Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Mü'minûn - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 23. Sayfa

SURE-İ MÜ'MİNÛN.. 2


SURE-İ MÜ'MİNÛN

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüzoî âyeti hâvidir.

[Namazlarını huşu' üzere eda eden mü'minler fevz ü f< dâhil olacaklardır.]                                                     

Yani; muhakkak felaha dâhil oldu şol mü'minler ki onlar ke-mâl-i. tevazu' ve tezellül üzere kalbleriyle Rablerinden korkarak ve kemâl-i ihlâs üzere eda-yı salât ettiler. Binaenaleyh; şu evsafı haiz olan mü'minler korktuklarından kurtulup saadet-i ebediyye-ye nail olacaklardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i îmanın felah ve necatı Rab-lerinin lûtfundan intizar ettiklerine işaret için intizara delâlet eden

Kad lâfziyle varid olmuştur. Felah; Umdu­ğuna nail olup korktuğu şeyden kurtulmak ve huşu'; KaU biyle Allah'tan korkmak, tevazu' ve tezeüul etmek ve a'za-yı ce-varihi sakin olup etraf a iltifat etmemektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allah'ı ve Resulünü lâyıkiyle tasdik ve iman eden mü'min-ler umduklarına nail olur ve korktuklarından kurtulurlar ve o mü'minler şol kimseler ki; namazlarını eda ederken kalbleriyle Allah'tan korkup kemâl-i tevazuu ve ubudiyete lâzım olan tezel-lülü ihtiyar ettikleri gibi â'za-yı cevarihlerini lâyık olduğu yerde kullanmakla kalben ve kaaliben canib-i Hakka teveccüh ederler ve etrafına iltifat etmezler] demektir.

Bu âyette mü'minlerin felah ve necatları; iki şeye ta'lik olun­muştur :                                                                   

Birincisi;   îman,

ikincisi;. Namazlarında huzu', huŞu' ve azatlarının sü­kûnetidir. Çünkü; bir hükmün müştak üzere ta'lik olunması me'-haz-ı iştikakın o hükme illet ve sebep olmasını iktiza eder. Şu halde bu âyette felâhyab olmak; mü'min olarak namazda haşi' olmaya ta'lik olunca me'haz-i iştikak olan îmanla huşuun felahla­rına ve Cennette bekalarına sebep ve illet olmasına işaret olunmuş­tur. Binaenaleyh; fevz ü felaha nail olmak isteyen mü'minin na­mazda huşua ihtimam etmesi lâzımdır. Hatta ashab-ı Resulullah bu âyetin nüzulünden evvel namazda gözlerini semaya kaldırır ve etrafa iltifat ederken bu âyet nazil olduktan sonra gözlerini secde mevziinden ayırmadıkları (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervi-dir. İşte şu esasa binaen Medarik ve Hâzin'de huşu'; Namazda ma-sivayı bilkülliye terkle himmetini ve kalbini cem'etmek, gözünü secde mevziinden ayırmamak, sağına, soluna iltifat etmemek ve elile sakalını ve sair yerini oynamamaktan ibaret olduğunu beyan etmekle tefsir olunmuştur. Hatta Resulullah'm namazda sakalını oynatan bir kimseyi gördüğünde «Eğer şu adamın kalbinde huşu' olsa sair a'zasmda da huşu' olurdu» buyurduğu mervidir.

Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile huşu1; Namazın kabulü­nün ve sevabının şartıdır. Amma borcundan kurtulmasının şartı değildir. Çünkü; huşu' bulunmaksızın namazı eda eden kimse bor­cu olan farzı iskat eder ve lâkin huşu'la eda olmadığı için dergâh-ı Ulûhiyette güzel kabul ile kabul olunmaz. Binaenaleyh; sevab da olmaz. Çünkü; namazın mücerred sıhhati başka ve sıhhatiyle be­raber kabulü başkadır. Zira; kütüb-ü fıkhiyyede beyan olunan şe­raitle eda olunan namaz sahih olur. Yani; eda eden kimse borcun gûre 23 : Mü'minûn kurtulur fakat namaz sahih olmakla beraber Cenab-ı Hakkın Hprtffthmda kabul olunup rızasına muvafık ve mükâfata mustehak İması lâzım gelmez. Şu halde bir ibadetin sıhhati başka ve ind-i-İlâhide kabulü başkadır. Zira; kabul olan amel sahih olur ve lâkın sahih olan amelin kabul olması lâzım gelmez.                       .

Bundan evvelki sûre'nin hatimesi salâtia ve zekâtla vuku bul­duğundan bu sûre'nin bidayesinde salât ve zekatın ve sair mekâ-rimi ahlâkın fezailini zikrile ibtida olunduğu cihetle bidayenın diğer sûre'nin nihayesine tarnamiyle merbut olduğu Nisâbûrî'nın cümle-i beyanatmdandır.[1]

 

Vacip Tealâ felaha nail olacak mü'minlerin âdetleri namazda huşu' olduğunu beyandan sonra malâya'ni'yi terketmek daimi bir âdetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Felâhyab olan mü'minler şol kimseler ki onlar faydasız söz­den ve işten daima i'raz ederler.]

Yani; korktuğundan kurtulacak ve umduğuna nail olacak şol kimseler ki; daima malâya'ni'den ve sair küçük ve büyük günah­lardan kaçınırlar, sözlerinde ye işlerinde dünyevî ve uhrevî fayda olmayan şeyleri terketmek âdetleridir. Şu halde bu gibi mü'min-lerde yalan söylemek, bir kimseye sövmek ve oyun oynamak gibi şeyler bulunmadığı gibi zaruret messetmeyen mubahı bile işleme­ğe tenezzül etmezler ve lâğviyyata mübaşeret etmek ve rağbet göstermek ve sebebiyet vermek gibi bir teşebbüste bulunmadıkla­rına işaret için devama ve istimrara delâlet eden ism-i fail siğasıyla varid olmuştur.

İnsanın saadete vusulü; işlenmesi lâzım olan şeyi işleyip terki lâzım şeyi terketmekle hasıl olduğundan Cenab-ı Hak felaha dahil olmaya lâyık olan kimselerin namazda huşu' üzere bulunmak ve lâğviyatı terketmek âdetleri olan kimseler olduğunu beyan buyur­muştur ki, vücubu eda ve haramı terketmek meziyyetini cem'et-tiklerini beyanla sena ettiği gibi ehl-i imanı bu misilli âdât-ı hase-neyi işlemeye terğib etmiştir. Çünkü bütün tekâlifin esası; bu iki­ye münhasırdır ki vacibi işlemek ve haramı terk etmektir.[2]

 

Vacip Tealâ işlenmesi lâzım olan salâtı işlediklerini ve terki lâzım olan lâğviyatı terketmeleriyle mü'm ini erin felâhyab olacak­larını beyandan sonra zekâtlarını vermekle fukaranın hukukuna da riayet ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Korktuğundan kurtulup umduğuna nail olacak mü'minler şol kimseler ki, farz olan zekâtlarını edaya müdavemet ederler asla terketmezler.] Çünkü zekâtı terketmek; Allah'a isyan ve fukara­nın hukukunu men'etmek olduğu cihetle mürüvveti ihlâl eder. Şu halde felâhyab olmak arzu eden mü'minler ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya kemâl-i i'tina ve ih­timamla seve seve devam ettiklerini, muharremattan ve sair fay­dasız şeylerden ihtiraz eylediklerini beyanla Cenab-ı Hak zekâtı edanın felaha sebeb olacağını beyan etmiştir.

Zekât; Emvali, içinde bulunan bir takım habasetten tat-hir ettiğinden zekât denmiştir. Zira zekât; taharet manâ­sına ve tezkiye de tathir manâsına olduğundan emvalin ze­kâtını vermek; o malı fenalıktan temizlemektir. İşte şu taharet sebebiyle zekât; emvali afat-ı hariciyeden de muhafaza edeceğine dair bir çok ehadis-i celile dahi. mevcuddur.[3]

 

Vacip Tealâ felaha dahil olacak mü'nıinlerin âdetleri ibadet-i bedeniye olan namazı ve ibadet-i maliye olan zekâtı edaya dikkatlerini ve faydasız lâğyiyyatı terkettiklerini beyandan sonra muhar-rematı terk ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve korktuğundan kurtulacak, umduğuna nail olacak mü'-. minler şol kimseler ki, zinaya âlet olan mahallerini haramdan mu­hafaza ederler. Ancak zevceleriyle mülk-ü yeminle malik olduk­ları cariyelerinden muhafaza etmezler ve tenasüle âlet olan ma­hallerini onlardan sakınmaz sarf ederler. Zira; gerek nikâhla helal olan zevceleri ve gerek parayla aldıkları cariyelerinden âlet-i te­nasüllerini muhafaza etmediklerinden dolayı levmolunmazlar.] Çünkü; taraf-ı İlâhiden onlara izdivaç ve muamele-i zevciyeyle in­tifa1 helâl kılındığından onu işlemekle aklen ve şer'an mezmum olmazlar. Binaenaleyh; gerek menkûhasiyle ve gerek cariyesiyle intifa' eden kimse hiç bir kimse tarafından zemmolunmağa lâyık değildir. Zira; şehvetlerini kaza ettikleri mahal taraf-ı İlâhiden ta'yin olunmuştur.

[Allahü Tealâ tarafından menkûha ve cariyelerinin helâl olup onlardan intifa' etmek levmi mucib olmadığını beyandan sonra zevceleri ile cariyelerinin gayriden kaza-yı şehvet etmek isteyenler ancak zalimlerdir.] Binaenaleyh; onlar için felah yoktur. Çünkü taraf-ı İlâhiden intifa'larına ta'yin olunan menkûha ile cariyenin gayriye tecavüz; hudud-u İlâhiyenin haricine tecavüz olduğu ci­hetle felahtan mahrum olmalarını mucib olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile müt'anın yani bir müddet ta'yin edilerek nikâh olunan hatunun zevce idadından ma'-dud olmayıp haram olduğuna bu âyet c.^lâlet eder. Zira; bir veya iki ay yahut beş veya on gün intifa' etmek gibi bir müddet ta'yini İle nikâh sahih olmadığından muvakkat nikâhla nikâhlandığı ha­tun onu nikâh eden kimsenin zevcesi olamadığına binaen o hatun­dan intifa' haramdır. Zira hatun; ecnebiyedir. Hatta beyinlerinde irs bile cari olmaz. Binaenaleyh bu âyet; zevce ve cariyenin gayri velev muvakkat nikâhla olsun her kimden intifa' etse haram oldu­ğuna delâlet etmiştir.

, Nisâbûrî ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zevce ve cariye­den intifa' hayz ve nifas gibi mevani'den salim olmak şartiyle meş­ruttur. Hatta Ni'metullah Efendinin beyanı veçhile zevce ve cari­yesinden intifa' helâl ise de vücuda mazarrat verecek derecede if­rat etmek ve ihtiyacının fazlasını ihtiyarla nefsini yormak da had­dini tecavüz olmakla ihtiraz etmek lâzımdır. Zira mazarrat olan bir şeyi irtikâb etmek; haramdır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın cariyesi mülk olduğundan sair memlûkler menzilesinde olduğuna işaret için ma lâfziyle ta'bir olunmuştur.[4]           

 

Vacip Tealâ felâhyab olacak mü'minlerin beşinci sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.                                                     

[Felaha dahil olacak mü'minler şol kimseler ki, gerek Allahü Tealâ tarafından kendilerine tevdi' olunan emanetlere gerek ah­dettikleri şeylere riayet ederler. Ahde ve emanete asla hiyanet etmezler.] Zîra; tekâlif-i saireye riayet ettikleri gibi hukuk-u İlâ-hiyeye ve hukuk-u nâsı muhafazaya dikkat ve ihtimam ettiklerin­den felaha nail olacaklardır. "

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile emanet; ikidir:

Birincisi: Abdle Rabbi Tealâ beyninde bilûmum te­kâlif-i İlâhiyedir. Binaenaleyh tekâlif-i İlâhiyenin cümlesine riayet; vaciptir.

İkincisi: İnsanlar arasında vaki' olan emanetler ve beyinlerinde konuştukları sırlardır ki mü'minler bunların cümlesine riayet ederler. Çünkü îmanın muktazâsı ema­nete riayet etmektir.                         .                                          Ahd ; insanın vermiş olduğu söz ve yapmış olduğu muka­veledir. Ahd; Allah'la kullan arasında olduğu gibi insanların bir­birlerine karşı verdikleri sözler ve yaptıkları mukavelenameler de ahdde dahildir, mü'minler bunları ifa ederler. Hatta ahdleri kâfir­lerle bile olsa sözlerini yerine getirirler ahdlerine riayet ederler ve bu vesileyle felaha nail olurlar. İnsanın bir hususa dair yapmış olduğu yemini ve nezri ve ukudat-ı şer'iyenin cümlesi ahdde da­hildir. Binaenaleyh; bunların cümlesine riayet ve hukukunu ifa etmek felahın esbabı cümlesinden kılınmıştır. Kezalik insanın zev­cesi ve evlâdı kendi nezdinde emanet olduğu cihetle onların hu­kukuna riayet vacip olduğu gibi akd-i nikâhla zevcenin muhafaza­sını ve hukukuna riayeti ve aralarından hâsıl olacak çocuğun me­şakkatine tahammülü tekeffül ve teahhüd etmiş olduğundan teah-hüdünün muktezasmı ifa edip gazab ve tehevvürle üzerine vacip olan riayeti ihlâl etmemek lâzımdır ki uhdesine terettüb eden vü-cubu ifa etmekle felaha nail olsun.[5]

 

Vacip Tealâ* felaha nıüstehak olan mü'minlerin altıncı larını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Felaha nail olacak   mü'minler şol kimseler ki; Earzolan namazlarını edaya müdavemet ederler.]

Yani- onlar evkât-ı ma'lûmede farzolan namazlatmm şartla­rına, sünen ve adabına riayetle riyadan, ucüb ve suma gibi seva­bını giderecek fena ahlâktan âri olarak edasına sür atle devam^eder-ler ve asla vaktini fevtetmezler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile s al ât ı muhafaza; de­vam manâsına olduğundan huşûa mugayir olduğu cihetle âyette tekrar yoktur. Çünkü huşu3; namaz kılan kimsenin tevazu' ve tezellül edip masivayı terkle himmetini canib-i hakka tevcih etmesidir. Amma bu âyette zikrolunan muhafaza; devam manâsına olduğu cihetle beyinlerinde mugayeret olduğu gibi hü­küm de başka olduğundan tekrar yoktur. Zira; bir mü'min kıldığı vakit namazında huşu' etmesinden devam lâzım gelmediği gibi devam üzere eda-yı salât etmesinden matlûb olan huşu' üzere eda etmek de lâzım gelmediği cihetle namazda huşu' ile devam ayrı ayrı sıfatlar olup mükâfatları da başka başkadır. Binaenaleyh; sa-lâtı zikirde tekrar yoktur. Çünkü âyetin birinden maksad; salâtta huşua dikkat, diğerinden maksad; şeraitine riayetle beraber de­vamdır. Vacip Tealâ sûre'nin bidayesinden beri mü'minlerin ev-saf-ı memduhalarım beyanda namazla başlayıp namazla bitirmekle namazın azametine işaret etmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile namazın vakti tekerrür ettiği ci­hetle salata devam da tekerrür edeceğinden teceddüde, tekerrüre ve her zaman devamın lüzumuna işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuş, felâh'a ve âhirette saadete sebebin her zaman namaza devam olduğuna işaret olunmuştur.[6]

 

Vacip Tealâ felaha müstehak olan mü'minlerin evsafım be­yandan sonra nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu zikrolunan evsafı cami' olan şol varislerdir ki, onlar firdevs-i a'lâda ebeden kaldıkları halde firdevs'e varis olurlar.]

Yani; şu evsafı cami' olup indellah makbul olan mü'minler şol kimseler ki onlar ancak firdevs-i a'lâya varisler ve varis denmeye lâyıklardır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile mirasın akıbeti varise müncer ol| duğu gibi Cennetin akıbeti bu gibi mü'mihlere müncer olacağmâj binaen firdevs-i a'lâya varis olacakları ve şu evsafı haiz olan mü'^j minlerin (Firdevs) isminde olan Cennette ebeden kalacakları be­yan olunmuştur. Yani «o Cennetten çıkmak veyahud ölmek gibi bir şeylerle Cennet ellerinden gitmediği gibi bir âfet isabet etmek ve Cennet tahrib olunmak suretleriyle dahi Cennet ellerinden çık­maz» demektir. Yahud mirasla murad; kâfirlerin Cennette olan yerlerine mü'minlerin vâris olmalarıdır. Çünkü; Nisâbûrî, Hâ­zin ve Medarik'in beyanları veçhile Resûlullah'm «beni Âdem'den her ferdin âhirette Cennette ve Cehennemde yerleri vardır. Eğer bir kimse küfrüzere vefat ederse onun Cennette yerine mü'minler varis olur. Kezalik îman üzere vefat eden kimsenin Cehennemdeki yerine de kâfirler varis olum buyurup kelâm-ı Nebevilerini te'yid için bu âyeti okuduğu (Ebu Hüreyre) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif; âyetteki veraset ile muradın ehl-i Cennetin Cehenneme gidenlerin Cennette olan makamlarına vâris olacakları olduğunu beyan ve tefsir etmiştir. Cennet evvelen pe­derimiz Âdem (A.S.) m meskeni olduğundan akıbet evlâdına in­tikal ettiği cihetten dahi mirasa müşabih olmasına binaen miras denilmiştir.

Cennete varis olmak ahkâm-ı şer'iyeyi lâyıkiyle eda etmeye mütevakkıftır. Gerçi sûre'nin başından buraya kadar zikrolunan evsaf tafsil üzere ahkâm-ı şer'iyeyi cami' değilse de emanette te­kâlifin küllisi dahil olduğu cihetle bilûmum ahkâm-ı şer'iye icma-len zikredilmiş ve binaenaleyh; Cennette müşriklerin yerlerine va­ris olmak cümle tekâlifi edaya muvaffak olan kimselere tahsis olunmuştur.

Bu âyette şu evsafı cami' olmak mükellef olanlara nisbetledir. Binaenaleyh; «sabiler ve mecnunlar da Cennete girecekler, halbuki onlarda bu evsaf yok» denilemez. Zira; îman ve evsaf-ı sairenin Cennete girmenin şeraitinden olması aklı başında olup hadd-i bu­lûğuna vasıl olmuş ve tekâlif-i İlâhiyeyle mükellef olanlar hakkın­dadır. Çünkü mükellef olup da îmanı olmazsa Cennete giremez.

Firdevs: Cennetin derecelerinin en a'lâsıdır. Çünkü; Resûlullah'm «Cennette yüz derece vardır ve Firdevs bu derecelerin en yükseği ve a'lâsıdır ve Cennnetin nehirleri oradan taksim olur ve Arşürrahman onun üstündedir, Allah'tan isterseniz Fir-devs'i isteyin» buyurduğu (Ubade b. Samit) hazretlerinin riva-yetiyle tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.[7]

 

Vacip Tealâ ibadatla emrettikten sonra ibadet Vacip Tealâ'-nın vücudunu ma'rifete mevkuf olduğundan vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak biz insanı ça­murun hulâsasından halkettik.]

[İnsanın esası çamurdan halk olunduktan sonra metin ve muh­kem bir karargâhta biz insanı nutfe kıldık.]

[Sonra biz o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kan kıldık; ba'dehu o uyuşmuş kanı et parçasına tahvil ettik; sonra o et par­çasını da kemik kıldık; ba'dehu o kemiği etiyle kisvelendirdik.]

[Kemiği etle örttükten sonra biz o insanı terkibi ve mizacı tam, suret-i mükemmeledo insan ve mahlûk-u ahar olarak halket­tik.]

[İnsanı bu kadar acib ve garib tavırlarla halkedince Allahü Tealâ pek yüce oldu ve teazzum etti. Çünkü; Allahü Tealâ, halik­ların ve takdir edicilerin ahseni ve a'lâsıdır.]

[Ey insanlar! Şu minval üzere icad olunduktan sonra muhak­kak ve elbette öleceksiniz.]

[Ve Öldükten sonra yevm-i kıyamette elbette dirilip kabriniz­den kalkacaksınız.]

Yani; Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz insanı bir hulâ­sadan halkettik ki, o hulâsa çamurdan yapılmış bir hulâsadır. İşte insanı biz çamurdan alınma bir hulâsadan halketmemiz vücudu­muza ve kudretimize delâlet eder, biz çamurdan halkettikten son­ra o insanı muhkem bir karargâhta karar edici nutfe kıldık ki, pe­derinin sulbünden validesinin rahmine inzal ile onda karar ettir­dik ve orada bulunduğu müddet,biz afetten mahfuz kıldık. Valide­sinin rahminde karar ettikten sonra o nutfeyi murur-u zamanla uyuşmuş kana tahvil ettik ve rahimde nutfe bir takım terbiyeden sonra kan halini iktisab eder. Bundan sonra biz o kanı et parçası kıldık ki tedriçle insan olmaya isti'dad gelsin ve aradan çok za­man geçmeksizin biz et parçasını kemik kıldık ve kemiği etiyle kisvelendirdik ki, kemikle et birbirine imtizaçla vücudda kıvam peyda ederek insan hâlini iktisab eylesin. Çünkü; insanın kıvamı kemikle hasıl olduğundan evvelâ kemik halkolunduktan sonra o ; kemiğin kırılma ve çatlama gibi âfetlerden muhafazası için insa­nın üzerinde olan elbise makamında kemiğin üzeri etle örtülmüş-, tür. Bundan sonra suret-i cismiyesi, damarlar, sinirler ve cümle - a'zanm yekdiğerine irtibat ve imtizacı hasıl olmakla mahlûk-u ahar ki, suret-i insan hasıl olur. Bunların cümlesi tedriç suretiyle hazırlandıktan sonra biz ruhunu vermekle nutfe et, kan ve kemi­ğin gayri mahlûk-u ahar olarak insanı icad ederiz. İşte insanın ya­ratılışında geçirmiş olduğu ahvalin her biri halikının vücuduna, vahdaniyetine ve kudretine delâlet eder. Çünkü çamurdan nutfe­nin husulü ve mürur-u zamanla anaların rahminde nutfenin kana tahavvülü, ba'dehu kanın ete tebeddülü, etin de kemik olması, kemiğin üzeri tekrar etle örtülmesi ve sonra a'zaların yekdiğerine imtizaciyle insan suretinin husul bulması düşündükçe insana hay­ret veren acayibat-ı nahiyedendir. Bu acayibatı cami' olan insanı bu minval üzere halkeden Allahü Tealâ yüce oldu ve teâlî etti. Zira; halikların ahseni ve takdir edenlerin a'lâsıdır. Çünkü; insanı suret-i bedia ve hilkat-i acibeyle hayvanat içinden mümtaz bir mevki' ihraz ve hilâfete liyakat kesbederek evsaf-ı kâmile, ah-lâk-ı fâzıla ve meziyyat-ı âliyeyle muttasıf kılarak mahlûkata ün-muzec, yani zübde ve hulâsa kılması elbette Halikının ahsenülha-lıkîn olmasını icabeder. Şu tavr-ı garib üzere icad olunan insan­lar elbette ölecekler ve öldükten sonra yevm-i kıyamette kabirle­rinden kaldırılacaklardır.

