Melik de bilsin» demekle Me-lik'in elçisini geri döndürdü.]

Yani; sâkî gelip rüyanın ta'birini haber verdiği zaman Melik ta'birin rüyaya muvafık olup derin bir ilme müstenid olduğunu görünce Yusuf (A.S.) m kendini bizzat görmek ve daha ziyade rüyayı tahkik etmek için «Getirin Yusuf'u bana, göreceğim» dedi ve elçisini gönderdi. Fakat Yusuf (A.S.) mazlumen mahpus oldu­ğu herkesçe taayyün etmedikçe çıkmayacağını beyan ve iftira eden hatunların hallerim Melik'in tahkikma havaleyle elçiyi Melik'e irca' etti ve kadınların hallerini suâl ve kendinin beriüzzimme ol­duğunu ve kadınların hilelerini Cenab-ı Hakkın bildiğini beyan etti.

Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) beraeti ta­mamen tezahür etmesini, mazlumen hapsolunduğu bilinmesini, kusurun nerede olduğunun görülmesini arzu etti ki işin hakikati ve içyüzü tamamıyla anlaşılmadan çıkarsa hasudlar tarafından Me-lik'e tezvirat edip bunun hapsolunduğu mühim bir meseleden do­layıydı diyerek itham olunmasın ve bu gibi tezvirat yolları tama­men kapansın ve herkes nazarında iffet ve istikaarneti tahakkuk etsin için ilk teklifte zindandan çıkmaya rağbet göstermedi. İşte Yusuf (A.S.) m bu muamelesini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyanı insanın töhmet mevkiinde bulunmaması lâzım olduğu gibi şayet bulunacak olursa nefsinden töhmeti kaldırmaya sa'yetmesi lâzım olduğuna işarettir.

Resulullah'm «Yusuf (A.S.) m sabır ve sebatına taaccüb et­tim. Eğer ben onun yerinde müddet-i medide zindanda kalmış ol­saydım derhal icabet eder, çıkardım» buyurduğu mervidir. Yusuf memiştir. Halbuki Yusuf (A.S.) m hapsine yegâne sebep oydu ve lâkin şahsiyattan taharruz ve yalnız onu rüsvâ etmekten ictinab etmiştir ki bir şahsı âleme karşı rüsvâ etmek doğru olmadığına işaret için kadınlardan bir cemaatın hallerini Melikin tahkikine havale etti. Zira; mecmuunu tahkik mücmeldir. Filân ve filâna gibi tafsilât yoktur.

İşte Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet ilmin faziletine de­lâlet eder. Çünkü; Yusuf (A.S.) in ilmi zindandan halâsına ve bir­çok meratibe nail olmasına sebep olmuştur. Binaenaleyh; ilim her yerde insanın sebeb-i necatı ve bais-i izzetidir. Bu âyette kadın­ların keydi yani hileleriyle murad; yukarıda beyan olunduğu veç­hile davet mevkiinde Yusuf (A.S.) a Ziileyha'nın emrine itaat ve teklifini kabul et, eğer kabul etmezsen başına .büyük belâlar gelir» dedikleri gibi hariçte de nas arasında Hz. Yusuf'u itham etmek için bir takım asılsız sözler dağıtmalarıdır.[41]

 

Vacip Tealâ Melikin elçisi Yusuf (A.S.) dan aldığı cevabı Me­like getirdiğini ve Melikin kadınları isticvab edip kadınların şeha-detleriyle beraetin tahakkuk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melik, nisvana hitaben «Sizin hal ü şanınız nedir? Şu za­manda ki o zamanda siz Yusuf'un nefsinden taîebettiniz» dedi. Ha­tunların cümlesi birden «Allah'ı nekaisten tenzih ederiz. Biz Yusuf üzerine kötülükten birşey bilmeyiz» dediler.]

[Azizin haremi «Şimdi hak zahir oldu. Ben Yusuf'u nefsinden talebettim. Halbuki Yusuf (A.S.) muhakkak ve elbette sadıklar­dandır» demekle hakikati ikrar etti.]

Yani; Melikin elçisi gelip «Yusuf (A.S.) hakikat-ı hali nisvan-ctan tahkik etmekle beraeti tahakkuk etmeyince çıkmıyor» demesi üzerine Melik, Azizin haremini ve onun da'vet edip ellerini bıçak­la kesen kadınları huzuruna celple cümlesine hitabede;rek «Sizin haliniz nedir şu vakitte ki o vakitte siz Yusuf'u nefsinden istedi­ğiniz zaman emarât-ı fesaddan ne gibi şey gördünüz? Ve Yusuf'­tan fıska dair ne zuhur etti? Ve Yusuf'la mülakat talebine neden cüret ettiniz? Ve o günde gördüğünüz vukuat neden ibarettir? Ha­kikati söyleyin saklamayın» deyince kadınların cümlesi bir ağızdan Allah'ı nekaisten tenzih eder ve Yusuf gibi bir afifi halkından dolayı Allah'ın kudretine taaccüb ederiz ve Yusuf (A.S.) üzerine biz kötülükten bir şey bilmeyiz. Allah'tan korka­rız. Bir kötülük isnad edemeyiz» dediler. Azizin haremi işin sakla­nacak bir ciheti kalmadığını ve hakikatin meydana çıktığını gö­rünce ikrara mecbur olarak Melike hitaben «İşte şimdi hak zahir oldu ve hakikat meydana çıktı. Ben Yusuf'u nefsinden taleb ettim, mülakatına çok hileler düşündüm ve envâ'-ı esbaba tevessül eyle­dim, lâkin muvaffak olamadım. Zira; Yusuf (A.S.) doğru söyle­yenlerdendir. Çünkü; benim arzuma muvafakat etmedi» demekle Yusuf (A.S.) m iffet ve istikametine şehadet etti.

Melikin hitabı zahirde hatunların mecmuuna ise de hakikatta Azizin hareminedir. Zira; hileye tevessül eden ve zindana şevkine sebep olan yalnız Azizin haremidir. Lâkin mecliste mahcup olma­mak ve hali mestur kalmak için nezaket üzere Melik mecmuuna hitabetmistir.[42]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m hatunlardan hakikati Melikin tahkikine havale ettiğini ve tahkikat neticesine kadar zindandan çıkmayacağını söylediğini beyandan sonra şu tahkika havalesinin sebebini beyan etmek üzere buyuyor

[Yusuf (A.S.) a Melikin tahkikaatım ve beraetine hatunların şehadetlerini Melikin elçisi tekrar gelip haber verilice Yusuf (A.S.) «İşte tahkikata havale ve neticesine kadar benim zindan­dan çıkmadığımın hikmetini Aziz bilsin ki ben onun gıyabında Azize bir hıyanetlik etmedim ve kapılar kapanıp zevcesi bana gayr-ı meşru teklifte bulunduğunda Azizin sevmeyeceği şeyi ben işlemedim, Aziz bilsin ki hainlerin hilesini Allahü Tealâ hidayette kılmaz ve onları maksatlarına îsâl etmez» demekle beraeti zuhur edinceye kadar zindanda kararının sebebini söyledi.]

İşte şu manâ; bu söz, Yusuf (A.S.) in sözü olduğuna nazaran-dır. Amma bu söz Azizin hareminin sözü olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Şu ikrar ve hakikati beyanımın sebebi; Yusuf'un gıya­bında ben Yusuf'a hıyanet etmediğimi bilsin. Halbuki Allahü Tea­lâ hainlerin hilesini hidayette kılmaz. 2?ira; hıyanet edenler hıya­netleri sebebiyle matluplarına vasıl olamazlar. Binaenaleyh; Yu­suf'a her ne yaptımsa huzurunda yaptım. Zindana gittikten sonra zemmetmedim. Ve lâkin huzurunda Yusuf'a karşı kurduğum tu­zaklar ve hileler beni maksadıma îsâl etmedi ve akıbet hilelerim kendi ayağıma dolaştı, âleme rüsvâ oldum» dedi ve kendinin hile­kârlığına şehadet etti.[43]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in tevazu' tankıyla irad ettiği kelâ­mını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben nefsimi tezkiye etmem. Zira; nefis şiddetle kötülüğü em­reder, ancak Rabbimin merhamet buyurduğu vakit müstesnadır. Çünkü benim Rabbim hatıra gelen şeyi setreder ve güzel amel tev-fik etmekle merhamet buyurur.]

Yani; Yusuf (A.S.) işin hakikatırfı tahkika havale edip neti­cesine kadar çıkmadığının sebebini beyanda Azizin gaybetinde ben hıyanet etmedim demesiyle nefsini tezkiye etmiş olduğundan bu sözden istiğfar makamında «Ben nefsimi bilûmum hatırat ve gaf­letten tebrie ve tezkiye edemem. Zira; hilkat-ı insanda mevcut olan nefis bitab'iha fesad ve kötülüğü emreder. Binaenaleyh; fe­sada meyletmek şanındandır, illâ şol kimse ki Rabbim Tealâ ona merhamet eder. İşte Allah'ın merhamet ettiği kimse nefs-i emma-renin şerrinden mahfuzdur. Çünkü; Rabbim kullarının kusurunu affeder ve günahdan muhafazayla merhamet buyurur» dedi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) m Azizin haremi­nin teklifini kabul etmediği nefsi meyletmediğinden değildir, belki nefsi meyletmekle beraber Allah'tan korkusuna binaen terkettiğinden bu kelâmı irad etmiştir. Çünkü meziyet-i insaniye; nefsin arzusuyla beraber onu terketmektir. Binaenaleyh; nefsin arzu et­mediği şeyi terketnıekte meziyet yoktur. Şu halde nefsinin arzusu hiçbir kimse için noksan değildir. Noksan; nefsin gayri meşru ar­zusuna tabi olmaktır. Zira; nefsin arzu etmediği şeyi terketmekte sevap bile yoktur. Ancak nefsin meyliyle beraber terkederse mem-duhtur ve; onda ecir de vardır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran nefis; sa­hibini şehevata davet ettiğinde emmate denir. Arzu ettiği şeyi hayyız-ı fiile çıkardığında Ievvame denir. Şehevata meyline nedamet edip arzusunu fiile çıkarmaktan vazgeçtiğinde mutmainne denir. Şu halde nefsin üç mertebesinden Yu­suf (A.S.) birincisini zikretmiştir. Zira; fesadın mebdei birinci mertebedir. Çünkü; nefis daima şehevatı kasdeder ve a'zâ-yı ce-varihi   her zaman arzusunda   istihdam etmek ister.    Şu tafsilât; den bu âyetin âhirine kadar Yusuf (A.S.) m kelâmı olduğuna nazarandir. Bu iki âyet Azizin hareminin sözünü hikâye olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ben Yusuf'un gaybetinde hi-yanet etmedim demişsem de nefsimi bilkülliye hıyanetten tebrie edemem. Zira nefis; insana daima ve şiddetle kötülükle emreder. Binaenaleyh; nefsim bana Yusuf'la birleşmek emretti. Fakat Yu­suf (A.S.) bana muvafakat etmediğinden onu itham etmekle de emretti, Azize şikâyet ve hapsetmesini telkin ettim ve hapsettirin-, ceye kadar çalıştım. Bunlar hep benim nefsimin emridir. Zira her nefis; kabayihle emreder, ancak Rabbimin merhamet edip kaba-hattan muhafaza ettiği nefis ve o nefsin sahibi müstesnadır. İşte Yusuf (A.S.) m nefsi Allah'ın muhafaza ettiği nefislerdendir. Şim­di kusurumu bildim ve istiğfar ediyorum. Zira; Kabbim istiğfar edenleri mağfiret eder, tevbe edenlere merhamet, buyurur] de­mektir.

Bu âyette sû'; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanın kasdettiği her kötülüğe şamildir. Yani «Nefis; insana her zaman kötülükle emreder, illâ Allah'ın merhamet ettiği vakit müs­tesnadır» veyahut «Her nefis kötülükle emreder, illâ Rabbimin merhameti kötülükten meneder» demektir.[44]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m beraet ve sadakati ve fazl u ke­mâli Melik indinde tebeyyün edince Melik-i A'zam (Reyyan b. Ve-lid) in behemehal Yusuf (A.S.) in şeref-i mülâkaatma nail olmak arzu ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hükümdar «Getirin Yusuf'u bana, nefsime mahsus kılayım onu, benim müşavirim olsun» dedi.]

[Vakta ki hükümdarın bu arzusuna binaen Hz. Yusuf Melikin yanına geldi ve Melike tekellüm ettiyse Melik «Yâ Yusuf! Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibi bir zal-ı ali-kadirsin» dedi.]

[Yusuf (A.S.) Melikin bu sözü üzerine «Ey Melik! Beni arzın hazineleri üzerine nazır kıl. Zira; ben hasılatı hıfzeder ve fenn-i ziraatı iyi bilirim» dedi.]

Yani; Yusuf (A.S.) in. sabr u sebatını, sadakat ve emanetini bilince Melik (Reyyan) dedi ki «Getirin bana Yusuf'u, nefsime has kılayım. Benim enisim, işlerime mütevelli, umurumu tedbirim­de bana muîn ve lutfundan gerek ben ve gerek memleketim nıüs-tefid olsun» dedi. Bunun üzerine elçi gelip beraetini ve Melikin sözlerini haber verince Hz. Yusuf davete icabetle saray-ı hüküm-darîyi teşrif edip hükümdarla söze başlayarak icab-ı hâl ve mevkie münasip sözler söyleyince Melik Yusuf (A.S.) da gördüğü rüşd ü salâh, akıl ve deha üzerine «Bugün sen benim indimde mertebe-i âliye ve emanet sahibisin, umur-u- mülkünde istediğin gibi tasar­rufa maliksin» deyince Yusuf (A.S.) Melikin sözlerinden umur-u memleketten bir emr-i mühimmi ihtiyar etmek lâzım geldiğini ve kurtulmak mümkün olmadığını bildi. Binaenaleyh; «Beni, arzın hazinelerine nazır kıl. Zira ben; bu hizmeti edaya ve emvaî-i ha­zineyi muhafazaya muktedirim, fenn-i ziraatı, madeniyatı ve sair dahil-i memlekete müteallik ihtiyacatı iyi bilirim» demekle ziraat ve maliye nazırlığını kabul etti.

Fahri Râzi, Kazî ve Nimetullah Efendi'nin beyanlarına naza­ran Yusuf (A.S.) lisan-ı İbranî üzerine tekellüm edince Melik li­sanından suâl, eder. Hz. Yusuf lisanının İbranî ve âba' ve ecdadı­nın lisanı olduğunu söyler, Melik birçok lisana aşina olduğundan bildiği lisanlanyla tekellüm eder. Yusuf (A.S.) da ilham-ı ilâhiyle hepsine cevap verir, Melik hayran olur. Hadaset-i sinninde bu ka­dar lisana vakıf ve acaibata malik olmak mevhibe-i ilâhiye oldu­ğunu idrak ettiğinden tabirini bizzat fem-i saadetinden işitmek is­ter. Rü'yayı bizzat tabir ve tasvir edince Melik uraur-u memlekete mütevelli olmasını rica eder. Hz. Yusuf da bu teklifi muvafık gör­müş ve menfaat-ı âmmeyi mutazammin hazain-i arza nazır olma­sını tercih etmiştir, IVleğer Mısır'da hazain-i arza nazır olan (Kıt-fır) in vefatı o güne tesadüf ettiğinden münhal olan nezaret ken­dine tevcih olunmuştur. Melik Yusuf (A.S.) in cemi-i menâkıbım iki kelimede cemederek «Sen benim indimde mekin ve eminsin de­miştir. Çünkü; mekin olmakta ilim ve kudret, emin olmakta hik­met ve sadakat münderiçtir. Şu halde «Sen benim indimde mekin ve eminsin» demek «Mekânet ve emanetle muttasıf, hayr ü şerri, sa­lâh u fesadı bilir ve nefsin arzusuna ittibâ' etmez hikmete muva­fık iş işlersin. Binaenaleyh; senden me'mûl olan adaletle âmme­nin işini ru'yet ve mülk-ü milleti ıslahtır» demek olur.

Yusuf (A.S.) taraf-ı ilâhiden meb'us resul olup bikaderilim-kân ümmetin mesalihini tesviye etmek, üzerine vacip olduğundan vahiyle umumi kıtlık vuku bulacağını ve hüsn-ü tedbir olunmazsa birçok kimselerin helaklerine sebep olacağını bildiğinden alelacele bunun çaresini düşünmek ve müstehak olanlara menfaat îsâl edip mazarratı defetmek vacip olduğu cihetle Melik, rüyanın tabirini dinleyince «Buna ne gibi tedbir lâzımdır?» demesi üzerine Yusuf (A.S.) ümmet hakkında mükellef "olduğu vazife-i mühimmeyi deruhte etmek üzere »Beni, arzın hazinesine nazır kıl. Zira ben; bu işin erbabıyım^ dedi. Binaenaleyh; bu âyet-i celile bir kimse­nin hukuk-u ibadi yoluyja lemşiyete iktidarı olur, o işe onun gayrı erbab olmazsa o me'muriyete iktidarını ispat ve izhar etmek su­retiyle o işi deruhte etmeye talib olmak caiz. Velevse o me'muri­yete tayin edecek kimse kâfir olsa dahi onunla yardımlaşmak ve hakka doğru alıp götürmek lâzım olduğuna delâlet ettiği Beyzâ-vî'nin cümle-i beyanatmdandır.

