Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Kehif - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 18. Sayfa

SURE-İ KEHİF. 2

ONALTINCI ÇÜZ.. 25


SURE-İ KEHİF

 

Mekke-i Mükerremede nazil olan sûrelerdendir.    Yüz onbir âyeti câmî'dir.

[Hamd ü sena şol Allahü Tealâ'ya mahsus tut ki o Allahü Te-alâ abd-i ehassı üzerine kitab-ı ma'hûd olan Kur'an'i inzal etti.]

[Halbuki Allahü Tealâ Kur'aıı için lâfzında ve manâsında bir eğrilik kılmadı.]

[O kitabı müstakim, mutedil ve mesâlih-i ibâdı temşiyete kâfi olduğu halde inzal etti.]

Yani; herkesin medh ü sena etmesi cemî' sıfât-ı keriıâliyeyi cami' olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O Allahü Tealâ ki kemâ-lât-ı beşeriyyeyi camı' olan abd-i ehassı Muhammed Aleyhisselâm üzerine kitab-ı azîm olan Kur'an'ı inzal etti ki o Kur'an'm lâfzında ihtilâf ve manâsında ihtilâl gibi bir eğrilik kılmadı. Binaenaleyh; kulları tarik-ı hakka davette noksanı olmadığı gibi Kur'an'ı mu­tedil ve mesâlih-i ibâdı temşîtde kâfi ve ahkâmını ifrat ve tefritten ârî kıldı ki Kur'an'la amel eden kimseler için asla güçlük yoktur. Zira; ahkâmı daima iktisadî ve adaleti mutazarrimındır.  

Beyzavî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, zatının hamde istih­kakını Kur'an'ı inzal etmesi üzerine tertip etmekle Kur'an'ın in­sanlar hakkında pek büyük ni'met olduğuna işaret etmiştir. Çünkü hamid ve şükür; ni'met mukabilinde olduğu cihetle Kur'an üzeri­ne hamdi tertip, Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met oldu­ğuna delâlet eder ki Kur'an'ı in^âl üzerine hamdin lüzumu beyan olunmuştur. Zira Kur'an; insanların menafi-i diniyye ve dünyeviy-yelerini cârhi', maâd u maaşlarının ıslâhına kâfi olduğundan niamı ilâhiyenin büyüğüdür.

Nimetullah ve Ebussuud Efendilerin beyanları veçhile Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların nesh olunmayan ahkâmını, seâdet-i beşeriyenin esbabını; ahlâk-ı hamide, evsâf-ı cemilenin kâffesini cami' olduğundan şanına ta'zîm için ta'zîme delâlet eden ile varid olmuştur. Yani; «Kur'an; kitab-ı azîm unvanını ihraz etmeye şayan» demektir.

Resulüllah'ın mertebei ubudiyetinin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için bu âyette nâmı Celîîini Vacip Tealâ abid ün-vânıyla zikrettiği gibi şân-ı nebeviyelerine ta'zîm için kendi zâtı­na râcî' zamire izafetle ( »-^ ) buyurmuş ve resulünün abid olmasını beyanla Hz. İsa'nın ulûhiyetini itikat eden kimselerin mezheplerinin butlanını beyan ve itikatlarını reddetmiştir. Çünkü; âhır zaman peygamberinin Allah'ın kulu olduğunu beyan etmek bilcümle Resullerin kul olduğunu beyan etmektir. Gerçi Kur'an umum nâs hakkında ni'met olarak inzal olunmuşsa da kitabı halka tebliğ eden Resulüllah olup, ResulüJlah'a ni'met, umuma ni'met olduğu cihetle yalnız Peygamberimiz üzerine inzal olunduğunu beyan ve ismini zikirle iktifa olunmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir şeyde eğrilik manasınadır. Binaenaleyh Kur'an'da noksan olmadığına, tevhid, nübüvvet ve ahkâmı ve va'd ü vaîdi, emri, nehyi vesair durub-u emsali ve kıssaları hak ve sadık olup halel ve noksan olmadığı gi­bi nazmında bozukluk, manâsında münâfât ve tenakuz bulunma­dığına işaret için Kur'an'da asla eğrilik olmadığını beyanla bela­gatta mertebe-i â'lâya baliğ olduğunu takrir buyurmuştur.

gayrın mesalihine kaim olup temşiyet etmektir. Binaenaleyh Kur'an; kulların mesalihi diniyye ve dünyeviyyeleri­ne kaim olup halkın doğru yolu bulmasına sebep olduğundan kay-yim ile tavsif olunmuştur. Çünkü ervâh-ı beşer; çocuklar gibi ter­biyeye muhtaç olup Kur'an dahi şefkatli ve merhametli baba gibi onları terbiye ettiğinden kayyım unvanını ihraz etmiştir.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Kur'an1-da İvec yani eğrilik olmamasını beyan; adalet ve istikâmet üzere müştemil olduğunu beyanı müstelzim ise de eğrilik olmadığını sa­rahaten beyan ve te'kîd için kayyım olduğu beyan olunmuştur.

Bu âyette Vacip Tealâ Kur'an'm zatında kâmil olduğuna ve gayrıların ef'âl ve akvâlini ikmâl ettiğine işaret için İvec olmadı­ğım ve. kayyım olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Kur'an'da İvec olmamak; zatında kemâline ve kayyım olmak gayrı ikmâline işa­rettir. Zira; Kur'an'a yapışan bir kimse ilm-i Tevhide, ahvâl-i me-lâikeye, nübüvvete, enbiyanın evsafına, kaza ve kadere, ahval-i semaya ve arza, onların yekdiğerine irtibatına, ahvâl-i âhirete, âlem-i ervahın âlem-i ecsâma irtibatına ve teallukuna Kur'an'm beyaniyle muttali' olduğundan elbette Kur'an'm, kulların nevâkı-sını ikmâl ettiği şüphesizdir.

Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile Kur'­an'm kayyim olması; kütüb-ü sabıkanın sıhhatine şehadet ve hak olduğunu tasdik ve ahkâmını neshetmesidir.

Hulâsa; Kur'an'm insanlar hakkında büyük ni'met olduğu, o ni'nıeti abdi ehassı üzerine inzal ettiğine mukabil kulların Allah'a hamdetmesi lâzım geldiği ve Allahü Tealâ'nın Kur'an'ı ifratla tef­ritten ârî muktesit ve müştekim kılıp Kur'an'ın ahkâmında asla eğrilik olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cürnlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı inzal etmesi üzerine hamde istihkakını beyandan sonra Kur'an'ı inzalden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Resulünün taraf-ı İlâhîden nazil olacak şiddetli azapla kul­larını korkutması için Allahü Tealâ Kur'an'i abdi üzerine inzal etti.]

[Ve amel-i salih işliyen müminleri ebeden Cennette kalıcı ol­dukları halde Cennetle tebşir etmesi için abdi ehassı olan Muham-med Aleyhisselâm üzerine Kur'an'ı inzal etti.]

[Dahi şol kimseleri şiddetli azapla korkutmak için Allahü Te­alâ, Kur'an'ı inzal etti ki onlar "Allahü Tealâ velcd ittihaz etti» dediler.]

Yani; Allahü Tealâ abdi üzerine Kur'an'ı inzal etti ki o abid kendi taraf-ı İlâhisinden memur olarak şiddetli azapla kâfirleri ve bilhassa «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» diyen Yehûd ve Nasârâ'-yı ve «Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen müşrikleri inzâr ve ta­rîki necata sebep olan â'mâl-i sâlihayı işleyen müminleri Kur'an'ın tebşîrâtı cümlesinden olan Cennetle ve güzel ecir olan ni'metleriy-le tebşir etsin ve o müminlerin ebeden Cennette kalacaklarını kendilerine müjde etmekle kullan a'mâli haseneye terğîb eylesin ki müminler güzel amele devam etsinler ve kâfirler de isyandan vazgeçsinler.

Ebussuud efendinin beyanı veçhile âhirette güzel ecire nail olmak devam ve istimrar üzere amel-i salih işlemeye tevekkuf et­tiğine işaret için istimrara delâlet eden muzari sigasiyle varid olmuş ve amel-i salihin kabul ve faydası imana müteveffık olduğundan mümin lâfzı amel üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; iman olmayınca amelin faidesi olmaz.

Bünye-i beşeri, necasete benzeyen küfür vesair günahlardan tathîr etmek tezyinat kabilinden olan iman ve amel-i salih üzeri­ne mukaddem olduğundan tathîr için olan inzâr, tezyin kabilinden olan tebşir üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; bir hane bir takım süpürüntüden tahliye olunmadıkça döşenmez ve tezyin olunmaz, kezâlik insanın kalbi de küfürden tahliye olunmadıkça imanla tez­yin olunamaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile «Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti" diyen üç taifedir. Çünkü; Nesâra'dan bazıları İsa Aleyhisselam için ve Yahudiler Uzeyr Aleyhisselâm için Allah'ın oğludur dedik­leri gibi arapdan bazıları da melekler Allah'ın kızlarıdır dediler. Bu meselenin tafsilâtı Sûre-i Meryem'dedir.

Beyzavî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Allahü Teaîâ'ya veled isnâd eden kâfirleri inzâr bundan evvelki inzârda dahilse de Allahü Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğu halde «Veled it­tihaz etti» demek küfrün eşnaı olduğuna ve Allahü Tealâ hakkın­da veled ittihazı ihtiyaç ve terekküp hudusu gibi şân-ı ülûhiyete lâyık olmadık bir takım mahzuru mucip olduğuna işaret için «Ve­led ittihaz etti» diyenleri inzâr ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü; Kur'an'da umumî bir hükmü zikirden sonra o hükümden bazı cüz'iyyâtın azametine işaret için hususî olarak o ba'zın zikrolunması âdet olduğundan burada inzâr tekrar zikrolunmuştur.

Hulâsa Kur'an'ı inzalden maksat; kâfirleri ve bilhassa Allah'a veled isnâd eden müşrikleri azapla korkutmak ve müminleri Cen­netle tebşir etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın inzalinden maksat müminleri Cennetle tebşîr ve mutlaka kâfirleri ve bilhassa »Allahü Tealâ'ya veled it­tihaz etti» diyenleri azab-ı şedîdle inzâr etmek olduğunu beyan­dan sonra Allahü Tealâ'ya veled ittihaz etti diyenlerin mezheple­rini iki cihetle iptal etmek üzere buyuruyor.                

[Allahü Tealâ'ya veled isnad edenlerin ve babalarının isnad-larma dair asla ilimleri olmadı.]

[Onların ağızlarından çıkan kelimc-i küfür pek büyük oldu.]

[Zira; onlar söylemezler, ancak yalan.söylerler.]

Yani; Vacip Tealâ'ya veled ittihaz etti .diyen kâfirlerin ve ba­balarının veled ittihazına lâzım gelen fesada ve bu sözün fenalı­ğına asla ilimleri yoktur. Zira; Bu sözü'onlar cahil ve vehm-i kâ-zib üzere söylerler, bir delile istinâd ve tahkike ibtinâ ederek söy­lemezler, babalarını taklid ederlerse de bu hususa dair babalarının da ilimleri yoktur. Şu halde gerek mukallid olan evlâd ve gerek taklid olunan babalar cümlesi cehalet-i kâmile üzere bina-yı kelâm ederler. Çünkü; söyledikleri sözlerine Allah'ı mahlûkata teşbih, teşrik ve velede ihtiyaç gibi bir takım fesat lâzım geldiğini düşün­müyorlar. Eğer bu fesadı düşünebilselerdi Allah'a veled isnad et­mezlerdi, ağızlarından çıkan kelimenin cezası ne acayip büyük' ol­du ki onlar o kelimenin büyük cinayet olduğunu fark edecek ka­dar ilme malik değillerdir. Zira; bu sözü söylemezler, ancak yalan ve iftira olarak söylerler, kendi kitaplarında böyle bir şey olma­dığı halde kitaplarına dahi isnadla bühtan ederler. Binaenaleyh Allah'ın veled ittihaz etmesi muhal olduğuna ilimleri tealluk et­mediği beyan olunmuştur. Çünkü; veled yok ki ilimleri taalluk etsin.

Fahri Râzi ve Beyzavî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri iki cihetle zemmetmiştir : Birincisi; ce­halet, ikincisi; Söyledikleri özlerin, cinayet-i azvme olma' sidir. Çünkü; Yehûd ve Nasârâ'nın ellerinde Allahü Tealâ'ya mü­essir manâsınca eb itlâk etmek ve bazı âsâra bir müessirin eseri manâsına Ibin itlâk etmek varsa da sonra gelenler evvel geçenle­rin murad ettikleri manâyı tahkik etmeden hakiki eb've ibin ma­nâsını murad ederek Allahü Tealâ'ya haşa baba ve Hz. İsa ve Uzeyr'e oğul itlâk etmişlerdir.

Bu sözlerin fesadı meydanda olduğu halde tahkik üzere sövleyip takiid üzere lisanlarından nasıl gelirse öylece çıktığına işa­ret için ağızlarından çıktığı tasrih olunmuştur. Çünkü; tahkik olsa bu gibi cinayeti meydanda olan söz söylenmez ve azıcık aklı olan düşününce bunun butlanını bilir. Onların ağzından çıkan kelimeyle murad; Allahü Tealâ veled ittihaz etti dedikleri kelime olduğu Me-darik'i cümle-i beyanatındandır.[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra Resulünü tes-liye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Eğer kâfirler Kur'an'a iman etmezlerse kcmal-i esef inden onların arkalarından nefsini katledeceksin.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin Kur'an'a itiraz ve balın itikat ettiklerini görünce onların bu hallerine kemâl-i esef ve hüz­nünden eğer onlar şu yeni nazil olan Kur'an'a iman etmezlerse nefsini katledeceksin. Halbuki bu kadar hüzün lâzım değildir. Bi­naenaleyh; onların tuğyanına ve Kur'an'a -iman etmeyip dönüver-diklerinde arkalarından nefsini helak edecek deroeede mahzun ol­ma. Zira; biz seni abitleri tebşir ve asileri inzâr için gönderdik. Bi­naenaleyh; tebşir ve inzâr vazifesini ifa ettikten sonra senin için kederi mucip bir şey yoktur. Zira; sen onları imana icbar etmeye memur değilsin. Şu halde sen vazifeni edâ ettikten sonra iman ederlerse faydası, etmezlerse zararı onlara ait olduğundan senin için keder lâzım değildir.

Beyzavî ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette hadîs­te murad; KufarCdır. Bâhi'; kati il helak edici manasınadır. Esefâ    ile murad;    Şiddet-i hüzüv, cez' il fezV manasınadır.

kelimesinden müstefad olan recâ ve Şek muhatab olan Resulüllah'a aittir. Yani «Eğer şu Kur'an'a iman etmezlerse iman etmediklerine kemal-i hüznünden dolayı nefsini helak etmek me'-mûldür. Zira devam üzere hüzün; sebeb-i helaktir.» Hadîs bu ma­kamda. haber manâsına olduğundan kelâmullah olan Kur'an'ın hadis olması lâzım gelmez.[4]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerine Resulüllah'ın şid­detle mahzun olduğunu beyandan sonra vahdaniyetine delâlet eden delillerini zikirle iman etmeyenlere ta'rîz ve bilumum insanlar üzerine nazil olan ihsanını beyanla şükre ve imana davet etmek üzere buyuruyor.

[Sizin hanginiz amel yönünden ziyade güzel olduğunuzu im­tihan için yer yüzünde olan mevcudatı arza ziynet kıldık.]

[Ve biz arz üzerinde ziynetleri giderir, ottan ve ağaçtan hâlî kuru toprak dahi kılarız.]

Yani; arz üzerinde bulunan nebatat, hayvanat, madenîyât ve bunlardan hasıl olan daneler, meyveler ve çiçeklerin cümlesini yer yüzüne ve yer yüzünde olan mahlukata ziynet kıldık ki insanlar­dan hangisi amel cihetinden ziyade güzel ve zühd ü takvası fazla ve dünya metâına aldanıp şehevât-ı nefsâniyesine ittibâ etmez ve zamanını münasip olan amele sarfeder vaktini zayi etmez onu bi­lip imtihan muamelesi yapmak için ziynet kıldık ki arzın ziynet­lerine mağrur olup vaktini zayi edenlerle ve tezyinatı hayra sar-fedip zamanını zayi etmiyenler bilinsin ve herkesin ameline göre ceza olunsun. Arzı müzeyyen kılmakla beraber biz arz üzerinde olan ziynetleri kurutur arzı musaykal ve asla bir şey bitmez toprak dahi kılarız. Binanealeyh; kuru toprak kılmayıp da müzeyyen kıldığımıza şükretmeniz lâzımdır. Çünkü; mamur olduktan sonra harap ve yeşil olduktan sonra kuru ve siyah, hasılat biterken bit­mez bir hale irca etmek kudretimiz tahtında dahildir". Binaenaleyh; otlar kurur, hayvanlar ölür, yer yüzü adetâ mermer taş gibi par­lak bir hâl kesbeder. İşte o zaman insanlar da yaşayamaz. Zira; ha­yatını idame eden ni'metler zail olur. Binaenaleyh; dünya lezzet­lerinden mahrum ve meyus olurlar. Şu halde dünya yüzünde mev­cut ni'metler vahdaniyetimize delâlet ettiği cihetle insanların, her birine nazar-ı ibretle bakıp nefsine insaf ederek iman edip mevcut ni'metlerin şükrünü edâ etmeleri vaciptir.

Arzın ziyneti, insanları imtihan için olmakla beraber küfre­denlerden ni'met olan o ziynetler katolunmaz. Şu halde dünya ni'metlerinin feyezanına küfür mani değildir. Binaenaleyh; kâfir­le mü'min nimet-i dünyada müsavidir. Zira; küfrün cezası âhiret-te olacağından dünya ni'metlerinden hiç bir kâfir mahrum olmaz ve herkes nasibi miktarı merzuk olur.

Taberî'de beyan olunduğu veçhile Saıyd; ağaçtan ve ottan hail düz arzdır. Cürüzen ;   asla ot bitmeyen parlak topraktır.

Ebussuud efendinin beyanı veçhile arzın ot bitmez parlak bir hâl kesbetmesi dünyanın ömrü nihayet bulup arz üzerinde olan mahlukât bilkülliye ifna olunduğunda olacaktır. Yani; Vacip Tea-lâ arzı bir takım ni'metler ve ziynetlerle imar ettikten sonra tah-rib edeceğini beyan buyurmuştur. Şu halde bu âyet; bundan ev­velki âyetteki Resulüllah'ı tesîiyenin tamamıdır. Yani; «Habibim! sana inzal ettiğimiz kitabı kâfirlerin tekzib ettiklerini görüp de nefsini helak edercesine mahzun olma. Zira; arz üzerinde olan ni'-metleri biz insanları imtihan için ziynet kıldık. Binaenaleyh; in­sanlara imtihan muamelesi bitip dünya ömrünü ikmâl etmekle vakti merhunu geldiğinde biz onların cümlesini ifna eder herkesin ameline göre ceza veririz. Binaenaleyh; sen onların hallerine mah­zun olma» demektir.

Hulâsa; arzın ziyneti üzerinde bulunan ni'metleri insanları imtihan ve ibtilâ için olup menafiini tekâlife mukabil kılıp insan­lara ni'metlerin şükrü olarak tekâlifi eda vacip olduğu ve binaen­aleyh; mükellef olduğu ibadâtı edâ etmekle nail olduğu ni'met­lerin şükrünü edâ edenlerle küfrân-ı ni'met, edenlerin beyni bu vesileyle tefrik olunduğu bu âyetten rnüstefad olan t'cvaid ciımlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye ettikten sonra emvât-ı haşre bir numune olmak üzere ashâb-ı Kehfin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bil ki habibim! Rakîm dağında bulunan gaarın yaranlarını bizim âyetlerimizden arîp bir vaka zannettin.]

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda beş veya sekiz de­likanlı Rakîm denilen dağda mevcut mağaraya iltica ettiler ve de­diler ki, «Ya Rabbi! Bize kendi indinden rahmetini ihsan ve lüt-funla bize yardım et, düşmanımızdan bizi kurtar, bizim amelimiz­den bize hidayet ve salâh hazırla ki biz onunla maişet edelim ve matlubumuz olan rızana vasıl olalım». Delikanlılar bu sözleriyle R ablarına tazarru'da bulundular.]

Yani; Ey Resulü Ekrem! Kehf'e ve Rakîm isminde dağa mü-lâzemet eden kimselerin kıssalarını bizim âyetlerimizden acîb ve garîb alâmetten olduğunu zannetdin mi? Nâs bunların hallerinden teaccüp ettikleri gibi vukuunu uzak bir şey addederler. Halbuki bunlardan daha acîb ve garîb bir çok şeyler halkett iğimiz i her va­kit gördükleri için bunların hallerine teaccüpte bir manâ yoktur. Zira; bizim kudretimize nisbetle bu misilli vukuat gayet ehvendir, âlemin eczasından her, zerresine bakıldığında bunlardan daha ga­rîb ne acayip görülür. Binaenaleyh; onların vukuatı nefsinde ha­rikulade ise de sair daha büyük âyetlerimize nazaran istib'âd olu-. nacak şeylerden değildir. Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda Rum eşrafından bir kaç delikanlı zamanları hükümdarı olan (Dakyanus) un şerrinden bizim inayetimize iltica kastederek (Ra-kîm) ismindeki cebelde mevcut mağaraya firarla sığındılar ve biz­den istimdâd ederek dediler ki «Ey Bizim Rabbımız! Kendi indin­den bize merhamet buyur ve lütfundan ihsan et düşmanımızın şerrinden bizi kurtar, senin rızanı tahsil için biz amelimizle ve ma­işetimiz için salâh ve doğru yol hazırla ki biz rahat-ı kalple senin rızam tahsil edelim» demekle bu suretle dergâhımıza iltica ettiler.

Beyzavî ve Hâzin'in beyanları veçhile fetân'ın cem'i olup delikanlılar demektir.

Kehif ; büyük bir mağaradır. Rakım; mağaranın, bulunduğu dağın ismidir. Yahut Ashab-ı Kehfin isimleri yazılan bir levhanın ismidir. Bu delikanlılar Rum eşrafından olup adet­leri beş, yedi veyahut sekiz olmasında ihtilâf vardır. Mağaraya il­ticalarının sebebi; din-i İsâ üzere bulunan ehl-i imanı zamanları­nın padişahı putperestliğe davet edip kabul edenleri puta kurban kesip kabul etmiyenleri katliâm ettiği sırada bunlar mezkûr ma­ğaraya firar ettiler. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile üçyüz küsur sene uyku halinde ğârda kaldılar. Badehu uyanıp içlerinden birini ekmek almak için (Efsus) ki şimdi bildiğimiz meşhur (Tar­sus) kasabasına gönderip nâsın bunların hallerine vakıf oldukla­rını ekmek almak üzere şehre giden gelip söyleyince Cenab-ı Hak'­tan ruhlarının kabz olunmasını istemeleri üzerine ruhları kabzo-lunarak orada kalmışlardır,[6]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin ğâr'a geldikten sonra uykuya yat­tıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar mağaraya iltica edince biz onların kulaklarına seda işitmiyecek derecede katı bir perde koyduk ki hariçden uykularına mani olacak sadâ işitmesinler. Çünkü garda onlara sayılı senelerde uyku verdik.] Binaenaleyh; onlar yemeye ve içmeye muhtaç olma­dan emvât suretinde diri oldukları halde çok seneler uykuda kaldı­lar, hayat-ı sûriye levazımından onlarda hiç bir eser yok, ancak nefesleri vardı ve kulaklarına konulan perde sebebiyle uykularına mani olacak hariçten bir şey de işitmezlerdi.

[Bundan sonra biz onları kabirden ölü diriltir gibi uykudan uyandırdık ki onların mağarada ve uyku halinde kaldıkları miid-det-i medidede ihtilâf eden cemaatlardan hangisi daha iyi sayar ve onların uyku müddetlerini kim iyi zabteder onu bilelim.]

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Hizible murad; Ashab-ı Ke-hifdir. Çünkü; onlar uykudan uyanınca ikiye ayrıldılar. Bir kısmı, bir gün yahut bir günün nısfında karar ettiklerine zahib oldu. Di­ğer kısmı da bizim burada ne kadar karar ettiğimizi Allahü Tealâ bilir dedi. Şu halde   Hizbeynle murad; kendileridir.

Ashab-ı Kehf'in duaları mağarada ağır uykuya yatmalarına ve uyku ise düşmanlardan kurtulmalarına sebep olduğuna işaret için sebebiyete ve tertibe delâlet eden lâfzı ile varid olmuştur.[7]

 

Vacip Tealâ ashab-ı Kehf'in kıssalarına icmâlen işaretten son­ra tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Habîbim! Ashab-ı Kehf'in haberlerini biz sana vakıa mutabık ve hakka mukarin olarak hikâye ederiz.]

[Onlar birkaç genç delikanlıdırlar. Rablanna iman ettiler ve biz onların hidayetlerini ziyade ettik.]

[Ve biz onların kalplerini birbirine rabıtla kuvvet verdik şol zamanda ki o zamanda onlar zâlim melike karşı söze kıyam ettiler ve dediler ki «Bizim Kabbımız semâvât ve arzın Rabbısıdır. Bina­enaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda biz ibadet edemeyiz.»]

[Allah'ın gayrı bir mabuda biz elbette çağırmayız. Zira; «Al lah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur.»]

[«Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus! Eğer senin teklifini kabul edip Allah'ın gayrıya ibadet ettiğimiz takdirde muhakkak batıl söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» Delikanlılar iş­te bu sözleriyle Dakyanus'un teklifini reddettiler.]

Yani; Habibim! Ashab-ı Kehfin mezkûr mağarada uyku ha­linde ne kadar kaldıklarında ihtilâf eden Yehud, Nasârâ vesair milletler onların ne kadar karar ettiklerini vakıa mutabık olarak bilemezler. Binaenaleyh; biz onların kimler olduğunu ve ne kadar müddet mağarada kaldıklarının haberini sana hakka mukarin ve vakıa mutabık olarak hikâye ederiz. Zira onlar; Rum eşrafından ve erbab-ı fütüvvet ve mürve.tten birkaç delikanlılar ki onlar Rab-lerine iman ve vahdaniyetini tasdik ettiler. Çünkü onlar; akl-ı kâmil ve rüşd-ü tam sahibi erbab-ı idrâkten oldukları cihetle akıl­larını mâ hulika lehinde istimal ettiler ve biz de lütfumuzdan on­ların hidayetlerini ziyade kılmakla imanlarında sebat ve onların kalplerini birbirine rabıtla metanet ve şeceat verdik ki kalplerinin

birbirine merbut olmasıyla vatanlarını terke, akraba ve ahbabla-rından iftirâka, me'lûfâtlanndan kat'ı alâkaya sabırla gaddar pa­dişaha karşı kıyama, (Dakyanus) un karşısında kelime-i hakkı söylemeye cür'et ve din-i hakka muavenete müsareat ettiler. Şol zamanda ki o zamanda onlar (Dakyanus) huzurunda kıyam etti­ler ve dediler ki "Bizim Rabbımız semavât ve arzın Rabbısıdır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir mabuda elbette biz ibadet etmeyiz. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur ve Allah'a yemin ederiz ki ey Dakyanus! Senin teklifini kabul ederek Aflah'ın gayrının ulûhiyetini itikat edersek bu takdirde muhakkak batal söz söylemiş ve nefsimize zulmetmiş oluruz.» İşte bu vecihle bilâ per­va (Dakyanus) un teklifini reddettiler.

