Sure-İ Hicr - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 15. Sayfa
SURE-İ HİCR
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan dokuz âyeti hâvidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz eden ulema indinde insana, Uyakatına, rahmet-i ilâhiyeye işarettir. Buna nazaran mand-ı/ı âyet: [Ey rahmet-i ilâhiyeye lâyık olan insan-ı kâmil! Şu okunacak âyetler Allah'ın kitabının ve helâli ve haramı beyan eden Kur'an'm âyetleridir.]
Yani; ibadet ve itikad-ı hakla rahmet-i ilâhiyeye liyakat kes-beden insan-ı kâmil! Sana hitab ederim ki şu okunacak âyetler Rabbin Tealâ'mn sana vaad ettiği kitab-ı kâmilin ve beşeriyetin ahvaline müteallik bütün ahkâmı beyan eden Kur'an'ın âyetleridir.
Kitap ; cami' manâsına olub Kur'an da evvelin ve âhirinin ulûmunu ve ümem-i salifenin ahvalini câm'i olduğundan kitap ve beşeriyete ait ahkâmı, usul-ü itikaadı ve furu-u a'mâli beyan ettiği cihetle mübîn denmiştir. Kitapta olan (elif lam) kemâle ve Kur'an lâfzında olan tenvin ta'zîme delâlet ettiği cihetle her ne kadar kitap ve Kur'an ikisi bir r.ey ise de kitap kemâle ve Kur'an azamete delâlet ettiğinden tekrar yoktur. Zira; kitap Kur'an'ın kemâlini ve Kur'an da azametini ifade ettiği cihetle her biri ayrı ayrı birer manâyı müfiddir. Binaenaleyh; manâ-yı nazım: [Şu âyetler kitab-ı kâmilin ve Kur'an-ı Azîm'in âyetleri] demektir.[1]
Vacip Tealâ sûrenin âyetleri Kur'an'ın âyetleri olduğunu beyandan sonra Kur'an'a iman etmeyenlerin Müslüman olmak isteyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Çok zamanda kâfirler müslim olmalarına muhabbet ederler.]
Yani; kâfirler hîn-i mevtlerinde veyahut kıyamette veya Ce-hennem'e girdiklerinde azabı muayene edince «Ah, ne olaydı biz de müslim olaydık» demekle İslâm olmalarını temenni ve İslâm olamadıklarına nedametlerini izhar ederler, fakat İslâm olmak zamanı geçtiğinden temennileri fayda etmez. Çünkü zamansız olan şey; her zaman faydasızdır. Binaenaleyh; Ömrünü küfürle ifna eden kimsenin bu dünyada delilleri tetkik ederek beni beşerin rahatını te'min için te'sis olunan din-i İslâm'ı kabul etmekle dünya ve âhiret sâadetini iktisabetmesi elbette ezher cihet hakkında hayırlıdır.[2]
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı muayene edince İslâm olmalarını temenni edeceklerini beyandan sonra küfrü irtikâb edenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Terket kâfirleri, yesinler ve dünya nimetleriyle te-lezzüz etsinler ve tûl-ü emel ve uzun Ömür gözetmek onları iman ve ibadet etmekten meşgul etsin ve onların halleri yiyip içmek ve iman etmemek olunca yakın zamanda onlar amellerinin çirkin olduğunu elbette bilirler.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirler davetine icabet etmeyince terket onları, istediklerini yesinler ve dünya metâ'ıyla telezzüz etsinler. Çünkü; onların bütün himmetleri yemek ve içmek ve dünya nimetleriyle telezzüz etmekten ibaret olup ahval-i âhiretten bihaber olunca onları hallerine terketmek lâzımdır, onları dünya hususunda uzun emelleri meşgul etsin ki yakında onlar amellerinin fenalığını ve mezheplerinin batıl olduğunu bilirler ve İslâm olamadıklarına nedamet de ederler ve lâkin o nedametleri fayda vermez.
Vacip Tealâ tûl-ü emelle meşgul olanları bu âyetle zemmet-miştir. Çünkü tûl-ü emel; insanı âhiret tedarikinden alıkoyup bütün himmetini dünyaya hasreylemesini icabettirdiğinden insan için manevî bir felâket ve âhireti inkâr eden müşriklerin ahlâkın-dandır. Binaenaleyh; insanın uzun hülyalarla Ömrünü sırf dünyaya sarfla umur-u âhiretten uzaklaşması en ziyade mezmum bir haslettir. Amma suret-i meşruada dünya için çalışmak kendinin ve ailesinin maişetini te'min etmek ve fakat şu çalışmasını mükellef olduğu ibadetine mani tutmamak insan için bir meziyyet olduğu gibi diyanet-i İslâmiyede bu, ayrıca bir ibadet ve bu suretle dünyaya çalışmak ve ebna-yı cinsine menfaat etmek umur-u âhiretten
ma'duddur. İIka ; meşgul olmaktır. Emel de ileride bir şeyi ümit ve rica etmektir. Şu halde manâ-yı nazım: (Emel onları meşgul eder. Binaenaleyh; dünya işiyle meşgul olmakla âhireti unuturlar] demektir. Esasen mezmum olan; dünyadan nasibedar *olup âhirette nasibedar olmamaktır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'nin «Ben sizin üzerinize iki şeyden korkarım. Birincisi; tûl-ü emeldir. Zira tûl-ü emel; umur-u âhireti unutturur. İkincisi; havanıza ittihâzdır. Zira havaya ittibâ' etmek; hakkı kabulden men'eder» dediği mervidir. Bu rivayette mezmum olan tûl-ü emel; unıur-u âhireti muattal kılan tûl-ü emeldir.
Âyetten maksat; Resulullah'a tamamıyla tebligat vâki olup kabul etmediklerine binaen bundan sonra nasihatin te'sir etmeyeceğini bildirmek ve fazla nefes sarfetmeye hacet kalmadığını ilân etmektir. Yani «Terket onları. Zira; nasihat te'sir etmez. Âkıbet-i hallerinin ne olduğunu zamanı geldiğinde bilirler» demekten ibarettir, bu söz; nazar-ı ilâhiden sakıt olduklarına delâlet eder. Çünkü; insanlar arasında hâl böyledir. Bir kimse diğerine nasihat eder. Nasihat dinlemeyip inadında musir olunca «Terket bu adamı, istediğini yapsın, bildiğini işlesin. Sonra bilir ne olacağının denir.
Hulâsa; dünyadan tamamen nasibini almak için âhireti ihmâl etmek mezmum olduğu ve ihmâl edenlerin ehl-\ hizlândan bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]
Vacip Tealâ tûl-ü emele tâbi' olanları tehdid ettikten sonra tûl-ü emelin faydası olmayıp ijierkesin ecel-i muayyeninde helak olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz karyelerden hiç bir karye ahalisini ihlâk etmedik, illâ o karye ahalisinin ihlâk olunacağı zaman yazılı bir kitap vardır ve o kitapta helakin vakti ma'Iûmdur.]
[Binaenaleyh; hiç bir ümmet eceline takaddüm veya ecelinden ta ah ur etmez, ancak vakt-i muayyeninde helak olur.]
Yani; dünyada kahren karyelerden bir karye ahalisini günahlarına binaen biz ihlâk' etmedik, illâ o karyenin helakine dair Levh-i Mahfuz'da yazılmış ve zamanı tayin olunmuş bir kitabı vardır. Binaenaleyh; her ümmet o kitapta yazılı olan ecel-i muayyenini velev bir dakika olsun takaddüm edemediği gibi o vakitten ta-ahhur da edemez. Ancak tayin olunan zamanda helak ederiz. Şu halde gerek milletler ve gerek şahıslar hangi sebeple helak olursa olsun herkes ecel-i mev'ûdunda helak olur. Çünkü; insanlar için ecel birdir, iki ihtimali yoktur ve âyet de buna delil-i vazıhtır. Binaenaleyh; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ihIâkle murad; azapla ihlâke şamil olduğu gibi mevtle helake dahi şamildir. Şu halde âkil olan bir kimse ömrünün uzun olmasına mağrur olmamak lâzımdır. Zira; onun eceli için ta'yin olunan zamanı te'-hir veya takdim ihtimali olmayıp irade-i ilâhiyenin tahsis ettiği zamanı beklemekten ibaret olduğu cihetle gururu icabeden bir şey yoktur. Kezalik devletlerin ve milletlerin halleri dahi ecel-i muayyenini beklemekten ibarettir.[4]
Vacip Tealâ her şahsın ve her milletin eceli muayyen olduğunu beyandan sonra kâfirlerin nübüvvette şüpheleri üzerine söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor. .
[Mekke müşrikleri «Ey kendi üzerine kitap tenzil olunduğunu iddia eden zat! Sen elbette mecnunsun» dediler.]
[Keşke davana şehadet edecek melekleri bize getirmiş olsaydın da biz de iman etseydik, eğer sözünde doğru söyleyenlerden isen getir melekleri, şehadet etsinler davana, biz de inanalım demekle meleklerin nübüvvete şehadet etmesini istediler.]
Yani; biz kâfirleri halleri üzere terketmeyi emredip neden ih-lâk etmeyelim? Elbette ihlâk ederiz. Zira; yâ Ekrem-er Rusül! Sen onları tarik-ı hakka irşad için davet ettiğinde onlar istihza tari-kıyla sana «Ey kendi üzerine Kur'an inzal olunduğunu iddia eden zat! Sen nübüvvet davasında mecnunsun. Zira; sana cinnîler temas etmiş ve bu davayı telkin eylemiş ve bu suretle akim muhtel olmuş ki sen melek geldi bana taraf-ı ilâhiden, Kur'an'ı getirdi diyorsun. Eğer sen doğru söyleyenlerden isen keşke melekleri bize getirmiş olsan biz de onları görsek de iman etsek» demekle nübüvvetinde şüphe ettiler ve meleklerin şehadet etmesini istediler.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin iki cihetle cinayet irtikâb ettiklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur :
Birincisi; Resulullah'm getirdiği Kur'an'ın fesahat ve belagatta tavk-ı beşerden hariç olduğunu ve Resulullah'm, arzularının hilafı beyan ettiği ahkâmı görünce beşerin bu gibi kelâmı söyleyemeyeceğine hükmederek «Bunları sana cinnîler haber veriyor. Binaenaleyh; sen mecnunsun» demeye ve bu cinayeti irtikâba cesaret etmişlerdir.
İkincisi; melekle ünsiyet kuvve-i kudsiye ve taharet-i kâmileye muhtaç olduğunu bilemediklerinden kendilerinde meleklerle ünsiyete liyakat görerek meleklerle ünsiyet istemeye cür'et ettiler. Halbuki kendilerinin müptelâ oldukları denaet-i tabiat ve küfür meleklerle ünsiyetlerine manidir. Fakat bunları düşünmeden ve belki de iman etmemek için kendilerinde fazla meziyet gördüler ve imanlarını muhale talik ettiler. Çünkü hulâsa-i kelâmları; «Davada beyyine-i kafiye lâzımdır. Senin getirdiğin mucize ve şahit davam ispata kâfi değildir. Binaenaleyh; biz kabul edemeyiz. Zira davanı ispata kâfi şahit; meleklerin şehadetidir. Madem ki meleklerle ünsiyet ettiğini söylüyorsun. Melekleri bize de getir, görelim» demekle iman etmeyeceklerini izhar ettiler.[5]
Vacip Tealâ müşriklerin şu taleplerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz melekleri inzal etmez, ancak hakka mukarin olarak inzal ederiz ve biz melekleri inzal ettiğimiz takdirde onlar mühlet verilenlerden olmazlar.] Çünkü; meleği görüp iman etmeyince derhal helak olurlar.
[Zira; onların dedikleri gibi Kur'an cinnîlerin sözleri değildir. Çünkü; Kur'an'i muhakkak biz inzal ettik ve onu elbette biz hıfzederiz.]
Yani; müşrikler resulümüzün melek getirip nübüvvetine şeyi hadet ve davasını meleklerin şehadetiyle ispat etmesini istediler. ] Halbuki biz melekleri semadan indirmeyiz, illâ hakka mukarin ve din-i hakka mülâbis olarak kuvve-i kudsiye sahiplerine mühim maslahat için inzal ederiz. Yoksa ey kâfirler! Sizin gibi tıynetlerinde taharet olmayan kimseler üzerine melek nazil olmaz. Eğer sizin arzunuz gibi melek herkese görünse enbiyayla âhad-ı ümmet arasında fark olmadığı gibi resulleri göndermek ve kitapları inzal etmekde bir hikmet olmazdı. Çünkü; herkes istediğini melekten alır, nebiye ihtiyacı kalmazdı, eğer müşriklerin istedikleri veçhile nübüvvetin sıdkına şehadet için geldikleri takdirde müşrikler mühlet ! verilenlerden olmazlar. Çünkü; istedikleri veçhile melek gelip şehadet edip de iman etmediklerinde bir dakika bile müsaade olunmaz, derhal helak olurlar. Zira; re'yelayn müşahede edip iman etmemek derhal azabı muciptir. Binaenaleyh; onların melekleri görmemeleri haklarında hayırlıdır. Kâfirlerin söyledikleri gibi Kur'an cinnîlerin haberi değildir. Çünkü; Kur'an'ı ancak iktiza-yı hikmet ve maslahata göre tedriç suretiyle havadisin ahkâmını beyan zımnında biz inzal ettik. Tağyir ve tahriften ve bazı âyet veya kelime hatta bir harf bile ziyade ve noksandan biz Kur'an'ı hıfzederiz. Binaenaleyh Kur'an; ilâyevmilkıyam ehl-i dalâlin tağyirinden masun ve ilelebed mahfuzdur. Şu halde Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'm hıfzını Cenab-ı Hak tekeffül ettiği için ins ü cin tağyirine çalışsalar bir harfini bile tebdil edemezler. Zira Kur'an; kelâm-ı ilâhî ve mu'ciz olduğu cihetle beşerin kelâmı karışmaktan münezzehtir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirler melek gelse şehadet etse dahi iman etmeyeceklerine binaen Cenab-ı Hak onların görmeleri için melek göndermemiştir. Zira; meleğin gelmesi hikmete muvafık olmak ve bir fayda te'min etmek lâzımdır. Bunu isteyen kâfirler ise kafiyen iman etmemeye karar verdiklerinden bir fayda te'min etmeyeceği cihetle talepleri is'âf olunmamıştır.