Yusuf (A.S.) m «Ben bu işi iyi bilirim, arzın hazinesini hıf~ zetmeye erbabım» demesi tezkiye-i nefis değil belki maslahat-ı âmme için iktidarını beyan lâzım gelmesine binaen söylenmiş bir sözdür. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Melik, umur-u dev­lete ait mesalihi tesviyeye kudretini ve siyaset-i hükümete ait il­mini ve ahval-i nasa ait vukufunu bilince vâki' olan teklifini ka­bulde Melikin bu hususta teklifinin isabetini beyan ederek o va­zifeyi kabul vacip olduğundan '«Ben bilirim» demiştir. Binaena­leyh; tezkiye-i nefsin haram olması helâl olmayan birşeyi irtikâpla tefahur etmektir, yoksa helâl olan biı şeyi ihtiyar için olur ve bir maslahatı mutazammın olursa caiz ve helâldir ve belki de vaciptir.

Yusuf (A.S.) (Kıtfır) in vefatıyla makamına vezir olunca Zü-leyha'yı nikâh ettiği ve (Kıtfır} inîn olduğundan Züleyha'yı ba­kir bulduğu ve ondan iki oğlu olduğu ve hükümdar (Reyyan b. Velid) in iman ettiği mervidir.

Hulâsa; umur-u dünyada ileride millet üzerine gelecek bir belâyı hüsn-ü tedbirle karşılamak meşru' ve mansıbı ehline tevdi etmek padişah üzerine vacip olduğu ve bir kimsenin kendinden ziyade bir işe erbab olmadığım bilince kendinin o işe erbab oldu­ğunu beyan etmek caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlosindendir.[45]

 

Vacip Tealâ Yusuf  (A.S.)   ı  hükümdarın  vezir tayin  ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu vukuatta işittiğin veçhile ha bibim! Biz arz-ı Mısır'a Yusuf'a kuvvet ve kudret verdik ki arz-ı Mısır'da istediği yerde ikamet eder ve konak yapar, bir mani yoktur. Çünkü; her tarafta emri nafiz, dilediği yerde istirahat eder.]

[Zira; bizim âdetimiz dilediğimiz kulumuzu ihsanımızla his-seyab eder, atiyemizi ona isabet ettiririz. Dünyada erbab-i ihsanın ecrini zayi etmez, mükâfatını veririz.]

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki iman ve ittika eden kim­selere âhiret ecri dünya ecrinden daha hayırlıdır.]

Yani; habibim! İşte senin işittiğin gibicesine biz evvelâ Yusuf (A.S.) ı pederinden ayırdık. Abd suretinde Mısır'a gönderdik. Müddet-i medide zindanda karar ettikten sonra biz onun mertebe­sini terfi ettik, umur-u dinde nübüvvet verdiğimiz gibi umur-u dünyada saltanat, kuvvet ve kudret verdik. Hatta Mısır arazisini ona teslim ettik ki istediği yerde ikamet ve kemâl-i refahla ibade­tine devam ve umur-u ibadı temşiyet ve adaletle hükmeder ve em­ri cümleye nafiz olur. Zira bizim adet-i kadimemiz; dilediğimiz kulumuza rahmetimizi isbat ettirmektir. İşte bu cümleden birisi de Yusuf (A.S.) a atiyemizi isabet ettirdik. Binaenaleyh; dünya ve âhiret saadetini ihsan ettik. Çünkü; biz erbab-ı ihsanın ecrini zayi etmeyiz, âhiret ecri şol kimseler için hayırlidır ki onlar iman ettiler, imanlarıyla beraber âhirete gittiler ve bilcümle haram olan şeyleri .terkederek vacip olan şeyleri işlemekle mütteki oldular. Onlar için âhiret dünyadan daha hayırlıdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilede Melikin Yusuf (A.S.) ı derhal vezarete tayinine sarahat yoksa da arz-ı Mısır'da kudret verildiğini beyanda, vezaretin tevcih olunduğuna işaret var­dır.    Çünkü Mısır arazisinde istediği gibi tasarrufa iktidar; vezir olmasını, icabeder. Melikin vezareti tevcihi gerek derhal gerekse bir müddet sonra olsun muhakkaktır. Vezarete mahsus elbise ve mühr-ü vezaret verilip umur-u memleket kendine tevdi olununca bilcümle Mısır ahalisi icra-yı adaletinden memnun oldukları gibi rü'yanın-ahkâmı icabı ziraatı tevsi ve zehairin hıfzı ve cem'i husu­sunda hüsn-ü tedbirler ittihaz edip zahire anbarları yaptırıp başa-ğıyla hasılatı anbarlara doldurup gelecek kıtlık senelerde naşı ida­renin çarelerini düşündü, bol seneler geçti, kıtlık geldi, halkın ih­tiyacı teşeddüd etti ve herkes Yusuf (A.S.) dan zahire mubayaa eder oldu ve yedi sene devam etti, herkesin elinde mal ü menal-dan bir şey kalmadı, hep zahire bedeli olarak hükümetin eline geçti ve hükümet Yusuf (A.S.) in tedbiri sayesinde açlıktan nü­fus telef etmediği gibi hüsn-ü idareye malik oldu. Kıtlık bitti. Hü­kümet herkesin malını yerli yerince iade etti ve ucuzluk gelip her­kesin mallarıyla vazifelerine devama başladıkları Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarmdandır. [46]

 

Vacip Tealâ Mısır arazisine isabet eden şiddetli kıtlık Şam ve Ken'an arazisine dahi isabet edip uzaktan ve yakından zahire için herkes Azizin kapısına iltica ettiklerinde Ya'kub (A.S.) da Mısır'a zahire almak üzere mahdumlarını gönderip Yusuf (A.S.) huzuru­na biraderlerinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İhve-i Yusuf geldiler ve Yusuf (A.S.) in huzuruna girdiler. Yusuf (A.S.) onları bildi. Halbuki onlar Yusuf'u bilemediler.]

[Vakta ki Yusuf (A.S.) istediklerini verdi, cihazlarını teçhiz edince «Siz baba bir oğlan kardeşinizi bana getirin» dedi.]

[Siz görmez misiniz ben kileyi dolu veririm ve ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım.]

[Eğer baba bir biraderinizi bana getirmezseniz benim indimde sizin için zahire yoktur.]

[«Ve bana yakın gelmeyin» demekle biraderlerini, kardeşle­rini getirmeye mecbur etti.]

[Biraderleri «Biz onu babasından isteyelim ve alıp getirmek için biz elbette çalışırız» dediler.]

Yani; kıtlık teşeddüd edip arz-ı Ken'an'da zahire bulmak im­kânı kalmayıp Mısır'a ilticaya mecburiyet hasıl olunca Ya'kub (A.S.) mahdumlarını Mısır'a gönderip biraderleri saray-ı Yusuf'a geldiklerinde Yusuf (A.S.) huzuruna dahil oldular. Lisan-ı ibranî üzere söze başlayınca Yusuf (A.S.) onları bildi ve lâkin onların Yusuf (A.S.) tamamen hatırlarından çıkıp kıyafeti de değiştiği gibi öyle saray-ı vezarette biraderlerinin Aziz-i Mısır olacağı ha­yallerinden geçmediği için onlar Yusuf (A.S.) ı bilemediler. Çün­kü; aradan çok müddet geçip Hz. Yusuf'tan bir haber de olmadı­ğından berhayat olduğuna ümitleri yoktu. Vakta ki Azizin emriyle zahireleri bol bol ölçülüp yükleri tutulup cihazları tamam olunca Hz. Yusuf'un huzuruna vedaa geldiklerinde «Baba bir kardeşinizi bana getirin. Görmez misiniz. Ben zahirenin kilesini tam veririm ve misafir kabul edenlerin hayırhsıyım. Size ne kadar ikram ettiğimi gördünüz. O biraderinizi getirin ki sizin gibi ona da ikram edeyim. Şu halde eğer siz biraderinizi getirmezseniz benim indim­de size zahire yok. Gelmeyin yanıma, yaklaşmayın bana» dedi. Yu­suf (A.S.) in şu emrine karşı onlar «Biz o biraderimizi pederinden isteyelim. Biz getirmek için ne gibi tedbir lazımsa onu işler alır getiririz» dediler.

Fahri Râzi, Hâzin, Kazı, Medarik'in ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile zahireye ihtiyac-ı şedid hasıl olunca Ya'kub (A.S.) «Ben Mısır'da salih bir zatın ahaliye zahire tevzi ettiğini işitiyorum, gidin zahire getirin» emrini verdi. On tane mahdum­ları alacakları zahire bedelleriyle huzur-u Yusuf'a geldiklerinde Hz. Yusuf «Siz kimsiniz, casus musunuz?» deyince onlar «Biz Ken'an'dan nübüvvetle maruf Hz. Ya'kub'un oğlanlarıyız. Bize casusluk yakışmaz» dediler. Yusuf (A.S.) »Başka biraderiniz var mıdır?» dediğinde onlar «İki biraderimiz daha vardı. Biri helak oldu, diğer birisine pederimiz muhabbet ettiğinden hizmetinde alı­koydu» demeleri üzerine «Siz fudalâdan olduğunuz halde pederi­nizin onu sizden ziyade sevmesinde elbette sizden ziyade onda bir meziyet olduğundandır. Getirin onu göreceğim» dediğinde onlar pederlerini kandırıp getireceklerini vaad ettiler.

İşte muhabbet esnasında Hz. Yusuf onları biliyor ve lâkin on­lar Hz. Yusuf'u bilmiyorlardı. Çünkü; Hz. Yusuf kemâl-i debdebe ve dârâtla vezaret kürsüsünde onlar ise şiddet-i ihtiyaç içinde ol­duklarından mehabet-i vezaret onları ihata ediyordu. Halbuki Yu­suf (A.S.) onları misafir edip herkesten ziyade ikram ettiğinden «Ben misafir kabul edenlerin hayırlısıyım» demiş ve hatta zahire­den1 sonra Mısır'dan Ken'an'a kadar azıklarım dahi vermiştir. Her şahsa bir deve yükü zahire verirken bunlara Ken'an'daki birader­leri için de iki deve yükü fazla verdiğinden «Görmez misiniz, ben zahireyi çok veriyorum» demiştir.

Velhasıl bir cihetten zahireyi çok verdiğini beyanla tekrar gelmelerine terğib, diğer cihetten bile biraderlerini getirmezlerse zahire vermeyeceğini beyanla tehdid ederek biraderlerini getire­ceklerine vaad-i kavî aldı.[47]

 

Vacip Tealâ Yusuf'(A.S.) m biraderlerinin çuvallarına zahire bedeli olarak verdikleri metâ'larım koydurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biraderleri yola çıkacakları zaman Yusuf (A.S.) zahire öl­çen kölelerine "Siz bunların metâ'larım çuvallarının içine koyun. Me'mul ki onlar beldelerinde ehl ü iyallerine vardıklarında o me-tâ'ı bilirler. Umarım ki tekrar döner, gelirler» dedi.] Zahire be­deli getirdikleri eşyalarının kendilerine iade olunmasına emir yer­di. Köleler de aldıkları emir üzere metâ'larım hurçlarma koydular.

Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bidaa ; zahire almak için getirdikleri deri ve ayakkabı gibi şeylerdit. Çün­kü Yusuf (A.S.) in teşkilâtının esası; halka teshilât olduğundan herkesin elinde her ne bulunursa alıp ona mukabil zahire vererek ihtiyacını te'min etmek olduğu cihetle bunlar da meşin ve saire gibi şeylerle gelmişler ve onu da almıştı. Pederine ve biraderlerine ihsan ve sıla-i rahma riâyet olmak üzere eşyalarını iade etmişti ki sehâsını ve keremini bilsinler ve aynı eşya ile avdet etsinler. Şa­yet kıtlık münasebetiyle başka eşyaları yoksa zahire bedeli yok diyerek gelmemezlik etmesinler.[48]

 

Vacip Tealâ ihve-i Yusuf'un pederleri huzuruna gelip küçük biraderleri için müsaade istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) in biraderleri zahireyi alıp pederleri­ne döndüklerinde dediler ki «Ey babamız! Bizden zahire men olun­du. Binaenaleyh; gönder biraderimizi bizimle, zahire alalım. Çün­kü; onu göndermezsen bize zahire vermeyecekler. Halbuki biz onu elbette muhafaza ederiz» dediler.]

Yani; Ya'kub (A.S.) in mahdumları Mısır'dan dönüp pederle­rinin huzuruna gelince Melikin ikramından ve iltifatından bahset­tiler. Hatta «Evlâd-ı Ya'kub'dan olmasaydık bu kadar ikram et­mezdi ve lâkin biraderimizi görmek istedi. Eğer biraderinizi getir­mezseniz Mısır arazisine girmeyin ve benim yanıma yakın olma­yın, size zahire yoktur dedi. Şu halde biraderimiz Bünyamin'i bi­zimle gönder. Mecmuumuza zahire alalım. Halbuki biraderimizi her türlü âfetten hepimjz muhafaza ederiz» demekle pederlerini te'min etmek istediler.[49]

 

Vacip Tealâ mahdumlarının   müsaade istemelerine karşı pe­derlerinin kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Ey oğullarım! Ben size Bünyamin üzerine emin olur muyum? Elbette emin olmam, illâ bundan evvel kardeşi Yusuf üzerine emin olduğum gibi emin olurum. Çünkü; bu sözü­nüzü aynıyla onun hakkında da söylemiştiniz. Yusuf hakkında va­adinizi ifa etmediniz, işlediğinizi işlediniz, zayi ettiniz. Ben size nasıl emin olurum?» dedi.]

[Ben size emin olmayınca Allahü Tealâ hıfız etme yönünden hayırlıdır. Halbuki merhamet sahiplerinin cümlesinden merhameti ziyade ve ihsan edenlerin en ziyade ihsan edenidir.] Demekle oğ­lunun hıfzını Allah'a havaleyle müsaadeye meylini işaret etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Bünyamin) ile diğer birader­leri arasında iğbirar olmadığı ve Yusuf (A.S.) ı götürdükleri za­man gibi genç olmayıp salâh, rüşd, ilim ve irfan sahipleri ve hayra rağbet eserlerini gördüğünden Ya'kub (A.S.) Bünyamin'in diğer mahdumlarıyla gitmesine müsaade etti, fakat hıfzını Allah'a ıs­marladı. Biraderlerinin «Biz hıfzederiz» dediklerine iltifat etme­diği gibi Yusuf (A.S.) a mülakatını   Allah'ın rahmetinden ümid ettiğine dahi işaret için hâfız-ı hakîkînin olduğunu sözüne ilâve etti.[50]

 

Vacip Tealâ ihve-i Yusuf'un götürdükleri metâ'lannın Aziz tarafından iade olunduğuna muttali olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki evlâd-ı Ya'kııb (A.S.) çuvallarını açtılar. Zahire bedeli vermiş oldukları eşyaları kendilerine iade olunmuş bulu­nunca huzur-ıı Ya'kub'a dahil olarak »Ey babamız! Daha ne iste­riz ve bunun fevkinde daha ne bekleriz. Bu kadar ikram etti ve zahireyi dolu verdi.]

[İşte şu bizim götürdüğümüz eşyam izdir, aynıyla bize iade olunmuştur.] Bu kadar ikramla beraber zahire bedelinde verdiği­miz eşya da bize reddolunursa daha ne isteriz. Bizim ise eşyamı­zın reddolunduğundan haberimiz yoktur. Binaenaleyh; senin ke-mâl-i kereminden istirhamımız; biraderimizi bizimle gönder ki:

[«Biz Aziz tarafından tasdik olunalım. Ehlimize zahire alalım ve biraderimizi hıfzedelim ve biraderimiz sebebiyle bir deve yükü ziyade alalım. Zira; şu bizim getirdiğimiz azıcık bir zahiredir. Bi­naenaleyh; ucuzluk gelinceye kadar maaşımıza kâfi değildir» de­diler.]