Hâzin'de tafsilen beyan olunduğu veçhile Ashab-ı Kehif bu sözü (Dakyanus) a mele-i nâsda söylemişlerdir. Çünkü; (Dakya­nus) onlara hükümet konağında bir cemaat içinde söylemiş onlar da reddetmişler. Zira; (Dakyanus) kendi putperest olduğundan tebeasını da putperestliğe icbar ederdi ve bunlar da ekser-i riva­yete nazaran (Dakyanus) un mukarriblerinden ve erkân-ı hükü­metten oldukları cihetle bir çpk kimseler hazır olduğu halde (Dak­yanus) putperestliği teklif eder onlar da şevket ve kuvvetinden perva etmiyerek redde kıyam ettiklerini ve «Rabbımız alem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerlerin Rabbısıdır.» demekle (Dakyanus) un dahi Rabbısı olduğuna işaretle teklifini red ve mezhebini iptal ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette, beyan etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ semâvat ve arzın Rabbısı olunca bilcümle mevcudatın Rabbısı olacağı evleviyetle sabit olduğunu, Allah'ın gayrıya ibadet etmiyeceklerini, eğer Allah'ın gayrıya ibadet eder­lerse batıl şey işlemiş ve fena söz söylemiş olacaklarını beyanla imanlarında sebatlarını izhâr ve (Dakyanus) u âleme karşı rüsvâ ettiler. Lâkin, (Dakyanus) a hakkı kabul ettiremeyince akıbet mezkûr mağaraya firara mecbur oldular. Zira; ehM hak her zaman âlî olursa da bir müddet-i muvakkata da bazı erbab-ı fesadın zul­münden ve mefsedetinden firara mecbur da olur. Çünkü âlem; zaleme, fesaka ve erbab-ı fesattan hali olmadığı cihetle zaman za­man erbab-ı namusu rencide ettikleri, mefsedetlerinin revaç bul­duğu,   yangın şeraresi gibi erbab-ı namusu yaktığı görülür ve o zamanda firar eden kurtulur. İşte ashab-ı Kehif de yangın alevi gibi etrafı sarmış olan fitneden kaçıp kurtulanlardır.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile Haktan uzak ve yalan olarak söz söylemek ve zulümde haddini tecavüz ederek hata söylemektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allah'a yemin ederiz ki eğer biz Allah'ın gayrı bir ilâh itikat edersek hak­tan uzak söz söylemiş ve zulümde haddini tecavüz etmiş oluruz] demektir.[8]

 

Vacip Tealâ ashab-ı Kehf'in (Dakyanus) a karşı kelime-i hak­kı söylemeye cür'et ve Allah'ın gayrı bir mabuda ibadet etmiye-ceklerini beyan etmekle beraber (Dakyanus) a ta'rîz ve sefâhete nisbet eylemek ve söyledikleri diğer sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                          

[İşte şunlar bizim kendi kavmimizdir.    Onlar Allah'ın gayrı mabudlar ittihaz ettilter.]

[Keşke onlar putlara ibadet üzerine açık delil getirmiş olsa­lardı biz de ittibâ ederdik.]

[Delilsiz putlara ibadet edince Allahü Tealâ üzerine yalan ola­rak iftira eden kimseden ziyade zalim kim olabilir?]

Yani; Ashab-ı Kehif kendilerini puta ibadete davet edenlere tevhidi irae ve kendilerinin muvahhid olduklarını beyandan sonra putperestlere ta'rîz ederek mezheplerinin bir delile müstenid ol­madığını ve bu misilli itikad-ı batılı irtikap edenlerin Allah'a ifti­ra ettikleri cihetle herkesten ziyade zalim olduklarını beyan sadedinde «Şu görünen kimseler bizim kendi kavm ü kabilem izdir. On­lar Allah'ın gayrı bir takım putları mabut ittihaz ettiler. Keşke onlar putlara ibadetlerinin hak olduğuna dair açık ve delâleti za­hir bir delil getirmiş olsalardı biz de ittibâ ederdik velâkin delil getirmediler ve getiremezler. Zira; putlara ibadetin butlanı mey­danda olduğundan hak olduğuna delil getirmek muhaldir. Çünki delil yok ki getirsinler. Binaenaleyh; putlara ibadet; mevzi-i lâyı-kının gaynya ibadet olduğu cihetle zulmetmiş oldular. Şu halde yalan olarak Allah'a iftirada bulunduklarından zalimlerdir. Zira; yalan olarak Allah'a iftira eden kimselerden ziyade zalim kim ola­bilir? Elbette Allah'a iftira edenden daha ziyade zalim kimse ola­maz. Çünkü; şirkten daha büyük bir cinayet yoktur» demekle As-hab-ı Kehif (Dakyanus) un ve etbaının Allah'a iftira etmekle zi­yade zalim olduklarını ve mezheplerinin bir delile müstenid olma­dığı cihetle zulümden ibaret ve batıl olduğunu beyan etmişler ve böyle bir mezheb-i batılı irtikâp edenlerin hakîr ve zelil oldukla­rına işaret için tahkire delâlet edenlafzıyla haka­retlerine işaret ettikleri gibi yalancılık, iftira alellâh ve zalim ol­duklarını beyanla dahi zemmetmekle beraber bu sözleriyle putpe­restleri ilzam etmişlerdir. Çünkü mezheplerine bir delil getirmele­rini teklif; muhali tekliftir. Zira; batılın sıhhatine delil getirmek mümkün olamaz. Delil getiremeyince elbette aczleri tahakkuk et­miştir.

Beyzavî'nin beyanı veçhile diyanette ve bilhassa itikâdiyâtta delil-i kat'î lâzım olduğuna ve delilsiz itikadiyatın batıl olup tak-lid caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. (Eşâire) indinde mukal­lidin imanı sahih değildir, ama (Matürüdiye) indinde sahih ise de istidlali terkinden dolayı günahkâr olur.

Hulâsa; ashab-ı Kehf'in kendi kavimlerine işaret ederek «Şu bizim kavmimiz Allah'ın gayrı mabudlar ittihaz ettiler» demekle kavmin müşrik olduklarını beyan ve şirkleri üzerine bir delilleri olmadığını beyanla mezheplerini ibtâl ve yalan olarak Allah'a if­tira edip ziyade zalim olduklarını dermeyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) u reddettiklerini be­yandan sonra kendi aralarında cereyan eden muhaverelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz kavmimizden ve onların Allah'dan başka ibadet ettikleri mabudlarından ayrıldığınızda mağarayı kastettik ve o mağarayı kendinize mekân ittihaz ettik ki Rabbınız kendi rahmetini size dök­sün ve sizin işinizi size kolay kılmakla sizin için rahat bir mahal hazırlasın.]

Yani; Ashab-ı Kehf (Dakyanus) a karşı kıyam ettikten sonra onun şerrinden kurtulmak için kendilerine bir melce' aramak üze­re istişarelerinde birbirlerine dediler ki «Siz kavminizden ve on­ların Allah'ın gayrı ibadet ettikleri mabudlarından ayrıldığınızda siz (Rakîm) isminde olan cebeldeki ğârı kast edin ve orayı kendi­nize mesken ve ibadetinize mescid ittihaz edin ki Rabbınız size rahmetini neşretsin, rızkınızı bol versin, maişetinizi temin etsin ve işlerinizi teshil etmekle sizin için rahat bir mahal hazırlasın». İşte bu sözleriyle kendi Jtavimlerini ve memleketlerini terkle fira­ra ve gaara ilticaya karar verdiler.

Şu müşavereleri, dinlerini muhafaza kastıyla Cenab-ı Hakka tevekkül-ü tâmmı mutazammın olduğundan müşaverede dercet-miş oldukları rahmet-i ilâhiyeye nail oldukları gibi Allah'ın ken­dileri için rahat bir mahal hazırlayacağını ümit etmişlerdi ve şu ümitlerine dahi nail olmuşlardır. Zira; Cenab-ı Hak mezkûr garı kendileri için mahal-li istirahat kıldığında bir çok zaman uykuy­la herşeyden vareste ve rahat olarak imrar-ı evkât etmişlerdir. Çünkü; ihlâsla beraber kudret-i İlâhiyeye itimat ederek esbabına tevessül eden kulunu AUahü Tealâ maksadından mahrum etmiye-ceğine bu âyet delâlet eder. Şu kadar ki esbabına lâyıkıyla teves­sül etmekle beraber itimad-ı tam olmak lâzımdır.

Ashab-ı Kehfin kavmi putlarla beraber Allah'a ibadet ettik­lerine işaret için Allah'dan maada mabudlarını terke karar ver­mişlerdir ki Allah'a ibadetde cümlesi müşterektir, kavimlerinden uzletleri   muhakkak olduğuna   işaret için katiyete  delâlet eden lafzıyla irâde-i kelâm etmişlerdir. Yani; Azimetlerinden dönmiyeceklerine ve mağarayı teşrif edeceklerine kararlan kat'î idi ki asîâ tereddüt yoktu.

İnsan için dininin ahkâmını icra edemiyeceği mahalden hu-zur-u kalple dinini icra edeceği bir mahalle hicret lâzım olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira insandan maksat; ubudiyet olduğun­dan ubudiyetin vazifesini edâ edecek rahat bir mahal aramak va-zife-i ubudiyettir.

İ'tizâI ;   ayrılmak ve tenhâ bir mahalle çekilmektir.

rnahal-li intifa ve rahattır. Ashab-ı Kehif, müşrik olan kavmi terke; Allah'ın rahmetini neşredeceğini ve intifa edecek bir mahal hazırlayacağını ta'lîk ettiler ve. müşrikleri terk edince her ikisine de nail oldular. Binaenaleyh; zalimlerle ülfet edenler mad­dî ve manevî zarar görecekleri gibi zalemeden iftirakla uzlet eden­lerin rahat edeceklerine âyette işaret vardır.[10]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin gara firara-karar verdiklerini be­yandan sonra garda cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen onların mağarada uyku hallerine nazar etsen görürsün ki güneş doğduğunda mağaralarından sağ canibe meyle­der. Binaenaleyh; şemsin ziyası onları görmez ve güneş inmeye başlayıp ikindi vakti olduğunda görürsün ki güneş onları terkle sol tarafa meyleder. Binaenaleyh; onlar güneşin hararetinden asla ezâ-

Ummazlar. Habluki onlar mağaranın ortasında gayet geniş mey-danlığındadırlar, yoksa garın bir köşesinde değillerdir.]

[İşte şu rahmeti ihsan ve onların esbâb-î istirahatlarını temin etmek, güneşin vesair mûziyâtın ezalarından bir çok seneler mu­hafaza edip uyku ile rahat ettirmek Allah'ın azametine ve kudre­tine delâlet eden alâmetlerdendir.]

[Eğer bir kimse ki Allahü Tealâ onu hidayette kıldı, o kimse doğru yolu bulmuştur. Çünkü; Allah'ın hidayeti onu matlubuna ulaştırır.]

[Ve eğer bir kimse ki Allahü Tealâ onu ıdlâl ederse onun için sen şefaat edecek bir dost ve yol gösterecek bir mürşid bulamaz­sın.] Zira; o kimse iradesini dalâletle sarfedip Allahü Teaîâ dalâ-lini halkla ıdlâl edince o kimse ihtidaya meyletmez ki doğru yola vasıl olsun. Çünkü iradesini şerre sarf edince dalâli kesbeder ve kesbettiği dalâli Allahü Tealâ halkedince onu azabdan kurtaracak bir dost bulunamaz.

Beyzavî.ve Medarik'in beyanları veçhile meyleder demektir. güneş onları kat'eder yani onlardan uzak­laşır dokunmaz demektir. mağaranın ortası ve geniş hava alacak meydanlığı demektir.

Yani; onlar bütün gündüz mahfuz olup gölgede bulundukla­rından şemsin hararetinden müteezzî olmadıkları gibi elbiseleri de eskimemiştir ve ğârin tam vastında hava alacak meydanlığında oldukları cihetle teaffün etmemiş ve mağaranın kasvetinden dahi müteessir olmamışlardır.

Ashab-ı Kehfi. Cenab-ı Hakkın üçyüz küsur sene bu vecihle muhafaza etmesi   harikulade kerâmât   kabilinden olduğu cihetle kerâmât-i Evliyanın hak olduğuna delâlet eder. Keramet-i Evliya, ilm-i kelâmda beyan olunduğu veçhile inkârı gayr-i kaabil bir ha­kikattir ve ehl-i sünnet mezhebi de budur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Veli; araya günah gir­meden ibadeti tevali edip ve Allahü Tealâ'mn enva-ı tââtı kendine tevfîk etmekle izaf-i maâsîden himaye ettiği kimsedir. Çünkü; imanla beraber ibadete devam eden ve sulehâdan olan kimsenin Allahü Tealâ Velisi olduğunu âyetleriyle beyan etmiş ve Veli denmeye şayan olan kimler olduğunu kullarına bildirmiştir. Şu halde ibadete devamla bil­cümle günahları terkedip Rabbmna kurbiyet kesbeden kimse Ve­lîdir. Keramete gelince ; Keramet; abdın yedinde zuhur eden harikuladedir. Kerametle mucize beyninde fark şudur : Mucize; nübüvvet davasında bulunan kimsenin yedinde zu­hur eden harikuladedir. Keramet; Nübüvvet davasında bulunmıyan sulehâ jjedinde zuhur eden harikuladedir. Ancak Firavun ve Dec-câl gibi şerir yedlerinde zuhur eden harikulade ahvâl istidrâc olup mucize ve keramât kabilinden değildir. Çünkü; şerîr yedinde zuhur etmesi keramet olmadığına delil-i kavidir.

Kerametin zuhuruna delil-i nakli; Hz. Meryem'in, Ashab-ı Kehfin ve Süleyman Aleyhisselâmın veziri ki arş-i Belkıs'ı getiren (Asaf b. Berhaya) nm kıssaları gibi bir çok deliller vardır. Delil-i aklî ise bazı halis kullan yedinde Allah'ın harikulade halkı ile o kulunu taltif etmesinde aklen bir mani yoktur. Çünkü abid; ac-ziyle beraber ihlâs ile Allah'ın bilcümle emrine imtisal ve nehyin-den ictinâbla Rabbısının rızasını tahsile çalışınca o kulun bazı is­tediğini vermekle Cenab-ı Hakkın taltif etmesinde ne gibi bir mani tasavvur, olunur. Yoksa sevdiği kulunu bazı atiyyesiyle memnun etmeye Allahü Tealâ'mn haşa kudreti mi yoktur veyahut o abdin bu gibi atiyyeye nail olmaya istihkakı mı yoktur? Bir efendi sev­diği hizmetçisini istediği kadar atiyyeyle memnun eder de Allahü Tealâ sevdiği kulunu neden memnun etmesin, aklen bu gibi atıy-yeden ne gibi bir mani tasavvur olunur? Şu kadar ki keramet sa­hibi yedinde kerametin zuhuruna mesrur olmaz. Çünkü keramet; akıbete emniyet bahşetmez ki mesrur olsun ve kerametine mağrur da olmaz. Çünkü gurur; şeytan işidir. Hatta Velî kerametine mağ­rur olsa velayet derecesinden sakıt olur. Çünkü; insan-ı kâmil ke­rameti görmez, ancak o kerameti veren Allahü Tealâ'nın azame­tini ve kendinde olan zilleti ve kusurları görür, mahlukâtı görmez, yalnız halikı görür. Binaenaleyh; keramet sahibi ekseriya kerame­tini bile bilmez, ancak mükellef olduğu vazifesini bilir.

Hulâsa; ashab-ı Kehfin uzun müddet mağarada güneşten ve-sair eza verecek şeylerden mahfuz kaldıkları ve bunları Cenab-ı Hakkın hıfzı; kudretine delâlet eden alâmet cümlesinden olup in­sanlar için ibret alınacak bir garibe olduğu ve Ashab-ı Kehif gibi Allah'ın hidayette kıldığı kimselerin mühtedî oldukları, (Dakya-nus) ve etbaı gibi Allah'ın idlâl ettiği kimseler için huzur-u İlâhîde şefaat edecek bir dost ve mürşit bulunmıyacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının keyfiyetini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen onları uyur oldukları halde görsen uyanık zan­nedersin.]

[Biz onları sağ ve sol taraflarına döndürürüz.]

[Ve onların kelpleri de mağaranın kapısı Önünde kollarım dö-şemiş yatardı.]

[Eğer habibim! Sen onların bu hallerine muttali' olsaydın on­lardan firar ederek arkanı dönerdin ve onlardan korku ile her ta­rafın dolardı.]

Yani; Ey Resul-ü Zişân! Ashab-ı Kehfi biz hidayette kıldık ve üçyüz küsur sene mezkûr mağarada-muhafaza ettik. Eğer o zaman­da sen onları o halde görmüş olsan gözleri açık, nefesleri iner çıkar vücutlarında teaffün ve şişmek,gibi şeyler olmadığından sen on­ları uyanık zannederdin. Halbuki onlar uyurlardı, sağlarından sol­larına ve sollarından sağlarına dönmek icabettiğinde toprağın te­sir etmemesi için biz onları sağdan sola, soldan sağa döndürürdük, onlara tabi' olan kelpleri kapının eşiğinde kolları uzatmış olduğu halde yatardı. İşte o zamanda sen onların hallerine muttali olsa idin onlarda göreceğin mehabet, mağarada olan azamet ve vücut­larındaki cesametten korkar hemen arkana döner kaçardın ve on­lardan her tarafını korku ihata ederdi. Yani onları görünce vücu­dunun her tarafı korkuyla dolmuş bulunurdu.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Ashab-ı Kehfin senede bir kere Aşûrâ günü bir taraftan diğer tarafa döndükleri veyahut senede iki defa döndükleri mervî ise de âyette döndürül­dükleri kafidir velâkin adedini tayin olmayıp muzari sigası istimrara delâlet ettiği cihetle iktizasına göre döndürüldük­lerini beyanla iktifa etmek daha münasiptir. Çünkü; adede delâlet olmadığı gibi adedini tayinde bir fayda dahi yoktur. Maksat; vü­cutlarını toprak çürütmemesi için icabında döndürüldüklerini be­yan etmektir. Uyku uyuyan kimsenin sağma ve soluna dönüp ha­beri olmadığı gibi Ashab-ı Kehif de sağlarına ve sollarına icab et­tikçe dörierlerdi. Fakat bunların dönmesine kudreti veren Allahü Tealâ olduğundan onların dönmelerini zatına isnâd ederek «Biz döndürürüz» buyurmuştur. Çünkü hakikatte onları döndüren, Zatı Bârîdir.                                                   .

Bu zatların uyku halinde âdetin "hilafı gözlerinin açık olması, saç ve tırnaklarının uzun olmasıyla beraber vücutlarında olan me­habet gayet korkunç bir şekilde olduğundan Resulüllah görmüş olsa bile korku arız olacağını Cenab-ı Hak beyan etmiştir.

Kazî'nin ve Nımetullah Efendinin beyanları veçhile bunların

Kelbleriyle murad; Bunlar mağaraya girerken arkalarına düşen bir kelbdir. Çünkü; onlar firar ederken bu kelbin tebaiyyet ettiği ve defeatle reddetmişlerse de kelbin dönmediği hatta son defile tard ettiklerinde Cenab-ı Hak kelbin söylemesine kudret verip kelb »Ben Allah'ın dostlarına muhabbet edenlerdenim, bı­rakın beni halime, sizinle gideceğim» demesi üzerine hali üzere terkedip onlarla giden bir kelp olduğu mervîdir. Yahut bunlara refakat eden bir çobanın kelbidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran bunlar esna-yı firarda bir çobana müsafir olurlar. Çoban. yemek yedirdikten sonra esnâ-yı sohbette bunların hallerine vakıf olur ve ihtida ederek ittibâ ettiğinden kelb de beraberlerinde gitmiştir. Esah olan rivayet de bu olsa gerektir. Kelbin rengi kızıla mail sarı olduğu ve ismi (Kıtmîr) veya (Reyân) veyahut (Sühbân) olup Cennette bulunacak hayvanlardan birisi olacağı Tefsir-i Hâzin'in cümle-i rivayatındandır.

Hulâsa; Ashab-i Kehf uyur oldukları halde görülmüş olsa uya­nık zannolunacakları, uyku arasında sağ ve sol taraflarına dön­dükleri, refakatlerinde bulunan kelbin kapıları önünde onlarla be­raber bulunduğu ve eğer onların bu hallerini görmüş olsa arız ola­cak korkuya binaen Resulüllah'ın arkasına döneceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularını beyandan sonra.uyku­dan uyandırdığını beyan etmek üzerebuyuruyor.

[Onları mağarada Ölüme benzer bir uykuyla uyutup muhafa­za ettiğimiz gibi biz onları uykudan uyandırdık ve kabirden kal­kar gibi kaldırdık ki onlar birbirlerinden uykularının müddetini sorsunlar ve uzun müddet uyuduklarını bilsinler.]

[Onlardan söze başhyan kimse «bu ğârda ne miktar durdunuz ve ne kadar uyku uyudunuz?» dedi.]

[Onlar zan üzere «Bir gün veyahut bir günün nısfı durduk» demekle cevap verdiler.]

[Onlar saçlarının ve tırnaklarının uzunluğunu görünce bir çok zaman uyuduklarını idrâk etmekle eski sözlerinden döndüler ve dediler ki «Rabbımz bu ğârda meksettiğiniz müddeti sizden daha ziyade bilir. Zira; Rabbımz her zaman kaim ve hazırdır. Biz uy­kuda olduğumuz için müddet tayin edemeyiz.»] Bu suretle uyku­larının müddetindeki ilmi Allah'a havale ettiler.

[İçinizden birinizi şu parayla kasabaya gönderin.]

[Ve gönderdiğiniz kimse nazar etsin, baksın kasaba ahalisin­den hangisinin taamı temiz, helâl, tatlı ve ucuzdur.]

[Kasabaya giden kimse taamların hangisi tâhir olduğunu gör­dükten sonra ondan alsın size bir miktar rızıkla gelsin ve gördüğü kimselerle gayet tatlı ve mülayim görüşsün ve sizin halinizi, me­kânınızı hiç bir kimseye bildirmesin.]

[«Zira; Eğer onlar mekânınızı bilir de size galebe ederlerse sizi taşla Öldürürler veyahut kendi dinlerine ve milletlerine iade ederler, milletlerine iade ettikleri takdirde ebeden siz felah ve ne­cat bulamazsınız» demekle kasabaya gidecek kimsenin programını tertip ettiler.]

Yani; bunları uzun müddet uyuttuğumuz gibi habibim! Beyin­lerinde ne kadar uyuduklarını birbirlerinden sual etsinler, uzun müddet uyuduklarını, kendilerine olan lutf u ihsanımızı bilsinler, Rabbısına iltica ederi: kimsenin düşmanın şerrinden kurtulacağına itminanları ziyade olsun, imanları kuvvet bulması için biz onları kabirden kalkar gibi uykudan uyandırdık ve onlar uykudan uya­nınca içlerinden reisleri mağarada ne miktar kaldıklarını diğerle­rinden suâl etti. Onların mağaraya girmeleri bir kuşluk vakti olup uykudan uyandıkları ikindi vakti olduğuna nazar ederek bir gün veyahut bir günün nısfı kadar bir zaman kaldıklarını beyanla ce­vap verdilerse de. vücutlarına, saçlarına, tırnaklarına ve sair ah­vallerine nazar ederek az bir zaman işi olmadığını bildiler ve de­diler ki «Siz zaman ve müddet tayin etmekle meşgul olmayın. Zi­ra; Rabbınız sizin ne miktar kaldığınızı sizden daha iyi bilir. Bi­naenaleyh; bizim için şimdi mühim mesele ekmektir. Zira; karnı­mız açtır. Şu halde her şeyden evvel içinizden birinizi ekmek al­mak için şu paranızla kasabaya gönderin. Gitsin kasaba ahâlisin­den hangisinin taamı ziyade tâhir, helâl ve ucuzdur nazar etsin, görsün ve iyisinden alsın size o taamdan bir miktar rızıkla gelsin ve şehre dahil olduğunda ahali ile lutufla muamele yapmaya gay­ret etsin ki soğuk muamele yapmakla halkın husumetini celbetme-sin. Sizin halinizi ve bulunduğunuz mahallinizi hiç bir kimseye bil­dirmesin. Zira; onlar sizi bilir ve galebe ederlerse enva-ı işkencey­le ve taşla öldürürler veyahut kendi milletlerine iade ederler bu takdirde elbette asla felah bulmaz ve azaptan kurtulmazsınız» demekle gidecek kimsenin hatt-ı hareketini tayin ettiler ve bu ka­rarlarında taamın iyisini alıp getirmesini ve alış veriş .hususunda nâsla mülâyemet üzerine bulunmasını, hâllerini ve mekânlarını kimseye bildirmemesini, bildirirse zarar göreceklerini dercetmekle mühim mesail tavsiye ettiler ve bu minval üzere karar verdiler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mağarada kal­dıkları müddetin miktarından sual eden (Mekselînâ) veyahut (Yemlîhâ) dır. Varak; madrub ve gayr-ı tnadrub gümüş parçasına denirse de Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların elin­deki para madrup olup üzerinde (Dakyanus) un ismi yazılı oldu­ğu mervîdir. Medine yle murad; Elyevm mevcut ve mamur olan (Tarsus) şehridir. İnsanın kuut-u yevmiyeyi kisbe ve mahal­linden celbe sa'yetmesi ve yiyeceği rızkın iyisini ve temizini al­ması ve rızık için say'etmesi emr-i mühim olduğuna ve tevekküle mani olmadığına ve nâsla muamelede hüsn-ü muaşerete dikkat et­mek lâzım geldiğine ve düşmandan nefsini saklamak caiz olduğu­na bu âyette delâlet vardır. Çünkü; bu zevat-ı kiramın Allahü Te-alâ'ya kemâl-i tevekkülleriyle beraber uykudan uyanınca her şey­den evvel rızık çaresini düşündüklerini vesair ta'dât olunan şey­leri gidecek kimsenin programında dere ettiklerini Cenab-ı Hakkın kitabında bizlere beyan etmesi bizim için mühim bir derstir. Bina­enaleyh; bu âyette beyan olunan ahkâma Ümmet-i Muhammed'in itina ve dikkat etmeleri-lâzımdır. Şu halde taam satın alacak kim­senin helâl olanı ve aldanmayıp mehmâ emken ucuzunu araması elzemdir.[13]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan kalkınca içlerinden ka­sabaya ekmek için gönderecekleri kimsenin vazifesini tayinde kim­seye bildirmeyeceğini dermeyari ettiklerini beyandan sonra giden kimse için saklamak . mümkün olmayıp herkesin bildiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte bizim onları uzun müddet uyutup her türlü zarardan muhafaza ettiğimiz gibi biz onlar üzerine ahâliyi muttali kıldık ki nâs va'd-i İlâhînin hak olduğunu ve kıyamette şüphe olmadığını bilsinler.]

[Biz onlar üzerine nâsı muttali kıldık şol zamanda ki o za­manda nâs emi-i dinlerinde ve haşr-ı emvât hakkında münazaa ederlerdi.]

[Nâs onlar üzerine «Evler yapın» dediler.]

[ «Onların adedini ve hallerini Rabları daha iyi bilir» demekle hallerine ve adetlerine ilmi Allah'a havale ettiler.]

[O vakitte nâsın emrine galip olan padişah ve etbâı «Elbette biz onlar üzerine mescit yapar ve musalla ittihaz ederiz» dediler.]