Kur'an'ı Vacip Tealâ'nın hıfzının keyfiyeti; Kur'an'ı tağyire nasın kudretini selbetmek ve ilâyevmilkıyam talim ve taallümle meşgul olacak kimseler halketmektir ve bu hâl; teklif baki olduğu müddet bakî kalacaktır. Halbuki milel-i muhtelifeden ehl-i mül-hid ve dalâlden Kur'an'm düşmanları pek çoktur, lâkin hiç bir kimse tarafından bir şey yapılamamasıyla bu âyetin sırrı her zaman zuhur etmekte ve eserini göstermektedir. Zira; bin üç yüz küsur senedir her zaman gûnâgûn düşmanlarvzuhur ettiği ve her biri türlü türlü hilelerle yıkmaya çalıştıkları halde hiç bir harfini yerinden oynatamamaları bu âyetin hükmünü muhafaza etmesi o hükmün vakıa mutabık olup Kur'an'm mucize olmasına delâlet eder.
Hulâsa; melek nazil olsa hakka nıukarin ve bir maslahata mebni nazil olacağı, eğer kâfirlerin istedikleri gibi melek nazil olsa onlar iman etmediklerinden mühlet verilmeyip derhal helak olacakları, Kur'an cinnîlerin kelâmı olmayıp bizzat Cenab-ı Hakkın inzal ettiği ve hıfzını kendi tekeffül buyurduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[6]
Vacip Tealâ müşriklerin resulüne karşı sû-u edepte bulunduklarını beyan ettiği gibi bu misilli sû-u edep kâfirlerin eskiden âdetleri olduğunu beyanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki habibim! Senden evvel geçen ümmetlerin fırkalarına biz muhakkak resuller gönderdik.]
[Halbuki onlara bir resul gelmedi, illâ onlar o resulü istihza ederlerdi.]
[Geçmiş milletlerin kalplerine resullerini istihzayı ithal ettiğimiz gibi habibim! Seni istihza eden mücrimlerin kalplerine de ithal ederiz.]
Yani; yâ Ekrem~er Rusül! Senden.evvel bir çok cemaatlara resuller gönderdik. Halbuki onlara irşad ve hallerini ıslah için hiç bir resul gelmedi, illâ onlar o resulü daima istihza ettiler. İşte ümem-i salifenin resullerini istihzaya iradelerini sarf ettiklerinden onların kalplerinde istihzayı halketmek suretiyle ithal ettiğimiz gibi habibim, seni istihza eden müşrikler de iradelerini istihzaya sarfettiklerinden onların kalplerinde dahi halkederiz.
Siya'; şi'a'nın cemi' olup fırkalar ve cemaatlar demektir. Onların âdetleri müstemirren nebilerini istihza etmek olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari' sıygasıyla varid olmuştur. i*e murad; Resulullah'a melek getirmesini teklifle istihza edenlerdir, lâkin Kur'an'ı istihza ve ahkâmına itiraz edenlerin cümlesine şamildir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile âyet; "Resulullah'ı tes-liye için varid olmuştur. Çünkü; müşrikler Resulullah'a lâyık olmadık bir teklifte bulunup sû-u edebe cür'et edince kalb-i nebevileri mahzun olmuştu. İşte resulünün şu hüznünü izale için Cenab-i Hak ümem-i salifenin de resullerine karşı âdetleri böyle olduğunu ve enbiyayı istihza etmek yeni bir şey olmayıp eski bir âdet bulunduğunu beyanla resulünün hüznünü izale ve tesliye etmiştir. Çünkü; «Beliye umumî olursa tayyib olur» fehvasınca bilumum resullerin başlarından geçmiş bir hal olup onlar sabredince sen de onlar gibi sabret demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile her zamanda rusül-ü kiram hakkında süfeha güruhunun bu misilli lâyık olmadık bir takım ef'âle cüretlerinin sebebi; enbiyanın teklif ettikleri ibadatı ağır görüp şe-hevat-ı nefsaniyelerine muhabbet etmeleri ve ülfet ettikleri fenalıkları terketmek nefislerine gayet ağır ve güç olması ve ekser-i enbiya-yı izamın fakrı ihtiyar edip cah ve mansıp gibi şeylere iltifat etmediklerinden rüesa güruhunun onlara tabi olmaktan tekebbür etmeleridir. İşte şu sayılan sebeplere binaen daima süfeha güruhu, enbiya-yı izama envâ'-ı ezayı reva görmüşler ve her türlü terbiyesizlikten çekinmemişler ve resullerin irtihalinden sonra şeriatlarına da aynı itirazı yapanlardan, zaman hiç bir vakit boş kalmamıştır ve ilâyevmilkıyam da eksik olmayacaktır. Çünkü; şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle behaim gibi her yerden otlamak ve bir kayıtla mukayyed olmamak ve şeytan'ın iğfalâtına aldanmakla şeriattan uzaklaşmış olanlar her zaman mevcuttur.[7]
Vacip Tealâ «Küfre ve istihzaya iradelerini sarfla onların kalbine küfür ve istihza girince halleri ne olur?» suâline cevap olmak üzere buyuruyor.
[Onlar resule ve resulün getirdiği Kur'an'a iman etmezler, halbuki muhakkak evvel geçenlerin âdetleri geçti, şüphe kalmadı.]
Zira; onların adem-i imanları sebebiyle helak olmaları bunların da helak olacaklarına delâlet eder. Çünkü; helakin sebebi olan istihza ve küfürde müştereklerdir.
[Eğer kâfirler üzerine biz semadan bir kapı açmış olsak onlar semaya çıkar acayip ve garaibini seyrederler, yine iman etmezler.]
[Onlar semadan avdetlerinde derler ki «Bizim gözlerimiz kapandı, belki biz sihrolunmuş bir kavmiz.»] İşte kâfirler bu sözleriyle inatlarından vazgeçmezler.
Yani; melek gelmesini ve nübüvvete şehadet etmesini isteyen kâfirler küfre o kadar ısrar ederler ki eğer biz onlar üzerine semadan bir kapı açsak da inip çıkmalarına müsaade etsek onlar semaya çıkarlar, acayip ve garaibi ve kudretullaha delâlet eden envâ'-ı delâ-ili; melekleri ve ibadetlerini görüp avdet ettiklerinde «Bizim gözlerimiz görmekten kaldı ve kapandı ve görmez oldu. Belki Mu-hammed (A.S.) bize sihretti, gözümüzü boyadı. Biz sihrolunmuş bir kavim olduk» demekle gördükleri şeylerde şek ve tereddüd eder, yine iman etmezler. Binaenaleyh; melekler gelse şehadet etse (iİman ederiz*» dedikleri yalandır. Zira,; bu kadar acayibi gördüğünde iman etmeyen muannidlerin yalnız meleğin şehadetiyle iman etmeyecekleri evleviyetle sabittir.[8]
Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerine cevap verdikten sonra vahdaniyetin delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki biz semada muhakkak burçlar halketiik ve o burçları bakanların gözlerine tezyin ettik.]
[Ve merdud olan şeytan'ın şerrinden o burçları hıfzettik. Ancak ehl-i semanın sözlerini çalmak üzere çıkan kimseler müstesnadır. Onlar semaya çıkarlar, fakat onlara alevli ateş parçası tabi olur ki arkalarından atılır ve onunla semadan tardolunurlar.]
Yani; semada biz bir takım burçlar halkettik ki o burçların hey'etleri ve hassaları ayrı ayrıdır ve onların her birini şekilleri ve hey'etleri itibariyle nazar edenlere tezyin ettik ve her matrud olan şeytandan hıfzettik ki semaya çıkıp ehline vesvese etmeye kaadir olamaz, illâ şeytan'dan şol kimse ki o kimse ehl-i semanın sözlerini sirkat ve yeryüzüne inip ehl-i arzı ifsad etmek üzere firar ederek semaya çıkanlar olursa ona melekler tarafından açık ve alevli ateşle mukabele olunur ve onların arkalarından ateş parçası atılır.
Burç; filasıl yüksek konağa denilirse de bu âyette semada kevakib4~ seyyare ve bilhassa güneşin doğduğu mahallere denir ki on ikidir. Her burcun yirmi sekiz menzili olduğu gibi her burcun otuz derecesi dahi vardır. Her burcun otuz derecesini güneş senede bir kere kat'eder ki senede üç yüz altmış derece kat'eder demektir. Kamer .yirmi sekiz günde bir kere kat'eder.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. İsa'nın tulûuna kadar cinnin şeytan kısmı semaya çıkar ve meleklerden işittikleri bazı havadisi yeryüzünde kâhinlere haber vermekle nâsı idlâl ederlerdi. Vakta ki Hz. İsa tevellüd edince semanın üçünden tardolundular. Bizim peygamberimiz tulü edince semanın küllisinden tardolunduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu kadar ki insanlar arasında hırsızlar bulunup şunun bunun malını sirkat ettikleri gibi bize nazaran âlem-i gayb olan şeytanlar arasında dahi sarıkların bulunduğu ve meleklerin haberleri olmadan ehl-i semanın sözlerini çalmak için semaya kadar gidip ve lâkin yeryüzünde bekçiler bulunduğu gibi semanın bekçileri olan meleklerin de haberi olunca ateşle mukaabele ettiklerini ve ateş parçalarını arkalarından attıklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Bunlardan bir kısmı ateşle ihlâk olunur ve bir kısmı da kaçar kurtulur, işittiği şeyleri birçok mübalâğayla haber verir ve vesvese tarikıyla falcılar ve remilciler ve sair bu misilli kâhinlere üflerler, onlar da bir takım insanları iğfal ederler ve bu gibi haller baid addolunamaz. Çünkü; biz de Allah'ın mahlûkları ve kullarıyız, içimizde muti' olanlar olduğu gibi âsî ve sariklar da vardır ve o sariklardan malını muhafaza için herkes gûnâgûn tedbirlere müracaat eder, silâh hazırlar ve sarik geldiğinde haberi olursa silâhla müdafaa eder, arkasından kurgun atar, ya isabet eder ölür veyahut kaçar kurtulur ki ateş parçasından ibaret olan kurşun sürebildiği mesafeye kadar arkasına tâbi' olur. İşte bunun gibi bir vakit Cenab-ı Hak semayı onlara açık tutmuş, menetmemişken bu ümmet-i merhumeyi onların şerrinden ve eracif neşretmelerinden muhafaza için ehl-i semadan onları haberdar etmemek üzere semadan menetmesi ve onları tarassut etmesi için bazı meleklerini rae.'raur eylemesi ve o meleklerin haberi olmadan bazılarının ehl-i semaya yaklaşması ve meleklerin haberi olunca ateşle onlara mukaabele etmesi ve firar edenlerin arkalarından onlara mahsus olan ateş parçalarını atması ve ateşin isabet ettiğinin ölmesi ve isabet etmeyenlerin kaçıp kurtulması neden baid addolunsun ve bu gibi ahvale ne gibi mani vardır ve bizim görmememizde bunların olmaması lâzım gelir mi? Elbette lâzım gelmez. [9]
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i semaviyeyi beyandan sonra delâil-i arziyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz arzı uzattık ve arz üzerine sabit ve yüksek dağlar koyduk ve arzda miktar-ı muayyen üzerine her şeyi bitirdik.]
[Ve sizin için arz üzerinde maişetler halkettik.]
[Ve sizin için biz sol kimseleri halkettik ki siz onların rızkını verir olmadınız.]
Yani; biz sizin üzerinde bulunduğunuz yer yüzünü tülüne, arzına ve umkuna uzattık ve miktar-ı muayyen üzerine halkettik, yer yüzüne yüksek, cesîm ve sabit dağlar koyduk ve arz üzerinde insanların ihtiyaçları miktarı her şeyden malûmülmiktar bitirdik ve sizin yemeniz, içmeniz, ticaret ve sair hususatla intifa' etmeniz için arz üzerinde size maişetler, idareler ve hayatınıza hadim bir çok nimetler halkettik, sizin için biz bir takım kimseler halkettik ki onlar sizin evlâd ü ıyaliniz ve memlûklerinizdir. Onların cümlesi sizin menafiinize hizmet ettikleri halde siz onları merzuk eder olmadınız. Zira; cümlesinin rızkını halkeden Allahü Tealâ'dır.
Çünkü; insan hiç bir kimsenin rızkından bir zerresini halka kaadir değildir. Şu kadar ki bazı insanlar bazılarının rızıklarına sebep olabilir, fakat bu sebeptir, halk değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette mevzunla murad; ma'lûm ve miktarı muayyen demektir. Çünkü; yerden hasıl olan madenler, hayvanlar, meyveler, otlar ve ekinler insanın maişetine ve hayatına hadim olduğundan cümlesi miktar-ı muayyen üzere halkolunur, bunların terkibatı anasır-ı erbaadan oldukları cihetle bu anasırdan herbjrinin diğeriyle imtizacı elbette miktar-ı muayyenle olur. Zira; eczalardan birisi diğerinden noksan olunca terkipte imtizaç hasıl olamayacağı cihetle mürekkebatm küllisinde imtizacına göre eczaların ma'lûm ve müsavi olmaları lâzımdır. Çünkü; imtizaç olmazsa i'tidâl olmaz i'tidâl olmayınca da hiç bir şey mevcudiyetini muhafaza edemez ve bunları miktar-ı muayyen üzere halketmek saniin vücuduna ve fâil-i muhtar ve vahid-i hakîkî olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder.