Taberi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette insanla murad; Hazret-i Âdem'dir. Sülâle; hulâsa demektir. Şu hal­de manâ-yı âyet: [Hazret-i Âdem'i biz çamurun hulâsasından hal-kettik] demektir. Yahud insanla murad; evlâd-ı Âdem'dir, Sülâle yle murad; çamurdan halkolunan Âdem'den hâsıl olan nutfedir ki, nutfe; insanın özü ve hülâsası olduğundan sülâle den­miştir. Karar-ı mekîn \e murad, anaların rahimleridir. Çünkü nutfe; pederin sulbünden halkolunduktan sonra rahm-i üm-mehatta karar ve insan şeklini .orada iktisab ettiğinden validenin rahmi nutfeyi muhafaza için muhkem bir mahal olduğu beyan olunmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyette halk- aharla murad; ruh verilmezden evvelki ahvaline muhalif bir suret iktisab etmesidir. Çünkü; bidayeten cemad idi, sonra hayvan oldu ve ilk Önce söylemezdi, sonra söyler oldu. Velhasıl evvelce mevcud olma­yan hisleri sonra hâsıl olarak evvelki suretine muhalif bir suret iktisab ettiğinden h'alk-ı ahar denilmiştir. Bu âyette hâIık ; takdir edici manasınadır. Binaenaleyh «Allahü Tealâ Halikların ahseni» demek;" Allah'ın gayri bir çok halik olmasına delâlet etmez. Yani «Allahü Tealâ takdir eden mukaddirlerin ahseni» demektir.1 Çünkü; Allah'ın gayri halikın vücudu aklen ve şer'an muhaldir.

Azab-ı kabir iadede dahil olduğundan Vacip Tealâ evve AIen icadı, saniyen imateyi ve salisen iadeyi zik­retti de kabirde ihya edeceğini zikretmedi. Çünkü kabirde ihya; iadede dahil olduğu cihetle ayrıca zikre hacet yoktur.[8]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden insanın yaratılışında olan acayibatı beyandan sonra semevatm hilkatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz sizin fevkınızda bir­birine mutabık yedi tarik olan semevatı halkettik. Halbuki biz mahlûkatın hıfzından gafil olmadık.] Zira; mahlûkatm her zerre­sini ve bilumum efradını biz muhafaza ettiğimiz için mahlûkatm hiç birinden gafil değiliz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seb' itaraik ile mu­rad; yedi kat göklerdir. Birbiri üzerinde olduğundan taraik denil­miştir. Yahud; a'la-yı illiyyinde olan meleklerin icabında yeryüzüne inip çıkmalarında yolları olduğu için semevata tarikler, yani yollar denilmiştir. Semevat ciheti berekete esas ve yağmurlar o canipten yağıp rızkımız onunla husule geldiğinden semevatm fevkimizde bulunmasını Cenab-ı Hak bu âyette ni'met sırasında ta'dad etmiştir.

«Biz mahlûkattan gafil değiliz» demek;    «onları mühmel bir halde bırakmayız, zevalden ve ihtilâlden muhafaza eder ve her bi­rinin nev'ine göre kemalâtmın nihayesine varıp mukadder olan ga-' yeyi buluncaya kadar emrini tedbir eder terbiyesini veririz» de inektir.[9]

 

Vacip Tealâ vahdaniyete insanın ve semevatın hilkatiyle is­tidlalden sonra semevattan rahmetin inzaliyle dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.

[Biz sema cihetinden arzın ihtiyacı miktarı suları inzal ettik ve arz içinde icabında insanın ve hayvanat-ı sairenin intifa' etme­leri için o suyun bir miktarını iskân ettik ve .kararlaştırdık.]

[Halbuki o suyu tamamen ifsadla izaleye biz elbette kaadiriz.]

Yani; biz lûtfumuzlâ sema canibinden muayyen bir miktar üzere yağmur suyunu indirerek o suyu arzın boşluklarına ve muh­taç olan yerlerine iskân ve idhâl ettik ki, onunla kulların ihtiyaç­ları te'min ve maişetleri teshil edilsin. Halbuki o suları arza idhâl ve iskân ettikten sonra biz onu gidermeye ve kurutmaya kaadiriz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yağmur sularının esası semadan olduğunu ve semadan bulutlara, bulutlardan yer yüzüne nazil oldu­ğunu beyan edenler varsa da, esah olan yer yüzünden çıkarak ha­vada teraküm eden buharın buluta tehavvülü ile buluttan yağmur sularını Allahü Tealâ'nm halkedip yer yüzüne inzal etmesidir.. Zi­ra

«Her şeyin fevkinde olan şey senin semandır.» hadis-i şerifi muktezası âli olan şeye altında olana nisbetle serria ıtlakı sahih olduğundan bu ve bunun emsali âyet­lerde rahmet sularının semadan inzal olunduğu beyan olunmuştur ki, sema canibinden buluttan inzal olduğunu beyandır. Ancak su­yun esası; bulutların soğuk havaya temasla bir kısmının suya in-kılâb etmesi suretiyle olsun yahud denizlerden bulutlara alınmak ve bulutlarda tasfiye olunup berrak ve tatlı su olduktan sonra mik-dar-ı muayyen üzere yer yüzüne inzal etmek suretiyle olsun Ce-nab-ı Hakkın halkiyle olduğunda şübhe yoktur. Amma halketmesi hangi suretle olsa Allah'ın kullarına pek büyük lûtfu olduğu ci­hetle rahmetin inzalini insanlara in'am .sırasında ta'dad etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ihsanı olmadıkça bütün dünya halkı bir. araya gelse tek bir katresini icad edip yere düşüremezler ve keza-lik yağmur sularının   esası ni'met olduğu   gibi sema canibinden halkolunup arzın her tarafını ihtiyaç mikdarı ayrıca sulamak dahi ni'mettir. Zira; denizden almak suretiyle arzın her tarafını sula­mak mümkün olamaz. Her yerde karaya nisbetle deniz daha alçak olduğundan denizden dağ başlarına su çıkarıp   her yeri sulamak imkânsızdır. îşte Hallâk-ı Âlem kullarının maişetlerini te'min ve rızıklarmı teshil ve dünyanın her tarafını feyz ü bereketinden müs-tefid ve kullarını ihsanından hisseyab etmek için yağmur sularını buhar suretiyle bulutlara ve bulutlardan küre-i arzın her tarafına ihtiyaç mikdarı inzal etmek veyahud semadan buluta ve buluttan yer yüzüne mikdar-ı muayyen üzere göndermek suretlerinden han­gi şekilde halketmiş olsa Cenab-ı Hakkın Fâil-i Hakiki,   Kaadir-i Mutlak ve Hallâk-ı Âlem olduğuna delâlet eder. Çünkü; kıtlık se­nelerde görüldüğü veçhile ufacık bir yağmur damlalarına insanlar hasret olur, fakat tek bir katresini halkedebilmek kimin haddidir? Şu halde bir yağmur tanesini halkedecek bir kimse bulunamayınca daha büyüklerini halkedecek Allah'tan başka halikın bulunmaya­cağı evleviyetle sabittir. Bu âyet-i celile suların esası sema cani­binden olduğuna delâlet ettiği gibi semadan nazil olan suların bir kısmını da Cenab-ı Hakkın yer altında mahzenlerde iskân edip is­tediği yerlere hikmetine muvafık surette pınarlar cereyan ettirdi­ğine dahî delâlet eder.[10]

 

Vacip Tealâ suyun esası ni'met olduğunu beyandan sonra sı ile hâsıl olan ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sema canibinden suları inzal edince sizin için biz hurmadan ve üzümlerden bahçeler hal kettik.]

[Sizin için o bahçelerde çok meyveler vardır. Onların bazısın­dan siz yersiniz.]                                                    

[Biz Tûr-u Sina'dan biten ağacı icad ettik ki, o ağaç yağ biti­rir ve yemek şanından olan kimselere meyvesi katık olur.]

Yani; semadan yağmur sularını inzal edince o su sebebiyle hurma ve üzümden bahçeler halkettik ki, o bahçelerde bir çok meyveler vardır, o meyvelerden yemekle siz teğaddi eder ve es-bab-ı maişetinizi o meyvelerle temin edersiniz ve o rahmet suları sebebiyle Tûr-u Sina dağından biten mübarek ağacı biz icad ettik ki, o ağaç zeytin yağıyla biter ve taam yiyenlerin ekmeğine katık olur. Yani, o mübarek ağaç bir meyve verir ki, o meyvede hem yağ hem de ekmeğe katık olmak sıfatları cem'olunmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bahçelerde meyve ağaçları çok olduğu halde, üzümle hurmanın menfeatlerinin çok­luğuna ve meyvelerinin teaddüdüne binaen bu iki ağacı zikret­miştir. Zira; üzümle hurmanın meyvesi ve menfeati her ağaçtan ziyadedir. Çünkü; hurmadan ve üzümden yaşları ki, rutab ve ineb ve kuruları temir, zebib ve pekmezleri ve daha sair bir çok mü­tenevvi' ni'metleri mevcuttur. İşte bu kadar kesret ve menfaat başka meyvelerde yoktur ve hurmanın yaprağından zenbiller ve ipler örüldüğü ve bu cihetle de faydalı olduğu cümlenin ma'lûmu-dur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu iki ağacın meyvelerini kesret­le tavsif ve bunların meyveleri bir zamana mahsus olmayıp, belki fusul-ü er'baanın kâffesinde mevcud olduğu cihetle de menfeati umumî olduğuna işaret etmiştir.

Beyzâvî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile Tûr-u Sina ile murad; (Mısır) ve (Eyle) arasında Hazret-i Musa'ya vahiy na­zil olan cebel-i mübarektir. Yahud Filistin'de meyve ağacı ve bilhassa zeytin ağacı çok olan bir dağdır. Şecere yle mu­rad; zeytin ağacıdır. Çünkü; yağla biten ve yağ bitiren ve ekseriyet i'tibariyle meyvesi ekmeğe katık olan zeytin ağacıdır. Zeytin ağacının insanlara menfeati çok olduğu cihetle ta'zime şayan ol­duğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur.

Zeytin ağacı ekser iklimde mevcud olduğu halde ilk menşei Tûr dağı olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette Tûr dağında icad ettiğini beyan etmiştir. Tufandan sonra dünya yüzünde ilk meydana gelen ve dünyada en çok yaşayan ağacın zeytin ağacı ol­duğu mervidir. oiter demek; «meyvesi yağlı olur» demektir. Sıbığ ; katık manasınadır ki, zeytin demektir. Yani «Biz Tûr-u Sina'da bir ağaç icad ettik ki, o ağaç yağ ve katık olmak sıfatlarını cami' bir meyve bitirir,» demektir.

İşte şu meyvelerin cümlesi Vacip Tealâ'nm vücuduna, vahda­niyetine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir bahçe­nin suyu, toprağı ve havası bir olduğu, gibi ecram-ı felekiyenin ağaçların cümlesine nisbeti dahi müsavi olduğu halde zeytin ağa­cının yağlı ve hurma ağacının tatlı meyve bitirmesi fâil-i muhta­rın ihtiyar ve tercihiyle olduğuna delâlet eder. Zira;; tabiat vasıta-siyle olsaydı tabiatın muktezası yağlı veya tatlı olup başka olma­mak icab ederdi. Çünkü; tabiatın iktizası değişmez elbette icabı neyse o olur. Halbuki bir bahçede, aynı toprak ve suda yağlı, tat­lı, ekşi ve acı her türlü meyvelerin hâsıl olması halikının fâil-ı muhtar olduğuna birer burhan-ı kâfidir.

Hulâsa; semadan inzal ettiği yağmur suları sebebiyle Cenab-ı Hakkın hurma ve üzümden bahçeler ve bahçelerde insanların in-tifa'larına mahsus bir çok meyveler halkettiği ve o meyvelerden insanların yiyerek teğaddi edip maişetlerini te'min ettikleri, yağ ve katıkla biten zeytin ağacını Cenab-ı Hakkın ilk Tûr-u Sina'da halkettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetini ve fâil-i muhtar olduğunu yağmur­ların semadan inzali ve o yağmur suları ile bahçelerin ve meyve­lerin hâsıl olmasiyle isbat ettikten sonra hayvanatla dahi isbat et­mek üzere buyuruyor.

[Muhakkak sizin için hayvanatta kudretimize delâlet eder ib­ret vardır. Zira; o hayvanatın karnından çıkan sütle biz sizi sula­rız. Halbuki o hayvanatta sizin için çok menfeatler vardır ve cümle menafi'den birisi o hayvanattan hâsıl olan ni'metlerden yersiniz.]

[Ve karada o hayvanat üzerine, denizde gemiler üzerine yük­lenirsiniz.]

Yani; kendine verilen ni'metlerden ibret almak isti'dadmı haiz olan insanlar! Sizin için hayvanattaki, deve, koyun ve* sığır'da ib­rete şayan alâmetler vardır. Zira; biz sizi o hayvanatın karnından çıkan halis sütle sularız ki, o sütün mi'denizde hazmı kolay ve vü­cudunuza nâfi'dir.'Şu halde siz bunu düşünüp vahdaniyetimize ve kudret-i kâmile sahibi olduğumuza istidlal ederek verdiğimiz ni'-metlerin şükrünü edâ etmelisiniz. Çünkü süt; kan, su ve insanın sevmediği bir takım şeylerden ayrıldığı halde bu kadar halis ve berrak olarak memeden çıkması ve ayrıldığı şeylerden bir eser bu­lunmaması kudretullaha pek büyük bir delildir. Binaenaleyh; bun­dan ibret almak lâzımdır. Sizin için hayvanatın yününden, kılla­rından ve neslinden bir çok menfeatler vardır ve cümle menfeat-lerinden birisi ve pek kuvvetlisi o hayvanatın etinden yersiniz, karada hayvanlar, denizde gemiler üzerine biner ve 'yüklerinizi yükletirsiniz. Hayvanatın menafiine müteallik bahis (sure-i Nahl) de mufassalen beyan olunduğu için burada bu kadarla iktifa olun­muştur.[12]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan sonra bu delillerden ibret almayan milletlerin hâllerini beyanla ümmet-i Muhammediyyeyi intibaha da'vet etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ÜlÛhiyetime yemin ederim ki, biz Nuh'u muhakkak resul olarak kendi kavmine gönderdik. Nuh (A.S.) kavmine resul olunca «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; Allah'ın gayrı sızın için bir ma'bud yoktur» demekle kavmini imana da'vet etti.]

[Ve sözüne şunu da ilâve etti; dedi ki «Siz Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz eder de, Allah'tan korkmaz mısınız? Her halde korkmalısınız. Çünkü; küfran-ı ni'met edince o ni'metin zevalinden korkmanız lâzımdır.]

Yani; Nuh (A.S.) in kavmi cadde-i adaletten inhiraf edip ıs­laha muhtaç olduklarında onları ıslah ve tarik-ı selâmete irca' için biz onlara Nuh (A.S.) ı peygamber olarak gönderdik. Binaenaleyh Nuh (A.S.) irşada başladı ve nasihat suretiyle dedi ki »Ey kav­mim! Allahü Tealâya ibadet edin.   Zira; sizin için Allah'ın gayrı ma'bud yoktur, ancak ibadete müstehak ma'bud odur.    Şu halde ibadetinizi ona hasredip onun gayrıya ibadet etmeyin,    Allah'ın gayriyi ma'bud ittihaz eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Kork­malısınız. Zira; Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmayan şeyleri ma'­bud ittihaz etmek; kahr-ı İlâhiyi nıucib olduğundan Allah'tan gayrı ma'bud ittihaz eden kimsenin kahr-ı İlâhiden korkması lâzımdır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S,) in daVeti; vahda-niyet-i İlâhiyeyi ta'rifi mutezammındır. Zira; Allah'a ibadete da'­vet edince ibadet olunacak zatın bilinmesi lâzım olduğundan Nuh (A.S.) ibadete da'vet edince   ma'budun vahid-i hakiki olduğunu ilâve ederek «sizin için Allah'ın gayrı ma'budunuz yoktur.» dedi ve ma'budun, bilhak olan Allah'a ibadetin vacip olduğunu beyan­dan sonra ibadetten imtina' edenleri tehdid ederek «Allah'a iba­deti terkeder de, korkmaz mısınız?» demekle ibadeti terkeden kim senin korkması lâzım olduğuna işaret etti. Çünkü; insan nail olduğu ni'meti veren mün'imine şükretmezse ni'metin zevalinden kork­ması lâzımdır. Şu halde «size bu kadar ni'metleri ihsan eden Al-lahü Tealâ'ya şükretmezseniz Allahü Tealâ o ni'metleri sizden alır ve sizi de ihlâk eder. Binaenaleyh; gayre ibadet ederseniz helak olursunuz» manâsını iş'ar etmekle tehdid etmiştir.

Âyet-i Celile; dört hüküm üzere müştemildir :

Birincisi; Hazret-i Nuh'un kavmine resul olarak gel­diği.

İkincisi;   Kavmini Allah'a ibadete da'vet ettiği.

Üçüncüsü; Allah'ın gayrı ibadete ehil ve müstehakktn olmadığı.

Dördüncüsü; Allah'ın gaynyı ma'bud ittihaz eclenle-rin Allah'ın kahrından korkmaları lâzım olduğunu beyandır.[13]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un da'veti üzerine kavminin söyle-sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Nuh'tan kâfir olanların büyükleri avam tabakasına dediler ki, «Nuh (A.S.) olmadı, illâ sizin gibi beşer oldu ve risa­let da'vasiyle sizin üzerinize tefevvuk etmek ister. Halbuki beşe­riyetten başka sizin üzerinize fazilet da'vasma hakkı yoktur» de­mekle avam-ı naşı menetmek istediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

[»Eğer Allahü Tealâ resul göndermek istemiş olsaydı sema­dan melek inzal eder ve kullarını melekler vasıtasiyle irşad eder­di. Halbuki evvel geçen babalarımızdan biz böyle bir söz işitme­dik, n]

[«Nuh olmadı, ancak kendisiyle cinnet olan bir recul-nun oldu."]

[«Nuh (A.S.) mecnun olunca hakikatin tebeyyün edeceği zi mana kadar gözetin» demekle küfürde temerrüd ve inadlarını har ettiler.]

Yani; emr-i İlâhî üzerine Nuh (A.S.) kavmine risaletini ilân­la Allah'ın vahdaniyetini beyan ve ibadetine da'vet edince kavm-i Nuh'un kâfirlerinden ileri gelen büyükleri kendilerinin sözlerini dinleyen avam tabakasına hitaben dediler ki «şu risalet da'vasmda bulunan zat sizin gibi beşerdir, belki sizin kadar malı ve etbaı yok­tur. Şu halde sizin üzerinize bir fazileti ve meziyyeti olmadığı halde tefevvuk ve sizin üzerinize tefaddul etmek murad eder. Ya­ni; fazilet da'vasmda bulunmak ve kendinin metbu' ve sizin tâbi' olmanızla kesb-i şeref etmek ister ve söylediği sözleri vahy-i İlâhi diye size dinletmekle kendine bir paye vermek fikrindedir. Eğer Allahü Tealâ bizi ıslâh ve irşad için resul göndermek istemiş ol­saydı gökten melekler inzal eder ve bizi onlarla irşad ederdi. Çün­kü; meleklerin Allah'a kurbiyetleri daha ziyade olduğundan onla­rın risaîete liyakatleri daha fazladır. Maahaza biz beşerden resul olduğunu atalarımızdan işitmedik. Binaenaleyh; Nuh (A.S.) m da'va ettiği beşerden beşere risalet ne zaman-ı sabıkta ve ne de zaman-ı lâhîkta yoktur, belki Hazret-i Nuh'un kendine cinnet isa­bet etmiş ve'dimağına halel gelmiş fcir recül-ü mecnundur. Bir müddet gözetin; ya ölür veya aklı başına gelir ifakat bulur siz de kurtulursunuz. Şu halde vakt-i merhunu gelinceye kadar sabret­meniz lâzımdır» demekle zuafa-yı nâsı iğfal ve zihinlerini teşviş ettiler.

Nisâbûrî'nin beyanı   veçhile bu âyette    Vacip Tealâ kavm-Nuh'un risalette beş veçhile şüphelerini beyan etmiştir :

Birinci §übheIeri : Beşeriyeti risalete mündfi ad­detmeleridir Halbuki risalette maksad-ı aslî olan ümmeti da'vette ünsiyet iktiza edip ünsiyet ise resulün ümmetinin cinsinden olma-siyle olacağına binaen risaletin iktiza ettiği hikmet; beşere resul, beşerden olmaktır. İşte kavm-i Nuh bu hikmeti düşünmeyerek «beşerin cümlesi fehm ü idrakte, fakr u gınada, hastalık ve sağlık­ta ve sair avarız-ı beşeriyede müsavidir. Binaenaleyh; hiç bir be­şerin diğeri üzerine tefevvuk ve fazilet da'vasma hakkı yoktur» dediler.