Yani; bizim- onları uzun müddet uyutup, cisimlerini her şey­den muhafaza ettiğimiz gibi biz nâsı onlar üzerine muttali kıldık ki nâs Allahü Tealâ'nın insanları kabirlerinden ihya edeceğine dair olan va'dinin hak olduğunu ve kıyametin elbette gelip asla şüphe olmadığını bilsinler. Zira; onların uzun müddet uyuyup cisimlerine asla halel gelmeden uykudan uyanmaları vefat edip sonra ba's olunmalarının aynıdır. Binaenaleyh; nasıl ki bir çok uyuduktan sonra uyandılar, öldükten sonra dahi böylece dirileceklerdir. Ke-zalik kıyametin vukuunda ve imkânında dahi şüphe yoktur. Zira; üçyüz sene Ashab-ı Kehfi uyutup cisimlerine halel gelmeden aynı vücutla uykudan eski halleri üzere kaldırmağa kaadir olan Allahü Tealâ cemi' nâsı öldürüp sonra kıyamette diriltmeye dahi kaadir-dir ve biz Ashab-ı Kehfin hallerine nâsı şol zamanda muttali kıl­dık ki o zamanda nâs, haşr-ı emvâta dair itikâdiyat hakkında mü­nazaa edip bazıları «Yalnız ervah ba's olunur», bazıları da «ruh cesetle beraber haşr olunur» demekle ihtilâf ettikleri bir zamanda Biz Ashab-ı Kehfi üçyüz küsur sene uykudan sonra cesetlerine ha­lel gelmeden ba'setmemizle ervah ve ecsâdın beraber haşr oluna­cağını, nâsa açık surette beyan ettik ve tekrar onların ruhları kab-zolunduktan sonra nâs bunların hallerinde ve uykularının müdde­tinde ihtilâf ettiler. Binaenaleyh; bazıları «Onların üzerine ve ma­ğaranın kapısına bina yapın. Halk bunların kabirlerini çiğneme­sinler. Zira; onların hallerini Rabları iyi bilir» dediler ve o vakit­te nâsın emrine galip olan padişah ve ona tâbi olan ehl-i iman «El­bette onlar üzerine bir mescid yapar ve nâsa musalla ittihaz ede­riz» dediler ve bunlar galebe ederek ziyaretçilere namaz kılmak için mescid yaptılar.

Fahri Râzi, Kazı ve Nimetullah efendinin beyanları veçhile bunlar uykudan uyanınca âyette beyan olunduğu vechüzere şehre gidip taam getirecek kimsenin programını tertip edip içlerinden (Yemliha) nın elbise değiştirerek ahvali kimseye bildirmeden gi­dip gelmesini münasip gördüler. (Yemliha) tarif veçhile kasabaya geldi. Fakat bittabi' kasabayı eski halinde bulamadığından şüphe üzerine ekmekçileri dolaşırken ekmek almak üzere ekmekçinin birine elindeki parayı verince ekmekçi paranın üzerinde (Dakya-nus) un ismini görür ve «Bunu sen nereden aldın, elbette bir de­finede buldun»ı diyerek (Yemliha) yi yakalar. Buldun, bulmadım gürültüsü üzerine halk toplanır ve gürültü hükümete akseder. Meğer o zamanda din-i İsa üzere (Bidrus) isminde mümin bir pa­dişahla halk arasında hasr*ı emvat hakkında bir çok münazaa ve mübahase cereyan ediyormuş. Melik, emvâtın ruh ve cisimle be­raber haşrolunacağını itikat ve nâsın itikadını tashih için bu hu­susa davet eder. Nâstan bir kısmı kabul diğer kısmı hasrın yalnız ruha mahsus olup cesedin haşrolunmayacağı itikadında ısrar eder. Melik bunlara itikad-ı hakkı kabul ettiremeyip gün be gün niza' ve gürültü çoğalıp, hakikatin keşfolunup münazaanın önü alınma­sını Cenab-ı Hakdan istirham ettiği bir zamanda irade-i İlâhiyenin bunların hallerini halka bildirmekle hakikatin halka keşfolun-masına tealluk ettiğinden bunların hallerini gizlemeleri fayda et­mez, iş meydana çıkar. (Yemlihâ) yi melikin huzuruna getirirler. Melik (Yemliha) dan keyfiyeti istizah eder. Melik de beraber ol­duğu halde halk, (Yemliha) önlerinde olduğu halde mağaraya yak­laştıklarında arkadaşlarına haber vermek üzere (Yemîiha) ileri gider. Vukuatı arkadaşlarına rraber verince ruhlarının kabzolun-masını Çenab-ı Haktan istirham ederler. Duaları dergâh-ı ülûhi-yette kabul olunmakla ruhları kabzolunur ve cesetleri dahi halkın gözünden kaybolur. Ahali tekrar münazaraya başlarlar. Kâfirler (Bunlar bizdendir mağara kapısına kilise yapacağız» derlerse de melik ve etbaı galebe eder. Mağaranın kapısı önüne mescit yapar­lar. Fakat nâsdan çokları bunların hasra benzeyen bu hallerinden istidlal ederek ihtida ederler ve bu istidlallerine Allahü Tealâ «Diatj cümlesiyle işaret etmiştir. Gerçi (Yemliha) gelip arkadaşlarına haber verdikten sonra ahali ile görüşüp konuş­tuklarına dair bir rivayet varsa da bu rivayet zayıftır. Çünkü; aha­linin   «bunlar   bizdendir,   sizdendir»   gibi   münazaa etmeleri ve cümlesiyle bunların hallerine ilmi Allahü Tealâ'ya havale etmeleri görüşmediklerine delâlet eder.

Kazî'nin beyanına nazaran kavmin nizaı, itikat hususunda ol­duğu gibi ikinci defa da vefatları hususunda olması dahi muhte­meldir. Çünkü; bazıları »Bunlar hakikaten vefat ettiler» bazıları da «hakikaten vefat değildir evvelki gibi uykudur» dediler ve ba­zıları «evler yapmakla karye yapalım» ve bazıları da >.mescit ya­palım» demekle niza' ettiler.[14]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykudan uyandıklarında nâsm ihtilâflarını beyandan sonra Resulüllah'ın zamanında onların ade­di hakkında nâsın ihtilâfını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nâs «Ashab-ı Kehif üç kişidir, onları dört kılan kelbleridir» derler. Ve nasdan diğer bir fırka «onlar beşdir altıncıları kelple-ridir» demekle gaibe söz söyler oldukları halde mübahase ederler. Zira; onların kaç kişi olduğuna dair ellerinde bir senedleri yoktur, diğer bir taife onlar «yedidir, sekizincileri kelpleridir» derler.]

[Habibim! Şen onlara «Ashab-ı Kehfin adedini Rabbım Tealâ iyi bilir, nâsdan onların adedini bilmez ancak azıcık kimseler bi­lir» de.]

[Onların adedini nâsdan gayet az kimseler bilince habibim! Sen onlar hakkında mücadele etme, illâ zahir olarak mücadele et ve sana vahyolunan ahkâmı söyle.]

[Ve onlar hakkında ehl-i kitaptan hiç bir kimseden sual etme.]

Zira; vahyile sana onların halleri beyan olununca senin ehl-i ki­taptan sualin münasip olmaz. Çünkü; vahyile bildikten sonra on­lara suâl imtihan için olacağına binaen bu suâl mertebe-i nübüv­vete lâyık olan mekarim-i ahlâka münafîdir ve istizâh-ı keyfiyet suretiyle de hiç olmaz. Zira; onların ilmi kaasır olduğu cihetle ha­kikati bilmezler ki sana izahat versinler. Onların söyliyecekleri zanna müstenid olup senin ilmin ise vahye müstenid olmakla kat'î-dir. Kat'î ilme karşı zannın hükmü olamaz.

Hâzin ye Kazî'nin beyanları veçhile «Ashab-ı Kehfin adedi üçtür, dördüncüsü kelpleridir» diyenler Necran Naşarası ve Hz. İsa'nın ülûhiyetini itikad eden (Yakubiye) fırkasından (Seyyid) isminde bir kimse ve onun etbâıdır. «Onların adedi beştir, altın­cısı kelpleridir» diyenler nasârâdan, «Allahü Tealâ üçün üçüncü­sü olduğunu itikat eden»' (Nastûriye) fırkasından (Akıp) isminde bir kimse ve onun ashabıdır. Müslümanlar da «Yedidir, sekizincisi kalpleridir» dediler ve bu mübahase huzur-u Risalette cereyan et­miştir. Üç ve beş diyenlerin sözleri doğru olmadığına işaret için Vacip Tealâ «gaibe söz atarlar" demekle işaret ettiği gibi yedi di­yenlerin sözleri doğru olduğuna da «Onların adedini az kimse bi­lir» demekle işaret etmiştir. Çünkü; müslümanlar Resulüllah'dan işittiklerini söyledikleri cihetle onların haberleri sahihtir. Zira; Vacip Tealâ bu bâbda söz söyliyenleri üçe hasrettikten sonra ev­velki iki fırkanın gaibe söz söyleyip bilmediklerini beyanla tezyîf ve üçüncünün akibinde az kimselerin bildiğini beyanla üçüncünün sıhhatini beyan etmiştir. Şu halde huzur-u Risalette cereyan eden sözleri Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş ve adedlerinin dört ve altı olduğuna "dair söz söylenmediğinden dörtle altı zikrolunmamıştır.

Fahri Râzi'nin Hz. Ali'den rivayetine müsteniden beyanına nazaran ashab-ı Kehfin adedi yedidir. Bunlardan altısı melikin kurenâsından olup üçü melikin sağ tarafında bulunurlar ki (Yem-lihâ), (Mekselînâ) ve (Mislînâ) dır. Bunlara ashab-ı yemîn denir. Diğer üçü melikin sol tarafında bulunurlar ki (Mernuş), (Daber-nuş) ve (Şâzenûş) dur. Bunlara da ashab-ı yesâr denir ki (Dakyâ-nus) bunlarla mühimmatını istişare ederken itikat hususunda be­yinlerinde vaki olan ihtilâf üzerine (Dakyanus) u tarik-ı hakka davet etmişlerse de icabet etmeyince zulmünden korkularına bina­en firara mecbur olmuşlardır. Bunların yedincileri (Kefeştatayuş) ki çobandır ve sekizincileri de çobanın kelbidir ki ismi (Kıtmîr) olduğu mervîdir.

Ashab-ı Kehfin isimleri yazılıp yangının içine atılırsa biiznil-lâh yangının söneceği ve çok ağlayan çocuğun ağlamasını kesmek için yazılıp yastığının altına konursa ağlamasını keseceği ve doğur­mak için zahmet çeken hatunun sol uyluğuna bağlanırsa suhulet olacağı mervîdir. Gerçi Ashab-ı Kehfin isimlerinde birbirine ben­zemedik bir çok rivayetler varsa da bir rivayete müsteniden yaz­mış olduğu, esami kâfidir çünkü itibar müsemmâyadır. Yazmış, ol­duğu isimleri onların ismi zanniyle yazmak biiznillâh te'sirde kâfi olduğu NisâbûrTnin cümle-i beyanatmdandir.[15]

 

Vacip Tealâ ashab-ı Kehfin bazı ahvalini beyandan sonra Re sulüne her şeyi kaselim meşiyyet-i İlâhiyeye ta'lîk'etmesini tavsi­ye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! İmlenmesini murad ettiğin bir şey için «Ben şu şeyi elbette yarın işlerim» deme, illâ Allah'ın meşiyyetine talik ettiğin vakit müstesnadır.] Yani «İnşaallah şunu yarın işlerim» dediğin vakit müstesnadır,

[Habibim! İnşaalİah lâfzını unuttuğunda Rabbın Tealâ'yı zik­ret. Yani unuttuğun hatırına geldiğinde derhal «inşaallah» de ki o işin halk olunmasına vesile olsun. ]

[Habibim! Sen «Rabbimin ashab-ı Kehfin haberinden daha ziyade savaba yakın olan şeylere beni irşâd edeceğini umarım» demekle bunlardan suâl edenlere cevap ver ki daha ziyade haber­lerin keşfiyâtını istemiş olasın.]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Bir şeyi i'şlemek kastettiğinde «İn­şaallah şu işi yarın işlerim» de. İnşaallah lâfzını terkederek kat'-iyyen işlerim deme. İnşaallah lâfzını unuttuğunda hatırına geldiği saatte, geçmişi kaza etmek üzere inşaallah demekle Rabbini zikret ki nisyamna kefaret olsun. Zira; işlemesi evlâ olan bir şeyi terke-den kimse teşbih, istiğfar ve ismullahı zikrederse terkettiği şeyi tedarike sebep olur ve habibim sözüne şunu da ilâve et; «umarım Rabbımdan şu unuttuğum şeyden daha ziyade savaba karîb olan şeylere beni hidayette kılar» demekle Ashab-ıKehfin haberlerin­den daha kavı ve nübüvvete delâlette daha vazıh şeylere muttali olmanı Rabbından istemiş olasın.

Beyzavî'nin beyanı veçhile şu vaad-i İlâhî üzerine Allahü Tea-lâ Ashab-ı Kehfin haberlerinden daha eski enbiyâ-yi izamın haber­lerine, ümmetleriyle olan mübahaselerine, bir takım gaiblere, alâ-mât-ı kıyamete ve daha bir çok şeylere resulünü muttali' kılmıştır.

Vacip Tealâ «bir şeyi işlerim» dediğinde inşaallah demesini Resulüne vacip kıldı. Çünkü; ileride olacak bir şeyi işlemeye mu­vaffak olup olmayacağı malûm olmadığından şayet işleyemezse yalan olmaması için «İnşaallah» lafzıyla meşiyyet-i İlâhiyeye ta­likini emretti. Binanealeyh; her mümin için ileride işliyeceği bir şeyi haber verdiğinde «İnşaallah» demek lâzımdır. Çünkü Resulül-lah'a emr ü nehiy; ümmeti hakkında emr ü nehiydir. Şu halde Re-sulüllah'ın nefsini yalandan vikaye ve işinin bitmesine vesile ol­mak için «İnşaallah» demesi lâzım olduğu gibi ümmetinin dahi bir işi işlemeye niyet edip işleyeceğim diyerek haber verdiğinde «İn­şaallah» demesi lâzımdır.

Fahri Râzrnin beyanı veçhile (İbni Abbas) hazretleri «Bir kimse haber verdiği bir şeyde inşaallah lâfzını unutursa bir çok zaman sonra inşaallah dese istisnası sahih olur» demişse de biiû-mum fukahâ ve bilhassa İmam-ı Âzam bunun hilafını içtihat et­mişlerdir. Çünkü; İbn-i Abbas'ın beyanı veçhile altı ay veya bir sene evvel söylenen bir söze bir sene sonra inşaallah lâfzını ilâve etmekle o sözün hükmünü tağyir edecek olursa ikrarı talâk vesair ukudâtı şer'iyeden hiç birisi takarrür etmez. Zira; bir sene evvel haremine talâk veren bir kimse bir sene sonra nedamet edince talâkın hükmünü iptal ederse o bir sene zarfında hatun mutlaka-mıdir, değil midir. Binaenaleyh; başka kocaya gidebilecek mi gide-miyecek mi anlaşılmaz. Sair ukudâtta dahi hâl böyledir. Meselâ on gün evvel malını satmış olan bir kimse on gün sonra fiatm fazlalığım görüp inşaallah demekle aktin hükmünü iptal ederse hiç bir muameleye itibar ve itimad olamıyacağından muamelât-ı nâsm tamamen muattal olacağı şüphesizdir. Binaenaleyh; sözün tama­mından velev beş dakika sonra olsun «İnşaallah» lâfzı hiç bir hük­mü tağyir edemez.

Hatta Medarik'te beyan olunduğu veçhile (Mansurj halifeye bir kimse «İmam-ı A'zam ceddin İbn-i Abbas'a istisna meselesinde muhalefet ediyorı., demesi üzerine halife hiddetle te'dîb etmek üzere İmam-ı Âzam'ı huzuruna celble niçin muhalefet ettiğini suâl edince İmam-ı A'zam hazretleri «İbn-i Abbas'ın mezhebi senin aleyhinedir. Zira; bir sözden bir gün veya beş gün veyahut onbeş gün sonra o sözeo ilâve olunan inşaallah o sözün hükmünü nakze­decek olsa nâsın sana biatlerinin hükmü kalmaz. Çünkü bu gün bîat eden kimseler bir gün sonra senden nefret eder. Sana biatta inşaallah lâfzını ilâve etmekle biatlerini nakzeder» deyince Man-sur'un İmam-ı Â'zam'ı levmeden kimseyi huzurundan tardettiği mervidir.

Şu halde âyette «unuttuğunda zikret» demek «eski sözüne ilâ­ve etmekle onun hükmünü tağyir et» demek değildir. Belki teber-rük ve teyemmüntarîkıyla zikret ki geçmişe kefaret ve bir daha unutmamaya sebep olsun demektir. Yahut «bir şeyde inşaallah lâfzını unuttuğunda o şey vücut bulamayınca inşaallah lâfzını zi­kirle ondan daha iyi bir şeyi iste» demektir.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Beyzavî'nin. beyanı veçhile Kureyş müşrikleri Resulüllah'a ruhtan, ashab-i Kehiften ve Zülkarneyn'-den suâl ettiklerinde Resulüllah «Yarın gelin haber vereyim» de­yip "İnşaallah» dememesi üzerine onbeş veya kırk gün vahyin gel­memesine ResulüHah'ın mahzun olup Kureyş'in Resulüllah'a karşı izhâr-ı şemâtet etmeleri üzerine Cibril-i Emin'in bu âyetle geldiği mervidir. Şu halde vahyin teehhürüne sebep «İnşaallah» kelimesi­nin terkolunması olduğunu Cenab-ı Hakk bu âyetle beyan buyur­muş ve bu misilli makamda «İnşaallah» lâfzını zikretmek lâzım olduğunu gerek Resulüne ve gerek Resulünün ümmetine tavsiye etmiştir. Bu âyet nazil olunca Resulüllah'ın «İnşaallah» dediği mervîdir Fakat ResulüUah'm inşaallah demesi «bir daha unutmam inşaallah» demektir. Yoksa evvelce söylediği sözüne ilâve değildir.[16]

 

Vacip Tealâ Ashab-ı Kehfin uykularının müddetini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ashab-ı Kehif mağaralarında üç yüz sene karar ve dokuz stv ne de ziyade ettiler. J

[Habibim! «Allahü Tealâ onların durdukları müddeti herkes­ten ziyade bilir» de.] Ve sözüne şunu da ilâve et:

[Zira semâvât ve arzın gaybım bilmek    Allah'a mahsustur.]

Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin mağarada ve uyku halinde durduk­ları müddeti herkesten ziyade biimek Allah'a mahsustur.

[Allahü Tealâ görülecek şeyleri ne acayib gorüı- ve işitilecek şeyleri ne acayip işitir.]

[Semavat ve arz ehlinin Allah'ın gayrı hiç bir yardımcıları yoktur.]

[Allahü Tealâ hükmünde ve gaybı fe?!rnekte hiç bir kimseyi kendine şerik kılmaz.] Çünkü; mülkünde ve hükmünde müstakil olduğundan.hiç .bir kimsenin müdahaleye hakkı yoktur.

Yani; Ashab-ı Kehfin (Dakyanus) un şerrinden firar ederek mağaraya iltica ettiklerinde Cenab-ı Hakkın lütfü olarak onlara vermiş olduğu uyku halinde onlar mağarada üç yüz sene üzerine dokuz sene dahi ziyade ederek üçyüz dokuz şerle eğlendiler.

Habibim! Onların hallerinden suâl edenlere cevapta AUahü Tealâ onların mağarada eğlendikleri müddeti herkesten ziyade bi­lir ve vahyile haber verdiği de budur. Şu halde onlar hakkında bu haberin gayrı söylenen sözler doğru değildir. Zira; semâvât ve arzın gizli esrarım bilmek Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Ashab-ı Kehfin kaldıkları müddeti hatasız bilmek dahi Allah'a mahsustur. Allahü Tealâ görülmek şanından olan şeyleri ne acayib görür ve işitilmek şanından olan şeyleri ne acayib işitir? Çünkü; Allah'ın işitmesi ve görmesi sair işiten ve görenlerin görmeleri ve işitmeleri gibi değildir. Zira; latîf, kesîf, küçük, büyük cümlesi Allahü Tealâ indinde müsavidir, ehl-i semâ ve ehl-i arzın Allah'ın gayrı hiç bir yardımcıları yoktur. Allahü Tealâ hükmünde kendine hiç bir kim­seyi şerîk kılmaz. Çünkü; her neye hükmetse mülkünde hükmet­tiğinden hükmünde müstakildir.

Nimetullah Efendinin beyanı veçhile Ashab-ı Kehfin üç yüz dokuz senesi sene-i şemsiye veyahut sene-i kameriye olmak ihti­mali varsa da sahih olan üçyüz sene; senei şemsiyedir ve üçyüz dokuz sene; senei kameriyedir. Zira yüz sene-i şemsiye yüz üç se­ne-i kameriye ettiğinden üç yüz sene-i şemsiye üçyüz dokuz sene-i kameriye etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Ashab-ı Kehif mağaralarında sene-i şemsiye hesabıyla üç yüz sene kaldılar ve se­ne-i kameriye hesabıyla dokuz sene dahi ziyade ettiler.] demektir.[17]

 

Vacip Tealâ Resulüne nisbetle muğayyebattan olan Ashab-ı Kehiin ahvalini beyandan sonra ashabıyla beraber dersine devamı­nı emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Rabbın Tealâ'nın kitabından sana vah yolunan âyet­leri sen tilâvet et.]

[Zira;    Rabbın Tealâ'nın    kelimelerini tebdil eden olamaz.]

Çünkü; kitabında kendinden başka tasarruf eden olmaz ki kelime­lerini tebdil etsin. Binaenaleyh; kıyamete kadar Kur'an'ın değil bir kelimesini tek bir-harfini bile tebdil etmek hiç bir kimsenin haddi değildir.

[Ey Resulü Zişân! Elbette sen Rabbından gayrı bir melce* bu­lamazsın.] Zira; herkesin her şeyde melcei odur. Kezalik senin melcein de odur.

Yani; Habibim! Sen müşriklerin "Kur'an'ın gayrı bir kitap getir» dediklerini dinleme ve Rabbın Tealâ'nın kitabından sana vahyettiği âyetlerin elfazını kıraat ve ahkâmıyla amele devam et. Zira; Rabbın Teaîâ'nın kelimelerinin gerek lâfzını ve gerek hakiki manâsını tebdile hiç kimsenin kudreti yoktur. Binaenaleyh; Kur'­an'ın ilâyevmilkıyam bekası Cenab-ı Hakkın himayesi altındadır ve sen Allah'dan başka bir melce' elbette bulamazsın. Zira; Allah'ın gayrı cümle mevcudat kahr-ı İlâhî altında makhûr olduğundan izn-i İlâhî haricinde hiç bir kimse melce' olamaz ki sen gayrı bir melce' bulasın.

Mültehid; sığınacak yer ki ilticâgâh demektir, İnsanın başı daraldığında o müzayakadan kurtulmak için müracaat ettiği kimseye mültehid denir ki melce' demektir. Tilâvet; tebaiyet manâsını müş'ir olduğundan bu âyet hem Kur'an'ı tilâvete hem de ahkâmına teb'iyete şamil olduğuna binaen iki cihete devamı âmir­dir. Binaenaleyh bu emirden maksat; yalnız tilâvet değil belki ti-' lâvetle beraber ahkâmıyla amele müdavemettir. Şu halde ümmet-i Muhammed tilâvet-i Kur'an'la beraber ahkâmına dikkat etmekle memurdur.

Hulâsa; Kur'an'ı tilâvetle beraber ahkâmıyla amelin vacip ol­duğu, Cenab-ı Hakkın kelimelerini tebdil mümkün olmadığı ve Al­lah'ın gayrı hiç kimse için bir melce' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı tilâvetle beraber mucibiyle amel vacip olduğunu beyan ettiği gibi kâfirlerin Kur'an'ın tebdilini teklifleri­ni redle sabra mülâzemetin lüzumunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Şol kimselerle beraber nefsine sabra mülâzemet et ki o kimseler Rablarının rızasını murad eder oldukları halde ak­şamda, sabahta ve onların arasında olan evkâtın cümlesinde Al­lah'a ibadet ederler.]

[Ky Resuli Zişân! Sen hayat-ı dünyanın ziynetini ve ağniyâ-nin servetini murad eder olduğun halde fukara-yı ashabından gö­zünü ayırıp başka tarafa meyletme.

[Ve bizim kalplerini zikrimizden gafil kıldığımız, kendi hava ve arzusuna ittiba' eden kimselere itaat etme ve onların batıl söz­lerini dinleme.]

[Zira zikirden gafil ve hevesine tâbi olan kimsenin işi batıl ve hakdan uzak oldu. Binaenaleyh; itaata şayan değildir.]

Yani; ey Rasul-ü Mükerrem! Kâfirlerin sana «Fukara-yı asha­bını başından dağıt. Zira; onların elbiseleri eski ve halleri perişan bizim şeref ü haysiyetimiz onlarla beraber bulunmamıza mani'dir. Onlarla bir yerde bulunmak bizim için ardır»' demelerine iltifat et­me, sen şol kimselerle beraber nefsine sabır tavsiye et ki onlar ak­şam ve sabah rıza-yı İlâhîyi murad ederek rablarına ibadet eder­ler. Sen hayat-ı dünyanın ziyneti olan müşriklerin servetlerine na­zar ederek fukara-yı ashabından gözlerini çevirme. Ve bizim zik­rimizden kalbini kapatmakla gafil kıldığımız kimseyle ittifak etme. Zira; o misilli kimse kendi hava ve hevesine ittiba' ederek arzu et­tiği şeyi ve nefsini kendine ma'bud ittihaz ederek mevlâsının em­rinden çıkmıştır. Binaenaleyh; onun emri haddini tecavüzle israf ve zayi olmuştur.

Ashab-ı Kiramın ekser-i evkâtta ibadetle meşgul olduklarına işaret için dua ve ibadetleri sabah ve akşam olduğu beyan olun­duğu gibi istimrara delâlet eden müzari' sigasıyla dahi varid olmuştur. Çünkü; sabah ve akşam zamanın iki tarafını ihata ettiği gibi cemi' zamana da şamildir, fukaraya muhabbetin lüzu­muna işaret için «Gözlerini onlardan başkasına çevirme»- buyur­muştur ki «nazar-ı atûfetini onlardan ayırma ve nazar-ı hakaretle bakma» demektir. İşte bab-ı İlâhide zengin ve fakir cümlesi mü­savi ve hakaret nazarıyla bakılacak bir kimse olmayıp herkes hür-riyet-i tâmmeye malik olduğu gibi Allah'ın rızasını arayan fukara, fasık ve facir olan zenginlerden indellah daha makbul olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve zenginlerin fukaraya riayet etme­lerinin lüzumunu tavsiye etmiştir.

Biz o kimsenin kalbini zikrimizden ga­fil kıldık» demek «Biz onu zikirden gafil olduğu halde şeytanın vesvesesiyle terkettik ki şeytan onları iğfal ile küfre ve isyana muhabbetleri ve babalarını taklid sebebiyle onların kalbine hak olan şey girmez bir halde kalbleri kasavet peyda etti" demektir. Şu halde gaflet onların iradelerini sarf ve kendilerinin kesbiyle hasıl olduğundan cebir lâzım gelmez. Çünkü; her ne kadar onların gafletlerini Çenab-ı Hak halketmişse de onlar iradelerini sarfla kesbetmişlerdir ve gafleti halkettiği cihetle Cenab-ı Hak «Biz kalp­lerini gafil kıldık» buyurmuştur. zayi', vıuattal, israf, batıl ve hakka muhalefet manâlarını ifade eder. Buna nazaran manâ-yı nazım : | Kalbi zikirden gafil olarak kendi havasına ve nefsine ittiba eden kimsenin emri. Hakka muhalif, batıl, zayi' ve günleri muattal oldu |  demektir.

Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet (Uyeyyetibni Hısn) ve (Umeyyetibni Halef) ve onların emsali sanadîd-i Kureyş haklarında nazil .olmuştur. Çünkü; onlardan '(Uyeyne) islâm ol­mazdan evvel huzur-u Risalette fukara-yı ashab bulunduğu bir za­manda gelir Resulüllah'a «Bunların kokusu sana ezâ vermez mi? Bizler (Mudar) kabilesinin büyükleriyiz. Biz iman edersek her kabile, iman eder. Binaenaleyh; bunları defet yanından ki biz iman edelim. Zira; biz bunlarla bir arada bulunmayı nefsimize âr addet­tiğimiz için iman etmeyiz» dedi, bu sözde Sanadîd-i Kureyş'in ek­serisi müttefiklerdi. İşte bu söz üzerine âyetin nazil olduğu mer-vîdir.

Vacip Tealâ bu âyette kâfirleri üç sıfatla zevımetmiştir : Birincisi; Kalplerinin zikrullahdan gafil olması, îki -cisi ; hevâlarına ittiba' etmeleri, Üçüncüsü; işlerinin hakdan uzak olmasıdır. Şu halde bu üç sıfat her kimde bulunursa indellah mezmum ve nazar-ı hürmetten sakıttır. Çünkü; Allah'ın emri hilâfında hareket eden kimse evvel ve âhir rüsva olduğu gibi âhirette dahi hüsranı ebedîye inüstehaktır. Dünyanın lezzetine ve servetine tama' ederek fukarayı hakîr görmek; kalbin ma'kulât-tan gafletle mahsusata meyl-i küllî ile meyletmesi neticesidir. İn­san için şeref, nefsi iman ve ibadetle tezyin etmekle olup zahirde azanın ziynetiyle olmadığına binaen müşriklerin bu sözleri ceha­letleri neticesidir.

Hulâsa; âbidlerle sohbete nefsi alıştırmakla sabretmek lâzım olduğu ve hayat-ı dünyanın ziynetiyle müzeyyen olan zenginlere iltifatla fukarayı nazardan iskat etmek caiz olmadığı zikir ve iba­detten gafil ve havasına tâbi olan kimselere itaat etmek, onların sözlerine aldanmak doğru olmadığı ve o misilli kimselerin işleri Haktan uzak olduğu cihetle iltifata şayan olmadıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]

 

Vacip Tealâ fukara ile beraber sabrın lüzumunu ve Kureyş'in ağniyâsı gibi kalplerinde fesat olan zenginlere meylolunmamasını Resulüne tavsiye ettiği gibi zengin ve fakir cümlesi ahkâm-ı şeri­atta müsavi olduklarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Ashabın fakirlerini meclisinden tard etmeni sana teklif eden Sanadîd-i Kureyş'c sen de ki "Hak olan şey; sizi halke-den ve enva-i ni'metleriyle terbiye eden, Resuller gönderip kitap­lar inzal etmekle kullarına doğru yolu gösteren Rabbımz tarafın­dan geldi.» Ve benim vazifem, taraf-ı İlâhîden gelen «engin ve fa­kir cümle insanlara ve bilhassa size tebliğ etmektir, kabul edip mucibiyle amel etmek veya kabul etmeyip reddetmek size ait bir vazifedir.]

[Binaenaleyh; isteyen iman etsin ve isteyen küfretsin.] Çün­kü; iman edenin menfeati, etmiyenin mazarratı kendine aittir. Şu halde menfeat ve mazarratınızı düşünecek sizsiniz, Rabbmızdan hak olan ahkâm gelince hayır, şer,-doğru ve eğri olan yollar beyan olundu. Binaenaleyh; istediğiniz yolu ihtiyar edersiniz ve ben sizin iman ve küfürden hangisini ihtiyar etmenize mübâlât etmem. Zi­ra; ahkâm-ı İlâhiye sizin keyfinize tâbi değildir. Çünkü; hidayet ve hizlânı sizin iradenizi sarfınız veçhüzere halketmek eli îlâhiyededir. Şu halde sizin keyfiniz için fukara-yı ibâd huzur-u şeriattan tardolunmaz. Zira; şeriat nazarında cümle kullar müsavi olub kabul edip etmemekle yekdiğerinden imtiyaz eder» demekle kâfirlerin batıl olan matluplarını redle fukara-yı ashabına merha--met kanatlarını aç. Zira onlar; indallah makbullerdir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette kâfirleri teh­dit vardır. Zira; «isterseniz iman, ister küfredin iradeniz elinizde­dir. İstediğiniz gibi sarf edebilirsiniz, fakat sonunu düşünün» de­mektir. Şu halde «İsteyen küfretsin» demek; onlara küfürle emir değildir, belki mücerret tehdit içindir. Yani «küfrünüzde ısrar ede­bilirsiniz, lâkin akibetinde başınıza gelecek ukubeti düşünün ve küfrün icabettiği azabı hatırınızdan çıkarmayın» demektir. Bu gibi tehditler insanların muhaveresinde dahi carî olan şeylerdendir. Meselâ bir kimse fena bir iş tutacağında nasihat dinlemez, o işe musir olunca nasihat eden kimse «Haydi istediğini yap, ben karış­mam» der ve bunu söylemekten maksadı o işi yapmasıyla emir değildir, belki ona «Haydi bildiğini yap velâkin sonunu düşün» de­mektir.[20]

 

Vacip Tealâ kâfirleri tehdid edip ahkam-ı şer'iyenin insanla­rın arzularına tâbi olmadığını beyan ettiği gibi şeriati kendi hava­yı nefsaniyelerine tâbi kılmak isteyenlerin cezalarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz zalimlere bir ateş hazırladık ki; o ateşin çadıra benzeyen alevî onları ihata eder ve her taraflarını çevirir.]

[Ve eğer onlar o şiddetli ateşten kurtulmak için yardım ister­lerse erimiş demir ve tunç gibi sıcak su ile yardım olunurlar.] Ya­ni sıcak su ile cevap verilir ki o su yüzlerini yakar kebap eder.

[Ne çirkin şarap oldu erimiş tunç gibi su ve ne kötü mahal ve mesken oldu Cehennem.]

Yani fukara-yı ashabı hakir görmek ve imanın yerine küfrü koymakla zulmü irtikâp eden zalimler için biz bir ateş hazırladık ki o ateşin alevi ve dumanı onları ihata eder, hatta nefes alacak bir yerleri kalmaz, eğer onlar ateşten kurtulmak ve hararetini söndürmek için su ile yardım isterlerse onlara bir su ile yardım olunur ki o su madeniyattan gümüş, altın, bakır, tunç veyahut demir gibi ateşle eritilmiş bir şey menzilinde olarak onunla yardım olunurlar. O su gibi şey onların yüzlerini pişirir, kebap eder. Ne kötü şarap oldu o su ve ne fena oldu mesken yönünden Cehen­nem.

Nisâbûrî ve Beyzavî'nin beyanları veçhile bu âyette zalimleri istihza vardır. Çünkü İstiğâse; yardım istemektir. Şu ta­leplerine ve yalvarmalarına karşı onların yüzlerini kebap edecek sıcak su ile yardım olunacaklarını beyan; onların kemal-i hakaret­le yardım olunacaklarını beyan etmektir ki hakarete yardım de­mek onları istihzadır.

Cenab-ı Hak Cehennemin zalimler için hazırlandığını bu âyet­le beyan etmiştir. Zira; zalimler Kur'an'dan i'razla adalet yerine zulmü, iman yerine küfrü, merhamet yerine fukaraya hakareti ir­tikâp ettiklerinden Cehennem azabına müstehak oldukları beyan olunmuştur.

Süradik ; Beyzavî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile çadır manâsına ise de bu makamda Cehennem ateşinin çadıra benzeyen alevi veyahut ateşten zalimlerin her ta­raflarını ihata edecek divardır. Binâenaleyh; Cehennem ateşi za­limlerin her taraflarını ihata edip ateşten başka bir şey görmeye­cekleri gibi nefes almak için ateşten dışarıya bir pencere arasalar dahi bulamıyacaklarına işaret olunmuştur. Çünkü; ihata; her tarafı örtmekle olduğu gibi süradik yani çadır da içinde bulunan kimsenin her tarafını ihata ettiğinden «Süradik onları ihata eder» demek «Açık bir yerleri kalmaz» demektir. MühI ; madeni-yâttan ateşle eritilen şeydir. .Hararetten suya muhtaç olduklarında onlara verilecek erimiş altın, gümüş veya tunç gibi bir şeydir ki daha onlara verilmek için geriden gelirken yüzlerinin derisini dö­küp kebap edeceği beyan olunmuştur. Çünkü, dünyada nefisleri­nin arzu ettiği menhiyata nail olduklarında yüzlerinin gülmesine bedel âhirette imdadlarına erişen su yüzlerini yakacaktır.[21]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin .azaplarının şiddetini beyan ettiği gibi müminlerin Cennette rahat ve seâdetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Rablerine iman ettiler ve imanlarını ameli salih işlemekle te'yîd ve takrir ettiler. Onların ecirleri zayi olmaz. Zira; amel yönünden ziyade güzel olan kimsenin amelini biz zayi etmeyiz. Çünkü; amellerin sevabını verir, ellerini boşa çıkarmayız.]

[İşte iman eden ve amel-i salih işleyenler için cennât-i adin var ki o Cennetlerde mü'minler için, sarayları altından nehirler cereyan eder ve ehl-i Cennet o Cennetlerde altından bileziklerle ziynetlenirler ve yalnız bilezikle ziynetle iktifa etmezler.]

[Ve onlar sandalye,    koltuk ve kürsüler üzerine dayanarak oturdukları halde ince, kalın dokunmuş yeşil elbiseler giyerler.]

[Ne güzel sevap oldu elbise vesair ziynetler ve ne güzel rahat edecek karargâh oldu Cennetler.] Şeraitine riayetle amel eden mü'-minin amelinin zayi olmıyacağını Cenab-ı Hak bu âyette sarahat­le beyan buyurmuş ve icmalen zikrolunmuş olan ecri, Cennetin evsafını beyanla tafsil etmiştir.

Adin; ikâmet manâsına olduğu cihetle «Müminler için cennât-ı adin var» demek «cennât-ı ikâmet var» demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı suyu bol olan mahal olduğu için Cenab-ı Hak Cenneti altından nehirler cereyan etmesiyle tavsif etmiş ve insan­lar tab'an ziynete heveskâr olduğundan ehl-i Cennetin gerek ma-deniyât ve elbiselerle tezayyün edeceklerini beyanla kullarım Cen­netin derece ve ziynetlerini mucip olan amâl-i salihaya terğîb eylemiştir. Gerçi bizim zamanımızda ve bulunduğumuz diyarları­mızda insanlardan erkekler altınla ve bilhassa bilezik ve gerdanlık gibi şeylerle ziyneti kadınlara terketm işi erse de ezmine-i sabıkada bu gibi şeylerin erkeklere dahi ziynet olduğu milletlerin ve zaman­ların geçtiği bazı tarihlerde görülmektedir. Ama şeriat-i Muham-mediyede altın, gümüş ve sırf ipekten dokunmuş elbiseyle ziynet-lenmek haram olması dar-ı teklif olan dünyaya mahsustur. Çün­kü âhiret; dar-ı teklif olmadığından orada haram olmaz.

Erâik ; Erîkenin cem'idir. Erike ; Nisâbûrî'nin be­yanı veçhile yeni gelin sandalyesi gibi ziynetlenmiş sandalye ve kürsüdür. Dünyada zenginler bu gibi şeylerle istirahat ettiklerin­den Cenab-ı Hak Cennetin rahatını kullarına bunlarla tarif ediyor ve numune olarak bunları gösteriyor. Çünkü; Cennetin rahatını insanlara bildirmek bu kadarla olur, yoksa Cennette, insanların hatır ve hayaline gelmedik ve bu dünyada idrakinden âciz olduğu nice ziynetler ve rahatlar vardır.[22]

 

Vacip Tealâ servetlerine mağrur olarak fukara-yı ashabı be-ğenmiyen zalimlerin hallerini, azaplarını, müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra zengin olan kâfirle fakir olan müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Mallarına mağrur olan zalimlere misâl olarak iki kimsenin hallerini sen beyan ve izah et ki dünya servetine itimat olunmryacağını ve zenginlerin fakir, fakirlerin de zengin olacağı­nı bilsinler. O iki kimseden birisi için biz iki bahçe halkettik ki bahçelerin içinde üzümden çubuklarla ve etrafını hurma ağacı ile ihata ettik ve aralarını dahi buğday ve arpa gibi hububatla dolu mezrea kıldık ki bahçelerde asla menfeatten ve varidattan hali, harap ve boş mahal kalmadı. Binaenaleyh; bahçeler dünya ni'met-leriyle doldu ve kemaline geldi.]

[O bahçelerin her ikisi de meyvelerini ve yenecek hasılatını tamam verdiler. Meyvelerinden hiç bir şey noksan olmadı. Bina­enaleyh; bahçe meyvesini noksan vermekle sahibine zulüm de et­medi. Şu halde o kimsenin bahçesi başka kimselerin bahçelerine benzemez. Zira; başka kimselerin bahçelerinin meyveleri bazı sene az ve bazı sene çok olduğu gibi bazı sene de hiç olmaz.]

[Bu ni'metlerin vüsati ile beraber o bahçelerin ortalarında devamlı sulamak için nehirler de akıttık ve o kimselerin meyveler vesair nükûd ve mücevherata dair malları da vardı.]

[Şu bizim verdiğimiz ni'metlere mağrur ve tafsilen beyan ettiğimiz bahçenin sahibi, kemal-i kibr ü gurur ve iftiharla muha­vere eder olduğu halde diğer arkadaşına dedi ki «Benim malım senden çoktur. Bu mal sayesinde ben istediğim matlubuma nail olurum ve şehcvât-ı nefsaniyemden her şeyi elde ederim ve ben elvâd ü ahfad, had cm ü haşem cihetinden dahi senden kuvvetli­yim.» İcabında bunlar bana yardım ederler. Ve ben hiç bir şeyde güçlük çekmem. Zira; evlâd ü ahfadım a'vân ü etbâım seferde ve hazarda bana yarğâr olurlar. Sen ise bunların hepsinden mahrum­sun.]

[Ve nefsine zulmeder olduğu halde bahçesine girdi.] Halbuki emvaline itimad ederek Rabbısına isyan ettiğinden nefsine zulüm­le azab-ı ilâhiye hazırlanarak nefsini Cehenneme arzediyordu, dün­yaya hırs ve lamamdan kibr ü gurur ve gaflet her tarafını ihata ederek tekrar söze başladı ve dedi ki:

[«Ben şu bahçenin ebeden yıkılıp harap' olacağını zannet­mem» demekle gururunu izhar etti.] Ve bununla dahi iktifa etmi-yerek kıyameti inkâr sadedinde :

[«Ve kıyametin kaim olacağını ben zannetmem.» Zira; nübüv­vet davasında bulunan zevatın haber verdikleri kıyamet yoktur ki o kıyametin gelmesiyle benim bahçem harap olsun.] demekle âle­min bekasıyla bahçenin dahi bekasına hükmetti ve bununla da kalmadı; âhiretten kendine herkesten ziyade bir hak çıkarmak üze­re sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki :

[«Allah'a yemin ederim ki eğer dedikleri gibi kıyamet kaim olur, ben de kabrimden kalkar Rabbımın huzuruna red olu nur sam elbette, dünyadaki bahçeden daha hayırlısını bana merci' ve mün-kaleb olarak bulurum.» Çünkü; ben dünyada bu servete nail oldu­ğum gibi âhiretin vücudu farzolduğunda âhirette daha ziyadesine lâyık olurum. Zira; benim istihkakım ve liyakatim bunu icab eder.] demekle âhireti itikat edenleri istihza Ve istihfaf etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile zikrolunan bahçelere, ağaçların çokluğuna işaret için Cennet denmiştir. Zira Cennet; Ağacı pek çok olan bahçeye denir. Cennet-i â'lânın ağacı çok olduğuna binaen Cennet denmiştir. Ekseri bağ sahiplerinin âdetleri bahçenin etrafını ağaçlarla donatıp ortasını ziraat için hali bıraktıklarından bahçelerin âdet-i nâsa muvafık olduğuna ve bahçelerin hem Kuzu-zât-ı nefsaniyeyi hem de kuut-u yevmiyeyi cami' olduğuna işaret için etrafları ağaçlarla ve ortaları ziraatle dolu olduğunu beyanla bahçelerin vüsatine de işaret olunmuştur. Çünkü; Beyzavî ve Me-

darik'te beyan olunduğu veçhile demektir. Yani »bahçeleri biz hurma ağaçlarıyla ihata ettik ve et­rafını çevirdik» manasınadır.manası­nadır. Yani «şu bahçenin bu kadar revnak ve nadratı ile beraber helak olacağını ben zannetmem» demektir. merci ma­nasınadır. Yani «Dönüp dolaşıp varılacak mahal» demektir.[23]

 

Vacip Tealâ bahçe sahibi olan kâfirin muhaveresini beyandan sonra kâfire cevap olarak müminin muhaveresini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bahçesiyle mağrur olan kâfire mümin olan arkadaşı muha­vere eder olduğu halde dedi ki »Ey Arkadaş! Seni evvelen denî olan topraktan, sonra da bir takım tebeddülat ve teğayyürâtla o toprak nutfe olup herkesin necaset addederek istikrah ettiği nut-feden halkettikten sonra bir takım nimetleriyle seni terbiye ile afetten salim ve azalarınla böyle bir racül kılan Rabbına âhireti inkârla küfür mü ediyorsun? Bu ni'metleri kendi istihkakından addetmekten utanmıyor musun?» Bu sözleriyle mümin, kâfir olan arkadaşını tekdir etti.]

[Lâkin, o hâlık olan Allahü Tealâ benim Rabbımdır ve ben Rabbıma hiç bir kimseyi şerik kılmam.]

Yani " senin halin küfriyât olduğu anlaşıldı lâkin ben senin gibi Rabbıma küfretmem. Zira; âhireti ikrar ve itikat ederim. Çün­kü; Rabbını beni evvelâ topraktan, sonra nutfeden halketti. Sonra azalarım tamam, âkil ve baliğ bir racül-ü kâmil kıldı ki zatını ma­rifetle ibadet ve vermiş olduğu ni'metlere şükredeyim ve itikadı hak ve amel-i salihle hüsn-ü cezaya nail olayım. Şu halde ben na­sıl inkâr ederim? O benim Rabbımdır. Binaenaleyh; ben Rabbıma mahlûkattan hiç bir şeyi şerik kılmam. Zira; şerik ve nazirden mü­nezzehtir» demekle arkadaşının batıl itikatta olduğunu beyanla haline münasip olan itikad-ı hakka irşâd etmek istedi. Ve sözüne şunu da ilâve etti:

[»Keski sen iftihar ettiğin bahçene girdiğinde bu bahçe harap olmaz, ebeden mamur kalır diyeceğine Allah'ın payidar olmasını dilediği şey payidar olur, bekâsını murad etmediği şey payidar ola­maz. Zira; te'yîd ve tahribe kimsenin kuvveti yok, ancak Allah'ın kudreti ve kuvveti var diyeydin hakkında enfa' olurdu» demekle arkadaşına lâyık olan sözleri talim etti Ve doğru yolu gösterdi.]

[Ey kâfir! Sen beni mal ve evlât cihetinden gayet az ve hakir görüyorsun. Ben Rabbımın fazlından ve lutf u ihsanından umarım ki senin tefevvuk davasında bulunduğun bahçenden daha hayırlı­sını bana verir.] Zira; senin malın ve evlâdın çoksa benim de iman ve irfanım çoktur ve itimadım malıma değil Allah'ımadır. Çünkü; Allahü Tealâ her istediğini icada kadirdir.

[Ve umarım ki Rabbım senin bahçen üzerine ansızın semadan saika gönderir, tahrib eder. Bir de sen görürsün ki sabah vakti o bahçe kuru, parlak, ayak tutmaz, ot ve yeşillikten eser kalmamış bir hale gelmiş olur yahut ortasından akan su batar, suyu derine düşer, bahçeyi suIam az bir hale gelir.] Çünkü; tarla yukarıda, su aşağıda olduğundan sudan intifa mümkün olamaz.

[Binaenaleyh; o batmış olan suyu talebe elbette sen kaadir olamazsın.] Ve sen her türlü esbaba tevessül etsen, kuyular kaz-san ve enva-ı desaise müracaat etsen bir damla su çıkaramazsın demekle kâfire itikadını tashih etmek lâzım olduğunu söyledi.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âhireti inkâr küfür olduğundan mümin olan racül bahçe sahibini âhireti inkârı sebe­biyle tekfir ettiği beyan olunmuştur. Çünkü âhireti inkâr; delil-i kat'î ile sabit zaruriyyât-ı diniyyeyi inkâr olduğu gibi kudretullah-da şek olduğu cihetle dahi küfürdür. Binaenaleyh; mümin olan ra-cül-ü kâfirin kudretullahda şekkini izâle için Vacip Tealâ'nın ibti-dâen icada kaadir olduğundan bahisle topraktan ve nutfeden halko-lunarak teklife müsteid bir hale gelip mühmel bırakılmıyacağmı beyan etmiştir ki racül-ü kâfirin âhiret hakkında şekki ve tered­düdü zail olsun ve evvelen icada kaadir olanın öldürdükten sonra ihyaya dahi kaadir olacağına bilsin. Malına mağrur olan racülün küfrünü beyandan sonra kendinin itikadını ve imanını izharla iti-kad-ı hakkı beyan ettiği gibi fakr ü gına cümlesi Cenab-ı Hakkın halkı ile olduğunu dahi beyan etmiştir.

İnsanın nail olduğu ni'metlerde her' zaman aczini itiraf etmek lâzım olduğuna tenbih için "Keşke bahçene girip ni'metleri gör­düğünde deseydin hakkında enfa' olurdu» demekle Allah'ın murad ettiği her şey vücud bulup murad etme­diği vücut bulamıyacağına işaretle her şeyin murad-ı İlâhî tah­tında olduğunu beyan etmiştir.

Beyzavî'nin beyanına nazaran Resulüllah'm    «Bir kimse bir şeyi görüp teaccüp ettiğinde dese gözü o şeye zarar etmez» buyurduğu mervidir.

Beyzavî'nin beyanı veçhile semadan inen yıldırımlar demektir. Yani «Allahü Tealâ mağrur olduğun bahçe üzerine yıl-dınmlar gönderir, yakar harabeder» demektir. Ayak kayarcasına parlak musaykal bir arz olur demektir. Çünkü Saıyd , ottan ve ağaçtan hâli, yer yüzü.  ZeIâk ; kaymak manasınadır. yere batmak manasınadır. Yani «Allahü Tealâ yıldırım gönderir, bahçeni yakar ve yeşillikten bir eser kal­maz. Bir de sabah vakti görürsün ki parlak sırça gibi bir tarla ol­muş veyahut suyu yere batar, sudan eser kalmaz. Binaenaleyh; sen suyu arayıp bulmaya kaadir olamazsın. Şu halde bahçeye mağrur olma. Zira; her vakit haraba ve tehlikeye maruz» demektir.[24]

 

Vacip Tealâ müminin dediği veçhile bahçenin harap olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cenab-ı Hakkın semadan göndermiş olduğu âfet sebebiyle kâfir olan racülün bahçesinin meyvesi ihata olundu. Binaenaleyh; meyvenin kâffesi helak olduğu cihetle asla intifa edecek bir şey kalmadı, suyu yere batmakla bahçenin revnakı ve letafeti nail oldu ve zevk u safasından eser kalmadığı cihetle sabah bahçe sahibi elinin dışını içine ve içini dışına döndürüp kemal-i tehassürle bah­çenin imarına ve inşasına sarf etmiş olduğu paralara esefini izhar eder. Halbuki bahçenin köşkleri yere düşmüş, ağaçları saikadan yanmış, suyu zelzeleden yere batmış ve bir gece içinde her tarafı harap olmuş.][25]

 

Vacip Tealâ, şu hali görünce kâfirin söylediği sözü beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Harap olan bahçenin sahibi olan müşrik «Noiaydı ben Rab-bıma hiç bir kimseyi şerik etmiyeydim de bana lâhik olan bu za­rarlar lâhik ol m ly ay di» demekle zararın sebebi şirk olduğunu be­yan eder.]

[Halbuki bu afetin geldiği zamanda o müşrike Allah'ın gayrı yardım eder hiç bir cemaat ve bir kimse bulunmadı ve kendi de bizatihi kurtulamadı.] Çünkü; evvelce kendinin a'vân ü ensarınm ve evlâdının çokluğuyla iftihar ettiğinden Allah'ın gazabına karşı hiç birinden muavenet görmediği gibi kendi de Allah'ın gazabından kaçıp kurtulamadı. Binaenaleyh; Allah'ın intikamı yerini buldu ve kâfir de Allah'dan maada hiç bir kimsenin tesiri olmadığını anladı.

[Zira; bu misilli vukuat ve hadisâtta velayet ve yardım ancak hak, sabit ve daim olan Allahü Tealâ'ya mahsustur ve onun gayrı o hâdiseyi def edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allah'ın gay-rıdan yardım beklemek caiz olamaz, Allahii Tealâ kullarına sevap vermek cihetinden hayırlı olduğu gibi asilerden akibet intikam al­mak cihetinden dahi hayırlıdır.]

Yani; müminle kâfir karşılaştığında yardım Allah'a mahsus olduğundan evliyasına nusretle i'zâz ve adasına ihanetle izlâl eder. Binaenaleyh; ehl-i iman a'dâsı olan ehl-i küfre galebe eder. Fakat ehl-i iman için dahi ihlâs ve itimad-ı tamla çalışmak ve lâyıkı veç­hile ubudiyette devam etmek şarttır.

İnsanlarda bir şeyin ziyama nedameti ve tehassürü büyük ol-, duğunda nedametini izhar için elini birbirine vurmak âdet oldu­ğundan bahçenin zıyaına esefini izhar için âdet veçhile elini dön­dürüp aktardığı ve şu belânın sebebi şirkolduğuna işaret için şir-kettiğine nedametini izhar ettiği beyan olunmuştur. Şu beyan olu­nan misâl; biri mümin olup ismi (Abdullah) ve diğeri kâfir olup ismi (Esved) ki arapdan ve (Benî Mahzum) kabilesinden iki bira­der beyninde vaki olan muhavereyi ve muhavere üzerine vaki olan hâdiseyi beyandır. Çünkü; Kazî, Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyan­ları veçhile bu iki kardeşin pederlerinden intikal eden büyük ser­veti taksimden sonra mümin olan hissesine isabet eden malını su-ret-i meş'rûada sarfla tarik-i müstakime sülük eder, kâfir olan da bağ, bahçe, arazi-i cesime alır, serveti ziyadelenir. Malına mağrur olarak bir takım zevk u safaya dalar ve şehevât-ı nefsaniyesine te-baiyetle nihayet şirke kadar cür'et eder. Ba'dehû bu âyetlerde be­yan olunduğu veçhile beyinlerinde muhavere cereyan eder. Akibet gazab-ı İlâhî bahçesini harap eder. Servet ü sâmânı, hepsi mahvo­lur. Çünkü; şeriata yapışmayan kimsenin akibeti daima felâkettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak müminin beyanı veçhile hâdiseyi halk ve müminin sözünü tasdikle hakkı izhar etmiş ve kâfiri de hakir ve zelil kılmış ve her vakit müminin imdadına yetişeceğini taht-ı teahhüde almış ve velayeti kendi zatına münhasır kılmış ve bunlar beyninde cereyan eden muhavereyi ve neticesini Kur'an'da misâl olarak zikretmiştir ki müminle kâfirin halleri bunlara kıyas olun­sun ve insanlar için ilâ yevmil kıyam bir ders-i ibret olsun ve her­kes amelinde şer'a tatbikle hareket etsin.

