Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Nur - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 24. Sayfa

SURE-İ NUR.. 2


SURE-İ NUR

 

Medine-i Münevverede nazil olan sûrelerdendir.    Altmış iki veyahut altmış dört âyeti hâvidir.

[Şu sure-i azimeyi Biz Azimüşşan, habibim! Senin nübüvve­tini te'yit ve dinini terviç için sana inzal ettik. Bu sûre'nin muta-zammın olduğu ahkâmla ameli sana ve sana teba'iyet eden mü'­minlere vacip kıldık ve sizin müttaiz ve mütenassıh olmanız için o sûre'de vahdet-i zatiyemize ve kemâl-i kudretimize delâlet-i va­zıha ile delâlet eden âyetleri inzal ettik ki siz teemmül edip dü sü­nesiniz ve muharremattan içtinapla nefsinizi islâh edesiniz.]

Kur'anı Cibril-i Emin levh-i mahfuzdan Resûluilah'a inzal ettikten veyahud Vacip Tealâ levh-i mahfuzdan müctemian sema­yı dünyaya indirip sema-yı dünyadan da iktizasına göre Cibril-i Emin, emr-i İlâhi üzere Resûluilah'a inzal ettiğine binaen Cenab-ı Hak «inzal ettik» buyurmuştur. Binaenaleyh; inzal tabirinden zat-ı ulûhiyet için cihet lâzım gelmez.

Vacip Tealâ bu sûre'de bir çok ahkâmı seriye ve hudud-u İlâ­hiye beyan edeceğine işaret için sûre'nin evvelinde ahkâmı farz kıldığını ve sûre'nin ahirinde tevhidin delâilini beyan edeceğine işaret için bu sûre'de vahdaniyetine açıktan delâlet eden âyetleri inzal buyurduğunu bu âyette beyan etti. Şu halde bu sûre'nin itikadı ve ameli her iki cihete dair olan mesaili cami' olduğuna işa­ret olunmuştur.

Sûre'yi inzal ve ahkâmını farz kılmak ve tevhide delâlet ede­cek delâili inzalden maksad-ı aslî, mükellefinin delâil ve ahkâmda teemmül ve tezekkür edip mucibiyle amel etmeleri olduğuna işa­ret için âyetin sonunda illet-i gaiye manâsını müfid olan kelimesi varid olmuştur ki «Sûre'yi ve âyetlerini inzalden gaye; sizin düşünmeniz ve mucibiyle amel etmeniz» demektir.[1]

 

Vacip Tealâ bu sûre'de vacip kıldığı ahkâmdan birincisini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Zâniye olan kadınla zâni olan erkeğin zinalarının hükm-ü şer'isi; bakir olur ve nikâh sebketmemiş olurlarsa yüz değnek vu­rulmaktır. Şu halde zinanın hükm-ü şer'isini işittikten sonra, ey hâkimler! Zâniye ve zânilerden her birine yüzer değnek vurun ve dini İlâhinin ahkâmını icranız esnasında zâniyeyle zâni'ye sizin rikkat-ı kalbiniz olmasın. Eğer Allahü Tealâ'ya ve yevm-i âhirete îman ederseniz ahkâm-ı İî ahiye d en oîan çeldi icrada asla şefkati­niz sizi men'etmesin ki hükm-ü İlâhi yerini bulsun ve onlara celd icra ederken suret-i alâniyede icra edin ve icra olunduğunda mü'-minlerden bir cemaat hazır olsun ki onların hallerini herkese teş­hir etsinler. Zira; teşhirde kalbinde zinaya meylolanları men* var­dır.]

Yani; mü'minlerin kabayihi a'maiden ve bilhassa zina gibi fe-vahişin a'zammdan taharetleîi lâzımdır. Binaenaleyh; ey hakim­ler! Ekseri evkatta zinaya sebep olan zâniye hatunu ve zina eden erkeği şer'an zinaları sabit olup başlarından nikâh sebketmemiş bekâr güruhundan olurlarsa onlardan her birine yüzer değnek vurmakla çeldi şer'iyi icra edin ve ey hakimler! Eğer âhirete ve Allahü Tealâ'ya îman ederseniz haddi şer'iyi icranız esnasında on­lara asla rikkat-ı kalbiniz olmasın. Eğer rikkat-ı kalble onlara çeldi terkederseniz âhirette siz muaheze olunursunuz. Binaenaleyh; dini İlâhinin ahkâmını icrada merhametiniz haddi şer'iyi terke sebep olmasın ve onların celdini icrada müzminlerden bir cemaat da ha­zır olsun ve had icra olunanların rüsvalığını görsünler ki başka­larına da ibret olsun.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile zinanm vukuuna ekseri zamanda ziynetlerini izhar etmek ve erkeklere görünmek suretiyle kadınla­rın sebep olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette zâniyeyi zâni üzerine takdim buyurmuş ve cinayete sebep olmakta mukaddem olduğuna işaret etmiştir. Celd olunacak kimsenin hür, baliğ ve akıllı olması şarttır. Çünkü; zina eden kimse hür veya hürre olmaz da köle veya cariye'olursa hür olan kimseye vurulacak yüz değ­neğin yarısı ki yani ellişer değnek vurulur. Sabi ile mecnun mü­kellef olmadıklarından zina ederlerse had lâzım gelmez.

Eğer zina edenler muhsın ve muhsına yani nikâh-ı sahihle hal­vet vukuu bulmuş kimselerden olurlarsa icma-ı ümmetle recmoiu-nurlar, yani taşla öldürülürler. Biri bakir diğeri muhsın olursa ba­kire olana yüz değnek vurulur ve muhsın olan recmolunur. Zina­nın günah-ı kebâirden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; zina eden kimseye hadd-i şer'i icrası lâzım olduğu gibi Cenab-ı Hak haddin icrasında şefkat ve merhamet etmekten nehyettiği ve onlara teşhir için hadd icra olunurken mü'minlerden bir ta'ifenin hazır olmasiyle bu âyette emir buyurduğu gibi diğer âyetlerde dahi zi­nayı şirke ve katl-i nefse mukarin olarak zikir buyurmuştur.

