Onyedıncı Cuz - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 21. Sayfa
ONYEDINCI CUZ
SURE İ ENBİYA
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûre'lerdendir. Yüz oniki âyeti camidir.
[Nâsm muhasebe zamanı yaklaştı. Halbuki, onlar muhasebelerinden gaflettedir ve muhasebe için hazırlıktan i'raz ederler.]
Yani; Nâs için dünyada işledikleri amellerin ve nail oldukları ni'metlerin muhasebe zamanı yaklaştı. Halbuki nâs hesaptan, yevm-i kıyametten ve Allah'ın kendilerine ne gibi muamele edeceğinden gaflette oldukları halde î'raz ederler. Asla bu hususları düşünmezler, hazırlıkta bulunmazlar ve başlarına gelecek azabtan cehalet ve sehv ü gafletde devam ederler. Bununla beraber akl-ı selim sahibi düşününce şeriata sarılanlarla sarılmıyanlar, âbidlerle fâsıklar ve mü'minlerle kâfirler arasını tefrik edecek bir muhasebenin ve cezanın lüzumuna hükmeder. Zira; Allahü Tealâ insanların dünyada ne gibi amel işlediklerini, emrine itaat ve nehyinj den içtinap edip etmediklerini, bedenlerine, yiyecek ve içeceğe! evlâd ü ıyâle müteallik nail oldukları nimetlere şükredip etmedik| lerini elbette sual edecektir. Eğer sual ve hesap olmasa iyilerle kö tülerin ve asilerle itâatlıların farkı olmaması lâzım gelir. Bu iseîj hikmet-i teklife ve adalete muhaliftir. Çünkü sual ve ceza oimal ymca teklifte bir fayda olmaz.
Nâsın haline gelince Resuller vasıtasiyle kıyametin ve muhaîj sebenin delilleri zikrolunduğunda dinlemeyip î'raz etmektir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile nâs ile murad; muhasebeye ehil olan mükellefindir. Çünkü; Çocuk ve deliler gibi mükellef olmayanlara hesap yoktur. Gaafil ve günah| kâr olanlara tenbih için hesap zamanının yaklaştığı beyan olundu| ğu gibi kıyametin zamanı da gizlenmiştir ki, herkes her saatte kıl yamete intizar etsin ve'mehlekesini mucib olan ma'siyetten vaf geçsin.
Her ne kadar âyetin nazil olduğu zamana nisbetle kıyametin zamanı uzak ise de geçmiş zamana nisbetle yakın olup her gelecek geçmişe nisbetle yakın olmasına binaen âyette hesap zamanının yakın olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; insanlar arsa-i küb-rada muhasebeden evvel bu dünyada nefsini muhasebe edip mi-hak-i şeriatten geçirmek lâzımdır ki; büyük muhasebede suale cevabı kolay olsun.
Nisâbûrî'de beyan olunduğuna nazaran (İbni Abbas) hazretlerinden bu âyette nâs'la murad; âhir ete iman etmeyen kimseler
olduğu mervidir. Çünkü) nazm-i celili, nâs'la muradın ehl-i küfür olmasına delâlet eder. Gerçi hesap, mükellef olan nâsın hepsine vaki' olacaksa da gaflet içinde i'raz eden kimseler âhirete iman etmiyen kimselerdir. Zira tamamiyle hesaptan i'raz ve tedarikten gaflet onların sıfatlarıdır.
Hulâsa; kıyametin gelmesi esasında uzak olsa dahi nâsı zaman zaman kıyamete yaklaşmakta oldukları cihetle geçmiş zamana nisbetle kıyametin yakın olduğu, hayır ve şer ceza için hesaplarının zamanı yaklaştığı ve halbuki nâs kıyametten gaafil ve hesaplarına delâlet eden âyetleri dinlemekten i'raz ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[1]
Vacip Tealâ nâsın hesaptan gaflette olduklarını beyandan sonra onları ikaz edecek delilleri istihza ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlara, Rablarından yeni bir zikir ve Kur'an'dan bir âyet gelmez; illâ onlar o âyeti istihza eder oldukları halde işitirler.]
Yani; nâsa Rabları tarafından tenbih, gafletten ikaz ve Cehaletten kurtarmak için Kur'an'dan bir âyetten sonra yeni.bir âyet gelmez; illâ onlar o âyeti istihza eder ve oynar oldukları halde işi-|tirler. Çünkü; onların gafletleri nihayete varıp delilleri tetkikten [ifrazları, akıbetleri düşünmekten gayet uzak olmaları, dünyevî ve liuhrevi menfaatlarım tefrik etmemeleri, onları Kur'an'm âyetlerini ^istihzaya kadar şevketmiştir. Binaenaleyh; Kur'an'ın sûreleri ve âyetleri geldikçe onlar o âyetleri bir takım hurafata kıyas ederek : ehemmiyet vermedikleri gibi âdeta oyuncaktan addederek eğle-) nirler.
\ Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kâfirlerin küfürde şenaat-j; larını izhar ve küfran-ı nimette hadlerini tecavüz ettiklerini bey ar. i için enva-ı nimetle terbiye ettiğini müş'ir olan Rabb ismi şerif: i varid olmuştur ki, bu zikrin murebbileri olan Allahü Tealâ taralı fmdan geldiği halde istihza ettiklerini beyanla kabahatleri ilâr | olunsun. Kâfirlerin devam ve istimrar üzere oynadıklarına işare için istimrara delâlet eden müzarî sîğasiyle varic olmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zikirle murad \ Kur'an'ın âyetleri ve suretleridir. Muhdes olması yla murad; havadis ve esbab taakup ettikçe iktizasına göre havadisin ahkâmını hail il fasletmek üzere âyetlerin ve sûre'lerin bazısı gelip ondan sonra diğer bazısının gelmesidir.
Şu halde muhdes demek yeni olarak icabına göre gelir demektir. Yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi Allah'la kaaim olan kelâm-ı İlâhî muhdes demek değildir. Çünkü; zatiyle kaaim olan kelâm-ı İlâhî hadis olsa Vacip Tealâ'mn mahall-i havadis olması lâzım gelir; bu ise muhaldir. Ama harfler ve seslerden mürekkeb olan ve bizim lisanımızla okuduğumuz Kur'an hadistir. Zira; Ce-nab-ı Hakkın halkıyla hâsıl olan elfazdan ibarettir, ama o elfazın Zatullahla kaaim olan manâsı kadîmdir, Ehl-i sünnetin itikadı da budur.
Hulâsa; Müşriklerin Rabları tarafından gelen âyetleri istihza ile karşıladıkları, ancak oyuncak addederek işittikleri ve muhdesle murad Kur'an'm havadisi hal için iktizasına göre taze taze nazil olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendin[2]
Vacip Tealâ, Kur'an'ı istihza ettiklerini beyandan s| lerinin Kur'an'ı tefekkürden hâli olduğunu beyan etmel kalplere buyuruyor.
[Onlar Kur'an'm elfazım istihza ederek işittikleri gibi kalble-ri de manâsını ve hakaikını düşünmekten gaafil oldukları halde işitirler.] Binaenaleyh; Kur'an'ın ne elfazmdan ne de meanisinden intifa etmezler.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyette Vacip Tealâ Kur'an'm manâsını anlamak üzere işitmiyenleri zahirde elfazım oyuncak yapmak ve bâtında kalblerinin manâsından gaafil bulun-masiyle zemmetmekle bu gibi kimseleri behâime ilhak etmiştir. Kalblerinin gafleti zahirde istihzalarına sebeb olduğuna işaret için lû'biyatları kalblerînde olan gaflet üzerine takdim olunmuştur. Binaenaleyh; [Onlar kalblerinde gaflet sebebiyle zahirde Kur'an'ı oyuncak yaparlar | demektir.[3]
Vacip Tealâ Kur'an'a iman etrniy enler in zahirde lisanlarıyla istihza ettiklerini ve bâtında kalblerinin gaafil olduğunu beyandan sonra Resulüllah Jıakkmda söyledikleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kur'an'ı dinlemekten kaçınan zâlimler fısıltılarını sakladılar] ve dediler ki :
[«Şu nübüvvet davasında bulunan zat olmadı; illâ ancak sizin gibi beşer oldu."]
[«Siz bu risalet davasına aldanır da sihir olduğunu bildiğiniz halde o sihre hazır olur ve kabul eder misiniz?» demekle züafâ-yı müslimîni iğfal etmeye çalıştılar.]
Yani; kâfirler Kur'an'm hak olduğunu, fesahat ve belagatta i'cazım kendi aralarında fısıltı ile gayet gizlediler. Çünkü; onlar küfre ve sair günahlara İsrarla kendi nefislerine.zulmettiler. Binaenaleyh; Kur'an'ı istihza etmekle dahi zulmü irtikab ettiler, yalnız Kur'an'a istihza etmekle iktifa etmediler, belki fukara-yı nâsı ve züafâ-yı mü'minîni iğfal etmek kasdiyle «şu nübüvvet davâsınds bulunan Muhammed (S.A.) olmadı; ancak sizin gibi beşer oldu Beşerden Resul olur mu? Eğer beşerden Resul olsa sizin de Resu. olmanız lâzım gelir. Zira; Beşeriyyette sizinle onun arasında fart yoktur. Şu halde sizin üzerinize fazileti var mıdır ki, risalet dava. sında bulunuyor? Siz bu zâtın sâhir olduğunu gördüğünüz ve bil diğiniz halde mu'cize diye size gösterdiği şeylere hazır olur da ka bul eder misiniz? Sihir olarak icat ettiği harikuladeleri görüp doğru mu zannedersiniz?» demekle Resulüllah'a iman edenleri imandan men etmeye çalıştılar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin; Resulüllah'a iki veçhile ta'n ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir :
Birincisi; Resulüllah'm beşer olmasıdır. Halbuki Be-şeriyyet risalete münafi değildir, belki insanlara Resulün insandan olması evlâdır. Zira; defaatla beyan olunduğu veçhile emri tebliğde Resulün ümmetiyle ünsiyet ve ülfeti zaruri olduğundan beşere Resul kendi cinsinden beşer olması lâzımdır. Çünkü; ümmet hakkında menfaat bunu icab eder.
İkincisi; Resulüllah'ın getirmiş olduğu mu'cizeye sihir demeleridir. Halbuki sihir; âlât ve edavatla olur. Resulüllah'm mucizelerinde âlât ve edevat olmadığı gibi Kur'an ve sair mucizelerin kendilerini âciz kıldığı ve erbab-ı belagattan oldukları halde Kur'-an'dan gayet kısa bir sûre'nin bile nazîrini getiremedikleri ve Kur'an'ı iptale son derece harîs oldukları halde sihir olduğunu iddia etmek inaddan başka bir şey değildir.
Ebussuud Efendinin beyânı veçhile Resulüllah hakkında hile ve desiseye dair olan istişarelerini kimseye anlatmamak için gayet gizli konuştukları, bir takım fesat ve fitne esasını kurmak için vaki teşebbüslerinin zulüm olduğu, beşeriyyeti risalete münafi addederek Resulüllah'ın beşer olduğunu ellerinde âlet ederek ehl-i imanı imandan men'e çalıştıkları ve mucizelere sihir demekle nâsı iğfal etmek istedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]
Vacip Tealâ Kur'an'ı ve Resulüne hileyi gizlediklİ dan sonra bunlara cevabı beyan etmek üzere beyan buyuruyor.
[Habibim! Kur'an ve senin hakkınızda ta'nı saklayan ve fısıltılarını gizleyen kimselere sen «Benim Rabb im yerde ve gökde söylenen sözü bilir. Zira; söylenen sözü işitir ve işlenen ef'alin cümlesini bilir» demekle Cenab-ı Hakka karşı gizli sırları olmadığını bildir ki, ta'nlarmı sakladık zannetmesinler.]
Yani; Ya Ekrem er Rusül! Kâfirlerin sözlerine cevap olarak sen de ki; «Ey kâfirler! Siz her ne kadar bana ve Kur'an'a ta'nı fısıltı ile konuşup gizlediğinizi zannederseniz bu zannmız yanlıştır. Zira; Benim Rabbım semâda, âlem-i ervahta, yer yüzünde ve âlem-i eşbahta gizli ve aşikâr her ne ki söylenirse, o söylenen sözlerin her birini bilir. Zira; Rabbım, işitilecek şeylerin cümlesini işitir ve işlenen işlerin cümlesini bilir. Binaenaleyh; gerek Kur'an ve gerek Resulüllah hakkında gizli fısıltılarınızı Rabbımdan sak-layamazsımz. Çünkü; Gizli ve aşikâr her şey ind-i İlâhîde müsavidir.[5]
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a sihir diye ta'nlarmı beyandan sonra demekle ta'nlarmı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Belki kâfirler evvelki sözlerinden intikal ederek dediler ki «Kur'an rüyada görülmüş bir takım hayalattan ibarettir.»] Bu sözlerine şunu da ilâve ederek dediler ki:
[«Belki Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi icat ederek iftira etti, belki Muhammed (S.A.) kendi şairdir. Binaenaleyh; Kur'an diyerek getirdiği şiirdir» demekle ta'nı uzattılar.] Bununla da iktifa etmiyerek dediler ki:
[«Eğer Muhammed (S.A.) sözünde sadiksa evvel geçen üm-medlere gönderilen Resullerin getirdikleri gibi bize nübüvvetine delâlet eder bir âyet getirsin ki biz de inanalım.» demekle muci-zat-ı nebeviyeye kanaat etmediklerini söylediler.]
Yani; kâfirler Kur'an'a tâ'n etmekte üç kısma ayrıldılar :
Birinci kısım; Muhammed (S.A.) in Kur'an nâmıyla getirdiği şey rüyada görülmüş kuvve-i muhayyelenin hayallerinden ibarettir. Binaenaleyh; gece rüyada gördüğünü gündüz Kur'an'dır diyerek halka anlatmaktan ibarettir dediler.
İkinci kısım; Muhammed (S.A.) kendi icad ettiği şeyleri terviç için Allahu Tealâ'nın kelâmı demekle ijtira ediyor dediler.
Üçüncü kısım; Muhammed (S.A.) şâirdir ve getirdiği Kur'an şiirdir dediler, «Kur'an rüyada görülen hayalaat veya iftira veya şiir olunca nübüvveti isbata kâfi mucize olamaz, binaenaleyh; eğer sözünde sadiksa evvel geçen milletlere gönderilen Resuller gibi risaletini isbata kâfi bir mucize ve nübüvvetine delâlet eden bize bir alâmet getirsin ki, biz de imân edelim» demekle Kur'an'm nübüvveti isbata kâfi mucize olmadığını iddia ettiler. Halbuki düşünmediler ki, Kur'an'm mu'ciz olmasiyle beraber kendi menfaatlerini beyan ettiği, saadet-i dünya ve saadet-i âhireti te'mine kâfi bir çok hakayık ve dekayıkı cami olduğu ve mugay-yebattan haber verdiği cihetle şiirle münasebeti olmadığı gibi el-fazmda fesahat ve belagatın evc-i âlâsında bulunduğu ve rüyada görülen hayalâta müşabeheti olmayıp beşerin kudreti haricinde olduğu cihetle iftira ile alâkası yoktur. Bu cihetleri tetkike- sarfı makderet etmediklerinden şu sözleri söylemeye cüret etmişlerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette ( Jj ) kelimesi edna-dan a'lâya terâkki içindir. Çünkü «Sihir» demek bir nevi hârika olmak itibariyle «edğaasi ahlâm» demekten ehvendir. Zira; Kur'an'a edğaasi ahlâm demek; sihirden eşna'dır; iftira demekse, daha ziyade şeni'dir. Kırk küsur sene Resulüllah'ı tecrübe edip asla yalan şaibesi görmedikleri ve şiir emmaresi bilmedikleri halde «şâirdir*' demek daha ziyade şenidir. Çünkü: rüya olsa kendilerinin de görmeleri ve şiir olsa onların da söylemeleri lâzım gelirdi. Halbuki böyle rüya göremedikleri gibi bö}rle şiir söyleyemedikleri dahî meydanda olduğu halde bu gibi sözlere cüret, iftiradan,, başka bir şey değildir.
Hulâsa; Kâfirlerin Kur'an'a «sihirdir» veyahut «rüyada görülmüş hayâlattır» ve belki Fahr-i âlem kendi icad ettiği şeyi Allah'a isnadla iftira etti, kendisi şâir ve Kur'an şiirdir dedikleri, «Eğer sözü doğru ise evvel gönderilen Resuller/gibi risaletine delâlet eden bir âyet getirsin de biz de inanalım» demekle başka mucize talebinde bulundukları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]
Vacip Tealâ müşriklerin Kur'an'a dört cihetle itiraz ettiklerini «ümem-i maziyeye gönderilen Resullerden Hz. Musa'nın asası ve Hz. İsa'nın ölüyü diriltmesi gibi Muhammed (S.A.) de bize bir mucize getirsin ki, inanalım» dediklerini beyandan sonra istedikleri veçhile mucize gelse ümem-i salifeden çoklarının iman etmedikleri gibi bunların da iman etmiyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bunlardan evvel bizim ihlâk ettiğimiz karyelerden hiç bir karye istedikleri mucizeyi getiren Resullerine iman etmediler.]
[Habibim! Sen zanneder misin, bunlara istedikleri mucizeyi getirsen iman ederler?] Eğer müşriklere istedikleri mucizeyi getirsen yine iman etmezler. Zira; «İstediğimiz mucizeyi getirsen iman ederiz.» demeleri yalandır. Çünkü; bunlardan evvel geçen ümmetler de ayni sözü söylediler, istedikleri mucize de verildiği halde iman etmediler. Bunların halleri de onların halleri gibi olduğundan onlar gibi iman etmeyeceklerdir.
Beyzâvî'nin beyanı vechileUstedikleri mucizenin verilmemesi haklarında lûtuftur. Çünkü; istedikleri mucizenin gelmemesi azab-ı dünyeviyelerinin teehhuruna sebebtir. Zira; Eğer mucize gelip de iman etmeseler geçen ümmetler gibi derhal helak olurlardı. Halbuki Mekke müşriklerinin nesillerinden bir çok ehl-i iman meydana gelip din-i İslama hizmetleri sebkedeceğine binaen dünyada topyekûn helak olmamalarına hükm-ü İlâhî lâhik olmuştur.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile kavmin derhal helak olmalarına sebeb olan mucize; isteyip de geldikten sonra iman etmedikleri mucizedir, yoksa mutlaka mucize değildir.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile deki hemze; istifham-ı inkârı olduğu cihetle manasınadır ki, «elbette iman etmezler» demektir. Çünkü; Mekke müşriklerinin inadı evvel geçen milletlerin hepsinden ziyadedir.[7]
Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a «beşerdir, beşerden Resul olmaz» diyerek itirazlarım beyandan sonra o itirazlarına cevap vermek üzere buyuruyor.
[Habibim! Biz senden evvel göndermedik; illâ kendilerine vahyettiğimiz beşerden bir takım reculler gönderdik.]
[Eğer beşerin Resul olduğunu bilmezseniz Tevrat'ı ve İncil'i okuyan ehl-i ilimden sual edin.]
Yani; Habibim! Senden evvel biz insanlara melekten Resul göndermedik. Zira; geçmiş ümmetlerin hepsine kendilerine vahyettiğimiz bir takım reculler gönderdik ki, onlar beşer oldukları halde recûliyette kâmil ve akılları tamdır. Binaenaleyh; onları ri-salete ihtiyarla vahyimize münasip gördük ki, kendi nefislerinde kuvve-i kudsiye sahipleri olup gayrıları irşatla noksanlarını ikmale çalışmışlar, ahkâmımızı nâsa tebliğle saadet yollarını göstermişlerdir. Şu halde ey müşrikler! Eğer beşerin Resul olmasında şüphe ederseniz ehl-i kitabın ulemasına suâl edin, size hep Resullerin beşerden olduğunu haber versinler. Çünkü; onlar her ne kadar Hz. Muhammed'e hasetlerinden nâşi nübüvvetini inkâr ederlerse de beşerin Resul olduğunu ikrar eder ve doğruyu size haber verirler.
Bu âyet-i celile; rusül-ü kiramın ricalden olup nisvandan olmadığına delâlet .eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulüllah'dan evvel ancak rical olarak Resul gönderdiğini edat-ı hasırla beyan buyurmuştur ki, ricalin gayriden Resul olmadığını beyan etmektir. Bu hususa dair tafsilât (Sûre-i Yusuf) un âhirinde ve (Sûre-i Nahil) de geçmiştir.
Medarik'de ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile ehl-i ki-tabm ulemasından sual etmeleriyle emrin sebebi; Mekke ahalisinin ehl-i kitaba itimad etmeleridir. Çünkü ehl-i kitab; Resulüllah'a adavette müşriklerle teşrik-i mesai ettiklerinden onlara sual edince şüpheleri zail olacağı cihetle sonra itizara mecalleri kalmaz. Bilhassa Mekkelilerin Yahudilere itimadları ziyade olduğundan Resulüllah hakkında istişare etmek üzere çok kere Mekke'den Medine'ye hususî adamlar göndermişlerdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak itimad ettikleri ehl-i ilimden sual edip şüphelerini izâle etmelerini emirle tavsiye etmiştir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile müşrikler beşerin Resul olmasını inkârla Resulüllah'm beşer olmasını medârı tekzib addettikleri halde Cenab-ı Hak beşere beşerden Resul göndermek evvelden beri âdet ve hikmete muvafık ve beşeriyetin medar-ı tasdiki olduğunu beyanla müşriklerin itirazlarını red ve ehl-i ilimden sual etmelerini emretmiş ve bu suretle kâfirlerin kendi delillerini aleyhlerine tebdil buyurmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yehûd ve Nasâra her ne kadar kâ-firlerse de tevatür mertebesine baliğ olan haberleriyle amel etmek caiz olduğunu işaret için Yehûd ve Nasâra'mn ulemasından sual etmelerini emretmiştir. Bu emir, vücub ifade ettiğinden biîmiyen-lerin bilenlerin fetvalarına müracaat etmeleri vacip olduğunu fu-kaha-yı kiram bu âyetle istidlal etmişlerdir. Bilhassa itikadiyatta şüphesini izâle için fetvasına itimat olunur bir âlime derhal müracaat edip şüphesini izâle etmek vaciptir. Binaenaleyh; züafa-yi mü'mininin itikadını muhafazaya ve furû-u â'malde müracaat ettikleri mesailde fetva ile halletmeye muktedir her kasabada bir âlim bulundurmak hükümeti İslâmiye üzerine vaciptir.
Hulâsa; Kendilerine vahyolunan Resullerin elbette ricalden olması lâzım geldiği ve bilmediği meseleyi bilen âlimden Öğrenmek herkes üzerine "vâcib olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]
Vacip Tealâ bizim peygamberimizden evvel geçen Resullerin beşerden rical olduklarını beyandan sonra Resulüllah'm da onlar gibi beşer olup beşeriyetin risalete münafi' olmadığını ve yiyip içmek beşerin şanından olduğu cihetle Resulüllah'm yiyip içmesi risaletine mani olmadığına beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz geçmiş Resulleri yemek yemez cesetten ibaret kılmadık ve onlar mevtten salim ebeden kalıcı olmadılar.]
[O Resullerin düşmanları onları tekzip ettikten sonra biz onlara va'dımızı sâdık kıldık. Binaenaleyh; onlara ve onların etbâin-dan dilediğimiz kimselere Biz helakten necat verdik. Zulüm, ifsat, fısk u fucûr üzere, İsrar eden müsrifleri biz ifsad ettik.]
Yani; Habibim! Eğer müşrikler senin yiyip içtiğini risaletine mâni zannederek itiraz ederlerse; «yemek, içmek risalete mani değildir» de. Zira; sen de evvel geçen Resullerin misli bir Resulsün. Şu halde biz onları yemek yemez cesetlerden ibaret kılmadık ki, sen de onlar gibi yemek yemez ceset olasın. Çünkü; Onlar da yerler ve içerlerdi. Onların yiyip içmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin yemen ve içmen de risaletine mâni olmaz. Onlar yemek yemeden ebeden dünyada kalır olmadılar ki, sen de onlar gibi yemek yemeden dünyada kalasın. Şu halde onların vefatları gibi sen de vefat edeceksin. Binaenaleyh; onların vefat etmeleri risaletlerine mâni olmadığı gibi senin vefatın da risaletine mâni olmaz. Onların ümmetleri âyetlerimizi tekzib ettikten sonra onlara va'-dimizi tasdik ettik ki, düşmanlarını ihlâkle enbiyaya ve etbalarm-dan dilediğimize necat verdik ve helâktan kurtardık. Şu halde sana da vadimizi ifa ve düşmanlarını ihlâk etmekle sana ve etbâma necat veririz.
Bu âyet-i celile Resulüllah'ı ve ashabını necatla tebşir, düşmanlarını da helakle tehdit etmiştir. Çünkü; din ve dünya hususunda haddini tecavüz eden müsrifleri Cenab-ı Hak helak etmiştir. Zira israf; dünya ve âhirette helaki icabeden sefahettendir. Binaenaleyh; sefahete münhemik olan her millet ve her şahsın hatır u hayale gelmedik belâlarla helak olduğu her zaman görülen ahvaldendir demek olur. Amma Cenab-ı Hak imtihan için evvelinde bir müddet mühlet verir. O mühletten istifade ederek tâib ve müstağ-fir olursa helâktan kurtulur.. Eğer mütenebbih olmazsa akıbet helak olur gider.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile cümlesi tasdik olunan va'di tefsirdir. Yani «Biz onlara necat verdik. Zira; ya-adlerini sadık kıldık. Her kimin vaadlerini sadık kılarsak, Biz onlara necat veririz. Binaenaleyh; Enbiyaya ve etbâlarma necat verdik» demektir. Müsrifleri ihlâk ettiğini beyanla Vacip Tealâ her kavmi ve her "şahsı intibaha davet etmiştir.[9]
Vacip Tealâ Resulüllah'm risaletine itiraz edenlerin şüphelerini, onların cevaplarını ve ittiba etmiyenlerin ihlâk olunacaklarını beyandan sonra Kur'an'ın, Resulünün risaletini isbata kâfi olduğunu zikirle kifayesine kanaat etmiyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ıılûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz size büyük bir kitab inzal ettik ki o kitapta sizin va'zınız vardır. Şu halde düşünüp de Kur'an'ın hak olduğunu ve Resul'ümüzün risaletini isba-ta kâfi olduğunu taakkû] etmez misiniz?] Eğer Kur'an'ın hakaayı-kını ve müştemil olduğu ahkâmı taakkül etseniz Kur'an'm meziyetini bilirsiniz, ResuPühüzün sair Resuller üzerine şerefini, Kitabınızın cemî' kitab üzerine faik olduğunu, dininizin cemi'i edyân üzerine meziyetini ve beşeriyetin istirahatını temin ettiğini idrak etmekle iman etseydiniz fevz ü felaha dahil olurdunuz. Çünkü Kur'an; iman edip ahkâmiyle amel edenlerin cemi' saadetlerine kâfidir. Binaenaleyh; bihakkın iman eden mü'minler her zaman mesrur ve mes'utturlar.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; hüsn-ü sıyttir, çünkü Kur'an kendine iman edenlere şeref bahşeder,,yahut zikirle murad; mevizedir ki helâle terğibrve haramdan tahzir eder. Yani «insanları iyiliğe sevk, kötülükten men' ve daima mekârim-i ahlâkı tavsiye etmekle insanları tehzib eder» veyahut «emr-i dininizde lâzım olanı ye olmayanları zikir var» demektir.[10]
Vacip Tealâ Kur'an muciz olduğu cihetle müşriklerin itirazları red olunduğunu beyandan sonra kâfirleri bu gibi inad üzere mübteni itirazlardan men'etmek üzere buyuruyor.
[Biz çok karye ahalisini ihlâk ettik ki, o karye ahâlisi zalim idiler ve o karyeyi ihlâkten sonra onların yerlerine başka bir kavim icad ettik.]
[Ihlâkine irademiz teallûk eden karye ahalisi vakta ki bizim şiddetli azabımıza idrak edince, derhal o azabtan firar ederler.]
[Taraf-ı İlâhîden bir melek vasıtasiyle onlara denilir ki «Siz süratle firar etmeyin, dönün kendisinde mütena'im olduğunuz karyeye ve sakin olduğunuz meskenlerinize. Me'mul ki siz cereyan eden vakadan sual olunursunuz.»]
