Sure-İ Ra'd - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 13. Sayfa
SURE-İ RA'D
Medine-i Münevvere'de veyahut Mekke'de nazil olduğunda ihtilâf varsa da ekser-i rivayet Mekke'de nazil olduğunu te'yid et mektedir. Kırk veyahut kırk üç âyeti cami'dir.
Ulemâ-i mütekaddimîn indinde bu misilli sûrelerin evvellerin-* de bulunan hurufat müteşabihattan olduğu cihetle manâsını Al-lahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; te'vili caiz değildir. Amma mütaah-hirîn, bazı mülhidlerin yanlış teVillerine meydan vermemek için müteşabihatın te'vilini tecviz etmişlerdir. Binaenaleyh; bu âyette
lâfzından ve Allah isminden ve kelimesinden fiilinden alınmıştır. Şu halde lâfzının manâsı: [Ben ki Allahü Tealâ'yim. Herşeyi bilir ve görürüm.] Yani demektir. Ve bu manâ İbn-i Abbas hazretlerinden mervidir. Yahut manasınadır ki «Ben ihsan sahibi bir melikim» demektir.
[Şu tilâvet olunan âyetler kitabın âyetleridir.]
Yani; şu okunacak âyetler; bütün ahkâmı cami' olan Kur'an'm âyetleridir. Kitapla murad; Kur'an'dır. Evvelinde bulunan kitabın kemâline işarettir ve Kur'an'ın insanlara lâzım olan ahkâmı cami' olduğuna işaret için cemi' manâsını mutazam-mın olan kitab unvanıyla varid olmuştur. bu sûrenin ismi olduğuna nazaran manâ-yı âyet: ismiyle müsemmâ olan sûre-i acibettüşşanm şu tilâvet olunan âyetleri emsaline faik ve kitab unvanını ihraza lâyık olan Kur'an'ın âyetleridir» demek olur.
[Şol âyetler ki Rabbin Tealâ tarafından habibimî Sana inzal olundu. Onların cümlesi haktır ve onlarda asla şüphe yoktur.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbin Tealâ tarafından sana inzal olunan Kur'an'ın küllisi haktır ve manâsı vakıa mutabıktır. Gerek lâfzında ve gerek manâsında asla şüphe ve noksan yoktur. Binaenaleyh; kabule şayan ve lâyıktır.
Edille-i şer'iyeden sünnet ve icma'-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha Kur'an'ın manâsında zımnen münderiç olup sarahaten inzal olunmadıklarından dolayı hak olmamaları lâzım gelmez. Zira; onlar da taraf-ı ilâhiden münzel olan Kur'an'ın mazmununda dahil oldukları için haktırlar.
[Ve lâkin nasın ekserisi Kur'an'ın hak olduğuna iman etmezler.] Zira; ekser-i nas gaflet üzere bulunup nisyan şanlarından olduğu için Kur'an'ın hakikatini tasdik etmezler. Çünkü; lâyıkıyla belagatını tetkik için nazarlarını ihlâl ettiklerinden imana muvaffak olamazlar.
Tefsir~i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebebi nüzulü; ehl-i Mekke'nin Resulullah'a ve Kur'an'a ta'netmeleridir. Çünkü; ehl-i Mekke «Muhammed (A.S.) Kuran'ı kendi indinden icadetti, yoksa taraf-ı ilâhiden vahyolarak gelmiş kelâm-ı ilâhi değildir» demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.[1]
Vacip Tealâ Kur'an'a ekser-i nasın iman etmediklerini beyandan sonra vahdaniyetine ve âhirete müteallik delilleri beyan etmek üzere: buyuruyor.
[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki direksiz semâvâtı kaldırdı. Siz onu görüyorsunuz ve semâvâtı direksiz kaldırdıktan sonra Arş-ı A'lâ üzerine kahr u galebe etti, güneşle ayı halkın raen-faatma muvafık emrine muti' kıldı.]
[Binaenaleyh; onlardan herbiri dünyanın nihayesi olan'vakt-i muayyenine kadar mihver-i lâyıkuıda cereyan eder.
[Allahü Tealâ her işi noksansız tedbir eder, fâil-i muhtar ve vâhid-i hakîkî olduğuna delâlet eden âyetlerini tafsil eder ki siz Rabbiııize mülâki olduğunuza yakın üzere iman edesiniz.]
Yani; sizin menafiiniz için size Kur'an'ı inzal eden Allahü Tealâ, şol zat-ı eceli ü alâ'dır ki şu azamet ve cesametleriyle beraber direksiz gökleri sizin üzerinize kaldırdı ve siz direksiz olarak göklerin kalktığını üzerinizde görüyorsunuz ki istinad edecek altında hiç direği yoktur. Ve semâvâtı bu minval üzere kaldırdıktan sonra ecsamın cümlesinden büyük olan Arş-ı A'lâ üzerine kahr u galebe etti, kudreti her eczasında nafiz ve cami' olduğundan Arş-ı A'lâ kudreti altında nıakhur ve izzeti altında zelil oldu ve insanların menfaatlarma hizmet etmek için güneş ayı emrine muti' kıldığından onlardan herbiri vakt-i muayyenleri olan yevm-i kıyamete kadar kendilerine ta'yin olunan mekânlarında emr-i ilâhi üzere cereyan ederler ki Allahü Tealâ kullarının maişetlerine ve sair hıısusata müteallik her emrini tedbir eder ve sizin Rabbinizin ihsanına veya azabına mülâki olacağınıza yakinen iman etmeniz için vahdaniyetine ve âhirete müteallik âyetlerini size tafsil eder ki asla şüpheniz kalmasın. Çünkü âyetleri tafsil etmek; kulların o âyetlerin manâ ve işaretlerine dikkatle Rablerinin varlığına, birliğine, kudret-i kaahire sahibi ve vaadinin hak olduğuna ve herşeyde kudretinin nafiz olup istediğini istediği anda halk ve icada, ihya ve imateye kaadir olduğuna ve âhiretin vücuduna yakinen iman etmekle saâdet-i dünyeviye ve uhreviyeye nail olsunlar içindir. Zira; şu âlem-i ulvî ve âlem-i süfliyi ve içinde bulunan insanlarla sair ziruhu evvelâ icade, sonra i'dama kadir olduğunu düşünen bir kimse öldükten sonra ihya olunacağına ve Cenab-ı Hakkın bu ihyaya kaadir olduğuna yakînen iman eder ve iman etmesi de lâzımdır. Zira tafsil olunan delâilin muktezası; imandır.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ'mn vücuduna ve vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna semâvât delâlet eder. Zira eesam; siklet ve tabiatta müsavi oldukları gibi em-kinenin cümlesi de bir cismi kabulde müsayi oldukları halde se-mâvâtın direksiz cihet-i fevkte bulunup alt cihette bulunmaması eğer tabiatın iktizası olmuş olsaydı her cismin fevk cihetirîde bulunması lâzım gelirdi. Çünkü; tabiatta cümlesi müsavidir. Halbuki birçok eesam insanlara nispetle alt tabakada bulunuyor. Şu halde cümlesi tabiatta müsavi oldukları halde bazısının üst ve bazısının alt tabakada bulunması bir fâil-i muhtarın ihtiyarı ve bir muhas-sısın tahsisiyle olduğuna delâlet ettiği gibi o fâü-i muhtarın kudret-i kahire ve rahmet-î vâsia sahibi olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; Arş-ı Alâ'dan yedi tabaka yerlerin altına kadar bilûmum mevcudatın herbirinin ayrı ayrı vazı'ları, mekânları, sıfatlan, şekilleri ve herbirinin hareketleri Allahü Tealâ'mn tedbiri ve icadıyla olması kudret-i kahiresine ve herbirinin kendine lâyık vaziyetini ve sıfatını vermesi rahmetinin vüs'atma delâlet eder. Zira; bir kimse birşeyle meşgul olurken diğerinin tedbirinden âciz olur. Amma Allahü Tealâ bir anda herşeyi tedbir eder ki birşeyi tedbiri diğerini tedbirine mani değildir. Binaenaleyh; bir anda şaşırmadan herşeyi tedbir etmek kudretinin kemâline delildir.
Kezalik ecsamı kabulde emkinenin cümlesi müsavi olduğu halde bazısını âlî cihete kaldırmak ve bazı aharı süflâ cihete indirmek fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü se-mâvât için fevk ciheti nasılsa taht ciheti de o nispette olduğundan fevkte bulunduğu gibi tahtta bulunmak dahi mümkünken yalnız fevkte bulunması Allah'ın fâil-i muhtar olup semâvât için fevk cihetini ihtiyar ve tercih ettiğine delâlet eder.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu ve bunun emsali âyetlerde ( ıSj^l ); istilâ manasınadır. Yani; «Arş üzerine istilâ ve kahr u galebe etti ve kudreti nafiz oldu» demektir. Çünkü; istivanın asıl manâsı olan istikrar yani kararlaşmak Vacip Tealâ hakkında mekâna ihtiyacı müstelzim olup bu ise hakk-ı ülûhiyette muhal olduğundan istikrarın manâ-yı lâzımîsi olan kahr u galebe manâsıyla tevil olunmak vaciptir ki. srikr-i melzum irade-i lâzım kabilinden mecaz olur.
Kezalik şemisle kamerin şu görülen nizam üzere cereyanları Allah'ın vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; ecsamm cümlesi hareket ve sükûnu kabulde müsavi olduklarından bunların sükûnu kabil oldukları halde harekete tahsis olunup daima hareket üzere bulunmaları ve daima hareketlerinin bir cihete olup diğer cihete olmaması fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Zira; her cihete hareketleri mümkünken yalnız bir cihete hareket etmeleri ve sükûnları mümkünken harekete tahsis olunmaları elbette bir sâniin tahsisiyle olduğuna delâlet eder.[2]
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eden delâil-i semaviyeyi beyandan sonra delâil-i arziyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki arzı döşedi ve uzattı ve arza sabit dağlar ve akar nehirler halketti.]
[Ve her meyveden tatlı, ekşi iki çift halketti ve Allahü Tealâ geceyle gündüzü ve gündüzle geceyi örter ki gündüzün sıcağı gecenin soğuğu ve gecenin soğuğu gündüzün sıcağıyla izale olunsun ve hararet bürudete muâdil olsun.]
[İşte arzı uzatmak ve her meyveden ikişer nevi halketmek ve geceyle gündüzden her birini diğeriyle örtmekte tefekkür şanından olan her kavim için vahdaniyet-i ilâhiyeye ve fâil-i muhtar olduğuna deliller vardır.]
Yani; semâvâtı direksiz bizim gördüğümüz veçhile üzerimize kaldıran Allahü Tealâ gol zattır ki arzı döşedi ve uzattı ve arzda yüksek ve sabit dağlar halketti, dağlarında, ovalarında ırmaklar ve nehirler akıttırdı ki insanların kendileri ve hayvanları intifa' etsin, ekinlerini, bağlarını, bahçelerini sulasınlar ve idame-i hayatlarına hadim olan rızıklarını tahsil etsinler ve her meyveden ikişer nevi tatlı, ekşi, beyaz, siyah, küçük, büyük halketti ki, devamına, bekasına ve ıslahına sebebolsun ve soğuğu gidermek için geceyi gündüzle, sıcağı gidermek için gündüzü geceyle örter ki sıcak soğuğa ve soğuk sıcağa muâdil olsun ve nâs rahat etsin ve hasılat kemâlini bulsun. İşte şu delâilin cümlesinde düşünmek şanından olan bir kavmiçin sâniin vücuduna yüzlerce deliller vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın bu âyette arzı med yani uzattığını beyan etmesi; arzın küre olmasına mani değildir. Çünkü; kürevî olan bir cismin cesametine göre uzun ve döşenmiş görülebilir ki bizim arzı altımıza döşenmiş gördüğümüz gibi. Binaenaleyh; döşenmiş ve uzun görünmesinden kürevî olmamak lâzım gelmez ve bu itibarla Vacip Tealâ'nın arzı uzattığını beyan etmesi küre olmadığını beyanı müstelzim olmaz. Arzın bu miktardan daha az veya çok olması mümkünken bu miktar üzere tahsis olunması halikın fail-i muhtar olmasına delâlet ettiği gibi dağlar dahi halikının fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Zira; arzın her cihette tabiatı müsavi olduğu halele bazı mahallinde dağ olup bazı mahallinde olmaması tabiat vasıtasıyla olmayıp fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Eğer tabiat vasıtasıyla-olsa her yerde dağ olması veyahut olmaması lâzım gelir ve dağlar da muhtelif surette olmaz ve bir siyak üzere olurdu. Halbuki muhtelif surette olması da halikın fâil-i muhtar olmasına delâlet eder. Kezalik dağların bazısında maden olup bazısında maden olmadığı dahi fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat vasıtasıyla olsa her dağda bir nevi maden olması lâzım gelirdi. Meyvelerin envâ'mda dahi halikın vücuduna ve fâil-i muhtarın halkıyla olduğuna delâlet vardır. Çünkü; yere düşen bir tane ta-biat-ı vahide sahibi olduğu halde rutubetle şişer, altından, üstünden yarılır, altından kökleri arzın içine gider, üstünden yanlan toprağın üstüne semaya doğru teveccüh eder. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa tabiatın icabı bir tarafa gidip diğer tarafa gitmemesi lâzım gelirdi. Çünkü; o tanede tabiat bir olduğu gibi eflâk ve yıldızların te'siri dahi birdir. Bir tabiattan iki muhtelif halin zuhuru muhal olduğundan bir taneden iki halin zuhuru fâil-i muhtarın halkı ve ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Kezalik o bir taneden çıkan ağaçtan bir kısmı sert odun, diğer bir kısmı da yumuşak ha-rir gibi yaprak ve diğer bir kısmı meyve ve meyveriin bir kısmı çekirdek ve diğer bir kısmı insanın yemesine elverişli olması gibi acaip ve muhtelif suretlerin tabiat vasıtasıyla husulü muhal olduğundan bunların cümlesi sâniin fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat vasıtasıyla olsa tabiatın iktizası hangi şekliyse ancak o şekille olup onun zıddı olmamak lâzım gelirdi.[3]
Vacip Tealâ vücuduna delâlet eden delâil-i semaviye ve arzi yeyi beyan ettiği gibi havadiste eflâk ve yıldızların te'siri olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ'nın bedayi-i san atı ve garaib-i hikmetinden birisi de arzda birbirine civar kıt'alar vardır.] Ki o kıt'alardan bazısı gayet güzel her şeyi" bitirir ve sahibini güldürür, diğer kıt'ası ona yakın olduğu halde bir şey bitirmez, sahibini me'yus eder. Eğer Halik Tealâ'nın kudreti ve ihtiyarıyla olmamış olsa da tabiatın, eflâk ve yıldızların tesiriyle olsaydı kıt'alarm cümlesi müsavi olurdu. Çünkü; arzda tabiat bir olduğu gibi eflâkin ve yıldızların her kıt'aya nispetleri müsavi olduğundan her kıt'ada tabiatın iktizası ve yıldızların te'siri bir olup kıt'alar birbirinden farklı olmazdı. [Ve arza bazı mahallerinde üzüm bağları ve bazı mahallerinde ekinler, diğer mahallerinde bir kökten müteaddid saik mıh ve muhtelif köklerinden muhtelif salkımlı hurma bahçeleri vardır. Halbuki bunların cümlesi bir sudan sulanır.] Maahaza meyveler renklerinde, tadlarmda, rayihalarında muhteliftir. Arzın ve suyun tabiatı bir olduğu halde aynı toprak ve sudan hasıl olan meyvelerin muhtelif olarak zuhur etmesi fâil-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olup tabiat ve yıldızların te'siriyle olmadığına delâlet eder. Eğer tabiat vasıtasıyla olsa toprağın, suyun ve yıldızların icabı bir nevi meyva olmak lâzım gelirdi.