Şu manâ; deki lâfzı istifham olduğuna na-zarandır. Amma lâfzı olduğuna nazaran ma-nâ-yı nazım: [Ey babamız! Azizin evsafını zikrimizde ziyade bir-şey söylemekle yalan söylemek istemedik ve olmadık şeyi zikirle yal'an arzu etmeyiz. Vuku-u hali söyledik veyahut Azizin evvelce yaptığı ikramdan ziyade bir ikram istemeyiz. İşte şu bizim götür­düğümüz metâ'ımızı bile bize reddetmiş] demektir. Yahut [Bizim metaımız bize reddolununca biz senden fazla meta' istemeyiz, bu metâ'ı alır götürürüz] demek istemişlerdir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile deki mir taam ve zahire manasınadır. O halde; demek; «Biz ehlimize zahire alır getiririz» demektir. «İhtiyacımıza kâfi değil, tekrar gitmeye muhtacız» demektir. Binaenaleyh; «Bi­raderimizi bizimle gönder ki bu azıcık zahireyi biraderimiz saye­sinde çoğaltalım» demektir.[51]

 

Vacip Tealâ mahdumlarının ısrarları üzerine Ya'kub (A.S.) in oğlu Bünyamin'in gitmesine müsaade ettiğini ve Allah'tan bir afet ihata etmedikçe Bünyamin'i getireceklerine yemin etmeyince göndermeyeceğini söylediğini ve mahdumlarının yemin ettikleri­ni beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) mahdumlarına «Sizi herhangi bir afet ihata etmek vakti müstesna olarak elbette Bünyamin'i bana getireceği­nize dair Allah'a yemin edip bana itimad verinceye kadar ben si­zinle Bünyamin'i elbette göndermem, ancak Allah'a yemin eder, itimad getirirseniz gönderirim» dedi.]

[Vakta ki mahdumları Bünyamin'i getireceklerine dair yemin­lerini yerine getirdiler, pederlerine itimad verdiler. Ya'kub (A.S.) «Beynimizde cereyan eden mukaveleye Allahü Tealâ vekil ve hâ-fiz-i hakîkîdir» dedi.]

Yani; Ya'kub (A.S.) dan mahdumları, biraderleri Bünyamin'i Mısır'a götürmek üzere müsaade istemelerine karşı «Bünyamin'i elbette sizinle beraber,gönderemem, hatta Bünyamin'i getireceği­nize dair Allah'ın ahdini bana getirip beni te'min etmedikçe gön­dermem. Eğer bana getireceğinize yemin ederseniz gönderirim, ancak sizi bir afet ihata etmek vakti müstesnadır. Zira; öyle bir âfete karşı ben de birşey demem» dedi. Vakta ki mahdumları pe­derlerine yeminlerini getirdilerse «Beynimizde cereyan eden mu­kaveleye Allahü Teaîâ vekil ve cümle umurumuzu gözeticidir» de­mekle te'minat-ı kavîyye aldı.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile sözü kuvvetlendiren yemin ve ahiddir. Yani «Ben kardeşinizi sizinle göndermem. Elbette siz onu bana getireceğinize yemin etmedikçe

ve tamamıyla ahid vermedikçe» demektir. «Si­zin cemiinizi bir belâ ihata edip helak olmak vakti müstesna olmak üzere getireceğinize yemin etmeli ve ahid vermelisiniz» demektir.[52]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) m Bünyamin'i göndermeye müsaa­de edip mahdumları yol tedarikini görüp yola çıkacakları zaman evlâdı üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olan nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Ey oğullarım! Mısır'a vardığınızda bir kapıdan girmeyin. Müteferrik kapılardan girin ki ahali sizi toplu gör­mesinler.»]

[Halbuki Allah'ın kazasından ben sizden hiç bir şeyi defede-mem.]

[Zira hüküm; ancak Allah'ındır.]

[Binaenaleyh; ben ancak Allah'a itinıad ettim.]

[«İtimad edenler ancak Allah'a it im ad  etsinler»  dedi.]

Yani; Ya'kub (A.S.) in mahdumları sefer tedarikini görüp yola çıkacaklarında nasihat tarikıyla "Ey oğlancağızlarım! Mısır'a vardığınızda cümleniz Mısır'ın bir kapısından toplu olduğunuz halde girmeyin ki ahalisinin hasedini ve gözlerini tarafınıza celbet-meyin. Herbiriniz ayrı ayrı kapılardan girin ki size isabet-i aynol-masın. Halbuki bu nasihatımla Allah'ın kazasından ben hiçbir şeyi sizden defedemem. Elbette kaza-yı ilâhi yerini bulur. Kazaya karşı bir şey hail olamaz. Çünkü her şeyde hüküm; Allah'ındır. Allah'ın hükmü haricinde hiçbir şey olamaz, ancak her şey; onun hükmüyledir. Binaenaleyh; ben ancak Allah'a mütevekkil olur, ona itimad ederim ve bilcümle itimad ediciler ancak Allahü Tealâ'ya itimad etsinler. Siz de ancak umurunuzu Allah'a tefviz edin» de­mekle evlâdına nasihat etti, yola çıkardı ve uğurladı.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Ya'kub (A.S.) m şu nasihati mahdumları üzerine isabet-i ayn korkusuna binaen vâki olmuştur. Çünkü; mahdumları bir şahsın evlâdı olduklan halde boyları uzun ve simaları güzel, kuvvet ve şecaatları her­kese faik ve Azizin iltifatına nail oldukları Mısır dahilinde şöhret bulduğundan hasudların hasedinden ve fena gözlerin isabetinden korkusuna binaen şu nasihatta bulunmuştur. Yahut Mısır'da Azi­zin kendi oğlu Yusuf (A.S.) olduğunu vahiyle bildi ve lâkin izha­rına emr-i ilâhi gelmediğinden izhar etmedi ve (Bünyamin) in bi­raderinin yanına ayrı varması için ayrı ayrı kapılardan girmeleri­ni emretti. O zamanda Mısır'ın müteferrik kapıları olduğuna âyet delâlet eder, Ya'kub (A.S.) in şu nasihati esbab-ı âdiyeye tevessül kabilinden olup esbab-ı âdiyeye tevessülün meşru' olduğuna delâ­let ettiği gibi her şeyde müessir-i hakîkî Vacip Tealâ olduğunu ve hüküm; Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrının hükmünde te'sir olmadığını dahi nasihatında beyan etmiştir.

İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i naklî; Resulullah'ın ; hadis-i şerifidir. Yani «İsabet-i ayn haktır. Eğer kaderi sebkeder birşey olmuş olsaydı ayn, kaderi sebkederdi» demektir. Resulul­lah'ın «Gözünüzün bir kimseye isabetinden dolayı isabet olunan kimse tarafından size, abdest alıp abdest suyu istenirse derhal ab-dest alın ve abdest suyunuzu verin» buyurduğu İbn-i Abbas Haz­retlerinden mervidir [53].

İsabet-i aynın hak olduğuna delil-i aklî; bir cismin cism-i aharda te'sir etmesidir ve bu da muhakkaktır. Meselâ yılan ve ak­rep gibi muziyatın sokmalarında, zehirin ihlâkinde ve etibbanın tedavi için yerdikleri ilâçların herbirinin başka başka te'sirlerinde hep bir cismin cism-i aharda te'siri kabilindendir. Şu halde bir şah­sın gözünden çıkan ufacık bizim göremeyeceğimiz derecede bir cevherin diğer şahsa isabetle mavzer kurşunu gibi onu ihlâk veya ifsad etmesinde bir mani-i aklî yoktur. Belki Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir cismin cism-i aharda tesiri yalnız ma'nevî ve nefsânî de olabilir. Binaenaleyh; kuvâ-yı cismâninin te'sirine hacet mes&et-mez. Yalnız nefsânî kâfi olur.

Meselâ insanın bir kimse hakkında bazı tasavvuratı o kimse­nin gazabına ve tehevvürüne sebep olduğu gibi o gazap ve tehev­vür de vücudunun titreyip ürpermesine sebep olur. Halbuki vücu­dun ürperme ve titremesini icabeden cismânî birşey yok, yalnız kalpte bir tasavvur vardır. İşte bunun gibi bir şahıs, şahs-ı aharı görüp onun halini tasavvur ve bazı iyi haline taaccüb edince şu ta­savvur ve taaccüp o şahs-ı aharın bedeninde tagayyura sebeb ol­masında bir mani yoktur.

Hulâsa; isabet-i ayndan ihtiraz etmek lâzım ve ihtiraz için bazı esbaba tevessül eylemek meşru' olduğu, esbaba tevessülün mukadder olan bir belâyı defedemeyeceği, her şeyde hüküm ve te'sir ancak Allah'ın olduğu ve encamı emir; Allah'a tevekkülden' başka çare olmadığı ve herkesin Allah'a i'timadı lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[54]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (AS..) in mahdumları pederlerinin nasi­hatini dinledikten sonra Ken'an'dan hareket edip pederlerinin em­ri veçhile Mısır'a dahil olduklarını .beyan etmek üzere buyuruyoı.

[Vakta ki onlar pederlerinin emrettiği veçhile ayrı ayrı kapı­lardan Mısır'a girdiler ve rey-i Ya'kub onlardan Allah'ın kazasın­dan hiç bir şey defeder olmadı, ancak nefs-i Ya'kub'da mevcut olan isabet-i ayn korkusunu kaza etti ve o vasiyeti eda etmiş, ye­rine getirmiş oldu.]

[Halbuki Ya'kub (A.S.) bizim kendisine ta'lim ettiğimiz ilim sebebiyle kendisi il m-i kamil sahibidir.]

[Ve lâkin nasın ekserisi Ya'kub'un bildiğini bilmezler.]

Yani; evlâd-ı Ya'kub pederlerinden ayrılıp Mısır'a gelip pe­derlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girdilerse de pe­derlerinin nasihat ve re'y ü tedbiri onlar üzerine gelen Allah'ın kazasından hiç bir şeyi defedemedi ve Allah'ın takdir ettiği şeyde, tedbir-i Ya'kub te'sir etmedi. Çünkü; kendilerine sirkat isnad edil­di, (Bünyamin) Mısır'da kaldı. Pederlerine verdikleri taahhüdü ifa edememekle pederleri ve kendileri mahzun oldular. Ancak Ya'kub (A.S.) in tedbiri nefsinde düşündüğü bir ihtiyacı kaza edebildi. Zira; Ya'kub (A.S.) evlâdı hakkında isabet-i avndan korkusuna binaen onun için bir çare düşünüyordu ve o çare de evlâdının mü­teferrik kapılardan girmeleriydi. İşte bu yolda nasihat etmekle kalbinde olan düşüncesini yerine getirmiş ve gönlündeki ilişiği kaldırmış oldu, nasihatinin başka tesiri olmadı. Zira; oğlanlarına gelecek yine geldi, geri kalmadı. Halbuki Ya'kub (A.S.) bizim ta'-lim ettiğimiz ilim sayesinde üm-i kesir sahibidir. Binaenaleyh; na-sihatında «Allah'ın kazasından ben bir şeyi defedemem» demişti ve dediği veçhile kaadir olamadı ve lâkin nasın ekserisi takdir-i 'hakkın tedbir-i abde galip olduğunu bilmezler.

Hulâsa; evlâd-ı Ya'kub (A.S.) pederlerinin nasihati veçhile müteferrik kapılardan girmişlerse de pederlerinin vesâyâsmın ka­dere karşı hiç tesiri olmayıp ancak nübüvvete lâyık olan şefkati izlıarle nefsinde düşündüğü şeyi icra etmiş olduğumu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[55]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in biraderlerinin Mısır'a dahil olup kendisiyle mülakat ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki biraderleri Yusuf (A.S.) üzerine dahil oldularsa Yusuf (A.S.) biraderlerim kendi meclisine oturttu ve nefsine zam­metti ve «Ben senin biraderinim. Binaenaleyh; sen diğer birader­lerinin amellerine mahzun olma.»] Demekle Bünyamin'i tesliye ve tebşir etti.

Fahri Râzi, Kazî'nin beyanları ve Taberi'de muharrer olduğu veçhile biraderleri Hz. Yusuf'un huzuruna müteferrik surette da­hil olup «İşte emrettiğin biraderimizi getirdik» deyip biraderi Bünyamin'i takdim edince Yusuf (A.S.) memnun olup bunlara gü­zel bir ziyafet verdikten sonra saray dahilinde her iki kişinin ya­tağını bir odaya tertibedip Bünyamin yalnız kalınca «Bu da benim bulunduğum odada benimle beraber yatsın» diyerek alıp kendi odasına götürünce biraderini kucağına bastı ve «Ben senin birade­rin Yusuf'um. Mahzun olma ve diğer biraderlerinin yaptıkları mu­ameleleri hatırına getirip incinme ve benim Yusuf olduğumu on­lara söyleme» dedi. Bünyamin'e her ne kadar fazlaca ikram edi­yorsa da gurbette kardeşlerinden ayrı bir odaya düştüğünden arız olan hüznü Yusuf (A.S.) kendi biraderi olduğunu tebşir edip ku­caklamakla izale ettiğini Vacip Tealâ bu âyetle beyan etmiştir. Biraderlerinin amelleri yle murad; geçmişte vâki olan hatalarıdır. Kalb-i nebevilerinde biraderlerinin eski hataları­na karşı bir iğbirar kalmadığım beyan ettiği gibi biraderinin kal­binde dahi bir iğbirar olmamasını tavsiye etti.

Hulâsa; Yusuf (A.S.) in biraderleri huzuruna geldiklerinde kendi öz biraderi Bünyamin'e ziyadece iltifat edip yanına aldığı, kucaklayıp bağrına bastığı, öz biraderi Bünyemin'e kendinin Yu­suf olduğunu haber verdiği, biraderleri tarafından geçmişte vaki olan hatâya kendinin müteessir olmadığı gibi biraderinin de mah­zun olmamasını tavsiye ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[56]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in diğer biraderlerinin haberi olma­dan Bünyamin'in yanında kalmasına vesile olmak üzere maşrapa­sını Bünyamin'in yüküne koydurup o vesileyle Bünyamin'i alıkoy­duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) in emriyle yükleri dolduruldu, cihaz­ları teçhiz olundu, azıkları ve çuvalları hazırlandığı sırada Melikin su içtiği kâseyi biraderinin yüküne koydurdu ve develeri yükletip veda ederek diyar-i Kan'an'a hareket ettikten bir müddet geçtik­ten sonra arkalarından bir çağına nida ve ilân etti; «Ey kafile! Nereye gidiyorsunuz? Durun, gitmeyin. Zira; siz hırsızsınız. Yük­leriniz aranacak ve çaldığınız şey bulunacak» demekle kafileye arkadan bağırdı.]

[Kafile durup ilân edenler tarafına döndüler ve «Hangi şeyi yitirdiniz? Ve ne gibi şeyi ararsınız» dediler.]

[İlân edenler «Melikin su kâsesini yitirdik sizden başka kim­se yoktu. Elbette siz aldınız» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler.

[Kâseyle kim gelirse yani kâseyi kim bulursa bulan kimse için bir deve yükü zahire vardır ve ben de bir deve yüküne kefi­lim.] Yani «Bulan kimseye bir deve yükü müjde verileceğine ke­falet ediyorum» dedi.                     

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazi'nin beyanları veçhile s ik a y e ; Melikin su içtiği maşrapadır. Gümüş veya altundan ve cevahirle murassa' olduğu mervidir. Taberi'de beyan olunduğu veçhile sikaye , suvâ; ikisi bir şeydir ki su içtikleri kâsedir. Ger­çi bazıları zahire ölçtükleri ölçektir demişlerse de esah olan sikaye ; su kâsesinde ma'ruftur.

Yusuf (A.S.) in biraderleri sirkat etmedikleri halde onlara k Sarıksınız» demek zahirde iftira gibi görünürse de hakikatta if­tira yoktur. Çünkü; Bünyamin'e bilmüşavere onun rızası ve arzu­suyla onun yüküne konulmak ve biraderlerinin pederlerine ver­dikleri te'minat icabı Bünyamin'in başka bir sebeple kalması müş­kül olduğundan Bünyamin'i alıkoymak şeriat-ı Ya'kubiyeye tevfik etmekle olabileceğine binaen Hz. Yusuf'la biraderi arasında muva­zaa olduğu cihetle iftira ve hata olmadığı Fahr-i Râzi'nin cümle-i bey anatındandır.