Hadd-i şer'iyi icap eden zinanın insana olması şarttır. Çünkü; bahaime zinada İmam-ı Azam ve İmam-ı Malik'e göre ta'ziri şer'i lâzımdır had lâzım değildir. Zira hadd-i şer'i; nefsin meylettiği şeyden zecriçin meşru kılınıp bahaime zina ise nefsin meyledeceği şeylerden olmadığı cihetle had lâzım değil buyurmuşlardır. İmarn-ı Şafii bakiri ceîdettikten sonra bir sene de nefyetmek vacip oldu­ğunu beyan etmiştir. Zira; Resulullah «bakir, bakire zina ederse yüz değnek vurulup bir sene de nefyolunacağmı» beyan buyurmuştur. Amma İmam-ı Azam «yüz değnek vaciptir, nefyetmek İmamın reyine müfevvazdır. İmam nefyinde maslahat görürse nefyeder görmezse nefyetmez» buyurmuşlardır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile esah olan İmam-i Azam mez­hebidir. Çünkü; âyette zikrolunan yalnız celddir, nefiy yoktur., Eğer nefiy lâzım olsaydı âyette zikrolunurdu. Nefyi beyan eden hadis-i şerif haber-i ahaddır. Haber-i ahad ise âyete muarız ola­maz. Maahâza zina eden erkeği nefiy lâzım olsa kadını nefyetmek de lâzım olurdu. Halbuki kadını nefyetmek fitne kapısını açmak­tır. Zira; gurbette hatunun akrabası bulunmadığından kadını hıf­zeden olmadığı cihetle istediği emelini icraya fırsat bulur. Bu ise fesada meydan vermektir, Akrabasıyla nefyolunsa kusursuz olan akrabasını hatunla nefyetmenin zulüm olacağında şüphe yoktur. Eğer yalnız erkek nefyolsa da kadın nefyolmasa ayni cinayette müsavi olan iki kişi için ceza müsavi olmadığı cihetle yalnız erke­ği nefyetmek adalete münafidir. Şu halde zâni bekâr olunca yüz dayak vurmak vaciptir, nefyi vacip değildir. Çeldi icradan sonra­sı reisi hükümetin reyine müfevvazdır. Maslahata göre mücazat eder, buyurmuşlardır.

Ayetin hükmü; her zâni'ye şamildir. Çünkü; müştak üzerine talik olunan' hükme illet, müştak olan lâfzın me'hazı iştikakı ol­duğuna nazaran bu âyette yüz celdenin illeti, zâni lâfzının me'hazı olan zinadır. Şu halde zina nerede ve kimde vaki olursa yüz celde onun hakkında icra olunur. Eğer zâni köle veya cariye olursa nısfı icra olunur. Çünkü hüküm; illetten ayrılmaz.

Zinanın şer'an sabit olması; İmam-ı Azam indinde dört mec­liste dört kere ikrarla yahut dört şahidin şahadetiyledir, Zira; Re-sulûllah (Muaz) hazretlerini dört kere ikrar etmedikçe recmiyle emretmedi. Amma İmam-ı Şafii indinde bir kere ikrar kâfidir. Çünkü; (Asıf) yani hizmetkâr kıssasında Resulullah «Kadın bir kere ikrar ederse recmedin» buyurmuştur. Şu halde bir kere ikra­rın kâfi olup olmamasında rivayetin ihtilâfına binaen müctehidin-i kiram hazretleri ihtilâf etmişlerdir. Zira; İmam-ı Azam (Muaz) m kıssasıyla istidlal ediyor. Çünkü; onda Resulullah'ın bir ikrarla ik­tifa etmediği rivayet olunuyor. Şafii hazretleri (Asıf) kıssasiyle istidlal etmiştir. Çünkü; onda Resulullah'ın bir ikrarla iktifa ettiği rivayet olunuyor.

Hududun icrası; reis-i hükümete ve onun tayin ettiği hakim­lere ve icrasına me'mur ettiği me'murlara aittir. Binaenaleyh; had­di şer'iyi icra; hükümete ait bir vazife olduğundan ahad-i nass hadd-i şer'i icrasiyle mükellef değildir. Çünkü; şahit dinlemek, hü­küm vermek, âlemin asayişini temin etmek ve zalimden mazlumun hakkını almak hükümete aittir. Kezalik hadd-i şer'iyi icra da hü­kümete aittir.

Çeldi icranın keyfiyeti; değnek vasat bir halde ve acıtacak raddede olup celd olunacak kimsenin başı, yüzü, karnı, husyesi ve ferci, müstesna olduğu halde azasının her tarafına vurmak sure­tiyle olacağını ashab-ı kiramın rivayetlerine ibtina ederek fuka-ha-yı izam hazaratının beyanlarına atfen Fahri Râzi hazretlerinin cümle-i tafsilâtındandır.

Hadd-i şer'i icra clunacak kadm hâmile olursa çocuk doğun­caya kadar te'hir olunur. Çünkü; çocuk doğmadan evvel icra olunsa bu, çocuk hakkında zulüm olacağından çocuğu ziya'dan muha­faza için çocuğun doğmasına intizar olunur. Zira; (Cüheyne) ka­bilesinden bir kadın Resulullah'a gelip «Ya Resulullah! Bana hadd-i şer'i lâzım geldi, icra buyur» dediğinde hatun hamile olduğu için Resulullah velisine «bunu götür, hamlini vazedince getir» buyur­duğu ve velisinin götürüp hamlini vazedince emr-i Resulullah üze­rine getirip Resulullah açılmaması için elbisesini üzerine bağlatıp recmolunduğu ve recmolunduktan sonra namazı kılınıp defnolun-duğu (İmran b. Husayn) hazretlerinden rnervidir.

Hadd icra olunca yıkanır, kefenlenir, namazı kılınır ve ehl-i İslâm kabrine defnolunur. Zira; zinayı irtikâbından dolayı kâfir olması lâzım gelmez. Zina eden insanın azalarından yalnız bir uzuv ise de zinanın lezzetinden cümle aza müstefid olduğundan aldık­ları lezzet mukabilinde azanın cümlesi tazip olunur. Binaenaleyh; diğer azalar kusursuz tazip olunduğu cihetle zulümdür denilemez. Çünkü; o lezzette hepsi müşterek olduğundan cezada dahi hepsi müşterek kılınır. Binaenaleyh; kusursuz azalar cezadide olmuş ol­maz.

Bu âyette ehl-i iman olanın hudud-u İlâhiyeyi terketmesi caiz olmayacağını Vacip Tealâ beyan buyurdu. Zira; «eğer Allah'a ve yevm-i âhir ete îmanınız varsa Allah'ın dininin ahkâmını icrada zâni ile zâniyeye merhamet etmeyin» buyurmuştur. Yani «onlara merhametiniz sebebiyle haddi terketmediğiniz gibi haddi icrada tahfif de etmeyin» demektir. Çünkü; cinayet eden bir kimseyi esir­gemek başka birinin cinayetine sebebiyet vereceğinden fitne ka­pılarını açmakla âlemin intizamı ihlâl edilir. Zira; kötülere iyilik; daima iyilere zulümdür. Binaenaleyh; siyaset-i şer'iyenin icrası her zaman âlemin intizamına hadimdir. Teessüf olunur ki bir za­mandan beri icra olunmadığından âlem fesatla dolduğu gibi hapis­hanelerde de millet ordular besliyor. Bu yüzden hânumanlar ha­rap olmakla beraber hiç bir tesiri olmadığından gün be gün fesadın tezayüt ettiği görülüyor. Siyaşet-i şer'iye icra olunsa derhal te'siri görüleceği şüphesizdir. Ne olur erbab-ı umur bir de siyaset-i şer'-ieyyi icra ile tecrübe etseler. Avrupa kanunlarından tercüme olun­ma bir takım şeylerle amel edeceğiz diyerek uğraşmaktan daha kolay ve iyi değil mi? Şu bir âyet, zinanın Önünü almak hususunda binlerce kanundan daha müfid değil mi? Bu âyet-i celile ümmet-i Muhammedin namusunu ve ırzını muhafaza hususunu taht-ı temi­ne almakta kâfi değil mi? Bu hususta hapishanelerde binlerce eş­has beslemekten şer'an sabit olanlara hükmü icra etmekle diğer­lerini tahliye etmek ezher cihet mesalih-i nasa daha muvafık olmaz mı? Senede bir defa olsun memlekette subut-u şer'iyeyle bir şahsa hadd-i şer'i icra diğerlerine ibret yönünden kâfi olmaz mı ve bin­lerce vukuatın önü alınmaz mı?