İkinci şüpheleri: Halkı irşad için risalete melek­ler daha evlâdır. Zira; meleklerin ilimleri ve kuvvetleri ziyade ol­duğundan onların risaletlerine i'tiraz eden olmaz herkes kabul eder. Binaenaleyh; «eğer Allahü Tealâ bizi irşad için resul gönder­miş olsaydı her halde melek gönderirdi. Halbuki göndermedi. Şu halde Hazret-i Nuh'un resul olmadığına ve bizim için Allah'ın re­sul göndermediğine ilm-i yakın vardır» dediler.

Üçüncü şüpheleri; beşerin, risalet da'vasında bulunarak tevhide da'vet edip putlara sebbettiğini evvel geçen babalarından işitmevıeleridir. Çünkü; kavm-i Nuh babalarını tak­lide pek düşkün olduklarından mezhepleri ancak taklit idi. Şu halde pederleri putperest olup onların zamanında tevhide da'vet eder bir nebi zuhur etmediğini iddia ile pederleri zamanında vu­ku' bulmadığından inkâr ettiler.

Dördüncü şüpheleri: Nuh (A.S) onların âdetle­rinin hilâfına da'vet ettiğinden aklının muhtel olduğuna hükmet­tiler. Zira; onların me'lûf oldukları şirkin hilafı olan tevhide da'-vetini cinnete hamlettiler.

Beşinci şüpheleri: Hazret-i Nuh'a isnad ettikleri cinnetin ya zail olup ifakat bulmasını veyahud vefatını bekleme­lerini birbirleriyle tavsiye ettiler. Yahud bir müddet intizarı tavsiye etmekten maksatları «eğer da'vasi gibi nebi ise Allahü Te­alâ yardım eder ve dininin tealisini görür, biz de ittiba' ederiz ve eğer nebi değilse Allahü Tealâ onu ifna eder rahat oluruz» de­mektir.[14]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin şüphelerini ve Hakka karşı inadlarmı beyan ettiği gibi Nuh (A.S.) in bab-ı ulûhiyetine tezarruunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) «yardım et bana Ya Rabbi! Onların beni tekzib-lerine karşı» demekle Rabbisine iltica etti.]

[Nuh (A.S.) in ilticası üzerine biz ona vahyettik ve dedik ki, «bizim hıfzımız ve ta'limimizle bir gemi yap ve o gemi sizin se-beb-i halâsınız olacak», işte bu suretle gemi yapmasını emrettik.]

[Nuh (A.S.) gemiyi yapınca bizim kavm-i Nuh'un helak iyi e emrimiz gelip ekmek tandırı kaynamaya başlayınca biz Nuh (A.S.) a «sen çift olan hayvandan ikişerini ve ehlini gemiye koy, ancak ehlinden azab olunmasıyle hüküm sebkedenler müstesnalar­dır» demekle o zamana ait vazifesini ta'yin ettik.]

Yani; Nuh (A.S.), kavminin bir takımına lâyık sözlerini ve mübtelâ oldukları şirkte ısrarlarını görüp söz dinlemeyeceklerini bilerek imanlarından me'yus olunca kavminin halinden bahsede­rek Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ile dedi ki «Ey benim Rabbim! Kavmimin beni tekziblerine mukabil bana nusret et. Zira; ben tebliğde kusur etmedim ve lâkin onlar kabul etmediler ve bana bir takım cinnet, sefahet ve cehalet gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmadik sıfatlar isnad etmekle iftirada bulundular. Yarabbi! İmda­dına muhtacım, kavmimin tekziplerine karşı bana yardım et.» de­mekle tezarru'da bulununca biz duasını müstecab kıldık ve derhal Hazret-i Nuh'a vahyettik ve dedik ki, «Sen bizim hıfz u himaye­mizde, ilham ve vahiy tarikleriyle talimimiz dairesinde bir gemi yap, kavminden korkma, onların gemiyi yaparken sana vaki' olan ezalarından müteessir olma, gemiyi ikmâl ettikten sonra bizim on­ları ihlâkle emrimiz gelib ekmek tandırı su ile feveran edib kay­namaya başladığında sen her hayvan nev'inden bir erkek ve bir dişi ikişer tane gemiye koy ki hayvanatın nesli münkariz olmasın, dinde ve nesepte sana tabi' olan evlâdü iyalini ve iman eden mü'-minleri gemiye koy, illâ ehlinden helake müstehak olup hükm-ü İlâhimiz sebkedenleri gemiye koyma. Zira; onların ihlâki mukad­derdir» demekle Nuh (A.S.) a talimat verdik.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hazret-i Nuh'un Rabbisinden yardım istemekten maksadı; evvelce taraf-ı İlâhiden helaklerine dair vuku* bulan vaadin husulünü istemektir. Tennur ile mu-rad; Hazret-i Âdem'in ekmek tandın olduğu mervidir. Çünkü, bazı rivayete nazaran bir taştan ma'mûl olan Hazret-i Adem'in ekmek tandırı vefatından sonra elden ele intikal ederek Hazret-i Nuh'a gelmiş ve Nuh (A.S.) da teberrüken ekmek tandırı ittihaz etmişti. Allahü Tealâ Hazret-i Nuh'a «Ne zaman ki, tennurden su cereyan ederse azabın gelmesine alâmettir, hemen gemiye bin»1 emrini ver­diğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; ekmek tandırın­dan suyun kaynamaya başladığını haremi görüp Hazret-i Nuh'a ha­ber verince emr-i İlâhiye imtisal ederek hemen gemiye binmişler­dir. Hazret-i Nuh'un gemiye bindiği mevkiin neresi olduğunda ih­tilâf olup kat'î bir delil yoksa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran (Küfe) nin mescidinin mevkii olduğu veyahud Şam'da (Ayn-i Virde) denilen mahal olduğu veyahut (Hind) de olduğu mervidir.

Hazret-i Nuh'un ehlinden gemiye binmekten memnu' olan oğİu (Kenan) ile validesidir. Binaenaleyh; bunlar küfrü iman üzerine tercihle sebeb-i necat olan gemiye binmekten mahrum olmakla he­lak olmuşlardır. Gemiye binenler seksen kişi olup, bunlar da Haz­ret-i Nuh'un (Sam, Ham, Yafes) namında üç oğlu ile bunların üç haremleri ve Nuh (A.S.) in kendi ve diğer haremi olarak sekiz kişi ile-i Nuh'tan ve yetmiş iki kişi de mü'min ve mü'mine olduğu mer­vidir.[15]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'a vaki' olan hitabının bâk yan etmek üzere buyuruyor.                                                      

[Ya Nuh! Küfür gibi bir cinayeti irtikâpla nefsine zulmeden zalimler hakkında bana dua etme. Zira, onlar irtikâb ettikleri zu­lümleri sebebiyle gark olmaya mahkûmlardır. Binaenaleyh; onla­ra şefaat caiz olamaz.]

[Zâlimler hakkında şefaat caiz olmayınca, Ya Nuh! Sen ve maiyyetinde olan ehl-i iman gemi üzerine binip kararlaştığınızda sen «Hamd ü sena sol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki, O Allahü Tealâ zâlim olan kavimden bize necat verdi ve onların şerrinden bizi kurtardı» demekle seni ve maiyyetini helakten kurtaran Zat-ı Ülûhiyete hamd ü sena et.] Zira; ni'met-i necata mukabil şükret­meniz vaciptir.

Hazret-i Nuh'la beraber gemide bulunan mü'minler de hamde-deceklerse de, kelâmın ihtidasında hitab, yalnız Nuh (A.S.) a ol­duğundan, yalnız Nuh'a hitab olunmuştur ve metbu' olduğu cihetle metbua emrin, tâbi'lere de emir olması i'tibariyle, hanıdle emir; cümlesine emirdir. Garktan halâsları kafi olduğu için suret-i kat'-iyyede necatları beyan olunmuştur. însanın nail olduğu ihsan; ni'-met olup şükrünü edâ etmek vacip olduğu gibi belâdan kurtulmak da ni'met olup şükretmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder, Düşmandan kurtulmak ni'metlerin büyüğü olduğu cihetle Vâcip Tealâ kavm-i zâlimin şerrinden kurtulmasına mukabil Hazret-i Nuh'a hamdetmesiyle emretmiştir. Eğer düşmanın şerrinden kur­tulmak ni'met olmasa Cenab-ı Hak hamdle emretmezdi.[16]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh'un kavminin ihlâkine dua ve Zat-ı ulûhiyetine hamdetmesiyle emrettiğini beyandan sonra daha mü­him olan şeyleri istemesini emretmek üzere buyuruyor.

[Ya Nuh! Gemiye binip kararlaştığuıda sen «Ey Rabbim! Beni hayrı ve bereketi çok bir menzile indir. Zira; inzal edenlerin hayırlısısın» demekle gemiden inecek zamanını ve mekânını dü­şün; hayırlı ve bereketli bîr yere inmeni Babbinden istirham et.]

[Zira; bizim Nuh'a ve iman edenlere vermiş olduğumuz şu ne­catta ve iman etmeyenleri ihlâkte kudret-i kaahiremize alâmetler vardır. Halbuki, biz insanları mübtelâ kılıcı ve imtihan ediciyiz.]

Binaenaleyh;    ibret almak şanından    olan kimseler elbette ibret alırlar.

Yani; gemiye binmekle garkolmaktan kurtulmak nasıl bir ni'-metse gemiden selâmet ve saadetle temiz, bereketli ve istirahat edecek bir mahalle inmek de ayrıca bir ni'met olduğundan «Ya Nuh! Sen dergâh-ı ulûhiyetten hayırlı ve bereketli bir yere inmeni istirham et, istediğin ve matlûbuna muvafık bir isimle Rabbini se­na et ki, duan kabul olunsun. Binaenaleyh; Yarabbi! Sen beni mü­barek bir yere indir. Zira; sen; inzal edenler var farz olunsa onla­rın cümlesinden hayırlısın» demekle tezarru'da bulun. Şu halde insan bir şeyin bidayesinde duaya muhtaç olduğu gibi nihayesinde dahi hayre nail olmasını Cenab-ı Haktan temenni etmek lâzım ol­duğuna bu âyet delâlet eder. Kezalik insanların Rablerinden menzilin hayırlısını istemeleri ehem ve elzem olduğuna Ceriab-ı Hak bu âyette tenbih ve tavsiye etmiştir. Çünkü; insanların dünya ve âhirette menzile ihtiyaçları aşikâr olduğu ve menzilden hâlî olmak imkânı olmadığı cihetle hayırlısını istemek elbette elzemdir. Zira istirahat; hayırlı olandadır.

İşte Nuh (A.S.) in vak'asmda : mü'rninlerin halâsında ve müş­riklerin helakinde ve o zamana kadar emsali sebketmeyen gemi­nin yapılmasında ve ateşle ekmek pişen tennurden zıddı olan suyun kaynamasında kemâl-i kudret-i İlâhiyeye delâlet ve alâmetler var­dır. Halbuki hâl ü şan bu misilli acayibi icadla Allahü Tealâ kul­larını imtihan eder ve âsileri helak etmesindeki hikmet, de diğer­lerine ibret olmasıdır. Binaenaleyh bu gibi geçmiş vukuatı Kur'-an'da beyan etmek; ümmet-i Muhammedi intibaha daVet ve ibre­tin lüzumuna dair ders vermektir. Çünkü; âsilerin isyanlarının he­lake ve mü'minlerin imanlarının necata sebeb olduğunu düşünen bir âkil elbette sebeb-i necata tevessül eder.[17]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un vak'asma işaretten sonra diğer ka­vimlerden bazılarının hallerine işaret etmek üzere buyuruyor.                                                        

[Kavm-i Nuh'un helakinden sonra biz onların kavimler icad ettik.]

 [Biz o halkettiğimiz kavimlere kendi cinslerinden resul gön­derdik ve gönderdiğimiz resul onlara «Allah'a ibadet edm. Zira; Allah'ın gayrı sizin için ma'bud yoktur» demekle tevhide davet etti.]                                                         

[Siz Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz eder de Allah'ın azabın­dan korkmaz mısınız?» Zira; şirk, gazab-ı ilâhiye sebeptir] de­mekle tehdid etti.

Yani; kavm-i Nuh'u garkettikten sonra sefine-i Nuh'ta necat bulanların neslinden biz Âd ve Semûd kavimleri gibi bir çok kavimler icad ettik. Onlar cadde-i adaletden çıktı. Tarik-ı tev­hidi terkettiklerinden ıslaha ihtiyaç görülünce biz onlara kendi­lerinden Hud ve Salih (A.S.) gibi resuller gönderdik ve irşadla-rına me'mur ettik ve gönderdiğimiz resul emrimiz veçhile onlara «Allah'a ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı hak olarak ma'bud yoktur. Binaenaleyh; ancak ibadete müstehak olan Allahü Tealâ olduğu cihetle ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Allah'a şirkeder de Allah'ın azabından ve intikamından korkmaz mısınız? Eğer tevhidi kabul ile şirki terke-derseniz tevhîd; seb,eb-i necatınız olur. Amma şirk üzere ısrar ederseniz Allah'tan korkun» demekle o resul kavmini tarik-ı hakka ircaa çalıştı.

Gerçi bu âyette kavm ile murad; Âd veya Semûd ve resul ile murad; Salih veya Hûd Hazretlerinden birisi oldu­ğunda ihtilâf varsa da esah olanı ta'yin için zihin yormakta bir fayda yoktur. Zira; âlemde bir çok milletlerde bu ahvâl carî oldu­ğundan şu veya bu kavim demeğe hacet yoktur. Çünkü; bilûmum enbiya-y.ı izam hazeratmın şeriatlerinde :

Birinci teklif; Tevhid ve Allah'a ibadettir ve bun­ları terkedenleri tehdid etmektir. Binaenaleyh; bu âyette k av m ile murad; hangi kavim .ve resul ile murad; hangi resul olur­sa olsun o resulün kavmine teklifi şu üç şeyle olmuştur ki, Haz-ret-i Nuh'un kavmine vaki olan teklifin aynıdır :

Birincisi;   Allah'a ibadettir.

İkincisi;   Allah'ın gayrı Trta'budun olmamasıdır.

Üçüncüsü;   Allah'tan korkmak lâzım olmasıdır.[18]

 

Vacip Tealâ bazı kavme gönderdiği resulün o kavme tebliğ ettiği ahkâmı beyandan sonra kavminin cevablarım beyan etmek üzere buyuruyor.

[O resulün kavminden büyükleri ki, onlar Allah'a küfür ve âhireti tekzip ettiler. Halbuki biz hayat-ı dünyada onlara çok ni'-met vermekle rahatlarını te'min ettik. Onlar avam-i nasa «şu nü­büvvet da'vasında bulunup sizi tevhide da'vet eden olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler ve dediler ki:

["Zira; o resulüm diyen zat sizin yediğinizden yer ve sizin içtiğinizden içer. Binaenaleyh; sizin üzerinize bir meziyyeti yok­tur.» ]

[«Ve eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat edersenîi itaj tiğiniz surette elbette zarar edicilerden olursunuz.»]

Yani; resulün kavmine vaki' olan tebliğine kendi kavminden küfreden ve âhirete mülakatı, hasrı, neşri, hesap ve cezayı ve bi­lûmum ahvâl-i âhireti tekzib eden büyükler ve ileri gelip sözü din­lenenler ve bizim kendilerine hayat-ı dünyada emval ve evlâd ver­mekle bir çok ni'met verdiğimiz kimseler dediler ki «şu size nü­büvvet da'vasında bulunan kimse olmadı, ancak sizin gibi beşer oldu. Binaenaleyh; beşeriyetten başka bir sıfatı ve hâli yoktur. Çünkü; sizin yediğinizden ve içdiğinizden o da yer içer. Şu halde her hususta sizin gibi yer, içer bir beşerdir. Beşerden başka bir şey olmayınca sizin üzerinize fazilet daVasına hakkı yoktur. Allah'a yemin ederiz ki, eğer siz kendiniz gibi bir beşere itaat eder, emrini tutar ve nehyinden kaçarsanız bu surette elbette siz zararlamrsı-nız. Çünkü; kendi mislinize itaatle nefsinizi zelil kılmış olursunuz» demekle ileri gelenler kendilerine ittiba' eden zuafayı iğfal ve zi­hinlerini teşvişle kendilerini irşad için çalışan resule ittiba'dan men'etmeğe sa'yettiler.

İnsanlar arasında her zaman, ileri gelen büyüklerde ve refah­la yaşayan-zenginlerde, fukara ve avam güruhunu iğfale çalışmak ve akaaid-i hakkayı terkle akaaid-i batıla telkin etmek ve mez-heb-i sahihten hataya sevkeylemek aleîekser câri olduğu görül­müştür. Zira; Allah'ın kendilerine verdiği ni'met onları tuğyana sevkettiğinden diğer insanları da kendileri gibi tuğyana sevket-mekten hâli kalmadıkları ve Allah'ın kendilerine verdiği kuvveti su-i isti'mâl ettikleri görülür.

Vacip Tealâ bu âyette âsî kavmi cinayetin eşna'ı olan küfrü irtikâb ve âhireti tekzib ve dünyaya lüzumundan ziyade muhabbet etmeleriyle zemmetmiştir. Ve bu sıfatlar kimlerde bulunsa elbet­te mezmumdur.

Hulâsa; kavmi ıslah.için gönderilen resulün kavminin küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyüklerin, beşeriyeti risalete mü-nafi addederek avam tabakasını iğfal ettikleri, yemek yemenin ve su içmenin resul hakkında kabahat olduğunu beyanla dahî eki ü şürbün risalete münafi olduğunu iddia eyledikleri ve «beşerin be­şere itaati zarardan başka bir şey olmadığından eğer itaat ederse­niz elbette zarar edersiniz» diyerek fukara güruhunu imandan men'ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]

 

Vacip Tealâ resule i'tiraz edenlerin kelâmlarının bakiyyesini beyân etmek üzere buyuruyor.

[«O risalet da'vasında bulunan zat; siz vefat edip toprak ve çürümüş kemik olduğunuzda kabrinizden çıkacağınızı size vaad eder mi? Siz bu gibi vaadlere inanır mısınız? Böyle aklın ve id­rakin harici olan şeyi akıl sahibi kabul eder mi?»]

[u Sizin vaad olunduğunuz âhir et, kabirden kalkmak ve azab görmek ne kadar uzak, pek uzak oldu ve mümtenî' olmakla müm-teni oldu.» Çünkü; öldükten sonra dirilmek ve yok olduktan sonra var olmak havsala-i beşerden hariç olduğu cihetle kabule şayan değildir] demekle avam güruhunun zihinlerini bu cihetle dahî teş­vişe çalıştılar. Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :                       j

[«Bizim için hayat yok, ancak hayat-ı dünya vardır. Ölürüz ve diri oluruz, hepsi dünyadadır. Dünyanın gayride bizim için ha­yat olamaz. Zira; biz ba's olunmayacağız.» Binaenaleyh; risalet da'vasında bulunan zat aldatmak ister sakın aldanmayın] demekle zuafa-yı nâsı iğfal ettiler.

Yani; küfrü irtikâb ve âhireti tekzib eden büyükler, nâsın orta halli ve fukara güruhunu iğfal için «risalet da'vasmda bulunan zat beşerdir, tıbkı sizin gibi yer, içer. Şu halde sizin üzerinize onun bir fazilet ve meziyyeti yoktur. Eğer itaat ederseniz zarar etmiş olursunuz» demekle resulün hâl ü sıfatının beşer olmasının risa­lete münafi olduğunu dermeyan ederek halkı iğfale çalıştıkları gibi resulün âhirete müteallik beyanatiyle dahî iğfale çalıştılar ve de­diler ki; «O resul size vaad eder ve der mi ki siz ölüp toprak ve kemik olduğunuzda kabrinizden çıkarsınız? Bunu vaad eden ve söyleyen resulün sözüne inanır mısınız? Bu söz sizin vaad olundu­ğunuz kabrinizden kalkmanız ne kadar uzak oldu ki, aklı olan bunu kabul eder mi ve havsala-i beşer bunu alır mı? Elbette almaz. Zi­ra; bizim için hayat yok, ancak hayat-ı dünya var. Çünkü; dünya­da hayat bulur, dünyada ölürüz. Halbuki biz ba's olunmayacağız» demekle nâsı resule ittiba'dan men'ettiler. İşte şurası gariptir ki risaleti beşere münasib görmeyenler ülûhiyeti a'cez-i mahlûk olari putlara münasib görür ve ona ibadet ve âhireti inkâr ederler. Ev-velen yok iken Allah'ın icad ettiğini i'tiraf ettikleri halde var olup öldükten sonra ihya olunacaklarına inanmazlar. Halbuki âhiret ol­masa adalet-i İlâhiye tamamiyle tecelli etmez. Zira; zalimin zulnü ve kavinin zayıfa tasallutu cezasız kalır. Bu ise hikmet ve adalete muhaliftir. Şu halde adaletin tamamiyle tecelligâhi olacak bir ma­hal lâzımdır ki işte o da dar-ı âhirettir.[20]

 

Vacip Tealâ âsî ümmetlerin resullerine karşı müdafaalarından ve vaki' olan ta'nlarından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ahireti tekzib ve küfrü irtikâb eden büyükler ve kavmin ile­ri gelen söz kesenleri avama dediler ki; »nübüvvet da'vasında bu­lunan zat olmadı, ancak yalan olarak Allah'a iftira eder bir recûl oldu. Halbuki biz o recüle iman edenlerden değiliz. Zira; müfteri ve yalancı olan kimseye iman edilmez» demekle nâsi imana mey­letmekten men'ettiler.]

