Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Hacc - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 22. Sayfa

SURE-İ HACC.. 2


SURE-İ HACC

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancak altı âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur.    Yetmişsekiz âyeti hâvidir. 

[Ey insanlar! Rab bin izin azabından korkun. Zira; kıy foyayı tahrik eden zelzelesi pek büyük bir şeydir.] 

Yani; vermiş olduğu teahhüdü unutmak şanından olan insan­lar! Sizi terbiye eden Rabbinizin azabından korkun ve haram olan şeylerden ictinabla tâatine devam edin ki azabından kurtulasınız ve dünyada günahlarınız üzerine size vermiş olduğu mühlete mağ­rur olmayın. Zira; bu âlem-i mükevvenatı kahretmek için hazırla­mış olduğu kıyametin harekesi pek büyük bir şey ki gayet şiddet­lidir.

Fahri Râzi,. Kazî ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile bu âyette zikrolunan zelzelenin zamanı kıyametin evvelinde olup şu gördüğümüz ve içinde bulunduğumuz âlem muvazenesini bu zelze­le sebebiyle kaybederek güneşin mağribden doğacağı (İmam-ı Al-kame) ve (Şa'bî) den mervidir. Buna nazaran âyette beyan olu­nan zelzele; kıyametin alâmet-i kübrasmdandır ve az müddet zar­fında kıyamet kaaim olup bu zelzele kıyamete mukaddeme olacak­tır. (İmam-ı Mukâtil) ve (İbn-i Zeyd),in rivayetlerine nazaran âyette zikrolunan zelzele yle murad; kıyametin zelzelesidir ve âyetin zahiri bu ikinci rivayeti te'yid etmektedir. Çünkü saatle murad; kıyamettir. Şu halde »saatin zelzelesi» demek «kıya­metin zelzelesi» demektir.

İttika ile emir; haram şeylerden içtinabı ve ibâdâta sa'yile emri mütezammmdır. Zira; insanı, tesadüf edeceği büyük azaplar­dan ve dehşetli günlerden ve envai rnesaibden ve heyecanlı belâ­lardan kurtaracak takva olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ittika ile emri kıyametin zelzelesiyle ta'lil buyurmuştur. Aklı olanların kemâl-i ihtimamla düşünmeleri için kıyametin harekesinin pek büyük olduğunu beyan etmiştir. Yani «haramdan kaçın ve'ibadete devam edin ve aklınızla düşünün. Zira; kıyametin harekesi bü­yük» demektir. Şu halde bu âyet; ittikanın vacip olduğuna delâlet eder. Zira; takvanın bu gibi şiddetli zararlardan insanı muhafaza edip zararı defedeceğine işaret vardır. Zararların define çalışmak insan için vacip olduğu cihetle takvanın vacip olması lâzım gelir. Kıyametin zelzelesini idrakten ukul-ü beşer kaasır olduğuna işaret için Vacip Tealâ zelzeleden Şey ile ta'bir etmiş ve zelzelenin aza­metini izah etmekten ibarenin kaasır olduğunu iş'ar etmiştir.

Gerçi kıyamette arzı tahrik edecek Vacip Tealâ ise de büyük hareke kıyamette olacağı için zelzele; kıyamet manâsına olan saate muzaf kılınmış ve «saatin zelzelesi» denmiştir.[1]

 

fâcip Tealâ kıyametin harekesinin şiddetli ^ereceği dehşetten bazılarını beyan etmek

ilacağmı ve o gü-Izere buyuruyor.

[Habibim! Zikret sol günü, o günde siz zelzeleyi görürsünüz ki onun şiddetinden, her çocuk emziren kadın emzirdiği çocuktan gaflet ve her hamil sahibi hatun hamlini vaz'eder.]

[Ve sen nâsı sarhoş görürsün, halbuki onlar hakikatte sarhoş leğillerdir.]

[Ve lâkin Allah'ın azabı şiddetlidir.]

insanları sarhoş gibi kılar.

Bin^Haleyh;' o şiddet

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Hatırında tut şol günü, o günde mku* bulacak zelzeleyi siz görürsünüz ki, o zelzelenin şiddetinden gocuğunu emziren her kadın kemâl-i şefkat ve merhametle beraber :endi derdinden çocuğunu unutur ve kemâl-i hayretinden kuca-jmdaki çocuk aklına bile gelmez ve her hamile olan hatun vakti tamam olmadan hamlini vaz'eder ve sen o günün şiddetinden in­sanları, aklı başından gitmiş sarhoş görürsün. Halbuki nefsel'emir-le onlar sarhoş değillerdir, ancak o günün şiddeti oniâri sarhoş jibi göstermiştir. Zira; Allah'ın azabı şiddetli olduğundan onları, ıkılları zail olmuş gibi gösterir.

Bu âyette o günde zelzelenin şiddeti; üç şeyle isbat olunmuştur. Birincisi;   Çocuk emziren kadının kendine arız olan \korku ve endişe sebebiyle çocuğundan gaflet etmesidir.

İkincisi; Her hamile olan kadının vaktinden evvel ham­lini vaz'etmesidir.

Üçüncüsü; İnsanların, esbab-ı sekirden bir şey isti'mâl etmedikleri halde sarhoş olmalarıdır. Şu halde âyette «sen onları sarhon görürsün, halbuki sarhoş değillerdir» demek «sekir verecek bir şey isti'mâl etmediler» demektir.

İbn-i Cerir, Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına naza­ran bu iki âyet (Beni Musaytalık) gazasında gece nazil olur ve Fahr-i Âlem Efendimiz ashabını çağırır, etrafına toplar âyetleri tebliğ eder. Ashab-ı Resûlullah âyette beyan olunan şiddetten mü­teessir olur, o günde insanların ma'ruz kalacakları ahvali düşün­düklerinden sabah vakti konak mahalline ineceklerinde develerin yükünü indirmek ve çadır kurmak hatırlarına gelmez. Resûlullah «bu zelzelenin günü hangi gündür?» Duyurunca ashab-ı kiram «Allahü Tealâ ve Resulü bilir» demeleri üzerine Resûlullah ashabina hitaben «Allahü Tealâ, Hazret-i Âdem'e (kalk ya Âdem! Zür-riyetinden ehl-i Cehennemi Cehenneme ve ehl-i Cenneti Cennete şevket) der. Hazret-i Âdem (Ya Rabbî! Nasıl sevkedeceğim?) de­yince (çoğunu Cehenneme ve azını Cennete şevket) hitab-ı izzeti varid olacağı» beyan buyurulmuştur. Ehl-i Cehennemin ehl-i Cen­netten çok olacağı badi-i tereddüd değildir. Çünkü; tarihe ve Kur'-an'm beyanatına vukufu olanlar gerek ümem-i salifenin ve gerek bu ümmetin hâlini nazar-ı tedkike alınca her Nebinin ümmetinden iman edenlerin az ve iman etmeyenlerin çok olduğunda tereddüd etmez. Ve bilhassa ümem-i salifeden îman edenlerin adedinin pek az olduğu malûmdur. Meselâ Hazret-i Nuh bir çok seneler ümme­tini Din-i Hakka da'vet ettiği halde da'vetine icabet eden kaç kim­se olabildi. Hazret-i Hûd, Salih ve sair enbiya-yı izamın ümmetle­rinde de hâl böyledir. Binaenaleyh; ümmetler içinde peygamberine en cok iman eden ümmet-i Muhammed'dir.[2]

 

Vâcip Tealâ kıyamet gününün dehşetinden insanları kurtara­cak yegâne çare dttika olduğundan ittika ile emredib o günün şid­detinden ba'zılarmı beyandan sonra insanların bir kısmı mücade­leden ve Hakka muârazadan hâlî kalmadıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nâsdan ba'zılan ancehlin   Allahü Tealâ hakkında mücadele ederek her muannid şeytana ittiba' eder.]

[Taraf-ı İlâhîden şeytan üzerine yazıldı ki şeytan kime müte­velli ve musallat olursa onu ızlâl eder ve doğru yoldan çıkarır ve Cehennem azabına çeker götürür.]

Yani; Allahü Tealâ'nm âhirette azabı ve yevm-i kıyametin dehşeti vardır, nasıl olmasın? Nâsdan ba'zıları Allah'ın zatında ve sıfatında aklî ve naklî delile ve ilme müstenid olmayarak mücer-red cehalet üzere mücadele ve muhasame eder, hatta mücadelesini o kadar ileri götürür ki Allah'ın zatını ve sıfatını inkâr eder ve her muannid olan şeytana ittiba' eder. Halbuki divan-ı İlâhî ve kaza-yı Sübhanî'de yazıldı ki şeytanı veli ittihaz eden kimseyi şey­tan izlâl eder ve (Saîr) isminde olan Cehennemin azabına müste-hak olacak amelleri gösterir ve işletir, akıbet Cehenneme alır gö­türür.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytan; insan­lardan şerre alet olan ve ebna-yı cinsini şerre da'vet eden kimse­lere de şamildir. Binaenaleyh; insanlar içinde şerre alet olanlara şeytan denmek sahihdir.

Haksız ve delilsiz mücadelenin mezmum olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi hak aramak kasdiyle deliline ilimle beraber mü­cadele ve mübahasenin cevazına dahi delâlet eder.

Merid ; hayırdan ârî ce mücerred fesada sâî ve muannid olan kimsedir. Binaenaleyh; şeytana ve askerine Merid denildiği gibi ins ü cinden şerre meyyal olanlara dahi şeytan-ı merid denilir.

Taberî, Fahr-i Râzî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet müşriklerden (Nadr b. haris) hakkında nâzii olmuştur. Çünkü (Nadr) Allah'ın zatında ve sıfatında çok mücadele eder ve «me­lekler Allah'ın kızlarıdır, Kur'an evvel geçen ümmetlerin yalan­landı^ ve Allahü Tealâ çürümüş kemikleri ihyaya kaadir değil­dir» demekle Resulullah'la muhasama ederdi. Cenab-ı Hak (Nadr) ı ve onun emsali ancehlin Hakka i'tiraz edenleri zem ve bu misilli mücadeleden kullarını men'etmek için bu âyeti inzal bu­yurmuştur. Şu halde âyetin mazmunu Hakka i'tiraz ederek hava ve hevesine ittiba' eden ve ahkâm-ı şeriatı kendi şehevat-ı nefsa-niyesine uydurmak isteyenlerin cümlesine şamildir. Çünkü; ah­kâm-ı dini arzusuna uydurmak ve hevesat-ı nefsaniyesine muvafık olmayanları i'tirazla reddetmek isteyen kimse şeytan'a ittiba' ve evham ü hayalâtla iştigal etmiştir. Zira; (Nadr) m «Kur'an yalan­dır evvel geçenlerin sözleridir)) dediği gibi her zamanda bu sözleri tekrar edenler   pek çok bulunmuş ve bilhassa    açıktan Kur'an'< iman etmeyenler bittabi' bu gibi iftiralardan çekinmemişlerdir.[3]

 

Vacip Tealâ zatı ve sıfatı ile haşir hakkında bir ilme müstenid olmaksızın mücadele edenleri zemmettikten sonra haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey nâs! Eğer öldükten sonra ba'solunub kabrinizden kalkaca­ğınızda şübhe ederseniz ibtida-yı hilkatinize nazar edin. Zira; biz sizi evvelâ topraktan halkettik.]

[Toraktan sonra nutfeden, sonra uyuşmuş kandan, sonra a'zası tam olan ve tam olmayan et parçasından halkettik.]

[Şu beyan olunan tedriç üzere halk etmekteki hikmet; size kudretimizi ve bedayi-i san'atımm beyan etmektir,] Binaenaleyh; asâr-ı kudretimizi size beyan etmemiz için şu beyan olunan ahvâl üzere halk olunmanız irade olunmuştur,

[Ve doğması için muayyen olan vakte kadar anaların rahim­lerinde dilediğimiz çocukları karar ettirmek için tedriç suretiyle halketmek ciheti ihtiyar olunmuştur.]

Yani; gaflet ve nisyan üzere mahlûk ve isyan u tuğyan üzere musir olan insanlar! Eğer Resulümüzün size beyan ettiği haşir ve ba'sda şübhe ediyorsanız bu şek size lâyık değildir. Zira; siz ibti­da-yı hilkatımza nazar eder ve düşünürseniz öldükten sonra tekrar dirileceğinizde asla şübhe etmezsiniz. Çünkü; biz sizi evvelâ top­raktan, sonra nutfeden halk ettik ki pederiniz Âdem topraktan halkolundu ve sonra siz bir damla sudan ibaret olan meni'den halkolundunuz. Binaenaleyh; «toprakla suya karışmış ve çürümüş kemikler tekrar insan olmaz» şeklindeki sözünüzün düşünmeksi­zin söylenmiş olduğunu bilirsiniz. Pederinizin sulbünden ananızın rahmine düşen nutfe ananızın rahminde uyuşmuş kan olur, sonra o kan murur-u zamanla et parçası olur ki uzuvları olmaz. Bir az sonra a'zası tamam olur ve insan şeklini alır. İşte şu minval üzere halen ba'de halin biz sizi halketdik ki size kemâl-i kudretimizi be­yan edelim ve sizin için haşrin imkânında şübhe kalmasın Halbuki siz bu hâlleri düşünmeksizin haşri inkâra cesaret ediyorsunuz ve biz vakt-ı muayyenine kadar anaların rahimlerinde dilediğimiz mikdarı karar ettirir, vakt-i muayyeni geldiğinde de yol verir dün­yaya çıkarırız. Şu halde ölmüş ve çürümüş kimseleri tekrar top­raktan çıkarmakta mani' nedir ki şübhe ediyorsunuz?

Taberî, Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bizim topraktan halk olunmamız la murad; pederimiz Adem'in topraktan halk olunması veyahud nutfenin asrı olan gı­danın topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; evlâd-ı Adem her ne ka­dar nutfeden halk olunursa da nutfenin aslı gıda,-gıdanın aslı ne­batat, nebatatın aslı su ile toprak olduğu cihetle cümle insanların esası; topraktır. Şu halde tehavvülât ve tedriç suretiyle toprak nutfeye inkilâb ediyor. Toprakla su arasında münasebet olmadığı halde toprağın nutfeye tehavvülü kudret-i İlâhiyenin kemaline de­lâlet eden delâil-i vazıha cümlesindendir. Kezalik suyun kana ve kanın ete tehavvülünde dahi hâl böyledir. Şu halde ibtida-yı hil­katinde insanlar kudret-i İlâhiyenin azametini gorüb dururken kabrinden dirilib kalkacağında niçin tereddüd ederler? Ayetde Muhali eka ; A'zası tam olarak doğanlar ve gayri muhallaka azası noksan olarak doğanlardır. Yahud Muhalleka; diri ve gayr-i Muhallake ölü olarak doğanlardır. Hangi manâ murad olunursa olunsun insanın hilkati Fail-i Muhtar'ın ihtiyariyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiatın iktizası olsa ya muhallaka veya gayr-i muhallaka olur. Zira; tabiatın iktizası değişmez.

Ayette eceI-i müsemma ile murad; velâdet için ta'yin olunan vakittir. Velâdetin ekall-i müddeti; Hanefiye indinde altı ay ve ekser-i müddeti; iki senedir. Şafiiye indinde ekser-i müddeti; dört senedir. Yani bir çocuk validesinin rahminde Hane-fiye'ye göre iki, Şafiiye'ye göre dört sene kalabilir.

[Hilkatiniz tamam olub vakt-i muayyeniniz geldikten sonra biz sizi tıflolarak analarınızın rahminden çıkarırız ki o zamanda siz her türlü muavenet ve muhafazaya muhtaç olduğunuzdan ananız ve babanız vasıtaları ile biz sizi muhafaza ederiz. Ve bundan sonra rüşdünüzc baliğ olmanız ve a'zan iz kuvvet bulması ve mizacınızın aledtedriç tekemmül etmesi için biz sizi envâ-ı terbiyeyle terbiye ederiz.]

[Ve sizden ba'zuıız bulûğa vasıl olmadan veyahud vasıl olduk­tan sonra vefat eder ve sizden ba'zınız evvelce bir takım şeyleri bildikten sonra bilmez bir hâle gelsin için erzel-i ömre reddolunur.]

ErzeI-i ömür; kuvâlanna za'f ve aklına halel gelib vücudunun aletleri lâyıkiyle işleyemez hâle gelen kocalık zama­nıdır. Bu sinne reddolunmasınm hikmeti; evvelce bildiği şeyi bil­mez bir hale gelmesi olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiş­tir, insanların ihtiyar ve şeyh-i fani olanlarının bünyelerinde zaaf ve akıllarında sehafet ve fehm ü idraklerine noksan arız olub hâl-i sahavetlerinin avdeti erzel-i ömürdür. Şu halde insanların vefat­ları; ikiye münkasem olub :

Birincisi; Aklı ba§ında ve bünyesi sağlamken vefat etmektir.

İkincisi; Pir-i fani olub bildiğini bilmez bir hale gel­dikten sonra vefat etmektir. Binanealeyh; insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe uğramış olduğu tebeddülat ve bilhassa erzel-i ömre reddolunması haşrin imkânına açık bir delildir. Çünkü; insa­nın hâl-i bidayesinden hâl-i nihayesine kadar.görmüş olduğu te-gayyüratı halketmeğe kaadir olan Vacib-ül Vücud'un insanı öldük­ten sonra ihyaya da kaadir olacağı evleviyetle sabitdir.[4]

 

Vacip Tealâ haşrin imkânına insanın hilkatinde ve müddet-i ömründe cereyan eden ahvâl-i acibeyle istidlali beyandan sonra arz üzerinde hasıl olan nebatat ile haşrin imkânına istidlal etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen yer yüzünü kuru olduğu halde görürsün. Bun­dan sonra biz arz üzerine sema canibinden yağmur sularını inzal ettiğimizde arz hareket eder ve kabarır. Otlar biter ve her nevi'den gayet güzel otları bitirir.]

Yani; bizim kudretimizin kemaline teaccübe hacet yoktur. Zi­ra; sen yer yüzünü kurumuş ottan ve rutubetten es îr olmadığı, halde görürsün. Bundan sonra bizim kudretimiz ve irademiz ihya­sına tealluk edince arzda hayat hassası üzere müştemil ve arzın ru­hu mesabesinde olan yağmur suyunu biz arz üzerine sema cani­binden indirdiğimizde arz harekete gelir ve kabarır ve her nevi' otlardan revnaklı ve nadratlı gayet güzellerini bitirir ve yer yüzü herkesin yüzüne güler bir hale gelir ki görenler mesrur olur. İşte şu âyetlerde beyan olunan gerek insanın ve gerek otların hilkatindeki sanayi-i garibe ve ahval-i acibenin cümlesi insanların  vefatlarından sonra tekrar dirileceklerine delâlet" eder delâil-i kaf­iye cümlesindendir.

Ölmüş ve kurumuş demektir. ihti­zaz, titremek, deprenmek; hareket etmektir ki «otların bitmesiyle arz hareket etti» demektir. kabarmak, manasınadır. Be-hic; gayet letafetli ve revnaklı demektir.[5]

 

Vacip Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delâilden insanın hilkatim ve arzın nebatatla ihyasını beyandan sonra serdolunan de­lillerin netice ve hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu insanların akıllarına hayret veren mahlûkatı halketmeye kudretin sebebi Allahü Tealâ'nın zatında sabit ve mütehakkak olub eşyanın kendisinin halkiylc hasıl olmasıdır ve Allahü Tealâ ölüleri ihya eder. Çünkü; Allahü Tealâ mümkinattan her şeyi ica­da kaadirdir.]

[Ve kıyamet elbette gelecek, onda asla şübhe yoktur. Binaen­aleyh; Allahü Tealâ kabirlerde medfun olan kimseleri ba'seder. kabrinden kaldırır.]

Yani; __ insanın etvar-ı muhtelifede halkolunup birbirine zıd-dolarak ahvâl-i adîdeye tahvil olunması ve kurumuş arzın ihya olunması Allahü Tealâ'nın sabit ve mütehakkak olması sebebiyle­dir. Eğer sânii mevcud ve sabit olmamış olsaydı bunların hiç bi­risi vücud bulmazdı. Şu halde insanların ve otların vücudları Al­lahü Tealâ'nın vücuduna, vahdaniyetine ve ölmüşleri ihyaya kud­retine delâlet eder. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ölmüş insanları ihyâ eder ve insanların ihya olunacakları kıyamet de gelecektir, onda asla şüphe yoktur ve kıyamet kaim olunca kabirlerinde olan mev­tayı Allahü Tealâ kaldırır ve cümlesini amelleriyle mücazat eder. Bu âyette beyan olunan delillerin hulâsasını takrir şöyledir : Emvatı iade ve ihya mümkündür. Eğer mümkün olmasaydı hiç bir zamanda hayat bulmazdı. Halbuki ölüler, dünyada hayatla mutta-sıf idiler. Binanealeyh; emvatı ihya mümkündür. Çünkü; bir za­manda hayatı kabul eden cismin diğer zamanda dahi hayatı kabul edeceğinde şüphe olunmaz. Kezalik Vacip Tealâ malûmatın cüm­lesine âlim olduğu gibi makduratm cümlesine de kaadirdir. Bina­enaleyh; emvatı ihyaya dahi kaadirdir. Yani ecsamda kaabiliyet olduğu gibi Cenab-ı.Hakta da kudret vardır. Binaenaleyh; haşr-i emvatta tereddüde mahal yoktur.[6]

 

Vacip Tealâ emvatı ihya edeceğini beyandan sonra Hakka mu-araza edenlerin dünyada rüsvay ve ahirette muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nâsdan ba'zıları Allah'ın emrinde aklî delile ve ilham tari­kiyle hidayete ve kalblere nûr verici kitaba ilmî olmayarak müca-ele ederler.]    

[Hakkı işittiğinde boynunu döndürür ve yanını çeker olduğu aide tekebbür eder ki, enbiyanın vahy-i İlâhi ile beyan olunan -i ilâhîden zuafa-yı naşı ızlâl etsin ve tarik-ı Hakdân çıkarsın.]

[Allah'ın emrinde mücadele ve hakkı kabulde tekebbür eden kimse için dünyada rüsvalık vardır ve yevm-i kıyamette biz ona yakıcı Cehennemin azabını tattırırız.]

Yani; Nâsdan bazı kimse evamir-i İlâhiyeye ve din-i sübhani-yeye i'tiraz etmek üzere mücadele ve muhasama eder, bu müca­delesi zaruri bir ilme müstenid olmadığı gibi istidlale ve taraf-ı İlâhîden irşad suretiyle ilhama ve tarik-ı Hakka ,delâlet eder hida­yete, ve vahyile gelmiş l?ulûb-u nâsı nurlandıran bir: kitaba müste­nid değildir. Şu halde mücadelesi kör körüne cehl ü inada müste-niddir. Binaenaleyh; şu mücadeleye cesaret eden kimse zuafa-yı nâsı din-i İlâhîden ızlâl edip yoldan çıkarmak için tekebbür eder, boynunu döndürür ve belini büker olduğu halde hakkı kabulden i'raz eder. İşte Hakdan i'raz eden kimse için dünyada rüsvalık ve kıyamette yakıcı Cehennemin azabını tatmak vardır.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet (Ebu Cehil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Ebu Cehil; daima Resulul-lah'a muhasame ve emr-i İlâhîye muaraza eder ve hakkı kabulden tekebbür ederek hak olan söze boynunu döner ve yanını çekerdi ve bu muarazası da esbab-ı ilimden hiç birine müstenid değildi. Zira; onun âdeti daima ehl-i imana tekebbür etmek ve kendine tabi' olan cühelaya hakkı setretmekle zihinlerini iğfal etmek ve azdırmaktı. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Ebu Cehl'i üç sı­fatla zemmetmiştir.

Birincisi;   Emr-i İlâhîde mücadele etmesidir.

İkincisi; Şu mücadelesi hiç bir ilme müstenid olmayıp mücerred cehline bina etmesidir.

Üçüncüsü; Zuafa-yı nâsı iğfal ve ızlâl etmek için Hak­dan kibirle boynunu döndürmesidir. İşte Ebu Cehil ve emsalinin şu fena amellerinin cezasının dünyada rüsvalık ve âhirette azab-ı Cehennem olacağı beyan olunmuştur. Gerçi âyet (Ebu Cehil) hak­kında nazil olmuşsa da bu sıfatla müttasıf olanların cümlesine şa­mildir ve asf-ı saadetten bu an'a kadar hakka i'tiraz edenler ve zuafa-yı nâsı yoldan çıkarmak için çalışanlar hiç de eksik olma­mıştır. Bu makule kimselerin akıbet dünyada rüsva oldukları gibi âhirette de azaba duçar olacakları bu âyetle sabittir.

Beyzâvî'nin  beyanı veçhile  Hakkı  kabulden tekebbür edici, omuzunu döndürücü ve Hakkı istihfaf edici kimse­dir. İşte bu gibi ahlâk-ı zemimesi- Ebu Cehlin imanı kabulüne mâ­ni' olduğundan dünyada din aleyhine kurmuş olduğu tuzaklara kendi düştü ve akıbet yevm-i Bedir'de ehl-i îslâmm kılıcına lokma olarak canını Cehenneme ısmarladı gitti.