Bu âyette Cenab-ı Hak hadd-i şer'i icra olunurken mü'minler-den bir tai'fenin hazır bulunacağını emrediyor ki onlar gördükleri ahvali sairlerine teşhir etsinler ve zecir ziyade olsun. Biz şimdi ca­nileri sandık içinde götürüp getirdiğimizi medeniyetten addederiz. Cani'ye merhamet edip onun namusunu muhafaza ederken onun cinayetle mağdur ettiği aileyi köşelerde süründürmek ve sızlandır­mak medeniyet midir? O cani'ye «neyse beşerdir bir kusur yapmış bunu teşhir etmekte manâ yok» demekle diğerlerinin tama'larını artırmak medeniyet midir? O eani-i zâlimin rahatmı temin edip kusurunu affetmek âlemi rahatsız, etmiyor mu? Medeniyet zâlim­leri esirgemek sebebiyle mazlumların rahatlarını selb etmek midir? Zâlimden zulmü miktarı intikam almak aklen ve şer'an mem-duh değil midir ki zina gibi en fena bir cinayeti irtikâp eden bir caniye değnek vurmak veya recmetmekten çekimliyor ve haşa me­deniyete muhalif addediliyor. Cenab-ı Hak bizi tarik-ı müstakim­den ayırmasın

Hadd-i şer'iyi icra ederken hazır bulunan cemaatın üç kişiden aşağı olmıyacağı müfessirinin cümle-i beyanlarındandır. (Huzey-fe) hazretlerinin Resulullah'dan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah zinanın dünyada ve âhirette bazı zararlarını beyan buyurmuştur. Dünyada zararı; zâninin mü­rüvvetini gidermesiy fakirlik iras etmesi ve Ömrünün noksan olma­sıdır. Âhirette zararı; gazab-ı İlâhiyye duçar, hesabı şiddetli ve azab-ı Cehenneme dahil olmaktır.[2]

 

Vacip Tealâ bu sûre'deki ahkâmdan Jjjrincisini beyandı ra ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zâni olan bir recül nikâh etmez ancak zâniye veyahud müş­rike olan bir hatunu nikâh eder. Kezâlik zâniye olan bir hatunu nikâh etmez, ancak zâni veya müşrik olan bir erkek nikâh eder, zâ-niyeyi nikâh etmek salih ve afif olan mü'minler üzerine haram ki-luıdı.] Çünkü; sâlih bir kimsenin zâniye olan bir hatunu nikahla­ması fasıklara teşbih olduğu gibi halkın su-u zannını, dil uzatma­sını, zem ve gıybetini mucib ve mevzi-i töhmetten hazer etmek lâ­zımken nefsini mevzi-i töhmete arzetmiş olup da nesebinde dedi­koduyu mucib olacağından zaniyeyi nikâh mü'min-i müttekinin v< tab'-i selimin içtinap edeceği bir şey olduğuna âyet delâlet eder.

Bu âyetin ahkâmında ulema ihtilâf etmişlerse de ekseriyeti beyanı veçhile bu âyet âyetiyle nıensuhtur. Binanealeyh; sâlih bir kimsenin tabiatı kabul ettiği surette tevbe etmiş olan zâniye kadını nikâh etmesi caizdir.

Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran muhacirin-i kiram Medine'ye geldiklerinde âdet-i cahiliye üzerine Medine'de açıktan zina ile maruf kadınlar olduğu gibi kapıları üzerinde âlemetleri de yarmış. Nefislerini ki­raya verip o yolda bir çok servetlerde iktisap etmiş olduklarından muhacirinin fukarası âdet-i cahiliyede olduğu veçhile onlardan ni­kâh etmek arzu ederek Resulullah'tan istizan etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; İbtida-yı İslâmda afif. bir erkeğin zâniye bir hatunu veyahut afife bir hatunun zâni olan bir erkeği nikâh etmesi bu âyetle haram kılındı. Sonra diğer âyetle bu hürmet nesholunarak bu gibilerin nikâhlarının cevazına müsaa­de olunmuştur.

Bundan evvelki âyette zinanın hükmünden bahsolunup zina­ya ekseriyet i'tibariyle kadın sebep olduğundan zâniye takdim olunmuşsa da bu âyette nikâhtan bahsolunup nikâhta asıl olan er­kek olduğu cihetle zâni takdim olunmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan üçüncüsünü zikretmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar zinadan nefsini muhafaza eden hatun­lara «zina ettin» demekle kazfedip sonra o kadının zinasını i s bat için dört şahit getiremezse onlara o kadına iftirasından dolayı sek­sen değnek vurun.]

[Ve siz ebeden onların şahadetlerini kabul etmeyin. Zira; afife olan kadına zina ile iftirası mürüvvetini ihlâl ettiğinden mer-tebe-i şehadetten sukutu iftirasına cezadır.]

[İşte şu kusursuz olan kadına zina isnad edenler ancak doğru yoldan çıkmış bir takım fasıklardır, illâ şol kimseler ki onlar ka­dına zina isnad ettikten sonra tevbe ettiler ve iftira ile ifsat ettik­leri nefislerini ıslâh ettiler. Bunlar tevbe ve ıslâh sebebiyle azap-tan kurtulurlar.]                                      

[Zira; Allahii Tealâ onların kusurlarını mağfiret ve tevbele-rini kabulle merhamet eder.]

Yani; şol kimseler ki onlar zinadan berî olan kadınlara bigay-rihakkm zina isnad ettikten sonra o hatunun zinasını isbat için âdil ve ehl-i mürüvvet ve emanet sahibi olan kimselerden dört şahit getiremediler. Onlara seksen değnek vurmakla celdedin ve ebeden onların şahadetlerini dâvalardan hiç bir dâva ve ahvalden hiç bir halde kabul etmeyin. Zira onlar; hudud-u İlâhiye haricine çıkmış bir takım fasıklardır. Fasıkm şehadeti fışkı icabı mürüvvet ve ada­letini iskat ettiği için hiç bir yerde kabul olunmaz. Çünkü; onlar afife hatunlara iftira edip namusunu berbat ettiklerinden azab-ı ilâhiden necat bulamazlar. Ancak şol kimseler necat bulurlar ki onlar bu hatuna iftira ettikten sonra tevbe, istiğfar ve nedamet-i kâmileyle nedamet ettikleri gibi kendi hallerinden ifsad ettiklerini ıslâhla dergâh-ı ulûhiyetten kusurlarının affını istirham ettiler. îşte onlar azab-ı İlâhiden necat bulurlar. Zira; Allahü Tealâ onla­rın kusurlarını afla mağfiret ve tevbelerini kabulle merhamet bu­yurucudur.