Bu âyet; beş hükmü hâvidir.
Birincisi; insanların iskânlarına muvafık arzın tem-did olunmasıdır.
İkincisi; bazı maslahata mebni arzın üzerine cesîm dağlar konulmasıdır.
Üçüncüsü; arz üzerinde insanların menfaatları için her şeyin miktar-ı muayyen üzerine bitirilmesidir.
Dördüncüsü; arz üzerinde insanlar için maişetler halkolunmasıdır.
Beşincisi; bir takım evlât ve aile gibi insanların mer-zuk etmediği kimselerin halkolunup insanların onlardan intifa etmesidir.[10]
Vacip Tealâ halkettiği maişetin esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Az, çok, kuru, yaş hiç bir şey olmadı, illâ o şeyin bizim indimizde hazineleri vardır.]
[Ve biz o şeyi hazinemizden inzal etmeyiz, illâ ma'lûm bir miktar üzere inzal ederiz.]
[Biz bulutları yağmur suyuyla yükletmek ve ağaçları aşılamak için rüzgârları göndeririz.]
[Rüzgar bulutu suyla aşılayınca biz yağmur suyunu semadan inzal eder. o suyla sizi sularız.]
[Halbuki siz o suyu hazinenizde hıfzeder olmadınız.]
Yani; cümle mahlûkatın rızkı bizim üzerimizedir. Zira; mevcudattan hayvanat, hububat, meyve ve saireden hiç bir şey. olmadı, illâ o şeyin hazinesi bizim indimizde mahfuzdur. Binaenaleyh; istediğimiz kimseye miktar-ı malûm üzere rızık veririz. Çünkü; bizim indimizde mahfuz olan şeyden inzal etmeyiz, illâ miktar-ı malûm üzere inzal eder ve herkesin istihkaakını veririz, ağaçlan ve bulutları aşılayıcı oldukları halde rüzgârları göndeririz. Ağaçları aşıla-masıyla ağaçlar meyveleri" yüklenir, vakti geldiğinde o meyveler hasıl olur ve bulutları bir yere toparlar ve sularla aşılar. Binaenaleyh; zamanı geldiğinde biz semadan yağmur sularını inzal eder ve o suyla tarlalarınızı ve bağlarınızı ve sizi sularız. Halbuki siz o suyu hazinenizde hıfzeder olmadınız.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî, Hâzin ve Ebussuud'un beyanları veçhile rüzgârın esası dörttür :
Birincisi; rîh-i sabadır ki sabah vakti gün doğusu tarafından esen rüzgârdır, herseye nafi' olup bulutları tahrik eder.
İkincisi ; şimal rüzgârı ki poyraz denilen rüzgârdır. Bunun vazifesi bulutlan toplamaktır.
Üçüncüsü; cenup -rüzgârıdır ki bu deryalara nispetle kıble cihetinden eser. bunun hassası bulutları suyla aşılamak ve yağmur yağdırmak ve bahar günlerinde ağaçlan meyveyle aşılamak ve meyveler hasıl olmaktır. Bu üç rüzgârın ayrı ayrı mont'a-atları vardır.
Dördüncüsü; rîh-i deburdur ki garp tarafından eser, bulutları dağıtır, rahmet yağdırmaz ve her şeye mazarrat verir.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile lahikanın cem'idir. Lahikat; yükletici manasınadır ki rüzgâr bulutlan toplayıp rahmet suyuyla aşıladığından sanki rahmet suyunu buluta yükletiyor ve kezalik bahar günlerinde ağaçları aşıladığından ağaçlara meyve yükletiyor. İşte şu esasa binaen öğle rüzgârına rîh-i lahika deniyor ki yükletici ve aşılatıcı rüzgâr demektir. Bunun misali; hayvanattan erkekle dişi bir araya gelince erkekten dişi yüklenir ve aşılanır, zaman gelince o aşının neticesi olan yavrusunu meydana getirir. İşte bu gibi rüzgâr buluta suyu ve ağaca meyveyi "aşılar, zamanı gelince buluttan su, ağaçtan meyve hasıl olur.
Hulâsa; her şeyin ku'iret-i ilâhiye tahtında dahil olup her şey hazine-i ilâhiyede mahfuz, yağmur ve rızk hazine-i ilâhiyeden mik-tar-ı muayyen üzerine nazil olduğu, rüzgârın bulutları rahmet suyu ve ağaçları meyveyle aşıladığı, semadan yağmur sularını inzal edip arazileri suladığı ve insanların bunlardan hiç birini hıfzetme-ye muktedir olamadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir,[11]
Vacip Tealâ arzın ve, semanın vahdaniyet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerini beyan ettiği gibi hayvanatın hal-i hayat ve hal-i mematlarına müteallik olan delilleri dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Hayvanatı ancak biz diriltir ve öldürürüz ve cümle mahlûka! helak olur, ancak biz bakî kalırız ve onların emlâklerine biz malikiz başka hiçbir kimse malik olamaz.]
fZat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz sizden dünyaya gelmekte takaddüm edip dünyaya gelenleri ve taahhur edip henüz dünyaya gelmeyenleri biliriz.] Babalarının sulbünden çıkmakla takaddüm edenleri, henüz çıkmayıp taahhur edenleri, İslâ-miyete takaddüm edip evvel Müslüman olanları ve taahhur edip sonra müslüman olanları biliriz. Yahut sizden ibadete ve saff-ı harbe takaddüm edenleri ve ibadette ve saff-ı harpte taahhur edenleri biliriz.
[Halbuki habibim! Senin Rabbin Tealâ takaddüm ve taahhur edenlerin cümlesinin, cezalarını vermek ve muhasebelerim görmek için arsa-i mahşere cemeder ve herkesin cezasını verir.]
[Zira; Rabbin Tealâ; onların haşrinde olan hikmete riayet eder. Hikmeti zahir ve muhkemdir, cümlesinin ahvalini bilir, herkesin haline ve istihkakına göre cezasını verir.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile ihya ve imâte hayvanata şamil olduğu gibi nebatata ve ağaçlara dahi şamildir. Çünkü; nebatatta da bir nevi ihya ve imate vardır. îrsle murad; cümle mahlûkatın mevtle helak ve ellerinde olan ariyet mülkleri zail olarak Allahü Tealâ'nın bakî kalıp esasen mülk-ü hakîkiyle malik olduğu gibi ariyet suretiyle malik olanlar ^gidince sûri ve hakikî cümle memlû-ke malik olmasıdır. Müstakdimînle murad; asıl manâda beyan olunan ihtimaller olduğu gibi namazda saff-ı evvelde bulunanlar ve^müste'hirî nle murad; saff-ı ahirde bulunanlar olmak ihtimali de vardır. Çünkü; bazı rivayete nazaran âyetin se-beb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Beyzâvî'de ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulullah saff-ı evvelde olan fazileti beyan edince ashab-ı kiram namazda saff-ı evvelde bulunmak üzere- birbirleriyle kakışıp itişmek suretiyle izdiham husule gelmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yani .«Saff-ı evvelde ve âhirde olanları ve niyetlerini biz bilir ve niyetine göre ecir veririz» demektir. Binaenaleyh; bir kimse saff-ı evvelin faziletini almak üzere mescide gelir de saff-ı evveli dolmuş bulursa saff-ı evvelde olanlara zahmet vermeden saff-ı âhirde bulunsun. Zira; onun niyetini bilir, ecrini veririz» demektir.
Bu âyet-i celile; Allahü Tealâ'nın kemâl-i kudretini beyandan sonra ilminin kemâline istidlal için sevk olunmuş, mukaddem ve muahhar herkesi bildiğini, ibadette ve cihatta takaddüm ve taah-hur edenleri dahi bildiğini beyan buyurmuştur.[12]
Vacip Tealâ bilûmum mahlûkatmm hilkatıyla vahdaniyetine istidlal ettikten sonra bilhassa insanın hilkatıyla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûyetime yemin ederim ki muhakkak biz insanı kurumuş üflendiğinde şada veren balçıktan ki o balçığın levni tağayyür etmiş siyah ve kokmuş çamurdan halkettik.]
[Ve cinlerin babası olan cânnı biz Âdem'den evvel harareti gayet şiddetli olan ateşten halkettik.]
Yani biz insanın babası olan âdemi kuru çamurdan halkettik ki o kurumuş çamurun esası; su ile çok zaman karışmış ve rengi siyahlaşmış ve suyla çok durmaktan kokmuş ve sonra kurumuş olduğundan kiremit gibi ses veren çamurdur. İşte Âdemi o çamur-, dan halkettik ve cinnilerin babası olan cânni da hararette nihayete varan ateşten halkettik.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın maddesi anasır-ı erbaadan mürekkep olduğu halde yalnız çamurdan halkolunduğunu beyan etmek; ecza-yı galibini beyan etmektir. Binaenaleyh; bir şeyin galip olan eczasını zikirden diğer eczasının olmaması lâzım gelmez. Kezalik cinde dahi cüz-ü galibi zikr olunmuş tur. Âyetten maksat; kudretullaha ve ilmine istidlal olunduğu gibi haşre, ihyaya ve ima-teye dahi istidlal vardır. Çünkü; bu dünyada hayatı kabul eden ec-san)in- âlem-i âhırette dahi kabul edeceğinde şüphe yoktur. Kezalik ecsam-ı basitenin hayatı kaabil olacağında dahi şüphe edilemez. Çünkü; mürekkep içinde hayatı kabul eden cüz'ün, yalnız olduğu halde dahi kabul edeceğinde iştibaha mahal yoktur.
Bu âyette insanla murad; Hz. Âdem'dir. Ve Hz. Âdem'in hilkatında bazan topraktan, bazan salsaldan ve bazan da hame-i mesmmdan halkolunduğuna dair Kur'an'da müteaddid âyetler vardır. Hilkat-ı âdem'de cümlesi cenı'olduğu için âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; Âdem (A.S.) in madde-i asliyesi topraktır. Toprak suyla karıştı, çamur oldu. O çamur bir müddet durduğundan koktu, mesnun oldu ve levni bozuldu, siyahlandı, hame1 oldu ve o siyah çamurdan Hz. Âdem'in bünyesi içi boş olarak şu gördüğümüz suret üzere tasvir olunduktan sonra kurudu, kiremit gibi şada verir bir hale geldi. Hatta içine rüzgâr girdikçe şada verir bir halde salsal oldu. İşte şu ahvalin her biri birer âyette ve birkaçı bir âyette beyan olunduğu için âyetlerin hükmü hep birdir, tefavüt yoktur. Cânn ; cinlerin babasıdır. İblis; şeytanların babası olduğu gibi şeytanın da cinden bir nevi olduğu mervidir. Cinlerden mümin ve kâfir vardır. Yerler, içerler, doğarlar ve ölürler. Amma şeytan nev'inin küllisi kâfirdir ve bunlar rüzgâr gibi diğer ecsamın ve bilhassa cinnin diğer nev'inin hulul edemeyeceği yerlere hulul ederler. Bunlardan yalnız Resulullah'ı ta'kib eden şeytanın İslâm olduğuna dair bir hadis-i şerif mervidir.
Semun ; dumansız, harareti şiddetli ateştir. Saika denilen ateş parçası bu kabildendir. O misilli ateşin te'siri ziyade olduğundan saika isabet ettiği kimseyi derhal ihlâk edip hariçte bir şey görülmediği gibi şeytan da temas edip iğfal ettiği kimsenin maneviyatını derhal ihlâk eder ve hariçte görülür bir şey de olmaz. Çünkü; rüzgâr gibi ecsam-ı sairenin temas edemediği mahallere nüfuz eder, vesvese verir ve lâkin kendi görünmez.[13]
Vacip Tealâ ins ü cinnin halkolunduğunu beyan ettiği gibi İb lis'in muhalefetle küfrünü dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere «Kokmuş, siyah ve kurumuş olan çamurdan ben muhakkak bir beşer halkedeceğim» dedi.]
[Ve Rabbin Tealâ meleklere çamurdan beşer halkedeceğini haber vermesi üzerine dedi ki «Ben o beşerin suretim ta'dil ve ruhu kabule onu hazırlayıp da halkettiğim zamanda icadettiğim ruhundan onun bedenine hulul ettirip' ruhla beden imticaz ederek matlub olan insan kıyafetini takınınca ey melekler! O beşere secde eder olduğunuz halde türab-ı mezellete kapanın emrini verdim.]
[Bu emrim üzere meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar. Ancak İblis secde etmedi.]
[Zira İblis; secde edenlerle beraber olmaktan imtina' etti.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere dedi ki «Ben taaffün etmiş siyah çamurdan ve kuru balçıktan bir beşer halkedeceğim. Binaenaleyh; ben o beşerin vücudunu tesviye, tasvir ve şeklini tekmil, Hey'etini ve azalarını ikmâl edip ruhu kabule müstaid bir hale getirip ruhu bedeninde icad etmekle ruhu bedeninin her tarafına sirayet ettirdiğimde meleklere emrettim ve dedim ki ey melekler! O beşere secde edici olduğunuz halde Âdem'e ta'zîm için yere kapanın ve bu emrimize imtisalen meleklerin küllisi birden secdeye kapandılar, illâ iblis secde eden meleklerle beraber bulunmaktan ve secde etmekten imtina' etti ve tıynetinde olan kibr ü nahveti Hz. Âdem'e secdeyle ta'zîm etmesine mani oldu.»