Bu âyet-i celilenin bidayesi Haktan i'raz edenlerin i'razları hi­dayete ve kitaba müstenid olmadığını beyana mukaddime ve te'kid olmak üzere tekrar zikrolunmuştur. Yahud evvelki âyet mukallid-ler hakkında ve bu âyet mukallidlere tâbi' olanlar hakkında olma­sına binaen.tekrar yoktur.[7]

 

Vacip Tealâ Hakka i'tiraz edenlerin dünyada rüsva ve âhirette muazzeb olacaklarını beyandan sonra azabın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu dünyada rüsvalık ve âhirette azap, senin kısb-i ye­dinle âhirete takdim ettiğin günahların sebebiyledir ve Allahü Tealâ kullarına zulmeder olmadı.] Çünkü âdil olduğundan herke­sin ameline göre göre ceza verdiği cihetle asla zulüm şaibesi olmaz. Binaenaleyh; ceza ile cürüm arasında nisbet-i âdileye riayet olunur.

Abid lâfzı cemi' siğasiyle varid olduğundan zallâm mübalâğa siğasiyle varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: [Hiç bir abde Cenab-ı Hak veçhen min-el vücûh zulmetmez] demektir, yoksa zulmün mübalâğasını nefyile asıl zulüm baki kalır manâsına de­ğildir". Zira; Allahü Tealâ minküllilvücuh zulümden münezzehtir, Yani; dünyada bigayr-i ilmin mücadele eden âsî kimseye yevm-i kıyamette tahkir ve ihanet tarikıyla taraf-ı İlâhîden "Ey zâlim Şu azab; senin dünyada irtikâb ettiğin ve âhiret için kazandığır günahların sebebiyledir. Zira; Allahü Tealâ zâlim değildir» denir[8]

 

Vacip Tealâ din-i İlâhîde mücadele ve nâsı ızlâl edenlerin hâl­lerini beyandan sonra dininde şek üzetfe bulunanların hâllerini be-yan^etmek- üzere buyuruyor.

{Nâsdan bazısı dinde şek Ve bir taraf üzere Allahü Tealâ'ya ibadet eder. Eğer kendine hayir isabet ederse dine kalbi mutmain olur ve dinde bulunduğunu fâl-i hayır addeder ve eğer ona bir fit­ne isabet ederse yüzü üzerine küfür cihetine dönüverir ve dinle teşe'üm eder.] Zira; dinine i'timadı yoktur.

[îşte dinine i'timad etmeyerek dönen kimse dünyada enva-ı beliyyat ve âhirette azaba duçar olmakla zarar görür ve şu zarar meydanda bir zarardır.]

Yani; mün'imini nisyanla isyan etmek alel'ekser âdeti olan in­sanlardan /bazısı dinin bir canibi üzere şek ve ıztırablâ Allahü Te-alâ'ya ibâdet eder ve lâkin ibadetinde sebatı ve yakini olmaz ve di­nin bir tarafında durur ve işine nasıl gelirse o tarafa dönmek ko­lay olsun için lâyikiyle dinine yapışmaz ve kenarında gezer içine girmez. Binaenaleyh; eğer o kimseye hayır isabet ederse dininden bilir, kalbi mutmain olur ve karar eder ve eğer bir fitne isabet ederse irtidad eder ve terkettiği küfür cihetine dönüverir. Binaen­aleyh; dünyada canı heder-olmak ve âhirette azab görmekle zarar eder. İşte şu zarar; meydanda bir zarardır.

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet; Arab-dan Medine'ye hicret eden bir taife hakkında nazil olmuştur. Çün­kü; onlar bâdiyeden Medine'ye geldiklerinde bazılarının haremi oğlan ve kısrağı tay doğurup vücudu sıhhat bulub malı çoğalınca Din-i İslâmı fâl-i hayır addedip kalbi mutmain ve müsterih olarak Medine'de Din-i İslâm üzere sebat etti kaldı, ba'zılarmm da bunun aksine haremi kız doğurup kısrağı yavrulamayıb kendi hastalana­rak ve maişeti daralınca Din-i İslâmdan teşe'üm ettiler ve geri git­tiler. İşte Cenab-ı Hak bu makule dinine i'timadı olmayan kimse­lerin hallerini şol kimsenin haline teşbih eder ki, o kimse askerin bir tarafında bulunur; eğer askerde zafer ve galebe görürse içine girer ve eğer inhizam görürse derhal firar eder. Binaenaleyh; dini­ne i'timadı olmayan kimsenin hali askerin içine girmeyip kenarın­da bulunan kimsenin hâli gibi olduğunu   Cenab-ı Hak bu âyetle tasvir etmiştir. Yahud âyet; münafıkların hallerini tasvir etmiştir. Zira; onlar yalnız imanın bir cüz'ü olan ikrarla iktifa eder, kalb-leriyle tasdik etmez, her işi iki taraflı tutar ve hangi taraf işlerine gelirse o tarafa dönüverirlerdi. Binaenaleyh; «onlar harf üzer e iba­det eder» denilmiştir ki, ibadetlerinin noksan ve i'tibardan sakıt olduğuna işaret olunmuştur. Çünkü harf;   taraf ve cânib' ma­nâsına olduğundan dinde ibadetin erkânı ve âleti olan lisan ve kalb-den birile iktifa etmek; bir canibinde bulunmak ve diğerini ter-ketmektir.

İşte bu gibi münafıklar asr-ı saadete münhasır değil, belki her asırda bulunmuştur ki, müslümanlık onların ancak lisanlarında olur kalblerinde imandan eser olmaz. Binaenaleyh; bunlar müslü-mânlar yanında müslüman görünürlerse de kendi emsalleri yanın­da imandan eser görülmez. Çünkü; lisanında müslümanlığa inana-madığından kanaati yok ve kalbi de mutmain değildir. İşte bu ka­bil insanlar bu âyetin zemininde dahildirler.

Hulâsa; dininde şek üzere bulunanları ve dinle dünya murad edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle zemmetmiş, dünya ve âhirette za­rar göreceklerini beyan buyurmuştur. [9]

 

Vacip Tealâ dinine i'timat etmeyip terçddüd üzere bulunanla­rın hallerinden ba'zılannı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dininde sebat etmeyip irtidad eden kimse Allah'ın gayri menfeat ve mazarrata muktedir olmayan eşya-yı hasiseye ibadet eder. İşte şu ibadet sevabdan gayet uzak bir dalâlettir.]

Yani; dininde karar etmeyen kimse Allah'ın gayri bir takım taşdan ve ağaçdan yapılmış putlara ibadet eder ki, o puta ibadet eden kimseye put menfeat edemediği gibi ibadeti terk etse de ma­zarrata iktidarı yoktur. Binaenaleyh; kaadir ü kayyum olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkle ednâ mahlûkata ibadet etmek ancak dalâlettir ki, o dalâlet tarik-ı Hakka gayet uzaktır.

[Dininde şek üzere olan, mazarratı menfeannden daha yakın olan kimseye dua eder.]

[Ne çirkin oldu onların muinleri ve ne fena oldu muaşeret et­tikleri sahihleri.]

Yani; Allahü Tealâ'ya ibadeti terkeden kimse şol kimseye ibadet eder ki, onun mazarratı menfaatinden daha yakındır ve ne fena oldu yardımcıları olan ma'budları ve ne kötü oldu âbidler ki, onlar bir takım âcizlere ibadet ederler.

Bu âyette Nisâbûrî'nin beyanı veçhile zararı menfeatinden yakın olan kimse yle murad; kâfir­lerin reisleridir. Çünkü onlara tabi' olan fukara güruhu reislerin­de menfeat var zanneder ve onların reylerini tasvib ederler. Bi­naenaleyh; Cenab-ı Hak onların mazarratları menfeatlerinden da­ha çok olduğunu beyanla onlara itaatlerinin çirkin bir haslet ol­duğunu' beyan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirlerin ve münafıkların avam güruhu, reislerine itaat, umur u hususların­da onlara duâ ederler ve onlardan menfeat beklerler. Halbuki reislerinin mazarratı menfeatinden daha yakındır. Şu halde ne fendj efendidir onların efendileri ve ne fena arkadaştır- onların arkadaş^ lan.] Şu manâya nazaran ilk âyet putlara ibadetlerine aiddir. Zi| ra; putlarda asla menfeat ve mazarrat yoktur. İkinci âyet de, reis3 lerine itaatlerine aittir. Çünkü; onlara reislerinin mazarratı men| featinden daha evvel ve daha çoktur.[10]

 

Vacip Tealâ ehl-i dalâlin ibadetlerinin keyfiyetini beyandan sonra ehl-i hidâyetin ibadetlerinin keyfiyet ve menfeatlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ altından nehirler cereyan eden Cennetlere şol kimseleri idhâl eder ki, onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler.]

[Zira; Allahü Tealâ muradını işler, hiç kimse karışamaz.]

Yani; Allahü Tealâ şol kimseleri Cennetine koyar ki, o kimse­ler Allah'a, resullerine ve âhirete iman ettiler ve yalnız imanla ik­tifa etmeyip, belki imanlarım amel-i sâlih işlemekle tesbit ve tak­rir ettiler. Binaenaleyh; onlar Allah'ın emrinin cümlesini yerine getirdiler ve nehyettiği şeylerin c'imlesinden ictinab ettiler. Şu halde onlar altından nehirler cereyan eden Cennetlere girmeye hak kazandıklarından Allahü Tealâ onları Cennete idhâl eder. Zira; Allahü Tealâ kullarının fevz ü felahına veya kahr ü helakine dair-istediğini işler. Şu kadar ki, mü'min iradesini imana sarfettiğinden Allahü Tealâ onun imanını halkeder ve imanının mükâfatım verir.

Hulâsa; Cennete duhûlün, imana ve derecata nail olmanın, amel-i salihe tevakkuf ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ ehl-i şirkin kimlere ibadet ettiklerini ve mü'min-leri Cennete idhâl edeceğini beyandan sonra münafıkların «Cenab-ı Hakkın, Resulüne yardım etmeyecek» dediklerini beyan etmek üzere :

[Muhammed (S.A.) e Allahü Tealâ dünya ve âhirette yardım etmez zanneden kimse semaya bir ip çeksin, sonra o ip vasıtasiylc semaya karşı kat'-ı mesafe etsin ve Allah'ın yardımını defetmeğe çalışsın ve nazar etsin baksın ki, onun hilesi buğzettiği şeyi gide­rebilir mi?]

Yani; Allahü Tealâ dünya ve âhirette resulüne yardım eder. Eğer Allah'ın dünyada ve âhirette Resulüne elbette yardım etme­yeceğini zanneden kimse varsa evinin tavanına bir ip çeksin sonra' o iple kendini boğsun, görsün ki, bu kadar hile ve uğraşması Re­sulüne Allah'ın muavenetini giderir mi? Ve nazar etsin baksın ki hilesi buğzettiği şeyi def eder mi? Zira; Allahü Tealâ Habibine nusretini kesmez, velevse nusrete buğzeden kimse sema canibine çekmiş olduğu iple hiddetinden kendini boğsun öldürsün. Onun buğzu Allah'ın muavenetine mani' olamaz.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette sebeb ile murad; iptir. Semâ ile murad; evin damıdır. Katı'la murad; boğulmaktır. Gayzettiği şeyle murad; Allah'ın Resulüne muaveneti ve nusretidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ dünyada ve âhirette Resulüne elbette muave­net etmez ve Muhammed (S.A.) m «Rabbim bana yardım eder» dediği maksadını terviç ve sözünü herkese dinletmek içindir diyen ve zanneden kimse kendi evinin damına bir ip uzatsın, bağlasın ve ipi boğazına takıp kendini boğsun ve görsün ki onun kendini öldürmesi ona gazab veren nusret-i İlâhiyeye mani' olabilir mi?] demektir. Yahud   sema   ile murad; Sema-yı dünyadır. Katı'la murad; kat-i mesafedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer bir kimse Allahü Tealâ dünya ve âhirette Hesulüne yardım etmez zannederse bu zandarı vaz geçsin.    Zira; Allahü Tealâ Resulüne nusretini kesmez. Eğer nusretin kesilmesini isterse sema-yı dün­yaya bir ip çeksin sonra o ipe yapışsın bakalım mani' olabilir mi? Ve muavenetin önüne geçmek mümkünse geçsin. Halbuki semaya ip çekmesi ve ipe yapışıp semaya doğru gitmesi muhaldir. Binaen­aleyh; Allah'ın nusretini men'etmesi de muhaldir.    Şu halde Re-sûlullah'a, Rabbisinin muavenetine buğzeden kimsenin buğzunun kesilmesi dahi muhaldir. Ancak onun buğzunun kesilmesi ölümüyle olacağından ölsün kurtulsun] demektir.

Taberî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i ce-liie (Gatfan) ve (Benî Esed) kabilelerinden bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah onları Islama da'vet edince on­lar «bizim Yehud'la beynimizde muahede vardır. Allahü Tealâ'nın , Muhammed (S.A.) a yardım edeceğini zannetmeyiz. Şu halde İs­lâm oluruz da Allahü Tealâ da nusret etmezse Yehud'îa aramız açı­lır bize zahire ve hurma gibi erzak vermezler. Binaenaleyh; kor­karız,   îslâm olamayız» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.   Yahut Resulullah'ın düşmanları ve hasudlan hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'm nusret olunduğunu ar­zu etmediklerinden vuku' bulan nusrete gazab ettikleri gibi elbette âkıbet-i emirde Allahü Tealâ nusret etmez ve Din-i Muhammedi de hitam bulur zannederlerdi.   Onların ,bu zanlannı red için Allahü Tealâ âyeti inzalle bu gibi zandan vaz geçmelerini ve eğer vaz geç­mezlerse gazabları hiç bir fayda temin etmiyeceğini beyan buyur­muştur. Sahih olan rivayet de bu olsa gerektir. Çünkü; âyetin ma­nâsına en ziyade muvafık olan rivayet budur.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nın Resulüne ve şeriatına yardım etme­yeceğini zannedenlerin zanları doğru olmadığı ve Resûlullah'ır nusret olunduğuna buğzedenlerin bu hususta kendilerini boğup öldürseler dahi fayda etmeyeceği bu âyetten müstefad olan. fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ Resulüne elbette nusret edeceğini beyandan son­ra bil'fiil nusretinden ba'zılarım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Resulümüze enva-ı nusretle muavenet ettiğimiz gibi nusreti-ni tc'yid ve nübüvvetini tasdik için vazıh ve zahir âyetler olduğu halde biz Kur'an'ı inzal ettik. Zira; kullarına doğru yolu gösteren Allahü Tealâ hidayet etmek murad ettiği kullarını hidayette kılar ve o kulların iradelerini hidayete sarfetmeleri üzerine maksada" isal eden tariki onlara muvaffak kılar.][13]

 

Vacip Tealâ Resûlullah hakkında su-u zan edenlerin zanlarım red ettikten sonra müminlerin ve sair milletlerin aralarını yevm-i kıyamette fasledeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resulüne îman ettiler ve şol kimseler ki onlar Hazret-i Musa'ya îman ile Yehudiyeti kabul ettiler ve yıldızlara ibadet eden Sabiîler ve ateşe ibadet eden Me-cusiler ve Hazret-i İsa'ya iman eden Nasara ve putlara ibadet eden müşriklerin beyinlerini Allahü Tealâ yevm-i kıyamette fasleder ve mezheplerden hak olanı batıl olanlardan ayırır.]

[Zira;    Allahü Tealâ her şeye nazır ve herkesin halini bilir. Binaenaleyh; her birini diğerinden tefrik eder.]

Yani; Allahü Tealâ her mezhep sahibini bir ceza ile cezalan­dırır. Zira; erbab-ı dinden her birinin mezhebini diğerinden tefrik eder ve cinayetine göre ceza verir ve her birini diğerinden ayırır. Binaenaleyh; müzminleri Cennete ve îman etmeyenleri Cehenneme idhâl eder ve herkes müstehak olduğu cezayı görür. Zira; Allahü Tealâ her şeyi nezareti ve murakabesi altinda bulundurduğundan herkesin istihkakını bilir ve inüstehak olduğu cezayı verir.

Taberî'nin beyanı ve bu âyette zikrolunan sarahat veçhile Din; altı olup beşi; şeytanî birisi; Rahmanidir. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran netice i'tibariyle edyan; üçe münhasır­dır :

Birincisi; Bilûmum enbiyanın nübüvvetlerini tasdik eden din-i İslâmdır ve indellah marzî olan din-i Hak da İslâm di­nidir.

İkincisi; Enbiyadan bazısına îman eder, bazısına etmez, Yehudiyetle Nasraniyet gibi. Çünkü; onlar enbiyadan bazısına îman etmezler.

Üçüncüsü; Hiç bir nebiye iman etmeyen Mecusi ve Sabiî ve müşrikler gibi. Çünkü; bunlar hiç bir nebiye îman etmez­ler ve hiç bir din tanımazlar.

Bu âyette beyan    olunduğu veçhile    usul-ü mezahib altıdır. Bunlardan her biri kendi mezhebinin hak olduğunu iddia ederlerse de hak teaddüd etmeyip elbette bir olduğu cihetle   'Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette hak üzere olanlarla haksız olanların beyinlerini [ fasledeceğini beyanla bu âyette ehl-i dalâli tehdid ve mezhepleri­nin beyinlerini    fasletmekte asla zulüm olmayacağına işaret için . Vacip Tealâ ilminin her şeyi muhit olduğunu dahi tasrih etmiştir. i Çünkü; her şeye ilmi hazır olunca herkesin istihkakını bilip istih­kakına göre ceza vereceği aşikârdır.

Yevm-i kıyamette fırkaların beyinlerini    fasledeceği muhak­kak olduğuna işaret için cümleler tahkikine delâlet eden lâfzıyle varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır.[14]

 

Vacip Tealâ usul-u edyanı beyandan sonra müşriklere ta'riz ve edyan-ı batıla erbabını tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin mi? Allahü Tealâ'ya göklerde ve yerde olan zi ruhun cümlesi, Güneş, Ay, sair yıldızlar, dağlar, ağaç­lar, hayvanatın kâffesi ve ııâsdan çokları tevazu' ve tezellül sure­tiyle secde ederler.]                                       [«Ve nâsdan bir çok kimseler üzerine azap vacip oldu.» Çün­kü; onlar secdeden imtina' ettiler.]                !

[Eğer bir kimsenin derecesini tenzil etmekle Allahü Tealâ ona ihanet ederse onun için hiç ikram eden bulunmaz.] Zira; Allah'ın zelil kıldığı kimseyi aziz kılan olmaz

[Zira; Allahü Tealâ istediğini işler hiç bir kimse mani' ola­maz.]

Yani; Habibim! Bilmedin mi? Gökte olan melekler ve yerde olan İns ü Çinnin cümlesi Allahü Tealâ'ya tevazu' ederler, sec­deye kapanırlar ve kezalik gökte olan Ay, Güneş ve yıldızlar Al­lah'ın iradesine karşı secdeye kapanmış gibi inkıyad ederler, yer­de olan dağlar, ağaçlar ve hayvanat cümlesi Allah'ın kendilerinde vaki' olan tasarrufatına itaat etmek suretiyle inkiyadlarmı izhar ederler, nâsdan çokları secde eder ve çokları secdeden imtina' ettikleri için üzerlerine azap vacip oldu. Ve eğer bir kimseye Allahü Tealâ şekavetle ihanet ederse ona saadetle ikram eden olamaz. Zi­ra; Allahü Tealâ dilediğini işler.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mükellef olmayan mahlûka-tın secdeleriyle murad; Taraf~ı İlâhîden kendilerine nazil olan ava­rız ve havadisi reddedemeyip kabul etmeleridir. Çünkü; emr-i İlâ­hîye muhalefet edememeleri mükellef olanların secdelerine müşa­bih olduğundan teşbih tarikiyle «secde eder» denilmiştir ki «emr-i İlâhîye itaat ederler» demektir. İnsanların da taraf-ı İlâhîden ge­len her türlü avarızdan imtina' edemeyip elbette inkiyad ettikleri cihetle cümlesi secde ediyorlarsa da bazıları mükellef oldukları sec­deden imtina' ve temerrüd ettikleri cihetle onların ekserisinin sec­de ettiklerini beyanla secde etmeyenlere ta'riz olunduğu gibi secde etmeyenler üzerine azabın vacip olduğu tasrih edilmiştir.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile bu makamda manâsına yani   rü'yet ;   ilim manasınadır. Lâ­kin mahlûkatm Cenab-ı Hakka itaatleri manâsına secdeleri görmek şanından olan her kimse için malûm olduğuna işaret olmak üzere ilimden rü'yetle ta'bir olunmuştur. Yani  yerinde denilmiştir ki «secde edercesine her mahlûkun Rab-bisine itaatini görmüş gibi görmek şanından olan her kimse bilir» demektir. Bu âyeti okuyan ve işiten kimsenin secde etmesi lâzım­dır.

Hulâsa; cümle mahlûkat irade-i İlâhiyeye karşı muhalefet edemeyip secde eder gibi Allah'a itaat ettikleri ve insandan bir çoklarının bilfiil secde edip bir kısmının da secdeden imtina' ey­ledikleri cihetle azaba müstehak oldukları ve Allah'ın ihanet, ettiği kimseye ikram eden bulunmayacağı ve kullarına ihanet ve ikram­dan Allahü Tealâ dilediğini işlediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetine cümle mahlûkatm inkıyadını be­yandan sonra Mü'minlerle Yahudiler arasında vaki' olan nizaı be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Şu iki hasım ki Müminlerle Yahudiler   Rablerinin dininde muhasame ettiler.]

[Şol kimseler ki onlar enbiyadan ba'zısını tekzible küfrettiler, Onlar için cisimlerine ateşten birer parça elbiseler kesildi ve o ateş parçaları, üzerlerine giydikleri elbiseler gibi her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla da kalmazlar. Zira; başları üzerine hara­reti şedid sıcak su dökülür.]

[O sıcak su ile karınlarında olan bağırsakları ve zahirlerinde olan derileri erir dökülür.]

[Ve onlar için demirden kamçılar vardır. Üzerlerine musallat olan zebaniler o kamçılarla onları men'ederler.]

[Her ne zaman ki ehl-i Cehennem Cehennemden ve Cehen­nemde onlara isabet eden gamdan çıkmak murad ederlerse zeba­niler tarafından ateşden kamçılarla Cehenneme iade olunurlar.]

zebaniler onlara «tadın Cehennemin azabını» derler.]

Yani; şu iki fırka ki Mü'minlerle kâfirler ve bilhassa Yahu­diler Rablerinin dininde, zâtında ve.sıfatında birbirlerine husumet ettiler. Çünkü; Yahudiler Mü'minlere «biz sizden evveliz ve Al-lahü Tealâ'ya elyakız, kitabımız ve nebimiz sizin kitabınız ve ne­binizden evveldir. Binaenaleyh; biz sizden efdaliz» dediler. Mu'-minler de onlara karşı «biz kendi nebimize, sizin nebinize ve ki­tapların cümlesine îman edip tefrik etmediğimizden elbette biz ef­daliz» dediler. Binaenaleyh; bunlardan kâfirler için ateşten elbi­seler kesildi ve üzerlerinde olan gömlek gibi ateş her taraflarını ihata etti ve yalnız bununla iktifa olunmaz, belki üzerlerine sıcak su dökülür ki o sıcak su içlerine ve dışlarına te'sir eder. Binaena­leyh; içlerinde olan bağırsakları ve dışlarında    olan derileri erir dökülür ve onlar azabın şiddetinden dolayı Cehennemden çıkmak istediklerinde onları men'etmek için üzerlerine musallat olan ze­banilerin ellerinde demirden çomaklar var ki her ne zaman Cehen­nemden ve Cehennemin gamından kendilerini dışarı atmak istedik­lerinde o çomaklarla zebaniler tarafından Cehenneme iade olunur­lar ve onlara «yakıcı Cehennemin azabını tadın» denir. Nasıl ki bu dünyada hapishanelerin kapılarında bekçiler vardır.    O bekçiler kaçmak isteyenleri silâhla vurur kaçırmazlar. Cehennemde de ze­baniler Cehennem ehlini muhafaza eder dışarı salmazlar. Şu halde dünyada canilerin cezaları için tertip olunan hapishaneler; âhir et­te Cehnenemin ufacık bir modeli ve nümunesidirler. Ancak dün­yadaki azapla âhiretteki azabın keyfiyet ve kemmiyyet noktasın­dan birbirine kıyas kabul etmez derecede farklı olduğunda şüphe yoktur.

Ni'metullah Efendi, Yehud'Uı Mü'minler arasında cereyan eden husumeti şöyle tafsil eder : Yahudiler Mü'minlere «Allah'ın halis kullan biziz. Zira; bizim dinimiz mukaddem ve nebimiz mü­şerreftir.. Çünkü; Kelîm-i Hudadır ve kitabımız efdaldir» demiş­lerdi. Mü'minler de bunlara karşı «Allah'ın has kulları biziz. Zira; bizim dinimiz umum edyanı nâsihdir ve nebimiz hâtem-ül enbiya­dır ve mekârim-i ahlâkı mütemmimdir, kitabımız kütüb-ü sabıkanın ahkâmını cami'dir ve biz enbiyaya ve kitaplarına iman ettik ve sizin gibi bazılarını inkâr etmedik, siz bizim nebimizin hak oldu­ğunu bilirsiniz fakat hasediniz imanınıza mani* oldu» demişlerdi. Cenab-ı Hak bu muhasameye işaretle Yehud'un küfürlerini ve du­çar olacakları azablarını beyan için bu âyeti inzal etmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hamım; kaynar sudur. eritir döker demektir. Makma'ın cem'idir. Makma'; bir şeyi men' ve zecriçin demirden yapılmış kamçı ma­kamında isti'mâl olunan çomak denilen bir şeydir. Yani «Cehen­neme giren kâfirler için ateşten gömlek ve başlarından dökülür kaynar su ve zahirde derilerinin ve batında bağırsaklarının eri­yip. dökülmesi ve zebanilerin ellerinde onları men' etmek için de­mirden çomaklar vardır ki onlar için her nevi' azap hazırlanmış» demektir. Hatta onlar kaçmak isteseler zebaniler tarafından iade olunurlar. Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğuna nazaran iade ile murad; ateşin hafifinden şiddetine iadedir, yoksa Cehennemden infisâl ederler veyahut infisâl etmek için teşebbüs ederler de iade olunurlar manâsına değildir. Çünkü; küfürle Cehenneme giren kimsenin ebeden Cehennemden infikâk etmeyeceği nusus-u kat'iy-yeyle sabittir. Binaenaleyh iadenin manâsı; hafif tabakalardan şid­detli tabakalara iadedir.