Yani; Ey Kur'an'a itiraz ve Resulümüze ta'neden kimseler! İyi bilin ki biz ahalisi zalim olan bir çok karyeleri gazabımızla ihlâk ettik, onların arka kemiklerini kırdık, beldelerinden tardettik ve yerlerine başka bir kavim icad ettik. Zira; o karye ahalisi ah-kâm-ı İlâhîyeriin haricine çıktılar. Kendilerini ıslâh ve doğru yola irşad için gönderdiğimiz Resule isyanları sebebiyle helake müste-hak olmuşlardı. Vaktaki bizim irademiz intikam almaya teallûk edip azabın mukaddemesini idrak edince ansızın onlar firar ederler, firarları üzerine canib-i İlâhîden onlara «Ey mütenaim insanlar! Firar etmeyin, bu kadar nimetleri koyup nereye gidersiniz? Dönün nimet görüp rahat ettiğiniz karyenize ve sakin olduğunuz meskenlerinize. Me'mûl ki amellerinizden sual olunursunuz veya muazzeb kılınırsınız» denilir ki bu söz onlara azap gelmeden evvelki nasihatları dinlemediklerine tarizdir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet de icmalen beyan olunan ihlâki tafsildir. Binaenaleyh; Helaklerinin sebeb ve keyfiyetini beyanla asilere tenbih ve helak olanların çokluğuna işaret olunmuştur. Helak olanların yerlerine gelenlerin ırkan ve neseben onların cinsinden olmadığına işaret için kavm-i aharla tavsif olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette firar edenlerden sualj-de dört ihtimal vardır :
Birincisi; dönün meskenlerinize, yarın size başınızdaîi geçeni sual ederler. Siz de müşahedâtınızı ve başınızdan geçenleri beyanla cevap verirsiniz demektir.
İkincisi; Dönün, evlerinize mütekebbir olarak oturun sandalyelerinizde. Hizmetçileriniz ne iş göreceklerini sizden sual ederler, siz de onlara görecekleri işleri emredersiniz demektir.
Üçüncüsü,; Dönün evlerinize eski âdetiniz veçhile azametle oturun yerinizde. Etbâınız gelir, mühim işlerinde ne yapacaklarını sual ederler, siz de cevap verirsiniz demektir.
Dördüncüsü; Firar etmeyin dönün yerinize, size fukaralar gelir yiyecek isterler siz de onlara istediklerini verirsiniz demektir.
Şu ihtimallerden hangisi murad olunursa olunsun azabdan firar etmek istiyenleri istihza manâsını mutazammmdır. Çünkü; onların helaklerine dair irade-i İlâhîye taallûk ettiğinden dönüp evlerinde oturmak ve suale cevap vermek imkânı olmadığından onları istihza için söylenecek sözlerdir. Onlara bu sözleri söyleyen melektir, yahud mü'minlerdir, yahud böyle bir sözle istihza olunmaya lâyık olduklarını beyandır veyahud firar zamanında taraf-ı İlâhîden ilham tarikiyle onlara «bu nimetleri koyup da nereye gidersiniz, dönün yerinize. Eskisi gibi istirahat edin» denilecektir ki, onları istihza ve tevbihtir.
Bu âyetin Yemen'de (Hâzur) ve (Sahul) isminde iki karye ahalisinin helaklerini beyan, hikâye ve helaklerinin sebebi zulümleri olduğunu beyanla zalimleri tehdit için varid olduğu mervidir. Çünkü; bu iki karyenin nimetleri gayet bol, ahalisi rahat olduklarından, enva-ı mezalimi icraya ve bulundukları beldeleri ifsada başlayınca taraf-ı İlâhîden irşad jçin gönderilen Resulü katletmeleri üzerine Cenab-ı Hak zalim ve kahhar bir kavmi gönderip kılıçtan geçirmeye başladığında bunlar karyelerinden firar etmek istedikleri zaman bu sözlerin onlara bir melek tarafından söylendiği mervidir. Şu halde her ne kadar firar etmek isteseler de helakten kurtulamamışlardır. Yerlerine gelen yeni kavim karyelerinde sakin ve asr-ı saadette karyelerinin ma'mur ve ahalisi erbab-ı sanattan olup manifatura çıkarmakla iştigal ederlerdi. Hatta Resulül-lah'm vefatında kefen-i mübarikinin sevb-i sahuli olduğu mervidir.
Râkz ; hayvanı süratle yürütmek ve düşmandan firar etmek için üzengi ile vurmak manâsına ise de burada Tcahr-u tedmir için gelen düşmandan binitli ve yaya şiddet ve süratle kaçmak manasınadır. Bu hal muharebe zamanlarında istilâya uğrayan karye ahalisinde her* zaman görülen ahvaldendir. İşte âyette beyan olunan karye ahâlisi zulümleri sebebiyle karyelerini istilâ eden düşmandan firar etmek istemişlerse de tarafı İlahîden; «firar etmeyin, dönün hanelerinize bu kadar nimetleri nereye koyup gidersiniz» denilmiş ve zulümlerinin intikamı alınmıştır.
Hulâsa; Zulüm sebebiyle bir çok karyelerin helak ve zulmün her zaman helake sebeb olduğu ve helak olan kavmin yerine yeni bir kavmin icad olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[11]
Vâcib Tealâ zalimlerin azabdan kurtulamadıklarını beyandan sonra azabı görünce vaki olan nedametlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Azâb kendilerini ihata edip firar edemeyince onlar dediler ki; "Ey bizim helakimiz neredesin gel bize! Zira; bizler zalimlerden olmuştuk. Binaenaleyh; Helake müstehak olduk» demekle zulümlerini ikrar ve nedametlerini izhar ettiler.]
[Hatta onları biz biçilmiş ekin gibi kılıçla yere ölü oldukları halde düşürünceye kadar bu duaları, yani helaklerine çağırmaları devam etti. Ne zaman ki, orakla biçilmiş yere düşmüş ekin gibi his ve hareketten kesilip helak olduklarında sesleri kesilmiş hayattan eser kalmamıştır.]
Yani; Zulümleri sebebiyle düşman istilâsiyle helakleri tekar-rur eden karye ahalisi düşmanın hücumunu görerek helak emareleri kendilerini ihata edip firarda fayda olmadığını görünce onlar zulümlerini. itiraf ederek «Ey bizim helakimiz bize gel! Zira; biz zalimleriz» dediler. Bu çağırışmaları devam etti, zail olmadı. Hatta biz bazı kullarımız vasıtasiyle kılıçtan geçirip orakla biçilmiş ekin gibi ölü oldukları halde yere serinceye kadar çağrıştılar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile orakla biçilmiş yere yatmış ekin manâsına olduğu gibi ( hâmid ) dahi harareti sönmüş ateşe denir. Bu makamda helak, kavmin keyfiyet-i helaklerini tasvirde teşbih tarikiyle mübalağa vardır. Çünkü; Bir taraftan1 yere yatmalarını orakla biçilmiş ekine ve diğer taraftan hayat eseri kalmayıp hararetleri tamamen zayi olmakta ateşi sönmüş siyah kömüre teşbih olunmuşlardır ki, nur-u imandan mahrum oldukları için cenazelerinin de sair cenazeler gibi olmayıp fena bir halde olduklarına işaret olunmuştur.
Nîmetullah Efendinin beyanı veçhile helâllerine çağrışmaları ölünceye kadar devam ederek kemaî-i tezellülle bağrıştıklarına ve bununla azabın defini istediklerine, tevbenin zamanı geçtiğinden tevbelerinin kabul olunmadığına âyet delâlet eder. Çünkü tevbenin zamanı; azabı müşahede etmeden evveldir. Binaenaleyh; Azabı gözle gördükten sonra kabirde iman etmek gibi tevbe de fayda etmez.[12]
Vacip Tealâ zalim olan karyenin ihlâki adalet olduğunu beyandan sonra mevcudatın hilkati, oyuncak nevinden abes olmayıp hepsinin yaradılışının hikmetten ha.li olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz semayı, arzı ve onların arasında olan mevcudatı oyun oynar olduğumuz halde halk etmedik,]
Yani; biz zalimlerden intikamımızı alırız. Zira; biz yıldızlarla müzeyyen olan semayı, otlar, madenler, hayvanlar ve ağaçlarla müzeyyen olan arzı ve sema ile arzın yekdiğerine imtizacından mütevellid onların aralarında olan mevcudatı abes olarak oyuncak halk etmedik her birinde akıllara hayret verecek hikmet ve maslahatları mutazammm san'atlar ve insanların saymakla tüketemi-yeceği acayip üzere halk ettik ki insanlar tefekkür etmekle sâniin vücuduna, kudret-i kaahire sahibi olduğuna ve her zaman zulüm irtikab edenlerin tahtı kahrmda makhur olacaklarına istidlal etsinler. Bize abesle iştigal nasıl lâyık olur? Elbette olamaz. Çünkü; eğer biz oyuncak ittihaz etmek murad etsek kendi indimizde ittihaz eder, size göstermezdik. Zira; bu âlemin gayrı sizin bilmediğiniz oyuncak âlemi halk etmeğe kaadiriz. Velâkin biz abesle iştigal eder olmadık. Çünkü; her fiilimizde envâı sanayi icadına kaadiriz. Binâenaleyh; her fiilimiz hikmetten hâli değildir.
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Iehiv ; veled ve zevce manâsına olması muhtemeldir. Çünkü Yemen lügatinde Iehiv ; veled manâsında istimal olunduğu gibi zevce manâsında dahi kullanılır. Âyet-i celile Hz. İsa ve validesi haklarında *kıyl ü kaai eden Yehûd ve Nasâra'yı red için olduğunda manâ-yı âyet şöyledir : [Eğer bizim hakkımızda veled ve zevce ittihaz etmek caiz olsa biz onu sizin görmeyeceğiniz ve bilrniyeceğiniz mü-cerredattan kendi indiinizden ittihaz eder, size göstermezdik. Binaenaleyh veledimiz ve zevcemiz yanımızda olurdu, yoksa Hz. İsa ve validesi gibi sizin yanınızda olmazdı. Zira; siz bilirsiniz ki herkesin evlâd ü iyâli kendi yanında olur.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile semâvat ve arzın halkı, nazar-ı ib-v retle bakanlara enva-ı bedayile dolu birer mev'izedir. Zira; gerek umur-u dünya ve gerek umur-u âhiretin intizamına birer" vesiledir. Binaenaleyh; insan gerek dünyasını, gerek âhiretini bunlar vasıta-siyle tanzim edip saadetine çalışması, muattal ve mahrum olmamaya gayret etmesi ve bu sebeble kemâlât tahsiline vasıl olup yalnız dünya ile iktifa ederek dünya ziynetine mağrur olmaması lâzımdır.
nazmında şartiyye olursa cevabı
Beyzâvî'nin beyanı veçhile mukadderdir. Yani; «Eğer biz oyuncak yapmak istesek istediğimizi yapardık» demektir. lâfzı nafiye olduğuna nazaran «biz abes işler olmadık» demektir.[13]
Vacip Tealâ mevcudatın icadı abes olmayıp her birinde hikmet ve maslahat olduğunu beyan ettiği gibi batılı izaleye hakkı âlet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Belki bize yakışan -şey; hak olan Kur'an'la batıl olan şeytana atmak ve hak olan Islâmı batıl olan küfür üzre galib kılmakla batılı gidermektir. Hakkı batıl üzerine galib kılınca ansızın görülür ki batıl zail olmuş ve hak sabit kalmıştır.]
[Cenab-ı Hakkı lâyık olmadık sıfatla tavsifinizden dolayı sizin için ancak helak vardır.} Çünkü Allah'ı lâyık olmadığı sıfatla tavsif; elbette gazabını mucib olur. Binaenaleyh; tavsif edenlerin helake müstehak olacakları şüphesizdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette kelimesi Allah'ın veled ve oyuncak ittihazım red ve zatını bu gibi şeylerden tenzih içindir. Kazij; bir şeyi uzağa atmaktır. demiğ ; dimağın kırılıp ruhun gitmesine sebeb olan perdenin yırtümasıdır. zühuk ; ruhun gitmesidir. Binaenaleyh; bu makamda hakkı batıl üzerine vurmak ve atmakla batılın kırılarak muhafaza edeceği salâbeti kalmayıp bedenden ayrılan ruh gibi zail olup gitmesini tasvir ve temsildir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Zât-ı ülûhiyet velet, zevce ve oyun ittihazından münezzehtir, belki Biz Azîmüşşân hakkı batıl üzerine şiddetle atarız. Binaenaleyh; hak batılı kırar, perişan eder ve batılın hakka karşı müdafaa edecek kuvveti kalmaz, ansızın görülür ki batıl helak olup gitmiş] demektir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile batılın hakka nisbetle sürat üzere zeval bulacağına ve zevali devamlı olacağına işaret için batılın zevalini beyanda bağteten vücud bulmaya delâlet eden edat-ı mufacaatla cümle-i ismiye olarak varid olmuştur.
Hulâsa; Allah'ın şanına lâyık olmadık abes ihtiyar etmesi, le-hiv ve lû'biyatla meşgul olması, zevce ve velet gibi alâmet-i hudus olan şeyleri ittihaz eylemesi gibi şanı Ulûhiyyete lâyık olmadık sıfatları isnadla iftira edenlerin helake müstahak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[14]
Vacip Tealâ abesle iştigal etmekten münezzeh olduğunu be-yffitdan sonra abesten münezzeh olduğunun sebebi, kudret-i kahi-rafi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Göklerde ve yerde olan cümle ziruh ve kendi indinde bulunan mukarreb melekler cümlesi Allah'ın kulları ve onlar Allah'ın mahlûklarıdır. Binaenaleyh; bunların cümlesi Allah'ın ibadetinden kibretmezler ve ibadetle iştigalden yorulmazlar.]
[Gece ve gündüzde Allah'ı nekaisten tenzih eder ve asla fü tur getirmezler.]
Tani; Allahü Tealâ abesle iştigal etmez. Zira; semavat ve arzda bulunan cümle mevcudat onun kulları ve mahlûklarıdır. Kendi huzur-u manevisine yakınlık kazanmış olan melekler Allah'ın kulları ve emrine her an itaat eden mahlûklarıdır, bunların cümlesinin mabududur. Onlar kendine ibâdetten asla taazzum edip kendilerini büyük addetmezler. Binaenaleyh; daima ibadetle meşgul olurlar ve ibadetten yorgunluk arız olmadığından gece gündüz teşbih ederler, asla fütur arız olmadığı gibi vücudlarma zaaf dahi gelmez. Şu halde bütün vakitlerde teşbihle meşgullerdir.
Gerçi âyette yerde ve gökte bulunanlarla murad; mükellefin ise de ibadetten yorulmayanlarla murad; meleklerdir. Çünkü; ibadetleri ve teşbihleri arasına yorgunluk girmemek ve ibadetten melal getirmemek onlara mahsustur. Zira; beşer için ibadete mani bir çok alâik-ı beşeriyye bulunduğundan daima ibadet mümkün değildir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran meleklerin teşbihleri insanların nefesleri menzilesinde olduğundan devamlı nefes, insanın işine ve sözüne mani olmadığı gibi meleklerin teşbihleri de zalimlere lanet, salihlere istiğfar etmelerine ve taraf-ı İlâhîden kendilerine tevdi olunan vazifelerle meşgul olmalarına mani olmaz.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet; mevcudatın kâf-fesi Allah'ın mahlûku olup halk, mülk ve tedbirce tasarrufu Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu beyan için sevkolunmuş bir cümledir. Meleklerin ibadetten kibretmediklerini beyan edince «ibadetlerinin keyfiyeti neden ibarettir?» Şeklinde varid olan suale «gece gündüz teşbihle meşgul olduklarım ve ibadetlerinde onlar için yorgunluk olmadığını» beyanla cevap verilmiştir.[15]
Vacip Tealâ mevcudatın kâffesi kendinin mahlûku olup her birinde tedbir ve tasarruf zatına mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler ölüleri ihya edecek yer yüzünden mabutlar mı ittihaz ettiler?]
Yani; belki kâfirler yer yüzünde mevcut taştan ve ağaçtan yontulmuş bir takım hasis ve aciz putları mabut ittihaz ettiler de o mabutlar ölüleri ihya edebilir mi? Elbette ihya edemezler. Halbuki mabudun şanı ihya, icad ve kullarına nimetlerini ihsan etmektir. İşte bunların cümlesine kaadir olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkedip de hiç bir şeye kaadir olamayan bir takım aciz putlara ibadet etmek cehalet ve hamakat değil midir?[16]
Vacip Tealâ şirki irtikâb edenleri cehaletle itham ettikten sonra vahdaniyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yerde ve gökte Allah'ın gayrı müteaddid ilâh olmuş olsaydı yerle gök fasid olurlardı.] Halbuki fesat yok. Binaenaleyh; müteaddit ilâh da yoktur. i
[Müteaddit ilâh olmayınca arş-i â'zamın sahihi olan Allah'ı cümle nekaaisten tenzih ve kâfirlerin isnad ettikleri lâyık olmayan sıfatlardan takdis ederim.]
[Allahü Tealâ işlediği işten mes'ûl olmaz. Kulları işlediklerinden mes'ûl olurlar.]
Yani; ilâhda teaddüt yoktur. Zira; yerde ve gökte Allah'ın gayrı hakiki mabutlar olsaydı yerle gök fasid olur, âlemin intizamma halel gelir ve şu görülen nizam mihverinden çıkardı. Çünkü Allah'ın manâsı; efalinde ve asarında müstakil olup herkesin ibadetine müstehak olmaktır. Binaenaleyh; eğer müteaddit ilâh olsa bir nizam üzerine ittifakları muhal olduğundan elbette aralarında münazaa yapmaları ve yekdiğerinin işine mani olmaları muhakkaktır. Çünkü; her biri makduratm cümlesine kaadir olunca elbette birisi diğerinin; iradesi hilâfına irade eder. Şu halde ya ikisinin dediği olurdu; bu ise içtima-ı zıddeyn olduğu cihetle muhaldir. Ya-hud birinin muradı vücud bulur, diğeri olmaz. Muradı vücud bulmayan aciz olduğundan ilâh olamaz ve eğer ikisinin dedikleri olmazsa ikisi de aciz oldukları cihetle yine ilâh olamaz. Binaenaleyh gerek ikisinin dediği olmak ve gerek birinin dediği olup diğerinin dediği olmamak veya ikisinin dediği olmamak muhal olması Allah'ın müteaddit olmasının muhal olduğunu müstelzimdir. Allah'ın taaddüdünün muhal olması vahid-i hakiki olmasını isbat eder. Şu halde ilâhda teaddüd olmadığı sabit olunca kâfirlerin şirkinden, zevce ve velet isnadı gibi nekaaisin cümlesinden arş-ı â'zamm Râb-bisi olan Allah'ı tenzih ve takdis ederim, Allahü Tealâ bir olup fevkmda ona hükmedecek bir hâkim olmayınca işlediği ef'alinden mesul değildir. Binaenaleyh; kullarının bazılarını aziz, bazılarını zelil, bazılarını zengin ve vücudlarmı sağlam, bazılarını fakir ve hasta kılar hiç kimsenin sual haddi değildir. Çünkü;, cümlesinin maliki ve halikıdır. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder ve mülkünde hakkı olmayan bir kimse malikin tasarrufuna müdahele edemez. Ama insanlar Allah'ın kulları olup emrine imtisali vacip olduğu cihetle herkes ef'alinden mes'uldür. Çünkü mülkün sahibi mülkünde tasarrufa me'zun kıldığı kimseyi ne yolda tasarruf ettiğinden her zaman mes'ul tutabilir.
Bu âyet-i Celile vahdaniyeti isbat için ilm-i kelâmda irad olunan burhanlardan (burhan-ı temânu') un delilidir. Burhan-ı te-manu'un hulâsası: «İlâhda teaddüt yoktur, eğer ilâhda teaddüt olsa âlemde fesad olurdu. Halbuki âlemde fesat yok, binaenaleyh; İlâhda da teaddüt yoktur.» demektir.[17]
Vacip Tealâ tevhidin delilini beyandan sonra şirkin şenaati gayet büyük olduğundan tevhidin delilini iade ederek müşriklere şirkin delilini getirmelerini emirle tevbih etmek üzere buyuruyor.
[Belki müşrikler Allah'ın gayri mabudlar ittihaz ettiler.]
[Habibim! Sen müşriklere «Ey müşrikler! Şirke dair delilinizi getirin» demekle onları iskât et.] Çünkü; Allah'ın vahid-i, hakiki olduğu aklî ve naklî delillerle sabit olunca şirke onların aklî ve naklî delil getirmek imkânı olmadığından sükûtları mecburidir. Binaenaleyh; Sen onlara «şirke dair delilinizi getirin» de ki mezheplerinin hata olduğunu bilsinler. Zira; bilcümlö enbiyanın kitapları tevhid üzere ittifak ettiklerinden şirke dair delil-i naklî olmadığı gibi delil-i aklînin olmadığı da meydandadır. Çünkü; delil-i aklî tevhidi isbat edince şirki isbât edemiyeceği tabiidir.
[Enbiya-yı sabıkanın şeriatları tevhid üzere müesses olunca kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami olan şu Kur'an, benimle beraber bulunan müzminlerin zikri ve hallerini islâh ve doğru yolu göstermek için onların Vaz u nasihatları olduğu gibi evvel 'geçen ümmetler de tasdik ettikleri cihetle onların haklarında dahi Kur'an zikr ü nasihattir.] Zira; tevhid hakkında kendi kitapları Kur'an'a muvafıktır, lâkin haset ve inatlarından dolayı tasdik etmeyenler hakkında zikir değildir.
[Belki onların ekserisi hakkı bilmez cahil olduklarından hakin i'raz ederler.]
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ vah-daniyyeti burhan-ı temânu'la isbat ettikten sonra bu âyetle Allahü Tealâ, putları ma'but ittihaz edenlerin hallerini inkâr etmiştir.
Çünkü cümlesinin mutazammm olduğu istifham; inkâr ve tevbih içindir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kuran; Ümmet-i Muhammedin va'zı olduğu gibi ümem-i salifenin dahi va'zı ve zikri olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü Kur'an; bu ümmetin ve bundan evvel geçen ümmetlerin ahvalini cami olduğundan kâffe-i ümem hakkında zikri ve haberi mütezammmdır. Şu halde «şirke dair delilinizi getirin» demek «Ey müşrikler! İşte kütüb-ü semaviye: Gerek Kur'an, gerek Tevrat, gerek İncil ve gerek suhuflara nazar edin bakın tev-hidle emredip şirkten nehyetmekten başka bir şey bulur musunuz? Eğer bulursanız getirin» demektir.
Cenab-ı Hak Akl-ı selim sahibinin Allah'ın gayri bir takını aciz mahlûkları mabut ittihaz etmiyeceğine işaret için putlara ibadet edenlerin hakkı bilmez cahil olduklarını beyanla sarahaten zemm etmiştir.[18]
Vacip Tealâ şirki zemmettikten sonra cümle enbiyanın tevhid-le me'mur olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Senden evvel biz Resul göndermedik illâ o Resule biz vahyettik ve dedik ki «Hâlüşan şöyledir : Benden başka mabudun bilhak yok, ancak ben varım. Binaenaleyh; bana ibâdet edin, benim gayrime ibâdet etmeyin.»] Bu minval üzre her Resule biz tevhidi, vahyettik.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyet bundan evvel beyan olunan tevhidin- delillerini takrir, etmiştir. Çünkü «tevhid;' doğru bir yoldur. Zira; cümle enbiyaya vahyolunmuştur. Her şey ki cümle enbiyaya, vahyoluna, elbette doğru bir yoldur. Binaenaleyh tevhid; doğru bir yol» demektir.
Hulâsa; Resulüllah'dan evvel irsal olunan bilûmum resullerin şeriatlerinde tevhidin vahyolunup resullerin tevhidle me'mur oldukları ve ibâdetin ancak Cenab-ı Hakka mahsus olup Allah'ın gayrıya ibadetin caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]
Vacip Teaiâ enbiyanın tevhidde müttefik olduklarım beyan ettiği gibi müşriklerden bir kısmının şirkinin keyfiyetini beyanla mezheplerinin butlanını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Müşrikler «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» dediler. Allah'ı veled ittihazı gibi nekaisten tenzih ederim.]
[Belki melekler taraf-ı İlâhîden ikram olunmuş kullardır, Allah'ın emrini sözü ile karşılamazlar.]
[Halbuki onlar Allah'ın emriyle amel ederler.] Binaenaleyh; Emr-i İlâhî haricinde bü; iş tutmazlar.
Yani; müşriklerin bir kısmı «Rahman Tealâ, melekleri kendine veled ittihaz etti» dediler. Müşriklerin bu gibi iftiralarından Rahman Tealâ münezzeh ve müberradır. Binaenaleyh; Ben Allahü Tealâ'yı müşriklerin iftiralarından tenzih ederim. Çünkü; Allah'ın veled ittihazına ihtiyacı yoktur, belki.melekler.Allah'ın müşerref ve mükerrem kullarıdır ve ubudiyetleri veled olmaya münafidir.
Zira; bir zatın veledi onun abd-i memlûkü olmaz, Allah'ın emrinden evvel melekler söz söylemedikleri gibi emir üzerine dahi söz söylemezler. Zira onlar; ancak Allah'ın emriyle amel ederler ve emir olunmadıkları şeyi asla işlemezler.
Hâzin, Beyzâvı ve Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet araptan (Huzâa) kabilesinin müşrikleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar melekleri; Allah'ın kızları diye itikad ettiklerinden Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikadlarını reddetmişlerdir.
Kâfirlerin şenaatlanm ve küfran-ı nimette ileri gittiklerini izhar için Allah'ın kullarına enva-ı nimetini ihsan ettiğine delâlet eden Rahman ism-i şerifi varid olduğu Ebussuud'un cümle-i beya-natmdandır.
Bu âyet-i celile; beş hükmü havidir:
Birincisi; Müşriklerin Rahman Tealâ veled ittihaz etti demeleridir.
İkincisi; Cenab-ı Hakkın, zatını bu gibi nekayisten ten-zıh etmesidir.
Üçüncüsü; Meleklerin indallah mukarreb ve mükerrem olmalarıdır.
Dördüncüsü; Allahü Tealâ emretmedikçe hiç bir şey söylememeleridir.
Beşincisi; Meleklerin ancak emr-i İlâhîyle amel etmeleridir.
Vacip Tealâ'nın meleklerin ibad-ı mükerrem olmalarını; sözleriyle Allah'ın emrine tekaddüm etmemeleri ve ancak Allah'ın emriyle amel etmeleriyle Kur*an'da isbat etmesi, insanların da bu iki sıfatta melekler gibi olmaları lüzım olduğuna işaret içindir. Binaenaleyh; insanın Allah'ın kelâmı üzerine söz söylemesi ve Allah'ın emri haricinde iş tutması caiz değildir.[20]
Vacip Tealâ meleklerin bazı evsafını beyan ettiği gibi kullarının cümle a'mâlini bildiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ meleklerin geçmiş ve gelecek bilûmum amellerini bilir.]
[Melekler şefaat etmezler, ancak Allah'ın şefaat et razı olduğu kimselere şefaat.ederler.]
[Halbuki melekler Allah'ın gazabından korkarlar.]
Yani; Melekler elbette Allah'ın emrine muhalefet etmezler. Zira; Allahü Tealâ meleklerin mukaddem ve muahher yani işledikleri, işleyecekleri ve hal-i hâzırda bilcümle amellerini bilir. Binaenaleyh; onlar Allah'ın, amellerini bildiğini bildiklerinden kendi amellerini murakabe ederek nefislerini zapteder, emr-i İlâhî haricine çıkmazlar ve şefaat de etmezler. Ancak Allah'ın şefaat etmelerine razı olduğu kimselere şefaat ederler. Şu halde rıza-yı İlâhî haricinde şefaat için hiç, bir kimse hakkında söz söylemezler. Halbuki melekler Allah'ın azameti ve mehabeti karşısında şiddetle korkarlar ve korkuları zahirde bilinir bir halde olur.
Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile cüz'i bir emare ile azabı gözetmek ve azabın gelmesinden korkmaktır. Binaenaleyh; «Melekler zaif bir emare ile korkarlar» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de (İbni Abbas) Hazretlerinden rivayeten beyan olunduğuna nazaran Allah'ın şefaat olunmasına razı olduğu kimseler; kelime-i tevhidin manâsım kalbiyle itikad ve lisanile tekellüm eden kimselerdir. Çünkü; tevhidi itikat etmeyen müşrikler şefaata mazhar olamazlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile haşyet; tazimle beraber korku olup işjak ; itina ile beraber korku manâsına olduğundan haşyetle beraber işfakı zikirde tekrar yoktur. Gerçi her ikisinde korku manâsı varsa da tazim ve itina gibi ayrı ayrı manâları mutazammm olduklarından tekrara hamlolunamaz.
Hulâsa; Allahü Tealâ meleklerin cümle amalini bildiği, Allah'ın şefaat olunmasına razı olmadığı kimselere şefaat edemeyip ancak razı olduğu kimselere şefaat edecekleri ve meleklerin A1-. lah'm azametinden kemâl-i itina ile korktukları bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[21]
Vacip Tealâ meleklerin ahvâlini beyan ettikten sonra ülûhi-yet davasında bulunanların cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer meleklerden ve sair halktan bir kimse Allah'ın dûnunda ben İlâhım derse işte o kimseyi biz Cehennemle cezalandırırız.]