Yahut «Siz sariksınız» demek «Evvelce Yusuf'u pederinden sakladınız» demektir ki biraderlerine ta'rizdir. O zamanda deve yükü beynennas ma'ruf olduğundan münadi «Bulana bir deve yü­kü zahire var. Ben de kefilim» dedi. Deve yükü nıa'lum olmasına binaen bu kefalet de sahihti ve elyevm. kaybolan şeyi bulan kim­seye bir miktar şey verileceğini beyanla dellâla nida ettirmek âdet­tir. Bulana müjde verilmesi ve bulan kimsenin de o müjdeyi al­ması meşru' olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bir şeyi aratmak için ücret vermek ve bulan kimseye bir mal vaad etmek ve bulduğunda vaad ettiği şeyi vermek lâzım ve diğer bir kimsenin vaad olunan şeye kefil olması sahih olduğu bu âyetin fevaidi cümlesindendir.[57]

 

Vacip Tealâ münadinin «Siz sarıksınız» diyerek nida edip on­ları tevkif edince kafile efradının müztarip ve mütehayyir olduk­ları halde söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz sarıksınız denilince evlâd-ı Ya'kub (A.S.) «Allah'a yemin ederiz ki muhakkak siz bizim halimizi bildiniz. Arz-i Mısır'a ifsad için gelmedik. Halbuki biz sirkat edenlerden de olmadık. Zira; bi­zim dinimizde sirkat büyük günahtır» dediler.]

[Arkadan gelen m ün ad iler «Eğer yalan söylerseniz, sarık siz­de zuhur ederse sarikm cezası nedir?» dediler.]

[Evlâd-ı Ya'kub, «Sarikın cezası; sirkat olunan şey yükünde bulunan kimsenin kendisi o sirkatin cezasıdır m

[«Sirkat ve sair günahla nefsine ve gayra zulmeden zalimleri biz böyle cezalandırırız» demekle şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan etti­ler.]

Yani; arkadan «Siz sarıksınız. Azizin kâsesini çaldınız. Du­run, yüklerinizi taharri edeceğiz» denilince Yusuf (A.S.) in biraderleri «Siz bizim birtakım âlim ve kâmil kimseler olup hanedan-ı nübüvvetten olduğumuzu bildiniz. Biz Allah'a yemin ederiz ki arz-ı Mısır'a ifsad için gelmedik ve biz sarık da olmadık» demekle sirkattan nefslerini tebrie ve beri olduklarını yeminleriyle te'kid etmek istediler. Arkadan gelenlerin «Siz sarıksınız. Yalan söyler­seniz sirkatin cezası nedir?» diyerek vâki' olan suâllerine cevaben1 şeriat-ı Ya'kubiyeyi beyan ederek «Eğer sirkat varsa sirkat eden kimsenin şahsı sirkatin cezasıdır» dediler ve sözlerine şunu da ilâ­ve ederek «İşte zalimleri biz bu misilli ceza ile cezalandırırız» de­mekle kendi şeriatlarının ahkâmına razı oldular. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A.S.) in şeriatında sir­katin hükmü; sarik olan kimse bir sene mal-i mesrukun sahibine abd-i memlûk olarak hizmet eder, bir sene bitince nefsini azad et­miş olurdu, o zamanda Mısır hükümetinin kanunu ise sirkat eden kimseyi döğmek ve sirkat ettiği malın iki mislini ödemekti. Bu meseleden maksat; Bünyamin'in bu vesileyle Mısır'da kalması ol­duğundan Yusuf (A.S.) ceza tertibini biraderlerine havale etmişti ki pederlerinin şeriatı üzere Hz. Yusuf'un maksadı te'min edilmiş oluyordu.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile ihve-i Yusuf (A.S.) iki şeye yemin ettiler.

Birincisi; ifsad için gelmediklerine yemindir. Zira; iki kere geldiklerinde hiç kimseye bir zarar etmedikleri gibi hal­kın ekinlerine boyunlarını uzatmasınlar diye develerinin ağızla­rına torba takıp bağlamışlardı. Envâ-ı hayrata sa'yettikleri de her­kesçe malûmdu.

İkincisi; sarik olmadıklarına yemin ettiler. Çünkü; ev­velki geldiklerinde yüklerinde iade olunan metâ'ı kabul etmeyerek ikincide almış getirmişlerdi. Bu kadar mütteki olan kimselerde fe-sad ve sirkat elbette olamaz demek istemişler ve sarik olmadıkla­rını yeminleriyle takviye etmişlerdir.[58]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderlerinin sirkat zuhur ederse sarikin cezasını tertipten sonra yüklerinde taharriyat icra edip Melikin su kâsesini Bünyamin'in yükünde bulduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yüklerini taharriye başlayınca biraderi Bünyamin'in çuva­lından evvel diğer biraderlerinin çuvallarını aramaya başladı. On­ları aradıktan sonra kâseyi biraderinin çuvalından çıkardı.]

[İşte cezayı biraderlerine tayin ettirmek gibi hileyi vahyet­mekle biz Yusuf'a ta'lim ettik.] Zira; biraderlerinin hükmüyle hük­mettirdik.

[Çünkü; Melikin dininde biraderini alıkoymak hiçbir vakitte sahih olmadı, illâ Allah'ın murad ettiği vakit müstesnadır. Zira; Allahü Tealâ biraderini alıkoymasını irade buyurduğundan sirka­tin cezasını din-i Ya'kub üzere biraderlerine tayin ettirdi.]

[Biz Azîmüşşan istediğimiz kimsenin derecesini yükseltir ve şanını i'lâ ederiz.]

[Halbuki her ilim sahibinin fevkinde ondan daha ziyade bilen vardır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) in biraderleri er-bab-ı fazl u kemâlden oldukları halde Vacip Tealâ Hz. Yusuf'un derecesini onlar üzerine terfi1 ettiğinden biraderini alıkoymak için şu usulü ta'lim ederek biraderlerinin verdiği hükümle alıkoydu.

Bu ciheti biraderleri idrak edemediler ve ilimle mertebesini terfi' ettiğini beyanla mertebe-i ilmin cümle meratibin a'lâsı olduğuna işaret etmiştir.

Zayi olan kâseyi çuvallarından arayan o zamanın poîisleriyse de kafileyi Mısır'a döndürüp Yusuf (A.S.) in huzurunda aradıkları ve onun emriyle vâki olduğundan Yusuf (A.S.) a isnad olunduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.

Kendi elleriyle koydukları bilinmesin için taharriye ilk önce diğer biraderlerinin yüklerinden başlanmış ve Bünyamin'in yükü­nü taharri sonraya bırakılmıştır.

dernek  yani «Su hüküm misilli biz Yusuf'un menfaatına hükmettik" demektir. Çünkü keyd ; bir şeyi elde etmek için kurulan tuzak ve ya­pılan plândır. Allahü Tealâ'nm hileye ihtiyacı olmadığı cihetle bu makamda «Biz Yusuf için hile yaptık" demek doğru olmadığından manâ-yı nazım: | Kardeşini Mısır'da alıkoymak için biz Yusuf'a vahy ile kardeşlerine' hükmettirmeyi ta'lim ettik. Kardeşlerinin kendi aleyhlerine Yusuf'un arzusu veçhile Bünyamin'in kalmasına hükmettirdik] ki bu hüküm Yusuf'un menfaatına ve kardeşlerinin mazarratına olduğundan onların kendileri aleyhine hükmoldu ve lâkin onlar bunun    farkında olmadıklarından    hileye benzer bir hükmolduğundan denilmiştir. Gerçi Yusuf (A.S.) karde­şini her ne suretle olursa olsun alıkoymaya muktedirse de başka surette alıkoymakta zulme nispet olunmak ihtimali olduğu gibi Mısır kanunu ile işi halletmek de maksadı te'min etmiyordu. Zira; Mısır kanunu tatbik edilmiş olsa sarikı döğmek ve iki kat tazminle hükmetmek icabediyorsa da bu kanun Bünyamin'in nezd-i Yusuf'­ta kalmasını te'min etmediğinden maksada kâfi değildi, birader-lerile hükmettirmek bilûmum zulüm ve itham şaibesinden azade olduğu gibi bir hüküm heyetinin hükmüne raptolununca hiçbir kimse tarafından itiraza hedef olmamıştır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ile murad; mahlûkattan ilim sahibi olduğundan Vacip Tealâ'nm fevkinde bir âlim olmak lâzım gelmez.[59]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderi Bünyamin'in yükünden Melikin kâsesini çıkardığını beyandan sonra biraderinin Bünya-min'e karşı söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Eğer B ün ya m in çalmışsa bundan evvel onun büyük biraderi Yusuf da çalmıştı» dediler.]

[Söyledikleri sözü Yusuf nefsinde sakladı,    onlara birşey de­medi.]

[Onlara hakikati izhar etmedi.]

[Yusuf (A.S.) onlara «Siz mekân cihetinden sersiniz» dedi.]

[Halbuki Allahü Tealâ sizin lisanınızla söylediğiniz sözü ve muttasıf olduğunuz ahvalinizi bilir demekle iktifa etti.]

Yani; yüklerinin taharrisi neticesinde kâse Bünyamin'in yü­künden çıkınca gazap tarikıyla biraderleri «Eğer sirkat etmişse Bünyamin, bundan evvel onun büyük biraderi Yusuf da sirkat et­mişti. Taaccübetmeyin. Zira; büyük biraderinden buna da sirayet etmiştir» demekle Bünyamin'i itham etmek istediler. Binaenaleyh; şu söyledikleri makaleyi ve nispet ettikleri sirkat meselesini Yusuf (A.S.) nefsinde gizledi ve onlara hakikati izharla mukabele etmedi ve «Siz mekân yönünden şer bir kimselersiniz. Allahü Tealâ sizin söylediğiniz hakikatin neden ibaret olduğunu ve muttasıf olduğu­nuz iftirayı herkesten ziyade bilir» demekle iktifa etti ve işi mey­dana koymakla mukaabele etmedi. Çünkü; bütün hakikatların meydana çıkacağı, zaman henüz gelmemişti.

Beyzâvî ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile «Bundan evvel kardeşi sirkat etti» dedikleri sözleriyle Yusuf (A.S.) ı murad etmişlerdir. Yusuf (A.S.) a isnad ettikleri sirkat meselesi şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) dan bir kemer İshak (A.S.) a ve İshak (A.S.) dan Ya'kub (A.S.) a intikal eder ve Hz. Ya'kub da teberrük olunan bu kemeri muhafaza için hemşiresine teslim eder. Hemşiresinin taht-ı muhafazasında bulunurdu. Vakta ki Yusuf (A.S.) in validesi (Râhîl) vefat edince halası Hz. Yusuf'u taht-ı terbiyesine alır ve büyütür. Yusuf (A.S.) kendi yatıp kalkmaya başlayınca Hz. Ya'kub hemşiresinden oğlunu ister. Hemşiresi Hz. Yusuf'a olan muhabbetine binaen vermek istemediği cihetle ver­memeye bir hile olmak üzere kemeri Yusuf (A.S.) m iç gömleği üzerine bağlar. Kemeri yitirdiğini ilân eder. Kemeri ararlar. Hz. Yusuf'un belinde zuhur edince Ya'kub (A.S.) in şeriatı icabı Yu­suf (A.S.) halası yanında bir sene daha kalmak lâzım geldiğinden hemşiresi nezdinde oğlu bir sene daha kalmıştır. İşte şu vak'aya işaret için «Bunun biraderi bundan evvel sirkat etmişti» dediler. Halbuki pederiyle halası beyninde bu vak'a cereyan ettiğinde Yu­suf (A.S.) sabiyy-i^gayr-ı mümeyyiz olduğu gibi nezdinde bir müd­det daha alıkoymaya vesile olmak için kemeri beline kuşatan ha­lasıdır. Şu halde Yusuf (A.S.) m hiç sun'u olmadık bir meseleyi müşarünileyhe isnad etmek istemişlerdir. Yahut Yusuf (A.S.) ço­cukluğunda ' bir müşrikin putunu almış, kırmış, aptesthaneye at­mıştı. Sirkatla onu murad etmişlerdir.

İşte şu sebeplerden hangisini murad etseler bunlarda sirkata dair bir şey olmadığı gibi Yusuf (A.S.) in faziletine delâlet vardır Çünkü; Yusuf (A.S.) bu meseleleri ketmederek işin akıbetine in tizar etmiştir.[60]

 

Vacip Tealâ; kâsenin Bünyamin'in yükünde zuhur edince bira­derlerinin sözlerini beyandan sonra Bünyamin'in kalması hakkın­da verilen kararın infazına başlayınca biraderlerinin Yusuf (A.S.) a vâki' olan ricalarını ve aldıkları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biraderleri «Ey Aziz! Bünyamin'in sinnen ve mertebeten bü­yük bir pederi vardır. Onu pederine bağışla, yerine bizden birimizi alıkoy, cezasını biz çekelim. Zira; biz seni erbab-i ihsandan görü­yoruz» dediler.]

[Bunların ricalarına karşı Yusuf (A.S.) «Biz sirkat etmeyen kimseye ceza vermekten Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; sirkat eden kimse yerine başka adam alamayız. Ancak kâsemizi kimin indinde bulursak onu alır ve ona ceza veririz. Eğer sizin ricanız üzerine başka bir kimseyi alırsak bu surette zalimlerden oluruz» dedi.]

Yani; Azizin kâsesi Bünyamin'in yükünde çıkınca Aziz evvel­ce verilen kararın infazıyla Bünyamin'i alıkoymak murad etmesi üzerine biraderleri istirham tankıyla dediler ki ti Ey Aziz! Onun babası vardır. İlmen ve amelen büyük olduğu gibi sinnen dahi hal-i şeyhuhattadır. Diğer helak olan bir biraderinden çok müteessir ve kalbi yanıktır ve bununla teselli bulmaktadır. Binaenaleyh; pede­rine merhameten onun yerine bizim birimizi alıkoy ve bu cihetle gerek pederine ve gerek bize lütfet. Çünkü ihsan; senin âdetin­dir. Zira biz seni erbab-ı ihsandan görüyoruz» demekle. Azizden istirham ettiler. Bu istirhamlarına karşı Aziz «Biz mücrim olma­yan bir kimseyi alıkoymaktan Cenab-ı Hakka istiâze ederiz. Sirkat eden kimsenin yerine başka bir kimse alamayız, ancak metâ'ımızı kimin yedinde bulmuşsak onu alırız. Zira; başkasını almak zulümdür. Biz zulümden Allah'a sığınırız. Binaenaleyh; bu zulme biz cesaret edemeyiz ve siz kendi hükmünüzün hilafını bana nasıl tek­lif edersiniz» demekle ricalarını reddetti.

Gerçi biraderleri sirkatin cezasını beyan etmişlerse de af tari­kini ihtiyar etmesini Azizden rica ve kendileri şefaat cihetini ilti­zam etmişlerdir. Azizin şu muamelesi pederine ve biraderlerine eza ve birtakım endişede bırakmak olduğu cihetle caiz değil gibi' görünürse de Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu muamele biraderlerinin geçmişte yapmış oldukları hatalarına kefaret olmak ve pederlerinin derecâtını terfi' etmek için Cenab-ı Hakkın emriy­le yapıldığından caiz ve Yusuf (A.S.) tarafından emr-i ilâhiye im-tisâldir. Binaenaleyh; Yusuf (A.S.) a bu muameleden dolayı mes'u-liyet terettübetmez.[61]

 

Vacip Tealâ, Azize Bünyamin'in halâsına dair ricaları fayda etmeyince tenha bir mahalle çekilip istişare ettiklerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Yusuf (A.S.) ricalarını kabul etmeyip Bünyamin'in halâsından me'yııs olunca huzur-u Yusuf'tan çıkarak kendi arala­rında fısıltıyla müşavere etmek üzere bir kenara çekildiler ve mü­şavereye başladılar. Büyük biraderleri (Yahüza) veyahut (Rûbil) dedi ki «Siz bilmediniz ve unuttunuz mu? Sizin babanız sizin üze­rinize Bünyamin'i hıfzedeceğinize ahda İmadi mı ve siz Allah'a ye­min edip Bünyamin'i hıfzedeceğinize ahid vermediniz mi, bundan evvel de Yusuf hakkında ifrat ederek kusur edip zayi' etmediniz mi? Binaenaleyh; pederinizden utanmayacak mısınız ve pederini­zin yüzüne nasıl bakacaksınız?» dedi] ve sözüne şunu da ilâve etti:

[İşte şu tafsilât üzere pederim bana izin verinceye kadar ben elbette Mısır arazisinden ayrılmam. Burada karar ederim veyahut Allahü Tealâ benim için hükmedinceye kadar burada sebat ede­rim. Halbuki Allahü Tealâ hâkimlerin hayırlısıdır. Elbette benim için hayırla hükmeder.] diyerek kendi hakkında kararını verdi.