Taberî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Kays b. Ubade) nin rivayetiyle bu âyet yevm-i Bedir'de muharebeye çıkan İslâm ve müşrik fırkalarının muhasamasmı beyan için nazil olmuştur. Çün­kü; yevm-i Bedir'de müşriklerden (Utbe), (Şeybe), (Velid) mey­dana çıkarlar. Bunlara karşı ensardan bir taife mukabele edince i müşrikler «ensar bizim küfvümüz değildir. Bize Kureyş'den emsa­limiz çıksın» demeleri üzerine emr-i Resûlullah ile (Hazret-i Ali) (Velid) e ve (Hazret-i Hamza) (Şeybe) ye ve (Ubeyde) hazret­leri de (Utbe) ye karşı çıkarlar. Hazret-i Hamza (Şeybe) yi ve Ali (Velid) i derhal katlederler. Ve (Ubeyde) (Utbe) ile çarpışırken Hazret-i Hamza Utbe'nin ayağını keser. Utbe can acısiyle hemen müşriklerin kucağına düşer. İşte şu rivayete nazaran bu âyet iki fırkanın fi'len muhasamalarmı hikâye ediyor demektir.[16]

 

Vacip Tealâ iki hasımdan kâfirlerin hallerini beyandan sonrja hasm-ı ahar olan mü'minlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ îman eden ve amel-i salih işleyen kimseleri al­tından nehirler cereyan eden Cennetlere ithâl eder.]

[Ehl-i Cennet Cennette altımdan yapılmış ve incilerle müzey­yen bileziklerle zinetlenir. Halbuki Cennette onların elbiseleri ipekten dokunmuş har irdir.]

[Ve ehl-i Cennet Cennette sözün gayet güzeli olan kelime-i tevhide irşad olunurlar ve cümle indinde mahmud olan Allah'ın tarikına hidayette kılınırlar.]

Yani; cümle kullarına gûna gûn tecelli bahşeden-Allahü Tealâ zatına, sıfatına, Resullerine ve kitaplarına îman eden ve îmanlarını güzel amellerle tezyin ve takrir eden hâlis kullarını altından ırmak­lar cereyan eden Cennetlerine idhâl eder ve ehl-i Cennet bâtınla­rında olan i'tikad-ı Hakka mükâfat olarak zahirlerini altundan ma'mûl ve incilerle murassa' bileziklerle tezyin ederler ve onların libasları ipektir ve ehl-i Cennet yalnız bâtınlarının süruru ve dış­larının zinetleriyle kalmazlar belki sözün gayet güzeline irşad olu­nurlar ki onlar dünyada doğru söz söylemek, enbiyayı ve kitapla­rını tasdik etmekle muttasıf oldukları gibi Cennette Allah'a şük­retmek gibi kelimat-ı tayyibeyle meşgul olurlar ve Allah'ın Mah- ve marzî olan tarik-ı tevhidine irşad olunurlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu Âyet-i Celilede mü'minlerin âhirette dört veçhile dereceleri beyan olunmuştur ki kâfirlerin de­rekelerine mukabildir,                                        

Birincisi; Meskenlerinin Cennet olup Cennetin de akar sularla ferahfeza olmasıdır. Buna mukabil kâfirlerin mesken­leri Cehennemdir.

İkincisi; Altun ve incilerle ziynetlenmeleridir. Buna mukabil kâfirlerin başlarından sıcak su dökülecektir.

Üçüncüsü; Giyeceklerinin ipek olmasıdır. Buna muka­bil kâfirlerin gömleği ateşten olacaktır.

Dördüncüsü; Güzel söze ve tarik-ı Hakka irşad olun+ malarıdır. Buna mukabil kâfirlerin, zebanilerin ateşten kamçıları­na ma'ruz kalmalarıdır. Binaenaleyh; ehl-i- îmanın Cennette rahat­ları her cihetle te'min olunacaktır. Çünkü; insan her şeyden evvel rahat edecek bir meskene muhtaçtır. Meskeni bulduktan sonra ziy­nete heves eder ve güzel elbiselerle giyinmek ister. Bundan sonra güzel sözleri sever. İşte Cennette bunların cümlesinin mevcud ola­cağı bu âyette beyan olunmuştur. Şu halde «ehl-i Cennet her ar­zularına nail olacaklar» demektir.

KavI-i tayyib le murad; Kelime-i Tevhid, Kur'an ve hamd ü senalarıdır. Yahut ehli- Cennetin nail olacakları tebşirat ve taltifata dair sözlerdir. Çünkü; meleklerin ehl-i Cenneti kıbel-i ilâhîden hediyyeler ve selâmlarla karşılayacakları diğer nusus-u ' Celileyle sabittir. Sırat-ı Hamidle muTad; Kendilerine zuhur edecek inkişafat-ı İlâhiyedir.                 

Mü'minlerin hâl ü şanlarına ihtimam ve hüsn^ü hâllerinin kâ­firlerin hallerine münafî olduğuna işaret için onları Cennete idhâl etmek Allahü Tealâ'ya isnad olunduğu ve umur-u Mü'minine zi­yade i'tinaya işaret için tahkika delâlet eden ( ü' ) lâfzı' va-rid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandir.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nın mü'minleri Cennete idhâl edeceği ve mü'minlerin Cennette envâı ziynetle tezeyyün edecekleri ve elbi­selerinin ipekten ma'mûl olacağı, sözün güzeline ve tarikin mem-duh olanına irşad olunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir [17]

 

Vacip Teala kafirlerin ve mü’minlerin bazı hallerini beyan- Inra mescid-i harama ta'zim lâzımken kâfirlerm ehl-ı imam " ve mescid-i haramdan menettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular ve küfürleriyle beraber nâsı din-i İlâhîden ve mescid-i haramdan menederler. İşte bunlar azaba müstehaklardır. Zira; biz o mescid-i haramı nâs beyninde müsavi kıldık. Binaenaleyh nâs; gerek mescid-i haramda mukim ve gerekse badiyeden gelmiş müsalir olsun cümlesinin mescid-i ha­rama ve din-i İlâhîye nisbetleri birdir. Birbirinden farkları yoktur. Şu halde hiç bir kimsenin diğerini menetmeye salâhiyeti yoktur.]

[Eğer bir kimse mescid-i haramda Hakdan meylederek bi-gayr-i hakkın kötülük murad eder ve herkesi ziyaretten menederse biz ona azab-ı elimi tattırırız.]

Müşrikler ehl-i İslâmı, beyt-i şerifi ziyaretten, hac ve umre gibi ibadetten men'ettikleri için Cenab-ı Hak müşrikleri bu çeşr zulümden nehyetmiştir. SebiI-i İlâhî ile murad; Din-islâm ve Hicrettir. Çünkü; ibtida-yı İslâmda müşrikler ehl-i İslâm hicretten ve din-i İslama duhûlden menederlerdi.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Akif; beyt~i şerifte ikâme eden kimsedir. Amma o kimse gerek harmm ahalisinden ve gereks> hariçten ziyaret için gelmiş orada ikâmet etmekte olsun farkı yok tur. Binaenaleyh; ikâmete niyet edince yerli ve yabancı müsâvî dir. Bad ; Bedeviden müsaferetle gelmiş ziyaret edip gidece kimsedir. Şu kadar ki yalnız badiyeden gelenlere münhasır deği" dir, hariçten ve herhangi beldeden gelirse gelsin bilûmum müsefirlere şamildir. Binaenaleyh; mukim ve müsafir harem-i şerife nisbetle müsavi olduğu cihetle mü'min olarak haremi ziyaretten hiç bir kimse memnu' değildir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran harem-i şerife nis­betle nâsın müsavi olmalarıyla murad; Ta'zim ve hürmet etmek, namaz kılmak, tavaf etmek, hareme dahil olmak ve ibadetin fazi­letine nail olmakta müsavi olup yerlinin yabancıya nisbetle fazla bir istihkakı olmamaktadır. Âyette mescid-i haram ile murad; Harem-i Şerifin küllîsidir. Yalnız beyt-i şerif değildir. Haremde cümle nâs müsavî olduğundan İmam-ı A'zam indinde arz-ı Mekke hiç bir kimsenin mülkü olamaz. Eğer mülk olsa yerli ve yabancı müsavî olmazdı. Resûlullah'm hadis-i şerifi de arz-ı Mekke'nin cümleye müsavi olup hiç kimse­nin mülkü olmayacağına delâlet eder. (İbn-i Ömer) in ve (Ömer b. Abdülaziz) in mezhepleri de budur. Amma İmam-ı Şafii indinde mescid-i haram ile murad; yalnız mescid-i şeriftir. Bi­naenaleyh; onun indinde arz-ı Mekke mülk olur ve alım satımı ca­izdir ve Hazret-i Ömer'in zaman-ı hilafetinde hapishane olmak üzere Mekke'den bir hane satın alması da alım satımın cevazına delâlet eder.

İIhâd ; istikametten inhiraf etmektir. Bina­enaleyh iIhâd ; şirketmek ve menhi olan avı avlamak, ih-ramsız Mekke'ye girmek ve yiyeceklerde ihtikâr etmek gibi bilû­mum günahlara şâmildir. Çünkü; Harem-i Şerifte ibadetin sevabı büyük olduğu gibi günahların cezası da büyüktür. Zira; zaman ve mekânların ibadetin sevabında medhali olduğu gibi kabahatin ve cinayetin cezasında dahî medhali vardır.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran insan a'zasmdan bil'fiil sadır olan günahı sebebiyle azaba müstehak olduğu gibi günah işlemek murad etse fakat bilfiil günah işlemese Harem-i Şerifte olduğu ci­hetle yine azaba müstehak olur.

Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin (İbn-i Abbas) hazretlerinden ri­vayetlerine nazaran bu Âyet-i Celile (Ebu Süfyan) ve arkadaşları haklarında nazil olmuştur. Çünkü; onlar Resûlullah'ı ve eshabım Hacc ve Umre etmekten ve Harem-i Şerifde kurban kesmekten men'ettiler. Resûlullah o sene müşriklerle muharebeyi muvafık görmediğinden (Hüdeybiye) de musalaha akdetti, musalahanın su-ret-i akdi ve hâdisenin cereyanı (Sure-i Fetih) de mufassalan be­yan olunduğu için burada (Hüdeybiye) vak'asını zikre hacet gö­rülmemiştir. İşte müşriklerin Resûlullah'ı eshabiyle beraber mes­cid-i haramı ziyaretten men'etmeleri sebebiyle Cenab-ı Hak bu âyetle ehl-i şirki tehdid etmiş ve müşriklerin âdetleri yalnız ziya­ret edecekleri ziyaretten men'etmekle kalmayıp din-i İslama du­hulden dahî men'ettiklerini beyan buyurmuştur.

Hulâsa; nâsı Kâ'be'yi ziyaretten ve İslama duhûlden men'eden kâfirlerin muazzeb olacakları, yerli ve yabancı Harem-i Şerife nis-betleri müsavi olduğu ve Harem-i Şerifte zulmü irtikâbla istika­metten çıkan kimsenin herkesten ziyade azab-ı elimî tadacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ Harem-i Şerifte yerli ve yabancı müsavi olduğu cihetle hiç kimsenin diğerini men'e hakkı olmadığını beyandan sonra Kâ'be-i muazzamayı Hazret-i İbrahim'in bina ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.                               

[Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda biz İbrahim (A.S.) a Beyt4 Şerifin mekânını ta'yhı ve o mekânı ona merci' kıldık ve İbrahim (A.S.) a vahyettik ve dedik ki «Sen bana hiç bir şeyi şerik kılma ve beytimi, ziyaret ve tavaf edenlere ve kaaim olup ibadetle meşgul olanlara, rükû' e sücud edenlere bir takım lâyık olmadık şeylerden tathir et». Bu suretle tavaf ve ibadet ede­ceklere Beytin hazır ve temiz olmasını tavsiye ettik.]

Yani; bizim mescidimize hürmet etmek lâzımdır. Zira; biz o mescidi lâyık olmadık şeylerin cümlesinden tathir ettik. Ya Ek-rem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda biz İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini ta'yin ve onun binasını emirle Beyti ona merci' kıldık ve hiç bir şeyi bana şerik etmemesini, tavaf edenler, kıyam­da ibadet edenler, eğilip rükû' edenler ve yere yatıp secde edenler için Beytimi tathir etmesini vahyettik.

Ebussuud Efendinin beyanına nazaran İbrahim (A.S.) m Kâ'-be'yi binası, Kâ'be'nin ikinci binasıdır. Çünkü; Kâbe-i muazzama beş kere bina olunmuştur.

Birincisini; Hazret-i Adem bina etmiş ve o bina tu-fan-ı Nuh'da kaybolmuştur.

İkincisini; Bu âyette beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) bina etmiştir.

Üçüncüsünü; Zaman-ı cahiliyede İslâmın zuhurun­dan evvel Kureyş bina etmişler ve bu binada Resûlullah da bu­lunmuştur.

Dördüncüsünü;   İbn-i Zübeyr hazretleri bina etmiş.

Beşincisini   de; Haccac-ı zalim bina etmiştir.

Fahri Râzi ve Ni'metullah Efendinin beyanları veçhile birin­ci binanın eseri tufanla zail olup Beytten eser kalmamıştı. Cenab-ı Hak vahyile İbrahim (A.S.) a Beytin mahallini bildirir. İbrahim (A.S.) malûm olan mahallin üzerini açar ve Hazret-i Âdem'in vaz'ettiği temeli bulur ve o esas üzere tekrar beyti bina eder ve beytin binasında ancak rıza-yı Bâriyi kasdedip başka bir garazı şerik etmemesini tenbih için Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a «Bana şirketme» buyurmuştur, yoksa «haşa Hazret-i İbrahim'den şirket-mek mutesavver idi de şirkten nehyetti» manâsına değildir. Çün­kü enbiyadan şirkin vukuu melhuz değildir.

Beyi-i Şerifi tathir le murad; o makamda beytin eseri kalmadığı cihetle üzerine atılmış olan şeylerden temizlemek­tir. Âyette zikroiunan kıyam, rükû3 ve sücudla murad; Salâttır. Zira; Salâtta taharet "rnatlûb olduğu gibi erkâ­nında dahî taharetin lüzumuna işaret için salâtm erkânı zikrolun-muştur.

Hulâsa; Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a Beyti bina etmesini ve mahallini ta'yin ederek tavaf edenler ve namaz kılanlar için Beytin temiz olması lâzım olduğu cihetle beyti temizlemekle emrey-ledigi ve namazın cemî1 erkânında taharetin lüzumuna işaret et­tiği ve Beyt-i Şerifi binadan maksadın; ancak rıza-yı Bârı olması icabettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A..S) a Beytin mahallini ta'yin edip tathir etmesini emrettiğini beyandan sonra nâsı, Beyt-i Şerifi ziya­rete ve hacca davet etmesini emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya İbrahim! Sen nâsa haccı i'lân et. Onlar senin beytini zi­yarete yaya olarak ve her zebun deve üzerinde gelirler ki o deve-ler pek uzak mahallerden gelirler. Binaenaleyh; da'vet et nâsı yaya ve binitli oldukları halde gelsinler ve ziyaret etsinler.]

Yani- biz Hazret-i İbrahim'e Beyti bina ve. tathir etmesiyle emrettik 've bina ettikten sonra nâsı Hacca da'vet etmesiyle dahî emrettik ve dedik ki «Ya İbrahim! Sen nâsı yüksek sesle Hacca da'vet et ki, onlar yaya ve binitli oldukları halde uzak mahaller­den gelsinler».

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Zamir; yol yürümekten za­yıf düşmüş deve ki «uzak yoldan geldiğinden yorgun» demektir. Fecc ; iki dağ arasında gayet vasi' yol demektir. Amt fc ; derin ve uzak manâsına olduğundan fecc-i amik demek; uzak yol demektir. yaya ve piyade olan kimselerdir.

Fahri Râzi ve NisâbÛrî'nin beyanlarına nazaran Haccı Hânla emir; Hazret-i İbrahirne'dir. Çünkü; İbrahim (A.S.) Beyti bina edince Cenab-ı Hak nâsı Hacca da'vet etmesini emretti. Bınaenaleyh (Cebel-i safa) veyahut (Cebel-i ebî Kubeys) üzerinde «Ey nâs! Allahü Tealâ şu Beyti haccetmenizi size farz kıldı» demekle Beyt-i Şerifi ziyaretle haccetmek indellah makbul bir ibadet oldu­ğunu nâsa i'lân ve da'vet eder. İşte bu da'vete icabet eden hacce­der ve icabet etmeyen haccetmez. Medarik'te beyan olunduğu veç­hile yaya haccedenlerin zahmeti çok ve ecri ziyade olacağından şereflerine binaen yaya olanlar âyette takdim olunmuştur.

Bu âyette Haccı i'lânla emir yani hitabı; Resûlul-lah*a olmak muhtemeldir. Buna nazaran Resulullah Haccet-ül ve-da'da nâsa mühim vesayada bulunduğu hutbesinde, nâsı hacca da'­vet ve erkânını diyanet-i İslâmiyede Haccin ehemmiyetini beyanla bu emr-i İlâhînin manâsını eda etmiştir.[20]

 

Vacip Tealâ hacla emri beyandan sonra hacdan maksad-ı as­lîyi beyan etmek üzere buyuruyor.                                

[Nâsa sen Haccı i'lân et ki onlar kendilerinin menafi'-i diniy-dünyeviyelerine hazır olsunlar.]

[Ve onlar ma'lûm olan günlerde eti yenilen hayvanlardan Al­lah'ın onları merzuk ettiği kurbanlar üzerine ism-i İlâhîyi zikir ve o kurbanlarla Allah'a tekarrüb etsinler.]

[Allah'ın ismini zikrederek kestiğiniz kurbandan siz yiyin ve şiddetle fakra müptelâ olanlara da o kurbanlardan it'am edin.]

Yani; biz insanları Hacca da'vetle emrettik ki onlar dünyevî

ve uhrevî menfeatleri, afv ü mağfiretleri ve birbirleriyle ülfet ve ünsiyetleri mevcud olan mübarek mahallere hazır olarak o mahal­lin bereketinden müstefid olsunlar ve tarik-ı tevhidde olan mena-fii ve uhuvvet-i İslâmiyyenin âsârı olan yekdiğeriyle ülfet ve ün-siyeti ve birbirleriyle tanışmakta olan fevaidi müşahede etsinler ve kelime-i tevhid altında birleştikleri gibi Kâ'be'ye teveccüh ve ziyarette cümlesinin bilâ fark müsavi olduklarını ve din-i İlâhîde zengin ve fakir hepsinin mertebesi bir olduğunu ve etraf-ı âlem­de ehl-i İslâmın ahvalini bilsinler. Ve hayvanattan Allah'ın mer­zuk ettiği rızıklar üzerine ma'lûm olan günlerde Allah'ın ismini zikretsinler ki o hayvanlar ismullahîa tathir ve tezkiye olunsun ve zikirle hayvanları kurban edince etlerinden yemek sizin için mübahdır. Kendiniz yediğiniz gibi şiddetle fakir olanlara da yedi-rin ki it'am-ı taam cihetinden de Allah'a yaklaşasınız.                 ;

Medârik'de beyan olunduğu veçhile menafi' ile murad; efal-i hacca müteallik menafi'-i diniyye ve dünyeviyyedir. Çünkü ibadet; nefsi îbtilâ ve imtihan için meşru' kılınmıştır. Zira; ibaj-det ve ibadetle imtihan yalnız bedenle olur :Oruç ve namaz gibi, yalnız malla olur : Zekât gibi. Amma hacda ibadet-i bedeniye ve ibadet-i maliye her ikisi de mevcud olduğu gibi müsaferet, evlâd u iyâlden ve ehibbadan müfarekat meşekkatlerine sabrı dahî mute-zammın olduğundan nefsi imtihan hususunda ibadetlerin cümle­sine faik olduğu cihetle efdal-i ibadettir.

Bu Âyette eyyam-ı ma'Iûmat ile murad; Zil-hiccenin evvelinden on gün bayram ve eyyam-ı teşriktir. Behime-i en'am ile murad; kurban caiz olan deve, koyun ve sığırdır. Allah'ın merzuk ettiği rızıkla mu­rad; kurban ve sair emvaldir. Haccm farzolmasında iki hikmet bd-yan olunmuştur:                                                                     

Birincisi;   Menafi-i diniyeye hazır olmaktır.         

İkincisi; Eyyam-ı muayyende Allah'ı zikretmektir. Çün­kü; müşrikler eyyam-ı hacda kurbanlarının üzerine putlarının is­mini zikrettiklerinden onlara rağmen Cenab-ı Hak ehl-i İslama kendi ism-i Celilini zikirle emretmiştir. Allah'ın ismini zikirle ke­silen kurbanın etini yemekle emir; ibaha içindir. Binaenaleyh; kur-oan etini yemek mubahtır, vacip değildir. Zaman-ı cahiliyede müşrikler kurbanlarının etini yemeğe kibrederler ve tamamen fukara­ya verirlerdi. Cenab-ı Hak onların hilâfına mü'nıinlere kurbanla­rının etinden yemeği mubah kılmıştır. Şiddetle fakre mübtelâ olanlara ifam ettirmekle emir; vücub içindir. Zira; eşedd-i ihti­yaçla muhtaç olanları ihtiyaçtan kurtarmak elbette lâzımdır.

[Ef'âl-i haccını bitirdikten sonra üzerlerinde olan kiri ve ih­ram içinde hasıl olan sikleti izale etsinler, ihramdan çıksınlar, tır­naklarını ve bıyıklarını kessinler, tıraş olsunlar ve nezirlerini ifa ederek eskiden beri ziyarete mahal olan beyt-i şerifi tavaf etsin­ler.]

 

Vacip Tealâ haccı bitirdikten sonra ehl-i îman için bu âyette üç vazife beyan etmiştir.

Birincisi; Huccacın üzerlerinde bulunan kirleri temiz­lemeleridir.

ikincisi;   Nezirleri varsa onu eda eylemeleridir.

Üçüncüsü; Beyti tavaf etmeleridir. Burada tavaf ile murad; tavaf-ı ziyarettir ki bu tavaf; Arafattan sonra haccın erkânından olan tavaf-ı ifaza ve farzdır. Binaenaleyh; bu tavafı terkle hac fasid olur. Zira bu âyette tavafla emir; vücub içindir.

Tavaf; Üçdür:

Birincisi; Tavaf-ı kudüm ki Mekke'ye yeni gelen kim­senin tavafıdır ve sünnetdir.

j/cincisi; Tavaf-ı ziyarettir ki Arafattan sonra farz olan tavaf dır.

Üçüncüsü; Tavaf-ı veda'dır ki Mekke'den ayrılacak kim­senin tavafıdır. Bunlardan maada nafile olarak herkes istediği ka­dar tavaf eder. Zira tavaf; ibadettir.

Beyt-i Şerifi Cebabire'nin tesallûtundan azâd ettiği için Ce­nab-ı Hak Beyt-i Şerife atik demiştir. Yer yüzünde ibadet için ev­vel bina edildiğinden eski bir bevt ismine lâyıktır. Binaenaleyh; Beyt-i atik ünvaniyle yad olunmuştur.

Hulâsa; uzak yollardan nâs gelsin için Hazret-i İbrahim'in haccı i'lâna me'mur olduğu ve haccın farzolunmasmdaki hikmeti Huccacın menafi'-i diniyelerine hazır olup eyyarn-ı ma'lûme olan Hac günlerinde kurbanları üzerine Allah'ın ismini zikretmeleri ol-du&u ve kurban etinden yemek mubah olup fukaraya ifam vacip olduğu ve ef'âl-i hacdan sonra üzerlerinde olan kirleri izale ve nezirlerini ifa ve Beyt-i Şerifi tavaf lâzım geldiği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[21]

 

Vacip Tealâ ef'âl-i haccm bazısını beyandan sonra ef'âl-i hac-cin mü'nıin için işlenmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mü'mine lâyık olan hâl ü şan ef'âl-i haccı işlemektir.

Yani; ehl-i iman şu beyan olunan ef'âli işlesinler.

[Eğer bir kimse eyyam-ı hacda Allah'ın haram kıldığı şeyler­den ictinabla haram olan şeyin azametini bilir ve kaçınmakla ta'-zim ederse o ta'zim Rabbisi indinde kendi için hayırlıdır.]

