Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Taha - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 20. Sayfa

SURE-İ TAHA.. 2


SURE-İ TAHA

 

Mekkei Mükerreme'de nazil olan Sûre'lerdendir. Yüz otuzbeş âyeti havidir.

Bu misilli sûre evvelinde bulunan nıüteşâbihatın ulemâ-yı müteahhirîn te'vîlini tecviz ederek, Ya Recül! Manasınadır. R a c ül ile murad; uBizim peygamberimiz âhir zaman Nebîsidir» dediler. Yahut kasemdir ki Vacip Tealâ tavline yani kudretine ka­sem buyurmuştur, yahut esmâ-yı hüsnâdan bir isimdir. Yahut Fah­ri Râzi'nin beyanına nazaran şecere-i Tuba ki Cennet­tedir, hâviye isminde Cehennemdir. Şu halde manâ-yı şe­rifi : | Cennet ve Cehennemin her ikisine kasem ederim] demektir. Yahut evsaf-ı Nebiye işarettir. Yahut tâlib ve Hidayete işarettir. O halde manâ-yı şerifi şöyledir : [Ey umum ümmetin hidayetini tâlib olan Nebî!]    demektir. Yahut taharetine ve hidayetine işarettir. Buna nazaran manâ-yt şerifi: [Ey günahlardan tâhir ve Allah'ın kullarını ahkâ­mına hidayette kılıcı Resul-ü zişân!] demektir. Yahut es-mâ-% Nebeviyyeden ve münâdâdır. O halde [Ya Muham-med! Sana hidâ ederim]  demektir.

[Habibim! Biz Kur'an'ı senin meşakkat çekmen için üzerine inzal etmedik, ancak Allah'dan korkan kimse için mev'ize olarak inzal ettik.]

Yani; ey nâsın hidayetini taleb ve arzu eden Resulüm! Biz Azî-müşşân Kur'an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik velâ-kin kalbinde havf ü haşyet olan kimselere mev'iza ve nasihat ol­ması için inzal ettik, lâfzı Vacip Tealâ'nın kudretine kasem olduğuna na-. zaran bu âyet kaseme cevap olur ve manâ-yı nazım da şöyledir : [Kuvvet ve kudretime yemin ederim ki biz senin üzerine Kur'an'ı meşakkatin için inzal etmedik] demektir.lâfzı Rasulül-lah'ın ismine işaret ve nida olduğuna nazaran bu âyet nidaya ce­vaptır ve meâl-i şerifi şöyledir: [Ey halkın hidayetine tâlib olan Resul! Sana nida ederim ki biz Kur'an'ı senin üzerine nâsın kü­für ve dalâletlerine esef ederek nefsine meşakkat etmek için inzal etmedik velâkin Allah'dan korkanlara mev'iza olması için inzal ettik] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulünde; dört rivayet vardır ;

Birinci rivayet; Resulüllah'ın geceyle teheccüd nama­zında uzun müddet kaim olmasından müteessiren ayaklarının şiş-mesidir. Çünkü; Tefsir ve Ehâdis kitaplarında beyan olunduğu veç­hile Resulüllah'ın teheccüd namazında uzun müddet kıyamında ayaklarına ağrı arız olunca Cibril-i Emîn «Ya Resulallah! Nefsine meşakkat etme, hakkını ver. Zira nefsin sende bir hakkı vardır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran insanların mükellef oldukları ahkâmı lâyıkıyla edâ ettik­ten sonra şer-i şerife muvafık olarak nefsine hizmet etmek lâzım­dır. Zira nefis; insanın 'kemâlâtım iktisaba alet olduğundan nefsi tâkattan düşürecek kadar ezâ etmek caiz olamaz.

İkinci rivayet; kâfirlerin küfrüzere ısrarlarından Resulul-lah'm pek çok müteessif olması üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekremer Rusül! Kâfirle­rin küfürleri üzerine kederle nefsine meşekkat verip azap etme. Zira; Biz Kur'an'ı sana meViza olarak inzal ettik,.yoksa nefsine meşakkat için înzâl etmedik. Şu halde iman edip islâh-ı nefis ede­nin menfeatı kendine ve küfredenin küfrünün azabı da kendine aittir. Binaenaleyh; onun küfründen sana esef etmek lâzım gelmez. Çünkü; senin üzerine vacip olan tebliğdir. Bu vazifeyi ifâ ettikten sonra keder lâzım değildir, kavmin küfründen levmolunmazsın ki keder edesin] demektir. Şu rivayete nazaran âsilere nesâyih-i lâ-zimeyi icra ettikten sonra onların nasihat dinlemeyip maâsîye ıs­rarlarına buğz-u fillâh ile iktifa etmek ve nefse hüzn ü esefle me­şakkat vermemek lâzımdır.

Üçüncü rivayet, bu sûre Mekke'de bidâye-i İslâmda na­zil olan sûrelerdendir ve sûre'nin nüzulü zamanında Resulüllah'ın etbâı az ve kâfirler azgın olup her türlü ezaya cür'et etmeleri üze­rine bu âyet Restilüllah'ı te/sliye için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem er Küsül! Sen kâfirlerin hallerine nazar ederek mahzun olup, kendini bu halde kalacak zannıyla nefsini meşakkata duçar etme. Zira; biz Kur'an'ı sana meşakkat için inzal etmedik. Çünkü; senin dinin âlî ve kendin haddi zâtında müker-rem ve muazzam olduğun gibi kâfirlerin nazarında dahi mükerrem ve muazzam olacaksın, kâfirler hakîr ve zelîl olacaklar) demek­tir. Şu rivayete nazaran bâtılı ihtiyar edenler her ne kadar evve­linde âlî gibi görünseler de akibette zelîl,. hakir ve hakkı ihtiyar edenlerin âlî olacaklarına işaret vardır.

Dördüncü rivayet; (Ebu Cehil) ve emsali kâfirler Re­sulüllah'ın çokça geceyle ibadetlerini gördüklerinden «Sen âbâ ve ecdadının dinini terkle şakî oldun» demeleri üzerine kâfirleri red ve itikatlarını ibial için nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Habibim! Kâfirlerin sözlerine mahzun olma. Zira; biz Kur'­an'ı senin üzerine meşakkat için inzal etmedik, belki kalbinde rik­kat ve Allahü Tealâ'nın korkusu olanlara mev'iza ve Kur'an'ın evamir ve nevâhîsine temessük edenleri seâdete isal etmesi için inzal ettik] demektir.

Kur'an'la intifa' edeceklerin Allah'dan korkan kimseler oldu­ğuna işaret için Kur'an'm mev'iza olması bu âyette Allah'dan kor­kanlara tahsis olundu. Halbuki Kur'an umum hakkında mev'iza-dır velâkin umum intifa edemiyeceklerinden intifa' edenler zikro-lunmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm mev'iza olduğunu beyandan sonra Kur'-an'ın şanına ta'zîm ve müştemil olduğu ahkâmın mehabetini ilân etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an arz ve semâvât-ı ulyâyı halkeden zat tarafından in­zal olunmuştur.]

Yani; kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinde senin için ke­der yoktur ve Kur'an'a bir noksan târî olmaz. Zira Kur'an; şol Vâcib ül Vücud tarafından inzal olunmuştur ki o; yeri ve gökleri halketti, o gökler ulviyetle muttasıftır. Binaenaleyh; Kur'an'ı in­zal eden zatı eceli ü â'lânın azameti nisbetinde Kur'an'm azameti ve ulviyeti olduğundan Kur'an'a ta'neden kâfirlerin ta'nından Kur'an'a noksan târî olmaz ki sana keder arız olsun.

Vacip Tealâ bu âyette Kur'an'm ve Resulüllah'ın şanlarına ta'zim buyurmuştur. Zira; âlem-i ulvî ve âlem-i süfliyi halkeden Hâlık tarafından inzal olunan kitap elbette inzal eden zatın azame-tiyle mütenasip olacağı gibi böyle azîmet-f şana malik olan kitabın kendi üzerine nazil olduğu zatın da azamet-i şan sahibi olduğuna delâlet edeceği şüphesizdir. Çünkü; usûl-ü âlem olan semâvât ve arzın halkolunmasını ve insanların hissine karîb olan arzı zikirde takdim ve semâvâtı ulviyetle tavsif elbette halikın büyüklüğüne bürhân-ı kâfidir. Şu halde bu kadar azametle muttasıf olan zatın inzal ettiği kitap da elbette büyüktür.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm ve Resulünün şanlarına ta'zîm için Kur'-an'ı inzal eden halikın evsafından bazılarını ba'delbeyân baz-i aha­rı beyan etmek üzere buyuruyor

[Rahman Tealâ arş-ı a'zam üzerine galebe etti. Zira; gökler-, de ve yerde, onların arasmda ve arzın altında olan mevcudatın kaffesi müstakillen Allah'ındır. Allah'ın gayrının, hiç birinde ta­sarrufa iktidarı yoktur. Cümlesinde tasarruf Allahü Tealâ'ya mah­sustur.] Şu halde Kur'an'a ta'neden kâfirlerin tasarrufu dahi Allah'ın elinde olduğundan onların ta'nından Kur'an'm ahkâmı haleldar olmaz. İstevâ; istikrar manâsına olduğundan galebe ve kudretle tevil olunur. Zira.; Vacip Tealâ hakkında istikrar muhal olduğu cihetle bu misilli nusus-u Celüeyi delâil-i akliyeye muvafık surette te'vîl zarurîdir. (Mücessime) ve (Müşebbihe) taifesi bu âyetin manâ-yı lügavî-i zahirîsiyle istidlal ederek «Vacip Tealâ arş-ı a'lâ üzerine oturur bir cisimdir» dediler. Lâkin onların istid­lalleri fasittir. Zira; delâil-i akliye ve nakliye Vacip Tealâ'mn ci­sim olmaktan ve bir mekânda karar etmekten münezzeh olduğuna suret~i kafiyede delâlet ettiğinden (Mücesseme) nin mezhepleri batıldır. Çünkü; arş-ı a'lâ vesair emkine ve mevcudat yokken Va­cip Tealâ mevcut olduğu gibi arş üzerinde karar arşa muhtaç ve Vacip Tealâ'mn hadis olduğunu, eczadan mürekkep bulunduğunu ve arşı hamil ,olan meleklerin Halik Teâlâ'yı hamil olduğunu ikti­zâ eder. Halbuki Allahü Tealâ hakkında ihtiyaç, hudus ve terkîb gibi şeylerin cümlesi batıl olduğu cihetle halikın bir mekânda ka­rar etmesi de batıldır.[3]

 

Vacip Tealâ kudretine delâlet eden delâili beyandan sonra kudret, iradeye tabi' olup irade de ilme tabi' olduğu cihetle hafî ve celî her şeyi, ilminin ihata ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve eğer seti'alenî söz söylersen iyi bil ki Allahü Tealâ senin aşikâr söylemenden ganîdir. Zira Allahü Tealâ; hafi ve celi her şeyi bilir. Çünkü; şu beyan olunan evsafla mevsuf olan Allahü Tealâ'dan gayrı mabudun bilhak yoktur, ancak o Allahü Tealâ vardır. Ulûhiyet sıfatıyla muttasıf odur, O'nun gayrı Ulûhiyctle muttasif hiç bir kimse yoktur. O Allahü Tealâ'ya mahsus gayet güzel isimler vardır.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile hafî ve celi Allahü Tealâ'yı zikret­mek meşru' olduğunun hikmeti; her halde Allah'ı zikretmek ve zikirle nefsini kararlaştırmak ve zikri nefsinde rusûh buldurmak ve zikrin gayrı ile iştigalden nefsi menetmek için olup yoksa Va­cip Tealâ'ya zikrini bildirmek için olmadığına bu âyette tenbih vardır. Şu halde zikr-i hafinin efdal olmasına âyette delâlet var­dır. Sırr ile murad; insanın nefsinde gizlediği şeydir. Ahfâ ile murad; Allahü Tealâ'nın insanın kalbine ilka ettiği şeydir. Bu­na nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ sırrı bildiği gibi sırdan daha gizli olan şeyleri de bilir] demektir. Yahut sır; insanın gizli olarak gayra söylemiş olduğu şeydir. Ahfâ; kendi nefsinde sakla­mış olduğu şeydir. Binaenaleyh; [Allahü Tealâ her ikisini de bilir | demektir. Yahut sır; nâsdan gizli işlemiş olduğu ameldir. Ahfâ ise vesvesedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ gizli amel­leri ve vesveseleri bilir] demektir. Yahut sırla murad; ibâdın esra­rıdır. Ahfâ ile murad; Allah'ın kendi sırrıdır. Buna nazaran me-âl-i şerifi; [Allahü Tealâ kullarının esrarını ve kullarının esrarın­dan daha gizli kendi sırrını bilir] demektir. Yahut sırla murad; insanın nefsinde işlemesini kast ettiği esrar ve ahfâ ile murad; nef­sinde hutur edip velâkin işlemesini kast etmediği esrardır. Âyet-i celilede beyan olunan manâlardan herhangi' manâ murad olunur­sa olunsun insanı zahir ve batın kabayihten men', hafî ve celî târ âta terğib olduğu-gibi Allahü Teaiâ'ın gayet gizli olan şeylere ilmi lâhik olduğunu beyan vardır.               

Vacip Tealâ cemi' malûmatı bir ilimle bilir. Ezelen ve ebeden ilmi asla tağayyür etmez. Çünkü; sıfât-ı İlâhiye zatiyle kaim oldu­ğundan Allahü Tealâ'nın sıfatları asla tağayyür kabul etmez. Zi­ra tağayyür, emmâre-i hudustur. Halbuki Allahü Tealâ'nın zatı ve sıfatı kadim olduğundan emmâre-i hudus olan tağayyürden za­ten ve sıfaten münezzehtir. Binaenaleyh; Zatullah ve sıfâtullahda tağayyür iddia eden kimse tekfir olunur.

Vacip Tealâ Ulûhiyette lâyık olan sıfatları beyandan sonra Zat-ı Ulûhiyetinin Vahid-i hakiki olduğunu ve şeriki olmadığını beyan buyurdu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Tevhidin mertebesi; dörttür : lisanla ikrar, kalple i'tikat, delille iti-. kadı takviye ve hatırına ma'rifet-i llâhiyeden başka bir şey gelme­mektir. Bu dörtten kalpte i'tikat olmadan lisanla ikrar makbul de­ğildir. Zira; nifaktır. Kalple i'tikat edip lisanla tekellüme kaadir olur da tekellüm etmezse imanı makbuldür. Tekellümü terkettiği için günahkâr olur, ama i'tikat eder de tekellüme kaadir olmadan vefat ederse imanı makbul ve günahı da yoktur. Zira; muktedir olmadığı şeyi işlemediğinden dolayı kişi mes'ul olmaz.

EhI-i    Tevhide    dört şey lâzımdır :

Birincisi;    tasdiktir. Zira tasdik olmazsa münafık olur.

//cincisi; ta'zîmdir. Eğer tevhidi ta'zîm üzere olmazsa mübtedi' olur.

Üçüncüsü; Haldvettir. Eğer tevhidinden lezzet almaz ve halâvetini bulamazsa murâî olur.

Dördüncüsü; ihlâstır. Eğer tevhidi ihlâs üzere olmaz­sa fasık ve facir olur.

Allahü Tealâ'nın dört bin ismi olup binini Allah'dan gayrı kimse bilmeyip diğer binini Allahü Tealâ ve Meleklerden gayrı kimse bilmez. Diğer binini Allahü Tealâ, Melekler ve Enbiya'dan maada bilen olmadığı ve dördüncü binini müminler bilip üçyüzü Tevrat'ta, üçyüzü İncil'de ve üçyüzü Zebur'da ve yüzü Kur'an'da mezkûr olduğu ve Kur'an'da mezkûr olan yüzden doksan dokuzu zahir olup birisi mektum bulunduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beya-natındandır.

Hulâsa; hafî ve celi zikrin cümlesi indellah müsavi olduğu, ibadete lâyık ancak Allahü Tealâ olup Allah'ın gayrı ma'budün bilhak bulunmadığı, insan için lâyık olan ancak Allahü Tealâ'nın zikri ve ibadetiyle meşgul olup başka ma'bud tanımak caiz olma­dığı, Allahü Tealâ'nın - zikre şayan bir çok isimleri bulunduğu ve Allah'ın isimlerinden her birinin manâsı güzel olduğundan hüsnâ dendiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı ve Kur'an'ın nazil olduğu Resulün şan­larına ta'zim ve vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan sonra Resulünü tesliye için Hz. Musa'nın ahvalini ve ehline söylemiş ol­duğu sözleri beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Habibim! Sana Musa Aleyhisselâm'ın haberi geldi mi?

[Şol zamandaki haberini ki o zamanda Musa Aleyhisselâm ehline «Siz burada durun. Zira; ben şüphesiz bir ateş gördüm» dedi.]

[«Umarım ki ben size o ateşten bir parça getiririm ve yahut o ateş üzerinde yol gösterecek bîr kimse bulurum» demekle ateş­ten istimdâd edeceğini söyledi.]

Yani; Habibim! Sana biraderin Musa'nın haberi gelmedi mi? Muhakkak geldi ve zikret şol zamanı ki Musa Aleyhisselâm gece­nin karanlığında ve şiddet-i şitâda yolu şaşırıp dağ başında ehl ü iyâliyle beraber hüzniçinde kalıp muhtaç olduğu bir zamanda Tur dağı cihetinde bir ateş gördü ve ehline hitaben «Siz durun burada. Zira; ben bir ateş gördüm. Me'mûl ki o ateşten ben size bir parça getireyim. Siz ısınırsınız veyahut ateş yanında yol gösterecek bir insan bulur yolu haber alırım" dedi ve ateş cihetine gitti.[5]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın ateşin yanına geldiğini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Sür'atle Musa Aleyhisselâm ateşe gelince ateş yanan ağaç tarafından «Ya Musa! Ben senin Kalıbınım' Enva-ı ni'metlerim ve lütf u keremimle seni terbiye ettim. Kemal-i teveccüh ve ikballe bana teveccüh et. Benim Rabbm Tealâ olduğum sana ayânen ma­lûm olduysa sen ayakkabılarını çıkar. Zira; sen tahir ve mübarek bir derede bulunuyorsun ki o derenin ismi (Tuvâ) dır diyerek ni-dâ-yi Sübhanî zuhur etti.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Resulullah'ın Nübüv­vetini Hz. Musa'nın kıssasiyle temhîd buyurdu ki Resulullah emr-i Risalet ve tebligatta tesadüf edeceği şedâitte Hz. Musa'ya iktida etsin. Zira; Musa Aleyhisselâm rusül-ü kiram içinde en çok.zah­met çekenlerdendir.

Tefsir-i Kebir, Kâzi, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Musa. Aleyhisselâm (Medyen) den Mısır'a gidip validesini ve biraderini ziyaret niyet ederek Şuayb Aleyhisselâm'dan izin aldı, yola çıktı ve ehl ü iyâliyle beraber Tûr dağı civarına gelince zuln^et-i leyi ihata eder, kar yağar, fırtına etraflarını çevirir. Ya­nında götürmüş olduğu koyunlar dağılır, yolu şaşırırlar. O zaman­da hareminin hamlini vaz'ıla bir de çocuk zuhur ettiği Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır. Binaenaleyh; gurbet ve kürbet her taraflarını ihata edip ateşe ve şenliğe kemal-i ihtiyaç messet-tiği bir zamanda bu âyette beyan olunduğu veçhile Tûr'da (Tuvâ) denilen vadide bir ateş görür. Ehline «siz ikamet edin. Umarım ki ben size ateş parçası veyahut ekseriya ateşin yanında insan olur ondan bir haber getiririmi» dedi ve suret-i serîade ateşin yandığı cihete yaklaşınca «Ya Musa! Ben senin Rabbınım. Ayakkabılarını çıkar. Zira; sen bir vadi-i mübarektesin» nidası zuhur eder.

Hz. Musa'nın gördüğü ateşin ziyası var velâkin yakması yok. Şecerenin her tarafını zıya ihata etmiş olduğu halde ağacın yeşil­liğine asla mani' olmadığını görünce alârnet-i İlâhîye ve kudret-i Sübhaniyeyle olduğunu bilir.

Nur-u İlâhînin zuhur ettiği şecere-i Musa (sakız) ağacı) yahut büyük dikenli bir ağaç, yahut (Sarmaşık) veya (Böğürtlen) ağacı olduğuna.dair rivayetler varsa da âyette ağacın hangi nevi ağaç­tan olduğunu tayin yoktur velâkin o ateşin bir ağaçtan zuhur et­tiği kafidir. Musa Aleyhisselâmm gördüğü şey hakikatte ateş mi­dir veyahut ateş şeklinde nur mudur ihtilâf varsa da âyetin delâ­leti hakiki ateş olmasıdır. Çünkü ateşin nev'i; dörttür :

Birincisi; ziyası var, yakması yoktur, Hz. Musa'nın gördüğü ateş bu kısımdandır.

İkincincisi; yakması vüt ziyası yoktur, Cehennem ateşi gibi.

Üçüncüsü; ziyası da yakması da vardır, bizim dünyada bildiğimiz ateş gibi.

Dördüncüsü; ziyası ve yakması olmayan ateştir, ağaç­larda ve hayvanâtta mevcut olan hararet gibi.

Musa Aleyhisselâm ateş getireceğini yakinen bilmediğinden

nefsini yalandan vikaye için ricaya ve ümide delâlet eden kelimesiyle vaadetti ve kat'î surette ateş getiririm demedi. Bina­enaleyh; ateş getiremediğinden dolayı ehl ü iyâline vaadinde hul-fetmiş olmadı.

Musa Aleyhisselâm işittiği kelâmın kelâm-ı İlâhî olduğunu ne ile bildi? Ağaçtan zuhur eden nurun semaya doğru lem'ân edip ağacın yeşilliği ateşe ve -ateşin harareti ağaca mani' olmadığından bildi ki bu hâl ancak kudret-i İlâhîyeyle olur, başka şeyle olmaz. Yahut nidâ-yı İlâhîyi vücudunun her tarafı işitti. Hatta a'zâ-yı ce-varihinin her tarafı kulak gibi işittiğinden bildi ki bu nida, taraf-ı ilâhîdendir. Zira; harikuladedir. Harikuladenin zuhuru ancak Va­cip Tealâ'nın halketmesiyle olur, esbab-ı âdiyeyle husule gelmez. Tefsir-i Hâzin ve Tefsir-i Kebir'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın nalınları tabaklanmadık deriden olduğu için Cenab-ı Hak vadi-i mukaddese ta'zîmen nalınlarını çıkarmasını emir bu­yurmuştur. Yahut Hz. Musa'nın ayakları o vadide olan berekete isabet etmesi için nalınların çıkarılmasını emretmiştir. Yahut ke-lâm-ı İlâhîye ta'zîm için çıkarılmasını emretmiştir. Yahut nalın ile murad; ehl ü iyâl, evlâd ü emval, dünya ve âhirettir. Buna na­zaran manâ-yı nazım: |Ya Musa! Evlâd ü iyâlin, dünya ve âhire-tin cümlesini kalbinden çıkar, ancak kelâmımı dinlemeye tevec-cüh-ü tamla teveccüh et | demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ayakkabılarını çıkarmak tevazu ve hüsn-ü edebe riayet olduğundan Cenab-ı Hak ayakkabılarını 'çıkarmakla emir buyurmuştur. Hatta selef-i salihîn Kâbe-i Muaz-zamayı yalın ayak tavaf ederlerdi. Onun için âdât-ı İslâmiye; ma'-bedlere ve büyük bildikleri kimselerin huzuruna ayakkabılarını çıkarıp girmektir. Ama garblıların âdeti bunun aksinedir. Onları taklid eden ve hüsn-ü edepten bî haber olup mübtelâ oldukları vahşeti medeniyet sayan bir takım kimseler şimdi ayaklarının ne-casetiyle her yere girmeyi istihsan ediyorlar. Zira; abdest ve na­maz gibi taharet icab eden şeâir-i İslâmiyeyle alâkası olmayan kim­seler elbette terbiye-i İslâmiyeyi hoş görmez ve Firenk âdetini tahsin ederler.

[Ya Musa! Ben seni Risalete ihtiyar ettim ve Nebî kıldım. Binaenaleyh; sana vahyolunan ahkâmı kemal-i dikkat ve itina ile dinle. Aklını ve hatırını topla, başka şeyle meşgul olma, benim ta­rafımdan vahyolunan ahkâmı tebliğ et. Zira; ben Ülûhiyetle mut-tasıf Mabudun bilhak ve ibadete müstehakim ve mabudun bilhak, ben varım. Benden gayrı mabudun bilhak olmayınca bana lâyıkıy­la ibadet ve hüsn-ü edebe riayet ve benim ahlâkımla tehalluk et ve cemî' a'zâ ve cevarihinle beni zikriçin teveccüh-ü tamla tevec­cüh ederek namazı ikâme et ki beni zikredesin ve cemi' a'zanla şükretmiş olasın.]

Salât; kalble, lisanla ve cemi' a'za ile ibadeti cami' olup ef-dal-i ibadet olduğuna işaret için icmâlen ibadeti zikirden sonra sa­lât ayrıca zikredilmiştir. Şu halde salâtın ibadât içinde şanına ih­timam ve itina lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Zira salât; en-va-ı ibadâtı kalben ve kaaliben zikrüzerine şamil olduğundan iba-dâtın efdalidir.

Bu âyet-i celile; usul-ü i'tikadm füru-u â'mâl üzere mukad­dem olmasına delildir. Zira; Vacip Tealâ vahdaniyetini beyandan sonra ibadetle emir buyurmuştur.

Kâzi ve Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile «Benim zikrim için namazı ikame et» demek «Ben namazı kütübü semâviyenin cümlesinde zikrettiğim için ikame et» demektir, yahut »Beni zik­retmek için ikame et» demektir. Çünkü namaz; zikrin envaını câ-mi'dir. Yahut «Benim zikrimin vakti olan evkat-ı salâtta ikâme-i salât et» demektir.[6]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Ulûhiyetle muttasıf olduğunu be­yandan sonra nâsa ta'lim için kıyametin elbette geleceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kıyamet elbette gelicidir. Ben kıyameti gizledim ki her ne­fis kendi sa'yi ile cezalansın. Kıyameti tasdik etmekten, kıyamete iman etmeyip hevâ ve hevesine tabi' olan kimse seni menetmesin ki helak olmayasın. Eğer menederse helak olursun.]

Yani; â'mâlin zuhur edeceği ve hakla batıl beyninde hükmo-lunacak kıyamet günü elbette gelecektir. Her nefisin sa'yi ile cezalanması için ben, kıyamet gününü saklamak isterim ki herkes o gün için hazırlansın, sonra i'tizara mecali kalmasin. Kıyamet elbet­te gelici olunca ya Musa! Kıyamete iman etmeyip heva ve heve­sine tabi' olanlar kıyameti tasdikten seni menetmesin ki helak ol-mayasın. Eğer onların i'râzları seni menederse helak olursun. Bi­naenaleyh; iman etmeyen kimselerin sözlerine bakma manasınadır ki kıyameti gizlemek mu-rad ederim demektir. Yahut manasınadır ki kıyametin ihfasında mübaleğadır. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ma-nâ-yı nazım : | Kıyameti kendi zatımdan saklamak mümkün olsa kendi zatımdan dahi ihfaya karîb olurdum |  demektir.  Yahut sıladır ve manâsı murad değildir.    Binaenaleyh; yalnız ihfânın manası muraddır.

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâma vahyinde insanlara lâzım olan hüsn-ü tertib ve edebe riayet buyurdu. Çünkü; İnsan için mühim olan ilim üçtür ;

Birincisi; ilm-i mebde' olan tevhittir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ( <tfM ^ ) kavl~i celili ile evvelâ tevhidin lüzumu­nu beyan buyurmuştur.                 

İkincisi;    İlm-i vasat ki ahkâm-ı şer'iyye Hinidir. Vacip

Tealâ ikinci defa da kavl-i şerifi ile ibadetin lüzumuna işaret buyurmuştur.   .

Üçüncüsü; İlm-i   âhiret   olduğundan   Vacip Tealâ kavl-i lâtifi ile âhirete imanın lüzumunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa kıyametin geleceği, her nefis sa'yiyle mücâzât oluna­cağı, mücazat günü için hazırlanmak lâzım geldiği, binaenaleyh kıyamet günü gizli olduğu, kıyamete iman etmeyip heva ve heve­sine tebeiyyet eden kimsenin kıyameti tasdikten menetmemesi ve eğer menederse onun sözüne aldanart kimsenin helak olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[7]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a tevhide devamın ve ibadet­le emrin ve âhireti i'tikadın lüzumunu beyandan sonra vuku bu­lan mükalemesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Musa! Sağ elinde tutmuş olduğun şey nedir ve onda ne gibi hasse ve sıfat vardır?]      