Bu iki kardeşten mümin olan (Abdullah) m ezvacı Resulül-lah'dan (Ümmü Seleme) hazretlerinin Resulüliahdan evvelki zev­ci olduğu mervîdir.[26]

 

Vacip Tealâ dünya malına itimadın akibeti felâket olduğunu bir misâlle izah ettiği gibi diğer bir misalle dahi izah etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Küsül' Dünyanın malına ve ziynetine aldanan-lara hayat-ı dünyanın sıfatını ve emsalini beyan et ki dünya bizim sema canibinden inzal ettiğimiz yağmur suyu gibidir. Zira; o suyu biz inzal edince yer yüzünde hasıl olan otlarla karışır ve nadrat ve behcet peyda olur. Hatta, o kadar güzelleşir ki görenler hayran olur. Bundan sonra o su güneşin hararetiylc zail olur, otlar kurur, eczaları dağılır, saman gibi rüzgâr otları savurur, yeryüzünde hiç bir eser kalmaz. İşte ahval-i dünyanın hey'et-i mecmuası bu gibi­dir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şey üzerine muktedir kudret-i kâmile sahibidir.] Binaenaleyh; evvelâ rahmet sularını inzal ile yer yüzün­de otların kökleriyle karıştırır, ba'dehû ölmüş insanlar gibi kuru­muş otlara can verir. Yeniden1 neşy ü nema ile icad eder, sonra onları kurutur ihlâk eder. İşte dünya; evvelâ insanların yüzüne gü­ler, tedricen neşv ü nema bulur, güzel surette zuhur eder", servet ü sâmân sahibi olur. Sonra yaşlanır letafeti kaçar, nihayet ölür ve yok olur. Bunlar herkesin gördüğü bir hakikattir. Binaenaleyh; dünya itimada şayan değildir.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile rahmet suyunun ot­lara karışmasıyla murad; Suyun kuvvetiyle otların birbirine ka­rışmasıdır. Yahut toprak içinde suların ve otların kökleriyle veya tohumlanyla karışıp neşv ü nema bulmasıdır. kurumuş ot demektir. Rüzgâr o kurumuş otları savurur demektir. Şu halde «Dünya ni'metleri evvelâ yeşil otlar gibi revnaklı olursa da ^a'dehu kuruyup rüzgârın savurduğu otlar gibi yok olur gider» demek olur.[27]

 

Vacip Tealâ'nm dünyanın seriuzzevâl olduğunu bir misalle izah ettikten sonra dünyanın en kıymettar ni'metleri olan mal ve evlâdın da ferah ve sürura değer bir şeyler olmadığım beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Mal ve evlâd ve bilhassa oğlan evlâdı hayat-ı dünyanın ziy­netidir ve dünya gibi her ikisi de fânidir ve zevale maruzdur. Zira; esasında baka olmayınca fer'inde dahi baka olmıyacağı evleviyetle sabittir ve bakî olan amal-i saliha Rabbın Tealâ indinde sevap ve akıbet emel yönünden hayırlıdır.]

Yani; dünyanın en kıymetli metaı insanların pek sevdikleri mal ve evlâd; ziynet-i zahirîyeden ibarettir. Binaenaleyh; sair ziy­netleri gibi onlar da zevale maruz olup itimada şayan değildir. An­cak eseri dünyada ve âhirette seninle baki olan amâl-i salihadır. Zira amâl-i saliha; Habibim! Rabbın Tealâ indinde sevap cihetin­den maldan ve evlâttan hayırlı olduğu gibi ve akıbette ümit ettiği şeyler cihetinden de hayırlıdır. O amâl-i saliha sebebiyle sahibi âhirette arzu ettiği ni'metlere nail olur.

Tefsir-i Hâzin'de ve Taberî'de beyan olunduğu veçhile Bâkıyât-ı SâIihât ile murad; bilcümle amâl-i saliha ve bilhassa salâvat-ı mefruza, teşbih, tehlil ve tekbirdir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile mala ihtiyaç evlâda ihti­yaçtan ziyade olduğuna işaret için mal, evîâd üzerine takdim olun­muştur. Çünkü; nafakaya muktedir olamayan kimse evlâdın rau-kaddemesi ve sebeb-i   yegânesi olan nikâha   muktedir olamadığı cihetle mal mukaddem olduğu gibi vücudun bekaası ve neşv ü ne­ması dahi mala muhtaç olduğu cihetle mal mukaddemdir ve evlâd-sız mal ziynet olabilir velâkin malsiz evlâd ziynet olamaz. Çünkü; malı olmayıp evlâdı olan kimse nafaka hususunda görmüş olduğu meşakkat evlâdla tezeyyüne manidir. Zira; evlâd onun hakkında külfet ve meşakkattir. Şu halde her cihetten mal, evlâd üzerine mukaddemdir.[28]

 

Vacip Tealâ dünyanın zevale maruz olduğunu beyandan son­ra âhiretin şerefini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Kusul! Zikret şol günü ki o günde biz dağları havada yürütürüz ve sen de arzı meydanda açık bir surette görür­sün ve biz insanları cemederiz. Binaenaleyh; onlardan hiç bir kim­seyi biz terketmeyiz ve arsa-i mahşere her birini toplarız.]

[Ve insanlar saf bağlamış oldukları halde Rabbın Tealâ'nın huzuruna arzolunurlar.]

[Ve taraf-i İlâhîden onlara denilir ki «Ey insanlar! Sizi ev-vel-i merrede halkettiğimiz gibi muhakkak siz bizim huzurumuza geldiniz.»]

[ «Belki zannettiniz ki biz size vaadimizi incâz edecek bir va­kit halketmiyeceğiz.»]

Yani; Habibim! Zikret şol günü ki o günde biz kudret-i kâmi-lemiz ve satvet-i galibemizİe dağlan yerinden oynatır, havada bu­lutlar gibi gezdiririz. Hatta eczalarını dağıtır, terkiblerini bozar, kum gibi savururuz ki sen yerleri dağların altından açığa çıkmış ottan, ağaçtan ve sair avarızdan hali meydanda düz ova, enginden ve yüksekten ârî her tarafı müsavi, içinde olan defineleri, kabirde olan ölüleri dışarı atmış ve saklı hiç bir şey kalmamış görürsün, o günde biz nâsı hesap ve ceza için cemederiz. Binaenaleyh; nâsdan hiç bir kimseyi terketmeyiz, maldan, evlâttan hali ve elbiseden ârî uryân olarak cümlesini vaadolunan mahşere toplarız ve cemo-lunca cümlesi saf beste olarak Rabbının huzuruna arzolunurlar ve her biri müsavi oldukları halde görülür ve kemal-i saltanat ve mehabetle taraf-ı İlâhîden onlara denilir ki «Biz sizi ibtidâen dün­yada icad ettiğimiz gibi bu gün siz hesap görmek ve amelinizin mükâfatını bulmak için bizim huzurumuza geldiniz, belki siz dün­yada kemal-i gafletinizden peygamberleriniz tarafından vaadolu­nan bu günü elbette biz halketmiyeceğimizi zannettiniz. Binaena­leyh; Rusül-ü kiramı tekzip etmiştiniz.» demekle hitab-ı İlâhî ve ehl-i küfre itab-i sübhanî zuhur eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dağların seyeranı ile murad; adem ciketinedir ki havada uçmakla savrulup yok ol­masıdır. Arzın bariz oIması ile murad; imaretten, taştan ve ağaçtan üzerinde bir şeyin kalmamasıdır. «Siz evvel hal-kolunduğunuz gibi şimdi bize geldiniz» hitabı, kıyameti inkâr eden kâfirleredir, yoksa kıyameti ikrarla hazırlıkta bulunan ehli imana değildir.

Hulâsa; yevm-i kıyamette dağların havada seyran edeceği, arz üzerinde bir şey kalmayıp meydana çıkarak düz ova olacağı, nâs­dan. hiç bir kimse terk olunmadan cümlesi mahşere toplanacağı, herkes bir siyak üzere saf olarak Rabbı Tealâ'ya arzolunacakları, Taraf-ı İlâhîden «sizi evvel halkettiğimiz gibi bu gün bizim huzu­rumuza geldiniz, belki sizin için böyle bir gün halkçtmeyeceğimizi itikat ettiniz» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip Tealâ nâsı kıyamette mahşere cemedeceğini beyandan sonra nâs cemolunduğunda cereyan edecek sözleri ve hasıl olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[O günde herkesin defter-i amalini beyan eden kitap kendi Önüne konur. O kitap önüne gelince mücrimleri, o kitapta olan günahlarından korkar oldukları halde habibim sen görürsün.]

[Ve derler ki «Gel ey bizim helakimiz gel! Şu kitaba ne oldu ve ne acîb ve garîb hali var ki küçük, büyük hiç bir amel terket-mez, illâ her birini sayar». Mücrimler bu sözleriyle izhar-ı tehas-sür ederler.]

[Ve onlar hayr ü şer her ne amel isledilerse onu hazır bulur­lar ye Rabbın Tealâ işlemediği ameli yazmak suretiyle hiç bir kimseye zulmetmez.]

Yani; Habibim! Bundan evvelki âyette beyan olunduğu veç­hile safbeste olarak askerin sultana arzolunduğu gibi mahşerde insanlar Vacip Tealâ'ya arz olunduklarında herkesin kitabı kendi önüne konur. Yani herkesin ellerine sağından veya solundan veri­lince o kitapta herkesin hata ve savap amelleri yazılı olduğundan mücrimleri o kitapta gördükleri günahlarından korkar oldukları halde görürsün ve o kitabı görüp içinde kabahatlanna vakıf olun­ca «Ey bizim helakimiz gel! Bize senin geleceğin zaman geldi. Şu kitaba ne oluyor ve ne acaib kitap ki bizim işlediğimiz büyük ve küçük günahlardan hiç birini terketmez, illâ her birini sayıyor» demekle nedametlerini izhâr ederler ve o kitapta işledikleri amel­lerinin hepsini bulurlar, asla ziyade ve noksan olmaz ve Rabbın Tealâ. hiç bir kimseye zulmetmez ki amellerinde noksan veya ziyade olsun. Binaenaleyh; herkes kendi ameline göre ceza görür. Çünkü zulüm; bir şeyi mevzi-i lâyıktnın gayrıya koymak olduğundan Vacip Tealâ herkesin ameline göre ceza-yı lâyıkını verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz.[30]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın fukarasını istihza ve hakir görüp te­kebbür ve a'vân ü ensarlarıyla iftihar eden ehl-i küfrü dünyanın zevalini beyanla red ve âhirette başlarına gelecek ahvali beyanla tehdid ettikten sonra İblis'in Hz. Adem'e tekebbür ettiğinden der-gah-ı üluhiyetten tardla tekebbürünün zararını gördüğünü beyanla dünyaya mağrur olarak tekebbür edenleri menetmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz me­leklere «Siz Adem'e secde edin» dedik. Bu emrimiz üzerine melek­ler tazım suretiyle secde ettiler, illâ İblis secde etmedi.]

[Zira; İblis cinden idi, meleklerden değildi. Binaenaleyh; Rab-bısının emrinden çıktı ve itaatten imtina etti.]

[İblis'in Rabbısına isyanım bildiğiniz halde ey evlâd-ı Âdem! Siz onu ve zürriyetini benden gayrı olarak dostlar mı ittihaz eder­siniz?]

[Halbuki İblis ve zürriyeti sizin düşmanlarıımdir.]

[Zalimler için Allah'ın dostluğunu İblis'in dostluğuna ve Al­lah'ın ibadetini İblis'e tâata tebdil ne acayib çirkin oldu?]

Yani; Habibim! Zikret şoi' zamanı ki o zamanda biz Âdem Aleyhisselâmı kendimize halife kılıp ilm ü irfanını ve hilâfete is­tihkakını meleklere gösterdikten sonra Âdem'e secde etmelerini meleklere emrettik. Bizim emrimizi işitince melekler vakit geçir­meden derhal ta'zim suretile Âdem'e secde ettiler, ancak İblis bir takım vâhî i'tirazlara cür'etle secdeden imtina' ve tekebbürünü iz­har etti. Zira İblis; her ne kadar meleklerin içinde bulunmuşsa da kendisi cinden idi ve meleklerin hey'et-i mecmuasına secdeyle emirde o da dahildi. Binaenaleyh; secdeye muhalefet edince fasık oldu ve Rabbismın emrinden çıktı. İblis'in hali bu olunca muhale­fetini bilir de ey Benî Âdem! İblis'i ve zürriyetini Allah'dan gayri dost mu itithaz edersiniz ve onun sözüne aldanır da Allah'a i'tima-dı ve ibadeti terk mi edersiniz? Halbuki İblis ve onun zürriyeti si­ze düşmandırlar. Şu halde düşmanları dost ittihaz etmek size lâyık olur mu? Allahü Tealâ'ya bedel yönünden zalimler için İblis ne çirkin bedel oldu? Ve zalimlerin Allah'a ibadeti İblis'e ibadete teb­dil etmeleri ne kadar fena bir şey oldu ve zalimler Allah'ın dost­luğunu terkederek İblis'i dost ittihaz etmekte ne büyük cinayet iş­lediler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İblis her ne kadar meleklerden istisna olunmuş ise de kendi cindendir, meleklerden değildir. Zira; cinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette sarahaten beyan buyurdu. Binaenaleyh; meleklerden istisna olunduğu cihetle meleklerden zannetmek doğru değildir ve zürriyeti olduğunu be­yan etmek de meleklerden olmadığına delâlet eder. Çünkü; me­leklerde zürriyet yoktur.

İblis'in zürriyeti nasıl meydana geldiğinde ihtilâf vardır. Esah olan erkeği dişisine tezevvüç suretiyle meydana gelmesidir, zür­riyet meydana geldikçe Benî Âdem'e husumet etmek üzere her biri bir vazifeye ta'yin olunur, vazifesini tamamiyle ifa edince bü­yük şeytandan mükâfat alır mukarrebînden olur. Hz. Âdem bilûmum insanların babası olduğu gibi İblis de bilûmum şeytanların babasıdır. Cenab-ı Hak bü ve bunun emsali âyetlerde şeytanların insanlara düşman olduğunu sarahatle beyan etmiştir. Çünkü; in­sanlar arasında vaki oîan fitneler, dalâletler, fısk u fücurlar hep şeytanın iğvası ve nefs-i emmâreye tebaiyyetledir. Binaenaleyh; insanlara vaaz u nasihat ve ibret-i müessire olmak üzere Kur'an'da İblis'in isyanını, tekebbürünü, hatta Benî Âdem'i iğva ve iğfal ede­ceğine dair yeminini ve insanları idlâl etmek üzere kıyamete ka­dar mühlet istediğini müteaddit âyetlerle beyan buyurmuş ve in­sanların onun şerrinden hazer etmeleri elzem olduğunu tavsiye etmiştir. Bu sûre'de dahi ashabın fukarasına hakaret nazarıyla ba­karak İblis gibi tekebbür eden kâfirlere tenbih ve onların tekeb­bürleri de İblis'in tekebbürü gibi olduğunu ve bu tekebbüre sev-keden şeytan olup şeytan ise kadim bir düşman olduğundan onun iğfâlâtına aldanmamak lâzım geldiğini beyanla tekebbürün neticesi felâket olduğunu ve şeytan gibi, bab-ı İlâhîden tardolunacaklarını beyan etmek üzere bu âyetle dahi İblis'in vakasını zikreylemiş ve adavetinin devamlı olduğuna işaret için adavetini cümle-i ismiye olarak cümlesi varid olmuştur. Binaenaleyh; in­sanların da devam üzere şeytandan ihtiraz etmeleri lâzımdır.[31]

 

Vacip Tealâ İblis'in adavetini beyandan sonra cehaletini yan etmek üzere buyuruyor.

[Ben İblis'i ve zürriyetini semavat ve arzı icatta ihzar etme­diğim gibi kendi zatlarını halkettiğimde dahi hazır bulundurmadım ve ben insanları idlâl etmekle meşgul olan şeytanları yardımcı ittihaz etmedim. Şu halde siz onları nasıl dost ittihaz edersiniz?]

Yani; İblis'in adavetiyle beraber zatında aost olmaya liyakati da yoktur. Zira; ben İblis ve zürriyetini yeri ve gökleri halk etti­ğimde ihzar etmedim, Binaenaleyh; yerin ve göklerin hilkatında medhalleri olmadığı gibi cehaletleri de vardır. Kezalik kendi ne­fislerini halkettiğimde dahi onları hazır bulundurmadım. Şu halde birbirlerinin halkolunnıasının keyfiyetinden haberleri yoktur. Bi­naenaleyh; nefislerinin hilkatine dahi cahil olduklarından dost itti­haz olunmaya şayan değillerdir. Zira; hiyle ü desâisten ve insan­ları idlâl etmekten başka hiç bir şeye iktidarları yoktur. Halbuki ben, bir takım dalâlet deryasına dalmış olan şeytanları işlerimde kuvvet ve yardımcı ittihaz eder olmadım ki siz onları bana şerik kılasmız. Çünkü; ben umurumda ve mülkümde tasarrufta müsta-killim. Siz nasıl oluyor ki onları dost ittihaz eder ve onlardan yar­dım beklersiniz?

Beyzavî'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak âlem-i mü-kevvehâtı halketmekte hazır olmadıklarını beyanla ibadette işti­rake istihkakları olmadığını beyan etmiştir. Çünkü ibadette işti­rak; halikıyette iştiraki icabettiğinden halik olmayan mabud ola­maz, şeytanları zem ve yardım talep olunmaya liyakatları olma­dığına işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak vürud etmiştir. Şu manâ deki zamirin şeytana ve zürriyetine raci olduğuna nazarandır. Ama zamir kâfirlere raci' olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ben kâfirleri semâvât ve arzın ve kendilerinin hilkatlarında ihzar edip onlardan yardım taleb et­medim. Zira; Habibim! Ben dinimi takviye ve şeriatımı te'yid için erbab-ı dalâli kuvvet ittihaz eder olmadım. Şu halde onlar nasıl oluyor ki sana «Fukara-yı ashabını başından dağıt. Zira; onlarla beraber bulunmayı kendimize münasip görmediğimizden iman et­meyiz. Eğer bunları dağıtırsan biz iman ederiz. Bizim imanımız sebebiyle din-i İslâm kuvvet bulur.» diyerek kendilerinde bir kuv­vet ve izzet davasında bulunurlar ve bu gibi davada bulunmaktan haya etmezler mi?] demektir.[32]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin İblis'e ittiba' ederek fukara üzerine te­kebbürlerini ve neticesinin fena olduğunu beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetlerini beyanla tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibimî Şol zamanı ki o günde kâfirleri tekdir olmak üzere Allahii Tealâ «Ey kâfirler! Benim şeriklerim olduğunu itikat ettiğiniz ve şefaat edecek zannıyla ibadet eylediğiniz mabudları-nızı çağırın» der.]

[Allah'ın «çağırın mabudlarınıza» demesi üzerine müşrikler ma'budlarma çağırırlar, fakat ma'budlar müşriklere cevap ver­mezler.] Çünkü; herkes kendi derdiyle meşgul olduğundan hiç kimsenin diğerine cevaba iktidarı olmaz.

[Ve biz âbidlerle mabudlar arasında mühlik olan ateşi hal-kettik.]

[Ve mücrimler Cehennem ateşini gördüklerinde zannederler ki onlar Cehenneme dahil olacaklar,]

[Ve Cehennemden kurtulacak bir mekân da bulamıyacaklar.]

Yani Habibim! Zikret şol günü ki o günde Allahü Tealâ kâ­firleri tekdir ve âleme rüsva etmek üzere kâfirlere «Ey kâfirler! Dünyada şeytanın sözüne ittiba' ederek bana şerik olduklarını batıl olarak itikat ettiğiniz mabudlarmızı çağırın. Gelsinler sizi azaptan kurtarsınlar, sizin hakkınızda şefaatta bulunsunlar.» demekle kâ­firleri tevbîh eder. Bunun üzerine kâfirler «yardım edin» diyerek mabudlarını çağırırlar. Mabudlar da onlara cevap vermezler. Zira cevaba iktidarları olmaz ve biz onlarla mabudlar arasında mühlik olan Cehennemin derelerini halkederiz, o günahkârlar Cehenneme sevkolunduklarmda Cehennem ateşini görürler ve zannederler ki onlar Cehennemle karışıp Cehennemde vaki olacaklar ve bunu ya-kîn üzere bilirler ve Cehennemden kurtulacak bir mahal de bula­mazlar, Cehenneme şevke memur olan melekler onları Cehenneme kahran ve cebren sevkederler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şürekâ ile mu-rad; mutlaka kâfirlerin batıl mabudları olduğu gibi şeytan ve zur-riyeti olmak ihtimali de vardır. Zira onlar; şeytanların iğfalâtı ile emirlerini Allah'ın emri üzerine takdim ve tercih ettiklerinden şeytanlara ibadet etmiş oldukları cihetle Vacip Tealâ yeym-i kıya­mette «Çağırın mabudlarmızı» dediğinde onlar da «Biz sözünüze baktık size tebaiyet ettik siz bize bir çok vaadler beyan etmiştiniz, haydi kurtarın bizi azaptan» demekle nida ederler. Şeytanlar ise kendi dertleriyle meşgul oldukları cihetle cevap vermezler, Ce­henneme girdiklerinde kâfirlerle şeytan arasında cereyan edecek muhasama Sure-i İbrahim'de tafsilen beyan olunmuştur , Ya­hut müşriHeriTİ mabudları yla rnurad; Hz. İsa ve meleklerdir. Onlara çağırırlar ve «bize şefaat edin» derler. Gerek Hz. İsa ve gerek melekler onların çağırmalarına iltifat etmezler, Hz. İsa Cennete ve melekler de makamlarına girince kâfirler de Cehennemde karar ederler. Allahü Tealâ aralarında mahal-li helak olan Cehennemi ve Cehennemin derelerini hâil kıldığı cihetle âbid-ler batıl   olarak mabud   tanıdıkları zevatı   bir daha göremezler.

manasınadır ki aralarında halkolunan Cehennemdir veyahut burada adavet manâsına olduğuna nazaran âbidlerle mabudlar aralarında adavet halkolunacağmı be­yandır. Bu âyette «Kâfirler Cehenneme vaki olacaklarını zannet­ti]  

tiler» demek «Cehenneme gireceklerini yakinen bildiler» demek­tir. Çünkü; defter-i a'mâli herkese verilip her ferd kendi ameline muttali' olunca kâfirler Cehenneme gireceklerini yakinen bilirler ve Cehennemden kurtulmak için bir çare de bulamazlar.[33]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kibrü gururlarının fesadını çeşitli mi­sallerle izah ettikten sonra şüphelerinin batıl olduğu zahir olmuş­sa da mücadeleden geri kalmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı uluhiyetime yemin ederim ki muhakkak şu Kur'an'da nâs için muhtaç oldukları her misali biz beyan ettik, halbuki in­san mücadele cihetinden her şeyden çok oldu.]

Yani; ehl-i küfür Cehennemden kurtulmaya nasıl yol bulabi­lirler? Elbette bulamazlar. Çünkü; zatıma ,yemin ederim ki biz şu Kur'an'da nâsa doğru yolları tamamiyle anlatmak için muhtaç ol­dukları her şeyden birer misâl getirdik ve beyan ettik ki o misal­ler açıktan maksatlarını izah ve gafletten ikaz eder. Lâkin kâfirler o misallerden tenebbüh etmedikleri gibi durub-u emsalle mütenas-sıh da olmadılar, belki batılla hakka mukabele ve ehl-i hakla mü-kâbere ve mücadeleden geri kalmadılar. Zira; insan mücadele ci­hetinden mahlûkatın kâffesinden çok oldu ve hakka karşı inattan çekinmediler. Şu halde kâfirler Cehennemden nasıl kurtulabilir­ler? Elbette kurtulamazlar.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile manasınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da her misâlden temsil ettik» demekle bundan evvel geçmiş olan kâfirle müminin muhaveresine ve bahçenin harab olmasına ve hayat-ı dünyanın zevaline dair mi­sallere işaret olunmuştur. Yahud ma­nasınadır. Yani «Biz şu Kur'an'da insanlara her türlü mev'izayla vaaz ve her nevi delillerle ihticac ettik ve hüccetler getirdik ki te­zekkür etsinler, mütteiz olsunlar, Kur'an'a intisapla ülfet ettikleri günahlardan vazgeçsinler» demektir ki durub-u emsal insanların maslahat ve menfaatları için olduğuna ve cümlesi, gafil olan kim­seleri ikâza masruf bulunduğuna işaret olunmuştur.

Beyzavî'nin beyanı veçhile Cedei ; bâtıl olan şeyi ilti­zamla husumettir. Şu halde cins-i insanda batılı irtikâpla hakka karşı itiraz çok olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu misilli misal­lerden ibret almıyarak bâtılı İrtikâp edenleri bu âyetle zemmetmiştir.[34]

 

Vacip Tealâ insanın mücadeleye haris olduğunu beyandan sonra Kur'an ve Kur'an'ı tebliğ eden resul geldiğinde imandan meneden olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[İmanın lüzumuna delâlet eden deliller nâsa geldiğinde nâsi imandan ve Rablarına istiğfardan hiç bir şey menetmedi, illâ ev­vel geçen ümmetlere nazil olan azabın bunlara gelmesi veyahut hayatta oldukları halde birbirini müteakip enva-ı azabın kendile­rine gelmesini gözetmeleri mani oldu.]

Yani; nâsa Kur'an ve ahkâm-ı İslâmiye geldiğinde muteka-dât-ı diniyyeyi tasdikle iman ve kendilerinin işledikleri günahlara tevbe ve istiğfar etmekten onları hiç bir şey menetmedi, illâ ümem-i salifede iman etmediklerine binaen cari olan âdetimiz üze­re azab-ı dünyeviyenin veyahut açıktan azabın birbirini müteakip gelmesini intizar etmeleri mani oldu. Çünkü; iman etseler azap gelmez. Şu halde iman etmediler ki azabın gelmesini beklerler. Zira; imanlarına bir mani olmadığı halde iman etmemeleri her halde bir azabın gelmesini beklemektir.      

Taberî'de beyan olunduğu veçhile enva-ı azap de­mektir, yahut aşikâr olarak azabın gelmesidir. Veyahut füc'eten yani haberleri olmaksızın ansızın azabın gelmesidir.  