[Ve Biz Azîmüşşan o meyvelerin bazısını bazısı üzerine yemekte tafdil ederiz.] Zira; bazısının lezzeti ve tadı diğerinden ziyade olduğu gibi menfaati da öbüründen çok olur. Halbuki o meyvelerin hepsi aynı toprak ve aynı sudan hasıl olduğu gibi, eflâkin ve yıldızların nispeti de müsavidir. Eğer tabiat veya ecram-ı ulvi-yenin te'siriyle olsaydı hepsi bir renkde, lezzette ve şekilde müsavi olur, asla farkları olmaz ve bir şey olur, muhtelif olmazdı. Bu hal insanlarda dahi mevcuttur. Zira; bir ana ve babadan, bir memleket içinde, bir çatı altinda dünyaya geldikleri halde hiç birinin rengi ve ahlâkı diğerine benzemediği gibi itikadda bile ihtilâf ederler. Bazısı mü'min, bazısı kâfir, bazısı tayyib, bazısı habis, bazısı hüsn-ü .ahlâk ve diğeri sû-i ahlâk sahibi olur. Binaenaleyh Kur'an; ba'zı-sında iman ve hüsn-ü ahlâkı bitirir ve diğerinin şekavet ve tuğyanını arttırır. [İşte şu arzın tabiatı olup suyun cemi-i nebatata nispeti müsavi olduğu halde muhtelif bahçeler ve bahçelerde muhtelif meyvelerin zuhurunda aklı olan kavmiçin Allah'ın vücuduna ve vâhid-i hakîkî olup fâil-i muhtar olduğuna ve kudretinin kemâline delâlet vardır.] Binaenaleyh; aklı olanlar bu deliller vasıta-" sıyla itikad-ı hakka istidlal ve itikad-ı batıldan teberri ederler. Şu halde itikad-ı hakka istidlal edemeyen müşriklerin aklı olmadığına bu âyette ta'riz olduğu . Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatın-dandir.[4]
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i semaviye ve arziyeyle istidlalden sonra dünyada icada kaadir olduğu gibi âhi-rette iadeye dahi kaadir olduğunu ve kâfirlerin âhireti inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Eğer sen onların seni tekzib ederek putlara ibadetlerinden taaccüb edersen onların taaccübe lâyık olan sözleri: «Biz vefat edip toprak olduğumuzda ti irilip bir yeni cisim mi olacağız?»
diyerek söyledikleri sözleridir.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül «Eğer sen onların bu kadar açık delillerden istidlal etmeyerek cemadat kabilinden hiç bir şeye muktedir olmayan putlara ibadetle şirkedip seni tekzib etmelerinden taaccüp edersen onların daha garip taaccübe şayan şu sözleridir. Çünkü; haşri inkâr eder ve «Biz ölüp toprağa karışıp çürüyüp toprak olduğumuzda mı tekrar dirilip yeni bir mahlûk ve cism-i ce-did olacağız?» demekle âhireti ve hasrı inkâr ederler. İşte onların taaccübe lâyık olan bu sözleridir. Zira; şu beyan olunan muhtelif meyveleri, hayvanları ve arzın müteaddid kıt'alarını görüp de bunlardan halikın kudretine ve bidayeten bunların icada kaadir olduğu gibi öldükten sonra ihyaya dahi kaadir olacağına istidlal etmemek taaccübe daha ziyade şayandır. Çünkü; âhirette iade dünyada icaddan daha kolaydır ve bu deliller icada delâlet ettiği gibi âhirette iadeye dahi delâlet eder. Çünkü; dünyada hayatı kaabil olan cismin âhirette dahi kaabil olacağında şüphe yoktur. Kezalik Vacip Tealâ halkettiği mahlûkatmda dünyada nasıl tasarrufu nafizse âhirette dahi Öylece tasarrufu nafiz olacağında tereddüde mahal yoktur. Binaenaleyh; bunların şu hamakat üzere âhireti inkârları taaccübe savandır. [5]
Vacip Tealâ âhireti inkâr edenlerin sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor:
[İşte şu âhireti inkâr edenler şol kimseler ki onlar Rablerinc küfür ve envâ'-ı nimetlerini inkâr ederek şirke cür'et ettiler.]
[İşte şu kâfirlerin dünyada itikadian şehevat-ı nefsaniyele-rine bağlı olduğundan dar-ı âhirette zincirler boyunlarındadır.]
Çünkü; boyunları zincirlerle bağlı olacaktır.
[İşte Rablerine küfredip boyunları zincirlerle bağlı olanlar Cehennenı'in ashabıdırlar.] Zira; onlar ebeden Cehennem'de kalacaklardır ve Cehennem'den bunlar için kurtuluş yoktur.
Vacip Tealâ bu âyetde hasrı inkâr edenlerin küfürleriyle hükmettiğinden ecsamın hasrını inkâr edenlerin kâfir olduklarına bu âyet delâlet eder. Çünkü haşr-ı ecsam; nusus-u kafiyeyle sabit olduğu cihetle haşr-ı ecsamı inkâr nusus-u kafiyeyi inkârdır, nusûsu kafiyeyi inkâr ise küfür olduğundan hasrı inkâr edenler kâfirlerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Cehennem'de muhalled kalacakların kâfirler olup mü'min-i fasıkların muhalled kalmayacaklarına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak muhalled kalacakların kâfirler olduğunu edat-ı hasr olan zamirle beyan buyurmuş ve kâfir olduklarım tasrih etmiştir. Binaenaleyh; mümin-i fasıkın Ce-hennem'de muhalled kalacağını itikad etmek batıldır.
Hulâsa; kâfirlerin »Biz ölüp toprak olduktan sonra yeni bir cisim olarak dirilecek miyiz?)) diyerek hasrı inkârlarının taaccübe şayan olduğu ve bunu inkâr edenlerin Rablerine küfrettikleri ve bunların dünyada itikadları arzularına bağlı olduğu gibi âhirette boyunlarının zincirlerle bağlı olacağı ve bunların Cehennem'in yaranları olup ebeden Cehennem'de kalacakları ve ebeden Cehen-nem'de kalmak kâfirlere münhasır olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]
Ve1cip Tealâ kâfirlerin âhiretde muhalledün finnar olacaklarını beyandan sonra dünyada azaplarının alelacele gelmesini istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Kâfirler haseneden evvel seyyie olan azabın gelmesini isti'cal ederek senden isterler. Halbuki bunlardan evvel geçen milletlere envâ'-ı azap geldi/Bunlara ne oluyor ki onlardan ibret almazlar ve onlara gelen ukubetin emsali kendilerine de geleceğini neden tecviz etmezler?]
[Halbuki habibim! Rabbin Tealâ nâsin zulmüyle beraber nâsa mağfiret sahibidir.]
[Ve şirk üzere devam edenlere Kabbin Tcalâ'nın azabı şiddetlidir.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin kemâl-i gaflet ve hamakatları icabı afiyetten ibaret olan haseneden evvel ukuubetten ibaret olan seyyieyi isti'câl ederler. Halbuki bunlardan evvel bir çok ümmetlere nebilerini tekzibettikleri için ukubet geldi geçti. Şu halde bunların onlardan ibret 'almaları lâzımdır. Çünkü; bunlardan evvel geçen milletler de bunlar gibi resullerini tekzib edip şirk ve zulüm gibi cinayetleri irtikâbettiklerinden onlara envâ'-ı ukuubet geldi, onları ihlâk etti. Şu halde onların halleri envâ'-ı ukubata sebep olunca bunların halleri de envâ'-ı ukubâta sebep olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; evvel geçenlerin hallerinden sonra gelenlerin ibret almaları vaciptir. Maahaza halleri helak olmalarını icabediyorsa da Rabbin Tealâ onların nefislerine ve gayrılara zulümle.riyle beraber azaplarım te'hir eder. Onların arzuları veçhile azaplarını ta'cil etmez. Zira; Rabbin Tealâ nâsa mağfiret sahibidir. Çünkü; tevbe edenlerin günahlarını affeder ve küfrüzere ısrar ederek âhirete gidenlere Rabbin Tealâ'nm ikabı şiddetlidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile /-iaşene yle mu-rad; afiyet ve Resulullah'ın vaad ettiği nusret ve âhirette Cennet'-tir. Seyyieyle murad; envâ'-ı ukubattır. İşte insanlar için istenmeye lâyık olan şey; afiyet, nusret, zafer ve âhirette Cennet olduğu halde bu gibi sebeb-i saadetlerini istemezden evvel müşrikler envâ'-ı ukubatı istediklerini bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. MesüIâtla murad; dünyada insanların helakine
sebep olan feci' azap ve ukubetlerdir. de bulunan manâsına olduğundan «Zulümleriyle beraber Rabbin Tealâ mağfiret sahibi» demek «Azaplarını ta'cil etmez ve tevbe ederlerse günahlarını mağfiret eder ve tevbe etmeyip küfrüzere ısrar edenleri şiddetle azap eder» demektir. Şu halde bu âyet-i celile ümem-i salifenin helaklerini hatırlarına getirmekle kâfirleri ibret ve insafa davet ettiği gibi tevbe ettikleri surette mağfiret olunacaklarını dahi beyanla imana terğib ve tevbeyi terkle şirke devam ettikleri surette azabın şiddetini beyanla küfürden tenfir etmiştir. Kazı ve Medarik'in beyanları veçhile azabı isti'callerinin keyfiyeti şöyledir : Resulullah onları imana davet edip iman etmedikleri suretde azabın nazil olacağını beyanla korkuttuğu vakitte onlar istihza tarikıyla "Hani ya azap nerede kaldı? Eğer dediğin doğruysa o azab gelsin»' demekle azabın te'hirini istihza etmişlerdi. İşte bu gibi gaflet ve serkeşlikle söyledikleri sözlerini Cenab:ı Hak isti'calle. beyan buyurmuş ve isti'calin mezmum olduğuna işaret etmiştir.[7]
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı isti'cal ettiklerini beyandan sonra resulünün mucizelerine kanaat etmeyip başka mucize istediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfir olan kimseler derler ki «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine Rabbisinden nübüvvetine delâlet eden alâmet inzal olunmuş olsaydı biz de iman ederdik.»] İşte bu sözleriyle mucize isterler.
[Habibîm! Sen ancak onları korkutursun, yoksa imana icbar edecek değilsin.]
[Ve her kavmiçin bir yol gösterecek resulleri vardır.]
Yani; ehl-i Mekke Resulullah'm izhar ettiği mucizelerini nübüvvetini ispata kâfi görmeyerek derler ki «Ne olaydı Muhammed (S.A.) üzerine şu getirdiği mucizelerden başka Rabbisinden bir mucize inzal olunsaydı da biz de o mucizeye kanaat ederek iman etseydik. Bizim istediğimiz gibi mucize nazil olmadığından iman etmedik. Zira; mucize Hz. Musa'nın asası ve Hz. Salih'in devesi gibi açık olmak lâzımdın) demekle iman etmemek için bir takırtı şüphe beyan etmeye kalkıştılar. Habibim! Sen ancak azab-ı ilâhimizi onlara beyan etmekle korkutursun. Binaenaleyh; vazifen iman etmedikleri surette başlarına gelecek felâketi beyan etmekle onları korkutmaktır, yoksa onların, her istediklerini getirmek ve her dediklerini yapmakla me'mur değilsin. Çünkü; iman ederlerse menfaati, etmezlerse zararı onlara aittir. Ve her kavmiçih bir yol gösterici vardır. Sen de bunlara doğru yolu gösterici resullerisin. Şu halde azapla izhar etmek ve tarik-ı hakkı göstermekle vazife-i ri-saleti eda ediyorsun, yoksa onların istediklerini yapmaya mecbur değilsin.
Bu âyette hâd'la murad; nebi olursa her kavmiçin doğru yolu gösterecek bir nebi var demektir ve had 'la murad; Allahü Tealâ olduğuna nazaran her kavmiçin Allahü Tealâ doğru yolu göstericidir. Binaenaleyh; dilediği kulunu hidayette kılar demektir. Bu misilli temerrüd ederek Resulullah'ın mucizesine kanaat etmeyenlerin küfürlerini tescil ve tasrih için ism-i zamir bedelinde ism-i mevsul varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü; yerinde denilse manâ doğru olurdu ve lâkin küfürleri tasrih olunmazdı.
Mucize talebinde bulunan kâfirlere istedikleri mucize gelse iman etmeyeceklerine binaen Cenab-ı Hak istedikleri vechüzere .mucize halketmemiştir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile fesahat ve belagat kavm-i Arap'ta gayet ileri gitmiş en büyük bir meziyetten addolunurdu, Araplar bununla mübahase ve müsabakalar açmış ve hatta bu hususta müfaharet için panayırlar kurup herkes ebyat ve eş'ârıyla meydan-i müfaharete koştukları bir zamanda, Kur'an'm cümlesine tefevvuk edip tavk-ı beşerden hariç bir belagat üzere müştemil olarak zuhur etmesi mucize yönünden kâfi olduğu cihetle Kur'an'a kanaat etmeyen kimsenin başka hiçbir şeye kanaat etmeyeceği aşikârdır. Herkesin istediğini getirmek kapısı açılırsa herkes her arzusunu ister ve arzu ettiği şey meydana gelmeyince iman etmeyeceğini beyan etmekle nübüvvetten maksat fevtolur. Çünkü; her şahsın arzusuna göre mucize izhar etmek bitmez, tükenmez, başa çıkmaz ve herkese bir mucize göstermekle mucizenin kıymeti kalmaz bir hale gelir. Binaenaleyh; emr-i nübüvvetten maksat olan tesis-i şeriat imkândan çıkar. Zira; herkesin arzusu tükenmediğinden her şahsın arzusunu is'âf mümkün değüdir. Şu halde dava-yı nübüvveti ispata kâfi mucize izhar ettikten sonra tekrar mucize istemek fasid bir garaza mebni olduğundan Cenab-ı Hak bu misilli taleplerin hüsnüniyete makrun olmadığını beyanla iltifat etmemesini resulüne tavsiye etmiştir.[8]
Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'dan başka mucize talebinde bulunduklarını beyandan sonra ilminin her şeyi muhit olduğunu ve bunların başka mucize istemekten maksatlarının ne olduğunu biîdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ her hatunun hamlini ve rahmetini noksan veya ziyade ettiğini bilir.]
[Ve her şey ind-i ilâhide miktar-ı muayyen üzeredir.]
[Allahü Tealâ bizim bilmediğimiz gizli ve aşikâr cümle eşyayı bilir büyük ve cümleden yüce bir uludur.]
Yani; Allahü Tealâ'nm ilmi herşeyi muhit olduğundan her hatunun hamlini ve rahmine konulan hamlin müddetini ve rahmin noksan ettiği şeyi, rahimde çocuğun cüssesini, noksan olduğunu ve rahmin ziyade ettiğini ve günlerinin noksan veya ziyadeliğini, doğacak çocuğun müddetinin ziyade veya noksan ve o çocuğun oğlan veya kız olacağını bilir. Her şey onun indinde bir miktar-ı muayyen üzerinedir. Binaenaleyh; ilm-i ilâhide muayyen olan mikda-rından ziyade veya noksan olmaz, her vücut bulacak şeyin miktarı ve hadis olacağı vakit ziyadeliği ve noksanı ma'lûm olduğundan o miktarı ve vaktini bir zerre ve bir dakika tecavüz olmaz. Onun için herşeyin esbabı hazırlanır, vakt-i mev'ûdunda miktar-ı muayyen üzere tayin olunan zamanda vücut bulur ve Allahü Tealâ gaibi .ve aşikârı cümlesini bilir bir Azîmüşşandır, cümle üzerine kudretiyle galebe etmiş bir kebir-i müteâldir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile er-hamın gayzıyla murad; rahmin noksanı ve hâmil olan hatunun hâmil üzerine hayız görmesidir. Çünkü hâmile hatunun hayız görmesi; çocuğun gıdasını noksan etmektir. Zira dem-i hayız; rahimde çocuğun gıdası olduğu cihetle hatun hâmile olduktan sonra hayız gördüğünde rahimdeki çocuğun gıdasını tenkis eder, bu ise rahimde çocuğun zayıf düşmesine sebep olur, eğer hamli halinde hayız görmezse gıdasını muhafaza ettiği cihetle çocuğun cüssesi kavî ve ziyade olur. Şu halde rahmin noksan etmesiyle murad; dem-i hayzın çıkması ve çocuğun gıdasının noksan olmasıyla hilkatinin noksan olmasıdır. Ziyade etmesiyle murad; demin rahimde mahfuz kalmasıyla gıdasını lavı alıp çocuğun hilkatinin tam olmasıdır. Yahut noksanla murad müddetini ikmâl etmeden doğmak ve ziyadeyle murad; müddetini ikmal etmekle doğmaktır. Şu kadar ki müddet-i hamlin ekalli altı ay olduğundan altı ayı ikmal ederek doğan çocuk noksan addolunmaz ve ekseri müddet-i hamil İmam-ı A'zam indinde iki, Şafii indinde dört ve Maliki indinde beş senedir. Beyzâvî'nin beyanı veçhile İmam-ı A'zam indinde bir batından dört çocuğun doğması mümkündür ve İmam-ı Şafii beş çocuk doğabileceğini beyan ve Yemen'de vuku bulduğunu hikâye etmiştir.
Beyzâvi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ zatını; kudreti, ilmi ve sair sıfatı cihetinden büyüklükle tavsif etmiştir. Çünkü; cesamet cihetinden büyüklük Vacip Tealâ hakkında muhaldir. Zira cesamet; emmare-i hudustur ve emmare-i hudus olan şeylerin cümlesinden Cenab-ı Hak münezzehtir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nm rahm-i ümmehatta olan çocukların oğlan, kız, azalarının tam, noksan, güzel, çirkin, uzun, kısa, müddetlerinin tam veya noksan, bir veya müteaddid olduğunu bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]
Vacip Tealâ ilminin ihatasını tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Sizden sözünü saklayan, saklamayıp açıktan söyleyen, geceyle saklanan, gündüzle dışarı çıkıp yoluna devam eden kimseler ilmri ilâhide müsavidirler, asla fark yoktur.]