Pederi izniyle muradı; Mısır'dan Ken'an'a pederinin davet et­mesidir. Yani «Pederim davet etmedikçe ben Mısır'dan gitmem» demektir. Allah'ın hükmüyle muradı; biraderinin reddiyle ve bira-deriyle beraber Mısır'dan çıkmakdır. Yahut kıtalle hükmedip bi­raderini mukateleyle Mısırlıların elinden cebren ve kahren al­maktır. Yani;. «Allahü Tealâ'nm biraderimi reddetmedikçe veyahut benim cebren biraderimi almam için hükm-ü ilâhi gelip birade­rimi almadıkça buradan ayrılmam» demektir. Bu sözüyle Cenab-ı Hakka iltica etti ve dedi ki:

[Siz Mısır'dan dönün gidin, babanıza deyin ki «Ey babamız! Senin oğlun (Bünyamin) sirkat etti. Biz sirkatına hazır olmadık ve şehadet etmeyiz. Ancak bildiğimiz şeye şehadet ederiz. Zira; Melikin su kâsesi onun yükünden çıktı, onu gördük ve biliriz. Hal­buki biz gaaibi hıfzeder olmadık ve sana yeminimiz açıkta olan şeyi hıfzetmek içindi.]

[Ey babamız! Eğer bizim sözümüze itimad etmezsen bizim içinde bulunduğumuz Mısır karyesi ahalisinden suâl et. Zira; bu vak'aya onlar da vakıftır, eğer Mısır'ı uzak dersen bizim komşu­larımızdan bize karşı gelen kervan ahalisine suâl et. Çünkü; onlar da bu meseleye vakıftır. Halbuki bizim sözümüz doğrudur, biz doğru söyleyenlerdeniz» demekle pederinize meselenin hakikatim anlatın] diyerek büyük biraderleri vukuatı aynıyla pederlerine hikâye etmelerini diğer biraderlerine tavsiye ve bu minval üzere pederleri .huzurunda töhmetten beraetlerine çalışmalarını tenbihle hareketlerini tayin etti.                                             

Gerçi (Bünyamin) sirkat etmemişse de aranan kâse onun yü­künden çıktığı için sirkat etti demişlerdir. Sirkata cezimleri olma­dığından «Biz gaibi hıfzeder olmadık ve işin içyüzünü bilmiyoruz, zahirde gördüğümüze şehadet ederiz» demekle hakikatta sirkatin olup olmadığında tereddütlerini izhar ettiler.[62]

 

Vacip Tealâ; pederlerinin huzuruna gelip vukuatın hulâsasını anlattıklarını ve beraetlerini beyanlarına karşı Ya'kub (A.S.) m kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) «Hakikat-ı hâl sizin dediğiniz gibi belki size nefsiniz bu emri teshil ve tezyin etti. Binaenaleyh; benim için sabr-ı cemil vardır.]

[Umarım ki Allahü Tealâ evlâdımın cemiini bana getirir.]

[Zira; Allahü Tealâ benim ve gurbetde olan oğlanlarımın ha­limizi bilir ve lâyık olduğu hükümle hükmeder» dedi.]

Yani; Ya'kub  (A.S.)  mahdumlarının Mısır'dan getirdikleri haberi tasdik etmedi ve dedi ki «Hakikat-ı hâl sizin haber verdiğiniz gibi değil. Mısır'ın kanunu icabı sarikı sirkat bedelinde alı­koymak yoktur. Melik bunu nereden bildi. Belki bu emri sizin nef­siniz size tezyin ve teshil etti. Benim emrim sabr-ı cemildir. Zira; sabırdan başka çarem yoktur. Me'mûl ederim ki Allahü Tealâ on­ların cemiini bana gönderir ve olduğum yere getirir. Zira; hüznüm uzadı ve kederim çoğaldı. Binaenaleyh; ferah ve sürür zamanım geldi. Çünkü; Allahü Tealâ benim hüznümü, esefimi ve oğulları­mın hallerini bilir. Bizim hakkımızda adaletle hükmeder. Zira hükmü; adalet ve hikmete muvafıktır» demekle Cenab-ı Hak'tan istirham ederek sözüne hitam verdi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile demek «Bu yalandır, siz tertibettiniz» demek değildir, belki «Bünyamin'i yanımdan götürmek için ilhan ve ısrarınızı nefsiniz size tezyin etti. Aldınız götürdünüz, menfaat beklerken mazarrat zuhur etti. Bina­enaleyh; takdir-i ilâhi sizin tedbirinizin hilâfında görüldü» demek istemiştir, gurbette üç oğlu olduğundan cemi' sıygasıyla «Umarım Allah'tan, onların cemiini bana getirir» demiştir. Çünkü; (Yahuza) veya (Rûbil) de Mısır'da kaldığından Mısır'da üç oğlu bulunu­yordu.[63]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in mahdumlarının sözlerini dinle­yip bazı şeyler söyledikten sonra köşe-i vahdete çekilip izhar-ı esef ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya'kub (A.S.) mahdumlarından yüzünü döndürdü ve dedi ki Ey Yusuf! Üzerine benim esefim «Gel bana, çağırıyorum seni» de­mekle kederinin nihayete vardığını izhar etti ve hüzün sebebiyle gözleri beyazlandı. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) m kalbi gazapla doludur.]

Yani; Ya'kub (A.S.) mahdumlarının sözlerini dinledi, dinle­dikçe hüzn ü kederi arttı, mahdumlarından yüzünü döndürüp Ce^ nab-ı Hakkın dergâhına teveccüh etti ve dedi ki «Ey Yusuf üzeri­ne benim şiddetli hüznüm ve hasretim! Gel yanıma, çağırıyorum seni. Zira; senin benden uzak olacak zamanın kalmadı. Gel bana refik ol. İkimiz dertleşelim. Çünkü; senden başka bana yar-ı gar olacak kimse kalmadı» demekle esefinin son dereceye geldiğini izhar ve hüzün sebebiyle çok ağladığından gözünün siyahı beyaza tebeddül etti. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) in kalbi mahdumlarına karşı gazapla doludur ve lâkin izhar etmez, kalbinde gizledi.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) in vak'ası musibetin bidayesi olup diğer vak'a da onun üzerine geldiğinden Yusuf'a hüznünü esas ittihaz ederek onun ismini zikretmiş, Yu­suf'la Bünyanıin'in bir anadan oldukları cihetle beyinlerinde mü­şabehet ziyade olduğundan Bünyamin'le müteselli olurken o dahi gurbete düşünce medar-ı tesliye kalmadığından eski dertleri yeni­lendiği cihetle eski derdin sebebi olan Yusuf'u zikirle iktifa etmiş­tir ki Bünyamin ile büyük biraderinin hayatları kafi olup Yusuf un hayatı zannî olduğundan ona esefinin ziyade olduğunu dahi izhar etmiştir.

Beyzâvî'nin'beyanı veçhile belâ ve musibete müptelâ olan kimse için teessüf etmek ve ağlamak caiz olduğuna bu âyet delâ­let eder. Çünkü; eğer ağlamak caiz olmasaydı Ya'kub (A.S.) ağla­maz, teessüf etmez ve Cenab-ı Hak da bize Kur'an'da beyan eyle­mezdi. Zira; musibetin hücumunda teessüf etmek beşer için zaruri olduğundan ağlamamak taht-ı teklifte dahil değildir. Binaenaleyh; Resulullah'm, oğlu İbrahim'in vefatında ağladığı nıervidir. Fakat ağlamakla Cenab-ı Hakka teslimiyetten çıkılmadığı için musibetin isabetinde kelime-i tayyibesi ümmet-i Muhanınıed'e hediye olarak taraf-ı ilâhiden ihsan olunduğundan bu kelime-i tayyibeyi okumakla ümmet-i Muhammediye musibet zamanında Cenab-ı Hakka teslimiyetlerini izhar ederler ve bu ke­lime başka ümmete verilmediğinden Ya'kub (A.S.) musibetini kelimesiyle karşılamıştır.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Ya'kub (A.S.) m hüznünün derecesinden Yusuf (A.S.) Cibril-i Emin'e suâl ettiğinde Cibril-i Emin «Yetmiş tane validenin birer tanecik oğulları olup işbu oğ­lancıklar vefat ettikleri zaman yetmiş validenin duydukları hüzün­lerinin mecmuu kadar hüznü olup ve yüz şehidin ecri kadar ecri olduğunu» beyanla cevap vermiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Ya'kub (A.S.) m gözünün beyaz olması yla murad; çok ağ­ladığından görmesine bir zarar gelmediği halde siyahının beyaza benzemesidir. Çünkü; bazı rivayette oğlundan müfarakatı seksen ve bazı rivayette kırk sene olduğu ve bu müfarakat zamanında asla gözünün yaşı durmayıp aktığı ve o zamanda yeryüzünde Ya'­kub (A.S.) dan efdal bir kimse bulunmadığı mervidir. İnsan ihti-. yarladıkça gözünün siyahı beyaza meylettiği gibi çok yaş akmakla dahi siyahı beyaza meyletmek âdettir. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) a amâ târî olmayıp çok ağlamak sebebiyle gözü beyazlan-mıştır. '

İnsanda efdal olan üç azadan Ya'kub (A.S.) in lisanı demekle ve gözü ağlamakla meşgul olup kalbi gazapla dolu oldu­ğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.[64]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) m yemekten ve içmekten kesildi­ğini ve bedeninin zaafa duçar olup hüzn ü esefinin devamını mü­şahede eden evlâd ü iyali tarafından söylenen sözü ve onlara kar­şı verdiği cevabı beyan etrriek üzere buyuruyor.

[Evlâd-i Ya'kub (A.S.) dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki Yusuf'u zikredersin ve onun zikrinden vazgeçmedin, devam üzere zikrediyorsun. Hatta mevte yakın bir hale geldin veyahut bu halinle helak olanlardan olacaksın.» Şu halde vazgeç Yusuf'u zikir­den, yorma nefsini] demekle pederlerini tesliye etmek istediler.

[Ya'kub (A.S.) evlâdına karşı «Hüzün ve kederimi Allahü Tealâ'ya arzediyorum, ben size birşey demiyorum. Halbuki Al­lah'ın lutf u kereminden sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bi­lirim. Binaenaleyh; beni müna çatım dan vazgeçemezsiniz» dedi.]

Yani; Ya'kub (A.S.) m aile halkı dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki ey pederimiz! Sen ölüme yaklaşmcaya kadar veyahut bütün bütün helak olanlara karışıncaya kadar Yusuf'u zikredersin ve onun zikrinden vazgeçmedin ve Yusuf'u zikirden yorulmadın. Yusuf gideli uzun müddet oldu. Hâlâ sen Yusuf'u dilinden kesme­din, Yusuf'u zikrin seni ölüme yaklaştırdı veyahut helak olanlar­dan olacaksın da Yusuf'u zikirden usanmadın» demekle Hz. Ya-kub'u tesliye etmek istemişlerse de bu tesliye Ya'kub (A.S.) a te­sir etmedi ve dedi ki «Ben hüznümün şiddetini ve zahir u batın her umurumu' Allahü Tealâ'ya arzediyorum ve ümid ederim ki Cenab-ı Hak bu esefi benden alır ve bana bir ferah verir. Ben size bu hususta birşey demiyorum ve şurasını iyi bilin ki Allah'ın lutf u kereminden sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim. Binaenaleyh; beni münacatımdan vazgeçiremezsiniz. Belki beni bu münacata Allahü Tealâ sevkeder. Bırakın beni halime. Ben Rab-bime tazarru'da devam ederim» demekle âüe halkına cevap verdi.

Hâzin'in beyanı veçhile Ya'kub (A.S.) bu sözleriyle oğlunun hal-i hayatta olduğuna işaretle mülakattan ümidini kesmediğini beyan etmiştir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile sdbr-ı mümkün olmayıp insanın şikâyete mecbur olduğu gam ve kederdir. Bina­enaleyh; Ya'kub (A.S.) in Yusuf'un müfarakatından sonra Bünya-min'in ve diğer büyük mahdumunun müfarakatları da inzimam edince sabra tahammül edemeyip Cenab-ı Hakka arz-ı hâcât etti­ğini beyan etmiştir.    demek «Yusuf'u zikre devam eder yorulmaz­sın» demektir. Çünkü; ef'âl-i nâkısadan manasınadır ki «Yusuf'u zikrin zeval bulmaz» demektir.[65]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in şu sözlerinden sonra evlâdına iltifat ederek Bünyamin'i ve biraderlerini taharri etmelerini ve Allah'ın Rahmetinden kat'-ı ümîd etmemelerini tavsiye ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey oğullarım! Tekrar Mısır'a gidin. Bîrcsale Yusuf'u ve bit­tabi' kardeşi Bünyamin'i arayın. Allah'ın rahmetinden me'yus olup kat'-ı ümîd etmeyin. Zira; Allah'ın rahmetinden me'yııs ol­maz, ancak kâfirler me'yus olurlar. Çünkü; Allah m lutfunu bilen bir kimse hiçbir zaman Cenab-ı Hakkın ihsanından katT-ı ümîd etmez] demekle mahdumlarının Mısır'a gidip diğer mahdumlarını aramalarına emr-i kat'î verdi.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Ya'kub (A,S.) m mahall-i ikameti MısırVgayet yakın olduğu gibi şöhret-i şayia sahibi ülüTazim peygamberan-ı zişandan bulunduğu ve Yu­suf (A.S.) in Ken'âniyülasıl olması ma'ruf olduğu ve Mısır'a Aziz olup kuvvet ve kudret sahibi olduktan sonra Mısır'dan bir elçi gönderip pederine hayatını bildirmekle mesrur etmediği, birader­leri Mısır'a geldiklerinde birçok iltifat ettiği hâlde Azizin aslını ve kim olduğunu suâl etmemeleri gibi garip hallerin cümlesi âde­tin hilafı olup Cenab-ı Hakkın kudretine pek büyük bir delildir. Çünkü Mısır'la Ken'an bir iklimden olduğu hâlde bu kadar yakın mesafede müfarakatın uzun müddet devamı Cenab-ı Hakkın irade­siyle olduğundan   Cenab-ı Hak murad ederse pederle oğlunu bir ev içinde birbirine göstermeyeceğine insanlar bu vak'ayla istidlal edebilirler. Çünkü; Ken'an'la Mısır bir kasaba mahallâtı gibi olup Mısır'dan Ken'an'a ve Ken'an'dan Mısır'a bir mahalleden diğer mahalleye gidercesine kervanlar daima gider gelir hatta o kadar işlek yol ve ahalinin birbirine ihtilâtı çoktu ki sanki bir sarayın odalarından birbirine nakleder gibi insanlar iki memleket arasın­da gidip geldiği halde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya koysun­lar, kuyudan kafile çıkardıktan sonra tekrar bizim kölemizdi kaçtı diyerek kafileye ucuz bir pahayla satsınlar. Kafile alsın Mısır'da Aziz'e satsın ve Aziz'in hareminin teklifi üzerine Mısır kadınları «Ken'anî bir delikanlıya âşık olmuş» diyerek Züleyha'yı îevmet-sinler, zindana girsin, zindanda evlâd-ı Ya'kub'dan ve hanedan-ı nübüvvetten olduğunu ilân etsin ve sonra Mısır'da Aziz olsun da pederini haberdar etmesin ve pederinin dahi bunlardan haberi olmasın. İşte bunların cümlesi insanların yapacağı bir şey değildir. Zira; serâpâ vak'a; âdetin hilafı üzerinde cereyan etmiştir. Yoksa âdeten duyulmayacak ve bilinmeyecek bir mesele değildir.

Ya'kub (A.S.) m bu iptilâsmm sebebinde iki şey beyan olun­maktadır. Birinci sebep; Medarik'te beyan olunduğu veçhile bir çocuğuyla beraber bir cariye satın alıp çocuğunu satmasıyla çocuğu cariyeden ayırıp cariyeyi mahzun etmesidir. Gerçi cariyenin ço­cuğunu satmak kendi mülkünde tasarruf olduğu cihetle meşru' bir muâmeleyse de evlâ olan çocuğu validesinden ayırmamak olup Ya'kub (A.S.) da ayırdığı için kendi oğlundan ayırmakla müptelâ

kılınmıştır.  Çünkü;  dır,; Yani:

«İyilerin hasene diye işledikleri şeyler zat-ı ülûhiyete tamamıyla kurbiyet peyda edenlere nazaran seyyie mesabesinedir» İşte çocu­ğu satmak bu kabildendir. İkinci sebep; Ya'kub (A.S.) m Yusuf (A.S.) a şiddetle muhabbet etmesidir. Zira her şeyde ifrat; fena olduğu gibi evlâda muhabbette ifratın akıbeti firkat olduğuna bu vak'a delâlet eder. Çünkü; Hz. Ya'kub'un fart-ı muhabbeti firkatla iptilâsına sebep olduğu gibi harikulade olarak oğlunun afiyet ha­berine bile destires olamamıştır ki bu vesileyle derecesi terfi' olun­duğu gibi bu vak'a sonradan gelenlere de ibret ve vaaz olsun. Yok­sa bu kadar zaman birbirinden haberi olmayacak kadar uzak bir mesafe değildi. Fakat hikmeti hafiyye nedir? bilemeyiz.    Cilve-i ilâhiye böyle zuhur etmiştir.[66]

 

Vacip Tealâ Ya'kub (A.S.) in evlâdına «Tekrar gidin Mısır'a, Yusuf'u ve biraderini arayın. Rahmet-i ilâhiyeden ümidinizi kes­meyin» demesi üzerine pederlerinin nasihatim dinleyerek mah­dumlarının Mısır'a gidip Azize arzıhal ve ifade-i meram ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biraderleri Mısır'a geldiler ve Azizin huzuruna dahil olarak dediler ki «Ey Aziz! Biraderimiz Bünyamin'i alıkoyduğundan do­layı bize ve ehlimize zarar dokundu.]