[Musa Aleyhîsselâm «Ya Rabbi! Elimdeki şey benim asamdır. Ben yorulduğumda onun üzerine dayanırım ve onunla koyunu­mun üzerine ağaçların yaprağını s il kerim ve benim için o asada başka hünerler de vardır» demekle cevap verdi.]

[Allahü Tealâ «Ya Musa! O asayı yere koy» dedi.]

[Musa Aleyhisselâm emre imtisalen derhal asayı yere koydu bir de görüldü ki asa sür'atle yürüyen bir. yılan oldu.]

Yani; Allahü Tealâ tarafından Hz. Musa'ya hitaben «Ya Mu­sa! Sağ elinde tutmuş olduğun ağaç parçasının hakikati nedir? Seni ikâz ve onda göreceğin acâyib ve garaibe tenbih olması için suâl ediyorum». Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! O ağaç parçası benim asamdır. Yorulduğumda ben o ağaca dayanırım ve asa ile koyunuma yem olması için ağaçların yaprağını silkerim ve benim için asada bunlardan başka bir takım hünerler ve ihtiyacımı te'-min edecek menfeatler de vardır. Çünkü; oturduğumda gölgelik yapmak ve hevâmm-ı arzı defetmek, düşmana mukabele etmek gibi ihtiyacatımı asa ile defederim» demesi üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Yere bırak asayı» dedi. Emr-i İlâhîye imtisalen Hz. Musa asayı yere bıraktı ve gördü ki asa sa'yeden bir yılandır.

Fahri Râzrnin beyanına nazaran bu suâl asanın hünerlerini zuhur edecek acayip ve garaibi beyana mukaddemedir, yoksa "Va­cip Tealâ hâşâ bilmiyor da bilmek için sual etti" manâsına değil­dir. Çünkü; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'ın elinde olanın asa olduğunu bilirdi; lâkin Musa Aleyhisselâm asa vasıtasiyle zuhur, edecek umur-u acibeyi bilmediğinden Vacip Tealâ (elindeki ağaç parçasının hakikati nedir bilir misin ya Musa?» buyurdu ki bu sual vesilesiyle asada zuhur edecek garaibi Musa Aleyhisselâm'a gös­tersin de Musa Aleyhisselâm'ın kalbi mutmain olsun. Şu halde istifham; tenbih ve ileride zuhur edecek acâyibâta ikâz içindir. O nidanın tekrarından maksat; ünsiyetin ziyade olmasıdır. Cevapta Musa Aleyhisselâm yalnız elinde olan şeyin asa olduğunu beyanla iktifa etmedi. Zira; Allahü Tealâ'nın sualini ganimet bilmek ve fırsatı fevtetmemek üzere Vâcib ül Vücudla mükâlemeyi uzatmak istedi. Binaenaleyh; «bu benim âsamdır ve ben buna istihad ettiğim gibi asa ile koyunumun yemini tedarik ederim ve daha bir çok be­nim için menfeatler var» demekle sözü uzattı ki maksadı; şeref-i mülakat ve mükâlemeyi'uzatmaktı.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran mearib ile murad;  menfeatlerdir.  Musa  Aleyhisselâm'ın    menafi-i

uhra ile muradı; Müşaferet halinde bazı umur u hususunda asayı isti'mâlle görmüş olduğu faydalardır. Çünkü; asanın iki bu­dağı olup ona azığını bağlar, onunla kuyudan su çeker, kuyunun boyunca icabında asa uzar, onunla tesadüf ettiği muzır hayvanları Öldürür, asanın budaklarına elbise örter gölgelik olur, koyununu çevirir ve süt helkisini ucuna takar götürür ve ucunun çata-lıyla kaçan kuzuları tutardı. Asa-yı Musa; ibtida-yı halinde asanın cürmüne göre küçük bir yılan olduğundan bazan can denildi ki yüğrük yürüyüşlü olduğu için can denilmiştir. En büyük ej­derha şeklinde göründüğüne nazaran bazı âyette Sû'bân denilmiş­tir. Hayye; ism-i cins olup yılanın büyüğüne, küçüğüne, erkeğine ve dişisine şamil olduğundan bu âyette denmiştir. Şu halde âyetler beyninde münafat yoktur. Zira; bazan can ve hazan da sû'bân suretinde olduğundan âyetlerin cümlesinde tabirat va­kıa mutabıktır, yekdiğerine mübayin değildir.[8]

 

Vacip Tealâ asanın yılana    inkılâbını beyandan sonra aslına avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm asanın mehabetini görünce mukteza-yı beşeriyet korku arız olması üzerine Allahü Tealâ «Ya Musa! Asa­yı eline al, korkma. Zira; biz onu suret-i asliyesine iade edeceğiz. Sen kemâ f is sabık asayı umurunda istimal edersin. Bizim onu yı­lan şeklinde tebdilimiz seni alıştırmak ve kudret-i kahiremizi sana göstermekle kalbi nebevilerine kuvvet vermek ve icabında düşma­na izhar etmekle davanı ispat etmek içindir» dedi.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Vacip Tealâ asa­yı ahzetmesini emredince Musa yünden mamul abasının yenini eline dürerek ahzetmek istemiş ise de Cenab-ı Hak elini açmasını ve açık eli ile almasını emir buyurmakla emre imtisalen bizzat elini yılanın ağzına koyunca derhal hal-i aslisine avdet ederek asa olduğu halde eline almıştır. Binaenaleyh; kalbi mutmain oldu ve. kemal-i celadet ve şecaatla Firavun'a müdafaaya kıyam etti. Aki-bet iman etmediğinden Firavun'un helakine sebep oldu.[9]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'in birinci mu'cizesini ba'del beyan ikinci mucizesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Musa! Zaın et elini koynuna. Evvelki mu'cizeden başka bir mu'cize olarak ayıpsız beyaz olduğu halde çıkar ki dava-yı Nü­büvvette sıdkına delâlet etsin.]

[Biz elinde beyazlığı halkettik ki sana büyük alâmetlerimiz­den bazısını gösterelim.]

[Ya Musa! Şu iki mu'cizeyle Firavun'a git, tarik-i hakka da­vet et. Zira Firavun; tuğyan ve hakka karşı tekebbür etti. Bina­enaleyh; irşada muhtaçtır.]

Yani; «Ya Musa! Elini koltuğuna sok. Beyaz ve nur verici ol­duğu halele koltuğundan ayıpsız ve marazsız ikinci bir mu'cize ola­rak çıkar ki evvelki mu'cizenden daha açık ve zahir bir mu'cize olduğu da'vanda sadakatine delâlet etsin, büyük âyetlerimizi sana göstermek için biz bu mu'cizeleri ihsan ettik ki risaletine kalbin mutmain olsun. Ya Musa! Risaletle git Firavun'a, tarik-ı hakka davet et, onu. Zira Firavun; tuğyan etti, yoldan çıktı, bizim üzeri­mize kibretti. Binaenaleyh; irşada muhtaçtır. Delâil-i' akliye ve nakliyeyle irşada sa'yet» buyurdu.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'ın ren­gi esmer olduğu halde elini koynuna sokup çıkarınca gayet parlak ve gözleri kamaştırır bir halde zuhur ederdi ki bu beyazlık hasta­lıktan neş'et etmemiştir.                                     

Musa Aleyhisselâm her ne kadar Firavun'a ve cemaâtınaı meb'ûs ise de Firavun, kavmin reisi olup rübubiyet davasında bu­lunduğu için Firavuri'un zikriyle iktifa olunmuş ve kavmi zikro-lunmamıştır. Çünkü; Firavun'a meb'us olan Resul, kavmine dahi meb'us olacağından metbûu zikredince tabii zikre hacet görülme­miştir.

Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın da'vasını ispat edecek iki mü­him mu'cizenin kendine verildiği, zamanında tuğyan etmiş olan Firavun'u tarik-ı hakka da'vete memur olduğu, da'veti icab eden şeyin onun tuğyanı ve zulm ü adaveti olup Firavun'un tuğyanı Hz, Musa'nın bi'setihe sebeb-i aslî olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a risaletle Firavun'a gitmesini emredince memuriyetinin ehemmiyetini nazar-ı itibare alarak Mu­sa Aleyhisselâm'ın vazife-i risaleti edada suhulet ve muavenet ol­mak zımnında vaki olan mutalebâtım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Emı-i Risalet kendisine tevdi' olununca Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' et» demekle Firavun'un şevke­tine karşı davette hasıl olacak müzayaka ve endîşenin vüs'ate ve rahata tebdilini istedi.]

[«Ya Rabbi! Firavun'u da'vet hususunda işimi kolay kıl ki; risaletin vazifesini eda etmekte müşkilât çekmeyeyim» dedi]  ve

münacâtına şöyle de ilâve ederek dedi ki:

[«Ya Rabbi! Benim lisanımda olan ukde yani rekâketi aç ve çöz ki Firavun'u ve kavmini da'vet ettiğimde benim sözümü anla­sınlar ve maksadı anlatmakta müşkilât çekmiyeyim.»]

[«Ya Rabbi benim kendi ehlimden biraderim Harun'u bana vezir kıl ki benim için yardımcı olsun.»]

[»Ya Rabbi! Harun'la benim arkamı kuvvetlendir ve emr-i risalette Harun'u bana şerik kıl ki bana kuvvet üz zahr olsun»]

demekle Musa Aleyhisselâm tahammül ettiği risaletin azametini düşünerek vazife-i risaleti edada lâzım olan esbaba muvaffak olma­sını Cenab-ı Hakdan istirham etmekle matlubunun kolaylıkla ha­sıl olmasını istedi.

Yani; Musa Aleyhisselâm risalet emrini telâkki ettikten son­ra alâtarîk it tezarru' venniyâz dedi ki «Ya Rabbi! Benim kalbimi tevsi' buyur ki senden başka hiç bir kimseden korkmayayım, kal­bime kuvvet ve şeceat ver ki Firavun'un şevket ve kuvvetinden hazer etmediğim gibi umur-u Risaleti edada göreceğim mihan ü meşakkatlere sabır ve tehammül edeyim, bana ihsan ettiğin emr-i risaletin vazifesini ifa etmekte benim işimi kolay kıl ki ya Rabbi! Ben umur-u risalette müşkülât görmiyeyim. Zira; Firavun gibi saltanat ve şevket sahibi bir mütekebbir-i muannide söz dinlet­mek senin teshilâtma muhtaçtır. Ya Rabbi! Emr-i risaleti edaya mübaşeretimde benim lisanımda olan ağırlığı kaldır ki söylediğim sözü ve hîn-i da'vette serdettiğim delâilimi anlasınlar, vazifemde kusur etmiş olmıyayım, maksadımı ifadede güçlük çekmiyeyim ve bana risaleti edayı tevfik edince benim ehlim ve akrabamdan bana bir muîn ve zahîr halket ki beni tasdikle işlerimde bana muavenet etsin. Ecânibden bana vezir kılma. Zira; ecânibin bittabi bana şef­kati az olur. Binaenaleyh; kendi ehlimden biraderim Harun'u ba­na vezir kıl ve Harun sebebiyle benim arkamı kavî eyle ya Rabbi! Zira; Harun benim büj^ük biraderim olduğu için şefkatte bana ba­bam gibidir. Harun'un bana muaveneti tahakkuk etmez, ancak emr-i risalette benimle şerik olursa tahakkuk eder. Şu halde Ya Rabbi! Onu bana emr-i risalette şerik kıl ki ikimiz birlikte ifay-ı vazifeye müşareket edelim» demekle Musa Aleyhisselâm Cenab-ı Hakka iltica etti.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Cenab-ı Hak duasını ka­bul buyurdu ve biraderi Harun'u kendisiyle beraber Resul kıldı. Duanın faydalarından birisi takarrub-u ilâllâhtir. Musa Aleyhis­selâm bu duasiyle Cenab-ı Hakka takarrub taleb etmiştir. Çünkü dua; enva-ı ibadattan bir nevi'flir. Zira; Allahü Tealâ dua ile emir buyurduğundan emr-i İlâhîye imtisal elbette ibadettir. Musa Aleyhisselâm şu münacaatında Vacip Tealâ'dan kalbinin münşerih ol­masını ve genişlemesini taleb etmiştir ki ef'âl-i Hakka ve ehvâl-i halka vakıf olsun, emrinin suhuletini istirham etmiştir ki emr-i risaleti edâ etmenin teshilât-ı İlâhiyeye muhtaç olduğunu izhar etmiştir.

Musa Aleyhisselâm lisanında olan rekâketin tebligatta halka nefret vermemesi ve Hakka da'vetin suhuletle olması için lisanın­da olan ukdenin çözülmesini taleb etmiştir. Bu duası sebebiyle lisanında olan ağırlık bilkülliye zail olduğuna bundan sonraki âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak sual ettiği şeyleri verdiğini beyan buyuruyor.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nübüvvet bir mertebe-i azîme olup Hz. Musa bu mertebenin kendi ehlinden birine ihsan olması­nı istemiştir ki haslet-i hamidenin kendi ailesinde olmasını taleb etmek insan için emr-i ehem olduğuna işaret etmiştir.[11]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun'un kendi­siyle beraber Resul olmasını talebinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Rsıbbi! Bizim sana çok namaz kılmamız ve seni nekais-ten tenzih etmemiz ve seni çok zikredip medh ü sena eylememiz için biraderimin bana vezir ve emr-i risalette müşterek, muin ve nasır olmasını taleb ettim.] Zira; muavenetin bizim halimize mu­vafık olduğunu ve Harun'un bana en iyi bir muîn olacağını bilir ve bizim halimizi görürsün.

Fahri. Râzi'nin beyanı veçhile nekaisten tenzih; sıfât-ı selbiye ve zikr-i kesir, lâyık olduğu sıfatları zat-ı ülûhiyete isbattan, ibaret olup nekaisi selbetmek isbât üzerine mukaddem olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm   münacaatında teşbihi takdim    buyurmuştur.

Çünkü; i'tikâdât-ı batıladan teberrî etmedikçe i'tikad-ı sahiha mu­vaffak olunamıyacağı cihetle enva-ı nekaisten Vacip Tealâ'yı ten­zih etmek kemâlât-ı İlâhîye ile muttasıf olduğunu zikretmek üze­rine mukaddem olduğu yine Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatın-dandır.[12]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'm Rabbisma münacaatını be­yandan sonra mes'ulünü is'âf buyurduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhîsselâm'm duası üzerine Cenab-ı Hak «Ya Musa! İstediğin şeyler muhakkak sana verildi» dedi] ve kelâmına şunu da ilâve etti:

[nZat-i Ülûhiyetime yemin ederim ki muhakkak vakt-ı ahar­da biz sana in'âm ettik.»]

[Sol zamanda ki o zamanda biz validene vahyolunacak şeyle­rin cümlesini ilham ettik ve ya Musa! Seni muhafazaya ait olan her şeyi kemal-i dikkat ve ihtimamla validene bildirdik.] Dedik ki:

[Sen Musa'yı tahtadan yapılmış samdık içine koy, denize at» demekle senin muhafazanı validene tarif ettik.]

[«Ey Musa'nın validesi!    Sen Musa'yı denize misafir ver ki deniz onu bir sahile atsın, onu, bana ve Musa'ya düşman olan Firavun alsın» demekle denizde sana bir zarar olmıyacağım, akıbet selâmet bulacağını haber verdik.]

[Ya Musa! Senin üzerine benim tarafımdan bir muhabbet koydum ki o muhabbet sebebiyle seni görenler bir daha görme­dikçe sabredemez bir halde idi.]

[Ben o muhabbeti verdim ki sen benim gözümün önünde ter­biye olunasın ve sana ne işlenirse benim murakabem altında işle-nile.]

Yani; Musa Aleyhisselâm'ın ilticası ve bilkülliye Rabbına te­veccühü ve tevfiz-i umur etmesi üzerine Allahü Tealâ şeref-i hi-tabla teşrif ve şanına ta'zîm suretiyle buyurdu ki «Ya Musa! Se­nin istediğin şeylerin cümlesi sana verildi, asla noksan kalmadı. Zira; duanız ihlâsa mukarin olduğundan dergâhımızda kabul olun­du. Çünkü ihlâs üzere irâd olunan dua elbette makbuldür. Bina-nealeyh; metalibiniz tamamiyle husul buldu. Zat-ı Ülûhiyjetime kasem ederim ki merre-i uhrâda ve bundan evvel sizin üzerinize biz muhakkak ihsan etmiştik şol zamanda ki o zamanda biz vali­dene vahyolunan şeyi ilham ettik ve «Sen Musa'yı ağaçtan mamul tabut yani sandık içine koy, denize at, korkma. Halikına tefvîz-ı umur et. Zannetme ki denizde garkolur. Zira; hafız-ı hakiki onu hıfzeder» demekle validene cesaret verdik ve senin muhafaza olu­nacak hususlarını ona ilham tarikıyla talim ettik. Emrimizi telâk­ki ettikten sonra validen dülgere sandığı yaptırdı ve seni mütevekkilen alellâhi Tealâ Nil suyuna vaz'etti. Biz de seni helakten mu­hafaza ettik». Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm'a ni'metlerini bu suretle ta'dâd buyurdu ki sualinin kabulüne kalbi mutmain olsun. Vacip Tealâ tekrar Musa Aleyhisselâm'a hitabederek buyurdu ki «Validene dedik ki at Musa'yı denize. Deniz onu bir sahile atsın. Çünkü denizin âdeti; içinde olan şeyi bir kenara atmaktır. Deniz sahile çıkarınca nâs görür bana ve Musa'ya düşman olan Firavun, Musa'yı alır terbiye eder» demekle valideni tesiiye ettik ve benim tarafımdan kemal-i kuvvet ve kudretimizle senin üzerine muhab­betimi vaz' ettim ki bizzat Firavun'da hasıl olan şevk ve muhabbet seni ihlâk etmekten onu men' etti ve haremi (Âsiye) sizi oğul itti­haz etti. Binaenaleyh; Firavun'un sarayında büyüdün, benim mu­rakabem altında gözümün önünde terbiye olunman için senin üze­rine muhabbet verdim ki düşmanın yedinden halâs olasın.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Musa Aleyhisse-lâm'm duasını kabulünü beyanda daha sual vuku' bulmadan evvel Musa Aleyhisselâm tarafından bir çok riayetini beyanla sualinin kabul olunduğunu te'kid buyurmuştur, şu ni'metler Musa Aleyhis­selâm tarafından kisible olmayıp belki yalnız Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı ile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak minnet lafzıyla beyan buyurdu ki mahzâ lutf-u İlâhî olduğunu müş'irdir. Çünkü; emr-i nübüvvet kisbî değildir, ancak ihsan-ı ilâhîdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Musa Aleyhisselâm hakkında vaki olan ihsanlarını mahzâ fazl-ı İlâhî olduğunu müş'ir olan minnet lafzıyla beyan bu­yurmuştur.

Hz. Musa'nın validesi Nebi ve Resul olmadığı cihetle bu âyet­te vahy ile murad; Musa Aleyhisselâm'in validesinin menâ-mında gördüğü bir rüya-yı sadıkadır. Bu rüya sebebiyle kendine itminan hasıl olarak Musa Aleyhisselâm'ı tabuta koyup denize bı­rakmıştır. Yahut vahyile murad; Firavun'un zulmünden Musa Aleyhisselâm'ı kurtarmak hususunda teemmül ve tefekkürden sonra ilham tariktyla validesinin kalbinde hasıl olan re'y ü tedbir­dir. Yahut Musa Aleyhisselâm'dan evvel geçen enbiyadan bazıları ayniyle vak'anın vukua geleceğini haber verdiler ve bu haber Mu­sa'nın anasının kulağına gelmiş ve onunla amel etmiştir. Buna na­zaran vahyile murad; hakiki vahiydir. Fakat evvel geçen enbiya­dan bir zata vahiydir. Yahut Cenab~ı Hak beşer suretinde bir me­lek gönderdi, o melek Musa Aleyhisselâm'ın muhafazasını valide­sine ta'lim ettiğinden Vacip Tealâ vahyettik buyurmuştur. Fakat meleğin gelmesi nübüvvet tarikıyla değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak müteaddit âyetlerde Resulün ve Nebinin ancak ricalden olduğunu beyan buyurduğuna binaen nisvândan nebî olmadığına ulema hük­metmişlerdir.

Bu âyette ile' murad; Nil nehridir. Çünkü yem; deni­ze ıtlak olunduğu gibi büyük nehire de ıtlak olunur. Binaenaleyh yemle murad; nehr-i Nü'dir.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın va­lidesi ta'lim-i İlâhî vechüzere tabutun içine pamuk döşer ye tabu­tun yarıklarını ziftle sıvar. Oğlunu sandığın içine kemal-i ta'zimle yatırdıktan sonra Nil nehrine bırakıp Allah'a emanet eder. Nehr-i Nil'in Firavun'un sarayına giden şubesi tabutu alır Firavun'un sarayına götürür. Firavun'un sara'yında Nil emr-i İlâhî vechüzere tabutu sahile bırakır. Firavun veyahut etbaından biri görür alır. Firavun sahile karşı bir köşk üzerinde haremi (Asiye) ile beraber oturup tenezzüh ederken Musa Aleyhisselâm onun huzurunda şem­sin tulûuyla beraber tulü' etmiştir.

Firavun küfürle Allah'a ve katletmek kasdıyla Musa Aleyhıs-selâm'a düşman olduğu için âyette Firavun'un adaveti sarahaten beyan olundu.

Şu vak'a ne garib kudret-i kaahire ve ne acîb ibretengîz kıs­sadır ki Firavun Musa Aleyhisselâm'm neş'etine mani' olmak için Benî İsrail'in hanelerini bekletip doğan çocuklarını öldürdüğü bir zamanda Musa Aleyhisselâm onun kucağına atılıyor, alıp bağrına basıyor, ebeveyninden daha ziyade bir şefkatle himayesine çalışı­yor ve âkibet kendisinin felâketine de sebep oluyor.

Cenab-ı Hakkın Musa Aleyhisselâm'a hîn-i sahavetinde vaki' olan ihsanından birisi; validesine ilhamla tabut içinde muhafaza buyurup Firavun'un ihlâk etmesinden ve nehr-i NiVe- gatk olma­sından halâs etmesidir. İkinci ihsanı;1 Musa Aleyhisselâm'a Muhab­bet verip Firavun gibi bir düşmana teslim etmesidir. Çünkü; Fi­ravun Benî İsrail'den doğan oğlan çocuklarını katletmeye kemal-i hırsıyla beraber Musa Aleyhisselâm kendi kucağına vardığı halde yüzünü görünce vechinde olan letafet ve gözlerinde olan melâhat-tan Firavun'a akseden muhabbet-i zaruriyye sebebiyle ibkâsına emir vermek, kendi sarayında kendi eliyle besleyip büyütmek mah-za Allah'ın lutf u inayetinden başka bir şey değildir. Üçüncü ih­sanı; Cenab'% Hakkın ilmi ve hıfzı altında terbiye olmasıdır. Çün­kü; demek yani «Benim ilmim üzere terbiye olman için ben muhabbet verdim ve Firavun'un sa­rayına gönderdim» demektir.

İşte Hz. Ali'nin yani «Kader zuhur edin­ce hazer batıl olur» buyurduğu kelâm-ı münifinin meali bu vakada pek ra'nâ zahir ve kader-i İlâhîye hiç bir şeyin hail olamadığı pek ziyade bahirdir. Firavun Musa Aleyhisselâm'ın zuhurundan ne ka­dar hazer etmişse de hiç tesiri olmamıştır.

Her ne kadar deniz erbab-ı temyizden olmadığı cihetle emri telâkki edecek liyakata malik değilse de Musa Aleyhisselâm'ın ta­butunu bir kenarına atmasına irade-i İlâhîye tealluk ettiğinden denizin sahiline atılması vacip olduğundan denize emir suretinde ibraz olundu.

Cenab-ı Hak Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a muhabbetini zat-ı Ülûhiyetinin muhabbeti eseri olduğuna işaret buyurmuştur. Zira; muhabbetini Musa Aleyhisselâm'a ilkâ ettiğini beyan buyur­du. Allahü Tealâ'nın muhabbet ettiği kimsenin herkesin kalbinde mahbub olacağına delâlet eden Ehâdis-i Celile olduğu gibi bu âyet dahi delildir.[13]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a ihsanından üçünü beyandan sonra dördüncü ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol zamanda muhabbet ilkâ ettik ki 6 zamanda büyük hem­şiren (Meryem) Firavun'un sarayı civarlarında yürüyor ve senin ahvalini terassut ediyordu. Firavun tarafından senin için bir em-zikçi (Süt nine) aranıldığı vakitte vesâtat ve delâlet yoluyla hem­şiren bu çocuğa kefalet edip «Her umuruna nezaret edecek ve em-zirecek bir kimseye ben size delâlet edeyim mi?» dedi. Onlar da hemşirenin sözünü kabul ederek valideni istediler. Validen geldi seni cmzİrdi, memnun oldular, ücret verdiler. Binaenaleyh; vali­den seni görmekle gözleri nurlansm ve kalbi rahat etmesi için seni validene reddedip zir-i himayesine vermekle hem sana hem de validene lııtf u ihsan ettik ki senin firakınla mahzun olmasın. Ve sen ya Musa! ahvalden hiç bir hale mahzun olma.] Zira; biz seni hıfzedici ve zarar verecek her şeyi senden def ediciyiz. Binaena­leyh; Firavun'un kahr u gazabımdan havf ve endişe edip mahzun olma.

Bu âyette işaret olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm Fira­vun'un sarayına dahil olup muhabbet-i İlâhîye eseri saray halkı, bilhassa Firavun ve haremi (Asiye) kemal-i muhabbetlerinden besleyip büyütmeye karar verdikten sonra emzikçiye ihtiyaç his­setmesine binaen bir çok emzikçi kadın getirmişlerse de hiç biri­sinden emmediği cihetle muzdarip oldukları Mısır ahalisine şayi olması üzerine hemşiresi (Meryem) ahvali tarassut etmek üzere çıkıp aldığı malûmatı validesine getirmek üzere Firavun'un sarayı civarında gezerken emzikçi arayanlara «Ben size bir iyi emzikçi haber vereyim mi?» deyince sözünü dinlediler, haber verdiği ka­dını getirmesini emrettiler. Validesini aldı getirdi. Musa Aleyhis­selâm da validesinin memesinden emdi. Saray halkı şen ve şadu-mân oldular ve validesinin terbiyesine teslim ettiler ve bu suretle cümlesinin rahat olduklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyu­ruyor.

Hulâsa; Vacip Tealâ murad ettiği şeyin esbabını hazırlar feh­vasınca Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın hayatını murad buyurduğu, hemşiresinin takibine memur ettiği, hemşiresi de validesinin sü­tünü emzirmeye delâlet edip aile-i Firavni ikna' ettiği, validesine Musa Aleyhisselâm'ı teslim ettikleri, bu vesileyle validesinin göz­leri rahat edip ahü eninden vazgeçtiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[14]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a vermiş olduğu ni'metlerden dördüncüyü beyandan sonra beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Musa! Sen ha ta en bir nefis öldürdün. Biz seni katil gus-sasından kurtardık ve enva-i belâya ile mübtelâ kıldık. Ba'dehû sen (Medyen) ahalisi içinde çok seneler ikamet ettikten sonra sen ilimden, maldan ve sinninden miktar-ı muayyen üzerine geldin ve ben kendi zatıma halife olmak üzere risaletime seni ihtiyar ettim. «Sen ve biraderin sıdk-i da'vanıza delâlet eden âyetlerimizle gidin. Bizim evâmir ve nevâhî üzerine müştemil olan vahyimizi tebliğde asla yorulmayın ve kusur etmeyin» dedik.]

[İkiniz, beraber gidin Firavun'a. Zira Firavun; tuğyan etti. Onu da'vet için huzuruna vardığınızda gayet mülayim ve yumuşak söy­leyin. Me'mul ki kelâmınızı tezekkür ve tahkik etmekle iman eder veyahut havf ü haşyet eder.]