[Sizin için deve, koyun ve sjçır gibi hayvanâtın ekli helâl kı­lındı, illâ haram olduğunu beyan için Kur'an'da sizin üzerinize m-' lâvet olunan şeyler müstesnadır.]

[Hâl böyle olunca necasete    benzeyen putlara ibace hasıl olan azaptan ictinab edin.]

[Allah'a şirketmeyici olduğunuz halde ibâdetinizde Allah'a ih-lâs ve bâtıldan Hakka meylederek yalan sözlerden dahî ictinab edin.]

Yani; bir kimse hacc zamanında erkân-ı haccı eda sırasında hürmet olunması lâzım olan tekâlif-i İlâhiyeye ta'zimle hürmetini ihlâl etmeden ef'âl-i haccı ikmâl ve şer'an ta'zimi lâzım olan Kâ'-be'ye, Belde-i Harama ve Şehr-i Harama ta'zim ederse bu ikmâl ve ta'zim Rabbisi indinde onun için hayırlıdır. Sizin için hürmeti­ne dair âyet tilâvet olunan şeylerden maada eti yenen hayvanâtın etini yemek ve sütünü içmek, yünüyle intifa' etmek ve Allah'a tekarrüb için kurban kesmek helâl kılındı. Allah'ın helâl kıldığı şeyler size helâl kılınınca necasete benzeyen putlara ibadetten ic­tinab edin. Zira; onlara ibadetten hasıl olan vizr ü vebal ayn-i ne­caset gibi fenadır ve siz Allah'a şirketmeyici olduğunuz halde iba­detinizde ihlâs ederek yalan sözden, iftiradan ve bühtandan ve sair batıl şeylerden ictinab edin ve Haktan batıla meyletmeyin.

Kazî ve Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette kavl-izur ile murad; yalan şehadet olduğuna (Eymen b. Harim) den rivayet olunan bir hadisle istidlal olunmştur. Çünkü; Resulullah bir hutbesinde «yalan yere şehadet şirke muadildir» buyurup bu âyeti kıraet ettiğini (Eymen) hazretleri rivayet et­miştir. Tevhidin ve doğru sözün ehemm-i umurdan ve a'zam-ı hayrattan olduğuna işaret için Vacip Tealâ ta'zimi lâzım olan ta'-zimin hayırlı olduğunu beyandan sonra şirkten ve yalandan içti­nabın vacip olduğunu dahi beyan etmiş ve putlardan içtinabın aza-im-i umurdan olduğuna işaret için putlara rics denmiştir. Çünkü rics ; necaset manasınadır. Putlar taştan, ağaçtan ve sair ma'-deniyattan olduğu cihetle ayınları necaset olmadığı halde necaset ta'biri, necasetten tabiatın nefret ettiği gibi putlardan da nefret etmek lâzım olduğuna işaret edilmiştir.

Hulâsa; Allah'ın haram kıldığı şeylerin hürmetini i'tikad ede­rek ta'zim etmek hayırlı olduğu ve haram olduğu beyan olunan­lardan maada hayvanâtın helâl olduğu ve ihlâs olduğu üzere tev­hide devam edip bâtıla meyletmemek ve şirketmemek vacip olduğu ve putlara ibadetten ve yalandan sakınmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.[22]                              

 

Vacip Tealâ şirkten ihtirazın lüzumunu beyandan sonra müş­riklerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse şerik ve nazirden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya şirkederse sanki o kimse semâdan düştü ve leş yiyici kuş; onu kaptı götürdü veyahud rüzgâr onu aldı gayet uzak bir mekâna attı ki o mahalden asla halâs olamaz.]                                         

Yani; müşrik olan kimse nefsini şu iki helakten birine ben-; zeyen bir halle helak etti ki sanki semaya müşabih yüksek bir ; yerden yüz üstü düşüp helak olmakla leş yiyici ve yırtıcı kuşun götürüp tenha bir mahalde yediği kimse gibi mahvolur veyahud-semadan düşüp ma'mur olan yerlere inecekken rüzgâr onu uzak; ve şenlikten hâlî bir yere atmasiyle telef olan kimsenin telefi gibi; olur. Binaenaleyh; şu iki suretle telef olan kimsede hayat kalma-: yıp, kurtulmak ihtimali olmadığı gibi sirkeden müşrikin helak ve azaptan necat ihtimali de yoktur.                                                

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile îman; ulviyette se-j maya benzer, imandan çıkan krase; semadan düşüb helak olan kimseye benzer. însanı imandan çıkarıp telefine sebeb olan şehe-j vat-ı nefsaniye;. semadan düşen şahsi kapıp giden yırtıcı kuşa ben\ zer ve o şahsı aldatıp şirkettiren şeytanlar; uzak vadilere atan rüzgara benzer ki tenha vadilerde yalnız başına kalmak enva-ı helaki mucib olduğu gibi şirk de enva-ı helaki muciptir.     

Beyzâvî'nin beyanı veçhile semadan yüz üstüne düşmektir 0 kimseyi kuş kaptı götürdü ma­nasınadır. uzak mekân demektir.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile bu âyet-i celile müşrik olan kimsenin hidayetten ve tarik-ı savaba isabetten gayet uzak olup helakinin keyfiyetini temsil ve tasvir için varid olmuş ve şirkin ne büyük bir mehlekeye sebep olduğunu beyanla insani-ları^tarik-ı tevhide da'vet etmiştir.[23]

 

Vacip Tealâ müşrikin halini tasvir ve helakini beyandan son­ra helake lâyık ve müstehak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'ya şirkle, kadrini takdir edemeyip su-u edebde bulunan kimse şu beyan olunan iki helâkden birisi gibi bir helakle helak olacak ve akıbetinde necat bulamayacaktır.]

[Eğer bir kimse Allah'ın dinine, haccın farzlarına ve mevki'-lerine ve kurbanlara ta'zim ederse onun ta'zimi kalblerinde takva olan kimselerin ef'âlinden bir fi'l-i memduhdur.}

[Sizin için Allah'ın şeairinden olan kurbanlarda, kesileceği yakt-i muayyenine kadar menfeatlar vardır. Çünkü; sütünden, yo­ğurdundan ve yünlerinden intifa' edersiniz. Sonra o kurbanların kesilecek yeri Beyt-i Şerifin etrafıdır ve onları kurban ettikten sonra sizin için âhiret menfeatleri de var ki dünya menfeatlerin-den daha a'lâdır.]

Yani; erkân-ı hacda icrası lâzım olan merasim-i dîniyeye ta'-zimde kalblerinde   Allah korkusu olan kimselerin tekvası vardır.

Binaenaleyh; bu merasime ta'zim edenler Allah'dan korkanlardır. Zira; Allah'dan korkmayanlar bu merasime ta'zim etmek şöyle dursun ehemmiyet bile vermezler. Ve' sizin için bu merasimi vakt-ı muayyenine kadar edada bir çok menfeatlar vardır.

Beyzâvî'nin ve Medârik'in beyanlarına nazaran şeair-i dîniye-den olan kurbanlara ta'zim; güzel, kıymetli ve pahası yüksek ol­maktır. Çünkü; Resûlullah haccında yüz deve hediyye gönderdi ve onların içinde ganimetten alınan Ebu Cehl'in gayet kıymetdar ve burnu halkalı devesi de vardı. Hazret-i Ömer gayet kıymetli devesini kurban göndermiş hatta o devenin üçyüz dinar kıymeti olduğu ve üçyüz dinara talibi bulunduğu halde gönderildiği mer-vidir. Zira; kurban olunan hayvan ne kadar kıymetli olursa seva­bının da o kadar çok olacağında şübhe yoktur.

Âyette ecel- müsemma   ile murad; Kurbanların kesileceği vakt-i muayyen demektir. Buna nazaran   menafi' ile murad; menafi'-i dünyeviyedir ki kurban oluvöcaya kadar o hayvandan yapılan intija'dır. Yahut eceI–i müsemma ile murad; Vefat zamanıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Şea-ri-i diniyenin her birinde hin-i vefatınıza kadar menfaatleriniz var­dır. Zira; onlardan her birini me'rnur olduğunuz veçhile eda etme­nizde istifade vardır ki her birini yerine getirmekle me'cur olur­sunuz ve bilhassa menasik-i hacdan kurbanlarınızdan âhirette çok menfeat göreceksiniz. Onları kurban yaptıktan sonra sevablarmm mahalli, a'mâl-i hasenenin ref olunduğu Beyt-i Atiktir.]

Hulâsa; şeair-i diniyeye riayetin tekvadan olduğu ve şeair-i dîniyede dünyevî ve uhrevî menfeatler bulunduğu ve kurbanların kesilecek mahalleri Kâ'be'nLi etrafı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[24]                             

 

Vacip Tealâ efâl-i hacdan bazılarım beyandan sonra haccır bu ümmete mahsus olmayıp ümem-i salifede de bulunduğunu be yanla ibadet-i haccı edaya ümmet-i Muhammedi tergıb etme! üzere buyuruyor.

[Biz her ümmet için bir kurban mahalli ta'yin ettik ki onlar dört ayaklı eti yenen hayvandan Allah'ın onları merzuk ettiği hay­vanları kurban ettiklerinde Allah'ın ismini zikretsinler.]

[Her ümmet için kurban mahalli teayyün edince ma'budunuz birdir. Binaenaleyh; ancak o Ma'buda inkiyad edin.]

Yani; biz her ehl-i din için kurban kesilecek ve haccedilecek bir mahal halk ettik ki onlar merzuk oldukları behayimi kurban kestiklerinde Allah'ın ismini o kurban üzerine zikretsinler ve her ümmet ve ehl-i îman için kurbanla tekarrüb etmeyi vezaif-i dîni-yeden kılınca sizin cümlenizin ma'budunuz birdir. Şu halde ancak o ma'buda inkiyad etmek üzerinize Vaciptir. Binaenaleyh; kurban­larınızın üzerine ma'budunuzun ismini zikretmeniz lâzımdır. Çün­kü; Allah'ın gayrinin ismini zikretmek şirkolduğu gibi gayrin is­mi zikrolunan kurban rızaya muhalif olmakla yenmesi caiz olma­yan bir leş olacağı cihetle dünyevî ve uhrevî intifa'; ancak Al­lah'ın ismini zikir ve Allah'a inkiyad etmenize bağlıdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tekâlifin cemiisinde Allah'a in­kiyad edip tekâlifi edada asla şirkin ve İhlasın hilafı bir şeyin şa­ibesi olmamak ehem olduğuna işaret için hasre delâlet eden tak­dimle buyurmuştur. Çünkü; nun mukad­dem olması hasra delâlet ettiği gibi da kemâl-i inkiya-

dın lüzumuna delâlet eder. Binaenaleyh; her ibadetinde abdin teveccüh-ü tâmmı ancak Rabbisine olduğu gibi kurbanla tekarrübde dahi teveccühü ancak Rabbisine olmak ve gayre olmamak lâzım olduğuna delâlet eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile mensğk ile murad; mahall-i kurban ve ibadet manasınadır. Her ümmet için ibadet mahalli halketmekten maksad; ma'budu tezekkür etmek olduğuna işaret için ibadet mahalli halketmesini Allah'ın ismini zikretmelerıyle ta'lıl etmiştir. Kurbanın koyun, deve ve sığırdan olması vacip olduğu­na işaret için en'âm zikrolunmuştur.[25]

 

Vacip Tealâ kullarının zat-i ülûhiyetine teslimiyet-i kâmileleri lâzım olduğunu beyandan sonra teslimiyete lâzım gelen tevazuun faydasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Tebşir et, mütevazı',"muti' ve münkad olan şol kim­seleri ki Allah'ın ismi zikrolunduğunâa onların kalbleri Allah'ın gazabından korkar ve bu korkularına mükâfat olarak büyük se-vabla onları müjdele ki mesrur olsunlar.]

[Ve'.gol kimseleri dahi tebşir et ki onlar kendilerine hastalık ve fukaralık gibi isabet eden mesaibe sabrederler.]

[Namazlarını şeraitine, sünnetlerine ve âdabına riayet ederek evkaat-ı mahsusasında ikame eden kimseleri büyük sevabla tebşir

et.] Zira; onlar her gün vaktini fevtetmeksizin mükellef oldukları namazı yerine getirdiklerinden sevabla tebşire lâyıktırlar.

[Ve bizim kendilerini merzuk ettiğimiz rızıktan fukara ve zu-afadan muhtaç olanlara infak eden kimseleri mesûbat-ı uzma ile tebşir et.] Zira; onlar kendilerine mahsus olan rızıklarmın bir kıs­mını rıza-yı İlâhî için muhtaç olanlara vermekle fukarayı mesrur etmelerine mükâfat olarak tebşiratla    mesrur olmaya müstehaktırlar.

Yani; mütevazı' ve muti' olanları Habibim! Sen büyük sevabla tebşir et. Zira; onlar şol kimseler ki Allah'ın ismi zikrolunduğunda Allah'ın kahrından kalbleri korkar ve tüyleri ürperir. Çünkü; on­lar Allah'ın asilerden intikam almaya kaadir olduğunu bilirler. Ve şol kimseler sevabla tebşire şayandırlar ki onlar kendilerine isabet eden belâya sabırla mükellef oldukları namazı ikame eder ve mer-zuk oldukları rızıklarmdan muhtaç olanlara infak ve hayrata sarf ederler.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile muhbitin; korkuyla beraber tevazu ve ihlâsla ibadete sa'yeden ve kalbi Al­lah'a mutmein olan kimselerdir. Çünkü ihbat ; tamamiyle Allah'a inkiyad etmektir. Tamamiyle inkiya d ise tevazu' ve hayre sa'y ve ihlâs üzere ibadet etmek ve Allah'ın, lüt-funa kalbi mutmein bulunmakla olacağı cihetle muhbit an­cak şu sıfatlar kendisinde bulunan kimsedir. Allah'ın korkusu; in­sanda iki şey hasıl eder:

Birincisi;   Mekruhata ve mesaibe sabretmektir. İkincisi;   İbadettir ki o da ya bedenle olur: namaz gibi. Yahut malla olur: fukaraya infak ve hayrata sarfetmek gibi. Ce-nab-ı Hak bu âyette bunların her cümlesini cem'eylemiştir. Bina­enaleyh; sevabla tebşire lâyık olanların beş sıfatını zikretmiştir: Birincisi;   Tevazu',

İkincisi;   Allahü Tealâ zikrolunduğunda kalbi titreyib korkmak,

Üçüncüsü;   Belâya sabretmek, Dördüncüsü;   Namazını eda etmek, Beşincisi;   Malının bazısını fukaraya ve hayrata sar-fetmektir. İşte şu sıfatlar kendisinde bulunan kimselerin büyük derecelerle tebşire lâyık olduklarını Çenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.[26]

 

Vacip Tealâ kurbanla tekarrübün her ümmete meşru' olduğu gibi bu ümmete dahi meşru' olduğunu beyandan sonra hayvanat içinden kurban olmaya elyak olanları beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                      

[Develeri sizin için Allah'ın dinine alâmetler kıldık ki o de| velerde sizin için menafi'-i dînîye ve dünyeviye vardır.] Çünkü| dünyada sütünü içer, yağını yer, yününü elbise yapar giyer ve üze| rine yükünüzü yükletir, biner istediğiniz yere gidersiniz ve kur| ban keser âhir ette ecre nail olursunuz. Binaenaleyh; develerde si| zin için hayri kesîr vardır.                                                    

[Eğer siz o develeri kurban kesmek kasdederseniz ayağının biri bağlı ve üç ayağı üzerine kaaim olduğu halde o develer üzerine Allah'ın ismini zikredin ve kurban olmak üzere kesin.]

[O develeri kesip kaburgaları yani yanları üzerine yere yaj tınca o develerin etinden kendiniz yeyin ve kanaat edip zül ve suali ihtiyar etmeyen fakire ve ihtiyaç eseri sualr ihtiyar eden fakir<| it'am edin, kurbanınızın etinden yedirin ki bu cihetle dahî ecrci nail olasınız.]                                                                    

Beyzâvî'nin beyanı veçhile- devenin bedeni yani cismi büyüU olduğundan bedene denmiştir. Âyette bedenin cem% dir. Savaf ; Bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaim olarak ha^ lisan livechillâh kurban kesilen devedir. 2/am üzerine yatmaktır ki mevtinden kinayedir. Kaani ' ; kendi evinde oturup suale rağbet etmeyen fakirdir. Mu'ter ; dilen­ciliği ihtiyar eden fakirdir.                                                

Allahü Tealâ deveyi kurban etmeyi meşru' kıldığından deve^j nin kurban olması din-i İlâhînin alâmetlerinden olduğunu beyaî ettiği gibi kurbanlara ta'zim zat-ı ulûhiyetine delâlet eden ism-i zatîsine muzaf kılınarak    denilmiştir. Kurban üzerine zikrolunan isim  cümle-i   şerîfesidir.   Bu   âyette   kurban    etini   yemekle    emir; ibaha içindir. Fakirlerden  (kaani')  olan  (muter)  olandan, yani dilenciliği irtikâb etmeyen îrtikâb   edenden efdal olduğuna , işaret için kaani', mu'ter üzerine takdim olunmuştur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet:  [Develeri biz sizin için kurban oldukları cihetle Allah'ın alâmetleri kıldık. Zira develerde sizin için dünye­vî ve uhrevî çok hayır vardır. Develeri kurban kesmek murad et­tiğinizde o develerin bir ayağı bağlı üç ayağı üzerine kaaim olduk­ları halde siz tekbir ile Allah'ın ismini zikredin ve halisan livec-hillâh kesin, kesilib yanı üzerine yattığmda o develerin etinden kendiniz yeyin. Zira; etinden yemek sizin için mübahdır ve ken­diniz yediğiniz gibi kanaat eden fukaraya ve kanaat etmeyib di­lenci olan fukaraya dahî ifam edin] demektir.[27]

 

Vacip Tealâ devede olan hayr-i kesîri beyandan sonra devele­rin insana itaatleri ni'met olduğundan o hi'metin şükrünü eda lâ­zım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim size emrettiğimiz vechüzere kurbanınıza sizin şükret­meniz için biz size develeri muti1 kıldık ki, onlardan intifa1 edesi­niz ve bu intifamıza mukabil me'mûl ki şükredesiniz.] Çünkü; de­venin kuvvet ve metanetine karşı sizin kemâl-i za'fınızla beraber size itaat etmeleri sizin şükrünüzü icab eder ni'metlerdendir. Zi­ra; devede olan cesamete nazaran eğer yırtıcı hayvan gibi itaatsiz olmuş olsaydı insandan yüz kişi bir araya gelse itaat ettirmek mümkün olamayacağı ma'lûm bir hakikattir. Hâl böyleyken elli veya yüz devenin bir kişiye itaati ancak Cenab-ı Hakkın insanlara büyük bir lûtfunun eseridir.[28]

 

Vacip Tealâ kurbanların alâmat-ı dinden bulunduğunu ve kurban üzerine ism-i İlâhînin zikri vacip olup etinden yemek mu­bah ve her türlü fukaraya ifam etmek meşru' olduğunu beyandan sonra kurbandan maksad rıza-yı Barî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                             

[Kurbanların eti, kanı Allahü Tealâ'ya vasıl olmaz fakat siz­den sudur eden takva Allah'ın rızasına vasıl olur.]

[Kurban kesmenizi emir ve kesilmesinin keyfiyetini size ta'-rifimiz gibi kesmenizde kolaylık olsun için Allahü Tealâ develeri size itaatli kıldı ki Allah'ın sizi hidayette kılıp ve imana irşad et­tiğine binaen Allahü Tealâ'ya tekbirle ta'zim edesiniz. Habibim! Allah'ı görmüş gibi erbab-ı ihsanı sen tebşir et.]

Yani; Allahü Tealâ'ya mücerred kurbanın eti ve kanı vasıl ol­maz. Zira? Allahü Tealâ etlerin vusulünden ve o etlerle intifa' et­mekten münezzehdir ve lâkin Allahü Tealâ'ya ibadete devam ve livechillâh kurbanla tekarrüb ve muharremattan kaçmmakdan iba­ret olan tekvanız vasıl olur. Zira; ind-i ülûhiyetinde kabul olunan bunlardır, yoksa aynı et ve kan maksad-ı aslî değildir. Maksad aslî; rızaya muvafık ameldir. İşte Ailahü Tealâ ahkâ­mını beyan ve kurbanlarınızı kesmenin usulünü size ta'rif ettiği gibi sizin tekbirle zat-ı ulûhiyetine ta'zim ve başkalarının kaadir olamadığı şeylere Allah'ın kaadir olduğunu bilmeniz için o deve­leri kemâl-i cesamet ve kuvvetleriyle beraber size itaatli kıldı ki Allah'ın hidayetine teşekkür edesiniz. Habibim! Tebşir et şol kimseleri ki onlar ibadetlerine dikkat ve i'tina ile eda ve fukara gü­ruhuna ifam etmekle ihsan ederler ve Rablerine ta'zimde asla ku­sur etmezler. Binaenaleyh; bütün ibadetlerini Rablerini görmüş gibi eda ettiklerinden ecr-i azimle tebşirata müstehaklardır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet âdet-i cahili-yeyi red ve ibtâl için nazil olmuştur. Çünkü;, zamân-ı cahiliyede kurbanlarının kanlarını putlarına ve Kâ'be'nin duvarına sürmekle tekarrüb kasdederler ve kurbandan maksad «etini fukaraya ver­mek ve kanını Kâ'be'ye sürmekten ibarettir» demekle Kâ'be'nin duvarlarını telvis ve şu ef'âi-i kabîhalanm ibadet sayarlardı. Ce-nab-ı Hak kurbandan maksadın etiyle kanı olmadığını beyanla on­ların i'tikadlarını reddetmiş ve kurbandan maksadın emr-i İlâhîyi yerine getirmek olduğunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa; insanın intifaı ancak ameliyle olup kurban yapmış ol­duğu hayvanın etiyle ve kanıyle olmadığı ve Allahü Tealâ ecsa-mın vusulünden münezzeh olup kurbanla emirden maksad; ancak abdin emr-i ilâhîye imtisale sa'yeylemesi ve tekâlif-i İlâhîyeden , matlub ise kulun o teklife lâyikiyle ta'zim etmesi olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip Tealâ ef'âl-i haccı, kurbanları ve kurbanda olan me-nafi'-i diniyye ve dünyeviyyeyi beyandan sonra bu gibi büyük fay­daları iktisab etmek yolların emin olmasına mütevakkıf olup kâ­firlerin müdahaleleri suretinde emn-i tarik olamayacağına binaen ehl-i imanın kalblejine arız olan korkularını izale etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Teaîâ   mü'minlerden kâfirlerin   serlerini ziyadesiyle defeder.]

[Zira; Allahü Tealâ emanete hıyanet ve küfran-ı ni'met eden­lerin hiç birine muhabbet etmez.]

Yani; ehl-i iman müşriklerin adavetlerinden ve yollarına mü­dahale edeceklerinden korkmasınlar. Zira; kullarının cümle işle­rine ve hallerine muttali' olan Allahü Tealâ kâfirlerin serlerini Allah'a ve Resulüne iman eden mü'minlerden şiddetle defeder. Binaenaleyh; haccetmek isteyen ehl-i îman kâfirlerin şerlerinden telâş etmesinler. Çünkü; Allahü Tealâ emanete hiyanet ye tekâ- 3 lif-i İlâhîyeyi kabulden imtina' ve hiyanetini izharla ni'met-i İlâ-; hiyeye küfreden her kâfiri sevmez. Şu halde sevdiği mü'minlerij . sevmediği müşriklerin şerlerinden, fitne ve fesadlarmdan hıfzede-; ceğini Cenab-ı Hak kullarına bu âyetle vaadettiği gibi ehl-i ima-'; nın müşriklere galebe edeceklerini dahî tebşir; etmiştir.             

Kâfirler Allah'ı ikrar ettikleri halde-ibadetlerini gayre- yap-malariyle büyük hiyanette bulunduklarına işaret için hain olduk-* lan mübalâğa siğasiyle beyan olunduğu gibi Allah'ın büyük ni'-j metlerine müstağrak oldukları halde, şükrünü eda etmeyip cina-* yet-i azimede bulunduklarına işaret için siğa-i emi-mesi de mübalağa suretiyle varid olmuştur ki küfürde İsrar ve zU yade hain oldukları tasrih olunmuştur.                 

Her ne zaman müşrikler mü'minleri ızrar kasdederlerse Ce­nab-ı Hak onların şerrini defedeceğine işaret için tekerrüre ve is­timrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatındandır.[30]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mü'minlere ezaları teşeddüd edince m| kateleye izin verdiğini beyan etmek üzere :

buyuruyor. [Zulmolunmalan sebebiyle mukatele olunan   mü'minlere taraf-ı İlâhîden kıtale izin verildi. Halbuki Allahü Tealâ onların yar­dımlarına elbette kaadirdir.]

Yani; kâfirlerden vaki' olan envâı eza ve zulümle mazlum olan mü'minlere zalim olan kâfirlerle mukateleye taraf-ı İlâhîden ruh­sat verildi. Halbuki Allahü Tealâ mü'minlere yardım etmeye kaa­dirdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın nusretini celbe vesile olan esbab-i maddiyeye ve âlât-ı harbiyeye ve esbab-ı ma'neviye olan ibadete tevessül eden ehl-i iman nusret-i îlâhîyeye mazhar olacak­lardır.