Ruh insanın bedenine, cesedi tamam olduktan sonra.geldiğine âyet delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Âdem'in azasını tekmil ettikten sonra ruhun nefholunduğunu beyan buyurmuştur. Evlâd-ı âdem'de dahi bu halin cari olacağı tabiidir. Aza tamam olmadıkça ruhun gelmesinde bir fayda da yoktur. Vacip Tealâ. Hz. Âdem'e ta'zîm için.ruhu zatına muzaf kılmış ve «Ruhumdan nefhettim» buyurmuştur. Halik Tealâ'nın icad ettiği şeyleri kendine muzaf kılması adettir.-Yoksa ruhu zatına muzaf kılması ecza-yı insandan bazı cüz olan ruh, ruh-u ilâhiden alınmış manâsına değildir. Binaenaleyh ruhu zatına muzaf kılmak; ruhun şanına ta'zîm içindir. Secdeyle murad; Sure-i Bakara'da beyan olunduğu veçhile secde-i tazimdir. Secde-i ibadet değildir. Zira ibadet; Allah'a mahsus olduğundan Allah'ın gayrıya secde-i ibadet küfürdür ve secdeyle emir üzerine meleklerin cümlesi taallul ve tereddüd etmekden secde ettiklerine âyet sarahaten delâlet eder. Çünkü; lâfzında bulunan büâtaahhur ta'kibe delâlet ettiğinden hemen secde ettiklerini ifade eder.
Hz. Adem'in madde-i asliyesi olan çamur hazırlandıktan sonra sureti tasvir olunduğuna ve ruhu bedenine hulul ettikten sonra «Meleklerin secdeyle emrolunduklarına» işaret için da ve de taahhura delâlet eden lâfızları varid olmuştur. daki den emrin cem'idirki meleklere yere düşün demektir. Fakat karinesiyle Adem'e secde için yere kapanın demektir. Hulâsa bu âyet; dört hükmü hâvidir :
Birincisi; Cenab-ı Hakkın çamurdan beşer halkede-ceğini meleklere haber vermesidir.
İkincisi; cesedini tesviye edip ruhunu vermesidir.
Üçüncüsü; Hz. Adem'e ta'zîm için secde etmesini meleklere emretmesidir.
Dördüncüsü; meleklerin küllisi secde edip îblis'in secde etmemesidir.[14]
Vacip Tealâ İblis'irr muhalefetini beyandan sonra İblis ile cereyan eden sözleri ve İblis'in bab-ı ilâhiden tardolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ İblis'e «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ki secde edenlerle beraber olmaktan seni menetti de sen secde etmedin» dedi.]
[İblis cevabında "Kokmuş çamurdan alıp kurumuş balçıktan halkettığin beşere ben secde eder olmadım» dedi.]
[İblis'in bu itirazına karşı AHahü Tealâ «Ey İblis! Çık Cen-net'ten. Zira sen; dergâhımızdan matrudsun» dedi.]
[«Ve yevm-i kıyamete kadar lanet; ancak senin üzerinedir» demekle şeytan'ı tardetti.]
[Allahü Tealâ İblisi dergâhından tardedince İblis «Ey Rabbim Yevm-i ba'se yani ins ü cinnin ba'solunacaklan güne kadar bana mühlet ver, beni ihlâk etme» dedi.]
[İblis'in şu talebi üzerine Allahü Tealâ «Ey İblis! Vakt-i ma'-lûm olan güne kadar sen mühlet verilenlerdensin» dedi.]
[İblis mühleti alınca dedi ki «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben onlara yeryüzünde çirkin amellerini tezyin eder, güzel gösteririm ve onların eemiini iğvâ eder, yoldan çıkarırım. Ancak onlardan senin muhlis kullarını iğvâ edemem.]
[İblis'in beni Âdem'i iğvâ edeceğine yemin edip ancak halis olan kullarım iğvâ edemeyeceğini beyan edince Allahü Tealâ «İşte şu ihlâs üzere ibadet benim üzerime bir tarik-i müstakimdir» demekle ihlâs üzere ibadet eden kullarının ind-i ilâhîsinde merzî olan bir tarika sülük ettiklerini beyanla şereflerini ilân etti.]
Yani; İblis emr-i ilâhiye muhalefet edince taraf-ı ilâhiden tek- . dir tarikıyla «Ey İblis! Sana ne gibi şey arız oldu ve secdeden seni menedecek ne gibi hâlât vuku buldu ki meleklerle beraber secde etmedin?» denilince İblis dedi ki «Kokmuş, siyah ve kuru çamurdan halkettiğin beşere ben secde etmem. Zira; anasırın edna mertebesinde olan topraktan halkolunan zulmânî bir cisme benim gibi anasırın a'lâsmdan halkolunan bir cism-i nûrânînin secdeyle tevazu etmesini münasip görmedim». İblis bu sözüyle hikmete itiraz ve emre muhalefetin sebebi olan kibrini izhar etti ve bilmedi ki fazilet; madde-i asliye olan hasep ve neseple kaim değil, belki Vacip Tealâ'nm tafzîl etmesiyle kaimdir. Binaenaleyh; efâl-i ilâhiyeden hikmetini bilmediği şeye hiç kimse tarafından itiraz caiz değildir. İblis'in şu itirazı üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Cennet'ten veya semadan çık. Zira sen; merdud ve dergâhımızdan matrudsun, yevm-i ceza olan yevm-i kıyamete kadar lanet; yani rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak senin üzerinedir)) demekle İblis'i tardetti. Binaenaleyh; ehli arz lanet ettiği gibi ehl-i sema da İblis'e lanet ettiklerinden kıyamete kadar mel'ûndur. Çünkü Allah'ın lanet ettiği şey; her yerde mel'ûndur ve yevm-i kıyamette lanete azap da inzimam edecek ve ilelebed Cehennem'de kalacaktır. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet eden her zaman matrud ve muazzeptir. Allahü Tealâ İblis'i dergâhından tardedince İblis mütehassir ve müteessif olarak dedi ki «Ey Rabbim! İnsanların ba'solunup kabirlerinden kalkacakları kıyamet gününe kadar bana mühlet ver, öldürme beni ve ben onları idîâl etmekle intikamımı alayım». İblis'in bu temennisi üzerine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Bizim indimizde vakt-i rna'lûm olan kıyamet gününe kadar mühlet verilen ve müsaade olunanlardansın ve o zamana kadar muammer ol ki şekaavetin te-zayüd etsin» dedi. İblis tekrar söze başlayarak «Ey Rabbim! Senin beni iğvâ eden kudretine yemin ederim ki elbette ben yer yüzünde Âdem oğullarının a'mal-i fasidlerini onlara tezyin ve çirkin işlerini güzel göstermekle mefsedete sevkeder ve envâ'-ı cinayeti işletirim ve onların cemiini iğvâ eder yoldan çıkarırım, illâ onlardan halis kulların müstesnadır. Zira onlar; iman-ı kâmil sahibi olup ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden onları idlâl edemem» demekle ifsad cihetine son derece gayret edeceğine yemin etti. İblis'in şu yemini üzerine Allahü Tealâ «İhlâs üzere ibadet etmek benim üzerime bir' tarik-ı müstakimdir» buyurdu.
İblis'in yevm-i ba'se kadar mühlet istemesi ebeden vefat etmemek ve helakin acısını duymamak üzere müsaade istemekti. Çünkü; yevm-i ba'se kadar berhayat olursa ondan sonra ölüm yoktur. Fakat Cenab-ı Hak indi ilâhisinde ma'lûm olan yevm-i kıyamete kadar müsaade ettiğini beyanla helâikin helak olduğu günde onun da helaki muhakkak olduğuna işaret ettiği. Beyzâvî'nin cümle-i be-vanatındandır. İblis'in isyanına sebep; Hz. Adem olduğu için evlâd-ı Adem'i idlâl edeceğine hırsını izhar ve ilâyevmilkıyam idlâle sa'ye-deceğini yeminle te'kid etmiştir.
İbad-1 muhIisle murad; ibadetlerini Allah'a hasreden, riya ve süm'a karıştırmadan edasına devam eden kimselerdir. Bunlara iğvâsı te'sir etmeyeceğini beyanla iğvâdan istisna etmiştir. Binaenaleyh; ihlâs üzere ibadet etmek tarik-ı istikaamet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın İblis'e «Niçin secde etmedin?» dediği, İblis'in kendinin Âdem'den hayırlı olduğunu iddia ettiği, Rab Tea-lâ'nm tardedip ilâyevmilkıyam mel'ûn olduğunu beyan ettiği, İblis'in mühlet isteyip Aliahü Tealâ'nın yevm-i kıyamete kadar mühlet verdiği, İblis'in beni âdem'den muhlis olanlardan maada cümlesini iğvâ edeceğine yemin ettiği ve ihlâs üzere ibadetin .tarik-ı müstakim olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]
Vacip Tealâ; İblis beni âdem'i idlâl edeceğine yemin etmişse de hiç kimseyi isyana icbara kudreti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey İblis! Benim kullarım üzerine senin için kudret olmadı. Zira sen; hiç birini cebirle bir günaha sevkedemezsin, illâ ashab-i dalâlden sana ittibâ' eden azgınları sen iğvâ edebilirsin. Çünkü; onlara senin vesvesen te'sir eder.]
[Cehennem, İblis ve a'vanının cemiinin vaad olundukları mahaldir.]
[Cehennem için yedi kapı var ve şeytan'a ittiba' edenlerden her kapı için ayrılmış bir cüz'-ü maksum vardır. Zira; herkes ameli için tayin olunan kapıdan girecektir.] Çünkü; Cehennem'in ayrı ayrı derekeleri olup her derekenin de kavmi vardır. O derekeye mahsus kapıdan girer ve orada kalır, dünya hapishanelerinde dahi hâl böyledir ,ki kaatillerin odası ayrı, ashab-ı kabahatin odası ayrıdır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci derekede yani Cehennem'in birinci menzilinde ve çukurunda ehl-i imanın günahkârları bulunur. Onlar günahları mikdarı muazzeb olur, çıkarlar. İkinci derekede Nasârâ, üçüncü derekede Yahudi, dördüncü derekede yıldıza ibadet edenler, beşinci derekede mecûsîler, altıncı derekede müşrik muannidler, yedinci derekede münafıkların buIlınacakları mervidir. Çünkü; isyan ve küfrün dereceleri mütefa-vit olunca cezalarının mahalli de ayrı olmak elbette lâzımdır.
Gaavîn ; tarik-ı haktan çıkmış ve yoluna şaşırmış, tuğyanla azgın ve doğru nasihat dinlemeyen kimselerdir.
Hulâsa; Allah'ın kullarını idlâle cebredecek kadar İblis'in kudreti olmayıp vazifesi hileyle vesvese edip azdırmak olduğu, ancak tâğî olup şeytan'a ittibâ' edenleri idlâl edebileceği, Cehennem İblis ve etvâ'mın vaad olundukları mahal olduğu ve Cehennem'in yedi kapısı olup her kapıdan girecek ins ü cinden birer kısım bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[16]
Vacip Tealâ ehl~i Cehennem'in ahvalini beyan ettiği gibi ehl-i Cennot'in ahvalini dahi bevan etmek üzere buyuruyor.
[Müttekiler ederler.]
Cennet'te ve Cennct'in pınarları başında karar
[Ve melekler tarafından ehl-i Cennet'e «Girin selâmetle, ce-mi-i afattan emin olduğunuz halde denilir.]
[Ve biz ehl-i Cennet'in kalplerinden kin, hıyanet, buğz u adaveti çıkarırız. Onlar karşı karşıya sandalyalar üzerinde birbirlerile kardeş olarak karar ederler.]
[Onlara Cennct'te hiç bir meşakkat dokunmaz.]
[Halbuki onlar Ccnnet'ten çıkar olmadılar.]
Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'de muazzep oldukları gibi ehl-i Cennet de Cennet'te envâ'-ı nimetlerle mütena'im olurlar. Binaenaleyh, dünyada küfürden ve sair günahlardan nefsini muhafaza Qden müttekiler Cennet'te bağlar, bostanlar içinde, akan pınarlar kenarlarında refah ve saadet içinde yaşarlar, tarai'-ı ilâhiden onlara iltifat olmak üzere melekler vasıtasıyla «Her âfetten emin olduğunuz halde selâmetle girin Cennet'e» denilir ki her me-kârihten ve âfetten salim ve emin olduklarını1 bilsinler ve biz Azî-müşşan ehl-i Cennet'in kalplerinden hıktı ve buğz u adaveti soyarız. Binaenaleyh; onlar karşı karşıya köşkler üzerinde koltuklarda kardeş oldukları halde yaşarlar. Onların 37ekdiğerine karşı hased ve düşmanlık gibi bir şeyleri olmaz ve evsaf-ı zemimenin cümlesi kalplerinden silinir, asla iğbirar eseri görülmez ve onlara hiç bir gûnâ meşakkat dokunmaz. Çünkü; her türlü rahat mevcuttur. Halbuki onlar Cennet'ten hiç çıkmaz, ebeden Cennet'te kalıcılardır. Çünkü ehl-i Cennet, muhalleddir. Binaenaleyh; Cennet'e girenler asla çıkmazlar.
Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile müttekilerle murad; şirkten ve sair günahlardan sakınan kimselerdir. Cennet: bağlan ve bahçeleri mutazammın konaklardır. Her kimse için bir cennet ve cennete mahsus bir de pınar olmak ihtimali ulduğu gibi her biri için müteaddid. cennetler ve pınarlar olmak ihtimali de
vardır. Çünkü; cem'i ve cemi'lerine mukaabil olunca âhâd âhâda yani her birine bir taksim olunmak kaaide olduğu gibi bu minval üzere taksim de zaruri değildir. Meselâ dünyada zengin olan kimsenin müteaddid bağlan olup istediği zaman o bağlardan birine gidip zevk u sefa ettiği gibi Cennet'te dahi hâl böyle olmak ağleb-i ihtimaldir. Ehl-i Cennet'in kalplerinden birbirine buğz u adavet, kin ve haset gibi evsaf-ı zemimenin hepsi silinip muhabbet ve meveddette yekdiğerine kardeş. olup kardeş muamelesi yapacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan
buyurmuştur. Şu halde uhuvvetle murad; muhabbette uhuvvettir, yoksa nesepte uhuvvet değildir.
serirenin cem'idir. Şerire de koltuk ve san-dalya gibi insanın rahatla oturacağı şeylerdir. Oturmakta ve esna-yı muhabbette oturuşun en hayırlısı yüz yüze oturmak olduğundan ehl-i Cennet'in Cennet'te kürsüler üzerinde birbirlerine karşı oturacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyanla kemal-i ferah ve sürur-la muhabbet edeceklerine işaret etmiştir. Ve sürurlarınm nihayete baliğ olacağına işaret için ehl-i Cennet'e asla şiddet ve meşakkat ve yorgunluk gibi rahatlarına münafi bir şeyin isabet etmeyeceğini beyan-ve ehl-i Cennet'in Cennet'te kalacaklarını dahi ilâve etmiştir ki asla endişeleri olmayacağını beyandır. Çünkü nimetin en a'lâsı; devam ve bekası olandır. Zira bekası olmayan nimet; ne kadar leziz olsa kıymeti olamaz. Şu halde Cennet bir nimettir ki, bakidir, zevali yok, kemali var, noksanı yoktur. Binaenaleyh; Cen-1 nefte ehl-i Cennet için maişet müzayakası, akıbet korkusu, yiyecek ve içecek tükenmesi, hastalık ve kocalık gibi endişe verecek hiç bir
meşakkat olmayacağı bu âyetle sabittir. Çünkü; 'deki nasab ; siyak-ı nefiyde nekre olduğundan hiç bir çeşid meşakkat olmayacağına delâlet eder.
Hulâsa; müttekilerin Cennet'te pınarlar kenarında zevk u safa edecekleri, selâmla taltif olunup emniyetle tebşir olunacakları, kalplerinden ahlâk-ı faside tamamen çıkıp,kardeş olarak kürsüler üzerinde karşı karşıya muhabbet edecekleri, Cennet'te onlara asla meşakkat isabet etmeyeceği ve ebeden Cennet'ten çıkmayacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[17]
Vacip Tealâ müttekilerin hallerini beyandan sonra,mütteki olmayanların halleri mağfirete muhtaç olduğunu ve mağfiret olunmayanlara azabın elîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Kullarıma haber ver ki ben tevbe edenleri mağfiret ve ibadet edenlere sevap vermekle merhamet ederim ve tevbe etmeyenlere azabım acıdır.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen mümin, kâfir, muti' ve âsî cümle kullarıma haber ver ki onların taharet-i kalp ve kemâl-i hulûsla istiğfar edenlerini mağfiret ve tevbe edenlerin tevbelerini kabul etmekle merhamet ederim ve şunu da haber ver ki küfrüzere ısrar edip tevbeye yanaşmayan ve ma'siyet üzere ısrar edip istiğfar etmeyenlere azabım elimdir. Binaenaleyh; benim azabım başkalarının azabına benzemez.
Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet bundan evvel âbidlere Allah'ın vaadine ve âsîlere vaîdine müteallik sebkat eden ahkâmın cümlesine netice kabilindendir. MüttekiIerle murad; bilcümle maâsîden ihtiraz edenler olmadığına işaret için mağfiret zikrolunmuştur. Çünkü; bilumum günahlardan ihtiraz edince mağfirete hacet kalmaz. Cenab-ı Hak kullarını teşrif için ibadı zatına muzaf kılmıştır. Binaenaleyh; ubudiyetin zilletine nazar ederek rububiyet mertebesine ta'zîm eden kullarının mağfiret olunmak şerefine nail olacaklarına işaret ve mağfiretin azap üzerine galip olduğuna işaret için de mağfiret azab üzerine takdim olunmuştur.[18]
Vacip Tealâ nübüvvete, vahdaniyete ve ahval-i âhirete işaretten sonra kullarını ibadete terğib ve ma'siyetten tenfir için İbrahim (A.S.) in bazı menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Haber ver kullarıma İbrahim (A.S.) in misafirlerinden ki o zamanda misafirler İbrahim (A.S.) üzerine dahil olmuşlardı.]
[Misafirler gelince dediler ki «Selâmet sana olsun.»]
[İbrahim (A.S.) misafirlere «Biz sizden korkarız» dedi.]
[Melekler İbrahim (A.S.) a «Korkma bizden. Zira; biz seni ilim sahibi bir oğlanla tebşir ederiz» dediler.]
[İbrahim (A.S.) «Kocalık bana yapışmakla beraber beni tebşir eder misiniz? Ben pir-i fani olunca beni hangi gulâmla tebşir edersiniz?» dedi.]
[Melekler «Biz seni hakka istinadla tebşir ederiz» dediler.]
Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ;
[«Yâ İbrahim (A.S.)! Bizim tebşirimiz hakka mukarin olunca sen ümidini kesenlerden olma.»]
Yani; kullarıma benim gafur ve rahim olduğumu, azabımın elîm olduğunu haber verdiğin gibi yâ Ekrem-er Rusül! Kullarıma ibret için ibrahim (A.S.) üzerine misafirleri dahil olduğu zamanda İbrahim'in misafirlerinin hallerinden, beyinlerinde cereyan eden muhaverelerinden haber ver. Misafirler Hz. İbrahim üzerine insan suretinde geldiklerinden İbrahim (A.S.) la ünsiyet etmek üzere insanların yekdiğeriyle teâtî ettikleri hediye kabilinden olan selâmı verdiler ve «Biz sana selâm hediye eder, selâmetle duâ ederiz» demekle Hz. İbrahim'e aşinalık ettiler. İbrahim (A.S.) da onların mehabetlerinden arız olan korkuyu izhar ederek «Biz sizden korkuyoruz» dedi. İbrahim'in bu sözü üzerine melekler «Korkma bizden yâ İbrahim! Biz korkulacak kimseler değiliz. Zira; biz seni ilm-i kâmil sahibi bir oğlanla tebşir ederiz. Binaenaleyh; hayırla beşaret eden kimselerden korkulmaz» dediler. Meleklerin tebşirleri üzerine İbrahim (A.S.) âdetin hilafı bir şeyi tebşir ettiklerinden kemâl-i taaccüp ve istiğrapla «Kocalık beni yakaladığı halde siz beni veletle mi tebşir edersiniz?- Ben ihtiyar bir pir-i fânî olunca hangi delile istinad ederek beni tebşir edersiniz?» demekle kendisinde âdet veçhüzere velet getirecek takat kalmadığını beyan etti. İbrahim (A.S.) in bu suâline cevap olarak melekler «Biz seni hakka istinad ederek elbette vâki' olacak bir şeyle tebşir ederiz ki onda hiç şüphe yoktur. Binaenaleyh; bizim tebşir ettiğimiz oğlandan sen me'yus olanlardan olma» dediler. Ve bu suretle İbrahim (A.S.) a arız olan korkuyu izale ettiler. Şu halde bir kimseden veya bir hâdiseden korkan kimsenin korkusunu kaldırmaya çalışmak insan için vezaif-i mühimmeden olduğuna bu âyet delâlet eder. İbrahim (A.S.) in kendi haline nazaran bir çocuk yapmak ihtimali olmadığını nazar-ı itibara alarak keyfiyeti tahkik ve meseleyi tamamıyla istizah etmek üzere ihtiyarlığından ve çocuk gelmez derecede şeyh-i fani olduğundan bahsedince meleklerin «Biz seni hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak Allah'ın izniyle tebşir ederiz. Sen esbab-ı âdiyenin olmadığına ehemmiyet verme. Bu dediğimiz oğlanı Alla-hü Tealâ sana verecektim demekle cevapları, insanların esbab-ı âdiye fiktanma binaen me'yus olması caiz olmadığına delâlet eder. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) in bu kıssasını zikretmek; bundan evvelki âyette beyan olunan Vacip Tealâ'nm gafururrahîm ve azabının elim olduğunu beyan içindir. Zira İbrahim (A.S.) m pir-i fani ve çocuk getirmek esbabı tamamen kesildiği bir zamanda çocukla tebşir; eser-i rahmet olduğu gibi Lût (A.S.) in kavmini ihlâk da azabının elîm olduğunu ispat etmiştir. Misafirlerin Cibril-i Emin'in riyaseti altında ve maiyetinde on bir melek olduğu mervidir.
Hz. İbrahim'n misafirlerden korkmasının sebebi; onlarda olan bir takım mehabet ve acaibatla beraber taamından yememe-leridir. Çünkü; misafirin hane sahibinin taamını yememesini fenalığa alâmet addetmek âdettir. Binaenaleyh; misafirlerin yemediklerinden İbrahim (A.S.) endişe etti ve endişesini de misafirlere anlattı. Misafirin hane sahibine selâm vermesi ve hane sahibinin de misafire taam getirmesi eski bir âdet olduğuna İbrahim (A.S.) m vak'ası pek açık delâlet eder. Gerçi zamanımızda Avrupa vahşetlerini medeniyet addederek tahsin eden bazı kimseler misafir kabul eden ve taam yediren kimseleri hamakatla itham etmek isterlerse de o misilli kimseler hiss-i insanîden ve diyanet-i İslâmiyenin mezâyâsmdan gafil olan kimselerdir. Çünkü; enbiya-yı izam mesleğini ihtiyarla aklen, tab'an, şer'an ve âdeten müstahsen olan, eb-nâ-yı cinsine muavenetle ihsan ve-ikram edenleri zemle buhul gibi denaeti, mürüvvetsizliği ve merhametsizliği meth ü sena ederek sehâ gibi cümle erbab-ı akıl ve iz'ânın en ziyade şeref addettikleri ahlâk-ı kerime üzerine tercih etmejs hamakattan başka bir şey değildir.[19]
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) a «tebşir ettiğimiz oğlandan kat'-ı ümid etme» dediklerine karşı İbrahim (A.S.)/ın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) «Rabbisinin rahmetinden kim kat'-ı ümid eder? Hiç kimse kat'-ı ümid etmez, ancak tarik-ı haktan ve itikad-ı sadıktan çıkmış olanlar kat'-ı ümid ederler." «Yoksa Allah'ın kudretini ve pir-i faniden çocuk halketmeye kaadir olduğunu, buhul, cehil ve aciz gibi sıfat-ı noksandan münezzeh olduğunu' bilen kimseler Allah'ın rahmetinden kat'-ı ümid etmezler» demekle Allah'ın rahmetinden her zaman ümitvar olduğunu beyan etti.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) kat'-ı ümid edenlerden değildi, lâkin âdete nazaran ihtiyar kişiden çocuk meydana gelmediğinden Cenab-ı Hak çocuğu ihtiyar halinde halkedecek veyahut gençliğini iade edip de genç olduğu halde mi hal-kedecek, şu cihetleri tetkik etmek üzere suâl etmişti. Binaenaleyh; insan bilmediği şeyin künhünü anlamak için izahat talebetmek meşru' olduğuna Hz. İbrahim'in meleklerden istizah etmesi delâlet eder.[20]
Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) in meleklerden beşarete müteallik hatırına gelen şüpheleri izale, ettikten sonra meleklerin etvarın-dan beşaretten başka vazifeleri olduğunu idrak ederek o vazifenin neden ibret olduğunu sual ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) meleklere «Siz ki geldiniz, işiniz nedir? Ey resuller!» dedi.]
[Melekler «Biz taraf-ı ilâhiden cürüm sahibi bir kavme gönderildik, ancak Lût (A.S.) in ehl-i beyti müstesnadır» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :
[«Zira; biz âl-i Lût'un cemiini kurtaracağız, ancak Lût'un hareminin azapta bakî kalacağını takdir ettik. Çünkü; Lût'un haremi azapta bakî kalacaklar zümresindendir» demekle ehl-i beyt Lût'un hareminden maadasının azaptan kurtulacaklarını beyan ettiler.]