[işte tilûhiyet davasında bulunan kimseyi biz Cehennemle cezalandırdığımız gibi zalimleri de Cehennemle cezalandırırız.]
Yani; melekler masum olduklarından kendileri ülûhiyet davasında bulunmazlar. Bilfarzıvettakdir onlardan bir kimse ülûhiyet davasında bulunsa ve ben Allah'ın gayrı İlâhım dese ve ibadete istihkak iddiasında bulunsa biz onu Cehennemle cezalandırdığımız gibi Allah'ın gayriyi mabud ittihaz ederek ülûhiyyeti mevziinin gayride gözeten zalimleri dahi Cehennemle cezalandırırız.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetlerde beyan olunan sıfatların kâffesi meleklerin ubudiyetlerine delâlet edip ubudiyet dahi veled olmaya münafi olduğundan bu sıfatların cümlesi meleklerin Allah'ın veledi olmadığına delâlet eder. Çünkü; sözlerin ve amellerin cümlesinin Allah'ın emriyle olması ve Allahü Tealâ'nm onların sırlarını bilip Allah'ın sırlarını onların bilmemeleri ve meleklerin şefaat edemeyip Allah'ın izniyle şefaat etmeleri ve Allah'ın azamet ve mehabetinden* son derece korkmaları ve ülûhiyet iddiasında bulunan olsa cezasının Cehennem olması evsaf-ı ubudiyettendir, yoksa ülûhiyete veled olmanın evsafından değildir.[22]
Vâçip Tealâ ülûhiyetin delil-i aharını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bilmediler mi şol kimseler ki onlar kâfir oldular semavat ve arzın muttasıl ve bîr olup da bizim onların arasını şak edip ayırdığımızı idrak etmediler mi? Ve bunlar bir olup da bizim ayrı ayrı gökler kılıp yerleri iklimlere taksim etmek vahdaniyete delâlet etmez mi?]
[Ve biz sudan her hayvanı halkedip hayat vermedik
[Onlar bu kadar acayip ve garaibi görüp de iman etmezler mi? Ve bunları düşünüp vahdaniyete istidlalle iman etmek lâzım değil mi?]
Yani; müşrikler bizim vahdaniyetimizi inkâr ve veled isnact etmek gibi şeylerle iftira ederler de semavat ve arzın yekdiğerine muttasıl bir külçe halinde olup da biz onu parça parça yarıp, aralarını boşaltıp ayrı ayrı birer felek kıldığımızı ve arzı kıtalara taksim ettiğimizi bilmediler ve görmediler mi? Biz bir sudan hayat sahibi olan her hayvanı halk etmedik mi? Bu kadar acayip ve garaibi görürler de kudretimizi tasdikle iman etmezler mi?
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir şeyin, muttasıl olup arada fasıla olmadan hakikat-ı vahide olmasıdır. Çünkü; semavat bidayeten tabaka-i vahide ve bir madde-i asliye olduğu halde sonra Cenab-ı Hak hikmetinin iktizası üzere yedi tabaka kılmış ve her birini diğerinden ayırmıştır, kezalik arz bidayet-i hilkatta bir tabaka olup sonra Cenab-ı Hak iklimlere ve kıtalara taksim etmiştir. Fetak ; yarmak ve ayırmak manasınadır. Şu halde ma-nâ-yı nazım: [Semavat ve arzdan her biri evvel bütün iken sonra biz onları ayırdık, semâyı âlem-i esbab ve arzı âlem-i müsebbeb kıldık. İnsanlar semadan inen bereketler sebebiyle arzdan hasıl olan rızıklarla yaşasınlar] demektir. Şu halde Cenab-ı Hakkın semâ ile arzm arasını ayırıp hava ve sair meveudatiyle ikisinin arasını doldurup semâ cihetini yağmura elverişli ve yeryüzünü otlar, ekinler ve sair nimetlere kaabiliyetli kılması vahdaniyete pek büyük delil olduğundan bunlara nazar edip iman etmiyenleri Cenab-ı Hak tevbih etmiştir. Hâzin'in beyanı veçhile otlar, ağaçlar hayvanda dahildir. Buna nazaran manâ-yt nazım : [Semâdan nazil olan rahmet suyu ile her şeyi ihya ettik] demektir. Yahut âyette ma' ile murad; nutfedir. Buna nazaran ile murad; hayvandır. O halde manâ-yı nazım: [Hayvanatın hepsini sudan ki, nutfeden halkettik] demektir. Maile murad; mutlaka su olduğuna nazaran her şeyin sudan halk olünmasıyla murad; Ekser ve ağlep itibariyle olduğu gibi bizim görebildiğimiz her şey sudan halk'olundu demektir. Binaenaleyh; Melekler ve cinlerle buna itiraz varid olmaz, bizim gördüğümüz insan ve sair hayvanla ağaçların ve otların terkibinden ekser-i mevaddı su olduğu cihetle her şeyin sudan halkolunduğu beyan olunmuştur. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile «herşeyin sudan halk olunduğunu» beyan «suya fart-ı ihtiyacım ve su ile intifamr ve herşeyin hayatında suyun medhali olup susuz meydana gelmediğini» beyan etmektir.[23]
Vacip Tealâ müşrikleri tevbih ettiği gibi halis kullarına ihsan ettiği nimetleri dahi tadat etmek üzere buyuruyor.
[Biz arz üzerine insanlarla hareket etmesin için sabit büyü] dağlar halkettik.]
[Biz o dağlarda insanların matluplarına vasıl olmaları içil yollar ve dereler halkettik ki herkes istediği gibi yürüsün.]
[Ve biz semâyı yıkılmak ve dökülmekten mahfuz üzerinize dam mesabesinde kıldık. Halbuki müşrikler semanın ve arzın vahdaniyete delâlet eden alâmetlerinden i'ıaz eder ve maksada istidlal etmezler.] Çünkü; i'raz etmeseler de bu âlemin acâibatmdan is-tîdlâl etselerdi elbette iman ederlerdi.
Yani: Kâfirler semâvat ve arz'm madde-i vahideden taksim olduklarını nazar-ı dikkate almadıkları gibi arz üzerine konulan dağlara nazar etmediler mi? Elbette nazar-ı ibretle bakmalılar. Zira biz; o yuvarlak olan küre-i arzı insanların idrak edeceği kadar hareket edip insanları mustarip kılmaması için arzın üzerine yüksek ve sabit dağları halk ettik ki süratle hareket etmesin ve üzerinde insanlar rahat etsin ve o cesametli dağlarda açık ve geniş yollar halk ettik ki insanlar istedikleri yerlere seyrü sefer etsinler ve varacağı mahalle kolaylıkla varsınlar ve semâyı yer üzerine düşmekten mahfuz dam mesabesinde kıldık ki her vakit ve her yerden baktığınızda o sema cihetinde yıldızları görüp onların delâlet ettiği ayları, yılları, haraset ve ziraat mevsimlerini bilesiniz. Halbuki kâfirler bu asar-ı acibenin delâlet ettiği maksattan i'raz ederler ve" bu senayi-i garibenin delâlet ettiği Kudretli İlâhiyenin aza-pıetinde tefekkür etmezler.
Bu âyet-i celile dağların insanlar için nimet-i azime olduğuna aielâlet ettiği gibi yolların da insanlar hakkında nimet olduğuna Ma delâlet eder. Binaenaleyh; insanların yollar açmak, o yolları jpnar etmek ve o nimetten kolaylıkla intifa etmek dahi vazifeleri Jalduğuna işaret vardır. Çünkü Cenabı Hakkın Kur'anda bunların jrıimet olduğunu bize beyân etmesi o nimetten istifade etmemizi emirdir. İnsanlar üzerine nimet olan şeyin şükrünü eda etmesi vaciptir. Yolların şükrü ise onu imar ederek suhuletle yürümeye mani olan arızaları izâle edip gidip gelecekleri yerlere kolaylıkla az vakitte gidip gelmek ve at öldürmek, araba kırmak gibi zararlardan vareste olmaktır.
Bu âyet-i Celile; Dört hükmü camiidir:
Birincisi; Arz üzerine cesim dağların konmasıdır. Bu, meydanda bir hakikattir. Arzın harekesine dağların ma'ni olmasına gelince: küre-İ arz su üzerinde içi boş bir gemi gibi olduğundan ziyade'hareket edeceği ve insanların hissedebileceği bir derecede sallanacağı kabil-i inkâr bir şey değildir. İşte boş gemiye lüzumu kadar yük konunca fazlaca hareketten kesildiği ve arz üzerine cesim dağlar konulunca bir derece sükûnetine sebeb olduğu gibi insanların hissedemiyeceği derecede hareketine de ma'ni olmaması bait bir şey değildir.
İkincisi; insanların matluplarına yol bulmaları için dağlarda açık ve bol yollar halketmesidir. Bu da herkesin bildiği bir hakikattir ve yolların imarına işarettir.
Üçüncüsü; Semanın üzerimizde bir dam mesabesinde olmasıdır.
Dördüncüsü; Erbab-ı dalâlin bunlarla istidlâldan kaçınmalarıdır. Semanın sakf olması; her belde ahalisi kendi beldesinden baktığında arza nisbetle semâyı bir evin damı gibi görmesidir. Gerçi bizlere görünen hava boşluğu olup nefs-i semâ değilse de aradan hava boşluğu zail olsa aynı semâyı bu halde göreceğimizden cevv-i semayı görmek ayni semayı görmek gibidir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile semânın mahfuz ol-masiyle murad; şeytanların semaya çıkmalarından mahfuz olması murad edilmek ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanına nazaran kudret-i Ilâhiyeyle sukuttan ve intizamı bozulup inhilâl etmekten mahfuz olmasıdır. Çünkü; ilm-i İlâhi vechüzere vakt-i merhununa kadar şu görülen intizamı kaybetmekten mahfuz kalacaktır. Âyet-i Celile de bu minval üzere mahfuz kalacağına delâlet etmektedir.[24]
Vacip Tealâ semanın sukuttan ve inhilâlden mahfuz olduğunu beyandan sonra semâ vasıtasiyle arz üzerinde halkettiği gece ve gündüzü ve sema canibinde olan güneşi ve ayı halk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ şol zatı ecell-ü'alâdir ki, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı halketti.]
[Ay ile güneşten her biri kendine mahsus olan felekte süratle yürür, onun cer yanma tayin olunan mahalden çıkmaz ve herkes kendi mihverinde deveran eder.]
Yani; Allahü Tealâ insanların rahatları ve uykuları için geceyi, ticaretleri ve maişetlerini tedarik için gündüzü halketti. Gündüzün ticarete elverişli ve âleme revnakbahş olacak derecede ziyadar olması için gündüze mahsus güneşi ve geceleri nurlandırmak için ayı halketti ki her ikisinden de insanlar müstefid olsunlar. Bunlardan her biri kendine mahsus olan felekte süratle seyrederler. Binaenaleyh; intizâm-ı âlem için bunların halk olunup her biri kendine tayin olunan yerden çıkmayıp daima o yerde bir intizam-ı garib üzere ceryan etmesinde Hailâk-ı âlemin kudretine pek büyük delâlet olduğundan her âkilin bunları düşünmekle azamet-i Ilâhiyeyi idrak edip iman etmesi lâzımdır. Çünkü; güneş ve ay vucud-u insana nafi oldukları gibi meyvelerin olması ve hububatın ermesi, ticaret ve felâhat zamanlarının bilinmesi ay ve güneşin tayin olunan mahallerinde intizâm üzere cereyan etmeleriyle hasıl ve onların hareketlerinde insanlara pek çok menfeatlar olduğuna işaret için Cenab-ı Hak onların merkezlerinde cereyan etmelerini bu âyette nimet sırasında zikir buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile güneşle ayın felek üzerinde hareketlerinde üç ihtimal vardır :
Birinci ihtimâl; Felek sabit olup yıldızların onun üzerinde yürüineleridir. Yani; her yıldızın kendine yakın olan felek üzerinde hareketine bir mani-i ^fenni yoktur. Âyet-i Celile'de bu cihete delâlet etmektedir. Çünkü sibakattandır. Sibahat ; insanın su üzerinde yüzmesidir. Binaenaleyh; yıldızların kendilerine yakın olan eflâkin sahasında hareketlerini Cenab-ı Hak suda yüzen insanların hareketlerine teşbih için bu âyetr te lâfziyle beyan buyurmuştur.
İkinci ihtimâl; Yıldız sabit olup felekin hareketiyle hareket etmeleridir.
Üçüncü ihtimâl; yıldız ve felek her ikisinin de hareket etmeleridir. Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle bunların hepsi mümkündür.[25]
Vacip Tealâ dünya nimetlerinin usulü olan nimetleri beyandan sonra bu nimetleri halketmekten maksad-ı aslî insan ve sair mahlûkatın bekası için olmayıp belki vefatlarına kadar hayatlarının kıvamına hadim olmak ve bu vesileyle insanları imtihan için halkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Senden evvel biz hiç bir beşer için beka halket-medik.]
[Senin düşmanların kendi vefatlarını düşünmezler de eğer sen ölürsen onlar dünyada müebbed kalacaklarını mı zannederler?]
[Her nefis ölümü tadacaktır.]
[Halbuki biz sizi hayır ve şer olan şeylerle imtihan eder nıüb-kılarız ki, bu iptilâmız size fitne olsun.] [Ve ancak siz bizim huzur-u manevimize irca' olunursunuz.]
Yani; ey Resul-i Ekrem! Senin vefat edeceğini düşmanların gözleri önüne alarak sevinmesinler. Zira; biz senden evvel geçen ve senden sonra gelecek insanlardan hiç bir kimse için devam ve ilelebet beka halketmedik. Çünkü insan; hadis ve mürekkebtir. Muhdes ve mürekkeb olan her şeyin murur-u zamanla imtizacına halel geleceğinden elbette bünyesi harab olacaktır. Eğer efrad-ı beşer için beka halketmiş oslaydık senin için de beka halkederdik. Şu halde düşmanların senin vefat edeceğini düşünürler de kendilerinin muhallet kalacaklarını mı zannederler? Hakikat-i hâl onların zannettikleri gibi değildir. Zira; eczadan mürekkeb olan her nefis ruhunun bedeninden ayrılmasıyla ölümün acısını ve canının cesedinden muferakatiyle Ölümün elemini tadacaktır. O nefsin es-hab-ı hayır veya eshab-ı serden olması arasında fark yoktur. Çünkü; cümlesi ölüme mahkûmdur. Şu kadar ki ashab-ı hayrın ölümünün acısı elbette ehven ve ölümü kolay olacağında şüphe yoktur. Binaenaleyh; yer yüzünde bulunmakla Hz. İsa gibi semaya ref olunup bir müddet alâ-yı illiyinde bulunması arasında fark yoktur. Zira; herkes elbette vefat edecektir. 'Şu halde enbiya ile ahad-i nas arasında ölüm için bir fark olmaz. Biz sizi imtihan için sıhhât-i beden, servet ü saman, evlâd ü iyâl gibi hayır olan ve hastalık, fakr u faka ve kaht u gala gibi şer olan şeyler halkeder ve bunlarla size imtihan muamelesi yaparız ki mübtelâ olasınız ve bu iptilâ sebebiyle iyiler kötülerden seçilsin ve nimetimize şükreden-lerle etmiyenler bilinsin ki şükredenler şükürlerinin mükâfatını ve şükretmeyenler küfran-ı nimetin mücazatını görsünler ve bu imtihandan sonra vefat eder, elbette siz ancak bizim huzur-u manevimize irca' olunursunuz. Binaenaleyh; her biriniz amelinize göre cezalanırsınız.
Fahri Râzi'nin beyânı veçhile bu âyette öIümle murad; ölümün mukaddemesi olan sekerat-ı mevttir. Zira; ölümün kendisi tadılacak bir şey olmadığından «her nefis ölümü tadacak» demek «ölümün evvelinde olan sekâratın acısını tadacak» demektir. Binaenaleyh; âyetten mevtle murad mevtin mukaddemesidir. İmtihan, teklif üzere terettüp ettiğinden imtihan olunanların mükellef olmalarına âyette delâlet vardır. İmtihan; iki şeyle olur: Birincisi; Nimet, İkincisi; belâ ve musibettir. Binaenaleyh; Cenabı Hak bu âyette kullarını her ikisiyle de imtihan ettiğini beyan için hayır ve şerle imtihan ettiğini zikretmiştir. -Çünkü insanlar şu iki halden birine mübtelâ olacağından her halde imtihân-ı İlâhi altında olmadık bir insan mevcud olamaz. Binaenaleyh; her şahıs; mükellef olduğu saattan i'tibaren ömrünün sonuna kadar imtihan devresi geçirmektedir. Zira; ya hayırla mübtelâ olur: O vakit şükrün veya şerle mübtelâ olur: O zaman sabrın vucubuyla mükellef olur ki hayra şükür ve şerre sabrederse sevaba ve bunların aksini işlerse ikaaba müstehak olur.
Nimetullah Efendinin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bazı nasaranın Hz. İsa'nın vefat etmediğini ve Resulüllah'm vefat edeceğini beyanla mesrur olmalarıdır. Çünkü onların, «biz Muhammed (S.A.V.) in ölümünü bekleriz. Elbette ölecek ve ölmesiyle dini de münkariz olacaktır" demeleri üzerine âyetin nazil olduğu mervidir. Fahri Râzi sebeb-i nüzulde bu rivayeti beyânla beraber ikinci bir rivayet daha beyan etmektedir ki Resulullah'a muhabbet eden kimselerden bazıları «Resulullah hatenlül'enbiya olduğundan vefat etmeyeceğini ve eğer vefat ederse şeriatının te-ğayyür edeceğini» itikad etmeleri üzerine Cenabı Hak Resulünün hali sair enbiyanın halleri gibi olup onların vefat ettiği gibi bunun dahi vefat edeceğini beyan, için bu âyeti inzal buyurmuştur. Lâkin evvelki rivayet lafz-ı âyete daha muvafıktır. Çünkü âyette «Habi-bim! Sen vefat edip de onlar muhallet kalacaklar mı?» demek; Resulüllah'm vefat edeceğine düşmanlarının şematet etmesi üzerine âyetin nazil olduğunu te'yit eder.
Hulâsa; dünyada hiç bir beşer için beka olmadığı, her nefis Ölümün acısını tadacağı, insanların hayır veya şerle imtihan olunduğu, binaenaleyh; hay a t-r dünyadan maksadın insanları imtihanla sevab veya ikâba arzetmekten ibaret bulunduğu ve herkesin aki-bet huzur-u' manevi-i İlâhiye rucu' edecekleri bu âyetten müste-fad olan fevaid çümlesindendir.[26]
Vacip Tealâ her nefsin vefat edeceğini, dünyadan maksad ancak ibtüâ ve imtihan olduğunu, akibet herkesin amelinin cezasını görmek için huzur-u İlâhiye irca' olunacağını beyandan sonra kafirlerin Resulüllah'ı istihza makamında söyledikleri sözlerini beyan, etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Şol kimseler ki onlar kâfir oldular. Seni gördüklerinde onlar ittihâz etmezler, illâ onlar seni istihzalarına mahal ittihaz ederler.] Ve derler ki:
[Onlar seni gördüklerinde birhirlerine «şu mudur şol kimse ki o kimse sizin mabutlarınızı zikreder?» demekle seni istihza ederler.]
[Halbuki onlar Rahman Tealâ'nın zikrine kâfirlerdir.]
Yani- şol kimseler ki onlar vahdaniyeti inkârla şirkettiler. On-/ar senin tilâvet-i Kur'anla eshabmı irşad ettiğini gördükleri zaman onlar seni istihzalarına alet ittihâz ederler ki «Şu teblıg-ı ahkâmla meşgul olan zat mıdır sizin mabutlarınızı zemmederek zikreden?». Halbuki böyle dedikleri zamanda onlar Rahman Teala-nın zikri olan Kur'an'a küfreder ve hakaayıkmdan gafillerdir Binaenaleyh; istihza olunmaya lâyık onlardır, Habibim sen değilsin.
Kâfirlerin bu sözlerinden maksatları; haşa Resulûllah'ı tahkir etmektir. Zira; bu misilli makamda ( ı-Â* ) lâfzı lisan-ı arapta tahkir için istimal olunur.ve zikir dahi zemde ve medihde istimal olunursa da burada zera ve ta'yip etmek manasınadır. Çünkü dostun zikri; medih ve düşmanın zikri zem olduğu cihetle kâfirler Re-sulûllah'ı düşman sayıp Resulullah'm, onların ma'butlarmı zikretmesi elbette zem olduğundan «sizin alihelerinizi zikreden şu mudur?» demek «zem ve ta'yib eden şu mudur?» demektir. Âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Cehil) ve (Ebu Süf-yan) haklarında nazil olmuştur. Zira; (Ebu Cehil) Bir gün yanında (Ebu Süfyan) la beraber Resulullah'a tesadüf ettiğinde «Beni abd-i menafin nebisi ve sizin mabutlarınızı zem eden şu mudur?» dedi. Ebu Süfyan da «Beni Abd-i menafta nebi olmasını inkâr mı edersin?» dedi. Bu sözlerden maksatları ise Resulûllah'ı istihza etmekti. Resulûllah bunların sözlerini işitince «Ey Ebu Cehil! Amcan Velid'e nazil olan belâ sana da nazil olacak göreceğim» ve Ebu Süfyan'a da «Ey Ebu Süfyan! Sen de bu sözü ciddiyet üzere söylemedin, belki hamiyyet üzere söyledin» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Hulâsa;- kâfirlerin Resulûllah'ı gördüklerinde istihza etmek kasdiyle «şu mudur sizin mabutlarınızı zemmeden?» dedikleri ve halbuki onlar bu sözü söylediklerinde Kur'an'a kâfir oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinderidir.[27]
Vacip Tealâ Rahman Tealâ'nın zikri olan Kur'an'a kâfirlerin küfürlerini beyandan sonra azabı isti'cal ettiklerini beyanla mez-heblerini reddetmek üzere buyuruyor.
[İnsan aceleden halk olundu. Elbette ben size âyetlerimi gösteririm. Binaenaleyh; azabın alelacele gelmesini istemeyin.]
[Ve onlar tabiatlarında olan aceleye binaen «sözünüzde sa-dıksanız vadettiğiniz azab ne zamandır gelecekse geliversin» demekle azabın gelmesini istical ederler.]
Yani; hayvanlar içinde insan, her şeyde istical ettiğinden ke-enne ayn-i aceleden halk olunmuş gibi her şeyin istediği zaman oluvermesini ister. Ey insanlar! Yakın bir zamanda azaba müteallik âyetlerimi elbette ben size gösteririm. Şu halde acele. etmeyin ve azabınızın gelmesini benden alelacele istemeyin. Kâfirler istical ederler ve derler ki «sözünüzde sadıksanız vadettiğiniz azab ne zamandır. Ve söylediğiniz gibi gelecekse geliversin» demekle azabın geleceğine iman etmediklerini izhar ederler. Halbuki perde arkasında gizli olan belânın gelmesini istical etmek; insanlar için ayrıca bir musibet olduğunu beyan etmek üzere Cenabı Hak bu âyette aceleyi zem ve kullarını isticalden nehyetmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanla murad; Hz. Âdem olmak ihtimali vardır. Çünkü; Hz. Âdem'i Cenabı Hak her şeyi yani bu âlem-i mükevvenatı şu intizam üzere halkettikten sonra cuma günü ikindi vakti alelacele halkettiği mervidir. Hatta ruhu başına hulul ederek gözlerini açıp Cenneti görünce «Ya Rabbi! Beni acele olarak ihya et» dediği ve ruh karnına vasıl olunca yemek istediği mervidir. Binaenaleyh; Evlâdında olan acelenin ondan mevrus olduğu rivayet olunmaktaysa da esah olan bu âyet; nev-i insanı aceleci olmalarıyla zem' için nazil .olduğundan insanla murad; şahs-ı muayyen değil belki nev-i insan muraddır. Ama ne-vinde.olan isticali beyan kâfirlerin azabı isticallerine mukaddeme olarak varid olmuştur. Acele ile murad; hakiki aceledir, İnsanın isticalinde mübalâğa için aynı aceleden halkolundu denilmiştir. Yahud acel; zayıf bünye manasınadır. Yahud acel; (Himyer) lisanında çamur demektir. Şu halde «insan acelden halk olundu» demek «bünyesi zayıf olarak» veyahud «çamurdan halk olundu» demektir. Bu manâya nazaran âyette insanla. murad; Hz. Adem olması daha münasiptir.
Hulâsa; İnsanın aceleden halkolunduğu, Cenab-ı Hakkın insanlara azaba müteallik âyetlerini elbette göstereceği, isticalin menhi ve mezmum olduğu ve kâfirlerin isticali terketmeyip azap ne zaman gelecek dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[28]
Vacip Tealâ elbette azabın vâki' olacağını beyandan sonra istihza edenlerin azabtan kurtulamıyacaklarını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Eğer kâfirler yüzlerinden ve arkalarından ateşi menedemi-yecekleri zamanı ve bir kimse tarafından da azabın defi hususunda yardım olunmayacaklarını ve o vakitte vuku bulacak dehşeti bilmiş olsalardı küfür üzere karar ederek azabı istical etmezlerdi; lâkin o zamanda görecekleri mihan ü meşekkati ve küfür üzere terettüp edecek zararı bilmediklerinden azabı istical ederler.]
[Belki azab onlara ansızın gelir de onları hayrette kılar. Binaenaleyh; onlar azabın define ve reddine kaadir olamazlar ve onlara asla mühlcd de verilmez,]
Yâni kâfirler istical ettikleri azabın keyfiyetini, miktarını ve kendilerine azab geldiğinde yüzlerinden, arkalarından ihata edecek Cehennem ateşini def edemiyeceklerini ve başka bir kimse tarafından yardım olunmayacaklarını bilmiş olsalardı, küfür üzere baki kalmazlar, tâib ve müstağfir olurlardı. Lâkin dünyaya i'timad ederek hasıl olan gururları onları azabı inkâra ve istihza suretiyle isticale şevketti. Belki nefs^i kıyamet ve kıyamette vâkî' olacak azâb onlara füc'eten gelir, hatta geleceğinden haberleri bile olmaz. Binaenaleyh; azab onları şaşırtır, hayrette bırakır. Şu halde define muktedir olamadıkları gibi tevbe ve geçmiş amellerini tedarik etmek için mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmez.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu âyet istical ettikleri azabın şiddetini beyan ettiği gibi isticallerinin sebeb-i aslîsi; başlarına gelecek felâketi bilmemeleri olduğunu dahî beyan için sev-kolunmuştur. Cehaletleri müstemir olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sığasiyle varid olmuştur. Yani; «onlar için küfrüzere vâki' olacak azabı bilmiş olsalardı istical etmezlerdi ve lâkin bilmediler» demektir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklere azab geldiğinde geçmişlerini tedarik için mühlet verilmiyeceğini beyan etmek, dünyada verilen mühletten istifade edemediklerini yüzlerine vurmaktır ki, dünyada fırsatı fevtetmeleri lâyık olmadığına ve azabı inkâr edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceğine işaret için yüzlerinden ve arkalarından ateşi def edemiyecekleri beyan ve kijfür üzere vefat ettikleri cihetle azabın defi hususunda yardım görmeyecekleri dahî beyan olunduğu gibi azabın ansızın gelip onları hayrette kılacağı ve reddine kaadir olamıyacakları dahî ilâve olunmuştur.
Hulâsa; kâfirler kendilerine gelecek azabı def edemiyecekleri zamanda başlarına gelecek ukubeti bilseler küfürü terkedecekleri, azabı defetmeye muktedir olamıyacakları, başka bir kimse tarafından da bir yardım göremiyecekleri onlara ansızın kıyamet ve . azabı gelince ne yapacaklarını şaşırıp hayrette kalacakları, azabın reddine bir çare bulamıyacakları ve mühlet istediklerinde mühlet dahî verilmiyeceği bu âyetten müstefad olan- fevaid cümlesindendir.[29]
Vacip Tealâ Resulünü istihza edenlerin her taraflarını Celi cehennem ateşi ihata edeceğini ve define çare bulamıyacaklarını beyandan sonra ümmeti tarafından istihza olunmak âhir zaman peygamberine mahsus bir hâl olmayıp enbiya-yı sabıkada dahi vaki olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki habibim! Senden evvel bir çok resuller ümmetleri tarafından istihza olundular. Binaenaleyh; istihza edenleri, istihza ettikleri şeylerin günahı ve azabı ihata etti. Şu halde onları istihza edenlerin istihzalarının vebali onları ihata edince seni istihza edenlerin istihzalarının günahı da bunları ihata edecektir. Binaenaleyh; sen mahzun olma.]