Yani; kavmin eşrafının bu ta'ndan maksatları kendilerinin sö­zünü dinleyen nâsm aşağı tabakasını imandan men'etmektir. Çün­kü; aşağı tabaka onların sözlerini dinleyip iktida ettiklerinden on­lara «Bizim anladığımız bu recül, iman etmeye lâyık bir kimse de­ğildir. Biz ona iman etmedik, isterseniz siz iman edin» gibi tenfi-ratta bulundular. Velhasıl beşeriyetin risalete rnünafi olduğunu ileri sürmekle ve âhiretin ahvalini havsala-i beşerin almadığını be­yanla ve recül-ü müfteri demekle halkın zihnini teşviş ettiler.[21]

 

Vacip Tealâ temerrüdün nihayesine varıp resulleri imanların­dan me'yus olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey beni enva-ı ni'metiyle terbiye eden Rabbim!    Onların beni tekzibleri mukabilinde bana nusret ver ve imdad et.» Zira; işretine muhtacım Yarabbi! Tebliğde kusur etmedim   fakat on-Ta te'sir etmedi ve ezalarına da tehammülüm kalmadı] demeMe Rabbisine iltica etti. Çünkü; insanların her zaman nusret-ı nahi­yeye ihtiyaçlar! olduğu gibi bilhassa bazı umur-u muhımmede da-SJ. nusret-i İlâhiyeyi istemek âdet-i kadime ve enbıyamn dahi meslekleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Bundan evvel aym elfazla Hazret-i Nuh'un ilticası da hikâye olunmuştu.[22]

 

Vacip Tealâ resulün münacatım kabul ve sabırla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Resulün şu tazarruuna karşı Allahü Tealâ «Azıcık zamanda sabret acele etme. Elbette onlar azabı görecek, sabah vakti nadim olacaklardır» dedi.]

[Binaenaleyh;    onları hakka mukarin olarak    sayha ahzetti. Sayhanın ahzı ile biz pnları ufacık çör çöp kıldık.]

[«Uzak olurcasma uzak olsun kavm-i zalim»» dedik.]

Yani; kavmini ıslah için gönderilen resulün kavmine nasihat te'sir etmeyip imanlarından me'yus olarak Rabbisine ilticası uzerine Rabbisi dedi ki «Ey Resul-ü Mükerrem! Sen azıcık bir zaman sabret, onların azablarımn gelmesinde ta'cil etme. Biz intikamımızı alırız. Elbette onlar azabı müşahede edince nedamet edecekler. Zira; azaba alâmet ve aynı kahır olan dehşetli sayha semâ cihetin­den bağteten zuhur edince onları sayha tuttu. Binaenaleyh; biz onların cesedlerini kuruttuk âdeta sel suyunun önünde ve köpüğü üzerinde giden ufacık çör çöp gibi kıldık ki, hiç ehemmiyetleri ve sıkletleri kalmadı. Şu halde helak ve mahv ü nâbedid oldular ve yalnız bu dünyada helak olmakla kalmadılar. Zira; onlar hakların­da «hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle zulmeden zâlimler rahmet-i İlâ-hiyeden uzak olsunlar» denildi. Şu halde dünyada helak oldukları gibi âhirette dahî rahmet-i İlâhiyeden uzak ve muazzep olacakları bu âyetle beyan olunmuştur. Gerçi bu âyette nedamet ettikleri be­yan olunmuşsa da bu nedamet hâl-i yeiste olduğundan kabul olun­madığı cihetle kusurlarının affına sebeb olacak nâfi' bir nedamet değildir.

Gusa ; Taberi ve Hâzin'in beyanları veçhile sel suyunun yüzünde giden yaprak ve ot kurularının kırıntılarından hâsıl olan hafif ve menfeattan âri değersiz şeylerdir. Yani «onları bihakkın sayha ahzedince biz onları ihlâk ettik ve asla menfeat olmayan ufacık toz ve toprak gibi kıldık» demektir.

Küfürleri ve âhireti tekzibleri ve resullerine iftiraları sebebiyle zâlim olan kavmin rahmetten baîd olduklarını ihbar olmak ihtimali olduğu gibi aleyhlerine duâ olmak ihtimali de vardır. Helaklerini ve rahmetten uzak olduklarım ihbar olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Kavm-i zâlim küfürleri ve zu­lümleri sebebiyle helak ve rahmet-i İlâhiyeden uzak oldular. Dün-. yada asla eserleri kalmadı ve âhirette muazzeb olacaklardır] de­mektir. Dua ve W net olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Kavm-i zâlim rahmet-i İlâhiyeden uzak olsun] demektir. Her iki surete nazaran bu cümle kâfirleri istihfaf ve ihanet için varid olmuş bir fıkradır. Çünkü; dünyada helak olduklarını beyandan sonra âhi­rette niam-ı İlâhiyeden uzak ve mahrum olacaklarını dahî beyan veyahut baid olmalarına dua etmek elbette onların ihanetlerini müş'irdir.[23]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in ve ondan sonra gönderdiği bazı r<§ sullerin ümmetleriyle cereyan eden mübahaseleri beyan ettiği gi bunlardan sonra ba'solunan enbiya-yı kiramdan bacılarının kıssa| lanm icmalen işaret etmek üzere buyuruyor.

[Nuh, Hûd ve sair ba'zı resullerin kavimlerinin inkirazındak sonra arkasından başka kavimleri icad ettik.]

[Hiç bir ümmet eceline tekaddüm ve teehhür etmez.]

Yani; Dünya, kıyamete kadar i'mar eden milletlerden hâlî ol­maz. Elbette dünyayı i'mar edecek kavmin biri giderse diğeri gelir. Binaenaleyh; kavm-i Nuh tufanla ve kavm-i Hûd sayhayla helak olduktan sonra biz onların akibinde bir çok kavimler ve milletler icad ettik ve her birerlerine resuller gönderdik ve bizim indimizde marzi olan ahkâmı resullerimiz ümmetlerine tebliğ ettiler. Kabul edenler saadet-i dareyne vasıl oldu ve kabul etmeyenlerin her biri birer nevi' gazabla helak olup gittiler ve lâkin hiç bir ümmetin helaki mukadder olan vakt-i muayyeni üzerine tekaddüm ve teeh­hür etmez. Binaenaleyh; her ümmetin helaki muayyen olan zaman­da elbette vücud bulur velev bir dakika olsun tehallüf etmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet maktul olan kimsenin ecel-i mukadderiyle öldüğüne delâlet eder. Zira; ecelinden evvel katlolunsa ecelin tekaddüm ve teehhür etmesi lâzım gelir. Halbuki tekaddüm ve teehhür bu âyete muhaliftir.

Her şahsın bir eceli olduğu gibi her milletin dahi bir eceİ-i muayyeni olduğuna.ve inkırazının o ecele tekaddüm ve teehhür etmediğine delâlet eder. Her ümmetin helaki; isyanları ve zulüm­leri temadi edip bekalarında başkalarına menfeatleri olmayacağı ve helaklerinde gayre zararları dokunmayacağı tahakkuk ettiği bir helakleri başka­larına mazarratı mucib olsa o mazarrattan başkalarını vikaye için mazarrat mündefi' ve menfeat istifa olununcaya kadar bekalarına riayet olunmak lâzım gelirdi.

[Geçmiş ümmetlerin helaklerinden sonra biz, bir biri arka­sında resullerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmetin resulü o ümmete geldiğinde onlar kendilerine gelen resulü tekzib ettiler.]

[Onlar resullerini tekzib edince biz bazılarının helakini ba­zılarına tâbi' kıldık. Halbuki, biz onları sonra gelenlere bir takım haber, kısas ve hikâyeden ibaret sözler kıldık ki, halk aralarında söylenir ve hallerinden bahsolundukça teaccüb olunur.] Yani ha­riçte eserleri kalmadı, ancak hikâyeleri kaldı.

[Helak olup yalnız sözleri kalınca uzak olsun Rahmet-i İlâhi-yeden iman etmeyen kavim.]

Yani; Ümem-i mütekaddimeden bazılarının inkırazından son­ra biz adaletten inhirafla itaattan çıkan kavimlere araya fetret gir­meksizin birbiri arkasında mütevaliyen resullerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete ıslah ve tarik-ı hakka da'vet için resul geldiyse kendilerini ıslah için gönderilen o resulü tekzib ettiler. Binaenaleyh; onların tekziblerine mukabil biz onları ihlâk ettik, fakat ihlâklerinde bazılarının helakini bazısına tâbi' kıldık ve on­ların küfriyatlarından yer yüzünü tathir ettik ve onların sebeb-i helaklerini ve ahval-i gayr-i lâyıka ve ef'al-i kabihalarını âleme kısas ve hikâye kıldık ki, âlemde ancak haberleri ve sözleri kaldı ve herkes konuşup onların hallerinden ve helaklerinden ibret aİ4 sınlar. Âsîleri biz ihlâk edince iman etmeyen kavim rahmet-i İlâ-? hiyeden baîd olmakla baîd oldu. Zira; hepsi helak oldu ve dünya dan ayrılıp gittiler. Bsyzâvî ve Medarik'te beyan olum duğu veçhile birbiri arkasında birer birer gelmektir. Çünkü rusül-i kiram; herkesin risaletine ta'yin olunan zamanda ümmetlerini ıs­lah için ba's olunmuşlardır ki, biri geldi tebligat ve ıslahatla meşgul oldu. O gitti sonra diğeri geldi. Velhasıl bu minval üzere det-vam etti gitti.                                                   

Hulâsa; rusül-ü kiramın birbiri arkasında ba's olundukları ve her ümmete resulleri geldiğinde o resulü tekzib ettikleri ve onla­rın tekziblerine mukabil tekzib edenlerin helakleri de birbiri arka­sında vuku' bulduğu ve âlemde yalnız haberleri ve hikâyeleri kal­dığı ve haklarında «iman etmeyen kavim rahmetten baîd olsun» denildiği ve âhirette ebeden muazzeb olarak kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[24]                

 

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın birbiri arkasından gönderildiğini icmalen beyandan sonra Hazret-i Musanın Firavun'a resul gönde­rildiğini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Geçmiş ümmetlerin inkırazmdan sonra Musa ve biraderi Hk-run'u biz âyetlerimiz ve açık mu'cizeyle Firavun'a ve cemaatiie gönderdik.]                                                                             

[Musa ve biraderi Harun (A.S.) resul olarak onlara gelince Firavun ve cemaati iman etmekten kendilerini büyük addettiler ve o zamanda onlar gayet mütekebbir bir kavim idiler.]           

Yani; şu helaki beyan olunan akvamın inkirazmdan sonra biz Musa ve biraderi Harun (A.S.) ı kudretimize ve kemâl-i san'atı-miza delâlet eden âyetlerimizle ve Firavun'a galebe edecek mu'~ cize-i kat'iyyeyle Firavun'a, Firavun'un vükelâsına ve kavminin ileri gelenlerine resul olarak gönderdik ve onların ıslahına me'inur ettik. Vakta ki, Musa ve biraderi onları hakka ve tarik-ı tevhide da'vet ettiklerse de imanı kabulden ve Hazret-i Musa'ya ittiba'dan kendilerini büyük addettiler. Zira; kendi i'tikatlarmca ve o zamana nisbetle onlar âlî ve mütekebbir bir kavim idiler. Hatta Firavun rububiyet da'vasma kadar cesaret etmişti. Çünkü; o zamanda Mısır hükümeti dünyanın en kuvvetli hükümetlerinden ma'dud olduğun­dan bütün dünyaya nazaran Firavun ve kavmi nefislerinde bir bü­yüklük görüyorlar ve Musa (A.S.) a tâbi' olmayı kendilerine âr addediyorlardı. Bu sebepten imandan istikbar ettiklerini Cenab-ı

Hak kavl-i münifiyle ve diğer akvam arasında kuv­vetli addolunduklarını ve kendi zuumlarmca kendilerini pek yük­sek farz ettiklerini nazm-i şerifiyle beyan buyurmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyatla murad; din-i hakka delâlet eden deliller ve Hazret-i Musa'nın mu'cizeleridir. Sul­tan ile murad; Firavun'a fiilen galebe eden denizin yol olması gibi büyük mu'cizelerdir. Çünkü; Musa (A.S.) in küçük ve büyük bir çok mu'cizeleri vardı. Yahud âyetler le murad; Beyzâvî'-nin beyanı veçhile Sure-i A'rafta beyan olunan Hazret-i Musa'nın mu'cizeler inden ma'dud olan dokuz alâmetler ve sultan-ı mübinle murad; Hasmı ilzam eden açık mu'cizelerdir: Asâ-yı Musa gibi. Çünkü asâ; Hazret-i Musa'nın mu'cizelerinin esası ve bilfiil Firavun'a galebeyi te'min eden mu'cizesidir. Asâ bir çok mu'cizelere vesile olmuştur. Meselâ yılan suretine inkilâb etmesi, sâhirlerin sihirlerini yutması, denize işaretle denizin yarılması, taşa vurmakla pınarın kaynaması ve saire gibi bir çok mu'cizelere asâ-yı Musa masdar olmuş ve sultan-ı mübin unvanını almıştır. Bu âyetde Firavun'un ve kavminin evsaf-ı mezmumelerinden ikisi be­yan olunmuştur.

Birincisi;    istikbar,

İkincisi; umur-u dünyada sair akvama nisbetle âli ol­malarıdır ki bu iki sıfatları imanlarına mani' olmuştur. Binaen-levh şevket kuvvet ve servette makbul olan; insanı tuğyana ve Lana sevketmeyendir. Çünkü; insanın isyanına sebeb olan kuv­vet ve servet; aynı isyan hükmündedir. Binaenaleyh; o misilli ser­vetler ve kuvvetler mezmumdur.[25]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Musa ve biraderi Hazret-i Harun'u Fi­ravun'a resul gönderdiğini ve onların imandan istikbar ettiklerini beyandan sonra Firavun'un ve kavminin söyledikleri sözleri ve tekzib edip helak olanlar zümresinden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa ve Harun (A.S.) onlara risaletlerini tebliğ edince Fi^ ravun ve cemaati «bizim mislimiz iki beşer'e biz iman eder miyiz? Halbuki onların kavmi bize ibadet edev gibi itaat eder bizim kö­lelerimiz mesabesindedirler» dediler.]

[Şu sözleri üzerine Firavun ve kavmi o iki resullerini tekzib ettiler. Binaenaleyh; onlar helak olan ümmetler zümresinden ol­dular.]

[Zat-ı Ülûhiyetime yemin ederim ki, biz onlar ihtida etsinler için Musa (A.S.) a Tevrat'ı verdik.]

Yani; Hazret-i Musa ve Harun onlara resul olarak gelib din-i hakka ve tarik-ı istikamete da'vet edince onlar kendi aralarında müşavere ettiler ve müşaverelerinin neticesi olarak dediler ki «bizim ulüvv-ü kadrimiz ve celâlet-i şanımızla beraber kendi em­salimiz iki beşere iman ve inkiyad eder miyiz? Halbuki onların neş'et ettikleri kavim ve kabileleri bize ibadet eder gibi kemâl-i tevazu'la hizmet ve itaat ediyorlar. Şu halde onlara hakimken şim­di bunlara iman etmekle mahkûm ve âmir iken me'mur mu ola­lım? Bu bize âr ve ayib değil mi?» demekle İmandan istinkâf et­tiler, yalnız istinkâf la kalmadılar, tekzib de ettiler ve bu tekzible-riyle helak olan ümmetler zümresinden oldular. Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki, biz Musa (A.S.) a zahiri ve batını ıslah edecek ve o zamanda ibadm cümle ahvaline kâfi olan Tevrat'ı verdik ki Musa'nın kavmi olan Benî İsrail ihtida etsinler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun ve kavminin Hazret-i Mu­sa ve biraderinin nübüvvetlerinde şüphelerinden birisi; beşeriyet ve beşeriyetin ıcabatmda enbiya-yı kiramla kendi aralarındaki mü­şabehete binaen enbiyanın ahvalini kendi hallerine kıyas etmektir. Şu halde kendilerinin nebi olamadığı cihetle her beşerin nebi ola­mayacağına hükmetmişlerdir. Halbuki bu kıyaslarının fesadı mey­dandadır. Zira; nüfus-u beşeriye; asıl kuvâ ve idrakte müşterek-lerse de ancak o kuva ve idrakin derecelerinde küllî farkları var­dır. Çünkü; zekâ, fetanet ve kuvve-i kudsiye cihetinden insanlar arasındaki dereceler müsavat kabul etmez. Hatta bazı kimseler ekser eşyada taallüme ve tefekküre bile muhtaç olmaksızın baş­kalarının bilmediği ve senelerce teallüm edip öğrenemediği şey­leri feraset ve fetanetiyle bilir. Bahusus nübüvvet; mevhibe-i İlâ­hiyedir. Allahü Tealâ istediği kuluna verir, hiç kimse «niçin ver­din» diyemez.

Bu âyette Tevrat'la ihtida; Benî İsrail'e aittir. Çünkü Tevrat;. Firavun'un garkından sonra nazil olmuştur. Binaenaleyh ihtida   ile murad; Benî İsrail'in ihtidasıdır.[26]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m Firavun'la vâki' olan mübahasesini icmalen beyandan sonra Hazret-i İsa'nın ve validesinin kud-ret-i İlâhiyeye alâmet olduklarım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve biz Hz. Meryem'in oğlunu ve anasını kudretimize alâmet kıldık ve iskân ettik onları yüksek bir mahalde ki, o mahal, karar sahibi ve tatlı suya malikti.]

Yani; Biz Azimüşşan Hazret-i Meryem'in oğlu İsa (A.S,) ı ve onun anası Meryem'i kemâl-i kudretimiz ve bedayi'-i hikmetimize delâlet eder alâmet kıldık. Zira; Hazret-i İsa babasız harikulade ve fevkattabia olarak zuhur edip hâl-i sabavette validesinin bera-etine şehadet etti. Kezalik validesinin erkek görmeksizin çocuk ge­tirmesi ve kış gününde yaş meyvenin nezdinde bulunması gibi bir çok kerametlere ehil olması bizim kudretimize delâlet eder alâ-mat-ı azime cümlesindendir. Bir takım Yehûd'un mütekebbir ve gaddarları meskenlerinden çıkardıkları halde biz onları yüksek ve insanlara karargâh ve suyu tatlı bir mahalde iskân ettik. O me­kân; iskâna gayet elverişli ve dünyaca istenilen her şey mevcuttu.

Gerçi zahirde .Hazret-i İsa ile validesi ayrı ayrı alâmetler gibi iseler de Hazret-i İsa'nm babasız doğması ve validesinin erkeksiz doğurması ikisi bir alâmet olduğuna işaret- için Cenab-ı Hak iki­sini bir alâmet olmak üzere beyan etmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rebve ; yüksek bir ma-haldir. Arz-ı Şam'da dünyaca âb u havası güzel, suyu tatlı, mey­vesi bol ve rahat bir mahalde olduğunda şübhe yoktur. Zira; Ce­nab-ı Hak sena buyurmuştur. Hazret-i İsa'nın validesiyle beraber o yüksek mahalle gitmelerinin sebebi; zamanın bazı gaddarları ta­rafından vaki' olan eza ve tazyiktir. Çünkü; bazı kâhinlerin Ye­hûd'un gaddarlarının sebeb-i izmihlali Hazret-i İsa olacağım ha­ber vermeleri üzerine Hazret-i İsa'yı tahariye başlayınca taraf-ı ilâhiden hicretleri emrolunmakla o mahall-i mübareke hicret et­mişlerdi. Oniki sene orada kaldıkları ve ba'dehu kendi beldelerine avdet ettikleri mervidir. O zaman Hazret-i İsa tebliğe me'mur ol­mamıştı.[27]

 

Vacip Tealâ Hazret-i İsa ve validesinin kudret-i İlâhiyeye alâ­met olduğunu beyan ettiği gibi tümle enbiyanın mükellef olduk­ları a'mali dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey resuller! Tayyibattan yiyin ve anıcl-i salih işleyin. Zira işlediğiniz amelinizi ben Mlirim ve amelinize göre ceza veririm.]

Yani; ey rusül-ü kiram! Size mubah kıldığımız ni'metlerden yiyin ve ind-i-İlâhimizde makbul ve marzrolan güzel ameller işle­yin. Zira; ben sizin cümle a'malinizi bilir ve her birine mükâfat-ı hasene veririm.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile; her resulün şu hitaba mazhar olduğuna delâlet eder. Ancak her biri kendi zamanında ayrı ayrı hitab olunmuşlardır, yoksa bir zaman­da mecmuuna birden hitab olunmuş değildir; Zira; enbiya-yı izam bir zamanda cem'olmadılar ki mecmuuna birden hitab olunsun. Şu halde ba'zı tayyibatı nefsine haram kılmakla rühbaniyyet iddia­sında bulunanların iddialarını bu âyet reddetmiştir. Çünkü; hiç bir nebinin şeriatında tayyibatm haram olmadığına bu âyet delâ­let eder.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile emir; ibaha içindir. Bina­enaleyh; tayyibatı ekletmek mubahtır vacip değildir. Tayyibat ile murad; helâl, safi, vücudun kıvamına hadim ve intifa­mda günah olmayan hububat ve meyve nev'inden olan me'kûlât-tır. Vacip Tealâ âyetin ahirinde kullarının amelini bildiğini be­yanla emrine muhalefetten ihtiraz etmek lâzım olduğunu beyan etmiştir. Resûlullah'm «Allahü Tealâ tayyiptir, tayyibi kabul eder ve rusül-ü kirama emrettiği şeyle mü'minlere emreder ve bir kim­se ki elini semaya kaldırır dua eder halbuki yediği, içtiği ve giy­diği haramdır. Onun duası nasıl kabul olur»  buyurduğu  (Ebu Hüreyre) radiyallahu anh hazretlerinden mervi olduğu Hazin'de mezkûrdur.            