Hulâsa; Kur'an ve Resulüllah geldikten sonra doğru yol ta­mamen beyan olunduğu için nâsı imandan ve kusurlarına istiğfar­dan bir mani' olmadığı, i'tizar edecek bir şeyin, kalmadığı ve kü­fürde devam ettikleri surette birbirini müteakip azab-ı dünyeviye-nin gelmesi muhtemel olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[35]                                      

 

Vacip Tealâ kâfirlerin imanlarına bir mani olmadığını beyan­dan sonra Rusül-ü kiramın vazifeleri inzar ve tebşir olduğunu ve Resuller vazifelerini ifa ettikleri halde kâfirlerin mücadeleden ge­ri kalmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Resuller göndermedik,    illâ kullarımızı tebşir ve inzar eder oldukları halde gönderdik.]

[Kâfirler batılla mücadele ederler ki o batılla hakkı izale ey-lcsînler.]

[Onlar benim    âyetlerimi ve inzar olundukları    enva-s azabı istihza ve eğlence ittihaz ettiler.]

Yani; biz Resullerimizi vezaifden hiç bir vazifeyle gönderme­dik, ancak müminleri ibadetleri üzerine sevap ve dünyada enva-ı fütuhat, füyuzât, âhirette Cennet dereceleriyle tebşir, kâfirleri küfürleri ve günahları üzerine terettüp edecek enva-ı beliyyat, ukûbât, âhirette Cehennem ve derekeleriyle korkutmak vazifesiy­le gönderdik ki kullarımızı taâta terğîb ve maasiden tenfîr etsin­ler. Resuller abadın ahvalini ıslâh için gönderildikleri halde şol kimseler batılla Rusül-ü kirama husumet ve mücadele ederler ki onlar kâfir olmuşlardı ve onların batılı irtikâbla hakka karşı iti­razdan maksatları o batılla hakkı gidersinler, batılı hakka galip kılsınlar, onlar yalnız batılı iltizamla hakkı ibtale sa'yetmekle dahi kanaat etmezler, belki benim, kudretime ve hakka delâlet eden doğru yolu gösteren âyetlerimi ve inzar olundukları enva-ı azabı istihzalarına ve oyuncaklarına mahal ittihaz ettiler ve o âyetlerin şanına lâyık olmadık sihir, şiir ve esâtir-i kâzibe demek gibi bir takım hezeyanlarda bulundular. Binaenaleyh; kâfirler Rusül-ü kiramın davetlerine icabet etmedikleri gibi tebliğ ettikleri âyetler­den dahi mütenebbih ve mütenassıh olmadılar. Halbuki Rusül-ü kiramın gösterdikleri delilleri tetkikle bilihtiyâr iman etmeleri lâ­zımken aksini iltizam ettiler ve batılla hakka muarazadan çekin­mediler. Zira; kasvet-i kalb ve cehalet-her taraflarını ihata etti­ğinden delilleri tetkikle doğru yolu aramadılar. Binaenaleyh; dün­yada enva-ı ihanet ve âhirette enva-ı azaba müstehak oldular.

Hulâsa; Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzar olduğu, kâ­firlerin daima hakkı izale için batılı iltizamla mücadele ettikleri ve hakka delâlet eden âyetleri istihza etmek âdetleri olduğu bu âyet­ten nıüstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin batılla Hakkı ibtale çalıştıklarını be­yandan sonra enva-ı azafca müstehak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbısımn âyetleriyle vaazolunup da o âyetleri kabulden i'râz eden ve işlemiş olduğu küfrü vesair günahları unutan ve âyetleri köşe-i nisyana terkeden kimseden daha ziyade zalim kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Çünkü; tilâvet olunan âyetleri kabulden im­tina edip bundan evvel elleriyle kesb ederek takdim etmiş olduk­ları günahları unutmak ve tevbeyle onların affını istememek cina­yetin pek büyüğüdür.] Binaenaleyh; bu misilli cinayetleri ve envari küfr ü dalâli irtikâb etmekten ziyade zalim kim olabilir? Ve bir çok günahları irtikâp edenler âyetlerin manâlarını düşünmez­ler.

[Zira; biz onların kalpleri üzerine Kur'an'ın manâsım anla­maya mani perdeler halkettik ki onlar su-u ihtiyarları neticesi an­lamaktan, tezekkür ve teemmülden mahrumlardır ve onların ku­laklarına ağırlık halkettik ki Kur'aıvı dinlemek ve işitmekten im­tina ederler. Binaenaleyh; Kur'an'la amele ve emr ü nehyîne im-tisâle muvaffak olamazlar.] Çünkü; daima kalpleri ve kulakları küfriyâta meylettiğinden Hakdan istinkâf etmek âdetleridir.

[Ve eğer habibim! Sen onları hidayetten ibaret olan Kur'an'ın ahkâmını ve fevz ü felahlarına sebep olan din-i hakkı kabule da­vet edersen sen davet ettiğin takdirde onlar ebeden elbette ihtida etmezler.] Çünkü; onların kalplerinde olan kasavet ve kulakların­da olan ağırlık din-i hakkı kabullerine manidir. Zira; iradelerini imanı kabul etmek cihetine sarfetmezler ki Hakkı kabul etsinler velâkin «Resul gelse davet etse iman ederdik» diyerek itizarlarına meydan kalmaması için biz seni gönderdik..

Hulâsa; ayât-ı İlâhiyeden i'râz ve işlediği günahları unutup tevbe etmiyen kimseden daha ziyade zalim olmadığı, kâfirlerin Kur'an'ı idrake mani kalplerinde perde ve işitmeye mani kulakla­rında ağırlık olduğu ve her ne kadar Resulüllah tarafından hidayete davet olunurlarsa da ihtida etmiyecekleri bu âyetten müste-iad olan fevaid cümlesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ âyetleri kabulden i'raz edenlerin ihtida edemiye-ceklerini beyandan sonra âyetlere iman etseler geçmiş günahlarını mağfiret edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Gafur olan Rab bin Tealâ rahmet ve lutf u ihsan sahibidir.]

Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Kâfirlerin seni tekzible şirküzere is-, rarları azabın gelmesini iktiza ederse de senin Rabbın Tealâ kul­larının günahlarını tamamiyle setredici in'âm ve ihsan sahibidir. Binaenaleyh; onlar tevbe ve istiğfar etseler idi Rabbın kabul eder ve günahlarını affederdi. Zira; rahmet sahibi.ve lutfu boldur velâ-kin onlardan istiğfar olmadığından Rabb,ından da afiv yoktur.

Kullarının günahı çok olduğuna işaret için mağfirete delâlet eden lâfzı mübalega sigasiyle varM olmuştur. Zira; mağfiretin çokluğu mağfiret olunan günahın çokluğunu müstelzim-dir, günahları mağfiret ve rahmet * üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiret, rahmet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü günahı mağfiret, def-i mazarrat kabilinden, rahmet ise celb-i men-feat kabilinden olup def-i mazarrat celb-i menfeat üzerine mukad­dem olduğu cihetle def-i mazarrat kabilinden olan mağfiret tak­dim kılınmıştır[38]            

 

Vacip Tealâ mağfiret ve rahmet sahibi olduğunu beyandan sonra rahmet-i İlâhiyesi cümlesinden olarak ehl-i şirkin vesair is­yan sahiplerinin azaplarını tehir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Rabbm Tealâ onların kesbettikleri günahları sebebiyle onları muahaza etmiş olsaydı bu dünyada onlar için azabı ta'cîl eder, asla zaman fevtetmezdi velâkin Rab bin Tealâ rahmet ve ih­san sahibi olduğundan onlara mühlet verir ve müsaade eder, belki onlar için azaplarına tayin olunmuş bir vakt-i muayyen var ki o vakitte azapla onlar muahaze olunurlar ve o vakitte nazil olan azaptan kurtulmak için Allah'ın gayrı bir melce' ve rücû' edecek bir mahal bulamazlar.] Binaenaleyh; o zaman muazzep olacak­lardır.

[İşte şu onların her zaman gördükleri Âd, Hûd, Nuh ve Lût kavminin karyeleri ahalisini zulüm ve küfrettikleri zaman ihlâk ve onların helakleri için vakt-i muayyen halkettik. O vakitte el­bette ihlâk olundular.]

Yani; şu harabelerini gördükleri köylerin ahalisini nasıl zu­lümleri sebebiyle ihlâk ettikse Mekke müşriklerini de elbette ih­lâk ederiz. Şu kadar ki onların helakleri için bir vakt-i muayyen halkettiğimiz gibi bunların helakleri için dahi bir vakt-i muayyen halkettik. Elbette o vakitte ihlâkimiz muhakkaktır. Şu halde bun­lar azaplarının te'hirine mağrur olmasın, basiret üzere bulunsunlar.

belâ zamanı kurtulmak için rücû' edilecek mahal ve melce'dir. Yani «onlara azap geldiğinde kurtulmak için bir mel­ce' bulamazlar» demektir. Ehl-i Mekke'nin helaki arasıra vuku bu­lan fütuhatta olmuştur.

Hulâsa; -insanların kesbettikleri günahları sebebiyle derhal muahaze etmiş olsa azaplarını ta'cîl edeceği, lâkin Cenab-ı Hak rah­met sahibi olduğu cihetle azaplarını tehir ettiği, azaplarına bir vakt-i muayyen halkedip o vakit geldiğinde azaptan kurtulmak için bir melce' bulamıyacakları, zulümleri sebebiyle helak olan karyelerin de vakt-i muayyende helak oldukları ve onların helakleri bunlar için ibret-i müessire olmak lâzım olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[39]

 

Vacip Tealâ tekebbür edenlerin kibirlerinin akibetini beyan­dan sonra Musa Aleyhisselâmın ulüvv-ü kadriyle beraber tekeb­bür etmeksizin Hz. Hızır'dan bilmediği bazı ledünniyâtı taallüm ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda Musa Aleyhisselâm hizmetçisine «İki denizin birleştiği mahalle vasıl olmadıkça veya­hut seksen sene yol yürümedikçe ben oturup istirahat etmem» di­yerek Hızır'ı buluncaya kadar seyr ü sefer etmesini kastetdiğini beyan etti,]

Beyzavî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın Fetâsı; Uz. Yuşa'dır ki Yusuf Aleyhisselâmın oğlu (Efraim) in oğlu (Nun) un oğludur. Hz. Musa'nın hizmetinde bulunduğu için fetâst denmiştir. Bahreyn   ile murad; Bahr-i faris ve Rumdur. Çünkü; Hızır'la mülakatın orada nasip olacağı vaad olunmuştu. uzun müddet yahut seksen senedir. Yani «denizin birleştiği mahalle var­mak ve eğer varamazsa çok zaman seyr ü sefer edip Hızır'ı bulun­caya kadar oturmıyacağma azm etti» demektir.

Beyzavî ve Hâzin'in- beyanları veçhile Hz. Musa'nın Hızır'ı aramasının sebebi şöyledir : Firavun ve kabilesinin helakinden son­ra Musa Aleyhisselam Benî İsrail'e beliğ bir vaazedince bazı kimse tarafından «Yer yüzünde senden a'lem bir kimse bilir misin?» de­nildiğinde Musa Aleyhisselâmın «Bilmem» demesi üzerine Ce-nab-ı Hak Hızır'ın a'lem olmasını beyan edince Musa Aleyhisselam Hızır'dan tahsil-i ilme talip olup nasıl bulacağını Cenab-ı Hak'dan suâl eder. Vacip Tealâ Zembiline bir tuzlu balık koymasını ve Rum deniziyle Faris denizinin birleştiği yere kadar gitmesini ve balığı nerede yitirirse (kaybederse) Hızır'ı orada bulacağını beyanla Musa Aleyhisselâmın Hızır'a mülakatını tayin ve Yuşa'la beraber Hz. Musa'nın yola çıktığını ve Hızır'ı buluncaya kadar yol yürüye­ceğine niyet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyuruyor.[40]

 

Vacip Tealâ Hızır'ı aramak üzere Hz. Musa'nın  yola çıktığını beyandan sonra götürmüş olduğu balığı yitirdiğini  beyan etmek üzere buyuruyor..

[Musa Aleyhisselâm yola çıkıp vaktaki hizmetçisiyle beraber iki denizin birleştiği mahalle vasıl olunca balıklarını unuttular. Binaenaleyh; balık denize yolunu girdap olarak ittihaz etti.]

[Vaktaki Musa Aleyhisselâm ve hizmetçisi o mahalli geçti-lerse Musa Aleyhisselâm hizmetçisine «Kuşluk taamımızı getir bi­ze, yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz meşakkate uğradık» dedi.]

Yani; Musa Aleyhisselâm Yuşa' ile beraber tarif-i İlâhî veç­hile zenbile bir tuzlu balık koydu ve Yuşa' «balığı yitirdiğini bana haber ver» dedi. Yola çıktılar, vaktaki iki denizin birleştiği ma­halle vasıl olunca balığı unuttular. Zira; balık dirildi denize gitti. Hz. Musa balığı sormayı ve Yuşa' da balığın denize gittiğini haber vermeyi unuttular. Balık ise denize yol buldu gitti. Vaktaki o ma­halli geçince Hzf Musa «getir kuşluk taamımızı yiyelim. Muhakkak şu seferimizde biz yorulduk» dedi.

Nimetullah efendinin beyanı veçhile balığı unutmalarının key­fiyeti şöyledir : Denizlerin içtimâ ettiği mahalde bir pınar başında istirahat için oturduklarında Hz. Musa bir taşı başı altına yastık ederek yatar. Yiışa' abdest alır, abdest suyundan zenbilin içindeki balığa dokunmasıyla sudan harikulade olarak balık dirilir ve de­nize gider, gittiği yer balığın cesametine göre yol olur. Yuşa' bu halden teaccüb eder. Hz. Musa kalktığında haber vermeyi niyet ederse de lihikmetillâh unutur. Hz. Musa kalkar yollarına devam ederler bir gün bir gece gittikten sonra kuşluk vakti âyette beyan olunduğu veçhile kuşluk taamı isteyince balığın denize gittiği ma­hallin kemer gibi yol olduğunu haber verir. Hz. Musa denizlerin birleştiği yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Fakat matlubun bu­lunduğu mahal geçince yorulmuş ve yorulduğunu da haber ver­miştir.[41]

 

Vacip Tealâ balığı unuttuklarını bildirdikten sonra cereyan eden muhavereyi ve geri döndüklerini ve Hızır'ı bulduklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Yuşa' Musa Aleyhisselâma «Gördün mü şol zamanı ki o za­manda biz sahrayı kastetmiştik. Orada vaki olan cmri garîb hak­kında ne buyurur ne re'yedersiıı? Zira; ben balığın halini sana söylemeyi unuttum» demekle unuttuğunu beyan etti.]

[»Bana balığı unutturmadı, ancak şeytan balığın halini sana zikretmemi bana unutturdu.»]

[»Balık denize acîb surette yol ittihaz etti.»]

[Musa Aleyhisselâm «Ya Yuşa' işte senin gördüğün garib ve acîb hal bizim aradığımız şeydir» demekle matlubun orada oldu­ğuna işaret etti.]

[Ve muhavere üzerine Musa Yuşa' ile beraber vukuatı hikâye ederek izleri üzerine döndüler.]

[Ve geri dönüp sahrai mezkûreye gelince bizim kullarımız­dan bir kulumuzu buldular ki o kulumuza biz kendi indimizden ni'met verdik ve biz onu kendi indimizden bir ilimle talim ettik ki o ilim kitap veya bir üstazdan taallüm vasıtasiyle değil, belki bizim ona bildirdiğimiz bazı esrar ye eşyadan bazı şeyin ledünni-yâtıni ona bildirmekten ibarettir.]

Yani; Hz. Musa «Yorulduk getir taamımızı yiyelim» deyince balığın denize gittiği Yuşa'nın hatırına gelir. Balıktan görmüş ol­duğu hal-i acîbi hikâyeye başlar ve der ki «Ya Musa! gördün mü biz deniz kenarında pınar başındaki taşa gelip sen orada istirahat için yattığında benim abdest suyundan sıçrayan damlaların balığa dokunmasiyle balık denize gitti ve gittiği mahal kendine göre yol oldu. Bunu ve balığın ahvalini size haber vermeyi unuttum. Bana bunu sana haber vermeyi ancak şeytan unutturdu. Çünkü unutu­lacak bir şey değildir. Zira; günlerce tuzlanmış balığın hayat bulup denize acîp bir yol tutup gitmesi unutulacak bir şey değilken bunu unutmak ancak şeytandandır» demekle vukuatı gördüğü gibi hikâ­ye edince Musa Aleyhisselâm memnun oldu ve «Ya Yuşa' işte şu senin gördüğün emr-i garîb bizim aradığımız şeydir ve bu müsa-feretten maksadımız ondadır. Çünkü; ilim tahsil etmek için aradı­ğımız zatı orada bulacağız dönelim, geriye» dedi. Kemal-i meser­retle geldikleri yola vakayı.hikâye ederek döndüler, gittikleri iz­lerinden geri geldiler ve orada bizim has kullarımızdan birini bul­dular. Hızır'ı o taş yanında namazla meşgul olduğu halde bulduk­ları mervîdir. O kulumuza keıidi indimizden n: met verdik, kendi ledünniyatımızdan bize mahsus olup biz bildirmeyince kimsenin bilemiyeceği bazı mugayyebâttan ona ilim verdik ve bazı eşyada, zahirde görüldüğünün hilâfındaki hikmetleri ona öğrettik.

Musa Aleyhisselâm Hızır'ı görünce selâm verir. Hızır nereli ve kim olduğunu suâl edip Hz. Musa zatını ta'rif ettiğinde «Ya Musa! İlim cihetinden Tevrat ve meşguliyet cihetinden Benî İsrail sana kâfi değil mi?» demesi üzerine Musa Aleyhisselâm emr-i İlâhî üzerine geldiğini haber verir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hızır'ın ismi (Bülya) dır ve künyesi (Ebül Abbas) dır ve kendisi bir padişah zadedir. Dünya umurunu terkle zühd ü takva yolunu tuttuğu ci­hetle Cenab-ı Hak bazı eltâf-ı İlâhiyesiyle taltif etmiştir. Hatta oturduğu yer harika olarak derhal yaşarıp çimen olduğundan Hızır ismi kendine lâkap olmuştur. (Ebu Hüreyre) hazretlerinin Re-sulüllah'dan aynı mealde rivayet ettiği bir hadisle de (Hızır); lâ­kabı olduğu teeyyüd etmiştir.[42]

 

Vacip Tealâ Hızır'ı bulduklarını beyandan sonra Hızır'la be­yinlerinde ceryan eden muhavereyi ve Musa Aleyhisselâmm ta'-lim-i ilmiçin Hızır'dan istizan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a «Senin savap ve doğru olarak ta'-lîm olunduğun ilimden bana ta'lîm etmek üzere ben sana ittibâ edeyim mi?»    Demekle Hızır'ın    sohbetinde bulunmasını istizan etti.]

[Musa Aleyhisselâmm taleb ve istizanı üzerine Hızır dedi ki <Ya Musa! Sen benimle elbette sabra kaadir olamazsın.»]

[«Ve sırrına muttali' olamadığın ve haberini ihata edemediğin şeye nasıl sabredebilirsin?» Zira; zahirde şeriatine muhalif ve batında esrar ve hikmetine vakıf olmadığın şeye sabredebilmek müşküldür] demekle kendine refakatin son derece sabra muhtaç olduğunu beyan etti.

[Musa Âleyhisselâm Hızır'ın sabır ve tavsiyesi üzerine «İnşa-allah sen beni. sabreder bulursun ve ben sana hiç bir emirde isyan etmem ve emrinden çıkmam» demekle sabredeceğine kaviyyen vaad verdi.]

[Musa Aley hissel âmin ısrarı üzerine Hızır «Ya Musa! Eğer sen bana ittiba' edersen ben sana haber verip hakikatini beyan edinceye kadar bana hiç bir şeyden suâl etme» demekle ittibâda bazı şerait dermeyan etti.]

Yani; Musa Âleyhisselâm kemal-i edeb ve tevazuu iltizamla Hızır'a «Tarai-ı İlâhîden senin talim olunduğun ilimden bazı ha-kayıkı bana talim etmek üzere ben sana ittiba edeyim mi müsaade eder misin?» dedi. Bu istizan üzerine Hızır Hz. Musa'ya «Ya Mu­sa! Kemal-i dirayet ve hazakatinle kavaid-i diniyye ve meâlim-i şer'iyyeyi vaz'edip zalimden mazlumun intikamını almak, siyaset-i memleket ve tedbir-i umur-u millet ve menazil hususlarında fev­kalâde maharetinle beraber sen benimle göreceğin acayibe sabra elbette muktedir olamazsın. Zira; zahir-i şeriata muhalif ^e Tev­rat'ın ahkâmına mübayin gördüğün şeylere risaletin ve şeriatin icabı elbette sen zahirine bakarak itiraz edersin. İlmini ve ledün-niyatını ihata edemediğin haberine ve hikmetine vakıf olamadığın şeye nasıl sabredersin? Elbette sabredemezsin. Çünkü; bu nevi ilim size vahyolunmamıştır. Ama benim -halim sana kıyas olun­maz. Zira; Rabbım bana bir takım acayib ve esrara ilim verdi. Ben onların hakikat ve hikmetini bildiğim cihetle muktezasını işlerim» demekle Musa Aleyhisselâmı ittibadan menetmek istedi. Hz. Musa da i'tizar etti ve «Meşiyyet-i İlâhiyye benim sabretmeme tealluk ederse beni sabredici bulursun ve ben hiç bir şeyde sana isyan et­mem» demekle her halde .ittiba' etmeye arzusunu izhar etti. Hz. Musa'nın bu arzusunu görünce Hızır tavsiye suretiyle dedi ki «Eğer sen bana ittiba' edersen ben hakikati sana haber verinceye kadar zahir-i şeriatına muhalif benden sadır olan şeylerden sual etme. Zira; ben onun ledünniyâtmı kemaliyle sana izah eder ve ondan kalbine arız olan ızdırabı izale ederim.

Beyzavî'nin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm ülülazim Ru-sül-ü kiramdan olduğu halde kendinin mertebesinden aşağı olan Hızır'dan ilim talimini istemesi risaletine münafi değildir. Zira; Resulün ilmi usul-ü dine ve füru-u a'mâle ve şeriatinin ahkâmına olur, Allah'ın vahyettiği her şeyi bilir ve ümmetine tebliğ edser. Ama umur-u dinden olmayan ve ahkâm-ı şeriatın harici olan bazı ledünniyâtı bilmemesinde ve mertebede kendinden aşağı olan kimseden taallüm etmesinde bir beis yoktur. İşte şu esasa binaen Hz. Musa Resul olduğu halde bilmediği bazı hakayıkı Öğrenmek maksadıyla tevazu ederek nefsini o misilli esrara vakıf değil ad­dederek Hızır'ın sohbetinde bulunmasını Hızır'dan istizan etti. Musa Aleyhisselâm tilmizle üstaz arasında lâzım olan âdaba ria­yet dahi etti;

Birincisi; Zatını Hızır'a tâbi kıldı ve tâbi olmasına müsaade istedi.

İkincisi; «Bana ilim talim eder misin?» demekle nefsini matlubu olan ilimden bihaber addetti.

Üçüncüsü; Hızır'dan taleb ettiği ilimin, Hızır'ın ilmin­den bazısı olduğuna işaret etti.

Dördüncü s'ü;   Hızır'dan irşâd talebetti.

Beşincisi; tilmizin listazına teslimiyeti lâzım olduğunu beyan etti ve bunlarla muallimle müteallim arasında riayeti lâzım olan adaba işaretle üstaza hürmetin lüzumunu beyan etti.[43]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa ile beyinlerinde vaki olan mukaveleyi beyandan sonra    refakat ederek   yola çıktıklarını    beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hızır Musa Aleyhisselâmla sohbete muvafakat ederek ikisi beraber deniz kenarına bir gemi aramak üzere gittiler ve orada buldukları bir gemiye bindiler. Hızır bindikleri gemiyi deldi.]

[Musa Aleyhisselâm Hızır'ın şu muamelesini gayrın hukukuna bigayr-ı hakkın-tecavüz ve fuzulî ızrar etmek görüp bu muamele şeriatine muhalif olduğu cihetle nehy-i anilmünker olmak üzere Hızır'a dedi ki »'Sen gemi ahalisini suya batırmak için mi gemiyi deldin?»]

[«Allah'a yemin ederim ki sen bir emr-i münker ve sevilme­yecek bir şeyi işledin ve sebeb-i şer'îsi olmaflan bir çok cemaati batırmak istedin» demekle Hızır'a itiraz etti.]

. [Musa Aleyhissleâmm bu itirazına karşı Hızır «Ben sana be­nimle beraber elbette sabra kaadir olamazsın demedim mi» demek­le beyinlerinde olan mukaveleyi hatırlattı ve unutmaması lâzım olduğuna işaret etti.]

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a vermiş olduğu ahdini tezekkür ederek «Nisyanım sebebiyle beni muahaze etme, benim sana itti-baım bilmediğim bazı esrara vakıf olmak içindir. Şu halde benim şu emrimden her tarafımı güçlükle ihata edip kapatmakla beni menetme. Yani şu tahsil-i ilmi bana güçleştirme teshil et ki ben tahsilden kalmıyayım» demekle itizar etti ve unuttuğunu zikirle nisyan üzere hüküm terettüp etmiyeceğini beyan etti.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hızır gemiyi delmiş-se de harikulade olarak su girmemiştir, yahut Hz. Musa derhal hır­kasını tıkamıştır veyahut Hızır'ın kırdığı mahal sudan yukarıda geminin küpeşte tahtası olduğundan sudan zarar görülmemiştir. Bu hâl, Hz. Musa ile Hızır arasında cereyan edip gemi ahalisinin haberleri olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü; ahali tarafından mü­dahale olunduğuna dair âyette sarahat yoktur. Eğer bu hale vakıf olsalardı onlar tarafından dahi telâş gösterileceği şüphesizdi.[44]

 

Vacip Tealâ gemide cereyan eden ahvali beyandan sonra Hz. Musa'nın i'tizarını Hızır'ın kabul edip gemiden çıktıktan sonra yol­larına devam ettiklerini ve ikinci vakalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[ikisi beraber gemiden çıktılar yollarına gittiler, hatta bir oğlan çocuğuna tesadüf ettiler. Hızır o çocuğu katletti.]

[Çocuğu bilâcürüm katil, şeriat-ı Musa'ya muhalif olduğun­dan Hızır'ın hilâf-i şeriat hareketini görünce derhal i'tiraza kıyam ederek dedi ki «Ey Hızır! Sen günahtan tahir ve katlettiği bîr nefis olup ta mukabilinde kısas olmadan masum bir nefsi mi katlettin? Allah'a yemin ederim ki sen bir şey'-i münker getirdin.» Zira; sa­biden bir günah sudur etmedi ve bize karşı kusuru da yoktur, bir nefis katledip kısas da lâzım gelmedi. Hulâsa bir şahsı katletmek; ya katil icabeden bir cürümle veya kısasla olur. Bunda ikisi de yoktur.]  demekle Hızır'ın şu işini bir emr-i münker addetti.[45]

 

ONALTINCI ÇÜZ

 

[Musa Aleyhisselâmın şu i'tirazını dinledikten sonra Hızır söze başladı ve dedi ki «Ben sana benden göreceğin umur-u gari­beye benimle beraber sabra elbette muktedir olamazsın demedim mi?» Bundan sonra benimle senin beynimizde devam mümkün de­ğildir. Bırak beni zihnimi karıştırma.]  deyince :

[Musa Aleyhjsselâm Hızır'ın sözüne karşı rıfkla söze başladı ve «Eğer bundan sonra ben sana bir şeyden sual edersem benimle refakat etme. Zira; benim tarafımdan özre baliğ oldun. Çünkü; iki defa işine müdahale ve i'tiraz ettiğimden benimle refakat etme­mekte mazursun» demekle tekrar i'tizar etti.] Ve Hızır da i'tiza-rmı kabul ederek üçüncü refakata muvafakat eyledi.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran çocuk gayet gü­zel ve henüz baliğ olmamış diğer çocuklarla oynarken katletmiştir. Katlin keyfiyeti; başını duvara vurmakla katlettiği mervidir, ço­cuktan katlini icabeder bir günah sadır olmadığına işaret için Hz. Musa çocuğu zekiyye yani günahtan tahir olmakla tavsif etmiştir.