Yani; sizden sözünü gizli söyleyen veyahut kalbinde saklayan ve lisanıyla aşikâr söyleyen, geceyle gizli günah işleyen, gündüzle günahtan beri gibi meydana çıkıp gezen ve yoluna devam edenlerin cümlesi ind-i ilâhide müsavi ve ilmi cümlesini ihata eder, gizli aşikâr cümlesi müsavidir, beyinlerinde asla fark yoktur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müstahfin; gecenin zulmetinden istifade ederek günah -işleyen kimsedir. Sarıp; isyandan beri olduğunu halka ilân etmek için gündüzde dışarı çıkıp gezen kimsedir. Bu hâl alelekser hırsızlarda olur. Çünkü; onların âdetleri geceyle sirkat edip gündüzle halka bildir-memek için taşra çıkıp suçsuz ve günahsız gibi gezmektir. Fakat günahlarını halktan saklarlarsa da Cenab-ı Hak'tan saklayamaya-eaklarmı bu âyetle beyan buyurmuş ve bu gibi ef'âle cür'et edenlerin ettikleri yanlarına kalmayacağını beyanla tehdid etmiştir.[10]
Vacip Tealâ ilminin hafî ve celî her şeyi ihata ettiğini beyan ettiği gibi her kimsenin ef âlini takib eder yanında melekler bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[O günah işleyen kimsenin Önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu muhafaza eder Allah'ın melekleri vardır.]
Yani; her kimsenin önünde ve arkasında ta'kib eden Allah'ın melekleri vardır, onun hafi ve celi amelini yazar. Binaenaleyh;onun işlerini ve sözlerini yazar ve murakabe ederler ve emr-i ilâhiyle o kimseyi muhafaza eder ve işlediği günahtan gelecek mazarrata mühlet isterler ki tâib ve müstağfir olmasına intizar eder-îer, bu cihetle günahına mukabil gelecek mazarrattan bir müddet-i muvakkate mahfuz kalır.
Beyzâvi ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile muakkibatla murad; insana rnüvekkel olan Meleklerdir. Çünkü; onlar gece ve gündüzde insanı ta'kibederler ve gündüze müvekkel olan melekler sabahtan akşama kadar da ta'kibederler, akşam oldu mu geceye müvekkel olanlara devr ü teslim ederler ve gece sabaha kadar da onlar ta'kibedip sabahleyin sabah meleklerine teslim ederler. Onların vazifeleri; hayır ve şer müvekkel oldukları kimselerin amelini yazmaktır.
Her insanı murakabe eden meleklerin beş olup biri sağında hasenatını, diğeri solunda seyyiâtını yazdığı, biri önünde, diğeri arkasında bulunup bunların da Allah'ın emriyle o kimseyi mazarratlardan muhafaza edip kaderi zuhur edince o kimsenin yanından ayrıldıkları ve diğer birisi de başı üzerinde bulunduğu mervidir. Şu halde Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meleklerin ta'kibinde insanın dört faydası vardır. Birincisi; insanı şeytan'ın şerre davet etmesine karşı meleklerin hayrata davet etmeleridir. İkincisi; ins ü cinnin ve haşeratın şerrinden muhafaza etmeleridir. Üçüncüsü; meleklerin takibini bildiğinden dolayı insanın günahtan çekinmesidir. Dördüncüsü; sahife-i af mâline amelinin tamamen yazılıp şüphesi olmamasıdn.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Amir b. Tufeyl) ve (Erbed b. Rebia) denilen iki kimse hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah Mescid-i Şerifte bulunduğu bir zamanda bunlar huzur-u risalete gelirler ve (Âmir) «Yâ Muhammedi Ben İslâm olursam bana ne var?» deyince Resulullah «İslamların menfaati sana menfaat ve mazarratı sana mazarrattır» buyurur. (Âmir) «Sen öldükten sonra bu milletin umurunu bana teslim eder misin?» der. Resulullah da «O bana ait bir vazife değildir. Allahü Tealâ kullarının umurunu istediğine verir» deyince (Âmir) «Seninle konuşacağım, biraz tenha gidelim" der.'Resulullah'la beraber Mescid'den arala'şırlar. Fakat (Âmir) arkadaşı (Erbed) e «Ben söze başladığımda sen kılıçla Muhammed (S.A.) in boynunu vur> diye tenbih etmiş olduğundan (Âmir) söze başlayınca (Erbed) ki-hcını çekerse de kılıcını kınından çıkaramaz. (Amir) vurmasına işaret eder. Resulullah bu hâle vakıf olunca «Yâ Rabbi! Bunlardan benim intikamımı bildiğin veçhile al» diyerek duâ etmesi üzerine hava berrak ve bulutsuz olduğu halde derhal saika iner, (Erbed) in canı Cehennemce gider. Bu hali gören (Âmir) hemen hu-zur-u risaletten firar edip (Selûliye) taifesinden bir kadının hanesine misafir olur. Ertesi gün atma biner, fakat boynunda bir yara çıkar. Atı idareden âciz kaldığından dağ başlarında şurada burada gezerken atından inmeden o dahi nar-ı Cahime kavuşur. İşte bu vak'a üzerine bu âyeti inzal eden Cenab-ı Hak meleklerin resulünü muhafaza ettiklerini beyan buyurduğu (Abdurrahman b. Zeyd)
Hazretlerinden mervidir.[11]
Vacip Tealâ ilminin herşeye lâhik olduğunu ve her şahısla beraber o şahsı ta'kib eden melekler bulunduğunu beyan ettiği gibi insanlar hallerini tebdil edince nimetini tebdil edeceğini, eğer insanlar hallerini tebdil etmezlerse nimetlerinin tebdil olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ bir kavmin nimetini tağyir etmez o kavim amellerini tağyir etmedikçe.]
[Ve Allahü Tealâ bir kavme azap murad ettiğinde Allah'ın m ura d ettiği azabı o kavimden reddedecek bir kimse yoktur.]
[Halbuki Allah'ın gayrı, kulları için hiç bir veli yoktur.]
Yani; Allahü Tealâ bir kavme verdiği afiyet, refah, saadet, ferah, sürür ve sıhhat-ı beden gibi ni'metîeri tebdil etmez, o kavim kendi nefislerinde olan a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı hamide gibi amellerini tebdil edinceye kadar. Binaenaleyh; eğer kavim taatlarım ma'siyete tebdil ederlerse Alîahü Tealâ da nimetini nikmete, afiyetini, musibete tebdil eder. Allahü Tealâ bir kavmine fitne, belâ, musibet, düşman tasallutu Ve'tâûn gibi azap murad ettiğinde Allah'ın murad ettiği azabı o kavimden reddedecek bir kimse yoktur. Hiç bir kavmiçin Allah'ın gayrı yardımcı da yoktur.
İşte bu âyet-i celile her kavim ve millet belki her şahıs için bir düstur-u a'zamdır. Çünkü; âyet insanlar salâh-ı hâl üzere devam ettikçe nail oldukları nimetlerinin, devam edeceğine delâlet ettiğinden her kimsenin nimetinin devam etmesi için salâh-ı hâlini muhafaza.etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Şu halde insanın hali merhamet-i ilâhiyeyi celbetmekte miknatıs gibidir. Zira; halini yani ibadetini kabahata tebdil edince nimeti de musibete tebdil olunacağını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Allahü Tealâ bir kavmin kötü amelleri ve alilâk-t seyyieleri sebebiyle onlara bir. fitne ve musibet murad ederse o musibeti onlardan defedecek hiçbir kimse yoktur. Çünkü; o kavmiçin ve bilûmum kullar için Allah'ın gayrı bir yardımcı ve işlerine bir mütevelli yoktur, ancak Allahü Tealâ vardır. Binaenaleyh; o belâyı kullarından kaldıracak ancak Allahü Tealâ'dır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın nimetini tağyir, kulunun ahvalini tağyirden muahhar olduğuna delâlet eder. Çünkü; abid halini tağyir-etmedikçe Allahü Tealâ nimetini tağyir etmeyeceğini sarahaten beyan buyurmuştur.
Hulâsa; âyet-i celile üç hükmü cami'dir. Birincisi; abid halini tebdil etmedikçe Allahü Tealâ'nın nimetini tebdil etmeyeceği, ikincisi; Allahü Tealâ bir kavme musibet murad ederse o kavimden o musibeti defedecek bir kimse bulunmadığı, üçüncüsü; Allah'ın gayrı kullarının bir velisi olmadığıdır.[12]
Vacip Tealâ bir kavmin azabını murad ederse hiçbir kimsenin o azabı reddedenıeyeceğini beyan ettiği gibi azabı inzale kudretine delâlet eden delillerden bazısını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki minvechin korkunç ve minvechin yağmur ümidi olan şimşek parıltısını size gösterir ve derhal ağır bulutlar icad eder.]
[Ve gök gürlemesinden ibaret olan-(ra'd) Allah'ın medh ü senasına mülâbis olduğu halde Allah'ı nekaisten tenzih eder ve melekler de Allah'ın korkusundan teşbih ederler.]
[Allahü Tealâ yıldırımları gönderir ve o yıldırımları dilediği kuluna isabet ettirir. Halbuki Allah'ın kulları vahdaniyet-i ilâhiye hakkında mücadele ederler.]
[Ve Allahü Tcalâ'nın kuvvet ve kudretiyle intikamı şiddetlidir.]
Yani; Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi ihata ettiği gibi kudret-i kahiresi makdûratın kâffesine kâfidir. Zira; Allahü Tealâ şol kaadir ve kayyum ki sizi korkutmak ve minvechin yağmur yağacak ümidini vermek için ansızın bulutun arasından parlayan ve ateş alevinden ibaret olan şimşeği size gösterir ve derhal buhardan terek-kübeden yağmur sularıyla ağırlaşmış olan bulutu icad eder. Gök gürlemesindkn ibaret olan ra'd kudret-i ilâhiye ve kemalât-ı sübhaniyeye delâlet ettiği cihetle Allah'ın azametle medh ü senasına mülâbis olduğu halde Rabbisini cemi-i nekaisten tenzih eder ve melekler Allah'ın heybet ve azameti karşısında teşbih ederler. Çünkü; celâlet-i ilâhiyeden her zaman korkarlar ve Allahü Tealâ yıldırımları gönderir ve isabetle helaki mukadder olan ve helakini istediği kuluna isabet ettirir. Binaenaleyh; bundan evvelki âyetin sebeb-i nüzulünde beyan olunan (Erbed b. Rebia) gibi derhal ih-lak eder. Halbuki onlar Allah'ın vahdaniyeti hakkında mücadele ederler. Şu halde zannetmedikleri cihetten yıldırım gelir, onları ihlâk eder. Zira; Allah'ın düşmanlarından intikamı şiddetlidir.
Hâzin'in beyanı veçhile berk; bulutun arasından parlayan ateş alevidir. Ve kudretullaha delâlet eden acayibattandır. Zira; rutubetli buhar eczasından terekkübeden yaş ve soğuk buluttan gayet hararetli ve sıcak kuru ateş parçasının parlaması iki zıd-dın bir arada bulunması gibi garaipten olduğu cihetle bunu halke-den haîlâkın kudret-i kahiresine elbette delâlet eder. Çünkü; zıd olan su içinden diğer zıddı olan ateşi halketmek elbette kudret-i kâmile sahibi olmaya mütevakkıftır. Zira; suyun şanı kuvvetli ateşleri söndürmekken suyla dolu buluttan azıcık bir ateşi.halketmek kaadir ü kayyum olan Allah'ın şanıdır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile berk; nefsinde korku ve ümitten ibaret olduğuna işaret için denilmiştir. Yani «Berk ayn-ı korku ve ümid olduğu halde Allahü Tealâ size gösterir" demektir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile berkin "korku olması' saika nazil olmasından ve ümid olması da bulutlu havadan yağmur beklenmesindendir. Misafir olan kimselerin şimşeği görünce sığınacak yerleri olmadığından rahmet yağacağından korktukları gibi hanesinde rahat olanlar da ekinleri, bağlar ve bahçeleri1 istifade edeceğinden yağmur ümid eder ve beklerler. Kezalik serme zamanı sergide üzümü, hurma ve inciri olanlar şimşeği görünce yağmurdan korkarlar ve sair hasılat sahipleri de yağmur ister ve ümid ederler. Meselâ afyon sakızı alınacağı zaman afyoncu yağmurdan korkar, halbuki ekinci de yağmur ister. Binaenaleyh; bir memlekette ve bir zamanda rahmet bazı kimseler hakkında mazarrat olduğundan korkarlar, diğerleri hakkında menfaat olduğundan ister ve ümid ederler.
Kezalik arazisi ratıp ve sulu olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmurdan korkarlar. Çünkü; o misilli arazide rahmet kıtlık iras eder. Amma arazisi yâbis olan belde ahalisi şimşeği görünce yağmur ümid eder ve isterler. Çünkü; yâbis olan arazide rahmet, bolluk ve ucuzluk tevlit eder.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanları veçhile şahap; ism-i cins olduğundan bulutun azına ve çoğuna şamildir. SikaI ; sıkletin cem'idir ki yağmur sularıyla ağırlaşmış demektir. Bulutun gökyüzünde halkolunması veyahut arz üzerinden buharın havaya çıkması ve soğuk tabakaya dokunmasıyla bir araya toplanmak suretiyle bulut olması ve tabaka-i bâride sebebiyle sıkışıp suyla dolup ondan yeryüzüne kalburdan elenir gibi rahmet tanelerinin inmesi veyahut bazı hukemâmn beyanı veçhile denizlerden buluta alınıp tekrar buluttan yere inmesi hallâk-ı âlemin kudret-i kahire-sine açık bir delildir. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat vasıtasıyla olsa bulutun tabiatı yağdırmaksa, daima buluttan yağar ve yağdırmamak ise daima yağmazdı. Halbuki buluttan bazan yağar, bazan bir damla bile düşmez ve eğer bulutun tabiatı yağdırmak olsa daima bir siyak üzere yağardı. Halbuki bazı yağmur taneleri iri ve seyrek olur ve diğer vakitte gayet ince ve sık olur, hatta.bazan kar ve dolu yağar, İşte bunların cümlesi fâil-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder,
Ra'd ; bir melek ismi olduğunu beyan edenler varsa da esah olan bulutların cevv-i semâda sıkışıp çarpışmasıyla Allah'ın halkettiği mehabetli gürültülerdir. Bu mehabetli şada Allah'ın azametine ve nekaisten münezzeh olduğuna delâlet ettiği için ayn-ı teşbih olduğundan ra'dın teşbih ettiği beyan olunmuştur. Yahut havanın gürültüsünden ibaret olan ra'dı işiten kimselerin Cenab-ı Hakkı teşbih ve tenzihlerine sebep olduğundan teşbih; sebep olan ra'da isnad olunmuşsa da insanların teşbihleri murad olunmuştur. Binaenaleyh; (İbn-i Abbas Hazretleri havanın gürültüsünü işitince tesbih-i lâtifiyle teşbih ettiği mervidir.
Savaik ; yıldırım manâsına olan saikanın cem'idir ki bulut arasından halkolunan bir ateş parçasıdır. Cenab-ı Hakkın kullarını teşbihe ve tevhide davet için halkettiği azaplarına bir numune olarak yeryüzüne aralık aralık inzar eder ki günahkârlara intibah olsun, azamet-i ilâhiye ve kudret-i sübhaniyeyi istidlal etsinler.
Bu âyet-i celilenin de Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Âmir) ile (Erbed) isminde olan müşrikler hakkında nazil olduğu mervi-dir. Çünkü; onlar Mescid-i Resulullah'm haricinde Resulullah'a yukarıda beyan olunduğu veçhile suikast niyetiyle söze başladıklarında "Allah bakırdan mıdır veyahut demirden midir?)) diyerek mücadeleye kıyam ettikleri sırada (Erbed) üzerine yıldırım düşerek hâk-i helake serilmiş ve bu âyetle Cenab-ı Hak o vak'aya işaret etmiştir.
Ruhulbeyan'da zikrolunduğuna nazaran zikrullah ve teşbihle meşgul olan kimseye saika isabet etmez. Zira saika; eser-i gazaptır. Zikrullah ise rahmeti calip gazabı dâfi'dir.
Saikanın kuvveti bizim bildiğimiz ateşlerin kuvveti gibi değildir. Hatta denize düştüğünde denizi alt üst ettiği gibi denizin dibinde olan balıkları bile yaktığı mervidir. İşte bu da fâil-i muhtarın icadıyla olduğuna delâlet eder. Zira; tabiat vasıtasıyla olmuş ofsaydı her ateş. kuvvette müsavi olurdu. Halbuki müsavi değildir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'mn azabını reddetmek mümkün olmadığını bu âyette beyan olunan berk, ra'd, sehap ve saika gibi kudre-tullaha delâlet eden müthiş delillerle ispat etmekle azabı isti'cal ve hakk-ı ilâhide mücadele ve âhireti inkâr eden ve mucize-i Resulullah'a kanaat etmeyerek başka mucize talebinde bulunanların cümlesini reddetmiştir.[13]
Vacip Tealâ azametine delâlet eden delilleri beyan ettiği gibi kullarını ancak hakka davet ettiğini dahi- beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ için ancak hak olan kelime-i tevhide davet vardır.]
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı putlara duâ ederler ve çağırdıkları putları onlara hiçbir şeyle cevap verip icabet etmezler, ancak onların duası iki elini suya açmış ağzına suyun gelmesi için duâ eder. Halbuki su da ağzına vasıl olucu değildir. İşte Allah'ın gayrıya duâ eden kimse ağzına suyun gelmesi için elini açıp duâ eden kimse gibidir.]
[Halbuki kâfirlerin duası olmadı, ancak dalâldedir ve zayi'dir, asla menfaat yoktur.]