[Ve biz azıcık bir sermaye ve değersiz metâ'Ia geldik.]

[Binaenaleyh; sen bize yükümüz dolusu zahire ver ve bira­derimizi bize sadaka et.]

[Zira; Allahii Tealâ tasadduk edenleri hüsn-ü ceza ile müca-zat eder» demeleriyle Azize hallerim bildirdiler.]

Yani; Hz. Ya'kub'un mahdumları pederlerinin emriyle tekrar Mısır'a azimet ettiler ve Mısır'da huzur-u Azize dahil olarak de­diler ki «Ey* Aziz! Biraderimizi alıkoydun. Kıtlığın şiddetinden fakr u faka bizim her tarafımızı ihata etmekle bize ve ailemiz hal­kına zarar isabet ettiği gibi biraderimizin iftirakından hane halkı Fiza' ve feryad içinde kaldı. Her taraftan zarar hücum etti. Bina­enaleyh; hanemizde karara tahammülümüz kalmadı ve biz azıcık bir zuyuf sermayeyle sana geldik. Sen lutf u kereminden bize yü­kümüz dolusu zahire ver. Bununla ihtiyacımızı defettiğin gibi bi­raderimizi bize sadaka etmekle aile halkımızın feryad ü figanla­rına çaresaz ol. Zira; sadaka edenleri Allahü Tealâ hüsn-ü mükâ­fatla cezalandırır» demekle Azizin rikkat-i kalbini celbetmeye ça­lıştılar.

Medarik ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile müzcat ; geçmez zuyuf akçadır ki her yerde herkesin elinde bulunur, ona rağbet kısa olup mal satan kimse iğmaz-ı ayn ve müsamaha etmek­le alır, azıcık bir metâ'a denirse de bu makamda müzcatla murad; koyun yünü veya meşin ayakkabı veyahut ayrandan yapılan keş dedikleri şeydir. Yahut meneviş ağacının meyvesi ki çıtlak dedik­leri şeydir. Menfaati gayet çok bir meyvadır. Çünkü; balgamı iza­le ettiği gibi idrarı bol verir ve şiddetli yaraları yumuşatır ve iyi eder ve tabiata liynet verir. Yahut Mısır akçasında Melikin sureti olup bunların getirdikleri akçada suret olmadığından müzcat de­mişlerdir ki alacakları zahireye bedel verecekleri metâ'm değeri olmadığından bahisle Azizin merhametini celbetmek ve azı çoğa ve değmezi değere saymakla yüklerinin dolu verilmesini rica et­tiler.

Sadaka yla muradları; zahireyle metâ'ımız beyninde nis­pet gözetme, müsamaha et. Binaenaleyh; az metâhmıza çok zahire ver demektir. Çünkü; enbiyanın cümlesine sadaka helâl olmayıp götürecekleri zahireden pederleri de yiyecek olduğundan hakîkî sadaka murad etmemişlerdir. Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile sadakayla murad; hakîkî sadakadır. Zira; Resulullah'tan evvel ge­çen enbiyanın cümlesine sadaka caizdi denmişse de esah olan Ni-metullah Efendinin ve İmam-ı Dahhak'tan naklen Hâzin'in beyan­ları veçhile sadakayla muradları; Bünyamin'in affı ve itlâkıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Aziz! Bize iki cihetten zarar isabet etti. Birisi kıtlık sebebiyle açlıktır. Her ne kadar metâ'ımız noksan ve değersizse de akçemize nazar etmeyerek yükümüzü dol­durmak suretiyle bu zararı bizden kaldır. İkinci zarar; nefis cihe-tindendir. Zira; biraderimizi alıkoydun.    Hanemiz halkı rahatsız oldu ve bilhassa pederimiz bir nebiyy-i zişan ve şeyh-i fanî olduğu halde hüzün ve elemi arttı. Yemeden, içmeden kaldı ve bedenden düştü helake karib bir hale geldi. Binaenaleyh; biraderimizin ku­surunu affet ve bize sadaka suretiyle ver ki bu cihetten de zararı­mızı izale etmiş olasın] demekle Azize hallerini-ifadeyle merhame­tini celbe çalıştılar.

Hulâsa; Mısır'da biraderleri Yusuf (A.S.) m huzuruna gel­diklerinde "Ey Aziz! Bize ve ehlimize açlık ve'/biraderimizden ay­rılık gibi zarar isabet etti vu biz azıcık değersiz bir sermayeyle geldik. Kusurumuza bakmayarak bizim yükümüzü dolu ver ve bi­raderimizi afla bize sadaka et. Zira; sadaka edenleri Allahü Tealâ sever ve güzel ceza verir» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[67]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m biraderleri pederlerinin halin­den bahsedince kendini biraderlerine bildirdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yusuf  (A.S.) biraderlerine     «Siz Yusuf'a ve biraderine ne işlediniz? Zira; siz cahillerdiniz» dedi.]

[Biraderleri «Sen muhakkak ve elbette Yusuf musun?» dedi­ler.]

[Yusuf (A.S.)  «Ben Yusuf'um ve şu da biraderimdir»  dedi]

ve sözüne sunu da ilâve etti:

[«Muhakkak Allahii Tealâ bize ihsan etti» dedi.]

[Zira hâl ü şan; Allahii Tealâ maharimden ittika ve belâya sabreden kulunun ecrini zayi etmez.]

[Çünkü;   Allahii Tealâ   erbab-ı ihsanın ihsanlarına mukabil ecirlerini zayi' etmez] demekle kardeşlerine hakikati beyan etti.

Yani; Yusuf (A.S.) biraderlerinin sözünü dinledi. Pederinin kederinin ziyade olduğunu, çok yaş döktüğünden gözlerinin siyahı beyaza meylettiğini, cisminin zayıf olup tahammüle takati kalma­dığını, bütün hane halkının âh ü enin içinde kaldıklarını işitince kendinin Yusuf olduğunu haber vermek zamanı geldiğinden bira­derlerine hitaben dedi ki «Siz cahil olduğunuz zamanda Yusuf'a ve biraderine neler işlediniz biliyor musunuz? Kaza-yı ilâhiyi tağyire çalışmadınız mı, Yusuf'u kuyuya atmadınız mı, sonra pederinden uzak olmak için az bir paraya satmadınız mı, pederine kurt yedi diyerek yalan söylemediniz mi? Binaenaleyh; pederini bu dertlere düşüren siz değil misiniz?» deyince biraderleri Azizin Yusuf oldu­ğunu bildiler ve dediler ki «Yoksa sen Yusuf musun?» Bu suâlini irad edince Yusuf (A.S.) «Ben Yusuf'um. İşte şu Bünyamin de benim biraderimdir. Muhakkak 'Allahü Tealâ envâ'-ı lutf u kere-miyle bize ihsan etti ve sizin hilelerinizden bizi kurtardı. Zira; AUahü Tealâ maharimden nefsini sakınmakla ittika eden ve belâ­lara sabreden kimsenin ecrini zayi etmez. Çünkü; AUahü Tealâ er­bab-ı ihsanın dünyada* ve âhirette ihsanlarının mükâfatını heder etmez, herkesin ihsanına göre ecrini verir. Binaenaleyh; biz de nıuharremattan içtinapla ittika edip sizin eza ve cefanıza sabret­tiğimizden Cenab-ı Hak ecrimizi zayi etmedi. Dünyaca şu gördügünüz izzet ve saltanatı ihsan etti ve âhiretce de ecrimizi zayi' et­meyeceğine ümidimiz berkemâldir» demekle sözüne hitam verdi.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yusuf (A.S.) in ha­kikati izharının sebebi; kardeşlerinin pederinin halinden acıklı bir surette bahsetmeleridir. Yahut Ya'kub (A.S.) in hâlinin acınacak bir devreye geldiğinden ve Bünyamin'in Mısır'da kalması kendine daha ziyade hüzün verdiğinden bahisle yazmış olduğu nameyi oku­yunca hakikati meydana koyduğu merviyse de âyette name yazıl­dığına dair bir delâlet olmadığından biraderlerinin pederlerinin halinden bahsi hakikati izhara sebep olduğu zahirdir.

Biraderlerinin Yusuf (A.S.) a işledikleri ma'lûmdur. Bünya-min'e işledikleri şey; Bünyamin her ne zaman biraderi Yusuf'u zikrederse Yusuf'u zikrinden dolayı tekdir etmeleri ve iki birader arasını tefrik etmekle Bünyamin'i mahzun etmeleridir. Yahut Azi­zin kâsesi Bünyamin'in yükünden çıkınca «Biz (Râhîl) evlâdından hayır görmedik demeleridir. Çünkü; Yusuf (A.S.) la Bünyamin'in yukarıda beyan olunduğu veçhile valideleri (Râhîl) dir.

Yusuf (A.S.) kardeşlerini tesliye ve onlar tarafından i'tizar olmak üzere «Bu işi işlediğinizde siz cahildiniz. Binaenaleyh; ceh­liniz sebebiyle işin akıbetini düşünemediğinizden kusurunuza ba­kılmaz» demek istemiştir. Maamafih işledikleri şey ma'lûm oldu­ğu halde işin azametine ve ehemmiyetine işaret için «Siz Yusuf'a ve biraderine ne işlediniz, biliyor musunuz?» demiştir.

Vacip Tealâ sûrenin bidayesinde Yusuf (A.S.) ı biraderleri kuyuya misafir verdiklerinde Yusuf (A.S.) a «Sen biraderlerinin şu hallerini onlar bilmedikleri halde haber verirsin» diyerek vah-yettiğini beyan buyurmuştu. İşte şu vahyini bu âyetle tasdik et­miştir. Zira; biraderlerinin efâlini tamamen haber verdiğini beyan vardır.[68]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m nefsini ta'rif ettikten sonra kar­deşleriyle aralarında cereyan eden sözlerj beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biraderleri «Allah'a yemin ederiz ki muhakkak Allahü Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Halbuki biz muhakkak hata eden­lerdeniz» dediler.]

[Yusuf (A.S.) «Merak etmeyin.    Bugün üzerinize başa kak­mak yoktur» dedi.]

[«Allahü Tealâ sizi mağfiret eder. Zira; Allahü Tealâ erha-mürrahimîndir» demekle biraderlerini tesliye etti.]

[«Gidin şu gömleğimle. Koyun gömleği pederimin yüzüne. Gözü ziyalı görür olduğu halde bana gelsin ve siz de ehlinizle be­raber bana cemimiz gelin» demekle biraderlerini kendi gömle-ğiyle beraber pederine gönderdi.]

Yani; Yusuf (A.S.) m kelâmını kemâl-ı dikkatla dinledikten sonra biraderleri "Ey biraderimiz! Yemin .ederiz ki Allahü Tealâ seni bizim üzerimize ihtiyar etti. Biz muhakkak senin hakkında hata edicilerden olduk. Zira; sana birçok eza ettik ve işlediğimizi işledik. Çünkü; irade-i ilâhiyenin hilâfına hareket ettik» demekle kusurlarını ikrar ve nedametlerini izhar ettiler. Yusuf (A.S.) bira­derlerinin şu ikrar ve nedametlerini görünce «Merak etmeyin! Bugün sizin üzerinize levmetmek, başınıza kakmak yoktur. Sizin bu gibi hatalarınızın halk arasında şayi' olmasını arzu etmem, Al­lahü Tealâ'ya istiğfar edince sizi mağfiret eder. Zira; Allahü Tealâ merhamet sahiplerinden gayet merhametli ve ihsan sahiplerinin hepsinden ziyade ihsanı çoktur. Siz şu gömleğimi alın, götürün, pederimin yüzüne koyun. Pederim yüzüne gözüne sürsün, gözleri açık ve ziyaîı olarak gelsin, siz de ehlinizle beraber cemiiniz bana gelin» demekle    Ken'an'a gidip âile-i Ya'kubiyeyi tamamen alıp getirmelerine emir verdi.

Nisâbûrî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) o günden sonra biraderlerini levmetmeyeceğine işaret için «Bugün size levm yok» demiştir. Çünkü o gün henüz Yusuf olduğunu bil­dirip eski dertlerin söyleşildiği gün olduğu- halde o günde levmet-mek ve başa kakmak plmaymca ondan sonra olmayacağı evlevi-yetle sabit olur. Binaenaleyh; o gün levmolmadığını beyanla iktifa etmedi, belki o gün eski hatalarını başlarına kakmayacağını beyan­la beraber hatalarının indallah mağfiret olunup âhirette azab olun­mamalarına dahi dua etmiştir. Çünkü; biraderlerinde Yusuf (A.S.) in hakkı olduğu gibi hakkullah da olduğundan kendi hak­kını iskat ettikten sonra hakkullahın dahi sakıt olmasına mağfi­retle dua etmiş ve iki cihetle biraderlerini mesrur etmiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile gömIekle mu-rad; Nemrud'un İbrahim (A.S.) ateşe koyduğunda Cibrü-i Emin'-in İbrahim (A.S.) a giydirdiği gömlektir. Çünkü; bundan evvel be­yan olunduğu   veçhile o gömlek   teberrük ve irs suretiyle İshak (A..S.) a, ondan Ya'kub (A.S.) a intikal ederek Hz. Ya'kub da Yu­suf (A.S.) m boynuna takıp kuyuda üzerine giydiği gömlektir ki o gömlek bu vesileyle Yusuf (A.S.) in nezdinde bulunuyordu ve bu gömlekte bazı hassalar olup hasta üzerine konsa biiznillâh şifa bulduğundan Hz. Ya'kub'un gözüne arız olan zaafiyete tedavi ol­mak üzere pederine göndermiştir.Ve «Ehlinizi beraber getirin» dediği   ehilleri yle murad; evlâd ü iyalleridir. Binaenaleyh; almış ve getirmişlerdir.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile demek' demektir. Yani   «Bugün eski hatanızdan dolayı sizi ayıplamak ve o hatanızı başınıza kakmak yok» demektir.[69]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) m emri üzerine aile ve pederlerini getirmek üzere biraderlerinin Mısır'dan hareket edip ümranatı çı­kınca Ya'kub (A.S.) m söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mısır'dan kervan Ken'an cihetine hareket ve ümranattan ay­rılınca bahaları «Eğer beni bunaklıkla itham etmemiş olsanız ben muhakkak Yusuf'un kokusunu buluyorum» dedi.]

[Hüzur-u Ya'kub'da bulunan kimseler «Allah'a yemin ederiz ki sen eski muhabbetinde ve eski sözünde devam ediyorsun» de­diler.]

Yani; Mısır'dan kafile ayrılınca Hz. Ya'kub'a Yusuf (A.S.) m rayihası geldi. Binaenaleyh; dedi ki «Ben Yusuf'un rayihasını bu­luyorum. Eğer beni kocalıktan neş'et eden bunaklıkla ve akıl nok­sanlığına nispet etmemiş olsanız beni tasdik edersiniz ve ben de Yusuf yakın bir yerde beni görecek derim» demekle huzurunda bulunanlara oğluna mülakatın yaklaştığını beyan etti. Hz. Ya'kub'-un bu sözü üzerine yanında bulunan cemaat dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki sen eski sözünde sebat edip dönmüyorsun, unut­madın ve usanmadın. Halâ Yusuf'un derdindesin» demekle Yu­suf'u aramakta hataya nispet ettiler. Çünkü; onların zu'munca Yu­suf (A.S.) zayi olmuştu.