Rusül ile murad; Rusül-u kiramın cümlesinin olması za­hirdir Çünkü tayyibatı yemek ve amel-i salih işlemekle emir; ce­mi' enbiyanın şeriatlerinde mevcud olduğundan rusül-ü kiramdan ba'zısma tahsise bir sebep yoktur. Amel-i salihden evvel helâl lok­ma vemek ve helâli amel-i salih üzere takdim etmek lâzım oldu­ğuna işaret için tayyibatı yemekle emrin amel-i salih işlemekle Lir üzerine takdim olunduğu    Nisabûrî'nin cümle-i beyanatm-

311 Hulâsa- cümle enbiyanın tayyibatı yemeye me'zun ve amel-i salih işlemekle me'mur oldukları-ve Allahü Tealâ'nin ilmi cümle-j sinin ameline lâhik olduğu bu âyetten müstefad olan fevaıd cum-ı lesindendir.

[Şu beyan olunan şeriat ve tarikat sizin tarikat-ı dir ve ben de sizin Rabbinizim.   Binaenaleyh; bana it Korkun benden, kaçının haramdan.

Yani; Ey millet-i İslamiye! Şu sizin dininiz ve şeriatini^ birdir ve cümleniz bu şeriati kabul ve amel etmekle me'nıursunuzj Zira; usül-ü i'tikatta cümle şeriatler müttefiktir. Binaenaleyh; cumj le insanların i'tikad noktasında birleşmeleri lâzımdır. Ben de sız} enva-ı ni'metile terbiye eden Rabbinizim. Şu halde bana muhalet fetten nefsinizi sakının ve harama meyletmeyin, ancak helal ve tayyib olan şeyleri yiyin.                                         

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette ümmetle mu­rad; millet ve şeriattır ve hitab da rusül-ü kiramadır. Zira; rusul-u kiramın cümlesi usül-ü i'tikatta bir din üzeredirler. Çünkü usul-u i'tikad; hiç bir şeriatta değişmez ve değişemez. Binaenaleyh; cümle enbiyanın şeriatları i'tikad hususunda ayrılmaz müttefiktirler. Zi­ra usül-ü i'tikadm esası; Zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve ahval-ı âhirete müteallik mesail olup gerek zat-ı İlâhî ve sıfat-ı Sübham, gerek nübüvvet ve âhiret tebeddül etmez ki zamanına göre şeriatîarda i'tikad tebeddül etsin. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey rusül-ü kiram! Şu i'tikad-ı hakkada sizin milletiniz bir millettir ve bunda teaddüd yoktur. Binaenaleyh; usül-ü şerayi' olan i'tikadi-yatta ihtilâfınız yok, hepiniz bir milletsiniz ve ben de sizin Rabbi-nizim. Bana isyandan nefsinizi vikaye edin ve benden korkun] ek­mektir.[28]

 

Vacip Tealâ i'tikadiyatın cümle enbiyanın şeriatinde bir oldu­ğunu beyandan sonra nâsm i'tikadiyatta ihtilâf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nâsm dinleri, beyinlerinde fırka fırka dağıldı.olur.]

[Her fırka kendi ihtiyar    ettiği din ve mezhebiyle    mesrur

[Şu halde Habibim! Terket onları ölünceye kadar cehaletleri içinde.]

Yani; esas i'tibariyle i'tikad-ı hakta mezheb ve millet bir oldu­ğu halde nâsm din hususunda işleri ve i'tikatları dağıldı, parça parça oldu. Çünkü; bazısı Yahudi, bazısı Nasrani, bazı aharı Me-cusi ve putperest gibi bir çok i'tikad-ı batıl erbabı hasıl oldu. Esas i'tikad; hak olan din-i vâhid olduğu halde milel-i muhtelife ve ce-maat-i müteaddide meydana geldi ve hasıl olan milletler kendi mesleği ve dini ile mesrur olur. Çünkü; kendini hakîı ve gayrileri haksız gördüğünden intisab ettiği dinle iftihar eder ki onun hilâfini irtikâb etmek ihtimali olmaz. Binaenaleyh; batılı irtikâb eden kimseyi dahî batıldan döndürmek muhtemel olmayınca Habibim! Terket sen onları cehaletleri içinde vefat edinceye kadar.

Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzm-daki   hin   ile murad; vefat edecekleri ve sekerat-ı mevtte azabı görecekleri zamandır. Gamre ; gaflet, cehalet, küfür ve da­lâlettir. hizb ;   fırka ve cemaat manasınadır. Ya­ni «aslında millet bir olduğu halde nâsm i'tikadda mezhebleri ed-yan-ı muhtelife ve mezahib-i müşettete oldu ve her fırka kendi j dini ve mezhebiyle iftihar eder, nasihat kabul etmez, hak söz din-1 lemez. Hâl böyle olunca Habibim! Sen onları cehalet ve dalâletle-1 rinde ve vefat zamanları sekerat-ı mevtlerinde azabı muayene edip| hasret ve nedametleri hâsıl oluncaya kadar terket» demektir.

Azabı muayene edecek zaman olunca sekerat~ı\ mevte, kabre, kıyamette muhasebe zamanına, Cehenneme velhâsıü azap muayene olunacak mevkilerin cümlesine şamil olup bâtıl mezhebe sülük edenleri tehdid ve Resûlullah'ı tesliye olduğu Ni-[ sâbûrî'nin cümle-i beyanatmdandır.[29]

 

Vacip Tealâ i'tikad noktasından mezhebin bir olup fakat hâsml müteferrik mezheblere teferruk ettiğini ve herkesin kendi mezhe­biyle iftihar eylediğini ve nasihat dinlemeyenleri hali üzere ter-l ketmek lâzım olduğunu beyandan sonra bâtıl mezheb sahiplerinel verilen ni'metlerin haklarında hayre alâmet olmadığını beyan et-| inek üzere buyuruyor.

[Yanlış mezheb taşıyanlar zannederler mi ki bizim onlara ver­miş olduğumuz mal ve evlâtla onlar için hayrata müsaraat ederii ve bu ni'metler onlar hakkında hayırdır? Eğer böyle zannederlerse bu zan bâtıldır. Zira; zanları gibi değildir, belki onlar bil­mezler.]

Yani; biz bâtıl din ve i'tikad taşıyanlara mal ve evlâd gibi bir çok ni'metler veriyoruz. Onlar zannederler mi ki bizim verdiğimiz mal ve evlâd ile onlar için hayre sür'at ederiz? Böyle zan fâsiddir. Çünkü; bizim verdiğimiz ni'metler onlar haklarında istidraçtır, belki onlar istidraç olduğunu bilmezler. Zira; behayim gibi idrak­ten hâli oldukları için istidraçla ni'met ve hayrat beynini tefrik etmezler. Binaenaleyh; haklarında nifcmet olan şeyleri aynı ni'met zannederler.

Hulâsa; bâtıl mezheb sahibleri haklarında mal ve evlâd gibi zahirde ni'met olan şeyleri hakiki ni'met zannettikleri halbuki on­lar hakkında ni'met olmadığı ve ni'met olanı ve olmayanı bilme­dikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]

 

Vacip Tealâ erbab-ı fışkın nail oldukları ni'metler, hakların­da hayır olmayıp istidraç olduğunu beyan ettiği gibi hayre müsa-raat edenlerin sıfatlarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Rablerinin azabından korkarlar.   İşte onlar hayrata müsaraat edenlerdir.]

[Ve şol kimseler ki onlar Rablerine îman ederler. îman eden ler elbette hayrata müsaraat edenlerdir.]

Ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmezler.]

[Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruzadan ve nafiledeı verdikleri şeyleri kalbleri korkar oldukları halde verirler. Zira; onlar Rablerinin rızasına rucu' ederler.]

[İşte şu evsafı haiz olanlar hayrata sür'at ederler. Halbuki on] larin hâl ü şanları hayrata sa'yle sairlerine sebkat etmektir.]  

Yani hayrata sa'yeden; mezahib-i batıla erbabı değildir, belki hayrata sa'yeden şol kimselerdir ki onlar Allah'ın azabından şid­detle korkan ve ibadete devam edenlerdir. Çünkü; Allah'tan lâyıkı vechüzere korkmak dünyada Allah'ın gazabından ve âhirette aza­bından korktuğuna binaen günahlardan kaçmasını ve hayrata sa'-yini mucib olur.   Ve şol kimseler ki onlar Rablerinin âyetlerine îman ettiklerinden lâyıkıyla evamir ve nevahiyi kabul ve tasdik ettikleri cihetle    mucibiyle amel etmekle hayrata sa'yederler ve şol kimseler ki onlar Rablerine şirketmedikleri cihetle ibadetlerin­de riya etmedikleri gibi ibadetlerini ihlâs üzere eda etmekle hay­rata sa'yederler. Ve şol kimseler ki onlar sadakât-ı mefruza ve na­fileden verdiklerinin    kabul olunup    olunmayacağından kalbleri korkar ve Rablerinin huzuruna rucu' edeceklerini düşünür ve amel­lerinin rızaya muvafık olup olmadığını    bilmediklerinden endişe eder ve korkularına binaen envâı hayrata sa'yederler. İşte şu ta'-dad olunan sıfatlan haiz olan kimseler envâı hayrata sa'yedenler-dir. Çünkü; onların Allah'tan korkmaları ve îman edip şirketme-meleri ve huzur-u İlâhiye rucu'larını ikrarla   kalbleri titreyerek sadakalarını vermeleri aynı hayrat olduğu gibi hayrat-ı saireyi iş­lemeye dahi sevkeder.    Binaenaleyh;    onlar da hayrat işlemekte sairlerine sebkat ederler. Hayrata nail olacaklarda bu dört sıfatın bulunacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve ehl-i îmanın bu sı­fatlara dikkat ve i'tina etmeleri lâzım   olduğunu tavsiye buyur­muştur.

Mü'minlere lâyık olan dört sıfatdan,

Birincisi; Malâya'niden ihtirazı mucib olan havful-lahtır.

İkincisi;   İbadette şirk-i hafi olan riyayı terketmektir.

Üçüncüsü; İbadet-i maliye ve bedeniyesini edada rı­zaya muvafık olmamasından endişe edip amelinin kabul olunma­ması korkusuyla beraber eda etmektir.

Dördüncüsü; Cümle a'malin esası olan îmanı olmaktır. Bunların cümlesine sa'yin sebebi; onların huzur-u İlâhiye rucu'larım nazar-ı i'tibara almaları olduğunu Vacip Tealâ bu âyet­te beyan buyurmuştur. Çünkü; âhirete îman edip amelinin ceza­sını göreceğini ve amel defterleri eline verilip sual olunacağını ve amelinin iyisi kötüsünden ayrılacağını i'tikad eden kimsenin elbet­te şu evsâfı iktisaba sa'yedip kesb-i hayrat için çalışacağında şüp­he yoktur. Amma îmanında za'f olan veyahud âhirete hiç iman et­meyen kimse hiç bir kötülükten çekinmez. Şu halde mü'min-i kâ­mil; hem ibadet eder, hem Allah'tan korkar. Amma fasık ve facir; ibadet etmediği gibi Allah'tan da korkmaz.

Hulâsa; insanları hayrata sevkeden esbabın Allah'tan kork­mak, iman etmek, vahdaniyeti ikrarla şirketrriemek ve zekâtlarını riyasız eda ile a'malini ihlâs üzere işlemek olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[31]

 

Vacip Tealâ mü'min-i muhlisin evsafını beyan ettiği gibi bu evsafın vüs' u takat dairesinde olduğunu dahî beyan etmek üzere buyuruyor.

[Her nefse biz teklif etmeyiz, ancak takati mikdarı teklif ede­riz ve bizim indimizde hakkı söyler kitab vardır. Halbuki kulları­mız asla zulüm olunmazlar.]

[Belki kâfirlerin kalbleri bizim şu kitabımızdafl&flet v«e-halet içindedir.]

[Ve kâfirler için bizim beyan ettiğimiz başka amelleri vardır.]

[Onlar ancak onu amel ederler.]

Yani; mü'minlerin evsaf-i sabıkaya sa'yetmeleri lâzımdır. Zi­ra; biz hiç bir nefse takatinin fevkinde bir amel teklif etmeyiz. Binaenaleyh;    kullarımıza teklif ettiğimiz ahkâm-ı şer'iyye kud-ret-i beşerin tahammül edebileceği bir nisbette olup tahammülün fevkinde bir şey yoktur ve bizim indimizde her insanın a'malini yazmağa müekkel olan meleklerin yazdıkları kitap vardır ki, o ki­tab doğruyu söyler ve herkesin amelini olduğu gibi haber verir. Binaenaleyh; kullar asla zulmolunmazlar. Çünkü; vakıa muhalif hiç bir şey yok ki, zulmolunsunlar. Zira; melekler defterine ne yaz­mışsa ona göre cezalandıklarından ibadetlerinin sevabından nok­san veyahut günahlarının azabından ziyade olmaz ki, zulüm olsun. Belki o kâfirler küfürde şiddetle musir olduklarından onların kalp­leri bizim kitabımızdan şiddetle gaflet ve cehalet içindedirler ve cehaletlerine binaen bu misilli kitapları da inkâr ederler. Halbuki insanm fevz ü felahı .ve sebeb-i necatı o kitapta yazılı olduğu gibi hâib ü hâsir olarak helaki ve ebeden azaba duçar olacağı da o. ki­tapta yazılıdır. Zira; insanm her ameli yazılı olduğundan sevab ve günah onda mevcuttur. Halbuki kâfirlerin şu beyan olunan mü'­minlerin amelinin gayrı bir takım şirk, iftira alallah, rusül-ü kira­mın da'vetlerini reddetmek ve âyetleri inkârla küfriyatta ısrar gibi amelleri vardır, Onlar ancak mu'tad üzere bunları işlerler.^ Hulâsa bu âyet; altı hükmü hâvidir.

Birincisi; Cenab-ı Hakkın kullarına teklifi kulların kudreti nisbetinde olup kudret-i beşerin harici bir şeyle teklif et­memesidir.

İkincisi; Herkesin amelleri yazılı ind-i İlâhide bir ki­tap olup o kitabîn hakkı söylemesidir.

Üçüncüsü; Herkes defterinde yazılı amele göre ce&a görüp asla zulmolunmayacaklarıdır.

Dördüncüsü; Kur'an'dan ve ahkâm-ı şer'iyeden kâ­firlerin kalplerinin cehalet içinde olmasıdır.

Beşincisi; Ehl-i küfrün mü'minlerin amellerinin gayrı küfriyata dair bir çok amelleri bulunmasıdır.

Altıncısı; Kâfirlerin ancak bu gibi fena amelleri işle­mek âdetleri olmasıdır.[32]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri küfürde ısrar ve imandan gaf­let olduğunu beyandan sonra belâya mübtelâ olduklarında Cenab-ı Hakka iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hatta biz onların zengin ve ni'met sahihlerini azabla ahzet-tiğimizde derhal onlar bize iltica ederler.]

[Bizim tarafımızdan onlara «bugün iltica etmeyin» denir.]

[Zira; bugün siz bizim tarafımızdan yardım olunmazsınız.]

Muhakkak benim âyetlerim şirin üzerinize okundu. Âyetler okununca siz ökçeniz üzerine kibrederek arkası arkaya donersunz.]

[Geceleri o âyetleri hikâye eder hezeyan edersiniz ve s.an-ı Kur'an'a yakışmayan şeyler söylersiniz.]

Yani; kâfirler maasiye musir olarak bizi tanımazlar. Hatta bi­zim onların zenginleriyle   maldâr olub envâı   ni'metimizle rahat olanlarını günahları sebebiyle belâ ile mübtelâ ve azapla müahaze edinceye kadar bu tanımamaları devam eder. Vakta ki, biz onları azapla müahaze edince görülür ki, derhal bize iltica eder ve yar­dım isterler. Halbuki rahat günlerinde bizim azabımız asla hatır­larına gelmiyordu, azabı görüb bize yalvarmaya başlayınca onları dergâhımızdan tardiçin deriz ki «bugün bize yalvarmayın. Zira; bizim tarafımızdan siz yardım olunmazsınız. Çünkü; şimdiye ka­dar müracaat etmediğiniz için yabancısınız» demekle reddeder ve deriz ki «muhakkak bizim âyetlerimiz Resulümüz vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olundu. Size münasib olan elfazını kemâl-i dik­katle istima' ve meanisini   mütalâa ile hak olduğunu tasdik edip amel etmek iken bilâkis siz âyetleri işitince ökçeniz üzerine arka--niza döner ve beyt-i şerifle kendinizi büyük addederdiniz ve gece­leri beytin etrafında Kur'an'ı hikâye eder, sihirdir ve şiirdir de­mek gibi bir takım hezeyan söylersiniz. Ey müşrikler! Haliniz böy­le olunca hangi yüzünüzle dergâhımıza müracaat edersiniz ve mü­racaata utanmaz mısınız? İyi ve rahat vaktinizde aramıyordunuz da başınıza bir iş geldiğinde mi müracaat edersiniz?» demekle mü­racaatlarını reddederiz.      

Tefsir-i Hâzin'de -beyan olunduğu veçhile azabla murad; bu âyette azdb-ı âhiret olduğuna dair rivayet varsa da dünyada kati ü esaret ve kıtlık gibi azab-ı dünya murad olduğu dahî mervi-dir. Çünkü; âsilere isyanları sebebiyle âhirette azab olacağı gibi dünyada dahi alelekser seyyiatın şeameti görülür. Bilhassa Re-sulullah ehl-i Mekke'nin kıtlıkla mübtelâ olmalarına duâ etti ve üç sene aleddevam kıtlık oldu ve çok perişan olup bütün cifeleri ve kemik parçalarını yedikleri mervidir. İşte insanlar hâl-i vüs'-atlerinde Allah'ı unutur ve bir belâya uğradıklarında Allah'a ilti­ca ederler. Halbuki müzayaka zamanında müracaat edip kabul olunmak için her zaman müracaatın lâzım olduğuna ve müracaat etmeyip de belâ zamanında müracaat etmenin fayda etmeyeceğine işaret etmiştir. Velhasıl Rabbisine kemâl-i ihlâsla her zaman mü­racaat eden mü'minlerin müracaatlarını kabul edeceğine işaret ol­duğu gibi bol zamanında Allah'ı hatıru hayaline getirmeyip de müzayaka zamanında iltica edenlerin red olunacaklarına dahi de­lâlet vardır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak erbab-ı isyanın be­lâ zamanında müracaatlarını reddin üç veçhile esbabını beyan etmiştir :

Birincisi; Kendilerini ıslah için âyetler tilâvet olun­duğunda arkalarını dönmeleridir ki, Kur'an'dan uzak bulunurlar ve nefret üzere dururlar. Şu halde bu cümle nefretlerini beyan hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; bir şeyden nefret edip uzak olan kimse hakkında Araplar «ökçesi üzerine döndü» derler. İşte şu âdete binaen kâfirlerin Kur'an'dan ve Kur'an'ı tilâvet eden Re-sulullah'tan nefretlerini Cenab-ı Hak arkalarını dönmeleriyle be­yan buyuruyor ki, kemâl-i nefretlerinden kinayedir.

İkincisi; Beyti şerife mücavir olmakla kibretmeleri ve Beyte iltica etmekle her şeyden halâs oluruz zannetmeleridir. Çünkü; onlar «Biz Kabe'nin etrafında komşuyuz. Binaenaleyh; bi­ze hiç kimse galebe edemez ve her şeyden eminiz» derler ve ehl-i iman üzere tekebbür ederlerdi. İşte Cenab-ı Hak şu tekebbürlerinin bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olduğunu beyanla ümmet-i Muham­medi tevazua da'vet etmiştir.

Üçüncüsü; Müsamerelerinde Kur'an'ı zemmetmeleridir. Müsamere; Geceleyin konuşmak ve eğlence yapmaktır. Çünkü ehl-i Mekke'nin âdetleri; akşamdan sonra beytin etrafına toplanarak bir takım .hikâyelerle meşgul oldukları zaman başlıca hikâyeleri Kur'an ve Kur'an'ın ahkâmını eğlence yapmaları, inkâr etmeleri, evamir ve nevahisine i'tirazla Kur'an'a yakışmayan sihir ve şiirdir gibi hezeyanla meşgul olmalarıdır. Cenab-ı Hak onların bu gibi eğlencelerinin bab-j İlâhiden tardolunmalarma sebeb olduğunu beyanla bunlar gibi ahkâm-ı şer'iyeyi eğlence yapanların inayet-i nahiyeden mahrum olacaklarını beyan etmiştir. Gerçi şu tafsilâta nazaran âyet ehl-i Mekke'yi zemmediyorsa da zemmin se­bebi olan sıfat ve ahlâk kimlerde bulunursa onlara ve Kur'an'a mu'teriz bulunan her kavme ve her şahsa şâmildir. Çünkü; i'tibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir.

Tefsir-i Taberi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Mütref ; ni'met sahibi ve rahat olan kimsedir. Ci'r fezi' ve feryatla yardım için müracaat etmek ve yalvar­maktır. Nekes; arka arkaya gitmektir. Yani «Onlar fena amellerine devam ederler biz onlardan ni'met sahiblerini azabla ahzedinceye kadar. Vakta ki rahat olan ni'met sahihlerini biz azabla ahzedince derhal fezi' ve feryatla yardım istemeye başlar ve yalvarırlar. Fakat biz onlara «Bugün yalvar­mayın. Zira; azabı muayene ettikten sonra bizden size bir yardım yok ve bizim kudretimize delâlet eden âyetlerimiz sizin üzerinize tilâvet olunduğunda siz ve beyt-i şerife civar olmakla kibreder ol­duğunuz halde arkasın arkaya dönmekle nefretinizi gösterir ve ge­celeri Kur'an'ı aranızda eğlence yapardınız» demekle taraf-ı ilâ­hiden nusret göremeyecekleri beyan olunur.[33]

 

Vacip Tealâ müşriklerin nusretten mahrum olmalarının sebebi Kur'an'dan nefretle i'raz etmeleri olduğunu beyandan sonra Kur'­an'dan i'razlarınm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.                                       

[Müşrikler i'raz ederler de Kur'an'ı ve manâsını düşünmedi­ler mi ve düşünmeksizin i'raz etmek lâyık olur mu? Yoksa onlara evvel geçen babalarına gelmeyen kitap mı geldi ve o kitap resul göndermek caiz olmadığını mı söyledi?]

