Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Onbeşinci Cüz - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 17. Sayfa

ONBEŞİNCİ CÜZ.. 2

SURETÜ'1-İSRÂ.. 2


ONBEŞİNCİ CÜZ

 

SURETÜ'1-İSRÂ

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak sekiz âyetinin Medine-i Münevvere'de nazil olduğu (İbn-i Abbas) hazret­lerinden mervîdir. Yüz on âyeti hâvidir.

[Cemi* nekâisden tenzih ederim şol zât-ı eceli ü a'lâyı ki o zât-ı şerif kendi abd-i ehassı olan habibini geceyle Mescid-i Ha-ram'dan Mescid-i Aksâ'ya gönderdi ki o Mescid-i Aksanın etrafın­da bağları ve bahçeleri ve her türlü meyveleri ve şair ni'metleri halketmekle mübarek kıldık ve Biz abd-i ehassımıza Kudretimi­ze delâlet eden bazı âyetlerimizi göstermek için Mescid-i Haram'-dan Kudüs-ü Şerîf'e geceyle götürdük.]

[Zira; Allahü Tealâ kulunun sözlerini işitir, işlerini bilir ve liyâkatine göre ikramla taltif eder.]

Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak (Sûre-i Nahl'in) ahirinde mekârim-i ahlâkın cevâmiiyle emrettikten sonra bu sûrenin evvelinde Enbiyâ-yı sâirede sebketmeyip ancak Ha-bibine tahsis ettiği bir mu'cizeyi beyân etmiş ve bu mu'cizeyi be­yana zatını cenıi'i nekâisten tenzihle başlamıştır. Zira teşbih; cemi'i nekâisten tenzih manasınadır. Azamet ve celâletini idrakten ukûl-ü beşer âciz olduğuna işaret için zât-ı ülûhiyetinden ibhâma delâlet eden lafzıyla tâbîr ederek bu­yurmuştur. Sübhâne lafzı tenzih manâsına tesbîh olduğu gibi teşbihe alem-i şahsî olarak dahi isti'mâl olunur. ge­ce göndermek ve götürmek manâsına olduğu halde İsrâ müddeti­nin gayet az olduğuna işaret için İsrâ'dan sonra az olduğuna delâlet eden tenvînle kelimesi vârid olmuştur. Çünkü; HesulüUah gecenin bazısında Mekke'den pek uzak mesafede olan Beyt-i Mukaddese ve ondan semâ'ya ve semadan Allah'ın dilediği mahalle gitmiş ve gelmiştir. Âyette Mescid-i Aksa ile murâd; Beyt-i Mukaddes'tir. Mekke-i Mükerreme'ye uzak oldu­ğundan aksa denilmiştir. Mescid-i Aksâ'nın etrafı bağlar, bahçeler ve her nevi' ni'metlerle dolu olduğu cihetle dünya ni'metleri hu­susunda mübarek olduğu gibi din hususunda dahi mübarektir. Zira Beyt-i Mukaddes; makarr-ı Enbiyâ ve mahall-i vahy-i ilâhî ve sulehânın mabedidir. Ekseri Enbiyanın mu'cizeleri ve âsâr-ı garibe orada zuhur ettiğinden Cenâb-ı Hak mübarek olduğunu be­yan etmiştir. Binanâenaleyh; maddî ve manevî mahall-i mübarek denmeye şayandır. Abidle murâd; Resulüllah'dır ve Allah'a râcî zamire izafeti Resulüllah'a ta'zîm içindir.

Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhiyle Resulüllah Mi'rac'a nefs-i harem-i şeriften gitmiş ve gelmiştir ve âyetin zahiri de nefs-i haremden olduğuna delâlet eder. Bazı rivayette in kerimesi Ümmü Hane'nin hanesinden gitmiştir. Bu rivayet âyetin zahirine muhalif değildir. Zira; harem dahilinin küllisine Mescid-i Haram denilmek sahih olduğundan Ümmü Hane'nin hanesi de ha­rem dahilinde olduğu cihetle Mescid-i Haram itlâk olunabilir. Re-sulüllah'ın Mi'rac'ı Hicreti Nebeviyye'den bir sene evvel vakî olmuştur. Gerçi ruh-u nebevi midir, cesedi ruhuyla beraber midir, uyku halinde midir, uyanık halde midir? diye Mi'rac'm keyfiyye-tinde ihtilâf etmişlerse de esah olan uyanık olduğu halde cesed maarruh Zât-ı Resulüllah'm Mi'racı vaki olmuştur. Çünkü; Re-sulüllah mi'racın sabahında mi'racını haber verince müşrikler Re-sulüllah'a ta'na fırsat addederek tekzibe kalkıştılar ve birbirleri­ne koşuştular, yeni müslüman olmuş bazı kimselerin irtidâdına sebep oldular. Eğer rüya olmuş olsaydı hiç kimsenin itirazına he­def olmazdı. Çünkü; rüyada herkes birçok yerler gezer ve uyanık halinde havsala-i beşerin kabul etmiyeceği garibeler seyreder. Şu halde Resulüllah'm Mi'racı uyanık halinde cesediyle beraber vaki olmuştur ki müşriklerin akılları hayret ettiğinden itiraza kalkış­mışlar ve hatta Ebu Bekr Radıyallahü anh hazretlerine kadar gel­mişler, «Gördün mü arkadaşın neler söylüyor?» demişlerdir. Hz. Ebu Bekir müşriklerin bu sözlerini işitince «Bundan daha ziyade­sini söylese Resulüllah'ı yine tasdik ederim» demesi üzerine Sıd-dîk unvanını ihraz etmiştir.

Az zamanda bu kadar mesafenin kat' olunmasına gelince : Ecsâmda şeyr-i seri' vakîdir. Meselâ rüzgârın az zamanda bir çok mesafe katettiği ve Süleyman Aleyhisselâmm rüzgâr vasıtasıyla uzak mesafeleri katetmesi ve bu gün motor vasıtasiyle teyyârele-rin hatır-u hayâlin fevkinde mesafeler kateylemesi bilcümle ecsa-mın seyr-i seri'i kabil olduğuna delâlet eder. Ecsâmın cümlesi A'râzı kabulde müsavidir. Şu kadar ki Cenâb-ı Hak her birini bi­rer hassa ile mümtaz kılmıştır, ancak bu imtiyaz birinde- caiz ve mümkün olan şeyin diğerinde cevazına manî değildir. Binaenaleyh; Cisnı-i Resulüllah'da Cenab-ı Hakkın bu seyr-i seri'i halkedip az zamanda bir çok yerler görüp gelmesinde bir mani yoktur. Şu halde Mi'rac'ı Nebçvi'yi rüya ile te'vile de ihtiyaç yoktur. Çünkü; bir cismin az zamanda bir çok. mesafeyi katetmesi mümkün ve vaki olunca Rasulüllah hakkında baîd addetmekte manâ yoktur. Bahusus şu zamanda bir takım alât ve edevat vasıtasiyle teyyâre-lerin havada saatte binlerce kilometre sür'atle uçtuğunu ve az za­manda bir çok mesafe katettiğini gören kimsenin Resulüllah hak­kında vaki olan sür'at-i acibenin kudret-i ilâhiyye'ye nisbetle ha­rikulade ve tabiatüstü   olarak vukuunda tereddüt   etmesinde bir manâ yoktur. Zira bazı esbâb ve alâtla âhâd-i nâs için vaki ve mümkün olan bir şeyin kuvve-i kudsiyye sahibi ve herkesten zi­yade indellâh kadri âlî olan Nebiyy-i Zîşân hakkında zuhuruna tereddüt neden caiz olsun.

Abid lafzı lisan-ı af abda ruhla beraber cesede denilmesi dahi Resulullah'ın Mi'jpac'ının ruhla beraber cesediyle vaki olduğuna sarahaten delâlet eder.

Mi'rac'dan maksad-ı aslî; Enbiyâdan her birini ayrı ayrı Ce-nab-ı Hakkın taltif ettiği gibi habibini de bu misillü acaibini sey­rettirmekle taltif olduğu gibi Resulullah'ın kalbine kuvvet ve şe-ceat için ervâh-i kudsiyye ve âlem-i melekûtiyle ünsiyet. ettirmek­tir. Çünkü; yer yüzünde görülmeyen ayât-ı beyyinâtı, acâib ve ga­raibi görmesi, âlem-i eflâkde olan sanayi-i ilâhiyyeyi Re'ye'1-Ayn müşahade etmesi kalb-i nebevilerinin kuvvet ve metanetine sebep olduğundan emr-i davete ikdamı, a'dâ-yı dîn üzerine şecaati, di­nini te'sîs ve i'lâ hususunda sa'y-ü gayreti tekemmül edeceğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; Resulullah da herkesten ziyade kuv-vet-i kalb ve şecaat olduğu tevatürle sabittir. Resulullah'ın Mek­ke'den Kudüs'e kadar Mi'rac'ı; Bu âyetle sabit olduğundan kat'î-dir. Binaenaleyh; inkâr eden sarahat-ı Kur'an'ı inkâr ettiğinden kâfirdir. Kudüsten semâya kadar Mi'rac'ı; hadis-i meşhurla sabit olduğundan inkâr eden kimse dalâlet irtikâp etmiş olur. Semânın maverasına Mi'racı; hadis-i âhadla sabit olduğundan bu ciheti in­kâr eden kâfir olmaz, velâkin fâsık olur.

Allahü Tealâ'nm nur-ı imana muvaffak kıldığı kimseler kud-ret-i ilâhiyenin bir çok acâib ve garaibini her an müşahade ve on­da olan sânayi-i garibeyi görünce Resulünü bir gecenin bazısında Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya ve ondan semâya ve semâ­dan dilediği mahallere götürüp seyrettirmekle taltifini çok gör­mez. Neden çok görsün Ve neden muhal addetsin. Meselâ güneşin cürmünün bir tarafından diğer tarafına kadar mesafesinin kürre-i arzın yüz altmış küsur misli olduğu ve bu mesafeyi bir saniyede katettiği fen hey'etince sabit olmuştur. Küre-i şemsde bu kadar sür'ati halkeden hallâkm Resulü'nün cisminde dahi halk etmesine ne gibi mani tasavvur olunabilir. Evet! Akl-ı sakîm erbabı kudret-i ilâhiyeyi takdir edemediğinden tasavvurât-ı fikriyyesi kısa olduğu cihetle tabiatında olan hissete şeytanın iğfâlâtı da inzimam edince kendi gibi kuvve-i kudsiyyeden bihaber olan insanlara kıyas ede­rek fahri kâinat hakkında dahi bu misilli eltâf-ı ilâhiyyeyi kıskan­mak ister, Evet! Havanın fevkında tabakât-ı burûdet ve tabakât-ı hararet bulunduğundan insan için o tabakalardan yol bulup git­mek alelade mümkün olmıyabilir. Fakat o tabakaları halkeden va-cib ül vücûd istediği bir kuluna o tabakalardan yol verip götüre­mez mi?.Ve harikulade aleladeye kıyas kabul eder mi? Sure-i Nisâ'da Hz. İsa'nın semâya kaldırılması hakkında bu bahse müte­allik bir nebze beyan etmiştir .[1]

 

Vacip Tealâ Resulünün risaletini Mi'racla te'yîd ettiğini be­yandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevratla teyîd ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Musa Alcyhissclâma Tevrat denilen kitabı verdik ve o kitabı Beni İsrail'e hidayet kıldık ve dedik ki «Siz benden gayrı bir kimseyi umurunuza vekil ittihâz etmeyin ve işinizi ancak ba­na havale edin ve itimadınız bana olsun.»]

[Ey Nuh'la beraber gemide götürdüğümüz kimselerin zürri-yetiî Size Nuh Aleyhisselâmla beraber biz necat verdik.]

[Zira; Nuh Aleyhisselâm çok şükür eder bir abid idi.]

Yani; biz Muhammed Aleyhisselâm'a Mi'rac'la ikram ettiğimiz gibi Muhammed Aleyhisselâm'dan eyvel Musa Aleyhisselâma da Kitab vermekle ikram ettik ki risaletini   te'yîd olsun ve o kiU Benî İsrail'e doğru yolu gösterir hidayet kıldık.   Binaenaleyh; kitab vasıtasiyle onları   zulumât-ı cehilden nur-u imana, ve diı hakka isal ettik ve onlara dedik ki «Ey Benî İsrail!   Benim gay mahlukâtımdan bir kimseyi bana şerîk ve umurunuza vekil it hâz etmeyin. Zira; her umurunuzu bana havale edip bütün itim diniz bana olmak lâzımdır. Çünkü; benden gayrı ma'bûd olmadı gibi itimada lâyık bir kimse de yoktur. Ey Nuh'la beraber gemü götürdüğümüz kimselerin zürriyeti olan insanlar! Nuh'la berabı gemide götürmekle biz size ikram ettik. Babalarınızı helakten ku tarmakla sizi de kurtardık. Zira; Nuh Aleyhisselâm her ni'meti kadrini bilir ve şükrünü edâ eder bir abd-i muhlisimizdi. Binaer aleyh; tufân'dan onu ve onunla beraber ecdadınızın sulbünde sis de halâs edince ni'met-i halâsınızın şükrünü edâ etmeniz vacipti) Zira; Hz. Nuh'un şükrü halâsınıza sebep olduğu gibi sizin şükrü nüz de enva-ı belâyâdan halâsınıza ve bir takım ni'metlere nai olmanıza sebep olsun. Şu halde ni'metlerimize şükredin ki belâdai kurudasınız.»

Vacip Tealâ bu âyette Hz. Nuh'u çok şükretmesiyle sena etti Çünkü;    Medarik'te ve Nisâburfde beyan olunduğu veçhile Hz Nuh bir şey yemez, içmez, ve giymez illâ cümle-i celîlesiyle Cenab-ı Hakka hamdettikten sonra yer, içer ve giyerdi. İşte bundan dolayıdır ki Allahü Tealâ şekûr ismiyle sena etmiş ve bihakkın şâkirînden olduğunu beyanla kullarını Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeye terğîb buyurmuştur,

Âyet-i Celîle; insan için en âlâ mertebenin tevhîd etmek mer­tebesi olduğuna delâlet eder. Zira; Vâcib Tealâ bizim Peygambe­rimizin Mi'râcım beyandan sonra Musa Aleyhisselâmı Tevrat'la taltif ettiğini ve Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğunu ve Tev­rat'ın gösterdiği yol Allah'ın gayriyi bir vekil, ittihaz etmemek ol­duğunu beyan; Tevhidi e emri mutazammın olduğu cihetle Tev­rat'ın hulâsası; Tevhid'le emir olunduğuna sarahaten delâlet eder. Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiği, Tevrat'ın Benî İsrail'e hidayet olduğu, Tevrat'ta Allah'ın gayrıya itimat et­mekten nehyettiği, Hz. Nuh'la beraber gemide bulunup tufandan halâs olan kimselerin zürriyeti erinin Hz. Nuh gibi her ni'mete şükretmeleri lâzım geldiği ve Hz. Nuh'un gayet çok şükür eder bir abd-i şekûr olduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ Tevrat'ı Benî İsrail'e hidayet kıldığını beyandan sonra Benî İsrail'in ekserisi Tevrat'la ihtida etmediklerini beyan etmek1 üzere buyuruyor.

[Biz Tevrat'ta Benî İsrail'e haber verdik ve dedik ki «zatıma yemin ederim ki siz Şam ve Kudüs arazisini iki kere ifsat edecek ve eblette tâat-ı ilâhiy yem izden çıkacak ve kibir edecek ve enbi­yâ üzerine ulviyyet davasında bulunacaksınız.»]

Yani; Biz Musa Aleyhisselâma verdiğimiz Tevrat'ta kat'î su­rette vahyettik ve dedik ki «Zatı ulûhiyetime yemin ederim ki siz elbette Tevrat'a muhalefetle iki kere arzı ifsat ve nâsa zulmeder ve enbiyâ üzerine ulviyyet davasında bulunur ve itaatten tekeb­bür edersiniz». İşte bu sözlerimizle hükmettik ve hükmümüzün eseri zuhur etti.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette a r z la murad; Şam ve Kudüs arazisidir. İki ifsattan birincisi; Zekeriyyâ Aleyhisselâmın katli, Ermiyânın hapsi ve şâir cinayet­leridir. İkincisi; Yahya Aleyhisselâmın katli ve Hz. İsa'­nın katlini kastetmeleti ve nâs'a zultn ü taaddileridir. Çünkü; on­lar Tevrat'ın ahkâmını arkalarına atarak enva-ı cinayâtı işlemek suretiyle daire-i şeriattan çıkmış ve muharremâtın hürmetini is­tihfaf etmekle envâ-ı eerâimi mubah addeder bir dereceye gelmiş­lerdi. Binaenaleyh; Bundan sonraki âyette beyan olunacağı veç­hile Cenab-ı Hak terbiyelerini verdi. Çünkü; Nimetullâh Efendi­nin beyanı veçhile enbiyaya te'zîmi kaldırmakla ihanet ve istihfaf ederek ukalâdan addetmedikleri gibi sefâhetle itham ve tekzib et­mişlerdi. Zira; Bir şeyin çokluğu nâs arasında kıymetini azaltmak âdet olduğundan Benî İsrail'de enbiyanın çokluğu istihfafa sür'at-lerine sebep olmuştur.

Fahri Razî'de beyan olunduğu veçhile kaza; hükümle bir şeyi kesip atmak manâsına ise de bu âyette kaza; vahyüe Benî İsrail'in ifsatlarım kendilerine bildirmek manasınadır. Zira; Ce-nab-ı Hakkın ihbarı tahallüf etmeyip elbette vaki olduğundan ka­za lafzı hükm-ü kafi manâsını mutazammın olduğu cihetle ihbar­dan kaza ile ta'bîr olmuştur. Çünkü; ayniyle vaki olacak vukuatı haber verip ve haber verildiği gibi vaki olması hüküm menzilin­de olduğu cihetle varid olmuştur.[3]

 

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in arzı ifsat edeceklerini Tevrat'ta ha­ber verdiğini beyandan sonra onların irtikâb ettikleri ifsat muka­bilinde intikamını aldığını beyanla Ümmet-i Muhammedi intibaha da'vet etmek üzere buyuruyor

[Onlara va'dol un an iki fesattan birinci defada irtikâb ettik­leri cinayetin intikamı zamanı geldiğinde ey Benî İsrail sizin üze­rinize şiddetle kuvvet sahibi kullarımızı gönderdik.]

[Binaenaleyh o kuvvet sahibi kullarımız sizin evlerinizin ara­larını aradılar ve memleketinizde sizi bulup ihîâk etmek için gez­diler ve Beni İsrail'in bu yolda azab olunmaları elbette işlenmesi lâzım olan va'd-i İlâhî idi.]

Yani; Tevrat'ta Benî İsrail'in iki kere arzı ifsat edecekleri be­yan olunup da birinci defa ifsadlarmm intikamlarını almak zamanı gelince bizim kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı sizin üzerinize gönderdik ki onlar sizden işlediğiniz cinayetlerin intikamını alsın­lar ve size intikam,için geldiklerinde sizi evleriniz arasında ararlar ve bulduklarını itlaf ederler ve sizin cinayetinize mukabil ih-_ lâk olunmanız vukuu lâbüd olan va'd-i ilâhî oldu ve binaenaleyh; va'd-i ilâhî yerini buldu. Zira bu azab; sizin işlediğiniz günahları-nızın neticesi olduğundan müstahak olduğunuz cezayı gördünüz.

Hâzin'in ve Taberî'nin beyanı ve Huzeyfe b. Yemanî hazretle­rinin Resulullah'dan rivayetine nazaran va'd-i UIâ iie murad; Tevrat'ın ahkâmına riayeti terk ile şehevât-ı nefsâniyele-rine ittibâ' etmeleridir. Şevket ye kuvvet sahibi olan kullarla mu­rad; Buhtunnasır ve askeridir. Çünkü; Benî İsrail terbiyeye müs­tahak oldukları zaman Allahü Tealâ onlara mecûsî olan Buhtun-nasr'ı musallat kıldı. Binaenaleyh; o mecûsî büyüklerini katletti, küçüklerini ve kadınlarını esir aldı, mallarını yağma ve beldeleri­ni tahrip etti, hatta Tevrat'ı yaktı ve Mescid-i Aksa'yı ahır yaptı ve Tevrat'ı tilâvetle meşgul olan binlerce kimseleri katlettikten sonra esirleri aldı Babil'e götürdü ve Babil'de onları hidemât-ı şâkkada istihdam etti. Bir çok müddet sonra Buhtunnasr'm vefa­tıyla yerine gelen Benî İsrail'den bir hatun ile tezev-vüc etmekle o hatunun ricasiyle bakıyye-i Benî İsrail memleketle­rine" iade oiundu.[4]

 

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in birinci defa ma'siyetlerine mukabil ahz-ı intikamını beyandan sonra tekrar Benî İsrail'e kuvvet ver­diğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Benî îsrail! Kuvvet sahibi kimseleri size musallat kıldık­tan sonra sizin düşmanlarınız üzerine size galebe verdik, kuvvet ve devletinizi red ve size emval ve oğlanlar vermekle imdâd ettik ve asker yönünden sizi düşmanlarınızdan daha çok kıldık.]

Yani; sizin cinayetiniz üzerine biz kullarımızdan kuvveti size kâfi şiddet sahibi kimseleri sizin üzerinize gönderip terbiye ettik­ten sonra biz düşmanlarınız üzerine galebe edecek kadar sizin kuv­vet ve devletinizi iade ettik. Dağılmış olanlarınız toplandı, esir olanlarınız kurtuldu tekrar bir devlet teşkiline muvaffak oldunuz, biz emval ve evlâd vermekle size imdâd ettik, sizi asker cihetin­den çok kıldık ki düşmana karşı*gidecek kadar askeriniz de hasıl oldu.

Medârik'te beyan olunduğu veçhile Benî İsrail'e devletlerinin iadesi fesattan tâib ve müstağfir olup tekebbürden vazgeçtikten sonra vaki olmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Nefir; bir araya toplanıp , düşmana karşı giden askerdir. Benî İsrail muzmahil olarak (Buh-tunnasır elinde esir ve memleketleri harab olduktan sonra devlet­lerinin tekrar iade olunduğuna, emval ü evlâdla kuvvet buldukla­rına, askerlerinin çoğalıp düşmanlarına galip bir hale geldiklerine bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; insanların kendi dinleri üzerine milletlerinden bir hükümet altında bulunmaları haklarında en büyük ni'met olduğuna dahi delâlet eder. Zira; Benî İsrail'in hü­kümetlerinin inkirâzından sonra iadesini Cenab-ı Hak ni'met sı­rasında beyan etmiştir. Şu halde evlâd; emval, etbâ' ve a'vân ni'­met olduğu gibi devletin kudreti ve askerin kesreti dahi ni'met-tir. Çünkü devlet; milletin hâmisi ve asker de millet ve memleke­tin bekçisidir. Binaenaleyh; diyanet ve adalet üzere hükmeden hü­kümet her şahıs hakkında ni'met olduğundan o hükümetin kadri­ni bilip şükrünü edasını kendine vacip addederek kemâl-i itaat­le beraber kudreti nisbetinde hükümetin şevketini tezyide sa'yet-mesi lâzımdır.                                       

Bu âyet üç hüküm üzere müştemildir:

Birincisi; Benî- İsrail'in hükümeti münkariz olduktan sonra iade olunmasıdır.

İkincisi;   emval ve evlâdla imdâd olunmalarıdır. Üçüncüsü;   çok askere malik olmalarıdır.[5]

 

Vâcib Tealâ Benî İsrail'in isyanları üzerine kuvvet sahibi kimseleri göndererek te'dîb edip kuvvetlerinin tekrar iade olunduğu­nu beyandan sonra Benî İsrail'e vaki olan irşâdâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Benî İsraiİ! Eğer kendi cinsinize ihsan ve Allahü Tealâ'-ya iman ve ibadetinizde kemâl-i inkiyâd üzere eda ve devam eder­seniz menfaati kendi nefsinizedir, eğer kötülük eder ve günahları irtikâb ederseniz mazarratı keııdinizedir.]

[İyilik ve kötülük sizin kendi nefsinize ait olunca ikinci cina­yetin intikamının va'di ve zamanı geldiğinde kuvvet ve şevket sa­hibi kimseleri gönderdik ki sizin yüzlerinize kötülük etsinler. Ve evvel gönderdiğimiz şiddet ve savlet sahibi kimselerin Mescid-i Haram'a evvel girip tahrib ettikleri gibi Mescid-i Haram'a girsin­ler için biz kuvvet ve şiddet sahibi kullarımızı göndeririz ki siz­den cinayetinizin intikamını alsınlar.]

[Ve onları galib oldukları şeyleri ihlâk edercesine ihlâk et­sinler için gönderdik.]

Yani; Ey Benî İsrail! Bir kere isyanınız üzere kuvvet sahibi kullarımızı size, gönderdik ve onlar vasıtasiyle sizi terbiye ettik ve müstahak olduğunuz cezayı verdik. Ba'dehû tevbe ve istiğfar edin­ce devletinizi iade ve askerinizi ve evlâd ü emvalinizi ihsan ettik. Şu halde bundan sonra ebnâ-yı cinsinize ihsan edip nefsinizde olan fenalıkları terk ve iman ederek amellerinizi İslah ederseniz nefsi­nize iyilik etmiş olursunuz. Zira; imanınızın ve ihsanınızın faydalan size aittir, eğer kötülük ederseniz nefsinize kötülük etmiş olur­sunuz. Zira; vizr ü vebali size râci'dir. Çünkü; Allahü Tealâ muh-sinin ihsanından ve kötülerin kötülüklerinden ganîdir. Binaena­leyh; herkesin iyiliği ve kötülüğü kendisine aittir. Ey Benî İsrail! İyilik ve kötülük kendinize ait olunca birinci defa kötülüğünüzün acısını tattıkdan sonra tevbe ederek iyiliğe başladınız. Onun mu­kabilinde devlet ve kuvvetinizin iadesiyle faydasını gördünüz. Şu halde ikinci defada Yahya Aleyhisselâmı katil ve İsâ Aleyhisselâmı katle cesaret etmek gibi cinayetlere başlayınca size evvelce va'det-tiğimiz ikinci cinayetinizin zamanı geldiğinde (5nun cezasını gör­meniz için tekrar kuvvet ve saltanat sahibi kullarımızı size gönde­ririz ki onlar size, eseri yüzlerinizde görülecek derecede kötülük etsinler, kendinizi katletmek ve çocuklarınızı, kadınlarınızı esir almak, mallarınızı yağma etmek gibi hakaretleri yapsınlar ve ev­velki cinayetiniz üzerine sizi -terbiye için gönderdiğimiz kimseler mescide girip tahrip ettikleri gibi ikinci defa terbiyeniz için gön­derdiğimiz kimseler mescide girsinler ve tahrip etsinler, galip ol­dukları şeylerin cümlesini alsınlar, ihlâk etsinler. Zira; tâât ve ada­letin bereketiyle Cenab-ı Hak kullarına envâ'ı hayrat ve bereket kapılarını açtığı gibi günahların şeâmetiyle. âsîler üzerine envâ-ı ukûbât kapılarını açar ve günahkârları enva'ı hakarete ma'ruz kılar. Tefsiri Taberî'de beyan olunduğu veçhile Vâcib Tealâ iki kere ifsat edip mukabilinde iki kere ceza göreceklerini Tevrat'ta beyan ettiği gibi bu âyetin mealini enbiyadan bazı nebi vasıtasiyle tebliğ buyurmuştu. İşte Cenab-ı Hakkın, Benî İsrail'in devletleri­nin mahvına sebep isyanları ve devletlerinin tekrar iadesine sebep ise isyandan nedamet edip itaat etmeleri olduğunu ve tekrar isya­na avdetle münkariz olduklarını Kur'an'da Ümmet-i Muhammed'e beyanı; bir düstur-u a'zam ve ders-i ibrettir ki onların sergüzeş­tini hikâye etmesi kullarım intibaha davettir. Zira; «iyilik; envai hayratı calib ve kötülük ise envai hakareti mucib olduğunu» be­yan etmek; «her zaman insanlarda bu ahvalin carî olacağını» be­yan etmektir ve Öyle de olduğu meydanda bir hakikattir. Binaen­aleyh; maddiyyâtı maneviyâttan ayırmak isteyenler ezelî bir ira­deye karşı bedahetten ve hakikatin hilafı hareketten başka bir şey iddia edemezler.   "Çünkü bu âyet; maddiyyâtın maneviyyâta şiddetle merbut olduğuna sarahatle delâlet eder. Benî İsrail'in mane-viyyâtı ayak altına alıp kaybetmeleri, maddî hükümetlerinin kay­bolması ve kendilerinin düşmanlarının ayakları altında kalmaları, memleketlerinin harap olması maddiyâtın maneviyyâtla kâim ol­duğuna ve şu halde milletin maneviyyâta riâyeti maddiyâtın kuv­vetine sebep olacağına ve ma'neviyatını kaybeden milletin inkirâ-za mahkûm olduğuna delâlet etmez mi? Kezâlik maddiyyât olmaz­sa maneviyyatı edâ etmek mümkün olur mu? Yunan, istilâ ettiği yerlerde minarelerde ezan-ı Muhammedi'yi lâyıkıyla okuttu mu? Ahali serbestçe ibadet etti mi? Bu ahvâlin cümlesi maddiyyât ve ma'neviyyâtm yekdiğerine şiddetle merbut olduğuna delâlet etmi­yor mu? Maneviyyâtm maddiyyâttan mukaddem olduğunu Ce-nab-ı Hak bu âyet ve bunun emsali âyetlerle beyan etmedi mi? Bu âyette Benî İsrail'in maneviyyatı ihlâl etmeleri maddî kuvvet ve hükümetlerinin ziyâına sebep olduğunu beyan etmek maneviyâtın mukaddem olduğunu beyan etmek değil midir? Hükümet bir dinle mukayyet olmazsa diyanetperver olan bir milletin maneviyyâtta hükümete irtibatı olur mu? Ma'neviyâtta irtibat olmazsa hükümet kuvveti nereden alacak? Şu halde hükümet zayıf düşmez mi? Vel­hasıl gerek tarih gerek şeriat; bir milletin payidar olması için mad­diyât ve maneviyatını yekdiğerine mezcederek ikisini birlikte ile­ri götürmeye ve yekdiğerinden ayırmayıp irtibatım muhafaza et­meye mütevakkıf olduğuna şehadet etmektedirler.

Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile ikinci defa Benî İsrail'e musallat olan Rum ve Yunan melikleri olduğunu beyan edenler varsa da esah olan birincide musallat olan Babil meliklerinden Buhtunnasır, ikincide musallat olan yine Babil meliklerinden Harduş'dur. Çünkü; Yahya Aleyhisselâmı katletmeleri üzerine Ce-nab-ı Hak Harduş'u musallat kıldı ve Benî İsrail'i tamamen muz-mahil etti ve hükümetleri külliyyen mahvoldu. Bir müddet sonra olanca nüfusları Beyt-i Mukaddes etrafına toplanmış ve hükümet­leri yoksa da Beyt-i Mukaddes'e riyaset onlarda olmakla az çok mevcudiyetlerini muhafaza edip dururken tekrar envâı bid'at ve fesat icadına başlayınca Allahü Tealâ bu cinayetlerine ceza olarak Rum meliklerinden i musallat kıldı ve Kudüs civa­rında olan beldelerini tahrib ve nüfuslarını tard u teb'îd etmekle Yahudilerin boyunlarına zili ü meskeneti taktı ki ilâ yeymi'l-Kıyame perişan ve müteferrik ve hakaret altında ezilmeye mah­kûm olmuşlardır. Binaenaleyh; Yahudi milleti her nerede görü­lürse ve ne kadar zengin olursa hakir ve zelîl görülür, asla servet ni'metinin eseri üzerlerinde görülmez.

Çünkü; Allah'ın zelîl kıldığmı hiç bir kimse azîz kılamaz.[6]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'e vaki olan hitabından bazı aharı be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Benî İsrail! Eğer tevbe ederseniz rabbinizin size merha­met etmesi me'mûldür ve eğer ma'siyete avdet ederseniz biz de sizden ahz-ı intikama avdet ederiz ve âhirette cehennemi kâfirlere hapishane kıldık.]

Yani; Ey Benî İsrail! Birinci cinayetinizden sonra kusurunu­za nedamet ederseniz Rabbınızın merhamet edip kusurunuzu affet­mesi me'mûldür. Zira; sıdk-ı hulûsla dergâhına iltica edenlere rah­meti galibdir, eğer siz tekrar cinayete avdet ederseniz biz de uku­bet etmekle avdet ederiz, dünyada ukubetle avdet ettiğimiz gibi âhirette dahi biz cehennemi kâfirlere zin4an kılarız ki ondan ebe­den çıkamazlar ve cehennemi onlara hasır kılarız ki döşekleri ateş olur.

Fahri Razî'nin beyanı, veçhile Yahudiler Allah'a ve göndermiş olduğu şeriatine ve Resullerine karşı isyanları sebebiyle gûnâ gün ukubetlere mübtedâ oldukları gibi zaman-ı saadette bizim Nebi­mize isyan edip Tevrat'ta olan evsaf-ı nebevilerine karşı küstahâ-ne tahrifatta bulunduklarından Cenab-ı Hak Ceziret ül Arab'da olan bakiyyelerini müslümanlarm kılıçlarından geçirdi, bir kısmı­nı Ceziret ül Arab'dan tard etti. Yalnız ukubât-ı dünyeviyyeyle kalmayıp âhirette dahî azabtan kurtulamıyacakları sarahaten be­yan olunmuş ve kâfir oldukları da tasrih edilmiştir.

Hulâsa; Vâcib Tealâ'nm masiyete tevbe edenlere merhamet etmesi me'mûl-i kavî olduğu ve eğer ma'siyete avdet ederlerse Cenab-ı Hakkın intikama avdet edeceği ve cehennemin kâfirlere ebeden çıkılmaz bir hapishane olacağı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.[7]

 

Vacip Tealâ Resulünü Mi'rac'la taltif ve Musa Aleyhisselâmı Tevrat'ı inzal etmekle tekrîm ve asîleri bir takım ukubatla ta'zîb ve düşmanlarını musallat kılmakla tahkir ettiğini beyanla kulları­nı ibadete tergîb ettikten sonra Kur'an'm kulları itaata davet etti­ğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu Kur'an, nâs'ın kâffesini adalette ziyade ve tarikatta açık olan yollara hidayette kılar, yani doğru yolları gösterir ve amel-i salih işleyen müminleri büyük ecirle tebşir eder.]

[Ve şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Biz onlar için âhirette azab-ı elim hazırladık.]

Yani; hakla batıl beynini tefrik eden Kur'an cemî nâs'a ada­letten ibaret olan tarîk-i Hakkı gösterir ki o tarîk; tarîklerin en doğrusudur ve o Kur'an şol müminleri ecr-i kebirle tebşir eder ki o müminler amel-i.salih işlerler. Onlar için büyük ecir olmasıyla tebşir eder. Çünkü; onlar imanlarım amelleriyle takviye edip me­mur oldukları tekâlifi yerine getirdiklerinden onları ecr-i kebîr olan cennet ve fevz ü felahla mesrur eder, şol kimseler ki onlar âhirete iman etmezler. Onlar için biz elem verecek azabı hazırla­dık. Binaenaleyh; müminlerin cennette ebeden refah ve saadetlerine mukabil kâfirler ebeden cehennemde kemâl-i hakaret ve zil­let içinde azab-ı daimî ile muazzeb olurlar.

Fahri Razî'nin beyanı veçhile Vâcib Tealâ bu âyette Kur'an'ı üç sıfatla sena etmiştir:

Birincisi; insanları hak olan itikada ve aslah olan aymâ-le irşâd etmesidir. Binaenaleyh; Kur'an'a yapışanın doğru yola ya­pışmış olacağında şüphe yoktur.

İkincisi; Kur'an'ın beyan ettiği itikadı ve amel-i salihi işliyenleri Kur'an'ın Cennetle tebşir etmesidir. Çünkü; doğru yol tutan kimsenin hayr-ı kesîre nail olacağında tereddüt olunmaz.  .

Üçüncüsü; Kur'an'ın beyan ettiği tarîka sülük etme­yenlere cehennemin hazırlandığını beyan etmesidir. Çünkü; ta-rîk-ı hayra sülük eden kimse hayr-ı kesîre nail olunca o tarîki ter-kedenlerin zarar-ı azîme ve şerr-i kesîre dûçâr olacakları şüphe­sizdir. Kur'an tarîklerin en doğrusuna hidayette kılar ' demektir. Çünkü Hazin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile en doğru ve en savâb bir yol demektir.

Hulâsa; Kur'an'ın tarîk-i müstakime insanları hidayette kıl­dığı ve amel-i salih işliyen müzminleri cennetle ve Cennette bü-. yük ecirlerle tebşîr ettiği ve âhirette iman etmeyen kâfirlere azab-ı elîmin hazırlandığı bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesinden-dir.[8]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın â'del-i tarîka hidayette kıldığını be­yandan sonra Kur'an'a temessük etmiyenlerin hallerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[İnsan hayırla dua ettiği gibi nefsine şerle dahi dua eder.

[Halbuki insan her şeyde acele eder oldu.]