Yani; Ya Musa! Bizim sana lutf u ihsanımız çoktur, Ezcümle sen kendi kavminden bir kimseyle nfünazaa eden kıbtîyi —Fira-vun'un ekmekçisidir — bir tokatla katlettin. Firavun ve etbaı se­nin katline karar verdikten sonra Biz Azîmüşşân seni o katilden hasıl olan dünyevî ve uhrevî ğumum ve humûmdan kurtardık. Çünkü; âhirete müteallik olan cihetini biz affettiğimiz gibi dün­yaya müteallik olan cihetini de Mısır'dan (Medyen) e hicrete mü­saade etmekle Firavun'un zulmünden halâs ettik ve esnâ-yı hicre­tinde vatanından, ahbâb ve akrabandan ayrılmak, kemal-i havf ve endişe üzere yaya olarak yolda yürümek, yolda açlıktan hasıl olan zahmeti def için otlarla taayyüş etmek, nefsini âhara icarla koyun gütmek gibi enva-ı belâya ile seni mübtelâ kıldık ve (Medyen) e Şuayb Aleyhisselâm'ın himayesine isal ettik. Mısır'a sekiz veya on konak olan (Medyen) de on sene ikamet ettin. Sonra sen kırk yaşında ilimden ve maldan miktar-ı muayyen üzere geldin. Ya Musa! Veyahut senin hakkında sebkat eden kader üzerine gel­din, ben de seni nefsime ihtiyar ettim, halife kıldım ki vahyimi ha­mil olarak kullarıma tebliğ ve esrarımı muhafaza etmekle beraber emrimi ve nehyimi beyan ve tarafımdan niyabetle onları irşâd ve doğru yola sevkedesin, ya Musa! Bil'esâle sen ve bittebî' biraderin Harun da'vanızın sıdkına delâlet eden mucizlerimizle, kudretimize delâlet eden âyetlerimizle gidin, vahyimizi tebliğde tarik-ı hakka davette asla yorulmayın ve her nerede olursanız benim zikrimi unutmayın, emr-i davette sa'y-i beliğle sa'yedin, ya Musa ve Ha­run ikiniz beraber bizim emrimizle suret-i seriada gidin Firavun'a. Zira Firavun; Habbına tekebbür ve kullarına zulm ü adavetle az­gın olduğundan hakka da'vete muhtaç oldu. Binaenaleyh; ona ga­yet mülayim ve yumuşak söyleyin, hiddetini celbetmeyin ki sö­zünüzü dinlesin ve siz onun tezekkür edip delâilinizi tedkikle ve­yahut azab-ı İlâhîden havf ü haşyetle iman etmesini ümid ederek mübaşeret edin ki sa'yinizin semeresi olsun. Çünkü; imanını ümit etmezseniz sa'yetmezsiniz.

Zalim ve gaddar olanların va'zda galîz söz kibr ü gururlarına dokunduğundan kabul etmemelerine sebep olur. Esna-yı nasihatta gayet mülayim söz ve tatlı lisan kabulünün şartından olduğuna işaret için bu âyette Cenab-ı Hak Firavun gibi bir zalim ve gad­dara mülayim söylemelerini emretmiştir.

Kâzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kavI-i eyyinle nıurad; menafnni beyan ve meşveret suretinde arz-ı key­fiyet etmek ve Firavun'a ta'zimi iş'âr eden künyeleriyle hitab et­mektir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Firavun'un (Ebul Abbas), (Ebul Velîd) ve (Ebu Merre) gibi künyeleri olduğu cihetle bu künyelerle hitabı sevdiğinden bunlarla hitab olunması emir olmak ihtimali vardır. Maahâzâ mülâyemetle da'vet herhangi suretle olursa olsun suret-i katiyede lâzım olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü şiddetle da'vet; Firavun'un hamiyyet ve hamakatını tahrik edeceğinden ve Firavun'un Musa Aleyhisselâm'da bir hakk-ı ter­biyesi olduğundan katı söz fayda getirmeyip belki zarar getireceğinden mülâyemetle    da'vet etmelerini    Vacip Tealâ tavsiye et­miştir.

Bu âyette kelimesinden müstefad olan reca; Musa ve Harun Aleyhisselâm'a raci'dir. Vacip Tealâ'ya raci' değildir. Zira; Vacip Tealâ recadan ve sekten münezzehtir ve Firavun'un iman etmiyeceğini kafi surette bilirdi. Lâkin Firavun'un mazerete mecali olmasın ve «bana Resul göndermedin, gönderseydin iman ederdim» dememesi için da'vetini emir buyurmuştur. Buna naza­ran manâ-yı âyet: [Siz Firavun'un tezekkür ve haşyet ederek iman edeceğini ümit eder olduğunuz halde gidin, daVet edin. Zira; mü­başeret ettiği şeyin husulünü ümid eden kimse o işin husulüne sa'yeder ve ümitsiz olan kimse yorulur, o işi bırakır. Binaenaleyh; siz ümit ederek gidin ki davette fütur etmiyesiniz] demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunan bir rivayete nazaran kelimesi Cenab-ı Haktan kafidir. Firavun'dan tezekkür ve haşyet vaki' oldu, imana mübaşeret etti velâkin garkolurken hal-i yeisde iman ettiği için kabul olunmamıştır.

Bazı rivayette, Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın nasihatini dinleyip kabule meylettiğini (Hâmân) a söyleyince (Hâmân) «Ma'-bud iken abid ve âmirken memur mu olacaksın?» demekle Fira-vun'u imandan menetmiştir.

Hülâsa; asilere nasihat etmek ve doğru yolu göstermek lâzım olduğu gibi hîn-i nasihatte gayet mülayim ve tatlı söylemek nasi­hatin te'sirinde meşrut ve emr-i tebliğde yorulmamak elzem ve Firavun'un tuğyanından dolayı nasihate muhtaç olduğu ve Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın Hakka davete memur oldukları bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ Firavun'un daVet edilmesine dair vürud eden emr-i İlâhî üzerine Musa ve Harun Aleyhisselâm'ın vaki' olan is­tirhamlarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cenab-ı Hak gidin Firavunu mülâyemetle da'vet edin deyin­ce Musa ve Harun Aleyhissclâm «Ey bizim Rabbimiz! Bizim da'-vetimiz üzerine Firavun bizim üzerimize ukubetini ta'cîl edip da­veti itmam ettirmemesinden veyahut tuğyan edip senin hakkında lâyık olmadık sözleri söylemesinden korkarız» dediler.] [Allahü Tealâ onlara «Firavun'dan korkmayın. Zira; benim inayetim sizinle beraberdir. Binaenaleyh; sizin ve onun sözlerinizi işitir ve ahvalinizi görürüm» dedi] ve kelâmına şunu da ilâve ede­rek dedi ki:

[«Benim muavenetim sizinle beraber olunca Firavun'un mec­lisine gelin ve deyin ki "Ey Firavun! Biz senin Rabbınm Resulle­riyiz. Binaenaleyh; bizimle beraber Benî İsrail'i gönder ve esaret ten kurtar, onlara azap etme" demekle evvelen Benî İsrail'in ha­lâsını teklif edin.»]

[Zira;    «Rabbm Tealâ tarafından mu'cizeyle geldik şu halde sözümüze itaat lâzımdır.»]

[«Dünya ve âhirette selâmet; doğru yola ittiba eden kimseler üzerinedir» demekle doğru yola ittiba etmesini tavsiye edin]  ve deyin ki:

[«Azabın, Resulleri tekzip eden, da'vetlerine arkalarım dönüp icabet etmeyen kimseler üzerine olacağı bize vahyolundu» demekle Firavun'u tehdit edin.]

Yani; Biz Musa ve Harun'a, Firavun'a gidip da'vet etmelerini emredince onlar mukteza-yı beşeriyet Firavun'dan korkularına bi­naen bize iltica ederek dediler ki »Ey bizi envai ni'metleriyle ter­biye eden Rabbımız! Firavun'un alelacele bize eziyet ve katletme-siyle ifrat edip da'vetimizi itmama müsaade etmemesinden veyahut senin zat-ı Ülûhiyetine lâyık olmadık şeyler isnadına azgınlık edip ve bize zulm ü udvanda haddini tecavüz etmesinden korkarız» de­mekle istirhamda bulundular. Onların bu ilticalarına karşı tesliye tarikıyla Vacip Tealâ dedi ki «Korkmayın. Zira; siz risaletinizin vazifesini eda ederken benim ilmim ve kudretim sizinle beraberdir. Hatta sizin ve onun kelâmını işitir, ahvalinizi görür ve bilirim. Her ne zaman size tuğyan etmek murad ederse biz onu meneder sizi zarardan muhafaza ederiz. Binaenaleyh; siz onun huzuruna varın, onun azametinden ve mehabetinden asla perva etmeyin. Kemâl-i şecaat ve salabetle deyin ki [Biz senin Rabbın tarafından Resul­leriz. Senin halini ıslâh, menfeat ve mazarratını beyan ve seni din-i Hakka da'vet için geldik. Şu iıâlde sözümüzü dinle, Yakub Aleyhisselâm'ın evlâdlarını bizimle beraber gönder. Bir takım zulm ü gadirle onlara azabetme. Çünkü; senin edası müşkül tekâ­lifinden ve evlâdlarını kati ü ihlâk etmenden bîzâr ve dilgîr olduk­larından evvelâ onları yed-i esaretinden kurtar. Zira; Biz muhak­kak Rabbın Tealâ tarafından mu'cizeyle geldik. O mu'cize bizim da'vamızın sıdkına delâlet ettiği gibi seni enva-ı ni'metleriyle ter­biye eden Rabbın Tealâ'nın kudret-i kahiresine de delâlet eder. Eğer lâyıkıyla düşünürsen kibr ü inadı terkle iman edersin, ira­den ve ihtiyarın kendi elindedir. Zira; dünyada ve âhirette selâ­met ve mihan ü meşakkattan emin olmak, hidayete ve doğru yola tebaiyyet edip heva ve hevese tebaiyyeti terkedenlere varid ve na­zildir. Allah'tan tevfik; ancak onlar içindir. Ey Firavun! İyi bil ve düşün ki azab-ı âhiretin âyâtı ve enbiya-yı izamı tekzib edip yüz çeviren kimseler üzerine nazil olacağı ve onların etrafını ihata edeceği muhakkak bize vahyolundu. Şu halde sen tereddüt etme, bize iman et ey Firavun!] diyerek kemal-i cür'et ve şecaatla Fi-ravun'u da'vete başlayın, Firavun'un şevketinden ve mehabetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Hz. Musa ve biraderi Harun'a emir verdi.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Vacip Tealâ'nın emrinden sonra Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın tekrar istirhâmâtta bu­lunmaları ve Firavun'dan havf ettiklerini beyan etmeleri, emr-i İlâhînin fevrî olmamasına delildir. Eğer fevrî olsa derhal imtisal ederler, emir üzerine söz söylemezlerdi.

İfrat ile murad; Firavun'u, etbaının ve vükelâsının tah­kik etmeden Musa ve Harun Aleyhiniesselâm'a azap etmeye sev-ketmeleridir. Resullerin da'vetini dinleyip hakikatini anlamadan azap ve eziyet etmeye sevkedecek kimselerdir? Ya şeytan veyahut kibr ü gururu ve riyasete muhabbeti olanlar veyahut Kıbtîden vü-kelâsıdır.

Vacip Tealâ'nın ibtida leiynetle da'vet etmelerini emretmesi­ne bu âyetteki gılzat münafî değildir. Zira; evvelen mülayemetle da'veti kabul etmeyip temerrüd edince saniyen gılzat etmek âdet olduğundan Firavun mülayemetle nasihati dinlemeyince gılzat et­tiler.

Bu âyette dört cihetle gılzat vardır:

Birincisi; risalet da'vasında bulunmak Firavun'u ita-ata da'vet etmektir. Zira cümle reayanın kendine muti' olan pa­dişahı itaata da'vet; elbette o padişah üzerine en ağır bir tekliftir.

ikincisi; Benî İsrail'i yed-i zulmünden halâs etmesini teklif, mülkünde noksanı tekliftir. Çünkü; Firavun'un saltanatı her halde Benî İsrail'in bakasına muhtaç idi. Zira; bütün umur-u şak-kayı onlara gördürürdü.

Üçüncüsü; Firavun'a «Benî İsrail'e azap etme» de­meleridir. Çünkü; «Sen onlara azap etme» demek «Sen zalimsin; zulmü terket» demektir.

Dördüncüsü; «Biz sana delille geldik» demek «Senin da'vana delilin yok» demektir. Bunların her cümlesi Firavun'u tekdir olduğundan gılzat manâsını müş'irdir.

Ehl-i imanın hidayet olan tarik-ı Hakka ittiba' ettiklerinden her halde selâmette olacaklarına bu âyet delâlet ettiği gibi kâfir­lerin zulmünden mü'minleri tahlîs etmek kâfirleri imana da'vet-ten ehem ve mukaddem olduğuna dahi delâlet eder. Zira Musa ve Harun Aleyhimesselâm'ın ilk teklifleri; Benî israil'in halâsları oldu. Eğer zalim yedinden mü'min-i mazlumu tahlis etmek mukad­dem olmasaydı ibtidâen bunu teklif etmezlerdi.

Bu âyette âyetle murad; cins-i mu'cize olup aza ve çoğa şamil olduğundan âyetin iki olmasına münafi değildir. Çünkü; "biz âyetle geldik» demek «mutlaka mu'cizeyle geldik» demektir.[16]

 

Vacip Tealâ Musa ve Harun Aleyhimesselâm «Biz senin Rab-bın tarafından Resulleriz» deyince Firavun'un' kelâmını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Firavun, Musa ve Harun Aleyhisselâm'a «Siz Resul olunca Rabbımz kimdir? Ya Musa!» dedi.]

[Firavun'un şu sualine cevapta Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı kaadirdir ki o zat her şeyin suretini ve şeklini ve mümkün olan kemaline muvafık a'zalarnu verdi. Sonra vermiş olduğu sıfat ve şekil ve azalarını nasıl isti'mâl edip ne yolda rahat edeceğinin yollarını gösterdi» demekle Firavun'a gayet muhtasar ve cemi' mevcudatın ahvalini izah ederek cevap verdi ve cevabın­da herkese her şeyi verenin Allahü Tealâ olduğunu Firavun'a tef­him etti.]

[Firavun Musa Aleyhisselâm'ın cevabı üzerine «Hal ü şan se­nin dediğin gibi olunca ya Musa! Bundan evvel geçen ümmetlerin halleri nedir? Seâdet midir veyahut şekavet midir?» dedi.]

[Musa Aleyhisselâm Firavun'un sualine cevapta «Kurun-u ûlânın hali Rabbımın indinde Ievh-i mahfuzda sabittir. Zira; Rab-, bım hiç birinde hata etmez, lâyıkıyla bilir ve hiç bir ferdini unut­maz. Binaenaleyh; her cümlesinin hali ind-i ilâhîde malûmdur» demekle gaibe ilmi olmadığını beyan etti.]

Yani; Musa Aleyhisselâm'ın da'veti üzerine Firavun istihza tarikıyla «Sizin Rabbıniz kimdir? Ya Musa!» dedi, «Benî İsrail'in benim elimden kurtulmasını emreden ve sizi resul gönderen na­sıl zattır? Ben sizin için benden başka bir Rab olduğunu bilmiyo­rum» demekle mukabelede bulunması üzerine Musa Aleyhisselâm «Bizim Rabbımız şol zat-ı şeriftir ki her şeyin suretini, şeklini ve kemaline delâlet eden kıyafetini verdi. Her salâhını kendisiyle be­raber halketti ki o şey ne ile hayatını imrar edecekse onun esba­bını yedine teslim ettikten sonra o âlât ü edevatı mâhulika lehin­de istimale hidayette kıldı, yolunu gösterdi, rahat edecek cihetle­rini ilham tarikıyla tarif etti» demekle Firavun'u ilzam ve iskât etti. Firavun «Madem ki her şey Rabbın Tealâ'nm elinde olunca bundan evvel helak olup giden ümem-i maziyenin halleri ne oldu? Senin emsaline ittibâ ile hidayette midirler? Yoksa hava ve heves­lerine ittibâ ile dalâlette midirler-?» dedi. Firavun'un bu sualine karşı Musa Aleyhisselâm «Ümem-i maziyenin halleri benim Rab-bım indinde levh-i mahfuzda mevcuttur, ben onu bilmiyorum. Zi­ra; ben de senin gibi bir âciz kulum. Allah'ın bana haber verdiğini sana haber~ veririm, Allah'ın haber vermediğini bilmem ki, haber vereyim. Zira; Rabbım hiç bir şeyde hata etmediği gibi onların hallerini de unutmaz» dedi. Her ne kadar Firavun ikisine hitab et­mişse de Hz. Musa aslolup Harun veziri olduğu için hitabını Mu­sa'ya tahsis etmiştir. Yahut Harun Aleynisselâm'm lisanında olan fesahattan ilzam edemiyeceğini bilerek Musa Aleyhisselâm'ın lisa­nında olan rekâketten bilistifade ilzam ederim ümidine binaen Mu­sa'yı hitabında tahsis ettiği Kâzi'nin cümle-i beyanatmdandır.

Bu âyet-i Celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile batıl itikat sa­hibinin kelâmını dinlemek lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Mu­sa Aleyhisselâm Firavun gibi bir mübtılın sualini dinledi ve de-lâil-i kafiyeyle cevap verdi. Firavun; sanii münkir olan dehrîler-den midir, yahut illet-i mucibeye kaail olan felâsifeden midir, ya­hut sâniin vücudunu bilir velâkin inaden ve istikbâren inkâr eden­lerden midir, yahut hulûliye" taifesinden midir? İhtilâf varsa da ekser ayâtın delâleti sâniin vücudunu bilip teannüden inkâr eden­lerden olmasıdır. Musa Aleyhisselâm'in cevabı; kemal-i belagat ve fesahat üzere müştenıil olduğu gibi ihtisarla beraber cemi mevcu­datın esrarını, ahvalini, nıeratibini ve her birinin bir mucide muh­taç olduğunu icmalen beyanda kâfidir. Çünkü; her şeyin bidaye-i hilkatine işaret buyurduğu gibi nihayeten o hilkatlerini isti'mâl-lerine Cenab-ı Hakkın hidayette kıldığını dahi beyan buyurdu ki inkârı gayr-ı kaabildir. Zira; arının yapmış olduğu evleri ve si­neklerin menafilerini teharrisini gören bu hidayeti inkâra elbette cür'et edemez. Maahazâ Vacip Tealâ her hayvanın me'kûlât ve meşrubatım tarz-ı maişetine muvafık olarak halkettiği gibi onlarla intifam usulünü hepsine bildirmekle hidayette kıldı ki henüz dün­yaya gelmiş olan bir sabinin ağzıyla anasının memesini aradığı herkesçe meydanda bir hakikattir. Buysa ancak hidayet-i İlâhîyey-ledir, yoksa valide ve pederinin terbiyesiyle değildir.

Musa Aleyhisselâm, Vacip Tealâ'nın kuvvet ve kudretini be­yan edince Firavun kurun-u ulanın halinden sual ile onları taklid ettiğine işaret etti ve bu sualden maksadı; Ya Musa! Eğer senin dediğin gibi senin Rabbmda kuvvet olsa ümem-i maziye bundan gaflet etmezlerdi demek istemiştir. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın delâilinin kuvvet ve metanetini görünce 'daha ziyade delâil zikriy-le halkın zihnine yerleştireceğini fehmetmesi üzerine nâsm zihni­ni tağlît etmek için bahsi kurûn-u maziye hikâyesine kalbetmek istemiştir. Fakat Musa Aleyhisselâm bu sualin risalete 'tealluku olmayıp kurun-u ulanın halini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus ol­duğunu beyanla sadedin harici olduğunu Firavun'a tefhim ile ter­zil etmiştir.[17]

 

Vacip Tealâ, Musa Aleyhisselâm, Firavun'un sualine cevaptan sonra delilini takviyeye avdet ettiğini alâtarik il hikâye beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Bizim Rabbımız şol zatı eceli ü âlâdır ki sizin için yer yüzü­nü karargâh kıldı. Binaenaleyh; yer üzerinde istirahat ediyorsu­nuz ve sizin için yer yüzünde tarîkler ve yollar açtı ki siz istedi­ğiniz zaman yollara sülük eder, maksadınıza vasıl olursunuz ve o yollarla yaz aylarında dağlara çıkar, kış vaktinde sahillere inmekle suhulet üzere imrâr-i evkaat edersiniz, Allahü Tealâ semadan yağ­mur sularını inzal etti, o sular sebebiyle Biz Azîmüşşân arzdan lâ-yüad velâ yuhsâ müteferrik otlar bitirdik ve enva-ı adidede çiçek­ler meydana getirdik ki onların renkleri muhtelif, lezzet ye şekil­leri başka başkadır.] Zira; bazıları insanın, bazıları da hayvanât-ı sairenin menafiine elverişlidir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile insanın ekser rızkı hayva­nâtın sa'yi ile husule geldiğinden hayvanâtın rızkı dahi insanların rızkı cümlesinden olduğu halde hayvanların rızkı insanların rızkı­nın gayrıdır. Zira; onların rızkı insanın rızkına muhaliftir. Binaen­aleyh; insanla hayvanat-ı sairenin rızkı beyninde iştirak yoktur.

Otların bir topraktan muhtelif suret ve heyette ve taam ü lez­zette zuhur etmesi fail-i muhtarın vücuduna ve kudret-i kânıilesi-ne delâlet eder. Zira; Tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiat eseri olsa renk, şekil ve- tad bakımından bir olması lâzım gelirdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez, iktizayı tabiat neyse o minval üzere olmak icabederdi. Şu halde muhtelif surette zuhur etmesi fail-i muhtarın icadı ve ihtiyarıyla olduğuna delil-i kâfidir.

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet cümlesine varıncaya kadar Hz. Musa'nın kelâmı ve Firavun'a ikinci bir cevabı olduğu gibi dünya yüzünde yolların insanlar hakkında pek büyük ni'met olduğunu dahi beyan etmiştir. Şu halde bu ni'metin şükrünü edâ; o yollarda insanlara ve hayvanlara eza vere­cek, mürur u ubûra mani' olacak arızaları kaldırmak ve rahatla gidip gelmeye elverir surette tamir etmek ve insanlara suhulet göstermekle olacağından yolların imarı insanlar için bir vazife-i mühimme olduğu beyan olunmuştur. Otların ve ağaçların bazısı bazısıyla izdivaç, ve zevç, zevce gibi birbirine mukarin olduğundan ezvâç denilmiştir. Meselâ hurma ağacının erkeği dişisiyle ve ke-zalik incir ağacının erkeğinin tohumundan aşılanmayınca meyve vermediği erbabına malûmdur. Şu halde nebatatta dahi izdivaç müşahade olunduğu münker değildir. Otların ve ağaçların her bi­rinden maksat menfeat ve garaz başka başka olduğundan nebatatı; müteferrik yani dağınık manâsına olan şettâ ile tavsif bu­yurmuştur.[18]

 

Vacip Tealâ yağmur sularıyla halkettiğini beyan ettikten son­ra nebatattan maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yiyin otlardan ve güdün hayvanlarınızı. İşte şu beyan olunan vechüzere yer yüzünü size karargâh kılmak, yollar açmak ve rah­metlerle otlar bitirmekte akıl sahipleri için kudret-i nahiyemize alâmetler vardır. Sizin cesetlerinizi topraktan halkettiğimiz gibi ecelinizin hitamında tekrar toprağa iade ederiz ve yevm-i kıya­mette merrei uhrâdan hesap için sizi tekrar çıkarırız.]

Yani; Biz Azîmüşşân size «nebatatın meyve ve hububatından size lâyık olanını yiyin ve hayvanatınızı otlatın» diyerek "izin verici ve mubah kılıcı olduğumuz halde enva-ı nebatatı ihraç etmekle sizin muhtaç olduğunuz zaman yemenize ve hayvanlarınıza yem etmenize müsaade ettik. Çünkü; hayvanlarınızın etinden, yünün­den ve üzerine binip seyr ü sefer etmenizden intifa ve istirahat ettiğiniz için onların -maişetleri sizin üzerinize lâzım olduğu cihetle suhulet olmak üzere onları otlatmanıza mezun kıldık ki şu ni'met-lerimize şükredesiniz. Zira; bunların cümlesinde akl ü iz'ân sahih­leri için sâniin kudretine vazıh deliller vardır ki erbab:ı basiret onların her birinden,ibret alır. Müteferrik otları menfeatleriniz için halk ettiğimizi görünce alâ tarîk-il cezim bilirsiniz ki sizi ib-tidâen pederiniz Âdem- Aleyhisselâm, itibariyle topraktan halkettik ve hayat-ı dünyanızı ifna ettikten sonra tekrar toprağa iade ve tâ-re-i uhrâda hesap ve ceza için yevm-i kıyamette tekrar kabriniz­den ihraç ederiz.

İnsanın topraktan halkolunduğunu beyanla Firavun'u tevazua da'vet ve ülûhiyetle onun beyninde münasebet olmadığına tenbih ile kibr ü gururdan feragat etmesi kendisine tavsiye olunmakla kibrin esre-i hamakat olduğu beyan olunmuştur. İnsanın topraktan halkolunması Âdem (A.S.) itibariyledir, yahut Tefsir-i Medarik'-te beyan olunduğu veçhile insan nutfeden, nutfe de gıdadan, gıda da topraktan tehassül ettiği için insan topraktan denilmiştir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyette Firavun'u insafa ve hakkı kabule da'vet edecek ve Fira-vun'un zilletini kendine bildirecek azîm ni'metİerden bahsolunduğu gibi Firavun'un hamakatına dahi işaret olunmuştur. Çünkü irade­sini hidayete sarfetmediği için ihtida edememiştir.

Cenab-ı Hak bu âyette arzın nıenafi-i adidesini beyan buyur­du ki insanlara döşek olmak, arz üzerinde yollar açmak, enva-ı ne-bâtâtı icad etmek, insanlara, hayvanlarına yem ve rızık .kılmak, ibtidâen insanların arzdan halkolunmaları ve vefatlarında arza rü-cu' ile mahall-i istirahatları olması arzın menafiindedir. Hatta me-

nafi-i kesiresi olduğundan Resulullah bu­yurmuştur. Yani; «Toprağa iyilik edin. Toprak size iyilik edici» manasınadır ki çekip dikmek, yiyip içmek suretiyle arzın menafi­mden intifa' edin» demektir.[19]

 

Vacip Tealâ Firavün'a Hz. Musa'yı gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un inad ve istikbâr edip görmüş olduğu âyetlerin küllisini tekzibe cür'et ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor..

[Allah hakkı için biz Firavun'a âyetlerimizin küllisini göster­dik. Firavun âyetlerimizi tekzib ve iman etmekten i'raz etti, dedi ki; «Ya Musa! Sihrin sebebiyle sen bizi toprağımızdan çıkarmak için mi geldin? Eğer bunun için geldinse elbette senin sihrinin mislini biz de getiririz. Şu halde bizim ve senin beyninde bir vakit ta'yin et ki o vakitte biz ve sen muhalefet etmiyelim. Düz ve her­kesin göreceği bir mekânda imtihan olalım ki herkes görsün kim­senin şüphesi kalmasın.»] Firavun bu sözleriyle Hz. Musa'dan mu-ahade talebinde bulundu.

Yani;' biz Musa ve biraderi Harun'u resul olarak Firavun'a gönderdik. Onlar Firavun'u hakka da'vet ettiler ve zat-i ülûhiye-time kasem ederim ki resuller vasıtasıyla biz Firavun'a ve kavmi­ne Resullerimizin sıdkına delâlet eden Asâ, yedi beyzâ ve bunla­rın müştemil olduğu alâmât-ı saire gibi âyetlerimizi ve mu'cizele-rimizi muhakkak gösterdik. Fakat Firavun kenıal-i kibr ü guru­rundan âyetlerimizin küllisini tekzible hakkı kabul edip iman et­mekten imtina' ile âyetlere «sihirdir» demeye kadar cür'et etti, tek­zibin keyfiyetini beyan ve halkın tağlitle vicdanlarını celbetmelc üzere dedi ki «Ya Musa! Diyar-ı gurbette şeyâtin-i ümmetten te-allüm ettiğin sihrinle bizi uzun müddettir malik olduğumuz Mısır arazisinden çıkarmak ve kendin malik olmak mı istersin? Bize bunun için mi geldin? Bizim kuvvet ve kudretimizi görmüyor mu­sun? Bizim bu kadar şevketimizle malik, olduğumuz memleketi­mizden çıkarmaya nasıl cür'et edersin? Madem ki sihirle bize ga­lebe etmek istiyorsun. Elbette biz -de senin sihrinin mislini geti­rir, sana galebe ederiz. Biz mislini getirecek olunca sen bizimle kendi beyninde bir vakit tayin et ki biz ve sen asla hulf etmiyelim.