Taberi, Hâzin ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile Hz. Ya'kub'-un oğlunun rayihasını burnunda duyduğu zaman kervanın olduğu mahal Ken'an'a sekiz veya on konak mesafe olduğu mervidir. Ra,-yiha-yı Yusuf'u bu kadar uzak mesafeden duyması mu'cize ve ha­rikuladedir. İşte iptilâ zamanında yakın bir mesafede olan kuyuda ve Mısır'a giderken yakın mesafelerde duymayıp da iptilâ devri geçtikten sonra bu kadar uzak mesafeden hissetmesi insanların devr-i iptilâsmda her kolay olan şeyin zor ve devr-i ikbâlinde her zor olan şeylerin kolay olduğu ve devr-i in'ikâsta vücudun her ka­pıları kapalı olup devr-i inkişafta vücudun her şuur ve idrak men­fezleri açık olduğu bu vak'adan pek aşikâr olmuştur. Çünkü; iptilâ zamanında Mısır Ken'an'a o kadar uzak olmadığı halde hayatından bir haber alamadığı ve siy tini işitmediği ve aradan kırk sene geç­tiği halde ufacık bir rivayete bile nail olamamıştı. Fakat iptilânın zamanı bitince Ken'an'da, Mısır'da bulunan oğlunun rayihasını, hissetmek Allah'ın kudretine delâlet eden acaibattandır. Zira; ira-de-i ilâhiye taalluk ederse bir gün içinde babayı oğluna ve oğlunu babasına hasret edeceğine bu vak'a pek büyük bir delildir.

Fened ; kocalıktan arız olan akıl zayıf­lığıdır. Yani; "Beni bunamış, aklına zaaf gelmiş demekle itham etmeseniz ben Yusuf'un rayihasını buluyorum» demektir. Dalâl ile muradlan; Yusuf (A.S.) ı Ölmüş bildikleri için ölmüş kimseyi aramakta hata ediyorsun demek istemişler ve fart-i muhabbetini hataya hamletmişlerdir.[70]

 

Vacip Tealâ kafilenin Mısır'dan hareketinden sonra gömleği beşirin huzur-u Ya'kub'a getirdiğini ve Ya'kub (A.S.) m gömleği yüzüne sürdüğünü ve söylediği sözleri ve mahdumlarının peder­lerinden istiğfar istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.             

[Vakta ki Yusuf (A.S.) in hayatını tebşir eden zat gömlekle gelince gömleği Ya'kub (A.S.) m yüzüne koydu. Binaenaleyh; Ya'kub (A.S.) m gözünde olan zaaf zail oldu ve gözü hal-i aslisine avdet ederek görür oldu.]

[«Ben size Allah ü Tealâ'dan sizin bilmediğiniz birçok şeyleri ben bilirim demedim mi?» demekle eski sözlerini aile halkına ha­tırlattı.]

[Mahdumları pederlerine istirham ederek »Ey babamız! Bizim için günahlarımıza istiğfar ve günahlarımızın mağfiret olunmasını Cenab-i Hak'tan talebet. Zira; biz hata edenlerden, sana ve Yu­suf'a kusur edenlerden olduk" dediler.]

(Ya'kub (A.S.)  mahdumlarının ihlâs  ve tevnelerini görünce Ben sizin için yakında istiğfar -ederim.]

[Zira; Kabbim kullarının kusurlarını mağfiret eder ve tevbe-lerini kabulle merhamet buyurur» demekle istiğfar edeceğini vaad etti.]

Fahri Râzi. Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile eşirle murad; büyük biraderleri Yahuza'dtr. Çünkü; (Yahuza) nın «Kanlı gömleği götürüp pederimi mahzun eden bendim. Şimdi sebeb-i me­serret olan gömleği götürüp pederimi ben mesrur edeceğim ki mah­zun ettiğime mukabil mesrur olsun» dediği ve gömleği getirip pe­derini tebşir ettiği mervidir. Şurası gariptir ki Ya'kub (A.S.) in hüznü bir gömlek sebebiyle başladığı gibi süruru da diğer bir göm­lek vasıtasıyla başlamıştır. Nimetuliah KJ'endi'nin beyanı, veçhile bcijir gelip gömleği yüzüne sürüp gözü hal-i aslisine avdet edince Ya'kub (A.S.) secde-i şükrü eda ettikten sonra «Ben size sizin-bil­mediğinizi Allah'ın lutfuyla bilirim demedim mi?» demiştir,

Tefsir-i Hâzin'de Hz. Ya'kub'un beşire «Yusuf'u nasıl terket-tin?» deyip beşir de "Mısır'ın mülkü onun elinde Aziz olarak ter-kettim» deyince «Benim mülkçe işim yoktur, hangi din üzere ter-kettin?» diyerek dininden yuâi edince »Din-i hak üzere tcrketlirn» demesi üzerine "Şimdi Allah'ın nimeti tamam oldu» dediği mer­vidir.

Fahri Râzi, Kazı.ve Medârik'in beyanları veçhile Hz.- Ya'kub mahdumlarının talepleri üzere derhal istiğfar etmedi, belki isliğfarı vakt-ı sehere te'hir etti. Zira vakt-i seherde istiğfar; duanın icabete yakın olduğu bir zamandır. Yahut Cuma gecesine te'hir etti. Gerçi Cuma bu ümmete tahsis olunmuş bir günse de evvelden beri ekseri milletler arasında Cuma gününün bir mevkii ve kulûb-u nasta bir hürmeti olduğundan Cuma günü evkatıfı eşrefindendir. Yahut istiğfarı te'hirden maksatları; Yusuf (A.Ş.) 3a istişare ve onunla istihlâl ve kardeşlerini affetmesini emrettikten -sonra hepsi beraber olduğu halde istiğfar etmekti. Te'hiri hangi sebepten do­layı olsa icabete karin olacak bir vakit aramaktan ibaretti. Hatta yirmi küsur sene Ya'kub (A.S.) m Cuma geceleri oğullarına istiğ­far ettiği mervidir.[71]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.)  m daveti üzerine pederi ve bira­derleri aileleriyle beraber Mısır'a geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Ya'kub (A.S.) ve mahdumları Yusuf üzerine dahil oldularsa Yusuf (A.S.) valide ve pederini nefsine zammetti ve her-birinin boyunlarına sarıldı. «Kıtlık ve sair müzayakadan emin ve salim olduğunum halde Allah'ın iradesiyle Mısır'a dahil olun» de­mekle herbirine iltifat ve tatyib-i hatır etti.1

[Hanesine gelince valide ve pederini sarayın üst katında ken­di oturduğu odada kürsü üzerine çıkardı ve cümlesi Yusuf (A.S.) a ta'zîm suretiyle secdeye kapandılar.]

Yani; Yusuf (A.S.) m gönderdiği elbise, deve ve sair eşya ile mücehhez ve mülebbes Ken'an'dan hareket edip âile-i Ya'kub cüm­lesi Mısır arazisine girdiklerinde onları istikbal eden Yusuf (A.S.) la mülakat edip Yusuf (A.S.) pederini ve validesi makamına kaim olan teyzesi (Liya) yi nefsine zammetti, kucakladı ve boyunlarına sarıldı ve «Hüzn ü kederden ve kıtlıktan salim ve emin olduğunuz halde inşaallah nefsi Mısır şehrine dahil olun» demekle onları mes­rur ettikten sonra saraya gelince valide ve pederini kendi kürsü­süne çıkardı ve cümlesi Hz. Yusuf'a tekrim suretiyle o zamanın selâmı kabilinden olan secdeyi yerine getirdiler. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette evvelki dilhuIle murad; Mısır arazisine dahil olmaları, ikinci dilhuIle murad; nefs-i Mısır şehrine dahil olmalarıdır. Çünkü; Fahr-i Râzi'nin be­yanı veçhile Yusuf (A.S.) pederinin Mısır arazisine geldiğini işi­tince Melik-i A'zam (Reyyan) a haber verir, dört bin süvari, hü­kümdar ve sair erkân, a'yan, vüzera, vükelâ ve eşraf-ı memleket birkaç konak mesafede istikbâl eylemişler ve sonra Mısır'a bir debdebe ve dârâtla girmişler, saray-ı Yusuf'a misafir olmuşlardır.

O günde evlâd-ı Ya'kub'dan Mısır'a giren doksan üç kişi ol­duğu halde Mûsâ (A.S.) la Mısır'dan çıkan altı yüz bin küsur kişi olduğu mervidir. Validesi yle murad; teyzesi (Liya) dır. Çünkü; amca peder makamına kaaim olduğu gibi teyzenin de va­lide makamına kaim olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Yusuf (A.S.). in validesi vefat edip pederinin taht-ı nikâhında teyzesi (Liya) olduğu mevsukan mervi olduğu halde bu âyette ebeveyni denilmiştir.

Secdeler Allahü Tealâ'ya secde-i şükürdür. «Yusuf (A.S.) ı secdelerine kıble ittihaz etmişlerdir» diyenler varsa da o zamanda insanlar ta'zîm edecekleri kimseyi secde ile selâmlarlardı. Şu hal­de secde; selâm ve musafaha makamındaydı, yoksa secdeyle mu­rad; ibadet değildir. Binaenaleyh; ta'zîm suretiyle Yusuf (A.S.) a secde etmişlerdir. Ayetin zahirde ibaresi buna delâlet ettiğinden te'vile ihtiyaç yoktur.[72]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederi ve biraderleri Mısır'a ge­lip ta'zim ettiklerini beyandan sonra Yusuf (A.S.) in pederinin rü'yasını ta'bire intikal ederek musahabete başladıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.   

[Ya'kub (A.S.) ve evlâdı saraydı Yusuf'a gelip istirahat ettik­leri zaman Yusuf (A.S.) pederine hitaben dedi ki «Ey babam! Şu cereyan eden ahvâl bundan evvel benim rü'yami ta'birin ve te'-vilin aynıdır. Binaenaleyh; muhakkak Rabbim rü'yamı hak ve va­kıa mutabık kıldı.]

[Halbuki benim Rabbim bana ihsan etti. Zira; beni zindandan çıkardı ve Mısır arazisinde tasarrufa malik kıldı ve şeytan'ın kar­deşlerimle beynimizi ifsad edip aradan muhabbeti kaldırdıktan sonra sizi uzak badiyeden Rabbim getirdi ve tefrikadan sonra cem'etti ve birbirimize nefretimizi muhabbete kalbctti.]

[Zira; beni cnvâ'-ı lutfuyla taltif eden Rabbim dilediği umuru tedbirle lütfeder.]

[Çünkü; Kabbim kullarının işlerinin iyisini, kötüsünü, ihlâsa mukaarın olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; herşeyi vaktinde tedbir eder ve tedbiri hikmete muvafık bir hakim-i müteâldir» de­mekle Cenab-ı Hakka hamdettiği gibi geçmiş vukuatlara dahi işa­ret eyledi.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile rü'yayı ta'birle şu musahabet arasında geçen müddette birçok rivayet varsa da sıh-hata karib olan kırk sene olmasıdır.. Çünkü; (Kıtfır) in sarayında ve zindanda karar etmesi ve Aziz olduktan sonra geçen müddetlerden tahmin olunan otuzla kırk arasıdır ve âyetin müddete delâlet ve işareti olmadığından müddet hakkında kafi birşey denilemez.

Biraderleri mahcup olmaması için Cenab-ı Hakkın ihsanını ta'dad ederken zindandan çıkardığını söyledi de kuyudan çıkardı­ğını söylemedi. Çünkü; kuyu meselesi zikrolunsa bittabi' birader­leri mahcup olmakla meclisin şetareti kaybolacaktı. Binaenaleyh; o ciheti sükûtla geçmiştir.

Ya'kub (A.S.) m Mısır'da oğlu Hz. Yusuf'la beraber yirmi dört sene yaşadığı ve vefatı takarrub edince cenazesinin arz-ı Mukad-des'te pederi İshak (A.S.) m yanına defnolunmasını vasiyet etti­ği, vefatından sonra Yusuf (A.S.) da sac ağacından bir tabut yap­tırıp pederinin cenazesini arz-ı Mukaddes'e götürdüğü ve ikisi bir batından doğan biraderi İys'in vefatı gününe tesadüf edip ikisi bir batından bir günde dünyaya geldikleri gibi bir günde de ikisinin bir kabre defnolundukları mervidir. Yusuf (A.S.) in pederinden sonra yirmi üç sene daha muammer olduğu ve vefat edince Mısır ahalisinin hepsi kendi mahallelerine defnolunması zımnında müna­zaa edip bu nizam Önünü almak için mermerden bir tabut yaptı­rarak Nifin cereyan ettiği mahalle koyup Nü suyunun bu tabut üzerinden cereyan edip Mısır arazisinin her tarafına bereketi vasıl olmasına razı olarak o minval üzere defn merasimini icra etmiş­lerdir, 400 sene sonra Mûsâ (A.S.) Mısır'dan çıkarken Yusuf (A.S.) in cenazesini beraber alıp götürdüğü mervidir.[73]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in pederi ve biraderiyle birleştik­ten sonra tahdis-i ni'met ve Cenab-ı Hakka şükrolmak üzere zik­retmiş olduğu sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey benim Rahbim! Bana Mısır'ın mülkünü muhakkak verdin ve bana rü'ya ta'bjrini ve enbiya-yı sabıkanın kitaplarının ve sün­netlerinin te'villerini öğrettin.]

[Sen ki ya Rabbi! Yerin ve göklerin halikı, dünyada ve âhi-rette benim muinim ve yardımcımsın. Binaenaleyh; cümle umurum senin yed-i kudret indedir.]

[Yâ Rabbi! Sen beni öldürdüğünde müslim olduğum halde öldür ve beni salihler zümresine ilhak et» demekle Rabbİnc tazar-ruda bulundu.]

Kazî'nin beyanı veçhile Yusuf (A.S.) a verilen mülk, mülk-ü dünyadan hükümet-i Mısır'ın bazı nezareti olup te'vil-i ahadise ilim de, ulûmun bazısı olduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla irad-ı kelâm etmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duâmn evvelinde Cenab-ı Hakkı zikirle senada ve envâ'-ı lutf u keremini beyanda duanın kabulüne te'siri olduğundan Yusuf (A.S.) duasının evvelinde Cenab-ı Hak­kın kendine olan lutfundan bahsile zikir ve sena etmiştir. İlhak olunmasını istediği saIihınle muradı; dedeleridir. VeiIhakla muradı; onların derecelerine nail olmaktır. .

Ruhunun müslim olarak kabzolunacağı nebi , olduğu cihetle muhakkak olduğu halde burada müslim olduğu halde vefatını is­temek ümmetine talim olduğu gibi hükm-ü ilâhiye razı ve kalbi mutmain olarak vefatını temenni etmektir.

Bir kimse dünyanın lezzetinin seriüzzevâl ve akıbet insan için mevtin muhakkak olduğuna ve âhiret nimetinin bekasını bildiğin­den dolayı mevtini temenni etmesi caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Fakat dünyaca gördüğü bazı meşakkata binaen mevti temen­ni etmek kerahettir. Binaenaleyh; eğer mevti temenni ederse «Yâ Rabbi Eğer benim için hayat hayırlıysa hayatımı idame et ve eğer mevt hayırlıysa öldür» demek suretiyle temennide bulunması ca­izdir.[74]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) vak'asını beyandan sonra resulüne bu vukuatı beyan eylemek gaibi vahyetmek olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Şu zikrolunan Yusuf'un ve biraderleri­nin vak'ası gaibi haber kabîlindendir. Biz bunu sana vahyederiz. Halbuki Yusuf (A.S.) in biraderleri ona hile eder oldukları halde müşaverelerine içtimâ' ettiklerinde sen onların yanlarında olma­dın.] Çünkü; onlar Yusuf'u pederinden ayırmak için çok zaman müşavere ettiler ve müşavere hususunda bir yere toplandılar ve bir çok hileler düşündüler, akıbet kuyuya misafir yapmaya karar verdiler ve o yolda kararlarını icra ettiler. Sen ise bu işlerin hiç birisinde yanlarında bulunmadığın gibi okuyup yazmak suretiyle dahi öğrenmedin. Şu halde senin ve kavm-i Kureyş'in bilmediğiniz bir şeyi haber kabilinden olduğu cihetle kıssa-i Yusuf (A.S.) baş­tan âhirine kadar vahyile bilinen bir vak'adırve gaibi ihbar ka­bîlindendir. Çünkü; Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimse­nin bir şeyi bilmesi okuyup yazmakla veya görmek ve işitmekle veyahut vahiy ve ilhamla olur. Şu halde Resululİah'da okumak ve yazmak ve bir kimseden öğrenmek suretiyle bilmek olmayınca herhalde vahyile olduğu kafidir. Binaenaleyh; bu kıssayı bu. min­val üzere haber vermek Resulullah için mucizedir ve kıyamet gü­nüne kadar bakîdir.[75]

 

Vacip Tealâ Yusuf (A.S.) in vak'asını beyan; vahyile olduğu­nu ve bunu suâl eden müşriklerin, gaibden haber olub mu'cize ol­duğu cihetle iman etmeleri lâzım bulunduğunu ve Resulullah da bunların imanlarına çok tama' ediyorsa da tama'ının te'siri olma­dığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen nasm imanına şiddetle tama' etsen de ekserisi sana iman eder olmadı.] Binaenaleyh; sen ne kadar mucize gö's-tersen ve nübüvvetine delâlet eder âyetler izhar etsen onların hiç birisi te'sir etmez. Zira; onlar küfrüzere kalmaya karar verdikle­rinden ondan dönücü değillerdir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yahudiler ve müşrikler Resulullah'ı yormak için kıssa-i Yusuf'tan suâl etmeleri üzerine Resulullah, bu sûre nazil olarak vak'ayı tamamıyla haber verince imanlarına ümid etmişti. Hal­buki onlarda asla te'sir etmediğini ve küfr ü inad üzere kaldıkla­rım görünce Cenab-ı Hak bu âyetle resulünü tesliye etmiştir. Yani «Sen ne kadar onların imanlarına gayret etsen iman eder olmadı­lar. Binaenaleyh; mahzun olma» demektir.