Resulüllah'ın «Biraderim Musa'ya Allah rahmet etsin. Hızır'dan utandığına binaen bir dahi sual edersem bana refakat etme demese de bir az meksetmiş olsaydı daha pek çok acayib görürdü" buyur­duğu mervidir.[46]

 

Vacip Tealâ ikinci muahadelerinderi sonra refakatlerini ve be­yinlerinde cereyan eden muhavereleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Çocuğu katilden sonra tekrar mukavele ederek Hızır ve Mu­sa Aleyhisselâm beraber gittiler. Hatta bir karye ahalisine geldi­ler. Ehl-i karyeden yemek istediler. Karye ahalisi onları misafir etmekten imtina' ettiler. O karyede yıkılmaya meyletmiş ve bir tarafına eğilmiş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrultdu.]

[Musa Aleyhisselâm Hızır'a «istemiş olsaydın şu duvar üzere ücret alırdın. Madem ki karnımız aç ve yemeğe ihtiyacımız var­dır. Onlar da bize taam vermediler, insanın ameline ücret istemesi meşru'dur. Ne olurdu duvarı ücretle doğrultsan da karnımızı do-yursak?» demekle duvarı meccânen doğrulttuğunu muvafık gör­medi.]

[Musa Aleyhisselâmm itirazı üzerine Hızır «İşte şu sözün se­ninle benim beynimizde mufarakata sebeptir.» Zira; gördüğün acayib üzerine sabredemedin. Üç defa mukavele vukubulduğu hal­de hiç birinde sabredemedin. Binaenaleyh; ayrılmak zamanı gel­miştir» dedi.]

[Hızır mufarakat lâzım gelmişse de mufarakat etmeden «Ya Musa! Sabredemediğin şeylerin tevilini sana haber vereyim ki on­larda olan esrar-ı hafiyyeyi ve hikmet-i dcîbeyi bilesin ve efâl-i İlâhiyenin her birinde insanların idrak edemediği bir çok hikem-i ğarîbe olduğunu ümmetine beyan Ve bunları birer misâl olarak irad edesin» dedi.]

Beyzavi ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile müsafir olmak istedikleri karye; (Antakya) yahut (Eyle-i Basra) dır. Karye ahalisi misafir sevmediklerinden bunları misafir etmedikleri gibi karınla­rını doyuracak ekmek de vermediler.

Karnı aç olan misafirin ekmek istemesi meşru ve misafir ka­bul etmek insanlar arasında eski bir âdet olup kabul etmiyenlerin levmolunmaya şayan olduğuna bu âyet delâlet eder. Hızır'ın du­varı doğrulttuğunun keyfiyetinde ihtilâf varsa da esah olan duvarı eliyle harikulade olarak doğrultmasıdır. Yani elini duvara sürme-siyle duvar doğrulmuştur. Bu gibi harikalar tabiatın fevkinde bi-iznillâh olur şeylerdendir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa ile Hızır arasında ce­reyan eden üç meselenin hakikati; enbiya indinde ahkâmın, es­bab-ı zahire üzerine bina olunması ve Allah'ın ihsan ettiği ilim icabı Hızır indinde esbab-ı hafiyye üzerine mubteni olmasıdır. Bi­naenaleyh; Hazreti Musa birinci meselenin zahirini bilâ izin gay­rın mülkünde tasarruf ve ızrardan ibaret olup bu is'e caiz olmadı­ğını nazar-ı jtibare alarak itiraz etmiş ve Hızır'da esbab-ı hakikiy-yeyi nazar-i itibare alarak gemiyi delmiştir. Gerçi gemiyi delmek sahiplerine zararsa da menfaatleri bilkülliye fevtolmamıştır. Ama gemi sağlam olsa ellerinden tamamen çıkacak ve zarar-ı külliye düçâr olacaklardı. Şu halde «İki zarar cem'olursa ehvenini ihtiyar etmek lâzımdır» kaidesine tevfikan zararın ehveni olan gemiyi delmek cihetini ihtiyar etmiştir. Diğer iki meselede dahi hâl böy­ledir.

Her şeyin ledünniyâtına vakıf olmak ibâd için mümkün olma­dığından ibâdın ahvalini ıslâh için nazil olan şeriatlerde muteber olan; esbab-ı zahiriyedir, esbab-ı hafiyye değildir. Binaenaleyh ibad; Esbab-ı zahiriyye üzerine ahkâmı bina etmekle mükellef olur, esbab-ı hafiyye aramakla mükellef değildir. Ama Allah'ın dilediği kuluna bazı hafâyayı bildirmesi umumun muttali' olmasını icabet-mez. İşte Hızır hazretleri de esbab-ı hafiyyeden bazısına muttali olan zevat cümlesindendir. Binaenaleyh; insan esbab-ı hafiyye ara­makla mükellef olmadığı gibi mes'ul de olmaz.[47]

 

Vacip Tealâ üç meselede olan esbab-ı hafiyyeyi Hz. Musa Aleyhisselâma zikrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ama benim deldiğim gemi bir takım fukara kimselerindir. Gemiden başka bir esbab-i ticaretleri olmadığından gemi vasita-siyle denizde amel eder, ticaretle meşgul olur ve onun ticaretiyle teayyüş ederler. Binaenaleyh; Allah'ın ilhamı ve izniyle ben onu ayıplamak istedim ve deldi m. Halbuki onların arkalarında veyahut önlerindeki varacakları yerde bir zalim padişah var. Ayıptan şalim olan her gemiyi gasıb yoluyla alıyor. Şu hale nazaran ben onu ayıpladım ki o zalim melik etlerinden gemiyi almasın ve fukaranın malları ellerinde kalsın.] Gerçi gemiyi delmekle onlar hakkında zararsa da geminin bilkülliye ellerinden çıkmasına nisbetle ehven olduğundan gemiyi delmek haklarında aynı menfeat olmuştur.

Hâzin, Ebussuud ve Kâzi'nin beyanlarına nazaran geminin sa­hipleri on kardeş olup beşi; kör, topal ve alîlülvücûd olarak otu­rurlar, diğer beşi sağlam gemide işlerler hem kendilerini hem de alîl olan kardeşlerini besledikleri mervîdir.

Bu âyet; elinde bir miktar malı olup fakat zengin olmıyan kimseye miskin demek caiz olduğuna delâlet eder.   Zira geminin sahiplerini Cenab-ı Hak miskin unvanıyla irad etmiştir.[48]

 

Vacip Tealâ ikinci meselenin sebeb-i hafiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.                       

[Ama benim katledip de Ya Musa! Senin itiraz ettiğin oğlan çocuğuna gelince : onun anası ve babası mümin oldular. Onlar mü­min olunca biz bu çocuğun küfür ve tuğyanla onları ihata edip et­raflarını çevirmesinden korktuk. Zira; çocuk kâfir olacak, ebevey­nini küfre teşvik edecek, ebeveyni de çocuğa kesret-i muhabbet­lerinden naşi çocuğun küfrüne iştirak etmek korkusuna binaen biz çocuğu Öldürdük. Gerçi çocuğun katli ebeveyn hakkında zarar ise de çocuğun hayatta kalarak onları küfre sokmak zararından eh­vendir, işte haklarında melhuz olan şu iki zarardan ehvenini ihti­yar onlar haklarında aynı menfeat olduğundan onların Rableri bu çocuktan daha hayırlı, tahir, merhamet cihetinden anasına baba­sına daha yakın bir çocuğa tebdil etmesini murad ettik.] Gerçi ço­cuğun katlölunduğu zaman katlini icabedef kusuru yoksa da baliğ olduğunda bir çok mefsedette ve bilhassa ebeveyninin küfürlerine sebep olacağım bildiği için Cenab-ı Hak katlini emretmiştir. Katlo-lunan çocuktan daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuğu onun yerine ihsan edeceğini vaadetmiş ve rivayet-i mevsukaya nazaran bu çocuk katlolunduktan sonra Allahü Tealâ onlara bir kız vermiş ve o kız bir nebiye nikahlanmış ve ondan bir nebi meydana gele-.; rek o nebi sayesinde büyük bir ümmet ihtida etmiştir.[49]

 

Vacip Tealâ üçüncü meselenin sebeb-i hafisini beyan etmek üzere buyuruyor.                  

[Ama benim doğrulttuğum duvar o şehirde mevcut iki yeti­mindi, o duvarın altında onlar için mediun bir hazineleri vardı ve babaları sulehâdan mümin muvahhid daima hakka teveccüh eder ve her işini Rabbısma havale ederdi.]

[Çocuklar yetim ve pederleri salih olunca Rabbm Tealâ onla­rın yetimlikten çıkıp sinn-i rüşde baliğ, fikr-i selim ve re'y ü ted­bir sahipleri olduklarında Rabbmdan ihsan olarak hazinelerini kendi elleriyle çıkarmalarını irade ve bana duvarı doğrultmayı emretti ki hazineleri mahfuz kalsın, ecnebi eline geçmekle zayi ol­masın ve ben şu işlediğim şeyleri re'y ü tedbirimle işlemedim, belki Cenab-ı Hakkın emriyle işledim ve emr-i İlâhîye imtisale mecbu­rum.] Gerçi duvarı doğrultmakta benim çektiğim meşakkat bana zarardır velâkin onların hazinelerinin zayi olması daha ziyade za­rar olduğundan enven-i zarar olan meşakkatle emrolundum.

[İşte şu beyan olunan esbab-ı hafiyye «yâ Musa! Senin sab-rma kaadir olamadığın şeylerin te'vilidir»] demekle Hızır, Hz. Mu­sa'ya refakatinde vukubulan hadisatm esbâb-ı hafiyyesini alâvec-hittafsîl beyan buyurmuştur.

Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile    yetimlerin isimleri (Asrum) ve (Sureym) ve pederlerinin ismi de (Kâşih) veyahut (Dah-besun) dur. Kenzle murad; altından bir levhadır ki onda «ka­dere iman edip de hadisata mahzun olan kimseye ve rızka iman edip de meşakkat çekene ve mevte iman edip de ferah ve sürür edene ve yevm-i kıyamette hesaba iman edip de gaflet edene ve dünyanın inkılâbını bilip de itimad edene ben teaccüp ederim iba­resi» yazılıdır denilmişse de esah olan kenzle murad; altından ve gümüşten bir definedir. Zira Kenz; maldan hazineye ilhak olunmak mütearefdir. Mütearefin hilafını ihtiyara hacet olmadığı gibi hila­fım irtikâba bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mütearef olan hazine manâsına olması evlâ ve esahtır.

Bu âyette yetimlerin hazinelerinin hıfzına sebep; pederlerinin salahı olduğuna işaret vardır. Çünkü; salih bir kimsenin sebebine evlâdı ve evlâdının evlâdı, kavm ü kabilesi ve hatta komşularının o salih olan kimse içlerinde bulundukça mahfuz kalacaklarına dair bir çok eserler vardır. Zira; sevdiği bir kimse sayesinde bazı kulla­rını Cenab-ı Hakkın sayebân etmesi baîd bir şey değildir. Nasıl ki padişahın mukarribi olan bir kimsenin tarafları onun sayesinde sayebân olurlar. İşte Allahü Tealâ da sevdiği kulunun evlâd ü ah­fadını himaye edeceğine bu âyet delâlet etmektedir.

Esbab-ı hafiyyeyi beyanda Hızır Cenab-ı Hakka karşı hüsnü edebe riayet etmiştir. Çünkü; birinci meselede gemiyi ayıplamayı kendi nefsine nisbet ve ikinci meselede çocuğu da katli kendine ve çocuğun yerine hayırlı bir bedel icadını Allahü Tealâ'ya isnad ve üçüncü meselede yetimlerin hukukunu muhafazayı Allah'a isnat etti. Zira; pederlerinin salahı sebebiyle evlâdı muhafaza ancak Al­lah'a mahsustur. Hızır'ın nebi veya velî olmasında ihtilâf olup de­liller yekdiğerine taarruz ettiğinden bir tarafa kat'î hüküm yoktur. Hızır vefat etti mi berhayat mıdır? Burasına da kat'î delil yoktur. Bazı ulemâ «Diridir, senede bir defa hac mevsiminde (Minâ) da içtima eder» demişler ise de bizim için demek daha ev­lâdır.

İşte Cenab-ı Hak Hızır'la Musa Aleyhisselâm arasında cereyan eden bu vak'ayı beyanla Ümmet-i Muhammediyeyi bir çok esrara vakıf kılmış ve zahirde zarar gibi görünen hâdiselerin batında bir çok hikmetleri ve menfeatleri mutazammın olduğuna itikat etmek lâzım olduğunu ve ölmüş balığın dirilrnesiyle hasrın vukuuna ve insanların dirileceğine inanmak ve ilim için meşakkat çekmek ve mesafe-i baîdeye seyr ü sefer etmek lâzım olduğunu anlatmıştır.

Hulasa; bir insan kendi ilmine teaccüp etmemek, zahirde iyi görmediği şeye derhal itiraz eylememek, o şeyde bir çok menfaat ve esrar-ı hafiyye olduğunu düşünmek, tahsil-i ilmiçin seyr ü se­feri ihtiyarla meşakkata tahammül ve muallime karşı son derece tevazu etmek, muallimin huzurunda sözüne dikkat eylemek ve til­mizden vaki olan kusur üzerine derhaİ muahazeye kıyam etmemek emr-i meşru olduğu bu kıssadan müstefad olan fevaid cümlesindendir.[50]

 

Vacip Tealâ Hızır'la Musa Aleyhisselâmın refakatinde vaki olan bazı acayibi beyandan sonra (İskender) in ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Müşrikler sana Zülkarneyn'in ahvalinden suâl eder­ler.]

[Sen onlara cevapta de ki »Ben sizin üzerinize Zülkarneyn'in ahvalinden haber tilâvet ederim ki o haber onun ahvalini muta­zammın ve tafsilâtını size bildirir.»]

[Zira; Biz yer yüzünde Zülkarneyn'e kudret verdik ve bir çok şeye kaadir kıldık.]

[Ve biz ona herşeyden sebep verdik.]

[Binaenaleyh; Zülkarneyn her neye başlasa sebebine tâbi oldu ve sebebine teşebbüs etmeden işe başlamadı.]

Yani; Ey Resul-ü Ekrem! Yehûd, Nasârâ ve müşrikler tarafın­dan imtihan suretiyle Zülkarneyn'in ahvalinden sana sual ederler. Sen onlara cevapta «İskender'in ahvalini mutazammın taraf-ı İlâ­hîden varid olan Kur'an'ı ben size tilâvet ederim» demekle cevap vereceğini vaad et. Zira; biz lutfumuzla onu yer yüzünde tasarrufa kaadir kıldık, istediği matlubuna vasıl olmak için onun istediği her şeye sebep halkettik, her nevi sebebi biz ona verdik, o da her ne zaman bir şey murad ederse o şeyin sebebine ittiba etti ve arzu­suna vasıl oldu. (İskender) in Rum milletinden (Felikos) un oğlu olmasına dair bazı tarihte beyan olunan rivayet yanlıştır. Zira âyette beyan olunan İskender; Hz. İbrahim zamanında Yemen'de (Himyer) kabilesinden salih bir kimsedir. Ona salahı sebebiyle Allahü Tealâ her muradını vermiştir. Hatta gece ve gündüz İsken­der için müsavi ve yer yüzünde yürümek onun için gayet kolay olduğu Hz., Ali'den mervîdir. Rumiyülasıl olan (İskender) (Aris­to) nun tilmizlerinden bir racül-ü facirdir. Gerçi bir çok yerleri memalikine rabıtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'an'da beyan olunan ve Cenab-ı Hakkın sena ettiği (İskender), bu değildir.

İskender'in memalik-i mağrib ve meşrik cihetlerine imtidad ettiğinden Zülkarneyn denilmiştir.

Yahut tacında mücevheratla musanna' iki boynuz olduğundan Zülkarneyn denilmiştir. Ömrünün bin otuza baliğ olduğu meividir. Çünkü; dünyanın her tarafım gezmesi ve bir çok şehirler ve kasa­balar bina etmesi Ömrünün gayet uzun olmasına delâlet eder. Zi­ra; Bu kadar memaliki dolaşmak ve yed-i kabzına almak az zaman­da olur bir şey değildir.[51]

 

Vacip Tealâ İskender'in ahvalinden mağrib cihetine seyr ü se­fer ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hatta İskender günün indiği yani mağrib canibinden ma­murenin nihayetine baliğ olduğunda güneşi çamurlu bir su* içinde iner buldu ve öyle gördü.]

[Günün indiği   yerde ve mamurenin   nihayesinde bir kavim buldu.]

[O kavmi bulunca biz İskender'i muhayyer kıldık ve dedik ki «Ey Zülkarneyn! İstersen küfürlerinden dolayı sen onları ta'zîb ve ihlâk, istersen sair kavimlerrgibi onlara da şeriatı telkin etmekle onlar hakkında güzel bir tarik ittihaz et». Onlar hakkında İsken­der'in vaziyetini tayin ve iki cihetten birini ihtiyar beyninde mu­hayyer kıldık.]

[İskender dedi ki «Ama şol kimseler ki küfürle nefsine zul­metti. Biz onu katletmekle elbette ta'zîb ederiz, sonra Rabbma red-dolunur ve Rabbı da ona emsali görülmemiş ve bilinmedik bir azapla azab eder.»]

[«Ve ama şol kimse ki iman etti ve amel-i salih işledi. Onun için güzel ceza vardır ve ona biz şeriatimizden gayet kolay olan ahkâmı söyleriz.»]

Yani; Biz (Zülkarneyn) e kudret verip her şeyin sebebini halkedince (Zülkarneyn) güneşin indiği yere vardığında güneşi çamurla karışık su yani balçık içinde iner gördü ve çamurla karış­mış bir pınardan gurup eder buldu ki «Bahr-i muhit sahiline va­rınca güneşi su içinde gurup eder gördü» demektir. O güneşin in­diği yerde bir kavim buldu ki onlar sânii inkâr eder kâfirlerdi. Binaenaleyh; biz Zülkarneyn'e «İstersen onlara azap ve istersen onlar hakkında bir güzel tarîk ittihaz eder imana davet ve irşad edersin» dedik ve bu minval üzere biz (İskender) i muhayyer kı­lınca İskender adalet ve insafı iltizam ederek dedi ki «Ben evvelen onları imana davet ve kelime-i tevhidi telkin ederim. Benim dave­tim üzerine şol kimseler ki davete icabetten imtina ve me'lûf oldu­ğu küfre ısrar, heva ve hevesine ittiba ile nefsine zulmetti. Biz onu küfründen dolayı elbette katletmekle azabederiz. Bizim katlimiz­den sonra Rabbma recldolunur. Binaenaleyh; Rabbı da ehl-i dünya­ca malûm olmadık ve emsali görülmedik şiddetli azabla azap eder. Ama şol kimse ki bizim davetimize icabetle iman etti ve imanın muktezası olan amel-i salihi işledi. Biz onun halini İslah ederiz ye âhirette iman ve ameline mükâfat olarak onun için güzel ceza ve derecât-ı aliyât vardır, biz ona emrimizden gayet kolay olanları söyler, güzel muamele ederiz, suhulet gösterir, işini kolay kılarız» demekle İskender o kavme iki tarik gösterdi ki neticesi ya iman veyahut kılıçtır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İskender'in emrinden suhuIetle murad; zekât, haraç vesair tekâlifte kolaylık göstere­ceğini vaaddir.

Mağrib le murad; günün indiği yerden mamurenin tüken­diği mahâldir. «Güneşi çamurla karışmış sudan indiğini gördü» demek denizde bulunan kimsenin güneşi sudan iner gördüğü gibi «Bahr-ı muhit sahilinden İskender güneşi balçıktan iner gibi gör­dü» demektir, yoksa hakikatte balçıkla karışık sudan indi demek manâsına değildir. Çünkü; kürei şems kürei arzdan yüz altmış nis-betinde büyük olduğu ehl-i rasad indinde tahmin olunmaktadır. Şu halde bütün arz şemse vâsi' olamaz ki arzın bir cüz'ü vâsi olsun ve arzın bir tarafından günün inmesi diğer tarafından doğnıasıdır. Zira; bir tarafta nısfınnehâr olursa öbür tarafta gece yarısı oiur. Ve kezalik bir tarafta gündüz olursa diğer tarafta gece olduğu sabittir. Binaenaleyh; Her memleketin tuluu ve gurubu o memleketin vazi-at-i coğrafîsine tabidir ki bazı beldenin* güneşi dağdan, bazısının ovadan, bazısının da sudan indiği görülür. İşte İskender de mağrib cihetinde güneşi çamurla karışmış sudan iner gördüğünü bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. İskender'in Nebi veya Velî ol­duğu hakkında ihtilâf vardır. «Nebidir» diyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak bu âyette Zülkarneyne hitab ve nida ettiğini beyan etmiştir. «Cenab-ı Hakkın hitabı vahyile olur. Vahiy ise Enbiyaya mahsus olduğundan bu âyet İskender'in Nebi olduğuna delâlet eder» dediler. İskender'in Veli olduğunu beyan edenler «Bu âyette nida ile murad; ilhamdır veyahut zama­nında bulunan Nebi vasıtasiyle nida olundu» dediler

İskender'in mağrib cihetinde ta'zîb veya irşad ile memur olduğu kavmin libasları, hayvanat-ı vahşiyenin derileri ve taamları ise denizde yaşayan hayvanların etleri olup akvam-ı vahşiyeden kü­fürle me'lûf oldukları Kâzi'nin cümle-i beyanmdandır.[52]

 

Vacip Tealâ (İskender) in mağrib cihetine gittiğini beyandan sonra meşrık cihetine gittiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zülkarneyn mağrib cihetine gidip ahali arasında kavanin-i şeriyeyi vaz' u tesis ettikten sonra meşrık cihetine gitmek üzere sebeb-i ahara tevessül ve tebaiyet etti. Hatta aksa-yı şarkta günün doğduğu mahalle vardığında güneşi bir kavim üzerine tulü' eder buldu ki, o kavimle güneş arasında Biz Azimüşşân bir perde hal-ketmedik.] Binaenaleyh; güneş doğunca derhal onların üzerine do­ğar arada dağ, tepe ve ağaç vesaire gibi bir hâil yoktur.

[İşte İskender'in hâl ü şanı, kuvvet ü kudreti ve mülkünün vüsati bizini beyan ettiğimiz gibi ve ehl-i mağrib hakkında mu­hayyer olduğu gibi ehl-i meşrik hakkında dahi muhayyerdir.]

[Halbuki biz İskender indinde olan ahvali haber cihetinden ihata ettik, her hallerini biliriz.] Binaenaleyh; İskender'in askeri­ni, alât-ı harbini, celadet ve şeceatini bildiğimiz gibi İskender'e düşmanlarının hallerini haber verdik ve İskender galebe ederek mağrib ahalisi gibi meşrik ahalisini dahi imana davetle kâvanin-i şer'iyeyi vaz'etti, onları da irşadla hüsn-ü hale nail ve ni'meti imanla mütenaim kıldı.

Nimetuüah Efendinin beyanı veçhile meşrik ahalisi gayet şeci' ve umur-u harpte mahir, alât-ı harpte ve eslihada o zamanda mev­cut akvamın kâffesine faik ve harp için hazırlıkları ve nüfusları pek çok olduğu halde Cenab-ı Hak onların hile ve desiselerini İs­kender'e bildirdi. Binaenaleyh; İskender'in askeri az olduğu halde onlara galebe etti ve imana davetle irşada çalıştı ve kavanin-i şer'-iyyeyi vaz' u tesise muvaffak oldu.

«İskender indinde olan liyakat e salâhiyet sebe­biyle biz onu haberle ihata ettik, yani her şeyden haberdâr ettik» demektir ki «İskender'e kudret verip şarka ve garbe malik kıldı­ğımızda biz onun bu mülke sahip olup istiklâl üzere tasarrufa liya­katini muhakkak olarak bildik» demektir. «İskender'in ehl-i meşrıkla hali ehl-i mağrible hali gibi oldu. Zira; her iki ka­vimde zalimlere azap ve müminlere ihsanla hükmetti ve mağrib cihetinden esbaba nasıl tevessül ettiyse meşrik cihetinde dahi öy­lece tevessül etti» demektir.

zamiri matla-ı şemse raci' olduğuna nazaran manâyı nazım:    [Şemsin tulu' ettiği mahaldeki haberleri biz ihata

ettik ve. İskender'e haber verdik] demektir.[53]

 

Vacip Tealâ İskender'in mağribe ve nıeşrika vuslat için esba­ba tabi olduğunu beyandan sonra şimal cihetine atf-i nazar ederek vuslat için esbaba tevessül ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Meşrık cihetine vasıl olup ahkam-ı şer'iyyeyi icradan sonra Zülkarneyn sebeb-i âhare tevessül etti. Mağrible meşrık arasındaki araziyi gezdi hatta Seddeyn arası ki şimal cihetinin nihayesi ve Türkistan arazisinin tükendiği mahalde iki dağ arasında baliğ ol­duğunda iki şeddin verâsında sözleri anlaşılmaz ve kendileri söz anlamaz ve anlamaya yakın bile olmaz bir kavim buldu.]

[O kavimler dediler ki «Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ye Me'cüc mu­hakkak arzı ifsat ederler.»]

[«Sen onlarla bizim aramıza bir set yapmak üzere biz senin için bir haraç toplıyahm mı ve beynimizde taksim ederek bir ha­raç toplarsak sen bize kuvvet ve kudretinle onların bizim tarafı­mıza geçmelerine mani olacak bir set yapar mısın?] Zira; onların ifsadatından canımız yandı. Çünkü; enva-ı haşarat ve fesadâti ikaa' malımızı nehb ü garât ve canımızı kati ü ifna ederler. Bun­ların şerrinden bizi kurtar» demekle istirhamda bulundular.

İskender bu kavme vasıl olunca tercüman vasıtasiyle Ye'cüc ve Me'cüc'ün halinden şikâyet ve tezallüm ettiler, onların belâsın­dan kurtulmak için masrafa tahammül edeceklerini beyanla İsken­der'in kuvvetinden istifade etmek istediler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ye'cüc ve Me'cüc iki kabile olup Hz. Nuh'un oğlu (Yafes) evlâdmdandırlar. Bunlar arazi-i Türkü ifsat için bahardan çıkarlar, asla yeşillik bırakmaz yerler. Hayvan­larına yedirirler, güz gelince ahalinin elinde bulunan hasılatı ça­lar, çarpar, alır, memleketlerine çekilir giderler. Hatta galebe et­tikleri insanları öldürmekten dahi çekinmezler bir takım insan su­retinde yırtıcı hayvanat kabilinden facir kimselerdir. Ahalinin şi­kâyeti üzerine İskender set yapmakla ahaliyi, onların iras ettikleri hasarlarından kurtarmakla selâmete çıkmışlardır.