Kazî'riin, Hâzin'in ve Ni'metullah Efendinin beyanlarına na­zaran bu âyet; ashab-ı Resûlullah hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah'ın hicretinden evvel Mekke müşrikleri ehl-i îmana çok eza ve zulmetmişler ve hatta dövüp yaralamak gibi zulümlere de cesaret eylemişlerdi. Mazlum olan ashab, Resûlullah'a şikâyet ede­rek kıtale izin isterler. Fakat Resûlullah henüz kıtale izin gelme­diğini ve izn-i İlâhînin    vüruduna kadar    sabretmelerini tavsiye ederdi. Bu minval üzere kâfirlerin zulümleri arttı ve mü'minlerin feryadı tezayüd etti. Hatta kıtalden men' hakkında yetmiş küsur âyet nazil oldu ve Resûlullah'ın hicreti vuku' buldu ve ehl-i imana kuvvet geldi, Medine ehaîisi zahîr oldu. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetle kıtale izin verdi. Bu izin; mukatele etmek üzere hücum edenlere müdafaaya ruhsattan ibarettir, yoksa kıtale mübaşeretle emir değildir. Müdafaaya ruhsatla beraber Vacip Tealâ mü'minlere nusretini de vaadetti. Kıtal hakkında ilk nazil olan âyetin bu âyet olduğu mervidir. Kıtalin meşruiyetine sebeb, ehl-i îmanın mazlum olmaları ve zulmün ref'i vacip olmasıdır. Cenab-ı Hakkın maz­lumlara iane edeceğini vaadetmesi mazluma nusret edeceğine de-lil-i kavidir.

Nimetullah Efendinin beyanına nazaran bu âyet, kıtali men' hakkında nazil olan âyetleri neshetmiş, zulm ü teaddî suretiyle üzerlerine gelenlere karşı müdafaaya ehl-i iman me'zun kılınmış­lardır.[31]

 

Vacip Tealâ mazlum olan mü'minlerin kıtale me'zun olduklannı beyandan sonra fatde me'zun yan etmek üzere buyuruyor

[Kw «emleke olanların kimler olduğunu belanlar sol kimseler ki, onlar bigayr-ı hakkın  ^Z. Halbuki onla™ memleketlerinden demelerini düşmanlan haklabur ederek diya gurbete düşürdüler.

[Eğer nâsın bazısını bazısiyle Allahü Tealâ def etmemiş ol­saydı ruhbanların İbadethaneleri olan savmaaları ve Nasara'nın ki­liseleri ve Yehûd'un namaz mahalleri ve ehl-i İslâmın mescidleri yıkılır harab olurdu. O mescidler ki onlarda Allahü Tealâ'mn ismi çok zikrolumır.]

Yani; Allahü Tealâ evliyasına elbette nusret eder. Zira; Al­lah'ın velileri şol kimseler ki onlar vatanlarından ve kendi evlerin­den bigayr-i hakkın zulümle çıkarıldılar. Halbuki onların beldele­rinden çıkarılmalarına sebep; illâ kelime-i Tevhidle îmanlarını iz­har ederek «Rabbimiz Allahü Tealâ'dır» demeleridir. Çünkü; on­ların, düşmanları nazarında kusurları, kelime-i tevhidi tekellüm­leridir. Kelime-i Tevhid ise onların ihracını icab etmek şöyle dur­sun belki beldelerinde tekarrurlarmı icab ederdi. Zira îman; ta'-zim ve tevkire vesiledir, yoksa tahkire vesile değildir ve eğer Al­lahü Tealâ nâsın bazısını bazısına musallat ederek şerri def etme­miş ve dostlarını düşmanlarına musallat kılmamış olsaydı Ismul lah çok zikrolunan ibadethaneler yıkılır harab olurdu. Zira; müş

rikler, sair mütedeyyin milletleri istilâ etmek suretiyle Nasara'nm kiliselerini ve Yehûd'un namaz kıldıkları mahallerini ve Mü'min-lerin mescidlerini tahrib eder bir şey bırakmazlardı ve lâkin Al­lah'ın kullarına merhameti icabı bazısını diğeriyle defeder. Bina­enaleyh; âlemde zulüm taammüm ve temadi etmez ve bazı millette bazı zaman vuku' bulan zulme karşı diğerini halkeder ve mazlum-' lan zalimlerin elinden kurtarır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna" nazaran    âyetin manâsı şöyledir : [Eğer Allahü Tealâ nâsın bazısı ile bazısını def etmemiş olsaydı her nebinin zamanında a'danm tesallutiyle ibadet mahal­leri hep yıkılırdı.    Meselâ Hazret-i Musa zamanında kiliseler ve Hazret-i İsa zamanında bialar ve savmaalar ve Hazret-i Muham-med (S.A.) zamanında mescidler harab olurdu. Kilise ve binanın zamanları mukaddem olduğundan ümmet-i Muhammed'e mahsus olan mescidler üzerine takdim olunmuştur.]

Savâmi ; Savmaanın cem'tdir. Savmaa ; sahra­larda ve dağlarda ruhbanların ittihaz ettikleri ibadethaneleridir. Bîa ; Beldelerde Nasara'ya mahsus olan kiliselerdir. SaIevat;   Yahudilere mahssu olan havralardır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın nâsm bazısiyle bazısını defetmesi; ehl-i dini müşriklere musallat kılmakla olduğu gibi mü'minlere mukateleye izin ve nebilerine    nusret vermekle dahî olur. Yahut mücahidler ve gaziler sebebiyle harbe gitmeyen­leri ve kendi makbul olan kulları sebebiyle kötüleri, âbidler sebe­biyle fasıkları ve ahiler sebebiyle bahilleri    şerar-ı nâsın şer ve fitnelerinden muhafaza etmek suretiyle olduğu (İbn-i Abbas) haz­retlerinden mervidir.  (İbn-i Ömer) hazretleri Resûlullah'ın «Bir mü'min-i salih sebebiyle Cenab-ı Hakkın, bir çok kimseleri bir ta­kım belâdan muhafaza eder» buyurup bu âyeti okuduğunu rivayet etmiş ve bu rivayet (İbn-i Abbas) hazretlerinin âyetin manâsında vaki' olan beyanını te'yid eylemiştir.[32]

 

[Zat-i Ulûhiyetime yemin edcıim ki, Allahü Tealâ elbette di­nine ve Resulüne yardım edenlere yardım eder. Zira; Allahü Tealâ düşmanlarından intikam almaya kaadir ve cümle âlem üzerine ga­liptir.]

Yani; İ'lâ-yı kelimetullah için mücahede ve emirlerine lâyı-kiyle imtisal ve nehyettiği şeylerden tamamiyle içtinab etmek su­retiyle dinine nusret edenlere Allahü Tealâ elbette nusret eder. Çünkü; Allahü Tealâ nusret etmek murad ettiği kullarına nusret etmeye kaadirdir ve nusretten men'edecek kimse yoktur.

Beyzâvfnin beyanı, veçhile Allahü Tealâ ashab-ı Resulullah'ı müşrikler üzerine musallat, Acem'in ve Kayser'in memleketlerine varis kılmakla şu âyette vaki' olan va'dini incaz buyurmuştur. Çünkü ashab-ı Resulullah âleme din-i İslâmı neşretmek ve tevhid-i Bârîyi ikrara herkesi da'vet eylemek ve ahkâm-ı şeriata tamamiyle temessük etmek suretiyle din-i İlâhîye nusret ettiklerinden Ce-nab-ı Hak 5 onlardan nusretini esirgememiş ve ilâ yevmilkıyam din-i İlâhîye nusret edeceğini suret-i kafiyede beyan etmiştir ve kıyamet gününe kadar dinine yardım edenler bulundukça nusre-tinin müstemirren   devam edeceğine işaret için istimrara delâlet

eden muzari' siğasiyle buyurmuştur. Binaenaleyh; din-i İlâhîye nusret etmeyenlere nusret-i İlâhîye olmayacağına dahi âyet delâlet eder.[33]

 

Vacip Tealâ dinine yardım edenlere nusret edeceğini beyanan sonra din-i İlâhîye   nusret edenlerin   hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                     .

[Allah'ın dinine yardım edenler şol kimseler ki eğer onları biz arz üzerinde tekarrur ettirsek ve arzın tasarrufunu müyesser kılsak onlar namazlarını eda eder, zekâtlarını verir ve ebna-yı cin­sine ma'rufatla emir ve menhî olan münkerattan nehyederler. Hal­buki bilûmum işlerin akıbeti Allah'a mahsustur.] Zira; kuldan sa­dır olan iş zahirde o kuldan sudur etmişse de hakikatte Halikı Hak Celle ve Aladır. Binaenaleyh; herkesin mülkü zail olur, lâkin Ce-nab-ı Hakkın mülkü zail olmaz.

Yani; şol kimseler ki onlara biz arz üzerinde kudret versek ve müşrikleri kahr ü tedmir ederek galebeyle memleketlerinden çıkarsalar yine Allah'a itaat eder müşrikler gibi tuğyan etmezler. Binaenaleyh; üzerlerine farzolan namazı cemi' a'zalarıyla beraber bizim canib-i ma'nevimize teveccüh eder ve kibir gibi evsaf-ı ze-mimeden nefislerini tathir ederek kemal-i tevazu'la secdeye ka­panırlar ve yanlız ibadet-i bedeniyeyle de iktifa etmezler, belki mallarından fukaranın hakkı olan zekâtı eda ederler ve himmet­lerini ancak kendi nefislerini ıslâha hasredip yalnız şahıslanyle meşgul olmaz, belki ebna-yı cinslerini ıslâha dahî sa'y ederler. Bi­naenaleyh; ukalânın tahsin ettiği ma'rufatla emreder ve tab'an fe= na olan. münkerattan nehyile sair insanların noksanlarını ikmale çalışırlar. Halbuki herkesin her işlerinin akıbeti Allahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; her şeyin Halikı odur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i Celile bigayr-i hakkın memleketlerinden çıkarılan muhacirin-i kirama mahsus ve onları medhiçin varid olmuştur. Kendilerine saltanat verilip şu âyette beyan olunan ahkânı-ı erbaayı tamamiyle icra eden; dört halife olduğu cihetle bu âyet hulefa-yı erbaanm imametlerine delâlet eder. Çünkü bu âyette beyan olunan ahkâm; lâyikiyle ve tamamen onların zamanlarında icra olunmuş ve bu fazilet onlara müyesser kılınmıştır. Zira; muhacirin ve ensar ve sair hulefadan bu ahkâmı tamamiyle icra etmek faziletine nail olan hulefa-yı erbaadan baş­ka olmamıştır. Binaenaleyh; enlr-i bü'ma'ruf ve nehy-i anilmün-î<eri lâyikiyle icraya ancak hulefa-yı raşidin hazerâtı muvaffak olabilmiş ve memalik-i İslâmiye suret-i seriada onların zamanla­rında tevessü' etmiştir. Çünkü; din-i İlâhîye nusretleri Allah'ın nusretini celbederek tam manâsıyla şeriat tealî etmiş, ulûm u ma­arif ileri gitmiştir. Ancak her zamanda mümkün olduğu kadar emr-i büma'ruf ile meşgul olanlar bulunur fakat tamamı icra olun­maz.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ehl-i İslâmı bigayr-i hakkın memleket­lerinden çıkardıklarını ve mü'minlsre mukateleye izin verdiğini ve dinine yardım edenlere nusret edeceğini ve din-i İlâhîye nusret edenlerin ikame-i salât, eda-yı zekât ve emr-i bilma'ruf ve nehy-i anilmünkerle meşgul olduklarını beyandan sonra Resûlullah'ı tek­zip edenlerin tekzipleri yeni bir âdet olmayıp eskiden beri câri olan bir âdet olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.                                                           

[Habibim! Eğer müşrikler seni tekzip ederlerse sen mahzun olma. Zira; senin ümmetinden evvel Nuh (A.S.) m kavmi, Âd ve Semud kavmi kendilerini irşad için gönderilen Resullerini ve ib­rahim (A.S.) m kavmi İbrahim'i ve Lût (A.S.) m kavmi Lût'u ve eshab-ı Medyen Şuayb (A.S.) mı tekzib ettiler.]

[Ve bilhassa   büyük ve açık mucizelere    mâlik olan .) Fir'avn ve kavmi tarafından tekzip olundu.]

[Bu kavimlerin Resullerini tekzip etmeleri üzerine kâfirlere ben mühlet verdim ve ukubetlerim te'hir ettim ki istidracları zi­yade olsun.]

[Bu mühletten sonra ben onları envâı ukubetle muahaze ettim je, her birini ayrı ayrı belâlarla mübtelâ kıldım.]

[Biz onları azapla muahaze edince onların ef'alini inkârımız nasıl oldu?] Ve işlerini inkârımız onların helaklerine sebeb olmadı mı? Ve inkârımızın eseri zuhur etmedi mi? Ve Resullerini tekzip­leri onların ni'metlerinin nikmete ve rahatlarının mihnete ve kes­retlerinin kıllete ve hayatlarının mevte ve imaretlerinin harabiye-te tebeddülüne sebeb olmadı mı? Ve Resullerimize vaadimizi îfâ etmedik mi? Habibim! Rusul-ü kiram biraderlerine vaadimizi îfâ edip düşmanlarını kahrettiğimiz gibi sana da va'dimizi îfâ ve düş­manlarını kahredeceğiz. Binaenaleyh; sabra mülâzemet etmelisin. Çünkü; düşmanlarına mühlet ve müsaade elbette bir hikmete mebniclir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hazret-i Musa'yı tekzip eden ken­di kavmi olan Benî İsrail olmayıp kıbtüer olduğuna işaret için Hazret-i Musa'yı tekzipte kavim lâfzı varid olmamış ve Hazret-i Musa'nın mu'cizesi pek açık olduğundan onun tekzibinin gayet esna' olduğuna işaret için onu tekzip ayrıca zikrolunmuştur.

Kâfirlerin küfürlerini tasrihle zem ziyade olsun için ism-i za­mir makamında ism-i zahir olarak varid olduğu Ebussuud Efendinin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; yerine denilse olurdu fakat küfürle zemmolunmazdı.[35]

 

Vacip Tealâ bir takım geçmiş milletleri resullerini tekzipleri sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra ihlâklerinin keyfiyetini jeyan etmek üzere buyuruyor.

[Çok karyeler zâlim oldukları halde biz o karye ahalisini ih­lâk ettik. Binaenaleyh; el'an o karyelerin duvarları üzerine dam­ları düşmüş ve kuyuları muattal olup su çekilmez ve çok köşkleri kireçle yapılmış ebniyeleri mevcud ve lâkin ehli olmadığından için­de ikamet eden bulunmaz ve harap bir halde görülür.]

İ Yani; zalim oldukları için çok karyeleri ihlâk ettik[ Hatta o

karyelerin damları duvarları üzerine ve tekrar duyarları damları üzerine yıkılmıştır ve ahalisinin helâkiyle çok kuyularını su çe­kilmez muattal bir halde kıldık. Binaenaleyh; suyunu çeken ve intifa* eden bulunmaz ve kireçle yapılmış çok saraylar ve köşkle­rin sahipleri helak olduğundan harap bir halde kalmıştır.

Tefsir-i' Hâzin'de ve Kazî'de beyan olunduğuna nazaran bi'r-i muattal ve kasr-ı Meşid ; Yemen'de Hadramût dvarlanndadır. Çünkü; onlar resullerine îman etmeyip eza ettiklerinden Allahü Tealâ ihlâkle karyelerini harap, evlerini ıssız, kuyularını şenliksiz bırakmıştır. Fakat esah olan âyet; gazab-ı İlâhî ile helak olan umum beldelere ve harabelere şamil olup bir beldeye ve harabeye tahsise hacet yoktur. Zira; ahalisi zalim olan her karyeyi Cenab-ı Hak harap ettiğinden âyetin masadaki binler­ce harabelere tesadüf edilir. Binaenaleyh; âyetin manâsını bu ha­rabelerden bazısına mahsustur demekte taksir vardır., yani düşmüş demektir. ( Arşın cem'idir.   Arş Uruş üzerine oturulacak kürsü manâsına ise de burada evlerin damlarıdır. istifadeden kesilmiş demektir. kireçle yapılmış köşk ve saray demek­tir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Zulmü kendine devam üzere âlet eden çok karyelerin ahalisini biz ihlâk ettik. Binaenaleyh; o karyelerin duvarları damları üzerine ve tekrar damları duvarları üzerine yıkılmış ve kuyuları istifadeden kalmış, köşkleri ve saray­ları insandan hâlî harap bir halde] demektir. İşte bu gibi belde­lerin harap olmasına sebep; ahalisinin zâlim olmaları olduğunu beyanla Cenab-ı Hak kullarını zulümden men'le bu gibi harebeler-den ibrete da'vet etmiştir.[36]

 

Vacip Tealâ zâlimlerin karyelerini ihlâk etmekle harabeleri­nin kaldığını beyandan sonra insanlar için o karyelerden ibret al­mak vazife olduğunu beyan ve ibret almayanları tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler şu ahvali inkâr ederler de yer yüzünde seyr ü sefer-etmediler mi ve seyr ü sefer edince onlar için vukuatı idrak ede­cek kalbleri veyahut o vukuatı işitecek kulakları olmadı mı? Hal­buki seyr ü sefer edip harabeleri idrak edecek kalbler ve işitecek kulaklar hasıl olmak lâzım idi.]

[Zira; hâl ü şan ve kıssa onların gözleri kör olmaz ve lâkin göğüslerinde olan kalbler i kör olur.]

Yani,   kâfirler   ludretullahı   inkâr   ederler de yer yüzünde seyr ü sefer etmezler mi? Onlar seyr ü sefer ederlerse bu gibi harabelerin vukuatını, nasıl harap olduğunu ve harap olmalarına se­bep ne olduğunu idrak edecek ve ibret alacak kalb hasıl olmalı idi. Eğer böyle bir kalb hâsıl olsaydı kudret-i İlâhîyeyi inkâr etmez­lerdi veyahut bu gibi harabelerin sahibleri ümem-i mâziyenin halle­rini işitecek ve resullerini tekzip edenlerin akibetlerinin ne oldu­ğunu duyacak kadar kulakları olur da onlardan ibret alırlardı. On­ların kıssaları gözleri görmekten kör değildir. Zira; gözleri görür ve lâkin sinelerinde olan kalbleri idrakten ve ibret almaktan kör oldu. Çünkü; kalpte ibret almaya salih idrak olmayınca gözüyle görmekte fayda olamaz. Binaenaleyh; mecnunlarla aklı olmayan hayvanlar da görürler, fakat idrak ve ibret olmadığı için görmek­ken hiç bir istifade edemezler. İşte vukuattan ibret almayan insan­lar, hayvanat mesabesinde gözleri görür ve lâkin kalbleri kördür.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile ibret maksadiyle seyr ü sefere insanları terğib için sevkolünmuştur. Çünkü; insan­lar alelekser seyr ü sefer ederler ve lâkin ibret maksatları olmaz. Binaenaleyh; seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret hâsıl olma­dığından Cenab-ı Hak seyr ü seferden maksad-ı aslî ibret olmak lâzım, olduğuna işaret için «onlar seyr ü sefer etmezler mi? Seyr ü sefer etseler de idrak edecek kalbler ve ümem-i salifenin ahvalini işitecek kulaKhâsıl olsa olmaz mı?» buyurmuştur ki «idrak edecek kalb ve işitecek kulak hâsıl olmayan seyr ü seferde matlub veçhile fayda yok» demektir. Şu halde ibretsiz seyr ü sefer edenlerin be-hayimin seyr ü seferinden farkı yoktur. Çünkü; «ibret almayan insanlar seyr ü sefer ettikleri halde seyr ü sefer etmediler mi? Eğer seyr ü sefer etselerdi idrak edecek kalbler ve işitecek kulak­lar hasıl olur da ibret alırlardı» demek mevcud olan seyr ü sefer­lerini yok menziline indirmektir. Zira; bir işten maksad neyse hü­küm ona göredir. Seyr ü seferden maksad-ı aslî olan ibret olma­yınca seyr ü sefer de yok demektir. İnsanın kalbi sadrında olduğu halde kalbî zikirden sonra sadrı zikir; te'kid içindir.

Hulâsa; seyr ü seferinde insanın ibret alması ve kalbiyle akı­beti düşünmesi ve harap olan karyelerin harap olmalarının sebe­bini tefekkür etmesi ve evvel geçen milletlerin hallerini işitmesi ve onlardan ibret almaş: lâzım olduğu gibi ibret almayanların beha giden farkları olmadığı zira; onların gözledi görürse de kalb-lerJİA kör olduğu bu âyetten müstefad olan fev^id cümlesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ geçmiş milletlerin hâllerinden ibret almayanları tevbih ettikten sonra vahdaniyeti inkârda ısrarlarının neticesi ola­rak azabı isti'câl ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Onlar senin beyân ettiğin azâbl isti'câl ederler.]

[Halbuki Allahü Tealâ elbette va'dinde Halletmez.]  Binaen­aleyh; vaad-i İlâhî behemehal vuku' bulur.     

[Habibim! Rabbin Tealâ'nm indinde bir gün sizin saydığınız bin sene mikdarıthr.]                                      

Yani; Habibim! Senin, müşrikleri îman etmedikleri t'akdirde dünya'da ve âhiret'te azab-ı İlahîye duçar olacaklarını beyanla korkutman üzerine onlar senden alelacele azâbm gelmesini ister ve istihza suretiyle «haniya! Azap nerede kaldı? Gelecekse geliver­sin» derler. Halbuki Allah'ın azabı onlar üzerine elbette gelecek­tir.-Zira; küfrüzere ısrar ettikleri takdirde Allahü Tealâ onlar üze­rine azabı vaadetti ve va'd-i İlâhîde ise elbette hulfolmaz, yerini bulur. Şu kadarki vakt-i merhununu bekler ve bir müddet lihik-metin onlara müsaade eder. .Çünkü; Cenab-ı Hak halım ve sabûr-dur. Binaenaleyh; kullarına mühlet verir, ukubetlerini ta'cîl et­mez. Zira; Rabbin Tealâ'nm indinde bir gün sizin ta'dad ettiğiniz bin sene gibidir.                                            

İnsanlar indindeki bin senenin Cenab-ı Hakkın indinde bir gün gibi olduğunu beyan etmek; Vacip Tealâ'nm sabır ve teennisini ve âhirette Hakkı inkâr edenlerin azap günlerinin biri bu dünyanın bin senesine mukabil olduğunu beyan etmektir. Binaenaleyh; müş­rikler azabı isti'câl etmesinler, elbette olacak. Zira; Allahü Tealâ indinde bir günle bin sene müsavi demektir, şu halde aklı olan azabı isti'câl etmez. Zira; azâbm şiddeti ve sikleti sebebiyle bir gün bin seneye mukabildir ve Allahü Ukalâ her ne zaman isterse intikama kaadir olduğundan te'hiri ileHiiç Mmse azaptan kurtu­lamaz. Binaenaleyh; bir günü bin sene miktarı olan azabı isti'câl etmek hamakattan başka bir şey değildir.

Hulâsa; kâfirlerin Resûlullah'dan va'dolunan azâbm aceleten gelmesini istedikleri ve Allahü Tealâ'nm va'dinde hulfolmayıp el­bette azâbm geleceği ve Allahü Tealâ indinde bir gün insanların saydıkları bin sene mikdarmda olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[38]

 

Vacip Tealâ âsîlere vaadettiği azabın elbette vaki' olacağını ve azabı te'hir etmenin bilkülliye terkine sebep olmayacağını ve f| te'hirine mağrur glmamak lâzım olduğunu beyandan sonra azabı | bir müddet te'hir olunan çok Karyelerin helak olduğunu ve te'hir- | den bir fayda görülmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Çok karyelerin ahalisine zâlim oldukları halde ben mühlet verdim. Sonra o karyelerin ahalisini azapla ben muahaze ettim ye onları dünyada muahaze ettiğim gibi âhirette dahî onların merci­leri ancak hanadır, benden gayri gidecek merci'leri yoktur.]