O vakitte bir düz ve i'vicâcsız ve beynimizde müsavaat üzere bir mekânda bulunalım, herkes hünerini orada icra etsin ki haklı ve haksız belli olsun» demekle Musa Aleyhisselâm'ı mukaveleye da'vet etti.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Firavun, Hz. Musa'nın ce­lâdetini görünce kavmine karşı kendinin zilletini bildirmemek için Muşa Aleyhisselâm'm da'veti hafi olmayıp belki maksadı ahaliyi memleketlerinden çıkarmak ve getirdiği mu'cizenin sihirden iba­ret olduğunu beyanla kavminin gayret-i cahiliyelerini tahrike ça­lışmak ve Musa Aleyhisselâm'm da'vası muhal olduğunu beyanla müdafaa için kavmine cesaret vermek istemiştir.

«Düz bir mahalde bulunalım ki iki tarafın hünerini herkes görsün, kimsenin şüphesi kalmasın, o mekân, mesafede size ve bize müsavi olmakla her iki taraf o mekâna razı ola­lım ki mekân hususunda aramızda niza' olmasın» demektir.

Bu âyette Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un; Musa Aley-hisselâm'dan korktuğuna ve muhik olduğunu bildiğine delil var­dır. Zira «Sen bizi mülkümüzden çıkarmak için mi geldin?» de­mek; mülkünden korktuğuna delâlet eder. Zira; Firavun'un zu'mu gibi eğer bir sahir olsa mülkünden ihraç edemez. Zamanın ve me­kânın ta'ymirü Musa Aleyhisselâm'a havale etmesi de şaşkınlığına delâlet eder. Çünkü; kendi saltanat ve şevket sahibi ve reis-i hü­kümet bir padişah olduğu halde hakir gördüğü bir hasmına muha-samanın zamanını ve mekânını ta'yinini havale etmesi şaşkınlık eseridir.[20]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Musa Aleyhisselâm'a içtimâ' zamanı­nı ta'yin etmesini havale ettiğini beyandan sonra Musa Aleyhisse­lâm'm zamanı tayin ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun Musa Aleyhisselâm'a «İçtima' zamanını tayin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin vaadolunduğunuz zamanınız ziynetinizin günü olan bayram gününüzdür, o günde kuşluk vakti nâsın cemolunduğu zamandır» demekle içtimain zamanını ta'yin etti.]                                                          '

[İçtimain zamanı ta'yin olunup karar verilince Firavun Musa Aleyhisselâm'dan ayrıldı. Sihre müteallik hilelerini, sahirleri ve âletlerini cemetti, sonra ta'yin olunan mahalle geldi.

[Musa Aleyhisselâm sahirlere hitabederek «Helak sizedir. Al­lah'a yalan olarak iftira etmeyin, mu'cizelerine sihir diyerek mua-razaya kalkışmayın» dedi.]

[«Eğer iftira ederseniz Allahü Tealâ, hiç biriniz kalmadan si­zi ihlâk eder. Şu halde iftira etmeyin ki ihlâk etmesin» demekle nasihat etti] ve sözüne şunu da ilâve ederek dedi ki :

[«Halbuki iftira eden kimse hâib ü hâs ir oldu.»] Yani iftira eden zarar gördü.

[Muşa Aleyhisselâm'ın bu sözü üzerine sahirler beyinlerinde kendi işlerinde münazaa ve müşavere ettiler, fısıltılarında gizledi­ler ve kendi aralarında Musa Aleyhisselâm 'in sözü sahir sözü ol­madığına karar verdiler.]

Yani; Firavun Musa Âleyhisselâm'a «İçtimâ zamanını ta'yin et» deyince Musa Aleyhisselâm «Sizin zamanınız, ziynetinizi izhâr için içtima' ettiğiniz bayram gününüzdür. Zira; bayram günü â'lâ ve ednâ içtimâ' eder, mûarazayı herkes görür ve o günde kuşluk vakti nâs cemolunur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu minval üze­re zamanı ta'yin etmesi üzerine Firavun, Musa Aleyhisselâm'dan mufarakat etti. Memleketlerine hususî adarnlar gönderdi ve meş­hur sahirleri cemetti. Badehu ta'yin olunan zamanda mekân-ı mu­ayyen vükelâsı, vüzerâsi, etbâ' ve â'vânı ve cem' etmiş olduğu sa-hirlerle beraber geldi. Ahali tamamen hazır olduktan sonra Musa Aleyhisselâm şefkat-i nübüvvet icabı nasihat tarikıyla sahirlere hitaben «Ey sahirleri Helâk-i azîm sizin içindir. Zira; Firavun gibi bir tâğînin emrine imtisalen hakka muaraza için geldiniz. Yalan olarak Allah'a iftira etmeyin. Eğer iftira ederseniz Allahü Tealâ sizi azab-ı azimle ihlâk eder. Halbuki cemi' ukalâ indinde sabit ve muhakkaktır ki iftira alellâh eden kimse haib ü hâsir ve helâk-i ebediyeyle helak olur» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu kelâmı mü­cerret nasihat ve hasbeten lillâh söylenmiş bir söz olduğu için sa-hirlerin kalplerinde bir te'sir hasıl ettiğinden bu kelâmın doğru bir söz olduğunu bildiler. Binaenaleyh; sahirler istişareye başladı­lar ve işlerini beyinlerinde müşavere ettiler, gizli sözlerini de. Fi­ravun ve vükelâsından sakladılar ve bu kelâmın bir sahirden su­dur etmeyip müeyyed minindillâh olan bir kimseden sudur ettiğini idrâk ettikleri için imana meyletmişlerse de Firavun'un satvetin-den korktular. İşi muaraza akabine bıraktılar ki eğer Musa Aley­hisselâm galebe ederse iman edeceklerini beyinlerinde kararlaş­tırdılar.

Musa Aleyhisselâm içtimâin zamanını beyanla mekânı beyan­dan iktifa etmiştir. Zira ziynetin zamanını beyan; mekânı beyanı müstelzimdir. Çünkü; ekseriya bayram günlerinde içtimâ' ve şen­lik mevkileri muayyen olduğundan mekânı tayine hacet görme­miştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yevm-i ziynele mu-rad; bayram günüdür, yahut yevm-i nevruzdur, yahut yevm-i aşû-radır. Herhangi gün olursa olsun Mısır ahalisinin ziynetlerini gi­yerek içtima' ettikleri bir gün olup zengin ve fakir o günde içtima' edecekleri için Hz. Musa o günü ve o günde içtimain gayet neşeli olan kuşluk vaktini ta'yin etmiştir ki zengin, fukara, yerli ye ya­bancı hep bulunsunlar ve yakından hâdiseyi ve galebe kimin ye­dinde olduğunu görsünler ve etrafa haberler dağılsın, Firavun'un hâdiseyi saklamaya mecali bulunmasın, hakikat nefs-i Mısır'da te­zahür ettiği gibi etraf-ı memlekete dahi şayi' olsun ve hiç kimse­nin şüphesi kalmasın.[21]

 

Vacip Tealâ sahirlerin müşaverelerinden sonra Firavun ve ce­maatinin, sahirleri teşci' eylemek ve cesaret vermek için irad ettik­leri nutuklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i içtim âda sahirler ve sair halk toplanıp meydan-ı mu-araza ya girişileceği zaman Firavun ve eşraf-ı memleket nutuklar irâd ettiler ve dediler ki »Ey Nâs! Şu sizin gördüğünüz iki şahıs muhakkak sahirlerdir, sihirleriyle sizi topraklarınızdan çıkarmak isterler.»]

[«Ve sizin indinizde cemi' mezahipten efdal olan mezhebinizi gidermek ve kendi mezheplerini yerine ikame etmek murad eder­ler» demekle halkın asabiyetini celbe çalıştılar.]

[«Musa ve biraderinin maksatları bu olunca siz hilenizi ve sihrinizi ceme d in, sonra toplu olarak saf beste halinde gelin.»]

[«Ve bu gün âlî olan kimse muhakkak fevz ü necat bulur. Zi­ra; düşmandan kurtulur ve memlekete sahip olur» dediler.]

Yani; Firavun ve vüzerası sahirlere hitaben «Musa ve Harun iki sahirlerdir, kendilerinin icâd ettikleri sihirlerle halkın gözünü boyayıp aldatmak isterler ve sihirlerinin, rabları tarafından muci­ze ve kendilerinin resul olduklarını iddia ediyorlar. Bundan mak­satları; sihirleri sebebiyle sizi âba ve ecdadınızdan mevrûs olan arz-ı Mısır'dan çıkarmak ve sizi me'lûf olduğunuz vatanınızdan çı­kardıktan sonra Mısır'ı istilâ etmek ve sizin efdal olan din ve mez­hebinizi gidermek, âdet-i seniyeniz ve mertebe-i uzmânızdan sizi mahrum edip şeref ve haysiyetinizi ibtâl ve Benî İsrail'i sizin mer­tebenize çıkarmak ve onları memleketin eşraf ve a'yânı kılmak ve sizi onların mertebe-i mezelletine indirmek ve onları efendi,, sizi hizmetkâr yapmakdır» demekle halkın ve bilhassa sahirlerin ga­zaplarını tahrike ve kanlarını galeyan ettirmeye çalıştılar. Çünkü; hîn-i muhasamada herkes kendi tarafının hamiyyetini tahrik ve şe-ceate sevkedecek makalelerle teşvik ve kendilerinin kuvvetinden ve hasımlarının za'fmdan bahsetmek âdettir, dediler ki «İşte şu söy­lemiş olduğumuz sözleri dinledinizse sihrinizin esbabını hazırla­yın ve bir araya cemedin ki noksan bir şey kalmasın, sonra müc-temî' olarak safla gelin. Zira; cem'i gafîrle gelmekte mehabet zi­yade olduğundan hasmın ilzamı kolay olur» demekle sahirlerin programlarını tanzim ettiler ve en nihayet dediler ki «İşte bu gün son gündür. Zira; bu gün galebe eden kimse fevz ü necat bulacak ve düşmanından kurtulacak ve memlekete sahip olacaktır» Fira­vun ve vükelâsı bu sözleriyle son derece sa'yolunmasına işaret et­tiler. .

MüsIâ : Emselin ism-i tafdil müennesidir ve efdal mana­sınadır. Yani; «sizin indinizde efdal olan dininizi giderip kendi din­lerini izhâr etmek isterler», demekle halkı din hususunda gayrete sevketmişlerse de kudretullah'a karşı tesiri olmamıştır.

Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran bu kelâmı irâd eden sahirler olmak muhtemeldir. Buna nazaran âyet sahirlerin gizle­dikleri hafî müzakerelerini tefsir ve beyandır. Şu halde manâ-yı âyet: [Sahirlerin bazıları bazılarına suret-i hafiyyede dediler ki: «Bunlar iki sahirdir. Sihirleri sebebiyle sizi vatanınızdan çıkarmak ve cemi edyândan efdal olan dininizi ibtâl etmek isterler. Şu halde siz bütün kuvvetinizi cemedin ve bir kitle-i vahide olarak gelin.

İşte bu gün galip olan kimse felah bulacaktır.»] Bunun içindir ki bu tedbirin son tedbir olduğunu ve bununla muvaffak olamazlarsa bundan sonra felah ümidi kalmadığını izhar etmişlerdir. Her kimin kelâmı olursa olsun Musa Aleyhisselâm'dan nâsı.tenfirde mübalâ­ğa ettiler. Çünkü; insanların vatanını sevmesi cibillîdir. Binaena­leyh; vatanından ihraç etmek gibi insana ağır bir şey olmadığın­dan gerek Firavun ve gerek sahirler Musa Aleyhisselâm'dan ten-fir için ahaliye «Sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dediler. İkinci merrede din ve mezhep meselesini ortaya attılar. Zira mezheb in­sanların gayretini tahrik etmekte vatandan daha ziyade müessir­dir. .Binaenaleyh; «mezhebinizi ibtal etmek isterler» demekle nâsın Musa ve Harun (A.S.) a nefretlerini celbe çalıştılar. Yahut tarîkatla murad; Memleketin önde geleni, eşraf ve a'yânıdır. Bi­naenaleyh; «sizin büyüklerinizi mahvetmek isterler» demekle hal­kı galeyana şevkettiler. Çünkü; memleketin eşraf ve a'yânı sair ahaliye muktedabih olduklarından a'yân, ahalinin sülük edecek­leri tarikat nıesabesindedirler. Binaenaleyh tarikat; a'yân manâ­sına da olabilir.[22]

 

Vacip Tealâ sahirlerle   Musa Aleyhisselâm    içtimâ' ettikten sonra vuku' bulan macerayı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Meydan-i muarazada halk içtimâ' edip Firavun ve sair eşraf sahirler i teşci' için nutuklar irad edince sahirler «Ya Musa! Emr-i hal ü şan ya senin asayı yere atmaklığın veyahut bizim evvelâ asalarını yere atan kimselerden olmamızdır. Bu ikiden hangisini ihtiyar edersen irade senindir. Binaenaleyh; ya sen başla veyahut biz evvel başlıyalım» dediler.]

[Musa Aleyhisselâm «Belki evvel siz asalarınızı ve iplerinizi yere koyun, başlayın» dedi.j

[Sahirler sihirlerini meydana koyunca onların ipleri ve asa­ları sihirlerinden neş'et ederek Musa Aleyhisselâm'a sa'yeder ve hareket eder oldukları tahayyül olundu ve her birerleri yılan gibi yürür göründü.]

[Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm korktu ve korkusunu nef­sinde gizledi.]

[Biz Azimüşşân «Ya Musa! Korkma. Zira sen; onlardan â'lâ ve onlara galebe edeceksin» demekle korkusunu izale ettik.]

Yani; yevm-i muayyende sahirler ve bütün halk içtimâ' edin­ce hakaret kastıyla sahirler «Ya Musa; ya sen at elindeki asayı, hünerini icra et veyahut biz evvel atalım, hünerimizi icra edelim. Zira; bizim için ikisi müsavidir. Bu kadar halk, Firavun ve vüke­lâsı hep bizimle beraberdir. Senin biraderinden başka muin'in yok­tur. Elbette bu cem-i gafîr sana galebe eder» dediler. Musa Aley-hisselâm «Belki siz evvel hünerinizi icra edin» dedikten sonra on­lar iplerini ve asalarını yere koydular bir de görüldü ki onların ip­leri ve asaları sihrettikleri için Musa Aleyhisselâm'ın gözüne o asalar ve ipler sa'yediyorlar gibi tahayyül olundu. Hatta dereler, tepeler yılanla doldu gibi göründü. Çünkü sahirlerin adedi pek çok olduğundan sihirleri bir çok yer ihata etti.'Bu hali tehayyül edin­ce Musa Aleyhisselâm nefsinde arız olan korkuyu gizledi ve biz korkusunu izale için «Korkma ya Musa! Sen onlara galip olacak­sın» dedik.

Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran sahirler, Hz. Musa'nın nezaketine ve onlara şefkatine bakarak kemal-i ede­be riayet suretiyle evvel ilkaa etmesini teklif ettiler, Musa Aleyhisselâm da onların edebe riayetlerine mukabele ederek evvelen ibrâz-ı meharet etmelerini sahirlere emretti.

Sahirler asalarını ve iplerini zeybakla cilaladıkları için güne­şin harareti te'sir edince civanın tesiriyle hareket eder gibi görün­düğünden Musa Aleyhisselâm'a mukteza-yı beşeriyyet korku arız olmuştur velâkin korkusunu sakladı. Yahut Musa Aleyhisselâm'ın korkusu; sahirler, halkın gözünü boyamakla işin anlaşılmasını iş-kâle düşürmeleri hatırına geldiğinden idi.

Fahri Râzi'de beyan olunduğu veçhile Musa Aleyhisselâm'ın onlara sihirlerini ilkaa etmelerini emretmesi, sihirle emretmek de­ğildir, belki sihri ibtâl ve hakkı izharla emirdir. Çünkü Musa Aley-hisselâm'ın Mu'cizesini izhâr onların sihirlerini ilkaa etmelerine muhtaç olduğundan onlara «İzhâr edin hünerinizi, görün benim mu'cizemi» demektir. Şu halde sihirlerini ilkaa ile emir; masiyetle emrolmaz. Zira; hakki izhar için emirdir.

Sahirlerin adedinde bir çok ihtilâf varsa da âyette sahirlerin kesretine delâlet var lâkin adede delâlet yoktur. Çünkü; âyette sahirler cemi' siğasıyla geldiğinden bir eem-i gaîîr olduğuna delâ­let eder.      

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a arız olan havfi izale ve ga­lebe edeceğini te'kidâtla beyan buyurdu. Çünkü; bu cümlede edât-i te'kitten nin bulunması, zamirin tekerrürü, haberin ma'rife olması ve açıktan galebeye delâlet tden ulüv kelimesinin ism-i tafdil siğasıyla gelmesi muhakkak.galebe edeceğine delâlet ettiğin­den taraf-ı İlâhîden Musa Aleyhisselâm'a emniyet-i kâmile veril­miş ve sabr ü sebatında devamı tavsiye olunmuştur.[23]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a kuvvet-i kalb verdikten son­ra mu'cizesini izhar etmek zamanı geldiğini beyanla izharını em­rettiğini beyan zımnında buyuruyor.

(Cenab-ı Hak Hz. Musa'ya hitaben «Kalbin mutmain olduk­tan sonra ya Musa! Sağ elinde bulunan asanı yere kemal-i cüret ve şeceatle at. Asla korku olmadığı gibi salabetine tezelzül arız olmasın, asanı bilâ perva yere koyunca sahirlerin bilcümle sihir­lerini lokma etsin yutsun. Zira; onların yaptıkları suretler ve tem­siller sahirin hilesi kabilindendir. Binaenaleyh; asla itibar yoktur. Zira; sahir herhangi mekânda sihrini getirse yanında muavin gerek bulunsun gerek bulunmasın hiç bir sahir felâhyâb olamaz» buyur­makla Musa Aleyhisselâm'a cesaret verdi.]

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette asanın alelade asalardan olmayıp belki beşer için künhüne vakıf olunmadık bir takım mübhem, acayib eserlere tabi' asa-yı muazzam olduğuna işaret ve şanına ta'zîm için ibhâma ve ta'zîme delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani, «Ya Musa! Sahirlerin sihrinin çokluğuna bakma. Zira; senin elinde bulunan asa her ne kadar bir tane ise de kudret-i ilâhij^e ile onların cümlesinden bü­yüktür. Binaenaleyh onları yutacaktır, Sen telâş etme, hemen yere bırak» demektir.

Emr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm kemal-i şeceatle asa-yı mübarekesini yere bırakınca büyük bir ejderhâ olarak sa­hirlerin iplerini ve asalarını yuttu, ortada hiç bir şey kalmadı. Mu­sa Aleyhisselâm asayı eline aldı halet-i asliyesine avdet etti ve o kadar sahirlerin alet ve edevatlarını yuttuğu halde sabıkta görü­len cismine asla bir büyüklük arız. olmadı.[24]

 

Vacip Tealâ sahirlerin bu, ancak alâmât-ı ilâhiyeden olup sihir olmadığını bilince derhal imana müsâreatle secdeye kapandıkları­nı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm'ın mu'cizesi olan asadaki mehabet ve hal-i garabeti görünce zaman fevt etmeden sahirler Allahü Teaâl'ya secde eder oldukları halde yere atıldılar ve asanın ayât-i Ilâhîye-den acîb bir mu'cize olup sihir olmadığını bildiler ve «Biz Harun ve Musa (A.S.) m Rabbma iman ettik», demeleriyle imanlarını izhar ettiler.]

[Sahirler secde edip imanlarını izhar edince Firavun sahirlere hitaben «Ben size izin vermeden evvel Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa sizin şol büyüğünüzdür ki o size sihir ta'Hm etti» demekle halka karşı    sahirleri itham    etmek istedi,    tehdide başladı]   ve dedi ki:

[«Sizin haliniz bu olunca elbette ben sizin elinizi, ayağınızı muhalif olarak yani birini sağından diğerini solundan keserim, el­bette âleme ibret için sizi hurmanın dallarına asarım ve siz Musa'­nın Rabbı ile benden hangimizin azabı şiddetli ve daha ziyade de­vamlı ve bakaası daha fazla olduğunu bilirsiniz» demekle üç ci­hetten tehdit etti.]

Yani; Musa Aleyhisselâm'm mu'cizesini görünce sahirler ta-raf-ı İlâhîden olduğunu idrak ettiler. Hemen vakit geçirmeden ke-mal-i tevazu' ve ihlâsla secdeye kapandılar ve «Biz Harun ve Mu­sa'nın Rabbına iman ettik» demekle Firavun'un itaatmdan çıkı-verdiler, satvet ve saltanatından asla perva ve endişe etmediler. Firavun, sahirlerden bu hali görünce sahirleri tevbih ve tekdir ta-rikiyla «Siz Musa'ya iman ve sihrini teslim ettiniz. Ben size izin vermeden evvel imanınız hakkınızda büyük cinayettir, bu cinayeti irtikâbınızla benim indimde tahakkuk etti ki Musa size sihir talim eden üstadınız ve büyüğünüzdür. Tenhada ittifak ettiniz bu muaraza meydanına gelmenizin sizin beyninizde muvazaadan ibaret olduğu anlaşıldı. Hâl böyle olunca elbette ben sağ elinizi ve sol ayağınızı muhalif surette muhakkak keserim ve sizi hurma ağacı­nın dallarına günlerce asarım. Fikrinde bana hıyanetlik olanlara ibret olsun, siz onun Rabbının azabından korkunuza binaen iman ettiniz. Elbette siz bilirsiniz; benimle Musa'nın Rabbından hangi­miz azap yönünden şiddetli ve devamlıdır» demekle sahirleri ve sahirler gibi kalbinde imana meyli olanları tehdit etti.

Sahirler asa-yı Musa'nın yılana kalbolunmasının nıu'cize oldu­ğunu ne ile bildiler?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirler dört şeyle bildiler:

Birincisi; Asanın hareketiyle, bildiler. Çünkü; asanın hareketi harikulade olarak hileyle mümkün olmadık bir surette zuhur etmiştir.

İkincisi; hileyle mümkün olamıyacak bir raddede asa­nın cesamet peyda etmesi kudret-i İlâhîyeyle* olduğunu bilmişler­dir.

Üçüncüsü; Asada göz, kulak, ağız ve burun zuhur et­miştir ki hileyle gösterilir bir şey olmamasıyla bilmişlerdir.

Dördüncüsü; Asanın; onların aletlerini hep yutmakla beraber halet-i asliyesine avdetinde cüssesine asla cesamet arız olmamasiyle bilmişlerdir. Binaenaleyh; sahirler fejın-i sihrin taba-ka-i ûlâsında olup Musa Aleyhisselâm yedinde zuhur eden harika fenn-i sihrin halici olduğunu bildiklerinden derhal iman ettiler. Sahirler bu halet-i acibeyi görünce şek, tereddüt ve teallül etme-, den hemen tâih ü müstağfir olarak secdeye süratle kapandıklarım-

beyan için sür'ate delâlet eden kelimesi varid olmuştur.

Firavun'un rübûbiyet da'vasında bulunduğu için sahirler Ha­run'la Musa'nın Rabbına iman ettiklerini beyanla Firavun'un rü-bûbiyetini inkârlarına işaret ettiler.                      

Sahirlerin Firavun'a karşı bilâ perva, mele-i nasta iman edi-vermek-ini Firavun görünce sair ahalinin sahirlere iktidâ etmele­rinden korktuğu için ahaliyi iğfal ve zihinlerini teşvişe müsâreat etmek düşüncesiyle sahirleri ithama kalkıştı ve dedi ki «Siz benden izin almadan iman ettiniz. Zira; Musa sizin büyüğünüz ve üs-tadmızdır. Şu halde imanınız hakiki değildir. Tenhada vaki' olan bir ittifak neticesidir, yoksa sizin gösterdiğiniz gibi Musa taraf-ı İlâhîden Resul değildir» demekle halka karşı sahirleri lekelemek ve itham etmek istedi ki sahirlerin imanı halka te'sir etmesin, Fi­ravun bu şüpheyi irad ettikten sonra tehdide kalkıştı ki sahirleri imandan ve başkalarını iktidadan tenfîr etsin. Halbuki sahirler asanın hakiki bir yılana tebeddül edip ecsamm tağayyüründen sâ-niin vücuduna ve Hz. Musa'nın yedinde zuhur etmesiyle risaletine istidlal ederek derhal kemal-i tevazu' ile ubudiyeti lâyıkıyla eda­dan ibaret olan secdeye kapanıp bir çok mükâşefâta nail oldukları cihetle imanlarından dönmek ihtimali bulunmadığına binaen Fi-ravun'un tehdidinin asla te'siri olmamıştır.[25]

 

Vacip Tealâ Firavun'un tehdidinden sonra iman eden sahirle­rin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un tehdidine karşı sahirlei «Ya Firavun! Biz sizi Mu­sa'nın beyanatından olarak getirdiği şey üzerine ve bizi halkeden Halik üzerine seni ihtiyar edemeyiz ve onlar üzerine elbette seni tercih etmeyiz. Binaenaleyh; bizim hakkımızda hükmedeceğin şey her ne ise onunla hükmet» dediler.]

[«Zira sen; ancak şu dünyada hükmedersin. Çünkü; âhirettc hükmün nafiz olamaz.»]

[«Biz Rabbımıza iman ettik ki bizim günahlarımızı ve sihir­den olarak senin bizi icbar edip ikrah üzere işlettiğin şeyi mağfi­ret etsin.»]

[«Halbuki Allahü Tealâ herkesten hayırlı ve bakîdir.» Zira; sevap ve ceza cihetinden hayırlı ve azap cihetinden ebedidir] de­mekle Firavun'a katî cevab verdiler.

Yani; Firavun'un tehdidine karşı sahirler dediler ki «Ey Fira­vun! Asa-yı Musa ve yed-i beyzâ gibi kudret-i İlâhîyeye delâlet eden mu'cizâttan bize gelen hak ve hakikat şu ki, bizi halkeden Allahü Tealâ üzerine senin gibi asiyi elbette tercih etmeyiz ve ter­cih etmiyeceğimizi bizi halkeden Hallâka yeminimizle te'kîd ve takviye ederiz. Şu halde sen hükmedeceğin veçhile hükmet, işli-yeceğini işle, bildiğini elinden koyma. Bizim için imandan dön­mek yoktur. Sen ey Firavun! Ancak bu dünyada hükmedersin. Zi­ra; hükmün dünyada nafizdir, âhirette te'siri yoktur. Dünyâ ise fânî ve her zaman zevale ma'ruz olduğundan azabının ehemmiye­ti yoktur, bilcümle günahlarımızı ve senin bizi Öğretmek ve amel etmek üzere ikrah ettiğin sihirden hasıl olan hatayı mağfiret et­mesi için enva'ı ni'metleriyle bizi terbiye eden Rabbımıza iman et­tik, dönücü değiliz. Zira; imanımız senin dediğin gibi sahte ve mu­vazaa değildir, belki delâil üzere ibtina edilmiş sabit ve muhakkak bir imandır. Zira; bizim iman ettiğimiz Allahü Tealâ senden ve cümle- masivâdan hayırlı ve bakidir, asla zeval yoktur».

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sahirlerin imanlarının illeti; kendileri için zuhur eden hakikat ve mu'cizât-ı Musa'dan fehmet-tikleri emr-i âhirettir. Firavun'un onlara vaadi mücerret umur-u dünya olduğundan âhireti dünyaya değişmiyeceklerine işaret et­mişlerdir. Çünkü; menafi-i dünya menafi-i dhirete hiç bir zaman muadil olamaz. Binaenaleyh; sahirler «bizim maksadımız; seâdet-i âhirettir, fânî olan hayat-ı dünya değildir. Dünyaca endişemiz yok­tur. Bildiğin elinde, istediğini işle. Zira; âhiret için dünya zararını ihtiyar etmek bizim için ehvendir» demekle Firavun'u red ve emelinden me'yus ederek iki zarar cemolduğunda ehvenini ihtiyar ka­idesine tevfik-ı hareket etmişlerdir. Sahirler sebkeden hatalarını ve Firavun'un ikrah ve icbar ettiği sihirden neşet eden günahlarını Rablarının mağfiret etmesi için iman ettiklerini beyan ettiler ki imanlarının mağfiretlerine sebep olacağını beyandır.

Fahri Râzi'de .beyan olunduğuna nazaran Firavun'un ikrahın­da dört ihtimal vardır:

. Birincisi; O zamanda sihir meşhur olduğundan padi­şahlar sihir ta'lim etmek, için reayadan bir kısmını ayırırlar sihir öğrenmesine icbar ederler ve taallüm ettikten sonra talim etme­lerine cebrederler ve kendi memleketlerinde en ziyade mahir sa­hirler bulunmasiyle iftihar ettiklerinden Firavun da sahirleri bu minval üzere cebrettiğini ve sihri kendi ihtiyarlarıyla talîm ve te-allüm etmediklerini sahirler beyan ettiler.