Kaşif; Bir kimseye sen zânîsin demekle atmak ve söğ-mektir. Muhsin; Zinadan nefsini hıfzeden kimsedir. CeId Değnekle vurmaktır. İşte zina etmeyen bir kimseye «sen zânisin» demekle kazfeden yani atan kimseye seksen değnek vurulur.

Bu âyette Hâzin'in beyanı veçhile zinadan beri olan bir kim­seye zina isnadıyla kazfeden kimseye celdolunmanın şartı; zina is-nad olunan kimsenin muhsın, müslim, hür, âkil ve baliğ olup zi­nadan afife olmasıdır. Hatta ömründe bir kere zina ettiği sabit olan kimseye velev tevbe etmiş olsun kazfeden adama celd lâzım gelmez. Zina lafzıyla kazfetmek de şarttır. Zinanın gayri başka el-faz-ı galizayla meselâ «fasıksın, facirsin ve kötü bir adamsın» de­mekle söğmüş olsa celd lâzım olmaz, fakat tazir-i şer'i lâzımdır ve tazir de hâkimin takdirine bağlıdır.

Kazfeden kimse kazfettiği adamın zinasını isbat ederse veya-hud kazfolunan adam zinasını ikrar ederse kaaziften hadd-i şer'i sakıt olur. Çünkü hadd-i kazif; iftira gibi sebeble olacağından is-batla veya ikrarla sözünde sadık olup iftira etmediği tebeyyün et­tiği cihetle had sakıt olur. Kazfeden köle veya cariye olursa isbat edemedikleri surette seksen değneğin nısfı olan kırk değnek vu­rulur.

Bu âyette kadınlara kâzif çok vukuu bulduğu cihetle kadınlara kazif zikrolunmuşsa da erkeklere kazfolunduğunda da hüküm böy­ledir. Meselâ afif olan bir erkeğe «sen zânîsin» diyen kimseye haddi- kazif lâzımdır.

Kazfeden kimse tevbe ettikten sonra şahadetinin kabul olun­masını bazı ulema beyan etmişlerse de İmam-ı Azam indinde asla kabul olunmaz. Zira; Cenab-ı Hak «ebeden kabul etmeyin» buyur­muştur.

Ahraz olan kimsenin işareti mahudesiyle kazfinden Şafii in­dinde had lâzım gelir, Hanefi indinde lâzım gelmez. Zira; şüphe­den hâlî değildir. Şüphe ile hudud-u şer'iye mündefidir. Çünkü; işarette söylemek gibi sarahet olmadığından kazif olmamak ihti­mali haddin icrasına manîdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet kâfirlere de şamildir. Bi­naenaleyh; kâfir müslime kazfederse kâfire had lâzım gelir. Amma o adam kâfire kazfederse^had lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrü sebe­biyle muhsın değildir. Haddin lüzumunda ise makzufun muhsin olması şarttır. Pederi evlâdını kazfederse had lâzım gelmez.

Hulâsa; ehl-i îmanın canı ve ırzının taarruzdan salim olduğu gibi namusunun da taarruzdan salim olduğu ve bigayri hakkın baş­kasının namusuna taarruz eden kimseye ceza olarak seksen değnek vurulacağı, şahadetlerinin ebeden kabul olunmayacağı ve fâsık ol­masıyla hüküm olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[4]

 

Vacip Tealâ ecnebiye hatuna kazfı ve bu sûre'de beyan olu­nan ahkâmdan üçüncüsünü beyandan sonra insanın kendi zevce­sini kazfetmesinin ahkâmını beyandan ibaret olan dördüncü hükmü izah etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki kendi zevcelerine zina isnad ederek kazfet-tiler. Halbuki zevcelerinin zinalarına şahidleri de yok, illâ kendi­leri var. Onlardan birisinin şchadeti dört şehadettir. Ve keyfiyet-i şehadet de şöyledir: Evvelâ huzur-u hâkimde «Eşhedü billâh ben haremime isnad ettiğim zinada doğru söyler sadıklardanım, isnad ettiğim zinada yalancı değilim». Dört defa böyle dedikten sonra beşincide «eğer şu isnad ettiğim zinada 'yalan söyleyenlerdensem Allah'ın laneti benim üzerime olsun» der.][5]

 

Vacip Tealâ zevcin bu minval üzere şehadeti bittikten sonra zevcenin şehadetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hatunun dört kere şehadeti, hatundan azabı defeder ve key­fiyeti şehadet şöyledir : «Eşhedü billâh zevcim filân bana isnad et­tiği zinada yalan söyleyenlerdendir. Ben isnad ettiği zinadan be­riyim.» Dört kere böyle dedikten sonra beşincisinde «eğer zevcim filân bana isnad ettiği zinada doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabı benim üzerime olsun» der. Badehu hâkim, beyinlerini tef­rik eder.]

Lisan-t şer'îde bu minval üzere tefrika; Lian denir. Ha­reminin zinası'üzerine zevcin dört şahidi varsa şahitlerle isbat eder. Liana hacet kalmaz. Binaenaleyh; zevç hadd-i kaziften kurtulur ve zevceye hadd-i zina icra olunur. Eğer şahidi olmazsa âyette beyan olunduğu veçhile zevç dört defa haremi fiîâneye isnad ettiği zina­da doğru söylediğine yemin eder. Beşincide eğer yalan söylerse Allah'ın laneti kendi üzerine olacağını beyan eder ve bununla hadd-i kaziften kurtulur. Eğer zevce de beyan olunduğu veçhile yemin ederse hadd-i zinadan kurtulur. Eğer yeminden nükûl eder­se haddi şer'i icra olunur.

îmam-ı Azam indinde zevç zevceye kazif ederse lian icra olu­nur. Eğer zevç liandan nükûl ederse hadd-i şer'i icra olunmaz, lia-nı icra edinceye kadar hapsolunur. Kezâlik hatun liandan nükûl ederse haddolunmaz, belki lian icra edinceye kadar hapsolunur. Zira; hatunun nükûlü ikrar addolunamaz. Şu halde haddi icap eden iki şey ki, biri şehadet diğeri ikrardır. Hatunun nükûlünde her ikisi de olmadığından hadd-i şer'i caiz olamaz buyurmuşlardır.