Yani; Allahü Tealâ için hak ve vakıa mutabık olan kelime-i tevhide davet vardır. Binaenaleyh; ancak Vacip Tealâ'nm daveti haktır, başkalarının emr-i hakka müstenid olmayan davetleri batıldır. Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrıya duâ eder ve hacetlerini Allah'ın gayndan isterler. Onların istedikleri şeylerden azıcık bir şey hakkında bile duaları kabul olunmaz ve çağırdıkları putları onlara hiçbir şeyle cevap vermezler. Çünkü; cevaba ve dualarını kabulle hacetlerini kazaya kudretleri yoktur. Ancak bu duâ eden kimseler ağzına su gelmek için iki ellerini suya karşı açıp «Gel benim ağzıma vasıl ol» diye suya duâ edip çağıran kimse gibidirler. Halbuki su da ağzına gelmez. Zira suyun o Kimsenin ağzına gelmeye iktidarı yoktur. İşte Allah'ın gayrıya arz-ı hacât edip çağıran kimselerin hallerini ve duaları suyu çağıran kimselerin halleri gibidir. Binaenaleyh; su nasıl ki cemadat kabilinden olduğu cihetle «Gel benim ağzıma» diyerek dua eden kimsenin duasından bir şey anlamazsa Allah'ın gayrıya duâ edenierin duasından da" o gaynlar birşey anlamazlar. Hatta o kimse ne kadar hararetten yansa ve suya avuç açıp yalvarsa bir yudum su ağzına gelmek ve hararetini söndürmek ihtimali olmadığı gibi Allah'ın gayrıya yalvaran kimsenin de istediğinden bir zerre bile eline gelmez. Halbuki kâfirlerin duası olmadı, illâ ziya' ve hüsranda oldu.
İşte şu manâ ( 4 ) zamiri Vacip Tealâ'ya ait olup davetle murad; Allah'ın resulleri'vasıtasıyla kullarını kelime-i tevhide daveti olduğuna nazarandır. Ancak davetle murad; kullarının duası ve hak la murad; Vacip Tealâ olduğuna nazaran manâ-yı âyet: |AUahü Tealâ'ya mahsus kulların duaları vardır ve o duâ da haktır. Zira; kullar duâ ederler, Rableri de hallerine muvafık olan şeyi kabul eder. Çünkü; Allahü Tealâ duâ olunmaya lâyık ve istenilen şeyi vermeye kaadir olduğundan duâ eden kimseyi boş bırakmaz. Amma şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı putlara duâ ederler. Onlar için istedikleri azıcık bir şey hakkında bile duaları kabul olunmaz. Binaenaleyh; o putlar onlara icabet etmezler. Zira putlar; cemadat kabilinden olup ilim ve idrakten hali, menfaat ve mazarrat iktidarından ârî oldukları cihetle onlara duâ etmekte hiç fayda olmaz. Şu halde putlara duâ eden kimsenin duası susuzluktan yanmış bir kimsenin suya karşı iki elini açıp «Gel benim ağzıma»' diye yalvarıp duâ eden kimsenin duası gibidir. Çünkü; suya yalvaran kimse haftalarca yalvarsa suyun icabet edip bir damlası bile ağzına gelmediği gibi putlardan istediği şeyin de husul bulmak imkânı yoktur. Binaenaleyh; kâfirlerin putlara duaları zayi ve batıldır, asla menfaat görmezler. Amma Allahü Tealâ'ya velevse kâfir duâ etse şartlarına muvafık olduğu surette kabul olunur. Çünkü dünyada küfür; duanın kabulüne mani değildir. Binaenaleyh; bazan kâfirlerin duaları kabul olunur.
Şu halde bu âyette kâfirlerin dualarının daIâI olmasıyla murad; putlara dualarının dalâl olmasıdır. Çünkü; âyette Allah'ın gayrıya duâ edenlere icabet olunmadığı beyan olunduğundan kâfirlerin duâlarıyla murad; Allah'ın gayrıya dualarıdır. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetten maksat; azabın nüzûlüyle Resulullah'ın duasının kabul olunması ve kendilerinin putlara dualarının batıl ve emeklerinin zayi olmasıyla kâfirleri tehdid etmektir.
Hulâsa; Allah'ın davetinin hak olduğu gibi kullarının Allahü Tealâ'ya dualarının dahi hak ve Allah'ın gayrıya duâ edenlerin dualarının batıl ve zayi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[14]
Vacip Tealâ zatına duanın hak olup zatının gayrıya duanın batıl olduğunu beyan ettiği gibi cümle eşyanın kendine secde ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ için göklerde ve yerde olan cümle mahlûkat ve onların gölgeleri akşam ve sabah rızalı ve rizasiz secde ederler.]
Yani; Allahü Tealâ'nm azamet ve celâleti karşısında yerde ve göklerde olan bilcümle mahlûkat kemâl-i tevazu' ve huşu'la rızalı ve rızasız secde ederler, hatta mahlûkatın gölgelen bile akşam ve .sabah secdeyle meşgullerdir.
Beyzâvi nin beyanı veçhile secde yle murad; alnını yere koymakla Vacip Tealâ'ya ibadet vıanâsınca secde olursa semâvât-ta melekler ve arzda ins ü cinden mümin olanlar birrıza gerek müzayaka zamanlarında ve gerek vüs'atlı zamanlarında secde ederler. Amma mümin simasında olanlar kerhen secde ettikleri gibi kâfirler de şiddet zamanlarında kerhen secde ederler. Çünkü; münafıklar secdeden sevap ve terkinden azap olacağını itikad etmediğinden müminlerden korkusuna binaen secde ettiği cihetle kerhî olduğu gibi müşriklerin secdeleri de kerhîdir ve mahlûkatın gölgeleri de kendiyle beraber secde ederler. Ancak secdeyle murad; mücerret inkıyad manâsına olursa kudret-i ilâhiyeye karşı her şey muti' ve münkaddır, hatta eşyanın gölgeleri bile yere döşenmiş, zat-ı ülûhiyetin azameti karşısında arz-ı inkıyad etmektedir.
Gölgelerin secdesi; eşyanın aslına tebaiyet suretiyledir. Çünkü; insan secde-edince bittabi* gölgesinin de kendisiyle beraber secde ettiği meydandadır. Gudilvle murad; sabahtan öğleye kadar olan vakittir. Asa Ma murad; öğleden akşama kadar olan vakittir. Bu iki vakti zikirden maksat devamdır. Yani «Devam üzere secde ederler» demektir. Gölgenin uzaması, kısalması, bir taraftan diğer tarafa dönmesi sabahla akşam arasında olduğu için gudüvle âsâl zikrolunmuştur. Yoksa «Bu iki vakitte secde ederler de başka vakitte secde etmezler» demek değildir.[15]
Vacip Tealâ zatına herşeyin secde ettiğini beyanla secde etmeyenlerin günahkâr olduklarına işaretten sonra putlara secde eden müşrikleri tevbih ve i'tikad-ı hakkı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen müşriklere «Semâvât ve arzın Rabbisi kimdir?" dedikten sonra sen cevabında «Allah'tır» de ki müşrikler se-mâvât ve arzın halikını bilsinler.]
[Yâ Ekrem-er Küsül! Sen semâvât ve arzın halikı Allahü Tealâ olduğunu beyandan sonra de ki «Siz semâvât ve arzın Rabbisini bildikten sonra Allah'ın gayrı nefislerine menfaat ve mazarrata malik olmayan şeyleri dost mu ittihaz edersiniz, kendinin menfaat ve mazarratına malik olmayan şeyleri veli ittihaz etmek lâyık olur mu?]
Yani; ey Resulü Ekrem! Sen hakkı inkâr eden kâfirlere «Şu gördüğümüz göklerin ve üzerinde gezdiğimiz yerlerin Rabbisi ve halikı kimdir ve bunları enva'-ı nimetleriyle terbiye eden zatın kim olduğunu bana söyleyin?» demekle kâfirleri ilzam et ve cevabında onlara telkin suretiyle «Yerin ve göklerin halikı Allah'tır» de. Zira; «Allah'ın gayrı bunları icadedecek bir kimse yoktur» demekle onları irşadet. Bundan s.onra tevbîh tarikıyla sen suâl et;
"Siz halik Allahü Tealâ olduğunu bildikten sonra Allah'ın gayrı bir takım âciz mahlûkatı veli mi ittihaz edersiniz ki o veli ittihaz ettiğiniz şeyler kendi nefislerinin menfaat ve mazarratına malik değillerdir. Kendi nefsine menfaat ve mazarratına kaadir olmayan şeyleri dost ittihaz etmek ve ondan bir,fayda beklemek hamakat değil midir?» demekle hakka irşada sa'yet.
Tefsir-i Hâzin ve Kâzi'de beyan olunduğu veçhile kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri cihetle halikın kim olduğu suâline cevaben «Ancak Allahü Tealâ» demekten başka bir cevap olmayacağına binaen cevabı resulüne emir ve cevap verecekleri elbette bu cevabı vermek lâzım olduğuna irşad etmiş ve bundan sonra Allah'ın gayrı putlara ibadet edenleri tevbih etmesini emir buyurmuştur. Çünkü; âlemlerin halikına ibadeti terkedip de nefsine menfaat celbine ve mazarratı define kaadir olamayan bir takım acezeye ibadet etmek ve onlardan menfaat beklemek abes ve sefahatten başka bir şey değildir. Nefislerine menfaata malik olamayanların kendilerine ibadet edenlere menfaat îsâline malik olamayacakları evlevi-yetle sabittir.[16]
Vacip Tealâ âlemin halikı ve ma'budu olduğunu beyandan sonra şu beyan olunan delillerle cahil olan kimseleri a'maya ve âlim olan kimseleri gözleri açık olan kimseye teşbihle kullarını ir-şadetmek üzere.buyuruyor.
[Habibim! Sen müşriklere de ki «Körle gözü açık olan kimse müsavi olur mu?]
[Yahut karanlıkla aydınlık müsavi olur mu?]
[Yahut o müşrikler Allah'ın halkı gibi mahlûkatı halketmiş şerikler mi kıldılar?]
[Binaenaleyh; 0 şeriklerin halkı ve Allah'ın halkı birbirine onlar üzerine müşabih oldu da ondan mı şaştılar?]
[Habibim! Sen onlara de ki; Her şeyin halikı Allahü Tealâ'dır. Zira; vâhid-i kah hardır. Zatında ve sıfatında şeriki yoktur ve mülkünde tasarruf kendine mahsustur. Binaenaleyh; şirkedenleri kahreder.»]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Tevbih tarikıyla sen şirki irtikâbe-den kâfirlere de ki «Bu kadar açık delilleri görmeyen ve halik-ı âleme cahil olup köre benzeyen kâfirle o delilleri tetkikle âlemin halikına istidlal eden ve gözleri açık olan kimseye benzeyen mümin müsavi olur mu? Veyahut karanlığa benzeyen küfürle nura benzeyen iman müsavi olur mu? Veyahut onlar Allah'ın halkı gibi mahlûkatı halketmiş şerikler itikad ettiler de Allah'ın halkıyla şeriklerinin halkı birbirine onlar üzerine müşabih mi oldu, mahlûklar beyninde müşabehet olduğundan haliklar beyninde o müşrikler üzerine müşabehet oldu- da onun için mi şirki irtikab ettiler?» Habibim! Sen onları irşad için de ki: «Her şeyin halikı Allahü Tealâ'dır. Zira; vâhid-i hakîkîdir, şerik ve nazirden münezzehtir ve mülkünde tasarrufu müstakildir. Ağyarın müdahalesi olamaz. Binaenaleyh; şirkedenleri kahreder bir kahhardır.» Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfiri a'maya ve mü'mini gözü gören kimseye, küfrü zulümata ve imanı nura teşbihle kâfirleri zem ve mü'minleri methetmiştir. Kâfirlerin Allahü Tealâ'ya şerik diye itikad ettikleri şeylerin âlemden velev bir zerre olsun halka kaadir olamadıklarını ve Allah'ın her şeyi halka kaadir olduğunu beyan ve halka iktidarı olmayan bir takım âcizleri mucid-i âlem olan hallâka şerik itikad etmek batıl olduğunu beyanla kâfirlerin hamakat ve sefahetlerini meydana koymuştur. Çünkü; onların ma'bud ittihaz ettikleri şeylerin velev-se azıcık bir şeyi halka kudretleri olsaydı kâfirler »Ne yapalım. Bize haliklar beynini tefrik etmek müşkül olduğundan bunları ma'bud ittihaz ettik. Binaenaleyh; hepsi halik olduğundan hangisi hak olduğunu biz bilemedik» diyebilirlerdi. Halbuki böyle bir şey yoktur. Bu âyet-i celiîe «Kul kendi fiilini halkeder» diyen Mu'tezile taifesini reddetmiştir. Çünkü herşeyin halikı Allahü Tealâ olduğunu beyan etmek; abdin fiilinin halikı da Allahü Tealâ olduğunu beyan ettiğinden «Abid fiilini halkeder» diyenler reddolunmuştur. Zira; herşeyde abdin fiili de -dahildir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın her şeyi halik olması ma'budun bilhak olmasına delildir. Halikıyette vâhid olduğunu beyan; ma'budiyette dahi vâhid olduğunu beyanı müstelzimdir.[17]
Vacip Tealâ kâfiri a'maya ve mümini basîre ve küfrü zulü-mata ve imanı nura teşbihten sonra bunları birer misalle izah etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ semadan yağmur suyunu inzal etti. 0 derelerin miktarı su seyelân etti. Sel yüksek olduğu halde yüzüne köpüğü kaldırdı.]
[Altın ve gümüş üzerine ateşte ziynet talebi veyahut tabak, kâse ve fincan gibi hane metâ'mı taleb için onların yaktıkları şeyde dahi suyun köpüğü gibi köpük vardır.]
[İşte şu misaller gibi misallerle AUahü Tealâ hak'la batılı beyan eder.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sema ile murad; bulutlardır. Yahut «Semadan inzal eder» demek «Sema canibinden inzal eder» demektir. Evdiye ; vadinin cemidir. Vadi de dere demektir ki suların aktığı mahallerdir. Burada zikr-i mahal irade-i hâl kabilinden cereyan eden sulardır. Çünkü; seyelân eden nefs-i dere değildir, belki dereden akan sulardır. O suların miktarı yla murad; Allahü Tealâ'nın ilmi veçhile nâfi' ve gayr-ı nâfi', az ve çok
'olmasıdır. sel suyunun üzerinde olan köpüktür. âliyen manâsına yani suyun üzerinde bulunur demektir. Üzerine ateş yaktıkları şeyle murad; demir, bakır, altın ve gümüş gibi ma-
Deniyattır ziynet talebi için yakarlar demektir. Metâ'la murad; herkesin hanesinde kullandığı tencere, tava gibi hane metâ'ı ve top, tüfek, kılıç, kama gibi harp âlâtı ve sapan demiri, bel, balta ve keser gibi âlât-i ziraiye-den olan şeylerdir.
Vacip Tealâ bu âyette sema canibinden nazil olan yağmur sularına Kur'an'ı, hakkı ve imanı teşbih etmiştir. Çünkü; yağmur suları derelerde sabit ve daim, nâfi' ve envâ'-i nebatatın bitmesine sebep olduğu gibi Kur'an, hak ve iman da sabit ve daimdir. İnsanlara ayn-ı menfaattir ve vücud-u insanda envâ'-ı ibadati bitirir. Dereler le murad; müminlerin kalpleridir. Su üzerinde olan /çöpü/eterle murad; küfür gibi batıl itikadlardır. Çünkü; köpüğün menfaati olmadığı gibi batıl itikadların da menfaati yoktur. Ateş yakıp eritilen şey yani cevahir-i nefise yle murad; haktır. Onun üzerine gelen köpük yani tortu yla murad; batıl olan şeylerdir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette iki cihetle mahsu-sata ma'kulâtı teşbih etmiştir. Birincisi; imanı safi suya ve küfrü köpüğüne, ikincisi; imanı madeniyatın cevahirine ve küfrü made-niyatın tortusuna teşbihtir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ canib-i semada olan bulutlardan yağmur sularını inzal etti. Binaenaleyh; dereler dolusu rahmet suyundan teraküb edip pınarlardan kaynayan ve rahmetten hasıl olan sel suları köpüğünü yüzüne kaldırır olduğu halde aktı. O köpükler zayi' olur, su safi kalır ve insanlar intifa' eder. İşte Allahü Tealâ rahmet suyu gibi safi ve halka nafi' ve menfaatlannı beyan eder doğru yolu gösterir. Kur'an'ı derelere benzeyen kalplere inzal etti ve insanların kalplerine Kur'an'm akıtmış olduğu nur-u imanla kalpler dolunca köpüğe benzeyen batıl itikadlar kalplerden taşra atıldı ve safi iman kaldı ve kalpler Rablerine mutmain oldu. Ve kezalik kadınlara ziynet olan altın ve gümüş ve esas-ı beytiye için demir, bakır ve tunç gibi madeniya-tın üzerlerine ateş yakılıp safi cevahir sabit kalıp tortu yüzünden atıldığı gibi insanların hak olan itikadları sabit kalır ve batıl itikadlar madeniyatm tortusu gibi taşra atılır.