Yani; insanın ahlâk-ı mezmumesinden birisi de ferahlı halin­de hayırla duâ ettiği gibi gazab halinde nefsine, evlâdına ve ma­lına şerle duâ etmesidir. İnsan, hal-i sürûrunda hayırla duâya^ na­sıl sür'at ederse kederli halinde de şerle duaya öylece sür'at eder. Zira insan; aculdür. Çünkü istediği şeyin alelacele meydana gel­mesini şiddetle arzu eder. Binaenaleyh; eğer insanın hayırlı duası müstecâb olduğu gibi şerle duası da müstecâb olsaydı derhal he­lak olurdu. Velâkin gazabla olan duada tehevvür icabı ihlâs olma­dığından müstecâb olmaz. Yani; insan düşünmeden gazab halinde kendi nefsi, malı ve evlâdı aleyhine dua ile gazabını teskin eder velâkin can sıkıntısıyla yaptığı duada te'sîr olmaz.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran gazab üzere Ez-vâc-i mütahharâttan bazısına Resulullah'dan dahi duanın vukuu mervîdir. Çünkü; Resuluîlah (Şevde) (R.A.) ya bir esir teslim eder. Şevde hazretleri gece esirin inleyişine dayanamaz. İniltisi­nin sebebini sorar. Elinin ve ayağının sıkı bağlandığından muzda-rib olduğunu söyleyince Şevde (R.A.) esirin elini gevşetir. Esir elini çıkarıp firar edince Resulüllah «Ya Rabbî! Sevde'nin elini kes» diyerek duâ eder. Resulüllah'ın bu duası üzerine Şevde (R.A.) elini bir âfete uğramasına intizar eder. Resulüllah'ın gazabı sakin olunca ashabına hitaben «Ben ehlimden müstahak olmayan bir kimseye duâ ettim. Lûtf-u ilâhî benim duamı .kabul etmemektir. Zira; ben de sizin gibi beşerim. Binaenaleyh;, sizin gazab ettiğiniz gibi ben de gazab ederim» demekle gazabla vaki olan duanın ka­bul olunmayacağına işaret etmiştir.

İnsanın şerle duası; bir belânın gelmesini temenni etmesi ve hayır zannıyla istediği şeyin menba-ı şer olup ondan birçok zarar tevellüd etmesidir. Zira insan; cehalet sebebiyle hakkında şer olan bir şeyi hayır zannıyla istediği çok kere vaki olur.

. Fahri Razi'nin beyanına nazaran insanla murad; cins-i insandır. Şu halde cins-i insanın din ve dünya hususunda te'hîri matlûb olan şeyi te'cîl etmek sıfat-ı lâzimesinden olmasına âyet delâlet eder. Yani cinsinde bu haslet vardır, fakat cinsinde olmak­tan her ferdinde olmak lâzım gelmez.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murad; kâ­fir ve   dua   ile murad; azabı isti'câl etmesi olmak ihtimali vardır. Zira; müşriklerden Nadr b. Haris ve emsali yani «Ya Rabbî! Şu iki cemaatten hangisi hayırlı ise ona nusret ver» ve «Eğer Muhammed (S.A.) in dediği doğruysa bizim üzerimize semadan taş yağdır» demekle duâ ederlerdi. Şu halde âyetin; bunlar ve emsali hakkında nazil olmak ihtimali var­sa da itibar lâfzın umumunadır. Binaenaleyh; bilûmum insanlarda isti'câl vardır. O halde âyet kâfirlere şamildir.

Hulâsa; insanda iki sıfat vardır : Birincisi; iyi halin­de nefsine, malına ve evlâdına hayırla duâ etmektir. İkincisi gazab zamanında şerle duâ etmektir.[9]

 

Vâcib Tealâ insanlara ihsan ettiği ni'met-i diniyye olan Kur'an'm bazı evsafını beyandan sonra dünya ni'metlerinden bazıları­nı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân geceyle gündüzü kudret-i kâmilemize delâlet eder alâmetler kıldık.]

[Şu halde biz gecenin alâmetini gündüzün zıyasiyle giderdik ve gündüzün alâmetini; gündüzü zıyah ve gecede görülmeyen şey­leri gösterici kıldık ki siz rabbınızın fazlı olan rızkınızı arayınız.]

[Ve biz geceyi ve gündüzü alâmet kıldık ki siz senelerin ade­dini ve hesabını bilesiniz.]

[Biz her şeyi tafsil edercesine tafsil ettik.]

Yani; insanlara bir çok nimetlerimiz vardır. O ni'metler cüm­lesinden olarak biz gecenin karanlığını, gündüzün ziyasını, gecede ayı, gündüzde güneşi vahdaniyetimize ve Jcudret-i kâhiremize de­lâlet eder deliller kıldık. Çünkü; gece ve gündüzün başka suretle cereyanına imkân varken şu görülen âsâr ve intizam üzere cereyan edip asla tehalluf etmemesi faili muhtarın vücuduna delildir ve biz gecenin alâmetini gündüzün ziyasiyle giderdik. Binaenaleyh; güneş doğunca kamerin ziyası kaybolur ve biz gündüzün alâmeti olan güneşi zıyah ve her şeyi gösterir bir halde kıldık ki siz rabbi-nızdan rızkınızı isteyesiniz ve senelerin sayılarını ve işlerinizin he­sabını bilesiniz ve biz dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğunuz her şeyi kemâliyle tafsil ettik ve sizin için bilinmiyecek bir şey bırak­madık.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kudretullaha de­lâlet eden alâmetler; geceyle gündüzün kendileridir. Çünkü leyi ü nehâr nâs'ın umur-u diniye ve dünyeviyyelerine delâlet eder birer mürşid mesabesindedirler. Zira, Leyi ü nehârdan her birinin di­ğerine zıt olduğu halde birbiri arkasında bir siyak üzere devam edip intizamlarına halel gelmiyerek cereyanları bir mucid-i haki­kinin vücuduna delâlet etmekle esâsât-ı itikadiyyeden olan tev-hîd'e isal ettikleri gibi dünya işlerinde ve maişet hususunda dahi gece ve gündüzün hizmetleri meydandadır. Çünkü; gece olmasa insanlarda layıkıyla istirahat olamayacağı gibi gündüz olmasa umur-u maişeti tedvir ve kesb-i ticaret dahi olamaz. Şu halde her ikisi de dinî ve dünyevî işlerin mihver-i lâyıkında cereyanına se-beb-i yegânedirler.

Gecenin alâmeti olan kamerin mahvında iki ihtimal vardır:

Birincisi; Ayın onbeşinden sonra ziyasının tenakus etmesidir. Çünkü; onbeşine kadar ziyasının tekemmülünden sonra ayın nihayetine kadar tenakus etmesi ve nihayetinde bilkülliye zail olması mahıvdır.

İkincisi; Kamerin ziyasının silinmesidir. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Allahü Tealâ şemisle kameri ziyada müsavi halketmişti velâkin geceyle gündüzün birbirinden fark olması için kamerin ziyası silinmiş ve yalnız nuru kalmıştır.

Geceyle gündüzün alâmet olarak bu minval üzere halkolunmalan senelerin adedi ve nâsın muhtaç olduğu umur ve hesâb bi­linsin için olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan etmiş­tir. Çünkü; gece ve gündüz birbirinden farklı olarak bu minval üzere halkolunmasalardı evkâtın hesabı bilinemediğinden umur-u maişet muattal olurdu. Zira; ziraat ve felâhat ve ahz ü i'tâ husu­sunda nâsın muhtaç oldukları borçlarının te'diye zamanını tayin mümkün olmazdı, her şeyin mevsimini ve bilhassa islâmiyette mü­him olan namazın vaktini tayin ve zekâtın havl-i havelânını ve Haccın mevsimini bilmek müşkül olurdu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak kullarını her şeyde müşkülâttan kurtarmak için geceyle gün­düzü halketti ki vakt-i merhununa kadar âlemin imarı yoluyla cereyan etsin.

Zamanın esası; dört şeydir ki saatlerin terekkübüyle günler ve günlerin terekkübüyle haftalar ve haftaların terekkü­büyle aylar ve ayların terekkübüyle seneler hasıl olur ve bu dört mertebeden sonra mertebe yoktur. Ancak tekrar vardır. Hesabın esası da. dörttür: âhâd, aşerat, miat, ülûftur. Yani birler, onlar, yüzler ve binlerdir. Bunlardan sonra da aded yoktur, tekrar var­dır.

Hulâsa; gece ile gündüzün vahdaniyete delil oldukları, ge­ceyle kamerin ziyası mahvolup yalnız nurunun kaldığı, insanların rızıklarını talep etmeleri için gündüzün ziyalı olması, hesapların, ayların ve yılların adedleri bilinmek için gece ile gündüzün muh­telif surette halkolunmasi ve her şeyin kitapta lâyıkıyla tafsil edil­diği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.[10]

 

Vâcib Tealâ dünyada insanlara her şeyi tafsil ettiğini beyan­dan sonra âhirette herkesin defter-i a'mâli boğazına takılacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz efradı insandan her ferdin defter-i a'mâlini boğazına ta­kar ve kendine lâzım kılarız.]

[Ve her insan için yevm-i kıyamette amelini camî' bir kitap çıkarırız ki o kitap insana açık olduğu halde karşı gelir ve boynu­na takılır.]

[Ve her insana hitabederek «Sen oku kitabını» deriz.]

[Zira o kitap; bugün hesap yönünden sana kâfidir demekle kitabını okumasını kendine emrederiz.]

Yani; biz insanların umur ve maaşını intizam üzere tertib edip haline muvafık halkedince insanın işlemiş olduğu salih ve fa­sit amelini beyan eder bir kitabı kendine lâzım kılar ve boynuna takarız. Binaenaleyh; insandan ameli ve amel'defteri ayrılmaz ve yevmi kıyamette amel defteri, açık olduğu halde her insana karşı gelir. Çünkü; açık olunca mele-i nâsda eline verilir ve herkes amer line muttali' olur. Ve eğer ameli salih olursa defterin açık olması amel sahibi hakkında ta'zîm ve ziynet olur eğer ameli fasit olursa defterin açık olması hakkında tahkir olur ve kitabı eline gelince taraf-ı ilâhîden «Ey mükellef olan insan! Oku kitabını, bu kitap; hesap yönünden sana kâfidir. Şu halde başka muhasebeciye ihti­yaç yoktur» denir.

Cenab-ı Hak hayr ü şer amelinin lüzumuna işaret için her in­sana amelini ilzam edeceğini beyan etmiştir. Şu kadar ki a'mâli salih olursa sahibine ziynet olur, a'mâli kötü olursa sahibi hakkın­da âr ve kabahat olduğu gibi sahibinin boynuna bukağı olur. Dün­yada okuma ve yazma bilmiyenlerin âhirette kendi defterlerini okuyacaklarına Cenab-ı Hak işaret buyurmuştur. Çünkü Kıraatle emretmek; .kıraate muktedir olacaklarına delâlet eder. Zira; kıra­ate muktedir olmayan kimseye «Sen kıraat et» demek abes olaca­ğı gibi emir de emr-i ta'cîzî olur.

Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette tâirle murad; insanın amel defteridir. Çünkü; zaman-ı cahiliyede arap-lar bir iş tutacaklarında kuşun sağ tarafa uçmasını hayra, sol ta­rafa uçmasını şerre alâmet saydıkları gibi insanın ameli hayro-lursa defteri sağ tarafından verilip hayra alâmet ve ameli seyyie olursa sol taraftan verilip şerre alâmet olduğu cihetle amel defte­rini uçan kuşa teşbihle amel defterinden tâirle tabir olunmuştur. Yani âyette her ne kadar «Herkesin tâirini lâzım kılarız» demekle

tâir demişse de amel ve amelin defteri murad olunmuştur. muhasib manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [ Senin nef­sin muhasebeci yönünden sana kâfidir. Başka muhasibe ihtiyaç yok] demektir.

Hulâsa; her insanın defter-i a'mâli boynunda takılı gibi ken­dinden ayrılmayacağı, herkesin açık olduğu halde kitabının ken­dine verileceği, her şahsa kendi amel defterini oku deneceği ve kitabının hesap yönünden kendine kâfi olduğu beyan olunacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ her insanın ameli kendinden ayrılmıyacağını be­yan ettiği gibi herkesin amelinin menfaati ve mazarratı kendine ait olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse doğru yola gitmek suretiyle ihtida ederse ihtidası ancak kendi nefsinedir.]

[Ve eğer doğru yoldan çıkmak suretiyle dalâleti irtikap eder­se ancak dalâli kendi nefsinin aleyhinedir.]

[Hiç bir kimse ahar bir kimsenin günahını götüremez.]

[Ve nâsi tarîk-ı hakka davet edecek bir resul göndermedikçe hiç bir kimseye biz azap eder olmadık.]

Yani; bir kimse Kur'an'ın emrine imtisal ve nehyinden ictinab ederek tarik-i hakka sülük etmekle ihtida ederse onun ihtidası an­cak kendi içindir. Zira; doğru yola yapışmasından hasıl olacak menfeat ancak kendine aittir, gayra sirayeti yoktur ve eğer bir kimse Kur'an'ın emrettiği me'mûrâtı terketmek ve nehyettiği men-hiyyâtı işlemek suretiyle tarîk-ı istikametten çıkar dalâleti irtikâp ederse onun dalâlinden hasıl olacak vizr ü vebal ancak kendi ma-zarratınadır. Çünkü; hiç bir nefs-i asiye yani vizr ü vebal götüren kimse başkasının günahım götüremez. Kezalik bir kimse başkası­nın sevabını da alamaz. Şu halde amel-i salihin sevabı onu işliyen kimseye ve günahın vizr ü vebali o günahı irtikap edenlere aittir. Binaenaleyh; Hiç bir kimse aharın yükünü götürmez ve halkı ir-şad edip tarik-ı hakka davet edecek bir resul gönderinceye kadar hiç bir kimseye biz azap eder olmadık, ama resulümüz davet edip tarik-ı hakkı gösterdikten sonra icabet etmiyenlere azap ederiz. Çünkü; Resul gönderip din-i hakka davetten sonra icabet etmiyen-ler için mazeret kalmaz. Binaenaleyh; eimme-i hanefiyye indinde ahkâm-ı şer'iyyenin ma'rifet-i ilâhîden başkası şer'i şerifle sabit­tir. Ama ma'rifet-i ilâhiyye; akılla sabittir. Yani şeriat sedası işit-miyen bir kimse kendi aklıyla bu alem-i mükevvenâtm bir halikı bulunduğunu ve o halikın vahid-i hakikî olduğunu bilmesi lâzım­dır. Çünkü bu âlem; Allah'ın varlığına açık bir delil olduğundan bunu ispat etmek şeriatten işitmeye muhtaç değildir.

Hulâsa; tarîk-ı hakka ihtida eden kimsenin ihtidasından men­feat kendisine racî olduğu gibi dalâlet irtikâp edenlerin zararları da kendilerine ait olduğu,    bir kimse aharın günahını götürmeyeceği ve Cenab-ı Hakkın kullarına doğru yolu gösterir bir Resul göndermedikçe azab etmiyeceği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Te'alâ resul gönderdikten sonra azaba müstehak olan­ları beyan etmek üzere :

[Biz bir karyeyi ihlâk etmek m ur ad ettiğimizde o karyenin zenginlerine ve ni'met sahiplerine gönderdiğimiz resulümüz vası-tasiyle ibadet etmelerini emrederiz.]

[Resulümüz onlara ibadet etmelerini emredince onlar o kar yede itaattan çıkarlar.   Binaenaleyh; o karye ahalisi üzerine aza-biyle emri mucip olan kelime vacip.olur.]

[Onların üzerine azap hak olunca biz o karye ahalisini ihlâk edercesine ihlâk ederiz.]

[Biz Nuh Aleyhisselâmdan sonra kurûn-ı maziyedcn çok kar­yeler ihlâk ettik.]

[Ve Rabbin Tealâ kullarının günahlar m j bilmek ve görmek ci­hetinden kâfi oldu.]

Yani; bizim irademiz bir karyenin ihlâkine teallük edip o kar­yenin helak olmak zamanı yaklaştığında onlara gönderdiğimiz re­sulümüz vasıtasiyle biz o karyenin ni'met ve servet sahiplerine itaatle emrederiz ve o karyede rahat, mâldâr ve hatırlı olanlar resulumuzun emrine itaatten çıkıp fışkı ihtiyar edince o karye aha­lisi üzerine azabı icabeder emrimizle hüküm sabit ve vaki oldu ve azaba suret-i kafiyede müstehak oldular. Binaenaleyh; biz onları fıskları sebebiyle ihlâk etmekle ihlâk ettik. Hatta onlardan bir fert kalmadığı gibi evlerinden vesair ma'murelerinden bir eser bi­le kalmadı, fasıkları ihlâk etmek bizim için yeni bir âdet değildir. Zira; Nuh Aleyhisselâmdan sonra geçmiş milletlerden çok kabile­leri biz ihlâk ettik. Çünkü; cümlesi itaattan çıktılar ve gönderdi­ğimiz resullerimizin sözlerini dinleyip nasihatlerini kabul etmedi­ler. Binaenaleyh; müstehak oldukları cezayı gördüler ve Rabbın Tealâ kullarının günahlarını bilmek ve görmek cihetinden kâfidir ki helake müstehak olanların isyanlarını bilir ve derhal ihlâk eder. Çünkü cemî' nıa'îumâta âlim ve görülmesi mümkün olan her şeyi gördüğünden âsilerin isyanları ind-i İlâhîde muhakkak olduğu ci­hetle başka şahit istemez.

Kprn ; yüzyirmi, yüz yahut seksen sene olmasına dair ih­tilâf varsa da esah olan bir karn; yüz senedir. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğuna nazaran Resulüllahın bir çocuğun başına elini koyarak «Şu çocuk bir karn yaşar» buyurup o çocuğun yaşını tadada dikkat edilip yüz yaşında vefat ettiği mervîdir. Şu rivayete nazaran bir karn yüz senedir ve zamanımızda karn makamında asır kelimesi isti'mâl olunuyor. Binaenaleyh; yüz seneye bir asır denilmektedir.                                                     -

İnsanlar da memleketin zengin, eşraf ve rahat olanlarını reis tanımak ve onlara tâbi olmak âdet olduğundan Cenab-ı Hak ihlâ-ke müstehak olan karyenin mütena'im olanlarına itaatla emredip onların tâattan çıktıklarını beyanla iktifa etmiştir. Çünkü reislere emir; onlara tâbi olup taklid edenlere dahi emir olduğu cihetle fu­kara güruhunu ayrıca zikre hacet messetmenıiştir.

Bu âyette isyanları sebebiyle helake müstehak olan karyenin ihlâkini murad edince mütena'imlerine itaatla emrüzerine müte-na'imlerin itaattan çıktıkları ve onlar itaattan çıkınca karyenin ihlâkine dair emrin sabit olup helaklerine hükmün lâhik olduğu ve bunların tamamen ihlâk olundukları tertip üzere beyan olun­muştur.[13]

 

Vacip Tealâ insanın ameli kendisine lâzım olduğunu ve fena amelleri sebebiyle bir çok karye ahâlisinin ihlâk olunduğunu beyan­dan sonra amelin iki kısmı olup biri cehenneme, diğeri cennete istihkaka sebep olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse ameliyle yalnız dünya lezzetini murad ederse biz onun için dünyada dilediğimizi istediğimiz kimseye suret-i müsta'celede veririz.]

[İstediğini verdikten sonra onun İçin biz cehennemi hazırla­rız. Mezmum ve matrul olduğu halde o kimse Cehenneme dahil olur.]

[Eğer bir kimse ameliyle âhireti murad eder ve âhiret için lâyıki veçhile mümin olduğu halde sa'yederse işte §u âhiret için sa'yeden kimselerin çalışmaları makbul ve indallah nıarzî ve se­vabı çoktur.]

Yani; bir kimse ameliyle yalnız dünyayı murad eder ve him­meti hemen dünyaya masruf olur ancak istediğini dünya için ister ve âhiretten tamamen gafil olursa o kimse için biz istediğimiz mik­tarı dilediğimize veririz. Zira; biz onların istediklerinden lâyık ol­dukları meta-ı dünyayı bilir ve iktizâsına göre veririz. Ba'dehu o kimse için biz cehennemi hazırlarız. Binaenaleyh; mezmum ve rah-met-i İlâhiyeden matrûd olduğu halde cehenneme girer ve eğer bir kimse gönderdiğimiz resulümüze itaatle ancak âhireti murad eder ve mümin olduğu halde âhiret için çalışır ve ameliyle Rıza-yı İlâhîyi murad ederse işte ameliyle âhireti murad edenlerin sa'yi indellah makbul ve sevabı çoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünya malını ve mansıbını se* âdet-i âhiret üzerine tercih edip enbiyanın davetinden imtina eden kâfirleri imtihan ve ibtilâ için istediklerini meşiyyet-i İlâhiyesine muvafık olarak alelacele verip ba'dehû cehennemi hazırlayıp me-lûm, hakîr ve rahmet-i Ilâhiyeden uzak olarak cehenneme dahil olacaklarını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Binaen­aleyh; bir kimsenin rızkında dünyaca vüs'at o kimsenin makbu-liyyetine ve Allah'ın ondan razı olduğuna delâlet etmez. Zira ame­liyle yalnız dünya ni'metini murad edenlere istediklerinden bir miktar vereceğini beyandan sonra melûm ve matrûd olarak cehen­neme dahil olacağını beyan etmek; o kimsenin dünyaca nail oldu­ğu ni'metin makbul olduğuna delâlet etmediğini beyan etmektir.

Dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin hepsi dünyadan iste­dikleri ni'mete nail olamıyacaklarını beyanla Cenab-ı Hak dünyayı din üzerine tercih edenleri şiddetle menetmiştir. Çünkü; âyette Vacip Tealâ dünyayı murad edenlerden kendi dilediği kimseye ve­receğini beyan etmiştir. Şu halde her isteyene istediğini vermeye­ceğini ve dünyayı takdim edenlerden kime vermesini murad eder­se ona vereceğini tasrih eylemiştir. Çünkü; Beyzavî'nin beyanı veç­hile her isteyen istediğine nail olamadığı gibi her şahsın da iste­diği şeyin cemisine nail olamadığı malûmdur.

Vacip Tealâ âhireti dünya üzerine tercih edenlerin sevaba nail olmalarını üç şartla meşrut kılmıştır :

Birincisi; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mesübât-ı uh-reviyyeye nail olmak için ameli ile âhireti murad etmektir. Çünkü; âhiret ecri niyet-i haliseye bağlıdır ki ibadetten maksat rıza-yı Bâ-rî olduğu cihetle rızâ elbette niyyet-i sahiha ile olur. Binaenaleyh insanın ibadetten maksadı; ubudiyyetin vazifesini ifa etmekle Ce­nab-ı Hakka ta'zimi illet-i gaiye tanımak lâzımdır.

ikincisi; Şeriatin beyanı veçhile Rızay-ı Ban ve âhiret için çalışmaktır. Zira; şer'in hilafı a'mâliyle rıza aramakta fayda yoktur. Meselâ müşrikler kendilerine şefaat edecek ümidiyle putlara ibadetle Allah'a takarrub kastederler.    Halbuki bu ibadetle­rinden fayda şöyle dursun belki mazarrat görürler.

Üçüncüsü; Amelden intifa' etmek imana müteveffık ol­duğundan mümin olmak şarttır. Binaenaleyh; iman olmazsa füru-u a'mâlden hiç bir fayda yoktur. Zira; esas itikat fasit olunca o fasit üzere bina kılınan amel elbette fasit olur.

Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette    âcile   ile ınurad; dünya ve ni'metleridir. demektir.

Sa'yinin meşkûr olması ile murad; Allahü Tealâ'nın sa'yi mukabili hasenatına sevabını çok vermek ve seyyi-âtını affetmektir. Yani «Ameli indellah makbul olup sevabı çok olmaktır.[14]

 

Vacip Tealâ ameliyle dünya ecrini veyahut âhiret ecrini mu­rad edenlerin nail olacakları sevabı ve ikâbı beyandan sonra mü­min ve kâfirin dünyada ihsân-ı ilâhîden mahrum olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muti' ve âsîden her birerlerine biz imdat eder, şunları ve onları ha bibim Rab bin Tealâ atasından her birerlerine dünyada bazı istediklerine muvaffak kılarız. Halbuki Rabbin Tealâ'nın ih­sanı dünyada mümin ve kâfir hiç bir kimseden memnu' olmadı. Binaenaleyh; herkes hissesine nail olur hiç birisi nasibinden mah­rum olmaz.] Şu halde rızk hususunda müminle kâfirin hiç farkı yoktur. Zira; cümlesinin râzıkı ve halikı Allahü Tealâ'dır ki bâb-ı İlâhîde ve umûr-u dünyada cümlesi müsavidir. Şu halde kâfirin küfründen dolayı Cenab-ı Hak rızkını kesmez ve müminin imanın­dan dolayı rızkını "bol vermez. Binaenaleyh; taksimat neden iba­retse herkes onu arar bulur.

[Nazar et, gör habibim! Dünyada bazılarını mal, mansıb, ser­vet, sâmân, evlâd ve a'vân cihetinden ba'zı a'har üzerine nasıl taf-dîl ettik.] Çünkü; bazı aharı fakr u faka ve envâ-ı mezelletle mübtelâ kıldık.

[Ve derece cihetinden âhiret elbette büyük olduğu gibi insan­ların bazılarını bazıları üzerine tafdîl cihetinden dahi âhiretin taf-dili büyüktür. Zira menafi-i âhiret; baki ve daim olduğundan ze­vale maruz olan menafi-i dünyadan elbette büyüktür ve kâfirlerle müminler arasında âhirette büyük fark vardır. Çünkü; müminler Cennete ve kâfirler Cehenneme girecekleri cihetle mertebeler ara­sında tefavüt-ü küllî vardır ve müminlerin müşrikler üzerine fa­ziletleri orada görülecektir.

Vacip Tealâ dünya ni'metlerinde kâfirle müminin müsavi ol­duğunu ve küfrün rızka mani olmadığını bu âyetle beyan buyur­muştur. müminle kâfirden herbiri demektir. imdad ; devam üzere ihsan edip durmaktır. rnüminlere ve kâfirlere işarettir. Allah'ın ihsanı demek­tir. ve manasınadır. Yani Rabbın Tealâ'nın, ihsanı mümin ve kâfir hiç bir kimseden men'o-lunmaz ve noksan verilmez demektir. Dünyada insanların bazıla­rını bazısı üzerine tafdili görüldüğü gibi âhirette tafdilin daha bü­yük olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını âhiret faziletini ikti­saba teşvik etmiştir.[15]

 

Vacip Tealâ ameliyle dünya veya âhiret murad edenlerin hal­lerini ve dünyaca herkesin atiyye-i İlâhiyyeden hissemend olup dünya ni'meti memnu olmadığını beyandan sonra kâfirlerin irti­kâp ettikleri şirkin ehl-i imana lâyık olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'la beraber ma'bud-u ahar ittihaz etme ki m ez m um ve yardımsız oturmayasın.]

Yani; amelinden âhiret murad etmek ve amelinden menfeat görmek imana mütevakkıf olunca ey hitaba kabiliyeti olan insan! Sen Allahla beraber başka bir ma'bûda ibadet ve Aîlah'dan gayrı ma'bûdun vücudunu itikat etme ki nâs indinde ve Allahü Tealâ huzurunda melûm, mahzun ve yardımsız oturmayasın. Zira Allahü Tealâ şerîk ve nazîrden münezzeh olduğu halde Allah'a şerik iti­kat ederek Allah'ın gayriyi ibadete müstehak gören kimse bilû­mum müminler, melekler ve Allahü Tealâ indinde mezmum oldu­ğu gibi herkes tarafından muavenetten ve yardımdan dahi mahrum olur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitâb; zahirde Resulül-lah'a ise de hakikatte hitab; ümmetinedir. Yahut mutlaka insana hitaptır. Çünkü; Resulüllah bütün meâsîden ma'sum olduğu gibi şirkten ma'sum olduğu da evleviyyetle sabit olduğundan Resulül-lah'ın ilâh-ı âhar'ın vücudunu itikat etmesi, melûm ve mezmûm olarak oturması mutasavver olamaz.    Medarik'te beyan olunduğu veçhile hizlândandır. Hızlan yardımsız, pe-rîşân ve herkesten mahcup bir halde kalmaktır. Şu halde Allah'ın vahdaniyyetini inkârla şirk eden kimse Allah'ın verdiği ni'metle-rin şükrünü eda etmeyip küfrân-ı ni'met ettiğinden zemme ve hiz-lâna müstehak olduğunu .Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş­tur. Binaenaleyh; insana lâyık olan rabbısına ibadetle meşgul ol­mak olduğunu beyan ye imanda rükn-ü a'zam olan vahdaniyete irşâd ve Allah'ın gayriyi ma'bûd ittihazdan nehyetmekle imanda üssülesas olan noktayı tayin etmiştir. Zira ibadet ta'zîmin gayesi olduğundan ancak azametin gayesi ve in'âm ve ihsanın ni-hayesi kendine mahsus olan Allahü Tealâ'ya olabilir, onun başka­sına olamaz.[16]

 

Vacip Tealâ ilâh-ı aharı itikat caiz olmadığını beyandan son­ra ancak ibadetin kendi zatına mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.                  

[Ve AHahü Tealâ hiç bir şeye ibadet etmeyip ancak zatına ibadet etmenizle hükmetti. Çünkü; kendinden başka ibadete m üs­teli ak yoktur.] Zira halik u râzık ve her şeyi in'âm eden ancak Vâcib ül Vüeûd olduğundan ibadete ehil de odur. [Ve Rabbin Tea­lâ anaya babaya ihsan etmenizle dahi hükmetti.] Zira; ananız ve babanız vücud-u zahirînize sebep olup hal-i sebâvetinizde size yap­mış oldukları in'am ve ihsanlarına mukabil sizin de onlara ihsan ve ikramda bulunmanız vaciptir. Binaenaleyh; onların şer'a mu­vafık ve sizin muktedir olduğunuz tekliflerini reddetmeniz caiz de­ğildir. Şu halde Allah'a ubudiyetiniz ve icabına göre ibadetiniz nasıl vâcipse validenize itaatiniz de öylece vaciptir.[17]

 

Vacip Tealâ valideyne ihsanla emirden sonra ihsanın keyfiye­tini tavın ve tafsil etmek üzere buyuruyor.    

[Anne ve babandan birisi veyahud ikisi senin indinde koca­lığa baliğ olur ve hal-i acuze gelirlerse sen asla onlara sert söyle­yip yüzünü ekşitme ve sana bir şey teklif ederlerse onları reddet­me ve onlara güzel söz söyle ve tatlı söylemekle taltif et.]

[Ve onlar için şefkat ve merhametinden neş'et eden tevazu' kanatlarını döşe ki onlara karşı kibretmiş ol mayasın.]

[Ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme ve de ki «Ey benim Rabbim! Validem ve pederime sen merhamet et ve hal-i sahavetimde ve kemâl-i acz ü za'fım sırasında onların beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara lütf-u ihsan et.] Bu suretle onlara âhiret için de dua et.                                                                           ,

Yani; valide ve pederinden biri veya ikisi senin yanında bu­lunur ve hal-i şeyhûhate balîğ olurlarsa sen onlara hiddet ederek «Of» bile deme ve onları gücendirecek derecede şiddetli seda ile yüzünü ekşitme ki onları gücendirmiş olmayasın, onlar ihtiyaçları icabı sana bir şey teklif ederlerse sen onları menetme, gayet müla­yim ve tatlı söyle ki rızalarını tahsil etmiş olasın ve istedikleri şey­den vazgeçirmek için ğılzat ve şiddet gösterme. Çünkü; onlarla hüsn-ü edep ve güzel muaşeret lâzımdır, sen valide ve pederin için merhamet ve şefkat icabı tevazu' ve zili ü meskenet kanatlarını döşe ki muhtaç oldukları şeyleri yerine getirmekle haklarına ria­yet etmiş olasın ve yalnız dünyada riayetle iktifa etme, belki âhi­ret için de onlara dua et ve «Yâ Rabbi! Validem ve pederim çocuk olduğum halde beni terbiye ettikleri gibi sen de onlara rahmet et» demekle Cenab-ı Hakkın rahmetini celbedecek duada bulun.

Vacip Tealâ valideyne itaatin ehemmiyetine işaret için bu âyette ebeveyne itaati kendi zatına ibadete mukarin olarak zikret­miştir. Binaenaleyh; valideyni ihsan üzerine takdim ve ihsanı ta'-zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak irâd etmesi dahi validey­ne riayetin kemâl-i ehemmiyetine işarettir. Çünkü; valide ve pe­derin insana hürmeti pek ziyade muhtaç olduğu hal-i sabâvetinde olduğundan gayet büyük olduğu cihetle o kıymettar haklarına mü­kâfat olmak üzere Cenab-ı Hak onlara ihsanın büyük olmasıyla emretmiştir.

valideyn'in kiberleriyle murad; kocalık ve ihtiyar zamanlarıdır, yüz eğmek ve eza verecek şeyi görünce insanın ağzından çıkan üf lâfzıdır. Şu halde valideyne eza verecek her neyi kerahetten ihtiraz vacip olmasından kinaye olduğu cihetle eza verecek her şeyden nehyetmektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın bidaye-i tevellüdünden nihayet-i mevtine kadar muamelesi; ikidir : Birincisi; ha­likla, ikincisi; mahlûkladır. Allahü Tealâ ile olan muame­lenin ruhu; ubudiyette olan zilleti ve ulûhiyette olan izzeti bilip Rabbisine kemâl-i ta'zim ederek emrine lâyıkıyla imtisal ve neh-yinden içtinâb etmektir. Mahlukla muamelenin esası; şefkat ve merhametle zulümden ihtiraz etmektir. Mahlûkât içinden insana en ziyade yakın ve şefkite lâyık olan ebeveyni olduğu cihetle on­lara riayeti Cenab-ı Hak sairlerine takdim eylemiş ve riayetin vü-cubuyla hükmetmiştir. İşte bu âyet-i Celile; bir aile cerniyyetin-deki imtizacın üss ül esâsı olan ebeveynle evlâd arasında olacak riayeti ve lâzım olan âdabı beyanla imtizacın keyfiyetini ve intiza­mın usulünü tayin buyurmuştur. Hatta bir kimsenin ebeveyni kâ­fir olsa dahi o kimse için.ebeveyni hakkında şu ahkâma riayet va­ciptir. Çünkü; muhtaç olduklarında ihsan etmek, ezâ eylememek, istedikleri şeyden men'etmemek, güzel söz söylemek ve onlara te­vazu kanatlarını açmak vaciptir. Binaenaleyh; kâfir olmaları bu gi­bi riayetlere mani değildir. Ancak hidayetlerine dua etmek de ca­izdir. Çünkü; Cenba-ı Hak merhametle duayı emrediyor. Merha­metle duada ise hidayetle dua dahildir. Şu halde ebeveyne riayet hususunda ebeveynin mümin ve kâfir olmaları beyninde fark ol­madığından ebeveyni hangi sınıftan olursa olsun suret-i meşrûada riayet vaciptir.

Hulâsa; insanların ana ve babalarına riayet, ihsan etmeleri vacip, ihtiyar hallerinde muavenete ihtiyaçları nisbetinde daha ziyade hürmet lâzım, onların gücenecekleri her türlü ezâ verecek muamele yapmak, arzularından şiddetle menetmek haram, güzel söz söylemekle hüsn-ü muaşeretin vacip ve onlara tevazu' etmek, merhamet kanatlarını döşemek lâzım olduğu, evlâdı sahavetinde terbiyelerine mükâfat olarak evlâdın onlara rahmetle dua etmesi lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ ebeveyne riayetin lüzumunu beyandan sonra ria­yetten imtina edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Sizin rabbiniz kalplerinizde olan esrarınızı herkesten ziyade bilir.]

[Eğer siz salih olursanız Cenab-ı Hak kusurunuzu affeder. Zira;   rabbiniz kemâl-i ifılâsla tevbe edenlerin günahlarını setreder.]

Yani; valide ve pederinize itaatta zahiriniz batınınıza muvafık olmak lâzımdır. Zira; Rabbiniz sizin kalplerinizde valide ve pede­rinize ihsan veya eza etmek veyahut bazı hizmetlerini kerih gör­mek gibi gizli esrarınızı herkesten ziyade bilir ve ilminin mukte-zasına göre mücazat eder. Eğer siz valideyninize hizmetinizde hiz­meti islâh ve nefsinizde düşündüğünüz fesadı salâha tebdil eder ve kalbinizi gizlediğiniz fenalıklardan tathîr ederseniz Rabbiniz sizin kusurlarınızı affeder. Zira; işlediği hatalara kemal-i samimi­yetle tevbe ederek dergâhına iltica edenlerin günahlarını setreder. Binaenaleyh; ebeveyne istiskal etmek ve kalbinde buğzunu şakla­mak ve Ölmelerini istemek gibi şeyleri kalbinden çıkarmadıkça aff-ı ilâhîye mazhar olamaz. İÇira; Bunlardan nefsini tathîr etme­dikçe sulehâdan olamaz ve sulehâdan olamayınca affa müstehak olmaz. Çünkü affa istihkakı; Cenab-ı Hak sulehâdan olmalarına ta'lîk etmiştir. Medarik'te beyan olunduğu veçhile evvâbîn ; her şeyde Allahü Tealâya rucû etmekle rahmetine iltica ederek kusurunun affını istemek âdeti olan kimselerdir. Buna nazaran âyet; her günaha tevbe eden kimselere şamil olup yalnız ebeveyne kusur edenlere mahsus değildir.

Tefsiri :Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette saiâhla murad; valideyn hakkında kalbinde buğz ve adavet gibi şeyleri çıkarmak ve onlar hakkında memur olduğu iyiliği işlemek ve haklarını yerine getirmeye ikdam etmektir. Evvâbîn ile murad; teşbih ve istiğfara devam edenlerdir.[19]

 

Vâcıp Tealâ zatına ibadeti ve ebeveyne riayeti beyandan son­ra ebeveynin gayrı riayet lâzım oları kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sana karabet sahibi olan akrabanın, miskinin ve misafir olan yolcunun hakkını ver buhlctme.]

[Bunların hakkını vermekte israf edercesine israf etme. Zira müsrifler şeytanların kardeşleridir.

[Halbuki şeytan rabbisine şiddetle küfretti.]