İmam-ı Şafii indinde lianın hükmü beştir: Zevç liam bitirince had mündefi olur. Hatunun karnında veled varsa veledin nesebini nefyetmiş ölür. Zevçle zevce beyninde ayrılık hasıl olduğu gibi ebeden içtima edemezler, birbirlerine hürmet-i ebediyeyle haram olurlar ve zevce üzerine had vacip olur. Eğer lian icra ederse hadd-i şer'iden halâs olur.

Amma Imam-ı Azam indinde zevç, liandan sonra nefsini tek­zip ederse nikâhı tedidle tekrar alabilir ve mücerret zevcin lia-nıyla tefrik vukuu bujmaz, hâkim tefrik eder veya zevç talak verir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyledir :

Ensardan (Uveymir) isminde bir zat hareminin üzerinde (Şüreyk) isminde bir zatı gördü. Şahit yok ne yapsın? Amcaza­desi Asım'a keyfiyet-i hâli anlattı. Resulullah'dan ne yapmak lâzım geleceğini istifta etmesini rica etti. Asım geldi Resulullah'a üstü örtülü meseleyi arzetti. Resulullah kerih gördü. Âsim ısrar etti. Resulullah sükût buyurdu. Âsim gider (Uveymir)e hâli söyler. (Uveymir) huzur-u risalete kendi gelip arzeder. Resulullah «Ya dört şahit getireceksin veyahut sana haddi kazif icra olunacak» buyurunca (Uveymir) ayağa kalkar "Ya Resulallah! Şahidim yok fakat sözümde sâdıkım, iftira etmiyorum. Cenab-ı Hak beni had-din icrasından halâs buyursun» demesi üzerine bu âyetin nazil ol­duğu mervidir.

Bu âyet nazil olunca Resulullah haremini getirmesini emretti. (Uveymir) haremimi getirdi. Salât-ı asriçin ezan-ı Muhammedi ti­lâvet olundu. İkindi namazı eda olunduktan sonra Resullulah Uvey-mir'e, «kalk ayak üzerine, Allah'tan kork amcazadelerine iftira etme» dedi. Çünkü; Uveymir'in haremi (Havle) nin ve zina eden (Şüreyk) in ve Resulullah'a istiftaya gönderdiği (Âsim) m hep amcazade oldukları mervidir. Uveymir ayak üzerine kalkar «ben Allah'a şehadet ve yemin ederim. Haremim Havle zâniyedir. Ben sözümde sadıkım. Zira; Şüreyk'i ben karnı üzerinde gördüm. Dört aydır yakın olmuyorum. Karnında çocuk var, benden değildir» dedi. Âyette beyan olunduğu veçhile dört defa yemin ve beşincide lanet etti. Haremi Havle'nin de aynı yemini icra ettiği mervidir.

İbni Abbas Hazretlerinden sebeb-i nüzul hakkında mervi olan şöyledir: Kazif âyeti nazil olunca ensarm seyyidi (Sa'd b. Ubade) «bir kimse hareminin üzerinde yabancı bir. kimseyi görse şahit yok, şahit getirmeğe gitse zâni işini bitirir gider, haremine zâniye dese, değnek var bu nasıl olur?» dedi. Resulullah ensara hitaben «bakın Seyyidiniz ne diyor?» buyurdu. Ensar «Ya Resulallah! Re-cül-ü gayurdur levmetme» dediler. Sa'd hazretleri de «Ya Resulal­lah! ,Bu hüküm haktır, Allah'tandır ben biliyorum fakat müşkül bir mevkide kaldık taaccüp ediyorum.» demesi üzerine meclis da­ğılmadan Sa'd'in amcası oğlu (Hilâl b. Umeyye) gelir hareminin üzerinde yabancı bir erkek gördüğünü hikâye eder. Resulullah hi­kâyesini kerih görür. (Hilâl) «Ya Resulallah! Hikâyemi kerih gördün. Allah'a yemin ederim ki ben yalan söylemem, mesele vaki-dir» der. Resulullah «ya beyyine veyahud sana hadd-i şer'i icra edeceğim» deyince ensar cemolur ve «Sa'd'ın dediğine-müptelâ ol­duk» derler. Hilâl de «Ya Resulallah ben doğru söylüyorum uma­rım ki Allahü Tealâ benim için bir iyilik halk edecek» der. Re­sulullah kazif âyetinin ahkâmını icra etmek için Hadd-i şer'i ile emretmek üzere iken bu âyet nazil olur ve hemen (Hilâl) ile ha­remi arasında Han icra olunur.[6]

 

Vacip Tealâ lian âyetini inzalle kullarına fazl u ihsanını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allah'ın fazl u ihsanı, merhamet ve şefkati sizin üze­rinizde olmamış olsaydı sizin şehadat-ı batılanız ve îman-ı kâzi-beniz sebebiyle esrarınızı izharla sizi rusva ederdi ve lâkin lûtf u insaniyle size müsaade ve mühlet verir ki mütenebbih olup tevbe edesiniz ve şurasını bilin ki Allahü Tealâ tevbenizi kabul edici ve umum ef'âlinde hakimdir.] Binaenaleyh; Sizin mütenebbih olma­nız için ukubetinizi ta'cil buyurmaz.[7]

 

Vacip Tealâ bu sûre'de beyan olunan ahkâmdan beşincisini beyan etmek üzere buyuruyor

[Şol kimseler ki ifk ü iftira ile geldiler, onlar sizden bir ce­maattır. Ey iftiraya uğrayan ehl-i îman? İftirayı size şer zannet­meyin, belki o iftira sizin hakkınızda hayr-ı mahizdır. İftira eden­lerden her kişi için günahtan kesbettiği şey vardır. O kimse ki onlardan kibri kendini haktan iraz ettirdi ve sözün büyüğünü işaa-ya mütevelli oldu. Onun için büyük azap vardır.]

Yani; o kimseler ki onlar. Hz. Âişe'nin celâlet-i şanını, ülüvv-ü gadrini ve kemâl-i ismetini bildikleri halde Âişe (R.A.) hakkında )üyük iftira getirenler sizden bir cemaattır. Ey iftira olunan Ne-biyy-i Muazzam, Ebu Bekr ve Âişe! Siz iftirayı hakkınızda şer zannetmeyin belki hayr-ı mahizdır. Çünkü; o iftira sebebiyle ecr-i cezile, sevab-ı azîme ve hayri kesire nail oldunuz. Taraharet ve iffetinize delâlet eden ayetler nazil olmakla kadriniz teali etti. Bizzat o töhmetten beraetinizi Cenab-ı Hak ilân etmekle, hakkınız­da su-u zan edenler rezil ve rusva oldular. O iftira eden nıüfsit-lerden her birinin günahtan kesbettikleri cezaları.vardır ve bilhas­sa onlardan kibr ü gururu haktan iraz ettiren ve kelâmın büyüğü­nü taahhüt edip işâasma mütevelli olan (Abdullah b. Übey) ve em­sali için azâb-ı azim vardır.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran iftira eden cema­at la murad; (Abdullah b. Übey), (Zeyd b. Rufaa), (Hasan b. Sa­bit), (Mastah) ve (Hamne bint-i Cahş) ve onlara tabi olanlardır. İftira haklarında hayır olanlar la murad; Resulullah, Ebu Bekir, Âişe, Aile-i Risaletpenah ve aile-i Ebu Be-kirdir. Haktan iraz eden ve azâb-ı azimle tehdit olunan; (Abdul­lah b. Übey) dir. Çünkü; Reis-i münafıkîn olan (İbni Übey) Re-sulullah'a adavetinden dolayı ilk defa yaymaya çalışan ve iftiraya cüret edip halk arasına söz dağıtan odur.