İkincisi ;' sahirlerin büyükleri yetmiş iki kişiden ibaret olup ikisi kıbtî, yetmişi Benî İsrail'dendi. Firavun'a «Musa'yı uyur­ken bize göster» demeleri üzerine Firavun Musa Aleyhisselâm'ı uyurken gösterdi ve gördüler ki Musa Aleyhisselâm'm asası bek­liyor. Sahirler «Musa sahir değildir. Zira; sahirin sihri uyku ha­linde batıl olur. Musa'nın asası ise uyku halinde maharetini icra ediyor. Buna muaraza mümkün değildir» demişlerse de Firavun muarazaya ikrah ve icbar etmiştir. Binaenaleyh; sihri icraya cüret­leri kendi ihtiyarlarıyla olmayıp Firavun'un icbarıyla olduğunu be­yanla sihirden nefret ettiklerini, Firavun'un cebâbireden bir zalim gaddar olduğunu beyanla tevbih etmişlerdir.

Üçüncüsü; sahirler etraf-ı memleketten kerhen cemo-lunmuşlardır.

Dördüncüsü; Padişahın emri ikrahtır. Sahirler «biz gönlümüzle gelmedik, senin da'vetine icabetle kerhen meydan-ı muarazaya atıldık» demek istediler. Şu halde sahirler Firavun'u tekdir ve halka karşı terzil etmişlerdir.

Sahirler bir saat evvel Hakka muaraza ederken bir saat sonra Firavun gibi bir gaddara mukabele ederek meziyyet-i merdânele­rini meydan- koymakla   seadet-i ebediyyeye nail oldular.   Firavun'un sahirlere tehdidini ikâ' ederek ihlâk edip etmediğine dair âyette sarahat yoktur.[26]

 

Vacip Tealâ sahirlerin kelâmını beyandan sonra evvelen kâfir­lerin ve saniyen müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Halü şan eğer bir kimse Rabbısma günahkâr olarak gelirse onun için Cehennem vardır. Zira; tevbe etmeden huzur-u barîye cürmüne devam ederek gelince Cehennem ona ve emsaline mah­sustur.]

[O mücrim Cehennemde vefat etmez ki istirahat etsin, intifa' edecek hayatı olmaz ki telezzüz etsin.] Çünkü; ölüm olsa, ölür azaptan kurtulur. Hakiki hayat olsa Cehennemde olmaz, hayatın­dan istifade eder. Gerçi Cehennemde hayat vardır velâkin intifa etmediğinden yok menzilindedir. 

[Eğer bir kimse Rabbısma mümin olduğu halde gelir ve mu­hakkak amcl-i salih de işlemiş olursa işte onlar için âlî dereceler vardır. Zira; imanla Cennete ve amel-i salihiylc derecelerine nail olur.]

[O dereceler ki ikamete mahal olan adin Cennetleridir, o. Cen­netlerin altından nehirler akar, müminler o Cennetlerde ebedi ka­lacaklar ve derecelerinde arzuları veçhile istirahat edeceklerdir.]

[îşte şu evsafı beyan olunan Cennetler habibimî Günahlardan temizlenen kimselerin cezalarıdır.] Zira; günahlardan temizlendik­leri için ezadan ve her türlü fenalıktan tahir olan Cennetler onla­rın mahalleridir. Çünkü temiz mahal; temiz kimselere lâyıktır.

Yani; hal ü şan, bir kimse Rabbısına enva-ı küfrü ve zulmü ihtiyar ederek gelirse onun için Cehennem vardır, o kimse Cehen­nemde vefat edip ölmez ki azaptan kurtulsun ve diri dahi olmaz ki hayatından istifade etsin. Şu halde ebedi azap içinde kalacaktır.

cümlesi neticeyi ve bilcümle mücrimlerin halle­rini beyandır ve takriri şöyledir : Meselâ, Zeyd-i âsî için Cehennem vardır. Zira; Zeyd-i âsî Rabbma mücrim olarak geldi. Rabbına mücrim olarak gelen kimse için Cehennem vardır. Şu halde zeyd-i âsî için de Cehennem vardır. Binaenaleyh; Cehennem; bilûmum âsîlere şamildir.

Bir kimse enva-ı nimetiyle terbiye eden Rabbma iman edici ve muhakkak amel-i salih işlemiş olduğu halde gelirse işte o mü-min-i salihler için âlî dereceler vardır kî o dereceler altından ne­hirler cereyan eden adin isminde Cennetlerdir ve o Cennetlerde ehl-i iman ebedî kalıcılardır ve şu evsafı haiz olan Cennetler gü­nahtan nefsini tathîr eden kimsenin cezasıdır. Yani; Rabbma kusur edenler için ebedî Cehennem olduğu gibi iman ve amel-i salih işli-yenler için dahi ebedi Cennetler vardır ki o Cennetler ferahfezadır ve bu Cennet nefsinin zekâtı olan kelime-i tevhide devam edenle­rin cezasıdır. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'nın azabının ebedî ve Cennetinin bakî olduğunu tahkik için sevkolunmuştur, mücrimin halini beyanda takdim; azabının eşed olduğunu beyanla Firavun'u - redde müsareat içindir. Dere-cât-ı âliyât; imanla amel-i salihi cemedenler için olunca âlî olma­yan derecelerin ehl-i imandan günah sahiplerinin olacağına âyet delâlet eder.   

Cehennemde ölüm yoktur velâkin hayat vardır. Fakat intifa' edecek bir hayat olmayıp lezzât-ı hayattan mahrum, ebedî mahzun ye derekât-ı Cehennem ile hayatı memattan daha aşağı olmayıp azapla imrar-ı evkât edeceğinden Cehennem'de hayat yok mesabe­sine tenzîl olunarak Cehenneme giren kimse ölü olmadığı gibi diri de olmaz denilmiştir.[27]

 

Vacip Tealâ Musa- Aleyhisselâm'la Firavun beyninde vaki' olan mübahaseleri beyan ettikten sonra Musa Aleyhisselâm'a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasına dair emrini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki biz Musa (A.S.) m zahi­rini ve batınmi tehzîb ettikten sonra vahyettik ve dedik ki «Sen geceyle kullarımı al, Mısır'dan hareket et ki sen ve kavmin düş­manınız olan Firavun'un şerrinden halâs olasınız düşman sizi ta­kip edip arkanızdan geldiğinde senin için umur-u muazzamada bir çok âsâr-ı garibelerini gördüğün asayı denize vurup kullarım için denizde kuru olduğu halde yol aç ki deniz sizin mürur u ubûrunuza mani olmasın. Sen düşmanın idrakinden ve denize garkolmaktan korkma.] Zira; Firavun sana yetişemediği gibi deniz dahi size za­rar etmiyecektir. Binaenaleyh; denizden açılan yollardan sen ve kavmin büâ perva gidin» demekle Musa Aleyhisselâm'a vahyile yol tedarikini emrettik.

Vacip Tealâ âyetin mazmununa ihtimam için kasemle ibtidâ ve Firavun'un ef'âli kabîh ve Benî İsrail'in halleri merhamete şa­yan olduğuna işaret için zatına muzaf kılarak merhameti müş'ir olan ibâd lafzıyla ta'bîr buyurmuştur.

Firavun'un ve kavminin alelacele haberleri olup mümâneat etmemeleri için Vacip Tealâ geceyle Mısır'dan çıkmalarını emret­miş ve yolda emniyet-i kâmile olduğunu dahi beyan buyurmuştur.[28]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a çıkmak emrini verdiğini beyandan sonra Firavun'un Benî İsrail'in arkasını takip ettiğini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun askeriyle beraber Benî İsrail'in arkasını takip etti. Deryadan onları ihata eden azîm su ihata etti. Firavun kavmini idlâl etti, kendi doğru yola vasıl olamadı, kavmini irşâd edemedi.]

Yani; ernr-i İlâhîye imtisalen Musa Aleyhisselâm evvel gecede Benî İsrail'le beraber Mısır'dan hareket etti. Ertesi sabah Firavun'­un haberi olunca asker topladı ve diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile askerini teşci' için nutuklar irâd etti. Takibe karar veril­dikten sonra Firavun ve askeri kemal-i kibr ü azamet ve gururla Benî İsrail'e ittiba' ettiler ve deniz kenarında arkadan yetiştiler. Musa Aleyhisselâm'm denizden yol bulup geçmesini görünce Musa Aîeyhisselâm'm mu'cizesi olduğunu derhatır etmeden Benî İsmail'in arkasından ulaşmak hülyası galebe ederek hemen denizde açılan yollara hücum ettiler ve hepsi dahil olunca dağlar gibi iki tarafa yığılmış olan su onları ihata etti ve ihata eden suyun şiddetini Al-lahü Tealâ bilir. Firavun kavmini idlâl etti, yoldan çıkardı ve ta-rîk-ı necata irşad edemedi, kendi de hidayete vasıl olamadı.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Benî İsrail bayram bahanesiyle kıbtîlerin hulliyatlarını tamamen almış götürmüşlerdir. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Firavun'un kav­mini dünya ve âhiret rezil ve rüsva ettiğini, metalib-i diniyye ve dünyeviyyeden hiç bir maksada isal edemediğini beyan buyurmuş­tur. Yusuf (A.S.) in vasiyyeti üzerine beraberlerinde Yusuf Aleyhis­selâm'm tabutunu da alıp götürdükleri mervidir. Çünkü; Yusuf Aleyhisselâm Mısır'dan Benî İsrail'in bir cemiyetle hareket ettik­lerinde cenazesini götürmelerini vasiyyet etmiş ve Mısır'dan hare­ketlerine emr-i İlâhî vürud edince, Yusuf Aleyhisselâm'ın vasiy-yetini yerine getirmek üzere kabrini bir ihtiyar hatunun tarifi ile bulup tabutunu beraber götürmüşlerdir. Deniz on iki kabileye göre on iki yol olup her yolun arasında olan dağlar gibi sudan her ka­bile birbirini görüp hallerine muttali* oldukları dahi rivayet olun­maktadır. Şu halde rehber-i sadıkın dâmenine iltica eden ehl-i tâ-atin daima necat bulacakları ve rehber-i sadıkın emrinden inhiraf edenlerin daima helake ma'ruz oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip Tealâ Firavun'un garkla ihlâk olunduğunu ve Benî İs­rail'in halâs olduklarını beyandan sonra Benî İsrail üzerine vaki' olan ni'metlerini ta'dât etmek üzere buyuruyor.                    

[Ey Benî İsrail! Biz liıtf u keremimiz ve nazar-ı rahmetimizle sizi muhakkak düşmanınızdan kurtardık ki o düşmanınız muddct-i medide size kahr u galebe, zulm ü taaddî ile musallat olmuştu. Onun yed-i esaretinden size necat vermekle mazarratını üzeriniz­den kaldırdık ve size Tûr dağında yümn ü bereket canibini vaadet-tik ki vaki olan taksiratınızı affettik ve arz-ı Tihdc hasıl olan mi-han ü meşakkatlerini menn ü selva inzaliyle üzerinizden defettik ve bizim sizi merzuk ettiğimiz rızkınızın tayyıbâtından 'yiyin de­dik.]

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan vaa'd-i İlâhî Hz. Musa'ya ise de vaadin menafii Benî İsrail'in umu­muna feyezan etmesine mebnî vaad-i İlâhî cümlesine nisbet olun­muştur. Çünkü bir Nebiye vaad; ona tebaiyetle nebinin ümmetine vaattir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Benî İsrail'e ni'metlerini ta'dât buyurdu. Çünkü; insan için ni'metin esa­sı; ikidir: Birincisi,; def-i mazarrat, İkincisi; celb-i menfeattır. Def-i mazarrat isâl-i menfeat üzerine mukaddem olduğu cihetle Vacip Tealâ Firavun'un şerrinden necatla mazarratlafını def ettiğini isâl-i menfeat üzerine takdim, badehu menfeat-larını beyan buyurmuştur. Ancak menfeat de ikidir ki biri men-feat-ı diniyye, diğeri menfeat-ı dünyeviyye olup Tûr dağında nıe-nafi-i diniyye ve ahkâm-ı şer'iyelerini cami' olan Tevrat-ı şerifin nüzulünü va'dettiği gibi menfeat-ı dünyeviyye olarak menn ü sel­vanın nüzûlüyle de yiyecek ve içeceklerini temin ettiğini beyanla dünyevî ve uhrevî ihsan ettiği ni'metleri beyan etmiştir.

Benî İsrail denizi geçip Firavun'un helakini gördükten sonra Musa AZeyhisselâm'a «Sen bize feraiz-i İlâhîye ve ahkâm-ı şer'iy-yeyi cami' kitabın nazil olacağını vaadetmedin mi?» demeleri üze­rine Musa Aleyhisselâm yetmiş kişiyi intihabla beraberinde Tûr'a gidip münâcaatta bulundular. Allahü Tealâ Tevrat'ı ihsan etti.

Mısır'dan Şam'a giden kimsenin Tur dağı sağında kaldığı için canib-i eymen denilmiştir, yoksa hakikatta Tur dağının sağı ve solu yoktur.

Menn; ağacın yaprağı üzerine yağan tatlı ve selva; Benî İsrail'e etini yemek için verilen kuştur. Benî İsrail arz-ı Tîh'te açlıktan zahmet çekmeye başlayınca Vacip Tealâ Musa Aleyhises-lâm'm duası üzerine Benî İsrail'e kifayet edecek kadar tatlı ve kuş inzal eder, onlar da kifayet miktarı devşirir teayyüş ederlerdi. Dünya ni'metlerinin me'külâta müteallik olanları esas i'tibariyle ikidir. Biri tatlı, diğeri tuzlu olup bunların en â'lâsı bal ile et oldu­ğu cihetle Cenab-ı Hak Benî İsrail'e »verdiğimiz rızkın güzellerinden

ve halâlinden yiyin» buyurmuştur. Çünkü; ve ya insan eli değmeyip hukuk-u ibâd tealluk etmediğinden dünyada hem helâl hem de gayet lezîz rızık olduğuna işaret buyurmuştur. Ekletmekle emir; ibâha içindir, vücûb için değildir. Binaenaleyh;ve den ekletme!? mubah idi, vacip değildi.[30]

 

Vacip Tealâ ihsan etmiş olduğu rızıktan yemelerini emirden sonra isyandan nehyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor

[Ey Benî İsrail! Size verdiğim rızıkla birbirinize zulümle ve şükrünü ihlâl etmekle tuğyan etmeyin ki sizin üzerinize gazabım nazil olmasın. Eğer tuğyan ederseniz gazabıma müstehak olursu­nuz.] Binaenaleyh; üzerinize gazabım nazil olur.

[Eğer bir kimse üzerine gazabım nazil olursa muhakkak o kim­se helak olur. Zira; haviye isminde Cehenneme müstehaktır.]

[Halbuki ben şirkten tevbeyle iman eden ve amel-i salih işli-yen kimseyi tamamiyle ve kemaliyle mağfiret eder geçmişte işle­diği günahlardan mesul etmem.]

[Tevbeyle iman edip amel-i salih işledikten sonra istikamet üzere ihtida etti.] Yani yoluna devam etti. Çünkü; istikamette de­vam edince bizim mağfiretimiz onunla beraberdir.

Yani; Ey Benî İsrail! Siz Allah'ın tayin ettiği hududu tecavüzle ni'metimizi mahallinin gayrıya ve masiyete sarfla zulüm etmeyin ki gazab-ı ilâhiyem üzerinize nazil olmasın. Bir kimse ki gazab-ı ilâhiyem onun üzerine nazil olursa muhakkak helak olmuştur. Çünkü; derecei itibardan ve mertebe-i kurbiyetten sakıttır, kusu­rundan tevbeyle dergâhımıza rücû ederek iman etmek vacip olan şeylere iman ve amel-i salih işleyip sonra hidayet üzere istikamet eden kimseyi elbette ben mağfiret ediciyim. Çünkü ihlâs üzere tev-be ve iman ve imanı amel-i salihle tezyin ettikten sonra tarik-ı müstakimde sabit ve din-i İslama devamla ihtida; mağfiretimizi calibdir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu makamda tuğyânla murad; Bazısının bazısına zulmetmesidir. Buna nazaran manâyı nazım: [Bazınız bazınıza zulmetmeyin] demektir. Yahut [Merzuk olduğunuz rızıkta mubah olan miktarı tecavüzle nefsinize zulmet­meyin] demektir. Yahut [Ni'metin şükrünü ifa edin küfran-ı ni'-metle beraber helâli bırakıp harama tecavüz etmeyin] demektir. Tevbe, iman ve amel-i şalinin ayn-ı hidayet olduğu halde bun­ları beyandan sonra tekrar hidayeti beyan; hidayete devam için­dir. Çünkü; tevbeyle iman ve amelde suûbet yoktur, herkes müba­şeret edebilir. Suûbet, ancak devam ve sebat etmekte olduğundan Cenab-ı Hak mağfirete şayan olanın devam olduğunu beyan etmek üzere buyurmuştur. Çünkü imanla amel-i salihten sonra ihtida; istikamet ve ubudiyette devamdır. Yahut iman; iti-kadiyâta, amel-i salih, ameliyata, ve tevbe hatâyâstndan nedamete müteallik olup ihtida da tehzib-i ahlâk ve ahlak-% zemîmeden kalbi tasfiyeye mütealliktir. Şu halde mağfiret-i İlâhîyeye şayan olan­lar; tevbe, iman, amel-i salih işliyenler ve ahlâk-ı zemimeden kal­bini tasfiye edenlerdir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile âyette israf ve ni'mete mağruren kibr ü gururdan ve müstehak olan fukara ve zuafâdan ni'meti men. etmekten nehiy vardır. Çünkü Allah'ın ihsan ettiği ni'meti mahallinin gayrıya sarfetmek; ni'mette küfrân olduğundan gadab-ı İlâhîyi davet eder. Zira ni'mete nail olan kimse için vazife; o ni'metin şükrünü eda etmektir. Şükrü edâ olunmayan ni'met; her zaman zevale ma'ruz olduğundan sahibi o ni'metten mahrumi­yete mahkûmdur.[31]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'i isyandan nehyettiğini beyandan son­ra Hz. Musa'nın mikâta gelmesine kavminden ziyade acele ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Seni kavminden evvel gelmeye ne gibi şey şevketti? Ya Musa». Bu suale cevap olarak Musa Aleyhisselâm «Ya Rabbi bun­lar benim arkamdadırlar. Ben şevk u muhabbetimden ve kelâm-ı İlâhîni işitmeye fart-ı iştiyakımdan senin rızanı tahsil için acele et­tim» demekle i'tizar etti.]

Yani; Musa Aleyhisselâm mikâtte bulunmak üzere kavminden yetmiş kişi intihabederek Tevrat'ı ahzetmek üzere emr-i İlâhîye imtisalen Tûr canibine gidip Musa Aleyhisselâm Tûr dağında ta­yin olunan mahalle takarrub edince kendine arız olan şevk u mu­habbet üzerine kavminden ileriye sürat ettiğini inkâr olmak üzere • Vacip Tealâ «Ya Musa! Kavminden evvel seni ne gibi şey tahrik etti ki acele ettin, kavminle beraber gelirken onlardan ileriye sür'-atine sebep nedir? Münasip oları sürat etmemeliydin" buyurdu.

Musa Aleyhisselâm sualin mütazammm olduğu iki şey ki bi­risi aceleyi inkâr, diğeri acelenin sebebini sualdir. Bu ikiden inkâra itizarla cevabı takdim ederek «Ya Rabbî! Ben kavmimin bana gü­ceneceği kadar ileri gitmedim. Zira; onlar benim arkanıdadır ve aramızda az bir mesafe vardır, acele etmekten maksadım senin rı­zanı tahsil için şevk u muhabbetim, kelâmını işitmeye kemal-i iş­tiyakım, emrine imtisalle ahdimi vefaya sür'at etmektir" demekle istirhamda bulundu.

Musa Aleyhisselâm'in acelesini Nfmetullah Efendi şöyle be­yan ediyor: Musa Aleyhisselâm'in kavmine kemal-i şefkatinden hidayetlerine gayet harîs olduğu cihetle intihab ettiği yetmiş ki­şiyle Tûr civarına gelince Cenab-ı Hakkın kelâmına bir an evvel vasıl olmak ümniyyesiyle kavmine «Arkamdan gelin» demekle Cebel'in yukarısına süratle çıkar ve rüfekâsı da arkasından gelir­ler. Cenab-ı Hak bu kadarcık kavmini tekaddüm ettiğini inkârla itâb ve acelesinin sebebini suâl eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu acele üzerine itabın sebebi; ikidir      

Birincisi;   acele, nefsinde nakısa olmasıdır. Zira; her -şeyde acele mezmum olduğu gibi huzur-u manevi-i İlâhîye gelmek­te dahi mezmurndur.

İkincisi ; t Musa Aleyhisselâm'ın acelesi arkadaşları üzerine ta'zim olmasını iyhâm etmesiyle arkadaşlarının incinmek ih­timalidir. Musa Aleyhisselâm acelenin inkâr olunduğu cihete ce­vabı ehem addederek itizarını takdim ve saniyen acelesinin sebebi; kendisinin Cenab-ı Hakka şevk ve iştiyakı tahrik ettiğini ve mak­sadı rıza-yi İlâhîyi taleb etmek olduğunu ve arkadaşlarını takad­düm maksadıyla olmadığını ve bu kadarcik tekaddüm arkadaşla­rıyla musahabete mani olacağını zannetmediğini beyanla itizar et­miştir.[32]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'a «Niçin acele ettin?» dedik­ten sonra Harun Aleyhisselâm'la beraber kalan Benî İsrail içinde vaki olan hâdiseyi Hz. Musa'ya haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahii Tealâ «Ya Musa! Sen mikaata gelmek üzere kavmin­den ayrıldıktan sonra biz onları dana suretine ibadetle mübtelâ kıldık ve onları fitneye koyduk ve (Sam iri) onları idlâl etti, yol­dan çıkardı» demekle Musa Aleyhisselâm'a kavminin halini haber verdi.]

[Cenab-ı Hakkın haberi üzerine Musa Aleyhisselâm kırk gü­nü ikmâl ve Tevrat'ı aldıktan sonra kavmine gazabh ve işledikleri cinayete esef eder olduğu halde döndü geldi.]

[Kavmine hitaben Musa Aleyhisselâm «Ey Kavmim! Rabbınız size Tevrat'ı vereceğini güzel vaadle vaadetmedi mi?» demekle vaad-i İlâhîyi hatırlarına getirdi.]

[Siz bu cinayeti işlediniz de vaadi unutacak kadar üzerinizde zaman uzadı mı? Ve itikadınızı kaybedecek kadar vakit mi geçti? Yoksa üzerinize Rabbmız tarafından gazab nazil olmasını mı iste­diniz de vaadimde hulfettiniz?» Zira; siz imanınızda sebat edeceği­nizi bana vadetmiştiniz. Ne çabuk unuttunuz, vadinize niçin mu­halefet ettiniz] demekle kavmini tekdir etti.

Yani; Musa Aleyhisselâm Mikâtta bulunduğu zamanda Allahü Tealâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben buyurdu ki «Ya Musa! Sen kavminden ayrıldıktan sonra senin kavmini biz enva-ı belâya ile mübtelâ kıldık. Zira; onlar buzağı suretine ibadetle bize şirketti­ler, (Samiri) isminde biri onları idlâl etti, doğru yoldan çıkardı». Vacip Tealâ'nm şu beyanı üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i te­essüf ve gayretle gazab edici olduğu halde acele kavminin yanına döndü ve dedi ki: «Ey kavmim! Size Rabbmız güzel vaadla vaad buyurmadı mı, Tevrat'ı inzal edip ahlâkınızı tehzib ve tasfiye ede­ceğini size beyan etmedi mi? Niçin bu cinayeti irtikâb ettiniz? Al­lah'ın vaadini incâz edeceğini inkâr edecek kadar üzerinizden za­man mı geçti? Ve benim mufarakatım pek mi uzadı? Ve kırk gün zarfında tevhidden şirke nasıl intikal ettiniz? Yoksa Rabbınızdan üzerinize gazabın nazil olmasını istersiniz de onun için mi vaadime benimle muahadenize muhalefet ettiniz?» demekle kavmini tekdir ve tevbih etti ve irtikâb ettikleri cinayete tevbelerinin kabulüne çare düşündü. Musa Aleyhisselâm onlara mucizelerini izhar ederek dava-yı nübüvveti isbat ettiği halde böyle bir nebiy-yi Zişânın va­dine hulfetmeleri onlar hakkında cinayet-i azîme olduğunu kendi­lerine tefhimle tevbeye davet etti. Musa Aleyhisselâm Zilkade'nin tamamını ve Zilhicce'nin onuna kadar Tûr dağında ikametle Zil-hicce'nin onunda Mikatten avdet buyurmuştur.

Ekser Tefsirde beyan olunduğuna nazaran (Samiriy) Benî İs­rail'in (Sanıire) kabilesine mensup büyüklerinden imiş. Musa Aleyhisselâm'm komşusu ve münafık olduğundan Musa Aleyhis-selâm'm mufarakatından bilistifade altından bir buzağı sureti yaparak Benî İsrail'i idlâle tesaddî eder ve muvaffak da olur. Benî İsrail, Musa Aleyhiss elam'dan bir çok mucizeler görüp nübüvveti­ni tasdikle iman ettikleri halde azıcık bir müddet Musa Aleyhisse-lâm'dan müfarakat etmekle (Samirî) gibi bir münafığın iğfâlâtina aldanmaları ne garib bir hâldir ne acîb bir hamakattır. Fakat bu misilli hamakat insanlarda her zaman câridir. Hatta din-i İslâmda akla ve mantığa muvafık ahkâm-ı şer'iyye meydanda olduğu hal­de bir münafığın az bir zamanda bir çok ehl-i imanı idlâl ettiği gö­rülmektedir. Yahut Samiri (Kirman) dan Mısır'a gelmiş ve Benî İsrail içinde eyleşir bir kimse olup (Kirman) da sığıra ibadet eder bir taifeden olduğu cihetle Musa Aleyhisselâm'a zahirde iman et­mişse de batında şirkini sakladığı için Musa Aleyhisselâm Mikâta sırrı zahir olmuştur ki «Her çanak içinde olan şeyi dışına vurur» fehvâsınca Samirî .de içindeki nifakı dışına atmıştır.

Samirî'nin idlâle tesaddîye cür'etinin sebebi; Hz. Musa Benî İsrail'e kırk günde geleceğini vadetmesi üzerine yirmi günü gece­siyle kırk gün hesabedip onların hesaplarından kırk gün geçip Mu­sa Aleyhisselâm gelmediğinden zihinlerinin teşvişe başlamasını Samirî fırsat addetmiştir.

Vaadi /iaşenle murad; ahkâm-ı şer'iyyeyi câmV olan Tevrat'ı inzal ve ibadet üzere sevap vermek ve Firavun'un arazi ve emlâkine Benî İsrail'i varis kılmaktır.[33]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın kavmini tekdir ettiğini be­yandan sonra kavmin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Benî İsrail »Biz kendi ihtiyarımızla vadine hulfetmedik ve lâkin kavm-i Firavun'un ziynetlerinden bir takım ağırlıklar yük­lendik o ağırlıkları biz Samirî'nin tayin ettiği mahalle attık. Samirî de bizim gibi attı. O ziynetleri atınca onu eritip Samirî onlara, bir buzağı cesedi çıkardı ki onun buzağı sadası gibi sadası vardı. Bu­zağıyı meydana çıkarınca Samirî ve etbâı «Şu buzağı şekli sizin ve Musa'nın mabududur, Musa mabudunu unuttu arıyor lâkin bu­lamıyor» dediler.]

Yani; Musa Aleyhisselâm'a Vacip Tealâ mîkatte Harun'un ma-iyyetinde baki kalan Benî İsrail'i Samirî'nin idlâl ettiğini haber vermesi üzerine Musa Aleyhisselâm kemal-i esefle Mikat'tan gelip kavmini şiddetle tekdir edince «Ya Musa! Biz kendi gönlümüz ve tabiatımızla senin vaadine hulfetmedik. Eğer biz kendi halimize kalsak ve Samirî bizi aldatmamış olsaydı biz ahdimizde sebat eder hulfetmezdik. Lâkin biz Mısır'dan çıkmaya niyet ettiğimizde bay­ram bahanesiyle kıbtîlerden ariyet tarikıyla aldığımız hulliyatla­rını vermedik, yanımızda getirmiştik. Samirî'nin kazdırmış oldu­ğu çukura o ziynetleri attık. Samirî de bizim gibi kendi yanında bulunanı attı ve onunla bizi iğfal etti» dediler. Çünkü; Samirî o hülliyatı eritip onlar için bir buzağı şekli çıkardı ki o şekil, his ve hareketden mahrum bir cesed olup ancak buzağı sadası gibi sadâsı vardı. Benî İsrail'in ona meyi ü muhabbetlerini görünce. Samirî ve etbaı «Şu buzağı sureti sizin ve Musa'nın mabududur. Musa Aley­hisselâm bunu unuttu yerini bilemedi hatta Tûr dağına kadar git­ti, arıyor bulamıyor» dediler. Benî İsrail de buna aldanıp ibadet etmeye başladıklarını Musa Aleyhisselâm'a beyan ettiler.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm Mikâta gideceğinde kavmine vaaz u nasihat ve dinlerinde sebat etmelerini tavsiye etmesi üzerine kavmi de dinlerinde sebat edeceklerini vaa-detmişlerken sebat etmediklerine binaen Musa Aleyhisselâm'm tekdirine cevap olarak «Biz kendi ihtiyarımızla vaadinize hulfet­medik» demekle vaadlerinde hulfün sebebi kıbtîlerden aldıkları ziynetle Samirî'nin iğfal etmesi olduğunu beyan ettiler.