İşte şu iki misal gibi ma'kul olan Kur'an'ı ve imanı Cenab-ı Hak mahsus olan yağmur suyuna ve cevahir-i nefiseye ve ma'kul olan küfrü ve ahlâk-ı fasideyi mahsus olan suyun köpüğüne ve ma-deniyatın tortusuna teşbihle Allahü Tealâ hakkı ve batılı beyan ve onlar için birer misal getirmekle kullarını tarik-ı hakka terğib ve tarik-ı batıldan tenfir eder. Yağmur suyu arazinin kaabüiyetine göre te'sir ettiği gibi Kur'an da insanların kaabilıyet ve istidadla-rına göre te'sir ettiğinden herkes istidad ve kaabüiyetine göre na-sibedar olur.[18]
Vacip Tealâ köpüğün zail olup suyun sabit kaldığını tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Amma su üzerine gelen köpük zayi ve batıl ve menfaat t an hâli olarak gider ve taşra atılır ve amma nâsın intifa' ettiği su arz üzerinde bakî kalır, sabit olur.]
[İşte şu misaller gibi misalleri Allahü Tealâ şol kimselere beyan eder ki onlar Rablerinin davetine gayet güzel icabetle icabet ettiler. 1
Yani; Kur'an'ı yağmur suyuna ve mü'minlerin kalplerini derelere ve Kur'an'm kulûb-ü mü'minîne feyzettiği imanı safi suya ve batıl itikadları suyun köpüğüne teşbih edince suyun yüzüne gelen köpük mâhvolup gittiği gibi batıl itikad da her ne kadar evvelinde parlak görünürse de çok zaman geçmeksizin zayi olur gider, hiç kimse intifa etmez. Amma nâsın intifa' ettiği halis su arz üzerinde sabit kaldığı gibi itikad-ı hak da kalb-i mü'minde sabit kalır. İşte şu misaller gibi Allahü Tealâ kullarını irşad için misaller getirir. Şol kimseler ki onlar Rablerinin davetine icabet ettiler. Onlar için mesûbat-ı hüsnâ ve Cennet-i A'lâ vardır.[19]
Vacip Tealâ davetine icabet edenler için Cennet olduğunu beyandan sonra davete icabet etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Rablerinin davetine icabet etmediler. Bilfarz onlar için yeryüzünde olan malın cümlesi ve onunla beraber bir misil daha olmuş olsa da azap bedelinde nefislerini kurtarmak için feda etseler fayda vermez; Zira; onlar için hesabın kötüsü vardır. Makamları Cehennemedir ve ne çirkin yatacak mahal oldu Cehennem.
Yani; resuller vasıtasıyla Rablerinin davetine icabet etmeyenler bütün dünyaya ve dünya ile beraber bir misline dahi malik olsalar da yevm-i kıyamette müstehak oldukları azaba mukabil verip azaptan kurtulmak isteseler fayda etmez. Yani; verirler, feda etmekten çekinmezler ve lâkin kabuFolunmaz ve azaptan kurtulamazlar. İşte şu davete icabet etmeyenler için pek fena hesap vardır. Zira; büyük, küçük, gizli, aşikâr her ne işlemişse cümlesinden birer birer mes'ûl olacaktır ve onların mekânları Cehennem'dir ve ne fena mahal oldu Cehennem.
İnsanın nefsinden kıymetli bir şey olmadığından nefsinin azaptan kurtulması için her şeyi feda edeceğine âyet delâlet eder. Zira; âhiret azabının şiddetini görünce ondan kurtulmak için bütün dünya ve onun bir misli daha kendinin olsa hepsini bilâ tered-düd vermek ister ve lâkin fayda etmez. Şu halde bütün dünya ve bir misli dahi âhiret azabının bir zerresine bile mukabil olamaz.[20]
Vacip Tealâ davete icabet eden mü'minle icabet etmeyen kâfirlerin müsavi olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu beyan olunan durub-u emsalle kâfirle müminin halleri bilinince habibim! Rabbin Tealâ'dan sana inzal olunan Kur'an'ı bilip iman eden kimse Kur'an'ı bilmeyen kalbi kapalı a'mâ gibi olan kimseye müsavi olur mu? Elbette müsavi olamaz.]
Yani; şu beyan olunan misallerle kâfirle müminin birbirine müşabeheti olmadığı anlaşıldıktan sonr,a Rabbin Tealâdan sana inzal olunan Kuran'ı bilip iman eden kimse Kur'an'ı bilmez ve iman etmez a'mâ gibi olan kimseye müsavi olur mu ve ikisi derecede bir olur mu? Elbette olamaz. Zira; âlim billâhla cahil billâh olan kimsenin müsavatı nasıl iddia olunabilir? Elbette iddia olunamaz. Çünkü; hakkı görenle görmeyen hiçbir zamanda müsavi olamaz.
[Mü'minle kâfirin müsavi olamayacağını şol akıl sahipleri düşünebilirler ki onlar durub-u emsali iyi düşündükleri gibi Allah'ın ahdini yerine getirir ve Allah'la kendileri beyninde vâki olan imanlarının icabı olan misakı bozmazlar.]
Yani; durub-u emsalin delâlet ettiği teşbihat ve mevâiz ve ibreti ancak akıl sahipleri düşünebilir. O akıl sahipleri şol kimseler ki onlar kelime-i tevhidin icabatmdan olan evamir-i ilâhiyeye imtisal ve nevâhi-i sübhaniyeden' ictinab etmek suretiyle Allah'a vermiş oldukları ahdi ifa ederler ve Allah'la kendileri arasında olan mukaveleyi nakzetmezler.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Allah'ın ahdiyle murad; hitabında yani »Sen bizivı Rabbimizsin» demek suretiyle Allah'la kullar beyninde vâki' olan ahiddir. Veyahut imânda münderic olan ahkâm-ı diniyeyi eda etmek üzere verilen ahiddir. Şu halde evvelki manâya nazaran iman etmekle ahdini ifa etmiş olur. İkinci manâya nazaran tekâlif-i ilâ-hiyenin kâffesini eda etmekle olur, Misakla murad; imanda münderic olan tekâlifin cümlesidir. Çünkü; bir kimsenin Allah'a ve resulüne iman etmesi; tekâlifin cümlesini edaya ahd ü misak edip evamir ve nevahiyi tamamıyla yerine getireceğini ikrar etmesidir. Binaenaleyh; bunların her hangisinde kusur etse mes'ul olur ve kusurunun cezasını görür. Zira; verdiği ikrardan döndü ve ahdini nakzetti demektir.
[Ve akıl sahipleri şol kimseler ki onlar Allah'ın sıla olunmasını emrettiği sıla-i rahmi ve müzminlere dostluk ve cemi-i enbiyaya iman ve bilcümle insanların hukukuna riayet gibi ahkâmı tamamıyla yerine getirir, sıla ve Rablerinin azamet ve mahabetin-den haşyet ederler, fena hesab olunmalarından korkarlar.] Binaenaleyh; menhiyatı irtikâptan çekinirler ve me'muratı tamamıyla eda ve menhiyatı terkederler. Çünkü; Rableri huzurunda herbirin-den suâl olunacaklarını itikad ettiklerinden hesapta görecekleri müşkülâttan korkarlar. Zira haşyet; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rabbisinin celâlet ve azametinden korkmaktır. Havf ; ibadette fesada bâdı olan ziyade ve noksandan,ve ibadet-i eda sırasında şartlarına riayet etmemekle vâki olan kusurundan ve sair irtikâb ettiği günahlarından hesap zamanı başına gelecek rüsvalıktan korkmak manasınadır. Binaenaleyh nazm-ı âyette haşyet; ma-habet-i ilâhiyeden korkmak olup havf; ibadette vaki olan kusurun hesabından korkmak manâsına olduğu cihetle tekrar yoktur.
Sıla olunmasıyla Allah'ın emrettiği şey; bilcümle evamiri yerine getirmektir. Akraba ve taallukata riayet ve onları ziyaret eylemek, hukuk-u cirâna hürmetle mü'minlere uhuvvet ve şefkat iz-harıyla tatyib-i hatır eylemek, misafire hürmet, hastalara mürüvvet, hademeye hüsn-ü iltifat, her işte rüfekaya riayet etmek ve ehl-i imanı selâmından mahrum etmemek gibi adâb-ı İslâmiyeye riayet etmektir. Sıla-i rahim hakkında birçok âyât-ı beyyinat olduğu gibi ömrün bereketine ve rızkın vüs'atma sebep olacağına dair bir çok ahadis-i nebeviye dahi mevcuttur.
[Ve akıl sahipleri şol kimseler ki onlar Rablerinin rızasını taleb için belâya sabır ve namazlarını vaktinde ikame eder ve gizli ve aşikâr bizim onları merzuk ettiğimiz rızıktan muhtaç olan fukara ve mesakîne infak ederler.]
Yani; aklı olan şol kimseler ki onlar rıza-yı Bariyi aramak için ibadetlerinde tesadüf ettikleri meşakkatlara ve nefislerinin arzu ettiği menhiyatı terkle nefisleriyle mücahedeye, hastalık ve sair mesaibe, âlâm ve ekdâra sabrederler ve bu sabırlarından maksatları; ancak rızâ-yı Bari'dir. Rıza-yı Bari için sabır; kendine gelen belânın hakkında hayır olduğuna ve Allah'ın taksimle geldiğini ve o iptilâda elbette bir hikmet ve maslahat olduğunu ve Allahü Te-alâ'nm mülkünde tasarrufu istiklâl üzere olduğundan asla itiraz kabul etmeyeceğini itikad çjderek sabretmektir ve namazı ikameyle cemi-i şeraitine riayetle edadır. İnfak; vacip olan zekât ile nafile sadakata şamildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak infakı iki kısma taksim etmiştir : Birincisi; vacip olan zekât ki aleni vermek lâzımdır. Zira; borçtur. Borcu edada riya olmadığı gibi ithamdan kurtulmak da vardır. İkincisi; nafiledir ki gizli vermek efdaldir.
[Ve akıl sahipleri şol kimseler ki onlar kendilerinin işledikleri günahı bir sevap işlemekle defederler ve ahar bir kimseden vâki' olan kötülüğü iyilikle karşılarlar. İşte şu evsafı haiz olanlar için akıbet dar-ı âhiretin hasenesi olan Cennet vardır.]
İşte Cenab-ı Hak insan için âkıbet-i haseneyi bu âyette beyan olunan dokuz sıfatın vücuduna ta'lik ve bu dokuz sıfat bulunmayan kimse için âkıbet-i hasene olmayacağına işaret etmiştir. .Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hüküm; me'haz-ı iştikakın o hükme sebep ve illet olmasını- icabeder. Binaenaleyh; dokuz sıfattan birincisi; ahdini ifa etmek, ikincisi; nakz-ı ahdetmemek, üçüncüsü; emrolunduğu sılayı yapmak, dördüncüsü; Rabbisinin azametinden korkmak, beşincisi; hesabının fena olmasından korkmak, altıncısı; nza-yı Bari'yi taleb için belâya sabretmek, yedincisi; ika-me-i salât etmek, sekizincisi; merzuk olduğu rızıktan gizli ve aşikâr infak etmek, dokuzuncusu; seyyieyi ha-seneyle defetmektir. İşte şu dokuz sıfat âhirette iyiliğe nail olmasına sebeptir ve bunlara tamamiyle riayet eden kimseye insan-ı kâmil denilebilir.[21]
Vacip Tealâ şu sıfatlar kendisinde bulunan kimseler için uk-beddar olacağım beyandan sonra ukbeddarı tefsir ve tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Ukbeddar olan dar-ı sevap şol cennetler ki onlar müzminlerin m ahali-i ikametleridir. Şu evsaf-ı hamideyi cami* olan zevat ile onların babalan, zevceleri ve zürriyetleri o cennetlere dahil olurlar ve taraf-i ilâhiden selâm ihda etmek için Cennet'in her kapısından ehl-i Cennet üzere melekler dahil olur ve onların etrafını tavaf ederek derler. Yani mesaibe ve iba-data ve menhiyatı terke sabrınız sebebiyle cemi-i afattan selâmet sizin üzerinize olsun ve selâmeti buldunuz. Binaenaleyh; şu içine girdiğiniz ne güzel dar-ı akıbettir.] Zira; menziliniz Cennet, makamınız rif at ve derecatımz lutf u atıfet demektir.
Şu beyan olunan dokuz sıfatı haiz olarak Cennet'e girenlere bir çok nimetlerle iltifat olunduğu gibi babaları, zevceleri ve kendi çocukları gibi onların mertebesinde olmayan aile halkı da onla-(rın şefaatlarıyla o derece-i âliyeye terfi' olunmak suretiyle dahi iltifat olunup şanlarına ta'zîm ve sürurları tekmil olunacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde bu dokuz sıfat kendilerinde bulunan kimseler kendi derecelerini yükselttikleri gibi aile, evlât ve âbâ-larınm derecelerini de yükseltirler.
Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile demek; iman eden ve bunların tasdik ettikleri ahkâmı tasdikle bunla sohbetine lâyık olanlar fakat amel cihetinden bunların derecelerine 'varamayanlar demektir. Çünkü; bunların derecesinde olanların kendi sıfatları terfi-i derecatlarına kâfi olduğu için onların derecelerinin yükselmesinde bunların şefaatlarma ihtiyaç olmadığından bunların şanlarına ta'zîm olmaz. Halbuki âyetten maksat; şu sıfatları haiz olanların şanlarına ta'zîm için kendi ailelerini, varamadıkları dereceye bunların şerefine binaen vardırmaktır.' Binaenaleyh; bunlar sayesinde babaları, zevceleri ve zürriyetlerinin büyük derecelere nail olacaklarına âyet delâlet eder. Şu kadar ki iman şart olmakla beraber bir derece erbab-ı salâhtan olmaları lâzımdır. Zira; müeerret-nesep fayda etmeyeceğine işaret için âyette salâhla takyid olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şefaatla terfi-i derecat olacağına âyet delâlet eder ve beyinlerinde olan karabet sebebiyle vâki olan terbiye ve telkinat sebebiyle dünyada amel cihetinden de birbirlerine yakın olmalarına dahi delâlet vardır.[22]
Vacip Tealâ ahdini ifa edenlerin hallerini beyan ettiği gibi nakz-ı ahdedenlerin hallerini dahi bevan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Rablerinin ahdini ikrar ve kabulle raptedip bağladıktan sonra Allah'ın ahdini nakız ve Allah'ın sıla olun-masiyla emrettiği şeyi terkle kat' ve yeryüzünü ifsad ederler. İşte şu evsaf kendilerinde olan kimseler için dünyada lanet ve âhiret-te en fena dar olan Cehennem vardır.]
Yani; şol kimseler ki onlar evamire imtisal ve nevâhîden ic-tinab edeceklerine dair olan ahdi ikrar ve kabul etmekle te'kid ve muhkem raptettikten sonra Allah'ın emrine muhalefet ve muhar-rematı irtikâpla ahdini nakız ve Allah'ın emrettiği akrabaya hürmet ve mü'minlere muhabbet ve muavenet gibi riayeti lâzım olan şeyleri terkle sılayı kat', enbâ-yı cinsine zulüm, yalan, iftira, hakka karşı inat ve istikbarla yeryüzünü ifsad ederler. Şu fena sıfatları taşıyan kimseler için rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak ve mertebe-i izzetten zillete düşmek suretiyle lanet olduğu gibi âhirette ikametgâhın en kötüsü olan Cehennem vardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda Allah'ın ahdi yle murad; delâil-i akliye ve nakliyeyle Allah'ın kullan üzerine vacip kıldığı tekâlif-i ilâhiyedir ve n akz - cahidle murad; tekâlifi îerkedib hukukuna riayet etmemektir. Misakla murad; imanın zımnında bu tekâlifi kabul etmektir. Sıla-i rahmi kat'etmek ekber-i kebairden olduğuna işaret; için dünyada lanet ve âhirette Cehennem'e sebep olduğu beyan olunmuştur ki sıla-i rahmi katetmekten şiddetle ihtiraz etmek lâzımdır. Fesadla murad; Allah'ın dinini tağyire çalışmak ve ahali araşma nifak koymak ve envâ'-ı ma'siyeti irtikâb etmektir.
Hulâsa; ahdi nakız ve sıla-i rahmi kat'eden ve yeryüzünü if-sad edenlerin dünyada lanete ve âhirette Cehenneme müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[23]
Vacip Tealâ ahdi nakzedenlerin müstehak oldukları azabı beyandan sonra azaba istihkaklarının dünyada rızıklarına mani olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ dilediği kimsenin rızkını bol, dilediğinin rızkını dar verir ve kâfirler hayat-ı dünyaya mağrur olarak ferah ettiler. Halbuki hayat-ı dünya ve nimeti, âhiretin yanında azıcık bir menfaattir.]