Yani; ey mükellef olan insan! Seri vacip olan riayeti valide ve pederine hasretme, belki ebeveynin tarafından sana mensup olan akrabanın hukukuna riayetle zengin olanlarına ta'zîm ve fa­kir olanlarına muhtaç oldukları muaveneti yapmakla onların hak­kını lâyık olduğu veçhiyle ver ki hukuk-u karabete riayet etmiş olasın ve akrabanın gayrı miskinlere ve memleketinden uzaklaş­mış yanında maişetine kâfi parası bulunmayan yolculara malından muktedir olduğun miktarı ver, buhletme ki ebnâ-yı cinsine riayet etmiş olasın ve bilûmum ihsanında adalet ve iktisada dikkat et ve rnuktezây-ı adaletten çıkarak israf etme. Zira müsrifler; şeytanların kardeşleridir. Çünkü mallarını şeytanların iğvasiyle masrafı­nın gayrıya ve bir takım lâyık olmadık haram mahallere kibr ü gurur, riya, ve süm'a gibi ahlâk-ı zemîmeyle sarfetmekle şeytanın iğfâlâtına aldandıklarından şeytana kardeş oldular. Halbuki şey­tan; nimetiyle perverde olduğu rabbısına şiddetle küfreder oldu. Binaenaleyh; şeytan insanlardan aldatabildiğim küfrân-ı ni'mete sevkeder, ona dost ve kardeş olur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hitâb; zahirde Re-sulüllah'a ise de hakikatte kabil-i hitâb olan bilûmum mükellefî-nedir. Çünkü; Vacip Tealâ bilûmum insanlara ebeveyne riayetle emrettikten sonra akraba ve teallukâta riayetle emretmiştir.

Akrabanın hukuku; Sıla-i rahim, muhabbet, hüsn-ü muaşeret ve muhtaç olanların nafakasını muktedir olduğu miktar vermektir. Binaenaleyh İmamı Azam indinde bu âyetle is­tidlal ederek akrabadan fakir olanların nafakasını vermek vacip­tir. İsraf; malını mahallinin gayrıya, mâlâyânîye ve ma­halline lüzumundan fazla sarfetmektir. Müsriflerin şeytanın kar­deşleri, olmalarıyla murad; Şeytana itaatlerinden dolayı onların dostları demektir. Binaenaleyh;. Cenab-ı Hak bu âyetle müsrifleri şiddetle zemmetmiştir. Zira; indallâh ve indennâs şeytandan daha mezmum bir kimse olmadığı halde müsrifler şeytanın kardeşleri olduğunu beyan etmek son derece zem olduğu gibi israftan şid­detle men'i mutazammındir. Şeytanın küfrân-ı ni'nıette pek ileri gittiğini beyan etmek; şeytana ittibâdan şiddetle nehyetmektir.

İsraf; insanları mehlekeye düşüren ahlâk-ı zernîmenin birin-cilerindendir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müsriflerin şeytanın kar­deşleri olduklarını beyanla israftan kullarım menetmiştir. Resulüllah'ın abdest suyunda dahi israfı men etmesi israfın zemminde kâ­fidir. Çünkü Beyzavî'nin beyanına nazaran ashabdan (Sa'd) haz-' retleri abdest alırken Resulüllah «Bu israf nedir? Ya Sa'd!» buyur­ması üzerine (Sa'd) hazretleri «Abdest suyunda israf olur mu? Ya Resulallah!» deyince Resulüllah'm «Evet, nehr-i carî üzerinde ab­dest alsan yine israf olur.» buyurduğu mervîdir. Batıla sarf olunan emvalin küllisi israftır. Binaenaleyh; insanların şeriatımızın tec-vîz etmediği lû'biyât ve saireye israf vechüzere lüzumundan ziyade ebniyeye sarfiyatın da israfta dahil olduğu Hâzin'in cümle-i be-yanatındandır.

Vacip Tealâ bu âyette mekârim-i ahlâkın ruhunu kullarına talîm etmiştir. Zira; ebeveyne riayetten sonra akrabaya, ecânibden muhtaç olanlara, vatanından uzak düşmüş olan yolculara ve ğure-bâya hüsn-ü riayet ve hüsn-ü muaşeret ve onların ihtiyaçlarını defetmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın mâbihi'l-kavamı ve idame-i hayatına medarı olan malını israftan nehiy ve müsrifr lerin şeytana kardeş olduğunu beyan etmekle medeniyette lâzım olan teâvün ve yardımlaşmanın esasını kurmak ve ebnâ-yı cinsine muavenetin lüzumuna işaret etmekle kavaidini tesis etmek kullar için mezâyâ-i aliyenin en yüksek tabakasına irşâd etmektir. İşte zamanımızda medeniyetin iftihar ettiği «Darü'l-Eytâm» ve «Muâ-venet-i içtimâiyye» gibi müesseseler bu ve bunun emsali ayât-ı beyyinâta müsteniddir. Binaenaleyh; bunlardan ecânibde hiç bir eser olmadığı zamanlarda hükûmât-ı islâmiyye ricalinden ve sair nâsdan bir çok kimseler, bu gibi müesseseler meydana koymuşlar ve bir takım vakıflar vücude getirmişler ve bu uğurda bir çok fe­dakârlıklar, âleme müslüman vasıtasiyle intişâr etmiştir. Lâkin bir aralık islâmiyetin bu gibi eserlerine bakılmamakla ihmâl olun­muş ve bir1 çokları harap olmuş ve varidatı nâ ehiller ellerine geç­miş ve maksat fevt olmuş bunda kusur kimdedir? Bunları meyda­na getirenlerde mi, yoksa muhafaza edemeyip zayi edenlerde mi? Burasını erbâb-ı vicdan muhakeme eder. İşte yarasa kuşunun gü­neşi göremeyip inkâr ettiği gibi ahkâm-ı şeriatten haberdâV olma­yan kimseler de bu kadar âsâr-ı islâmiyyeyi görmez ve ecânibin meydana getirdiği bazı eserlerle   islâmiyete itiraz etmek isterler.

Halbuki: yani «Allah'ın idlâl ettiği kimseyi hiç bir kimse hidayette kılamaz». Binaenaleyh; Cenab-ı Haktan tevfîk ve hidayet istemek lâzımdır.

Hulâsa; akrabaya, fukaraya, yolculara ve sair muavenet lâzım gelen yerlere muavenetin vacip olup gerek muavenet ve gerek şâir hususatta israfın haram olduğu, müsriflerin şeytanlara kardeş oldukları,   şeytanın rabbısma küfrân-ı ni'met ettiği ve tebaiyet edenleri küfrân-ı ni'mete sevkeylediği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.[20]

 

Vacip Tealâ akrabaya^ fukaraya ve yolculara riayetin lüzumu­nu beyandan sorira maddeten riayete muktedir olmayanlar tarafın­dan onlarln lâyık olan muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Eğer .yanında onlara verecek atiyye bulunmadığın­dan dolayı Rabbın Tealâdan ümit ettiğin rızkı aramak için sen on­lardan i'râz edersen onlara güzel söz söyle ki mahzun olmasınlar.]

Yani; Habibirn! Akraba, miskin ve ibni sebîl gibi muhtac-ı muavenet olanlara yanında istedikleri şey bulunmadığından dola­yı açıktan red etmekten haya eder ve menfeatının dokunamıyacağı tahakkuk eder de Rabbm Tealâ'dan ümit ettiğin rızkın gelmesi için i'râz edersen sen onlara gayet kolay ve güzel söz söyle ki on­ları me'yûs etmeyesin ve güzel va'dlerde bulun ki kalplerini tat-yîb etmiş olasın.

Beyzavî'nin beyanı veçhile kavI-i meysûr ;   incitmeksizin güzel sözle reddetmektir. Yahut yahut  gibi kelimât-ı tayyibeyle dua etmektir, yahut herkesçe müteâref olan sözü söylemektir. Çünkü; müteâref olan sözü söylemekte güçlük olmadığından kavl-i meysûr denmiş­tir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; fukarâ-yı ashabdan bazı kimseler haklarında nazil olmuştur. Zira; onlar bazı zamanda Resulüllah'dan muhtaç oldukları şeyleri isterler. Resulül-lah da bulunanı verir bulunmadığı vakit de onları açıktan reddet­mekten haya eder sükûtla ve sözlerinden i'râzla geçiştirirdi. Ce-nab-ı Hak bu âyette Fukara-yı ashaba karşı Resulünün muamele­sini beyanla kullarının fukaraya karşı alacakları vaziyet ve hareketlerini tarif etmiş ve bu cihetle fukaranın hukukunu muhafaza buyurmuştur.

Rızıktan rahmetle ta'bîr olunmuştur. Zira rızık ; kul­lara Allah'ın rahmeti ve ihsanıdır. Yanında rızkı bulunmayan bir kimsenin rızkını talep etmek lâzım olduğuna işaret için rızkın bu­lunmamasından taleb manâsına olan ibtiğ'â lafzıyla tâbir olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır.[21]

 

Vacip Tealâ infakla emirden sonra infakın âdabım beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Elini boynuna bağlı kılma ve verilmesi lâzım olan infaktan buhletme.]

[Ve sarfiyyatta elini bütün bütün açma ki elinde olan malını tamamen sarf edip de melûm ve yorgun olarak oturmayasın.]

[Zira;   Kabbın Tealâ dilediği kuluna rızkı bol ve dilediğine dar verir.]

[Çünkü;   Rabbın Tealâ kullarının    ahvalini bilir ve görür.]

Binaenaleyh;,herkesin haline göre rızkını verir.

Yani; habibim! Fukaraya, akrabaya vesair muhtaç olanlara sarfiyatta elini boynuna bağlı kılma ki nefsine ve ehl ü iyâline vesair muhtaç olanlara sarfetmekten çekinmeyesin. Yani buhul sebebiyle üzerine   vacip olan infakı men'edip eli boynunda bağlı gibi olma. Binaenaleyh; lâzım olan yerde lüzumu kadar sarfet ve sarfiyatta elini tamamen açıp olanca malını sarfedip de yorgun, nadim, indellah ve indennâs melûm olarak oturma. Zira; elini bil-külliye açar ve mamelekini sarfedersen israf etmiş olduğun cihetle indellah ve indennâs mezmum olacağın gibi maişetinde dahi müş­külât çeker, hayrette olur ve nzık hususunda yorgun bir halde nedamet üzere oturursun. Şu halde buhulden ve israftan içtinâb ederek ikisinin arasında bir tarîk-ı iktisâd ihtiyar et ki rahat ola­sın. Zira; Rabbm Tealâ kullarının ahvâl-i batıniyyelerini bilip ah-vâl-i zahiriyyelerini gördüğünden istediği kulunun rızkını bol ve istediğinin rızkını dar verir hiç bir kimse karışamaz.

Beyzavfnin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette muhtaç olanlara infâk hususunda ifratla tefritten nehyetmiştir. Zira ifrat; israf, tefrit; buhul olduğundan ikisi de mezmumdur. Malını tema-men zayi eden kimseyi evlâd ü iyâli, ahbâb ve yaranı zemmettik­lerinden herkes nazarında melûm olacağını beyan etmiştir. Çünkü; evlâd ü iyâHni sefahatle aç bırakanlar herkes indinde mezmumlar-dır, rızık hususunda meşekkat çekeceği cihetle yorulmuş manâsı­na mahsur denmiştir. İbadın rızkında görülen tefâvüt ve tefâdul mesâlih-i ibâde riayet için olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyan etmiştir. Zira dilediğine bol dilediğine dar verdiğini beyanı; kul­larının hallerini görüp bildiğini beyan etmesiyle ta'lîl buyurması herkesin haline muvafık olarak ihsan ettiğini beyandır.    .

Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile yürümekten kalmış yorgun manasınadır. Çünkü: israfla malını zayi eden kimse makasıd ve hevayiç cihetine yürüyemez. Zira emval; havayici ka­za hususunda insanın binidi menzilinde olduğundan israfla elin­den malını çıkaran kimse binidsiz kalanı ve yürümekten aciz olan kimseye benzediğinden mahsur denilmiştir.            

Beyzavî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile huzur-u ri-salete bir sabî gelip «validem bir gömlek ister» demesi ve Resulül-lah'in da bir saat sonra gel buyurması üzerine çocuk anasına gidip anası «Git Resulüllah'a sırtındaki gömleği vereceksiniz de» de­mekle çocuğu tekrar gönderip çocuk da Resulüllah'a «Üzerindeki gömleği vereceksin^ demesini müteakip Resulüllah'ın üzerindeki gömleği vermesini düşünmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[22]

 

Vacip Tealâ kullarının rızkını dilediği vechüzere verdiğini be­yandan sonra insanların rızık darlığından korkmaları caiz olmadı­ğını beyan etmek üzere buyuruyor,

[Evlâdınızı fakr ü faka korkusundan dolayı katletmeyin.]

[Zira; onları ve sizi biz merzûk ederiz.]

[Çünkü; onların katli büyük günah oldu.]

Yani; Allahü Tealâ dilediği kulunun rızkını bol ve dilediğinin rızkım dar verip bilûmum kulların rızkı eli ilâhîyede olunca ey mükellef olan insanlar! Siz fakr ü faka ve ihtiyâc-ı er­zak korkusuyla ruhsat-ı şer'iyye olmadan çocuklarınızı katletme­yin. Zira- biz onları ve sizi merzuk ederiz. Çünkü; halkettiğimiz küçük ve büyük kullarımızın rızkı bizim ihsanımızladır. Binaen­aleyh; rızık korkusuna binaen çocuklarınızı katletmekte faydanız olmadığı gibi maddî ve manevî mazarratınız da vardır. Zira; onla­rın katli büyük günahtır ve onları katletmekle dünyada rızkınız çoğalmadığı gibi katletmediğiniz zaman da daralmaz. Halbuki ruh­sat-ı şer'iyye olmadan bünye-i insaniyyeyi ifna etmek intizâm-ı alemi haleldar ettiğinden bigayn hakkın insanın katli cemi' ed-yânda haram kılınmıştır. Binaenaleyh katlin cezası; Cehennemdir. Bilhassa yeni meydana gelmiş masum çocuğu katletmek vahşetin eşnaıdır. Çünkü; meydana gelmiş hasılatı bilâ sebep zayi etmekte âhirette azap olduğu gibi dünyaca neslinin inkırazına bâdî oldu­ğundan felâkettir. Bu âlem-i esbâbda esbâb, müsebbebâta bağlı olduğu gibi her şeyin bir karşılığı vardır. İşte bu esasa binaen Ce­nab-ı Hak insanın Hal-i sabâvetinde ebeveyninin yapmış oldukla­rı lûtf u ihsan,, şefkat ve merhametlerine mükâfat olmak üzere in­sanın ihtiyar olup hâl-i acze düştükleri zaman ebeveynine itaat ve ihsanı vacip kılmıştır. Çünkü; evlâdın hal-i sabâvetinde valide ve pederinden başka meunetine ve meşakkatine tekeffül ve tahammül edecek bir kimse olmadığından Vacip Tealâ merhamet-i İlâhiye ve maslahat-ı sübhaniyesine binaen ebeveyn üzerine evlâdın mesâli-hini tesviye ve meşakkatlerine tahammülü vacip kıldı ki hal-i acizlerinde evlâddan intifa' etsinler ve evlâdın zıyâiyle nesil mün­kariz olup âlem harap olmasın. Kezalik evlâd üzerine ebeveyne itaat vacip olmasaydı valide ve peder âhir ömründe menfeat gör-miyeceklerini nazar-ı itibare alarak ebeveyn; çocukların meşek-katlerini ihtiyar etmezler ve nesle de inkirâz gelirdi. Şu halde âle­min iman ebeveynin evlâda şefkatle hal-i tufûliyyet ve zaman-ı sabâvetinde besleyip büyütmeleri ve evlâdın da ebeveyne itaat ederek kocalık sebebiyle hal-i acze düştükleri zaman hizmetlerinde bulunmaları ve nafakalarını vermeleri vacip kılınmıştır ki, vakt-i merhûnuna kadar âlem ma'mûr olsun. İşte şu esasa binaen rızık korkusundan ve evlâdın meşekkatinden dolayı onları itlaf etmek büyük günah olduğunu Cenab-ı Hak beyanla katilden nehyetmiş-tir. Çünkü evlâdı katil; beyan olunduğu veçhile neslin inkirâzma bâdî olduğu gibi Cenab-ı Hakka su-u zannı da mucip olur. Zira;' rızıktan korkarak bir çocuk katline kadar gitmek Allahü Tealâ'nın rızık hususunda kullarına vermiş olduğu teminata itimatsızlığı ica-beder. Halbuki Allah'a su-u zan; memur olduğumuz ta'zîme mü-nâfî olup caiz değildir, evlâdı katil ise üzerimize vacip olan şefkate mugayirdir, evlâd, insanın kendi cüz'ü olduğu cihetle' ona muhab­bet kendi cüz'üne muhabbet, ona ihanet kendi cüz'üne ihanettir, cüz'üne ihanetse ahlâk-ı zemîmenin en fenası olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle nehyetmiştir. Evlâdı katil; zaman-ı cahiliyye adât-ı kerîhesindendir. Çünkü; onlar üç sebeple evlâdı katlederlerdi:

Birincisi;   rızık korkusudur.

İkincisi; kız evlâdım küfvünü bulup verememek kor­kusudur. Çünkü; küfvünün gaynya vermek onlar için büyük bir ar idi.

Üçüncüsü; onlar arasında pek revaçlı olan nehb il ğa-ratda düşman eline geçip esir düşmesinden korkmalarıdır. İşte şu sebeplerden dolayı rızık korkusu ehemmiyetli olduğundan Cenab-ı Hak evlâdı rızık korkusuna binaen katilden nehyetmiştir ki diğer sebeplere binaen katlin caiz olmıyacâğı evleviyetle sabittir.[23]

 

Vacip Tealâ evlâdı zıyâ'dan    muhafaza için    maddî katilden nehyettiği gibi manevî katilden dahi nehyetrnek üzere  buyuruyor.                                                               .

[Zinaya yakın olmayın. Zira zina; nefsinde çirkin bir şey ol­duğu gibi tarîk yönünden dahi gayet kötü bir tarîk oldu.]

Yani; evlâdınızı maddeten katilden nehy olunduğunuz gibi manen katilden dahi men' olundunuz. Binaenaleyh; zinayı mucip olan mukaddemâtı işlemeyin ki zinaya yakın olmayasınız. Zira zi­na; insanlara lâyık olmadık bir kabahattir. Çünkü zina; adaleti is-kât mürüvveti izâle, hikmet-i tenasülü iptal eder çirkin bir şeydir ki neslin inkırazına bâdı ve fitne-i azîmeyi uyandırmaya kâfi in­sanlar için büyük bir mehlekedir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zinanın hürmetine sebep; günah olmakla zânîye hadd-i şer'î lâzım gelmesi olduğu gibi nesebin ziyâına ve âlemin inkirâzına ve zina yüzünden vuku bula­cak ceng ü cidal sebebiyle âlemin intizamına halel gelmesi ve in­sanların rahatsız olmalarıdır. Çünkü zina; gayrın haremini, keri­mesini veya hemşiresini gaspetmek suretiyle olacağından elbette ceng ü cidale sebep olacağı gibi esbâb-ı intifam da en fenasıdır. Zira; zina sebebiyle büyük aileler ve kabileler arasında vuku bu­lan fitnelerin kasırga gibi tarafeyni yakıp kavurduğu, az vakit zarfında bir çok nüfusların heder olup hanumânların harap olduğu, canilerle hapishanelerin dolduğu ve bu kadar dağdağanın sebebi ise bir kimsenin bir kaç dakika şehevât-ı nefsiyyesine uymaktan ibaret olduğu âlemde her zaman görülen ve inkârı olmayan bir hakikattir. Binaenaleyh; her şeyde kullarına lutfu umumî olan Vâcib ül Vücûd bu hususta dahi kullarından merhametini esirge­memiş ve merhameti icabı zinayı haram kılmakla ehl-i imân ve insafa zinanın en fena bir tarîk olduğunu beyanla kapılarını kapa­mıştır. Eğer zina kapıları açık olsa erkekle hatun beyninde ihtisas olmadığından bir kimse istediği kadınla ve kadın da istediği bir kimseyle kaza-yı şehvete muktedir olunca insanla behâim arasın­da asla fark olmayıp insanın kudsiyyeti ve mezâyâsı zayi olduğu gibi aile teşkilâtı da kabil olmazdı. Aile teşkilâtı zina sebebiyle yok olunca nizam-ı âlemin de muhtel olacağı tabiidir. Fahri Râzi'-nin beyanı veçhile hatundan maksat; yalnız kaza-yı şehvet değil­dir, belki aile teşkilâtıyla hatunun hanenin tanzimâtma, me'külât, meşrubat, mühimmât-ı sairenin tertip ve ihrazına, umur-ı beytiy-yeyi tedbîr, zevcin hariçten getirdiği eşyayı muhafaza ve aile hal­kının umur-u islâhiyyesine nezaret etmekle idare-i beytiyyeyi eli­ne, almak ailenin dahilî intizamını yoluna koymaktır. İşte şu mü­himmatın kâffesini icra edebilmek; o hatunun himmeti ancak zev­cine münhasır olup sair ricale temastan ümid-i münkati' olmakla hasıl olduğunda şüphe yoktur. Bu makasıdın husulü bâb-ı zinayı kapatmakla olacağından Cenab-ı Hak zinayı hurmet-i kat'iyyeyle haram kılmıştır. Bu hakayıkı düşünemiyen ve her emeli istediği yerden nefsini tatmine münhasır olan bazı kimseler erkek ve ka­dının behaim sürüsü gibi bir arada istediği yerlerde gezmesini is­terler ve kadın istediği erkekle neden görüşmesin diyerek avazını yükseltmekten çekinmezler.

Zinanın hürmetini beyanla beraber Cenab-ı Hak bu âyette zinayı üç,sıfatla tavsif etmiştir:

Birincisi; fahişe olmasıdır. Çünkü fahişe aklın ve şer'in çirkin addettiği ve ma'siyet olmakta haddini tecavüz eden şeydir.

İkincisi; başka âyette Cenab-ı Hak zinayı makt olmak­la tavsif etmiştir. Çünkü; zaniye olan hatun herkes nazarında menfur olduğu cihetle onunla izdivaca rağbet eden olmadığı gibi mü­himmat ve mesalihinden bir şeyin muhafazasına hiç kimse emin olmayıp itimât edilmediğinden Cenab-ı Hak zinayı kerahat manâ­sına olan makt ile tavsif etmiştir.

Üçüncüsü;   zinanın en kötü bir tarîk olmasıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak bu âyette  zinanın  en çirkin  bir  tarîk  olduğunu cümle-i celîlesiyle beyan etmiştir.[24]

 

Vacip Tealâ vücud-u insanı ifnaya sebep olan zinadan nehyet-tiği gibi katilden dahi nehyetmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın haram kıldığı nefsi katletmeyin, ancak o nefsin kat­lini icabeder bir hak olursa onunla katledin.]

[Ve eğer bir kimse mazlum en katlolunursa onun velisi için kaatildcn ahz-ı intikama biz kudret, kahr u galebe ve saltanat ver­dik.] Binaenaleyh; hakimlerin hükmüyle kısas ettirir ve intikam­larını alırlar.

[Binaenaleyh; maktulün velisi bir adem bedelinde iki adam katletmek gibi bir suretle katilde israf etmesin. Zira; maktulün velisi hakimlerin muavenetleri ile mansurdur. Şu halde Cenab-ı Hakkın verdiği fırsatta haddini tecavüz etmesin.]

Yani; zinayı men'le ma'nen katilden nehyolunduğunuz gibi maddeten katilden dahi nehyolundunuz. Binaenaleyh; bigayrı hakkın Allah'ın haram kıldığı bir nefsi katletmeyin. Zira nefs-i insa­nî; beyt-i ilâhi olduğundan onu tahrîb etmek pek büyük günahtır. Ancak o nefsin katlini icabeder kısas, hadd-i şer'î ve irtidâd gibi bir sebeple katline ruhsât-ı şer'iyye olursa katledersiniz, eğer bir kimse ruhsat-ı şer'iyye olmadan, mazlum olarak katlolunursa biz o maktulün velisi için kaatilden intikamım almağa kudret, kuvvet ve saltanat verdik ki hakimlerin hükmüyle katili kısas ettirmek suretiyle intikamını alır ve maktulün velisi intikama kaadir olunca bu kuvvetten istifade ve kudretini su-u isti'mâl ederek katilin gay­riyi ve yahud bir maktul bedelinde iki kimseyi katletmek suretiyle katilden israf etmesin. Zira maktul; mazlum ve indellah mansûr ve merhumdur. Çünkü; dünyada kaatile kısas ve âhirette şehadet sevabını almakla taraf-ı ilâhîden nusrat olunur. Binaenaleyh mak­tulün intikamını almak için velisi katilde israf edip haddini teca­vüz etmesin. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile katil mazarrat olup mazarratın izâlesi vacip olduğu cihetle bigayrı hakkın katil cemi-i edyânda haram olduğu gibi insanın yaratılmasından maksat; Al­lah'a ibadetle iştigal olduğu ve bu iştigal ise vücuda teveffuk et­tiği cihetle ibadetin mevkufun aleyhi olan vücudu ifna etmek el­bette haram kılınmıştır. Binaenaleyh; Resulüllah buyurmuştur. Yani «'Adem Rabbı Tealâ'-nın binasıdır. Rabbı Tealâ'nın binasını yıkan mel'undur» demek olur. İşte bu hadisi şerifte Resulüllah katlin haram olmasının se­bebini beyan buyurmuştur. Şu halde katilde aslolan; haram olmak­tır. Fakat bu aslolan hürmeti bazı esbâb dolayısiyle terketmek caiz olduğuna işaret için Cenab-i Hak «katletmeyin » bu­yurmuştur.

Bir insanın katlini mubah kılan sebeb-i arızî üçtür:

Birincisi; irtidât etmektir. Zira; mürtedin katli lâ­zımdır.

İkincisi; başından nikâh geçmiş olan bir kimsenin zina etmesidir. Zira; zina eden kimsenin recimle öldürülmesi lâzımdır.

Üçüncüsü; bigayrı hakkın, bir kimseyi katletmektir. Çünkü; kaatilin kısasla öldürülmesi lâzımdır.

Muharebede düşmanı öldürmek ve şerrini defetmek vacip ve yer yüzünde ifsada sa'yeden tâğîleri katletmek   lâzım olduğunu diğer âyet-i celilede tafsil ettiğinden bu âyette olan icmalini onlarda tafsil etmiştir. Şu halde aslolan hürmeti izâle eden esbâb beşe baliğ olmuştur ki insanın   katlini mubah kılan: Kısas, zina, irtidât, küfür ve fesada sa'yetmektir.

Livâtanın, sihirin. âlet-i cârihanın gayrı bir şeyle katlin, ze­kâtı edadan imtinâın, namazı terketmenin ve behayime zina etme­nin katli icabedip etmiyeceğinde fukahânın ihtilâfı vardır. Binaen­aleyh; İmamı A'zam indinde bunlardan hiç birisi katli icap etmez, ta'zîr-i şer'î ile te'dîb olunur. Şafiî indinde bu ef'âli işleyen kimse katlolunur.

Hulâsa; bigayrı hakkın katlin haram olduğu, maktulün veli­sine kısas için kudret verildiği, bu kudrette su-u isti'mâl ederek katilde israfın caiz olmadığı ve maktulün indellah mansur olduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[25]

 

Vacip Tealâ insanın ziyâına sebep olan zina ve katilden nehyi-le nüfus-u beşerin ziyadan muhafazası lâzım olduğunu tavsiye et­tikten sonra hayatı beşere hadim olan emvali siyânetin ve emval içinde bilhassa yetimlerin emvalini muhafazanın lüzumunu tavsi­ye etmek üzere buyuruyor.

[Yetim olan bîr çocuk r üş d üne baliğ oluncaya kadar malına yakın olmayın. İllâ malını ticaretle nemâlandırmak ve muhafaza etmek suretiyle yakın olun.]

[Allah'a ve Allah'ın kullarına karşı ahdi yerine getirin. Zira; herkes ahdinden suâl olunacaktır.]

Yani; yetim çocukların mallarına su-u niyet ve zulüm tarî-kıyla yakın olmayın, ancak o çocuk rüştüne baliğ olup hayrı ser­den farkedip tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef oluncaya kadar mallarım ticaretle ziyadelendirmek ve tamire muhtaç olanlarını tamir etmek gibi hallerine münasip ve yetimlerin maslahatlarına muvafık gü­zel bir suretle yakın olun ki onlar intifa etsin, mutazarrır olma­sınlar ve rüşdüne baliğ olup mallarında lâyıkıyla tasarruf edecek­lerine dair kanaat geldikten sonra mallarını kendilerine teslim edin ve onların velisi veya vasisi olmakla mallarını ve kendilerini muhafaza etmek için verdiğiniz ahdi ifâ edin noksan bırakmayın.. Zira; ahdinizden gerek Allah'a, gerek Allah'ın kullarına karşı ol­sun suâl olunacak ve nakzedenler mes'ul ve ahdini yerine getiren­ler de me'cûr olacaklardır. Tekâlif-i ilâhiyenin kâffesi Allah'la kulları arasında ahid olduğu gibi kulların yekdiğerine karşı mua­meleleri dahi ahiddir. Binaenaleyh; her şahsın iltizam ettiği ahdini yerine getirmesi' vaciptir. Şu halde insanlar beyninde cereyan eden bey' ü şira, akid, yemin, nezir, akd-i sulh ve akd-i nikâh gibi muamelâtın kâffesi ahidde dahil olduğundan bu âyet muamelâtın sıhhatine ve herbirinin muktezâsına göre ifasının vücubuna delâ­let ettiği gibi insanlar beyninde cereyan eden muamelâtın intiza­mını tesis ve hüsn-ü cereyanını temin etmiştir. Çünkü; ahdini ifâ etmeyen mes'uldür denince her âkilin ahdini ifâya sa'yetmesi lâ­zımdır ki ifâ etmekle mes'uliyetten kurtulsun.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile eşüdle murad; akl-ı kâmil sahibi olup malında tedbir ve tasarrufa kudret gelip hatun izdivacına ehliyettir.[26]

 

Vacip Tealâ eytâmın malını muhafazanın lüzumunu beyandan sonra bilûmum muamelâtta emvali ziyadan muhafazanın lüzumu­nu tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Zahireyi ölçtüğünüzde kilenin hakkını verin, noksan Ölçme­yin.]

[Ve terazi île tarttığınızda müstakim ve adaletle tartın.]

[Şu kilenin hakkını vermek adaletle tartmak noksan vermek­ten hayırlı ve akihet cihetinden gayet güzeldir.]

Yani; her hususta ahdinizi ifa etmekle memur olduğunuz gibi satmış olduğunuz zahirenizi müşteriye vermek üzere ölçtüğünüz­de kilenin hakkını tamam verin, noksan vermeyin1 ki gayrın huku­kuna tecavüz etmeyesiniz, tartılmakla satılması âdet olan şeyleri satıp terazi ile tarttığınızda doğru ve adaletle tartın, noksan tart­mayın ki müşterinin hakkını almış olmayasınız. İşte şu doğru ölç­mek ve tartmak; noksan Ölçmek ve tartmaktan hayırlıdır, mua­melâtta doğruluk rızkı calip olduğundan akıbet cihetinden gayet güzeldir. Çünkü; terazi ve kileden çalan kimse hal-i hazırda fazla bir şey kazanır gibi görünürse de çalmış olduğu az bir şey onun malının bereketini mahvettiğinden onun akıbeti fenadır. Ama doğru olan kimse az kazanır gibi görünse de neticede bereketli ve nemâh olduğu cihetle akibeti parlak olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ölçekte ve terazide sirkat gayet az olduğu halde bunlardan sirkat eden kimse hakkında tehdit şiddetlidir. Çünkü; nâsm bütün muamelâtı ölçü ve tartıya tealluk ettiğinden bunlardan hırsızlık bütün muamelâta halel verip sekte irâs ettiği cihetle muamelât-ı ticariyyeyi intiza­mından çıkardığından şer'-i şerif intizâmı âleme hadim ve emniy-yet-i âmmeyi ve halkın yekdiğerine itimadını temin eden ölçekde ve terazide sirkati şiddetle men etmiştir ki herkes yekdiğerinden emin olsun, hakları mahfuz kalsın. Cenab-ı Hak, insanların merte­beleri bütün mahlûkatm fevkinde olduğu halde böyle az bir şeyle nefsi telvîs etmekten mertebe-i insaniyyeti muhafazanın lüzumu­nu kullarına tavsiye etmiştir. Zira; insanın mertebesi bu gibi hasîs şeylerden pek yüksektir,

Kilede tam ölçen ve teraziyi adaletle tartan kimsenin akibet, gına ve servet sahibi olacağına işaret için Cenab-ı Hak tam Ölç­mek ve tartmak hayırlı ve akibetinde güzel olacağını beyan etmiş­tir. Çünkü te'vîl; rücu' manâsına olan (evi) kelimesinden alındı­ğına nazaran bir şeyin akibetinde rücû' edeceği halidir: Şu halde bir kimse dünyada kile ve terazide doğruluğu iltizam ettiği taktir­de herkes nazarında emanet sahibi olup i'timâd-ı ammeyi ve em-niyyet-i umumiyyeyi kazanıp teveccüh-ü âmmeye mazhar olacağı cihetle az zaman içinde bu misilli kimselerin bir çok servet sahibi olduğu her zaman görülmektedir. Şu beyan olunan; dünyaya naza-randır; ama muamelâtta doğruluğu iltizam eden kimsenin âhirette büyük ecre nail olacağı şüphesizdir.

Hulâsa; ölçüde ve tartıda hakkını vermek ve adalete riayet etmek vacip ve bu suretle adalete riayetin rızkı calip ve akibet yönünden gayet güzel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]

 

Vacip Tealâ ahdi ifa, kile ve terazide adalete riayetle emirden sonra bilmiyerek söz söylemekten nehyetmek üzere buyuruyor.

[Senin için ilm*i yakın olmayan şeye ittibâ etme.]

[Zira kulak, göz, kalp, bunların cümlesi mes'uliyet altında­dır.]

Yani; insan için lâzım olan bildiği şeyi söylemektir. Binaen­aleyh; Sen bilmediğin şeylerin arkasına ittiba etme. Zira, işittiğin yalanı doğru zannıyla söylersin. Binaenaleyh; bir takım müfteri-yatta bulunduğun kulağından ve görmekle bir çok fitne ve fesada sebep olan gözlerinden, yalan ve iftira icadına sebep olan kalbin­den suâl olunacaksın. İşte şu azaların cümlesi mes'uliyet altındadır. O halde bir kimse hakkında bilmediğin bir. şeyi isnad edip bilirim deme ve görmediğini gördüm, duymadığını duydum de­mekle zan üzerine bir kimseyi itham etme. Zira; kulak, göz ve kalp şu azaların cümlesinden sahibi mesuldür. Binaenaleyh; mes'uliyet-ten kurtulmak için bunları hüsn-ü isti'mâl etmek lâzımdır.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette bilmediği şeyi ittibadan nehyetmek; itikâdiyâtta taklitten ve yalan yere şehadetten ve gay­ra iftiradan ve yalandan ve sair kabayihten nehyi mutazammın-dır. Binaenaleyh; itikâdiyâtta zanna ittibâ' etmek asla caiz değil­dir. Ama ameliyatta zanna ittiba caizdir. Meselâ müftünün fetva-siyle avâm-ı nâsın amel etmesi ve şahitlerin şehadetleriyle haki­min hükmü vaciptir. Kezalik tabibin devasını isti'mâl ve kıbleyi arayan kimseye bir kimsenin haberiyle amel etmesi caizdir.

Ayetin zahirine nazaran şu azalar işlediği amelden mes'uldür. Fakat azalar mes'ul olunca azaların sahibinin de mes'ul olacağı evleviyyetle sabittir. Bu âyet-i celîle, insanı zan üzere hareket et­mekten şiddetle nehyetmiştir, Resulüllah'm :

kavl-i şerifi de bu manâyı te'yîd eder. Yani «Bir kimse bilmediği ve müminde olmayan bir şeyle mümine isnad ederek tabi olur ve o müminin arkasına düşerse Allahü Tealâ o kimseyi'ehl-i cehen­nemin yanmalarından akan irinler içinde hapseder. Hatta o kim­senin, bu azabtan kurtaracak bir muhric getirinceye yani tevbe edinceye kadar hapse istihkakı devam eder» demektir. Şu halde müminde olmayan bir şeyi isnad eden kimsenin cezası ehl-i ce­hennemin usaresi yani vücutlarından akan kanla karışık sarı sular içinde hapsolmaktır. İşlediği fiili sebebiyle bu cezaya müstehak olduktan sonra nedamet ederse o cezadan kurtarılacağına hadis-i şerif delâlet eder. HabâI ; Ehli Cehennemden akan kanla karışmış sarı sular manasınadır. Redga ; o suların toplanmış olduğu çukurdur. Mahreç; mahall-i huruç demektir. Bura­da tevbe manasınadır. Çünkü insanı işlediği günahta cezasından kurtaracak mahreç tevbedir.

Hulâsa; insanın ilmi lâhık olmadık bir. şeye ittiba'.edip söz söylemesi caiz olmadığı ve gözünden, kulağından ve kalbinden mes'ul olacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[28]

 

Vacip Tealâ bilmediği şeyi zan üzere söylemekten insanı menettikten sonra ahlâk-ı zemîmenin başlıcası olan kibri nehyet-mek üzere buyuruyor.

[Sen arz üzerinde kemâl-i sürür ve kibirle yürüme.]

[Zira; sen kibirlerinle arzı delemez ve uzunlukta hiç bir dağa baliğ olamazsın.]

[Şu nehyolunan şeylerin her birinin günahı Rabbın Tealâ in­dinde mekruhtur.]