Yâni; Ya Ekremer Rusül! Senin kavmin seni istihza ettikleri gibi senden evvel geçen resullerin kavmi de onları 'istihza ettiler, onları istihza edenlerin istihzalarının vebali ve azabı onları ihata ettiği gibi seni istihza edenlerin istihzalarının azabı da senin kavmini ihata edecektir. Şu halde sen bunların istihzalarına mahzun olma. Zira; bu âdet eskiden beri cereyan edegelmiştir; sana mahsus bir şey değildir ki, kederini mucib olsun. İstihza olunan rusül-ü kiramın adetlerinin çokluğuna işaret ve şanlarına ta'zim için vusul ta'zim ve tefhime delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur.
Rusul-ü kiramın hâl-i hayatlarında istihza edenler, istihzalarının azabını görecekleri gibi hâl-i mematlarında istihza ve şeriatlarını istihfaf edenlerin dahi aynı azabı göreceklerinde şüphe yoktur. Zira; rusul-ü kiramın hâl-i hayatlarında gerek kendilerine ve gerek şeriatlarına ta'zîm nasıl lazımsa, hal-i vefatlarında dafri aynı ta'zîm vaciptir.[30]
Vacip Tealâ rusül-ü kiramı, istihza edenlerin istihzalarının azabı kendilerini ihata edeceğini beyandan sonra, dünyada onları Allahü Tealâ muhafaza etmemiş olsa dünyada dahî onları başka muhafaza edecek bulunmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen istihza edenlere de ki; «Rahman Tealâ'nm aza-bmdan gecede ve gündüzde sizi kim muhafaza eder?»]
[Belki onlar kendilerini muhafaza eden Rablarınm zikriı gaflet ve i'raz ederler.]
Yani; Ya Ekrşmerrusül! Sen istihza edenleri tarik-ı intibaha davet sadedinde de ki, «Ey gafil kimseler! Rahatınızın vakti olan gecede, kazanç ve ticaretinizin zamanı olan gündüzde Rahman Tea-lâ'mn azabı size gelirse o azaptan sizi kurtaracak ve muhafaza edecek kimdir?» demekle insafa davet et..Şen her ne kadar davet etsen de azab-ı İlâhi onların hatırlarına bile gelmez, belki onlar en-vâı nimetleriyle terbiye eden Allahü Tealâ'nm zikrinden i'raz ederler. Yani Allah'ın azabından korkmak şöyle dursun, bu kadar cesim nimetlerle mütena'im oldukları halde, o nimetleri ihsan eden Rabları hatırlarına bile gelmez. Halbuki o nimetleri in'am eden Rahman Tealâ nimetleri inzala kaadir olduğu gibi o nimetler mukabilinde şükretmiyenlere dünyada ve âhirette envâı azabı inzale de kaadirdir. Şu halde müstahak olduğunuz azabı inzal ederse, o azabtan sizi kim kurtaracak, eğer Allah'ın fazl u keremi olmasa siz yaşayabilir misiniz? demektir.
Ebussuud Efendinin beyanı veçhile insanlar daima azaba maruz olduklarından zamanın küllisinde kahr-i İlâhiden korkmak lâzım olduğuna işaret için gece ve gündüz zikrolunduğu gibi gecede belâyanın vukuunda te'sir ziyade olduğundan gecede muhafazanın ehemmiyetine işaret için dahi gece, gündüz üzerine takdim ve şu halde gece ve gündüzde kullarını muhafaza edecek ancak Rahman Tealâ olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; gece ve gündüzün kendilerine mahsus halat ve afatları olduğu gibi cemi' evkatı cami' olduğu cihetle dahî «evkatın cemiinde azabtan sizi kim muhafaza edecek?» denilmiştir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile, Allah'ın muhafazası rahmet-i ilâ-hiyesi eseri olduğuna tenbih için Allah'ın isimleri içinden Rahman ismi varid olmuştur ki, burasını da düşünseler kâfirlere cevab-ı telkin dahi vardır. Çünkü; «sizi Rahmanın azabından kim muhafaza edecek?» denilince «Rahmanın rahmeti demek» kolaydır, fakat rahman isminden, bu cevaba intikal, tefekküre ve tevfika muhtaçtır. Rabları olan Rahman Tealâ'nm zikrinden i'raz ettiklerini beyan; zikrinden kaçan müşrikleri tevbih içindir. Çünkü; gece ve gündüzde hıfz u harasetiyle merhameti eseri ihsan eden Rablarının zikrinden yüz döndürmeleri elbette fena bir şey olduğuna işaret
olunmuştur. Manasınadır demektir. Ya'ni [Rahman Tealâ'nm azabından gece ye gündüzde ve cemi' evkatta sizi kim hıfzeder?] demektir.[31]
Vacip Tealâ kâfirlerin evkatın cemimde azabtan muhafaza eden rablarının zikrinden i'raz ettiklerini beyandan sonra ibadet ettikleri mabutlarının onları azabtan kurtarmaya muktedir olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yoksa kâfirlerin bizden başka mabutları var da onlardan bizim azabımızı o mabutlar mı men'ederler? Halbuki onlarm mabutları kendi nefislerini azabtan kurtarmaya ve kendilerine yardım etmeye muktedir değillerdir, o mabutlar bizim tarafımızdan sohbet ve yardım olunmaya dahî nail olamazlar.] Şu halde kendi nefislerini afattan kurtarmaya muktedir olamayan mabutların onları azabtan kurtaramıyacakları evleviyetle sabittir.
Yani; müşrikler envâı nimetleriyle terbiye eden Rablarının zikrinden i'raz ederler ve azabtan muhafaza eden Rahmanın rahmetine sığınmazlar da bizim gayrımız olarak ibadet ettikleri mabutlarına mı i'timad ederler? Yoksa o mabutlar onlardan azabı men mi eder? Eğer böyle zannederlerse bu zanları bâtıldır. Zira; onların ibadet ettikleri ve azabı defedecek zanneyledikleri bâtıl mabutlar kendi nefislerine yardım etmeye muktedir olamadıkları gibi bizim tarafımızdan sohbet olunmaya ve muavenete dahi müstahak değillerdir. Şu halde kendilerini afattan muhafazaya muktedir olamayan batıl mabutlar, ibadet eden âbitlerini nasıl muhafaza edebilirler? Elbette muhafaza edemezler.
îşte bu ayât-ı celile; Allahın gayriye itimad edenleri tevbih, onları intibah ve insafa davet etmiştir. Çünkü; «Allah'ın gayri kullarından azabı ve sair âfâtı defedecek bir kimse olmadığını» beyan etmek «herkesin itimadı ancak Allahü Tealâ'ya olmak lâzım olup gayrıya itimadın caiz olmadığını» beyan etmektir.[32]
Vacip Tealâ müşriklerin mabutları âciz olduğunu beyandan sonra o âciz mabutlara ibâdet gibi bir cinayeti irtikâb ettikleri halde fazl u ihsanını onlardan esirgemediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Belki, Biz şu müşriklere ve onların babalarına fazl u ihsanımızla menfaat verdik. Hatta ihsanımız cümlesinden olarak onlar üzerine ömürleri uzadı.]
[O müşrikler azabtan emin olduklarını zannederler arzı etrafında noksan ettiğimizi görmezler mi?]
[Etraflarından arazilerinin noksan olduğunu düşünm) kendileri ehl-i imana galib mi oldular?]
Yani; müşriklerin, bize şirk gibi bir cinayeti irtikâp ettikleri halde biz şu müşriklere ve onların babalarına ihsan ettik, dünya metâıyla onlara menfaat verdik, hatta onların dünya nimetinden madut olan ömürleri uzadı ve bu ömrü; hayra ve bize ibadete sarfla müstefid olmak lâzımken bilâkis ömürleri uzadıkça envâı zulmü, yer yüzünde fesadı ve: şirk gibi bir cinayeti irtikâb ettikleri halde biz onlardan dünyaca hiç bir nimetimizi esirgemedik, fakat bizim ihsanımıza mazhar oldukça şükür yerine küfür ettiler, her afattan salim ve emin olduklarını sandılar ve bu tevehhümleri galebe ederek emin olduk zannederler de görmezler*mi ki, biz arzı etrafından noksan/olarak getiririz, memleketlerinin etrafını Resulümüze ve ehl-i imana. teslim ederek beldelerini daraltırız. Beldelerini daraltmak, bağlarını ve bahçelerini ellerinden alıp başkalarına vermek onlar için azab değil mi? Bunları görmezler mi? Ve onlar arazilerinin daraldığını ve mağlûp olduklarını görmezler de kendilerini galib mi zannederler? Ve mağlûb iken kendini gâlib zannetmek kadar bir hamakat olur mu?
İşte bir kavme gazab murad edince Cenab-ı Hak evvelâ memleketlerinin etrafını düşmanlarına teslim suretiyle beldelerinin cesametini tedricen tenkis ve kendilerini ibrete ve intibaha davet etmek suretiyle gazabım gösterip mütenebbih olmadıkları surette bilkülliye helak edeceğini ve bir milletin memleketinin düşman eline geçmesi o millet hakkında es,er-i gazab ve ukuubet olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.
Beyzâvî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşriklerin ömürlerinin uzun olmasının ve dünya nimetleriyle mütena'inı olmalarının azab ve gazabtan muhafaza olunacaklarına alâmet olduğunu tevehhümlerini bu âyetle Cenab-ı Hak reddetmiş ve bu te-vehhümlerinin bâtıl olduğunu, arazilerinin noksana yüz tutma-siyle isbat etmiştir. Çünkü; Resulullah cihada me'mur olunca es-habiyle beraber arz-ı şirki, karye karye, belde belde fethettikçe, ehl-i şirkin beldeleri ehl-i İslâm eline geçtikçe arazili İslâm tevessü' vearazi-i küfür tenakus etti. Bu ise, ehl-i küfür için eser-i gazab idi. İslâm memleketlerinin genişleyip müşriklerin memleketlerinin eksilmesi müşriklerin tamamen yok olup, bütün emlâk ve arazilerinin İslâm eline geçeceğine alâmetti. Çok zaman geçmeden öyle de oldu. Binaenaleyh; işlerini şeriata tevfik ederek hareket edip Cenab-ı Hakdan nusret istiyenler her zaman galip ve şeriatın hilâfında hareket edenlerin her zaman makhur ve münhezim olacaklarına Cenab-ı Hak bu âyetle işaret etmiştir. Buna tarih-i âlem de şahittir. İslâmiyetin taâli ettiği zamanlar ve devr-i fütuhat düşünülürse bunu inkâr, bedahete karşı mükâbereden başka bir şey değildir. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak şirkle beraber galebe ümit edenleri cümle-i celilesiyle tekdir ve şirke devam ettikçe gâlib olmaktan kafi ümit etmek lâzım olduğuna ten-bih etmiştir.
Fahri, Râzi'nin beyanına nazaran arzın etrafından noksan ol-masiyle murad; Zalim olan kavmin zulümleri sebebiyle beldelerinin ellerinden çıkıp ba§ka bir kavmin eline geçmesidir ve yahud zülüm sebebiyle arzın bereketinin noksan olmasıdır.
Hulâsa; bir kavmin elinde bulunan nimetin afattan emin olacağına delâlet etmediği, arazilerinin düşmanları eline geçmesi onları intibaha davet eden ukubet olduğu, bu ukubetten mütenebbir. olmazlarsa külliyen memleketlerinin ellerinden çıkacağına alâmel olduğu ve şeriat hilâfına hareket eden kavmin gâlib olamıyacağ: bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerin beyan olu nup müşriklerin kabul etmediklerini beyandan sonra delillerin ne ticesi ve hulâsası olarak Resulullah'ın tebliğini beyân etmek üzere buyuruyor.
[Habîbim! Vahdaniyyetin delillerini kabul etmeyen kâfirler sen de ki, «ancak ben sizi taraf -i İlâhiden gelen vahyile inzâr ed< rim ve sağır olan kimseler inzâr olunduklarında daveti işitme;
[Ya Ekremerrusül! Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Rabbın Tealâ'nın azabından o kâfirlere azıcık bir şey dokunursa onlar elbette derler ki: «Gel ey bizim helakimiz yanımıza gel! Senin gelecek zamanındır. Zira; biz nefsimize ve ebna-yı cinsimize zülüm etmiştik» demekle eseflerini izhar ederler.]
Yani; Habibim! Sen müşriklere «benim vazifem taraf-ı İlâhiden bana vahyolarak gelen ahkâmla sizi korkutmaktır. Binaenaleyh; Ben bu vazifeyi edâ ettikten sonra benim için kederi mucib bir şey yoktur. Çünkü; kabul etmediğinizin vebali size aittir. Lâkin siz hak olan sözü duymakta sağır olan kimselere benzersiniz. Zira; sağır olan kimseler inzâr olundukları zaman daveti ve çağırıp bağırmayı işitmezler. İşte siz de sağırlar gibi söylenen sözü ve tarik-ı hakka daveti duymazsınız. Çünkü; inadınız işitmenize ma'nidir.» de. Ey Resulü mükerrem! Eğer o kâfirlere Rabbim Tealâ'nm azabından azıcık bir şey isabet etse, eski cesaret ve selâbetten geçerek helaklerini çağırır ve derler ki, «ey bizim helakimiz gel bize. Zira; biz zalimlerdik ve zulmün cezası helaktir.» İşte kâfirler bu sözleriyle feryat ederler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin sağırlıkla mübtelâ olmakla beraber hâllerinin sağırlara benzediğine ve kuvve-i sarmalarından asla intifa etmediklerine işaret için ism-i zamir yerinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. İnzâr vaktinde sağıra benzediklerini beyan kemâl-i inadlarından kinayedir. Çünkü; bir şeyden kurtulduğu zaman daveti işitmeyen kimse başka vakitte hiç işitmez. Meselâ, yırtıcı bir mahlûk kendisine hücum ettiğinde «Aman kendini şakın aslan geliyor, seni itlaf edecek» diye arkasından kendisini' kurtarmak için bağıran kimsenin sedasını dinlemi-yen bir kimse başka vakitte bağıran kimsenin sedasını dinler mi? Çünkü; canını helakten kurtarmaya çalışan kimsenin sözünü din-lemiyen, başkasının sözünü hiç dinlemez.
Bu âyette azab^ı İlâhinin şiddetine üç cihetle işaret vardır : Birincisi Mes; Bir şeye hafifçe dokunmaktır.
İkincisi Nefha; Gayet az ve hafif bir rayihadır. Yani «azabtan azıcık bir rayiha dokunsa feryad ederler» demektir.
Üçüncüsü; Nefhanın, bir kere manâsını ifade etmesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Habibim, eğer kâfirlere Rabbım Tealâ'nın azabının azıcık rayihası bir kerecik hafifçe dokunmuş olsa feryad ü figana başlarlar] demektir.[34]
Vacip Tealâ azabından azıcık bir rayihasının te'siri kâfirlerin feryad ü figanlarına sebeb olduğunu beyandan sonra âhirette vâki' olacak azabın cümlesi adalet üzere vâki' olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz adaletten ibaret olan mizanları yevı deriz.]
[Biz mizan-ı adaleti halkın Önüne koyuncagiç bir nefis bir şeyle zulüm olunmaz.]
[Eğer insanın ameli hardal danesinin miktarı azıc^bir şej olsa dahi, Biz onu getirir cezasını veririz.]
[Ve Biz hesap etmek yönünden kâfiyiz.]
Yani; azabımızın cüz'i rayihası hafifçe onlara isabet edinç kâfirlerin feryad ü figan ederek zulümlerini itiraf etmeleri üzerine Biz derhal muahazeye başlamayız, belki yevm-i kıyametin cezası ve hesabı için Biz ayn-ı adaletten ibaret olan mizanları halayık arasına koyar ve kullarımızın iyi ve kötü amellerini o mizanla tartar ve herkesin ameline göre cezasını veririz. Adalet mizaniyle amelleri tartılınca hiç bir nefis azıcık bir şeyle zulüm olunmaz. Binaenaleyh; herkesin sevab ve azabtan istihkakı ne ise kendisini bulur, ziyade ve noksan olmaz. Şu halde eğer bir kimsenin ameli hardal danesinden bir cüzi miktarı olsa dahi biz onu getirir tartarız, onu hesaba alır ve ceza veririz. Biz hesap yönünden kâfiyiz. Zira; İlmimiz hepsini ihata eder ve adaletimiz her şeye galiptir. Binaenaleyh; herkes iyi ve kötü ameline göre ceza görecektir. Şu halde her şahsın bu dünyada amelini mizan-ı şeriatla tartması lâzımdır ki, âhirette rüsva olmasın.
Mutlaka mizanın, behemehal adaleti temin etmeyip bazen adaletin hilafı harekette de bulunduğundan mizanı İlâhi behemehal adalet üzere olacağına işaret için Vacip Tealâ bu âyette mizanı, adaletle tavsif etmiştir.
Mizandaki hikmet; Herkese kendi amellerini göstermek suretiyle «benim amelim az veya çok» demek gibi bir takım itizara ve itiraza, dedikoduya meydan vermemektir.
Mizanın neticesi; Hasenatı ağır gelirse aziz olup necat bulmaktır. Eğer günahı ağır olursa zelil olup azaba müstahak olmaktır. İnsanın ameli a'raz kabilinden olup tartılmak şânmdan olmadığından esah olan rivayete nazaran insanın sevabı nûranî bir cisim, günahı da zulmânî bir cisim suretinde olup cism-i nuranî mizanın sağ gözüne, cism-i zuîmânî de sol gözüne konulmak suretiyle tartılacağı mervidir. Yahud tartılacak olan şey; A'mâl yazılı/olan defterlerdir. Mizan bir ise de amelleri tartılacak olan kimselerin çokluğuna binaen cemi' sığasiyle varid olduğu Hâzin'in.cümle-i beya-natindandır.
Bu âyet âyetine muhalif değildir. Zira ikinci âyet; ehl-i küfür hakkındadır. Çünkü; onların küfürleri her amellerini ibtal ettiğinden, küfürleri mukabilinde terazinin gözüne konacak hasenatı olmadığından onlar için mizan ikamesine hacet yok demektir. Zira mizandan maksad; iki amelden hangisinin daha ziyâde olduğu bilinmektir. Kâfirlerde ise bu yoktur. Şu halde «onlar için mizan ikâme etmeyiz» demek «sevafolarmı tartmak için mizan ikame etmeyiz» demektir.
«Hardal danesinden bir cüz olsa dahi insanın amelini getiririz» demek «ceza vermek için o makamda hazırlarız» demektir. Şu halde insan için vazife; bu dünyada amalini şeriata tatbik ederek mizancı şeriata vurmak ve şer'a muvaffak olanın tezyidine çalışmak ve şer'a muhalif olanı terketmekle mizan-ı İlâhide hasenatının ağır gelmesine gayret edip riza-yı İlâhiye nail olmak çarelerine tevessül etmektir.
Hulâsa; âmâlin veznolunması için yevm-i kıyamette mizan kurulacağı ve hiç bir nefsin velevse azıcık bir şeyle olsun zulüm olunmayacağı, insanın âmâli, hardaldan bir dane ağırlığında olsa dahî mücazatmı ve mükâfatını görmek için huzur-u mizana, geleceği ve Cenab-ı Hakkın ilmi, herkesin amelini ihata ettiğine binaen Vaci-bül Vücûdun kullarını hesaba kâfi olduğu bu âyetten nıüstefad olan fevaid cümlesindendir.[35]
Vacip Tealâ ulûhiyete ve ahval-i âhirete müteallik b mim beyandan sonra enbiya-yı izamla ümmetleri arasmda[ eden bazı vukuatı beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Zat-i üluhiyetime yemin ederim ki, Biz Musa ve biraderi Harun (A.S.) a hakla batıl beynini tefrik eder ve cümle ehl-i imana ziya verir ve anilgıyap Rablarından korkan müttekilere mev'ize I olan Tevrat'ı muhakkak verdik. Halbuki o müttekiler yevm-i kıya-| metten korkarlar.]
[Ve şu Kur'an iman eden mü'minlere hayri çok bir mev'iza-dır ki, Biz onu inzal ettik.]
[Siz küfür üzere İsrar eder ve onda olan bereketi düşünmez de o Kur'an'ı inkâr mı edersiniz?]
Yani; Habibim! Zatıma kasem ederim ki, Biz Musa ve biraderi Harun'a hakla batıl arasım ayırarak adaleti beyan eden Tevrat'ı onlara verdik ki, o Tevrat iman edenleri ^cehil ve hayret karanlıklarından ziya verir, aydınlığa çıkarır. O Tevrat müttekilere me-vizadır, o müttekiler şol kimseler ki, onlar Rablarım gözleriyle görmedikleri halde anilgıyap rablarından korkarlar. Binaenaleyh; Ef al ve hareketlerini Rablarının verdiği kitaba uydurur ve muhtaç oldukları mesailin kâffesini ondan ararlar. Çünkü; Tevrat'a ih-lâs üzere iman ettiklerinden ahkâmiyle amel eder ve haram olan şeylerden kaçarlar. Bununla beraber, kıyametin ahvalinden de gayet çok korkarlar. Biz Tevrat'ı Musa'ya ye biraderine verdiğimiz gibi şu Kur'an'ı da Muhammed (A.S.) a inzal ettik. O Kur'an'm iman edenlere hayrı çoktur ve ehl-i imâm doğru yola sevkeden bir mev'izedir. İşte bunları düşünmez de Kur'an'ı inkâr mı edersiniz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette furkanla mu-rad; Tevrat olduğu gibi hakla batıl beynini tefrik eden Tevrat'ın delilleridir ve sair mucizat-ı Musa murad olunmak dahi muhtemeldir.
Tevrat'tan intifa edeceklerin müttekiler olduğuna işaret için müttekilere mev'ize olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; âhiretten korkmayan, kıyamete itikad etmiyen ve muharremattan çekinmeyen, Tevrat'ın ahkâmiyle âmil olmadığından intifa edemiyeceğine binaen Tevrat'tan intifa müttekilere tahsis olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile müttekilerin kıyametten korkulan devam üzerine olduğuna işar"et için cümle-i ismiye suretiyle varid olmuştur. Çünkü; devam olmayan korkuya itibar olunmaz. Kur'an'm nazmı acîb, belagatı bedi\ edille-i aklîye ve nakliye üzerine şamil ve edna akıl sahibi indinde mu ciz olduğu cihetle inkârı caiz olmadığından inkâra cüret edenlerin hallerini takbih için inkâra delâlet eden istifhamla varid olmuştur ki, «Ey Inünkirler! Bu kadar fesahat ve belagatı meydanda olan Kur'an'ı İnkâra nasıl cesaret edersiniz?» demektir.[36]
Vacip Tealâ Musa (A.S.) a Tevrat'ı verdiğini beyandan sonra İbrahim (A.S.) a vâki' olan ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Zatıma yemin ederim ki, Biz Musa (A.S.) dan evvel İbrahim (A.S.) a salâh, hidâyet ve akl-ı kamil verdik. Halbuki Biz İbrahim'in rüşte ve salâha ehil olduğunu bilirdik.]
[Zikret Habibim! Şol zamanı kî, o zamanda İbrahim (A.S.) babasına ve kendi kavmine dedi ki «nedir şu suretler ki, o suretlere siz kemâl-i tevazu ile ibadet ederek etrafında ikâmet ve onlara tazim edersiniz?»]
Yarii; Biz Musa'dan evvel Hz. İbrahim'e akl-ı kâmil ve rüştü salâh verdik ve Biz ihsana ehil olduğunu bilirdik. Bizim verdiğimiz hidâyet üzerine nâsı din-i hakka davete başladı. Pederine ve kavmine mezheplerini red ve iptal etmek suretiyle dedi ki, «nedir şu suretler? Siz onlara ibâdet edip onların başlarında pervane gibi dolaşıyorsunuz. Halbuki onlar, şuur ve idraktan hâlî bir takım taş parçalarıdır. Sizin ibâdetinizden haberleri yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki siz, aklınız ve fikrinizle bu gibi zelil şeylere ibadet edersiniz» demekle onları hamakatla itham etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim müşriklerin putlarını tahkir etmiştir. Zira temsil; Ruhtan hâli, şuur ve id-raktan beri olan surettir. Ruhu ve idraki olmayan şeylerde şeref olmadığı cihetle denilmiştir ki «nedir bu hakir şeyler ki, siz onlara kemâl-i tevazu'la ibadet edersiniz?» demektir. Bu söz hem ibadet edenleri, hem ibadet ettikleri ma'butlarım tahkir etmektir.[37]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kendi kavmini tahkir ve mezheplerini reddettiğini beyandan sonra kavminin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
[ibrahim (A.S.) m pederi ve kavmi dediler ki, «Biz babalarımızı bu suretlere ibâdet ederler bulduk.» Binaenaleyh; biz bunların ibadete ehil ve ülûhiyete müstahak olduklarını bilmeyiz, ancak babalarımızın mesleklerini takip ve dnlara iktida ederiz. Zira; pederlerimiz erbab-ı fetanet ve zekâ oldukları cihetle onların hata edeceklerini zannetmediğimizden mezheplerini tahkika lüzum görmedik hemen taklit ettik] demekle cevap verdiler. İbrahim (A.S.) onların bu cevaplarını reddetmek üzere dedi ki:
[Allah'a yemin ederim, siz ve babalarınız açık bir dalâlet içindesiniz.» Çünkü; babalarınızın ve sizin tutmuş olduğunuz yolda asla salâh ve selâmet yoktur. Zira; cümleniz hidayetten gayet uzak bir gaflet ve cehalet içindesiniz] demekle pederinin ve kavminin dalâletlerini beyan etti. İbrahim (A.S.) m bu sözü üzerine kavmi dediler ki:
[«Ey İbrahim! Sen bize bir hakk-ı sarihi mi getirdin, yoksa sen bizimle oyun oynayanlardan mısın ve bizi bu kadar techil ve tahmika cesareti nereden aldın?» demekle Hz. İbrahim'in sözünü istihzaya hamlettiler.]
İbrahim (A.S.) kavminin dalâleti ukalâ nazarında zahir olduğuna işaret için kavminin dalâletini zahir olmakla tavsif etmiştir. Çünkü; cemadat kabilinden- olan bir takım taş ve ağacı mabut ittihaz etmekten daha açık bir dalâlet olamaz.[38]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m davetini kavminin ciddiyete hamletmeyip lu'biyattan olmasını tevehhüm ettiklerini beyandan sonra kavmine vermiş olduğu, cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) «Sizin ibâdet ettiğiniz putlar rabbıniz değildir. Belki sizin rabbıniz semâvat ve arzın Rabbi ki, âlem-i ulvî ve âlenı-i süflinin mucidi ve murebbisidir. Mülkünde istiklâl üzere tasarruf eder. Çünkü, Semâvat ve arzı halketti, ben de şu beyan ettiğim ahkâmın cümlesine ve sizin aleyhinize şahadet edenlerdenim» dedi.]
Yani; Hz. İbrahim kavminin «sen hak olan bir şey mi getirdin, yoksa bizimle oyun oynayanlardan mısın?» demelerine cevap olarak dedi ki, «sizin zannmız gibi bende oyun ve istihza yoktur. Zira; umur-u dinde oyun olmaz ve size söylediğim sözler ciddidir.
Binaenaleyh sizin ibâdet ettiğiniz putlar mabudunuz değildir, belki sizin rabbmız ve ma'budunuz semâvat ve arzın Rabbı ve halikıdır. Zira; Semavat ve arzın rabbı onları halketti, ben de böyle olduğuna- şehadet edenlerdenim. Çünkü; semâvat ve arzı halket-meye kaadir olan Allahü Tealâ kullarının menfeat ve mazarratlarını halk etmeğe dahi kaadirdir. Şu halde ibadete müstahak ta odur. Zira; kullarının hayır amellerine cevap vermeye ve şer amel-, lerine azab etmeye dahi kaadirdir ve kafi delillerle bu davamı is-bata ben de kaadirim» demekle kavmini ilzam ve iknaa çalıştı.[39]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmi aklî delillere kanaat etmeyince fiilen onları ilzama başladığını hikâye tankıyla -beyan etmek üzere buyuruyor.
[«Ve Allah'a yemin ederim ki, siz putlarınızın yanından arkanıza dönüp aralaştıktan sonra elbette ben sizin putlarınıza bir hile yaparım» dedi.]
[İbrahim (A.S.) bu sözü üzerine onlarm puthanelerinden aralanıp boş bıraktıkları bir zamanda putlarını parça parça kırdı. Ancak onların büyük putlarını kırmadı ki, puthaneye geldiklerinde o büyük puta müracaat ederler, me'mul ki ondan hakikati hali sual ederler ve cevaptan âciz olduğunu görünce mütenebbih olup tevhid-i İlâhiye rücu' ederler mütalaasında bulundu.] Çünkü; büyük put îtikadlarmca en büyük mabutları olduğu cihetle cevap
vereceğini zannederlerdi. Yahud zamiri İbrahim (A.S.) a racıdir. Çünkü; Hz. İbrahim putlara adavetle şöhret almıştı. Binaenaleyh putlar kırılınca kendine rücu' edeceklerini ) me'mul ederdi.