Azab-ı azîm; dünya ve âhir ettedir. (İbni Übey) dünyada mak-hur, matrut ve herkes indinde nifakla meşhur kadirsiz, rezil rusva idi ve ona uyup iftirayı tasrih eden (Hassan) m gözleri kör, elleri çolak oldu. (Abdullah) ı ve (Hassan) la (Mastah) ı ve (Hamne) yi âyetin nüzulünden sonra Resulullah hadd-i kazifle celdetmiştir.

Beyzâvî, Fahri Râzi ve sair tefsirlerde tafsilen beyan olundu­ğu veçhile âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Resulullah sefer murad ettiğinde ezvac-ı mutahharat arasında kur'a çeker, müsaferet han­gisine isabet ederse Resulullah onu alır götürür. Âdet veçhile se­ferin birinde kur'a Hz. Âişe'ye tesadüf edip beraberinde götürmüş­lerdi. Avdetlerinde Medine'ye bir konak kaldığında geceden kafile kalkacağına Resulullah nida ettirince Hz. Âişe kaza-yı hacete gider gelir ve boynunu yoklar ki boncukdan mamul gerdanlığı düşmüş. Ayak yoluna gitmiş olduğu yere onu aramaya gider ve gerdanlığı aramakla bir müddet vakit geçer ve bulur, gelir ki, konak yerinde kimse kalmamış-. Çünkü; Hz. Âişe henüz yaşı ufak olup hafifül vü-cud olduğundan şutûfe ve devesine me'mur olan zat şutûfun için­dedir zanniyle deveyi yükletir, gider. Hz. Âişe'nin kaldığını kimse bilmez. Hz. Aişe konak yerinde kimseyi bulamayınca benim kafi­leden geri kaldığımdan haberdar olunca beni aramaya gelirler ümidiyle oturur, uyku galebe eder uyur. Sabah güneş doğarken (Saffan b. Muattal) gelir. Hz. Âişe'yi bilir ve devesinden iner.Hz. Aişe'yi devesine bindirir alır râhilenin arkasından ulaştırır. Çün­kü; Resulullah'ın seferde âdetleri askerin bir konak gerisinde, tef­tiş etmek, düşenleri ve kalanları bulmak ve alıp getirip sahibine vermek için bazı kimseler tayin eder. Onlar askerin gerisinden ge­lirlerdi ve Saffan da o şekilde vazifeli idi. (Saffan) Hz. Âişe'yi ge­tirince münafıklar ithama yol buldular, ifk ü iftirayı yaymaya baş­ladılar. Nâs üç sınıf oldu : Bir sınıf; asla inanmadı reddettiler. Di­ğer bir sınıf; inandılar fakat susmayı tercih ettiler. Üçüncü bir sı­nıf da hemen yaydılar ve meclislerde sarahaten söylerlerdi. Bu hal bir ay kadar devam etti. Resulullah, Ebu Bekir ve Hz. Âişe işittiler, mahsun ve mükedder oldular. Hatta Hz. Âişe kederinden hasta olup çok göz yaşları akıtmıştır. Hz. Âige teessürünü beyan sadedinde «ben beriyim, Cenab-ı Hakkın beni tebrie edeceğini de ümid ederdim. Fakat ben nefsimi gayet hakir gördüğümden benim gibi hakire vahiy gelip de mütevâtir olarak kıyamete kadar berae-timin nassı Kur'an'la sabit olacağını ümid etmezdim. Binaenaleyh; Resulullah'a rü'ya suretiyle tebriem beyan olunsa derdim. Bu hal üzere iken lütf u kereminden Cenab-ı Hak tebriem hakkında on sekiz, âyet inzaliyle beraetimi âleme ilân etti. Ben de Allah'a hamd ü sena ve şükürler ettim. Dostlarımız mesrur, düşmanları­mız haib-ü hâsir oldular» buyurduğu mervidir. Bu halin iftira olduğunu yayan münafıklar da bilirlerdi. Çünkü; Enbiya-yı izam masum olup herkesi tarik-ı hakka şevke me'mur oldukları cihetle onların ailelerinde nasa nefret verecek tab-ı selime muhalif, her­kesin sevmiyeceği bir şey bulunması hikmet-i bi'sete münafi oldu­ğundan her nebinin ailesi bu gibi ithamlardan mahfuz ve himaye-i İlâhiye altında bulunmuşlardır. Binaenaleyh; Enbiya-yı izam haze-ratınm ailelerinden Nuh ve Lût (A.S.) m haremleri gibi kâfire olanları vardır. Fakat tab'ı beşerin istikrah edeceği ef'al-i kabihayı işleyenler yoktur.[8]

 

Vacip Tealâ İfk meselesine işaret ettikten sonra ifk kıssasına karşı mü'minlerin alacağı vaziyeti, lâzım olan adabı ve münasip olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ifk ü iftiraya inanan kimseler! Keşke siz Hz. Âişe (R.A.) hakkında ifki işittiğinizde hüsnü zan edip sû-u zan etmeseydiniz. Çünkü erkek ve dişi cümle ehl-i îman kendi nefislerine ve kendi nefisleri makamında olan diğer mü'minlere hüsn-ü zan ve hayır me'mul ederek dediler ki «şu söylenen açık Jbir iftiradır, sizin de böyle demeniz lâzımdı. Niçin hayır zannetmediniz de şerre inandı­nız.»]

Yani; mü'minlere lâyık olan ihvan-ı dinlerine hüsnüzan et­mek lâzım olup ta'netmekten lisanlarını çekmek ve ta'nedenlerin taanlarmı onlardan men'etmektir. Şu halde siz ifki işittiğiniz za­man niçin bu adaba riayet edip de onların iftiralarını reddetme­diniz. Münasip olan reddetmeliydiniz. Zira; mü'min ve mü'mine-ler kendi nefislerine hayır zannettikleri gibi diğer mü'minlere de hayır zannetmeliydi, hayır zanneden mü'minler bu iftirayı işitin­ce «açıktan bir iftiradır» dediler. Binaenaleyh; siz de işitince «bu iftiradır» demeliydiniz.    Çünkü; Hz. Âişe'nin taharat-i tıyneti ve neeabet-i ismeti iftira olunmaktan âlâ ve ekmel idi.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile îmanın iktizası mü'mine, hüsn-ü zan ve hayır murad etmek olup taandan içtinap etmek olduğuna işaret için hitaptan gıybete ve zamirden ism-i zahire udûl olun­muştur. Çünkü! bedelinde denilse kifayet ederken zamiri ve hitabı terkle demek; îmanın ahlâk-ı haseneyi iktiza ettiğini beyan içindir. Zira; mü'min lâfzının ifade ettiği manâyı zamir ifade edemez.