Yani; Ey tekâlif-i ilâhiyeyle mükellef olan insan! Sen kemâl-i gurur ve sürûrla kibrederek yer yüzünde yürüme. Zira; sen ne kadar şiddetli ve sert basarak yürürsen arzı yırtamaz ve ayakla­rınla yeri delemezsin. Çünkü arz; insanlara tevazu' üzere hazır­lanmış olduğu halde sen ne kadar kibredip kendini beğensen, baş­kalarına fahr u gurur yapsan, ayaklarınla arzı delecek kadar bir kudrete malik değilsin. Şu halde kibredecek sende ne gibi bir kuv­vet var ki kibredersin? Sen ne kadar uzun olsan dağlar kadar uzun olup dağlara vasıl olamayacağından ne kadar kibretsen ve kendini ne kadar büyük farzetsen dağlara müsavi olamazsın. Binaenaleyh; yürürken kibrederek yürüme. Zira; kibir ve gururuna bir sebep yoktur. İşte şu sûrenin bidayesinden beri nehyolunan şeylerin cümlesinin günahı Rabbın Tealâ indinde mebgûz oldu ki ayrı ayrı her birinden nehyetmiştir. Çünkü; her birerlerinde insan için bü­yük mazarratlar vardır.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak insanda kib­rin hamakat eseri olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; insanın ayağı­nın altında zelil olan toprağa bir tesir yapamadığı gibi üzerinde olan yüksek dağlara ulaşamadığını» beyan etmek; «bu ikisi ara­sında mahsur ve zayıf bir mahlûk olduğun halde kibretmeye ken­dinde ne gibi liyâkat görüyorsun ki kibredersin» demektir. Zira; sen toprağı delmeye ve dağa ulaşmaya muktedir olamayınca ken­dinde olan zili ü meskeneti düşünüp tevazu' etmen lâzımken bilâ­kis kibr ü gururun nereden geldi? Şu halde arz üzerinde kibrede-rek yürüme. Zira; Allah'ın nehyettiği şeylerin hepsi kötüdür. Bi­naenaleyh; kibretmeye liyâkatin de yoktur.

bu sûrede âyetinden buraya gelinceye kadar vaki olan yirmi beş mesele-i mühimmeye işaret olduğu Kazi'nin cümle-i beyanmdandır. Âyette mebgûs manâsına marzî mukabilidir. Yani «şu menhiyyâtın cüm­lesi marzî-i İlâhînin hilafı» demektir.[29]

 

Vacip Tealâ şu beyan olunan mesailin vahy-i İlâhî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu sûrenin evvelinden buraya kadar zikrolunan ahkâm; hik­metten olduğu halde habibim; Rabbın Tealâ'nın sana vahyettiği ahkâmdandır ve ahlâkta adaleti mutazammmdır.]

[Sen Allah'la beraber Allah'dan başka bir İlâh ittihaz etme ki m ez m um ve rahmet-i İlâhiyyeden matrud olduğun halde Cehen­neme atılmayasm.]

[Ey müşrikler! Siz zanneder misiniz ki rabbımz evlâdın ekre-mi olan oğlan evladıyla sizi ihtiyar etti, şerâfetle sizi muttasif kıl­dı da kendi zatına meleklerden kızları mı ittihaz etti?]

[Ey müşrikler! Siz Allahü Tealâ ve melekler hakkında mu­hakkak büyük söz söyler ve iftira edersiniz.]

Yani; şu beyan olunan mesâilin küllisi hikmetten olarak ria­yet vacip ve cemî edyânda amel etmek lâzım olan mesâil-i itikâ-diyye ve ameliyyeden olup Rabbın Tealâ'mn sana vahyettiği ah­kâmdandır. Çünkü; bu ahkâmın' cümlesi tevhidi ve envâ-ı hayratı âmir ve cemî mekrûhâttan nâhîdir, sen Allah'la beraber başka bir mabudun vücudunu itikad etme ki melûm ve rahmet-i İlâhîyye-den uzak olduğun halde Cehenneme atılmayasın. Eğer şirkedersen cehenneme mezmum olarak atılırsın ve Rabbımz size oğlan evlâ­dını ihtiyariyle sizi saffette ve şerâfette kıldı da kendine melekleri kız evlâdı olarak mı ihtiyar etti? Allahü Tealâ'nm cemî kemâlâtı câmî olduğunu itikat ettiğiniz halde melekleri evlâd ittihaz ettiğini nasıl söylersiniz? Bu gibi sözleri söylemeye cesareti nereden alı­yorsunuz? Zira; siz Allahü Tealâ ve melekler hakkında pek büyük söz söyler ve evlâddan münezzeh olan Allahü Tealâ'ya evlâd isnâd ve evlâd isnadında kendinizi,rabbımz üzerine tafdîl edersiniz. Zira; sevdiğiniz oğlan evlâdını kendinize hâs kılıb, sevmediğiniz kız ev­lâdım rabbmıza mahsus kılarsınız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahkâm-ı sabıka; Tevhidle âmir ve envâ-ı hayratı câmi'dir ve cemî edyânda riâyet olunup nesih ka­bul etmeyen ahkâmdandır. Binaenaleyh; ayn-ı hikmet olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Çünkü hikmet; ma'-rifet-i İlâhiyyeyle beraber amel etmek için envâ-î hayratı bilmektir. Beyzavî'nin beyanı veçhile her umurun bidayesi ve nihayesi Tevhici olup â'mâlin üss ül esâsı şirki nefyetmek olduğuna işaret için şu beyan olunan ahkâmın bidâyesinde şirki, nefyi ifade eden ile başlandığı gibi hatimesi dahi nazmıyla nihayet bulmuştur. Bidayede dünya­ca şirk üzere terettüp edecek zararı; nihayette âhiretce terettüp edecek zararı beyanla Cenab-ı Hak kullarının nefislerini zarardan vikaye etmelerine tenbih eylemiş ve oğul evlâdını kendilerine kız evlâdım rablanna tahsis etmelerini inkâr etmiştir.

Allahü Tealâ veled ve zevce ittihazından münezzeh olduğu halde veled isnadı büyük günah olduğu gibi meleklere; erkeklik ve dişilikten berî oldukları halde onlar hakkında kızlardır demek dahi büyük söz ve iftira olduğunu beyan için büyük söz söyledik­lerini sarahaten zikretmiştir. Çünkü; şu isnad ettikleri şeylerin her biri Cenab-ı Hakkın terkibini ve ihtiyacını icabettiğinde pek büyük cinayet işlemişlerdir. Zira; ulûhiyete ihtiyaç nisbet etmek­ten daha büyük bir cinayet olamaz.[30]

 

Vacip Tealâ'ya veled isnad fedenlerin itikatlarını ibtâl ettik­ten sonra veled isnadının fenalığını defeatle beyan ettiğini zikret­mek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki zevce ve veled gibi emâ-re-i hııdus ve ihtiyaçtan münezzeh olan Allahü Tealâ'ya veled is­nad etmek cinayet-i azîme olduğunu şu Kur'an'da biz tekrar be tekrar beyan ettik ki nâs bu misilli bâtıl itikadın vehâmetini tezek­kür etsinler ve mütenessih olsunlar. Halbuki müşrikler mütenes-sıh olmak şöyle dursun nefs-i Kur'an ye Kur'an'ın ahkâmı onların nefretlerini ve haktan ir âzlarını ve batılda ısrarlarını ziyade eder.]

Zira; Kur'an'ı ve ahkâmını kabule rağbet etmeyip daima tekzip ettiklerinden nefret ve firarları tezâyüd etmiştir. Kur'an'da ise durûb-ı emsal ve delâil-i kafiyeyle defâatle küfrün fena bir şey olduğu beyan olundu. Bu beyandan maksat; insanların lâyıkıyla düşünüp ibret almaları ve matlup olan gayeye suhuletle vasıl ol­malarıdır.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette manasınadır. Yani «Biz Kur'an'ın bir çok yerlerinde Allahü Tealâ'-ya veled isnadının batıl olduğunu mükerreren beyan ettik» de­mektir. Çünkü Kur'an'ın bazı mevziinde bu isnadın butlanı, du-rub-u emsalle ve diğer mevziinde hükm-ü kafi ile ve diğer mev­ziinde delâil-i kafiyeyle beyan olunmuştur. Zira; bir manâyı an­latmakta tekrar be tekrar söylemekte ülfet icab ettiği gibi işiten­lerin kalplerinde de itminan icab ettiğinden tesiri ziyade olacağına binaen Cenab-ı Hak mükerreren beyan etmiş velâkin bu beyan maatteessüf kâfirlerin nefretlerini mucip, olmuştur. Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i dalâlin şiddet-i inat sahibi oldukları gibi tevfîkten de mahrum olduklarını beyanla zemmetmiştir. Çünkü tekrar zik­retmek; ülfet ve.muhabbet icabederken bilâkis nefreti mucip ol­ması inat ve tuğyanlarının haddini tecavüz ettiğine delâlet eder. Elyevm Kur'an'a husumet edenlerin halleri de böyledir. Ne kadar Kur'an okunup ahkâmı zikrolunsa erbâb-ı kasavete tesir etmediği gibi nefretlerini tezyîd etmekte olduğu görülür.

Hulâsa; nâsın tezekkür etmeleri, vahdaniyyete kolaylıkla va­sıl olmaları için Kur'an'da tevhid'in delâili mükerreren zikrolun-duğu ve halbuki bu zikirden maksat olan istidlal hasıl olmadığı gibi tevfikten mahrum olanlara zikrolunan delâilin nefret verdiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.[31]

 

Vacip Tealâ müşriklerin itikatlarını delil-i aharla iptal etmek üzere buyuruyor.

[Habib-i zîşânım! Sen müşriklere de ki «Ey müşrikler! Sizin dediğiniz gibi Allah'la beraber başka mabudlar olmuş olsaydı on­lar mevcut oldukları takdirde arş-ı âlânın sahibi olan Halik Tealâ ile muharebe ve galip olup mülkünü istilâ etmek üzere yol arar­lardı. Halbuki sizin ma'buddur diyerek ibadet ettiğiniz putlarını­zın arş-ı âlânın sahibiyle muharebeye ve ona yol aramaya iktidar­ları yoktur. Binaenaleyh; onlar AUahü Tealâ'mn şeriki ve nazîri olamazlar.]                  .

[Zat-i ulûhiyyeti müşriklerin dedikleri nekâisin cemisinden tenzih ederim. Zira Allahü Tealâ; onların dedikleri ve isnâd ettik­leri şeylerin cümlesinden pek büyük ulviyyetle âlî oldu.]

Yani; Allahla beraber başka mabudlar olmuş olsalardı onlar arş-ı alânm sahibi olan Allahü Tealâya galebe etmek üzere yol ararlar, elbette bazısı bazısına galebe ederdi. Halbuki böyle bir şey vuku bulmadı. Binaenaleyh; Allahla beraber ma'bud-u ahar yoktur. Çünkü; Beyzavfnin beyanı veçhile eğer mevcud ma'bud-u ahar olsa kendi kudretini sınamak (denemek) için ya muharebeye kıyam eder veyahut kendinin âciz, Allah'ın kaadir olduğunu bilir itaate başlar ve âbidler zümresine dahil olur. Şu halde Allahü Tealâya galebe edecek bir ma'budun bulunmaması vacib ül vücu­dun şeriki olmadığına delâlet eder. Allahü Tealâ'mn vücudu me-ratib-i Vücudun en a'lâ tabakasında vacib ül Vücud olduğundan evlâd ittihazından münezzehtir. Zira veled ittihazı; zevale maruz olan vücudların şanı olduğundan vücudun ednâ mertebesinin has­sasıdır. Çünkü; kendi zevale maruz olunca neslinin münkariz ol­maması için veled ittihazına ihtiyaç görür ve esbabına tevessül eder. Binaenaleyh; zevalden masun olan vacib ül Vücudun veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Ezelîdir, ebedîdir ve cemi sıfât-ı kemâ-liyye ile muttasıftır. Şu halde veled ittihazı gibi hasis şeylerden münezzeh ve pek âlîdir.[32]

 

Vacip Tealâ zatının nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra her şeyin; ulûhiyyeti nekâisten tenzih ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.        

[Yedi kat gökler, yer, göklerde ve yerde olan cümle mevcu­dat Allahü Tealâ'yı nekâisten tenzih ederler.]

[Mevcudattan hiç bir şey olmadı, illâ Allah'ın senasına mü-lâbis olarak nekâisten tenzih ederler.]

[Velâkin siz onların teşbihlerini anlamazsınız.]

[Zira; Allahü Tealâ halimdir. Çünkü; teşbihten gaflet eden­lerin azablarım ta'cü etmez, gafurdur. Zira; kullarının günahlarını setreder.]

Yani; gökler, yer ve bunlarda olan mevcudatın cümlesi Allahü Tealâ'yı levâzım-ı imkân ve emâre-i hudûstan tenzih ederler. Zi­ra; cümlesi hadis olduğundan kendilerini icad eden ve cemi' sıfât-ı kemâliye ile muttasıf bir mucid-i kadîmin vücuduna delâlet eder ve lisan-ı hâl ile takdis ederler, mevcudattan hiç bir şey olmadı, illâ lisân-ı hâl ile mucid-i .hakikinin senasına mukarin olarak Ce-nab-ı Hakkı herbiri kendi hali ve lisaniyle nekaaisten tenzih eder­ler velâkin siz onlara nazar-ı ibretle bakmadığınızdan teşbihlerini anlamazsınız. Halbuki mevcudatın cümlesinde olan sanâyi-i gari­bede sâniin cemî' kemâlâtla muttasıf ve bilûmum nevâkıstan mü­nezzeh olduğuna delâlet vardır. Allahü Tealâ teşbihten gafletinize binaen azabınızı ta'cîl etmez. Zira; AUahü Tealâ halimdir ki tes-

bihi terk edenleri derhal muâhaze eylemez, gafurdur ki günah iş-liyenlere tevbe edinceye kadar müsaade eder ve tevbelerini kabul ile isyanlarını setreder.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile hayat şanından olan mükellef; Vacip Tealâ'yı iki cihetle teşbih eder:

Birincisi; Sübhanallâh misilli elfâz-t takdisiyyeyi li­sanında vird etmekle teşbih eder.

İkincisi; Kudret-i İlâhiyyenin kemâlâtına delâlet eden ahvâl-i hususiyye ve umumiyyesiyle Vacip Tealâ'mn nekâisten münezzeh olduğuna delaletiyle teşbih eder. Ama hayat sıfatı olup mükellef olmayan behâim ve hayatiyyeti olmayan cemâdât ancak lisân-ı halle yani her birinde olan acaip ve garaibin halikın cemi' nekâisten münezzeh olup, cemi' kemâlâtla muttasıf olduğuna de­lâlet etmek suretiyle teşbih ederler. Çünkü teşbihin manâsı; nekâ­isten münezzeh olduğunu beyan etmektir. Ve şu suretle beyan da mahlûkatın kâffesinde mevcuttur.

Yahut âyette teşbihle murad; cümle mahlukâUn tekellüm suretiyle teşbih etmeleridir. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâta kendilerine göre lisan verip her mahluka kendi lisanıyla zatına teşbih ettirmesi baîd değildir. Çünkü; mahlukâtın kâffesinin lisanla tekellüme kabiliyetleri vardır ve yukarıda beyan olunduğu veçhile ecsâm; hayat ve tekellüm gibi avarızı kabul etmekte müsavidirler. Binaenaleyh; her cümlesinin lisanla tekellümleri mümkündür. İş­te şu kabiliyyet ve imkân üzerine Cenab-ı Hakkın herbirine lisan verip tekellüm suretiyle teşbih ettirmesi kudretullaha nisbetle ga-. yet kolay bir şey olduğu cihetle âyeti bu manâya hamledip lisan-i halle te'vil etmemek daha evlâdır, onların teşbihlerini bizim anla­madığımızı beyan etmek de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; lisan-ı halle teşbih anlaşıldığından o manâya nazaran anlamadığımızı be­yan zâid olur ve bizim onların lisanları ile teşbihlerini fehm etme­memizden mahlûkât-ı sâirenin lisanla teşbih etmemelerini icab et­mez. Binaenaleyh; onların kendilerine mahsus lisanlarıyla teşbih­leri vardır velâkin biz bilmeyiz «Ağaçların ve otların yaş oldukla­rında teşbih edip kuruduklarında teşbihten kaldıklarına» dair va-rid olan hadis-i şerif- de bu manâyı teyit eder.

Hulâsa; semâvât, arz ve onlarda mevcut olan mahlukâtın rablarını teşbih ettikleri, her şeyin Allahü Tealâ'yı senâşiyle beraber teşbih ettiği, lâkin bizim onların teşbihlerini fehm etmediğimizi, Allahü Tealâ teşbihten gaflet edenlerin gafletine mukabil derhal muaheze etmediği ve günahlarım setrettiği bu âyetten müstefat olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ vahdaniyyetini ve cemi' nekâisten münezzeh ol­duğunu beyandan sonra mertebe-i nübüvveti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim sen Kur'an'ı kıraat ettiğinde biz seninle ahirete iman etmiyenler arasında bir perde halkederiz ki o perde seni setreder.]

[Ve âhirette iman etmiyenlerin kalpleri üzerine kalın bir per­de halkederiz ki onların Kur'an'ı anlamalarına mani olur ve kulak­larında ağırlık halkederiz ki Kur'an'i işitmeye muvaffak olamaz­lar.]

Yani; ya Ekrem er Rusûl! Sen kemâl-i huşu'.üzere Kur'an'ı tilâvet edip rumuzâtına ve hakayıkına muttali* olduğunda biz seni düşmanların şerrinden muhafaza etmek üzere seninle âhirete iman etmiyen düşmanların beyninde bir perde halk ederiz ki o perde sana su-u kastedecek düşmanların gözlerinden seni setreder. Bina­enaleyh; onlar seni göremezler ve onlar Kur'an'ı fehm etmezler. Zira; biz onların kalpleri üzerinde bir perde halkederiz ki o perde onların, -Kur'an'm hakâyıkım anlamalarına mani olur ve kulakla­rında bir ağırlık halkederiz ki onun sebebiyle Kur'an'm manâsını anlamadıkları gibi elfâzını da işitmezler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah nâs üzerine Kur'an'ı okuyup tebliğe başladığında Kureyş'ten bazıları ıslık ça­lar ve bazıları ellerini birbirine vurur, bazıları da şiirler söyle­mekle halkın zihnîni teşviş ve Resulüllah'a eza ederlerdi. İşte o misilli kimselerin ahvalini beyan ve onları zem için Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurmuştur.

Hatta sûresi nazil olunca (Ebu Leheb) in haremi Resulüllaha vurmak üzere elinde bir taşla huzur-u risâlete gelir ve maiyyet-i nebeviyyede bulunan (Ebu Bekir) hazretlerine «Ar­kadaşın nerededir? Beni zem edermiş. Ben bu taşla onun başını yaracağım» demesi üzerine Ebu Bekir hazretleri «Resulüllah şiir söylemedi ki seni zemmetsin» buyurmuştur. O kadın geri dönüp gidince Hazret-i (Ebu Bekir) «Ya Resulellah! Bu kâfire seni gör­medi» dediğinde Resulüllahın bu âyeti kıraat ettiği ve aramıza" bir melek perde oldu buyurduğu rnervîdir ki bu âyetin sırrı işte bu suretle zuhur etmiştir.

Âyette h'i câb-t mestûrla murad, Allahü Tealâ'mn onların gözlerinde halkettiği bir perdedir ki o perde sebebiyle on­lar   Resulüllah'ı   su-u   kast   zamanında   görmezlerdi,   demektir.

ism-i meful sigası üzerine ism-i faildir. Binaenaleyh manâsı; bir hicâb ki satir yani örter demektir. Çünkü hicâb; satir yani örtücüdür, yoksa Örtülmüş manâsına değildir. Eğer ism-i meful manâsına olsa örtülü bir hicap demek olur ki bunun da bir manâsı olmaz. Gerçi kâfirler her şeyi duyup işitirler ve gö­rürlerse de işitmekten ve görmekten hasıl olacak nıenfeatten mahr rum olduklarına işaret için kalplerine ve gözlerine perde çekilmiş gibi kör ve sağır menzilinde oldukları beyan olunmuştur. Çünkü onlar; erbâb-ı lisândan kalpleri ile manâyı fehmeder ve kulakları ile elfâzı işitir oldukları halde irade-i cüz'iyelerini işitmeye ve an­lamaya sarfetmekten imtina ve hakkı duymaktan istinkâf ederek ayât-ı beyyinâtın manâlarını düşünmekten yüz çevirip asla mey­letmediklerine işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalpleri perdeli ve kulakları sağır olduğunu beyan etmiştir. Zira; menfeati fevt olan nimet yok hükmündedir ve kalplerinin manâyı anlamaktan hâlî olduğunu beyandan sonra kulaklarının işitmekten imtina ettiğini beyan; kâfirlerin hamakatta terakkilerini beyan içindir. Yani; «kalpleriyle manâyı anlamak şöyle dursun herkesin işittiği elfâzı bile işitmeye kulaklarını sarf etmezler» demektir.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı işitmek için kalplerini, kulak­larını sarfetmediklerini beyandan sonra kâfirlerin Kur'an'dan fi­rar ettikleri gibi Tevhidden dahi firar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habihim! Sen, Kur'an'da yalnız olduğu halde Rabbın Tealâ'-ya zikrettiğinde onlar senden nefret eder oldukları halde arkala­rına dönerler.)

Yani; Kur'an'ın Allah'ın zikrine ve vahdâniyyetine müteallik âyetlerini tilâvet edip müşriklerin putlarını zikretmeden yalnız Allahü Tealâ'yı zikrettiğinde kâfirler arkaları üzere nefret ederek dönerler ve tevhidi müş'ir olan âyete asla iltifat etmezler. Çünkü; şirkle me'lûf olduklarından vahdaniyyeti işitmezler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müşriklerin Kur'an'a karşı va­ziyetleri ikidir:

Birincisi; Kur'an'tn Allah'ı zikr üzere müştetnil olan âyetleri okunduğunda manâsını fehme fikirlerini sarfetmeyip meb-hût olarak hayrette kalmalarıdır.

ikincisi; Kelime-i Tevhidi mutazammın olan âyetler okunduğunda kemâl-i nefretle firar etmeleridir,

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile Kavm-i Nuh Haz-ret-i Nuh'un nesâyihini işitmemek için elleriyle kulaklarını tıka­dıkları gibi kavm-i Resulüllah da Tevhid'i ve Tevhide delâlet eden âyetleri işitmemek için huzur-u risâletten firar ederlerdi.[35]

 

Vacip Tealâ Kur'an'dan firar ettiklerini beyandan sonra Kur'-an'ı dinliyenlerin ne gibi garaza mebnî dinlediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Müşrikler senin sözünü işittiklerinde ne gibi gara­za ve sebebe mebnî işittiklerini biz herkesten ziyade biliriz ve nasıl bilmiyolim. Sen söylerken onlar senin hakkında ve kendi arala­rında fısıltı sahipleridir.]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin sözünü ve kıraatini dinleyip dinlemediklerine iltifat etme. Zira; onlar sözünü ve tilâ­vetini işittiklerinde tekzib ve istihza etmek garazına binaen işit­tiklerini biz herkesten ziyade biliriz. Zira; sen söylerken onlar beyinlerinde fısıltıya başlarlar.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşrikler Kur'an'ı bir garaz-ı sahiha nıebni dinlemez, belki istihza ve tekzîb gibi bir garaz-ı fasit üzere dinlerlerdi. Hatta Resulüllah Kur'an tilâvet ederken beyinlerinde fısıltı yaparlardı. Çünkü; onlardan bazıları haşa Resulüllaha «mecnundur)', bazıları «sâhirdir» ve bazıları «kâ­hindir» demekle birbirlerine gizlice söylerlerdi. Binaenaleyh Cc nab-ı Hak bu âyetle resulüne onların halini bildirmekle Kur'an'' dinleyip dinlemediklerine iltifat etmemesini tavsiye etmiştir. Çün­kü; zahirde dinler gibi görünseler bile batında maksatları fasit ve adavetleri gizlidir. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyetle Resulünü tos-liye etmiştir. Çünkü '«onların ne gibi sebebe mebnî dinlediklerini biz biliriz» demek; «ilmimizin muktezâsı garaz-ı fasitlerinin ve fı­sıltılarının cezasını veririz»  demektir.

Necvâ mastar olduğuna nazaran yani onlar necvâ sahipleri demektir. Çünkü; müşrikler ayn-ı noc-vâ olmaz, necvâ sahipleri olur. Yahud fısıltılarının çokluğundan kinaye olmak üzere «onlar habibim! Senin hakkında o kadar fısıltı yaparlar ki sanki aynı fısıltı kesilmişlerdir» demektir.

Ehl-i hakka karşı batılı irtikâp edenlerin her zamanda halle­ri, gizli konuşmak ve hakkı yıkmak için bir takım ifratlar tasni' ve hakkı iltizam edenleri rahatsız eylemek için şurada burada fı­sıltı yapmak ve hakkı örtmektir. Lâkin her zaman hak galebe eder ve batılı irtikâp edenlerin hileleri ayaklarına dolaşmaktan hâlî kalmaz.[36]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah hakkında gizli konuştukla­rını icmâlen beyandan sonra gizli sözlerinin neden ibaret olduğu­nu tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ha bibim! Şol zamanı ki o zamanda zalimler sana teb'a-iyyet eden müminlere «Siz ittibâ' etmezsiniz, illâ sihrolunmuş bir racüle ittibâ' edersiniz» derler.]

[Nazar et bak habibinı ki zalimler sana durub-u emsali nasıl beyan ettiler ve durub-u emsali beyanla tarîk-i haktan nasıl çıktı­lar?]

[Binaenaleyh; onlar tarîk-ı hakka sülûke kaadir olamazlar.]

Yani; zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol zamanı ki o zamanda sa­na ve Kur'an'a iman etmeyin ve nefsine vesair ebnâ-yı cinsine zul­meden muannid zalimler ehl-i imana «Ey müminler! Siz ittibâ' et­mediniz, ancak sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş ve sözü birbirine karışmış bir kimseye ittibâ ediyorsunuz. Binaenaleyh; sizin teba-iyyetiniz hatadır» demekle sana tebaiyyet eden ehl-i imanın zihinlerini iğfal etmek isterler. Nazar et gör habibim! Sana sâhir, şâir ve kâhin demek gibi nasıl durub-u emsaller beyan ettiler ki, seni bazan şaire, ba'zan kâhine, bazan da sâhire teşbih ettiler ve şu is-nâd ettikleri şeylerin cümlesinde tarîk-i haktan çıktılar. İftira ve bühtanla dalâleti irtikâp ettiler. Binaenaleyh; kendilerince herkes nazarında kabul olunacak ta'na salih bir yol bulmaya kaadir ola­madılar. Zira; ta'n'a vesile ittihaz ettikleri şeyler herkesçe hüsnü kabul göremediği gibi âleme karşı gülünç şeyler olduğundan ne diyeceklerini şaşırdılar ve hayrette kaldılar, herkese dinletecek bir şey bulup içinde.n çıkamadılar. Çünkü; Resulüllah hakkında ne söyleseler kendi kalplerinin inanamadığı bir takım hezeyandan iba­rettir.

Bu âyette dalâletleri yle murad; Resulüllah'a isnâd ettikleri şeylerde dalâlet olduğuna işaret için dalâletlerinin durûb-u emsalin neticesi olduğuna delâlet eden lafzıyla varid olmuş­tur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet; Kureyş'ten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulüllah Kureyş'in eşrafını davet etmesini Hazret-i Ali'ye emreder, Hz. Ali de onları davet eder. Resulüllah Kur'an okur ve onları Kelime-i tevhid'e da­vet eder, orada bulunan eşraf, Resulüllah'a lâyık olmadık şeyleri beyinlerinde söyleşirler. Cenab-ı Hak onların hallerini' bu âyetle Resulüne tasvir eder] Şu rivayete nazaran Kurcyş eşrafı yekdiğeri­ne «Aman tâbi' olmayın. Eğer tâbi' olursanız bir racül-ü mecnuna tâbi' olursunuz» diyerek birbirlerine vesâyâda bulundular ve bun­ların bu minval üzere fısıltıları zulmolduğuna işaret için Vacip Tealâ onları zalim unvanıyla zikirle zulümlerini tasrih etmiştir. Çünkü Beyzavî'nin beyanı veçhile makam, zamir makamı idi. Zi­ra yerinde denilse olabilirken zamir yerinde ism-i zahir olarak gelmesi söyle­dikleri sözlerin zulmolduğunu âleme ilân eylemek ve bu misilli if­tiradan herkesin hazer etmesi lâzım olduğunu bildirmektir.[37]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin İlahiyatta ve nebeviyâtta şüphelerini beyandan sonra emri âhirette şüphelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler dediler ki «Biz vefat edip çürümüş kemik ve toz olup rüzgârlar savurduğunda kabrimizden kalkıp yeni bir mahlûk mu olacağız?»] Kâfirler işte bu sözleriyle haşri ve ahvâl-i ahireti inkâr ettiler.

Bir şeyin ufalıp rüzgâr götürecek kadar ince toz olmasıdır. Kâfirlerin şüpheleri; «İnsan vefat edince azaları kurur ve çürür toprağa karışır. Binaenaleyh; vücud-u insanda bulunan eczâ-yı mâiye suya ve eczâ-yı türâbiye toprağa ve eczâ-yi nâriye ateşe ve eczâ-yi havâiye havaya karıştıktan sonra bunların cemîi ve ayniyle hayat bulması mümkün değildir» derler. Bu şüphenin menşei; kudret-i İlâhiyeyi zayıf ve noksan görmektir. Çünkü; Al­lahü Tealâ'nın ilminin kemâlini ve kudret-i tâmmını itikat edenle­re bunlar için şüpheye mahal kalmaz. Zira; Allahü Tealâ cemi cüz'iyâtı bilince insanın eczası her ne kadar âlemin eczasına karı­şırsa da her cüz'ü ilm-i İlâhîde malûm ve mümtaz olduğundan be­her zerresini Vâcib Tealâ'nın cem' edeceğinde şüphe yoktur. Vel­hâsıl Allahü Tealâ mümkinâtm kâffesini icada kaadir olunca insa­nın dağılmış eczalarını cem' etmeye, aklını, fikrini ve sair hislerini iadeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bu âyet-i celîle haşrin mevta­nın eczâ-yı müteferrikasını cem'etmek suretiyle olacağına delâlet eder.[38]

 

Vacip Tealâ ahvâl-i âhiret hakkında kâfirlerin şüphelerini be­yandan sonra onların şüphelerine cevab-ı beyan etmek üzere buvuruvor.

[Habibim! Haşri inkâr eden kâfirlere sen de ki «Siz taş veya­hut demir yahut kalbinizde daha büyük hayat şanından olmayan bir mahlûk olun. Bunlardan birisi olsanız dahi Allahü Tealâ size hayat verir.]

[Demir, taş ve daha büyük mahlûk olduklarında dahi hayat bulacakları beyan olununca yine o kâfirler «Bizi kim iade edecek ve bizi iadeye kimin kudreti kâfi olabilir» demekle kudret-i Ilâ-hiyeyi inkâr ederler.]

[Habibim! Sen onlara de ki «Sizi evvel halkeden zat-i eceli ü a'lâ iade eder.»]

[Sen onlara «Sizi evvel emirde halkeden iade -decek» demek­le cevap verince onlar sana karşı tasdik eder gibi başlarını sallar­lar ve derler ki «Ne zaman o kıyamet ve nerededir o gün.»]

[Habibim! «Kıyamet ne zamandır?» diyenlere sen de ki «Kı­yametin vukuu yakın me'mûldür şol günde ki o günde rabbıniz sizi muhasebe için davet eder ve siz de kıyametin varlığını bilir­siniz.»]

[Rabbınız davet edince rabbımzın davetine mülâbis olarak siz icabet eder ve dünyada az bir zaman meks ettiğinizi zannedersiniz.]

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Haşri inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikW! Siz haşri inkâr etmeyin. Zira: insan­ların o çürümüş olan eczalarımın dünyada hayatları sebkettiğinden onları tekrar ihya; eski hayatlarını iade olduğu cihetle bu misilli haşir, baîd addedilecek bir şey değildir. Çünkü; evvelden halatla ülfet eden eczanın tekrar hayat bulmasında garabeti mucip bir şey yoktur, belki siz asla hayatla ülfet etmedik taş, demir veyahut kalbinizde pek büyük olan semâvât ve arzdan hayat kabul etmesi gayet uzak olan bir mahlûk olun. Şu taş, demir veya başka hayatla muttasıf olmadık bir mahlûk olsanız ve bunların hayat bulmaları sizin nefsinizde gayet uzak olduğu halde bunlardan birisi olduğunuz­da bile yine Allahü Tealâ sizi ihya eder. Şu halde taş, demir oldu­ğunuzda ihyaya kaadir olunca evvelden hayatla ülfet etmiş olan eczalarınızı neden ihyaya kaadir olmasın ve bunu niçin uzak adde­dersiniz?» demekle sen cevap verince o kâfirler inat ederek elbette derler ki «Bizi vefat edip çürümüş kemik olduktan sonra kim iade edecek ve bu misilli ihyaya kim kaadir olabilir?» .Bu sözleriyle kudret-i İlâhiyeyi inkâra cür'et ederler. Onların bu inkârları üze­rine habibim! Sen de ki «Sizi şol Allahü Tealâ ihya eder ki o Allahü Tealâ sizi ibtidâ-yı halinizde halk eden halikınizdır. Zira; bir mad­de ve misâl sebketm eksizin evvel emirde sizi icada kaadir olan Allahü Tealâ elbette iadenize dahi kaadirdir.» Sen böyle cevap verince onlar istihza tarîkıyla başlarını sallarlar ve sana karşı göz­leri ve kaslarıyla zahirde tasdik eder gibi görünürler. Halbuki maksatları istihzadır ve başlarını tahrik ederek «Ne zamandır kı­yamet ve ne vakit olacak bu ihya? Evvel geçen Resuller de senin gibi bu davada bulundular. Halbuki onlar gideli binlerce sene ol­du, hâlâ vuku bulmadı. Ya Muhammed! (S.A.) Sen de onlar gibi haşir vukuunu iddia ediyorsun. Bu; bilinmez ve tükenmez bir da­vadır» demekle müdafaa ederler. Sen bu müdafaalarına cevapta de ki «Kıyametin vukuu yakın olması me'mûldür. Zira; emr-i risâ-let bitti ve esas din tahkim' olundu. Binaenaleyh; çok zaman geç­mez vuku bulur. Şu halde haşrin vukunu gözetin şol günde ki o günde rabbınız hasreder ve muhasebeniz için sizi davet eder ve siz de rabbınızın kudretini ikrar ve sena eder olduğunuz halde ke-mâl-i itaatle icabet edersiniz ve yevm-i kıyametin şiddetini ve uzun müddetini görünce dünyada durmadınız, illâ az bir müddet dur­duğunuzu zannedersiniz. Çünkü; dünyanın müddeti ve sizin ömrü­nüz ne kadar uzun olsa kıyamet gününe nisbetle gayet az olduğun­dan düyada bir çok zaman geçti kıyamet halâ vuku bulmadı dediğiniz halde kıyamette dünyanın müddeti nazarınızda gayet az ola­caktır. »

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlere taş ve de­mir olmalarıyla emir; onları ta'cîz içindir. Kâfirlerin kalplerinde büyük olan mahlûkla murad; yer ve gökler olmak ihtimali olduğu gibi ölüm olmak ihtimali de vardır. Çünkü; insanların nazarında ölümden daha büyük birşey yoktur. Yani, «Sizin nazarınızda pek büyük olan ölüm olsanız dahi Allahü Tealâ sizi yine ihya eder" demektir.

Şu halde emr-i hakiki olmayıp emr-i ta'cîzî olunca ma'nâyı nazım: [Bilfarz vettakdîr: Siz hayatla ülfet etmiyen mahlûkâttan birisi olsanız dahi Allahü Tealâ sizi ihya eder. Zira; kudreti bun­ların cümlesini ihyaya kâfi olunca sizi ihyaya "kaadir olacağı evle-viyyetle sabittir.] Yani «Çürümüş kemik olmayınız da kemikten1 daha sert taş ve daha kuvvetli demir ve daha büyük bir mahlûk olun. Zira; bunlardan birisi dahi olsanız sizi Allahü Tealâ ihya eder. Çünkü; sizin eczanızın hayatı kaabildir, Allahü Tealâ da ih­yaya kaadirdir» demek olur. Kâfirlerin inkârı; İki şeye münhasır­dır : Birincisi; çürümüş kemiğin hayat kabiliyetini inkâr, İkincisi; Cenab-ı Hakkın ihyaya kudretini inkârdır. Bunun her ikisine de cevap verilmiştir.

Bu âyette hamidle murad; emr-i ilâhîdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ sizi davet eder, siz de emri ilâhîye icabet edersiniz] demektir. Yahud hamidle murad; Allahü Tealâ'yi marifet, tâat ve kudretini senadır. Buna nazaran manâ-yı. nazım: l'Rabbınızın sizi hesap için davet ettiği günde Allah'ı bilir ve em­rine itaatle kudretini sena eder olduğunuz halde davetine icabet edersiniz] demektir. Allahü Tealâ'nın kelâmında keli­mesi vacip manâsına olduğundan «kıyamet elbette yakın» demektir.[39]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âhireti inkârlarına verilecek cevabı beyandan sonra kâfirleri irşâd için söylenecek sözlerin gayet mü­layim olmasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Mümin kullarıma sen de ki «Onlar kâfirleri için konuştuklarında gayet güzel ve tatlı söylesinler.]

[Zira; şeytan beyinlerini fitneyle tahrik ve aralarına şer ko­yar.]

[Çünkü şeytan; insana adaveti meydanda bir düşman oldu.]