Fahri Râzi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. İbrahim'in kavmi delâil-i kafiyeye kanaat etmeyince fiilen onları ilzam etmek ister ve gizlice onlar puthaneyi boş bıraktıkları zamanda bir hile ile putları kıracağını şiddetle kasdeder ve bayram günü onlar bayram yerine gidip puthane tenha kalınca girer ve maksadını icra eder.
İşbu vakıa şöyle ceryan etmiştir; Bayram günü Hz. İbrahim'in pederi «bizim bayram yerine gitsen beğenirsin beraber gidelim» demişse de Hz. İbrahim (A.S.) puthaneyi alt üst etmek için fırsata muntazır olup bayram gününden daha ziyâde bir fırsat olmadığından bu fırsatı fevt etmemek üzere pederine hasta olduğunu beyan ederek gitmedi. Ahâli âdetleri veçhile puthane ve kasabayı terkederek bayram yerine gittiler. Fakat âdetleri herkes bayram yerine gitmeden evvel putların önlerine nefis yemekler korlar ve bayram yerinden doğru puthaneye gelir, putlara secde eder ve.ke-mâl-i ta'zimle o yemekleri yerlerdi, İşte onlar bayram yerine gidince Hz. İbrahim elinde balta ile puthaneye girer büyük puttan maadasını kırar ve puthaneyi demirci dükkânına döndürür, baltayı da. büyük putun boynuna takarak bırakıp gider. Putlar kendi nefislerini muhafazaya muktedir olamayınca ibâdet edenlere bir menfaat temin etmekten âciz olduklarını ahaliye bildirmekle ikaz etmek ister. Hepsinden ziyade ta'zim ettikleri büyük putu kırmamaktan maksadı; Ahâliyi ilzam etmekti. Çünkü «bunları kim kırdı?» dedikleri zaman «balta kimin boynunda ise o kırmıştır.» deyince onlar, «Büyük put bunları kıramaz» dedikleri zaman: «Bunları kırmaktan âciz olan bir şeye ne için ibâdet edersiniz?» demekle ilzam kolay olsun niyet-i halisesine binaen büyük putu terketti. Bayram yerinden avdetlerinde İbrahim (A.S.) m tasavvuru üzerine mubahese ceryan etmiştir.[40]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m putları kırdığını beyandan ve putperestlerin bayram yerinden geldikten sonra çerayan eden vukuatı ve her taraftan söylenen sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar dediler ki «bizim mabutlarımıza bu hakareti kim yaptı? Her kim yapmışsa o kimse zâlimlerdendir.»}
[«Bizim mabutlarımıza bunu kim işledi?» sualine cevabta evvelden beri Hz. İbrahim'in putlara adaveti olduğunu işitenler dediler, ki, «Biz bir delikanlı işittik, putları zemmeder ve aleyhinde bulunur; ismine İbrahim denir. Her halde mabutlarımıza bu hakareti o yapsa gerektir» demekle İbrahim (A.S.) tarafından yapılmış olmasına işaret ettiler.]
Yani müşrikler bayram yerinden gelip âdetleri veçhile ibâdetlerini ve tazimlerini'yerine,getirerek yemeklerini yiyip zevk u sefadan sonra avdet edip puthaneye gelerek putları perişan görünce kemâl-i hayret ve taaccüple «bu fiil-i garibi ve emr-i fecii kim yaptı ve buna kim cür'et etti? Her kim cür'et ettiyse zaleme gü-ruhundandır» dediler ve onlarca dehşetengiz ve pek büyük vukuat karşısında kaldılar, aralarında feryad ü figan ederek failini aramaya başlayınca evvelden duygusu olanlardan bazıları İbrahim (A.S.) m evvelden beri putlara adavet edip putları zemmettiğini söylediler.
O zamanda dünyanın büyük hükümdarlarından Nemrut'la er-kân-ı hükümeti ve eşraf-ı memleket içtima edip bu hususa dair müşavere ettiler. İbrahim (A.S.) ı getirmek ve istintak etmek üzere karar verdiler.[41]
Vacip Tealâ verdikleri kararın hulâsasını hikâye etmek üzere buyuruyor
[Nemrut ve a'yânı «nasın gözü Önünde İbrahim'i getirin; me'-mul ki İbrahim'in bu işi işlediğine şahadet ederler» dediler.] Ve bunun üzerine İbrahim (A.S.) ı getirdiler.
[İbrahim (A.S.) a sordular «bizim mabutlarımıza şu hakareti sen mi işledin? Ya İbrahim! Her halde bu fenalığı sen yaptın. Çünkü; Senin putlarımızı zemmedip adavet ettiğin söylenmektedir» dediler. Ve bu suretle İbrahim (A.S.) ı isticvaba başladılar.]
Yâni; putları kırılmış görünce failini taharri edip Hz. ibrahim olduğu zann üzerine İbrahim (A.S.) ı getirmeğe karar verdiler ve dediler ki «getirin İbrahim'i herkesin gözleri önünde. Me'mul ki nâsm gözleri görür, İbrahim'i bilirler ve bu fiili işlediğine şahadet ederler. Binaenaleyh; herkesin görebileceği bir derecede mele-i nâs da gelsin ki görsünler ve intikam almak icabederse herkes mabudunun intikamını almak üzere hazır bulunsunlar» dediler. Hz. İbrahim olduğu tahakkuk ederse her şahıs kendi mabudunun intikamını almakta nasibini istifa etsin ki, böyle bir fiile cesaret eden kimseden intikam almak hususunda hiç kimseyi nasibinden mahrum etmemeye karar verdiler ve bu rey üzerine ittifak ettiler. Binaenaleyh; erkân-ı hükümet, eşraf, ayan-ı memleket, avam ve havas hazır olarak verilen karar üzerine Hz. İbrahim'i getirdiler ve dediler ki «bizim mabutlarımıza bu hakareti sen -mi "işledin? Ey İbrahim! Zira mabutlarımıza adavet «den sensin» demekle istintak ettiler.
lâfzında şahadet; hazır olmak manâsına olduğunda manâ-yı nazım: [İbrahim'i herkesin gözü önünde getirin ki herkes hazır olsun] demektir. Eğer şahadet etmek manâsına olursa manâ-yı nazım : [İbrahim'i herkesin gözleri önünde getirin ki bilenler onun işlediğine şehadet etsinler] demektir. Çünkü; İbrahim (A.S.) m kırdığı zannolunmakta ise de yakînen kırdığını söyleyen olmadığından şahadete ihtiyaç olduğu cihetle «meleri nas da gelsin, görsünler belki bilen ve şahadet eden olur, biz de hükmümüzü o şahadet üzerine bina ederiz» demek istediler.
Yahud nasın hazır olmaları yla murad; Hz. İbrahim'e verilecek ceza ve tertib olunacak ukubette herkes bulunsun ve görsün, böyle bir fiile cesaret edenlerin cezası ağır olduğunu bilsin ve âleme ibret olsun. Binaenaleyh; bir daha böyle bir cinayete cesaret eden bulunmasın demek istediler.[42]
Vacip Tealâ kâfirlerin suallerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onların sualine tevabta İbrahim (A.S.) «Ben Allah'ın kuluyum ve sizin gibi âciz bir beşerim. Sizin itikadınıza göre en büyük mabutlarınıza nasıl hakaret ederim, belki bu hakareti sizin mabutlarınızın büyüğü ve şu balta omuzunda duran put işlemiştir. Zira; diğerlerinin mabut olmakta kendine iştiraklarına razı olmadığından gazab etti. Binaenaleyh; her birini parça parça eden odur. Siz bu sözüme kanaat etmezseniz eğer putlar söylerlerse sorun onlardan; kimin tahrib ettiğini söylesinler. Zira; onları ma'bu t ittihaz ediyorsunuz. Ma'budun şâm söylemektir»' demekle kavmini ikaza davet etti.]
[İbrahim (A.S.) m şu cevabını işitince onlardan her bir şahıs kendi vicdanlarına müracaatla düşündüler ve dediler ki «siz ibâdeti mevzi-i lâyıkm gayriye yapmakla ancak zalimsiniz.» Zira; ibrahim'in dediği doğrudur ma'but olan muktedir olmak lâzımdır]
demekle mezheplerinin, bâtıl olduğunu itiraf ettiler ve bu sözü birbirlerine söylemekten çekinmediler. Çünkü; kendi akıllarına rücu' edip her türlü hissiyat-ı fasideden tecerrüd ederek düşününce kendi elleriyle yaptıkları bir takım âciz cemadat parçasına ibadetin doğru olmadığını 'bildiler ve ikrara mecbur oldular.
[Bundan sonra gayret-i cahil iyeleri taharrük etti, başları üzerine eski hallerine döndüler, hakkı kabulü ve İbrahim (A.S.) a tabi' olmayı nefislerine ağır gördüler, ar ve ayıp addettiler. Hakkı ikrardan sonra eski hallerine red olundular. Dediler ki «Ya İbrahim! Sen bilirsin ki, şu putlar cemadat kabilinden söylemezler. Zira onlarda kuvve-i nutkiye yok ki söylesinler. Binaenaleyh; Onlara sual abesle iştigal etmektir. Şu halde bize onlardan sormamızı nasıl teklif edersin» demekle eski inadlarında İsrar edeceklerini izhar ettiler.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. İbrahim'in bu sözü, yani -«putların büyüğü küçüklerini kırdı» demesi yalan değildir. Zira; İbrahim (A.S.) büyüklerinin kırmasını söz söylemelerine talik etmiştir. Yani «Eğer söz söylemeye iktidarları varsa büyükleri işlemiştir» demek «söz söyleme iktidarları olmadığı cihetle büyüklerinin işlemediğini» beyanla kendi işlediğini zımnen ikrar etmiştir. Yahud Hz. İbrahim'in büyük puta çok tazim. ettiklerinden gazabı ziyade olduğu cihetle diğerlerini kırmasına sebeb olduğundan «büyük put kırdı» demek sebebine isnad kabilindendir. Çünkü; Bir fiil failine isnad olunduğu gibi sebebine isnad olunmak dahi adettir. Şu halde «büyük put kırmıştır» demek «onların kırılmasına büyük put 'sebeb oldu» demektir. Bu söz kâfirleri ilzam için tariz olduğundan yalan değildir. Yahud Zalimin zulmünden kurtulmak maslahatına binaen Cenab-ı Hâk o sözü söylemeğe izin vermiştir.
Nekes; Bir şeyin dönmesidir. Bunlar evvelce akülariyle muhakeme edip mezheplerinin butlanını ikrar ettikten sonra hakka karşı mücadeleye davetleri bir şeyin altını üstüne çevirmek ve önü arkasına dönmek gibi olduğundan ( \jSj ) denilmiştir. Çünkü; inkârlarından eski itikadlarma ric'at etmişlerdir.[43]
Vacip Tealâ, İbrahim (A.S.) m putlarının âciz olduğunu kâfirlere ikrar ettirdikten sonra onları tevbih ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) onlara, »siz şirki irtikab eder del Allah'ın gayrı ve size menfaat ve mazarat vermeyen şeylere ibadeti mi edersiniz?» dedi.]
[Size ve Allah'ın dûnunda ibâdet ettiğiniz mabutlara ve helak vardır.]
[Siz nasıl oluyor ki, âcizlere ibâdet eder ve kaadir olan Al-lahü Tealâ 'ya ibadeti terk eder de, aklınızla düşünmez misiniz?]
Yani; İbrahim (A.S.) kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle dedi ki, «Ey kâfirler! Siz ma'butlarınızın âciz olduğunu, söz söylemeye ve kendilerini muhafazaya iktidarları olmadığını idrak etmez misiniz ki, Allah'ın dûnunda size menfaat ve mazarata muktedir olmayan bir takım cemadata ibâdet edersiniz, ibâdet ettiğiniz şeylerin aczini itiraf ettiniz. İbadetinize karşı menfaat ve ibâdeti terkinize karşı mazarrat vermeye kaadir olmadıklarını bildiğiniz halde nasıl ibadet ediyorsunuz?» demekle tekdir ettikten sonra sözüne şunu da ilâve etti ve dedi ki, «size ve Allah'ın başkası olarak ibâdet ettiğiniz bilcümle ma'butlarmıza helak vardır. Zira; lıer şeye kaadir olan Allah'a ibadeti terkle âcizlere ibâdetiniz sizin helakinizi muciptir. Bu gibi cinayetleri irtikâp eder de işlediğiniz şeylerin çirkinliğini düşünmez misiniz?»
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile lâfzı; İnsanın sevmediği bir şeyi gördüğünde sevmediğini izhar ve ilân için dudaklarından çıkarılan sedadır ki üfff denir. İşte İbrahim (A.S.) müşriklerin ilzam olunup kendilerinin zâlim olduklarını ikrardan sonra tekrar mücadele ve münakaşaya başlayıp şirk üzere İsrar ettiklerini görünce hallerini takbih makamında onları insafa davet için demiştir. Yani «Size ve ma'-budunuma üf ve teessüf» demektir. helak için dua manâsını dahî mutazarnmmdır. Yani, «bu hâl üzere devam ederseniz helak size ve ma'butlarımza mahsustur. Şu halde vaz geçin bundan» demektir.
Müşriklerin batıl mezheplerinin şenaatini izhar ve çirkin olduğunu beyanda mübalâğa ve şiddet için iki kere zikrolunmuştur. Şu sözlerinde bir takım rumuzat ve işaratm muhtevi olduğu manâlardan gayri Hz. İbrahim müşrikleri dört cihetle tevbih etmiştir :
Birincisi; Allah'ın gayri menfaat ve mazarrata muktedir olmayan şeylere İbadetlerini takbih etmiş ve bu hallerini tahkir için istifhamla «siz Allah'ın gayrıya mı ibadet edersiniz?» demiştir.
İkincisi; Mazbutlarının menfaat ve mazarrata muktedir olmadığını beyanla tek'dir etmiştir.
Üçüncüsü; Onlara ve ma'butlanna (üfff) demekle takbih etmiştir.
Dördüncü; Akıllarını hüsn-ü istimal etmediklerini inkârla tekdir etmiştir.[44]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) dan putlarını ve kendilerini tak bih ettiğini işitince gayret-i cahiliyeleri galeyan ederek Hz. İbre hım hakkında tertib ettikleri cezayı beyan etmek üzere tea buyuruyor.
[Nemrut ve avenesi «yakın İbrahim'i yardım edin ma'hudla-rınıza, eğer nusret etmek isterseniz» dediler.]
[Biz Azimüşşan onların yaktığı ateşe hitaben «Ey ateş! İbrahim (A.S.) üzerine soğuk ve selâmet ol ve ibrahim'i yakma» dedik.]
[Ve onlar İbrahim (A.S.) a hile murâd ettiler ve bu iradeleri üzerine biz onları ziyade zarar ediciler kıldık.] Zira; emekleri boşa gitti ve intikamlarıyla ihlâk etmek istedikleri zat-ı şerif selâmete çıktı, tasavvurlarından ve emeklerinden bir fayda hasıl olmadı.
Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheblerinin batıl ve putlara ibadetin hamakat eseri büyük bir cinayet olduğunu beyan edip nemrut ve erkân-ı hükümet delâille mukabeleden aciz olunca İbrahim (A.S.) ı ihlâk edip vücûdunu imha etmeyi düşündüler. Bir çok müzâkereden sonra azabın şiddetli cihetini iltizâm ederek yakılmasına karar verdiler ve «yakın İbrahim'i, eğer mabutlarınıza yardım etmek isterseniz yardım edin mabutlarınıza ve onlara ihanet ve hakaret eden İbrahim'den intikamlarını alın» dediler ve ateşi yaktılar, İbrahim (A.S.) ı ateşe attılar. Biz, ateşe «Ey ateş! Tabiatında olan yakmayı terket ve İbrahim üzerine soğuk ve selâmet ol» demekle emrettik. Yakmamasını ve zarar etmemesini emrimiz üzerine ateşin yakmadığını görünce Hz. İbrahim'den intikam almak için hile yapmak istediler. Binaenaleyh; onların hile düşünmeleri üzerine biz onları pek ziyade zarar edenlerden kıldık. Çünkü; bütün çalışmaları semeresiz kaldı, emekleri boşa gitti ve kendi mazaratlarma neticelendi. Zira; ateşin Hz. İbrahim'i yakmaması onun hak olduğuna ve putların batıl üzerinde bulunduklarına delâlet ettiğinden İbrahim (A.S.) in derecesi yükseldi. Nemrut ve aVanınm halk nazarında haysiyetleri zail oldu. Binaenaleyh; dünyada âleme karşı rezil ve rüsva oldukları gibi âhirette de azabm şiddetlisine müstahak oldular.
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'a şöyle ceryan etmiştir: Âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) m indallah makbul olan fiilini onlar cinayet addederek azabın şiddetlisi olan ateşle yakmaya karar verdiler, İbrahim (A.S.) ı hapsettiler Irak'ta (Kevsa) isminde bir karye civarında etrafı cesim duvarlarla muhat ağıl şeklinde bir yer yaptılar ve hayvanlarla odun çekmeye başladılar. Kemal-i arzulârıyle bütün ahali odun çeker, hatta hasta olanlar şifa bulursa bir miktar odun alacağını nezreder, vefat edenler odun alınmasını artırır odun alırdı. Bu hâl muvakkat bir müddet devam etti ve yaptıkları .yer ziyadesiyle odunla doldu. Yedi gün ateş yaktılar sekizinci günü Hz. İbrahim'i mancınık vasıtasiyle ateşin ortasına attılar. İbrahim (A.S.) virdine devam eder. Cenab-ı Hakkın hitabı varit olmakla ateşin içi İbrahim (A.S.) için yeşillikle dolu bir bahçe olduğu ve Nemrud'un yüksek bir yerden bunu seyrettiği mervidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) üzerine ateşin nasıl soğuk olduğunda üç ihtimâl vardır :
Birinci İhtimâl; Ateşin hararetini ve yakma halini Cenab-ı Hakkın izâle edip yalnız ziyası kalmak suretiyle hasıl olmuştur. Âyetin lâfzına muvafık olan da budur. Zira; Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasıyla emretmiştir. Şu halde Hz. İbrahim'in ateşten selâmetle çıkması Cenab-ı Hakkın ateşin .tesirini izâle etmesiyle olmuştur, bu ise baîd değildir. Zira;'ateşte yakma hassasını halk eden Halik yakmamak "hassasım dahi halketmeye kaadirdir, Bu hâl İbrahim (A.S.) m mucizesidir, fevkattabia, harikul'âdedir Binaenaleyh; Kudretullaha nisbetle istib'ad olunur bir şey değildir İkinci ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'in cisminde ateşin yakmasına mani olacak bir keyfiyet halk etmesiyh hasıl olmuştur. Binaenaleyh; semender denilen hayvanın ateş için de bulunup zarar görmediği gibi İbrahim (A.S.) da ateş içinde bu lundu velâkin ateşten zarar görmedi.
Üçüncü ihtimâl; Vacip Tealâ'nın Hz. İbrahim'i* ateş arasında bir hail halketmesiyle hasıl olmuştur., Velhasıl Nerr rud'un İbrahim (A.S.) ı ateşe attığı ve ateşin İbrahim (A.S.) zarar etmediği kafidir. Çünkü; sarahat-ı Kur'an'la beyan! olunmuştur. Amma ateşin zarar etmemesinin keyfiyeti neden ibarettir? Bu ciheti zannidir. Esasen keyfiyetine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Ateş sırf soğuk olsa İbrahim (A.S.) yaşayamıyacağpdan Cenab-ı Hak ateşe soğuk olmasiyle emrettikten sonra selâmetle dahi emretmiştir ki mutedil bir hâl üzere kemâl-i rahat ve ] selâmetle İbrahim (A.S.) m eğleştiği muhakkaktır. O madamda Hz. İbrahim'in yedi gün ikamet ettiği ve «dünyada en ziyâde telezzüz ettiğim o yedi gündür» buyurduğu mervidir. O günde dünya yüzünde bilûmum ateşlerin sönüp intifa olunmadığı dahi mervidir.
İşte Hakkın batıl üzerine daima galebe ettiğini, Hakka delâlet ve irşat için çalışanları Cenab-ı Hakkın himaye eylediğini, batıl, olan şeylerin Hakka karşı muzmahil olduğunu, batılı irtikâp edenlerin âleme karşı rezil ve rüsva olduklarını, harikuladeleri embiya yedinde halketmekle düşmanlarına galebe ettirdiğini, mu-rad edince sıcak ateşi soğuğa tebdille selâmet kılmağa kadir olduğunu ve fesat üzere bina olunan şeyin neticesi fasid olduğunu beyan, kullarını irşad ve tarik-ı savaba ve itikad-ı hakka sevketmek için Cenab-ı Hak bu gibi tarihe ait olan garib vak'aları. Kur'an'da beyan etmiştir, ki ümmet-i Muhanımediye her birinden ibret alıp basiret üzere bulunsun ve fevaidinden hisseyab olsun.[45]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ateşe konduğunu beyandan sonra ateşten halâs edip necat verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz İbrahim'e ve İbrahim'in birader zadesi Lût'a düşmanlarının şerrinden necat verdik ve onları bir arza gönderdik ki o arzda âlemler için hayr-i kesir ve bereket-i amme halkettik.]
Yani; Biz Azimüşşan lûtfumuzla İbrahim (A.S.) a ve onun birader zadesi Lût (A.S.) a Nemrud'un ve kavminin şerlerinden necat verdik, onları inayetimizle bilcümle âlemlere mübarek kıldığımız bir arza gönderdik ve derecelerini âli kıldık.
Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette mübarek olan arz ile murad; arz-ı Samdır. Çünkü; arz-ı Şam'da nehirler, meyveler vesair niam-ı İlâhiye bol olduğundan dünyaca hayr-ı kesir, bereket ve sair menfaatlar çok olduğu gibi arz-ı Şam ve etrafı, enbiya-yı izam ve evliya-yı kiramın makarrı ve vahy-i İlâhinin mahalli nüzulü ve kemâlât-i insaniyenin mebadisi olan şe-riatlerin ekseriyetle intişar ettiği yerler olduğu cihetle din hususunda dahi arz-ı Şam, arz-ı bereket ve hayırdır. Velhasıl dünyanın her yerinde mevcut nimetler ekseriyetle Şam arazisinde mevcuttur. Binaenaleyh; Şam ve Filistin arazisi dünya yüzünün en ziyâde feyizli ve bereketli yeri olup nazar-ı ilâhinin matufünaleyhi olduğu cihetle Vâcib Tealâ bu âyette arz-ı bereket olduğunu sarahetle beyan buyurmuştur.
(Abdullah b, Amr b. el-As) (R.A.) Hazretlerinin rivayetine nazaran Resulüllah'm «bir hicretten sonra ikinci bir hicret elbette olur. O günde ehl-i arzın hayırlıları İbrahim (A.S.) in hicret ettiği yere hicrete mülâzemet ederler» buyurduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.
İbrahim (A.S.) m vak'ası Babil hududu dahilinde olmuştur. Vakadan sbnra amcasının kerimesi Sare (R.A.) iman etmiş ve birader zadesi Hz. Lût üçü beraber dinlerinin selâmeti ve ihlâs üzere ibâdetlerini eda etmek maksadiyle Irak'tan Şam cihetine hicretle Hz. İbrahim (Harran) denilen yere gelerek bir müddet sonrs Mısır'a ve Mısır'dan arz-ı Filistin'de (Sebu') denilen yerde ve Hz Lût dahi (Sedum) demlen yerde ikâmet ettiler. Sebu' ile Sedurr arası bir konak mesafedir. İbrahim (A.S.) m hicretinden sonrs Vacip Tealâ Babil ahalisinin ekserisini sivri sinekle helak edip bu kısmının da rahatları münselip olmakla etraf-ı âleme dağıldıklar mervidir. Çünkü; İbrahim (A.S.) m davetine icabet etmemekle be raber çeşitli ezayı reva görüp akibet hicrete mecbur ettiklerine ce za olarak Allahü Tealâ onların bir kısmını mahlûkat içinde en aci addolunan sivri sinekle ihlâk ve diğer bir kısmının rahatlarını sel bile terk-i diyar etmeğe mecbur kılmakla mücazat etmiş ve dünyada Halilinin intikamım almıştır.[46]
Vacip Tealâ Nemrud'un şerrinden kurtardıktan fonra İbrahim (A.S.) a verdiği nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[İbrahim (A.S.) a biz oğlu tshâk (A.S.) ı hibe ve onun oğlu Ya'kub (A.S.) ı zaid olarak hibe ve ihsan ettik ve onların cümlesini şiilâhadan kıldık.]
biz onları nasa imam ve muktedabih kıldık izle nâsı doğru yola hidayette kılarlar.]
[Ve biz onlara envai hayratı işlemelerini ve namazı ikame edifraekâtı vermelerini vahye t tik.]
[Halbuki onlar bize ibâdet eder oldular.]
Yani; Biz İbrahim (A.S.) in duasını müstecab kılarak oğlu İshak (A.S.) ona hibe etti ki gurbetin mihnetini izâle eylesin, bizim tarafımızdan fazl ü ihsan olarak Yakub (A.S.) ı dahi verdik, onların her birini nübüvvete ve risalete salih kıldık, binaenaleyh; bizim tarafımızdan kullarımızı irşad için ahkâm-ı şeriatı nâsa tebliğe me'mur resul oldular. Onların esrar-ı tevhide kabiliyet ve istidatları icabı nâsa muktedabih imamlar kıldık ki onlar bizim emrimizle nâsı doğru yola sevk ve dini hakka davet eder, tarik-ı müstakimi gösterirler. Zira; nâsın onlara iktidaları bizim emrimize müstenid olduğundan onlara iktida; bizim emrimize iktidadır. Onları muktedabih kıldıktan sonra biz onlara çeşitli hayırları işlemelerini ve umum ibadetlerini şer'a tevfik ederek yerine getirmelerini, bilhassa cemi-i azanın Canib-i Hakka teveccühünden ibaret, erkân-ı cevarihin birlikte ibâdetini mutazammm olan namazı ikâmeyi, masiva.dan kat-ı alâkayı mutazammm olan zekâtı vermelerini vahyettik ki vücutlarının şükrünü namazla, mallarının şükrünü zekâtla eda etsinler. Halbuki gerek İbrahim .ve gerek mahdumları bize ibâdet ederler. Binaenaleyh; bizim gayrimizi ibâdete müstahak görmezler, bütün zahir ve batınları ile bizim rızamızı arar ve ihlâs üzere amel eder oldular.
Nafile; Atiyye-i mahsusadır. Zira; İbrahim (A.S.) bir oğlan için Rabbisine dua etmişti, Cenab-ı Hak duasını kabul etmekle İshâk (A.S.) ı vermişti. Duâ etmeden Yakub (A.S.) ı verdiğinden nafile denmiştir ki «İstediğinden ziyâde» demektir. Yahud nafile; Oğlunun oğlu yani torun demektir.
Vacip Tealâ bu âyette İbrahim (A.S.) a verdiği nimetin beşini zikretmiştir:
Birincisi; Evlâttır. Çünkü evlât nesli ibkâ ve insana muin ve nasır olduğu cihetle dünya nimetlerinin en büyüğüdür.
ikincisi; Kendinin ve evlâdının sülâhadan olmalarıdır. Zira; insanın kendisiyle beraber evlâdının sülâhadan olmaları alâ-met-i saadet olduğu cihetle onun hakkında evlâdının selâhı .elbette büyük bir inayet-i İlâhiye eseridir.
Üçüncüsü; Nasa muktedabih olmalarıdır. Zira; insanların kendileri tekemmül edip gayrılarm nevakısını ikmâlle doğru yola irşat etmek insan için mümkün olan mertebelerin en büyüğüdür.
Dördüncüsü; İbâdat içinden fi'l-i hayrat, ıkâme-i sa-lavat ve i'ta-yı zekât gibi en büyüklerinin kendilerine vahyolun-masıdır. Çünkü; büyük ibâdetlerin ecri elbette büyük olur.
Beşi n.c isi; Mertebe-i ubudiyette berdevam olmalarıdır.
Çünkü; İnsanın hâl-i hayatında ibâdete muvaffak olarak rıza-yı İlâhiyi araması ubudiyetin birinci vazifelerindendir.
Selâtla zekât fi'l-i hayratta dahil oldukları halde şeref ve meziyetlerine işaret için fi'l-i hayratı zikirden sonra selâtla zekât ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; Namaz ibâdet-i bedeniyenin efdali olduğu gibi zekât da ibâdet-i maliyenin efdali olup halka merhamet için meşru kılınmıştır.