[Yoksa onlar resullerini bilmediler.   Binaenajgjeh; resullerini inkâr mı ediyorlar?]

[Yoksa onlar resullerini haşa cinnetle bükme îman etmezler?]

 lerinden mi

[Resulullah'ta cinnet yok, belki o resul onlara hak olan Kur'an ve din-i İslâmla geldi. Halbuki onların ekserisi hakka buğz eder ve hakkı sevmezler.]

[Ve eğer hak onların arzularına ittiba' etmiş olsaydı gökler ve yer yüzü ve yerle gök arasında bulunan mevcudat fasid olur ve intizamından çıkardı.]

[Belki biz onlara şeref verecek Kur'an'i getirdik fakat onlar Kur'an'dan i'raz ederler.]

Yani; müşrikler Kur'an'ı inkâr ederler de Kur'an'ın elfazında olan letafeti ve manâsında olan hakayıkı ve kelimelerinin birbi­rine olan mutabakatını ve tertibinde olan garabeti düşünmediler mi? Ve düşünmeksizin reddetmek lâyık olur mu? Düşünmüş olsa­lardı Kur'an'ın takat-ı beşerden hariç, fesahat ve belagat üzerine müştemil olduğunu bilir ve îman ederlerdi. Çünkü; kendileri fe­sahat ve belagat sahibi erbab-ı lisandan idiler. Yoksa onlara babalarına gelmeyen bir kitap mı geldi ve o kitap onlara resul gelme­yeceğini mi söyler? Halbuki onların evvel geçen babalarına kitap geldi ve resul gönderildi. Onlardan îman edenler ve etmeyenler oldu. Binaenaleyh; resul göndermek, kitap inzal etmek yeni bir âdet değildir. Şu halde müşriklerin istinadı babalarını taklit olup edille ile istidlal olmadığından îman etmediler. Çünkü îman edin­ce; babalarının dinini terketmek icab ettiğinden babalarının dinini terketmeyi kendilerine âr ve ayıb saydıkları için îman etmemiş­lerdir. Yahud onların îman etmemeleri resullerini bilmediler de bilmediklerine binaen mi inkâr ederler?    Halbuki resullerini ço­cukluğunda ve büyüklüğünde, bildikleri gibi hasebini ve nesebini, sadakatini ve emanetini de bilirler. Zira; kendi kabile ve beldele­rinde meydana geldiği için onlarca her hali   malûm ve gizli bir hali olmadığı halde bilmedikleri bir kimse gibi inkâra kalkışma­ları insafsızlığın nihayesi olduğundan taraf-ı İlâhiden «yoksa bil­miyorlar da ondan rnı inkâr ederler?»    denmekle zem ve tekdir olunmuşlardır. Yahud onlar haşa Resûlullah'a cinnetle hükmet­tiklerinden mi îman etmediler?    Halbuki Resulullah nübüvvetini izhar etmezden evvel akl ü zekâsı,, kiyaset ve feraseti ve ülüvv-ü kadri kendi aralarında müsellemdi.    Sonra Resulullah nübüvvet da'vasmda bulunup şirk ve sair âdat-ı cahiliyeyi terketmelerini emredince aklında halel var cinnet var —haşa— ne söylediğini bilmez gibi bir takım iftiraya ve buğz u adavete cesaret ettiler. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu cür'etlerinin sebebi ikidir : Birincisi;   Avam-ı nâsı Resulullah'a itaattan men'et-

Ikincisi; Kendi zuumlarınca nefislerinde gördükleri azamete karşı Resulullah'a itaati ve da'vetine icabeti âr addetmek­tir. Halbuki isnad ettikleri şeylerin cümlesi iftira ve bâtıldır, belki Resulullah onlara hak olan Kur'an ve vakıa mutabık bir din ile geldi ki, o din; ittiba' edenlerin çare-i necatlarıdır fakat ekserisi babalarını taklide düşkün olduklarından Kur'an'ı ve din-i hakkı sevmezler ve dine ittibaı mansıplarına münafi addederlerdi. Bina­enaleyh; Resûlullah'a iman etmemek ve başkalarının imanına manf olmak için her türlü iftiraya cür'et ederler ve ağızlarına geleni söylemekten çekinmezlerdi. Eğer Hak, onların arzularına ittiba' et­miş olsaydı âlem fasid olurdu. Çünkü; arzuları şirketmek ve mü-teaddid âlihe bulunmaktadır. Müteaddid âlihenin vücudu ise âle­min fesadını muciptir. Müşriklerin arzuları şehevat-ı nefsaniyeye ittiba' ile enva'-ı mezalimi ika' etmek olduğu cihetle arzuları he­men mefsedetten ibarettir. Binaenaleyh; onların arzularına ittibaın âlemin harabına badi olacağında şüphe yoktur. Şu halde Hakkın, insanlarm arzusuna ittiba' etmesi âlemin intizamını ihlâl ettiği cihetle olamaz, belki biz onlara va'zolan ve menfeat veren Kur'an'ı Resulleri vasıtasiyle getirdik ve lâkin kendilerine şeref verecek dinden ve Kur'an'dan i'raz ederler.

Müşriklerden ba'zıları hakkı sevmekle beraber kendi kabile­lerinin levminden korkularına binaen hakkı terkettiklerine işaret için Vacip Tealâ bu âyette ekserisinin sevmediğini beyan etmiş­tir. Çünkü çokluğun sevmediğini beyan; azlığın Hakkı sevdiğini beyan etmektir ki insanlar her zaman ve her şeyde Öyledir. Zira; bir kısmı daima hak arar, ittiba' eder ve hakkı sever. Diğer bir kısmı tabiatında olan huşunet hasebiyle hakkı sevmesine mani' olur veyahud gözettiği bir menfaatini hakka münafi bulduğundan veyahud mansıbım muhafaza için hakkı sevmez ve bir kısım in­sanlar da kalbinde hakkı sever fakat bazı süfehanın levminden korktuğu için zahirde hakkı sevmez görünür ve sevdiğini izhar edemez.

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'razlarma dört şey sebep olduğunu beyan buyurmuştur.

Birincisi; Kur'an'ın elfazını ve manâsım lâyıkiyle dü-şünmemeleridir.

İkincisi; Babalarına gelmeyen bir kitabın kendilerine gelip risaletin aslı olmadığını beyan etmek ihtimalidir.

Üçüncüsü; Resulullah'ı bildikleri halde bilmez gibi in­kâr etmeleridir.

Dördüncüsü; Resûlullah'a haşa cinnet isnad etmele­ridir.

İşte Kur'an'ı düşünmemeleri, kendilerine bir kitap gelmesiyle babalarına gelmemiş olmasından i'raz etmeleri Resuluîlah'ı bildikleri halde inkâr etmeleri ve Resûlullah'a cinnet isnad etmeleri hu­susları batıl olub Resulullah'm Hak olan Kur'an'la ve din-i İs-lâmla geldiğini beyanla Cenab-ı Hak kâfirlerin i'tikadlarını red­detmiştir.

Tefsir-i Hâzin'in beyanı veçhile âyette hakla murad; Kur'­an olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer Kur'an onların muhab­bet ettikleri i'tikadlarma göre rîazil olmuş ve arzularına ittiba' et­miş olsaydı âlem fâsid olurdu lâkin Kur'an asla onların ^rzusuna tabi' değildir] demek olur.

[Yahud Habibim! Sen risaletini tebliğe onlardan ücret mi is­tersin, ücret isteyeceğini zannederler de onan için mi iman etmez? Senin Rabbinin sana verdiği sevab ve en a'lâ dereceler onların ve­receği ücretten daha hayırlıdır. Halbuki Allahü Tealâ razıkların hayırhsıdır.]

Yani; eğer sana fakr u faka isnadiyle kendilerinden ücret iste­yeceğini zannederler de ücret korkusuna binaen îman etmezlerse bu zanları yanlıştır. Zira; senin onlardan ücret talebine ihtiyacın yok ve tenezzül etmezsin. Çünkü; Rabbin Tealâ'nm sana verdiği ücret her şeyden hayırlıdır, rızık hususunda arz ve ihtiyaç lâzım gelirse Allahü Tealâ'ya arz u ihtiyaç lâzımdır; Zira; Allahü Tealâ razıkların hayırhsıdır. Yani Allah'tan başka razık yoktur. Var farzolunsa Allahü Tealâ cümlesinden hayırlıdır. Çünkü; Allah'ın verdiği rızık hayırlı ve devamlı olduğu gibi çok da olur. Gerçi kul­ların bazısı bazısına atiyye vermek suretiyle rızkına sebep olursa da devamı olmadığı gibi onun da halikı Allahü Tealâ'dır.

Resulullah'm ücret istemediği halde Cenab-ı Hakkın «Yoksa Habibim! Sen onlardan ücret mi istersin ki onlar îman etmezler?» demesi kâfirlerin başlarına vurmak ve onlar için i'tizara salih bir şey olmadığını beyan etmektir. Çünkü; Kur'an'm ulüvv-ü taba­kasını düşündüler mi? Hayır! Onlara başka bir kitap geldi de tali­mat mı veriyor? Hayır! Resulü bilmezler de ondan mı inkâr edi­yorlar? Hayır! Resulullah'ta cinnet var da onun için mi îman etmezsiniz? Hayır! Yoksa Resulullah onlardan ücret mi istiyor? Ha-^ır! Şu halde kâfirlerin adem-i imanlarına sebep addedecek bir özürleri yoktur.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mezheplerini ibtâl ettikten sonra Re-Sûlullah'ın getirmiş olduğu tarikin hak olduğunu beyan etmek dizere buyuruyor.

[Habibim! Sen onları doğru yola da'vet edersin.]

[Halbuki âhirete iman etmeyenler doğru yoldan meylederler.]

Yani; kâfirler cadde-i adaletten inhiraf edip ıslaha muhtaç ol-Mukları cihetle Habibim! Vahyimiz icabı sen onları tarik-ı müsta­fim olan tarik-ı tevhide da'vet edersin ve lâkin şol kimseler ki on-nar âhirete îman etmezler. Onlar senin da'vet ettiğin tarik-ı tevhid \e istikametten udûl ederler. Çünkü âhir etten korkmak; îmanın ^rkân-ı mühimmesindendir. Binaenaleyh^ âhiret korkusu olmadı­kından onlar senin da'vetini kabul etmezler. Zira hakkı aramaya insanları sevkeden en kuvvetli sebep; âhiret korkusudur. Bu korku ^ia onlarda yok ki hakkı arasınlar.

Bu âyette Cenab-ı Hak Resulünü tarik-ı Hakka daVet ettiğini oeyanla sena ettiği ,gibi müşrikleri de âhirete îman etmemek ve

faktan ayrılmakla zemmetmiştir. Çünkü Nekİb ; Ataktan sapmak ve Hakkın gayri bâtıl cihetine meyletmektir. Âhi­rete inanmayan ve âhiretten korkmayan bir kimse elbette haktan Çıkmaktan ve bâtılı irtikâptan çekinmez.

[Eğer biz onlara merhamet etsek ve kendilerine isabet eden zararı kaîdırsak onlar mütehayyir oldukları halde tuğyanlarında inad ederler ve isyanlarından vaz geçmezler.]

Yani; eğer biz onlara lûtfetsek mübtelâ oldukları kıtlık, veba, zelzele ve fakr u faka gibi zararlarını üzerlerinden kaîdırsak onlar isyanlarında devam ederler ve bizim zarardan. kurtarmamız onları ikaz etmez. Çünkü; tıynetlerinde olan temerrüdleri onları îmandan men'etmekle haktan ayrılmağa sevkeder. Binaenaleyh; müteha.yyir olarak tuğyanlarında inad üzere devam ederler.

Kâfirlere nekadar lûtfolsa küfürlerinde inad edeceklerine işa­ret için tuğyanlarında devamlarından Vacip Tealâ Lecac ile ta'bir etmiştir. Çünkü lecac; bir şeyde temadi edip uzatmaktır. Şu halde rahmet-i İlâhiye ve gazab-ı sübhaniyenin kulların hali­ne göre nazil olacağına ve kulların isyandan feragat etmedikleri müddetçe rahmetin nazil olmayacağına bu âyet delâlet eder,

Beyzâvî'nin beyanına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Resûlul-lah'm Kureyş'in aleyhine duası eseri şiddetli kıtlık kabile-i Ku-reyşi ihata edip son derece darlığa duçar oldukları bir zamanda (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelir ve «Ya Muhammed (Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem) kendi kabilen Kureyş helak oluyor. Ba­balarını kılıçla Bedir vak'asında öldürdün oğlanları da kıtlık ve açlıkla ölüyor. Sen âleme rahmet olarak ba'solunduğunu söylüyor­sun. Şu halde dua et Allahü Tealâ bu belâyı bizim üzerimizden kaldırsın» demesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.[35]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin zararını defetmek onların günahları terketmelerine sebep olmayacağını beyandan sonra bilfiil azapla muahaze dahi onların itaatlerine   sebep olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime yemin ederim ki biz onları kati ü esaret, kıtlık, açlık ve sair maişetlerinde müzayaka île muahaze ettik. On­lar Rablerine asla tevazu' etmediler ve kibirlerinden Rablerine te-zarru' da etmezler, belki daha ziyade ısrar ettiler.]

[Hatta onlar üzerine şiddetli bir azap kapısı açtığımızda der­hal her hayırdan kat'-i ümid ederler. Bununla canib-i Ulûhiye ti­mize asla teveccüh etmezler.] Binaenaleyh; her ne zaman muahaze olunsalar günaha ısrar ederler, asla mütenebbih olmazlar.

Bu âyette ikinci azap la murad; kıtlık; olduğuna nazaran kıtlığın dünya ukubetlerinin pek büyüğü olduğuna işaret için Vacip Tealâ azabı, şiddetle tavsif etmiştir. Çünkü; insanları açlık kadar terbiye eden bir şey olmadığı cümlenin ma'lûmudur. Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette evvelki azapla murad; Kati ü esaret ve saire gibi azaplardır. Azab -1şedide murad; kıtlık ve açlıktır. Çünkü açlıkla azap; dünyaca her türlü azabın fevkinde, devamlı ve bütün kuvaya te'sir eden üzüntülü bir azap olduğundan âyette açlıkla azap şiddetle tavsif

olunmaya şayandırTevazu' ve inkiyad etmedi­ler demektir. Çünkü istikânet; tezellül ve tevazu' ma­nasınadır. Dua ve niyaz ederek Rablerine iltica da etmezler demektir. Çünkü tezarru ; yalvarmak mana­sınadır. İsyanlarında devam edip asla mütenebbih olmadıklarına  işaret için istimrara delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur. Mütehayyir ve her türlü hayırdan ümidlerini keserler demektir. Yani «Biz ehl-i şirki kati ü esaret gibi azapla muahaze ettiğimizde^onlar asla tevazu* etmediler ve itaat göstermediler ve azabın ref'i için tazarru' da etmezler. Bina­enaleyh; bu halleri ve temerrüdleri devam eder hatta biz onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda her türlü kuvvetleri kesilir ve bütün a'sabları za'fa duçar olduğundan her hayırdan ümidlerini keserler» demektir.[36]

 

Vacip Tealâ ehl-i şirkin her veçhile itaata meyletmediklerini beyandan sonra bundan evvelki âyette Rab lâfzının icmalen ifade ettiği terbiyenin bazı envamı tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Rabbiniz Tealâ şol Zat-ı eceli ü a'lâdır ki sizin için kulaklar, gözler ve kalpler halketti. Bunların cümlesi şükrü vacip olan ni'-metlerden olduğu halde siz. az şükredersiniz.]

Yani; Allahü Tealâ şol Zat-ı lâtiftir ki O zat işitilmesi lâzım olan şeyleri işitmeniz için size kulağınızı ve görülmesi lâzım olan şeyleri görmek için gözlerinizi ve düşünülecek şeyleri düşünmeniz için kalblerinizi halketti ki siz bunları hüsn-ü isti'malle dahili ve harici ma'kulât ve mahsusatı idrak ederek i'tikad-ı Hakka ve sı-rat-ı müstakime istidlal edesiniz. Bu ni'metlerin cümlesi şükrü va­cip olan büyük ni'metlerden olduğu halde siz azıcık şükreder ve lâyık olduğu şükrünü yerine getirmezsiniz. Çünkü; bu ni'metlerin kadrini takdir edemediğinizden bunların her birini mevzi'-i lâyı-kma vaz' etmediğinizden vezaif-i diniye ve dünyeviyenizi lâyikiyle yerine getiremiyorsunuz. Zira her nimetin şükrü; o nimetin kadrini bilmek ve yerinde istimal etmektir. Binaenaleyh yerinde istimal olunmayan nimet; Zayi olduğu gibi bittabi şükrü de eda olunmaz. Şu halde sahibi küfran-ı nimet etmiş olur.

Allahü Tealâ'nın insana vermiş olduğu azalar içinden mena-fi-i diniye ve dünyeviyeye hizmette göz, kulak ve kalbin faydası diğerlerinden ziyade olduğundan bu âyette bu üçünü zikirle tah­sis olunduğu Medarik'in cümle-i beyanatmdandır. Gerçi insanın bütün uzuvları kendi hakkında pek büyük nimet ise de insanın sebebi saadeti olan îman; kalble hakkı tasdik ve lisanla ikrardan ibaret olup gözüyle hakkı görüp, kulağıyla duyup kabul etmek dinî ve dünyevî umur-u mühimmeden olduğu cihetle bunlar tasrih olunduğu gibi lâyik-ı veçhüzere şükrü eda olunmadığından Ce-nab-ı Hak kullarını tevbih etmiştir.[37]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine   delâlet eden   delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin uzuvlarınızı icad eden Allahü Tealâ sol zat-ı eceli ü âladır ki yer yüzünde sizi halketti, ancak onun canib-i manevisine ba's olunursunuz.]

Iks Allahü Tealâ sizi nutfeden ihya ef» ve sonra öldürür.]

[Gecenin ve gündüzün tedbiri ve ihtilâfı onun halkıyle olduğu cihetle ona mahsustur.]

[Bu kadar delâili görür de düşünmez misiniz? Şu sayılan de­lillerin kâffesi bizim kudretimize ve vahdaniyetimize delâlette kâfi değil mi?]

Yani; insanlar için Allahü Tealâ'nın sıfât-ı kâmile sahibi oldu­ğunda şek ve tereddüt kapıları kapanmıştır. Zira; O Allahü Tealâ yer yüzünde sizi halketti ve tenasülle çoğalttı ve kürre-i arzda is­kânı kabil olan yerlere dağıttı, döşedi. Allah'ın verdiği nimetlere şükür ve vazife-i diniyeyi eda edip etmediğinize dair sual etmek ve cezasını görmek için ancak onun canib-i mânevisine haşrolu-hursunuz. O Allahü Tealâ ki kullarını ihya ve imâte eder ve mevt sebebiyle dar-ı âhirete intikâl ettirir, amelinizin cezasını görürsü­nüz. Hayata benzeyen gündüz ve ölüme benzeyen gecenin ihti­lâfı, tedbir ve tasarrufu onun eliyle hâsıl ve ona mah­sustur. Bu gibi vahdaniyetime delâlet eden delilleri düşünmez mi­siniz ki bâtıl mezhepler ihtiyar ediyorsunuz?

[Müşrikler kudretullaha, haşr ü neşre delalet eden ayetkn tefekkür etmezler, belki onlar kendilerinden evvel geçen babala-fi    dedikleri sözlerin mislini derler.] Zira; onlar evvel geçen en

d münhemik olduklanndan delillere atf-ı nazar etmez er. Hadelaüle istidlal etmek vaciptir. Çünkü itikadda takM; muteber değildir.[38]

 

Vacip Tealâ babalarının kelâmları misilli kelâmlarım hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Onlar âhireti inkâr hususunda    «biz ölüp toprak ve kemik olduğumuzda mı bahs olunacağız?»]   dediler.

Yani; «bizim hayatımız münkariz ve vücudumuz toprak olup kemiklerimiz dağılarak her biri bir yerde kaldığında mı biz bahso-lunacağız? Haşa böyle şey olur mu? Bizim .için ancak hayat; ha-yat-ı dünyadır ve dünyanın arkasında   başka hayat yoktur» de­mekle haşri tamamen inkâr ve toprak olmayı hayata münafi zan­nettiler. Halbuki dünyaya gelmeden evvel toprak olduklarını dü­şünmüş olsalardı bu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; insanın ma-ye-i asliyesi topraktan hasıl olan gıdadan tahassul eden nutfe ol­duğu için esası toprak olduğu halde dünyada hayat bulunca âhi-rette de, hayat bulacağı evleviyetle sabittir.[39]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr edenlerin sözlerinin bakiyesini beya: etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ hakkı için biz ve bizden evvel babalarımız şu haşir ve neşirle muhakkak vaadoîunduk, tşte şu vaadolunan haşir olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanları oldu.]

Yani; toprak olmanın hayata münafi olduğunu iddia ve haşri inkâr etmekle iktifa etmediler ve dediler ki, «biz risâlet davasiyle gelen zat tarafından haşirle vaadolunduğumuz gibi bundan evvel babalarımızda zamanlarının resulleri tarafından va'adolundular. Şu va'adolunan haşir ve yevm-i kıyamette kabirden kalkmak sözleri olmadı, illâ evvel geçenlerin yalanlarıdır. Zira; her gelen bununla va'adolunmuş. Maahâza her gelen bununla va'adolunduğu halde gidenlerden hiç bir geri gelen" de yoktur. Eğer söyledikleri sözlerin aslı olsaydı şimdiye kadar gidenlerden dirilip geri gelen olurdu. Halbuki kimsenin gelmemesi yalan olduğuna delildir.» İşte hava ve hevesine tâib olan ve şehevatı nefsaniyesine ittibaı akl-i selimin hükmüne tercih eden erbab-ı hava bu gibi sözleri söylemekten çe­kinmezler ve bu gibi, evhamına tabi olup hayalât üzere itiraz eden­lerden dünya hiç bir zaman hâlî kalmamıştır.[40]

 

Vacip Tealâ müşriklerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi öldükten sonra insanları ihya etmeye kaâdir olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Hasrı inkâr eden kâfirleri ilzam için de ki,, «arz ve arz üzerinde olan hayvanat ve sair mahlûkât kimindir, bunları kim icad etti, tasarrufa t ve tedbirleri kime aittir? Eğer ilminiz var

[Bu suale cevapta onlar «bunların cümlesi Allah'ındır» derler.]