Yani ya Ekrem-er Rusül! Sen va'z u nasihat suretiyle mümin kullarıma de ki onlar ashab-ı dalâli irşâd için söz söylemek ve on­larla nıüdavele-i efkâr etmek üzere söze başladıklarında kâfirlerin kalplerini yumuşatacak ve rikkatlerini celbedecek söz söylesinler ve husn-ü kabul görecek güzel sözleri intihâb ederek tarik-ı hakka davet eylesinler ki sözlerinin tesiri olsun, ağır ve kalplerini incite­cek söz söylemesinler. Kalbi rencide edecek sözün tesiri olmadığı gibi aralarında fitneye de badî olur. Zira şeytan; beyinlerini ifsâd-la fitneye düşürür. Hatta fitneyi münazaaya ve münazaayı muka-teleye kadar ilerletir, arada husumetler meydana gelince nasihat-tan garaz fevtolduğu gibi bir çok zararlar meydana gelir. Çünkü şeytan; adaveti açık bir düşmandır, adaveti zahir olduğu gibi fit­nesi de daimdir ki her zaman fırsata muntazırdır. Binaenaleyh; eline geçen fırsatı fevt etmez. Şu halde halkı irşâd için nasihat edecek kimse üzerine vacip olan nâsı hakka davette gayet tatlı söy­leyip sert söylememektir. Çünkü; sözde huşunet ve gılzat daima hasmın inadına ve temerrüdüne sebep olduğu her zaman görülen ahvâldendir. İşte bu esasa binaen Cenab-i Hak kullarına güzel söz­lerle konuşmalarını emretmiştir.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «Söz söyleyenler söylesinler. Zira; fena söyler­lerse şeytan beyinlerini ifsâd ve o söz sebebiyle şerri tahrik eder» demektir.[40]

 

Vacip Tealâ nasihat ve irşâd için söz söyleyeceklerin güzel söy­lemeleri lâzım olduğunu beyandan sonra sözünü güzel ve çirkin söyliyenleri bildiğini beyanla herkesin söylediği sö/e dikkat etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Sizin Rabbınız halinizi ve söylediğiniz    sözünüzü herkesten ziyade bilir.]

[Eğer dilerse rabbınız size merhamet eder, dilerse azap eder.]

[Ya Ekrem-er Kusul! Biz sizi onlar üzerine vekil gönderme­dik.]

[Habibim! Rabbuı Tealâ yerde ve göklerde olan cümle mahlû-katı bilir.]

Yani; Ey va'z u nasihat etmek sadedinde bulunan kimseler! Va'zmızda ahaliye «siz ehl-i nârdansınız» ve «Her belâyı görecek­siniz» ve «Siz kötü adamlarsınız» gibi şiddet ve gılzatlı söylemeyin, güzel kelimeler söyleyin ve o güzel kelimeler şunlardır : «Ey Nâs! Sizi bir çok ni'metlerle terbiye eden Rabbınız halinizi ve sözünüzü, ibadet veya kabahatinizi sizden daha ziyade bilir. Eğer Allahü Tealâ isterse sizi ibadete muvaffak kılar ve merhamet eder. Bina­enaleyh iradenizi imana ve tâata sarfeder necat bulursunuz veya­hut isterse sizi küfür ve sair masiyet üzere Öldürür ebedi nâr-ı cehennemde kalırsınız. Şu halde Allah'a ubudiyetin vazifesini yeri­ne getirmekten başka çareniz yoktur. Binaenaleyh; iradenizi hay­ra sarfla tevfik-ı ilâhîye mazhar olmanızı düşünerek hayrata sa'yedin ki, semeresini göresiniz» demekle halkın rikkatini celbedecek hesâ-yihta bulunun. Halbuki habibim! Biz seni onlar üzerine vekil gön­dermedik, belki biz seni ibadete terğîb ve ma'siyetten tenfîr için gönderdik. Şu halde senin vazifen onlara ahkâm-ı şer'iyyeyi tebliğ etmektir. Bizim hal ü şanımızda onların iradelerini sarfa göre hay­ra muvaffak kılmak veyahut şerre alet edip rüsvâ etmektir. Bina­enaleyh; onlara tebliğ hususunda mülayim söyle, onlardan vaki olan yolsuzluklara tahammül et. Zira; Rabbıh Tealâ'nın ilmi size münhasır değildir, belki semâvât ve arzda bulunan cümle mahlu-kâti ve her birinin ahvâlini ve lâyık oldukları mertebeleri bilir ve ilminin muktezası herkesin istihkakını verir.

Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran müşriklerin ashâb-ı kirama ezada pek ileri gitmeleri ve Ashabın da Resulüllah'a şikâ­yetleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Yahud müşrikler­den birisinin Hz. Ömer'e söğüp Hz. Ömer'in onu te'dîbe kıyam et­mesi üzerine bu gibi yolsuzluğu af ve müdâratla emretmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Şu rivayete nazaran âyet; her halde yolsuzluk edenlere müdârat etmek lâzım olduğuna delâlet eder.[41]

 

Vacip Tealâ cümlenin ahvâlini bildiğini beyandan sonra en­biyadan bazısını baz-ı ahar üzerine tafdîl ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim .ki biz enbiyâdan bazılarını bazıları üzerine tafdîl ettik ve enbiyadan Davud'a Zebur isminde kitabı verdik.]

Yani; Allahü Tealâ herşeyi ve herkesin halini bildiğinden nâsdan bazılarını nübüvvete ve bazılarını velayete ihtiyar ve enbiyâ­dan bazılarını da diğerleri üzerine tafdîl eder ve ey müşrikler! Siz Muhammed Aleyhisselâma «Ebu Talib'in yetimidir» diyerek nü­büvveti münasip görmüyorsunuz. Halbuki nübüvvete ehlolam ve olmayanı Allahü Tealâ bilir, sünnet-i seniyye ve haslet-i hamîde cihetinden fazileti ziyade olanları diğerlerinden mümtaz kılar. Bi­naenaleyh; İbrahim Aleyhisselâmı hullet ve kemâl-i hilm ü ve-karla ve Musa Aleyhisselâmı tekellüm, asâ,. yed-i beyzâ ve sair mu'cizâtla ve İsâ Aleyhisselâmı envâı mu'cizât ve keramatla, Sü­leyman Aleyhisselâmı mülk ü saltanatla, bizim Resulümüzü de envâ-ı mu'cizât, şakk-ı kamer ve Mi'râc gibi enbiyâ-ı sabıkaya ve­rilmeyen bir çok harikuladelerle mümtaz kılmıştır. Çünkü; herke­sin istihkakını ve liyakatim bilir ve istihkakına göre verir..İşte bu kabilden olarak Hz. Davud da Zebur'la mümtaz kılınmıştır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Zebur, yüz elli sûre üzere müştemüdir. Bütün âyetleri duâ, sena, tehlîl ve tah-mîdden ibarettir. Hill ü hürmete ve ibadete dair ahkâmı mutazam-mın değildir. Binaenaleyh; Tevrat'ın ahkâmıyla amel ederlerdi. Davud Aleyhisselâm da Tevrat'ın ahkâmıyla hükmeder ve Zebur'u yalnız evrâd olarak tilavet ederdi. Zebur'da başka ahkâm olmadı­ğı halde Resulüllah'ın hatem ül Enbiya ve ümmetinin de ümmet­lerin hayırlısı olacağı zikrolunduğundan Cenab-ı Hak bu âyette Hz. Davud'a Zebur'u verdiğini tasrih etmiştir. Yahud bu âyet ya-hudileri red için nazil olmuştur. Çünkü; Yahudiler Tevrat'tan son­ra kitap nazil olmıyacağını ve Hz. Musa'dan sonra nebî.ba's"olunmı-yacağını iddia etmeleri üzerine Tevrat'tan sonra Zebur'un nazil olduğunu ve Musa Aleyhisselâmdan sonra Hz. Davud'un ba's olun­duğunu beyanla onları red için bu âyet nazil olmuştur.

Fahri Râzi ve Beyzavfnin beyanları veçhile enbiyânın tafdili fezail-i nefsâniyye ve alâik-i cismâniyeden alakayı kat'etmek sure­tiyle olup emval ve etbâın çokluğu ile olmadığına işaretle Davud Aleyhisselâmın saltanatı ve mülkü zikrolunmamıştır, ancak fazilet; ilimle ve hısâl-i hamîdeyle olduğundan Hz. Davud'un kitabı zikro-lunmuştur.[42]

 

Vacip Tealâ enbiyadan bazılarını tafdîl ettiğini beyandan son­ra müşrikleri ilzam ve iskât için buyuruyor.

[Habibim! Müşriklere de ki »Çağırın şol kimseleri ki siz on­ları Allah'ın gayrı ma'bûd olduklarını itikat ediyordunuz. Çağırın onları size gelen belâ ve musibeti def etsinler.»]

[Siz her nekadar bir fayda ümid ederek onlara ibadet etseniz de onlar sizden hiç bir zararı kaldırmaya malik olmadıkları gibi sizden alıp başkasına tebdile de malik değillerdir.] Sizi musibetten kurtarmak şöyle dursun kendi nefislerinden bile zararı defede-mezler. Şu halde siz onlara ne kadar yalvarsanız, ne kadar ibadet etseniz faydası olmadığı gibi bir çok zararını da göreceğiniz şüphe­sizdir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran nâsın bazısı melekleri ve bazısı İsâ Aleyhisselâmı ve bazısı Üzeyr Aleyhisselâmı ma'bûd ittihaz ettiklerinden onların mezheplerinin butlanını ve bunlardan hiç birisi nâs üzerine nazil olan kaht u gala, fakr u faka, emraz, veba ve saire gibi âfetlerden hiç birisini üzerlerinden kal­dırmağa ve başka tarafa tahvile kadir olamadıklarını beyanla bu gibi batıl itikatta bulunanları intibaha davet için bu âyetin nazil olduğu mervîdir.[43]

 

Vacip Tealâ müşriklerin mabud itikat ettikleri şeylerin halle­rini beyanla irşAd etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu kâfirlerin maburi ittihaz ettikleri ve bazı arzularının husulü için dua ettikleri zâtlar rablarma vesile ararlar. Zira; o ma-bud tanıdıkları melekler ve bazı enbiyâ şiddet-i ihtiyaçlarına bina­en rablerine a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı maraziye ile takarruba vesile ararlar. Ve hangisi daha yakındır. Daha yakın olan takarruba ve­sile arayınca biraz uzak olanların vesile aramaları evleviyetle sa­bit olur, o mabud tanıdıktan zevat Allah'ın rahmetini rica ve ümit eder ve azabından korkarlar.]

[Zira; Habibim Rabbm Tealâ'nın azabı korkulmaya lâyık oldu.] Çünkü azab; mahzurlu yani korkuludur. Binaenaleyh; kâ­firlerin mabud ittihaz ettikleri melekler, İsa ve Üzeyr Aleyhimes-selâm rablarının azabından korkar ve rahmetini rica ederler ki cümlesi Allattın kulları olub acz ve ihtiyaç içindedirler. Şu halde bu zevat Allah'a ibadetle meşgul olunca kâfirlerin Tevhid'i itikatla ibadet etmeleri daha evlâdır.

Ebussuud efendinin beyanı veçhile kâfirlerin ulûhiyete şe-rîk itikat ederek ibâdet ettikleri zevatın ulûhiyetle münasebetleri olmadığına ve ulûhiyet mertebesinden gayet uzak olduklarına işa­ret için bû'd-ü meratibe mevzu olan lâfzı vârid olmuştur.

Hulâsa; kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri zevat Allah'ın kul­ları olup onlar da şâir kullar gibi Allah'a ibadetle takarrub etmek arzusunda bulundukları, Allah'ın rahmetini ümîd ve azabından en­dişe ettikleri, kendileri âbid olup ma'bûd olmaya salâhiyetleri ol­madığı, Allah'ın azabı korkulmaya şayan olup mahzurlu ve bina­enaleyh; herkesin ibadetini Allah'a hasretmesi vacip olduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[44]

 

Vacip Tealâ azabının korkulmağa şayan olduğunu beyandan sonra bilfiil azab ettiğini ve dünyanın akibetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hiç bir karye olmadı, illâ o karyeyi kıyametten evvel tâûn, zelzele ve husuf gibi bir afetle biz ihlâk ederiz veyahut nehb ü ğârât, kati ü esaret ve sair belâya ve mesâib gibi şiddetli azapla biz o karyeyi ta'zîb ederiz.]

[Zira; kıyamet gününden evvel karyelerin ihlâk veyahut envai musibetle ta'zîb olunması levh-i mahfuzda yazıldı.] Binaenaleyh; yazıldığı veçhile vaki olur asla hilaf olmaz. Çünkü; her karyenin kendi isyanı, tarîk-ı haktan çıkmakla dalâli ve fısk u fücuru irtikâp ettikçe mev'ûd olan zamanda ihlâki muhakkaktır. Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile sulehânın mevtle ve zalimlerin de azapla ihlâk olunacağı mervîdir. Bu âyet-i Celile, kıyametten ev­vel karyelerin akibeti ya helak veyahut azap olduğuna delâlet eder.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile (İmam-ı Mukatil) in (Dahhâk) darl rivayetine nazaran âyette karye yle murad; bilûmum karyedir. Zira karye; siyâk-ı nefîde vaki olduğu için umu­ma şâmildir. Binaenaleyh; (Mekke) nin Habeş eliyle, (Medine) nin açlıkla, (Basra) nın suya garkolmakla, (Tirmiz) in tâûnla ve-sâir bilâdın her birerlerinin birer belâ ile helak olacağı mervîdir.[45]

 

Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını ve isyan se­bebiyle karyelerinin- ihlâkini beyandan sonra nübüvvete müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlerin her istedikleri âyetlerle Resul göndermemizden bizi hiç bir şey menetmedi, Hİâ ümem-i mâziyenin âyetleri tekzîb etmeleri mene t ti.]

Yani Habibim! Kureyş kavminin senden istedikleri mucizeleri irsal etmekten bizi hiç bir şey menetmedi. Zira; her istediklerini halketmeye kadiriz, ancak evvel geçen ümmetlerin istedikleri âyet­ler kendilerine gelince tekzîb etmeleri mani olmuştur. Çünkü; bi­zim adet-i kadîmemiz bir millet resulünden istediği mucize veri­lir de iman etmezlerse derhal onları ihlâk etmektir. Binaenaleyh; Kureyş'in senden istedikleri âyetleri verdiğimizde iman etmeyince derhal ihlâk ederiz. Halbuki ümmet-i Muhammediyenin azab-ı ka­hırla hepsinin birden helak olunmıyacaklarına dâir hükm-ü ilâhi sebketmiştir. Binaenaleyh; Kureyş'in istedikleri mucizelerin veril­mediği haklarında ni'mettir. Çünkü; azaplarının te'hirine sebeptir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Kureyş'in (Ce-bel-i Safa) nın altın olmasını Resulüllah'dan mucize olarak iste­meleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

İşbu sebeb-i nüzule nazaran manâ-yı âyet: [Kureyş'in istedik­leri âyetleri halketmem. Zira; halkettiğimizde iman etmiyecek-leri cihetle derhal ihlâk ederiz. Çünkü; istedikleri mucize verildik­ten sonra iman etmiyenleri ihlâk etmek adetimizdir. Halbuki Ku-reyş'i azab-ı kahrla defaten cümlesini ihlâk etmemeye hükmümüz sebketti ki bunlardan bazıları mümin olacak ve bazılarının neslin­den mümin doğacak. Binaenaleyh; biz onların istediklerini verme­dik ki derhal helak olup münkariz olmasınlar.[46]

 

Vacip Tealâ istedikleri âyet verildiği halde iman etmedikleri cihetle Semûd kavmini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Semûd kavmine gözleri gördüğü halde istedikleri deveyi verdik onlar da deveye zulmettiler,]

[Halbuki biz âyetleri göndermez, ancak korkutmak için gön­deririz.] Binaenaleyh; korkmayanları ihlâk ederiz.

Yani; geçmiş milletlerin hallerinde şek ve isyanları sebebiyle helaklerinde tereddüt ederseniz Semûd kavmini zikredin. Zira; on­lar Salih Aleyhisselâmın mu'cizât-ı sâiresine kanaat etmiyerek taş­tan bir devenin çıkmasını istediler. Biz Azimüşşân onların gözleri gördüğü halde istedikleri veçhile taştan bir deve çıkardık, kendi­lerine gösterdfk ve Salih Aleyhisselâmın lisanı üzere deveyi muha­faza ve riayet etmelerini emrettik. Onlar mucizeyi görüp iman et­medikleri gibi devenin muhafazasına dair emrimizi de dinlemediler. Binaenaleyh; deveyi itlafla zulmettiler. Halbuki biz kavme istedik­leri mucizeyi göndermeyiz, illâ o kavmi iman etmedikleri suretle azabın gelmesi ve belânın vuku bulmasıyla korkutmak için gön­deririz. İşte Semûd kavmine istedikleri mucizeyi verdiğimiz halde iman etmedikleri gibi mucize olan deveye tecavüz edip nefislerine zulmettikleri cihetle derhal ihlâk ettik. Şu halde habibim! Eğer Kureyş'in senin mu'cizât-ı sairene kanaat etmeksizin istedikleri mucizeyi versek ve (Safa) dağını altına kalbetsek iman etmedik­leri surette derhal ihlâk edeceğimiz muhakkaktır ve lâkin onların azabı kahırla birden cümlesinin helak olmaları bu dünyada mu­kadder olmadığından istedikleri âyetleri veremiyeceğiz.

Beyzavî'nin beyanı veçhile Mucize; iki kısımdır:

Birincisi; Allahü Tealâ'nm resulüne nübüvvetini ispat için vermiş olduğu mucizedir. Bu kısım mucizeye iman etmemek derhal azabı mucip olmaz.

İkincisi; Ümmetin istediği Mu'cizedir. Ümmet, Resu­lün göstermiş olduğu mucizeye kanaat etmiyerek kendi arzuları veçhile bir mucize getirse iman edeceklerini va'dederek istedikleri mucizedir. İşte istedikleri Mucize verilir de iman etmezlerse derhal ihlâk etmek âdet-i İlâhiyedir ve Salih Aleyhisselâmın devesi ikin­ci kısım mucizedendir. Binaenaleyh; adem-i imanları derhal helak­lerini mucip olmuştur.

Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ; bir kavmin istediği mucize verilip de iman etmedikleri surette ihlâk etmek âdet-i kâdîme-i İlâhiyy es inden olduğunu Semud kavmini ihlâk etti­ğini beyanla ispat etmiştir. Zira; Semud kavminin karyeleri araplaca civar olduğundan Şam cihetine gidip gelirken dalma gördük­leri cihetle inkârı kaabil olmayan bir hakikattir.[47]

 

Vacip Tealâ resulüne istedikleri mucizelerin gayrı vermiş ol­duğu mucizelere iman etmediklerini beyanla istedikleri mucize ve­rilmiş olsa iman etmiyeceklerini ispat etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ha bibi m! Şol zamanı, o zamanda biz sana dedik ki "Rabbin Tealâ cemî nâsı ihata etti.»] Binaenaleyh; cümle nâs kab-za-i kudretinde olduğu cihetle meşiyyet-i ilâhiyyeden hiç birisi çı­kamaz ve herbiri ne işleseler kader-i ilâhî vechüzere işler ve ka­derin harici bir şeyi işleyemez. Şu halde sen tebligatına devam et, hiç bir kimseden perva etme. Zira; Rabbin Tealâ seni hıfzeder ve serlerini senden def eder. Çünkü; cümlesi Allah'ın kudreti altında nıakhûr olduklarından onların kesret ve saltanatlarından asla en­dişe etmemek lâzımdır. Akibet sen onlara galebe ve istilâ edecek­sin.

Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; Bedir vak'-asında vuku bulacak galebe ve zaferi tebşir ettiği cihetle Resulül-lahı tesliyedir. Gerçi Bedir vak'ası âyetin nüzulünden sonra ise de Bedir vak'asında Cenab-ı Hakkın Kureyş'i ihatası muhakkak ola­cağına binaen kelimesi mazi sigasiyle varid olmuştur.[48]

 

Vacip Tealâ mucizeden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim sana göstermiş olduğumuz rüyayı kılmadık, illâ o rü­yayı ve herkesin lisanında Kur'an da la'net olunan ağacı biz nâsa fitne ve imtihan kıldık.] Zira; iman edenlerle etmiyenler birbirin­den ayrılsın.                                        

[Ve biz iman etmiyenleri envai tahvilâtla korkuturuz ve bi­zim korkutmamız onlara ziyade etmek, ancak tuğyanlarını ve had­lerini tecavüzle zulüm ve udvânlarmı ziyade eder.]

Beyzavî, Hâzin ve Medârik'te beyan olunduğu veçhile bu âyet­te zikrolunan rüyada ihtilâf vardır. Müfessirînden bazıları rüya ile murad; Resulüllahhn Bedir'de galebe edeceğine dair gördüğü rüyadır dediler. Çünkü; Resulüllah Bedir'de müşriklere galebe ede­ceğini hattâ müşriklerin İaşelerinin düşeceği mahalleri rüyada gö­rüp sabahında Bedir denilen kuyunun yanına geldiğinde parma­ğıyla işaret ederek «Şu filânın ve şurası Kureyş'ten diğer falanın katlolunup yatacağı mahaldir» diye gösterdiğini işiten Kureyşliler istihza ettiklerinden onlar haklarında bu rüya fitne olunmuştur. Çünkü; iman etmedikleri gibi istihza da ettiler, vukuat, Resulül-lah'ı tasdik edince ehl-i iman müsterih oldular. Müşriklerin tek­zipleri, şirkte inat ve İsrarları sebebiyle tuğyanları tezâyüd etti. Hatta haber verilen şeyler ayniyle zuhur edince «Sihirdir, kehâ­nettir» demekle şirklerine bu gibi iftiralar da inzimam etti. Nifak ve şikâkları daha ziyade arttı. Bazıları da bu rüya ile murad; Resulüllah'ın Mi'rac'da gördüğü acâibâttır dediler. Çünkü; Resulül­lah Mi'râcmı ve gördüğü garaibi haber verince kâfirler Resulül-lah'a ta'na bunu vesile ittihaz ederek tekziplerini tezyîd ettiler, t, ğyânlannı arttırdılar ve ehl-i imanı iğfale çalıştılar. Müminler ise tasdik ettiler. Binaenaleyh; Mi'râc meselesi nâsa bir imtihan muamelesi ve fitne oldu. Tasdik edenler imanlarında sebat etti, tekzîb edenler de tuğyanlarını ziyadeleştirdiler. Yahud rüya ile murad; Hudeybiye senesi Resulüllah'ın Mekke'yi fethederek gire­ceğine dair gördüğü rüyadır. Çünkü; Resulüllah Hudeybiye'de mu-saleha aktedildiği sene Mekke'ye gireceğine dair bir rüya görmüş ve ashabına da söylemişti. Hudeybiye musalahasıyla Mekke'ye gir-meyip avdet edince nâs arasında kıyl ü kaali mucip olduğundan haklarında bu rüya fitne oldu ve sene-i âtiyede Cenab-ı Hak rüya­sının   eserini   izhârla   resulünü   tasdik   etmiş ve Sure-i   Feth'de âyetiyle tasdikini beyan eylemiştir. İşte rüya ile muradın hangisi olsa nâsdan bir kısmı tasdik diğeri tekzîb etti­ğinden rüyanın her üçü de nâs hakkında imtihan olmuştur.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kâzî'nin beyanları veçhile bu âyette şecere-i meI'ûneyle murad; zakkum ağacıdır. Çünkü; Resulüllah Cehennemde zakkum isminde bir ağaç olacağını Kur'-an'da beyan edince Ebu Cehil ve onun emsali müşrikler güldüler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) Cehennemin ateşi taşları yaka­cağını beyan ederken Cehennemde ağaç olduğunu bildiriyor. Hal­buki ateşin şanı taştan evvel ağacı yakmaktır. Binaenaleyh; Cehen­nem ateşi taşı yakıp ağacı yakmayacak demek gülmeye şâyân bir sözdür». İşte bu sözleri üzerine zakkum ağacı haklarında fitne oldu.

Cehennemde Cehenneme göre zakkum vesaire gibi ağacın bu­lunması ukalâ indinde uzak bir şey değildir. Zira; zîruh hay­vanın ateşte teayyüş etmesi daha garîb olduğu halde (semen­der) denilen hayvanın ateşte taayyüş ettiği malûmdur. Halbuki bizlere nisbetle ahvâl-i âhiret müteşabihât kabilinden emr-i teab-büdî olduğu cihetle asdak-ı makaal olan fahr-i kâinatın haberine inanmak lâzımdır. Çünkü; bu dünyada' ahvâl-i âhirete muttali ol­mak imkânı olmadığından sahib-i şeriatın haber verdiğine iman etmekten başka çare yoktur.

Cehennemde olan zakkum ağacı rahmet-i üâhiyyeden uzak olduğu için Cenab-ı Hakkın zakkum ağacının mel'ûne olduğunu ve zakkum ağacını kâfirler şiddetle inkâr ettiklerinden tuğyanlarını ziyade ettiğini beyan etmiştir.[49]

 

Vacip Tealâ Resulünün müşrikler tarafından tekzîble ezâ olun­duğunu beyandan sonra cümle enbiyânın bu misilli ezaya mübtelâ olduklarını ve hatta evvel-i enbiya olan Adem Aleyhisselâmm İb­lis ile mübtelâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ha bibi m! Şol zamanı ki o zamanda biz meleklere «Adem'e secde edin« dedik. Bizim bu emrimiz üzerine melekler secde ettiler, ancak İblis secde etmedi.]

[İblis emrimize muhalefet ve itiraz ederek dedi ki «Kokmuş çamurdan halkettiğîn kimseye ben secde edeyim mi?»] Bu gibi ha­sis çamurdan halk olunan zata benim secde etmem mefdulu efdal üzerine tercih olduğundan ona secde etmek şerefime mani değil midir? Bu emir, azizi zelil, zelili aziz kılmakla emrolunduğundan aklın hilafı bir emirdir demekle vahî itiraza kalkıştı ve bununla da iktifa etmedi, sözüne şunu da ilâve etti.

[Haber ver bana yâ Rabbî' Şu benim üzerime tekrîm ve ta'zîm ettiğin zatı ki bana nisbetle onun kerameti nedir ve ona ta'zîm etmediğimden dolayı beni dergâhından tard etmek doğru mudur?» dedi.]

[«Zat-ı ulûhiyyetine yemin ederim ki eğer beni onun zürrîyeti içinde yevm-i kıyamete kadar te'hîr ve ibkâ edersen elbette ben onun zürriyetini ıdlâl ve iğvâ ederim, illâ onlardan az kimseleri iğvâ edemem» demekle Benî Adem'e kıyamete kadar adavet ede­ceğine yemin etti.] İşte İblis'in bu yeminini Kur'an'da Cenab-ı Hak defâatle beyan buyurmakla Ümmet-i Muhammed'in İblis'in şerrinden hazer üzere bulunmaları lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü; mühim olan bir şeyin ehemmiyetine binaen defeatle tavsiye etmek adet olduğundan Cenab-ı Hak İblis'in muhalefetini ve Benî Adem'e husumetine dair yaptığı yeminlerini müteaddit sûrelerde beyan   etmiştir ki insanlar   basiret   üzerine olsunlar tefsir-i Taberî'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile  manasınadır. Yani «onları iğvâ ile ihlâk ederim» demektir. Yahut yani «onlara galebe eder her de.-diğimi yaptırırım» demektir. Yahud yani onları şer­re meylettiririm» demektir. Yahud yani «Ben onları idlâl ederim» demektir. Gerçi şu tefsirlerde elfâzı muhtelifse de manâda birbirine yakındır. Hulâsası «Ben onları ifsâd eder salah üzere bulundurmam» demektir.

İblis Benî Adem'e galebe edeceğini ve onları iğfale muvaffak olacağını meleklerin sözlerinden anlamıştır. Yahud âdemin şehvet, gazab ve vehmüzere halkolunmasmdan anlamıştır. Çünkü; bu sı­fatlar kendisinde bulunan zatın kolay iğfal olunacağını ferasetle anladığı Kazî'nin cümle-i beyanatındandır.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Hz. Adem'e ta'zîm suretiyle melekle­re secde etmeleriyle emrettiği, İblis'in «çamurdan yapılmış bir za­ta ben secde eder miyim?» diyerek itiraz ettiği, «benim üzerime tercih ettiğin kimsenin kerameti nedir?. Bana haber ver» dediği, beni Yevm-i kıyamete kadar tehir edersen onun zürriyetini iğvâ edeceğine yemin ve ancak müteşerri az kimseleri iğvâ edemiyece-ğini beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[50]

 

Vacip Tealâ şeytanın secdeden nükûlü üzerine    dergâhından tard ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İblis secdeden imtina edince Allahü Tealâ dedi ki «Ya İblis! Sen izzet-i huzurumdan git. Senin ve Benî Ademden sana tabî olan kimselerin cezanız mükemmel olarak Cehennemdir.]

Yani; şeytan birtakım i'tiraz dermiyan ederek secdeden imti­na edip Benî Ademi idlâl edeceğine yemin edince gazab tarikıyla İblis'e Cenab-ı Hak «Ya Mel'un! İzz-i huzurumdan git. Bildiğin elinde istediğini .'işle. Sen huzurumuzdan tard olununca Benî Adem­den sana tabi olanlar da, huzurumuzdan tard olunmuş ve sulehâ zümresinden çıkmışlardır. Zira Cehennem; sizin cezanizdır ki o ceza size kâfi ve vâfîdir, mükemmeldir, noksan değildir. Çünkü; müebbed olarak orada kalacaksınız» demekle İblis'i dergâhından tardetti.

Vacip Tealâ İblis'in secdeden imtinaına sebebi; kibri, gururu ve hasedi olduğunu beyanla kâfirlerin Resulüllah'a iman etmedik­lerinin sebebi kibirleriyle beraber İblis'in iğvâsı olduğunu işaret etmiştir.[51]

 

Vacip Tealâ İblis'i tard ettiğini   beyandan sonra   İblis'e vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey İblis! Benî Ademden iğfaline kaadir olduğun kimseleri sadân ile ve davetinle durma iz'âc et ve sen binitli ve yaya asker­lerinle onlar üzerine sayha eyle ve sen onlara mallarında ve evlât­larında iştirak et.]

[Ve sen onlara bir takım yalanlarla vaadet. Halbuki şeytan onlara vaadetmez, illâ bir takım bâtıl olan şeyleri tezyinattan iba­ret olan gururla vaadeder.]

[Senin için benim kullarım üzerine kahr u galebe ve saltanat olmadı.]

[Halbuki Rabbın Tealâ onların işlerine vekil yönünden kafi oldu.]

Yani; Ey İblis! İlâ yevmil kıyam sana mühlet verdim. Git is­tediğin mahalle benî ademden iğvâsma muktedir olduğun kimse­leri oyunlar, teğanniler, sana müteallik çalgılar ve sedalarla onları cadde-i tevhîd ve istikâmetten çıkarmaya davetinle sa'yet ve ves­veseyle zihinlerini bozmak için durma acele et, onları iz'âcla ma'-siyet cihetine ala tarîkil acele tahrik et, onları bir takım tevehhü-mâtla korkut ve ma'sîyet cihetine ürküt ki imanda kavî ve zayıf olanlar temeyyüz etsin ve sana tabî olan ve olmayan halk nazarın­da bilinsin ve eğer mücerret davet etmek ve korkutmakla Benî Ademin imanlarında sebat etmesine binaen onları imandan firar ettiremezsen askerinden binitli ve yaya olanların hepsini başına topla, bilcümle hiyel ve desâisle haykır iğfale çalış, mümkün olan esbaba tevessülde kusur etme ve onları sirkatten, yol kesmekten, ribâdan vesair haram cihetlerden kazandırmaya ve kazandıklarını harama sarfettirmekle mallarında ve zinaya davet etmek ve ed-yân-ı batılaya şevkle çocuklarında sen onlara şerîk ol. Onlara ferâ-iz, vâcibât, sünen ve âdabı terketmekte beis yok ve nazar-ı şer'î'de işlenilmesi lâzım olan şeyleri hafif göstermekle, bir takım günah­larda zarar yok demekle vaadet — Zira; şeytanın vaadi olmaz, illâ batılı tezyin etmek suretiyle olacağından — bu misilli -guföFU vaadle yoldan çıkarmaya sa'yet velâkin sa'ymle galebe etmek de lâzım gelmez. Çünkü; bizim kullarımız üzerine senin için kahr u galebe ve istilâ etmek yoktur. Zira; erbâb-ı iykândan olanlar sana asla tebaiyyet etmezler ve Rabbın Tealâ'ya mütevekkil olup tef-vîz-ı umur edenlere Rabbın Tealâ vekil yönünden kâfi oldu. Bina­enaleyh; makarr-ı imanda takarrür eden müminlere senin nüfuzun asla tesir etmez» demekle Vacip Tealâ şeytanı tardına bu cüm­leleri de ilâve etmiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şeytanın ins ü cin­den askerleri vardır. Zira; günaha sa'yeden atlı ve yaya İblis'in arzusuna muvafakat eden şerirler hep onun askerleridir. EmvâIde iştirak le murad; Haramdan kazanılıp harama sarfo-lunan emvalde iştiraktir. Şeytanın iştirak ettiği evlâdla murad; zinadan ve esbâb-ı hürmetten bir sebeple hasıl olan ve edyân-ı ba-tılaya girmesine terğîb ettikleri evlâd ve halâline yakın olduğun­da besmelesiz hasıl olan evlâttır. Şeytanın vaadi yle murad; günahta zarar ve ibadette menfeat yok demektir. Çünkü; şeytan bir kimseyi yoldan çıkarmaya başladığında «evvelâ âhiret yok şu halde ibadete çalışmakda bir fayda olmadığı gibi günah da yok» demekle aldatır ve bununla iğfal edemezse şehevât-ı nefsâ-niyyesi cihetinden aldatır, bununla da iğfale muvaffak olamazsa bazı ibadâtı terkle aldatır. Velhâsıl başka işi olmadığından daima insanları aldatmaya fırsat arar ve her fırsattan istifadeyi fevt et­mez, çalışır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ şeytanın vaadini beyandan sonra vaadini kabul etmekten kullarını tenfîr için şeytanın vaadi ancak gurur olduğunu beyan etmiştir. Çünkü şeytan; insanı kaza-yı şehvete, riyasete ve dünyayı âhiret üzerine tercihe vesaire gibi külfeti lezzetinden daha ziyade seri üz zeval olan şeyleri vadetti-ğinden va'di gururdan başka birşey olmadığı beyan olunmuştur.

Şeytanın tasallut edemiyeceği ibâdla murad; enbiyâ, evliya ve sulehâ-y* ümmetidir. Zira şeytan bu zümrelere te'sir-i nüfuz ede­mez. Çünkü; onlar daima ubudiyyet noktasında ibadetle iştigal ederek şeriate hareketlerini tevfîk ettiklerinden onlara vesvesesini duyuramaz. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bu misilli âbidleri onun şerrinden muhafaza eder.

Tefsir-i Hâzin'de zikrolunduğu veçhile şeytan tard olundu­ğunda birtakım suâl sorar ve der ki «Ya Rabbî! Resuller gönder­din ve kitaplar inzal ettin. Benî Adem kitaplarını kıraat ederler. Ben ne kıraat edeceğim?». Şeytanın bu sualleri üzerine Cenab-ı Hak «Senin kıraatin şarkılardır» buyurur. Ve «Benim yazılarım nedir?» diye sual eder. «Ellere, kollara iğneyle yazmaktır» cevabı verilir, «Benim elçilerim kimlerdir?» deyince «falcılardır» denir,

[Benim taamım nedir?» sualine, «besmelesiz taamlardır", «Benim şarabım nedir?.) sualine «Sarhoşluk veren her şeydir» ve "Benim evim neresidir?» sualine-«Hamamlardır)), «Benim ezanım nedir?» sualine de «Saz ve düdüktür» cevabı verilir. İşte şeytanın şu su­allerine Vacip Tealâ'nın bu minval üzere cevap verdiği mervîdir. Vacip Tealâ'nın bu âyette şeytana emirleri;, emr-i hakiki de­ğildir, belki emirler şeytana emr-i kahrî ve tehdiddir. Yani şeytan Benî Ademi iğfal için müsaade ister ve iğfale çalışacağına yemin edince Vacip Teaîâ kahır ve tehdid yoluyla «Haydi! Bildiğini işle, sonra başına geleceğini düşün ve istediğini yap velâkin herbirin-den mes'ulsün» demektir, yoksa fi'lhakika emir değildir.

istifzâz; korkmak-ve korku ile bir ta­rafta çalkanıp kalmaktır. Şu halde emri «Sen onlardan muktedir olduğun kimseleri korkut ve ma'siyet cihetine ürküt» manâsına ise burada «Sen muktedir olduğun kadar zelil kıl ve gü­nah işletmeye isti'câl ve tekrar be tekrar ısrar etmekle iz'âç et» demektir. Şeytanın sav11 ile murad; lehviyât ve tegan-nîlerdir veyahut ma'siyete davettir. sayha et manasınadır. de hayI ; atlı ) deki racüI ; yaya askerlerdir. Yani «Sen atlı ve yaya askerlerinle üzerine sayha eyle hücum et, istediğin kadar iğfale çalış» demektir.[52]

 

Vacip Tealâ şeytanın ahvalini beyandan sonra tevhidin delil­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.    

[Sizin irabbınız şol zat-ı eceli ü a'ladır ki Allah'ın fazlından rızkınızı talep etmek için deryada gemileri istediğiniz mahalle sü­rer ve gezdirir. Zira; Rabbınız size merhamet eder.]

Yani; Allahü Tealâ hâlis kullarının vekilidir. Zira; Rabbmız şol zâttır ki o zât kendi fazl u kereminden enva-i ticaretle maişe­tinizi taleb ve memleketinizde olmayan rızıkları alıp getirerek in­tifa etmeniz ve tahsil-i ilim ve hac ve mücahede hususlarında ko­laylıkla gitmeniz için deryada gemileri sizin menafiiniz uğrunda gezdirir ve sizin vasıtanızla istediğiniz yere sürer ki rızkınız teves­sü' etsin ve muamelâtınızda zahmet çekmeyesiniz. Zira; Rabbınız rahimdir, size merhamet eder ve bilhassa ihlâsla canib-i ma'nevi-sine teveccüh ettiğinizde sizden ihsanını esirgemez ve gemiler va-sıtasiyle seyr ü seferinizi teshil eder, bir çok menâfimizi size mü­yesser kılar. Binaenaleyh; satılacak eşyanızı başka beldelere götü­rür, o beldelerden kendi beldenizde olmayan nimetleri alır getirir, bu vesile ile de vüs'at-ı rızka nail olursunuz. İşte bu kadar nimet­leri size ihsan eden Rabbımzın emri hilâfına şeytana ittibâ etmek hamakattan başka bir şey değildir. Zira; bu kadar nimetlerine müstağrak olduğu Rabbısın: bırakıp da serden başka elinden bir şey gelmiyen şeytanın sözüne aldanmak hamakattan başka ne ola­bilir?