Yani; dünyada Allahü Tealâ istediği kulunun hikmeti iktizası rızkım gayet bol verir, diğer bir kulunun rızkını gayet az verir. Binaenaleyh; küfrün rızkın bol veya dar olmasında bir te'siri yoktur. Zira; Allahü Tealâ'nın mülkünde tasarrufu müstakildir, hiç kimsenin itiraza selâhiyeti yoktur. Kâfirler ise hayat-ı dünyada rı-zıklarının vüs'atına mağrur oldular ve ferah ettiler ve «Biz müstehak olmamış olsaydık rızkımız bol olmazdı» dediler ve âhireti dünyaya kıyas ederek dünyada bol rızka nail olmalarıyla âhirette çok nimete nail olacaklarını zannettiler. Halbuki bu kıyasları batıl ve zanları fasiddir. Çünkü; âhiretin yanında hayat-ı dünya olmadı, ancak azıcık birşey oldu. Binaenaleyh; hayat-ı dünya ne kadar çok olsa ferahı değmez. Zira; bekası olmadığı gibi her zaman zevale ve âfete ma'ruzdur.
Hulâsa; dünyada rızkı vüs'atı saadete ve darlığı şekavete alâmet olmadığı ve imanla küfrün rızkın vüs'atmda veya darlığında te'siri bulunmadığı ve hayat-ı dünyanın ferahı değer bir şey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[24]
Vacip Tealâ kullarının rızıklarinı kendi meşiyetine bağladığını beyan ettiği gibi müşriklerin mucize-i Resulullah'a kanaat etmeyerek başka mucize talebinde bulunduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler dediler ki onlar kâfir oldular «Keşke Muham-med (S.A.) üzerine nübüvvetine delâlete kâfi Rabb is inden mucize inzal olunaydi da biz de iman edeydik.»] Kâfirler bu sözleriyle mucizât-ı- bahirenin nübüvvete delâlette kâfi olmadığını beyan etmek istediler.
[Habibim! Sen, mucizeni kâfi görmeyip inat ve istikbar eden kâfirlere de ki «Ey kâfirler! Benim mucizem dava-yı nübüvveti ispata kâfidir ve lâkin sizin kasavet-i kalbiniz mucizemin devamı ispatta kâfi olduğunu kabulünüze mani'dir. Zira; Allahü Tealâ dilediği kulunu o kulun su-u iradesi neticesi idlâl eder. Binaenaleyh; o kula mucizenin nüzulü fayda vermez. Çünkü; hakkı kabule meyli olmadığından iradesini sarfetmez ki kabul etsin ve ihlâsla Allah'a rücû' eden kulunu Allahü Tealâ hakkı kabule hidayette kılar ve Allah'ın hidayette kıldığı kimseye benim izhar ettiğim mucizem velevse o mucize az olsun kâfi olur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o kulunu imana muvaffak kılar» demekle mucizenin dava-yı nübüvveti ispatta kâfi olduğunu ve başka mucize inzaline ihtiyaç olmadığını beyan et.]
[Allah'a ili 1 asla rücû' edenler sol kimseler ki onlar iman d-tiler ve Allah'ı zikirle kalpleri sükûnet buldu. Agâh olun ve uyanık bulunun ki ancak Allah'ı zikirle mü'minlerin kalpleri ıztırap-tan kurtulur ve sükûnetle istirahat bulur.]
İbn-i Abbas Hazretlerinden naklen Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zikrullah la. murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'ın mü'-ciz olduğunu ve Resulullah'ın davasının sadık olduğuna delâlet ettiğini ve Allahü Tealâ'nın vaadinde sadık olduğunu bildikleri cihetle mü'minlere vaad ettiği sevap ve Cennet elbette vâki olacağına binaen mü'minlerin kalpleri mutmain ve müsterih olur. Binaenaleyh; endişeleri kalmaz. Amma bazı âyette Kur'an zikrolun-duğunda mü'minlerin tüyleri ürperip korktuklarını beyan Allah'ın gazabım ve azabını beyan eden âyetlerin zikrine mahmul olduğundan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü bu âyette zikrullahla murad; mutlaka Kur'an ve Kur'an'a- iman edenlerin kalplerinin mutmain olmasıdır. Mü'minlerin muztarib olduklarını beyan eden âyetlerle murad; gazabullahı beyan eden âyetlerdir. Zira; sevaba müteallik âyet zikrolunduğunda mü'minler müsterih ve gazaba müteallik âyet zikrolunduğunda ınuztarip olurlar. Binaenaleyh; her iki âyetin mazmunu vakıa mutabıktır.
Zikrullahla kalb-i mü'minin müsterih olmasını Fahri Râzi şöyle tasvir eder: Mevcut; üçtür: Birincisi; Allahü Tealâ'dır ki her şeyde müessirdir, hiç bir şeyden müteessir olmaz. İkincisi; âlem-i ecsamdır ki daima müteessirdir, asla müessir olmaz. Üçüncüsü; âlem-i ervahtır ki bazan müteessir olur, feyz-i ilâhiyi kabul eder ve bazan müessir olur, eesamda tesir ve izn-i ilâhiyle ecsamın bazı umurunu tedbir eder. Şu halde ruh-u insan; âlem-i ecsamı mütelâa edince muztarip olur, amma Allah'ın asarını mütalâa ve zikirle meşgul olunca nur-u ilâhi feyezan ettiğinden meratibin en a'lâsına vasıl olduğu cihetle kalbi sakin ve ız-tıraptan salim olur ve bu sükûnetin ancak zikr-i ilâhiyle olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü; zikrullahın kalb-i mü'minde te'siri iksir gibidir. Nasıl ki iksirin bir zerresi bakıra dokunsa o bakır derhal altın olur ve altın olduğu halde bakî kalıp asla tagayyür etmediği gibi azamet-i ilâhiye iksiri kalb-i mü'mine te'sir edince ahlâk-ı fasideyi tasfiye ederek kalbi bir cevher-i nu-rânî şekline kalbeder, asla tebeddül kabul etmez. Binaenaleyh; zikr-i ilâhinin kalb-i mü'minde te'siri iksirin madeniyatta tesiri gibi olduğuna ve kalbi tasfiye ve meratibe vuslat ancak zikrullahla olacağına işaret için Vacip Tealâ kalplerin sükûnet ve istirahatı ancak zikrullahla olacağını beyan etmiştir.[25]
Vacip Tealâ Allah'a ihlâsla rücû' edenlerin diğer sıfatlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'a, Resulüne ve kitaplarına iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salih işlediler. Onlar için fevz ü felah, korktuklarından necat ve hüsn-ü merci vardır.]
Tûbâ ; envâ'-ı hayrat, nimet, ferah ve sürür manasınadır, yahut Cennet'te hır büyük ağaç ismidir, yahut tayyib-i hâl yani güzel hâl demektir ki «Beka var, fena ve zeval yok, izzet var, zillet yok, servet var, fakr u sefalet yok, sıhhat var, hastalık yok» demek olur. Buna nazaran âyetin manâsı: [İhlâsla Rabbisine rü-cû' eden şol mü'minler ki amel-i salih işlediler. Onlar için envâ'ı hayrat, ferah, sürür, güzel hâl ve merci' var] demektir.[26]
Vacip Tealâ mü'minler için salâh mukabili felah ve tayyib hâl olduğunu beyan ettiği gibi resulünü irsali; geçmiş enbiya-yx kiramı irsaline müşabih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusiil! Ümem-i salifeye resullerimizi gönderdiğimiz gibi biz seni bir ümmet içine resul olarak gönderdik ki o ümmetten evvel bir çok ümmetler muhakkak geçtiler. Bizim sana vahyettiğimîz Kur'an'ı onlar üzerine senin tilâvet etmen için biz seni onlara resul gönderdik. Halbuki onlar Rahman Tealâ'ya küfrederler.]
[Habibim! Sen o kâfirlere de ki «Sizin küfrettiğiniz Rahman Tealâ benim Rabbimdir ve ma'budun bilhak yoktur, ancak o Rab-bim vardır ve ondan maada ibâdete lâyık kimse yoktur.»]
[Ancak ben Rabbime itimad ettim. Binaenaleyh; cemi' umurumu ona tefviz eyledim ve ancak kusuru itirafla merci' odur, onun gayrı kulların kusurlarını itirafla rûcû' edeceği bir kimse yoktur. Çünkü; onun başkasına rücû'da bir fayda olmaz» demekle kâfirleri irşad et.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kureyş müşriklerinden (Ebucehil) gibi mütemerrid olanları Resulullah'ın (Rahman) ismiyle duasını işitince «Muhammed (S.A.) iki ma'buda duâ ediyor. Bunlardan Allahü Tealâ'yı biliyoruz, amma (Rahman) isminde ilâh bilmiyoruz. Ancak Rahman isminde Rahman-ül Yema-me olan Müseylemet-ül Kezzab'ı biliriz» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut Hudeybiye'de meşhur sulhname-yi Hz. Ali'nin emr-i Resulullah üzerine evvelâ (Besmele) ile yazmaya başladığında Kureyş tarafından akd-i sulha gelen (Süheyl b. Amr) «Biz Rahman bilmeyiz. yaz» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat ekser-i müfessirînin sebeb-i nüzulde beyanlarına nazaran sahih olan evvelki rivayettir. Çünkü âyetin Mekke'de na'zil olduğu mevsukan mervidir. Hudeybiye Sulhu ise hicret-i nebeviyeden sonradır.[27]
Vâeip Tealâ kâfirlerin başka mucize istediklerini ve resulünü irsali sair enbiyayı irsali gibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin her istedikleri mucize izhar olunsa yine iman etmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer Kur'an'ın kıraatıyla dağlar yerinden ayrılsa, yürütülse veyahut Kur'an'la yer yarılsa, nehirler ve pınarlar zuhur etse veyahut Kur'an'la mevtalar söylese ve resulün hakkaa resul olduğuna şehadet etse yine müşrikler sözünden dönmezler ve Rahman Tealâ'ya küfrederler, resulüne iman etmezler ve lâkin şti ta'dad olunan harikuladelerden hiç birisi olmadı, belki her emrin cemi-inde kudret; Allah'ındır.] Binaenaleyh; ister halkeder, ister etmez. Bunları halketmemekle resulünün risaletine bir noksan gelmez. Çünkü; Allahü Tealâ'ya mahsus olan bir şeyden resulü mes'ul değildir.
Yani; müşrikler o kadar muannid ve mütekebbirlerdir ki bil'-farzı vettakdir onların her istedikleri verilmiş olsa hatta Kur'an'ı tilâvetle dağlar yerinden oynasa havada bulutlar gibi yürüse ve Kur'an'ı kıraatla Allah'ın haşyetinden Kur'an sebebiyle yer yarılsa nehirler ve pınarlar hasıl olsa, o nehirlerle Mekke derelerinde bağlar, bostanlar meydana gelse veyahut Kur'an'ı tilâvetle kabirdeki mevtalar hakkı söylese nübüvvete-şehadet etseler müşrikler yine iman etmezlerdi. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların istedikleri şu harikaları halk etmedi, belki emrin cemii Allah'ındır. Zira; efâlinde müstakildir ve hiç kimsenin itiraza hakkı ve selâhiyeti yoktur, hikmetine muvafık olanı halkeder.
Taberî, Fahri Râzi, Hâzin ve Kazı'nin beyanlarına nazaran Kureyş'in muannidleri Kâ'be'riin etrafına halka olup oturdukları bir zamanda Resulullah onları imana davet edince onlar «Yâ Muhammedi Rabbin Tealâ'nm kudret-i kâmilesinden bahsediyorsun. Eğer bizim sana iman etmemizi istersen Kur'an'ı kıraatınla Mekke dağlarını kaldır, arazimiz genişlesin, bahçeler, bağlar yapalım, rızkımız çok olsun, Kur'an'la rüzgâra emret. Arzda kat'-ı mesafe ederek Şam'da, Yemeh'de ticâret edelim ve cedd-i a'lâmız (Ku-sayy b. Kilâb) ı-bize ihya et, senin ve söylediğin şeylerin hak olup olmadığını bize söylesin» demeleri üzerine bu sözlerinin yalan olduğunu ve istedikleri şeyler halkolunsa dahi iman etmeyeceklerini bu âyeti inzalle Cenab-ı Hak resulüne beyan buyurmuştur.[28]
Vacip Tealâ kâfirlerin istedikleri mucizeler verilse dahi iman etmeyeceklerini beyandan sonra onların imanları murad-ı ilâhi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Emrin kâffesi Allahü Tealânm olduğundan gaflet ederler de Allah ü Tealâ dilemiş olsaydı nâsm cemiini hidayette kılmaya kaa-dir olduğunu mü'm inler bilmedüer mi? Onların ahvaline nazar ederek imanlarından mc'yus olup katletmediler mi? Ve onların harikuladeler taleb ettiklerinde ilm-i kafiyle iman etmeyeceklerine vakıf olup imanlarından me'yus olmadılar mı? Elbette bildi-Jer ve imanlarından kat'ı ümid ettiler.] Çünkü; iman edecek kimse açık bir hakikata karşı, bir takım müşkülât çıkartmaya kalkışmaz. Müşrikler ise iman etmemeye yol aramak için bir takım iş-kâlâtla uğraştıklarından imana muvaffak olamadılar. Eğer Allahü Tealâ istemiş olsaydı bunları hidayette kılardı, lâkin onlar iradelerini imana sarfetmeyip küfre sarfettikleri için Allahü Tealâ imanlarını nıurad etmedi. Çünkü onlar irade etselerdi Allahü Tealâ da nıurad ederdi.[29]
Vacip Tealâ imana ihtida edemeyen kâfirleri ihlâk edip resulüne vaad etmiş olduğu nusretini ihsan edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimselere işledikleri günahları sebebiyle büyük belâ isabet eder ki onlar kâfir oldular veyahut onların memleketlerine yakın mahalle belâ nazil olur ki o belânın yongaları onlara da isabet eder ve onlar küfre ısrar ettikçe belâ onlara isabette devam eder hatta resulüne Allah'ın vaadi gelinceye kadar. Zira; Allahü Tealâ vaadinde hulfetmez.]
Yani; ey müminler! Allah'ın rahmetinden kat'-ı ümid etmeyin. Zira; kâfirlerin işledikleri küfürleri sebebiyle onlara büyük belâ isabet eder durur, arkası kesilmez devam eder. Çünkü; Allahü Tealâ irtikâbettikleri/' cinayet-i küfür sebebiyle onları bazan kıtlıkla, bazan nehb ü garatla, bazan kati ü esaretle müptelâ kılar. Şu halde belâya birbiri arkasından tevali eder ve bunlardan daima muztarib olurlar. Yahut ö belâ beldelerinin yakın mahalline nazil olur ki onun şiraresi onlara da isabet eder. Binaenaleyh; onlar feza' ve feryadla vakit geçirirler, hatta Allah'ın resulüne vaadi .gelinceye kadar. Vaad-i ilâhi geldiğinde onlar bütün bütün mahv ü münkariz olur, giderler. Zira; Allahü Tealâ vaadinde hulfetmez, elbette vaadini incazla resulünü te'yid ve şeriatını te'sis eder, düşmanlarından intikaamını alır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetten maksat; Resulullah'ın kalb-i nebevilerini tesliye ve teşci' ve kâfirlerin hallerinden, arız olan hüzün ve elemi izale etmektir.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kaaria ; bir büyük belâ ki kâfirleri muztarip kılar. Şu halde bazan nefislerine ve evlâtlarına, bazan da mallarına isabet eder. Arası kesilmez ve Mekke müşriklerine işbu âyetin sırrı her zaman zuhur etmiştir. Çünkü; bir zaman kıtlıkla müptelâ oldular, açlık son dereceye vardı. Bundan başka Resulullah aralık aralık müfrezeler gönderir, nehb ü garat ettirir müşrikler rahatsız kalırlardı, şevket-i İslâm i-ye arttıkça ıztırapları arttı, Bedir vak'asıyîa birçokları katlolundu, birçokları da esir oldular, akıbet Mekke şehrini fetihle vaad-i ilâhi yerini buldu, din-i İslâm teâlî etti. Hatta Ceziret-ül Arap'tan kâfirlerin ırkı kesildi, tamamen ehl-i İslâm'la doldu. Binaenaleyh; arz-i Arap az zamanda habâset-i küfürden tathir olundu.
Hulâsa; kâfirler küfründe ve fasıklar fışkında devam ettikçe elbette üzerlerinden belâyânm eksik olmayacağı, muti olan kullarını Cenab-ı Hakkın aziz kılacağı, fasıklara vaîdi ve âbidlere vaadi dünyadaive âhirette elbette zuhur edeceği ve Allahü Tealâ'nın vaadinde hulfetmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]
Vacip Tealâ kâfirlerin birtakım harikuladeler istediklerini ve bu misilli muannid kâfirlerin belâyâdan hâli olmadıklarını beyandan sonra onların mucize talepleri istihza tarikıyla olduğundan Resuluüah'a arız olan ezayı izale ve tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki habibim! Senden evvel bir çok resuller ümmetleri tarafından istihza olundular. Onların istihzaları üzerine ben de kâfirlere mühlet verdim ve ömürlerini uzattım ve onlara mühlet verdikten bir müddet sonra onları azapla tuttum. Binaenaleyh; benim onlara ikabim nasıl oldu. Şu halde senin, ümmetin seni istihzada devam ederlerse aynı azabım, onlara da vâki olacağından sizin için mahzun olmak lâzım değildir.]