[Halbuki habibim! Sen tebliğ ettiğin ahkâm üzere onlardan ücret istemezsin. Zira; tebliğ ettiğin Kur'an olmadı, illâ âlemlere mev'ize ve nasihat oldu.] Zira; ahkâmı insanlara nafi', dünya ve âhiret saadetlerini kâfil ve durub-u emsali ve hikâyeleri ibretâ-mizdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzı Yehûd, Nasârâ ve müşriklerin cümlesine şâmildir. Zira; ( ^V_ii! ) istiğrak için olduğundan âlemin efradından her mükellefe şamildir. Binaen­aleyh; Kur'an'ın mev'ize olmadığı müstesna olan bir fert yoktur. Yalnız o mev'izeyi kabul edip müttaiz olanlar azdır. Lâkin onların kabul etmemesinden Kur'an'ın mev'ize olmaması lâzım gelmez. Halbuki vaazı kabul etmiş olsalar bir zarar olmadığı gibi ayn-ı menfaattir ve o menfaattan müstefid olacak kendileridir.

[Halbuki onlar semâvât ve arzda vahdaniyete delâlet eder birçok alâmetler ve deliller görürler ve o deliller üzerine yolları tesadüf eder, yürür, geçerler, onlardan asla ibret almaz ve i'raz eder vahdaniyete istidlal etmezler. Halbuki o delilleri nasbetmek-ten maksad-ı aslî; matlub olan vahdaniyet-i ilâhiyeye istidlal et­mektir.] Çünkü; semâvâtın şu görülen cirmüzere bulunması, hare­keti, yıldızların nuranî ve ziyalarının birbirinden farklı olması ve arzın anasırında ve hayvanat ve maadininde ve üzerinde biten ot­ların gûna gûn renklerinde ve tohumlarında olan acaibatın cüm­lesi bir fâil-i muhtarın ihtiyarı ve kudret-i kahiresiyle olduğuna açıktan delâlet ettiği cihetle istidlal edip iman etmeleri lâzımdır.

[Halbuki onların ekserisi Allah'a iman etmez ancak müşrik­lerdir.] Zira; delâile nazar ve imana iradelerini sarfetmezler. Bi­naenaleyh; habibim! Senden i'raz etmelerine sen mahzun olma. Çünkü; onların şu delâilden i'raz edip Allah'a iman etmemeleri senden i'raz etmelerinden ve sana iman etmemelerinden daha ga­riptir.[76]

 

Vacip Tealâ ne kadar delâil serd edilse ve ne kadar Resulul lah onların imanlarına cehdetse te'sir etmeyip iman etmediklerin den dolayı tehdid etmek üzere buyuruyor.                                            

[O kâfirler gaflet ederler de onlara Allah'ın azabından umu­munu ve her taraflarını ihata edecek bir azabın gelmesinden emin mi oldular? Yahut onların haberi olmadan kıyametin onlara gel­mesinden emin mi oldular? Ve bütün korkularından âzâd olacak­larına bir senet mi aldılar? Ve neden hileliler onlara dehşetli bir azap gelip her taraflarını ihata etmeyeceğini ve neden bildiler an­sızın kıyametin gelmeyeceğini? Ve herşeyden kurtulacaklarına el­lerinde ne gibi delilleri vardır? Halbuki bunların hiç birinin ellerinde senet ve delilleri olmadığı halde niçin iman etmezler.] Bina­enaleyh; onların üzerine her zaman altından kalkamayacakları ve kurtulamayacakları bir azabın gelmesi veyahut ansızın haberleri olmaksızın kıyametin gelmesi me'mûl olduğu halde bunlardan emin olarak oturmaları dpğru birşey değildir.[77]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerini ve mezheplerinin batıl olduğunu beyandan sonra tarik-ı hakkı beyan etmeyi resulü­ne emretmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Ekrem! Sen müşriklere de ki «Şu tevhid ve duw İslâm benim tarikim ve din imdir. Ben sizi bu dine i I m-i yakin üze­re davet ederim. Binaenaleyh; ben ve bana tebaiyet eden kimse­ler, ilm-i yakin ve hüccet-i kafiyeyle bu tarika davet ederiz. Şu halde davetimiz taklid suretiyle değildir ve ben Allahü Tealâ'yı şerikten ve cemi'-i nekaisten tenzih ederim, halbuki müşriklerden olmadım» demekle Cenab-ı Hakkın şerik ve nazirden münezzeh olduğunu ve şirkin fenalığım beyan et.]

Kazî'nin beyanı veçhile ilm-i yakin ve hüccet-i vazıha manasınadır. Binaenaleyh din-i hakka davet; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile yakin üzere açık delillerle olup taklid üzere olmadığına bu âyet delâlet eder. İşte şu esas üzere rusül-ü kiram ümmetlerini din-i hakka davette delâil-i kafiye serdiyle ve istidlal suretiyle davet ettikleri gibi ümmetin uleması da Resulul-lah'm şeriatına delâil-i kafiyeyle davet ve ahkâmını takviye eder­ler. Binaenaleyh; ulemanın tebligatı daima hüccet-i kafiye üzere müstenid olduğundan onları yıkmak ve çürütmek için çalışanlar her zaman zebun düşmüş ve mağlûb olmuşlardır.  Zira; şeriata ta'nedenlerin ta'nları metin ve' muhkem teessüs etmiş bir kaleye atılan kuru sıkı topa benzediğinden bin üç yüz küsur senedir tek bir hükmünü bile hiçbir kimse yerinden oynatamamıştır.[78]

 

Vacip Teala resulünün davet ettiği tarikin tarik-ı hak oldu­ğunu beyan ettiği gibi Mekke ahalisinin keşke resul melekten ol­saydı dediklerini reddetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Senden evvel biz resul göndermedik, illâ ehl-i ku­radan kendilerine vahyettiğimiz recülleri gönderdik. Ve şimdiye kadar beşere resul, ancak beşerin erkeklerinden göndermek adeti­mizdir. Mekke ahalisinin resulün melekten olmasını istemeleri hik-met-i bi'sete muhalif cehaletleri neticesidir.]

[Onlar resulün melekten olmasını isterler de yeryüzünde seyr ü sefer edip görmezler mi ve nazar edip bakmazlar mı? Bun­lardan evvel geçen ve resullerini tekzib edenlerin halleri ne oldu? Onlar da bunlar gibi resullerini tekzibe!tiler ve akıbet helak oldu­lar. Bunlar da tekzipte devam ederlerse aynı felâkete ma'ruz ka­lacakları şüphesizdir. Şu halde sonra gelenlerin en mühim vazife­leri kendilerinden evvel geçenlerden ibret alıp seni tekzib etme­mektir.]

[Halbuki dar-ı âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar re­sullerini tekzipten ittika ettiler.]

[Bunlar tekzibederler de akıbet başlarına gelecek felâketi dü­şünmezler mi?] Lâyık olan; teemmül ve taakkul edip akıbeti dü­şünmek ve evvel geçenlerden ibret almaktır. Yoksa küfrüzere ısrar ve inad etmek değildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; nisvandan ve ehl-i bâdiyeden nebî ba'solunmadığma delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette hasır ve kasırla ancak ehl-i kuradan recül olarak resul gönderdiğini beyan etmiştir. Zira; taife-i nisvanın ricale nis­petle akılları noksandır. Gerçi zamanımızda bu kaziyenin aksini iddia edenler varsa da bedahetin hilâfına bir iddia olduğu için er-bab-ı akl ü iz'anın indinde muteber değildir, resul ise irsal olun­duğu kavmin en ziyade akıllısı olmak hikmet-i risalete muvafık­tır. Ehl-i bâdiyenin tabiatlarında mevcut olan gılzat ve şiddet hik­met-i risalete münafidir. Çünkü; resul olan zatın halim, selim ve herkesle görüşmek istidadını haiz olmak lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i bâdiyeden resul göndermeyip ehl-i kura ve kasabadan gönderdiğini beyan buyurmuştur. Zira kasaba ahalisi ilm ü irfan cihetinden bâdiye ahalisinden ekseriyetle ziyade olduğundan ema-net-i risaletin onlardan birine tevdi- olunduğu beyan olunmuştur.[79]

 

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ricalden olduğunu beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın mansur ve muzaffer olduklarını dahi beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Bİz rusül-ü kiramı rical olarak gönderdik ve nusret vaad et­tik ve vaadimiz olan nusret taahhur etti. Hatta resuller kavimlerinin imanlarından me'yus oldular ve kavimleri için vaad ettikleri azap teehhür edince onlar zannettiler ki rusül-ü kiram onları al­dattılar ve kendileri aklandıklarını zannettikleri bir zamanda bi­zim resullerimize nusretimiz geldi ve kâfirlere azap nazil oldu. Bi­naenaleyh; biz dilediğimiz kulumuzu azaptan kurtardık.]

[Halbuki bizim azabımızı günahkâr olan kavimden kimse menedemez. Binaenaleyh; azabımız mücrimlerden menolunmaz ve gazabımızın şiddeti her halde onları bulur.]

Şu manâ; kelimesi sülâsiden meçhul olarak kıraat olunduğuna nazarandır. Amma ziyadeden ve tef il babından kıra­at olunduğuna nazaran manâ-yt âyet şöyledir. [Resuller ümmetle­rinin imanlarından me'yııs olduklarında yakinen bilirler ki kendi­leri tekzibolundular ve ümmetleri onları tekzibettiler. İşte o za­man ümmetlerinin imanlarından ümitleri olmadığı için ümmetleri aleyhine duâ ederler. Binaenaleyh; resullere nusretimiz ve kâfir­lere azabımız gelir ve dilediğimiz kimseyi azaptan kurtarırız ve günahkâr olan kavm-i mücrimden bizim azabımız reddolunmaz, elbette onları bulur] demektir.

Yahut Fahri Râzi'mn beyanı veçhile Hz. Ayşe (R.A.) dan ri­vayet olunan manâ-yı âyet şöyledir :

[Resuller ümmetlerinin imanlarından me'yus olup âsîlere de azabın teehhür ettiğinden kendilerine iman eden mü'minler tara­fından tekzib olunacaklarını zannettiklerinde resullerimize bizim nusretimiz geldi. Binaenaleyh; biz istediğimiz kimseye necat ver­dik ve onlar da bizim tarafımızdan kurtuldular. Halbuki mücrim olan kavimden bizim azabımız geri çevrilmez) demektir.

Yani; kâfirler dünyada refah ve saadetlerinin temadisinden ve azaplarının taahhurundan mağrur olmasınlar. Çünkü; bunlardan evvel geçen ümmetlerin de nimetleri temâdî edip azapları teehhür etti. Hatta resuller dünyada onlar aleyhine nusret geleceğinden ve onların iman edeceklerinden kat'-ı ümid ettiler ve kâfirler, «resuller kendilerini aldattılar» dediler ve kendileri de aldandıklarını zannettiler. Çünkü; rusül-ü kiramın haber verdikleri azap gelme­yince bunlar bize yalan söylüyorlar dediler ve öyle zannettiler. Sonra nusret-i ilâhiye geldi, yalan zannettikleri sözler doğru çıktı demektir.[80]

 

Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde kıssa-i Yusuf (A.S.) m saların güzeli olduğunu beyan buyurmuştu. Kıssanın güzelliği ib­ret cihetinden olduğu cihetle sûrenin âhirinde bu kıssada ibret-i kâmile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Yusuf ve biraderlerinin kıssalarında akıl sahipleri için büyük ibret vardır.]

[Kur'an ve Kur'an'da zikrolunan ahkâm Cenab-ı Hakka iftira olunur bir haber olmadı.]

[Ve lâkin Kur'an kendinden evvel geçen kitapların tasdiki oldu ve Kur'an insanın muhtaç olduğu mesailin cümlesini tafsil ve yapışanları maksatlarına îsâl eder olduğu gibi iman eden kavme dahi ayn-ı rahmet oldu.]

Hz. Yusuf'un ve biraderlerinin haberlerinde ibret vardır. Çün­kü; Medarik'te beyan olunduğu veçhile Yusuf (A.S.) bir zaman ıssız çölde mevcut kuyunun en derin ve karanlık mahallinden mu­habbetin en yüksek mahalline çıktı ve hasır üzerinden serîr-i saltanata geçti ve sabrın sonu selâmet olduğu gibi mekr ü hilenin akıbeti de vehamet ve nedamet oldu.

İşte akl-ı selim sahibi olanlar kıssa-i Yusuf'ta vâki' olan acai-batı halketmeye kaadir olan Vacip Tealâ her kimse hakkında bu gibi acaibatı halka kaadir olacağını itikad eder. Kur'an'dan intifa' edecekler; müminler olduğuna işaret için Kur'an'm rahmet ve hi­dayet olması müminlere tahsis olunmuştur.

Kur'an kendinden evvel nazil olan kitapları Sûre-i Yusuf va­sıtasıyla tasdik ediyor. Zira; Hz. Yusuf'tan sonra nazil olan kitap­ların cümlesinde kıssa-i Yusuf (A.S.) in aynıyla nazil olduğu mer-vidir. Şu halde Kur'an'da aynı sûrenin mezkûr olması onları tas­dik ettiğinde şüphe yoktur.[81]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2456

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2456-2457

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2458

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2458-2460

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2460-2462

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2462-2464

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2464-2465

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2465-2466

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2466-2467

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2467-2468

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2468-2469

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2470

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2470-2471

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2471-2473

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2473-2475

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2475-2477

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2477-2478

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2478-2480

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2480

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2480-2482

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2482-2483

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2483-2485

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2485-2487

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2487-2489

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2489-2490

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2490-2491

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2491-2492

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2492-2495

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2495-2497

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2497-2498

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2498-2499

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2500-2501

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2501-2503

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2503-2505

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2505-2508

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2508-2510

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2510-2511

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2511-2513

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2513-2514

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2515-2516

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2516-2518

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2518-2519

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2519-2520

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2537-2538

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2539-2541

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2541-2543

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2543-2545

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2546

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2546-2547

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2547-2548

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2548-2549

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2549-2550

[53] Bu hadisi Hz. Ayşe (R.A.) şöyle tefsir etmiştir: Gözü isabet eden kimseye emrolunur, abdest alır. O abdest suyundan göz isabet eden kimse guslederse biiznillâhi tealâ şifa bulur. İşte bu gibi tedaviyi bazı etıbba inkâr ederse de bazı vücuda gelen ağrılara sürülen tentürdiyot ve saire gibi ilâçla şifayı halkeden hallâk, abdest suyuyla neden halketmesin ve gözü isabet eden kimsenin vücuduna o suyun isabetiyle onda bazı te'-siratın suya aksiyle diğer gözü isabet ettiği kimsenin vücuduna isabetle bu kimsenin gözünden ona isabet eden ağrıları neden silip götürmesin. Bunun emsali hariçte çoktur. Meselâ yılan sokan bir kimseye o sokan yılan öldürülse de soktuğu mahalle sarılsa o yılanın sokmasından hasıl olan tesiratı yine yılanın kendi vücudu alır ve soktuğu kimse de biiznii-îâhi tealâ kurtulur. İşte gözü isabet eden kimsenin vücuduna isabet eden suyun yine o adamdan diğerine isabet eden ağrıları almakta tedavi nok­tasından bir garabet yoktur. Zira; her şeyde te'siri halkeden Allahü Tealâ olduğunu itikad ettikten sonra arada niza' kalmaz.

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2550-2553

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2553-2555

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2555-2556

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2556-2558

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2558-2559

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2559-2562

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2562-2563

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2564-2565

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2565-2567

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2567-2568

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2568-2570

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2570-2572

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2572-2574

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2574-2576

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2576-2578

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2578-2580

[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2580-2582

[71] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2582-2584

[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2584-2585

[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2585-2587

[74] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2587-2588

[75] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2588-2589

[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2589-2591

[77] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2591-2592

[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2592-2593

[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2593-2594

[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2594-2596

[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2596-2597