Kıbtîlerin   ziynetleri yle murad; deryaya gark olduktan sonra deniz sahiline atılan kıbtîlerden aldıkları ziynet olmak ihtimali varsa da âyetin delâleti veçhile esah olan bayram bahanesiyle Mısır'da kıbtîlerden ariyet alıp getirdikleri ziynetler­dir. Zira ziyneti götürdüklerini beyan etmeleri; Mısır'dan getirdik­lerini müstelzimdir.

Benî İsrail Mısır'da kıbtîlerin emânında eğleştiklerinden mal­larını alıp götürmek helâl olmadığına işaret için günah manâsını müş'ir olan evzâr lafzıyla tabir etmişlerdir. Yahut kıbtiler müşrik oldukları için mallarını alıp götürmek helâl idi, lâkin ağırlık oldu­ğundan evzâr denilmiştik,

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Benî İsrail geceyi ve gündüzü ayrı ayrı birer gün hesab ettiklerinden onların hesabına nazaran Musa Aleyhisselâm gelmeyince endişeye başlamaları üzerine (Samirî) bunları idlâle fırsat bularak «Musa'nın gelmediği bizim yanımızda bulunan hülliyâtın haram olmasıdır. Biz bir çukur kazalım, hülli-yâtı oraya atalım ve ateş yakıp eritelim» demekle iğfal etti. Min-vâl-i meşruh üzere ateşle erittiler. Samirî kuyumculuk sanatında mahir olduğundan buzağı suretinde kalıp yaparak o hulliyattan bir buzağı sureti ortaya çıkardı ve damarlar gibi o cesede menfez­ler koydu. O menfezlerden rüzgâr girmesiyle buzağı sadası gibi sadâ vermeye başlayınca «İşte bu sîzin ve Musa'nın mabududur» dedi ve «Musa bunu arıyor lâkin yerini unuttu bulamadı» demekle nâsı o surete ibadete da'vet etti ve nâs da Samirî'nin işbu iğfâlâ-tına aldanarak ibadete başladılar.

Bu cesette harikulade olarak hayat olduğundan bahsedenler varsa da (Samirî) gibi bir dal ve mudıltin yedinde harikuladenin zuhuru hikmete muhalif olduğundan esah olan ekser-i müfessirî-nin beyanı veçhile Samirî'nin buzağı şeklinde izhar ettiği cesette hayat yoktu. Yalnız Samirî'nin kurnazlıkla cesette ihdas etmiş ol­duğu boru şeklinde deliklerin rüzgâr vasıtasiyle çıkarmış olduğu sedalardan ibaretti, yoksa o sadâlar eser-i hayat değildi.

Benî İsrail o zamanda gayet cahil ve hamakatla muttasıf ol­duklarından Samirî derhal aldatmaya muvaffak oldu. Yahut Benî İsrail'in ekserisi evvelce hulûliye mezhebinden olmak ihtimali var­dır ki derhal buzağı şeklindeki cesede ilâh'ın hulul ettiğine itikat ettiler.

Anifen beyan olunduğu veçhile bu gibi hamakat ve dalâlet Benî İsrail'e mahsus değil fcelki her millette her zaman carîdir. Meselâ Sofiyye kıyafetinde mezhebi bozuk bir kimse müslüman ve mütedeyyin bir cemaat-ı. kesire içine girer ve az zamanda bir çok kimseleri idlâl eder ve foyası meydana çıkar. Fakat ba'de harab-il Basra. Şu halde iğfal olunmak cümle insanlarda mevcuttur. Bina­enaleyh; insan iktida edeceği kimsenin sabık ve lâhik halini bil­mek, bilmezse lâyıkıyla tedkik etmek elzemdir.[34]

 

Vacip Tealâ Samirî'nin Benî İsrail'i idlâl ettiğini beyandan sonra Benî İsrail'i tevbîh ve istidlali vacip olan tarîkları beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Benî İsrail muktezâ-yi akıldan çıktılar da onlar ibadet ettik­leri cemâdın kendilerine söz söylemediğini ve suallerine cevap ver­mediğini ve onlara menfeat ve mazarrata malik olmadığını görmez­ler mi ve düşünmediler mi?]

Yani; Benî İsrail Samirî'nin tasvir etmiş olduğu cesede ibadet ederler de düşünmezler ve bilmezler mi ki o ceset onların sualle­rine cevaba muktedir değildir. Binaenaleyh; onlara sözüyle rücû' etmez, ibadet ettiklerinde menfeata ve ibadeti terkettiklerihde ma­zarrata malik olmaz. Menfeat ve mazarrata malik olmayan şeye nasıl ibadet ederler? Halbuki mabud, ibadet eden kimseye menfe-ati ve ibadeti terkedene ibadeti terkinden dolayı mazarratı ikaa malik olmak lâyıktır. Çünkü; Menfeat ve mazarrat elinden gelme­yen bir cemada ibadette fayda yoktur.

Bu âyet-i celile; marifet-i İlâhîyede delâili tedkik ve kemal-i itinâ ile nazar ve istidlal etmek lâzım olduğuna delil-i vazıhtır. Çünkü; Cenab-ı Hak nazar etmeyenleri, bu âyette tevbîh buyurdu. Binaenaleyh; itikadiyâtta makbul olan; delâile müstenid olanıdır, ctelaile istinâd etmiyerek taklîd üzere bina olunan itikat (Maturi-dî) indinde muteberse de mukalled ve mezmumdur. Belki istidlali terkinden dolayı âsim ve günahkârdır.[35]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'i Samirî'ye aldanıp şirkettiklerinden dolayı tevbih ettiğini beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'm onla­ra vaki olan nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa'nın avdetinden ev­vel onlara Harun dedi ki «Ey Kavmim! Siz buzağı suretiyle ibtilâ olundunuz, sizin Rabbınız cümle mahlûka t a in'âmı şamil olan Rah­man Tealâ'dir. Şu tuttuğunuz meslek fitnedir ve Rabbınız Rahman Tealâ olunca bana ittiba ve benim emrime itaat edin». Böyle de­yince onlar «Biz buzağıya ibadet ederiz ve Hz. Musa bize gelinceye kadar o suretin etrafını bekleyip ibadet etmekten ayrılmayız» de­diler.]

Yani; zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Musa Aleyhisselâm'm rücûundan evvel biraderi Harun Aleyhisselâm, Samirî onları ifsat edince bu ifsadı izâle, Benî İsrail'in halini ıslâh ve Musa Aleyhis­selâm'm vesâyâsını muhafaza etmek üzere onlara dedi ki «Ey kav­mim! Siz Samirî tarafından bir- dana suretiyle fitne olunduğunuz gibi Vacip Tealâ tarafından imtihan muamelesiyle de ibtilâ olun­dunuz. Şu halde siz şirki terkle tevhide teveccüh edin. Halbuki si­zin Rabbınız enva-ı ni'metiyle âlemleri terbiye eden Rahman Tea-lâ'dır ki ni'meti cümle âleme âmm ve. şamildir ve bilhassa birade­rim Musa'yı size Resul göndermek ve Firavun'un yed-i esaretin­den sizi kurtarmak ve Firavun'u kahran ihlâk etmek gibi ni'met-lerle sizi mümtaz kıldı. Binanealeyh;' ibadetinizi ona tahsis edin»

demekle şefkatini ibraz ve vazifesini ifâ ett. Harun Aleyhisselâm'ın şu. nesâyihini red etmek üzere onlar «Hz. Musa bize gelinceye ka­dar biz o cesede ibadet ve etrafında ikamet etmekten geri durma­yız ve ibadette sebat ederiz» dediler. Keşke onlar bu sebatı din-i Musa'da ibrazla Samirî'yi reddetselerdi haklarında hayr-ı nıahzo-lurdu.

Harun Aleyhisselâm'ın bu nasihati; taraf-ı İlâhîden ve bira­deri Musa Aleyhisselâm canibinden memur olduğu cihetle memu­riyetini yani emri bilma'rûf ve nehyi anilmünker vazifesini ifa et­mekle uhdesine terettüp eden vücûbtan kurtulmak, kavmine şef­kat ve merhametini izhar etmekten ibaretti. Lâkin Benî İsrail'in hevâ ve hevesleri onları dalâlete sevkettiğinden hak sözü işitmez bir hale gelmişlerdi. Binaenaleyh; Harun'un sözünü dinlemediler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Harun Aleyhisselâm şu nasiha­tinde gayet belîğ surette irâd-ı kelâm eylemiş ve hüsn-ü tertibe ria­yet etmiştir. Çünkü; Birinci merrede «Siz fitneye ilkâ olundunuz» demekle onları batıldan nehyetti. Zira def-i mazarrat celb-i men-feat üzerine mukaddemdir. İkinci merrede evvel be evvel lâzım olan marifet-i İlâhîyeye davet etti ve buyurdu ki «Sizin Rabbımz Rahman Tealâ'dır. Çünkü; marifet-i İlâhîye usul-ü itikattan oldu­ğu cihetle sair ibadat üzerine mukaddemdir. Üçüncü merrede emr-i nübüvvete nakl-i kelâm ederek Nebiye ümmetin ittihâz vacip oldu­ğuna işaret olmak üzere «Bana ittibâ' edin» dedi. Dördüncü mer­rede şerâyia ve fürû-u â'mâle davet etti ki emr-i tebliğde asiâ nok­san olmasın. Harun Aleyhisselâm tebliğde asla noksan bırakmadığı halde Benî İsrail'e kat'iyyen tesir etmedi. Zira; iradelerini dalâle­te sarfettiklerinden hidayeti talebleri yoktu. Binaenaleyh; Harun Aleyhisselâm'ı dinlemezlerdi ki sözü tesir etsin. Her zamanda yol­dan çıkan süfehâ güruhunun hali budur. Cenab-ı Hak bizi hidayet­ten ayırmasın âmîn. Her ne zaman tevbe ederlerse tevbelerinin ka-buL olunacağına işaret için esmâ-i .hüsnâ içinden in'âma delâlet eden Rahman ism-i şerifini ihtiyar etmiştir. Yani «sizden sudur eden cinayetin çaresi bana ittiba edip tâib ve müstağfir olmanız­dır. Eğer tevbe ederseniz Rabbımz tevbenizi kabul eder. Zira; Rab­bımz merhamet sahibidir. Tevbenizi kabul ve günahlarınızı mağfiret etmekle size ihsan eder. Derhal ihsan-ı İlâhîye nail olmanız için esbabına tevessül edin» demek istemiştir.[36]

 

Vacip Tealâ Harun Aleyhisselâm'ın Benî İsrail'e nasihatini ve Benî İsrail'in nasihat kabul etmediklerini beyândan sonra Musa Aleyhisselâm'ın Harun'a itâb ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Mîkattan gelip kavminin yoldan çıktığını görünce biraderine hitab ederek «Ey Harun! Benî İsrail'in dalâleti irtikâb ettiklerini gördüğün zaman bana ittibâ' etmekten sana ne gibi şey mani oldu ve ittibâ' etmemene sebep nedir?» dedi.]

[«Bunların dalâletini gördüğünde    emrime isyan mı ettin?" demekle kardeşi Harun'a itâb etti.]

[Harun Aleyhisselâm biraderinin sualine cevabında «Ey ana­mın oğlu! Benim sakalımdan ve başımdan tutma.»]

[«Zira; ben senin Benî İsrail beynini tefrik ettin, emrime inti­zar etmedin diyeceğinden korktum. Çünkü; ben müdahalede ileri gidersem onlar fırkalara ayrılacak, sen de bana niçin bunları tef­rikaya düşürdün diyeceksin?» demekle cevap verdi.]

Yani Musa Aleyhisselâm Mîkattan avdetine kavminin isyanı­na kemal-i gayz u gazabı üzerine biraderi Harun Aleyhisselâm'a hitaben «Ey Harun! Benî İsrail'i dalâlet üzere gördüğünde bana tebaiyyet etmekten, vasiyyetimi yerine getirmekten seni ne gibi şey menetti? Niçin onların küfrü üzerine mukatele etmedin? Ben bu­lunsam onlarla mukatele etmez miydim? 'Benim makamımda sen bulunduğun halde bu vazife size teveccüh etmişken siz niçin va-zife-i kıtali ifâ etmediniz? Maahazâ küfredenlerle mukatele lâzım­dı. Salâbeti terkle emrime isyan mı ettin? Ben bunların mesâlihini size emretmedim mi? Hiç olmazsa bunların içinden çıkarak küfür-, ierini bana suret-i seriada haber vermeli değil miydin? Niçin ha­ber vermedin?» demekle biraderine itâb etti. Benî İsrail'in cevabı üzerine «Musa Aleyhisselâm ne dedi ve ne yaptı?» unvanında va-rid olan sual-i mukaddereye bu âyet cevap olarak varid olmuştur. Musa Aleyhisselâm'a cevap olarak Harun Aleyhisselâm dedi ki «Ey anam oğlu biraderim! Sakalımdan ve başımdan tutma, düşman­lara karşı beni levmetme, i'tizarımı dinle. Zira; ben, onlarla muka-teleyi terketmedim, illâ sen Benî İsrail beynini tefrik ettin, beyin­lerine nifak düşürdün, parça parça ettin, benim sözüme intizar etmedin demenden korktum ve bu korkuma binaen mukateleyi terkettim» demekle i'tizâr etti. İnsanı bir hâdiseden dolayı levm ve itaba tesaddî eden kimseye karşı mazeret-i meşrûasını serdet-mekle itabı icab eden esbabı izaleyle itabdan halâsına sa'yetmek enır-i meşru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm gayet hadîd mizaçlı ve umur-u dinde salâbeti şedide sahibi olduğundan kavmini küfrüzere görünce gayret-i diniyyesi galeyan ederek sağ' eliyle biraderinin saçlarından, sol eliyle sakalından tutarak bu ha­lin neden ileri geldiğini sual etti. Harun Aleyhisselâm da onlarla mukatele edecek olsa kıtalin neticesi tefrika olup Benî İsrail fır­kalara ayrılıp bir daha bir araya gelmek ihtimali olamıyacağından Musa Aleyhisseîâm'ın da «Niçin tefrikaya düşürdün?» diyeceğin­den korktuğu için mukateleye kıyam etmediğini beyanla itizar etti.

Gerçi Musa ve Harun (A.S.) ana baba bir kardeşlerse de Ha­run Aleyhisselâm biraderinin rikkatini celb ve validesinin hukuku­na t'azim için validesinin ismini zikretmiştir, yoksa bazıların de­dikleri gibi ana bir biraderi olduğundan validesinin ismini zikret­miş değildir. Evlâ olan biraderinin i'tizarmı dinledikten sonra özrünü kabul etmezse muahazeye mübaşeret etmek olduğundan Musa Aleyhisselâm biraderinin i'tizarını dinlemeden muahaze etmesi ev­lâyı terk kabilindendir.

Hulâsa; Benî İsrail'in buzağı suretine ibadetle şirk ettiklerini görünce Musa Aleyhisselâm'ın pür gazab Harun Aleyhisselâm'a itaba tasaddî ettiğini, niçin onlarla mukateleye kıyam etmediğini suâl edip biraderinin saçından ve sakalından tuttuğu ve Harun Aleyhisselâm, rikkatini çelb için validesinin ismini zikrile rikkat-i kalbini celbe çalıştığı ve mukateleye kıyam etmediğinin sebebi tef­rika korkusuna binaen olduğunu beyanla işin âkibetini düşündü­ğünü biraderine söylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm­lesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın biraderi Harun Aleyhisse­lâm'a itabını ve Harun Aleyhisselâm'm i'tizarı mutazammm ceva­bını beyandan sonra Harun Aleyhisselâm'ın i'tizarını kabul edip halkı idlâl eden (Samirî) ye tevcih-i hitab ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Samirî'ye hitaben «Ey Samirî! Seni halkı idlâle sevkeden şey nedir? Ve şu yapmış olduğun danadan en bü­yük maksadın neden ibarettir?» dedi. Musa Aleyhisselâm'ın bu su­aline karşı Samirî cevabında «Ben onların görmedikleri şeyi gör­düm ve bilmedikleri şeyi bildim. Sana gelen Resulün atının bastığı yerden bir avuç toprak aldım ve hulliyattan yapmış olduğum bu­zağının külçesi içine attım, nefsim de bana böyle yapmamı tezyin etti, ben de böyle yaptım» dedi.]

Yani; Musa Aleyhisselâm biraderi Harun'un dermeyân etmiş olduğu i'tizarı kabulden sonra Samirî'ye tevcih-i hitab ederek dedi ki «Ya Samirî! Senin bu halkı idlâl etmekten maksadın nedir ve ne istersin?» Musa A-leyhisselâm'ın bu sualine cevapta Samirî dedi ki «Ben, Benî İsrail'in görmedikleri şeyi gördüm, bilmedik­lerini bildim ve sana gelen Resulün basmış olduğu izden bir avuç toprak aldım, onu yanımda hıfzettim ki icabında isti'mâl edeyim. Sen Tûr dağına gidince halka riyaset etmek istedim. Kıbtîlerin hülliyatmdan yapmak istediğim dana suretinin külçesi içine hıfzet­tiğim toprağı attım ve kendi nefsim de bu hali bana emir ve tezyin etti ki onlara ben metbû olup beyinlerinde onlardan ziyade bir bil­diğim olmakla imtiyaz etmiş olayım» demekle hakikati söyledi. Hz. Musa'ya gelen Resul ile Samirî'nin muradı; Cibril-i Emin'dir.

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye sualinden maksadı; Samirf nin yapmış olduğu hilelerin batıl olduğunu kendine itiraf ettirmekle desisesini ve haksızlığını kendi lisanıyla halka duyurmaktı. Çünkü; haksızın haksızlığını ken­dinin beyanı şüpheden ârî olduğundan Musa Aleyhisselâm bu ci­heti ihtiyar etmiştir.

Samirî Cibril-i Emin'i nasıl bildi? Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hal-i tufûliyetinde Firavun'un Benî İsrail'in çocuklarını katlettiği zamanda Firavun'dan gizli validesi Samirî'yi bir mağaraya koyduğu zaman Benî İsrail'i idlâl fitnesinin Samirî yedinde zuhur edeceği mukadder olduğu cihetle onun terbiyesini Vacip Tealâ Çibril-i Emin'e tevdî ettiğinden Cibril-i Emin- insan şeklinde gelir gider Samirî de bu suretle alışmış ve bir çok hari­kuladeler görmüştü. Deryanın yol olup Benî İsrail'in geçtiği' zaman Samirî'nin eskiden gördüğü şekil üzere Cibril-i Emin'i bir at üze­rinde gördü ve evvelden o zatın azamet-i şanını bildiği için atının ayağının altından bir avuç toprak alıp sarığının arasına bağlamıştı. Halkı idlâl etmek kastettiğinde toprakta hissettiği garabet üzerine hüüiyâtı eritip o toprağı içine attığını hikâye etti. Yahut Samirî, Cibril-i Emin'i Musa Aleyhisselâm'ın Mikâta gideceği gün gördü. Çünkü; Hz. Ali'den rivayet olunan şöyledir : Musa Aleyhisselâm'ı Mikata götürmek için Cibril-i Emin bir at üzerinde geldiğinde atı nereye basarsa ayağını kaldırınca derhal ot biter. Samirî bunu görünce atın ayağı dokunduğu yerde eser-i hayat olduğunu derhal idrâk ederek zaman fevt etmeden atın izinden toprak alır muhafaza eder, icabında isti'mâl ederdi. Cibril-i Emin'in atının ayağının al­tında derhal ot bittiğini Samirî'den başka gören ve bilen olmadığı mervîdir ve bu hali beyan için Samirî «onların görmediğini ben gördüm" demiştir. Hileye Samirî'yi sevkeden; ancak kendi nefsi olup hariçten başka bir vasıta ve sebep olmadığını beyan için «Bu­nu, ancak benim nefsim emretti» demekle nefsine atf-ı cürmetti.

Bu âyette Resul ile murad; Cibril-i Emin olduğunda ek­ser müfessirinin ittifakı vardır. Samirî, Musa Aleyhisselâm'a gelen zatın azamat-i şân sahibi olduğunu bilmişse de Cibril-i Emin oldu­ğunu bilmediği için Resul tâbir etmiştir.

Hulâsa Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'ye «Niçin halkı idlâl et­tin?» sualine karşı Samirî Benî İsrail'e riyaset etmek hülyasını kurduğunu, bu hülya vesilesiyle nefsi bu emr-i münkeri işlemeye kendini sevkedip münkerâtı nefsi tezyin ettiğini, hariçten bir kim­senin sebep olmadığını ve bu hilesine Cibril-i Emin'in atının aya­ğının altından aldığı toprağı alet ettiğini beyan eylediği bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[38]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin kelâmını dinle­dikten sonra Samirî'nin müstehak olduğu cezasını tarif ettiğini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Musa Aleyhisselâm Samirî'nin sözünü dinledikten sonra de­di ki «Ey Samirî! Halin böyle olunca sen git buradan. Zira senin için hayatta oldukça bana kimse dokunmasın demek vardır. Çün­kü; işlediğin cinayetin cezası vahşet ve ünsiyetten mahrumiyet­tir.»]

[«Ve ey Samirî! Senin için âhirette Allah'ın bir vaadi vardır ki o vaadden elbette hulfedemezsin. Binaenaleyh; dünyada gördüğün ukubetten sonra âhirette hakkında mev'ûd olan azap elbet­te seni bulacaktır.»]

[«Ey Sam iri! Nazar et şol ma'buduna ki sen o ma'bud üzerine haps-i nefsederek ibadete devam etmiştin.»]

[«Allah'a yemin ederim ki senin o ma'budunu ben elbette ya-karım ve yaktıktan sonra külünü denize savurur gibicesine savu-rurum. Binaenaleyh; senin ma'bud ittihaz ederek tazim ettiğin şe­yin ne kadar.hakir olduğunu sana gösteririm.»]               

[«Zira; sizin mabudunuz şol Allahü Tealâ'dır ki ve Allah'dan başka ma'bud ün bilhak yoktur.»]

[«O Allahü Tealâ ilim cihetinden her şeye vâsi' oldu ve ilmi herşeyi ihata etti. Binaenaleyh; mabud ittihazına şayan odur, onun gayrı değildir.»]

Yani; Musa Aleyhisselâm SamirTnin kelâmını işittikten sonra Samirî'ye dedi ki «Sen git benim yanımdan, gözüm görmesin seni. Zira; senin için hal-i hayatında «Aman bana kimse dokunmasın, eğer bir kimse dokunursa humma illeti bulaşır» demek vardır. Çünkü senin işlediğin cinayetin cezası kimse yanma gelmekten seni mahrum etmiştir. Hayatı ve hissi olmayan bir cemâda hayat ve idrak unvanı vermekle kendin ibadet ettiğin gibi bir çok halkı idlâl ettiğin için sen dünyada idrak ve şuurdan mahrum, cemâdât gibi gezeceksin ve bir kimsenin dokunmasından korkundan nâşî bana kimse dokunmasın diye bağıracaksın. Ya Samirî! Dünyada cezan bu vahşet olduğu gibi âhirette de senin için Cehennem aza­bına duçar olacağına bir vaad vardır ki sen o vaadden asla hulfe-demezsin ve ebeden vaadolunan azab-ı Cehennemden ayrılamaz­sın. Çünkü; senin için tevbenin kabulü olmadığından ebedül'abâd nâr-ı cahîmde kalıcısın ve sen nazar et gör ey Samirî! İttihaz etti­ğin ma'buduna ki o rha'buda sen kemal-i şevk u şetaretle ibadet ettin ve o ilâh üzerinde günlerce ikamet ederek ibadetine devam ettin. Elbette biz o ma'budunu yakar ve yaktıktan sonra külünü denize savururuz. Hatta eczasından hiç bir cüz kalmaz. Eğer hakiki ma'bud olsa yanmazdı. Zira; ilâh olan bir şey ateşle yanmaz» de­mekle Samirî'nin ceza-yı sezasını beyan etti. Samirî'nin ma'bud it­tihaz ettiği şeyin ve itikadının batıl olduğunu beyandan sonra ma­budun bilhakkı ve itikad-ı sahihi beyan sadedinde buyurdu ki, «Si­zin ilâhınız şol Allahü Tealâ'dır ki. o AUahü Tealâ'dan başka ma­budun bilhak yoktur. Ancak Allahü Tealâ vardır ve Allahü Tealâ'-nın ilmi her şeye vasi'dir, ilminden hariç hiç bir şey yoktur» de­mekle Samirî'ye ittiba edenlere itikad-ı^hakkı tarifle doğru yolu gösterdi.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Musa Benî İsrail'e Samirî ile ihtilât etmemelerini emretti. Binaenaleyh; Benî İsrail üzerine Samirî'ye mülakat, konuşmak, alış veriş etmek ve bir mekânda beraber bulunmak haram olduğundan hiç kimse Sa­mirî'ye mülâkaat etmediği cihetle Samirî daima dağ başlarında vahşî hayvanlar arasında gezer ve sâdâsı yettiği kadar «Bana kimse do­kunmasın» demekle ömrünü ifna ettiği (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Hatta Samirî'ye bir kimse veyahut Samirî bir kimseye dokunsa o adamların her ikisi de humma hastalığına tutuldukların­dan Samirî herkesten ve herkes Samirî'den kaçarlardı. Hatta bu hal Samirî'nin nesline de intikal ettiğinden elyevm insanların te-, masından endişe edenler görülmektedir. Samirî'nin halkla ihtilât edememesi ıztırarîdir, ihtiyarî değildir.

Tefsir-i Medarik'te Hz. Musa Samirî'nin katliyle emredip Sa­mirî sahî bir adam olduğundan Cenab-ı Hakkın katlini menettiği mervidir. Şu halde sehaveti, dünyaca katil cezasından onu halâs etmiştir. Binaenaleyh; insanlar sahaveti iltizam ile ebnayı cinsine ihsan edip kendine sahaveti çare-i necat addetmek elbette lâzımdır.

Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin ihdas ettiği mezhebin butla­nını beyandan sonra Benî İsrail'e din-i hakkı ve vahdaniyet-i İlâ-hîyeyi beyan etmek üzere «Sizin Rabbınız Allahü Tealâ'dır ki va-hid-i hakikidir ve ilmi her şeye vasi'dir» buyurmuştur.

Hulâsa; Musa Aleyhisselâm'ın Samirî'nin cezası dünyaca ihti-lâttan menolunmak olduğunu ve hayatta oldukça «Bana dokunmak yoktur. Bana kimse dokunmasın» demekten ibaret bulunduğunu ve âhirette ebedî Cehennem azabına düçâr olacağını ve ma'budu-nun batıl olduğunu beyan için yakıp külünü denize savurduğunu ve ma'budün bilhakkın ancak Allah ve ilminin her şeye vâsi' oldu­ğunu beyan ettiği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.[39]

 

Vacip Tealâ Musa Aleyhisselâm'ın Firavun ve sair akvamla vaki olan macerasını beyandan sonra ümem-i sairenin ahvaline ic-mâlen işaret etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem er Rusül! Musa Aleyhisselâm'ın ahvalim hikâye ettiğimiz gibi senin üzerine Biz Azîmüşşân geçmiş ümmetlerin ha­berlerini dahi hikâye ederiz ki ümmetinden basiret sahihlerine ten-bih ve senin mucizeni tezyîd olsun.]

[Halbuki habibim! Biz kendi indimizden sana şu haberler üze­rine müştemil olan Kur'an'i verdik ki ell'azı zikre ve manâsı tefek­küre şayandır ve o Kur'an sebebiyle biz sana nâs beyninde zikr-i cemîj ye hüsn-ü siy t verdik.]

[Eğer bir kimse Kur'an'dan i'râz ederse o kimse yevm-i kıyamette ağır bir ukubet götürür ve büyük bir günah yüklenmiş olur ki o günah içinde ebeden kalır.]