[Siz geminiz kırılmak veya muhalif rüzgâr esmekle deryada size bir zarar isabet ettiğinde Allah'ın gayrı çağırdığınız ve yal var­dığınız putlarınız vesair etbâ' ve aveneleriniz ve yardım istediği­niz şeylerin cümlesi sizin evham ve hayaletinizden kaybolur, an­cak Allahü Tealâ'ya iltica edersiniz.] Çünkü; Allahü Tealâ her va­kit hazır ve nazırdır. Binaenaleyh; o şiddetli vaktinizde hemen Vacip Tealâ'dan istimdâd edersiniz. Zira; aklınızda ve nazarınızda iltica edecek başka kimse kalmaz ki ona iltica edesiniz. Müzayaka zamanında mâsivâyı terkedip fıtrat-ı asliyyeye rücû ile rabbısına iltica etmek insanda adettir. İşte o zamanda şeytan da kaybolur. Çünkü; hayrı sevmediği gibi vesvesesine aldanan kimseleri o mü­zayakadan kurtarmak da elinden gelmez.

[Vaktaki Vacip Tealâ duanızı müstecâb kılıp sizi o darlıktan kurtararak karaya çıkarınca derhal ihlâsla iman ve ibadetten i'râz ve küfrân-ı ni'met edersiniz. Zira insan; şiddetle küfrân-ı nimet eder oldu.] Çünkü insanlar fırsata esir olduklarından darlıktan kurtulunca fıtratı icabı dar zamanında iltica ettiği Rabbısını unut­mak ve tuğyan etmek âdetleridir. İşte dar zamanında Rabbısına yalvarmak iyi bir şey olduğu halde bolluğa erişince Rabbısını unu­tup küfrân-ı nimet etmek en çirkin bir hal olduğundan Cenab-ı Hak bu misilli kimseleri bu âyette zemmetmiştir.

İnsanların Rabbısına karşı halleri böyle olduğu gibi yekdiğe­rine karşı halleri de böyledir. Zira; daraldığı zamanda iltica ettiği kimseyi bolluğa erişince unutmak ve küfrân-ı nimet etmek âdettir. Fakat ne kadar fena bir haldir ki insanın veliyyi nimetini unutması en fena bir şey olduğu cihetle ekseriya cezasını da görür velâkin yine de mütenebbih olmaz.[53]

 

Vacip Tealâ işte bu gibi küfrân-ı ni'met edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Siz deryadan kurtulmanıza dair Allah'a şükürden iğrâz eder de karaya çıktığınızda o çıkmış olduğunuz kara canibini sizinle beraber yere batırıniyacağına emîn mi oldunuz? Yahut sizin üze­rinize şiddetli rüzgâr gönderip taşları ve çakılları üzerinize savu­rup helak etmiyeceğine emîn misiniz? Bu misilli sebeplerle size helak geldikten sonra siz kendinize bir hafız veya itimat edecek bir vekil bulamazsınız.]

Yani; deryadan kurtulduğunuzda kara canibine sizinle beraber yere batırmasından emin mi oldunuz ki karaya    çıkınca itaatten i'râz ve küfrân-ı ni'met edersiniz? Veyahut şiddetli rüzgâr vasıta-siyle gökten üzerinize taş yağdırıp ihlâk etmesinden emin mi oldu­nuz ki gark olmaktan halâs olunca Allah'ı unutursunuz? Allahü Tealâ sizi bu sebeplerden birisiyle ihlâk ettikten sonra siz kendi­niz için bir yardımcı ve helakten kurtaracak bir vekil bulamazsı­nız. Bu cihetlerini hiç mi düşünmezsiniz. Zira; Allah'ın gayrı ma-budlarınız ve kendinize bir yardımcı bildiğiniz kimseler deryada size muavenet edemeyip kayboldukları gibi karada dahi musibet zamanı kaybolmazlar mı? Şu halde deryada ve karada insanlar için Rablarından başka iltica edecek bir kimse var mıdır? Elbette yok­tur. Binaenaleyh; deryada gark etmeye kaadir olan Allahü Tealâ karada dahi Kârûn gibi toprağın altına batırmaya kaadir olduğun­da şüphe-mi ediyorsunuz ki Allah'ın ibadetinden i'râzla küfrân-ı ni'mete cesaret edersiniz?

sâhil-i fyahir demektir ki gemiden kurtulup karaya çıkınca zaman jevtetmeden küfrân-ı ni'met etmeye cesaret ettikle­rine işaret için varid olmuştur.

Hulâsa; insanların deryada ve karada bir afetle helakten emin olmadıkları cihetle her ikisinde de Allah'a ilticayı terketmemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Yahut emîn misiniz Allahü Tealâ'nm ikinci defada sizi der­yaya iade edip de üzerinize taşı toprağı yerinden kaldırıp savura-cak rüzgârı gönderip de küfrân-ı ni'metiniz sebebiyle gark etme­sinden? Ve sonra siz kendiniz için bizim garkımız sebebiyle üze­rimize bir davacı ve hakkınızı bizden isteyecek ve size yardım ede­cek bir kimse bulamazsınız ki o kimse bize tabî olsun da sizin hak­kınızı bizden alsın.]

Yani; siz deryadan bir defa kurtulunca niçin imandan i'râz ederek küfrân-ı ni'met edersiniz, yoksa Allah'ın sizi bir kere daha bazı esbab halk ederek deryaya iade edip de üzerinize şiddetli rüz­gâr gönderip küfrünüz sebebiyle gark etmiyeceğine neden emîn oldunuz ve oluyorsunuz? Tekrar böyle bir halin vuku bulmıyaca-ğına deliliniz nedir? Biz sizi bu minval üzere ihlâkten sonra sizin için bizim üzerimize tâbit olup hakkınızı arayacak bulamazsınız.

yardımcı ve bir hak talep etmek için borçlunun ar­kasına düşüp alacağını isteyen kimsedir. Şu halde «Siz bizim üze­rimize tebiy' bulamazsınız» demek; «Biz sizi ihlâk ettikten sonra size yardım edecek ve hakkınızı bizden arayacak bir kimse bula­mazsınız. Çünkü; bize karşı bir hak taleb davasına kıyam edecek hiç bir kimse olamaz. Zira; biz fiilimizden mes'ul değiliz» demek­tir. Binaenaleyh; hiç bir kimse bulunduğu halin iyiliğe yahut kö­tülüğe tahavvül etmiyeceğinden emin olmamalı ve daima Allah'a ilticadan hali kalmamalıdır.[54]

 

Vacip Tealâ esbâb-ı ticareti tevsi ve insanların rahatını temin için deryada gemileri yürütmek gibi bazı ni'metlerini beyandan sonra ni'met-i uhrâyı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz Benî Ade­mi mükerrem kıldık ve onları karada atlar ve develerle vesair bi­nit hayvanları ve deryada gemilerle istedikleri yerlere götürdük.]

[Taamların gayet güzelleri ile onları merzûk ettik.]

[Ve onları ma Makatımızın çokları üzerine gereği gibi tafdîl ettik.]

Yani; zatıma kasem ederim ki biz muhakkak Benî Ademi gü­zel ve i'tidâl-i kaamet, akıl, nutk, yazı yazmak, fehm ü idrak gibi enya-ı keramâtla mükerrem kıldık ve ihsan ettiğimiz keramâtı tak­viye olmak üzere onları karada deve, at ve merkep gibi binmeğe âlet olan hayvanlarla deryada gemilerle istedikleri mahallere gö­türdük ki ikramımızın eseri hariçte görülsün ve ni'metimiz tamam olsun. Binaenaleyh; hayvanları ve gemileri onlara itaatli kıldık ki maslahatlarında isti'mâl ile menfeat görsünler. Benî Ademi kesb-i yedleri olan rızkın gayet güzelleriyle merzuk kıldık. Zira; taamın-pişmişini, meyvenin ermişini ve meşrubatın gayet tatlısını onlara rızık olarak verdik ki vücutları rahat etsin, bu güzel rızıkların ka­zanılmasına onlar için sebepler hazırladık, menfeat görecekleri rı-zıkları mubah kılmakla esbâb-ı maişetlerini teshil ettik ve halket-tiğimiz zî ruh ve akıl sahibi olan ve olmayan çok kimseler ve ce-mâdât üzerine tafdîl ettik ki bir takım mezâyây-ı âliye ve kerâ-mât-ı adîdeyle hilâfet-i İlâhiyeye ve niyâbet-i Sübhâniyeye ehil ol­sunlar, kudretleri, hüsn-ü tedbîr ve iradeleriyle âlemi vakt-i mer-hununa kadar i'mâr etsinler. İşte âlerra imara ehliyetleri itibariyle mahlûkat-ı sâireden efdal olmuşlardır.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile insanın mahlûkat-ı saire üzerine tafdiline sebeb; suretinin güzel, mizacının mutedil, boyunun uzun ve akıllı olması, sözüyle maksadını anlatması, yazı yazması ve esbâb-ı maişetin ve âhiretin yollarını bulması ve yer­yüzünde olan hayvanat-ı şâire üzerine musallat ve sanayi-i gari­beyi icada muktedir, fikir ve irade sahibi olması, daha nice meza-yây-ı âliyeye malik ve tekâlif-i Hâhiyeyle mükellef olmasıdır. Lâ­kin bunlardan faziletin başlıca sebebi; kuvve-i akliyye ve müdri­ke sahibi olmasıdır. Çünkü insan; ruhla bedenden mürekkeptir. İnsanın ruhu kuvve-i müdrike sebebiyle cemî' ervâhdan efdaldir ve beden-i insan da hüsn-ü hat, nutuk ve i'tidâl kaamet sebebiyle şâir ebdândan efdaldir. Ama insanda gıda, nema, tevlîd, tevellüd ve hareket bil'îhtiyâr gibi sıfatlar varsa da bunlar da hayvanât-ı sâirede müşterek olduğu cihetle bunlar hayvanât-ı sâireden efdal olmasını icab etmediğinden mezâyây-ı âliyeden ma'dud değildir.

İnsana müsahhar olan mahlûkat içinden toprakla intifâı umu­midir. Zira toprak; insanı terbiye eder anası menzilinde olduğundan yatması, oturması, yiyeceği, giyeceği ve her türlü istirahatı arzla hasıldır. Ateşle intifa' malûm olduğu gibi havada madde-i hayatiyyesinden ma'duddur ve suyun da menfeati umumidir. Çün­kü; içmekte, yemek pişirmekte ve tanzifat hususunda su insanın mâbihilhayâtı olduğu gibi ziraat, felâhat ve deryada gemilerin cer-yânında dahi menfeati malûmdur. İnsan, ecsâm-ı alemden ma'de-niyât ve hayvanâtla dahi intifa ettiği cihetle bütün dünya insan için mamur bir karye ve hazır döşenmiş bir hâne menzilinde ve insan da dünya içinde bir hâne reisi ve emrine imtisal olunur bir pâdişâh mesabesindedir. Zira; yer yüzünde bil'umum mahlûkata insan hâkim ve mahlûkat da menâfiine hadim ve mahkûm olmakla insan mükerrem kılınmış ve mahlûkat-ı şâire taraf-ı ilâhîden ken­disine ihsan olunmuş keramet ve'fazilettir. Çünkü; mahlûkat; dört kısımdır: Birincisi; yalnız kuvve-i âkıleye maliktir, me­lekler gibi. İkincisi; Yalnız kuvve-i şehvâniyeye maliktir, behâyim gibi. Üçüncüsü; kuvve-i âkile ve şehvâniyeden hiç birisine malik değildir, cemâdât gibi. Dördüncüsü; hem kuvve-i âkile ve hem de kuvve-i şehvâniyeye maliktir, insan gibi. Şu halde insan iki kuvvete malik olduğundan aksâm-ı sâire-den efdâl olmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ'ya mahlûkat içinde in­sandan daha ziyade tekarrup eden olmadığından elbette insan ef-daldir. Zira; İnsanın kalbi ma'rifet-i İlâhiye, lisanı zikr-i İlâhî ve â'zâ-yı sâiresi tâat-ı İlâhiyeyle meşgul olduğundan Cenab-ı Hakka kurbiyette insan cümle mahlûkattan eşref ve efdâldir. İnsan akıl ve nutuk gibi Cenab-ı Hakkın mahlûkat-ı sâirede halketmediği bazı mezâyâ cihetinden mükerrem ve kesbetmiş olduğu akâid-i hakka ve ahlâk-ı hamide cihetinden mufaddal olduğundan tekrîm ile tafdîl beyninde fark vardır. Binaenaleyh; âyette tekrar yoktur. Çünkü tekrîm; hilkat cihetine ve tafdîl; ahlâk ve kisb ci­hetine masruftur. Gerçi melekler de marifet ve ibad.et-i İlâhiyeyle meşgullerse de meleklerde kuvve-i şehevaniye olmayıp insan kuv­ve-i şehevâniyeyle beraber ibadetle meşgul olduğundan rusül-ü beşer rusül-ü melekten ve avâm-ı beşer avam-ı melekten efdâldir.

İnsanın sa'yi ite hasıl olan mezâyâsı içinden kitabet; efdal ol­masının esbabı mühimmesindendir. Çünkü; İnsanın istinbât ede­ceği mesâil gayet az olur velâkin istinbât ettiği mesaili kalemle bir kitaba yazmakla tesbit eder. İkinci bir insan o meseleyi tah­kikten sonra kendi mütaleasım zam ve ilâve ve kitabetle takrir eder, bu minval üzere batnen ba'de batnin her gelen mütaleasım zam ye ilâve etmekle ulûm, maârif, sanâyi-i garibe ve hünerler te-kessür ve tekemmül eder ve şu tekemmül, kitabet sayesinde oldu­ğundan kitabet insanda bir fazilettir. Binaenaleyh; sûre­sinde Cenab-ı Hak kalemin esbâb-ı talîmden olduğunu beyanla kalemin meziyetini ilân etmiştir.

Hulâsa; insanın cümle mahlûkattan mükerrenı olmasını ica-beder bir takım mezâyay-ı âliyeye malik olduğu, karada hayvanlar ve deryada vapurlarla insanın istediği yerlere Cenab-ı Hakkın gö­türdüğü, envâ-ı tayyibâtla merzuk kıldığı ve ekseri mahlûkat üze­rine ilm ü irfan, nutk, idrâk, kitabet ve ticaretle tafdîl olunduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir.[55]

 

Vacip Tealâ dünyada insanın mükerrem olduğunu beyandan sonra âhirette ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol günü ki o günde biz nâsın küllisini iktidâ ettikleri imamlarıyla davet ve arsa-i mahşere cem'ederiz.]

[Biz mahşere onları davet edince şol bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verildi. İşte onlar kendi kitaplarını okurlar ve çe­kirdek üzerinde olan ufacık siyah iplik miktarı bile zulmolıın-mazlar.]      

[Ve bir kimse dâr-ı dünyada hakkı görmez, gözleri hakkı görmek noktasından a'mâ olursa o kimse âhirette nimet-i ilâhiyeyi görmek cihetinden de âmâ olur ve doğru yolu görmekten ziyade uzaktır.]

Yani; zikret habibim şol günü ki': o günde biz nâsın küllisini dünyada iktidâ ettikleri nebileri ve mezheb sahibi imamlariyle Ar-sa-i mahşere davet eder ve amellerinden sorarız. Bizim davetimize icabet edince herkesin amel defterinden ibaret olan kitapları ken­dilerine verilir. Bir kimse ki onun kitabı sağ tarafından verilirse kitabının sağ tarafından verilmesi amalinin hayır ve ahvâlinin se-âdet olacağına delil olduğundan onlar kitaplarını kemâl-i neş'eyle okurlar ve azıcık bir şeyle bile zulmolunmazlar ve sma şol kimse ki dünyada hakkı görmekten gözlerini a'mâ gibi kapar, hakkı gör­mez. İşte o kimse âhirette âmâ gibi ni'metleri görmekten mahrum ve dünyadaki dalâletten âhiretteki dalâli daha ziyade olur. Zira; âhirette âmâle istidat kalmadığı gibi âlet de olmaz ve kendisine mühlet de verilmez. Çünkü; kitabının sol tarafından yerilmesi a'mâ-linin şer ve ahvâlinin şekavet olduğuna delil olduğu cihetle me'-yûs olur, hacâlet her tarafını ihata eder lisanı habtolduğu gibi gözleri de hayretten hiç bir tarafı görmez â'mâ gibi nereye gide­ceğini bilmez, ne yapacağını şaşırır, sersem bir halde kalır. Bina­enaleyh; o kimse cennete yol bulamaz, tarîk yönünden gayet da­lâlette olur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu vechüe bunların dün­yada a'mâ olmalarıyla murad; tarîk-i hakkı görmekteki ve doğru yol aramaktan gözlerini kapamaktır, yoksa dünyada hakika­ti gözleri görmez manâsına değildir. Âhirette âmâ ol­malarıyla murad; âhiret ni'metlerini görmekten mahrum olup ne-' reye gideceklerini bilemeyip yollarını şaşırmalarıdır.

Bu âyette nâsın imamları yla murad; herkesin muk-tedâbihleridir. Binaenaleyh; müminlerin imamları; tâbi' oldukları nebileri ve dinde iktidâ ettikleri mezhep sahipleridir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile yevm-i kıyamette her ümmet nebilerinin isimleriy­le, meselâ âhir zaman nebisinin ümmeti «Ya ümmet-i Muhammet!» diğerleri de «Ya ümmet-i İbrahim!», «Ya ümmet-i Musa!», «Ya ümmet-i İsâ» unvanı ile çağrılırlar. Şu halde herkes zamanının nebisine iman ve iktidâ etmeli ki o nebinin bayrağı altında bulun­malı, onun 'ilamıyla çağrılmalıdır. Kâfirlerin imamları; dünyada iktidâ ettikleri Fir'avun, Şeddât, Nemrud ve her zamanın kendi­lerince muktedâbihleri olan reisleridir. Binaenaleyh; onlar da itti-bâ ettikleri reislerinin isimleriyle çağrılırlar. Meselâ «Yâ etbâı Fir'avun» ve «Yâ etbâı Nemrud!» unvanıyla davet olunurlar. Yahut imam ile murad; herkesin iktidâ edip ahkâmiyla amel ettiği kitap­tır. Şu halde ehl-i Kur'an'a «Ya ehl-i Kur'an!», ehl-i Tevrat'a «Ya ehl-i Tevrat!», ehl-i İncil'e «Ya ehl-i İncil!» unvanı ile çağrılır. Ya-hud imam ile murad; dünyada herkesin hayr ü serde iktidâ ettiği kimsedir. Binanealeyh; herkes dünyada kimin bayrağı altındaysa âhirette dahi onun bayrağı altında bulunacak demektir. Yahud Bey-zavî'nin beyanı veçhile imam; ana manâsına ümm lâfzının cem'i-dir. Buna nazaran herkes anasının ismiyle çağrılır ve Hz. İsa'nın hakkına hürmet ve Hz. Hasan ve Hüseyn efendilerimizin şerefle­rini izhâr ve evlâd~ı zinayı rüşvâ etmemek için her şahsın validesi­nin ismiyle çağrılacağı dahi mervîdir. defâatle zikrolun-duğu veçhile azıcık bir şeyden kinayedir.

Hulâsa; âhirette herkes dünyada kime iktidâ etmişse onun is­miyle çağrılıp, onun bayrağı altında bulunacağı, davet olundukla­rında kitapları sağ tarafından verilenler kemâl-i neşâtla kitaplarını okuyup azıcık bir şeyle bile zulm olunmayacakları; bu dünyada â'mâ gibi gözünü haktan kapayan kimsenin âhirette â'mâ gibi ni'-metleri göremiyeceği ve doğru bir yol bulamıyacağı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[56]

 

Vacip Tealâ âhirette herkesin muktedâbihi ile davet olunaca­ğını ve derecelerini beyandan sonra erbâb-ı dalâlin hiyel ve desi­selerini ve onların hiyellerine meyletmemek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Bizim sana vahyettiğimiz âyetlerin gayrı bir şey söylemekle bizim üzerimize iftira etmekliğin için sana vahyettiği­miz Kur'an'da seni fitneye düşürmeye kendi zu'mlannca yaklaş­tılar.]

[Ve sen bize iftira ederek onların keyfine göre söylediğin tak­dirde seni dost ittihaz ederler.]

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Erbâb-ı dalâl ve fesadın sözlerine ehemmiyet verme. Zira; onların hal ve şanları bizim sana vahyet­tiğimiz Kur'an'da seni fitneye düşürmek için çalışmaktadır ki seni Kur'an'dan meyi ettirmekle sen Kur'an'ın gayrı onların arzuları­na muvafık bir şey söylemekle bize iftira edesin, seni kendi arzu­larına uydurmak için teşvik ve terğib ederler, kendi zu'mlannca hemen hemen fitneye düşürmeye yaklaştılar ve tekliflerini kabul ettiğin takdirde sana dost olacaklarını va'd ettiler.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'irı beyanları veçhile bu âyetin se­bebi nüzulü; Tâif'te (Benî Sakîf) kabilesinden bir cemaatin hu-zur-u Risalete gelerek Resulüllah'a vaki olan yolsuz teklifleridir. Çünkü; huzur-u Risalete gelip «Ya Resulellah! Bize üç cihetle im­tiyaz verirsen biz sana iman ederiz. Birincisi;, bizim na­mazımızda rükû', sücûd olmasın. İkincisi; putlarımızla bir sene daha intifa' edelim ve elimizle kırmıyalım. Üçüncüsü; öşür. vermediğimiz gibi gazaya davet olunmayalım, bizim vadimiz Mekke vadisi gibi haremden ma'dud olsun ve bu minval üzere bi­zimle muahede yaparsan iman ederiz» demeleri üzerine Resulül-lah «rükû', sücûd olmayan dinde hayrolmaz, putlarınızı kendi eli­nizle kırmazsanız biz kırarız. Ve putlarınıza bir sene ibadetinize müsaade etmem» buyurunca onlar «Ya Resulellah! Biz arap içinde mümtaz bir kabileyiz. Binaenaleyh; başka kabilelere vermediğin, imtiyazı bize vermelisin. Eğer kabâil-i arap niçin böyle yaptın derlerse Allahü Tealâ bana böyle emretti demekle onlara cevap ver» demeleri üzerine onların bu hallerini tasvir etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ~yı âyet: [Bizim vahyettiğimiz ahkâmın gayrı bir hükmü bize iftira etmeye ve vahyettiğimiz Kur'an'dan habibim seni döndürmeye ahkâmım değiş­tirmeye ve.kendilerine imtiyaz almak gibi fitne ikâına çalıştılar ve kendi zuumlarınca hemen emellerine muvaffak olmaya yaklaş­tılar, eğer dediklerini kabul etseydin seni dost ittihaz edeceklerdi | demektir.

kelimesinden müstefad olan kurbiyet manâsı on-lann kendi zu'mlannca demektir. Çünkü; Resulüllah'ın onlara mümâşât etmesi suretiyle fitne ikâına yaklaşmaları ve Resulül­lah'ın, Kur'an'ın hilafı onların keyfine göre söz söylemesi muhal­dir. Çünkü; ma'sumdur, söylemez. Cenab-ı Hak bu gibi şeylerden habibini muhafaza eyler ve hikmet-i bi'set de bunu icâbeder velâ-kin onlar bu hususa meylettirmeye, amellerinin tervicine çok ça­lıştıklarına ve söyledikleri sözlerin Resulüllah'a bir derece tesir ettiğini zannettiklerine binaen Cenab-ı Hak kendi zu'mlannca fit­ne ikâına yaklaştıklarım beyan etmiştir.[57]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin fitne ikama çalıştıklarım beyandan sonra onların çalışmalarına karşı Resulünü himaye ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor,

[Habibim! Biz inayet-i İlâhiyemizle seni hak üzere sabit kıl­mamış olsaydık onların hud'alarının kuvvetine binaen tekliflerini kabule meyleder ve azıcık yaklaşırdın.] Yani; meyletmedin velâ-kin hilelerinin kuvveti meyletmene yaklaştırdı velâkin biz himaye ettik sen de yaklaşmadın.

[Eğer onların hud'aları üzerine sen azıcık meyletmiş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âh ir ette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık ve biz iki kat azabı tattırdıktan sonra sen bizim üzerimize bir yardımcı bulamazsın.]

Yani; habibim! Allah'ın lutfu seninle beraberdir. Zira; biz lut-fumuzla seni Kur'an üzere sabit kılmamış olsaydık onların hile ve hüd'alarımn kuvvetine binaen muhakkak sen onların tekliflerine meylederdin velâkin bizim inayetimiz seni himaye etti. Binaena­leyh; sen onların tekliflerine meyletmeye yaklaşmadın. Zira; bizim ismetimiz yardım edince meyletmediğin gibi meyletmeye yakın bile olmadın, eğer sen farz-ı muhal olarak onların tekliflerini ka­bule meyletmeye yakın olmuş olsaydın biz sana dünyada azab-ı dünyanın iki katını ve âhirette azab-ı âhiretin iki katını tattırırdık. Zira; nıansab-ı nübüvvete böyle bir şeyin suduru lâyık olmadığın­dan farz-ı muhal olarak sadır olsa başkalarına olacak azabın iki katı olurdu. Ve biz azabı tattırmış olsak azabı tattırdıktan sonra sen kendin için bizim aleyhimize senden azabı defedecek ve bize karşı koyacak bir yardımcı bulamazsın.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; ma'siyetten masum olmak Cenab-ı Hakkın tevfikiyle olduğuna delâlet eder. Zira; Resulul-lah'a Allahü Tealâ «Biz seni hak üzere sabit kılmamış olsaydık sen onlara meyletmeye yakın olurdun ve onlar seni-fitneye düşürme­ye yaklaşmışlardı» buyurdu ki «Biz hıfz ettik eğer hıfzetmesek meramlarına nail olurlardı» demektir. Fitneye yakın olmak aynı fitne olmadığından Resulüllah'm fitnede vaki olmadığına dahi de­lâlet eder. Binaenaleyh; (Benî Sakîf) kabilesi çok çahşmışlarsa da Resulüllah'dan bu hususa dair asla iltifat görmemişlerdir. Çünkü; âyette kelimesi bir şeyin vücuduna binaen gayrın imti-nâına delâlet ettiğinden Vacip Tealâ'nm Resulünü sabit kılması meylin vukuuna mani olduğunu beyan etmiştir ki «sebat vaki olun­ca meyletmek mümteni oldu» demektir.[58]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hilelerinden    bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor. 

[Habibim! Muhakkak kâfirler seni arz-ı Mekke'den iz'âç edip çıkarmağa yakın oldular.]

[Ve eğer seni çıkarmış olsalardı sen çıktıktan sonra Mekke'de senin hilâfına onlar kalmaz, ancak az bir müddet kalırlardı.] Ya­ni; Yâ Ekrem-er Rusül! Mekke müşriklerinin hal ü şanları hile ve desiseyle seni korkutup iz'âç ederek muztar kılmağa yakın oldu­lar ki seni Mekke arzından çıkarsınlar ve Mekke'de hakka davet olunmak endişesinden kurtulsunlar velâkin seni çıkardıkları tak­tirde senin arkanda onlar Mekke'de ikamet etmezler, illâ az bir müddet ikâmet ederler.

Nimetullah efendinin ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Re-sulüllah'ın hicretinden sonra az bir zaman içinde Bedir vakasının zuhuruyla (Ebu Cehil) ve onun emsali Resulullah'ı hicrete mec­bur edenler kılıçtan geçmekle âyetin sırrı zuhur etti ve vaad-i İlâhî de yerini buldu. Yahut kâfirlerin Resulullah'ı ihraç edeme­diklerine âyet delâlet eder. Çünkü; âyetin manâsı: | Her ne kadar müşrikler Resulullah'ı hicret ettirmeye karîb oldularsa da bilfiil hicret ettiremediler. j demektir.

Zira; kelimesinden müstefâd olan kurbiyet bu ma­nâyı müfîddir. Onlar çok hileler düşünmüşler, Resulullah'ı Mek­ke'den çıkarmaya çok çalışmıslarsa da emr-i İlâhî gelmedikçe Re-sulüllah mukavemet edip hicret etmedi ve onüç sene Mekke'de tebligata devam etti, hicrete emr-i İlâhî geldi ve onun üzerine hic­ret eylediği için Mekke ahalisine de bu sebeple azap gelmedi. Çün­kü; azabın gelmesi onların çıkarmasına muallak olduğundan emr-i İlâhî ile çıkması onların azaplarına mani olmuştur. Şu beyan olu­nan manâ ve tafsilât âyetin Mekke'de nazil olduğuna nazarandır.

Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran âyetin Medine'de nazil olduğu dahi mervîdir. Çünkü; Resulüllah Medine'yi teşrif edince Yahudiler haset ederek «Ya Resulellah! Burası enbiya ma­kamı değildir. Enbiyânın makamı Şam'dır. Şam'a hicret edersen biz de iman ederiz ama Şam'da Rum askerinden korkarsan Allahü Tealâ Resullerini muhafaza eden» demeleri üzerine Resulüllah'ın Şam cihetine hicrete niyet etmesine binaen bu âyetin nazil oldu­ğu mervîdir. Bu rivayete nazaran âyette arz ile murad; Arz-ı Medine ve Resulüllah'ı hicrete tahrik eden kavim ile murad; Me­dine'de bulunan Yahudilerdir. Binaenaleyh; Yahudilerden Medi­ne'den Resulüllah'ı hicrete tahrik eden (Benî Kureyza) çok zaman geçmeden bilûmum katlolundu ve (Benî Nadîr) Medine'den tard olunmakla Medine ve etrafı Yahudilerden temizlendi ve hileleri kendi ayaklarına dolaştı.[59]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Mekke'den veya Medine'den Resulünü çıkarmaya teşebbüs ettiklerini beyandan sonra bu misilli teşebbüs yeni bir âdet olmayıp her gelen Resullerin kavminden vaki oldu­ğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Senden evvel Resullerimizden gönderdiğimiz kim­seler hakkında kavminin o Resulü hicrete muzdar kılması Allah'ın vaz'etmiş olduğu bir »sünnettir. Binaenaleyh; bizim sünnetimiz için sen tebdil ve tağyir bulamazsın.]    

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Müşriklerin ve Yahudilerin seni vatanından çıkarmaya kıyam etmeleri ve onlar ihrâc edince Rab-bın Tealâ'nın onları ihlâk etmesi yeni bir âdet değildir. Zira; sen­den evvel gelen Resullerde dahi âdet-İlâhiye bu minval üzere cereyan etmiştir. Çünkü; her ümmetten, kendilerine ba's olunan Peygamberlerini memleketten çıkarmaya teşebbüs vaki oldu. Ve o Resulü çıkarınca Allahü Tealâ'nın o milleti ihlâk etmesi âdet-i kadîmesidir. Su halde habibim! Sen bizim sünnetimiz ve âdetimiz için bir tahvil göremez ve bulamazsın. Zira; Resullerin hicretlerini emretmekte ve hicretten sonra o kavmi ihlâk eylemekte bizim hikmet-i hafiyemiz vardır. O hikmete kullarımız muttali' olamaz­lar.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ezelde esbâb, müsebbebâta rabtolunduğundan her zaman için muayyen bir hâdise, merbut olduğu sebebin zuhuruyla vaki olması muhakkak olduğundan o hâdiseyi vakt-ı âhara tahvil etmek esbabı müsebbebâttan ayırmaktır. Bu ise aklen ve âdeten muhaldir. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye'nin teb­dili mümkün değildir.[60]

 

Vacip Tealâ İlahiyata, Nübüvvete ve Âhiret'e müteallik ah­vâli beyandan sonra ibadetle emretmek üzere buyuruyor,

[Habibim! Günün zevalinden gecenin karanlığına kadar na­mazın ikâmesine ve bilhassa sabah namazında sabahın beyazlığına kadar kıraete devam et. Zira sabah namazı; ins ü cin ve melekler tarafından şehadet olunacaktır.] Çünkü; vakt-i sabahta cümle mah-lûkat uyanık bulunduklarından âbidlerin ibadetlerini görenler ve işitenler hüsn-ü hallerine şehadet edeceklerdir. Binaenaleyh; in­sanların vakt-i seherde uyanık bulunmaları ve sabah namazında kıraete devamları lâzımdır.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet beş vakit namaza şamil­dir. Zira; dülûküşşems; Öğle ve ikindi namazlarına, Gasekılleyl de akşam ve yatsı namazlarına ve Kur'dneI fecir ise sabah namazına delâlet eder. Kıraetsiz na­maz caiz olmayıp sabah namazında kıraet çok olduğu için sabah namazına Kur'an-el fecir denmiştir. Geceye ve gündüze müekkel olan melekler sabah vaktinde içtimâ edip cemaat-i müslimîne şahit oldukları için sabah namazına meşhûd denmiştir ki meleklerin vesâ-ir zns ü cinnin gördükleri ahvale şehadet edeceklerine işaret olun­muştur. Sabah namazına Kur'an ıtlak olunması; Kıraetin uzun olması matlup olduğuna işarettir. Binaenaleyh; ekseri fukahâ sa­bah namazında kıraetin uzun olmasının sünnet-i seniyeden olduğu­na ittifak etmişlerdir.[61]

 

Vacip Tealâ beş vakit namazı edayı emrettikten sonra salat-ı teheccüdle emretmek üzere buyuruyor.

[Gecenin bazısında sana ziyade ve fazilet olarak Kur'an'la tc-heccüd namazını edâ et.]

[Habibim! Rabbın Tealâ'mn seni memduh olan bir makamda ba set m esi ve o makamda ikâme etmesi,    senin için me'mûldür.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Rabbına takarrup edip sevabın zi­yade olmasını istersen gecenin bazısında uykudan kalk kıraet-i Kur'an'la teheccüd namazını edâ et ki o teheccüd namazı sair fe-râiz üzerine senin için ziyade bir farz olarak edasına sa'yet de se­vabın ziyade olsun. Zira; Rabbın seni makam-ı kurbiyet ve dere-ce-i visal olan makam-ı mahmudda ikame edecektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile teheccüd; biraz uykudan sonra kalkıp kılınan namazdır. Uykuyu bölüp kalkmak da meşakkat ve gayretle hasıl olduğundan külfete delâlet eden babından teheccüd denmiştir. Yahud teheccüd namazı; kabirde ve sekerât-ı 7nevtinde insanın rahatına sebep olacağına binaen teheccüd den­miştir. Çünkü hücûd ; uyku ve rahat manasınadır, teheccüd    ise uyku ve rahatı terkle edâ edilen namazdır,

Iptidâ-yı islâmda .teheccüd namazı her mümine farz iken beş vakit namaz farz olunca ümmet hakkında teheccüdün farziyeti nesholunmuşsa da nafile olarak meşruiyeti baki kalmıştır. Binaen­aleyh; ümmetin zühd ü takva erbabından teheçcüd namazına de­vam edip faziletini alanlar vardır. Ama Resulüllah, hakkında far-ziyeti bu âyetle sabittir ve hassa-i Nebidendir, Resulüllah için zi­yade bir şeref ve fazilettir ve salât-ı mefrûza üzerine zâid bir farz olduğu cihetle nafile ve farziyeti Resulüllah'a mahsus olduğunu beyan için «Sana nafile»- denmiştir.

Bu âyette makam~ı mahmud ile murad; Resulül-, lah'ın şefaat makamıdır. Zira; o makamda günahkârlara ve bîçâ­relere şefaat edince ehl-i mahşer tarafından Resulüllah'ın sena olu­nacağına binaen o makama mahmud denilmiştir. Hatta o makamda Resulüllah'ın pek çok sena olunacağına işaret için ta'zîme ve kes­rete delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Çünkü; ni'met ne kadar büyük olursa mukabilindeki hamd ü sena­nın da o kadar çok ve büyük olması lâyıktır. Binaenaleyh; Ma-kam-ı Mahmudla murad; Resulüllah'ın asîlere şefaat makamıdır. Zira; insanın azabını vesair zararını def etmek sevabını tezyîd et­mekten daha mühimdir. Çünkü; defi mefâsid celb-i menfeatten evlâdır. Şu halde günahın affına dair şefaat derecâtın terfiine şe­faatten ehemm olduğu cihetle çok seyyiâtın affı daha münasip ol­duğundan Makam-ı Mahmudla murad; seyyiâtın affına dair olan şefaatin makamıdır. İşte bu makam; cümle nâsm fevkinde bir ma­kamdır ki Cenab-ı Hak onu ancak Resulüne ihsan etmiştir. Çünkü umûm nâsa şefaat; enbiyâ içinden ancak âhir zaman nebisine mü­yesser olacağına dair eserler dahi bu manâyı te'yîd eder.

Vacip Tealâ'mn kelâmında kelimesi vucûb manâsına olduğundan o makam-ı mahmudun Resulülah'a ihsan olunacağı kat'î olmasına delâlet eder

Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette makamı mah­mudla murad; Makam-ı şefaat olduğuna (Ebu Hüreyre) hazretle­rinden mervî olan bir hadis-i şerif de delâlet eder. Çünkü; Resulül- , lah makam-ı mahmudu tefsir sadedinde buyurmuştur ki «makam-ı mahmud; şol bir makamdır ki o makamda ben ümmetime şefaat ederim». İşte bu hadis; makam-ı mahmudu tefsirdir.