Hulâsa; Dünyaca İbrahim (A.S.) m pek büyük nimetlere nail olduğu, o nimetler de bedene ve mala müteallik bulunduğu ve onların şükrünü eda ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[47]
Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerini beyandan sonra Lût (A.S.) a verdiği minnetlerden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz Lût (A.S.) a insanlar arasında va'ki olan husumetleri kat' ve umıır-u mühimmelerini fasl etmek için hüküm ve serair-i umuru idrak etmek için ilim verdik ve biz Lût'u bir karye ahalisinin şerrinden kurtardık ki o karyenin ahalisi livata ve onun emsali tab'ı selimin sevmediği ef'al-i habiseyi işlerlerdi.]
[Zira; O karye ahalisi envai fışkı irtikâpla tarik-ı Haktan çıkmışlar ve kötü bir kavm idiler.] Çünkü; Onlar açıkta envai fuhşi-yatı irtikâptan utanmazlardı.
[Ve biz Lût (A.S.) ı rahmetimize idhal ettik. Zira; Lût (A.S.) j su I eh a zümresinden ve bizim indimizde makbul kullarımızdandır.]
Salâhın, insanı mehlekeden kurtarıp merhamet-i İlâhiyeyi celbe vesile olacağına bu âyette delâlet vardır. Binaenaleyh; ahalisi salâh üzere olan karyenin ma'mur ve abadan olup ahalisinin rahat ettiği ve fişk u fücurla meşgul olan karyelerin akibet harab olduğu âlemde her zaman görülen vukuat cümlesindendir.
Hulâsa; Vacip Tealâ'nın Lût (A.S.) a hüküm ve ilim verdiği, habis olan fiilleri irtikâb eden karye ahalisinin şerrinden halâs ettiği, o karye ahalisinin taat-ı nahiyeden çıkmış kötü bir kavim oldukları ve Hz. Lût'un salâhı sebebiyle Cenab-ı Hakkın kendisini rahmet deryasına idhal ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[48]
Vacip Tealâ İbrahim ve Lût (A.S.) m kıssalarına işi sonra Nuh (A.S.) m vak'asma işaret etmek üzere buyuruyor.
[Habibim şu vak'a beyan olunan rusül-ü kiramdan evvel Nuh (A.S.) in vak'asmı zikret sol /amanda ki o zamanda Nuh kemâl-i ihlâs ve ciddiyet üzere münacatta bulundu ve Rabbına nida ederek tazarru ve niyaz ve* kavminden şikâyet edip halâsını Mevtasından istirham etti. Binaenaleyh; biz Nuh'un duasını,müstecab kıldık Nuh'a ve kendine ittiba eden ehline, evlât, iyal ve etbaına büyufa gam ve kederden necat verdik.]
[Ve bizim âyetlerimizi inkâr ve tekzib eden kavmin şerrin den kurtarmak için biz Nuh (A.S.) a yardım ettik ve o kavim kü für üzere İsrar ettiler.]
ira; kavm-i Nuh kötü bir kavim idiler.]
[Binaenaleyh; biz onların cemisini gar ket tik.]
Yani; Ya Ekremerrusül! Biz İbrahim, İshâk ve Lût (A.S.) dan evvel Hz. Nuh'a necat verdik şol zamanda ki o- zamanda Nuh (A.S.) kavminin helaki için Rabbısına nida etti ve yalvardı. Binaenaleyh; biz onun duasını kabul ettik, kabulümüzün neticesi olarak biz Nuh'a ve onun ehline büyük kederi mucib ve insanları mühlik tufandan necat verdik. Onun bizden yardım istemesi üzerine bizim âyetlerimizi tekzib eden kavmin şerrinden halâs için ona yardım ettik. Zira; kavm-i Nuh âyetlerimizi tekzib edip şerre, münhemik kötü bir kavim olmuşlardı. Binaenaleyh; onların cemisini tufanla garkettik. Çünkü; onlar âyetlerimizi tekzible şerre inhimaki kendilerinde cem'etmişlerdi. Bu iki şeyi nefsinde cem'e-den kavmi ihlâk etmek âdât-ı İlâhiyemiz cümlesindendir. İşte şu adete binaen Nuh (A.S.) a yaptıkları zulmün intikamını onlardan aldık. Zira; zulmü nefsine âdet edip onunla ülfet eden kavim her zaman helake müstehaktır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Nuh (A.S.) m nidası; kavminden şikâyetini, kendinin ve etbaınm halâsını ve kavminin he-lâkım mutazammm duadan ibaret olduğuna âyette delâlet vardır. Zira; Vacip Tealâ'mn duasını müstecab kıldığını beyandan sonra necat verdiğini, nusret ettiğini ve kavmini garkeylediğini beyan buyurması nidanın bunların cümlesini mutazammin olduğuna delâlet eder. Kerb-i azîmle murad; Kavminin tekzibinden hasıl olan gumum, humum ve tufanla kavminin garkolmasıdır.[49]
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m necatını ve kavminin ihlâkini beyandan sonra Davud ve Süleyman (A.S.) m nail oldukları nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Davud ve oğlu Süleyman (A.S.) in vak'alarıni zik-Jret şol zamanda ki o zamanda onlar bir kavmin ekini veya bağı \hakkında hükmediyorlardı.]
[Onların hükmü şol zamandaydı ki o zamanda bir kavmin koli yunlari o ekini veya bağı otlamiş ve ifsat etmişti.] Binaenaleyh; koyunla ekin sahibi niza' ederek muhakemeye gelmişlerdi.
[Halbuki biz onların hükümlerine şahittik.]
[Biz Davut (A.S.) m hükmünden sonra meseleyi S (A.S.) a anlattık.]
[Biz babayla oğlundan her birine hüküm ve mesaili^ içtihada ilim verdik.]
Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran vak'anın ce-rayanı şöyledir: Bir kimsenin koyunu geceleyin diğer bir kimsenin ekinini veya bağını basar, harab eder. Sabahleyin koyun sahibiyle ekin sahibi münazaa eder ve muhakeme olmak üzere Hz. Davud'un huzuruna gelirler. Hz. Davud muhakeme neticesinde koyu nun, ekin sahibinin zararına mukabil verilmesiyle hükmeder. Hej iki taraf Davud'un huzurundan dışarı çıkınca mahkeme salonundî bulunan Süleyman (A.S.) hükmü işitir «ben hükme, me'mur olsam her iki taraf hakkında daha raenfaatlı şeyle hükmederdim» dediğini Davud (A.S.) duyar huzuruna çağırır ve daha faydalı olan hükümden sual eder. Hz. Süleyman koyunun menfaati ekin sahibine ekin de koyun sahibine teslim olunup koyun sahibi ekini su-layıp bekleyip eski haline getirinceye kadar ekin sahibi koyunun sütünden ve yoğurdundan faydalanıp ekin eski haline gelince koyunu ve ekini sahiblerine iade edip herkesin malına sahib olması şeklindeki hükmün daha faydalı olduğunu beyan eder. Hz. Davud da bu hükmün iki taraf hakkında daha faydalı olduğunu tasdik ve imza ve ilâmını oğlunun hükmü üzere tanzim ettirir.
Bu âyette beyan olunan hüküm, Davud (A.S.) şeriatmdadır. Amma bizim şeriatımızda gece veya gündüzde başı boş hayvanın zararını Ödemek lâzım gelmez. Zira hadis-i şerifi muktazasınca dilsiz hayvanın cinayeti heder olduğunu beyanla Hanefiye ulaması indinde başı boş hayvanatın zararını ödemek hükmünü neshetmiştir. İmam-ı Şafii indinde hayvanatın gündüz yapmış olduğu zararı hayvan sahibinin Ödemesi lâzım gelmez. Zira; gündüz hayvanı başı boş mer'aya sürmek, ekini ve bağı sahibi beklemek âdet olduğundan hayvanın zararını ödemek yoktur. Eğer gecede zarar ederse geceleyin hayvanı muhafaza etmek ve ekini beklememek âdet olduğundan zararını ödemek lâzım gelir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Haram b. Sa'd) hazretlerinin rivayeti Şafii'nin beyanım te'yit etmektedir. Çünkü; ensardan bir kimsenin bahçesine bir deve girip bahçeyi ifsat etmesi üzerine huzur-u risalette cereyan eden muhakemede ziraat sahiplerinin gündüzle ziraatlerini muhafaza etmeleri ve hayvan sahiplerinin de geceyle hayvanlarını muhafaza eylemeleri lâzım ol-masiyle hükmettiğini (Haram) hazretleri rivayet etmiştir. İşte Imam-ı Şafii bu hadisle amel etmiş ve içtihadını buna bina etmiştir, Hanefi; içtihadını evvelki hadîse bina etmiştir. Amma İmam-ı Malik hayvanatın yanında sahibi olmazsa gecede ve gündüzde zararını ödemek lâzım gelmez ve yanmda sahibi bulunursa ödemek lâzım gelir demiştir. Şu halde Maliki .mezhebi Hanefi mezhebine bir cihetten muvafıktır.
Bu âyet; enbiyadan içtihadın cevazına delâlet eder. Çünkü; Hz. Davud nasla hükmetmiş olsaydı oğlunun hükmü nassm hilâfına olduğu cihetle onu kabul etmeyip kendi hükmünden de dönmezdi. Şu halde kendi hükmünden dönmesi içtihatla hükmettiğine delâlet eder. O zaman Süleyman (A.S.) on bir yaşında henüz kendine vahiy gelmediğinden Cenab-ı Hakkın hükmü tefhimi ilham kabilinden olsa gerektir. Enbiya içtihatta hata ederlerse hatalarına taraf-ı İlâhiden beyan ve tenbih olunurlar ve hataları kararlaş-maz. Zira; hata üzere karar hatanın şeriat olmasını icab eder, bu ise caiz değildir. Binaenaleyh; Hz. Davut'un hatası derhal oğlu va-sıtasiyle beyan ve tenbih olunup hükmünden rucu' etti.
Bu âyette harsla murad; ekin veya bağ olmak muhtemeldir, Süleyman (A.S.) m hükmü her iki taraf hakkında daha faydalıdır. Çünkü; ekin sahibinin zararına mukabil koyunun hasılatı verildiğinden hasılatın hasılata mukabil olup esas itibariyle herkesin malı kendine iade olunduğu cihetle zarar gören yoktur. Ama Davut (A.S.) m hükmü koyunun aslı ekin sahibinin hasılatına mukabil verildiğinden koyunun rakabesi ekinin fer'ine mukabil kılınmakla müsavat olmadığı gibi koyun sahibi de bilkülliye mutazarrır olup malı tamamen elinden çıkıyordu. Binaenaleyh; Hz. Davud'un hükmü usulü, zevaid'e mukabil kılmaktan ibaret olduğu cihetle akla mülayim değildi. Ama oğlunun hükmünde zaidi zaide mukabil kılındığından akla daha muvafık olduğu cihetle derhal oğlunun hükmüne rucu' etmiştir. Binaenaleyh; Bir meselede insan hatasını bilirse derhal rucu' edip isabet eden ciheti iltizâm etmek lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Davud (A.S.) m içtihadı ekinin zararını kıymetle takdir etmek ve koyunun kıymetini zararın kıymetiyle mukayese etmek olup zararın kıymeti koyunun kıymetine müsavi olduğu cihetle koyunun tamamen zarara mukabil verilmesiyle hükmetmişti, lâkin bu hükmün hata olduğunu anlayınca dönmüştür.
nef§ ; Medarik'te beyan olunduğu veçhile gece vakti çobansız koyunun dağılıp mer'ada-otlaması manasınadır. Burada mer'ada otlarken bir kimsenin bağına veya ekinine girip onu ifsat etmek manasınadır. Çünkü hars; maruf olan ekin manâsına ise de salkımları meydana gelmiş bağ olduğu (İbni Ab-bas) hazretlerinden mervidir. Asıl mesele; Bir kavmin koyunu diğer bir kimsenin intifa edeceği hasılatını ifsat etmesidir ve bu da kafidir. Zira; âyet, bu ciheti natıktır. Amma hasılatın ekin veyahut bağ olması zannîdir.
Hulâsa; Bir kavmin koyununun ifsat ettiği hasılat hakkında Davut (A.S.) hükmedip hükmünün hata olduğu badehu oğlu Süleyman (A.S.) a Cenab-ı Hakkın sahih olan. hükmü ilham edip pederinin kendi hükmünden rucu' ederek oğlunun hükmünü kabul ettiği ve Cenab-ı Hakkın her ikisine de hüküm ve ilim verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[50]
Vacip Tealâ Davut (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere :
buyuruyor.
[Biz Davut (A.S.) ile beraber dağları ve kuşları müsahhar kıldık ki dağlar ve kuşlar ittifak üzere Allah'ı nekaisten tenzih ederler. Halbuki biz bunu ve bunun emsali garibeleri işler olduk.]
Binaenaleyh; bu -gibi garib şeylerden taaccüb etmeyin.
/c-
[Ve Biz Azimüşşan sizin umur-u harbde süngü ve kılıç yaraları gibi şiddetlerinizden nefsinizi muhafaza etmeniz için Davut (A.S.)a demirden libas ve zırh sanatını talim ettik.]
[Siz bizim bu, büyük nimetlerimize şükreder misiniz?]
Yani; biz Hz. Davud'a bir çok nimetler verdik ve o nimetlerden birinde biz Davut'a dağları ve kuşları muti' kıldık. Zira; Da-
vud (A.S.)1 teşbih ettiğinde dağlar ve kuşlar da beraber Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih eder veytesbihle meşgul olurlar, hatta teşbihlerini Hz. Davud işitirdi ve biz bunun emsali acayibi işleriz. Binaenaleyh; enbiya ve bazı evliya gibi havas olan kullarımıza bu misilli harikaları ihsan ederiz. Şu halde bu gibi harikaları kudretimize nisbetle çok görüp taaccüb etmeyin. Davud'a ihsan ettiğimiz nimetlerden birisi de biz ona harb elbiselerini ve dünyada o zamana kadar emsali sebketmedik (zırh) sanatını talim ettik ki muharebede kılıç gibi demir aletlerle düşmanınızdan size isabet edecek şiddeti^ yaralardan o sanat sizi muhafaza etsin. Şu halde bu nimetlerimize şükreder misiniz?
Beyzâvî'nin beyanı- veçhile dağların ve kuşların teşbihleri; lisan-ı hâl ile veyahut lisan-ı kaal iledir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın dağlara ve kuşlara Hz. Davud'un anlıyacağı bir lisan verip o lisanla teşbih etmeleri Kudretullaha nisbetle bait değildir ve lâfz-ı âyete muvafık olan da tekellümle teşbih etmeleridir. Çünkü; lisan-ı hâlle dağların cesametlerinin ve kuşların sadalarınm ve gökte uçmalarının Cenab-ı Hakkın kudretine delâlet manâsmca teşbih rau-rad olunsa ve bu manâca teşbihi Hz. Davud'a tahsis ederek onun hakkında nimet,saymakta bir manâ olmazdı. Zira lisan-ı hâlle tenzih manâsmca teşbih her erbab-ı ibretin fehmedeceği cihetle Davud (A.S.) a mahsus bir nimet olmaz. Halbuki Vacip Tealâ dağların ve kuşların Hz. Davud'a müsahhar olup beraber teşbih ettiklerini beyan ve nimet olduğunu tasrih etmiştir ki onların teşbihleri Hz. Davud'un işiteceği bir derecede olduğuna işarettir. Bina-" enaleyh; Davud (A.S.) la beraber dağların, taşların ve kuşların tesbihleriyle murad; Hz. Davud Allah'ı zikre ve teşbihe başlayınca onların da hazretle beraber teşbihe başlamaları ve Davud (A.S.) in da onların seslerini işitmesidir. Hatta Hz. Davud zikre başlayınca kuşların etrafına halka olarak zikirle feryad ü figan ettikleri mer-vidir.. Hz. Davud'a fütur gelip dinlediğinde dağların teşbihlerini
dinlediği dahi mervidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Iebusle murad; demirden harb için yapılan ve zırh denilen bir gömlektir. Bunu vahyile dünyada ilk icad edenin Davud (A.S.) olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir. Şu halde geminin esası Hz. Nuh'un mucizesi olduğu gibi âlet-i Harbten zırhın esası da Hz, Davud'un mucizesidir. Çünkü; Davud (A.S.) in elinde demir hamur gibi yumuşayıp demirden ateşsiz istediği her şeyi yapmak âlemde Davud (A.S.) a müyesser olmuştur. Amma ateşte yumuşatmak sureti ve ateş va-sıtasiyle her usta yapabildiğinden mucize değildir. Zira; ateşle demiri eritmek âdettir, fakat demiri ateşsiz eritmek harikulade ve mucizedir.
Hz. Davud'un Nübüvvetle beraber saltanata da malik olduğu cihetle saltanatı muhafaza edecek âleti ve düşmana müdafaa esbabını ikmâle sa'yi ve o zamanda mevcut hükümetlerde emsali sep-ketmedik zırhı Vacip Tealâ talim buyurduğunu beyanla zırhı Hz. Davud'un nimetleri sırasında saymıştır. Zırh evvel mucize olarak zuhur etmişse de sonraları dünyanın her tarafına dağılmış ve bir çok zaman dünyada en kavi âlet-i harb olarak bilinmiş ve bütün hükümetler nezdinde kabul görmüştür. Hatta yakm zamanlara kadar zırhı ibtal edecek âlet-i harb icad olunamamıştır. Amma beş altı asırdan beri top, tüfek ve sair alât-ı harb icad olunduğundan harbe âlet olmak noktasından zırhın hükmü kalmamıştır. Zira zaman milletler arasında alet-i müdafaayı değiştirmiştir.
Bu âyet-i celile düşmandan nefsini muhafazanın esbabını hazırlamak ve düşünmek bir şahıs için lâzım olduğu gibi. hükümet için dahi düşünmek ve ihzar etmek lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak Hz. Davud'a zırh sanatını talimle icad ettiğini beyân ettiği gibi zırhın muharebenin şiddetinden muhafaza hikmetine binaen icad olunduğunu dahi beyan buyurması âlet-i harbin ihzarı lâzım olduğunu beyan etmektir. Âlet-i harbi ihzar insanlar için büyük bir nimet olduğundan bu nimete şükretmekle emretmiştir. Zira; surette istifhamsa da manâda şükretmekle emirdir. Şu halde manâ-yı nazım: [Harbin şiddetinden nefsinizi muhafaza ve düşmanınızın tasallutundan halâsınız için sanat-ı lebûsu talim nimetine şükreder misiniz? Şükredin. Zira; şükretmeniz vaciptir] demek olur. Binaenaleyh; âlet-i harbi ihzar etmenin hükümetler için en büyük vazife olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette bize beyan buyurmuştur. Zira; o zamanda reis-i hükümet Qİan Hz. Davud'un âlet-i harb olan zırhı yaptığını ve zırhm yapılmasındaki hikmetse harbte muhafaza ve müdafaa etmek olduğunu ve binaenaleyh şükre şayan bir nimet bulunduğunu Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyan etmesi «Siz de öyle yapın» demekten başka bir şey değildir. Binaenaleyh; âlet-i harbi ihzar; millet ve milleti temsil eden hükümet üzerine vaciptir. Çünkü; dîni, hükümeti ve milliyeti muhafaza etmek harbe ve harbte âlete tevakkuf ettiğinden âlet-i harbi ihzar hükümet üzerine terettüb eden en büyük vezaiftendir.[51]
Vacip Tealâ Hz. Davud'a verdiği nimetlerden ba-dan sonra Süleyman (A.S.) a vermiş olduğu nimetl| beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz Süleyman (A.S.) a şiddetli rüzgârı müsahhar kıldık ki o rüzgâr, emr-i Süleyman'a bizim kendisinde hayr-ı kesir halketti-ğimiz arz-ı mubârekeye ceryan eder ve biz bu gibi hârikaların esbabını ve her şeyi biliriz.]
Yani; biz Davud (A.S.) a dağları ve kuşları müsahhar kıldığımız gibi oğlu Süleyman (A.S.) a da çok sür'atli esen rüzgârı muti' ve emrine amade kıldık ki o rüzgâr Süleyman (A.S.) m emriyle bir arza doğru ceryan eder ki o arzda biz hayr-i kesir ve bereket-i amme halkettik. Halbuki biz her şeyi biliriz. Binaenaleyh; rüzgâr bizim ilmimiz ve irademiz iktizası ve hikmetimize muvafık olarak ceryan eder. .
Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âsıfe ; şiddetli esen rüzgârdır. Ve bazı yerde rüzgârın mülayim olduğunu beyâna münafi değildir. Çünkü; rüzgâr; Süleyman (A.S.) in emrine ve hu desine tabi olduğundan bazı kere şiddetini irâde eder, süratli gide] ve diğer zamanda ağır gitmesini irade eder emri veçhile mülayim olur, nefsinde rüzgâr şiddetli cereyan etse de gayet lâtif olup insanı izâç etmezdi. Rüzgârın götürdüğü taht-ı Süleymanm ipekten yapılmış hafif bir şey olduğu, gayet vasi' olup kendisiyle maiyeti erkânı ve lüzumu kadar askerin beraber bulunduğu mervidir. Tayyarenin icadı Süleyman (A.S.) m havada rüzgâr vasıtasiyle uçmasında şüphe edenlerin şüphesini kaldırmıştır. Çünkü; şu zamanda insanların havada uçması bizzat müşahede olununca Hz. Süleyman'ın havada uçmasında şüpheye ve istib'ada mahal kalmamıştır. Süleyman (A.S.).sabahtan kuşluğa kadar bir aylık mesafe ve öğleden sonra akşama kadar da bir aylık mesafe katedip Irak ve Ye-men'i dolaşarak akşam Şam'a kendi konağına geldiği mervidir. Bunların cümlesi bugün müşahede olunmuş şeylerdir. Binaenaleyh; fen terakki ettikçe Kur'an'da bazı mülhitlerin i'tiraz ettikleri mesail-i garibenin emsali re'yelayn görülmekle Kur'an'm sıtkı, düşmanları nazarında dahi tezahür etmektedir. İşte geminin .esası Nuh (A.S.) m ve zırhın esası Davud (A.S.) in mucizesi olduğu gibi tayyarenin esası da Süleyman (A.S.) m mucizesidir. Şu kadar ki şimdi tayyare motor vasıtasiyle hareket eder, Hz. Süleyman'ın tahtı ise rüzgâr vasıtasiyle hareket ederdi. Asıl mesele bir cism-i sakilin havada seyrü sefer edebilmesidir. Madem ki bu mümkün ve vakidir. Vasıta-i seyr ü sefer ister motor ister rüzgâr olsun farkı yoktur şu kadar ki Süleyman (A.S.) m havada seyr ü seferi daha mükemmel, daha mazbut ve daha vasi' olduğunda şüphe yoktur. Zira tayyare; henüz hal-i tekemmüle gelememiştir. Belki de Süleyman (A.S.) m mucizesi haline gelemiyecektir. Taht-ı Süleyman'ın bir çok şeyler götürmesi de baid değildir. Çünkü; bugün jeplin balonları elli kişi kadar götürebiliyor, bugün elli kişi götürenin yarın yüzü ve beş yüzü ve beş bini götüreceğinde tereddüde mahal var mıdır. Velhasıl Süleyman (A.S.) m tahtı rüzgâr vasıtasiyle havada uçtuğu kafidir. Zira; serahat-ı Kur'an'la sabittir. Binaenaleyh bunu inkâr; nass-ı Kur'an'ı inkâr olduğundan inkârı caiz değildir ve küfürdür. Amma tayerânm ve taht-ı Süleyman'ın keyfiyeti zannîdir. Çünkü; keyfiyetine dair kafi tafsilât yoktur ve keyfiyetine de hüküm 4aallûk etmez.[52]
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m nail olduğu diğer nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ve Süleyman (A.S.) a biz şeytanlardan bazılarını müsahhar kıldık. Binaenaleyh o şeytanlardan bazıları Süleyman (A.S.) in emriyle denize dalar ve denizin dibinden inci ve mercan gibi çeşitli mücevheratı alır getirir, Süleyman (A.S.) m hazinesine korlar. Deryaya dalmaktan başka daha nice büyük işler yaparlar. Eb-niyeler, bina ederler ve sanayi-i garibe ameline muvaffak olurlar.] Meselâ şişe, cam ve billurdan saraylar, salonlar ve o zamanda meşru ve cari olan büyük heykeller yaparlardı. Hatta değirmen ve ' hamam gibi şeyler Süleyman (A.S.) zamanında icad olunmuştur. Binaenaleyh Süleyman (A.S.) zamanında Benî İsrail hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümeti olduğu gibi ahalisi de dünyanın en medeni ahâlisiydi. O zamanda bir çok sanayi-i garibe icad olundu ki beşeriyyet bugün bile onların birçoklariyle intifa etmektedir. O zamanda icad olunan sanayiden birçokları İsrailî hükümetin in-kiraziyle münkariz olmuş ve bugün beşeriyyet onları icada muvaffak" olamadığı gibi bir kısmını da icad etmişse de tayyarede beyan olunduğu veçhile o zamanki hal-i tekemmüle getirememiştir. [Halbuki Biz Azimüşşan o şeytanları hıfzeder Hz. Süleyman'ın emrinden dışarı çıkarmayız.] Çünkü. onların tabiatlarında hainlik mevcud olduğundan muhafaza etmesek tabiatları icabı fesattan hali kalmazlardı. Binaenaleyh; Biz onları hıfzederiz ki me'mur oldukları işlerinde devam üzere çalışsınlar ve amellerine fesad karıştırmasınlar.
Bu âyette şeytanlar la murad; çinililerin kâfirleridir. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Süleyman'a müsahhar olanlar kâfirleridir. Zira; mü'minler şeytan değildir. Binaenaleyh; mü'minler muti olduğundan onların itaatlarını beyanda bir fayda olmadığı cihetle itaatları beyan olunanların asileri olmaları lâzım gelir. Vacip Tealâ'nm şeytanları muhafazasiyle murad; Süleyman (A.S.) a muhalefetten kalblerine korku halk etmekle itaatlarını temin etmektir. Yahut yaptıklarını yıkmaktan muhafaza etmektir. Çünkü; cinlerin gündüz yaptıklarını gece yıkmak âdetleriydi. Ce-nab-ı Hak bu âdet-i kabineden onları menetmekle muhafaza etmiştir. Cinlerin esası ateşten halk olunması suya dalmaya mani değildir. Zira; Allahü Tealâ'nm iki zıttan birisiyle, aharı ihlâk etmemeye kudret-i kaahiresi kâfidir. Süleyman (A.S.) m bakıyyei ahvâli (Sure-i Nahil) de tafsilen beyan olunduğuna binaen burada bu kadarla iktifa olunmuştur.[53]
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) in bâzı nimetlerini beyandan sonra Eyyûb (A.S.)- m musibete sabrını ve sonra duasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Eyyûb (A.S.)*m şol zamandaki halini ki o zamanda Rabbisine nida etti: «Yarabbi! Bana zarar dokundu, halbuki sen erhamurrâhiminsin bana merhamet et» dedi.]
[Binaenaleyh; Biz onun duasını kabul ettik ve kabulümüz neticesi ona isabet eden zararı kaldırdık.]
[Biz Eyyûb (A.S.) a evlâd ü iyâlini ve evlâdiyle beraber onların bir mislini dahî tarafımızdan ihsan olarak verdik.]
[Ve bu ihsanımızı âbid olup tekâlifin meşakkatine sabrın
[ lere mevize ve ibret kıldık.]
Yani; Ya Ekremerrusül! Zikret Eyyub (Â.S.) m şol zamandaki haberini ki o zamanda Allahü Tealâ onu bazı mesaiple müptelâ kılmış ve bu iptiiâsı üzerine Rabbisine nida, tazarru' ve niyaz ederek dedi ki «Ey benim Rabbım! Beni bir takım zarar messetti ve bazı mesaibe mübtelâ oldum. Halbuki sen merhamet sahiplerinin en ziyade merhamet edenisin. Binaenaleyh bana merhamet eyle ve benim zararımı defet» bu niyazı üzerine biz duasını kabul ettik. Binaenaleyh; Ona isabet eden zararı kaldırdık ve Eyyûb (A.S.) a ehlini ve ehlinin bir mislini dahî kendi lûtfumuzdan ona ihsan olarak verdik ve onun haberini âbitlere ibret ve vaaz u nasihat kıldık ki herkes ondan ibret alsın ve mübtelâ olduğu mesai-bin defini rabbisinden istesin.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Eyyûb - (A.S.) Hz. İshak'm oğlu (Iys) neslindendir. Haremi (Mahar) veyahud (Ra-hime) Yusuf (A.S.) in oğlu (Mişa) veyahud (Efraim) neslindendir. Validesi Lût (A.S.) sülâlesindendir. Allahü Tealâ Eyyûb (A.S.) ı Nebi kıldı ve dünya ni'metlerinden evlâd ü emvale ve her türlü lezaiz-i dünyaya nail kıldıkdan sonra evlâdı üzerine dam yıkıldı helak oldu ve bü'umum emvaline âfet isabet etti telef oldu ve kendi vücudu hasta oldu. Lâkin hastalığı insanların nefretini mucib olan hastalıklardan değildi. Zira; enbiya-yı izam bilûmum nefreti mucib olan şeylerden mahfuzdurlar. Çünkü; enbiyanın nefreti mucib şeye mübtelâ olmaları bi'setden maksad olan halkla ih-tilâta ve tarik-ı müstakime da'vete münafi olduğundan hikmet-i bi'sete münafidir. Binaenaleyh; bazı kitaplarda Hazret-i Eyyub'un hastalığında mübalâğa suretiyle yazılan şeyler kat'iyyen yalandır. Evet! Mal ve evlâd cihetinden mübtelâ olduğu gibi bir müddet bedeni de alîl oldu. Bunların cümlesine kemâl-i, metanetle sabretti, asla şikâyet etmedi ve bu müddet içinde kavminden bazı kimseler «eğer Eyyûb (A.S.) kendinin iddiası gibi indellah makbul olsaydı Rabbisi onu bu ibtilâdan kurtarırdı» demeleri üzerine Cenab-ı Hakdan istirham etti. Binaenaleyh; Cena-ı Hak afiyetini iade ettiği gibi evlâd ü iyalini dahi iade ve belki evvelkinden kat kat fazlasını ihsan ettiğini bu âyette beyan etmişdir.