Yani; bir çok karye ahalisine mühlet verdim. Halbuki onlar zulüm üzere devam ediyorlar ve azaplarının te'hirine mağrur olu­yorlardı. Bu mühletten sonra onlar için ind-i Ulûhiyetimizde hazırlanan azapla ben onları muahaze ve ihlâk ettim ki azaplarının te'hirinden fayda görmediler. İşte Habibim! Senin düşmanlarının azabım te'hir edersek de terketmez elbette azap ederiz. Binaen­aleyh; bu mühlete mağrur olmasınlar, bu dünyada küfre ve zulme devam ettikleri surette azapla helak olacakları gibi âhirette dahî merci'leri ancak benim huzur-u ma'nevimdir, başka müracaat ede­cek ve azaptan kurtaracak kimseleri yoktur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyet; küfürde ısrar ve zulme devam eden' kâfirleri tehdid ve azaplarının muhakkak olduğunu beyan için sevkolunmuş ve Allahü Tealâ'nm verdiği mühlete mağrur olmayıp o mühletten istifade etmek lâzım oldu­ğunu beyanla intibaha daVet etmiştir. Çünkü; zalim oldukları halde bir çok karye ahalisine mühlet verdiğini ve mühletten son­ra azapla muahaze ettiğini ve akıbet âhirette herkesin mercii Zat-ı Ulûhiyetin huzuru olduğunu beyan etmek; intibaha da'vetten baş­ka bir şey değildir.[39]

 

Vacip Teâlâ kâfirlerin azabı isti'câl ettiğini ve bir çok karye­lere mühlet verip akıbet ihlâk eylediğini beyandan sonra Resulü­ne inzara devam etmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen îmandan i'raz eden nâsa de ki «ey nâs! Ancak ben sizi azab-ı İlâhî ile korkutucuyum ve size doğru yolu beyan ve dünyevî ve uhrevî menfaatlerinize irşad eder açıktan bir münzi-rim» demekle onlara tebligatına devam et.] Ve da'vetineı icabet etmediklerinden me'yus olma, onların temerrüdlerinden nefsine fütur getirme. Binaenaleyh; azab-ı îlâhî ile onları korkutmaktan çekinme ki belki mütenassıh olurlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resûlullah nezir olduğu gibi beşîr dahî ise de âyette hitab müşriklere olduğundan yalnız Nezir oldugunu zikirle iktifa olunmuştur. -Çünkü; yukarıdan beri zikrolunan âyetler müşrikleri tehdid için sevkolunduğundan bu âyette nâsla murad; müşriklerdir ve müşriklerin şirklerine binaen inzara lâyık olan da onlardır.[40]

 

Vacip Tealâ Resulünün her halde inzare me'mur olduğunu beyandan sonra inzarm neticesinde hasıl olan ahvali beykn etmek üzere buyuruyor.                                                               

[Şol kimseler ki  onlar   Allah'a ve Resulüne îmanla beraber

amel-i salih işlediler.  Onlar için âhirette günahlarını mağfiret ve güzel rızık vardır.]

[Ve şol kimseler ki onlar bizim âyetlerimizi ibtâl etmek üze­re müzminleri âciz kılmağa sa'yederler. İşte onlar Cehennemin mülâzimleri ve ashablarıdır ki Cehennemden asla ayrılmazlar.]

Yani; Resulümüz kâfirleri inzara ve mü'minleri tebşire me'­mur olup vazife-i me'muriyetini ifâ edince şol kimseler ki Resu­lümüze îrhan ettiler ve yalnız îmanla iktifa etmeyip amel-i salih işlemekle îmanlarım tezyin ve îmanla amel-i salihi cem'etmekle beraber rusül-ü kiramın lisanları üzere tebliğ olunan ahkâmı ka­bul ettiler. Onlar için günahlarını mağfiret ve amellerine mükâfat olarak güzel rızık vardır ve şol kimseler ki onlar ehl-i îmana mü­sabaka edercesine âciz kılmak üzere bizim âyetlerimizi iptale sa'-yettiler. İşte onlar Cehennemin sahibleri ve müdavimleridir. Çün-.kü; bunlar îman edenlerin önüne geçip onları âciz kılmağa ve. ken­dileri kabul etmedikleri gibi mü'minleri de kabul ettirmemeye ça­lıştıklarından istihkakları ancak Cehennemdir.

Bu âyette amel-i salih; vacibi edaya ve haramı terke şamildir. Binaenaleyh; günahlarının mağfiret olunmasına ve güzel rızka müstehak olanlar bilûmum vâcibatı eda ile muharre-matı terkedenlerdir ve âhiret rızkının kisbe muhtaç olmayarak çok olup asla zarar şaibesi olmadığı gibi tükenmek korkusu da olma­dığından Cenab-ı Hak âhiretin rızkını Kerem ile tavsif etmiştir. Zira; dünya ni'metleri bunun aksinedir. Binaenaleyh; keremle tav­sifi değmez.

Hulâsa; îman ve amel-i salihin rızk-ı kerime nail olmaya ve günahların mağfiret olunmasına sebep olduğu ve âyetleri ibtâl için mü'minlere mukabele ederek âciz kılmaya sa'yedenlerin Cehennem ashabı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[41]

 

Vâcip Tealâ Resulünün kâfirleri inzara me'mur olduğunu be­yandan sonra rusül-ü kiramın cümlesinin emr-i tebliğde müsavi olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Senden evvel biz hiç bir resul ve nebi gönderme­dik, illâ o resul veya nebi ümmeti hakkında bir şey arzu ettiğinde şeytan o nebinin ümniyesi hakkında vesvese suretiyle ortaya bir şey attı ve halkın zihnini iğfale ve o nebiye tebaiyyetten tenfire çalıştı.]

[Şeytanm nâsı iğfal etmek için ortaya atmış olduğu eracîfi Al-lahü Teaîâ ortadan kaldırır, sonra kendi âyetlerini tahkim ve nâs arasında şeriat olmak üzere onu ibka ve takrir eder.] Binaenaleyh;

şeytanın ortaya attığı şüpheleri zail olur gider.

[Halbuki Allahü Tealâ kullarının hallerini bilir ve hikmetine muvafık olarak ahkâmını vaz'eder.]

Yani; Yâ Ekrem-er Rusül! Müşrikler tarafından vaki' olan eza­ya ve bazı lâyık olmayarak hakkında «sâhirdir» veya «şairdir» gibi neşrettikleri eracife mahzun olma.    Zira; bu gibi nalâyık halata ma'ruz kalmak sana mahsus bir âdet değildir. Çünkü; senden ev­vel enbiyadan bir nebi ve rusül-ü kiramdan hiç bir resul gönder­medik, ancak o nebi veya resul ümmeti hakkında Rabbisinden bir şey isteyip ve kalbinde bunu temenni ettiğinde derhal şeytan o nebinin istediği ümniyesi hakkında bir takım vesvese atar ve ya­lanlar neşreder ve tarik-ı Hakka sülük ve o resule ittiba' etmek isteyenleri tenfire çalışır, fakat şeytanm vesveseyle nâs beyninde neşrettikleri yalanları    Allahü Tealâ giderir ve kendi âyetlerini muhkem ve metin olarak yerleştirir. Binaenaleyh; şeytanın bu hu­susta sa'yi boşa gider. Zira; Allahü Tealâ kullarının hâllerini ve kaabiliyetlerini bilir ve onlar hakkında    işlediği ef'ali hikmetine muvafıktır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile nebî ile resul arasında fark oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; resulü zikirden sonra nebiyi zikretmek beyinlerinde fark olduğuna delildir. Eğer müsavat olsa ayrı zikretmekte bir fayda olmazdı. Binaenaleyh resul; ehass, nebî; eamdır. Zira resul; yeni şeriat sahibi olur, amma ne-bîde yeni şeriat sahibi olmak lâzım değil belki kendinden evvel ge­çen resulün şeriatını tebliğe me'murdur.

Bû âyetin sebeb-i nüzulünde müfessirm beyninde bir çok ri­vayet varsa da bunlardan oldukça hatadan salim addolunanı; güya Resulullah müşriklerin ezalarından mükedder ve dilgîr olduğu bir zamanda kalb-i nebevilerine Cenab-ı Hakkın müşriklere îman ve tevfik etmesini ve onlardan gazablarını tahfif edecek bazı âyet in­zal olunması gelmiş ve o sırada sûresi nazil olmuş ve Resulullah da kıraete başlayarak  âyetini okuyunca müşrikler Kur'an'da (Lat) ve (Uzza) gibi meşhur putlarının ismi zikrolunduğunu işittikleri zaman Kâ'be'nin etrafında bulunan müşrikler Resulullah tarafına teveccüh ederler ve Resûlullah da âyetin ahirinde tevekkuf ettiği sırada şeytan savt-ı bâlâ ile cümlelerini ortaya atar ve müşriklerin kulağına bunu koyar ve nâsm gürültüsü arasmda bu kelâmın nereden geldiğini kimse bil­mez. Müşrikler Resûlullah okudu zanneder ve mesrur olurlar. Hatta sûre'nin âhirinde secde âyeti okununca Resûlullah ile bera­ber müşrikler de secde ederler. Hemen zaman geçmeksizin Cibril-i Emin şeytanın bu kelimâtı ilka ettiğini haber verir. Resûlullah mahzun olur. İşte Resûluliah'm hüznünü izale için bu âyetin nazil olduğu mervi ise de bu rivayet ve (Garanik) hakkındaki diğer ri­vayetler kat'iyyen yalandır ve bazı zındıklar tarafından tasni' olunmuş şeylerdir. Zira; enbiya-yı izam şeytanın bu gibi tesallu-tundan masun oldukları gibi şeytan da bu gibi ilkaattan memnu'-dur. Çünkü; Kur'an'a şeytanın böyle elfaz karıştırması aklen mu­haldir. Zira; Resûlullah putları ortadan kaldırmak için ba'solun-duğu halde nasıl olur ki Kur'an'ın âyetleri arasında şeytan tara­fından ilkaat olsun ve Resûluliah'm nefyine meb'us olduğu bir şey isbat olunsun. Bunu akıl tecviz eder mi ve eğer şeytan bu gibi şeylere kaadir olsa kelârri-ı Nebeviye emniyet olur mu ve şeriat tekarrür eder mi ve her okunan âyetler arasında şeytanın ilka et­tiği ba'zı şey olmak ihtimali olmaz mı ve bu ihtimal ile şeriata em­niyet olunur mu ve Cenab-ı Hak Kur'an'ı her türlü telbisattan hıf­zedeceğini suret-i katiyede beyan etmedi mi? Şu halde nasıl olu­yor ki böyle bir vak'anın vukuu tasavvur olunabilir. Bu gibi tel-bisatm- vukuunu tasavvur, şeriata ve şeriatın sahibine iftiradan başka bir şey olamaz. Amma âyetin manâsına gelince: Eveti En­biya da beşerdir, ümmeti hakkında bir çok şeyler düşünürler ve husulünü arzu ederler. îşte o arzularına gerek insin ve gerek cin-nin şeytanları bir çok hîle ve desiseyle o resulün arzu ettiği şeyin husul bulmamasına çalışırlar ve bir. takım yalanlar neşrederler. Meselâ Resûlullah herkes kendinin sözünü dinleyip doğru olduğu­na inanıp irşad olunmalarını arzu eder. İşte Resûluliah'm bu arzu ve ümniyesine karşı bir takına şeytanlar yalan söyleyerek «sihre-der» ve «kehanet yapar» gibi ilkaatta bulunmuşlar ve bir çok kim­selerin îmanlarına da mani' olmuşlardı.    Binaenaleyh; bu ahvâl; her nebinin ümmetinde dahî cari olduğunu beyanla Cenab-ı Hak Resulünü tesliye etmiştir ve âyetin sibakı ki, bundan evvel geçen âyetler de bu manâyı te'yid etmektedir. Zira Resûluliah'm nezir olduğunu beyan; müşrikleri inzar sırasında tesadüf edeceği müş| kilâta sabretmesini tavsiyeyi icab ettiğinden Cenab-ı Hak enbi? ya-yı sabıkanın cümlesinin bu gibi ezalara ma'ruz kaldıklarını be­yanla Resulünü tesliye buyurmuştur. Velhasıl (Garanik) kıssası zındıkların tasniidir, esası yoktur. Çünkü; eğer aslı olsaydı kütüb-ü sitteden birinde bunun hakkında elbette bir rivayet mevcud olur­du. Halbuki Sıhahda böyle bir rivayet olmadığı gibi Kazı Bey-zâvî, Kazı îyaz, Hâzin ve Buhârî gibi efazıl-ı ümmet de hepsi bir­den bu kıssayı rededdiyorlar.[42]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın din-i hakkı tebliğ hususunda düşündüklerine şeytanın hariçte nâsa vesveseyle şüphe. ilka etti­ğini beyandan sonra bu gibi vesvese likasından şeytanı men'etme­diğinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kalblerinde şek ve nifak hastalığı olan ve Kur'-an kalblerine dahil olmayan katı kalb şahitlerine şeytanın ves­vese ettiği şeyi fitne kılmak için şeytana vesveseye müsaade et­miştir.]

[Halbuki zâlimler daima haktan uzak cidal, nifak içindedirler.]

[Ve Allahü Tealâ şeytanı vesvese ilkasmdan men'etmedi kendilerine ilim verilen kimseler Kur'an'm Rabbin Tealâ tarafın­dan hak olduğunu bilsinler de Kur'an'a iman etsinler ve kalbleri Kur'an'a muti ve mutmain olsun.]             

[Halbuki Allahü Tealâ doğru yola hidayette kılar şol kimse­leri ki onlar Allah'a ve Resulüne îman ettiler.]

Yani; Allahü Tealâ insanları iğfal etmekten ve vesvese ilka-siyle şübheye düşürmekten men'etmeye kaadirken şeytanı bu gibi iğfalâttan men'etmedi ki şeytanın iğfalini ve nâs arasına atmış olduğu şüpheyi şol kimselere fitne ve imtihan muamelesi kılsın ki onların kalblefinde nifak ve şek hastalığı vardır ve kalbleri katı olup hak sözü duymazlar. Çünkü; küfür ve nifak gibi hastalıklarla nefsine zulüm ve gayrileri ıdlâle çalışan zâlimler daima nifak ve haktan uzak ve şikak içindedirler. Binaenaleyh; onlar daima şey­tanın tuzağına tutulmuş ve envâı ma'siyetle nefislerini telvis etmiş bir takım rızâ-yı İlâhîden merdud kimselerdir. Çünkü; bu gibi kalb hastalığına mübtelâ ve kalbi katı olan kimseler hakkı kabule mey­letmediklerinden âdetleri daima hakka i'tiraz etmek ve fesad ka­rıştırmak ve\zuafa-yı nâsı iğfal etmekle zulmü i'tiyad etmiş kim-, selerdir ve zamanımızda mevcud olan münafıkların halleri de aynı hâldir ki ehl-i îmanın zihinlerini teşviş etmek ve i'tikadına zaaf verecek sözleri ortaya atmaktır.

Allahü Tealâ'nın şeytanı bir takım kullarını iğfal etmekten men'etmediğinin hikmeti; kalblerinde maraz-ı küfür ve nifak olup hakkı kabulden istinkâf edenlere ibtilâ olsun ve kendilerine min indillâh ilim verilen erbab-ı ilm ü kemâl Kur'an'm Rabbin Tealâ tarafından nazil ve hak olduğunu bilsinler içindir. İşte enva-ı ma­arifi ve hikmeti cami', emir ve nehiylerinin bir çok hikmetleri mü-tezammm olduğunu idrak etsinler de Kur'an'a îman ve kalbleri Kur'an'm ahkâmına itaat etsin. Çünkü ilim; îmana sebeptir. Şu halde Kur'an'm taraf-ı İlâhîden hak olarak nazil olduğunu bilince kalbleri Kur'an'a inkiyadla mutmain olur ve i'timadları ziyadele-nir. Kullarının esrarına muttali' olan Allahü Tealâ Resulünün getirmiş olduğu ahkâmın umumuna ihlâs üzere inkiyad eden mü'-minleri sırat-ı müstakim olan tarik-ı tevhidine hidayette kılar.

Vacip Tealâ evvelki âyette kâfirleri, kalblerinde i'tikad has­talığı ve kasavet olmakla ve hakkı kabulden istinkâf etmeleriyle zemmettiği gibi bu âyette mü'minleri erbab-ı ilimden olmaları ve Kur'an'm hak olduğunu bilmeleri ve Kur'an'a iman edip itaat ve tevazu' etmeleriyle sena buyurmuştur. Şu halde şeytanın ilkası; kâfirlere su-u te'sir yaptığı gibi mü'minlere de hüsn-ü te'sir yap­tığını beyan buyurmuştur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın şeytanın iğfalâtma müsaadesindeki hikmet; iyiyi kötüden, mü'müıi kâfir­den, muti?i âsîden ve habîsi tayyipten temyiz ve tefrik etmektir.

Hulâsa; şeytanın hakka karşı ba'zı vesvese ilkasma muktedir olup vesveseden men'olunmadığınm hikmeti iki şey olduğu ve. o iki şeyden,

Birincisi; Kalbinde küfür, nifak ve kasavet olanlara fitne ve ibtilâ olması,

İkincisi ise; ehl-i ilmin ve Kur'an'ın Rabb-i Tealâ'dan nazil olduğunu bilip şeytana mukabele etmeleri olduğu bu âyet­lerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[43]

 

Vacip Tealâ mü'minleri hidayette kıldığım beyandan sonra kâfirlerin ihtidaya iradelerini sarfetmeyip şek üzere bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an'dan şek içinde kâfirler devam ederler. Hatta onlara füc'eten kıyamet veya kısır bir günün azabı gelinceye kadar sek­leri zail olmaz.]

Yani; şol kimseler ki Allahü Tealâ'ya ve Resulüne küfrettiler ve kalblerinde olan maraz ve kasavet iktizası muktazây-ı hudud-u İlâhîyeden çıktılar ki onlar ansızın ölümleri, kıyamet veya kıya­met gününün azabı gelinceye kadar onlar Kur'an'da ve din-i İs-lâmda şek üzere olurlar ve kalblerinde olan gaflet icabı onların' şekki bu dünyada zail olmaz. Velhasıl küfrüzere bulunan kimse Kur'an'da ve Kur'an'ı getiren Resulde ve o Resulün ümniyesi hak­kında şeytanın vesvesesinde şek üzere bulunur sekten kurtulamaz. Ancak o kimseyi iki şey; sekten kurtarır:

Birincisi;    Kıyamet günü veya ölüm,

İkincisi; Yevm-i kıyametin azabıdır. Bu ikiden birisi hâsıl olunca onun şekki dahî zail olur. Çünkü; şekke mahal kalmaz ve her şey re'yel'ayn müşahede olur.

Beyzâvî ve Taberî'nin beyanlarına nazaran yevm-i akiym ile murad; yevm-i muharebedir. Çünkü; muharebe gü­nü anaların evlâdı katlolunup sanki analar doğurmamış gibi kal­dıklarından muharebe gününe yevm-i akiym denilmiştir. Yahut yevm-i akiym ile murad; kıyamet günüdür. Çünkü; âsî­ler hakkında kıyamet günü tevbelerinin kabulü ve günahlarının affı veya kâfirlerin îmanlarının kabulü gibi menfaat meydana ge­tirmediğinden yevm-i akiym denilmiştir. Yahut kıyamet günün­den sonra gece ve gündüz olmadığından yevm-i akiym denilmiştir ki «kendinden sonra bir gün doğurmaz» demektir.

Hulâsa; kâfirlere ölüm veyahut yevm-i akiym olan muharebe günü gelip katlolunmadıkça veya kıyamet gelip her şeyi gözleriyle görmedikçe din-i İslâm ve Kür'an ve Kur'an'ı getiren Resulden sekleri zail olmayacağı bu âyetin fevaidi cümlesindendir.[44]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra yevm-i akiy-min hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[O günde mülk Allah'ındır, kulları beyninde hükmeder.]

[Allahü Tealâ mülkünde hükmedince şol kimseler ki onlar îman ettiler ve amel-i salih işlediler. Onlar ni'meti bol Cennette-! dirler.]                                                                                      

[Ve şol kimseler ki onlar küfrettiler ve bizim âyetlerimizi tek-j zip ettiler. İşte onlar için ihanet eder azap vardır.]                       Yani; kâfirler için yevm-i kıyamet, yevm-i akiymdir. Zira; yevm-i kıyamette kâfirlere menfeat verecek bir şey yoktur. Çünkü! o günde mülk-ü mutlak ve istiklâl üzere tasarruf-u tam; ulûhiyet-j te müstakil olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O günde Allah'tarij başka hiç bir şeyde tasarruf sahibi yoktur. Binaenaleyh; kullanj beyninde Allahü Tealâ adaletle hükmeder ve hükm-ü İlâhînin ne-j ticesi olarak îmanla amel-i salihi cem'edenler ni'meti bol Cennetti tedirler ve küfür edip âyetlerimizi tekzip edenler için ihanet ederi azap vardır. Zira; onlar âyetlere ve resullere ihanet ettiklerinej mukabil ihanet olunurlar. Çünkü ceza; amele göredir.                

Her vakit mülk, Allah'ın olduğu halde yevm-i kıyamette mülkj Allah'ın olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendininj beyanı veçhile dünyada ariyet olarak mülk sahipleri bulunup Al*! lahü Tealâ dünyada kullarını tasarruf-u sûrîye mâlik kılmış ve bi| naenaleyh; bir müddet-i muvakkate mülk sahibi velev mecaz su^ retiyle olsun bulunabilir. Amma âhirette velev surette olsun tasar­rufa malik hiç bir kimse olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette âhil rette kendinden başka hiç bir veçhile tasarrufa mâlik bir kimse olmadığun beyan buyurmuştur.[45]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette mülk ve hüküm kendi zâtına mahsus olduğunu beyandan sonra muhacirine mahsus olan va'dml beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar fîsebilillâh hicret ettiler, sonra düşman tarafından katlolundular veya eceM muayyenleri ile vefat ettiler. Onları elbette Allahü Tealâ güzel rızık olan Cennetle merzuk eder.]                                                                               

[Zira Allahü Tealâ; cümle râzikların hayirlisıdır.]                

Yani; şol kimseler ki Allah'ın rızasını aramak ve vazife-j dî-niyelerini yoluyla eda etmek üzere vatanlarım, ehibba, yaran, ak-'raba ve teallükatmı, mal ve menallerini terkle hicret ettiler ve sonra a'da-yı dinle muharebe esnasında şehîden katlolundular ya-hud ecel-i mev'udları gelmekle vefat ettiler. Onları Allahü Tealâ elbette Cennetle merzuk eder. Zira Allahü Tealâ; rızık verenlerin hayırlısıdır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hakikatta kullarına rızkın cümlesini ihsan eden Allahü Tealâ olup Allah'ın gayri rızık veren yoksa da surette insanların bazısı bazısının rızkına sebep olduğundan râzıklann hayırlısı varid olmuştur. Çünkü; Allahü Te­alâ başkalarının kaadir olamayacağı rızkı vermeye kaadir oldu­ğundan ve rızkın cümlesinin esası Cenab-ı Haktan olup kullarına rızkı, fazl u ihsan olarak verip bir menfaat mukabilinde vermediği cihetle Allahü Tealâ'nm râzıklann hayırlısı plduğu beyan olun­muştur. Zira; insanların bazısı aharın rızkına sebep olursa da el­bette bir menfeat mukabilinde verdiğinden hayırlı râzık denile­mez. Çünkü; insanın başkasına vermiş olduğu nafaka ya vacip olur: Anaya, babaya, evlâd ü iyale ve sair üzerine nafakası vacip olan­lara infak gibi. Yahud nafile olur : Fukaraya infak gibi. Eğer va­cip olursa o .infaktan maksadı; uhdesine terettüb eden vücubdan kurtulmaktır. Eğer nafile olursa o infaktan maksadı; mukabilinde Allah'tan sevab Ve kullardan medh ü sena istemektir. Amma Al­lahü Tealâ rızkın halikı olduğu gibi rızkı ihsanı da hiç bir ivaz mukabilinde olmadığından elbette râzıklann hayırlısıdır.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; hicret edip düşmanla mücahedede beraber bulunanlardan şehîd olanlarla ecel-i mev'udu ile vefat edenlerin maksadları ve sa'y ü amelleri müsavi olduğundan âhirette mertebelerinin müsavi olacağına de­lâlet eder. Zira; âyette katlolunanlarla vefat edenlerin âhirette rızk-ı hasenle merzuk olacakları müsavi olarak beyan olunmuştur. Âyetin sebeb-i nüzulü de bunu te'yid eder. Çünkü ashaptan bazı­ları «Ya Reşûlallah! Şehid olanlar için hayır var, biliyoruz ve biz de seninle beraber mücahedede bulunduk. Bu hâl üzere vefat etti­ğimizde bize ne gibi ecir vardır?» demeleri üzerine bu âyetin na­zil olduğu mervidir. İşte şu sebeb-i nüzul dahî ecirde ikisinin mü-savî olmasına delâlet eder. Çünkü; ikisi de hicrette ve düşmanla mücahedede müsavat üzere bulunmuşlardır. Şu kadar ki birisi şe­hid diğeri gâzî olarak vefat ettiler. Binaenaleyh; ecir cihetinden beyinlerinde fark yoktur.

Bu misilli âyat-ı beyyinat ve ehadis-i nebeviyatta şüheda hak­kında beyan olunan vaadlerin kâffesi Fahri Râzi'nin beyanı veç­hile günah-ı kebire irtikâb etmemek şartiyîe meşruttur. Zira mer-tebe-i şehadet; günah-ı kebireyi iskat edemez. Binaenaleyh; kebi-reyi irtikâb eden kimse şehid olsa dahî işlediği günah-ı kebire mu­kabilinde ceza görmemek lâzım gelmez. Zira kebire sahibleri; Al­lah'ın meşiyyetine müfevvazdır, dilerse affeder, dilerse günahı mikdarı azap eder. Kezalik mertebe-i şehadet; hukuk-u ibadı da iskat edemez. Binaenaleyh; hak sahibiyle ödeşmek ve helâîlaşmak lâzımdır. Rızkı hasenle murad; dünyada olursa Um ü fazıl ve amvâl-i ganimet ve âhirette ise Cennettir. Fakat bu âyette rızk-ı hasenle murad; Cennet ve Cennetin nimetleridir. Çünkü bu rızk-ı hasen; katlolunup veya vefat ettikten sonra ola­cağına binaen her halde âhirette olmak lâzımdır [46]

 

Vacip Tealâ fîsebilillâh hicret edip mücahede edenleri rızk-ı hasenle merzuk edeceğini beyandan sonra o rızkm mahallini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Zatıma yemin ederim ki Allahü Tealâ şehid ve gazileri bir meskene idhâl eder ki o meskene onlar razı olurlar. Halbuki Al­lahü Tealâ kullarının mesalihini bilir ve kusurlarını afüvle hilmeder.]