Âyet-i celile Fahri Kâzi'nin beyanı veçhile iftiraya inanan mü'minleri tevbih için sevkolunmuştur. Zira; mü'min anasına kaz-fetmez. Hz. Âişe'nin mü'minlerin anası olduğu nassla sabittir. Şu halde Hz. Aişe'ye taan 'anaya taan demektir. Çünkü; bir ümmetin peygamberi o ümmetin babası olduğu gibi o peygamberin haremi de o ümmetin anası olup âhâd-ı ümmete nikâh bile caiz olmadığı (Sure-i Ahzab) da gelecektir.

Bu âyet; mü'minlerin şahs-ı vahid menzilesinde olduğuna de­lâlet eder. Zira; «mü'minler kendi nefislerine hayır zannederler» demek «ahar mü'mine hayır zannetmeleri de kendi nefislerine zandır. Çünkü; cümle mü'minler nefs-i vahid gibi» demektir. Bi­naenaleyh; vücuddan bir uzva isabet eden ağrıdan her uzuv elem-lendiği gibi bir mü'mine isabet eden elemden hepsinin elemlen-mesi lâzım olduğuna işaret olunmuştur. Şu halde mü'minler bey­ninde hüsn-ü muaşerete âyet-i celilede ne kadar âlî bir tenbih var­dır.[9]

 

Vacip Tealâ ifk meselesini tasdik edenleri tevbih ettikten son­ra tasdik edenleri ve bu gibi iftiraya kulak asanları menetmek üzere buyuruyor.

[iftira edenler iftiraları üzerine dört şahit getirmiş olmalılardi, halbuki getiremediler. Dört şahit getirip dâvalarını îsbat ede­meyince indallah onlar ancak yalancılardır. Zira; yalandan başka bir şey getirmemişlerdir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onları yalan­larına göre mücazat eder.]

Yani; ifk iftira edenlerin dâvalarını isbat etmeleri lâzımdı. İs­pat edemeyince indallah yalancılardır. Çünkü; davaya beyyine lâ­zımdır. Beyyinesiz dâvaya itibar yoktur. Binaenaleyh; Hz. Âişe'ye iftiraya cüret edenlerin davaları merduttur. Zira; beyyineyle ispat edemediler.

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı, dünya ve âhirette rahmeti olmamış olsaydı sizin halk araşma yaymış olduğunuz iftiralarınız­da sizin azab-ı azîm mess ve her tarafınızı ihata ederdi fakat Al­lah'ın lûtfu sizin üzerinize feyezan eylediğinden Cenab-ı Hak sizin ukubetinizi te'hir etti ve âhirette sizin üzerinize merhameti olma­saydı şu cür'et ettiğiniz ifk ü iftiranız üzerine tevbenizi kabul et­mez, sizi büyük azap ihata ederdi.] Çünkü; cür'et ettiğiniz cinaye­tiniz büyüktür. Elbette onun azabı da büyük olurdu.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette fazl-ı İlâhi ile murad; azabın te'hiri ile tevbenin kabulüdür. Eğer fazl-ı İlâhi olmamış olsaydı iftira edenler dünya ve âhirette haib ü hâsir olurlardı.

[Siz birbirinize mülâki olup lisanınızla o ifk ü iftirayı yekdi-ğerinizden telâkki edip kabul ettiğinizde azap sizi ihata ederdi ve sizin için asla ilim olmayan şeyi ağzınızla söylüyordunuz. Halbuki kalbinizde o vakanın sarahatına dair asla bir şey yoktu belki sırf cehil ve tahmin üzere söylüyordunuz ve söylediğiniz zamanda siz onu kolay bir şey ve onun üzerine azap terettüp etmez zannediyordunuz. Halbuki sizin cüret ettiğiniz iik ü iftira Allahü Tealâ in­dinde pek büyüktür.] Zira; azabı ve gazabı mucibtir. Sizin zannı-nız gibi değildir. Siz günah değil zannediyordunuz, halbuki büyük günahtır. Çünkü; âhâd-i nasa iftira envai azabı mücib olunca, ha-vass-ı nâsa ve bilhassa ezvac-ı mutahharattan birine iftiranın daha büyük azapları mucib olacağı evleviyetle sabittir.

Azabın iftira edenleri messetmesi Kazı ve Fahri Râzi'nin be­yanı veçhile bu âyette üç şeye talik olunmuştur : Birincisi; lisanlariyle birbirlerinden telâkki etmek, ikincisi; yakî-nen bilmedikleri şeyi söylemek, üçüncüsü; söyledikleri büyük günahı hafif addetmektir. Bunun her üçü de azabı mucip­tir. Çünkü; aslı olmayan bir. şeyi dinleyip onu ahzetnıek ve doğru olduğunu bilmediği bir şeyi başkasına söylemek ve günah olan bir şeyi küçümsemek caiz olmaz. Caiz olmayan bir şeyi caiz gibi işle­mek elbette azabı muciptir.

Hulâsa; kazfın günah-ı kebireden olduğu, büyük masiyeti işle­yen kimsenin küçük zannetmesiyle tebeddül etmiyeceği ve mü­kellef üzerine vacip olanın; her haramı büyük addetmesi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Siz şu iftirayı işittiğinizde «bizim için söylenen şu sözü ve bunun emsalini söylemek sahih olmaz, ne acayib ve garaibe tesa­düf ediyoruz. Ya Rabbiî Seni nekaisten tenzih ederiz ki şu söyle­nen söz vakiin hilafı büyük bir bühtandır.» demiş olsaydınız pek hayırlı olurdu dediniz mi?] Mü'mine lâyık olan bu gibi iftirayı işi­tir işitmez Allah'a teşbihle iftira olduğunu beyan etmektir. Zira; şu bühtanı işiten kimsenin vücudunun titrememesi ve kulağının ıztıraba düşmemesi ve akılların hayret etmemesi mümkün olamaz. Hatta yayılmasına gayret eden münafıkların dahi, tarafı İlâhiden vücudlanna söylerken lerze arız olmaması mümkün değildir. Elbet­te kalbi titrer ve lâkin yine söyler.