Seddeyn ; iki dağ demektir. Zülkarneyn'in binası bu iki dağın arasında vuku bulmuştur. Bu dağların Türkistan'ın niha­yetinde olduğu Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin cümlei beyanatlarındandır.[54]

 

Vacip Tealâ şimal ahalisinin   İskender'e ilticaları üzerine İs kender'in cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zülkarneyn nâsm «Biz sana masrafını verelim sen bize bir sed yap» demeleri üzerine cevap olarak «Rabbımın fazl u keremin­den bana vermiş olduğu nî'met ve kudret, sizin vereceğiniz harç­tan hayırlıdır. Binaenaleyh; sizin vereceğiniz mala ihtiyacım yok­tur. Şu halde siz bana amele, alât ve edevat cihetinden kuvveti­nizle yardım edin. Ben onlarla sizin aranıza bir set yapayım ki o set onların sizin tarafınıza geçmelerine mani olsun, siz de rahat edin» demekle şeddi yapacağını beyan ve kavmi mesrur etti.]

hâciz-i hasın yani muhkem bir duvar demektir ki setten daha büyük ve sağlamdır. Şu halde İskender onların istedik­lerini ziyadesiyle kabul etmiştir. Yani «Ben size metin bir duvar yapayım ki dünyanın ahirine kadar tahrib olunmasın» demektir. Hâzin'in beyanına nazaran kuvvetle murad; amele ve erbab-ı san*atın sanatları ve ahalinin bedenleriyle hizmetleridir.[55]

 

Vacip Tealâ İskender'in nâsa «Kuvvetinizle yardım edin» de­dikten sonra kuvveti tarif ettiğini beyan etmek üzere iradettiği nutkunu alâtarikilhikâye beyan zımnında buyuruyor.

[İskender nâsa hitaben «Getirin demir parçalarını» dedi, Nâs onun emrine imtisalen demir parçalarını getirdiler, hatta iki dağın arası dağların irtifaiyle beraber dolduğunda İskender nâsa «Üfü-rün körüklerle yakın ateşi» dedi] ve etrafa konulmuş körüklerle her taraftan üfürülmesine emir verdi.

[Hatta demirlerin aralarına konulmuş olan odunlar ateş olun­ca demirleri ateş kıldığında dedi ki «Getirin bana dökeyim onun üze­rine erimiş tuncu» Nâs onun emri üzerine erimiş tunçları dÖkdü-ler ve iki dağın arası dağların irtifaları ile beraber demirle tunç­tan dökülmüş parlak ve musaykal bir duvar oldu.]

[Binaenaleyh; Ye'cüc ve Me'cüc bir daha dağın üzerine çık­maya kaadir olamadıkları gibi o duvarı delip geçmeye dahî kaadir. olamadılar.]

Yani; İskender nâsla Ye'cüc ve Me'^üc arasında bir set yap­mak vadedince nasa şeddin edevatını hazırlamakla emretti ve dedi ki «Getirin bana demir külçelerini». Nâs İskender'in emri veçhile demir külçelerini getirdiler hatta dağın arası demir külçeleriyle dolduğunda dedi ki «Üfürün körüklerle». Nâs körüklerle her ta­raftan üfürdüler. Hatta demirler .ve demirlerin arasına konmuş olan odunlar ateş oldu. Bunun üzerine İskender «Getirin bana eri­miş tunçları dökeyim onun üzerine dedi. Tunçları döktüler. Binaenaleyh; Ye'cüc ve Me'cüc dağın üzerine çıkmaya ve dağı delme­ye kaadir olamadılar.

Ni'metullah Efendi, ve Medarik'in beyanları veçhile İskender yapacağı şeddin temelini suya kadar kazdırıp temeli bakır ve de­mirle yaptıktan sonra yerin yüzüne çıkınca altına odun ve kömür ve üstüne demir döşemek suretiyle iki dağın arasındaki dereleri dağların irtifama kadar âyette beyan olunduğu veçhile müsavi kıldıktan sonra etrafından uzun borulu körüklerle ateşi yakmaya ve demiri eritmeye başladı. Şiddetli körüklemekle ateş yandı. Ta­mamen dağların arası ateş olup demir ateş gibi kızardıktan sonra demir külçelerinin aralarındaki boşlukları kapatmak üzere hariçte erimiş ve hazırlanmış tunçları, tunçtan yapılmış uzun oluklar va-sıtasiyle nehirlerde akan su gibi tuncu demirler üzerine dökmek suretiyle demirlerin aralarındaki boşlukları kapattı. Binaenaleyh; iki dağ arasında, Ye'cüc ve Me'cüc'le Türk arazisi arasında olan tarik-ı muvasalâtı kesti. Ondan sonra dağ başina çıkmak veya delip geçmek suretiyle onların yol bulamadıklarına bu âyet delâlet eder.

İşte şu zamanda görülmüş olan sanatlara nazar edildiğinde bu gibi büyük körüklere uzun borular takmak ve uzak mesafeden üfü-rülmek suretiyle demirleri yumuşatacak ateşlerin yanmasıyla de­mirlerin ateş gibi kızarması ve. erimiş tunçları aralarında olan boş­lukları doldurmak için dökmesi baîd addolunamaz. Bahusus zama­nımızda kırk ikilik topların ve vapurların kazanlarının ve daha cesîm şeylerin döküldüğünü görünce İskender'in set için ihzara-tmda, mühim alât ve edevatıyla şeddi bina ettiğinde şüphe oluna­maz.                                                                                   

Züber ; büyük demir parçasıdır. İskender'in evvelce «Si­zin vereceğiniz harca ihtiyacım yok» demesine mukabil halktan demir parçaları istemesi yekdiğerine münafî değildir. Zira hare; İskender'e mülk olmak üzere verilecek şeydir. Demir ve tunç ise inşa olunan şedde muavenet kabilinden olduğu cihetle «Harca ih­tiyacım yok» demek lâzım gelmediği Beyzâvî'nin cümle-i beyanın-dandır.

Hulâsa; Zülkarneyn'in Ye'cüc ve Me'cüc'ün müruruna mani olacak bir sed yapmak için nâsa demir külçeler getirmelerini em­rettiği ve demir külçelerin aralarını odun ve kömür gibi alât-ı nariyeyle doldurup iki dağın arasını dağların irtifaına müsavi kıldı­ğında etrafa kurdurmuş olduğu körüklerle üfürülmesini emrettiği hatta o körükler demiri ateş gibi kıldığında «Getirin bana erimiş tunçları dökeyim bunun üzerine» dediği ve iki dağın arası dağlarla beraber yekpare demirle tunçtan yapılmış bir kale olduğu ve bu­nun üzerine Ye'çüc ve Me'cüc'ün dağın üzerine çıkmak veyahut delmek suretiyle geçmeğe kaadir olamadıkları bu âyetten vnüste-fad olan fevaid cümlesindendir.[56]

 

Vacip Tealâ İskender'in şeddi bina ettiğini beyandan sonra şü­kür makamında irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zülkarneyn şeddi bina ettikten sonra Allah'a şükretmek üze­re dedi ki «İşte şu sed Rabbımın kullarına bir ihsanı ve ni'metidir, bu şeddi bina etmeye vermiş olduğu kudret mahzâ ihsan-i İlâhîdir ve Rabbımın vaadi geldiğinde Rabbım bu şeddi arzla müsavi kılar. Binaenaleyh; dünyanın her tarafı harap olduğu gibi bu sed dahi harap olur. Zira; Rabbımın vaadi hak ve sabit oldu, asla tehallüf etmez;.»] Zülkarneyn bu sözleriyle şükrünü edâ ve şeddin kuvvet ve metanetini beyan etti. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın, verdiği ni'metin şükrünü edâ vacip olduğu gibi insanın yapmış olduğu bir işin iyiliğinden bahsin cevazına da bu âyet delâlet eder.

Tefsir-i Hâzin'de (Ebu Hüreyre) hazretlerinden rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'ın «Ye'cüc ve Me'cüc'ün kıyametin öncesin­de şeddi delerek çıkacaklarını ve arz üzerinde bir çok ifsadât ya­pacaklarını ve önlerine gelen ekser bilâdı tahrip edeceklerini» be­yan buyurduğu mervidir.

t İskender'in şeddi kafidir. Ye'cüc ve Me'cüc isminde insanlar­dan iki taife olduğu dahi kafidir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'da her ikisini de suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; bunları inkâr; sarahat-ı Kur'an'i inkâr olduğu cihetle küfürdür. Fakat sedd-i İskender'in keşfolunması ciheti gelince : Elyevm böyle bir keş-fiyât yoktur. Şeddin mahalline de gelince: kutb-u şimalî cihetin­de olduğuna Kur'an delâlet etmektedir. Zira İskender'in mağrib ve meşrık cihetlerine seyr ü sefer edip oralarda bulunan insanlarla temas ettiğini beyandan sonra üçüncü seferinde halkın şikâyeti üzerine şeddi bina ettiğini Cenab-ı Hakkın beyan buyurması; şed­din şark ve garb cihetlerinde olmadığını beyan etmektir. Müfessi-rinin ve bazı müverrihlerin beyanları veçhile İskender'in üçüncü seferinin cenuptan şimale doğru olmasıdır. Şu halde şeddin şimal­de olduğu anlaşılmaktadır. Ancak «mürur-u zamanla şeddin üzeri kapanıp seyr ü sefer mümkün olduğundan bir aralık şark-ı şima­lîden sel gibi akıp gelen akvamın Ye'cüc ve Me'cüc olması muhte­meldir» diyenler varsa da bu ihtimâl zayıftır. Çünkü; hadis-i şerif­lerde beyan olunan tafsilât veçhile henüz Ye'cüc ve Me'cüc hâdi­sesi vuku bulmamıştır ve bilhassa şeddi delmek suretiyle geçecek­lerine dair bir çok ahâdis-i Celile mevcuttur. Halbuki demirle tunçtan yapılmış bir kaleden delmek suretiyle tünel yapılıp geçil­diği malum değildir.[57]

 

Vacip Tealâ şeddin ikmalini beyandan sonra kıyametin önce­sinde Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıklarında vuku bulacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ye'cüc ve Me'cüc'ün şeddi delip çıktıkları gün onların bazısı bazısına dahil olarak biz terkederîz kemal-i izdihamdan onların bazısı bazısına katılır, kesretlerinden ve ifsadâta hırs u tama'ların-dan naşi çekirge gibi önlerine gelen bilâdı sıkışık bir halde tahri­bata devam ederler.]

[îsrafil tarafından sûra üfürülür kıyamet kaim olur.]

[Binaenaleyh; biz insanları cem etmek suretiyle hesap ve ceza için cem' ederiz ve o günde kâfirleri Cehenneme arzetmekle arz ederiz.]

[Cehenneme arzolunan şol kâfirler ki onlar dünyada bizim kudretimize delâlet eden âyetlerden gözleri perde içinde, kelime-i Hakkı ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı.]

Yani; biz Ye'cüc ve Me'cüc'e kahrımız muktezası İskender'e şeddi bina ettirdik. Vakt-ı merhunu geldiğinde onların çıkmaları­na suhulet olmak üzere şeddi deldirip çıkardığımız gün nâsın ba­zısı onlardan firar ederek bazı aharın arazisine girer, onların bazısı bazısına sıkışık bir halde hücumları sebebiyle memleketler dara­lır, yiyecek içecek hususunda halk müzayaka çeker ve bunların temevvücâtmdan bütün insanlar muztar, ve muztarip olur ve halkın bu ıztırabı zamanında enır-i İlâhî üzerine İsrafil tarafından sura üfürülür kıyamet kaim olur. Binaenaleyh; muhasebe ve mücazât için biz mahşere insanları cem'ederiz, o günde kâfirleri Cehenneme arz eder gösteririz ki daha Cehenneme girmeden varacakları yer­leri görsünler. Onlar şol kâfirler ki gözleri dünyada Kur'an'ı gör­mekten perde içindedir ve doğru sözü işitmeye kaadir olmazlardı. Çünkü; kalplerinin kasaveti ve tıynetlerinde olan temerrüd Hakkı görmek ve işitmeye mani idi.

Ye'cüc ve Me'cüc'ün bazısının bazısı üzerine temevvüc ettik­leri günle murad; şeddin kapandığı gün olmak muhtemel, olduğu gibi o günden itibaren nüfusları çok ve nüfuslarına göre arazileri dar olduğundan birbiri üzerinde sıkışıp kaldıkları murad olması ihtimalden baîd olmadığı Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır.

Onların arz üzerine dağılıp bir çok yerleri ihata ettikleri hal­de Mekke, Medine ve Kudüs havalisinin onların şerrinden emin kalacağı bazı ehâdis-i celilede mezkûrdur. Allahü Tealâ'nın bir sinek halkedip kulaklarına girmesiyle az vakitte helak olacakları mervidir. Ondan sonra kıyametin kaim olacağına bu âyet delâlet eder. Binanealeyh; bunların çıkıp âlemi muztarip kılmaları kıya­metin alâmâtı kitaplarında olduğu kütüb-ü şer'iyyemizde ve bil­hassa akaid kitaplarında mezkûrdur. Bu âyette kâfirlerin hakkı işitmeye kaadir olamamalarıyla murad; kelime-i Hakkı işitmekten nefret etmeleri ve Hakkı ağır addetmeleridir. Resulüllah'dan işit­meye de kaadir değillerdir. Zira; şiddet-i adavetleri kelâm-ı Nebe­viyi dinlemelerine manidir.

Bu âyet-i Celile; beş hükmü havidir :

Birincisi; Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıktıkları günde bazısı bazısı üzerine temevvüc ederek terk olunmalarıdır.

İkincisi; onlar çıktıktan sonra sûrun üfürülüp kıyame­tin kaim olmasıdır.

Üçüncüsü;   nâsm hesap için cem olunmasıdvr.

D ö r'd üncüsü;   kâfirlerin Cehenneme arz oiunmasıdır.

Beşincisi; Cehenneme arz olunan kâfirlerin sıfatlan Hakkı görmemeleri ve işitmeye kaadir olmamalarıdır.[58]

 

Vacip Tealâ kâfirlere Cehennemi izhar edeceğini beyandan sonra kâfirlere ibadetlerinin menfeati olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Küfrü irtikâp edenler de zannederler mi sol kâfirler ki onlar benim gayrı kullarımı dostlar ve mabudlar ittihaz ettiler de bizim onları muahaze e im iveceğim izi, yevm-i kıyamette intikamımızı almıyacağimm? Eğer böyle zannederlerse zanları yanlıştır. Zira biz; bizden gayriyi mabud ittihaz edenlerden intikamımızı alaca­ğız. Çünkü; biz bizden gayrısına ibadet eden kâfirler için Cehen­nemi konak mahalli olarak hazırladık.]  Şu halde onların benim kullarımı ve mahluklarımı mabud ittihaz ederek bana ibadet eder gibi ibadetlerinin asla menfeatini göremiyecekleri gibi mazarra­tını görecekleri muhakkatır. Çünkü; onların haklarında ibadetleri aynı azab olacaktır.

Yani; kâfirler bana küfredeıier de benim, kullarımdan bazıla­rını mabud ittihaz ettiklerinden menfeat mi beklerler ve öyle mi zannederler? Ayetlerime bakmazlar, sözümü işitmezler de benim azab etmiyeceğimi mi zannederler? Hem küfrederler hem de azap­tan necat mı ümit ederler? Ve mabudları onları azaptan kurtara­caklar mı zannederler?

Kâfirlerin Cehenneme istihkaklarına sebeb küfürleri olduğu­na işaret ve isimlerini tasrihle zem için zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Kendileri için menfeat zanniyle hazırladıkları amelleri bedelinde Cehennemin hazırlandı­ğını beyan etmek; kâfirleri tehekküm ve istihzadır.[59]

 

Vacip Tealâ Allah'ın gayrıya ibadet eden kâfirlerin azap olun­mayız zannetmelerini inkâr ettikten sonra bu gibi kâfirlerin en zi­yade zarar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Allah'ın gayriyi mabud ittihaz eden kâfirlere de ki «Biz size amel cihetinden ziyade zarar edenleri haber verelim mi?» O ziyade zarar edenler şoj kimseler ki onların hayat-ı dün­yada sa'yleri zayi oldu ve emekleri boşa gitti.]

[Halbuki onlar iyi amel işledik zannederler.] Çünkü; fukara­ya infak, ruhbaniyet vesair hayrat ve hasenat gibi kendilerince bir çok ibadet ederler ve zannederler ki bu amellerine büyük ecirler alacaklar. Halbuki bütürl amellerin esası ve temeli olan iman olmadığından hep emekleri zayidir. Ucub ve riya gibi ameli mah­veden ahlâk-ı fasideyle amel eden müminlerin halleri de böyledir. Zira; onlar da amel eder ve amellerini ahlâk-ı fasideleri ifsai etti­ğinden amellerinden asla fayda görmezler. [Halbuki iyi amel işle­diklerini zanneder ve amellerinden sevap ümit ederler.}

Kâfirler, amelleri fayda edecek zannıyla işleyip âhirette asla faydası olmadığı gibi belki vebal ve zarar   üzere zarar olacağına

işaret için ism-i ta'fdil sigasıyla ve bu amellerini gayet güzel işledik zannettiklerini beyan için varid ol­muştur. Çünkü İhsan; lâyıkı vechüzere şartlarına riayet ede­rek amel etmektir, İhsanın Allahü Tealâ'yı görür gibi amel etmek­ten ibaret olduğu hadisle sabittir.[60]

 

Vacip Tealâ insanlar içinde ziyade zarar edenlerin iyi amel iş­ledik zannettikleri halde amelleri zayi olanlar olduğunu beyandan sonra amelleri zayi olanların nasıl, kimseler olduğunu tarif etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu amelleri zayi olan   şol kimseler ki onlar JRablerinin âyetlerine ve ycvm-i kıyamette Rablerinin mülakatına küfrettiler.]

[Binaenaleyh; amelleri muzmahil oldu.]

[Şu halde onlar için biz yevm-i kıyamette intifa edecek vezin ikame etmeyiz.]

[İşte küfür üzerine terettüp eden şey; onların küfürleri ve benim âyetlerimi ve resullerimi istihzalarına mahal ittihaz etme­leri sebebiyle cezaları Cehennemdir.]

Yani; şu evsafı beyan olunan şakiler şol kimseler ki onlar Rab-lerinin âyetleri olan Kur'an'a ve vahdaniyetin delillerine ve âhi-rette Rablerinin rızasına mülaki olacaklarına küfrettiler. Binaen­aleyh; küfürleri sebebiyle amelleri batıl oldu, amelleri batıl olun­ca mizana ihtiyaç kalmadığından biz onlar için yevm-i kıyamette mizan ikame etmeyiz. Çünkü; mizan; hasenatı ve seyyiâtı olanlar için ikâme olunur ki sevap ve günahlarının miktarı bilinsin, amel sahibinin de bir diyeceği kalmasın. Ama sevabı olmıyanlar için mizana hacet yoktur. Zira; günahın karşısına vaz' olunacak sevabı yok ki mizana hacet olsun. Küfürleri bütün hasenatlarını mahvet­tiğinden asla sevaba malik değillerdir. İşte şu cezaları olan Cehen­neme istihkakları; küfürleri, âyetlerimi ve Resullerimi istihzala­rına alet ittihaz etmeleri sebebiyledir. Zira; imandan nasibedâr ol­madıklarından cezaları ancak Cehennemdir.                      

Hâzin'de beyan olunduğuna göre (Ebu Saîd el Hudrî) hazret­leri «Yevm-i kıyamette bir çok kimseler gelir. Tihamenin dağları kadar amelleri görülür veznolununca o ameller hiç bir şey ağırlı­ğında olmaz. Zira; o ameller işlenmişse de küfür ve ahlâk-ı faside onları ifsad ettiği cihetle ameller içi boş koz gibi bir şey yerini tut­maz. âyetinin manâsı da budur» buyur­duğu mervîdir. Gerek küfr, gerek âyetleri ve Resulleri istihzaları Cehenneme istihkaklarına sebep oldukları beyan olunmuşsa da bunlardan mecmuu sebep olduğu gibi ayrı ayrı her biri de sebep olacağında şüphe yoktur.[61]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini ve cezalarını beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın vahdaniyetine ve Resulünün risaletine iman ettiler ve imanlarının muktezası olan amel-i salihi işlemekle imanlarını takviye ve takrir ettiler. Onlar için konak ma­halli olarak Firdevs-i alanın Cennetleri yani bağları ve bahçeleri vardır. Muhalled oldukları halde onlar o Cennetlere nazil ve sakin olurlar, asla o Cennetlerden ayrılmak istemezler. Firdevs-i aladan daha a'lâ bir mahal yok ki Firdevsten o mahalle ayrılmak istesin­ler.]

Zira; Hâzin ve Nimetullah Efendinin beyanlarına nazaran Firdevs ; Cennetlerin en yüksek ve etrafını seyretmeye ka­biliyetli bir mahâll'i mübarektir. Binaenaleyh; Firdevs-i a'lâda emri bilma'ruf ve nehy-i anilmünker eden Enbiya, Evliya ve Sulehânın bulunacakları mervîdir. bir mahalden diğer ma­halle tehavvül etmek yani nakl-i mekân etmek.manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım: [Onlar Firdevsten diğer bir mekâna naklet­mek istemezler] demektir.                                                ,

Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. Zira; (Ebu Hüreyre), (Ubade b. Sâmit) ve (Muaz b. Cebel) ve emsali kibar-ı ashabdan bir çok zevatın Resulüllah'dan rivayet ettikleri hadislerde Resulüi-lah'ın «Firdevs; Cennetlerin a'lâsı ve efdalidir. AUah'dan istediği­nizde firdevsi isteyin» buyurduğu Taberi'nin cümle-i beyanmdandır.[62]

 

Vacip Tealâ şu sûre'de kudretine delâlet eden delilleri ve bazı Enbiyanın haberlerini beyandan sonra Kur'an'm halini ve Yehud'-uh zu'm ettikleri gibi Kur'an'ın âyetlerinde ve manâlarında tena­kuz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Eğer denizler mürekkep olmuş olsa Rabbımın kelimelerini yazmak için..Rabbımın kelimeleri tükenmeden denizin suları tüke­nir» de.]

[Velevse denizin bir mislini dahi ziyade ve imdat olarak ge­tirmiş olsak yine deniz tükenir, kelimâf-ı İlâhiye tükenmez.]

Yani; malûmat-ı İlâhiyye tükenmez. Binaenaleyh; Habibim! Sen «Kur'an'da tenakuz var»> diyen Yehûd kavmine karşı de ki «Bilûmum denizler Rabbımın kelimâtını yazmak üzere mürekkep olsa ve bilcümle nıahlukat yazsalar Rabbımın malûmatına dair ke-limatı tükenmeden evvel denizler tükenir velevse denizin bir mis­lini ziyade ve imdat olarak getirelim yine deniz tükenir, Rabbımın kelimâtı tükenmez. Zira; denizler cisim olduğu cihetle mütenâhi-dir ve Rabbımın malûmatı gayr-i mütenâhî olduğundan malûma­tına delâlet eden kelimeleri dahi gayr-i mütenâhîdir» demekle »Kur'an'da tenakuz var» diyen Yehûd'u reddet.

Fahri Râzi, Kâzi, Medarik ve Hâzinin beyanları veçhile âye­tin sebeb-i nüzulü şöyledir : Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab) «Kur'an'­da tenakuz vardır. Zira; bir âyette, kendine hikmet verilen kimseye hayr-ı kesîr verilmiştir deniyor ve diğer âyette, size ilimden az bir şey verildi denmiştir. Şu halde âyet-i ulâda beyan olunan hayr-ı kesîr âyet-i saniyede beyan olunan ilm-i kalîle mütenâkızdır» de­mesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzule nazaran âyetin meali şöyledir : [İlimden insana verilen şey o insan hakkında hayr-ı kesir ve menfeat-ı azîmedir. Lâkin ilm-i İlâhîye nisbetle azdan azdır. Zira; denizler mürekkep olsa ve bir misli da­ha zammolunsa ilm-i İlâhiye delâlet eden kelimeleri yazsa deniz tükenir kelimât-ı İlâhiyye tükenmez. Şu halde insanın ilmi nefsin­de çok hayır ise de ilm-i İlâhiye nisbetle pek az demektir. Binaenaleyh; hayr-ı kesîr olan, ilmin menfeatidir ve az olan da ilmullaha nisbetle ilm-i insandır. Binaenaleyh; tenakuz yok] demektir.[63]

 

Vacip Tealâ kelimât-ı ilâhiyenin nihayeti olmadığını beyandan sonra- Resulüne vazifesini ve tevhidi tebliğ etmesini emretmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Ekrem! Sen nâsa hitaben de ki «Ancak ben de sizin* gibi beşerim, melek değilim. Beşeriyet cihetinden beynimiz­de fark yoktur. Şu kadar ki Risalet ve Vahyile Rabbim bana lütfet­ti, ben onunla mümtazım. Binaenaleyh; Rabbim tarafından sizin mabudunuz ancak mabud-u vahid olduğu bana vahyolundu. Şu halde mabudunuz ancak birdir, teaddüt yoktur.»]

[Mabud bir olunca bir kimse Rabbısma mülakat ve rızasına nail olmak ümid ederse amel-i salih işlesin. Zira; amel-i salih işlemek o kimse üzerine vaciptir ve Rabbısının ibadetine hiç bir kimseyi şerik kılmasın.] Çünkü; Rabbısı şerik ve nazirden münezzehtir. Amelin faydası riyadan ârî ve imana müteveffık olduğuna işaret için amel-i salihle emirden sonra şirkten nehyetmiştir ki şirk-i celî ve hafî'ye şamildir. Çünkü şirk-i celî ameli iptal ettiğinden şirkle amelde fayda yoktur vs şirk-i hafî ki riyadır, amelin sevabını ibtal ettiği cihetle Cenab-ı Hak ibadette şirki nehyetmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; (Cünd b. Züheyr) hazretlerinin Resulüllah'dan bir sualidir; Şöyle ki: (Cünd) «Ya Resulallah! Allahü Tealâ için amel ederim. Fakat bir kimse o amele muttali' olursa mesrur olurum» deyince Resulullah'm «Şir-kolunan ameli Allahü Tealâ kabul etmez» demesi üzerine Resulüllah'ı tasdik için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Şu sebeb-i nüzu­le nazaran âyette şirk riyaya dahi şamildir. Şu halde bu âyet; iti-kadiyat ve ameliyatın hulasasını cami'dir. Çünkü itikadiyâtın hu­lâsası; Tevhid ve ameliyatın hulâsası; ibadette ihlastır.[64]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3077-3079

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3079-3081

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3081-3083

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3083-3084

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3084-3086

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3086-3087

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3087-3088

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3088-3091

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3091-3092

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3093-3094

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3094-3097

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3097-3099

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3099-3102

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3102-3105

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3105-3108

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3108-3111

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3111-3112

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3112-3114

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3114-3117

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3117-3118

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3118-3120

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3120-3121

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3121-3124

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3124-3127

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3127-3128

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3128-3130

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3130-3131

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3131-3132

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3132-3133

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3133-3135

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3135-3137

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3137-3138

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3139-3141

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3141-3142

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3142-3143

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3143-3144

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3144-3146

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3146

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3146-3147

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3148

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3149-3150

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3150-3152

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3152-3154

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3154-3156

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3156

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3157-3158

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3158-3160

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3160-3161

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3161

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3162-3164

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3164-3165

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3166-3168

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3168-3169

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3170-3171

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3171

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3172-3174

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3174-3175

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3175-3177

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3177-3178

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3178-3179

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3179-3180

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3180-3181

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3181-3183

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3183-3184