Hulâsa; teheçcüd namazı ümmet hakkında nafile ve Resulüllah hakkında vacip ve makam-ı inahmudun Resulüllah'a mahsus makam-ı şefaat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[62]

 

Vacip Tealâ Resulü makam-ı mahmuda ba's edeceğini beyan­dan sonra o makamı Rabbısından istirham etmesini habibine ta'-lîm etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen Rabbma münacâtinda de ki «Ey benim Bab-bim! Beni cemi' zeüeden tâhir olarak kabrimde razı olacağım bir makama idhâl ve kabrimden kaldırdığında beni envâ-ı kerametle dolu ve razı olacağım bir mahalle ihrâc ve benim için kendi indin­den hüccetler halket ki ben o hüccetlerle bana muhalefet edenlere müdafaa ve o hüccetlerin yardımıyla hasmıma galebe edeyim, ha­sımlarım mağlûp olarak dinimi kabul ve davetime icabet etsinler» demekle istirhamda bulun.]

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beya'n olunduğu veçhile muhrecetstdıkla murad; Mekke ve müdhaIed  k la murad; Medine'dir. Çünkü; Resulüllah'ı müşrikler Mekke'den-çı­karmak için bir çok teşebbüsâtta bulunmaları üzerine Cenab-ı Hak Mekke'den Medine'ye hicret etmesini emredince Mekke'den huru­cu ve Medine'ye duhûlü zımnında bu yolda münâcâatta bulunma­sını habibine ta'lîm için bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Ya Rabbi! Beni marzî ve makbul olan Me­dine'ye idhâl ve razı olacağını bir surette kâfirlerin Şerrinden emin olarak Mekke'den çıkar ki huzur-u kalple ibadetine devam edeyim ve kendi indinden bana saltanat ve kuvvet ver ki o kuvvet bana yardım etsin ve din-i islâm mansûr olsun | demektir.

Yahud müdhale sıdıkla murad; namazdır. Buna nazaran manâyı âyet: [Ya Rabbi! Beni namaza sıdk u ihlâsla idhâl ve na­mazdan ferağımda sıdk u ihlâs ve şükrüne kıyam ve devamla ihrâc et ki ubudiyetin vazifesini lâyıkıyla edâ etmiş olayım | de­mektir.

Yahut her şeye duhûl ve huruca şâmildir. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Ya Rabbi! Mühimmât-ı din ve saireden beni idhâl et­tiğin her şeye ubudiyetinde devam ve sadakatimle beraber idhâl ve ihrâc ettiğin her şeyde ubudiyetinde sadakatimle beraber ihrâc et ki her işe başladığımda sadakatle başlayayım ve bıraktığımda sadakatle bırakayım) demektir.

Şu beyan olunan manâdan herhangisi murad olunursa olun­sun insan için lâzım olan umur-u meşrûadan her neye başlarsa hüsn-ü niyet ve sadakatla emr-i İlâhiye tevfîk ederek başlamak ve o işten feragatte hüsn-ü suretle çıkmak lâzım olduğu gibi bu yolda dua etmek ubudiyetin vezaif-i cümlesinden olduğuna bu âyet delâlet eder.

Vacip Tealâ Resulüne yardım edecek bir kudret ve saltanat istemesini emrettikten sonra Resulünün duasını kabul ettiğini be­yan etmek üzere :

buyuruyor.

[Habibim! Sen kâfirlere de ki «Hak olan Kuran ve İsİâm gel­di ve batıl olan küfür ve şirk muzmahil oldu gitti. Zira küfür; had­dizatında muzmahil oldu.]

Beyzavî'nin beyanı veçhile Zehûk ; Bir şeyin mahallin­den çıkıp muzmahil olmasıdır. Binaenaleyh; din-i islâm gelince din-i şirk mihverinden çıktı. Muhafaza eden erbâb-ı şirkin perişan olmasıyla âyin-i şirk de muzmahil oldu gitti. Hatta imam-ı (Müs­lim) ve (Buharı) nin ittifaklarıyla (İbni Mes'ud) hazretlerinin ri­vayet ettiği bir hadiste Mekke'nin fethi günü Resulüllah'ın Ka'be'nin etrafında olan üçyüz altmış putun herbirine elindeki asa ile işaret ederek bu âyeti okuduğu ve herbirinin gözlerinden asayı ta­kıp yere yatırdığı ve ashabı tarafından her birinin parçalandığı ve yalnız Ka'be'nin damında tunçtan nıa'mûl (Benî Huzâa) nın bir putu kalıp Hz. Ali'ye emrile Hz. Ali'nin çıkıp onu da yere atıp parçaladığı müfessirînin cümle-i beyanatlarmdandır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hafcla ttıurad; Din-i İslâm ve şeriat-ı Ahmediyyedir.. Battlla murad; Din-i İslâmın gayrı her şeydir. Gerçi batılın da âlemde hükümferma olup revaç bulduğu zamanlar olursa da zatında muzmahil ve daima zevale maruz ve akıbeti helaktir.

Hulâsa; hakkın geldiği yerde batılın gideceği, batıl için bazı zamanda bir devlet ve savlet olursa da sebat etmeyip seri üz zeval ve" hakka karşı batılın daima mağlûp olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[63]

 

Vacip Tealâ itikâdiyât, ameliyat, ahvâl-i âhiret, kaza, kader ve bilhassa beş vakit namaz ve teheccüdle emredip sair menafi-i inşa-niyeyi beyandan sonra bu ahkâmın kâffesi Kur'an'dâ mevcut ol­duğu cihetle Ehl-i imana Kur'an'ın şifâ ve rahmet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Kurandan müminlere şifâ ve rahmet olan âyetleri inzal ederiz. Halbuki Kur'an; iman etmeyen zalimlere ziyade etmez, illâ zarar ve ziyanlarını ziyade eder.]

Yani Kur'an'dâ beyan olunan ahkâm mü'minlerin emrâz-ı bâ-tınıyesi mesabesinde olan itikâd-ı bâtılı ve emrâz-ı zâhiriyesi me­sabesinde olan ahlâk-ı zemîmeyi izale ve itikad-ı hakka ve ahlâk-ı hamîdeye irşâd ettiğinden ehl-i iman için ayn-ı şifâ ve ahkâmıyla amel ettikleri için haklarında ayn-ı rahmettir. Lâkin Kur'an'a iman etmemekle nefislerine zulmeden kâfirlerin Kur'an zararlarını zi­yade eder. Çünkü; her âyet nazil oldukça imandan imtina etmeleri bir zarar olduğu cihetle "her bir âyet nazil olunca o âyete iman et­memeleri zarar üzerine zarar olmakla zararları tezâyüd eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyâ-yı kiram hazerâtı etıbba ve ümmetleri de tedaviye muhtaç olan hastalar ve şeriatler de tabibin hastaya vermiş olduğu deva mesabesinde olduğundan Kur5-an'a iman edenler tabibin ilâcını istimal ile büznillâh şifa bulan hastalar gibi kâfirler de tabibe müracaat etmeyip helak olanlar menzilinde olduklarını Cen.ab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; devanın emrâz-ı zahiriye ve batıniyeye nazaran iki kısmı olduğu gibi devayı dinî de iki kısımdır ki bi­rincisi; emrâz-ı batıniye mesabesinde olan itikâd-ı hatıla deva, ikincisi; emrâz-ı zahiriye mesabesinde olan ahlâk-ı zemîmeye devadır,

Beyzavî'nin beyanına da olan beyaniye olduğuna göre Kur'an'm küllisi şifadır. Ve teb'i-ziye olduğuna nazaran «Kur'an'dan bazı şifa olan âyetleri biz in­zal ederiz" demektir. Buna nazaran bu âyette şifa ile murad; şifa~yı dsmânîdir: Çünkü; teberrüken Kur'an'm kıraetiyle bir çok hastaların şifa bulduğu her zaman görüldüğü cihetle meydanda bir hakikattir. Şu kadar ki şifa-yı cismanî sağlam itikada mevkuf­tur. Zira; ilâçta tesiri halkeden Allahü Tealâ kendi kelâmına mü­racaat ederek şifasını halketmesini istirham eden kimsenin ilâç vesilesiyle şifasını halkettiği gibi Kur'an vesilesiyle de halkedeceği evleviyetle sabit olur. Fakat Kur'an'm hakayikını ve şifayı halke-decek Allahü Tealâ'mn kelâmı olduğunu düşünerek okumak ve üflemek lâzımdır.

Ahkâmıyla amel eden kimselerin saâdet-i ebediyyeye nail ola­caklarına binaen ehl-i imana Kur'an rahmettir. Fakat marazı izâle menafii celbetmek üzerine mukaddem olduğu cihetle Cenab-ı Hak zararı izale kabilinden olan şifayı celb-i menfeat kabilinden olan rahmet üzerine takdim etmiştir. Kâfirler Kur'an'ı işitince gazabla adavet ettiklerinden ahkârniyle amel ettikleri surette alacakları ecri fevtettikleri gibi haklarında Kur'an zarardır. Çünkü; amel etmedikleri, cihetle muazzeb olacaklardır ve her âyet nazil oldukça inkârları küfrüzere küfür olduğu cihetle gün be gün zararları tezayüd etmiştir.[64]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın müminlere şifa ve rahmet olduğunu beyandan sonra insanların lâyık olduğu kadar Kur'an'a yapışma­dıklarım beyan etmek üzere :

[Biz insana nimetlerimizi in'âm ettiğimizde   bizim zikrimiz-ve davetimizden   i'râz eder ve yanını

[Habîbim! Sen «herkes kendi tarikatı üzerine amel eder» de.]

[Herkes kendi tarikma göre amel edince sizin Rabbımz tarî­kin ziyade doğrusuna sülük eden kimseyi herkesten ziyade bilir.]

Yani; insanın bir hâl üzere kararı ve sebatı yoktur. Zira; biz insana lütfumuzdan sıhhat-ı beden, afiyet ve bol rızık verip mai­şetini tevsi' etmek suretiyle in'âm ettiğimizde bizim zikrimizden, tarîk-ı hakka davetimizden ve hakkında şifa ve rahmet olan Kur'-an'dan i'râz eder ve kendi zatıyla bize takarrubdan uzaklaşır. Sanki her şeyden müstağni ve kimseye ihtiyacı yoktur, elinde olan-ni­metler hemen kendi istihkakı ve umurunda müstakil gibi bir tavırla hareket ve hakka itaattan tekebbür eder. O insana hastalık, fakr u faka gibi bir şer ve belâ isabet ederse rahmet-i ilâhiyyeden ümidini biîkülliye keser ve ye'si tamla me'yûs olur, kendini her % ni'metten mahrum addeder. Halbuki taazzum ye tekebbürde ifrat, ye's ü hirmancla tefrit şer'aiî ve aklen mezmûmdur. Habibim! Hal ü şanı bundan ibaret olan insana sen «Haklı ve haksız, dalâ­lette ve hidayette olan her şahıs kendi hali ve vakti müşabih oldu­ğu tarikat ve ahvâli rühiyesi ve mizacı bedenine muvafık surette amel eder» demekle herkesin müyesser olduğu amelin kendi tut­tuğu tarîkin icabı olduğunu beyan et. Zira; herkes iradesini sarf ettiği cihete muvaffak ve müyesser olur. Binaenaleyh; Eğer insa­nın nefsi şerîre ve habîse olursa ondan ef'âl-i kabiha ve eğer insa­nın nefsi şerife ve tahire olursa ondan da ef'âl-i hasene ve ahlâk-ı hamide sudur eder. Şu halde efâlin iyiliği ve kötülüğü nefsin iyi­liğine ve kötülüğüne tabi'dir, herkes kendi tıyneti üzerine amel edince sizin Rabbınız, tarîki doğru olan, matluba vuslatta ve hakka ittibâda ziyade olan kimseyi herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; herkesin tarîkati, mezhebi ve âdeti üzere nefsin tayyib veya haba­seti icabı amel ettiğini beyanla Kur'an'ın bazı kimseler hakkında şifa ve rahmet, bazı ahar hakkında helak ve hasarını mucip oldu­ğunu te'kîd ve te'yfcl etmiştir. Bir şeyde iki cihetle tesir manevi­yâtta olduğu gibi maddiyâtta dahi vardır. Meselâ güneş tuz gölünü dondurur, halbuki karı ve yağı eritir, çamaşır yıkayıcının çamaşı­rını beyazlandırır fakat kendini karartır. Zira; bir müessirden su­dur eden tesir mahallin kabiliyeti ve istidadına göre feyezan eder. Binaenaleyh; Kur'an bazı kimseye şifa ve rahmet olduğu gibi bazı âhara iman etmediğinden hakkında aynı mazarrat olur.    .

Nisâbûri'de beyan olunduğu veçhile manası­nadır. Yani; «İnsana biz ni'met verince yan ve arkasını dönmekle bizden uzak olur» demektir. Çünkü; bir sözü dinlemekten tekeb­bür eden kimse dinlememek için arkasını dönmek âdettir. Kâfir­ler dahi ni'meti İlâhiyeye müstağrak olunca davet-i îlâhiyeye ve

bilhassa Kur'an'a arkalarını dönerler. sıyret ve tarikat ve mizacına tabi' olan ahvâl ki hidayet ve dalâlet üzere teşekkül eden hali demektir. Şu halde «Her insan hidayet veya dalaletten hangi ciheti ihtiyar etmişse ihtiyar ettiği cihet onun tarikatıdır ki şâkilesi» demektir.

Hâzin'de ve Beyzavî'de beyan olunduğu veçhile şâkiIe ; cevher-i ruh manasınadır. Şu halde «Herkes cevher-i ruhunun ica­bı vech üzere amel eder» demektir. Binaenaleyh; cevher-i ruhu tâhir olursa ameli tayyib olur ve eğer cevher-i ruhu necis olursa ameli habis olur. Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Şâkile din manâsına dahi olabilir. Zira herkes; iltizam ettiği din üzere amel eder. Ama dini, din-i hak olursa matluba vasıl olmakla müsâb olur ve eğer dini batıl olursa muazzeb olur.

Bu âyet; Dört hükmü havidir:

Birincisi; İnsan ni'mete müstağrak olduğunda haktan i'râz edip uzaklaşmasıdır.

İkincisi; insana bir zarar isabet ettiğinde rahmet-i îlâ-hiyeden ümidini kesmesidir.

Üçüncüsü; İnsanın cevher-i ruhunun icab ettiği siret üzere amel etmesidir.

Dördüncüsü; doğru yol tutan kimseleri Rabbı Tealâ'-nın herkesten ziyade bilmesidir.[65]

 

Vacip Teaîâ insanın halet-i cibilliyesinden ve ruhunun tesi­rinden bahsedince ruhdan bahsetmek üzere Yehûd veyahud müş­riklerin suallerini ve Resulüdür, cevabını beyan zımnında buyuruyor.

[Habibim onlar sana ruhtan sual ederler. Sen «Ruh benim Rabbimin emrindendir» demekle cevap ver.]

[Halbuki size ilimden verilmedi, ancak az bir şey verildi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Yahudiler veya müşrikler ecsâda tealluk eden ruhun mahiyeti hakikiyyesinden, miktarından, bede­ne teallukunun keyfiyetinden, cesede irtibatından ve bedenden na­sıl infisâl ettiğinden suâl ederler. Sen cevabında «ruhun hakikati, bedene keyfiyet-i tealluku ve bedenden infisali Rabbımın emrin­den neş'et eder. İlmi kendine mahsustur. Binaenaleyh; ruhun ne­den ibaret olduğuna insanların ilmi lâhik olamaz. Ey insanlar! Size ilimden verilmedi, illâ az bir .şey verildi. Şu halde siz ruhun neden ibaret olduğunu ve bedene teallukunu bilemezsiniz» demekle on­lara cevap verir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ruhla murad; Kur'an veyahut Cibril-i Emin olduğuna dair rivayet varsa da esah olan ruhla murad; bedene tealluk edip ecsârmn hayatına sebep olan ruhtur.

Ruhtan suâl eden Medine yahudüeridir veyahut Mekke müş­rikleridir. Suâl; ruhun mahiyetinden veya kıdem ve hudûsundan veyahud bedenden ayrıldıktan sonra bakî olup olmadığından ve­yahut seâdet ve şekâvetinden suâl olmak ihtimali varsa da esah olan suâl; ruhun mahiyetindendir. Çünkü emr-i İlâhîden olduğunu beyanla iktifa; sualin, mahiyetinden sual olup kulların mahiyet-i ruhu bilemiyeceklerine delâlet eder. Eğer sual şöyle tasvir olunur­sa ki: «Ruh beden dahilinde bir cisim midir? Yahud mizac-ı be­den midir? Veyahud bedenle kaim bir araz mıdır?" Cevapta şöyle tevil olunur; «Ruh emr-i-İlâhî olan «kün» emriyle hadis bir cev­herdir ki cesede mugayir hayat ifade etmesi için halkolunmuş bir şeydir. Binaenaleyh; kadîm değildir».

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile insanın ne­den ibaret olduğunda dört mezhep vardır:

Birincisi; insan yalnız cisimdir. Gerçi cumhur-u mü-tekellimînden bu mezhebi itlizâm edenler varsa da batıldır. Çünkü cismin; ziyade veya noksanı kaabil olduğundan şahs-ı vahidin te­beddülünü müstelzim olduğu gibi insanın umur ve hususunu dü­şündüğünde bedenden gafil olduğu cihetle insan cisimden ibaret olduğunda nefisten gafil olmak lâzım gelir. Azalarına kendini mu-zaaf kılıp benim cesedim, benim elim ve benim ayağım gibi terki-bâtla kendi azasından haber verdiğinde insanın şu azalardan başka bir şey olduğuna delâlet eder. Zira; bir şeyin nefsine muzaf olması caiz olmadığından herhalde muzaf, muzafün ileyhe mugayir olmak lâzımdır. İnsanın vefatından sonra o insana sadaka vermek ve ru­huna Kur'an okumak gibi hediyeler gönderilmesinin cevazı insa­nın bu cesedden başka bir şey olduğuna delâlet eder. Eğer insan aynı ceset olsa ceset çürüyüp toprağa karıştığı ve müdrik olma­dığı cihetle ona sadaka vermek ve hediye göndermek de bir fayda olmazdı. Zira hediye ve ziyaret; müdrike olur. Kezalik rüyada öle­nin evlâd ve ahfadına bazı vesâyada bulunması Ve dünyadaki ha­line temessül ederek görüşüp konuşması insanın cesedden ibaret olmadığına delâlet eder. Çünkü; vesâyada bulunmak ve konuşmak cesedin vazifesi değildir. Cesetten el, ayak, göz, kulak gibi bazı azanın noksan olmasından insanın tenakusu lâzım gelmiyor. Eğer insan cesedden ibaret olsa azanın tenakusu ile insanda tenakus ederdi. Kezalik Resulüllah'm Cibril-i Emin'i (Dihyet ül Kelbî) is­minde bir insan suretinde gördüğü mervîdir. Halbuki bu surette insan cismi var velâkin insan yok melek var. Velhâsıl şu tafsilât­tan anlaşıldığı veçhile insan yalnız cisimden ibaret değildir.

İkincisi; insanın cisimle arazdan mürekkep olmasıdır. Bu mezheb de batıldır. Zira; araz kaaim olmadığından eğer araz insan olsa bir zamanda mükellef olanın diğer zamanda mükellef olmaması lâzım gelir. Çünkü; Bir zamanda mevcut ve mükellef olan araz diğer zamanda yoktur, bu ise batıldır: Binaenaleyh; in­sanın cisimle arazdan mürekkep olması da batıldır.

Üçüncüsü; insanın cevher-i mücerret olmasıdır. Bu da batıldır. Zira; yalnız cevher olsa cismin insandan hariç bir şey ol­ması lâzım gelir. Halbuki hariçte insan bu cisimle kaaim ve cismi insandan bir şey değildir. Binaenaleyh; insanın cisimden başka bir cevher olması da batıldır.

Dördüncüsü; insan bedenle ruhtan mürekkeptir. Sa­hih olan da budur. Çünkü; tahkike göre insanın bedeni rahm-i ma-derde tekemmül edip ruhu kabule istidadı tam ve kabiliyet geldi­ğinde Cenab-ı Hak onun ruhunu halkeder ki ruh bir cevher-i nu-ranî olup şemsin ziyasının nüfuzu gibi bedene nüfuz eder ve bu cevherin tebdil, tahvil ve tefriki mümkün değildir. Âdeta gül ya-ğıhın gül yaprağına ve susam yağının susam tanesine sereyanı gibi sereyan eder ve bu cihetle bedene hayat gelir ve harekete, tedbir ve tasarrufa başlar ve ne zaman ki ruhla bedenin imtizacına halel gelir ve ecel-i mev'udüna tesadüf eden zamanda gül yağının yap­raktan ayrılıp da yaprağın kuruduğu ve susam yağının taneden ayrılıp tanenin bir kavuz halinde kaldığı gibi ruh da bedenden ay­rılıp ceset insanda muattal bir hale gelir. Çünkü beyinlerinde ir-' tibat kalmayınca mevt hasıl olur. Beden çürür toprağa karışır ruh baki kalır. Vakt-ı merhûnu gelip ceset tekrar iade olununcaya ka­dar intizar eder. Ceset iade olununca ruh kendi cesedine avdet eder ve âlem-i âhiret hasıl olur. Sual ve hesap için davet olunur. Binaenaleyh saîd ise saadetine ve eğer şakî ise şekâveti ebediye-sine ulaşır. Şu halde ruh ve ceset başka başka şeylerdir. İrade-i İlâhiye ile birinin aharla imtizacıyla mecmuu bir araya gelmekle insan olur, yoksa yalnız ceset insan olamaz. Eğer yalnız ceset insan olsa ruhsuz cesedin mükellef ve kabil-i hitap olması lâzım gelir, bu ise batıldır. Çünkü; ruhsuz his ve idrak olmaz ki kabili hitâb olsun. Yalnız ruh da insan olamaz. Zira yalnız ruh; tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olmaz. Çünkü; mükellef olsa bedensiz mükellef olduğu vazifeyi eda etmesi mümkün değildir. Binaenaleyh; insanın ruhla bedenden mürekkep olduğu meydanda bir hakikattir. Lâkin bede­ne sirayet eden ruhun hakikati ve künh ü mahiyeti neden ibaret olduğu bilinememiştir. Bazı etibbAnm «Ruh kandan ibarettir. Zi­ra; kan olmayınca ruh olmaz» dedikleri yanlıştır. Evet! Kan olma­yan cisimde can olmaz, bu doğrudur. Fakat bundan kanın ruh ol­ması lâzım gelmez. Zira; kanla dolu olan insanlar da füc'eten ve­fat ederler. Ancak «Kan bedende ruhun bakasına şarttır» denilir­se bu söz vakıa muvafık olabilir, yoksa kan ruh değildir. Şurası kafidir ki ruh cesede mugayir bir cevherdir ve cesetle imtizacı kaabildir ve cesetle ruh yekdiğerine rabtolununca tedbîr ve tasar­rufa ve işlerini tefekküre kaabil bir insan olduğu muhakkak ve-ikisi birbirinden ayrılınca tekâliften ve tasarruftan vareste ve mu­attal olarak kaldıkları da meydandadır.

Tefsiri Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nü­zulü; Mekke'liler içtima' ederek Muhammed (S.A.) bizim içimiz­den neş'et etti. Halini biliriz, yalan söyler diyemeyiz. Bu, nübüv­vet davasında bulunuyor. Medine'deki Yahudilere bir cemaat gön­derelim. Ahval-i nübüvvetten sual etsinler. Bakalım! Muhammed  (S.A.) in hali eııbiya-yı sabıkanın haline ve davası enbiya-yı sa­bıkanın davasma muvafık mıdır? dediler, Medine'ye bir cemaat gönderdiler. Yahudiler müşriklerin istifsarına cevaben "Muham-med (S.A.) den (Ashab-ı Kehif), (İskender-i Zülkarneyn) ve (Ruh) dan sual edin. Eğer evvelkilere cevap verir ruha cevap ver­mezse nebidir» dediler. Medine'ye gidenler geri gelip müşriklerin bu üç şeyden sual etmeleri üzerine (Sure-i Kehif) de tafsilen be­yan olunacağı veçhile bu âyetin nazil olduğu mervîdir.[66]

 

Vacip Tealâ insanlara ilimden az bir şey verildiğini beyandan sonra dilerse o azıcık şeyi dahi almağa kaadir olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki ya Ekrem-er Rusül! Eğer biz istesek umum nâsi ir şad için sana gönderdiğimiz. Kur'an'ı el­bette biz mushaflardan kaldırmak ve hafızların kalplerinden sil­mekle gideririz ve onu hatırlardan çıkardıktan sonra habibim! Sen kendin için bizim aleyhimize bir yardımcı bulamazsın. Zira; senin hukukunu muhafaza ve sana vekâlet edecek bir kimse yoktur.]

[Velâkin Kur'an'm bekası habibim! Rabbından sana ihsandır. Zira; Rabbın Tealâ'nın senin üzerine ihsanı büyük oldu.] Çünkü; Kur'an'ı sana inzal ve kıyamete kadar ibkâ ettiği gibi Benî Adem'in ulusu ve enbiyânın hatemi kıldı ve Makam-ı Mahmudu sana ver­di. Bunların cümlesi, hakkında büyük fazlı İlâhîdir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ bu âyet­te Resulüne iki veçhile nimetini beyan etmiştir.

Birincisi; Kur'an'ı kaldırmaya kaadirken kaldırmayıp kıyamete kadar ibkâ etmesidir.

İkincisi; fazl u kereminin resulü üzerine büyük olma­sıdır. Dilerse Kur'an'ı kaldırmakla murad; mushaflardan silmek ve hafızların kalplerinde elfazı unutturmaktır. Yoksa asıl Kur'an'ın ref'i mümkün değildir. Zira; Kelamullah olduğu cihetle ref i müm­kün olmadığı gibi levh-i mahfuzda dahi sabittir, kıyametin evai-linde kalplerden ve mushaflardan kaldırılacağı (îbni Mes'ud) dan ve daha bazı ashabdan mervidir. Şu haide Kur'an'ın vahyolunması ihsan-ı İlâhî olduğu gibi bakası da ayrıca bir ihsandır. Binaena­leyh; ehl-i iman mucibiyle iman etmek suretiyle bu ni'metin şükrünü eda etmelidirler[67]

 

Vâcip Tealâ -Kur'an'in fazl-ı İlâhî olduğunu beyan ettiği gibi ins ü cin cemolsalar Kur'an'ın mislini getirmeye muktedir olamı-yacaklanni' beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen Kur'an'a itiraz edenlere de ki «Allahü Tealâ'* ya yemin ederim ki eğer ins ü cin birbirine muavenet eder olduğu Kısr'an'îsı mislisıi getlremesler veîevse bazısı bazısına sahlr ve yar­dımcı olsun.]. Zira; mislini getirmek kudreti beşerden hariçtir ki nıahluk-kelâmı olmaktan çok yüksektir. Çünkü; Kur'an'ın nazmı, elfaz ve âyetlerinin birbirine rabtı, mugayyebâttan haber vermesi mucizdir. Binâenaleyh; belâgatin en yüksek tabakasından olduğu cihetle beşerin söyliyebileceği sözlerden değildir.

Tefsirdi Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran müşriklerin «Biz Kur'an'ın mislini getirmek murad etsek getiririz» demeleri üze­ne onları red ve tekzip etmek üzere bu âyetin nazil olduğu mervîdir. Çok çalışıp kısa bir .gûre'nin bile mislini getirememeleriyle âyetin sırrı zuhur etmiş ve insanların aczi sabit olunca Kur'an'ın muciz olduğu tahakkuk.eylemiştir. Şu halde cinnilere nazaran mu-ciz olduğu ise evleviyetle sabittir. Zira; insanlardan belagat ve fe­sahat sahibi Jisan-ı Kur'an üzere söyleyen araplar aciz olunca o lisanın gayrı lisan sahibi olan cinnilerin aczi şüphesizdir.

emsal onlara ziyade etmedis illâ kemâli şiddetle inkârlarına ziyada

Yani; nâsa şu Kur'an'da biz ibrete, ahkâm-ı dünyaya, âhirete, nübüvvete, ilahiyata ve ümemi salifenin ahvaline, cennete, cehen­neme, vaad ü vaîde müteallik her neviden misâller getirdik ve maksadı izah ettik. Biz böyle tekrar tekrar beyan edince nâsın va­zifesi; mucibiyle amel etmek iken ekserisi küfrân-ı ni'met ederek Kur'an'ı kabulden imtina ettiler. Binaenaleyh; nübüvveti inkârla hali şirkte kaldılar.[68]

 

Vacip Teaîâ Kur'an'ın muciz olduğunu ve Kur'an'da nâsa ah­kâmını anlatmak için bir çok misaller getirdiğini beyandan sonra müşriklerin Kur'an'a kanaat etmeyip başka mucizeler istediklerini beyan etmek üzere :

etmeyiz» dediler.] Ve bu kadarla da iktifa etmiyerek sözlerine şu­nu da ilâve ettiler ve dediler ki:

[«»Veyahut senin için hurmadan ve üzümden biı bahçe olup o bahçenin ağaçlarının aralarından nehirler cereyan ederek şiddetle akmadıkça biz sana iman etmeyiz.»] İşte bu gibi menfeatleri gör­medikçe iman etmeyeceklerini beyanla beraber yine dediler ki :

[Veyahut senin söylediğin gibi bizim üzerimize semayı parça parça düşürmedikçe veyahut bize karşı açıkta Allah'ı ve melekleri getirip göstermedikçe biz sana iman etmeyiz.] demekle azabın gel­mesini veyahut Allah'ı ve melekleri görmek istediler ve bununla da kanaat etmeyerek dediler ki :

[«Veyahut «enin için altından ve gümüşten yapılmış müzey­yen bir ev olmadıkça veyahut sen semâya çıkmadıkça elbette biz sana iman etmeyiz» demekle imanlarını muhale talik ettiler.] Ve bilhassa Kur'an'a iman etmiyeceklerini beyan etmek üzere dedi­ler ki :

[«Ya Muhammedi (S.A.) Sen bizim üzerimize açık bir kitap inzal edip o kitabı biz okumadıkça mücerred senin semaya çıkman için elbette biz sana ve Kur'an'a iman etmeyiz» demekle birtakım mu'cizât istediler.]

[Habibim! Sen bunlara «Beni terbiye eden Rabbımı cemi* ne-kâisten tenzih ederim. Zira; ben olmadım, illâ sizin gibi beşer oldum ve taraf-ı İlâhîden sizi ir şad için gönderilmiş resulüm» de ve bu taleplerini reddet.]

Yani; müşrikler imanlarını muhale talik ederek birtakım te­kâlifte bulundular. Çünkü; Taberî, Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir akşam Mekke'nin eşrafı Ka'be'nin damına içtima ederek ResulüIIah'ı davet ederler. Resulüllah imanlarına ümit ederek teşrif edince «Ya Muhammed (S.A.) Sen garîb bir davada bulunuyorsun. Putlarımıza sebbedip âbâ ü ecdadımızı tah-tıe ediyorsun. Bundan maksadın dünya ise ne istersen verelim ve kendimize seni reis intihap edelim» dediler. Resulüllah «Ben ta­raf-ı İlâhîden meb'ûs resulüm. Ahkâmını size tebliğ ettim. Kabul ederseniz dünya ve âhirette nasibinizi alırsınız ve eğer kabul et­mezseniz bütün saadetten mahrum olursunuz" deyince onlar «Ma­dem ki sözünden dönmüyorsun, nübüvvet davasında ısrar ediyor­sun. Şu tekliflerimizi kabul ve arzularımızı yerine getir de sana iman edelim» demişlerdi. İşte o mecliste vaki olan tekliflerini tas­vir için Cenab-ı Hak bu âyetlerini inzal etmiş ve istedikleri altı nevi mucizeden her birini beyan buyurmuştur :.

Birinci talepleri: dediler ki : "Ya Muhammed! (S.A.) Madem ki nübüvvet davasında sebat ediyorsun. Mekke ara­zisi dardır. Sen bizim için Mekke'nin etrafında pınarlar akıt. Bol bol içelim, ekinler ekelim, bağlar dikelim. Ziraatımız genişlesin, karnımız doysun biz de sana iman edelim. Bize böyle bolluk temin etmedikçe biz sana iman etmeyiz». Bu teklifleriyle Mekke vadile­rinde Şam vadileri gibi suların cereyanını istediler.

İkinci talepleri: Dediler ki : «Umuma ajt pınarlar akıtmadığında, bari kendi nefsine ait hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu bir bağ olsun ki o ağaçların aralarından sular aksın ve ağaç­larda bir çok meyveler meydana gelsin görelim». Müşrikler böyle bir bahçe görmedikçe iman etmeyeceklerini söylediler.

Üçüncü talepleri: Dediler ki: «Gerek umuma, ge­rek nefsine ait hayır yapmıyacaksan bari şer yap. Zira; bazı kere biz iman etmediğimiz takdirde semâdan azap geleceğini söylersin. Kendi itikadınca o gelecek azabı getir, semayı parça parça üzeri­mize düşür». Bu suretle semadan azap gelmeyince iman etmiye-ceklerini söylediler.

Dördüncü talepleri: Dediler ki: »Sen kendi ta­rafından resul olduğun Allah'ı ve onun meleklerini bize mukabil olarak getir. Onlar senin Resul olduğuna şehâdet etsinler. Biz kar­şımızda görelim ve onları görmeyince sana iman etmeyiz». Bu ta­lepleri ile imanlarını muhale ta'lîk ettiler.

Beşinci talepleri: Dediler ki: «Sen kendin için altından ve gümüşten yapılmış müzeyyen bir hane inşâ edip göz­lerimiz görmedikçe iman etmeyiz». İşte böyle bir haneyi görme­dikçe iman etmiyeceklerini beyan ettiler.

Altıncı talepleri: Dediler ki: «Sen 'merdiven ku­rup gözümüzün önünde semaya çıkmadıkça biz sana iman etme­yiz». Bu talepleri ile imanlarını bir takım müşkülâta talik ettiler.

Resulüllah bunların bu hallerini görüp imanlarından me'yûs olunca o meclisten kalktı ve Resulüllah'm halası oğlu (Abdullah b, Umeyye) de kalktı ve «Ya Muhammed! (S.A.) Sen hiç bir tek­lifi kabul etmedin. Sen semaya çıksan dahi bize semadan bir ki­tap getirip o kitabı okumadıkça sade mücerret semaya çıktığın için elbette biz sana iman etmeyiz» deyince Cenab-ı Hak resulüne «Ha-bibim! Sen onların bu taleplerine cevap olarak beni envâı ni'met-leriyle terbiye eden Rabbımı cemi' nekâisten tenzihe ve cehaleti­nize teaccüp ederim. Zira; Ben de sizin gibi beşerim ve beşeriyette sizinle benim hiç bir farkımız yoktur. Şu kadar ki ben taraf-ı İlâ­hîden sizi irşâd için gönderilmiş resulüm. Sizin istediğiniz şeyleri halkedecek Allahü Tealâ'dır. İsterse halkeder, istemezse halket-mez, benini davamı ispata kâfi mucizem vardır. Binaenaleyh; Sizin bunları istemeniz inattan ibaret olduğu için Allahü Tealâ halket-mez. Zira; halketmiş olsa yine inat edecek ve başka şeyler isteye­ceksiniz de» buyurdu ve hane-i saadetine me'yûsen avdet edip' mahzun olunca bu vak'ayı tasvir ve tescil için bu âyetler nazil olmuştur.

Müşrikler ülûhiyetin evsafını risalette ve risaletin evsafını ülûhiyette aramakla cehaletlerini tamamen meydana koydukların­dan Cenab-ı Hak resulüne teşbihle emretmiştir. Zira;. «Allahü Tea-lâ'yı bize getirmeyince iman etmeyiz» demek Cenab-ı Hakkın gel­mek ve gitmekten münezzeh olduğunu bilemediklerini meydana koymaktır.

Beyzavî'nin beyanı veçhile bir pınar ki suyu çok, daima akar, kesilvıez, ve gibi parça manasınadır. davasına kefil manâsına oldu­ğu gibi mukabil manâsını dahi müfiddir. Yani «Aüahü Tealâ'yı da­vana kefîl ve şahit olduğu halde bize mukabil karşımıza getirme­dikçe iman etmeyiz» demektir. Zuhruf ; altından ve gü­müşten ziynet manasınadır.  yalnız semaya çıkmaklığın için iman etmeyiz. Binaenaleyh; semaya çıkmakla beraber bi­zim okuyacağımız müdevven bir kitap da beraber getirmelisin» demektir.[69]

 

Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerini ve bazı taleplerini beyan­dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nasa hidayet olan Kur'an geldiğinde onları imandan hiç hir şey menetmedi. Ancak «Allahü Tealâ beşeri Resul olarak gönderdi mi?» demeleri menetti.]

[Habibim! Sen onlara cevapta de ki «Eğer yer yüzünde ke-mâl-i istirahatle ikamet eder oldukları halde yürür melekler ol­saydı Biz Azimiişşân onlar üzerine semadan resul olarak melek gönderirdik velâkin yer yüzünde ikâmete ve imâra memur melek­ler olmadığından melekten resul göndermedik.»]

Yani; kâfirlerin emr-i nübüvvette şüphelerinden birisi de be­şeriyeti risalete münafi görmeleridir. Zira; nâsa doğru yolu göste­rir aynı hidayet olan Kur'an gelip hakayıkma muttali' oldukların­da onları iman etmekten hiç bir şey menetmedi. İllâ «Allahü Tealâ beşeri Resul olarak gönderdi mi?» demeleri menetti. Çünkü; onlar beşeriyetle risalet arasında münafat gördüler, «beşer, kendi misil­li beşerin noksanını ikmâle nasıl memur olur? Eğer Allah kulla­rını ıslâh için Resul göndermiş olsaydı melek gönderirdi» demek­le beşerin mansıb-ı risalete ta'yîn olunacağında şüphe ettiler. Hal­buki devr-i Âdem'den beri insanlara Resul beşerden olduğu ve bil­hassa pek büyük Resul tanıdıkları ve kendisine nisbetle iftihar et­tikleri İbrahim Aleyhisselâm'm beşer olduğunu bildikleri halde şu itirazları hamakat ve inatlarına sarih bir delildir. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şu itirazlarına karşı de ki «Eğer yer yüzünde sakin olarak Benî Adem gibi yürür melekler olsaydı biz onlar üze­rine semadan kendi cinslerinden Resul olarak melek gönderirdik. Zira; cinsin cinse Resul olması akla ve hikmete muvafıktır. Çünkü risalette ülfet ve ünsiyet lâzım, bu ise birbirinin haline vakıf olan cinsiyetle olur. Halbuki melekle beşer arasında cinsiyet olmadığı cihetle emr-i risaletten maksad-ı aslî olan irşâd ve tebligat hasıl olamaz» demekle şüphelerini izale et.