Yani; melekler beşarete müteallik vazifelerini eda ettikten sonra Hz. İbrahim «Ey Allah'ın mehabetli resulleri! Sizin buraları teşrif etmekten büyük işiniz vardır, yalnız işiniz beşaret değildir. Şu halde asıl işiniz nedir? Çünkü; beşarete biriniz kâfiyken cem'i-yetle gelmeniz elbette mühim bir iş içindir. Lütfen bana haber verin» deyince melekler İbrahim (A.S.) in bu suâline cevapta «Biz şeriattan çıkan ve tabiat-ı beşerin istikrah ettiği kabayihi irtikâpla envâ'-ı cürüm ve cinayeti irtikâbeden kavm-i mücrimi ihlâk için taraf-ı ilâhiden gönderildik, ancak Lût (A.S.) in evlâd ü ıyâlini ve ona ittibâ' eden ehl-i imanı ihlâk etmeyeceğiz. Zira; onları biz kurtaracağız. Çünkü; onlar Rablerine itaatla azaptan halâsa müstehak-lardır. Ancak Hz. Lût'un mücrime olan haremi azapta bakî kalacağını ve helak olacak kimseler zümresinden olduğunu biz takdir ettik» dediler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile imree-i Lût'un helak olanlar içinde kalacağını takdir eden Vacip Tealâ ise de Allahü Tealâ meleklere onun helak olanlar zümresinden olduğunu bildirdiğinden melekler izn-i ilâhiyle takdiri kendilerine isnad etmişlerdir.[21]
Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) in huzurundan ayrılmakla Hz. Lût'un huzuruna geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Vakta ki resuller misafir suretinde âl-i Lût'a geldilerse Lût (A.S.) «Siz benim bilmediğim bir kavimsiniz. İşiniz nedir?» dedi.]
[Melekler Lût (A.S.) in endişesini görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik. Belki kavmin şekkettikleri azapla onları ihlâk etmek için sana geldik ve hakka mukarin olarak geldik, söylediğimiz sözde muhakkak, biz sadık ve doğru söyleyiçiyiz» dediler.]
Yani; melekler İbrahim (A.S.) dan ayrılıp âl-i Lût'a parlak delikanlı ve misafir insan suretinde geldilerse Lût (A.S.) o diyarlarda gördüğü insanlara benzemediklerini görünce meleklere «Siz bilinmedik kimselersiniz. Buralarda ne'gezersiniz, işiniz nedir?» dedi. Melekler Hz. Lût'un endişe ve ıztırabını görünce «Biz seni korkutmak için gelmedik, belki senin kavmin, tehdid ve insafa davet etmek için beyan ettiğin azapta tereddüd ve sekleri sebebiyle biz sana geldik ki seni tasdik edelim ve onların belâsından kurta[22]
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Hz. Lût'a dört cihetle emir vâki olmuştur:
Birincisi; geceyle gitmektir. Zira; geceyle kavminin haberi olmadan karyeden çıkması matluptu. Çünkü; gündüz çıkmış olsa kavminin eza etmek ihtimali olduğundan gece gitmesi em-rolunm ustur.
ikincisi; yola çıkınca 'ehl ü lyalinin arkalarından gitnesidir. Çünkü; kendi ileriden gitse ehl ü ıyalinin arkada ne olduklarından endişe ederek arkaya bakmak ihtimali olduğu gibi ehl ü ıyaü de arkada korkacaklarına binaen her iki tarafın endişeden kurtulmaları Hz. Lût'un arkadan gitmesiyle hasıl olacağından arkada gitmesi emrolunmuştur. Lût (A.S.) m vazifesi etbâ'ım himaye etmek olup himaye ise arkada gözetmek suretiyle daha ziyade olacağı cihetle tarassut mahallinin arka tarafı olduğu ta'yirı olunmuştur.
Üçüncüsü; arkaya hiç kimsenin bakmamasıyla tavsiyedir ki herkesin önüne bakmasıyla emri mutazammmdır. Çünkü; arkaya bakarsa nazil olan azabı görmekle korkar ve muztarib olur. Halbuki azaptan kurtulmak için emniyet ve rahat icabeder. Şu halde ıztıraptan kurtulmak onlara nazil olan azabı görmeyip kalbi sükûnet üzere olmaktadır. Arkaya bakarsa azabı temaşa için tevakkuf etmekle matlup olan sür'atı kaybedip azabın daire-i şümulünde kalmak ihtimali vardır.
Dördüncüsü; Allah'ın emrettiği cihete gitmektir ki azabın daire-i şümulünden harice çıkmaktır.
Vacip Tealâ Lût (A.S.) ı her türlü endişeden vareste kılmak için düşmanlarının bilkülliye helak olacaklarını vahiyle bildirdiğini beyan buyurmuştur. Ebussuud ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Lût'un emrolunduğu mahal (Mısır) veya (Şam) veya (Ürdün);
dür ki o zamanda ahalisi salih olan bir memlekettir. İsra'; geceyle yola gitmektir. Binaenaleyh; «Gecenin bir parçasında ehlinle git» demektir. demektir ki «Şunların âhirleri ve kökleri kesilecek, hiç kimse kalmayacak» demektir.
Hulâsa; Lût (A.S.) m etbâ'ıyla beraber kavminin haberi olmadan geceyle yola çıkması, etbâ'mm arkalarında gitmesi emrolun-duğu, yolda giderken matlup olan sür'ata halel gelmemek ve zalimlere merhamet edecek zaman olmadığından arkaya bakmayıp önlerine bakmalarıyla emrolundukları, bir belâdan kaçan kimsenin o belânın, daire-i şümulünden çıkmak için sür'atla gitmesi lâzım ve emrolundukları cihete gitmeleri vacip olduğu ve kavminin bil-külliye helak olacaklarını Cenab-ı Hakkın Hz. Lût'a vahyettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[23]
Vacip Tealâ Hz. Lût'a «Geceyle çık)' emrini verdiğini beyan ettiği gibi kavmi tarafından vâki olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kasaba ahalisi misafirleri kendi efkâr-ı fasidelerine beşaret addederek Lût (A.S.) in hanesi etrafına geldiler ve misafirlerde olan güzel suretleri birbirine tebşir ederek ferah ve sürür izhar ettiler.]
[Lût (A.S.) kavminin bu hücumlarına karşı nasihatta bulundu ve «Şu bizim hanede bulunan zatlar benim misafirlerimdir. Binaenaleyh; beni misafirlerime karşı rüsvâ etmeyin. Zira onlara ihanet; bana ihanettir. Allah'tan korkun, menhiyata el uzatmaktan nefsinizi vikaye edin. Tecavüzatta bulunm'akla beni mahcup etmeyin, » Sizin maksadınızı ve rüsvalığınızı ben biliyorum, fakat beni misafirlerim yanında rüsvâ etmeyin. Benim bildiğim şeyi misafirlerim de bilmesinler] demekle kavminin hücumuna müdafaa etti. Melekler niçin geldiklerini haber verip, Cenab-ı Hakkın kavminin helak olacağını vahyetmesiyle Lût (A.S.) işin neye müncer olacağını biliyorsa da mukteza-yı nübüvvet nasihat etmek ve işin son dakikasına kadar onları ıslaha çalışmaktan kendini alamıyordu ve misafirlere ikram lâzım olduğundan "Misafirlerim, yanında beni zelil etmeyin demekle insaflarını celbe çalışıyordu ve lâkin asla te'sir etmedi.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile misafirler delikanlı suretinde gayet güzel şimali herkesin göreceği bir zamanda Hz. Lût'un hanesine geldikleri şehir dahilinde şayi' oldu ve duyanlar duymayanlara haber verdi, kemâl-i sürür ve neşatla Hz. Lût'un hanesi etrafım çevirdiler ve arzu-yi fasidelerinin husulüne çalışıb nasihat dinlemediler, fikirlerinde ısrar ettiler.[24]
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in nasihatına karşı kavminin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Lût (A.S.) in müdafaasına karşı onlar «Yâ Lût! Sen bizi neh-yedersin de bundan evvel biz seni âlemin işine karışmaktan menetmedik mi? Ve karışma bizim işimize demedik mi? Kendi hanene guraba ve misafir almaktan seni nehyeylemedik mi? Seti kendin tahir ol, fakat bize niçin karışıyorsun. Bizim kabahatimiz kendimize aittir. Sana ne taalluku var?» demekle Hz. Lût'u tehdid etmek istediler.]
Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Lût (A.S.) ı ne-hiyle muradları; onlar herkese taarruz ederler. Hz, Lût da mümkün olduğu kadar onları men'e çalıştığında onlar «Yâ Lût! Sen bu halden geçmez ve bizi menetmek istersen biz seni karyeden çıkarırız. Şen karışma âlemin işine» demişlerdi. Yahut evvelce misafir kabul etmekten nehyetmişlerdi. Binaenaleyh; eski sözlerinden bahsederek «Biz sana karışma âlemin işine ve misafir kabul etme ve bir kimseyi bizim elimizden kurtarmak için uğraşma demedik mi?» diyerek Lût (A.S.) ı suçlu çıkarmak istediler.[25]
Vacip Tealâ, Lût (A.S.) m kavmini bu cihetle ikna' edemeyince başka noktadan iknaa çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Lût (A.S.) «Şu gördüğünüz taife-i nisvan benim kızlarımdır. Eğer kaza-yı şehvet etmek isterseniz helâl olarak nisvana kaza-yı şehvet edin, iman edin, hatunlar nikahlayın. Haramı terkle helâle rağbet edin ki fesaddan salim olasınız ve azaptan kurullasınız» dedi.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile benatla murad; kavmin hatunlarıdır. Çünkü her nebi; erkek ve kadın ümmetinin babası demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Şu gördüğünüz nisvan benim kızlarımdır. Onlardan zevcelerinizle intifa' edin, harama el uzatmayın, vazgeçin bu efkâr-ı fasideden] demektir. Yahut benatla murad; Hz. Lût'un sulben kızlarıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [İşte şu gördüğünüz kadınlar benim kızlarımdır. İsterseniz size tezvic edeyim, helâliniz olsun, haramdan vazgeçin] demektir.[26]
Vacip Tealâ Lût (A.S.) in şu nasihati üzerine kavmine te'sir etmediğini görünce meleklerin Hz. Lût'a hitaben sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[«Yâ Lût! Senin ömrünü halkeden Allah'a yemin ederiz ki senin kavmin gaflet ve dalâletlerinde hayret ederler ve gafletten uyanmak ihtimali yoktur. Zira; onların dalâlet ve hayretleri uzayıp gidiyor. Binaenaleyh; ne kadar nasihat etsen te'siri yoktur» demekle Lût (A.S.) ı tesliye ettiler.]
Kâzî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette hitap; melekler tarafından Hz. Lût'a olmak ihtimali olduğu gibi bizim nebimize olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran Vacip Tealâ kavm-i Lût'un inat ve gafletlerini beyanla resulünü tesliye buyurmuştur. Yani «İnat senin kavmine mahsus değildir. Zira; Hz. Lût'un kavminin inat ve fenalıkları meydandan demektir.[27]
Vacip Tealâ kavm-i Lût söz dinlemeyince azabın nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kavm-i Lût nasihat dinlemeyince sabah vakti günün parlayacağı sırada onları dehşetli sayha ahzetti.]
[Binaenaleyh; biz onların beldelerinin üstünü alt kıldık.
Yani altını üstüne ve üstünü altına çevirdik.
[Ve onlar üzerine ufacık çakıllarla karışmış çamurla pişirilmiş taşları yağdırdık.]
[Şu kavm-i Lût üzere yağan taşlar ve nazil olan azapta erbab-ı tefekkür için kudret-i ilâhiyeye alâmetler vardır.]
[Ve karye-i Lût sabit bir yoldur.] Herkes gelir, geçer, onların karyelerinin' halini görürler. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un karyelerinin altı üstüne çevrilmesinde ve harab olup ahalisinin helak olmasında şüphe yoktur. Zira; yolcular her zaman harabesini görüyorlar.
[Şu karye ahalisinin helak olmasında müminler için ibret Muhakkaktır.]
Yani; kavnı-i Lût nasihat kabul etmeyip aklen ve şer'an kabih olan cinayete devam edip salâha rağbet etmeyince onları işrak zamanı ki şafak ve günün tulûu vakti müthiş sayha ahzetti, binaenaleyh; biz karyelerinin altını üstüne çevirdik ve üzerlerine çamurla çakıldan yapılmış taşları yağmur yağar gibi yağdırdık ve her birine çakıl isabet etmekle helak oldular, şu ihlâkte bu gibi alâmetlere nazar edip ibret almak şanından olanlar için alâmetler vardır. Kavm-i Lût'un karyeleri doğru bir yoldur ki herkes görür ve bunların helakinde müminler için ibret-i azîme vardır.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile; günün doğduğu zamanda onları azap tuttu demektir. Çünkü; azabın bida-yesi şafakta ve nihayesi gün ucu görünmesiyle hitam bulmuştur.
Mütevessim ; bir şeyin alâmetine ve eserine bakan ve tefekkür edip o şeyin delâlet ettiği manâya istidlal eden kimsedir ki ferasetle eserden müessire istidlaldir. Şu halde müte-vessim müteferris demektir. Feraset; iki kısımdır.
Birincisi; Allahü Tealâ'nın sevdiği kullarının kalplerine ihsan ettiği bir nevi idraktir ki o idrakle ahval-i nâstan bir çok şeyleri anlar.