[Onlar yer yüzünde mevcud olan mahlûkât Allah'ın olduğunu ve onların ziynetlerini halk ve tedbiri umur eden Allahü Tealâ ol­duğunu ikrar edince Yâ Ekremer Rıısülî Sen onlara «Allahü Tea-lâ'nın haşre kudretini inkâr eder de ey müşrikler! Şu âlem-i mü-kevvenatı icat ettiğini düşünmez misiniz ve bunları icada kaadir olanın haşre ve neşre kaadir olacağını tezekkür etmez misiniz, iyi düşünseniz de bunları inkâr etmeseniz olmaz mı?» demekle düşün­meden haşri inkârlarından dolayı tevbih et.]

Yani; Haşri inkâr edenlere «arz ve arz üzerinde olan mevcu­dat kimindir?» yollu sual; Allah'ın olduğunu beyanla verdikleri cevaplariyle kendilerini ilzam için sevkolunmuştur ki «siz nasıl oluyor ki bu âlem-i mükevvenatı ibtidaen Allah'ın halkettiğini ik­rar edip duruyorsunuz da âlem-i uhrada ihya ve iadeyi inkâr edi-. yorsunuz? Bu, tenakuz değil midir ve bu gibi mutenakız sözleri söyler de düşünmez misiniz? Bir taraftan bu kadar âlemi halka kudret-i kâmile sahibi olduğunu iddia ederken diğer taraftan haşre aczini iddia etmek ikisi birbirine zıt ve münafi değil mi?» demek-' tir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri bir kaç cihetle tevbih ve tahkir etmiştir :

Birincisi; Arz kimin ve halikı kimdir? demekle ce­haletlerine işaret etmiştir.

İkincisi; İlminiz ve idrakiniz varsa haber verin bana bunu? demekle idrakten hâli olduklarını iş'ar etmiştir.   .

Üçüncüsü; Haşri inkâr eder de düşünmez misiniz? de­mekle düşüncesiz behaim menzilinde olduklarını    beyanla tevbih etmiştir. Çünkü; Cenab-ı Hak insana düşünmeye liyâkat ve iktidar vermişken o iktidarı sarfetmeyip mühmel ve muattal bırakmak tamiri gayri kabil bir hakikat olduğu cihetle kabahat ve nefsini behaim menziline tenzil etmektir. Zira; insanın behaimden farkı ve imtiyazı, tefekkürledir. Binaenaleyh; tefekkürü olmayan insa­nın behaimden farkı yoktur.[41]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri   delil-İKthâiie iljzâm etmek üzere buyuruyor.

[Habibım! Sen haşri inkâr edenlere de ki «yedi kat göklerin ve arş-ı azimin rabbisi kimdir?»]

[Elbette onlar «bunların cümlesi Allah'ındır» derler.] Çünkü; bunların halikı Allahü Tealâ olduğundan Allah'ındır demeye mec­bur olurlar.                                                           

[Habibim! Bu âlem-i mükevvenatın halikı Allahü Tealâ oldu­ğunu ikrar edince sen onlara de ki «bu cesim âlemin halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrarınızla beraber haşri inkâr eder de Allah'ın gazabından korkmaz mısınız? Zira; bu inkârınız gazabı mucib ol­duğundan korkmanız lâzımdır.»]

Yani; Habibinr! Haşri inkâr edenleri ilzam için sen de ki, «ey müşrikler! Siz hasrın imkânsızlığından bahsedersiniz.. Yedi kat göklerin ve onları ihata eden arş-ı âzamin maliki ve rabbisi kim­dir, bu kadar cesametle bu âlem-i ulviyi kim halketti, yıldızlarla onu kim tezyin etti ve direksiz üzerinizde kim durdurdu?» Senin şu sualine karşı onlar «semâvatın ve arşın halikı ve rabbisi Al­lah'tır, mülk onundur ve âlem-i ulvide tasarruf ona mahsustur.» derler ve böyle demeye mecbur olurlar. Zira; Allah'ın gayri bir halik olmadığına sarahat-ı akıl delâlet ettiğinden edna aklı olan kimsenin bu âlemin halikı; Allahü Tealâ olduğunu ikrara mecbur­dur. Çünkü; hilafını iddiaya imkân yoktur. Onlar âlem-i ulvinin halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrar edince sen onlara de ki, «siz haşri inkâr eder de Allah'tan korkmaz mısınız? Nasıl oluyor ki pek büyük ve cesim şeyleri halkettiğini ikrar ederken gayet zayıf ve ehven olan insanları ihya edemiyeceğinden bahseder ve Allahü Tealâ'ya hâşâ aciz nisbet edersiniz.»[42]

 

Vacip Tealâ arz ve semâvatın halikı olduğunu kıyameti inkâr edenlere ikrar ettirmek suretiyle ilzam ettikten sonra bilcümle mevcudatın halikı ve maliki olduğunu ikrarlarıyla da ilzam etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen haşri imkânsız görüp inkâr edenlere de ki »mevcudatın küllisinin mülkü ve tasarrufu kimin elindedir? Hal­buki mevcudata mâlik olan zat istediği kimseye yardım eder, her türlü belâyadan kurtarır, gazap ettiği kimseyi onun gazabından kurtaracak yoktur.» Çünkü; Allah'ın azap etmek istediği kimseyi yardım edip azaptan kurtarabilen olamaz. Eğer ilminiz varsa ha­ber verin bana .kimdir bunların mâliki?] demekle sual edince :

[Onlar »elbette Allah'tır ve bunların mülkü ve tasarrufu Allah'ındır» derler.] Çünkü; mülk Allah'ın olup tasarrufu yed-i kud retinde olduğundan hiç kimsenin inkâra mecali yoktur.

[Habibim! Onlar cümlesinin mâliki ve halikı Allahü Tealâ ol­duğunu ikrar edince sen onlara de ki «bunları ikrarla beraber na­sıl aldanmışsmız ki haşri inkâr edersiniz ve nereden hileye tutul­muşsunuz ki muktaza-yı akl ü hikmet olan haşri inkâra cüret ve kütüb-ü semâviyenin mazmununu tekzib edersiniz? Haşrin vuku­una ne gibi mani var ki ikrara yanaşmazsınız.]

[Belki biz enbiya-yı kiramı hak ve doğru itikadla getirdik ve müşrikler muhakkak yalancılardır.] Çünkü; Enbiyanın «Allah bir­dir ve ibâdete müstahaktır, Allah'ın gayri hiç bir kimsenin ve hiç bir şeyin ibâdete iştikakları yoktur, âhiret ve haşr ü neşir vardır» dedikleri hak ve doğrudur ve müşriklerin «putlar ibâdete muşta--hak ve melekler Allah'ın kızlarıdır ve âhiret yoktur» dedikleri ya­lan ve bâtıldır. Çünkü; davaları kendi evhamları üzerine müpte-nidir. Metin bir delile müstenid değildir.[43]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin yalancı olduklarını beyandan sonra ya­lanlarını tekid etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ hiç bir veled ittihaz etmedi ve kendisiyle bera­ber hiç bir ma'bud olmadı. Eğer kendisiyle beraber ma'bud olmuş olsaydı her ma'bud mahlûkuyla temeyyüz eder ve ayrıca kendi mahlûkuna sahib olur ve mahlûkuna gayrın taarruzuna meydan vermez. Binaenaleyh; herkesin mahlûku kendi yanında olurdu. Şu halde birini diğerine tağallup etmekle aralarında muharebe cere­yan ederdi..] Halbuki muharebe ve birinin diğerine galebe etmesi gibi bir şeylerin olmaması ilâhta taaddüt olmamasına delâlet eder.

[Ben Allahü Tealâ'yı müşriklerin isnad ettikleri neka sin cüm­lesinden tenzih ederim.]

Yani; kâfirlerin «Allahü Tealâ veled ittihaz etti» dedikleri ya­landır. Zira; Allahü Tealâ doğmadı ve doğurmadı. Binaenaleyh hiç bir veled ittihaz etmedi. Çünkü; veled; cismin levâzımındandır. Allahü Tealâ cisim değil ki cismin levazımından olan veled ittihaz etsin ve Allahü Tealâ ile beraber gerek âlemi icadı zamanında ve gerek icadından sonra bir ma'bud ve halik olmadı ve olamaz. Zira; Allah'la beraber ma'bud u ahar bulunmuş olsaydı her ma'bud ken­di mahlûkuyla mümtaz olur, diğerinden ayrı gider, her ma'budun icad ettiği memleketi ve sair mahlûkatı ayrı ayrı birer iklim olur ve kendi iklimine sahip olur. Şu halde yekdiğeriyle «sen beri git­tin ben öte geldim» demekle muharebe kapıları açılır ve bazısı bazısına galebe eder, âlemin intizamına halel gelir ve âlemde ka­rar ve sükûnet olmazdı. Halbuki bu intizamın devam edip asla ha­lel gehnediği malûmdur. Şu halde İlâhta taaddüt yoktur, müşrik­lerin isnad ettikleri şeylerden Allahü Tealâ münezzehtir ve ben de tenzih ederim.

Hulâsa; Allah'ın velede ihtiyacı olmayıp veled ittihaz etme­diği, kendisiyle beraber ma'bud-u aharın bulunmadığı, eğer başka ilâh olmuş olsaydı her ilâh kendi mahlûkuyla beraber olup bazı­sının bazısına galebe edeceği, halbuki âlemde öyle bir galebeyle nizâm-ı âleme bir halel gelmediği ye Allahü Tealâ'mn, kâfirlerin tavsif ettikleri nekaisten münezzeh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[44]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin isnâd ettikleri nekaisten münezzeh oldu­ğunu delil-i âherle isbat etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ gaaibi ve hâzırı bilir. Binaenaleyh; müşriklerin isnad ettikleri nekaisten, veled ittihazından, şerik ve nazîrden Al­lahü Tealâ yüce oldu ve teali buyurdu.] Çünkü; Allah'ın gayrileri gerçi hazır olan şeylerden bazılarını bilirlerse de gaaib olan şey­leri bilmediklerinden menfaatları tekâmül edemez ve bundan do­layı bir çok zarara uğradıkları dahi olur. Çünkü; akıbetini bilmi-yerek başlar. Şu halde gaaibi bilmeyen bir kimse hiç bir zaman gaaibi bilen kimseye şerik olamaz. Binaenaleyh; gaaibi bilen va-cib'ül vücud kendine nekâis isnad eden müşriklerin hallerini bilir ve onların cezalarını vereceğine bu âyetle işaret olunmuştur.[45]

 

Vacip Tealâ müşriklerden kat'ı alâka ederek Rabbisine nıüna-catta bulunmasını resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Habibimî Sen bize tazarru suretiyle «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı elbette sen bana göster» de.]

[«Ya Rabbi! Beni kavm-i zâlimler içinde kılma ve onlarla be-r bulundurma» demekle zâlimlerle bulunmamanı bizden iste.]

[Halbuki biz onlara vaadettiğîmiz azabı sana göstermeğe kaa-iz. Elbette gösteririz sende görürsün.]

[Habibim! Onların seyyielerini muharebe ve münazaadan da ha güzel delail-i kafiyeyle defet.]

[Zira; onların sana isnat ettikleri şeyleri ve seni neyle tavsif ettiklerim biliriz.]

Yani; Resûlullah müşriklerin ezalarından düğir olunca Cenab-: Hak Resulüne «Ya Rabbi! Müşriklerin vaadolunduklan azabı bant göster ve beni kavm-i zalime mukarin kılma» demekle dua etme> sini tavsiye ettikten sonra onlara vaadettiği azabı Resulüne göster meğe kaadir olduğunu beyanla elbette göstereceğine işaret etmiş tir. Bundan sonra Cenab-ı Hak resulüne muharebeden daha keskiı ve daha güzel delillerle onların küfürlerini defetmesini emirle be raber kendisi Resulüne yaptıkları ezayı bildiğini beyanla intika mini alacağına işaret etmiştir.

Vacip Tealâ Resulü masum olduğu cihetle zâlimlerle muazze olmıyacağını bildiği halde ubudiyetini izharla tevazuun ve Cenab-Hakka her şeyde ilticanın lüzumuna işaret için Resulüne zalirr lerle azap olunmamasını istirham etmesini emir buyurmuş ve t< zarru'da mübalağa için rabfa lâfzı iki kere' zikrolunmuştur. Kusur olmayan kimseleri bazı kere zalimlerin şeameti ihata ettiğine iş; ret için ümmetine talim olmak üzere Cenab-ı Hak Resulüne ti zarru'la emretmiştir. Çünkü; zâlimler içinde bulunan mazlumli zâlimlerin zulmüne sükût ettiklerinden zâlimlere nazil olan belâj ile onların da mübtelâ oldukları âlemde çok kere vuku bulan h disattandır.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile (tbni Abbas) hazretlerin rivayetine nazaran ahsenle murad; kelime-i tevhid ve seyieyle murad; şirktir. Buna nazaran tnanâ-yı nazım: [Ya Ekrem-er Rusül! Sen kelime-i tevhidle müşriklerin şirkini defet ve o yolda mukabelede bulun] demektir. Binaenaleyh; sen onlardan iraz ve seyyielerine iyilikle müdâfaa ve mukabele et. Çünlcü; kö­tülüğe iyilikle mukabele olunursa onların temerrüd ve inad damar­larını yumuşatmak suretiyle insafa gelmek ihtimalleri vardır.

Cenab-ı Hakkın Resulüne emri ümmetine dahi emir olduğu cihetle kötülüğe iyilikle emir, bizlere de emir olduğundan bizim de kötülüğe karşı iyilikle mukabele etmemiz lâzımdır. Lâkin Bey-zâvî'nin beyanı veçhile kötüye iyiliğin; dinde zaaf ve gevşeklik icab etmemesi şarttır. Çünkü; kötüye iyilik o kötünün kötülüğünün tezayüdüne ve tuğyanına sebep olursa o zaman kötülüğe kötülükle mukabele lâzımdır. Eğer ahsenle murad; emr-i bilma'ruf ve seyyieyle murad; münker olursa manâ-yı nazım; [Habibim sen emr-i bilma'rufla münkerâtı defet] demektir.

Tefsir-i Hâzin'de bu âyetin kıtal âyetiyle mensuh olduğu ri­vayet olunmaktaysa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet, esah olan mensuh değil muhkemdir. Çünkü; Emr-i dine zarar vermiye-cek ve mürüveti ihlâl etmiyecek derecede fâsık olan kimselere mu-darat etmek meşru'dur. .Bu âyet de sûret-i meşruada müdarat ile emirdir. Zira; alelekser kötüye kötülükle mukabelenin neticesi fe­na olduğu ve müdaratm neticesi de iyi olduğu görülmektedir.[46]

 

Vacip Tealâ Resulüne müşriklerle ne gibi muamele olacağını beyandan sonra istiazeyİe emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen bize münacatında de ki «Ey benim Rabbim! Ben şeytanların vesvesesinden sana sığınır ve iltica ederim. Beni onların şerrinden muhafaza et Ya Rabbi! Vesvese için onların ba­na hazır olmalarından da sana sığınırım. Binaenaleyh; gerek ves­veselerinden ve gerek vesvese için hazır olmalarından muhafaza etmeni istirham ederim» demekle müna çatta bulun ki şeytandan mahfuz kalasın.]

Yani ya Ekrem-er Rusül! Sen de ki «Ya Rabbi beni namazım­da ve Kur'anı tilâvetimde ve sana arz-ı hâcât için münacatımda şeytanların vesvesesinden ve benim huzuruma onların hazır olma­larından sana iltica eder sığınırım» demekle dergâhımıza müra­caat et.

tBeyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile hemezat ;' şeytanın vesveseleridir. Şeytanın çok vesvese ettiğine ve vesvese­sinin bir çok çeşitleri olduğuna işaret için cemi' sığa-siyle varid olmuştur. Çünkü; şeytanın kıyamete kadar insanları iğva edeceğine yemin ettiğinden mühim işlerde ve sekerat-ı mevt gibi müzayaka anlarında şaşırtmak için insanın etrafını çevirmek­ten ve defaatla müracaat etmekten hali kalmadığına binaen Ce­nab-ı Hak kullar için şeytanın şerrinden Rablarmm inayet ve hi­mayesine iltica lâzım olduğunu talim etmiştir. Şu halde şeytan in­sanı azdırmak için her saatte fırsat gözetmekte olduğundan ona mukabele olmak üzere insan da her zaman Rabbisinden istirham üzere bulunmalı. Şu kadar ki burada hitab zahirde Resulüllah'a ise de hakikatte ümmetinedir. Zira; Resulüllah'ın ins ü cinnin şer­rinden masuniyeti ve kendinin masum olması te'minat-ı İlâhiye altında olduğu halde Resulüne istiazeyİe emrediyor ki ümmetinin daha ziyade iltica ve istiazeye muhtaç olduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; insan için her zaman şeytanın şerrinden istiaze ve Rabbısına iltica etmek vazife-i diniyedir.[47]

 

Vacip Tealâ kâfirin küfrünün devam edeceği sini beyan etmek üzere buyuruyor.

[ Onlar küfürlerinde   devam ederler. Hatta ölüm geldiğinde «Ya Rabbiî Ruhumu kabziçin gelen melekleri ben­den döndür ve hayatım bir müddet devam etsin me'mul ki terket-tiğim dünyada amel-i salih işler azaptan kurtulurum» demekle ecelinin te'hirini ister.]

[Fakat onun te'hirini istemesi doğru değildir. Zira; rîc'atine dair onun ağzından çıkan bir kelimedir,   onu söyleyen de odur.]

Çünkü; hasret ve nedamet her taraf mı ihata ettiğinden zaruri söy­lenen bir sözdür. Zira; ruhunu'kabza gelen meleklerin ruhunu al­madan geri gitmeleri mümkün değildir. Fakat bir sözdür, o âsi kimse şaştığından onu söyler.

Yani; kâfirlerin küfrü vefat edecekleri zamana kadar devam eder. Hatta onlardan birine Ölüm geldiğinde Cenab-ı Hakka iltica eder ve «Ya Rabbi! Beni dünyaya döndür ve bir müddet ruhumu kabzetme. Me'mul ki ben terkedeceğim dünyada zayi ettiğim îmanı ve sair a'mal-i salihayı işlerim» demekle ecelinin te'hirini ister. Halbuki hal ü şan onun istediği ve söylediği gibi değildir. Zira; «beni dünyaya döndür» demek; bir kelimedir ki o kelimeyi ancak o âsi olan kimse söyler fakat hiç tesiri olmadık bir sözdür. Çünkü; onun o dakikada ruhunun kabzına irade-i İlâhiye teallûk ettiğin­den iradenin hilafını istemekte fayda yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette deki hitap; Cenab-ı Hakkadır. Gerçi cemi* ise de vahid-i muazzamdan cem'ile tabir lisan-ı arâpta câridir, bu da o kabilden­dir. Şu halde «Ya Rabbi! Beni döndür» demektir ki ömrünün bir müddet daha uzamasını istemektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âsi olan kimse muhtazar iken melekler ruhunu kabza gelerek hasret her tarafını ihate edip aza­bı muayene ettiği zamanda şaştığından ömrünün bir müddet daha uzayıp ruhunu kabziçin gelen melekleri Cenab-ı Hakkın geri çağır­masını istirhamdan ibarettir. Yahud şu talep yevm-i kıyamette azab-ı Cehennemi müşahede ettiği zamanda vukuu bulacaktır, lâkin bu taleplerden hiç birisinin fayda etmiyeceğini beyan için Ce­nab-ı Hak «bu bir kelime-i mücerrededen ibarettir. Onu âsi olan­lar söylerler ve bir faideyi müfid olmaz» buyurmuştur.

Terkettiği şeyle murad; dünya ve dünyadan terkettiği emvalidir. Yâni «döndür beni Ya Rabbi! Dün­yada amel-i salih işleyeyim ve terkettiğim emvalin zekâtını ve sa­dakasını vereyim işlediğim ve ifsad ettiğim amelleri islâh edeyim» demektir.

[Onlar dünyaya dönmesini isteseler de dönemezler. Çünkü; onların Önlerinde bir ma'ni var ki o ma'ni bunların ba'solunacakları güne kadar ricatlerine set çekmiştir.] Binaenaleyh; dünyaya dön­mekle zayi ettikleri amelleri tedarik etmeleri mümkün değildir.

Yani; âsilerin sekerat-ı mevtinde dünyaya dönmelerini iste­meleri faydasızdır. Zira; onların ruhları kabzolununca önlerinde ölümle kıyamet arasından ibaret olan bir berzah vardır. Binaena­leyh; onlar ba'solunacakları güne kadar hayat bulamazlar. Yevm-i ba'sta bir hayata rucu' ederler ki o da hayat-ı âhirettir. Şu halde Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Yevm-i ba'sa kadar hayata ma'ni bir berzah var» demek bilkülliye ümitlerini kesmek­tir ki yevm-i ba'sta dünyaya ricat mümkün değildir. Çünkü; dünya yoktur ki dünyaya rücu' olsun.[48]          

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamete işaretten sonra kıyamette ce­reyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[İsrafil tarafından sûra üfürüldüğünde insanlar arasında ne­seple iftihar yoktur. Zira; o günde neseb, hasep ve saire gibi dünya şerefinin hükmü olmadığı cihetle hu gihi şereflerin asla revacı olmaz. O günün şiddet ve dehşetinden hiç kimse diğer kimsenin halinden soramaz.] Zira; herkes kendi derdiyle meşguldür. Hatta baba evlâdın ve evlât babasının hâlinden sual etmesi mümkün ola­maz.