Hulâsa; Eyyub (A.S.) m ba'zı mesaibe mübtelâ olub kurtulması için Rabbisinden istirham eylediği ve Allahü Tealâ'nın duasını kabul edib mesaibden halâs ederek evvelkinden daha ziyade afiyetini, evlâdını ve emvalini iade ettiği ve bu misilli vukuatı Kur'an'da beyan, insanlara vaaz ve ibret için olduğu ve mesaibe mübtelâ olan kimselerin mesaibin defini Cenab-ı Hakdan istirham etmeleri lâzım geldiği bu âyetden müstefad olan fevaid
cümlesindendir.[54]
Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) m sabrını beyandan sonra enbiyayı izamdan sabırla meşhur olanların sabırlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim cedd-i a'lân İsmail ve maarifi tedris ile meş hur olan İdris ve ibadat-ı İlâhiyeyi tekeffül eden Zilkifl'in haberle rini. Zira bunlar; sâbirler zümresindendirler.j
[Ve onların cümlesini biz rahmetimize idhâl ettik. Zira; onların hepsi suleha zümresindendirler.]
Yani; Ya Ekremerrusül! Enva-ı belâya sabırla hakkında cari olan kaza-yı İlâhîye rıza ile ma'ruf olan ceddin İsmail (A.S.) in haberini ve enva-ı maarifi, hakaayıkı tedris etmekle meşhur olan İdris (A.S.) in ve zamanında meşru' olan ibadât-ı İlâhiyenin cümlesini eda etmeyi tekeffül eden Zilkifl (A.S.) m haberlerini zikret ki onlardan her biri sâbirin zümresindendir. Binaenaleyh; haberlerini zikirle ümmetini sabre daVet et ve bunlardan her birinin kemâline vardığında biz onların cümlesini rahmetimiz deryasına idhâl ettik. Zira onlar; salâhla muttasıl olan zümredendirler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile İsm.ail (A.S.) pederinin kendisini zebhine ve beyt-i şerifi binaya ve ekinsiz, otsuz, meyvesiz bir derede ikâmete sabretdiğinden Cenab-ı Hak sabrına mükâfat olarak her ni'meti verdiği gibi Hatem-ül enbiya efendimizi dahi onun neslinden halketmiştir. İdris (A.S.) da kavmini da'vet ve onlardan vaki' olan ezaya sabretdi ve da'vetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ'nın kavmini ihlâkden sonra semaya ref etdiği mervi-dir. Bakiyye-i- ahvali (sure-i Meryem) de beyan olunduğu cihetle burada bu kadarla iktifa olunmuşdur. Zilkifl'e gelince; nebi veya veli olduğunda ihtilâf varsa da ekser-i ulema nübüvvetine kaail olmuşlardır. Bu hususdaki ilim Cenab-ı Hakka mufavvazdır. Enbi-ya-yı Benî İsrail'den bir nebi vefat edeceğinde halkı toplar «ben vefat edeceğim ve lâkin geceleyin namaz kılar yorulmaz, gündüz oruç tutar usanmaz ve nas beyninde hükmeder gazab etmez. Bunları kim tekeffül ederse bu mülkü ona tevdi' edeceğim" demesi üzerine bir delikanlı «ben tefekkül ederim» der ve teahhüdünü ifa eder. İşte bu zata (Zilkifl) denmişdir.
Bunların cümlesinin Vacip Tealâ sabr u salâh sıfatlanyle mut-tasıf olduklarını beyanla sena etdiği gibi salâhın, rahmet-i İlâhiye-ye sebeb olduğunu dahi beyanla ümmet-i Muhammediyeyi salâha da'vet etmiş ve rahmetin salâha bağlı olduğunu beyan buyurmuştur.[55]
Vacip Tealâ ba'zı enbiyanın sabrına işaretten sonra Yunus (A.S.) m vak'asma işaret etmek, üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Balığa musahabet eden Yunus (A.S.) ı şu zamanda ki o zamanda Yunus (A.S.) kaymine gazab eder olduğu halde gitti de zannetti ki biz onun üzerine ukubeti mukadder kılmadık.]
[Onun kavmine gazab ederek gitmesi üzerine mukadder olan darlık başına gelince balığın karnında karanlıklar içinde nida etti ve dedi ki «hâl ü şan ma'budün bil'hak yoktur, ancak sen varsın. Yarabbî! Seni cemi'-i nekaisden tenzih ederim. Zira; ben nefsine zulmedenlerden oldum.»]
[Binaenaleyh; biz onun duasını kabul ettik ve mübtelâ olduğu kederden necat verdik, kurtardık. İşte böylece biz müzminlere necat verir darlıktan kurtarırız.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Biraderin Yunus (A.S.) in şu zamandaki haberini zikret ki o zamanda kavminin îmanından me'yus olması üzerine gazab ederek kavminin içinden çıktı gitti. Zira; çok nasihat etti te'sirini göremedi ve küfür üzerine devamlarından hâsıl olan gazab, onu kavmini terkedib gitmeye şevketti. Binaenaleyh; çıktı gitti ve zannetti ki biz elbette ona bir darlık mukadder kılmadık ve kendisi muzayeka görmeyecek ve kavminden aralaşın-ca onların 'küfründen hasıl olan ruhunun daralması da geçecek. İşte şu zannı üzerine kavmini terkedip derya kenarına gelince iskelede hazır olan gemiye bindi ve lâkin kaderi karşısına .çıktı. Gemiden balığın karnına atladı ve şiddetli karanlıklar içinde kaldı. İşte o zulûmat içinde münacata başladı ve dedi ki «Yarabbî! Senden başka ma'budün bilhak yok, ancak sen varsın. Binaenaleyh; seni cemi' nekaişten tenzih ederim. Zira; senden izin gelmeksizin hicreti .ihtiyar etdiğimden nefsine zulmedenlerden oldum. Binaenaleyh; sen de yarabbî! Beni bir dar mahalle idhâl ettin ki senin lutf ü keremin olmadıkça ondan kurtulmak mümkün değildir. Şu halde bu makamdan halâsımı senden isterim» demesi üzerine biz _de duasını müstecab kıldık ve mübtelâ olduğu gamdan onu kurtardık. Yunus (A.S.) a necat verdiğimiz gibi bize düa eden bilûmum mü'minlere dahi necat verir darhkdan kurtarırız.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hazret-i Yunus kavmiyle beraber arz-ı-Filistin'de ikamet ederlerdi. Cenab-ı Hak onu (Ninova) ahalisine resul gönderip onları da'vet etti. Kabul etmeyip küfür üzere İsrar edince azab-ı İlâhinin geleceğini onlara beyan ettikten sonra (Ninova) ahalisine gazab ederek emr-i İlâhî gelmeden hicretle deniz kenarına geldi ve hazır olan bir gemiye binip bir müddet gittikten sonra rüzgâr kesildi, gemi durdu. Gemide bulunanlar burada Rabbisine kusur etmiş bir kimse olduğunu zannederek kur'a çekip Yunus (A.S.) in yedinde zuhur edince emr-i İlâhî gelmeden evvel hicretinde isabet olmadığını bildi, denize indi ve muhafazasına me'mur olan balığın karnım ibadetine mahal ittihaz etti. Bir müddet ikamet edip âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka tezarru' ve niyaz ederek teşbihe devamı üzerine Rabbisi düasmı kabul ve kendisine necat verdi. Kavminin haline gelince : Yunus (A.S.) içlerinden gaybubet edip azab emmaresi görünmeye başlayınca tâib ü müstağfir oldular, Cenab-ı Hak da onları azabdan halâs etti.
Resulullah'm «bir belâya mübtelâ olan kimse Yunus (A.S.) in istiğfarına devam ederse elbette Cenab-ı Hak duasını müstecab kılar» buyurduğu mervidir.
Yunus (A.S.); balığın, denizin ve gecenin karanlıkları bir araya gelip bu üç zulmet içinde kaldığına işaret için zulümat lâfzı cemi' siygasiyle varid olmuş emr-i İlâhîye intizar etmeden hicret etmesi evlâyı terk kabilinden zelle olduğu için itab olunmuş ve belâya müstehak olan 'kavmin içinden çıkmakla kederden salim olacağını zannettiğinden daha ziyade kedere müptelâ* olmuştur.
Bu nazm-ı Celildeki darlık manâsına olan kadr'dendir. Yani «Yunus (A.S.) kavminin içinden çıkınca biz onun üzerine darlık halketmeyeceğimizi zannetti, halbuki biz onun üzerine darlık halkettik. Onun zannı gibi kavminden kurtulunca darlıktan kurtulamadı» demektir. Yahut kaza ve kader manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yunus (A.S.) kavminin içinden çıkınca zannetti ki biz onun üzerine bir ukubet mukadder kılmadık. Halbuki balığın karnında bir müddet ikamet edeceğini ve orada mahzun ve mükedder kalacağını biz mukadder kılmıştık.] Şu halde bu âyette kudretten alınmış değildir. Zira; kudret manâsına olsa haşa Hazret-i Yunus'un Cenab-ı Hakkın kaadir olmadığını zannetmesi lâzım gelir, bu ise hatadır. Çünkü; bilûmum enbiya-yı kiram Cenab-ı Hakkın her şeye kaadir olduğunu bildiklerinden kudreti nefiy manâsına alınmak fasiddir.
Hulâsa Yunus (A.S.) m kavmine gazab ederek hicretine dair emr-i İlâhî gelmeden hicret ettiği, izn-i- İlâhî olmadan kavmini terketmesi bir müddet balığın karnında ibadetine sebeb olduğu ve balığın karnında tevhid ve teşbihe devam ettiği, zellesinin istiğfarla afvini Cenab-ı Hakdan istirhamla zulümattan halâs olduğu ve belâya mübtelâ olup kusurunu i'tirafla dergâh-ı ülûhiyete iltica ve istiğfar eden kimsenin o belâdan halâs olacağı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[56]
Tealâ Yunus (A.S.) m vak'asını beyandan sonra Zeke-Â.S.) m münacatmı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Zekeriya'nın haberini şol zamanda ki o zamanda Rabbisine nida etti ve dedi ki «ey benim Rabbim! Beni yalnız terketme. Halbuki sen varislerin hayırlısısın. Zira; mahlûka-tın yokken sen vardın ve mahlûkat fenaya gidecek sen bakî kalacaksın.» ]
[Zekeriya'mn duası üzerine duasını kabul ile (Yahya) isminde oğlunu kendine hibe ettik ve zevcesini kendine itaat ve inkiyad etmekle islâh eyledik.]
[Zira; Zekeriyya ve ailesi bizim indimizde makbul olan hayrat, hasenat ve ibadete ve bize itaate sür'at eder, sevabımızı rica ve rağbet ve azabımızdan havf ü haşyet ederek düa ederlerdi.]
[Halbuki onlar bize kemâl-i huzu' ve huşu'Ia Binaenaleyh; biz de istediklerini onlara verdik. ettiler.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Zekeriya (A.S.) m bir oğlan istemek üzere Rabbisine'münacatta bulunduğu zamandaki halini zikret ki o zamanda Zekeriya dedi ki «ey beni envâ-ı ni'metiyle terbiye eden Rabbim! Beni yalnız terk etme ki ismim unutulmasın, bana halef olacak ve namımı ibka edecek bir oğlan ihsan et. Zira; sen her vakit lütfunu benden esirgemedin. Şu zamanda dahi esirgeme ve istediğimi vereceğini rahmetinden ümid ederim. Halbuki sen varislerin hayırlısısın. Zira; cümle mahlûkat fenaya gider, sen bakisin. Yarabbi! Bizim de ardımızda kalacak bir veled ver ki onun vesilesiyle bizim ismimiz yad olunsun». Zekeriya'nın bu minval üzere duasını kabul ettik ve oğlu (Yahya) (A.S.) ı kendisine hibe ettik ve yalnız bir oğlan vermekle iktifa etmedik. Çünkü; Zekeriya'nın zevcesini çocuk getirecek bir hâle ifrağla beraber ahlâkını güzel kılmakla ıslâh ettik. Binaenaleyh; zevcesi Zekeriya (A.S.) a tevazu' ve kemaliyle itaat ederdi, hareminden elem ve kederi yoktu. Zira; Zekeriya ve evlâd ü iyali hayrata sür'at, sevabımızı ümid eder ve azabımızdan korkar oldukları halde bize dua ederlerdi. Çünkü; onlar daima bizim gazabımızdan korktuklarından bir çok ni'metlerimize nail oldular. Zekeriya (A.S.) m Cenabı Hak'dan emr-i dinde kendine halef ve emr-i dünyada varis olacak bir çocuk istediğinde yaşı yüz ve hareminin yaşı doksansekiz olduğu (İbn-i Abbas) hazretlerinden mervidir. Cenab-ı Hakkın varislerin hayırlısı olduğunu beyanla Rabbisini sena ettiği gibi istediği çocuğu vermezse keder etmeyeceğine dahi işaret etmiştir. Çünkü; cümlenin varisi Cenab-ı Hak olunca herkesten sonra baki kalacağından kendisine varis, yani kendisinden sonra dahi vacib-ül vücub baki olacağına binaen kederi mucib bir şey yok demek istemiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Zekeriya (A.S.) .m zevcini ıslahla murad; âdette sinn-i şeyhuhate vasıl olmuş çocuk getirmek-, ten kalmış olan bir kadına çocuk getirmeye kaabiliyet vermek ve umur-u dinde zevcine muti' ve hal-i salâh üzere kılmaktır. Çünkü; İnsanın evlâd ü iyalinin umur-u dinde kendine muvafık olarak muavenette bulunmaları en büyük alâmet-i saadet olmasına binaen Cenab-ı Hak Hazret-i Zekeriya'nm zevcesini ıslahı ni'met sırasında beyan etmiştir. Hayrata müsaraatlarınm, dualarının kabulüne sebeb olduğunu beyanla duanm kabulünde dua eden kimsenin salâhı ve hayra müsaraatı şart olduğuna işaret etmiştir.
Hayrata sa'yedenlerle murad; bu sûre'de zikrolunan enbiya-yı kiram olduğuna dair rivayet zayıftır. Zira âyetin siyak u sibakı hayrata müsareat edenlerle muradın Zekeriya ve evlâd ü iyali olduğuna delâlet eder. Zira bahis; Hazret-i Zekeriya ve ailesi hakkındadır. Şu kadar ki Cenab-ı Hakkın onları hayrata müsaraatla sena etmesi herkesi hayrata müsaraata terğib etmektir. Bu âyet-i celile; sekiz hükmü mütezammındır: Birincisi; Hazret-i Zekeriya'nın «Yardbbi! Beni yalnız terketme bir oğlan evlâdı ver» diyerek münacatta bulunmasıdır, ikincisi; Rabbisini varislerin hayırlısı olduğunu beyanla sena edib mahlûkatın helakinden sonra baki kalacağına işaret etmesidir.
Üçüncüsü; Rabbisinin duasını nıüstecdb kılmasıdır. Dördüncüsü; İstediği oğlanı hibe etmesidir. Beşincisi; Zevcesini kendine muti' ve münkad kılarak ıslah edib, çocuk getirecek bir hâle ifrağ etmesidir.
Altıncısı; Hazret-i Zekeriya ve evlâd ü iyalinin hayrata müsareatle Cenab-ı Hakkın ni'metlerine ve bilhassa dualarının kabulüne nail olmalarını beyanla kullarını hayrata teşvik etmesidir.
Yedincisi; Sevabı ümid eder ve azabdan korkar oldukları halde duaya devam ettiklerini beyanla duanın adabına işaret etmesidir.
Sekizincisi; Kemal-i tevazu'la aile-i Zekeriya'nın Rab-lerinden korktuklarını beyanla kullarına kahr-ı İlâhîden korkmak lâzım olduğunu beyan etmesidir.[57]
Vacip Tealâ Zekeriya (A.S.) m bazı ahvalini beyandan sonra Meryem (R.A.) nın bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibimî Zikret şol hatunu ki o hatun tenasüle âlet olan ma-j hallini haramdan muhafaza etti ve bekârhkdan hasıl olan meşak* kate sabırla şehevat-i beşeriyesine tebaiyet etmedi, iffet ve taha^ retini kemaliyle muhafaza etmesine binaen biz Cibril-i Emin vasili tasiyle bizim emrimizden ibaret olan ruhdan Meryem'e üfürdüki ve o ruh rahmine vasıl olmakla oğlu İsa (A.S.) a hamile oldu vej biz Meryem'i ve Oğlunu bilcümle âlemler için vahdaniyetimize ve kudretimize delil ve alâmet kıldık.] Zira; babasız çocuğun doğması ve erkek görmeyen hatunun çocuk doğurması âdetin hilafı olduğu cihetle bizim kudretimize gerek Hazret-i Meryem ve gerek Oğlu, pek büyük alâmettir. Binaenaleyh Hazret-i İsa'nın bu minval üze^ re zuhuru; validesine keramet, kendine mu'cize ve âleme ibrettir; Çünkü; gerek Hazret-i Meryem ve gerek Oğlu, baba ve zevç gibi bir kimsenin taht-i terbiyesinde olmaksızın hüsn-ü hale malik olmaları ve nazar-ı âlemde herkese hayret verecek rif'at-ı şanları ve âlî mertebeleri elbette erbab-ı basirete ibret olacağında şübhe yoktur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette n e j h - i ruh ile murad; ihya etmektir. Yani «biz ruhumuzdan ona üfürdük» demek «ruh verdik' ihya ettik» demektir. Ruhun Cenab-ı Hakka izafeti, Hazret-i İsa'ya teşrif içindir. Yahud ruh ile murad; Cibril-i Emin'dir. Buna nazaran manâ~yı nazım: [Biz ruh ismiyle müsem-ma olan Cibril tarafından Meryem'e nefhettik ve onun vasıtasıyla oğlu İsa (A.S.) i ihya ettik J demektir. Âlemlerle murad; Zaman-ı İsa'dan ilâ yevm-ülkıyam geçecek bilcümle âlemdir. Âlem; cemi' ve muarrefun billâm olduğu ve istiğrak manâsını ifade ettiği cihetle cümle âlemle, âlem içinde geçecek insanlara şamildir. Çünkü; bunların garib hallerini düşünmek her insanı ibrete sevkeder. Hulâsa; Hazret-i Meryem'in şehevat-ı beşeriye icabı haram ve helâl her şeyden âlet-i tenasülünü muhafaza ettiği ve Cenab-ı Hakkın emriyle Cibril-i Emin tarafından üfürülmekle Hazret-i İsa'nın ihya olunduğu, gerek Meryem ve gerek Oğlu her ikisi de kudrte-i İlâhiyeye âlemler için alâmet oldukları bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[58]
Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının hallerini beyandan sonra tevhid noktasından cümlesinin ümmet-i vahide olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İşte şu millet-i İslâmiye millet-i vahide olduğu halde sizin millctinizdir ve ben de sizin Rabbinizim. Bina ne aleyh; bana ibadet edin.]
[Dinleri din-i vâhid olduğu halde insanlar arasında emr-i dinleri dağıldı ve kıt'a kıt'a mezhebler ve fırkalar hasıl oldu.]
[Ve o fırkalardan her biri bizim huzurumuza rücu' edecek ve mezhebinden suale cevab verecektir.]
Yani; şu beyan olunan ve tevhid esasına müstenid olan din-i İslâm millet-i vahide olduğu hâlde sizin milletiniz ve kıble-i teveccühünüz ve din-i fıtratmızdır, yaratılışınızdan maksad-ı aslî de o tevhid üzere bulunmanızdır, ben de sizi enva-ı ni'metlerle terbiye eden Rabbmızım. Binaenaleyh; bana îman ve ibadet ediniz. Zira; benim dinimden gayri size bir din olmadığı gibi benden gayri Rab-biniz de yoktur. Şu halde ancak bana ibadet etmeniz vaciptir ve esâsı i'tibariyle dininiz din-i İslâm ve milletiniz millet-i vahide olduğu halde insanlar arasında umur-u dinleri ihtilâf etti kıt'alara ve fırkalara dağıldı ve her fırka bir cemaat oldu. Hatta fırkalar ayrı ayrı mezhebler ihdas ettiklerinden herkes kendi mezhebiyle iftihar eder, diğerinin mezhebini ve i'tikadım beğenmez ve belki de ta'neder oldu. Halbuki fırkalardan her biri akıbet bizim huzur-u ma'nevimize rucu' ederler ve biz her birinin i'tikadma göre ceza veririz. Şu halde herkes kendi zamanında tevhid-i İlâhîye ve din-i Sübhanîye yapışmakla ve Hakkı bulmakla ve dinin muktezasını yerine getirmekle ve dinin harici bir şey irtikâb etmemekle mükelleftir.
Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile enbiya-yı izamın cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyede müttefik ve usûl-ü i'tikadda müttehid olduklarını ve cümlesinin i'tikadları din-i îslâm i'tikadı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve tevhid cihetinden ihtilâf edenleri zemmetmiş ve her fırkanın mercileri huzur-u İlâhî olduğunu beyanla din-i İslâmm gayri bir dine ve fırka-i İslâmiyenin gayri bir fırkaya temessük edenleri tehdid etrnişdir. Çünkü; indallah makbul olmayan dine yapışanların emekleri zayi' olduğu gibi sû-u ceza görecekleri de şüphesizdir. Binaenaleyh; âyetin âhirinde cümlesiyle huzur-u İlâhîye herkesin rucu' edeceklerini beyan etmek; tehdidi müş'ir ve tarîk-i Hakka da'veti mütezammmdır.[59]
Vacip Teaîâ esas i'tikad i'tibariyle milletin millet-i vahide olu] tefrikanın mezmum ve ibadeti Rabbi Tealâ'ya hasretmek vacip olduğunu ve herkesin huzur-u İlâhîye rucu' edeceğini beyandan sonra huzura rucu'dan maksad-ı aslîyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar dinde ihtilâf edince bir kimse bizim resullerimize ve kitablarumza îman eder olduğu halde güzel ve sâlih amellerden amel işlerse sa'yi inkâr olunmadığı gibi bizim rızamıza muvafık olmak sebebiyle hâsıl etmiş olduğu amelleri asla zayi' olmaz. Bi-nanealeyh; amelinin şükrünü ve sevabını görür. Halbuki biz onun amelini meleklerimiz vasıtasiyle muhakkak yazarız.] Şu halde hayrat ve amel-i salihe âid her ne işlerse biz onu yazmakla muntazam bir defterde hıfz ettiğimiz cihetle amelinden hiç bir zerresi zayi' olmaz ve hepsinin sevabını fazlasiyle alır. Şu kadar ki a'mâl-i salihanın kabulünün şartı, iman olduğundan imana mukârin olmayan amelin faydası olmayacağına işaret için Cenab-ı Hak mü'min olduğu halde işlenilen amelin zayi' olmayacağını beyan etmiştir.
Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette ehl-i ta-atı taata terğib buyurmuştur. Zira amelinden hiç bir şeyin zayi olmayıp ecrini alacağını beyan etmek; mutîin itaatte devamına ve daha ziyade sa'yine sebeb olacağında şüphe yoktur. Zira; insan sa'-yinin semeresini göreceğine ümidi kavî olunca sa'yinde ciddiyyet üzere devam edeceği tabiîdir.
Hulâsa; mü'min olduğu halde amel-i salih işleyen kimsenin ameli zayi' olmayacağı ve Allahü Tealâ'mn herkesin amelini yazdığı ve binaenaleyh; herkesin amelinin ecrinden hiç bir şey noksan olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[60]
Vacip Tealâ herkesin amelinin ecrini almak üzere huzur-u ma'nevisine rucu' edeceğini beyandan sonra helâkiyle hükmolunan karye ehalisinin küfründen rucu' etmeyeceğini beyan jetmek üzerebuyuruyor.
[Bizim ihlâk ettiğimiz karye ahalisi üzerine bir daha hayat rucu' etmek haramdır.]
Yani; bir- karye ki biz o karye ahalisinin zulümleri ve küfürleri sebebiyle helak olmalarına hükmettikten sonra onların bizim rızamızı icab eder amele dönmeleri ve tevbeye muvaffak olmaları mümteni' ve haramdır. Zira; onların küfürlerinden dönmeyeceklerine binaen biz helâkleriyle hükmettik. Binanealeyh; onların taib ve müstağfir olmaları ümidi yoktur. Yahud manâ-yı âyet: [Bizim ihlâk ettiğimiz karye ahalisi üzerine amellerinin sevabını görmek haramdır. Zira; onlar irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden dönmediler ki amellerinin ecrini alsınlar] demektir.
Çünkü küfür; mağfiret olunmayan cinayetten olduğu cihetle küfrüzere helak olan kimse âhir ette ehl-i salâh için hazırlanan derecat-ı âliyata nail olamaz, belki ebeden azab içinde kalır.[61]
Vacip Tealâ insanların bu halleri kıyametin alâmetler:, edinceye kadar devam edeceğini ve alâmât-ı kıyametten Ye Me'cuc'un çıkacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsanların ihtilâfları devam eder, hatta Ye'cuc ve Me'cuc denilen kavimlerin sedleri açılıncaya kadar bazı karyelerin zulümleri sebebiyle helakleri devam eder. Halbuki onların nâsa adavetleri ve tahrib-i bilâda hırs u tama'ları sebebiyle şeddin açılmasını fırsat addederek her biri yüksek dağlardan ve engin ovalardan acıkmış sinek gibi nâs üzerine sür'at ve hücum ve önlerine gelen yerleri tahrip eder giderler.]
re taraf-ı İlâhîden mev'ud ve hak olan kıyamet yaklaşıp Ye'-cuc ve Me'cuc'un sedleri açılıp onlar çıkıp sair alâmetler zuhur edince kıssa şöyle ki kâfirlerin gözleri muztarîb olur ve hayrette kalır.] "Çünkü; inkâr ettikleri Ye'cuc ve Me'cuc'un çıkması ve sair alâmetlerin zuhuru onları hayrette bırakır. Zira; i'tikadlarmm hilafı zuhur edince şaşmak ve ne yapacağını bilmemek insanlarda her zaman cari olan ahvaldendir.
[İşte hak olan kıyametin alâmetleri görülünce şol kimseler ki, onlar kâfir olmuşlardı, derler ki «Ey bizim helakimiz gel bize! Zira; bugün helak günüdür. Çünkü; biz şu görülen ahvâlden ve kıyametten kemâl-i gaflet ve dalâlet içindeydik, belki biz mııkte-za-yı hükm-ü İlâhîden çıkmış zalimlerdik. Binaenaleyh; bugün bizim helakimizin günüdür» demekle tahassür ve teessüflerini izhar ederler.]
-Ye'cuc ve Me'cuc insandan iki kabiledir. Onların çokluğu ve adedleri hakkında delil-i kat'î yoksa da bunlara müteallik âyetlerin işaretleri, pek çok olduklarına delâlet ve ehadis-i Nebeviye dahi bu ciheti tasrih etmektedir. Kıyametin kabilinde onlarla nâs arasında İskender'in yapmış olduğu şeddin açılmasiyle onların yayılan çekirgeler gibi âleme dağılıp bilâd-ı ma'mureleri tahrip edip nâs üzerine tuğyan edeceklerini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Gerçi son zamanlarda küre-i arzın vher tarafı keşfolu-nup mestur bir mahal kalmadığını iddia edenler varsa da elyevm kutb-u şimalî ve cenubî civarında keşfolunmadık bazı mahaller bulunduğu kaabil-i inkâr değildir. Ve oraları keşfetmek için bir çok zahmetlere katlanarak buzlar içinde seyahat etmek isteyenler de vardır. Bundan beşyüz sene mukaddem Amerika kıt'ası keşf olunmadan evvel de ayni veçhile dünyada keşfolunmadık bir mahal kalmamıştır diye iddia ediliyordu. Halbuki Kristof Kolomb tarafından Amerika'nın keşfi bu gibi iddiaları iptal ettiği gibi Ye'cuc ve Me'cuc'un zuhuriyle elyevm vuku' bulan iddianın butlanı da zahir olacağı tabiidir. Şu halde nass-ı kat'î ile sabit olan bir hükmü inkâr etmekte bir manâ yoktur. Binaenaleyh; Ye'cuc ve Me'cuc taifelerinin kıyametin kabilinde bugünkü malûmumuz olan kıt'a-lara çekirge gibi dağılıp bir çok yerleri yakıp yıkacakları kat'îdir. Şeddin keyfiyeti ve mikdarı (Sure-i Kehf) de mezkûrdur.[62]
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerin helaklerine çağıracaklarını ve hayretlerini beyandan sonra nıa'budlariyle beraber Cehennemin yanacak odunları olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey kâfirler! Siz ve Allahm gayri ibadet ettiğiniz ma'budları-nız Cehennemin yanacak odunusunuz. Zira; siz elbette Cehenneme dahil olacaksınız.]