İkincisi; tecrübeyle hasıl olan ilimdir. Buna nazaran «Kavm-i. Lût'un halâkinde mütevessimîn için alâmetler var» demek «Kavm-i Lût'un helakinde ve görülen harabelerinde erbab-ı feraset ve ilm ü irfan sahipleri için Allah'ın vücuduna ve kudretine deliller var» demektir. Kavm-i Lût'un karyesinin harabesi ilâyev-
milkıyam bakî olacağına işaret.için buyurmuştur. Yani <<O karyenin yolu daimdir, zail olmaz» demektir. Binaenaleyh; Hicaz'dan Şam cihetine gidenler bu harabeleri görürler ve ilâyevmilkıyam görülecek ve eseri nâsın nazarından kaybolmayacaktır. Bu misilli gazabın eserinden ibret alacak ve intifa' edecek ehl-i iman olduğuna işaret için ibrete müminler tahsis olunmuştur. Çünkü; Allah'a, resulüne ve âhirete imanı olmayanlar bu misilli helaki âlemin vekayi-i âdiyesinden addettiklerinden asla müteessir ve mütenebbih olmazlar ve «Bu gibi helakler, âfetler eflâkin devranı ve burçların icabatındandır, yoksa isyan eseri değildir» derler, düşünmezler ki o eflâki tedvir eden kimdir? Eğer dedikleri gibi eflâkin ve burcun te'siriyle ise o te'siri halkeden kimdir? Eflâkin devranından ise eflâkin yalnız helak olan kavmin üzerinde bulunan kısmı devran ediyor da diğer akvam üzerinde olan kısımlarında devran yok mudur? Ve eflâk yalnız helak olanların. eflâki de başkalarının eflâki değil midir? Ve te'siri neden bir kavme tahsis olunuyor, niçin yalnız kavm-i Lût helak oluyor da civarında olan akvama hiç bir şey isabet etmiyor? Yoksa civarında olanlar eflâkin akrabaları mıdır? Haydi başka iklimde olanlara uzak olduğu için burcun te'siri onlara ulaşamadı diyelim. Yarım saat ve bir saat mesafede olanlara ve aynı iklim ve aynı yıldızın altında bulunanların mahfuz kaldığına ne diyelim? Bu gibi itirazlar şeytan'ın iğvâsı eseri dalâletten başka bir şey değildir. Cenab-ı Hak bizleri bu misilli gaflet ve dalâletten muhafaza buyursun.
Hulâsa; kavm-i Lût'un isyanı üzerine azaplarının sabah vakti gelip karyelerinin altını üstüne çevirdiği, üzerlerine çamurla çakıldan yapılmış taşların yağdığı, bunların helaklerinin erbab-ı tefekkür ve feraset için alâmetler olduğu, kavm-i Lût'un karyesinin harabesi kıyamete kadar herkes nazarında daim olup ibret alınacak bir yol olduğu ve müminler için bu vukuatta pek büyük .ibret bulunduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[28]
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) .m vak'alarını beyan ettiği gibi Şuayb (A.S.) m kavminin helakini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ashab-ı Eyke muhakkak zalimlerdi.]
[Binaenaleyh; biz onlardan intikamımızı aldık.]
[Muhakkak Eyke karyesiyle karye-i Lût nasın ibret alması için herkesin açık muktedâbihlerîdir,]
Yani; ashab-ı Eyke ki Şuayb (A.S.) in kavmidir, meşelik içinde ikamet eden ahalidir. Halkın hukukuna tecavüzle muhakkak zalimlerdi. Onların zulümleri üzerine biz onlardan intikamımızı aldık, onları ateşle ihlâk ettik. Eyke karyesiyle kavm-i Lût'un karyeleri herkesin ibretlerine açık bir yoldurlar.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile (Eyke); (Med-yen) civarında sık ağaçlı ve ağaçları meşe olan bir karyenin ismidir. O mahallin ahalisi alış verişlerinde eksik vermek ve ziyade almak, iki nevi terazi ve kile taşımak ve alırken ziyadeyle almak, verirken noksanla vermek gibi hıyanetleri ve nasın hukukuna tecavüzle zulümleri tezayüd etmesi üzerine Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) ı (Medyen) ile (Eyke) ye gönderdi. İman etmediler ve nebilerinin nasihatini dinleyip mütenassıh olmadılar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak yedi gün şiddetli hararet verip hatta nefesleri kesilin-ceye kadar hararet teşeddüt etti ve semada bir siyah bulut halkey-ledi. Nefes almak ve gölgelenmek maksadıyla hepsi bulutun altına toplandılar ve buluttan yağan ateşle yanıp helak oldukları mervi-dir. Allah'ın intikamı ve helakleri nassla sabit olup kafidir ve lâkin helaklerinin keyfiyetine dair bu âyette sarahat olmadığından keyfiyeti zannîdir. Helaklerine sebep de zulümleri olduğu tasrih olmuştur. Çünkü zalimler, hiç bir zaman payidar olamaz. Şurası gariptir ki taraf-ı ilâhiden kendilerini irşad için gönderilen resullerini dinlemeyip buluttan yağmur yağacağını, hava i'tidâl peyda edeceğini, hararetlerinin teskin olunacağını ümid ederken bilâkis rahmet yerine ateş yağmakla helak olmuşlardır. işte bu gibi gazab-ı ilâhiyi vekayi-i âdiyeden addedenlere sorarız: Adette buluttan yağmur yağarken neden ateş yağdı? Ve ateş yağmak eflâkin o zamana mahsus icabatmdan ise neden kavm-i Şuayb'a tahsis olundu? Civarında bulunan memleketler o eflâkin altında değil miydi? Nebileri onlara azabın geleceğini neden bildi ve haber verdiği saattan neden tahallüf etmedi? O azabı o saata ve o dakikaya ve yağmura vesile olan buluta yağmurun taban tabana zıddı olan ateşi kim tahsis ve kim halketti? O zamandan beri buluttan bir daha ateş neden yağmadı? O burcun eseri denirse o vakitten beri o burca nöbet hiç mi gelmedi? Ateş yağdıran burç aradan kayboldu, gittimi? Yoksa o. eflâk mi değişti? İşte bu suâllere cevapta mu'terizin âciz kalacağı şüphesizdir [29]
Vacip Tealâ kavm-i Semud'un ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Hicr ashabı (Kavm-i Se-mud) cemi' resuller makaamına kaim olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler.]
[Biz onlara kudretimize delâlet eden âyetlerimizi verdik. Onlar ise o âyetlerden i'raz eder oldular.]
[Onlar cemi' muziyattan ve âfetten emin oldukları halde dağlardan taşlar içinde evler yonar, yapar ve içinde rahatla yaşarlardı
[Onların külliyatlarında devamları üzerine sabah vakti şiddetli ve mühlik bir sayha onları tuttu, helak etti.]
[Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, evlât, etbâ' ve metin kaleleri azabı defe kâfi olamadı ve azaptan onları muğnî kılamadı.]
Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki (Medine) ile (Şam) arasında bulunan ve (Hicr) denilen vadide sakin olan kavm(-i Se-nıud, resulleri olan Salih (A.S.) ı muhakkak tekzib ettiler ve biz onlara resulleri Salih (A.S.) m mucizelerini ve kudretimize delâlet eden aklî ve naklî delilleri verdik. Onlar ise bu delillere hiç ehemmiyet vermeyerek delillerinden firar ettiler, yüz döndürdüler, asla tetkik cihetini iltizam etmediler, onlar yıkılmaktan ve hırsızın gelip mallarını çalmasından ve düşmanın tahribinden emin ve salim olan dağlarda taşlardan evler yontarlar ve o evlerin kendilerini hıfzedeceğine emin olarak azaptan gaflet ederlerdi. Bu iti-kad-ı batıl üzere devam edince onları, azabı hâmil olan şiddetli, sayha ahzejti. Binaenaleyh; onların kesbettikleri malları, taştan yonttukları muhkem evleri kendilerinden azabı defedemedi. Helakten kurtulamadılar.
Hicr; Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile (Medine) ile (Şam) arasında kavm-i Semud'un sakin oldukları bir vadidir ki el-yevm harabeleri ve eserleri mevcuttur. Gidip gelen yolcular temaşa ederler. MürseIînle murad; Salih (A.S.) dır. Çünkü enbiyadan birini tekzip cümlesini tekzip makaanıında olduğundan Salih (A.S.) ı tekzip cümlesini tekzip mesabesinde olduğuna işaret için cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Cenab-ı Hakkın onlara verdiği âyetlerle murad;, Hz. Salih'in devesi ve devenin taştan çıkması ve sütünün bir kabileye yetecek kadar çok olması gibi mucizelerdir. Bu mucize kavmin imanı için -halkolunup kavme gösterildiğinden Cenab-ı Hak onlara verdiğini beyân etmiştir. Yoksa hakikatta Salih (A.S.) a verilmiştir.
(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i sahihte Resulullah'ın kavm-i Semud'un vadisine geldiğinde «Nefislerine zulmeden kimselerin meskenlerine girmeyin ki onlara dokunan azap size de dokunmasın. Ancak ağlar olduğunuz halde girerseniz beis yoktur» deyip bürdesini başına örtüp sür'atla yürüdüğü beyan olunmuştur. Şu hadis-i şerif bu misilli gazab-ı ilâhiye mazhar olan mahallerden hazer etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Gerçi gazapta mahallin te'siri yoksa da fenalığa mahal olan bir vadinin o fenalıktan halî olmamak ihtimali galiptir. Meselâ meyhanede oturmakla mescidde oturmak elbette bir olamaz.
Hulâsa; kavm-i Semud'un Salih (A.S.) ı tekzip ve onlara verilen âyetlerden i'raz ettikleri, onların âdetleri dağlarda taşlardan evler yapmak olduğu, evlerinden emin oldukları, resullerini tekzipleri neticesi onları müthiş bir sayhanın ihlâk edip güvendikleri hiç bir şeyin kendilerinden azabı defedemediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]
Vacip Tealâ âsîleri ihlâk ettiğini beyan ettiği gibi ihlâkin hikmetini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz gökleri, yeri ve onların arasında olan mahlûkaati abes olarak halketmedik, ancak hakka mülâbis ve hikmete muvafık olarak halkettik.] Zulmün ve fesadın uzaması ve şirkin devamı hik-met-i hilkata muhalif olduğundan itaattan çıkmış ve resullerimizi tekzib etmiş olan erbab-ı fesadı ihlâk etmek semâvât ve arzm hil-katındaki hikmete muvafıktır. Zira; erbab-ı dalâlin mülevves vücutlarından icabına göre yeryüzü tathir olunmazsa âlemin intizamına halel gelir. Binaenaleyh; intizam-ı âlemi muhafaza erbab-ı fesadı kahretmekle hasıl olduğundan bazı esbabın halkıyla ehl-i dalâlin vücudu ortadan kaldırılır ki ehl-i hidayetin rahatları te'min olunsun.
[Halbuki kıyamet günü elbette gelecektir ki erbab-ı taat sevabını ve erbab-ı ma'siyet de cezasını alacaktır.
[Kıyamet gelip herkes amelinin cezasını göreceği muhakkak olunca habihim! Sen onlardan i'raz et Ve sana karşı vâki' olan kusurlarını güzel afla affet. Zira; Rabbin Tealâ cümleyi ve bilhassa seni ve onları halketmiştir.] Hallerinizi tamamen bilir ve senin in-tikaammı onlardan alır. Şu halde senin onlara hilimle muamele etmen lâzımdır.
Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile safh-ı cemiI ; hasmın kusurunu hilimle ve güzel muamele ederek affetmektir. Safh-ı cemilin kıtal âyetiyle mensuh olduğuna dair bir rivayet mevcutsa da Resulullah mekârim-i ahlâkın mütemmimi ve mükemmeli olduğu cihetle korkudan ve ceza' u feza'dan halî olarak onları affetmek ve hüsn-ü muamele yapmakla Resulullah'a emirdir ve mensuh değildir. Zira; icabına göre hilim ve rifkla muamele edip intikamda acele etmemek diğer vakitte mukateleye münafi değildir. Binaenaleyh; âyetin hükmü kıyamete kadar bakîdir. Çünkü; mukatele zamanı başka, afla muamele zamanı, yine başkadır.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âsîlerle hüsn-ü muaşeret eylemek ve icabında muhalefet etmek zamanın iktizasına tabf olduğundan nesih irtikâbına hacet yoktur,[31]
Vacip Tealâ resulüne kâfirlerin ezalarına tahammül edip hilimle muamele etmesini emrettikten sonra ihsan ettiği bazı nimetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki habibim! Sana iki kere nazil olan Fatiha'dan yedi âyeti ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ı muhakkak verdik.]
[Habibim! Sen kâfirlerden bazı sınıflara verdiğimiz mütead-did nimetlere gözlerini uzatma ve onların emval, evlât ve sair nimetlerine gözünü kaldırıp dikkatla bakma1.]
[Ve sana ittibâ' etmediklerinden dolayı onlar üzerine mahzun olma.]
[sana iman eden müminlere kanadını döşe, rıfkla muamele et.]
Yani; yâ Ekrem-er ftusül! Kâfirlerin nezdinde olan emval-i dünyaya ehemmiyet verme. Zira; sana verdiğimi- nimet ebedîdir, onların nimetleri gibi zevale ma'ruz ve inkıraza mahkûm değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki iki kere nazil olup yedi âyeti cami olan Fatiha'yı ve beşeriyetin kıyamete kadar ahkâmını hâvî olan Kur'an-ı Azîm'i biz sana ihsan ettik, dünya ve âhiretin saadetini kâfil olan Kur'an'ı ihsan edince kâfirlerden bazı esnafa verdiğimiz dünya malına ve tezyinat-ı hasiseye iltifat edip gözlerini onlar tarafına uzatma ve nimetlerine gıpta etrnek suretiyle bakma ve.iman etmediklerinden mahzun olma ve riyasız ihlâs üzere sana iman eden müminlere merhamet kanadını aç ve onlara rıfkla muamele etmek suretiyle kanadını döşe ki onlarla senin dinin kuvvet bulsun ve iltifatından müminler müstefid olsunlar.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile ile murad; Sure-i Fatihadır. Zira; yedi âyeti cami olduğu cihetle ve bir kere Mekke'de, bir kere de Medine'de nazil olduğu için denmiştir. Yahut nısfı Allah'ı sena ve nısf-ı aharı da kulların duası olduğu cihetle ikiye münkasim olduğundan denmiştir.