[Herkesin hal-i perişanisi birbirinin halini sormaya meydan bırakmayınca sevabı ve hayratına aîd olan mizanları ağır olan kimseler ancak fevzü felah buluculardır.]

Yani; Emvâtın kabirlerinden kalkmaları için İsrafil sûra üfür-düğünde insanlar arasında o günde asla nesebe itibar olunmaz. Çünkü; O günün şiddeti icabı herkes kendi derdiyle meşgul olduk­ları cihetle beyinlerindeki karabete ve nesebe riayet olmadığı gibi birbirinin halini sormaya bile dermanları olamaz. Zira; herkesin kendi derdiyle meşguliyeti başkasının derdini sormaya zaman ve meydan bırakmaz ki sorabilsin. Bunun numuneleri umumî sefer­berlik zamanında görülmüştür ki hiç bir kimse diğerinin derdini sormaya vakit bulamamış ve herkes kendi derdiyle meşgul ol­muştur. Halbuki dünya-meşguliyeti O günün şiddetine hiç kıyas kabul etmez. İşte O günde sevabının çok olmasıyla mizanı ağır olan kimseler kurtulacaktır.

Kazî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kıya­mette insanların birbirinin halinden sual edemiyecekleri beyan olunması diğer âyetlerdeki birbirinin hallerinden sual edeceklerini beyana münafi" değildir. Çünkü; kıyamette birçok dereceler, mev-kifler ve mutaadit merhaleler olduğu cihetle âyetler arasında te­nakuz yoktur. Zira; bu dünyada olduğu gibi bazı mahallerde bir­birinin halinden suale zaman bulamazlar ve diğer mahalde suale, ve konuşmaya vakit bulur. Ariz ve amik konuşurlar. Meselâ kabir­lerinden kalkınca herkesi istilâ eden dehşet birbirinin halinden suale mâni olur. Bu âyet o zaman o mahalde sual edemiyeceklerini beyan eder. Hz. Âişe (R.A.) nın Resulüllah'tan rivayet ettiği bir hadiste Resulüllah «Nâs kıyamette üç mahalde zühul eder. Birincisi,; Herkesin kitabı eline verilirken, İkincisi; Ameli tartılırken, Üçüncüsü; .sırattan geçerken. Bu üç mevzide herkes kendi derdiyle meşgul olur, gayrin halinden bahse mecali olmaz» buyurmuştur. Amma sıratı geçip Cennete girince herkes yekdiğerinin halinden sual eder. Şu halde âhirette insanla­rın birbirinin halinden sual edeceklerine dair olan âyetler kıyame­tin bazı mevkiflerine ve Cennete mahmuldür. Binaenaleyh; âyet­ler beyninde tenakuz yoktun Zira: Tenakuzun şartı; kaziyyelerin zamanları ve mekânları bir olmaktır. Kıyamette insanların birbi­rinin halinden sual edip etmiyeceklerine dair olan âyetlerin za­manları ve mekânları ayrıdır.

Beyzâvî'nin işareti veçhile bu âyette nesebi nefiy; nesebin menfeatım nefyetmektir. Binaenaleyh; neseb sebebiyle dünyada birbirlerine olan muavenet kabirden kalkınca olamıyacaktır. Şu halde neseple iftiharda da bir fayda yoktur. Hatta o günde oğul ba­badan ve baba oğuldan, kardeş kardeşten ve zevç zevceden firar ettikleri gibi o günde birinin diğerinden alacağı olsa onu almakla ferah eder asla hatır bilmez.[49]

 

Vacip Tealâ. mizanı ağır olanların felah bulacaklarını beyan­dan sonra mizanı hafif olanların ehl-i Cehennem olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Günahı ağır olmakla sevabı hafif olan ve mizanları hafif ge­len kimseler şol kimselerdir ki onlar nefislerine zarar ettiler, hatta Cehenneme dahil oluncaya kadar masiyete devam ettiklerinden onlar ebediyyen Cehennemde kalacaklardır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mizanla murad; a'malin tartıldığı mizan olduğu gibi nefsi a'mal olmak ihtimali de vardır. Çünkü; bazı ahadis-i celilede a'mal-i   hasanenin suret-i hasenede bir cism-i nuranî olarak mizanın sağ tarafına ve a'mal-i kabihanm bir cismi zulmanî suretinde mizanın sol tarafına konarak tartıla­cağı ve hangi taraf gelirse ona itibar olunacağı mervidir. Kâ­firlerin zararları nefs-i azaba müstahak olmakla olduğu gibi Cen­netteki makamlarını Cehennem azabına değişmekle dahî hüsran­dadırlar. Çünkü; her kulun Cennet ve Cehennemde birer makamı bulunup hangisine istihkak kesbederse diğerini terkedeceğine ve o terkettiği makama diğer birinin varis olacağına dair tafsilât bu sû-re'nin evvelinde sebketmistir.[50]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranını ve Cehennemde muhalled kalacaklarını beyan ettiği gibi Cehennemdeki suret-i kabihalarmı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mizanı hafif olan âsilerin yüzlerini Cehennem ateşi yakar haUraki onlar Cehennemde yüzlerini pürterirler.]

Yani; kâfirler Ceheneme girince yüzlerini şiddetle Cehennem ateşi yakar ki onların üst ve alt dudakları yerlerinden sıyrılır ve ateşin şiddetinden o deriler büzülür bir araya toplanır. Binaena­leyh; yüzlerinde ekşilik ve çirkinlik hâsıl olur, bakılmaz bir hale gelir. Bu halin ufacık bir numunesi kebapçının kızartmış olduğu başlarda görülür ve onlarda olan sırtanklık Cehennemde yanacak yüzlere bir numune olabilir. Mamaafih Cehennem ateşi dünya ate­şiyle kıyas kabul etmediği gibi ölmüş hayvan başı da Cehennemde yanmış sağlam insan başına kıyas kabul etmez.

şiddetle ateş yakar demektir. küIuh ; ateşin şiddetle yakmasından dudaklarını ve dişlerinin üzerinden sıyrılıp dişlerinin» açığa çıkmasıdır ki ona lisanımızda sırtarma ve pürterme denir.[51]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennemin hallerini beyan ettiği gibi Ce­henneme girdiklerinde taraf-ı İlâhiden ehl-i Cehenneme tekdir suretiyle varid olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Benim âyetlerim sizin üzerinize tilâvet olunup da siz de o âyetleri tekzib etmediniz mi?]

Yani; kâfirler Cehennem azabında yanıp ıztırapları tezâyüt edince Cenab-ı Hakka şikâyet ve feryat etmeleri üzerine taraf-ı İlâhiden tekdir tarikıyla denilir ki «Ey Ehl-i Cehennem bizim kud­retimize ve emvatı hasredeceğimize, Cennete ve Cehenneme de­lâlet eden âyetlerimiz resuller vasıtasiyle sizin üzerinize tilâvet olunup tebliğ olunmadı mı, onların tebliğleri üzerine siz o âyetleri tekzip etmediniz mi, bu âyetler taraf-ı İlâhiden değildir, demediniz mi ve şu müptelâ olduğunuz azapları inkâr etmediniz mi? İşte o inkâr ettiğiniz azap şimdi size lâhik oldu. Binaenaleyh; sizin için necat yoktur» demekle bab-ı İlâhiden tart ve şikâyetleri reddo-lunur.

Hulâsa; mizanı hafif olan kimsenin Cehennemde muhalled ola­rak yanacağı cihetle nefsine zarar ettiği, Cehennem ateşinin yüz­lerini yakacağı, onların yüzlerinin derileri yüzülmek ve dişleri meydana çıkmakla pürtereceği ve taraf-ı İlâhiden «âyetlerimiz ti­lâvet olunup tekzip etmediniz mi?» denmekle tekdir olunacakları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[52]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem tekdir olun<ij müracaat edeceklerini beyan etmek üzere :

[Ehl-i Cehennem «Ey bizim Rabbimiz! Bizim üzerimize şeka-vetimiz galebe etti. Biz tarik-i Haktan çıkmış bir kavimdik» der­ler.]

[«Ey bizim Rabbimiz! Bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize tekrar avdet edersek muhakkak nefsimize zulmederiz» demekle Cenab-ı Hakka ilticada bulunurlar.]

Yani; kâfirler Vacip Tealâ'nm «benim âyetlerim sizin üzeri­nize tilâvet olunmadı mı ve siz tekzib etmediniz mi?» gibi tekdi­rini işittikten sonra tazarru tarikıyla derler ki «Ey bizi nimetle­riyle terbiye eden Rabbimiz! Dünyada şekavetimiz ve şehevat-ı nefsaniyemiz bizim üzerimize galebe, etti, nefsimizin arzusuna itti-ba ettik, yoldan çıkmış ve delâleti irtikâb etmiş bir kavniolduk. Kusurumuzu itiraf ediyoruz. Şu halde ey bizim Rabbimiz! Sen bizi Cehennemden çıkar. Eğer biz eski halimize avdetle şekaveti irti­kâb edersek nefsimize zulmetmiş oluruz. Zira şekavet; azaba sebep olduğu cihetle şekaveti irtikâb etmek nefse zulüm ve aynı azap­tır» demekle kusurlarını itirafla Cenab-ı Hakka yalvarır ve Cehen­nemden kurtulmalarını isterler.[53]

 

Vacip Tealâ onların istirhamlarını beyan ettiği gibi onlara ve­receği cevabı da beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ «sükût edin Cehennemde, bana bir daha söyle­meyin o demekle reddeder.]

[Dünyada hâl ve şan şöyle olmuştu ki bizim kullarımızdan bir fırka vardı, onlar «ey bizim Rabbımız! Biz îman ettik binaen­aleyh; sen bizim günahlarımızı mağfiret et ve bize merhamet bu­yur. Zira sen; insan eden merhamet sahiplerinin hayırlısısın» de­mekle münacaatta bulunur.]

[Onların yalvarmalarına karşı Cenab-ı Hak buyurur ki «siz bize tazarru ve niyaz eden halis kullarımızı maskara ittihaz ettiniz. Hatta istihzada o kadar ileri gittiniz ki onları istihza ile iştigaliniz size benim zikrimi unutturdu.]

[Halbuki siz onların ibadetlerine ve bize yalvarmalarına mu-taallik hallerinden) gülerdiniz.]

[O hâlis kuUanmın sizin ezalarınıza sabırları sebebiyle bu gün onları ben güzel ceza ile cezalandırdım.]

[Zira «onlar; ancak fevzü felah bulup kurtulmuşlardır» de­mekle onları reddeder.]

Yani; kâfirlerin Cehennemde Cenab-ı Hakka yalvarmalarına kar§1 onlan tahkir etmek üzere kemâl-i hakaret ve ihanetle .su, kût edin Cehennemde ve bana bir daha söz söylemeyin. Zira, sız Cehennemden çıkamıyacalmız gibi azabınız da tahfif ahmn**-Şu halde beyhude çağrışıp bağrışmayın ve siz kendi kusurunuzu itiraf ederken nasü oluyor ki azaptan kurtulmak istersiniz» de­mekle Cenab-ı Hak, müracaatlarını reddeder ve reddinin sebebinde şunu da beyan eder ve der ki »dünyada hal ü şanınız benim tolarımdan bir fırka bize yalvarır ve derlerdi ki (Ey bizim Rabbi-miz! Biz îman ettik. Binaenaleyh; bizi mağfiret et ve merhametin­le ihsan et. Zira sen; ihsan edenlerin hayırlısısm) demekle tazarru' ederlerdi. «Onların bu tazarru'ları sebebiyle siz onları maskara itti­hat etmiştiniz. Halbuki o vakit onlarla beraber sizin de îman et­meniz lâzımdı. îman etmediğiniz gibi îman edenleri de istihza et­tiniz ve istihzanızı o kadar ileri götürdünüz ki onunla meşguliye­tiniz bizim zikrimizi size unutturdu ve hatta siz onların ibadetleri­ne ve zikirlerine gülüyordunuz. Şimdi feryadınızda bir fayda yok­tur. Zira; feryadınızın fayda edeceği zaman geçmiştir. Bu gün ben sizin istihza ettiğiniz kullarımı sabırları sebebiyle güzel ceza ile cezalandırdım. Çünkü onlar; ancak fevzü necat buluculardır» de­mekle ehl-i Cehennemin feryatlarını reddeder.

Vacip Tealâ'nm bu cevabı kâfirlerin yalvarmalarına karşı azap üzerine azaptır. Çünkü; kâfirlerin âbidleri istihzaları, hakla­rında aynı azap olduğunu beyanla beraber onların, istihzalarının istihza ettikleri abitler hakkında terfi-i derecat olduğunu dahî be­yan vardır. Halbuki onlar istihza ettikleri kimseleri insandan bile addetmez ve hiç bir şeyi münasip görmezlerdi. Şu halde kendi azapları olduğu gibi gayet ehemmiyetsiz addettikleri hasımlarını nimet içinde istedikleri nimetlerle mütenaim olarak görmek ve kendilerini felâket içinde perişan bir halde bulmak felâket üzeri­ne felâkettir.

Hisa ; köpeği hakaretle azarlamak ve hav­lamaktan men'etmektir. Burada ehl-i Cehennemi şiddetle tekdir ve sükût etmelerini emretmektir ki onların fezi' ve feryatlarının temadisine nihayet vermektir.

(Abdullah b. Ömer) hazretleri «ehl-i Cehennem uzun müddet Cehennemin hazinedarına yalvardıktan sonra hazinedarın; (siz bu­rada kalacaksınız) cevabını vereceği ve. badehu bu âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hakka yalvarıp taraf-ı İlâhiden gazabla (sükût, edin söz söylemeyin) diye konuşmaktan men'olunurlar» buyurmuştur.

İşte bu âyette beyan olunduğu veçhile her şeriatta o şeriatla amel eden ve şeriata sağlam sarılıp ahkâmını yerine getiren salîh kullar olduğu gibi onların zıddına bir takım fasıklar ve asiler dahî bulunur ki kendileri şeriat tanımadıkları gibi şeriatı tanıyanları ve ibadet edenleri istihza ve onların ibadetlerine gülmekten de hâli kalmazlar. Hatta o kadar merak ederler ki her işlerini terkederek şeriat aleyhine söz söylemek ve erbab-ı şeriatı eğlence yapmaktan zevk alırlar ve onunla vakit geçirirler ve bu muamelelerini kendi­lerine bir şeref addederler. Bu gibi ahval insanlar arasında her za­man âlemde cari olan şeylerdendir. Ve elyevm bu gibi insanlar vardır ve bu haller görülmektedir. Yani; abid ve fasık mevcut olup abitlerle eğlenmekle ve ibadetlerine gülmekle telezzüz eden fasıklar her yerde mevcuttur. Binaenaleyh; bu gibi ahkâm-ı şeri­atla oynayanların âhirette nedametlerini ve görecekleri azap üze­rine fczi' ve feryatlarına alacakları cevabı Cenab-ı Hak bu âyet­lerde beyan buyurmuştur ki bu gibi ahvale cür'et edenleri tehdit etmiştir.[54]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin «bizi dünyaya bir daha dönderin» de­diklerine cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların dünyaya dönmek istediklerine cevap olarak taraf-ı ilâhîden «dünyada ve yer yüzünde kaç sene eğleştiniz» demekle dünyada geçirdikleri ömürden sual olunurlar.] Bu suale cevapta onlar:

[«Şu âhiretîn uzun müddetine nisbetle dünyada bir gün veya­hut bir günün bazısı kadar bir müddette yaşadık zannederiz. Çün­kü; müptelâ olduğumuz azabın ıztıiabı bize dünyada eğleştiğimiz müddetin miktarım unutturdu. Bizimle dünyada bulunup Cen­nete girerek sürür içinde bulunanlar! Bizim amelimizi ve ömrümüzü muhafazaya me'mur olup sayan meleklerden sual et» de­mekle cevap verirler.] Bu suali onlara soran Vacip Tealâ'dır veya-hud Vacip Tealâ tarafından me'mur olan meleklerdir.[55]

 

Vacip Tealâ onların şu cevaplarına karşı sual eden kimsenin tekrar cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Siz müstahak olup içinde bulunduğunuz azabın ebeden de­vam edeceğini bilmiş olsanız o ebediyete nisbetle dünyada yaşama­dınız ancak az bir müddet yaşayıp durabildiniz» demekle cevap verir.] Çünkü; dünyada bir kimse ne kadar uzun müddet dursa âhiretin müddetine nisbetle hiç yok gibidir.

Şu sual olunan müddet dünyada ömürlerinin müddeti midir veya kabirde yattıklarının müddeti midir? İhtilâf varsa da esah olan dünyada ömürlerinin müddetinden sual olduğu Fahr-i Râzi'-nin cümle-i beyanatmdandır.[56]

 

Vacip Tealâ kıyamette insanlar üzerine câri olacak ahvali be­yandan sonra kıyametin Vücuduna delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz gaflet eder de zanneder misiniz ki biz sizi abes olarak halkettik ve zanneder misiniz ki siz bizim huzur-u manevimize irca olunmazsınız? Bu zannınız fasittir?]

Yani; ey asiler! Siz kemâl-i gaflette devam eder de bizim sizi oyuncak ve abes olarak halkettiğimizi mi zannedersiniz? Bizim hu­zurumuza rucu etmiyeceğinizi ve işlediğiniz amalinizden sual olun­mayacağınızı mı zanedersiniz? Bu zanlarınız bâtıldır. Zira; hiç bir şeyi abes olarak halketmediğimiz gibi bilhassa insanlar abes ve mühmel olarak halkolunmamıştır. Binaenaleyh; şeriatın ahkâmını kabul, ibâdat ve taâtla mükellef olduğunuz gibi her halde a'malini-zin hesabmı görmek ve cezasını almak için siz bizim huzurumuza geleceksiniz. Çünkü; eğer insanlar bizim huzurumuzda hesap ver­mese muti' ile âsi, sıddıkla zındık, mü'mnile kâfirin beyinlerinde fark olmamak lâzım gelir. Bu ise adalete münâfîdir. Çünkü; adalet mazlumun intikamını zâlimden almak, itaat edene sevap vermek ve âsiye azap etmektir. Yoksa iyi ve kötünün müsavi tutulması adalet değildir.

Hulâsa; insanlar behayim gibi tekliften, sevap ve azaptan hâli olarak halkolunmayıp belki dar-ı dünyada teklif, dar-ı dünyadan dar-ı âhirete muhasebe vermek, amelinin cezasmı görmek için in­tikal etmek; itaat Edenlere sevap ve isyan edenlere azap olmak için halkolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Hak ve sabit ve cümle mahiûkata mâlik olan Allahü Tealâ abes halketmekten, insanları tekâliften muaf ve mühmel kılmaktan tenezzüh ve teali etti ve yüce oldu. Zira; cümle mevcudatın raa-lik-i hakikisi ve ma'budün bilhakkıdır. Çünkü; ma'budün bilhak olmadı, ancak arş-ı kerimin Babbisi oldu.] Gerçi müşrikler Allah'ın gayri ma'butlar ittihâz eder ve ariyet olarak mülk sahipleri varsa da hiç birisine itibar yoktur. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müs-tehak Allahü. Tealâ olduğu gibi cümle mülk de Allah'ındır. Çünkü; Allahü Tealâ sabit, dâim ve zevali yoktur.[57]

 

Vâcip Tealâ vahdaniyetini isbattan sonra şirkedenleri tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse Allah'la beraber Allah'tan başka ma'but it­tihaz ederek ibadetle vücudunu itikad ederse o kimse için ma'-bııd-ü ahar isbatına delil yoktur. Binaenaleyh; o kimsenin bu batıl itikadının hesabı onun rabbısj indindedir. Şu halde Allahü Tealâ onun cinayetine göre cezasını verir.]

[Zira; kâfirler felah bulup azaptan kurtulamazlar.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak sûre'nin bidayesin-de mü'minlerin felah bulacaklarını ve nihayesinde kâfirlerin felah bulmayacaklarını beyanla bidayetinde ve nihayetinde iki fırkanın encam-ı hallerini beyanda hüsn-ü münasebete riayet buyurmuştur.

Âyet; üç hükmü hâvidir:

Birincisi; Allah'dan başka ma'budun vücudunu itikad eden kimsenin başka mabudun vücudunu isbata delil bulamamasıdır.

İkincisi; başka ma'budun vücudunu itikad eden kim­senin hesabının Rabbisi indinde olmasıdır.

Üçüncüsü;    kâfirlerin felah bulmamasıdır.[58]

 

Vacip Tealâ Resulüne dua ile emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sana îman eden mü'minlere talim olmak üzere sen «Ya Rabhi günahlarımı setirle mağfiret ve nimetini ihsanla mer­hamet et ve sen merhamet sahiplerinin hayırlısısın» demekle dua­da bulun.][59]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3595-3597

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3597-3598

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3598

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3598-3600

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3600-3601

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3601-3602

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3602-3604

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3604-3607

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3607

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3608-3609

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3609-3611

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3611-3612

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3612-3614

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3614-3616

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3617-3619

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3619-3620

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3620-3621

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3621-3622

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3623-3624

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3624-3626

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3626

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3626-3627

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3627-3628

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3629-3631

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3631-3633

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3633-3634

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3634-3636

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3636-3638

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3638-3639

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3639-3640

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3640-3642

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3642-3644

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3644-3647

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3647-3652

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3652-3653

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3653-3654

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3655

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3656-3657

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3657

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3657-3658

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3658-3660

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3660-3661

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3661-3662

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3662-3663

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3663-3664

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3664-3666

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3666-3667

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3667-3669

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3669-3671

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3671-3672

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3672

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3673

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3673-3674

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3674-3677

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3677-3678

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3678

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3678-3679

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3679-3680

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3680