Yani; kâfirler kendilerine verilen mühiet ve rahata mağrur olmasınlar. Çünkü; âsînin isyanının neticesi helak olduğundan verilen mühlete mağrur olmamak lâzımdır. Zira; zatıma yemin ederim ki yâ Ekrem-er Rusül! Senden evvel birçok resuller kâfirler tarafından istihza olundular. Ben de istihza eden kâfirlere mühlet verdim, sonra azapla ahzettim. Benim azabımın keyfiyeti nasıl zuhur etti, onların haberi olmadan rahatta oldukları zamanda nasıl helak oldular. Dünyada gazab-ı ilâhiyle helak oldukları misilli bu gibi âsîlere âhirette de azab etmek nusus-u kafiyeyle sabittir.
Bu âyette rusül-ü kiramı istihza ettiklerini beyandan sonra cümlesiyle istihza edenlerin küfürlerini tasrih etmek; rusül-ü kiramı istihza ayn-ı küfür olduğunu beyan etmektir. Yani «Onlar istihza ettiler. Ben de istihza eden kâfirlere mühlet verdim» demektir.
Hulâsa; Resulullah'tan evvel geçen rusül-ü kiramdan bir çoklarının ümmetleri tarafından istihza olundukları ve Cehab-ı Hakkı istihza eden kâfirlere bir müddet-i kalile mühlet verdiği ve sonra onları azapla müâhaze eylediği ve resullerinin intikamını .kâfirlerden aldığı gibi habibini istihza edenlere dahi mühlet vermişse de onlardan da resulünün intikamını alacağı, zira; âdet-i kadimc-i ilâhiye bu gibi âsîlerden intikam almak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[31]
Vacip Tealâ emrin küllisi zatına mahsus olduğunu ve resulleri istihza edenlere mühlet verip sonra muâhaze ettiğini ve cemi-i naşı hidayette kılmak meşiyetine muallâk olduğunu ve kâfirler üzerine belâyânm birbiri akibinde nazil olduğunu ve ülûhiyet ancak zatına mahsus olup gayrın ülûhiyete istihaakı olmadığını beyanla hakikat zahir olduktan sonra bir takım putlara ibadet eden müşrikleri tekdir ve tevbih etmek üzere buyuruyor.
[Âciz putlarla Allahü Tealâ beyninde müşabehet tevehhüm ederler de her nefis üzerine kaim ve hayr ü şer kesbettiği amelini bilen Allahü Tealâ'ya bunlardan hiç birine kaadir olamayan âcizler müsavi olur mu? Ve âcizlerin ülûhiyetle münasebetleri olmadığı meydanda değil mi?]
[Acizlerin, Allah'a müsavi olduklarını itikad ettiler de müşrikler putları Allahü Tealâ'ya şerikler kıldılar.] Binaenaleyh; zat-ı ülûhiyete ibadet eder gibi putlara ibadet ettiler.
[Habibimî Sen putlara ibadet eden müşriklere «Ey müşrikler! Siz o putları lâyık oldukları isimlerle tesmiye edin ve onları münasip sıfatlarla tavsif edin, görün bakalım onların ibadete istihkakları var mıdır? Elbette tetkik edince onların ibadete istihkakları olmadığını bilirsiniz» de.]
[Belki siz arz üzerinde Allah'ın bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz. Çünkü; Allahü Tealâ'nın arz üzerinde şeriki yok ki bilsin. Eğer şeriki olsa Allahü Tealâ bilirdi. Halbuki kendine şerik bilmiyor. Şu halde siz putlara Allah'ın şerikleri demenizle Allah'ın ilmi taalluk etmeyen bir şeyi haber veriyorsunuz, yahut hakikati olmadık zahirde bir söz söylüyorsunuz.] Binaenaleyh; putlara şerik demeniz ağzınıza geldiği gibi söylenmiş bir sözdür. Zira; haki-kata mukarîn değildir. Çünkü; Allah'ın şeriki yok ki hakikat olsun.
[Belki müşriklere hileleri şeytan tarafından tezyin olundu ve tarik-ı hak olan dîn-i İslâm'dan menolundular.]
[Eğer bir kimseyi Allahü Tealâ idlâl ederse onu hidayette kılan olmaz.]
Yani; kâfirler şirkederler de düşünmezler mi her nefis üzere gözetici ve hayr ü şer kesbettiği a'mâlini ve her halini bilici ve ameline ceza vermeye kaadir olan ma'buda bir takım âcizler müsavi olur mu? Herkesin hıfzına kaadir ve rızkını vermeye muktedir olan zatla bunlardan hiç birine kaadir olmayanlar nasıl müsavi olur? Müsavi olduklarını itikad ettiler de o putları Allah'a şerik kıldılar. Bu; itikad-ı batıl ve ayn-ı hamakattır. Çünkü; zat-ı ülû-hiyete şerik dedikleri şeyler; kendi nefislerine celb-i menfaata ve nefislerinden mazarratı defe kaadir değillerdir. Şu hâlde ibadet edenlerin ibadetlerine mukabil bir şey vermeye kaadir olamadıkları gibi ibadeti terkedenlere ceza vermeye dahi kaadir olamazlar. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen putları Allah'a şerik itikad eden kâfirlere de ki "Haydi o putlara siz bir isim verin, ve sıfatlarını beyan edin, bakın ibadete istihkakları ve şirkete ehliyetleri var mıdır? Belki siz Allahü Tealâ'ya bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz yahut ağzınızdan gelen bir sözü söylüyorsunuz ki hakikati yoktur». Çünkü; Allahü Tealâ'nm herşeye ilmi taalluk ettiği halde müşriklerin itikad ettikleri şerike ilminin taalluk etmemesi şerikinin yokluğundan kinayedir. Haşa Allahü Tealâ'nın şeriki olsa elbette bilirdi. Şu halde şerikini bilmemesi şeriki olmamasından ibarettir. Çünkü şerike Allah'ın ilmini nefiy, şerikini nefiydir. Belki müşriklere şeytan tarafından vesveseyle hileleri tezyin olundu da tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menolundular. .Bir" kimse iradesini küfre sarfetmesiyle Allahü Tealâ dalâleti yedinde halketmekle idlâl ederse onu hidayete muvaffak kılan bulunmaz. Çünkü; hidayeti tevfik eden Allahü Tealâ'dır. Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılmak kimin haddidir. Zira; Allah'ın zelil kıldığını aziz kılmaya hiç bir kimse kaadir olamaz.
Nisabûrî'de beyan olunduğu veçhile putları tahkir için varid olmuştur. Çünkü; bir isimle adı anılması değmeyen ve bir namla yadolunmaya lâyık olmayan şey beğenilmediğinden »Şuna bir isim takın, adını söyleyin, görelim ne denecek ve ne denmeye lâyıktır» demek nâs arasında âdettir. Yani «Bir isimle çağırılmaya lâyık değildir, lâkin siz isterseniz bir isim verin» demektir. İşte bu esasa binaen Cenab-ı Hak putlara hakaret için ha-bibine «Söyle müşriklere putlarınıza bir isim verin, ne gibi isme lâyık olduklarını bilelim ve bir sıfatla tavsif edin, ne gibi sıfat yakışır» buyurmuştur. Cenab-ı Hak 'yerde ve göklerde şeriki olmadığı halde kâfirler ve putlar yerde oldukları için arz tahsis olunmuştur Allah'ın arzda bilmediği şeyi siz haber vervıeye kaadir olabilir misiniz? demektir. Zira; «Şeriki .olsaydı Allahü Tealâ biiirdi. Çünkü; mevcudatın kâffesine ilm-i ilâhi lâ-hiktir. Şu halde Allah'ın vücudunu bilmediği bir şey elbette yoktur. Yok olan şeyi siz nasıl haber verirsiniz?» demektir. Müşriklerin mezheplerini tahkir için varid olmuştur, Yani «Müşrikler delilden ,bir şey anlamazlar. Zira; onların hile ve tarik-ı batılları delille sabit bir şey değil, belki şeytan tarafından tezyin olunmuş bir şey» demektir.[32]
Vacip Tealâ kâfirlerin küfre ısrarları sebebiyle hidayete muvaffak olamayacaklarını beyandan sonra dünyada ve âhirette mu-azzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Müşrikler için dünyada katil, esaret ve mallarının garât olunması gibi büyük azaplar vardır ve onlar için âhirette hazırlanan azab-ı âh ir e t dünya azabından daha ziyade meşakkatlidir. Zira; devamlıdır, arkası kesilmek yoktur, şiddetlidir, zayıf değildir, azabın envâ'ı çok, asla rahat yoktur. Halbuki onları Allah'ın azabından vikaye edecek hiç bir kimse yoktur.] Çünkü; küfürleri her-türlü saadetlerine ve rahatlarına mani'dir ve irtikâbettikleri cinayetleri sebebiyle ehl-i şefaatin şefaatlarından dahi mahrumlardır.[33]
Vacip Tealâ kâfirlerin azapları mukabilinde müminlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muharremattan nefislerini vikaye eden müttekilere vaad olunan Cennet'in sıfatı altından nehirler akar. Meyve ve sair te-lczzüz olunan şeylerin ekli daimdir, arkası kesilmez, güneş olmadığından gölgesi uzundur, asla sıcak yoktur. İşte şu evsafı haiz olan Cennet menhiyattan içtinabeden kimselerin akıbetleridir ve kâfirlerin âkıbetleriyse ateştir.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cennet'in üç stfatı beyan olunmuştur. Birincisi; Cennet bahçelerinin altından nehirlerin akmasıdır. İkincisi; me'kûlatının devavih olmasıdır. Üçüncüsü; insan için esbab-ı istirahattan olan gölgenin mümted ve devamlı olup sıcak ve soğuk gibi tabiat-ı beşere muhalif olan şeylerin bulunmamasıdır. Binaenaleyh; âyot-i celile müminleri ibadete terğib, kâfirleri ve âsîleri küfürden ve isyandan tenfir etmiştir.[34]
Vacip Tealâ müminlerin akıbetleri Cennet ve kâfirlerin akıbetleri ateş olduğunu beyan ettiği gibi nâsın iki fırka olup bibisi Kur'an'm inzal olunduğuna ferah edip diğeri bazı ahkâmını inkâr ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlara kitap verildi. Onlar habibim! Sana inzal olunan Kur'an'a ferah ederler ve cemaattan bazıları ahkâmın bazısını inkâr eder.]
[Habibim! Sen bazı ahkâmı inkâr edenlere karşı de ki «Ben ancak Allahü Tealâ'ya ibadet etmek ve Allah'a şirketmemekle emrolundum. Ancak ben Allah'a duâ ederim ve isteyeceğimi Allah'tan isterim, Allah'ın kullarını ancak kitabına davet ederim, ancak merciim Allahü Tealâ'dır.»]
Yani; şol kimseler ki onlara kitap verildi. Onlar Yehûd ve Na-sara'dan iman edenler habibim! Sana inzal olunan Kur'an'a ferah ederler ve onlardan İslâmiyet aleyhine tecemmu' eden cemaattan bazıları kendi kitaplarına muhalif olan âyetleri inkâr ederler. Çünkü; onlar esasına iman etmediklerinden şeriatlarına muhalif olan ahkâmı inkârda devam ederler. Habibimî Sen inkâr edenleri ilzam için de ki «Ben ancak Allah'a ibadet edip şirketmemekle emrolun-dum. Zira; bana inzal olunan Kur'an'da Allah'ın bana emri din-i İslâm'ın umdesi olan tevhiddir. Sizin için bunu inkâra mecal yoktur. Zira; kitabınız da bununla emreder. Amma furu-u a'mâlde şeriatlar birbirine muhalif olduğundan bunu inkârınızda dahi bir manâ yoktur. Zira; zamanın ve milletlerin ihtilafıyla ahkâmın ihtilâfı âdettir. Binaenaleyh; bunu inkâra dahi mecaliniz yoktur. Şu halde iman etmeniz lâzımdır. Ben ancak Allahü Tealâ'ya duâ ve tazarru ederim ve merciim Allah'ın huzuru ve ahkâmıdır. Çünkü; kulunun ameline ceza. verecek odur, onun gayrı değildir, şu ahkâmın cümlesinde enbiya-yı izam hazaratı müttefiklerdir. Binaenaleyh; enbiyanın ittifak ettikleri ahkâmda siz niçin muhalefet edersiniz?» demekle ahkâmın bazısını inkâr edenleri ilzam et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın ahkâmına ferah edenlerle murad; ehl-i kitaptan (Abdullah b. Selâm) ve ashabıyla Na-sârâ'dan kırkı Necran'dan, sekizi Yemen'den, otuz ikisi Habeş'ten olmak üzere âyetin nüzulü zamanında iman eden cem'an seksen kişidir. Bunlar iman ettikleri cihetle Kur'an nazil olup ahkâm te-ceddüd ve tekessür ettikçe ferah ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ahzapla murad; ehl-i kitaptan Resulul-lah aleyhine içtimâ' eden kâfirlerdir. Çünkü; onlar kendi kitaplarına muhalif olan ahkâmı inkâr ederlerdi. Şu halde ehl-i kitaptan zaman-ı saadette iman edenler Kur'an'ın âyetleri nazil oldukça ferah ederler, iman etmeyenler de Kur'an'ın kitaplarına muvafık olmayan ahkâmını inkâr ederler. Gerek ehl-i imanın ferahı ve gerek ehl-i küfrün inkârı âyetler nazil oldukça teceddüd ettiğine işaret için ve teceddüde delâlet eden muzari sıygalarıyla varid olmuştur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Kur'an'ın bazı ahkâmını inkâr edenlere cevapta Vacip Tealâ vezaif-i -ubudiyetin ve tekâlif-i ilâ-hiyenin cemiini ve usul-ü itikadiye ve furu-u a'mâlin ve Cenab-ı Hakka ta'zîm ve ahval-i âhiretin cümlesini icmalen beyan etmiştir. Çünkü; cemi-i tekâlif ve ibadet emr ü nehiyle olup başka şeyle olmadığına işaret için hasra delâlet eden lafzıyla varid olmuş ve ibadet; abdin zilletine ve ma'budun izzetine delâlet ettiği için Cenab-ı Hakka ta'zîm her şahsın vazifesi olduğuna işaret edilmiş ve Allah'a ibadet; Vacip Tealâ'yı ma'-rifet üzere tavakkuf ettiğinden evvelâ Allah'ın birliğini bilmek ve ikrar etmek lâzım olduğuna işaret için şirketmemek lâzım olduğu beyan ve ancak Allah'ın dinine davet ettiğini beyanla emr-i nübüvvete dahi işaret ve âhirette merci' Vacip Tealâ olduğunu beyanla da haşre Ve neşre, ahval-i âhirete dahi işaret etmekle tekâlifin cümlesi şu bir kaç kelimede dercolunmuştur. [35]
Vacip Tealâ ehl-i kitaptan iman edenlerin Kur'an'ın nüzulüne- ferahlarını ve iman etmeyenlerin inkârlarını beyan ettiği gibi Kur'an'ın gayrıya ittiba' caiz olmadığını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ümemi salîfeııin kitaplarını kendi lisanları üzere inzal ettiğimiz gibi biz azîmüşşan Kur'an'ı lisan-ı Arap üzere hükmolduğu halde inzal ettik;]
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki ha bibi m! Sana ilim geldikten sonra eğer sen onların hava, heves ve arzularına ittibâ' edersen Allah'ın azabından seni kurtaracak bir yardımcı ve vikaye edecek bir hafız yoktur]
Yani; enbiya-yı sabıkaya kitaplarını ümmetlerinin kolaylıkla anlamaları için kendi lisanları üzere inzal ettiğimiz gibi biz Kur'an'ı da etraf-ı âleme neşr ü ta'mim edecek senin kavmin olan kavm-i Arabın lisanı üzere hüküm olduğu halde inzal ettik ki onlar kolayca anlasınlar, suret-i seriada âleme neşretsinler, zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki sana Kur'an nazil olup, her şeye ilim geldikten sonra habibim! Sen onların arzularına ittibâ' edersen Allah'ın azabından seni kurtaracak bir yardımcı ve hıfzedecek bir hami yoktur.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Kur'an'da tekâlifin cemii, helâl, haram ve fasl-ı hukuk üzere müştemil olduğuna işaret için Kur'-an'a hüküm tesmiye olunmuştur. Yahut Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Kur'an'ı ve ahkâmım kabul etmek cemi-i nâs üzerine vacip olmasıyla Kur'an kendi hükmettiğinden nefs-i Kur'-an'a mübalâğa için hüküm denmiştir. Zira Kur'an; cemi-i vekayi ve hadisatda hükmeder ve hükmü ilâyevmilkıyam bakîdir, hükmü hikmete, maslahata, zamanın ahvaline muvafıktır ve ahval-i nâsın kaffesine kâfidir. Binaenaleyh; Kur'an'dan başka bir kitabın inzaline hacet yoktur.