[Ve Kur'an'dan i'râz edenler için yevm-i kıyamette o günahı götürmek ne kadar kötü oldu.]

Yani; habibim! Sana ve Musa Aleyhisselâm'a vahyedip kavmi­nin hidayetini beyan ettiğimiz gibi ümem-i salifenin kıssalarını ha­ber verir ve hikâye ederiz ki iman edenler mesrur ve ihtida etme­yenler me'yus olsunlar, zeviTukûle ibret ve basiret sahiplerine in­tibah olsun. Halbuki biz sana ind-i ülûhiyetimizden lutf u ihsan olarak ümem-i maziyenin ihbarını cami ve hakayık, maarif ve ah-kâm-ı şerayii hâvî Kur'an'ı verdik. Eğer bir kimse Kur'an'm nü­zulünden sonra Kur'an'dan i'râz eder ve sair nıensuh olan kitap­lardan birine tenıessük ederse o kimse yevm-i kıyamette büyük günah, cesîm vebal ve azîm cürüm yüklenir. Çünkü; nasih olan Kur'an'ı terk edip mensuh olan kitabı ahzettiği için büyük cezaya müstehaktır. Hatta o cezada ebedi kalıcılardır ve onlar için yüklen­dikleri günah ne kadar ağır ve ne kadar çirkin oldu.

Bu âyette zikirle murad; Kurfan'dır Çünkü; Kur'an'da nâsın muhtaç olduğu mesaili ve ni'met-i İlâhîyenin envâını zikir mevcut olduğu için Kur'an'a zikir denmiştir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Musa Aleyhisselâm'm ah­valine dair vaki olan zikrin azamet-i sanma ve ulüvv-ü mertebesine ve ibrete şayan olduğuna işaret için baîde işaret olan lâfzı varid olmuş ve Kur'an'ın ahkâmı   ittibâa lâyık olduğundan i'râz edenlerin yevm-i kıyamette büyük vebal altında ebedî kala­caklarına işaret olunmuştur.

Bu âyette vizr ile murad; ağır ukubettir. Kur'an'a iman etmeyip mucibiyle ve muktezasiyle amel etmiyen kimselerin mü-ebbed olarak ağır cezaya duçar olacaklarına bu âyet delâlet eder: Binaenaleyh; aklı bulunan insana lâyık olan; Kur'an'a temessük edip seâdet-i dareyne nail olmak çarelerini düşünmektir.[40]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette âsîlerin ağır yük altına gire­ceklerini beyandan sonra yevm-i kıyameti ta'rif etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol günü ki o günde nâsı mahşere cemetmek için İsrafil tarafından Sura üfürülür ve biz küfrü vesair meâsîyi ihtiyar eden cürüm sahiplerini o günde gözleri gök ve çirkin ol­dukları halde hasrederiz. O ashab-ı cürüm beyinlerinde gizli olarak konuşup derler ki «Siz dünyada karar etmediniz, ancak on gün miktarı bir zaman karar ettiniz. O kadar ehemmiyetsiz ve değersiz bir zaman için bu kabayihi ihtiyar ettiniz» demekle birbirlerini levmederler. Biz Azimüşşân onların gizli surette söyledikleri sözle­rini biliriz. Zira; onların tarikat cihetinden efdal ve sözü doğru olanları «Siz dünyada kalmadınız ancak bir gün kaldınız» derler.]

Yani; Yâ Ekrem er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Sur'a üfürülür. Biz mücrimleri o günde sevilmez bir surette ki göz­leri gök ve yüzleri siyah bir halde arsa-i mahşere cemederiz. On­lar o günün şiddetinden ve mihnet ü meşakkatinden gördükleri dehşete bakarak kalpleri korkuyla dolduğu için beyinlerinde gizli olarak konuşurlar. Sa'dâlarını çıkarmadan birbirlerine derler ki «Siz dünyada on gün miktarı bir müddet kaldınız. O kadar bir sürür ve azıcık bir müddet için bir çok kabahat irtikâb eylediniz. Şimdi o kabahatlar hep meydana çıktı». Mücrimler bu sözleriyle esefle­rini izhar ve "dünyanın müddetini o günün şiddetine nisbetle gayet az addederler. Onların sözü doğru, aklı ziyade ve tariklerinde efdal olanları dünyanın müddetini daha kısa addederek «Siz-ancak dün­yada bir gün miktarı bir müddet kaldınız» dediklerinde biz onla­rın gizli olarak her sözlerini biliriz. Şu halde gizli konuşmalarında fayda yoktur. Zira bizim ilmimiz; hafî ve celî cümle esrara lâhıktır ve ilmimizden hiç bir şey gaib değildir.

Bu âyette Vacip Tealâ mücrimleri gözleri gök olarak haşredceğini beyanla müşrikleri tehdit buyurmuştur. Çünkü; Beyzâvî'-nin beyanı vechiİe siyah yüz ve gök göz insan için en ziyade çirkin addolunan bir manzara ve surettir. Bilhassa, arapların son derece sevmedikleri bir simadır. Binaenaleyh; siyah yüzle beraber gök gözden teşe'üm ederler. Allahü Tealâ'mn bu âyette o misilli sureti zemmetmesi hakikatta sevilmez bir manzara olduğuna kemaliyle delâlet eder.                                         

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette ile nıurad; kör olmaktır. Yahut susuzlukla hasıl olan gözlerinin açık­lığıdır. Çünkü; susuzluktan hararet artınca gözlerin belirmesi âdet­tir. Hatta hararet arttıkça gözün siyahı göklüğe tebeddül ettiği mervidir. Yahut zahir.-i âyetin delâleti veçhile hakikatte gözlerin gök olmasıdır. Herhangi manâ murad olunursa olunsun, gök göz, siyah yüz evsaf-ı zemimedendir. Diğer âyette kâfirlerin gözlerinin kör olarak haşrolunacaklarım beyan bu âyete münafî değildir. Zi­ra; kıyamette ahvâl muhteliftir. Kâfirlerin bazı mevkide gözleri gördüğü gibi bazı mevkide de kör olacağına binaen bazı âyette kör olacakları ve bazı aharda da gözlerinin açık ve gök olacağı beyan olunmuştur. Çünkü; cürüm sahiplerine kıyamette rahat yoktur. Bi­naenaleyh; her mevkide bir gûnâ azabla muazzeb, olacak ve cina­yetlerinin cezasını lâyıkı vechüzere bulacaklardır.

Kâfirler o günde görecekleri şiddet sebebiyle dünyada ömür­lerini unuttukları için dünyada on gün miktarı ve daha akıllı olan­ları bir gün miktarı kaldıklarını konuşacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut dünyada ömürlerini unutmaz­lar lâkin o günün şiddetine nisbetle dünyada ömürleri ne kadar uzun olsa dahi akall-i kalîl addedeceklerini beyandan ibarettir.[41]

 

Vacip Tealâ Yevm-i kıyameti beyandan sonra kâfirlerin yevm-i kıyamette dağların hali ne olacağını suâl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem er Rusül! Kâfirler yevm-i kıyamette dağların hal­leri ne olacağını sual ederler ve derler ki «Yevm-i kıyametin deh­şetinden dağlar sebat ve karar ederek hal-i aslileri üzere kalırlar mı, yoksa onlar da tebeddül ve tağayyür eder mi?» Sen onların şu suallerine cevapta de ki «Benim Rabbım! O dağlan yerinden koparır, bir kum yığını gibi kılar ve rüzgârlarla savurur, heba olur gider. Binaenaleyh; o dağların yerlerini düz ova kılar ki gayet par­lak olarak terkeder. Hatta sen o arz üzerinde eğrilik veya yüksek­lik göremezsin.»] Zira; dağlar kum yığını olup savrulunca dere tepe gibi bir şey kalmaz, hatta her taraf müsavi bir ova olur. Çünkü;

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile düz ova ve gayet parlak ve berrak demektir. her tarafından bakıldığın­da düz bir saf gibi görülür demektir. lâfızlarını tefsir ve onların keyfiyetini beyandır.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran suâl; ahval-i âhiretten ve usul-ü itikattan olduğu cihetle derhal cevap vermek lâzım olup ce­vabın tehiri caiz olmadığına işaret için sür'ate delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu suâl; kâfirler tarafından kıyameti ve âlemin harap olmasını inkâr tarikıyla varid olmuştur. Çünkü; kâ­firler «bir şeyin harap olması noksan tarikıyla olur. Binaenaleyh; âlem harab olacak olsa etrafından tenakus etmeye başlar ve tenâr kus gittikçe tezayüd eder, nihayet tükenmek tarikıyla harab olur. Halbuki âlemde tenakus olmadığından harab olmak yoktur» der­lerdi. Cenab-ı Hak, harabolmak tenakus tarikına münhasır olma­yıp defaten dahi harabolmak vaki olacağını beyanla cevap verilme­sini Resulüne emir buyurmuştur.

Bu âyet-i celile yevm-i kıyamette arzın gayet parlak, engin­den, yüksekten, inhiraftan ve i'vicâcdan hâlî olacağına delâlet eder.

Çünkü; eğri ve yüksek manâlarmadır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Benî Sakîf) ka­bilesinden bir kimsenin "Ya Muhammed (S.A.) senin dediğin vec-hüzere kıyametin dehşeti vaki olunca dağların hali ne olur?» de­mesi üzerine, yahut müşriklerin istihza yoluyla suâl etmeleri üze­rine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.[42]

 

Vacip Tealâ kıyametin   ahvalinden bazısını   beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dağların kum gibi savrulup yer yüzü düz ova olduğunda cümle nâs dâînin davetine ittibâ' ederler ve dâînin daveti için asla eğrilik olmaz. Zira davete delâlet eden sadânın işitilmesi herkese müsavi olduğundan herkes bulunduğu mekândan sadaya doğru müsavi olarak gider, hiç bir tarafa eğilmez.]

[O günde insanların sadâları Rahman Tealâ'ya huşu' eder ve herkesin sadâsı kemal-i edeb ve tevazu' üzere çıkar.]

[Binaenaleyh; sen işitmezsin, illâ gayet hafif şada işitirsin.]

[Nâs mahşere davet olunup toplandığı günde hiç bir âsiye şeefaat menfaat vermez, illâ Rahman Tealâ'mn şefaate izin verdiği ve şefaat için sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfaat verir.]

Yani; nâsın mahşere içtimâ etmeleri için davet olundukları günde bilûmum halkı davet eden dâînin sadasma ittiba eder ve herkes o dâî tarafına giderler. Çünkü; arz müsavi olup asla eğrilik olmadığından hiç bir kimse sağına ve soluna şaşmadan doğruca süratle gider. Zira israfilin sadası cümleye müsavâat üzere işitil-diğinden kimse şaşmaz ve o günde insanların sadaları Rahman Tealâ'ya hudû' ve. huşu' eder ki mehabet-i İlâhîye ve celâlet-i süb-haniye ile sadalar nıakhur olduğundan sen nâsın sadalarını gayet hafif işitirsin. Çünkü; o günün şiddetinden kimse ses çıkaramaz ve çıkan sadalara kulak verdiğinde gayet zayıf işitirsin, o günde necat bulup şefaat edecek kimselerin şefaati menfeat vermez, illâ şol kimsenin şefaati fayda verir ki bazı âsîlere şefaat etmesine Rahman Tealâ'mn izin verip sena-yı şefaatta sözüne razı olduğu kimsenin şefaati menfeat verir. Zira; şefaatim kabul edeceği kim­seye izin verdiğinden onun şefaati kabul olur ve şefaat olunan âsiye de menfaat verir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette dâî ile murad; İsrafil Aleyhisselâm'dır. Beyt-i Mukaddeste (Sahratul-lah) üzerine ayağını koyarak Halkı davet edeceği ve davetinde "Ey çürümüş kemikler ve dağılmış damarlar, bu toprağa karışmış olan etler! Kalkın ve hesap için Rabbınız tarafına gelin» diyeceği mer-vidir. Dâî için ivec olmamakla murad; dâînin daveti ve sadası cüm­leye müsavi olmasıdır. Bu âyet-i celile; âsiler için şefaatin cevazı­na ve vücuduna delâlet eder. Şu kadar ki şefaat, izn-i İlâhîye muh­taç olduğundan Allahü Tealâ kimin hakkında şefaat olunmaya izin verirse şefaat onun hakkında carîdir, yoksa her âsî hakkında şefa­atin kabul olunmıyacağım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyur­muştur.[43]

 

Vacip Tealâ bazı kimselere şefaata izin vereceğini beyandan sonra şefaatin izn-i İlâhî ile olacağının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[AUahü Tealâ kullarının, önlerinde ve arkalarında olan amel­lerini bilir.]

[Onlar kendi amellerini ilimleriyle    ihata edip lâyıkıyla bil­mezler.]

[Hayat sıfatı ile muti as ıf ve kullarının amellerini murakabe ile kaim olan Allah Tealâ'nın huzurunda zalimlerin yüzleri zelil olur.]

[Halbuki zulmü hamil olarak zulümkâr olan kimse muhakkak zarar görür.]

[Ve mümin olduğu halde amd-i salih işliyen zulümden ve ec­rinin noksan olmasından korkmaz. Çünkü; amelinin sevabını ta­mam alır.]

Yani; Allahü Tealâ dilediği kullan için şefaat olunmasına izin verir. Çünkü; AUahü Tealâ kullarının âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyada bıraktıkları haleflerini bilir, lâkin onlar Ön­lerinde olan amellerini ve arkada bıraktıkları haleflerini bilmez­ler, o günde mahlukâtm yüzleri hayy, baki ve kadir ü kayyum olan Allahü Tealâ huzurunda zelil, hakîr ve zarardîde olur. Şol kimse ki Allahü Tealâ'ya şirketmekle zulmü hamil oldu, o kimse de hakir ve zelil olur. Zira; şirk sebebiyle bilkülliye amelleri batıl olduğundan asla menfeat görmedikleri gibi muhakkak büyük zarar görür­ler. Bir kimse ki vahdaniyet-i İlâhîyeye iman edici olduğu halde dünyada amel-i salih işlerse seyyiâtı üzerine ziyade olunmakla zulmolmaktan ve hasenatının ecrini noksan almaktan korkmaz. Çünkü; seyyiâtınm aynı cezasını görür ve seyyiâtından ziyade ceza verilmekle zulmolunmaz, hasenatının tamam sevabını alır, nok­san olmaz. Binaenaleyh; mümin olan kimsenin her iki cihetten de asla endişesi bulunmaz. Zira; Allahü Tealâ mahşere cemolan kim­selerin geçmiş ve gelecek cümle hallerini bildiğinden şefaatle kur­tulacak ve kurtulmayacak kimler olduğunu bilir ve ona göre izin verir ve'Allahü Tealâ onların her halini bilir, ilmi cümlesini mu­hittir. Ama onlar Allahü Tealâ'yı ilimle ihata edemezler hayy ü kayyûm olan Vacip Tealâ'nın huzurunda bilûmum insanlar zelil ve hakîr olurlar, asla söz söylemeye mecalleri olmaz ve yevm-i kı­yamete şirk götüren kimse rahmet-i İlâhîyeden mahrum olduğu cihetle mutazarrır olur. Bir kimse mümin olduğu halde a'mâli saliha işlerse zulüm ve hasenatının sevabı noksan olmasından kork­maz. Zira; adâlet-i İlâhîye herkesin hayr ü şer ameline göre mücâ-zâtı iktiza ettiğinden herkes emin ve bu cihetten mutmainnülkalp olacağına bu âyet delâlet eder.

Bu âyette zelil olacak yüzler denmişse de eşhas muraddır. Çünkü; zül ü hakaretin eseri yüzde zuhur ettiği için yüz zikrolun-muştur. Halbuki hakikatte yüzün sahibi muraddır. Yevm-i kıya­mette âsiler melik-i kahhâr yedinde esirlere benzediklerinden yüz­lerinin zelil olacağını beyanda anet kelimesi varid olmuştur. Çün­kü   â'nı;   esir manasınadır.  Hazm   ise noksan manasınadır.

Resulüllah'ın «ism-i a'zamı Sure-i Ba­kara, Al-i İmran ve Tâhâ'da arayın» buyurduğunu rivayet etmekle beraber bu üç sûre'nin müşterek olduğu hayy ü kayyûm isimleri olduğunu dahi râvî beyan etmiştir.

Vacip Tealâ insana yevm-i kıyamette nazil olacak mücâzâttan kurtulmak ihtimali olmadığını ve âhiretin hali ekseriyet itibariyle bu dünyaya muhalif olduğunu bu âyetlerle beyan buyurmuştur.[44]

 

Vacip Tealâ, kullarının kendi amellerini ilimleriyle lâyıkıyla ihata edemedikleri halde zat-ı ulûhiyyetin, önlerinde ve arkaların­da olan amellerini bildiğini ve zalimlerin yüzlerinin zelîl olduğunu, zalim olan kimselerin muhakkak zarar göreceğini, mümin olduğu halde amel-i salih işleyenlerin ecirlerinin noksan olmıyacağım be­yandan sonra Kur'an'ın lisan-ı arap üzere nazil olduğunu ve maa-sîden ittika etmeleri için vaad ü vaîdini tekerrür suretiyle tafsil ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu sûrede vaîdi ve ahkâm-ı kesireyi mutazammın olan âyet­leri inzal ettiğimiz gibi ahval-i dünya ve ahval-i âhireti cami' olan kitabı lisan-ı arap üzere Kur'an olarak inzal ettik, o Kur'an'da vaîd ve tehdîdâta müteallik olan mesaili biz tekrar olarak tafsil ettik ki onlar maâsîdcıı îttika etsinler veyahut Kur'an'ın vaîdâtının tafsil ve tekerrürü onlara zikir ve mev'iza olsun ve ibreti teceddüt etsin ki ümem-i maziyenin hallerini ve irtikâb ettikleri masiyetlerden dolayı mübtelâ oldukları belâyâyı tekrar be tekrar zikredip işit­mekle mütenebbih olsunlar ve muharremâttan nefislerini vikaye etsinler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an'da tekerrür eden vaîdât-ta ferdiz ve muharremât cümlesi dahildir. Çünkü vaîdâtin tafsili onların ittika etmeleri için olduğunu beyan; vaîdin hem ferâiza hem de muharremâta şamil olmasını iktizâ eder. Zira ittika; fera-iza dikkat ve muharremâttan içtinâbla hasıl olur. Şu halde ma-nâ-yı âyet: [Biz ulûm-u âlemi camı' olan kitabı lisan-ı arabî üzere inzal ve vaîdâtını tafsil ettik ki onlar ferâize dikkat ve muharre­mâttan içtinâbla müttekî olsunlar veyahut Kur'an onlara vaazola-rak tâat-ı îlâhîyeye davet etsin,] demektir.

İnsanlara ibret, Kur'an'ın tilâvetiyle hasıl olması icada müşa­bih olduğu cihetle Kur'an'ın onlara zikir icâd edeceği beyan olun­muştur.    Takva;   kabîh olan şeyi işlememekten ibaret olduğundan insanlara isnâd olundu. Çünkü ittikâ; insanın sıfatıdır. Ama ibret; Kur'an'ın tesiriyle hasıl olacağından Kur'an'm ihdası­na nisbet olunmuştur. Kur'an'ın arabîyyülibâre olarak inzal olun­muş Resulün neş'et ettiği kavim, arap olup onlar Kur'an'ın mu'-ciz olduğunu bilip tasdik ettikten sonra diğer akvamın tasdikleri kolay olacağına binaen şeriatın tamiminde suhulet içindir. Kur'-an'ı inzalde ittika veya ibretten hâlî olmayıp elbette bunlardan bi­risi hasıl olacağına işaret için kelimesi varid olmuştur.

Çünkü; bu makamda lâfzı münafat için değildir, belki şu iki emirden hâlî olmamak manasınadır. Şu halde hem ittika hem de ibret olabildiği gibi hiç olmazsa Kur'an'ın inzali iki faydadan birisini ifade etmekten hâlî olmaz demektir. Yani Kur'an'ın inzali insanların ittikası ve ibreti içindir yahut ittika olmazsa ibret ifade eder.

Hulâsa; Kur'an'ın arabî olarak inzal olunup vaad ü vaîdinin tekerrür suretiyle tafsil olunduğu ve insanları ittikaya davet ve ibrete sevk için nazil olduğu bu âyetten müstefad olan "fevaid cüm-lesindendir.[45]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın insanlara bahşedeceği rnenafiin hulâsa-sını beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin azametine işaret etmek üzere buyuruyor.

[Ezelen ve ebeden sabit, daim ve umum mahlukâta müstevli olan AUahü Tealâ müşriklerin dedikleri noksan sıfatların cümle­sinden tenezzüh ve teâlî etti. Habibim! Sen Kur'an'ın vahyi, Cib­ril tarafından sana kaza olunup ikmâl olunmazdan evvel tilâvetini acele etme ve sen «Ya Rabbi! İlmimi ziyade ve Kur'an'ın nefais-i malumatını ihsan et,» de ki rumûzât ve işârâtına vakıf olasın.]

Vacip Tealâ'nm mülkü zail olmıyacağına ve başka bir kimse tarafından gelmediğine işaret için zatını ve yahut mülkünü hakla tavsif buyurmuştur. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tealâ'ya isti'zâm olduğu gibi bilûmum evâmir ve neyâhîsi-nin, vaad ü vaîdinin ve cümle ef'âlinin uluvv-ü şanına delildir.

Vacip Tealâ'nm zatında ve sıfatında şeriki olmadığı gibi mah-lukâttan hiç bir şeyin müşabih olmadığına işaret için zatını ulvi­yetle tavsif buyurmuştur. Emr ü nehyînin cümle nıelekûtunda na­fiz olup vadine ümid olunup, vaîdinden havf ü haşyet olunmaya lâyık ve şayan olduğuna işaret için melik olduğunu beyan buyur­muştur. Çünkü; melikin emrine elbette itaat olunur. Binaenaleyh; emr-i İlâhîye itaat; vaciptir.

Bu âyet-i celile, Kazı ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran vahiy geldiğinde Kur'an'ı tilâvete müsâreatten Resulül-lah'ı nehyetmiştir. Çünkü; Cibril-i Emin vahyile geldiğinde nis-yândan hazer için Resulüllah'm kemal-i sür'atle Cibril-i Emin'le beraber tilâvet eder. Halbuki vahiy tamam olmadan tilâvet etmek tamamiyle telâkkiye mani olacağından Cenab-ı Hak vahyi, Cibril-i Emin tamamen tebliğ etmeden kıraate müsâreatten nehiy buyur­muştur. Zira; vahy-i münzelin kemaliyle meânisini anlamak mat-lûb olduğundan .acele etmek şu matlûba mani olmak ihtimaline binaen nehiy varid olmuştur. Şu halde emr-i şer'îde aceleden neh-yoîunca sair hususâtta acelenin menhî olacağı evleviyetle sabit olur. Yahut Kur'an'm ahkâmını ümmetine alelacele tebliğden neh-yetmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Ekrem er Rusül! Cib­ril-i Emin vahyi tamamen sana tebliğ edip sen meânîsini kemaliy­le keşfederek etrafiyle hakayıkına muttali' olmadan ümmetine Kur'an'm ahkâmını tebliğde acele etme ve ziyade ilim talebinden de geri durma] demektir. Şu halde insan için ilme sa'yeylemek ve Cenab-ı Hakdan daima ilminin ziyade olmasını talebetmek bir va-zife-i vecibe olduğuna bu âyet delil-i vazıhtır. Cenab-ı Hakkın Re­sulüne ilimde ziyade talebini emredip ilimden başka bir şeyde zi­yade talebini emretmediği tefsir-i Hâzin'in cümle-i beyanatındandır. îbn-i Mes'ud hazretleri bu âyeti tilâvet ettiğinde  cümle-i latîfesiyle dua ettiği mervîdir.[46]

 

Vacip Teâlâ ümemi salifenin bazılarının haberlerini beyandan sonra Hz. Adem'in haberine işaret etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ülûhiyetime kasem ederim ki biz bundan evvel pede­riniz Adem'e emir ve nehyettik dedik ki «Sen ve zevcen şu ağaca yakın olmayın, meyvesinden yemeyin». Bizim bu nehyimizi şey­tanın iğvâsı ile nisyân etti. Bununla beraber nehyimizin faydası kendine ait iken o faydayı muhafaza edemedi, biz onun için uhûdu muhafazada ciddiyet ve sadakat bulmadık ve re'yinde isabet gör­medik, j

Şu halde nakz-ı ahid yalnız sizin zamanınıza mahsus değildir. Bundan evvel geçenlerde hatta pederiniz Âdem'de bile vuku bul­muştur. Binaenaleyh; Kur'an'm hıfzında acele etmemenizi tavsi­yemiz aceleyle sizi nisyandan vikayedir. Çünkü nisyân; pederiniz Âdem'de vuku bulduğundan   cümle beni âdemde nisyân vakidir.

manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: i Biz Âdem için nehyolunduğu şeye sabır bulmadık. | demektir. Yahut manasınadır. Yani «Biz Âdem için ah­dini ve nehyolunduğu şeyi muhafazada savap bir re'y bulmadık» demektir. Yahut «Âdem için emrimize muhalefete kasıt ,ve azimet bulmadık.    Zira;    nisyân sebebiyle hatada vaki oldu» demektir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Hz. Âdem'e Vacip Tealâ'nın ahdi; emr ü nehyi, menafiini muhafazasını tavsiyesi ve bilhassa şeytanın iğfâlâtma aldanmamasmı tenbihtir. Yahut «Nehyolundu­ğu şeyden içtinab etmekte ciddiyet sahibi bulmadık. Çünkü; düş­manı olan şeytanın sözüne derhal aldandı» demektir. Yahut «Adem Aleyhisselâm'a biz emrettik, emrimizi unuttu, işlediğini işledi lâ­kin işlediği şeyi ankasdin işlemedi. Zira işlediğinde Biz Âdem'de azm ü cezim bulmadık. Çünkü; nisyân sebebiyle olduğundan ha­tayı kastetmek yoktur» demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu vak'a Hz. Âdem'in ibtidâ-yı haünde vaki' olduğundan henüz umur görmemiş olduğu ve tecrübesi sebketmediği için şeytanın iğfâlâtına aldanmıştır.[47]

 

Vacip Tealâ Hz. Âdem'in alıdini nisyan ettiğini beyandan son­ra meleklere secdeyle emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret Habibim! Şol vakti ki o vakitte biz meleklere «Adem'e secde edin» dedik. Melekler secde ettiler, ancak İblis secdeden im­tina etti.]

Yani; Ya Ekrem er Rusül! Zikret şoi zamanı ve Adem'le bey­nimizde vaki olan uhûdü ve o uhûdda muhalefet ettiği zamanı ki o zamanda Âdem'in uhûdü nisyân ettiği ve o hatasında azimet ve sebat sahibi olmadığı senin için tebeyyün etsin. Biz o zamanda me­leklere «Âdem'e tezellül ve ta'zîm ile secde edin. Zira Âdem; siz­den efdaldir» dedik. Bu emrimize imtisalen melekler derhal secde ettiler, illâ İblis secdeden imtina etti. Çünkü; kibr ü gururu secde­ye mani oldu. Secde eden meleklerin cümlesi olduğu ve Hz. Âdem'e secde ta'zîmden ibaret olup ibadet olmadığı ve şeytanın melekler­den bulunmadığı halde meleklerle ibadet ettiği cihetle istisna olunduğuna dair tafsilât sure-i Bakara'da sebkettiği için bu ma­kamda şeytanın tekrar zikrine hacet görülmemiştir [48],

 

Vacip Tealâ şeytanın   emr-i İlâhîye   muhalefetini beyandan sonra Hz. Âdem'e vesâyâsmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[İblis secdeden imtina edince biz Adem'e «Ya Âdem! İşte şu sana secde etmeyen şahs-ı leîm sana ve senin zevcene düşmandır» dedik.]

[«Şeytan size düşman olunca sizi Cennetten çıkarmasın ki sen meşakkata duçar olmayasın, eğer aldatır sizi Cennetten çıkarırsa sen maişet hususunda meşakkat çekersin.» ]

[Zira; «Ya Âdem! Senin için Cennette acıkmak ve uryân kal­ yoktur.»]

[; mak yoktur.»]

[Ve sen ya Âdem! «Cennette susamaz ve kuşluklamazsın.» Yani kuşluk vaktine tesadüf ederek güneşin hararetinden ezâlan-maz ve suya muhtaç olmazsın. Zira; Cennette güneş yok ki kuşluk vakti olsun. Ehl-i Cennet daimî gölgeden bir nur içinde istirahat ederler] demekle Âdem Aleyhisselâm'a biz vesâyâda bulunduk.