Fatiha-i Şerife'nin faziletine işaret için bu âyette Kur'ah zik-rolunduğu halde ayrıca Fatiha da zikrolunmuştur. Çünkü Fatiha; icmalen Kur'an'da beyan olunan ahkâmın kâffesine ve mesail-i mühimmenin esasına şamildir. Binaenaleyh; Fatiha'yı dikkatle anlayan bir kimse Kur'an'da zikrolunacak mesailin kâffesine işaret olduğunu bileceğine dair tafsilât Fatiha'nm tercümesinde beyan olunmuştur [32]. Kâfirlerin nimetlerine bakmaktan Resulullah'ı nehyetmek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah dünya emvaline ve ziynetine kafiyen iltifat etmemiştir. Şu halde Resulullah'ı nehiyden^maksat; ümmetini nehiydir. Çünkü; başkasının elinde olan nimete nazar eden kimse kendi nimetini göremeyeceği cihetle şükrünü eda etmemesine sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak başkalarının elinde olan nimetlere nazardan kullarını nehyetmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile deki ezvac ; esnaf manasınadır. Yani «Kâfirlerden bazı sınıflara verdiğimiz me-tâ'-ı dünyaya gıpta ederek bakma» demektir.
Nisâbûrî ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir; Resulullah bir seferinde Yefrûddan yedi kafileye tesadüf eder ki onlarda külli miktarda manifatura, tayyibat ve cevahir mevcuttu. Maiyet-i nebeviyelerinde bulunan Müslümanlar «Eğer şu emval bizim elimizde bulunsa kuvvet bulur ve fisebilillâh infak ederdik» demeleri üzerine bu âyet nazil olur. Cenab-ı Hak «Biz size yedi kafile bedelinde yedi âyet verdik ki dünya ve ma-fihadan hayırlıdır» buyurmuştur, Nimetullah Efendi'nin «Fatiha'nm cümle sûrelerden efdal olmasına iki kere nazil olması delâlet ettiği gibi yedi âyeti sıfat-ı sübutiye-i ilâhiyenin yedi olmasına ve yedi kât göklerin ve yedi iklim ve yerlerin adedine muvafık olduğu dahi dünya ve mâfîhâdan efdal olduğuna delâlet eder» beyanatı da sebeb-i nüzulü te'yid etmektedir.[33]
Vacip Tealâ resulüne zühd ve tajcvayı emrettikten sonra kâf-fe-i ahkâmı tebliğe me'mur olduğunu halka beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen ümmetine «Ben ancak hıll ü hürmete müteallik cemii tekâlifi beyan ve terkedenleri azapla korkuturum» demekle halka vazife-i risaletini beyan et.]
[Eğer iman etmezseniz sizin üzerinize bir azap nazil olur ki o azap bizim Kur'an'ı tefrik eder oldukları halde taksim edenler üzerlerine inzal ettiğimiz azap gibidir.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen nâsa de ki «Ben sizi iman etmediğiniz takdirde açıktan azabın geleceğini beyan etmekle korkuturum ki o azap, Kur'an'ı, sihirdir, kehanettir ve cinnîlerin sözleridir demekle taksim edenler üzerine inzal ettiğimiz azap gibidir».
Bu âyetteki cümlesi Medarik'in beyanı veçhile âyetine merbut olduğuna nazaran muktesimînle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Çünkü; onlar «Kur'an'ın Tevrat'a ve İncil'e muvafık olanlarını kabul edip haktır demek ve bu kitaplara muvafık olmayan âyetleri batıldır» demekle Kur'an'ı taksim ettiklerinden onlara muktesimîn denmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Kur'an'ı müteferrik kılan ve hakla batıla taksim eden Yehûd ve Nasârâ'ya Tevrat'ı ve İncil'i inzal ettiğimiz gibi habibim sana da seb'a mesânî olan Fatiha'yı verdik] demektir. Yahut Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile muhtesimînle murad; küffar-ı Kureyş'tir. cümlesi cümlesinde mukadder lâfzına merbuttur. Mekke ahalisinin Kur'an'ı taksimleri şöyledir: Hac mevsimi takarrüb edince Mekkeliler (Velid b. Muğire) başta olduğu halde Mekke'ye gelecek bütün yollara birer adam ta'yin ederler etraftan gelenlere Resulüllah'ı lâyık olmadık bazı evsafla tavsif etmek ve Kur'an'a sihir, kehanet, şiir ve esâtîr-i evvelin demekle huccacl imandan men ve Kur'an'ı dinlemekten, Resulullah'a iman etmekten tenfir ederlerdi. İşte bu minval üzere Kur'an'ı taksim ettiklerinden Kureyş'e muktesimîn denmiş ve onlara da Bedir'de ve sair makaamatta azap nazil olmuştur.
ecza manasınadır. Yani «Kur'an'ı, sihir, kehanet, kelâm-ı cin demekle cüz cüz kıldılar» demektir. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Habibim! Sen Mekke ahalisine eğer iman etmezseniz ben size nazil olacak azapla sizi inzar ederim ve o azap bizim şol kimselere inzal ettiğimiz azap gibidir ki onlar Kur'an'ı sihir, kehanet, cinnîlerin sözü ve evvel geçenlerin yazdıkları şeylerdir diyerek cüz cüz kıldılar ve tefrik ettiler] demektir. Yollara oturup halkı iğfal eden on iki veyahut on altı kişi Bedir vak'asmda hepsi kılıçtan geçirilmişlerdir. Bunlar Mekke'ye gelen huccac kafilesini din-i. Muhammedi'ye duhulden menettikleri gibi (Velid b. Muğire) de Mekke'nin zengin ye ileri gelen hatırlılarından olup müşrikler sözüne itimad ettiklerinden Kâ'be kapısının önüne oturup, yollara gözetici olarak gönderdikleri kimselerin iftiralarını tasdik ederdi.
Muktesimînle idîn ikisi bir manâyadır ki biri diğerini ta'rif makarmndadır. Çünkü beyan olunduğu üzere idîn; birşeyi tefrik edip eczaları taksim etmek manâsına olan ıda kelimesinin cem'idir. Muktesimîn de taksim edenler demektir. Yani, «Kur'an'ı taksim eden şol kimseler üzerine azabı inzal ettik ki onlar Kur'an'ı eczalara ayırdılar. Zira; bir kısmına sihir, diğer kısmına şiir ve diğer bir kısmına da kehanettir demekle taksim ettiler») demektir.[34]
Vacip Tealâ Kur'an'ı haktır, batıldır, sihirdir ve kehanettir diyerek taksim edenlere azabını inzal ettiğini beyan ettiği gibi onlardan bu taksimi ve sair küfriyatlarını suâl edeceğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bunlara azap inzal edince habibim! Rabbin Tcalâ'nın izzet ve celâletine kasem ederim ki Kur'an'ı taksim edenlerin cemiine elbette biz amellerinden suâl ederiz.] ,
[Yâ Ekrem-er Rusül! Biz onlardan suâl edince sen me'mur olduğun ahkâmı yüksek sesle tebliğ ve bakla batıl beynini tefrik ve müşriklerden i'raz et, onlara iltifat etme, müşriklerin halkı imandan menettiklerinden müteessir olma.]
[Zira; Allah'la beraber başka ma'bud kılanların ve istihza edenlerin şerlerinden biz sana kâfi olduk. Biz sana kâfi olunca onlar istihzalarının cezasını yakında bilirler.] Şu halde senin için kederi mucip bir şey yoktur. Çünkü; onlara biz kâfi olup şirklerinin ve istihzalarının cezasını verecek olunca onların halleri mucib-i esef değildir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette suâ ile murad- tevbih ve tekdir için bu şirki neden itikad ettin ve resulümüzü istihzaya sebep neydi gibi azabı müş'ir suâllerdir, yoksa günahın ne kadar gibi, alelade suâl değildir. Binaenaleyh; suâl olunmayacağını beyan eden âyetlerden murad; suâl isti'lâm olunmaz demek olduğundan âyetler beyninde münafat yoktur.
Sadı ; bir şeyi yarmak ve tefrik etmek
ma'nâsmadır. Binaenaleyh; bu âyette emri Resulul-lah'a aleni davet edip, Kur'an'la hakla batıl beynini tefrik etmesiyle emirdir. Resulullah'ın bu âyet nazil oluncaya kadar gizli davet edip.bu âyetin nüzulünden sonra suret-i alâniyede davet ettiği mervidir. Müşriklerden i'razın manâsı; «Emr~i dini tebliğde onlara iltifat etme, onlardan korkma, istihzalarına ehemmiyet verme» demektir. Şu halde ehl-i hakkın vazifesi her zaman tarik-i hakka devam edip ehl-i batıl tarafından itiraz ve istihzaya ehemmiyet vermemektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kur'an'ı ve Resulullah'ı istihza eden hjr çok kimseler vardı.. Fakat bunlara Ön ayak olanlar Ku-reyş'in eşrafından beş kişi olup Cibril-i Emin bunlara kifayet edeceğini Resulullah'a haber verdi ve onlardan (Velid b. Muğire) nin ayağına işaret etti, ayağında yara çıktı, ondan müteessiren Cehen-nem'e gitti. İkincisi; (Âs b. Vâil) in ayağına diken battı. Dikeni bulamadılar, ayağı devenin boynu gibi şişti, yerinden kıpırdayamaz bir hale geldi. Bağıra bağıra akıbet Cehennem'e gitti. Üçüncüsü; (Esved b. Muttalib) in Cibril-i Emin gözüne işaret etti. Sancı geldi, gözü kör oldu. Sancısı durmadı, başım duvara vura vura mürd oldu. Dördüncüsü; (Esved b. Abdiyağuş) un Cibril karnına işaret etti. Derhal ishale müptelâ olarak helak oldu. Beşincisi; (Hâlis b,. Kays) tır. Cibril-i Emin başına işaret etit, baş ağrısına müptelâ oldu, gitti ve bu âyetin sırrı yerini buldu. Binaenaleyh; her zaman hakkı istihzayla iptale sa'yedenler daima hatır ve hayale gelmedik dertlere müptelâ olarak hak-i helake serildikleri ve âyetin sırrı zuhur, ettiği görülmektedir. Fakat sabretmek müşküldür, lâkin düşmandan intikam almak isteyen kimse Allah'tan ömür istemeli ki düşmanın kahrolduğunu görsün. Zira; dinine ihanet edeni Allahü Tealâ'nın ihanetle ihlâk edeceği şüphesizdir.
İşte bu âyette haber verdiği veçhile düşmanlarını ihlâkle Ce-Hab-ı Hak resulünü saha-i selâmete çıkarmış ve zalimlerin şerrinden halâs olmak insanlar için büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak resulünün düşmanlarına kâfi olduğunu beyanı nimet sırasında ta'dad etmiştir. [35]
Vacip Tealâ müstehzilere kâfi olduğunu beyandan sonra resulünün onların muamelelerinden müteessir olduğunu ve o teessürü izalenin çaresi teşbih olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki onların söyledikleri sözlerinden habibim! Kalbin daraldığını biz muhakkak biliriz.]
[Hal böyle olunca habibim! Sen Rabbin Tealâ'nın senasıyla beraber teşbih et ve secde edenlerden ol.]
[Ve sen ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.]
Yani; habibim! Yeminle te'yid ederim ki kâfirlerin istihzalarından ve sair söyledikleri sözlerden kalbin daraldığını biz biliriz. Çünkü; beşeriyetin muktezası bu gibi şeylerden müteessir olmaktır. Şu halde sen bu gibi teessürünü izale için hemen Rabbin Tea-lâ'yı nekaisten tenzihle teşbihe müsaraat et ve secdeyle namaza devam edenlerden ol. Zira; senin teşbihin ve namazın onların te-fevvühatını işitmekten hayırlıdır ve her şahsın müptelâ olacağı ve geleceğinde şüphe olmayan ölüm gelinceye kadar ibadete devam et, secdeyle tevazu edenlerden ol.
İşte bu âyet vefat edinceye kadar hiç bir mükelleften ibadetin sakıt olmayacağına delâlet ettiğinden mutasavvifeden bazı, kimselerin meşayihten fenafillâh derecesine varanlardan tekâlifin sakıt olduğuna dair rivayetleri merduddur. Çünkü; hiç bir kimse Re-sulullah'tan'büyük olamaz. Şu halde vefatına kadar Resulullah namazla ve secdeyle ibadetle, me'mur olup teklif sakıt olmayınca âhad-ı ümmetten sakıt olmayacağı evleviyetle sabittir. Bir kimseye bir musibet isabet ettiğinde teşbih ve namaza devam ederse o musibetin zevaline sebeb olacağına bu âyet delâlet eder. Musibet ve hüzün zamanlarında Resulullah'm onları teşbih ve salâtla karşıladığı mervidir. Çünkü; belâyı halkeden Allahü Tealâ'ya namazla teveccüh ve teşbihle nekaisten tenzih edip o belâyı defe kudretini itikadla yalvarınca Cenab-x Hakkın o belâyı defile merhamet edeceğine şüphe yoktur [36]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2724-2725
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2725
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2725-2727
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2727-2728
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2728-2729
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2729-2731
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2731-2733
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2733-2734
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2734-2736
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2736-2738
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2738-2740
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2740-2742
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2742-2743
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2743-2745
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2745-2749
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2749-2750
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2750-2752
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2752-2753
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2753-2756
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2756-2757
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2757-2758
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2758-2759
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2759-2761
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2761-2762
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2762
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2763
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2763-2764
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2764-2766
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2766-2768
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2768-2770
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2770-2771
[32] Cilt: I, sayfa: 30.
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2771-2773
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2773-2775
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2775-2777
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 7-8/2777-2778
İslami Okul Okulların En Önemlisi