Yani; fîsebilillâh hicret edip düşmanla mücahedede gördük­leri meşakkat ve mihnet mukabili Cennetle ve Cennetin ni'metle-riyle merzuk oldukları gibi vatanlarını ve müzeyyen hanelerini ve yüksek konaklarını rıza-yı Bârı için terketmelerine mukabil Allahü Tealâ elbette onları bir meskene koyar ki o meskenden onlar razı olurlar. Zira; o meskende tab-ı beşerin seveceği ve onların istediği her şey vardır ve bir daha çıkmak da yoktur ve o mesken yıkıl­mak ve harap olmak gibi endişelerden hâlî olduğundan herkesin rahat edeceği bir mahaldir. Halbuki Allahü Tealâ onların istih­kaklarını bilir ve razı olacakları rızkı verir ve ukubetlerini ta'cil etmez. Zira; halimdir.[47]

 

Vacip Tealâ hakikat-i   halin bundan ibaret   olduğunu beyan için buyuruyor.

[Emir ve hâl ü şan bundan ibaret ve hakikat-i hâl işte şu be­yan olunan ahkâmdır.] Zira; muhacirine va'dimiz muhakkaktır.[48]

 

Vacip Tealâ muhacirlerin nail olacakları dereceleri beyandan ,onrâ muhacirleri hicrete mecbur eden zâlimlerin hallerini beyan fetmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse kendine vaki' olan ikabm misliyle ikab eder de sonra o kimse üzerine tekrar zulmolumırsa Allahü Tealâ elbet­te mazluma nusret eder. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurlarını afüv ve günahlarını setreder.]

Yani; fîsebilillâh muhacirine âhirette ikram edeceğim gibi dünyada da onlardan nusretimi esirgemem. Zira; bir kimse zâlime zulmü miktarı mukabele eder ve kendine vaki' olan zulmün mik­tarını tecavüz etmez de sonra zâlim tarafından onun üzerine tek­rar, zulmolunursa Allahü Tealâ o mazluma elbette nusret eder ve nusretini asla esirgemez. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurlarını affeder ve günahlarını mağfiretle muamele buyurur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin hükmü muhacirine mahsus olmayıp belki bilûmum mü'minlere şâmildir. Dövmek ve yaralamak gibi cürümler de kısasa mütealliktir. Binaenaleyh; ev­velâ mazluma zâlim tarafından vaki' olan zulüm miktarı, mazlum zâlimden hakkını alır ziyadesine müsaade-i İlâhiye yoktur. Yani zâlimin zulmü mazluma bir tokat vurmaktan ibaretse mazlumun da zalime, — muktedir olursa — bir tokat vurmak hakkıdır, bir tokattan ziyade hakkı yoktur. Eğer ziyadesine tecavüz ederse o da evvelki zâlim gibi zâlim olur. Amma hakkı neyse onu istifa et­mekle iktifa ettiği hâlde zâlim tekrar mazlum üzerine tuğyan eder­se Allahü Tealâ o mazluma nusret eder, kudret verir zâlimden in­tikamım alır.

imam Mukatil'den naklen Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olun­duğuna nazaran âyet müşriklerden bir taife hakkında nazil olmuş­tur. Çünkü; müşriklerden bir taife Muharremden iki gün kaldığı bir zamanda kıtal etmek üzere ashabdan bazı kimselerin üzerine geldiklerinde müslümanlar müşriklere hitaben «bırakın kıtali. Zira; eşhür-ü hürümden iki gün kalmıştır. Şehr-i haramın hürme­tini ihlâl etmeyin» demişlerse de müşrikler söz dinlemeyip kıtale devam edince mü'minler de mukabele-i bilmişle riayetle müdafaa ve sebat ederler. Allahü Teâlâ da mü'minlere nusret verir; müş­rikleri def ve tenkil ederler. Lâkin bu kıtal eşhür-ü hürümden Muharrem ayının âhirinde vaki' olduğundan «acaba halimiz ne olur? Zira; şehr-i haramda kıtale başladık» diyerek ashabm endi­şe etmeleri üzerine onların bu endişelerini izale için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmakla-onlara düşmandan vaki' olan ikab mik-darı ikab edip müşrikler söz dinlemeyerek tecavüz etmelerine bi­naen Allahü Tealâ yardım ettiğini ve eşhür-ü hürümde vaki' olan kusurlarını affedeceğini beyanla ehl-i îmanın endişesini izale et­miştir.

Hulâsa; insana vaki' olan zulüm mikdarı zâlimden intikam almak meşru* olup ziyadesine tecavüzün caiz olmadığı ve mazluma elbette Allah'ın nusret edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[49]

 

Vacip Tealâ mazluma yardım edeceğini beyandan sonra nus-rete kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu nusret; Allahü TealâJmn geceyi gündüze ve gündüzü ge­ceye idhale kaadir olmasındandır. Halbuki Allahü Tealâ muhakkak kullarının sözlerini işitir ve işlerini görür.]

Yani; şu mazluma nusretin sebebi Allahü Tealâ'nın dilediği şeyi icada kaadir olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hak geceyi gündüze id-hâl eder ki gecenin bazı saati gündüze karışır. Binaenaleyh; gece­nin saati noksan ve gündüzün saati ziyade olur ve gündüzü geceye idhâl eder ki gecenin miktarı uzar ve gündüzün miktarı kısalır.

Sûre 22 : Hacc Şu halde Cenab-i Hak geceyle gündüzü halkettigi gibi bu iki şeyi birbirine zıd olduğu halde birinin bazı saatini diğerine kalbetmeğe ve birini diğeri üzerine galib kılmaya dahî kaadir olması mü'min-lere nusret vermeğe ve düşmanlarına galib kılmaya kudretine de­lâlet eder ve geceyle gündüzde cari olan ahvalden hiç bir şey ken-i dine gizli değildir. Zira; Allahü Tealâ işitecek şeylerin cümlesini işitir ve görülecek şeylerin hepsini görür.

Allah’ım mazluma nusretinin ulüvv-ü mertebesine ve cümle nusretlerin fevkinde olduğuna işaret için mertebelerin yüksek vö

uzağında isti'mâl olunan lâfzının varid olduğu Ebus suud Efendinin cümle-i beyanâtmdandır.  Yani «şu gayet âlî ve mazlumlara vaki' olan yüksek nusretin- sebebi;    Çenab-ı Hakkın kudret-i tammesi» demektir.[50]

 

Vacip Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye kalbetmeye kaadir olduğunu beyanla nusrete kudretini beyandan sonra bunla n kalbetmeye kaadir olduğunun sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cenab-ı Hakkın geceyi gündüze ve gündüzü geceye idhale kaadir olduğunun sebebi; Allahü Tealâ'nın sabit ve muhakkak ve} zevalden masun vacibülvücud olması ve Allah'ın gayri kâfirlerin ibadet ettikleri şeylerin batıl olmasıdır.]

[Ve Allahü Tealâ ulviyetle müttasıf ve kibriyalıkla imtiyaz etmesi her şeyi icada ve geceyle gündüzden her birini diğerine kalbetmeğe kaadir olmasının sebeb-i müstakillidir.] Çünkü; zeval­den münezzeh ezelen ve ebeden sabit ve daim ve aliyyülkebir ol­ması zâtma münhasır olduğundan her şeye kaadir ve şanı cüm­leden a'lâ ve kahr u gazabı herkesten büyüktür. Binaenaleyh; mazlumlara nusrete kaadirdir, kudreti, zâlimlere gazabı ve maz­lumlara nusreti dahî kendi azametiyle mütenasip ve büyüktür.

Yani; Vacip Tealâ'nın kemâl-i kudret ve ilimle tavsif olunma­sının sebebi; Allahü Tealâ'nm nefsinde sabit vacip lizatihi olma­sıdır. Çünkü; vücudunun vacip ve kendinin vahid-i hakiki olması kendinden maada mevcudatın kâffesinin mucidi ve her birerlerine âlim olmasını icab eder ve ulûhiyetin zatına sübutu ilm-i tam ve kudret-i kâmil sahibi olmasını iktiza eder. Allah'ın dûnunda müş­riklerin ibadet ettikleri putlar bâtıldır ve Allahü Tealâ cümle eşya üzerine âlî ve kendi için şerik olmaktan münezzeh ve çok büyük­tür. Binaenaleyh; kahr u gazab cihetinden Allahü Tealâ'dan daha âlî bir kimse yoktur. Şu halde ibadete lâyık ve yardım istemeğe şayan olan ancak zat-ı Ulûhiyetidir.[51]

 

Vacip Tealâ ulviyyet, kibriyalık, hak ve sabit olmak cihetin­den azamet ve kudretini beyandan sonra başka delille celâlet-i kadrini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin mi Allahü Tealâ semâ cihetinden yağmur sularını inzal eder ve o sular sebebiyle yer yüzü gayet yeşillik olur.]

[Zira; Allahü Tealâ kullarının rızkını yerden bitirmekle lüt­feder ve yağmurun bir müddet te'hirinden kullarının kalblerine gelen, vesveseden haberdardır.]

[Çünkü; yerde ve göklerde olan mevcudatın cümlesi ona mahsustur.]  Onun gayri mevcudata hakiki bir mâlik olmadığından mevcudatın hepsinin halini bilir ve her cümlesine lütfeder.

[Zira; Allahü Tealâ herkesten ganî ve hiç bir kimseye ihtiyacı yok ve cümle ef'alinde mahmuddur.]

Yani; Habibim! Sen görmedin ve bilmedin mi? Hem gördün hem de bildin ki âsâr-ı bediaya ve sanayi-i garibeye kaadir olan Allahü Tealâ semâ canibinden yağmur suyunu yer yüzüne inzal etti. Binaenaleyh; kurumuş yer yüzü sabah vakti görülür ki neba­tatla yeşil ve müzeyyen olur. Sanki ovalar ve dağlar yeşil bir kaf­tana bürünmüş gibi bakanlara arz-ı endam eder. Zira; Allahü Te-alâ'mn lûtf ü keremi cümle mevcudata şâmil ,ve eşyanın büyü­ğünde ve küçüğünde eseri görülür ve ilmi her şeyi ihata eder; Bi­naenaleyh; cümlesinden haberdardır ve ilminden hiç bir şey gaib olmaz. Çünkü; âlem-i ulvî ve âlem-i süflî olan göklerde ve yerde mevcud bilcümle mahlûkat onun mülküdür. Şu halde cümlesinde tasarruf-u hakiki ile mutasarrıf Odur. Halbuki Allahü Tealâ mev­cudatın cümlesinden ganîdir ki kâffesi fenaya gider. Allah'a bir noksan târî olmaz. Zira; bakidir ve mahlûkata vaki' olan in'am ve ihsanı sebebiyle cümle mevcudatın lisanında mahmuddur.

Beyzâvî ve Medârik'de beyan olunduğu veçhile yağmurun in­zalinden sonra zaman zaman yer yüzünde rahmetin "eseri görülüp, feyz u bereketinin gün be gün teceddüd ve tezayüdüne işaret için rahmet-sebebiyle arzın yeşil olmasını beyan zımnında teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur.

Hulâsa; yer yüzünde hasıl olan yeşillik rahmet sebebiyle Ce-riab-ı Hakkın kullarına lûtfunun eseri olduğu ve Allahü Tealâ, kullarının ahvalinden ve sema canibinden inen yağmur tanelerin­den ve o yağmur sebebiyle hasıl olan yeşilliklerden haberdar, yer­de ve göklerde bilcümle mevcudatın malik-i hakikisi ve cümleden ganî ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[52]

 

Vacip Tealâ vahdaniyet ve kudretine bazı aharı beyan etmek üzere delâlet eden delâilden buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin ve bilmedin mi? Kullarının umu­runu tedbir eden Allahü Tealâ yer yüzünde olan hayvanat ve sai-reyi size muti' ve münkaad kıldı, denizlerde kendi emriyle yürü­yen gemileri Allahü Tealâ size müsahhar kıldı ki o gemileri iste­diğiniz, mahallere götürür ve ticaretini te'min edersiniz.]

[Ve görmedin mi Allahü Tealâ arz üzerine düşmesin için üze­rinizde semayı tutar düşürmez İd maişetinize ve rahatınıza halel gelmesin. Ancak o sema yevm-i kıyamette Allah'ın izniyle düşer ve âlemin intizamı bozulur, bu âlem başka bir âleme inkılâb eder.]

[Zira; Allahü Tealâ nâsa yer yüzünde olan mahlûkatı muti' kılmakla esirgeyici ve semayı üzerlerinde tutmakla merhamet bu­yurucudur.]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen görmedin mi? Allahü Tealâ yer yüzünde olan mahlûkatı size müsehhar ve bilhassa ekser-i hayvanatı size karşı zelil ve itaatli kıldı. Siz o hayvanatın etini yersiniz, onunla ekininizi eker, üzerine biner ve yükünüzü yükle­tir velhasıl bilcümle umurunuzda kullanır onlarla istirahatinizi te'min edersiniz. Şu halde, deve, manda ve at gibi sizden çok kuv­vetli ve cesametli hayvanları size muti' kılması; Cenab-ı Hakkın kudret-i kaahiresine pek büyük bir delildir. Deryada Allah'ın ken­di emriyle cereyan eden gemileri size müsahhar kılması vahdani­yetine ve küdret-i kaahiresine delâlette kâfidir. Çünkü; Allahü Tealâ suyu müsahhar kılıp da su gemiyi yüzünde tutmasa ve ge­minin rüzgârı muvafık surette esmese insanların su üzerinde gemüeri ve vapurları tutabilmesi ve istediği yerlere alıp götürebil­mesi mümkün olabilir mi? Ve bazı kere fırtınaya tutulduğunda irade-i İlâhiye teallûk etmedikçe fırtınadan bir zerresini kim izale edebilir? Vapur ne kadar büyük olsa taşa ve kayaya çarpıp veya. dalga altında kalıp battığı gibi başka zamanda aynı deniz ve aynı mevki'de kemâl-i rahat ve sükûnetle vapurlar yollarına devam eder, kıl kıpırdamaz. Bunların cümlesi Vacip Tealâ'nın vâhid, kaa-dir ve fail-i muhtar olduğuna delâlet eder. Habibim! Görmedin mi? Allahü Tealâ arz üzerinde semayı ecsam-ı sakileden ve düş­mek sânından olduğu halde tutup düşürmez ve üzerinizde kubbe mesabesinde tutar ki intizam-ı âleme ve bilhassa insanların mai­şetlerine halel gelmesin. Bunlar Rabbinizin size büyük ni-metleri olduğu cihetle şükrünü eda etmeniz lâzımdır. Çünkü; yağmurun gökten yağması, otların, ekinlerin, bağların ve bahçelerin yağmur sularıyla hâsıl olması ve insanlarla hayvanların bunlarla teayyüş etmesi insanların hayatına, tarz-ı teayyüşüiîe ve âlemin devamına hadim-i müstakildir. Semanın üstümüzde bulunması Cenab-ı Hakkın kudret-i kahire sahibi olduğuna delâlet eder. Semanın su­kutu; ancak Allah'ın izniyle yevm-i kıyamette olacaktır. Allahü Tealâ insanlara hayvanları muti' kılmak; denizde gemileri yürüt­mek ve zahmetten kurtarmak ve bu vesileyle rahatlarını te'min ve maişetlerini teshil etmek ve üzerlerine semayı düşürmemek ve he­lakten kurtarmak suretiyle kullarını esirger ve merhamet eder. Çünkü şu beyan olunan ni'metleri ihsan etmesi; Vacip Tealâ'nın re'fet ve rahmetine açık delildir. Zira; cümle mahlûkatın bizzat veya bilvasıta insanlara itaatle hadim olması ve denizde gemilerin insanların menfeatlerine seyr ü sefer etmesi ve semanın sakil ve düşmek şanından olan bir cisim olduğu halde düşmemesi Allah'ın kullarına re'feti ve rahmeti cümîesindendir.[53]

 

Vacip Tealâ insana ihsan ettiği ni'metlerden ba'zılarını beyan­dan sonra bu ni'metlerin mevkufun aleyhi olan vücud ni'metini ve âhiret ni'metlerine mukaddime olan Ölümü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu ni'metleri ihsan eden Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdu* ki siz mevcud olmadığınız halde anâsır-ı erbaadan terkible pede­riniz Âdem'i ve sonra sizi cemadat kabilinden olan nutfeden ihya etti ve hayatınızdan sonra sizi mukadder olan eceliniz geldiğinde öldürür. Öldükten sonra kabrinizden sizi ihya eder ki amelinize göre cezanızı versin. Bu ni'metlerin cümlesine şükretmek vacip­ken bil'akis insanlar küfran-i ni'met ederler.] Zira cins-i insan; meydanda olan ni'metleri şiddetle inkâr eder.[54]

 

Vacip Tealâ dünyaca kullarına verdiği ni'metleri, rauf ve ra­him olduğunu ve insanlardan şükredenler varsa da şükretmeyen-lerin de bulunduğunu beyandan sonra tekâlif-i İlâhiyeyle vaki olan n'imetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz her ümmet için bir şeriat ta'yuı ettik,   onlar o şeriatla amel ederler.]

[Hâl böyle olunca milel-i saire emr-i dinde seninle münazaa etmesinler.]                                        

[Hahihim! Da'yet et onları Rabbin Tealâ'mn şeriatine.]

[Zira; sen matluba isal eder bir din-i müstakim üzerinesin.];

Yani; ümmetlerden her ümmet için biz bir ibadet ve o ibadeti eda etmek, için zaman ve mekân ta'yin ettik ki o zaman ve mekân­da milletler kendi şeriatlerinde kendilerinin vazifedar oldukları ibadetlerini eda etmekle meşgul olurlar ve bu cümleden olarak bayramı meşru' kıldık ve o bayramda kurban kestirmelerini beyan ettik. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Sair milletler emr-i dinde sana münazaa etmesinler. Çünkü; her ümmette câri olan ahvalden do­layı sana i'tiraz etmekte bir manâ yoktur. Zira; her millet için bir şeriat ve o şeriatta ta'yin olunmuş ibadetler olduğu gibi senin üm­metin için bir şeriat ve o şeriatta da hususi ibadetler beyan olun­muştur. Nasıl ki sair ümmetler şeriatlerinde beyan olunan ibadeti kabul ve onunla amel ederler, senin ümmetin de aynı hâldedir. Hâl böyle olunca Habibim! Sen bilûmum nâsı din-i İlâhîye ve şe-riat-ı Muhammediyyene da'vet et. Zira; sen doğru ve sülük eden­leri matlubuna isal eder bir din üzerindesin. Binaenaleyh; doğru bir din i'tiraz kabul etmez. Çünkü ahkâmı; akl-ı selim ve fikr-i müstakimin kabul edeceği şeylerdir. Akim kabul etmeyeceği bir teklif olmadığından inad ve istikbar ederek i'tiraz edenlere iltifat etmemek lâzımdır.

Fahri Râzi, Kazî, Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna na­zaran âyetin sebeb-i nüzulü; müşriklerin müslümanlara hayvanatı kesmek hususunda i'tiraz etmeleridir. Çünkü; müşrikler mü'min-lere «size ne oluyor ki kendi elinizle öldürdüğünüz hayvanı yersi­niz de Allah'ın öldürdüğü leşi yemezsiniz. İşte şu muameleniz ak­im hilafıdır» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin maksadları; savab aramak ve hakkı izhai için münazaa ve mübahase olmayıp belki cehalet ve inat üzere münazaa ettiklerinden Cenab-ı Hak onları münazaadan nehyetmiştir. Savab aramak maksadına bina olun­mayan münazaa; her zaman haramdır ve Resûlullah'a da onlara iltifat etmemesini tavsiye ve tenbih vardır. Zira; meşru' olmayan münazaaya cevab ve onların nizama meydan vermekte fayda yoktur. Çünkü; müşriklerin garazları mükâbere ve ne kadar açık ha­kikat olsa da onu inkâr etmek olduğundan bu gibi muannidlere cevap vermemek evlâdır. Bu âyet-i celile; insanın mühmel halk olunmayip.elbette her asırda bir dinle tedeyyün etmekle mükel­lef olduklarına ve dinden hâlî bir zaman geçmediğine ve her za­man insanların bir dine muhtaç olduklarına delâlet eder. Çünkü; bu âyette Beyzâvî, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veç­hile şeriat manasınadır..«Her ümmet için bir şeriat olduğunu» be­yan etmek «şeriatsız bir zaman ve bir ümmet geçmediğini» beyan etmektir. manasınadır. Yani «her ümmet için biz bir şeriat haikettik o ümmet o şeriatla amel eder­ler» demektir. Amma her asırda şeriat olmaktan her insanın o şe­riata temessük etmiş bulunması lâzım gelmez. Zira; her zamanda din tutmaz bir takım dinsizler bulunabilir ve bunların bulunma­sından o zamanda şeriatın olmaması lâzım gelmez.

Hulâsa; her ümmet için bir şeriat olup o şeriatte ta'yin olunan ibadetlerle nâsın ibadet ve şeriatle amel ettikleri ve şeriat-ı Mu-hammediye diğer şeriatları neshedip umuma şamil ve umumun kabulü vacip olduğundan i'tiraz ve. münazaa caiz olmadığı ve ız-har-ı hak maksadına mebni olmayan mübahasenin haram ve ga-raz-ı fasidle münazaa edenlere cevab vermemek evlâ olduğunu ve Resûlullah'ın herkesi emr-i dine da'vetle me'mur bulunduğu ve din-i Muhammedînin matluba isal eder bir din olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendır.[55]

 

Vacip Tealâ garaz-ı fasid üzere emr-i dinde münazaa caiz ol­madığını beyandan sonra mücadele edenlere ne gibi cevab verile­ceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Eğer müşrikler şu davetin üzerine teannüd ve temerrüd ederek mücadele ederler ve hakkı kabul etmezlerse sen onlara iltifat etme ve muaraza suretiyle müdafaaya girişme ve teki «sizin amelinizi Allahü Tealâ herkesten ziyade bilir.»]

[Binaenaleyh; Allahü Tealâ yevm-i kıyamette sizin ihtilâf eti tiğiniz mesail hakkında beyninizde hükmeder.] O zaman haklı v| haksız hükm-i İlâhî ile birbirinden ayrılır. Şu halde bu kadar kat'j delillere karşı teannüd edenlere söz dinletmek mümkün olmadıl ğından bu gibilerin hallerini kıyamette vuku' bulacak hükm-ü İlâ? hiye havale etmek lâzımdır. Binaenaleyh; din-i İslâmm hak oldu­ğuna dair delâil-i kat'iyyeyi tafsil üzere beyandan sonra mücade­lede bir faide olmadığından Cenab-ı Hak kâfirlere cevabı ilm-i İlâhiye tefviz etmesini Resulüne tavsiye etmiştir. Şu halde ahmak'a cevap, sükût denildiği gibi bu yolda hakkı inkârı âdet ede.n kim­seler hidayetten gayet uzak oldukları için haklı cevabı duyurmak ihtimali yoktur. Zira; gayret-i cahiliyeleri kabardığından verilen cevabı insaf üzere dinlemezler ki kabul etsinler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette müşrikleri tehdid var­dır. Ancak rıfıkla ve mülâyemetle tehdid olduğundan mücadele edenlere dahi rıfıkla muamele lâzım olduğuna işaret olunmuştur.[56]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini bildiğini ve yevmi kıyamette hükmedeceğini beyandan sonra kâfirlerin ahvalini bMjğini ısbat etmek üzere :buyuruyor.

[Sen bilmedin mi? Habibim! Allahü Teaîâ gökte ve yerde mevcud şeyleri bilir. Zira; şu beyan olunan havadisin cümlesi levh-i mahfuzda yazılıdır ve hiç bir zerresi ilm-i İlâhiden gaıb ol­maz.]

[Çünkü; şu minval üzere kullarının ahvalini bilmek Allahü Tealâ üzerine gayet kolaydır, ilmi ezelî, sabit ve dâimdir, zeval ihtimali yoktur.] Binaenaleyh; olmuş olacak, geçmiş gelecek her ne varsa cümlesi ilm-i ilâhide mahfuz ve her şey nezd-i sübhanide malûmdur. Şu halde herkesin a'malini bilir ve ilmi veçhile ceza­sını verir.[57]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin    amellerini bildiğini amellerinin bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Allah'ın gayri şol şeye ibadet ederler ki Allahü Te­alâ o şeylerin ma'bud olmasına hiç bir delil inzal etmedi.]

[Ve şol şeye ibadet ederler ki o şeyin ibadete istihkakına aklî ve nakli ilimleri olmadığından o şeye ibadetleri cehalet üzere bina olunmuştur.] Zira; putların ma'bud olduğuna dair vahye müstenid delil-i semavî olmadığı gibi, akla müstenid' delil-i aklîleri dahi yoktur.

[Halbuki bunlar gibi an cehlin zulmü irtikâb eden zalimler için yardım eder bir kimse yoktur.] Gerçi onlar fena fiillerinden neş'et eden azaptan kurtaracak yardımcı ararlar fakat bulamazlar. Çünkü; ibadetlerini müstehak olmayan şeylere yaptıklarından ne­fislerine zulmettikleri cihetle onlara şefaat edecek bulunmaz.