Tefsir-i Hâzin ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile Allahü Teaâl'nm Resulüne vermiş olduğu Kur'an vesair mucizât bunların istedikleri mucizelerden daha büyük ve davay-ı nübüvveti ispata kâfi olduğundan başka mucize istemez mücerret inat ve mükâbe-reden ibaret olduğu cihetle iman etmeyeceklerini bildiği için Ce-nab-i Hak halketmemiştir.

Hulâsa; müşriklerin imanlarına mani olan beşerin beşere ri-saletini baîd addetmeleri ve yer yüzündeki, halk melek olsa Resul­lerinin dahi melek olacağı ve arz üzerinde, imarına memur ve sa­kin olan halkın beşer olduğundan Resullerinin de beşer olması akla ve hikmete muvafık olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[70]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin    teanhüt ve temerrüdlerini beyandan sonra mucize talebine hacet olmadığını beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen kâfirlere cevapta de ki «Allahü Tealâ davamın sadık olduğuna yedimde mucizelerimle şehadet etti. Binaenaleyh; Allahü Tealâ sizinle benim beynimizde şâhid yönünden kâfi oldu. Zira Allahü Tealâ; kullarının zahir ve batın hallerini bilir ve cüm­le işlerini görür.» Şu halde benim nübüvvetime Allahü Tealâ şe­hadet edip elimde enva-ı mucizâtı halk etmekle nizaı kat'eden te'-yîdât-ı İlâh iyesi meydanda olduğu cihetle sizin istediğiniz muci­zelere ihtiyaç kalmamıştır. Binaenaleyh; inadınızın cezası size aittir.]

Bu âyet; Resulüllah'ı tesliye ve kâfirleri tehdittir. Çünkü; Re­sulünün davasına Allah'ın şahit olması ve kullarının ahvalini bilip görmesi tesliye ve tehditten başka bir şey değildir.[71]

 

Vacip Tealâ tehdidini icmâlen beyandan sonra dalâlette olan­ları tafsil ve dalâleti irtikâp edenleri tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimseyi Allahü Tealâ hidayette kılarsa ancak doğru yola temessükle mühtedî odur.]

[Eğer bir kimseyi su-u ihtiyarına binaen Allahü Tealâ idlâl ederse habibim! Sen onlar için Allah'ın gayrı elbette dostlar bula­mazsın ki o dostları onları Allah'ın azabından kurtarsın.]

[Biz o ıdlâl ettiğimiz kimseleri yevm-i kıyamette kör, dilsiz ve sağır oldukları halde yüzleri üzerine hasrederiz.]

[Zira; onların mahalleri cehennemdir,]

[Her ne zaman onların etlerini ve derilerini yakmakla Cehen­nemin alevi azalırsa biz derilerini ve etlerini iade etmekle onlara Cehennemin alevini ziyade ederiz.]

[İşte şu azap bizim âyetlerimize küfürleri sebebiyle onların cezasıdır.]

Yani; Bir kimse iradesini hidayete sarfla Allahü Tealâ onu hi­dayette kılarsa ancak doğru yolu bulmak sebebiyle hidayete vasıl olan odur, ama bir kimse ki iradesini dalâlete sarfla Allahü Tealâ onu dalâlette kıldı. Habibim! Sen onlar için Allah'ın gayrı onları azaptan kurtaracak yardımcılar bulamazsın. Biz Azimüşşân onları yevmi kıyamette gözleri görmez kulakları duymaz ve dilleri söy­lemez oldukları halde hasrederiz. Zira; onlar dünyada imanı kabul­den istikbâr ettikleri cihetle dünyadaki kibirlerine ceza olarak yüz­leri üzerine zelîl ve hakîr.olarak haşrolunurlar. Dünyada hakkı görmediklerine mukabil gözleri kör, hakkı duymadıklarına bedel kulakları sağır ve doğru söylemediklerine bedel dilsiz olarak arsa-i mahşere gelirler ve dünyada işledikleri amel üzere ceza görürler. Zira onların sığınacak mahalleri Cehennemdir, Cehennemden baş­ka yerleri yoktur. Her ne zaman ki etleri ve derileri yanmakla Ce­hennemin alevi sükûnet bulur hafiflerse biz onların muzmahil olan vücudlarını iade etmekle Cehennemin alevini ziyade ederiz. Çünkü; onlar âhireti tekziple iadeyi inkâr etmişlerdi. O inkârlarına mukabil biz onların yanmış vücutlarını ve Cehennemin şiddetini iade eder ve devam ettiririz. İşte şu nevi azaplar bizim vahdaniye­timize delil olan âyetlere ve Kur'an'a küfretmeleri sebebiyle on­ların cezalarıdır.

Bu âyette beyan olunduğu veçhile «yüzleri üzerine nasıl yü­rürler?» sualine Resulüllah'ın «Dünyada iki ayakları üzerinde yü­rütmeye kaadir olan Allahü Tealâ âhirette yüzleri üzerine dahi yürütmeye kaadirdir» buyurduğu Hazret-i Enes'in rivayetiyle Ni-sâbûrî ve Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; Resulül­lah'ın «Yevm-i kıyamette nâs üç sınıf üzere kalkar : Birin­cisi; yaya. İkincisi; binitli. Üçüncüsü; yüz­leri üzerine yürürler» buyurunca hazır bulunan Ashabı Kiram ta­rafından «yüzleri üzerine nasıl yürürler?» denildiğinde aynı ce­vabı verdiği (Ebu Hüreyre) hazretlerinden dahi mervîdir. Şu hal­de bu hadisler âyeti tefsir ettiği cihetle Ehl-i küfrün âhirette yüz­leri üzerine haşrolunacaklan hakikidir, tevile hacet yoktur.

Beyzavî ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin göz­leri görürse de rahat edecek ve gözlerini dinlendirecek şeyleri göre­mezler, kezâlik dilleri söylerse de taraf-ı İlâhîden kabul olunacak bir şey söyleyemezler ve kulakları duyarsa da tejezzüz. edecekleri bir şeyi duymazlar demektir. Şu tevcihe nazaran kâfirlerin göre­ceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetlerle bu âyet beyninde münafaat yoktur. Yahut bu âyet iptidaen haşro-lunacaklarm hallerini beyan etmiştir. Çünkü; bu hâl üzere haşro--lunup bir miktar ceza gördükten sonra arsa-i mahşerde kuvaları kendilerine iade olunacağı mervîdir. Buna nazaran göreceklerini, duyacaklarını ve söyliyeceklerini beyan eden âyetler arsai mah­şerde olacak hallerini beyan ettiği cihetle bu âyete nıünafi değildir.

Habt; durmak ve hafiflemek manasınadır. Seîr; Cehen­nemin yanar alevi manasınadır. Yani «Her ne zaman Cehennemin ateşi hafiflerse biz onu söndürmez alevini ziyadelendiririz» de­mektir.   .

Hulâsa; Allah'ın hidayette kıldığı kimsenin doğru yola vasıl olacağı, Allah'ın dalâlette kıldığı kimseler için yardımcının bulun-mıyacağı, onlar kıyamette, kör, dilsiz ve sağır olarak kabirlerinden kalkacakları, onların meskenleri Cehennem olup her ne zaman Ce­hennemin alevi sönmeye yüz tutarsa alevinin tekrar ziyadelene-ceğî ve şu azapların sebebi onların küfürleri olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[72]

 

Vacip Tealâ nübüvveti inkâr edenlerin cevaplarını ve cezala­rını beyandan sonra hasrı inkâr edenlerin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler haşri inkâr tarikiyle dediler ki: «Biz vefat edip ke­mik olup çürüyüp to? olduktan sonra kabrimizden kalkıp yeni bir mahlûk mu olacağız? Böyle şey olur mu ve çürümüş kemik ufa­lanmış toprak yeni bir insan olur mu ve bunu akıl kabul eder mi?» demekle haşri inkâra cesaret ettiler.]

[Ve şu minval üzere haşri inkâr ederler de bu kadar cesametle gökleri ve yeri halk eden Allahü Tealâ'nm onların mislini halket-meye kaadir olduğunu görmediler mi? Semâvât ve arzın cesamet­lerine bakıp da onları yaratmaya kaadir olan Allah'ın bunları tek­rar iadeye kaadir olduğunu bilmediler mi?] Hem gördüler hem de bildiler. îbtidâen icada kaadir olan Allahü Tealâ'nm sonra iadeye kaadir olacağı evleviyetle sabit değil mi? Ve iade, ibtidâen icad-dan daha kolay değil mi?

[Allahü Tealâ onlar için kendisinde asla   şüphe olmayan bir ecel halketmedi mi? Ve ecel halkettiğini görmediler mi? Bunda da şüpheleri var mıdır?]

[Bunların hepsini,gözleri önünde görüp bilirler velâkin zalim­ler her şeyden imtina ederler, ancak küfürden imtina etmezler.]

Çünkü zalimler hakkı kabulden, haşri ikrardan, âhirete imandan imtina ederler ve ancak şiddetle küfürden imtina etmeyip onda ısrar ederler.

Beyzavî'nin beyanı veçhile kendisinde şüphe olmayan ecelle murad; Herkesin vefatı için tayin olunan zamandır. Çünkü; bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Yahut; yevm-i kıyamettir. Bunda da şüphe yoktur. Zira; aklî ve naklî deliller kıyamette şüp­he bırakmamıştır. Şu halde kıyametin levazımından olan hasrın vukuunda dahi şüphe yoktur.[73]

 

Vacip Tealâ müşriklerin Mekke arazisinde suyun cereyanını/ bağlar, bahçeler meydana gelmesini, rızıklarınm çok olmasını is­tediklerini, beşeriyetin risalete münafî olduğunu iddia ettiklerini, kıyamette nasıl haşrolunacaklarmı ve haşn inkâr ettiklerini beyan­dan sonra eğer kendileri arzın hazinelerine malik olsalar bnhlede-ceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.          

[Habibim! Sen kâfirlere de ki ««Eğer siz Rabbimm ihsan hazi­nelerine malik olsanız malik olduğunuz takdirde infak korkusun­dan imsak edersiniz.» Halbuki insan nefsinde mü m sik oldu.]

Yani; Mekke havalisinde nehirlerin cereyanı ile haraset ve ziraatın tevessuunu mucize olarak senden   isteyenlere sendeki

«Cenab-ı Hakta sizin zannınız gibi buhul ve imsak şaibesi yoktur. Zira; buhul ve imsak insanlara mahsus ahlâk-ı zemîmedendir. Bi­naenaleyh; siz Rabbımın tükenmez rahmet hazinelerine malik ol­sanız infâk edemezsiniz. Çünkü; infâk edince tükenir korkusu her tarafınızı ihata ettiği cihetle tabiatınızda olan buhul sizi infaktan meneder. Zira; ftefs-i insan bahîldir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile "her ne kadar insanın bazı efradında cûd ü kerem ve sehâ olursa da esas itibariyle insan muhtaç ve zayıf bir mahlûk olduğundan tab'ında imsak vardır. Binaenaleyh; bazı kimse sevap ümidine ve bazısı da medih ve se­naya muhabbetine binaen sehâvet yapar, fakat emri arızîdir. Ya­hut «Cinsi insan mümsik» demektir. Şu halde cinsinde buhul ol­mak her ferdinde buhul olmasını icab etmez. Meselâ; «Enbiya-yı kiram hazerâtında buhlolmaz» diyerek bu âyete itiraz varid ola­maz. Zira âyet; cins-i insanda buhlolduğunu beyan edince bazı fer­din sehâsı âyete münafî denemez. Yahut âyet; ekserin halini beyan için varid olmuştur. Yani «Ekser-i, insan bahil oldu» demektir.[74]

 

Vacip Tealâ müşriklerin en büyük mucize olan Kur'an'a ka­naat etmiyerek başka mucize istediklerini beyan ettikten sonra Hz. Musa'nın bir çok mucizesi olduğu halde Fir'avunun ve etbâı-nın iman etmediklerini beyanla mucizenin bir olmasıyla müteaddit olması beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Musa Aleyhis-selâma biz dokuz âyet verdik. O âyetler açık herkesin anlayabile­ceği bir derecededir. Binaenaleyh; Sual et habibim Benî İsrail'e Musa Aleyhisselâm onlara geldiğinde ne gibi vakalar cereyan etti?]

[Musa Aleyhisselâm Firavuna ve etbâına mucizelerini izhâr edince Firavun ona dedi ki: Ya Musa! Ben seni muhakkak sihro-lünmuş ve aklına bir halel gelmiş zannediyorum.]

Yani; Ey Müşrikler! Çok mucize olmakla iman etmeniz lâzım gelmez. Zira; biz Firavun ve etbâına Resul gönderdiğimiz Musa Aleyhisselânıa dokuz mucize verdik. Onlar bu açık mucizeleri gör­dükleri halde iman etmediler. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Sen beni İsrail'e sual et. Musa Aleyhisselâm onlara geldiğinde neler söylediler ve mucize gelince niçin iman etmediler. İşte onlar, mu­cizenin kesretiyle beraber iman etmedikleri gibi müşriklerin iste­dikleri mucizeleri getirsen yine iman etmezler. Çünkü; mucizenin çokluğu fayda etmez, kanaat etmek lâzımdır. Hz. Musa bu kadar açık mucizelerle geldiği halde Firavun ona «Ya Musa!. Ben seni sihrolunmuş zannediyorum. Zira; söylediğin sözler aklı tam bir kimsenin sözleri değildir» demekle imandan i'râz etti.

Hâzin, Kazî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın dokuz âyeti; Asa, yedi beyzâ, çekirge, bit, kurbağa, Nil'in kıbtîler hakkında kan olması, taştan suyun akması, denizin yol olması ve Tur dağından bir parçanın yerinden ayrılıp Benî İsrail'i tehdid için başları üzerinde durmasıdır. Bunlardan her birinin tafsilâtı bundan evvel beyan olunmuştur. Yahud âyetle murad; Cümle şeriatlar ve milletlerde riayet olunan ahkâm-ı diniyyedir. Çünkü; bir yahudinin Resulüllah'dan bu dokuz âyetin neden ibaret oldu­ğunu sual ettiğinde Resulüllah'ın «Allahü Tealâ'ya şirketmemek, bigayrı hakkın bir kimseyi öldürmemek, bir kimsenin malını çal­mamak, zina etmemek, ribâ yememek, bir kimseye sihretmemek, afife olan bir hatunu zina ile itham etmemek, berîüzzimme olan bir şahıs hakkında jurnal vermemek ve esnâ-yı muharebede düş­mandan kaçmamaktır» demekle cevap verdiği (Safvan b. Asal) hazretlerinin rivayetiyle Taberî, Hazin ve Kazî'nin cümle-i beyan-larmdandır. Bu dokuz ahkâm cümle enbiyânın şeriatlerinde sabit olup asla nesih ve tebdil vuku bulmamıştır. Binaenaleyh; cümle erbabı beyninde bu ahkâm mer'îyyülicrâdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulüllah'ın Beni İsrail'den sualinin sebebi; kendi cevabının Benî İsrail'in kitaplarına muvafık olduğunu onlara bildirmekle nübüvvetini tasdik ettirmektir. Yahud Kazî'nin beyanı veçhile hitabı; Hz. Musa'yadır.

Yani «Ya Musa! Benî İsrail'i Firavun'dan sual et. Onları arz-ı Fi­listin'e senin alıp götürmene müsaade iste. Verirse al götür» de­mektir.

Hulâsa; Hz. Musa'ya mühim dokuz mucize veyahut ahkâm verildiği, Hz. Musa'nın onlara geldiğinde iman edip etmediklerini Benî İsrail'den suale Resulüllah'm memur olduğu ve Firavun'un Hz. Musa'ya «Ben seni sihrolunmuş ve aklı muhtel olmuş zanne­diyorum» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[75]

 

Vacip Tealâ Firavun'un sözüne karşı Musa Aleyhisselâmm ce­vabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm cevabında Firavun'a dedi ki «Allah'a ye­min ederim şu âyetleri gözlerin görebileceği halde açık olarak in­zal etmedi, illâ yerin ve göklerin Rabbısı inzal ettiğini muhakkak sen bildin ve bildiğin halde inat ediyorsun.»]

[Halbuki ya Firavun! «Ben seni bütün hayrattan ayrılmış ve huzur-u İlâhîden tardolunmuş bir kimse zannediyorum» demekle Firavun'a mukabele etti.]

Yani; Musa Aleyhisselâm Firavun'un sualine cevaben «şu, âyetleri davamın doğru olduğuna delâlet eder olduğu halde inzal etmedi, illâ semâvât ve arzın Rabbısı davamı ispat için inzal etti­ğini sen muhakkak bildin ve bildiğin halde inat ettiğinden ben se­ni helake müstahak bir matrud zannediyorum.» demekle Fira-vun'u ilzama çalıştı.

Beyzavî'nin beyanı veçhile manâsınadır. Yani «şu âyetler benim sıdkımı sana gösterir bir takım beyyineler olduğu halde âlemin Rabbısı inzal etti» demektir ki «bu âyetlerle hak ve hakikat görülür, fakat sen inat ediyorsun» demek olur. Hayırdan sarf ve şer üzere tab'olunmuş yani hayırdan tecerrüd ederek şerle ülfet etmiş demektir. Hz. Mu­sa Firavun'un zanniyle kendi zannını karşılaştırdı. Çünkü; Firavun ona «Ben seni sihrolunmuş zannederim» dedi. Bu ise sırf yalandan ibaretti. Hz. Musa buna karşı «Ey Firavun! Bu sözlerinle ben seni hayırdan uzaklaşmış ve şerle ülfet etmiş bir kimse zannediyorum» demekle mukabele etti. Musa Aleyhisselâmm bu kelâmı Firavun'un Allah'ı bildiğine delâlet eder. Çünkü; Hz. Musa Firavun'un bu âyet­leri inzal eden âlemin Rabbısı olduğunu bildiğini velâkin haset ve riyasetine muhabbet için inat ettiğini beyan etmiş ve bu gibi hasis şeylere aldanarak küfrü irtikâp ettiğinden doİayı helake müste-hak olduğunu kendine tefhim etmiştir.[76]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâmm şu cevabından sonra Fira­vun'un muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâmm mukabelesine karşı Firavun Benî İs­rail'i korkutup arz-ı Mısır'dan kaçırmak muratl etti» Onun şu hi­lesi üzerine biz Firavun'u ve maiyetinde olan kimselerin cemisini denize garkettik. Binaenaleyh; Firavun'un Benî İsrail'e yapmış olduğu hileyi aleyhine çevirdik ve ayağına dolaştırdık.]

[Ve Firavun'un maîyetiyle beraber inkırazından sonra Benî İsrail'e dedik ki »Arz üzerinde düşmanınız olan Firavun'un korku­sundan emîn olarak sakin olun ve rahat edin.»]

[«Âhiretin vaadi ve günü olan yevm-i kıyamet geldiğinde biz sizi birbirinizi e su I eh ânız eşkıyanızla, âliminiz cahilinizle, zali­miniz mazlumunuzla ve âbidiniz fâsıkınızla karışık olduğunuz hal­de getirir ve beyninizde hükümle saîd olanları şaki olanlardan ayı­rırız» demekle Benî İsrail'in hatt-ı hareketlerini tayin ettik.] Fi­ravun Benî İsrail'i tefrikaya düşürüp herbirini bir türlü bahane ile itham ederek arz-ı Mısır'dan katil, itlaf ve nefyetmekle perişan edip çıkarmak ve Mısır'ı onlardan tahliye ve Mısır arazisini Kıb-tîlere tahsis etmek murad edince Allahü Tealâ Hz. Musa vasıta-siyle Benî İsrail'i1 halâs ve Firavun'u garkettiğini beyan buyurdu ki kıyamete kadar hile düşman zulmü itiyad eden kimselere ibret olsun, bu gibi zulüm ve hilenin akıbeti helak olduğunu bilsinler, cesaret etmesinler. Çünkü; Bu gibi vukuât-ı sabıkayı esbâbıyla be­raber Cenab-ı Hakkın bize Kur'an'da beyan etmesi bizim için ib­ret ve aynı ni'mettir.                                                       

Bu âyette iskânla emrolunan arzla. murad; Arz-ı Mısır ol­duğuna nazaran Firavun'un garkından sonra Hz. Musa'nın Benî İsrail'le beraber Mısır'a avdet edip bir müddet iskân olundukları fehmolunursa da esah olan arz ile murad; mutlaka arzdır ve Benî İsrail Mısır'a avdet etmemişler. Zira; diğer âyetlerde Firavun'un garkından sonra Benî İsrail'in (Arz-ı Tîh) de bir müddet kaldık­ları ve Hz. Musa'nın Mikatı ve Tevrat'ın nüzulü ve tedricen Beyt-i Makdis'e malik olup orada karar ettikleri beyan olunup Mısır'a avdetlerine dair bir sarahat yoktur. Şu kadar ki bazı âyetlerde Firavun'un mülküne1 varis olduklarına işaret varsa da Firavun'un memleketi (Arz-ı Tîh) e de şamil olduğu cihetle memleketinden bir kısmına varis oldular demektir.

Hulâsa; Firavun'un Benî, İsrail'i bir takım işkencelerle korku­tup Mısır arazisinden onları çıkarmak murad ettiği, bu iradesi üze­rine Cenab-ı Hakkın maîyetiyle beraber Firavun'u gark ve Benî İsrail'e Firavun'u garkettikten sonra arz üzerinde sakin olmalarını emfeylediği, âhiretiri zamanı geldiğinde "Sizi iyiniz kötünüze ka­rışık olduğu halde arsa-i mahşere getiririz» buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[77]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerini ve Firavun'un garko-lunduğunu beyan ettiği gibi Kur'an'ın inzali hak ve hakikate mu-karin olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Kuranı hakka mukarin olarak inzal ettik ve Kur'an da hakka mukarin olarak nazil oldu. Habibim! Biz seni irsal etmedik, illâ mübeşşir ve kavmini inzâr edici olduğun halde irsal ettik.]

Yani; Biz Kur'an'ı hakka mukarin ve inzalini icabeder hikme­te mutabık olarak inzal ettik ki, ahkâm-ı bâtıldan ârî, emirleri, ne-hiyleri, durub-u emsali, rumuzât, işârâtı ve maarif-i hakâyıki cüm­lesi ancak hakka mülâbis olarak nazil oldu. Habibim! Biz seni mak­satlardan hiç bir maksada mebnî kavmine irsal etmedik, ancak müminleri envâı hayrat ve lezâiz-i âhiretle tebşir eder, Kur'an'a iman etmiyenleri enva-ı azapla korkutur olduğun halde irsal et­tik. Şu halde Kur'an'ın ahkâmı; tebşiri veya inzarı hâvî olduğu gibi seni Resul göndermekteki hikmet de tebşir ve inzârla kulları ıslâh etmektir. Binaenaleyh Kur'an; inzalini icab eder hikmete muvafık olarak inzal olunduğu gibi kulların ıslâhına kâfi ahkâm üzerine müştemil olduğundan hak olarak da nazil olmuştur.

Medarik'te beyan olunduğuna nazaran hasta olan kimse üze­rine bu âyet okunur ve okuyan kimse ağrı üzerine elini basarsa biiznillâh Tealâ hastalık zail olur.

Kur'an'ın ahkâmı vahdâniyyet-i ilâhiyyeye, sıfât-ı sübhâniy-yeye, nübüvvete, meleklere ta'zîme, ahvâl-i âhirete ve ahkâm-ı sa­bite üzerine müştemil olduğu cihetle hakla nazil olduğu beyan olunduğu gibi Kur'an şeriat-i bakiye üzerine şamil olduğundan hakka mukarin olarak inzal olunduğu da beyan olunmuştur.

Bu âyeti Celilede evvelki hakla murad; arzin ima­rına ve insanların ıslâhına ve yer yüzünden fesadın refine müte­allik Kur'an'in'inzalini icabeden hikmettir. İkinci hakla murad; itikâdiyâta ve ameliyata müteallik Kur'an'ın müştemil ol­duğu ahkâm olduğu cihetle manâlar beyninde fark olduğundan ikinci hak lâfzı zamir mevkiinde ismi zahir olarak varid olmuştur.

Çünkü; Eğer ikisi bir manâya olsaydı yerinde denilse de olabilirdi.[78]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunduğu­nu beyandan sonra Kur'an'ın hakla batıl beynini tefrik için müte­ferrik surette nazil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Senin Kuranı teenni ile nâsa okuman için biz Kur'an'ı fırka fırka kıldık ve yirmi üç senede o Kur'an'ı inzal et­mekle inzal ettik.]

Yani; kâfirler her ne kadar cehaletlerine binaen Kur'an'ın müdevven bir kitap olarak inzal olunmadığına itiraz ederlerse de Biz Kur'an'ı tafsil ettik, sûre'lerini ve âyetlerini ayrı ayrı inzal ettik ki sen o Kur'an'ı nâsa acele etmeden ve mühletle okuyasın, hâdisenin icabına ve zamanın iktizasına göre inzal ettik ki nâs ke-mâl-i teenni ve huzurla dinlesinler, manâsını lâyıkıyla anlasınlar. Yirmi üç senede tedriçle inzal ettik ki nâsa hıfz-ı kolay olsun ve bir hâdiseye göre nazil olduğundan kıyamete kadar o hükmü aynı hâdisenin emsalinde tatbik etmekte müşkilât çekmesinler.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile; Kur'an'ın defa­ten nazil olmadığına itiraz edenlere cevabı ve müteferrik nazil ol­duğunun hikmetini de mutazamrmndır. Zira; havadisin hükmünü beyan için her hâdiseyi mübeyyin âyet gelmesi elbette payidar ve manidar olup kalplerde takarrürü ziyade olacağında şüphe olmadığı gibi bir hâdisenin hükmünü anlayıp dinleyip hazmettikten sonra diğer hâdise hakkında ikinci bir hükmün gelmesi elbette defaten bir kitabın gelmesinden daha kuvvetli ve müzeyyedlidir.

parça, parça tafsil üzere gelmek manâsına olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik manâsını dahi mutazammındır. Çün­kü Kur'an; müteferrik olarak nazil olduğu gibi hakla batıl beynini dahi tefrik ettiği malûmdur. Müks ; mühlet ve teenni ma­nasınadır ki Resulüllah'ın âyetler geldikçe halkın anlayabileceği bir raddede okumasını ve acele etmemesini dahi mutazammındır.[79]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm müteferrik bir surette nazil olduğunun hikmetini beyandan sonra resulüne hitâb olarak buyuruyor.

[Habibimî Sen Kur'an'a itiraz edenlere de ki «Ey müşrikler! Kur'an'a iman edin veya iman etmeyin.»] Zira; Kur'an'a nazaran sizin iman edip etmemeniz müsavidir. Çünk,ü; sizin iman etmeme­nizden Kur'an'a bir zarar gelmez.                                     

[Zira şol kimseler ki Kuranın nüzulünden onlara ilim veril­mişti. Onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda secde eder olduk­ları halde yüzleri üzerine kapanırlar.] Ve yalnız secdeye kapan­makla iktifa etmezler, secdelerinde derler ki:

[Biz «Rabbımızı cemi' nekâisien tenzih ederiz. Zira; Rabbimızın vadi elbette haktır. Binanealeyh; muhakkak vaki olacaktır.»]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'an'ın müdevven bir kitap olmadığına irâz eden müşriklere de ki «Sizin Kur'an'a iman edip etmemeniz müsavidir. Zira imanınız Kur'an'a şeref vermediği gibi iman etmemeniz de noksan olmasını icabetmez. Binaenaleyh; is­terseniz iman edin fayda görün, isterseniz iman etmeyin zarar gö­rün. Çünkü; iman ederseniz faydası ve iman etmezseniz zararı size aittir. Ama şol kimseler ki Kur'an'ın nüzulünden evvel ehli Ki­taptan kendilerine ilim verilip doğru bir din taharrisinde bulu­nanlar ve din-i Muhammedînin zuhuruna intizar edenler üzerine târaf-ı risaletten Kur'an tilâvet olunduğunda Allah'ın emrine ta­zim ve Kur'an'ın bahşettiği ni'mete şükür için secde ederler, sec­delerinde derler ki »Bizim Rabbımız cemi' nekâisten münezzeh ve müberrâdır. Binaenaleyh; cemi' nekâisten takdis etmek bizim üze­rimize vaciptir. Zira; Rabbımızın gerek kütüb-ü sabıkada ve gerek Kur'an'da bize vaadi elbette vaki olacaktır».

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'dan evvel kendilerine kitap verilen kimselerle murad; (Zeyd b. Amr b. Nüjeyl), (Selman-ı Farisî) ve ehl-i kitap ulemasından iman edenlerdir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette va'd-i ilâhî ile murad; Tevrat'ta ve İncil'de Kur'an'ın inzaline ve Ahir zaman nebisinin ba'solunacağına dair vaad-i İlâhîdir. Yani «Biz Rabbımızı nekâisten tenzih ederiz. Zira; Rabbımızın bize vadettiği Kur'an ve tebşir ettiği Resul elbette haktır ve vaadi veç­hile geldiler ve biz de iman ettik» dediler. yüzleri üze­rine düştüler demektir. zekan lâfzının cemidir. Zekan; Çene kemiği ise de burada secde edenlerin yüzleri muraddır. Yani «secde için Allah'ın emrine ta'zîm ve vadettiği 'Kur'an'ı inzal edip Resulünü gönderdiğine şükür olmak üzere yüz­leri üzerine secde ettiler»)  demektir

[Kur'an'ın hakayıkına âlim olanlar Kur'an'ın manâsını tefek­kür edip hasıl olan teessür üzerine ağlar oldukları halde secdeye kapanırlar.]

[Kur'an'ı işitmek onların rikkat-i kalplerini ziyade eder.] Zi­ra; Kur'an okunup mutazammın olduğu hakayıkı düşündükçe Al­lah'tan korkulan, tevazuları ve gözlerinin yaşlan tezayüd eder.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile tekrar zikir olundu. Zira maksat; muhteliftir. Çünkü; Evvelinde secdeye ka­pandıkları, ikincide secdeye ağlayarak kapandıkları beyan olun­muştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an okunurken ağlamak müstehap olduğuna bu âyette işaret vardır. Çünkü Ce-nab-ı Hak tilâvet-i Kur'an esnasında ağlayanları bu âyette sena etmiştir.    Huşu;    kalbin rikkatiyle beraber gözün yaşarmayıdır.[80]

 

Vacip Tealâ ehl-i ilimden iman edenlerin Kur'an okunduğun­da secde ettiklerini ve 'ağladıklarım ve Kur'an onların huzü' ve huşû'larını ziyade ettiğini beyandan sonra huşü'un keyfiyetini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen nâsın gafil olanlarına de ki «Siz zat-ı ulûhiycti isterseniz (Allah) ismiyle çağırın, isterseniz (Rahman) ismiyle ça­ğırın.»]

[Allah'ın isimlerinden gerek csmâ-ı zâtiyesinden ve gerek es-mâ-ı sıfâtiyesinden hangisiyle çağırır ve tesmiye ederseniz Allah'ın zatına ve sıfatına delâlet eder esmâ-ı hüsnâsı vardır.]

[Ya Ekrem-er Rıısül! Namazını müşriklerin işiteceği kadar alenî yapma ki müşriklerin italc-i lisanlarını mucip olmasın ve arkanda bulunan cemaatin işitmeyeceği kadar gizli yapma ki ce­maat Kur'an'ı işitmekten mahrum olmasın ve cehirle ihfâ arasın­da bir tarîk ara ki ifratla tefritten kurtulmuş ve adalete riayet et­miş olasın.]

Burada iki âyet terceme olunmuştur :

Birinci âyetin sebebi nüzulü; Resulüllah'm Cenab-ı Hakkı (Allah) ve (Rahman) isimleriyle zikretmesi üzerine (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler «Muhammed (S.A.) bizi müteaddit Âliheden nehyettiği halde kendi müteaddit Âlihe zikrediyor» de­meleri üzerine zikrolunan isimlerin cümlesi bir zatın ismi olduğu­nu ve daha bir çok isimleri bulunduğunu, zatına ve sıfatına delâ­let eden isimlerden herhangisiyle zikrolunsa caiz olduğunu beyan için bu âyetin nazil olduğu Nisâbûrî, Kazî ve Hâzin'in beyanâtı cümlesindendir.

İkinci âyetin sebebi nüzulü; Resulüllah cehren kıraat olu­nan namazları edâ ederken Resulüllah'm sedasını işiten müşrikle­rin fena söylemeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (îbni Abbas) hazretlerinden mervîdir..

Beyzavfnin beyanı veçhile Resulüllah ashabının ahvalini teftiş ettiğinde (Ebu Bekir) hazretlerini namazda gayet gizli oku­duğunu ve Hz. Ömer'in büyük şada ile edâ ettiğini görünce (Ebu Bekir) den gizli okuduğunun ve (Ömer) den de cehirle okuduğu­nun sebebini sual eder. (Ebu Bekir) hazretleri «Rabbıma müna-caat ederim. Rabbım! Halimi ve hacâtımı bilir» cevabını ve Hz. Ömer de «şeytanı tard etmek için cehren kıraat ederim.» cevabını verir. Bu âyetin nüzulü üzerine Resulüllah (Ebu Bekir) e «Sen bir miktar cehirle kıraat et» ve (Ömer) e de «Sen de bir miktar sadânı indir» emrini verdiği mervîdir. Çünkü her şeyde iktisat etmek memduh olduğu gibi kıraatte dahi iktisadın hayırlı ve memduh olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiş ve kıraatte de ifratla tefrit ara­sını bulmayı tavsiye eylemiştir.

Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette saadtla muradın duâ olduğu Hz. (Aişe) ve (Ebu Hüreyre) (R.A.) dan mer-vîdir. Zira; alenî duada riya ve günahlarına istiğfarda başkalarına günahlarını işittirmek olduğundan şu rivayete nazaran duada hafî ile alenî arasını ihtiyar etmek lâzım olduğuna âyet delâlet eder.[81]

 

Vacip Tealâ esmâ-ı hüsnâsıyla zikrin adabını beyandan sonra hamdetmenin âdabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen Allah'ı sena ettiğinde de ki «Herkesin medh ü senası şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki O Allahü Tealâ veled it­tihaz etmedi ve onun mülkünde şeriki olmadı, Allahü Tcalû'nın kudretinin kemâline, izzet ve ceberûtuna binaen zili ü hakaretten münezzeh olduğu cihetle zili ü hakareti defetmek için bir velisi ve yardımcısı dahi olmadı. Çünkü bunların hiç birine ihtiyacı yok­tur. Maahâzâ Allahü Tealâ'yi tekbîr etmekle tekbîr et, surî ve ma­nevî tazime devam et ki verdiği ni'metlerin şükrünü edâ etmiş 'olasın.]

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ'nm hiç bir sebeble yardıma muhtaç olmadığına delâlet ettiği gibi hamde istih­kakı zatı itibariyle olduğuna dahi delâlet eder. Binaenaleyh; abid her ne kadar Allahü Tealâ'ya hamdetse kusurunu itirafla Allah'ın azametine tekbîr almak vaciptir. Allahü Tealâ'yı tekbirin manâsı: Zatında tekbir; vücudu vâcvp lizatihi olduğunu ve mevcudâUn kâf-fesinden müstağni bir ganîy-yi mutlak bulunduğunu, Sıfatında tekbir; Sıfatlarının cümlesi sıfat-ı kemâl olup zevalden ve tebed­dülden münezzeh ve ezeli olduğunu, ef'âlinde ve ahkâmında tek­bîr; Allahü Tealâ'nm emrine ve nehyine itaat olunur bir melik-i muazzam olup ef'âline itiraza ve ahkâmını redde kimsenin hakkı olmadığını itikat etmektir.

Bu Âyeti Celile; Allahü Tealâ'ya veled isnâd edenleri reddet­tiği gibi müşrikleri dahi reddetmiştir.[82]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2937-2941

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2941-2943

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2943-2944

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2944-2945

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2945-2946

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2946-2950

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2950-2951

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2951-2952

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2952-2954

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2954-2956

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2956-2958

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2958-2960

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2960-2962

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2962-2964

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2964-2965

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2965-2966

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2967

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2967-2969

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2969-2971

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2971-2974

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2974-2975

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2975-2977

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2977-2979

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2979-2981

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2981-2983

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2983-2984

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2984-2986

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2986-2988

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2988-2989

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2989-2991

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2991-2992

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2992-2993

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2993-2996

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2996-2998

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2998

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/2999-3000

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3000-3001

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3001-3002

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3002-3005

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3005-3006

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3006-3008

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3008-3009

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3010

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3010-3011

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3011-3012

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3012-3013

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3013-3015

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3015

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3015-3017

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3017-3019

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3019-3020

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3020-3023

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3023-3025

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3025-3027

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3027-3030

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3030-3032

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3032-3034

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3034-3035

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3035-3037

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3037-3038

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3038-3039

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3039-3041

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3041-3043

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3043-3045

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3045-3047

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3047-3051

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3051-3052

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3052-3053

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3053-3057

[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3057-3058

[71] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3058-3059

[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3059-3062

[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3062-3063

[74] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3063-3064

[75] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3064-3066

[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3066-3067

[77] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3067-3069

[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3069-3070

[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3070-3071

[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3071-3073

[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3073-3075

[82] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3075-3076