Kâfirlerin arzuları; Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirler ve bilhassa Yahudiler Kâ'be'nin kıble olduğu taayyün ettikten sonra Beyt-i Mukaddes'e namaz kümasıyla dinlerini takrir etmesini Re-sulullah'a teklif ettikleri gibi müşrikler de âbâ' ve ecdadının dininde kalmasını teklif etmeleri üzerine Cenab-ı Hak kâfirlerin ümitlerini kat'etmek ve mü'minlerin dinlerinde sebat etmeleri lâzım olup kâfirlerin arzularına ittibâ' etmek felâket-i azîmeyi mü-eddî olacağını beyan buyurmuştur. Çünkü hitap; zahirde Resulul-İah'a ise de hakikatta ümmetinedir. Zira; Resulullah'ın farzımuhal olarak tebaiyeti tasavvur olunsa azab-ı ilâhiden kurtulmak mümkün olamayınca âhad-ı ümmetin kurtulamayacağı evleviyetle sabit olacağına binaen hitap zahirde Resulullah'a varid olmuştur. Yahudilerin teklifi ise bilkülliye maslahata muhaliftir. Çünkü; Kâ'be'nin kıble olması din-i İslâm'ın menşei olan Mekke şehrinin ve Beyt-i Muazzam'ın evvelden beri kavm-i Arab'ın ve belki birçok milletlerin ta'zîmle me'lûf oldukları mahalli mübarek olduğundan teveccühgâh-ı umumi olmak maslahata evfak olduğunda şüphe yoktur. Hulâsa; Kur'an'ın kütüb-ü saire gibi resul kendilerinden ba'solunan kavmin lisanı üzere nazil ve Kur'an âmme-i nâsın hukukunu fasleder bir hüküm olduğu ve Kur'an geldikten sonra Kur'an'ın gayrıya ittibâ' eden kimseyi Allah'ın azabından kurtaracak bir dost ve yardımcı bulunmayacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[36]
Vacip Tealâ enbiya-yı sabıkaya kitap inzal ve bizim nebimize de kavminin lisanı üzere kitap inzal ettiğini beyan
buyurduğu gibi Resulullah'ın zevce ittihazı ve nesil peyda.etmesi dahi enbiya-yı sabıkanın mesleklerine muvafık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Küsül! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki seni irsal ettiğimiz gibi senden evvel bir çok resuller irsal ve onlar için zevceler ve zürriyetler halkettik.]
[Hiçbir resul için bir âyet getirmek olmadı, ancak Allah'ın izniyle getirir.]
[Her vakit için bir kitap vardır.] O kitapta Allahü Tealâ kulunun üzerine carî olacak ahvalin küllisini yazar.
[Allahü Tealâ dilediği şeyi mahveder ve dilediğini ispat eder, indinde kitabın aslı olan Levh-i Mahfuz vardır ve her şey onda mahfuzdur.]
Yani; habibim! Müşriklerin ve Yehûd'un sizin ahval-i beşeri-yeyle meşgul olduğunuzu risalete mani addetmeleri doğru değildir. Çünkü; zat-ı ülühiyetime yemin ederim ki muhakkak senden evvel beşerden bir çok resuller gönderdik. Senin evlâdın ve zevcelerin gibi biz onlar için de zevceler ve zürriyetler halkettik. Şu halde onların zevceleri ve zürriyetleri nübüvvetlerine mani olmadığı gibi senin zevcelerin ve evlâdın nübüvvetine mani olmaz. Binaenaleyh; müşriklerin ve Yahudilerin sana zevce ve zürriyet ittihaz etmekle ta'nları varid değildir. Zira; zevce ve zürriyet ittihazı bütün enbiyanın meslekleri olduğu cihetle bazısında tahsin olunan bir şey baz-ı aharda takbih etmek elbette doğru olamaz. Ve resullerden hiç bir resul için nübüvvetine delâlet eden âyet ve mucize getirmek olmadı illâ Allah'ın izniyle oldu. Binaenaleyh; enbiyanın mucizeleri kendilerinin icatlarıyla değil Allah'ın halkıyla olduğundan resullerin davalarını ispat eder mucizelerini Allah'ın halkıyla getirdikten sonra ümmetlerinin her istedikleri alâmeti getirmeye muktedir değillerdir. Ancak Allahü Tealâ halk ve resulüne izhar etmesini emreder ve izin verirse o resul onu izhar eyler ve her vakit için bir kitap vardır. Allahü Tealâ o kitapta hikmetinin icabını saati ve dakikasıyla kulunun üzerine yazar, binaenaleyh; vâki olacak, o vakitten velev bir dakika olsun mukaddem ve muahhar olmaz, ancak yazıldığı dakikada hasıl olur. Şu halde sana ta'neden kâfirler hakkında gelecek azabın vakt-i merhununu beklemek lâzımdır, isti'câl fayda etmez ve Allahü Tealâ-dilediği ahkâmı nesihle imha ve dilediğini onun yerinde ispat eder ye hafaza meleklerinin yazdıkları şeylerden istediğini imha ve istediğini ispat eder. Halbuki Allahü Tealâ'mn indinde kitapların aslı olan Levh-i Mahfuz vardır ve her şey onda yazılıdır. Binaenaleyh; onda yazılı olan şey tebdil ve tağyir kabul etmez, elbette yazıldığı gibi vâki' olur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfirlerin emr-i nübüvvette beş veçhile şüphelerine cevap vermiştir :
Birinci şüpheleri; beşerden resul olmaz dediler. Vacip Tealâ âhir zaman nebisinden evvel gönderdiği resullerin beşer olmasıyla cevap vermiştir. Zira beşeriyet; risalete münafi olsa evvel geçen resullerde de münafi olurdu. Halbuki onlar da münafi olmadı. Binaenaleyh; âhir zaman nebisinde de beşeriyet risalete münafi olmaz.
İkincâ şüpheleri; zevce ve evlât ittihazı risalete münafi demişlerdi. Vacip Tealâ enbiya-yı sabıkanın dahi nikâh ve zürri-yetle meşgul olduklarını beyanla tezevvücün ve zürriyetin nübüvvete mani olmadığını tasrih etmiştir.
Üçüncü şüpheleri; eğer Muhammed (S.A.) davası veçhile resul olsaydı bizim her istediğimiz mucizeyi getirirdi. Halbuki bizim istediğimiz mucizeyi getiremediğinden bildik ki resul değildir demişlerdi. Vacip Tealâ hiç bir nebi mucize getirmez, illâ Allah'ın izniyle mucize izhar ettiklerini beyanla her istenilen mucizeyi getirmemek nübüvvete mani değil buyurmuştur.
Dördüncü şüpheleri; Resûlullah'ın iman etmedikleri surette azap geleceğini beyan ettiği halde azabın gelmemesidir. Vacip Tealâ her şeyin bir kitabı olup o kitapta vakti yazılı olduğunu beyanla azabın acele gelmemesi bilkülliye gelmemesini ica-betmeyip vakt-i merhununda elbette geleceğini beyanla cevap vermiştir.
Besinci şüpheleri; bazı ahkâmın nesholunmasıdır. Eder nebi olsa bir gün verdiği hükümden ertesi gün dönmezdi dediler. Vacip Tealâ ahkâmı imha ve ispat eden kendi olduğunu beyanla bazı ahkâmın neshi nübüvvete mani olmadığını beyan etmiştir,
Herşeyin kaza ve kaderle hadis ve vakt-i merhununa' bağlı olduğuna ve cümlesi fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olup zamanın ve mekânın hassasıyla olmadığına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Allah'ın mahvı ve ispatı her şeyde carîdir ve bazı eşyaya ve ahkâma tahsise hacet yoktur. Çünkü; lâfzın umumu vechüzere isti'-mâl olunması tahsisten evlâdır.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilerim'se-beb-i nüzulü; Yahudilerin Resûlullah'a ezvac ve evlât ittaziyle ta'netmeleridir. Cenab-ı Hak enbiya-yı sabıkanın da aynı halde olduklarım beyanla onları reddetmiştir. Halbuki Yehûdun kendi, cinslerinden iman ettikleri Dâvûd (A.S.) m merkûhası yüz ve oğlu Süleyman (A.S.) in menkûhasının üç yüz olduğunu ve kendilerinin cedd-i a'lâları Ya'kub (A.S.) in zürriyeti sayılmaz ve tükenmez bir halde bulunduğunu bildikleri halde Resulullah hakkında zevce ve evlât ittihazını haşa ayıp addetmeleri hasedleri neticesi gülünç bir şeydir.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nın bizim resulümüzden evvel beşerden bir çok resuller gönderdiği, o resuller için zürriyetler ve zevceler halkettiği, zevce ve zürriyet ittihazı nübüvvete mani olmadığı, hiç bir resulün kendiliğinden mucize getirmeyip ancak izn-i ilâhiyle getirdiği, her hadis olacak şeyin bir kitabı olup o kitapta onun vakti yazılı bulunduğu, Allahü Tealâ'nın bazı ahkâmı imha ve bazısını ispat etmesiyle ahkâmda neshin carî olduğu ve ind-i ilâhide her kitabın esası olan Levh-i Mahfuz olup onda her şeyin yazılı bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[37]
Vacip Tealâ resulünün kâfirlere vaad ettiği azabın gelmesi vakt-i merhununa bağlı olduğunu beyan ettiği gibi elbette azabın geleceğini ve lâkin o azabı getirmek resulünün elinde olmayıp herhalde hal-i hayatında gelmek lâzım olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirlere vaad ettiğimiz azabın bazısını elbette biz sana gösteririz veyahut o azabı göstermezden evvel senin ruh-u pürnurunu biz kabzederiz. Binaenaleyh; senin üzerine vacip olan ancak tebliğdir ve bizim üzerimize de onların hesabım görmek ve amellerine göre ceza vermektir.]
Yani; habibim! Kâfirler senin vaad ettiğin azabın taahhuruna mağrur olmasınlar. Zira; hâlü şan ikiden halî değildir. Ya biz onlara vaad ettiğimiz azabın bazısını sana gösteririz veyahut göstermezden evvel seni âhirete götürür ve ondan sonra onlara azap ederiz. Çünkü; sen azabı inzale me'mur değilsin. Binaenaleyh; senin vazifen azabın geleceğini ve sair ahkâmı onlara tebliğ etmektir ve bize düşen de onların hesabını görmektir.
Bu âyet-i celile; dört hükmü havidir.
Birincisi; kâfirlere vaad olunan azabın bazısını Re-sulullah'ın hal-i hayatında görmesidir.
İkincisi; bazısını görmeden evvel irtihâl buyurması-dır.
Üçüncüsü; Resulullah'ın vazifesi ancak tebliğ olup azabı getirmeye me'mur olmamasıdır.
Dördüncüsü; Allahü Tealâ'nın onların bilûmum amellerinin hesabını görüp cezalarını vermesidir.[38]
Vacip Tealâ müşriklere vaad olunan azabın bazısını resulünün görmesini veyahut görmeden evvel, vefat etmesini beyan ettiği gibi azabın alâmetlerinin zuhur ettiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[«Kâfirler azabın vukuunda şekkederler de biz onların arzını etrafından noksan ederiz. Onu görmediler mi?]
[Halbuki Allahü Tealâ suret-i kat'iyede hükmeder ve hükmünü tağyir için ta'kib edici yoktur.]
[Allahü Tealâ'nın hesabı süratlidir.» Binaenaleyh; hükmünü tağyire çalışanların hesaplarını derhal görür.]
Yani; kâfirler azabın vukuuna şüphe ederler, hayatlarının bekasına emin oldular da onların memleketlerinin etrafını biz noksan eder, arazilerini fütuhatıyla ehl-i İslama verdiğimizi görmediler mi? Ve Müslümanların kahren ve cebren topraklarının bir kısmını, ellerinden almaları vaad olunan azabın gelmesine büyük bir alâmet değil midir ve bizim büyüklerini ihlâk edip kuvvetlerini kesretmemiz daha kuvvetli azabın gelmesine' delil yönünden kâfi değil midir? Ve kullarının ahvalini tedbir eden Allahü Tealâ hükmeder, her şeyde hükmü kat'îdir. Hükmünü tağyirle ta'kib ve reddedecek kimse yoktur. Binaenaleyh; ahval-i ibada dâir hükmünün istinafı ve temyizi yoktur, derhal infaz olunur ve hükmünü tağyire çalışanlara hesabı seridir. Şu halde ellerindeki arazilerinin bir kısmının Müslümanların ellerine geçtiğini ve âlemin imaretinden sonra harap ve hayattan sonra behemehal mevtin muhakkak olduğunu ve kemâlden sonra noksan gibi tebeddülatı gördükleri halde şu tebeddülatın kendilerine arız olmayacağına neden emin oldular ki azabın gelmesinde şekkediyorlar.
Hulâsa; bir kavmin arazilerinin ecnebi eline geçmekle noksan olması o kavim hakkında azaba alâmet olduğu, Allah'ın hükmü kafi olup reddedecek bir kimsenin bulunmadığı ve hükmünü tağyire çalışanlara hesabının sür'atli olduğu bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.[39]
Vacip Tealâ müşriklere vaad olunan azabın alâmetlerinden bazılarının zuhur ettiğini beyan ettiği gibi evvel geçen milletlerin de Mekke müşrikleri gibi resullerine hile yaptıklarını ve fakat yaptıkları hilenin izn-i ilâhi olmadıkça te'siri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Mekke ahalisinden evvel geçen milletler de kendilerine meb'-us olan resullerine hile yaptılar, fakat hilelerinin bir faydasını görmediler. Zira; mekrin cemii; Allah'ındır. Onun tesirini halke-den Allah'tır. Kullar her ne kadar tedbir ederlerse de te'sirini Al-lahü Tealâ halketmeyince hiç faydası olmaz, emekleri zayi olur. Binaenaleyh; kâfirlerin hileleri ekseriyetle faydasız kalır.]
[Allahü Tealâ her nefsin kesbettiği ef'âlini bilir. Ve ona göre cezasını verir.]
[Her kâfir yakında âkıbet-i hasene kimin olduğunu bilir; fakat âhirette bilmek fayda vermez.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mekrin zararı ancak Allah'ın izniyle olup izn-i ilâhi olmayınca hiç te'siri olmayacağına bu âyet delâlet eder, zaman-ı saadette kâfirlerin mekri evvel geçen milletlerin mekri gibi Allahü Tealâ te'siri halketmeyince akım kalacağını beyanla Cenab-ı Hak resulünü tesliye ve mekreden kâfirleri akıbet endişesiyle tehdid etmiştir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mekrin küllisinin te'siri Allahü Tealâ'nm izniyle olduğundan mekrin cemii Allah'ın olduğu beyan olunmuştur. Yani «Mekrin cemiinin te'siri Allah'tandır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ te'sirini irade etmezse yok mesabesindedir» demektir.
Hulâsa; âyet-i ceîile dört hükmü havi olup onlar da kavm-i Kureyşten evvel geçen milletlerin de Kureyş kavmi gibi resullerine bir takım hileler yaptıkları, yapılan hilelerin tesiri Allah'tan olduğu cihetle Allahü Tealâ murad etmedikçe hiç te'siri olmayacağı, Allahü Tealâ'nın her nefsin amelini hatta yapılan mekri bildiği ve yevm-i kıyamette âkıbet-i hasene kimin olduğunu her kâfirin bileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[40]
Vacip Tealâ kâfirlerin risalete ta'nlarım kendi şehadetiyle reddetmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Kâfirler sana «Taraf-1 ilâhiden gönderilmiş resul değilsin» derler. Sen onlara «Sizinle benim beynimizde şahit yönünden Allahü Tealâ kâfi oldu ve kendi indinde kitabın ilmi olanların şehadetleri dahi kâfi oldu. Çünkü; chl-i kitabın uleması benim resul olduğumu kitaplarında gördükleri veçhile bilirler» demekle hakkaa resul olduğunu ispat et.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allah'ın şehadeti; yedinde nübüvvete delâlet eder mucize halketmektir. Kâfirlerle murad; Yehûdun reisleridir. Kitapla murad; Tevrat ve İncil'dir. Kitaba ilmi olanlar la murad; Yehud'-dan iman eden (Abdullah b. Selâm) ve etbâ'ı ve Nasara'dan iman eden (Selman-ı Farisi) ve (Temim Darı) gibi zevattır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ yedinde mucize halketmekle ve ehl-i kitaptan iman edenlerin kitaplarında gördükleri ilimleriyle şehadet edince başka şahidin şehadetine ihtiyaç yoktur.
Bu âyette kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Fahri Râzi'nin beyanı veçhile manâ-yı nazım şöyledir : [Benim nübüvvetime şahit yönünden Allahü Tealâ'nın ve Kur'an'a ilmi olanların şehadetleri kâfidir. Çünkü; Kur'an'ın fesahat ve" belagatını ve dekayık-ı ahkâmını bilenler Kur'an'ın kelâmullah olduğuna ve benim hakkaa resul olduğuma elbette şehadet ederler] demektir.[41]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2598-2599
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2600-2602
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2602-2604
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2604-2606
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2606-2607
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2607-2608
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2608-2610
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2610-2612
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2612-2613
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2614
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2614-2616
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2616-2617
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2617-2621
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2621-2624
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2624-2625
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2625-2626
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2626-2628
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2628-2630
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2630-2631
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2631-2632
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2632-2635
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2635-2637
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2637-2638
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2638-2639
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2639-2641
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2641
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2641-2643
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2643-2644
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2644-2645
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2645-2646
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2646-2647
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2647-2650
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2650-2651
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2651
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2651-2653
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2653-2655
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2655-2658
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2658-2659
[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2659-2660
[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2660-2662
[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2662
İslami Okul Okulların En Önemlisi