[Eğer şu sizin ibadet ettiğiniz putlarınız sizin î'tikadınız gibi hakiki ma'bud olmuş olsalardı onlar Cehenneme dahil olmazlardı.]
[Halbuki onlardan her biri ve siz yani âbidlerle mab her biri ebeden Cehennemde kalacaklardır.]
[Ve ehl-i Cehennem için Cehennemde çirkin sedalar vardır. Halbuki onlar birbirinin sadalarını ve ah ü eninlerini işitmezler, Çünkü; herkes kendi derdiyle meşguldür.]
sab ; hatab yani Cehennemde yanacak odun demektir, Varid ; gelmek manâsına ise de bir mahalle gelmeğe o mahalle girmek lâzım geldiğinden «siz Cehenneme geleceksiniz» demek «Cehenneme gireceksiniz» demektir. Zefir; Cehenneme girenlerin ah ü eninlerınden feryad ü figanlarından ve korkulan ile kalbleri boğazlarına takılıp müşkilâtla aldıkları nefeslerinden hâsıl olan çirkin sadalardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Mekke'nin ekserisi Kâ'be-nin etrafında bulunup ve orada üçyüzaltmış put mevcud olduğu bir zamanda Resulullah bu âyeti ehl-i Mekke'ye hitaben kıraet edince (Abdullah b. Ezzeb'raî) «Yahudiler Uzeyr (A.S.) a ve Na-sara İsa (A.S.) a ve Sabiiye Meleklere ibadet etmediler mi? Onlar da mı ehl-i nardandır» dedi. Halbuki Abdullah'ın bu suali varid değildi. Çünkü âyette hitab; Mekke ahalisine olduğu cihetle mak-sad onların ma'budları olan putların Cehenneme dahil olacaklarını beyandır. Zira; Mekke'de Yehûd ve Narasa bulunmadığı gibi âyette m a lâfzı Uzeyr ve İsa (A.S.) gibi akıl sahiblerine şamil değildir. Farz-ı muhal olarak ma lâfzı akıl sahiblerine şamil olsa bile İsa, Uzeyr ve Melekler delâil-i akliye ve sem'iyye ile müstesnadırlar. Zira; onların cümlesinin günahdan ma'sum ve indellah makbul kullar olduğuna, Hazret-i İsa'nın ve Uzeyr'in nübüvvetlerine delâil-i kat'iyye mevcuddur. Binaenaleyh; onları Yehûd, Nasara ve Sabiiye ma'bud ittihaz etmişlerse de haklarında taraf-ı İlâhîden rnev'ud bir çok derecat-ı âliyat olduğundan onlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Resulullah'm (İbn-i Zeb'arî) ye cevabı; «Belki onlar şeytana ibadet ettiler. Zira; bu gibi ibadetleri onlara şeytan emretti» buyurmuştur.
Ma'budlar zevü'ukulden olmadıkları halde Cehenneme dahil oîmalarmdaki hikmet; onları ma'bud ittihaz eden âbidlerin azabında şiddetin ziyade olmasıdır. Çünkü; onlar ma'budlarımn şefaat edip azabdan kurtaracaklarını i'tikad ederken bil'akis şefaat etmek şöyle dursun kendileriyle beraber ma'budlarmm Cehennemde yandıklarını görmeleri ve her vakit onların yüzlerine bakmaları elbette onlara ibadetlerinden dolayı azablarınm şiddetine, hasret ve nedametlerinin ziyade olmasına sebeb olacağında şübhe yoktur.
Kâfirler Cehennemde sağırlıkla dahi muazzeb olacaklarına binaen birbirinin sesini işitmezler. Zira; yekdiğerinin sesini işitmekle ünsiyet hasıl olacağı cihetle azab tehaffüf edeceğinden işit-mekden mahrum olacakları mervidir. Yahud herkesin ah ü figanları sebebiyle büyük bir gulgule hasıl olup kimin ne söylediği an-laşılamayacağmdan kendilerine menfeatli bir şey işitmezler demektir.[63]
Vacip Tealâ kâfirlerin ve ma'budlarmm Cehenneme dahil olacaklarını beyandan sonra onların ma'budlarmdan bazısının bu âyetten müstesna olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar için bizim tarafımızdan saadet ve ibadete muvaffak olmalarına hüküm sebkat etti. İşte onlar; Cehennemden uzaklardır.]
[Onlar Cehennemde olan âbidlerinin işitmezler.]
[Hâlbuki onlar Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'me de dâim ve ebedî kalacaklardır.]
[Ve onlara kıyamet gününün büyük fezige ferya vermez.]
[Ve Melekler o said olan kulları istikbâl ederler ve derler ki «İşte şu gün; bu ni'metler in dünyada size vaad olunduğu gündür.»]
Yani; kâfirlerin ibsdet ettikleri ma'budları Cehennemdedirler ve lâkin bazı Nasara'nm iftira olarak ma'bud ittihaz ettikleri Haz-ret-i İsa ve Yehud'un ma'bud ittihaz ettikleri Hazret-i Uzeyr ve bazı müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri melekler gibi bizim tarafımızdan kendilerine haslet-i hamide ve -seadet-i Uzma ve dere-cat-ı ülya ve ibadete tevfik ve Cennetle tebşir sebkeden saidler Cehennemden uzaklardır ki Cehennemde olanların ufacık bir sa-dalarını bile işitmezler. Maahaza ehl-i Cehennem son derece fezi' ve feryad ederler ve lâkin aralarında perde veyahud bu'd-u mesafe olduğundan Cehennem tarafından hafif bir sadayı bile işitmezler. Halbuki ehl-i Cennet 'Cennette nefislerinin arzu ettiği ni'met-ler içinde mütena'im ve dâimdirler ve asla rahat ve sunarlarına halel arız olmaz. Hatta o kadar ferah ve surur içinde olurlar ki âhiretin en şiddetli günü olan yevm-i kıyamette kabirden kalkıp mahşere gidildiği günün dehşeti bile onlara hüzün vermez. Ekser-i halâikın fezi' ve feryad ettikleri günde dahi onların sururlarma halel gelmeyince Cennette daha ziyade ni'metler içinde olacaklarında tereddüde mahal yokdur ve melekler onları istikbâl ederler ve «işte şu gün; dünyada rusül-ü kiram vasıtasiyle size vaad edilmiş ve bu ni'metlerin size verileceği tebşir olunmuştu» demekle melekler eh-li Cennete arz-ı ta'zimat ederler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile (İbn-i Zeb'arî) nin sualidir. Bu sebeb-i nüzule nazaran âyette beyan olunan evsaf; Hazret-i Isa ve Uzeyr ve melekler hakkındadır. Binaenaleyh; bu zevatı bazı insanlar ma'bud tanımışlarsa da bunlar âyet-i sabıkanın hükmünden ve Cehenneme duhulden müstesnadırlar. Hatta Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette (O1 ) ( "^ ) manasınadır. Şu halde âyetin manâsı: [Ey müşrikler! Siz ve sizin ma'budlan-nız Cehennemin yanacak odunusunuz, illâ sizin iftira olarak raa'bûd ittihaz ettiğiniz şol kimseler müstesnadırlar ki onlara bizim tarafımızdan haslet-i hamide sebketti. Zira; onları her nekadar siz ma'bud ittihaz etseniz de sizin bu i'tikadmıza onlar razı değiller ve size böyle bir şeyle emretmediler] demektir. Lâkin âyetlerde i'ti-bar; elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet bilûmum ehl-i imana şamil ve tebşiratı hâvidir. Çünkü; âyette Cenab-ı Hak ehl-i Cennet olan mü'mirilerin hallerinden beşini zikretmiştir:
Birincisi; Cehennemden uzak olmalarıdır.
İkincisi; Ehl-i Cehennemin ah ü eninlerini işitmemeleridir.
Üçüncüsü; Cennette istedikleri ni'metler içinde mütena'irrı olmalarıdır.
Dördüncüsü; Feza'-i ekberin günü olan yevm-i kıyamette asla mahzun olmamalarıdır.
Beşincisi; Arz-ı tekrimat için meleklerin istikbâl etmesidir ki bu ahvâl her mü'minde caridir.[64]
Vacip Tealâ ihlâs üzere iman edenlere yevm-i kıyametin fez'-i ekberi hüzün vermeyeceğini beyandan sonra ö günün ahvalinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennete şol günde hüzün arız olmaz ki o günde biz yazıları muhafaza için defterin durulduğu gibi semayı dürer iz.]
[Bizim icad ettiğimiz gibi kıyamette insanları ayn-ı cismiyle iade ederiz.]
[İnsanları âhirette iade etmek bizim üzerimize vaad oldu. Binaenaleyh; behemehal olacaktır. Zira; biz vaad ettiğimiz şeyi elbette işler ve halkederiz.]
Yani; yazıları muhafaza için defterin dürülüp ortadan kaldırıldığı gibi bizim âlem-i ulvîye mahlûkatm ihtiyacı kalmamasına binaen mahvettiğimiz gün ehl-i imanı kıyametin şiddeti mahzun etmez. Biz bu âlem-i mükevvenatı evvelen nasıl icad ettik ise âhirette de insanları öylece icad ve iade ederiz. Zira bizim bidayeten halk etmemizle öldükten sonra iade etmemiz arasında fark yoktur. Çünkü; bizim için hiç birinde güçlük olmadığından evvelen icad nasıl kolay ise saniyen iade dâhi öylece kolaydır ve biz insanları iade edeceğimizi vaad ettiğimizden bizim üzerimize vaad oldu. Binaenaleyh; va'dimizde hulf olmadığından elbette olacaktır. Zira; biz vaadimizi yerine getirir ve onu elbette işleriz.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaren Sicil; kulların amel defterlerini muhafaza eden bir meleğin ismidir. Buna nazaran; manâ-yı nazım: [Defter-i a'mâîi muhafaza eden meleğin defterleri kapayıp dürdüğü gibi biz semayı dürüp ortadan kaldırdığımız gün mü'minler mahzun olmazlar] demektir. T a y y ; bir şeyi. dürmektir ki açıp dağıtmanın zıddıdır. Bu makamda âlem-i ulvî insanların ihtiyacına mebni olunca dünyanın bazı hususatma esbab-ı âdiye olmak üzere nasıl halkettiyse müddet-i bekası hitam bulduğu gün defterin dürülüp ortadan kaldırıldığı gibi âlem-i ulvînin ortadan kaldırılacağını beyandır. Defterin dürülmesiyle beyan ve temsil; bizlere anlatmak içindir, yoksa bu âlem-i mükevve-natın cesameti nisbetinde mahv ü münkariz olmasının keyfiyeti elbette onun azameti nisbetinde olacağından biz bu gün onun yıkılmasında olacak dehşeti lâyıkiyle tasavvur edemeyiz. Şu kadar ki fanidir, yıkılacağına ve bu âlemin başka bir âleme tebeddül edeceğine imanımız kavidir. Tayy Medarik'de beyan olunduğu veçhile şu görülen hey'etin mahv ü münderis olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Bizim semayı mahvettiğimiz gün iman-ı kâmile mâlik olan mü'minler mahzun olmazlar] demektir.
Vacip Tealâ'nm insanları iadesinin keyfiyetinde iki mezheb vardır:
Birincisi; Dağılmış olan eczayî cem'etmek suretiyle iade etmektir.
İkincisi; Çürümüş ve yok olmuş kimseyi yeniden hal-ketmek suretiyledir. Gerçi ilm-i kelâmda bu mezheblerin sahibleri tarafından serdedilmiş ve bir çok mübahaseîer cereyan etmişse de bu âyet; ma'dumu iade suretiyle haşrolunacağma delâlet eder.
Vacip Tealâ'nm haberinde yalan olmayıp elbette haber verilen şeyin vaki' olacağına işaret için vücüba delalet eden lafzıyla buyurmuştur ki elbette olacak demektir.[65]
Vacip Tealâ insanların öldükten sonra iade olunacakla: yan ettiği gibi insanların iade olunacağının kütüb-ü sabıka zikrolunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyctime yemin ederim ki muhakkak biz Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık ve dedik ki «Bizim salih kullarımız arza malik olurlar.»]
[İşte şu beyanda ibadet eden kavme tebliğat-ı kâfiye vardır.]
Yani; Habibim! Zatıma yemin ederim ki biz, arz-ı Cennete salih kullarımızın varis olacağını levh-i mahfuzda yazdıktan sonra kütüb-ü semaviyenin cümlesine muhakkak yazdık. İşte şu sûre'nin evvelinden buraya gelinceye kadar beyan olunan tebşir'at ve teh-didat ve va'z u nasihattan ibadet eden kavme tebliğ-i kâmil vardır ve mütenassıh olan kavmiçin tebliğde noksan yoktur.
Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Zebur-la murad; Kütüb-ü semaviyenin cümlesidir. Zikirle murad; Levh-i mahfuzdur \i kütüb-ü semaviyenin cümlesi ondan istinsah olunmuştur. Arz 'la murad arz-ı Cennettir. Zira; salih olan kullar Cehenneme giden facirlerin Cennetteki makamlarına varis olacaklardır, Yahud arz'la murad; arz~ı dünya ve bilhassa arz-% mukaddesdir. Şu halde arz-ı dünyaya Vacip Tealâ salih olan kullarını varis kılacağını bu âyetle vaad etmiştir. Binaenaleyh; bu ümmet salâhını kaybetmeyip ahlâk-ı hamideye sahib olduğu zamanda İran ve Rum diyarlarında ehl-i küfrün arazisinden bir çok yerlere varis olmuş ve bu âyetin sırrı zuhur etmiştir. Fakat sonraları salâhı terkedip ahlâk bozulmaya yüz tutunca ellerinde olan bir çok memleketler düşmanlar eline geçmiştir. Bunun sebebi ise salâhı terkle zevk u safaya dalıp fisk ü fücurla meşgul olmaktır. İşte ehl-i İslâm salâhla muttasıf oldukları zaman akıllara hayret verecek derecede ve az zaman içinde küre-i arzın bir çok yerlerini fethedip mâlik oldukları halde salâhı fesada tebdil edince ehl-i İslâm elinde olan bilâdın bir çoklarının düşman eline geçmesine yani salâhın, memleketin ve kuvvetin tezayüdüne ve fesadın da kuvvetin zail olup mülkün elden çıkmasına sebeb olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âyetin sırrı re'yelayn müşahede olunmuştur ve tarih-i İslâm da buna şahittir. Kav m -i Âb i din ile murad; a'ma-lini tabi' olduğu şeriate tatbik ederek mükellef olduğu ubudiyette kusur etmeyen kavimdir. Yani «mükellef olduğu ibadette tekâsül etmeyip ubudiyetini edada daima Rabbisine merbut olan kavmi-çin şu beyanatta kifayet edecek tebligat var» demektir.
Zeburla murad; Davud (A.S.) in kitabı olmak zahir olduğu gibi Kur'an olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Arz-ı dünyaya salih kimselerin varis olacağını biz levh-i mahfuzdan sonra Kur'an'da dahi yazdık] demektir. Binaenaleyh; âyet-i celile ümmet-i Muhammedi salâha da'vet etmiştir ki salâh sayesinde vasi araziye malik olsunlar ve refahla vakit geçirsinler.[66]
Vacip Tealâ Kur'an'da ve bilhassa bu sûre'de kifayet ederek ahkâm olduğunu beyandan sonra Kur'an'm sahibi olan Resulünün âlemlere rahmet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor
[Habibim! Biz seni göndermedik, ancak âlemlere rahır duğun halde gönderdik.]
Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Biz seni ilel ü esbabtan hiç bir sebebe mebni göndermedik, illâ âlemleri irşad etmekle rahmet olmak için gönderdik. Zira senden sonra bir nebî ve şeriatinden sonra bir şeriat olmayacağı cihetle dünyanın âhirine kadar âlemlere rahmet olarak seni Resul gönderdik. Çünkü; sen daire-i risaleti ikmâl ve mekârim-i ahlâkı itmam ettiğin gibi dinin de umum edyânı nâ-sih olduğu cihetle sen ba'solunduktan sonra milletlerin tevhide vuslatı, rızaya nail olması ve necat bulması için senin dininle te-deyyün etmeleri zaruriyat-ı diniyedendir. Binaenaleyh; din-i İs-lâmm zuhurundan sonra tebaiyyet etmeyenler saadet-i uhreviye-den mahrumdurlar.
Resulullah'm âleme rahmet olması Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hem din hem de dünya cihetindendir. Çünkü Resülullah nâsm cehalet ve dalâlet içinde olup tarik-ı savaba irşad edecek bir kimsenin bulunmadığı ve Hakkı arayanlara yol gösterecek kalmadığı bir zamanda ba'solunup nâsa "ahkâm-ı şeriatı beyan ve tarik-ı necata şevkle insanlara menfaat ve mazarrat olan şeyleri ta'rif ettiği cihetle emr-i dinde âleme rahmettir. Zira; nâs ve va'zmı kabul ve şeriatiyle amel ettikleri takdirde saadet-i âhirete nail olacaklarından ayn-ı rahmettir. Amma dünyada rahmet olması Din-i Muhammedi'ye yapışan bir kimse zili ü esaret ve katil gibi bir takım meh-lekeden halâs olduklarından ehl-i iman hakkında rahmet olduğu gibi Resulullah'm bi'setinden sonra mü'min ve kâfir bilûmum milletlerin kahren helak olmayıp azapları âhirete te'hir olunduğu cihetle kâfirler hakkında dahi ayp.-ı rahmettir.
Resulüllah'm düşmana silâh çekmesi ve mukateleyle emrolunması âleme rahmet olmasına münafî değildir. Çünkü; kılıç ve kıtal kâfirleri îmana, asileri itaata ve ehl-i dalâli hidayete da'vet ettiğinden kılıç da aynı rahmettir.. Zira; bir takım muannid ve müte-merridleri daire-i salâha almak ve âlemi intizama koymak kılıçla hâsıl olduğundan kılıç dahi Allah'ın rahmeti cümlesindendir ki mazlumun zalimden intikamını almak ve nâs arasında icray-ı ahkâm ve adalet etmek ancak kılıçla olabilir. İntizamı muhafaza ve halkı bir noktada toplamak ve herkesi nafi' bir işe sevketmek ve milletin istirahatını te'min eylemek hep kılıçla olduğu cihetle kılıç ta insanlar için bir nevi' rahmettir.
Resûlullah'm şeriatı ammenin rahatını te'min eden yolları gösterdiği için tedricen küre-i arzın ekserisine sirayet etmiştir. Şu kadar ki ahkâm-ı şer'iyeyi ehl-i imân şeriat diyerek kabul edip-onunla amel ettiği cihetle dünyada rahatını mucib olduğu gibi âhi-rette sevaba da nail olur. Amma diyanet-i Muhammediye'ye iman etmeyenler işlerine yarayan ahkâmı ma'kul bir düstur olmak üzere kabul ettiklerinden, yalnız adaleti mütezammm olduğu cihetle dünyaca rahatını te'min eder, Fakat âhirette ecrini görmez. Çünkü; ahkâm-ı şer'iye olduğuna îman etmedi ki ecir alsın. Meselâ Fransa'nın hukuka âid olan (Kodsivil) dedikleri kanun; fıkh-ı Ma-likî'den tercüme olunmuş bir kanundur. Ancak onu, muhkem ve adaleti te'min eder bir kanun tanırlar, şeriat-ı Muhammediye'yi tanımazlar. Binaenaleyh; o kanunla amel, dünyada rahatı mucib olur fakat âhirette sevab olmaz.
Hulâsa; Resûlullah'm vücudu âleme rahmettir, amma o rahmetten istifade etmek isteyenler onun rahmet olduğunu tasdikle feyzinden istifade etmişlerdir, istifade etmek istemeyenler yarasa kuşunun güneşi inkârı gibi şeriat-ı Ahmediye'yi inkârla feyz u irfanından mahrum olmuşlardır.[67]
Vacip Tealâ Resûlullah'm âleme rahmet olduğunu beyandan , sonra tebliğin hulâsasını beyan etmek üzere :
[Habibim! Sen âleme rahmet olunca umuma hitab ederek de ki «Sizin ilâhınızın ancak bir ma'bud olduğu bana vahyolundu. Ma'budunuz bîr olunca siz o ma'buda inkiyadla ihlâs üzere ibadet eder misiniz?»]
[Şu tebliğ üzere eğer müşrikler i'raz eder da'vetine icabetten yüz döndürürlerse ey rusül-ü kiramın ekremi! Sen onlara de ki «ben size emrolunduğum ahkâmı müsavat üzere i'lân ediyorum, yahud müsavat üzere i'lân-ı harb ediyorum». İşte böyle demekle onlara harbedeceğini i'lân et.]
[Ve sizin için mev'ud olan azabın yakın veya uzak olduğunu ben bilmiyorum. Küfür üzere ısrar ettiğiniz takdirde bu dünyada azap görmeseniz bile elbette âhirette azap göreceksiniz.]
Yani; Habibim! Senin âleme rahmet olduğun sabit olduktan sonra umum nâsa hitab ve tarik-ı tevhide da'vet suretiyle sen de ki;, «yalnız bana vahyolundu ve denildi ki, sizin ma'budunuz ancak ma'bud-u vâhiddir, şerik ve nazîrden münezzehtir; asla teaddüd kabul etmez. Binaenaleyh; siz bu ma'bud-u vâhid'e inkiyad ve1 iman eder misiniz? Madem ki ferd-i vâhiddir, ihlâs üzere iman ve inkiyad etmeniz lâzımdır». Ya Ekrem-er Rusül! Eğer onlar şu da'vete icabetten imtina' ederlerse sen onlara «ben size müsavat üzere i'lân-ı harbediyorum>ı demekle hâl-i harbe geçtiğim i'lân et ve de ki, «bundan sonra aramızda sulh yoktur, sizin ve bizim ilmimiz müsavidir ve bizim sizden evvel bir hazırlığımız olmadığı gibi sizin bilmediğiniz bit cihetten hiyanetliğimiz de yoktur. Amma size va-adolunan azabın zamanı yakın veya uzak olduğunu ben bilmiyorum. Binaenaleyh; yakındır veya uzaktır diye hükmedemem. Şu halde Cenab-ı Hakkm mühlet verdiğine mağrur olmayın ve mühleti haşa Cenab-ı Hakkm sizden gaflet ettiğine hamletmeyin».
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'm müsavat üzere i'Iân edeceği şey ile murad; muharebe veya ahkâm-ı şer'iyeyi i'lânı olması muhtemeldir. Çünkü; Resûlullah'm halka tebliğ ettiği ahkâm cümle nâs hakkında müsavi olduğu gibi aynı ahkâmla Resûlullah da mükelleftir. Yahud i'Iân ile murad; yüksek sesle müsavat üzere i'lân ediyorum saklı bir şey yok demektir. Vaadolunan azap ile-murad; taraf-ı İlâhîden nazil olacak azap olmak ihtimali olduğu gibi harb olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Ben size i'lân-ı harbediyorum. Zira; sizin için harb mev'uddur, amma vaadolunan harbin yakın veya uzak olduğunu bilemem] "demektir.
cümlesi zahirde istifham ise de manâda emirdir.
Şu halde' manâsı: | Vâhid-i hakiki olan ma'budunuza ihlâs üzere inkıyad edin, inkıyadınız vacip] demektir.[68]
Tealâ Resulüne bazı ahkâmını vahyettiğini ve resulünün azabın zamanını bilmediğini beyandan sonra kendinin ilmi her şeye lâhik olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Size vaadolunan azabın zamanını ben bilmiyorum, ancak Al-lahü Tealâ bilir. Zira; Allahu Tealâ sözünüzden alenî olanı ve sizin gizlediğiniz şeylerin cümlesini bilir.] Çünkü; ilmi her şeye lâhik vejlminden hariç bir şey yoktur.
[Ben bilmem ki sizin azabınızın te'hiri me'mûl ki sizin için fitne ve imtihan ve eceliniz gelinceye kadar size menfeat ve müsaadedir. Binaenaleyh; azabın te'hiri hakkınızda istidrac olmak »uhtemeldir.] Şu halde azabın te'hirine mağrur olup[69]
Vacip Tealâ Mekke ahalisiyle Resûlullah arasında müfaahase uzayıb ehl-i Mekke'nin asla itaat cihetine meyletmediklerinden vukuat ve havadisin çoğalması üzerine resulüne istianeyle emrini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen de ki, «Ya Rabbi benimle kavmim arasında adaletle hükmet ve bizim Rabbimizin kulları üzerine ihsanı çoktur. Ey müşrikler! Bizim Rabbimiz sizin muttasıf olduğunuz fena hâller üzerine kendisinden muavenet talep olunan ve yardım istenmeğe lâyık olan Zat-ı Ülûhiyettir. Zira her türlü muavenete muktedirdir.»]
Yani; ey rusül-ü kiramın Ekremi! Kâfirler küfrüzere ısrar edip söz dinlemeyince sen tezarru' tarikiyle de ki, «Ey beni envâ-ı ni'metleriyle terbiye eden Rabbim! Benimle kavmim beyninde hakk-ı sarih ve sabit olan adaletle hükmet ki hakikat anlaşılsın ve bizim Rabbimiz kullarına in'am sahibidir ve lûtfu boldur, kulla-rina muavenetini esirgemez. Binaenaleyh; kulları her zaman kendisinden müşriklerin muttasıf oldukları şerlerinden halâs için yardım taleb olunmaya lâyıktır ve bilhassa ey müşrikler! Sizin muttasıf olduğunuz yalan, iftira ve bühtan gibi serlerinizden kurtulmak için Vacip Tealâ'dan daha ziyade muavenet talep olunur».
işte bu Ayet-i Celile bazı zamanda insan daraldığında ve bilûmum işlerde Vacip Tealâ'dan muavenet istemenin lâzım olduğuna delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne kendinin mün'im, rahim ve muavenet talebine lâyık olduğunu ta'lim buyurmuş ve bu ta'-lim ümmeti hakkında da bir ders olmuştur. Binaenaleyh; insan her işinde esbab-ı âdiyeye tevessülle beraber Rabbisinden yardım talep etmekten hâlî kalmaması lâzımdır. Çünkü; her şeyin halikı Cenab-ı Hak olduğu cihetle haliktan istimdad etmek elbette lâzımdır. Resûlullah'm duasını Rabbisi kabul ettiğinden müşriklerle Resulü beyninde adaletle hükm-ü İlâhî tecelli etmiş ve muavenet-i İlâhiye Resulüne yar olmuş ve Resulullah galib, müşrikler mağ-lûb olmakla akibet ceziret-ül arab'dan müşriklerin ırkı kesilmiştir.[70]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3385-3387
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3387-3388
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3388
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3389-3390
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3390-3391
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3391-3393
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3393-3394
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3394-3396
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3396-3397
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3397-3398
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3398-3401
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3401-3402
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3402-3404
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3404-3405
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3405-3406
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3406-3407
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3407-3408
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3408-3410
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3410-3411
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3411-3412
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3412-3414
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3414-3415
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3415-3416
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3416-3418
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3418-3420
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3420-3423
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3423-3424
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3424-3426
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3426-3427
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3427-3428
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3428-3430
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3430-3431
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3431-3433
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3433-3435
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3435-3437
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3437-3439
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3439-3440
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3440-3441
[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3441-3442
[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3442-3443
[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3443-3444
[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3444-3446
[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3446-3447
[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3448-3449
[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3449-3452
[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3452-3454
[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3454-3456
[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3456-3457
[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3457-3458
[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3458-3462
[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3462-3465
[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3465-3466
[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3467-3468
[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3468-3470
[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3470-3471
[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3471-3474
[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3474-3477
[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3477-3478
[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3478-3479
[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3479-3480
[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3480-3481
[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3481-3483
[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3483-3485
[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3485-3487
[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3487-3489
[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3489-3490
[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3490-3492
[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3492-3494
[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3494-3495
[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3465-3496
İslami Okul Okulların En Önemlisi