(Hulâsa; müşriklerin putlara ibadetlerinin meşruiyetine aklî ve naklî delil olmadığından dünyada mezheplerinin istinad edecek bir delili olmadığı gibi âhirette dahi o mezhebin neticesi olan azap­tan kurtaracak bir yardımcıları olmaz. Çünkü bu âyet; üç hukmu hâvidir:                                                                .

Birincisi;   Müşriklerin ibadet ettikleri ma budlarının

ma'bud olduğuna dair bir hüccet ve delilin olmamasıdır.

İkincisi;   İbadetlerinin ilme müstenid olmamasıdır.

Üçüncüsü;   zalimleri âhirette azabdan kurtaracak yar­dımcının bulunmamasıdır.[58]

 

Vacip Tealâ ibadetlerine aklî ve naklî delil olmadığını beyan­dan sonra delil-i naklî tilâvet olunduğunda kabul etmediklerini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler üzerine bizim Resulümüz tarafından kudret ve vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz tilâvet-olunduğunda sen şol kimselerin yüzlerinde bir kerahet görürsün ki onlar kâfir oldu­lar. Çünkü; okunan âyetleri inkârları yüzlerinden anlaşılır.]

[Onlar, üzerine âyetlerimizi tilâvet eden Resulümüzü ve asha­bını tutacak bir hâle yaklaşırlar.]

[Habibim! Kur'an'ı işitmekten istikrah eden müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Siz Kur'an'ı işitmekten hoşlanmaz, yüzünüzü ekşitir, tüylerinizi ürpertirsiniz. Ben sizin nazarınızda bu âyetler­den daha ziyade şer olan bir şey haber vereyim mi? İşte şer olan şey; Cehennem ateşidir.»]                                                   

[Vacip Tealâ o ateşi; küfrü irtikâb eden kimselere vaatl etti ve ne çirkin varılacak yerdir Cehennem ateşi?]

Yani; Allah'ın gayriye ibadat eden kafirlerin ibadetlerinin doğru olduğuna dair aklı ve naklî delilleri olmadığı cihetle yalnız taklide ve cehalete müstenid olarak bir takım âciz şeyleri ma'bud tanıyanlar üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda Habibim! Sen o kâfirlerin yüzlerinde inkâr alâmet­lerini görür ve okunan âyetlerden istikrah ettiklerini bilirsin ki asla kabule rağbet göstermezler. Hatta o kadar buğz u gazab eder­ler ki onlara âyetlerimizi okuyanların hemen yakasından tutmaya ve boğazına sarılmaya yaklaşırlar. Ey Resul-ü Zişan! Bu kadar te-merrüd gösterenlere sen de ki «siz âyetleri kabul etmez de tilâvet edenlere buğzedince ben size tilâvet olunan âyetlerden keraheti­nizden ve buğz u adavetinizden daha ziyade şer bir şey haber ve­reyim ki o şer; Cehennem ateşidir. O Cehennem ateşini küfürde ısrar ederek ölen kâfirlere Allahü Tealâ vaad etti. Ne kötü yerdir onların varacakları Cehennem ateşi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an okunduğunda yüzlerinde kerahet görülen münkirle murad; yüzlerinin buruşması (eğib bükmeleri),, kerahet ve isteksizliğin görülmesi ve Kur'an'ı kabule tekebbür etmeleridir, yahud Allah'ın kelâmı olduğunu inkâr etme­leridir. Çünkü; kâfirlerin i'tikadlarmm butlanını beyan eden âyet­leri gerek Kesûlullah ve gerek eshabı tilâvet ettiklerinde müşrik­lerin j'tikadlarınm .butlanını beyan ettiğinden işitenlerin yüzlerin­de sevmemezlik görülür ve hemen mümkün olsa okuyanları mah­vetmek isterler ve elleriyle tutup uğraşacak bir hâle gelirler. Ne zaman okunsa bu hâlin onlarda devam üzere görüldüğüne işaret için muzari' siğalariyle varid olmuştur. Doğ­ru yolu gösterenlere buğz u adavet etmekten daha ziyade bir şe­naat olmamakla beraber insanlarda cehalet saikasiyle bu gibi ah-val-i şenia her zaman görülmektedir ve bilhassa hava ve hevesine münhemik olan insanlar arzularının hilâfına olan ahkâm-ı şer'i yeden daima nefret gösterir ve buğzederler. Çünkü meşrebi; başı boş hayvan gibi istediğini işlemek olduğundan, insanları hill ü hür­met, adâb-ı hasene ve ahlâk-ı hamideyle takyid eden ahkâma her din erbabı içinde i'tiraz edenler bulunur. Şu halde bu âyet zaman-ı saadette mevcud müşriklere mahsus değildir. Zira; hakka ve şe­riata buğzedenler her zaman mevcuttur.

Setxv ; sıçrayıp ve elini uzatıp hasmın ya­kasından tutmak ve şiddetle sarılmak manasınadır. İşte okunan âyetlere kemâl-i buğz u adavetleri saikasiyle müşrikler hâl-i gale­yana gelerek okuyanları muahaze etmek isterlerse de elleriyl çar­pışmaya cesaret edemediklerine işaret için tekarruba 'delâlet eden varid olmuştur. Yani «bilfiil muahaze etmezler fakat muahaze etmeye yaklaşırlar» demektir, İşte bu halde olan kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle verilecek cevabı Cenab-ı Hak Resulüne ta'lim buyurmuştur. Binaenaleyh; kâfirler kendi i'tikadlarınca Kur'an'ı hâşâ şer addederek yüzlerini ekşittiklerinden Cenab-ı Hak (tSizin şer addettiğinizden daha şerri size haber vereyim» de­mekle kâfirleri tevbih etmesini Resulüne emretmiştir, yoksa hâşâ «Kur'an'da şer var da Cehennem ateşi ondan daha şer» manâsına değildir. Çünkü Kur'an; aynı şifa ve hayr-ı mahız ve her cihetle insanların menfeatlerini beyan eder sebeb-i necatlarıdır fakat kâ­firler kendi i'tikadlarınca şer addettikleri için «sizin i'tikadımza nazaran Cehennem ateşi daha şer» demektir, yoksa hakikatta Kur'an'da şer tasavvur olunmaz. Yahud deki ism"i *§a" ret; onların gazab ve buğzlarına ve Kur'an'dan kendilerine akseden sıkıntıya ve telâşa işarettir. Çünkü; bu adavet, gazab ve endişe onlar hakkında serdir ve Cehennem ateşi daha serdir. Şu halde «hakkınızda şer olan buğz u adavetinizden daha şerrini size haber vereyim ki o da Cehennem ateşi»  demektir.[59]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin putlara ibadetleri an cehlin olduğunu beyandan sonra ma'bud ittihaz ettikleri putların kemâl-i aczini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey nâs! Sizin ma'budlarmızın aczini belirtmek için bir misâl beyan olundu : İşitin o misali ve düşünün manâsım ve lâyık oldu­ğu kadar tefekkür edin ki insaf ve adaletten ayrılmayasınız.]

[Şol şeyler ki Allah'ın gayrı olarak ey nâs! Onlara ibadet edi­yorsunuz. Onlar elbette bir sineği icad edemezler velevse o sineği icad etmek için bir araya içtima' etsinler.] Yani o ma'budlarımz yalnız oldukları halde tek bir sineği icada kaadir olamadıkları gibi hepsi bir araya toplanmış ve çalışmış olsalar yine bir sinek icadına kaadir olamazlar ve bu kadar âciz mahlûklara ibadetiniz muvafık-ı akl ü hikmet midir?

[Ey müşrikler! Sizin ma'budlarımz o kadar âcizlerdir ki o si­nek kem âl-i acz ve za'fıyla beraber sizin ma'budlarınızın ziynet­lerinden ufacık bir şey soyup alsa götürse o riıa'budlar zayıf sinek­ten soyduğu şeyi kurtaramazlar.] Zira; sinek onlardan daha muk­tedirdir. Çünkü sinekler uçmaya ve kaçmaya ve bir taraftan diğer tarafa nakl-i mekân etmeye ve menfeatini arayıp, mazarratından kaçmaya muktedirdir. Putlarda ise bunlardan hiç birisine iktidar yoktur.

[Sineğin soymuş olduğu şeyi talep eden putlar ve matlub olan sinek her ikisi de zayıf oldu.] Veyahud [Âbid ve ma'bud her ikisi zayıf oldu.]

Yani; bilûmum putlar bir araya gelseler bir sineği icada kaa­dir olamazlar ve sinek de onlardan bir şey kapıp kaçmış olsa o put­lar sinekten o şeyi almaya kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar âciz bir takım mahlûklara ibadet ederler. Bazı rivayâta nazaran müşrikler putlarını zağferan ve onun emsali şeylerle cila­ladıklarından sinekler onların cilasını yalamak için putların başla­rına üşüşürler. Putlar ise onları kendilerinden defetmeğe kaadir değillerdir. Cenab-ı Hak putların bu acizlerini ve sineklerin o put­lardan daha muktedir olduklarını tasvir etmekle ehl-i şirki insafa ve îmana da'vet etmiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette istima'la emir; tefekkürle emretmektir. Çünkü; düşünmeksizin yalnız işit­mek hiç bir zamanda insana menfeat vermez, ancak insan duyduğu sözün . manâsında ve o sözün maksadında teemmül ve tefekkür ederse menfeat görür. Binanealeyh âyette darb-ı meseli istima'la emir; tefekkür etmekle emirdir[60]

 

Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşriklerin lâyıkiyle takdir edemediklerini beyan etmek üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ'yı hakkıyla bilip lâyıkiyle ta'zim edemediler.]

Zira; mahlûkattan en âciz şeyleri şerik kıldıkları gibi ulûhiyetle münasebeti olmayan şeylere ilâh ismini verdiler. Halbuki Allahü Tealâ şerik ve nazirden münezzehidir.

[Zira; Allahü Tealâ kavidir. Çünkü her şeyi halkeder. Hiç bir Şeyin halkı Allahü Tealâ üzerine müşkül olmaz ve Allahü Tealâ herkes üzerine galiptir.]

Yani; Allahü Tealâ'yı hakka ma'rifetle ma'rifet edemediler ve lâyık olduğu veçhile delâili tetkik ederek bilemediler. Zira; Allahü  bilcümle mümkinatı halka kaadir ve cümle mevcudata galiptir. Böyle olduğu halde müşrikler Allah'ı takdir edemediklerin­den en âciz mahlûkları Allahü Tealâ'ya şerik i'tikad ettiler.

Bu âyette Vacip Tealâ kâfirleri son derece zemmetmiştir. Çün­kü; hayvanatın en küçüğü olan sinekten daha aşağı mertebede olan cemadatı ma'bud ittihaz ettiklerini beyan; hamakatlarının son de­recesini beyan etmektir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyet Yehûd'dan bazı kim­seler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ sema-vat ve arzı haîketmesiyle yoruldu» demeleri üzerine bu âyetin-na­zil olduğu mervidir. Şu halde âyet-i celile; ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edemediklerini ve şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeyler isnad etmekle iftirada bulunduklarını beyan etmiştir.[61]

 

Vacip Tealâ putlara ibadet eden müşrikleri zemmettikten son­ra meleklere ibadet eden kâfirlerin mezheblerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ meleklerden ve riâsdan resuller ihtiyar eder.]

[Zira; Allahü Tealâ sözlerini işitir ve amellerini görür.]

[Binaenaleyh; şimdiye kadar işleyip ileriye takdim ettiklerini ve henüz işlemeyip ileride işleyeceklerini bilir.]

 

[Ve işlerin cümlesi ancak Allahü Tealâ'ya irca' olunur.]

Yani; Allahü Tealâ meleklerden istediğini resul ittihaz eder ve o resuller vasıtasiyle enbiya-yı kirama vahiy gönderir ve nâs-tan da resuller ihtiyar eder ki onlar sair hâsa Allah'ın emrini teb­liğ ve Allah'ın ahkâmını neşr ü ta'mim ile kullarını tarik-ı Hakka da'vet ederler ve Allahü Tealâ da'vete icabet edenlerle etmeyen­leri bilir. Zira; Allahü Tealâ kullarının münacatlarmı işitir ve tut­tukları işlerini görür ve risalete lâyık olan ve olmayanları bildiği gibi kullarının geçmiş ve gelecek amellerini de bilir ve herkesin ame­line göre ceza verir, kulların işlerinin cümlesi ancak Allahü Tea­lâ'ya raci'dir. -Binaenaleyh; hiç kimsenin i'tiraza salâhiyeti yoktur. Zira; ef'alinden mes'ûl değildir. Şu halde istediğini resul ittihaz eder, diğerini resul kılmaz. «Binaenaleyh niçin böyle oluyor?» de­mek hiç kimsenin haddi ve vazifesi olmadığından ef'âl-i İlâhiyeye i'tiraz edenler mes'uliyet-i uhreviyeden kurtulamazlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile melekleri ma'bud ittihaz eden­leri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü; meleklerin ul­viyeti Genab-ı Hakkın halkı ve ihtiyarıyla olduğu gibi melekler ubudiyetle muttasıf olup ma'budiyetle münasebetleri yoktur. Şu halde meleklere «Allah'ın kızlarıdır»- diyenler müşrik oldukları gibi «melekler bizi Allah'a yaklaştırsın diyerek ibadet ederiz» di­yenler de müşriklerdir.[62]

 

Vâeip Tealâ İlahiyata ve nübüvvete müteallik mesaili beyan­dan sonra füru'-u a'male müteallik bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler rükû', secde ve Rabbinize ibadet edin ve fe-lâhyab olmanız için hayır işleyin.]

Yani; Allah'a, Resulüne ve âhirete îman eden mü'minler! Na­mazınızda rükû' ve secde edin ki Cenab-ı Hakka huzu\ tevazu' ve tezellül etmekle kulluğunuzu göstermiş olasınız. Ve sizi sayılmaz ve tükenmez ni'metlerjyle terbiye eden Rabbinize cemi' a'zamzla ihlâs üzere ibadet edin ve korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza nail olmak için nafile ibadet ve sıla-i rahim, fukaraya infak ve merhamet gibi hayırlar işleyin.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile kelimesi ibadet eden kimselerin felahı rica edip amellerine mağrur olmamalarına ve her ne kadar ibadet etseler ihlâsla kabule tevakkuf ettiğine işaret için varid olmuştur. Çünkü; amel rızaya muvafık olmadığında hiç bir faydası olmayıp ancak Allah'ın kabuliyle müfid olacağı ve herkes dergâh-ı ulûhiyette amelinin kabulünü bilmediği cihetle hiç kim­senin ameline i'timad etmemesi lâzım olup ancak felahını ve ame­linin kabulünü Cenab-ı Haktan rica ve ümid etmesinin lüzumuna işaret için kelimesi varid olmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette hayırla murad; Sûa-i rahim ve mekârim-i ahlâka, güzel söze ve Allah'ın kullarına ihsanına, menaf-i ammeye aid hayrat ve mü-berratın cümlesine şamildir. Çünkü hayır işlemek; iki cihetle olur :

Birincisi;   Rabbisine hizmet ve emrine ta'zim etmektir.

ikincisi;- Allah'ın kullarına şefkat ve merhametidir ki bu kısım hayır her nevi' iyiliğe şamildir.

Şafii indinde bu âyeti okuyan ve dinleyen kimseye secde-i ti­lâvet lâzım ise de Hanefî indinde lâzım değildir. Çünkü; bu âyette secdenin rukû'la beraber zikrolunması secde ile muradın secde-i salât olup secde-i tilâvet olmadığına delâlet ettiğinden îmam-ı A'zam hazretleri secde-i tilâvet lâzım olmadığını beyan etmiştir.

Rükû' ve sucûd la murad; Namazdır. Zira rükû' ve sücûd; Namazın mühim erkânından olduğu cihetle cüz'ünü zikirle küllünü murad etmek kabilinden maksud namazdır. Şu halde «rü­kû' ve sücûd edin» demek «Namaz kılın» demektir.[63]

 

Vacip Tealâ rükû', sücûd, ibadet ve hayırla emrettikten sonra cihadla emretmek üzere buyuruyor.                                                                               

[Siz Allah'ın tevhidi hakkında hakkiyle mücahede edin. Zi­ra; Allahü Tealâ mahlûka t içinden sizi ihtiyar etti.}      

Yani; Allah'ın vahdaniyetini kullarına bildirmek ve tanıtmak için tevhid hakkında hakka mücahede ile mücahede edin. Çünkü; Allahü Tealâ mahrukatı içinde tevhidini idrake sizi ehil kılarak ihtiyar etti ve mahlûkat-ı saireden akıl ve nutuk gibi meziyyet-lerle sizi mümtaz kıldı. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi i'lâda kud­retiniz ve takatinizle çalışın ki kulluğunuzu isbat etmiş olasınız.j

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cihadla emrin Şe1-bebi; Allahü Tealâ'nın tevhidini Öğrenmeye insanları ehil kılıb ihtiyar etmesi olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde ihsanların cihadla me'mur olmalarının sebebi; mahlûkat-ı saireden efdal olup ind-i İlâhide mümtaz olmalarıdır. Cihadla murad; Nefs-i em-mareye ve a'da-yı dinle mücahedeye şamil olduğu gibi hakka c i h a d la murad; kudretini kamilen sarfetmekür,

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hakka cihadla murad; Allah'a kullukta levmedenin levminden korkmamak ve vüs' ü takat mikdarı çalışmak ve a'da-yı dinle mücahede etmektir. Çünkü; din-i İslâmın bidaye-i zuhurunda ehl-i şirki tevhide da've-tin delâil-i kafiyeyle esbabına tevessül fayda etmeyip kılıçla mü­cahedeye ihtiyaç icab ettiği cihetle cihad olduğu gibi, nihayesinde de cihada ihtiyaç messedecektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak lâyı-kiyle cihad etmeyi kullarına emretmiştir ki dini ikamenin her za­man ehl-i imanın nusretine muhtaç olduğuna işaret olunmuştur.[64]

 

Vacip Tealâ, mücahede ile teklifin aynı meşakkatle tekliftir diyenleri reddetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ dinde sizin üzerinize güçlük kılmadı. Zira; vüs'-ünüz haricinde bir şey teklif etmedi. Çünkü; Allahü Tealâ baba­nız İbrahim (A.S.) in şeriatini size şeriat kıldı ki onda asla meşak­kat yoktur. Zira; her teklifi insanın kudreti tahtindadır. Binaen­aleyh; babanız İbrahim'in milletine ittiba' edin.]

[Allahü Tealâ Kur'an'dan evvel nazil olan kitaplarda ve şu Kıır'an'da size müslimler tesmiye etmiştir. Binaenaleyh; itaatiniz Kur'an'da beyan olunduğu gibi Kur'an'dan evvel gelen kitablarda da beyan olunmuştur.]

[Resulünüzün sizin üzerinize şâhid olması ve sizin de sair nâs üzerine şâhid olmanız için Allahü Tealâ size müslim ism-i müba-rekini verdi.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile din-i İslâmın ahkâmı, beşerin eda edebileceği raddede kolaylık olduğundan «Ahkâmı İslâmiye kül­fetlidir, altından kalkamadık» diye i'tizara hiç kimsenin mecali yoktur. Binaenaleyh; -tekâlifi edadan imtina1 edenlerin özürleri makbul değildir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran dinde harec olmamak la murad; akkâmiyle amel etmek ko­lay olduğu gibi cümle günahlardan kurtulmaya çare bulunmaktır. Çünkü; din-i Islâmda çaresi bulunmadık bir günah yoktur. Meselâ günah, Allah'la kul arasında oİursa çare-i halâs tevbedir ve insan­ların birbirine karşı günahlarında çare-i halâs helâllaşmaktır. Kı­sas, diyet Ve bazı cinayete; kefaretle ve kül hakkından ise herkesin hakkını.vermekle halâs olur. Binaenaleyh; bir kimse günahsız âhi-rete gitmeğe sa'yederse şeriat-ı İslâmiyede vüs'at vardır.

Hazret-i ibrahim umum müslümanların nesepte babaları de­ğilse de müslümanların ma'neviyatta peder-i müşfikleri bulunan Resûlullah'm cedd-i a'lâsı ve pederi olduğu cihetle ümmetinin de pederi olmak lâzım geldiğinden bu âyette İbrahim (A.S.) in, müs­lümanların babası olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bir resulün ümmeti o resulün evlâdı hükmünde olduğu gibi o resul de ümme­tinin babasıdır. Zira; insanın nesepte babası hayat-ı muvakkate olan dünyada vücuduna sebeb olduğu gibi resul de irşad ve ıslâh ettiği cihetle hayat-ı ebediyeye sebeb olur. Peygamberler ümmet­lerinin hayırlı babalarıdır ve babanın babası insanın büyük babası olduğu gibi bir ümmetin resulünün babası dahi o ümmete büyük baba olacağında şüphe yoktur. İşte şu esasa binaen İbrahim (A.S.) in bu ümmetin babası olduğu beyan olunmuştur ve Resûlullah'm buyurduğu hadis-i şerifi dahî bu manâyı te'yid eder. Yani «Ben size ancak babanız gibiyim» demektir. Mü'-minlere bundan evvel müslim tesmiye edenin Hazret-i ibrahim olması ihtimali varsa da esah olan Cenab-ı Haktır. Çünkü; bundan evvel ümmet-i Muhammed'e müslim tesmiye edildiği beyan olun­duğu gibi Kur'an'da dahî tesmiye olunduğu beyan olunmuştur. Kur'an'da müslim tesmiye eden Allahü Tealâ olunca Kur'an'dan evvel sair kitablarda da tesmiye edenin Allahü Tealâ olması lâzım gelir. Resûlullah'm ümmeti üzerine şehadeti kabul olunduğu gibi ümmetinin de sair ümmetlere şehadet edip şehadetlerinin kabul olacağını beyanla bu ümmetin celâlet-i şanını i'lân etmiştir.[65]

 

Vacip Tealâ insanı sair mahlûkattan mümtaz ve şerefli ve kendi zatını ma'rifete ehil kıldığını ve şehadetlerinin kabul oluna­cağını beyandan sonra enva-ı ibadatla Allah'a tekarrüb etmeleri lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ dinde güçlük halketmeyince siz namazı eda edin, zekâtı verin ve işlerinizde Allah'ın inayetine yapışın ve iş­lerinizi ona tefviz ederek ondan yardım bekleyin.]

[Zira; Allahü Tealâ sizin yarchmcınızdır.]

[Allahü Tealâ yardımcınız olunca ne güzel m evlâ ve ne güzel bir yardımcıdır Allahü Tealâ.]

Yani; Allahü Tealâ Kur'an'da ve Kur'an'dan evvel nazil olan kütüb-ü semaviyede sizin; müslim yani muti' bir millet olduğunu­zu ve şehadetinizin kabulünü beyan edince cemi' a'zanizla Cenab-ı Hakka teveccüh ve ibadet-i bedeniyeden ibaret olan namazı ikame edin ve yalnız ibadet-i bedeniyeyle iktifa etmeyin. Belki ibadet-i maliyeden ibaret ve fukaranın hakkı olan zekâtı müstehak olan­lara verin ve cümle umurunuzda Allah'ın inayetine iltica edin ve şeriatına yapışın ki nail olduğunuz İslâmiyetin şükrünü eda ede­siniz. Zira; Allahü Tealâ Mevlânız ve yardımcınızdır; ne güzel Mevlâ ve ne güzel bir yardımcıdır Allahü Tealâ.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nın tevhidini i'lâ hususunda lâyıkıyle mücahedenin vacip olduğu ve zatini öğrenmeye Cenab-ı Hakkın insanları ehil kılıp ihtiyar ettiği ve din-i İslâmda güçlük olmadığı ve millet-i İslâmiyenin milleti İbrahim olduğu ve Hazret-i İbra­him'in Resulullah vasıtasiyle bu ümmetin babası bulunduğu ve Kur'an'dan evvel nazil olan kitaplarda ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın ümmetti Muhammed'e müslim tesmiye ettiği ve Resulul-lah'ın ümmeti üzerine ve ümmetinin de sair ümmetler üzerine şe-hadetîerinin kabul olunduğu ve erkân-ı şeraitine riayetle namazı ikame ve fukaranın hakkı olan zekâtı vermek ve cümle umurda Allah'ın inayetine yapışmak'vâcip ve Cenab-ı Hakkın ehl-i İslâmın yardımcısı olduğu bu âyetten müstef ad olan fevaid cümlesindendir.[66]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3497-3498

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3498-3500

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3500-3502

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3502-3505

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3505-3506

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3506-3507

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3507-3509

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3509

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3510-3511

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3511-3513

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3513

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3513-3515

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3516-

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3516-3517

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3518-3519

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3519-3522

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3523-3524

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3525-3527

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3527-3529

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3529-3530

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3530-3533

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3533-3535

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3535-3536

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3536-3537

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3537-3539

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3539-3540

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3540-3542

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3542-3543

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3543-3544

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3544-3545

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3545-3546

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3546-3548

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3548-3549

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3549-3551

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3551-3552

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3552-3554

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3554-3556

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3556-3557

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3557-3558

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3558-3559

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3559-3560

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3560-3563

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3563-3565

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3565-3566

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3566-3567

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3567-3569

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3570

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3570

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3571-3572

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3572-3573

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3573-3574

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3574-3575

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3575-3577

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3577-3578

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3578-3580

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3580-3581

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3581-3582

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3582-3583

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3583-3585

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3585-3587

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3587-3588

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3588-3589

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3589-3590

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3590-3591

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3591-3593

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3593-3594