Yani; Şeytan Âdem'e secdeden istikbâr edince biz Âdem'e hi­taben dedik ki «Ya Âdem! Şu sana ta'zimden imtina' ecfen şahs-ı habîs sana ve zevcen Havva'ya düşmandır, düşmanlığı muhakkak­tır. Şu halde- siz onunla mükâleme etmeyin, iğfâlâtına aldanmayın, sözünü dinlemeyin ki elbette şeytan sizi Cennetten çıkarmasın. Çünkü; arzusu sizi Cennetten çıkarmaktır. Eğer Cennetten çıka­rırsa sen emr-i maişette ve sair hususâtta meşakkat çekersin. Zira Cennet; dar-ı sürür ve dünya ise dar-ı mihnet ve külfettir. Eğer şeytan sizi iğfal eder Cennetten ihraç ederse o külfette vaki olur­sunuz. Cennette karar edersiniz asla külfet görmezsiniz. Zira; se­nin için Cennette acıkmak ve açık kalmak yoktur. Çünkü; ekli dâ­im arkası kesilmez ve elbisesi asla eskimez ve libasları tükenmez, kesbetmek ve kazanmak meşakkati yok ve her şey hazırdır ve sen Cennette asla susamazsm. Zira susamak; şiddet-i hararet icabıdır, Cennette ise hararet yoktur ve sen güneş görmezsin. Çünkü; Cen­nette güneş yoktur ki kuşluk vakti güneşin hararetinden gölgeye muhtaç olasın. Belki ehl-i Cennet daimî bir gölge altındadırlar» demekle bir çok vesâyada bulunduk.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İblis'in adavetine sebep; üçtür:

Birincisi; hasettir. Çünkü; İblis Âdem Aleyhisselâm'ın üzerinde Allah'ın ni'metlerini görünce hasedi galeyan ettiğinden adavetini izhâr ve İsrar etti ve ilâ yevmilkiyâm evlâd-ı Adem üze­rinde adavete devam etmektedir.

ikincisi; Hz. Âdem'in âlim bir delikanlı olup kendinin bir şeyh-i cahil olmasıdır. Çünkü; cahil bir ihtiyar, âlim bir gence buğzetmekten hâlî kalmaz.

Üçüncüsü; esas maddeleri muhalif olmasıdır. Çünkü; İblis ateşten ve Âdem Aleyhisselâm ise su ile topraktan halkolun-muşlardır. Su ile ateş beyninde olan adavet onlardan halkolunan kimseler beyinlerinde de intikal etmiştir.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile her ne kadar Cennetten hakikatte Âdem'i ve zevcesini ihraç edecek Allahü Tealâ ise de ihraçlarına sebep şeytanın vesvesesi olduğu için ihraç şeytana is-nad olunmuştur.   *

Fahri' Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cennetten çıkın­ca meşakkat Hz. Âdem'e ve ehline beraber olduğu halde racül, ev-lâd ü iyâlinin kayyimi ve onların emîr ve reisi olduğu cihetle ra-cülün seâdeti evlâd ü iyâline sirayet ettiği gibi yalnız Âdem Aley-hisselâm'a şekaaveti dahi sirayet edeceğine işaret için «Şeytan sizi Cennetten çıkarırsa sen meşakkate duçar olursun» denilmiştir ki onun meşakkati diğerlerine dahi meşakkat olacağına işarettir. Ya­hut meşakkatlerle murad; kuut-u yevmiyeyi kesbetmekte olup kuut-u yevmiyeyi kesbetmek de zevç üzerine vacip olduğun­dan Cennetten çıktıkları surette meşakkat yalnız Âdem Aleyhis-selâm'a olacağı beyan olunmuştur. ,Zira; kisib meşakkati Âdem'e münhasırdır. Zevcesi Havva kisible mükellef değildir.[49]

 

Vacip Tealâ şu beyan olunan vesâyâdan sonra şeytanın vesve­sesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Adem Aleyhisselâm bizim vaki' olan nasâyihimiz üzerine şey-tan Adem'e vesvese etti ve «Ya Adem! Ben sana meyvesinden yi­yen ebedî Cennette kalacak şecere-i milde ve eskimez, tükenmez bir mülke delâlet edip göstereyim mi? Eğer ondan yersen ebedî sen ve ehlin Cennette kalır rahat edersiniz»] demekle iğfal etme­ye çalıştı.

Vacip Tealâ'nm Âdem Aleyhisselâm1 a vesâyâsı Cennette kal­ması içindir, fakat şecere-i ma'hûdeden yememek şarttır. Şeytanın vesvesesi de Cennette kalmak içindi velâkin şecere-i mezkûreden yemek şarttır. Halbuki bir şeyin iki nakısa sebep olamıyacağı da­hi malûmdur, Hz. Âdem Rabbını, Halikını ve nasihatinin hilâfına hareketin hata olduğunu bildiği halde kaza-yı İlâhîye bir şey hail olamayacağından nisyân ederek şeytanın vesvesesine aldandı.[50]

 

Vacip Tealâ şeytanın vesvesesini   kabul ettiklerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şeytanın vesvesesini dinleyip kabul ettikten sonra karınları doyuncaya kadar yediler. Yedikleri meyvenin muktezâsı; tağavvut ve tebevvül etmek olduğundan tağavvut için zaruret mes edince avret yerleri açılır ve menhiyyün anh olan şeyi irtikâpla vaki olan hataları zuhur edip Connet-i âlânın nezafetine muhalif hallerin zuhurundan arız olan hacâlet üzerine Cennette mevcut ağaçların yapraklanyla üzerlerini setretmeye sürat ederler. Menhî olan şe­cereden yemek sebebiyle hatasını görünce melekler tarafından savt-ı bâlâ ile «Âdem Rabbının emri hilâfında hareket etti ve ta­yin olunan taıîka gitmedi» denildi. Bundan sonra Allahü Tealâ'nın ilhâmiyle dergâh-ı ulûhiyete rücû etti. Binaenaleyh; Rabbi onu ih­tiyar etti. Tevbesini kabul buyurmakla matlup canibine hidayette kıldı.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Adem'in zel-lesi her ne kadar günah~ı sağîre kabilinden ise de şan-ı Âdem'e nisbetle büyük addolunduğuna işaret için taraf-ı İlâhîden isyan etti tabir olunmuştur. Yoksa hakikatte isyan yok, belki içtihatta hata kabilindendir. Binaenaleyh; insanlardan hiç bir kimse için "Adem isyan etti» demek caiz olamaz. Çünkü; bilûmum enbiyâ-yı kiram isyandan masumlardır. «Menhî olan ağaçtan ekletmekle matluba vasıl olmak taleb ettiğinden matlubuna vasıl ve muradına nail olamadı, belki izzet-i Cennetten zillet-i dünyaya ve rahattan meşakkate intikal etti» demektir.

Enbiya-yı izamdan itikadiyâtta ve emr-i tebliğde asla günah sudur etmez. Amden ve sehven günahın sudurundan masumlardır. Ama emr-i fetvâde sehven sudur ederse de derhal hakikat kendi­lerine vahyile beyan olunur. Kendi ef âllerinde amden günah sudur etmediğine ekser-i ulemânın ittifakı vardır.[51]

 

Vacip Tealâ Adem Aleyhisselâm'dan zellenin suduru üzerine Cennetten çıkmalarına dair vaki olan emr-i İlâhîyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ «İnin Cennetten cemîiniz, bazınız bazınıza düş­man olduğunuz balde. Eğer size benim tarafımdan resuller vasıta-siyle hidayetinizi tarif eder kitaplar gelir ve hidayetime ittiba eden olursa dünyada dalâlette ve âhirette şekavette olmaz» dedi.]

Yani; Adem Aleyhisselâm'ı şeytan iğvâ edip menhî olan ağaç-dan yeyince Cennetten onların çıkmalarına hikmet-i İlâhîye iktiza etmesi üzerine Allahü Tealâ onlara «Sizin bazınız bazınıza düşman olduğunuz halde dar-ı karar ve sürür olan Cennetten dar-ı ibtilâ ve gurur olan dünyaya inin ve dünyaya inmekle ey beni âdem! Sizi hidayetten mahrum ve dalâlet içinde matrud olarak terketme-yiz. Eğer size benim tarafımdan kitap ve şeriat gelir de benim ki­tabıma ve şeriatime bir kimse ittiba ve emrine imtisal ve nehyin-den içtinâb ederse dünyada dalâlette olmaz. Çünkü; kitaba ittiba ederse dünyada hidayette olur, dalâlette olmaz, âhirette saîd olur şakı olmaz. Zira; şeriate temessükle seâdete nail olduğu cihetle âhirette azabdan mahfuz olur», demekle beni âdeme hidayete itti-bâın vücubunu beyan buyurdu.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette hitâb : Âdem'le Hav­va'yadır. Zira; onlar bütün insanların esası oldukları cihetle onlara hitab cemisine hitab menzilindedir. İnsanların adavetleri umur-u maaşta, emr-i nikâhta vesair husûsâtta görüldüğü veçhile hergün menfeatlerini celb ve mazarratlarını defetmek hususunda binler­ce nizaa tesadüf olunduğu gibi büyük devletler beyninde muhare­beler devam etmekte olduğu herkesin görüp bildiği ahvâldendir. Bu adavetin ilâ yevmilkıyam devam edeceğine işaret için Vacip Tealâ devama delâlet eden cümle-i ismiye ile beyan buyurmuştur. Yahud hitab; Âdem Aleyhisselâm'la İblis'edir. Bunlar iki fırkanın esası olduklarından bunlara hitab zürriyetlerine dahi hitabtır. Ve iki zürriyet beyninde adavet ilâ yevmilkıyam devam etmektedir. Bu âyetle istidlal ederek (İbn-i Abbas) hazretlerinin «Bir kimse Kur'an'ı kıraat ve ahkâmına ittiba ederse Allahü Tealâ o kimseyi dünyada hidâyette kıldığı gibi âhirette de su-u hesaptan muhafaza eder» buyurduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Zira; Allahü Tealâ hidayetime ittiba eden dünyada dalâlet ve âhirette şekavette olmaz buyurmuştur.[52]

 

Vacip Tealâ hidayetine ittiba edenin dalâlette olmıyacağını beyandan sonra Kur'an'dan vesair kitaplardan i'raz edenlerin müb-telâ oldukları cezayı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse benim zikrim olan Kur'andan i'râz eder iman ve ittibâ' etmezse onun için dünya ve âhirette gayet dar dirlik muhak­kaktır, biz onu yevm-i kıyamette kör olarak hasrederiz. Âmâ ola­rak hasrettiğimiz kimse bize hitaben der ki «Ey benim Rabbim! Beni niçin âmâ olarak hasrettin. Halbuki dünyada benim gözüm görüyordu.» Mezkûr kimse bu suretle izhar-ı tehassürde bulunur.]

Zikrle murad; Kur'an ve hakka delâlet eden cümle delâil-dir. Kur'an'dan i'raz edenlerin maişetinde darlık olacağı bu âyetle sabittir.

Maişetin darlığı; dünyada, yahut kabirde, yahut âhirette ve yahut bunların cümlesinde maişetinin dar olmasında her ne kadar ihtilâf varsa da esah olan dünyada ve âhirette mai­şetinin dar olmasıdır. Çünkü; lâfz-ı âyeti bunlardan her cümle­sine hamletmek mümkün olduğundan tercih bilâ müreccah lâzım gelmemesi için cemisini murad etmek evlâdır.

Dünyada maişetinin darlığı; maişetinde ne kadar vüs'at olsa âhiretten ümidi olmayıp her himmeti dünyaya münhasır olduğu cihetle kanaati meslup ve her zaman ziyadeyi talip olduğundan kendine verilen ni'meti az görmekle müteessif ve mütehassir ol­maktan hâli kalamaz. Binaenaleyh; daima bir darlık içinde muaz-zeb olur demektir. Yahut ma'siyetin şeameti sebebiyle onun için hayır kapıları kapanır. Binaenaleyh; her nereye el uzatırsa eli boşa çıkar demektir. Kabrini azap daraltır, âhirette taamı zakkum ve suyu sıcak su olur. Velhasıl her yerde bir nevi ıztırab içinde bu­lunur. Âhirette gözleri kör olur demek; ya doğrudan doğruya kör olur, yahut kalbi kör olur, yahut kıyamette hayra nail olacak bir yol bulamadığından kör gibi mütehavvir olarak kalır demektir.

Hulâsa; Kur'an'dan ve Kur'an'ın ahkâmım kabulden i'râz eden kimsenin dünyada fakr u fâkaya mübtelâ olacağı, zengin olsa bile hırs u tama' her tarafını ihata ederek servetini gözü görmez bir halde fukara gibi sefalet ve darlıkla vakit geçireceği, âhirette âmâ olarak haşrolunacağı ve Vacip Tealâ'ya «Ya Rabbi! Dünyada be­nim gözüm sağlam her şeyi görürdüm. Beni niçin kör olarak has­rettin?» diyerek tehassürünü izhar edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[53]

 

Vacip Tealâ «Beni niçin âmâ olarak hasrettin, benim gözüm dünyada sağlamdı», diyen kimseye verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim sana vermiş olduğumuz ceza gibi sen de dünyada ci­nayet işlemiştin. Zira; senin ahvalini ıslâh için bizim âyetlerimiz sana geldiğinde sen o âyetleri inkârla köşe-i nisyana atmıştın. Se­nin dünyada âyetlerimizi nisyân ettiğin gibi bu gün nar-ı cahim-de unutulur ve nar-ı hirmanda matrut ve metruk olarak kalırsın, bizim âyetlerimizden i'râz edenler nar-ı cahîmde nisyân olunduk­ları gibi din-i İlâhîden i'râzla şirkedip de Rabbmın âyetlerine iman etmeyenleri dahi eşedd-i ceza île cezalandırırız, elbette azab-i âhi-ret dünyada ve kabirde olan azabtan eşed olduğu gibi daim ve ba­kidir, tükenmez ve azab-ı âhiretin arkası kesilmez.]

Yani; âyetten i'râz edenlerin cezaları dünyada maişet darlığı, âhirette a'mâ olmaktır. Âhirette «Ben neden böyle oldum» dedi­ğinde «Sana dünyada Resuller vasıtasiyle âyetler geldiğinde sen o âyetlerden i'râz etmiş ve arkana atmıştın. Bu gün senin cezan nar-ı Cehennemde unutulman ve unutulmuş gibi terk olunmandır. Zira; şehevât-ı nefsaniyene ittiba'. heva ve hevesine inhimak edip iman etmedin. İsraf edip Rabbısmın âyetlerine iman etmeyen kim­senin cezasını biz böyle tertib ederiz. Allahü Tealâ hakkı için azab-ı âhiret şiddetli ve devamlıdır» denir. Binaenaleyh; azab-ı âhiretten nefsini kurtarmak için herkesin Kur'an'a ittiba' etmesi lâzımdır.[54]

 

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'râz edenlerin azaplarını beyandan sonra ümem-i maziyenin ihlâkinden ibret almadıklarını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Kâfirler bizim âyetlerimizi inkâr ederler de bizim ümem-i maziyeyi ihlâk ettiğimiz onları irşâd etmedi mi? Âyetlermizi tek-zib eden ümem-i salifenin halleri bunlara ibret olmadı mı? Onlar­dan evvel Biz Azimüşşân kurun-u maziyeden bir çok kimseleri ih­lâk ettik ki bu kâfirler seyr ü seferlerinde helak olanların mes­kenlerinde yürürler ve harabelerini görürler de ibret almazlar mı? Vukuat; insanlara ibret bahşetmek için değil mi? Çünkü kurun-u maziye ahalisi de bunlar misilli yerler, içerler, gezerler, mesken ve mekânlarında ikamet ederken ansızın azabımız onları ihlâk et­tiği gibi bu münkirleri de ihlâk eder. Zira ümem-i salifenin ihlâ-kinde; Kur'an'dan i'râzlari sebebiyle bunlardan ahz-ı intikama kudretimize delâlet ve akıl sahipleri için âyetler vardır. Binane-aleylı; aklı olan o âyetlerden ibret alır Kur'an'a iman eder. Habibim! Eğer senin ümmetinin azabının tehir olunmasına dair kaza-yı İlâ­hî sebketmemiş olsaydı onların azabı bu gün vacip olurdu. Çünkü; azabı ic a beden scbebler mevcut olduğundan elbette azab olunur­lardı lâkin onların azabı için tayin olunan yevm-i kıyamette ve müddet-i muayyenede olacağına dair hükm-ü İlâhî sebketti.j

Yani; ümrnet-i Muhammedi irşâd edip doğru yola sevkedeeek deliller mevcut olduğundan onların ibret almamaları aynı kabahat­tir. Zira; biz kurun-u maziyede bir çok kimseleri ihlâk ettik. On­ların harabelerinde yürüyüp görüyorlar. Aklı olanlar için bizim ihlâkimizden kudretimize delâlet eder alâmetler vardır. Eğer bu ümmetin azabının tehirine ve vakt-i muayyeninde olacağına dair hükm-ü İlâhî sebketmemiş olsaydı Ad ve Semûd kavimlerine lâ­zım olan azap bu ümmete dahi lâzım olurdu.

Bu âyet-i celilede kâfirleri hamakatla itham ve onların ceha­letlerine ta'rîz vardır. Çünkü «Kurun-u maziyenin ihlâkinde akıl sahipleri için alâmet var ve onlar ibret alırlar» demek «İbret al­mayanlar için akıl yok» demektir.[55]

 

Vacip Tealâ ecelini istifa etmedikçe hiç bir kimseyi ihlâk et­mediğini beyandan sonra Resulüllah'a sabretmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Herkesin helaki ecel-i muayyeninde olup daha ev­vel olmayınca, şanına lâyık olmıyarak kâfirlerin dediklerine sen sabret. Onların kelâmlarından kalbini tazyik etme, Rabbın Tcalâ'-nın medh ü senasına müdavim olduğun halde gün doğmazdan ve gün inmezden evvel nekaisten tenzih et. Zira; günün tulûundan evvel umur-u maaşla meşgul olunmadığı gibi günün gurubundan evvel kesb-i maaş müzayakasından kurtulduğun zaman olduğu ci­hetle işgalden hâli ve kalbin safî olacağı bir zaman olduğundan bu iki vakitte teşbihle meşguliyeti her şey üzerine takdim et, ge­cenin saatlarmdan ve dakikalarından bazılarında Rabbım nekaa-isten tenzih ettiğin gibi gündüzün etrafında dahi tenzih et ki âhi-rette Allah'ın sevabından razı olasın ve Allahü Tealâ da senden razı olur.]

Yani; kâfirlerin ezasına sabretmek lâzımdır. Zira; helakleri için tayin olunan vakt-i muayyeninde helak olacaklardır. Allah'ın hidayetine ve tevfikine hanıd ü sena edici olduğun halde sabah ve akşam namazlarım edâ ile Rabbım kâfirlerin isnad ettikleri neka-isten tenzih ve gecenin saatlerinden bazısında yatsı namazını ve etraf-ı neharda öğle namazını edâ et ki Rabbın Tealâ'nın sevabın­dan razı olasın.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tuIûu§e -misten evvel tesbi hle murad; sabah namazı, guruptan evvel tesbihle murad; İkindi namazı, ânâ - iIeyIde te'sbihle murad; akşam ve yatsı namazları, etraf-ı neharda teşbih ile murad öğle namazıdır. Çünkü; vakt-i zuhur; neharın nısf-ı evvelinin âhiri ve nısf-ı âhirinin evveli oldu­ğu için etraf-in nehar denmiştir. Yahut gurub-u şemsten evvel teş­bih ile murad; öğle ve ikindi namazları ve etraf-ı neharda teşbihle murad; sabah ve akşam namazlarıdır. Sabah ve akşam namazları­nın ziyade şerefine işaret için tekrar zikrolunmuştur.

Şu halde bu âyet-i çelile; beş vakit namaza işarettir ve kelimesinden müstefad olan rica ve şek abde râcî'dir. Yani; «Al­lah'ın verdiği ecr ,ü mesûbâttan razı olacağını ümit eder olduğun halde beş vakti edâ et» demektir. İşte «Kur'an'da beş vakit namaz zikrolunmadı» diyerek tenbellik edip namaza yan bakanların id­diaları bu ve bunun emsali âyetler ile merdûd ve kelâmları batıl­dır. Çünkü beyan olunduğu veçhile âyet; beş vakitte mukannen bir ibadeti emrediyor ki o da namazdır.

Şu tevcih; (îbn-i Abbas) hazretlerinin beyanı veçhile teş­bih ile murad; namaz olduğuna nazarandır. Ama teşbihle mu­rad; nekaaisten tenzih manâsına olduğunda manâ-yı âyet: [Evkâ-tın cemisinde Allah'ın hamdine mülâbis olduğun halde Allahü Te-alâ'yı kâfirlerin isnad ettikleri nekaaisten tenzih et] demektir.    .

Hulâsa; batılı terviç için söylenen sözlere sabrın lüzumunu ve Cenab-ı hakka hamd ü senaya mukarin olarak beş vakitte teşbihe ve namaza devamın vücubu ve bu ibadete devam mukabilinde Al­lah'ın vereceği sevap ve derecâttan abdin razı ve hoşnûd olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[56]

 

Vacip Tealâ Resulüne sabri tavsiye ettikten sonra kâfirlerin ellerinde bulunan ni'metlere itibar ve ehemmiyet vermekten neh-yetmek üzere buyuruyor.

[Ey Rcsul-ü Zişân! Sen gözlerinin nazarını şol şeye uzatma ki biz onu kâfirlerin intifai için bazı esnafa verdik. Sen ona gıbta ve emsalinin sana da verilmesini arzu ederek tekrar be tekrar nazar edip gözünü kâfirlerin mallarına atfetme. Zira; imtihan için on­lara hayat-ı dünyanın ziynet ve behceti olarak bir çok mal verdik, o mallar onlar hakkında nimet değildir. Binaenaleyh; sen onların malını is ti h san etme. Zira; biz onların mallarım tezyid ettik ki küfr ü tuğyanları ziyade olsun ve görelim ki o mallarla fukara ve zuafâya merhamet ederler mi? Yoksa kibr ü gururla, mestolup zulm ü teaddî ile mi meşgul olurlar? Rabbın Tealâ'mn sana vermiş olduğu rızık onların müzahrefat-ı dünyeviyyelerinden hayırlı ve bakidir. Onların rızıkları gibi fani ve zevale maruz değildir.]

Rahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet kâfirlerin mallarına ve ziynetlerine uzun uzadıya nazarla esef etmekten nehiydir. Şu halde defaten nazarın isabeti ma'füvdür. İşte bu âyetin delâletine binaen ekser-i ulemâ zalimlerin yüksek-saraylarına ve sair tezyi­natlarına nazar etmekten gözlerini menederlerdi. Onların meta'ları ile murad; ziynetleri ve telezzüzleridir. Fitneleriyle murad; mallarının hukukuna riayet etmedikleri için azap olunmalarıdır. Rızıkla murad; Resulullah'ın matlubu olan sevaptır, yahut dünyada merzuk olduğu rızk-ı tayyibdir. Çünkü i> zıkı tayyib; insanın izzetine mani' olmayıp şüpheden ârî ve isti-rahatini mucib olan rızıktır.

Tefsir-i Hâzin ve Fahri Râzi'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Ebu Râfi') hazretlerinin rivayetiyle Re-sulüllah'a müsafir geldiğinden taama ihtiyaç messetmesi üzerine Re-sulüllah bir Yahudiye Ebu Rafii gönderir. Receb-i şerifin ğarresi-ne kadar bedeli te'diye edilmek üzere bir miktar un vermesini söyler. Yahudi rehin olmayınca vermez. (Ebu Râfi') gelip Resulül-lah'a Yahudinin rehin talebinde bulunduğunu haber verir. Re-sulüllah mahzun olarak demirden mamul zırh gömleğini rehin ola­rak göndermesi üzerine bu âyet nazil olur. Şu halde âyet; Resulül-lah'ı ve etbaını tesliye için nazil olmuştur.

[Habibim! Ehl-i beytine namazla emir ve namaz üzerine sab­ret.] Zira namaz; fahşâ ve münkerattan nehyeder ve namazı onla­ra tebliğ etmekten hasıl olan meşakkata sabret ve fiilinle onlara vaaz et ki sana bakarak onlar da salâtı edaya müdavemet etsinler. Zira fiille vaaz; lisanla vaazdan daha ziyade tesir eder. [Ve emir tebliğiyle meşguliyetten rızkın noksan olacağı hatıra gelmesin. Çünkü; ehl ü iyâlin için biz senden rızık istemeyiz. Zira; seni ve onları biz merzûk ederiz, ehl ü iyâlini akibet-i hamîdeye teşvik et. Zira akıbet; ehl-i takvaya mahsustur.]

Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulul­lah'ın ehl ü iyâline bir zarar isabet ettiğinde salâtla emredip bu âyeti tilâvet buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; bir belâya mübte-lâ olan kimse beş vakit namaza ve nevafileye müdavemet ve na­mazla istiâne ederse o belâdan halâs olacağına işaret buyurmuştur.[57]

 

Vacip Tealâ Resulüne bazı vesâyâsını beyandan sonra kâfirle­rin şüphelerini ve şüphelerinin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler dediler ki «Keşke Muhammed (S.A.) bize nübüvve­tine delâlet eden bir âyet getirmiş olsaydı da biz de onu tasdik ve iman etseydik». Keenne Resulüllah'ın sıdk-ı da'vasına delâlet eder bir delil getirmediğini beyan ederler. Onlar resullerinin da'vası-nm sıdkına delâlet eder âyet geldiğini inkâr ederler de bundan ev­velki Suhufların ve kütüb-ü sernâv iyenin hulâsasını ve ahkâmını cami' olan Kur'an onlara gelmedi mi ve o beyyinenin geldiğini in­kâr mı ederler? Eğer Kur'an gelmezden evvel bir azabla biz onları ihlâk etmiş olsaydık onlar «Ey bizim Rabbımızî Bize bir Resul gön-derseydin de dünyada rezil ve ahi re t te rüsvây ve azabolünmazdan evvel âyetlerine ittiba etse idik» derler. Halbuki en âlâ âyet onlara geldiği halde iman etmediler. Kur'an ise beyyine yönünden onlara kâfidir.]

Maa hezâ Resulüllah bir âlimden teallüm ve kütüb-ü sabıkayı kıraat ve tederrüs etmediği halde kütüb-ü sabıka-i semâviyyenin haberlerini ve ümem-i salifenin ahvalini cami' bir beyyine getir­mesi sıdk-ı da'vasına şahid-i âdil olduğundan başka beyyineye ih­tiyaç yoktur.

Bu âyet-i Celile; şeriatleri terkeden kâfirlerin terkettiklerine dair i'tizarları kalmadığını beyan etmiştir. Çünkü; şeriat geldi da'-vet olundular icabet etmemelerine bir sebep kalmadı.[58]

 

Vacip Tealâ Resulüne iman etmeyen    kâfirleri tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Sen onlara de ki »Herkes havadis-i zamana intizar edicidir. Binaenaleyh; siz de intizar edin. Yakında doğru yol sahibi ve ihti­da eden kimler olduğunu bilirsiniz.»]

Yani; sizden ve bizden herbirimiz zamanın vukuatına intizar ediciyiz her birimiz aharın helakine intizar etmekteyiz. Hâl böyle olunca bizim helakimize intizar edin. Biz de küfrünüz ve sair ma1-siyetiniz sebebiyle sizin helakinize intizar ediyoruz,, Kıyamet kaim olup emr-i İlâhî zuhur ettiğinde doğru yol sahibi olanların ve dalâ­letten tarîk-ı necata ihtida edenlerin kimler olduğunu yakında siz bilirsiniz. Bu âyeti celile kâfirleri tehdittir.[59]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3264-3267

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3267

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3267-3268

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3268-3271

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3271-3272

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3272-3275

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3275-3276

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3276-3279

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3279

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3279-3281

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3281-3283

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3283-3284

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3284-3288

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3288-3289

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3289-3292

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3292-3296

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3296-3298

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3299-3300

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3300-3301

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3301-3303

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/33303-3306

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3306-3308

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3308-3310

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3310-3311

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3311-3314

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3314-3317

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3317-3319

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3319

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3319-3321

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3321-3322

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3322-3324

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3324-3326

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3326-3328

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3328-3331

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3331-3332

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3332-3334

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3334-3336

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3336-3338

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3338-3341

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3341-3342

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3342-3344

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3344-3346

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3346-3347

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3347-3349

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3349-3351

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3351-3352

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3353-3354

[48] Cüd: 1, Sahife: 96. Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3354

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3354-3356

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3357

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3357-3358

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3358-3359

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3359-3361

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3361-3362

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3362-3363

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3363-3365

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3365-3366

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3367

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  7-8/3368