İşiten mü'minlerin bunu dinlemekten ve söylemekten imtina etmeleri vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile böyle şeylerden ihtirazı icab eden akıl ve din onlarda mevcud olduğu gibi bu sözün Resulullah'a eza olduğunu ve Resulullah'a ezanın bab-ı İlâhiden tartlarına sebeb olacağını bi­liyorlardı. Bu sözde fayda olmadığı gibi zarar muhakkaktı. Âkil olan kimsenin her zaman zarardan nefsini vikaye etmesi vaciptir. Maa-hâza hiç bir zarar yok farzolunsa bile beyhude vakit kaybetmek­tir. Âkil hiç bir zamanda vaktini zayi etmez ve nasm iyiliklerini söylemek ve kabahatlerini örtmek ahlâk-ı İlâhiyedendir. Âkil için ahlâk-ı İlâhiyeyle tahallûk etmek vaciptir. Binaenaleyh; şu beyan olunan şeylerin cümlesi bu gibi iftiraya tebaiyetten ihtiraz lâzım olduğunu isbat eder,

Zevce-i Resulullah'a iftira etmenin cümle iftiranın fevkmda olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu haberi işitenlerin teşbihe mü-saraat etmeleri münasib olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; umur-u azime ve garibeyi gördüğünde insanın teşbih etmek âdetidir ve bu iftiranın taaccübe şayan bir emr-i acîb olduğunu beyan olduğu gibi Zevce-i nebinin fena bir şey işlemiş olmasından ve şu müfterilerin zulümlerine razı olmasından Cenab-ı Hakkı tenzih vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile günahın azameti taallûkuna nisbetle Ölçüldüğünden burada bühtan olunan zatın azameti nisbetinde günahın büyük olduğu beyan olunmuştur.[10]

 

Vacip Tealâ şu iftiraya kulak tutanların âdabı terkle vaki olan kusurlarından beşini zikirden sonra altıncısını zikretmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ size vaazeder ki, bu gibi müfteriyata ebeden bir daha avdet etmiyesiniz. Eğer mü'minlerseniz Allahü Tealâ size, kudretine, şerayiine ve âdâb-ı haseneye delâlet eden âyetlerim beyan eder ki siz mütenassıh olup teeddüp edesiniz. Zira; Allahü Tealâ sizin kalplerinizde olan gizli şeyleri ve bu gibi iftiraları icad edenleri bilici ve cümle ef'âli, hikmetten hâlî olmadığı gibi Âişe'-nin beraetiyle de hükmedicidir.]

Yani; eğer mü'minseniz bu gibi bühtana avdet etmenizden men'etmek için Allahü Tealâ size vaazeder. Çünkü; müfteriyata avdetinizi Allahü Tealâ kerih görür ve kabayihe delâlet eden âyet­leri size beyan eder. Zira; her şeyi bilir ve tedbiri hikmetten hâlî değildir. Çünkü; Hakimdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile «mü'minseniz böyle şeye bir daha avdet etmemeniz için Allahü Tealâ size vaazeder» demek müzmin­lerin tuttukları işi başlarına vurmaktır. Bu gibi müfteriyatı söyle­yenler dinleyip de inkâr etmiyenin ikisinin de cezada müsavi ol­dukları Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü ma'siyete rıza;, aynı ma'siyettir.

[Şol kimseler ki onlar raü'minler hakkında kötü şeyleri ve zina gibi herkesin nefret edeceği kötü ahlâkı halk arasında neş­redip dağıtmaya muhabbet ederler, Onlar için dünyada hadd-i şer'i ve âhirette Cehennem azabı vardır ki gerek dünya, gerek âhirette azapları elem vericidir. Allahü Tealâ onların yalanlarını ve Âişe (R.A.) in beraetini bilir. Halbuki sîz bilmiyorsunuz ve bilmediği­niz halde iftira ediyorsunuz.]

Bu âyet, bir kimse fena bir sözü dağıtmasa da dağıtıldığına muhabbet etse ve sevinse günahta dağıtanlarla beraber olduğuna delâlet ettiği gibi ehl-i ifk'in izhar etmeleri üzerine nasıl ukubet olacaksa müzminlerin arasına fena sözün dağılmasına sevinenlere de ayni ukubet olacağına delâlet eder. Binaenaleyh; bir kimsenin mü'minlerin aza-yı cevarihinden eza görmeyip salim olmaları lâ­zım olduğu gibi kalbinden de eza görmeyip salim olmaları lâzımdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet şu beyan olunan sıfat üzere olan her şahsa şamildir. Gerçi sebeb-i nüzul ehl-i ifkin hâlleri ise de lâfzın umumu itibarile bu sıfatı haiz olanların cümlesine şâmildir. Azab-% dünya ile murad; Hadd-i şer'idir. Azab-ı âhirette kabir azabı da dahil olsa gerektir. Günah-ı azîm üzerine azmedip kalbinde yerleştirdiğinde dahî günah olacağına âyet de­lâlet eder. Çünkü; fahişenin işaasma muhabbet kalpte olduğu halde Cenab-ı Hakkın azab-ı elime sebeb olacağını beyan buyur­ması kalpte işlenmesi kastolunan sair günahların da hükmü böyle olduğuna delâlet-i vazıhayle delâlet eder.

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı ve rahmeti olmasaydı he­lak olurdunuz fakat Allahü Tealâ kullarını esirgeyici ve merhamet buyurucudur.]

Yani; eğer sizin üzerinize tevbe kapılarını açmakla ve işledi­ğiniz kusurlarınızı affetmekle Allah'ın rahmeti olmamış olsaydı ukubetinizi tacil eylemekle sizi rüsva.ve kalbinizde gizlediğiniz şeyleri izhar ederdi. Allahü Tealâ kusurunuzu afla esirgeyici ve tevbelerinizi kabulle merhamet buyurucudur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile cürmün azametine karşı Cenab-ı Hakkın lûtfu pek büyük olduğuna işaret ve te'kit için âyet tekrar zikrolunmuştur.[11]

 

Vacip Tealâ ehl-i ifkin maasilerini beyandan sonra bu gibi maasinin suduru şeytana mutabaatla olduğundan şeytana uymak­tan nehyetmek üzere buyuruyor.

[Ey Allah'ın vahdaniyetine îman ve Resulünün risaletini tas­dik eden mü'm inler! Şeytanın mesleğine tebaiyet etmeyin. Eğer bir kimse şeytanın isrine îttiba' ederse dalâlette olur. Zira şeytan; aklen ve şer'an kabih ve mürüvveti muhil olan münkeratla emre­der, emrine tebaiyet edip vesvesesine aldananlar elbette fahşa ve münkerata da tebaiyet edeceklerinden elbette dalâleti ihtiyar et­miş olurlar.]

Yani; ey mü'minler! Ehl-i ifkin şeytana tebaiyet ettikleri gibi siz de şeytanın hile ve desiselerine uymayın. Eğer bir kimse şey­tanın isrine ittiba' ederse şeytan onu idlâl eder. Zira şeytan; daima insana kötülük ve münkeratla emreder.

Bu âyette her ne kadar mü'minler zikroiunmuşsa da nehiyden maksad; umum mükellefindir. Zira; şeytans iftiba'dan cümle in­sanlar memnudur. Çünkü şeytan; bütün insanlara düşmandır. Şu halde insanların şeytanın vesvesesine aldanmayıp şerrinden her zaman istiaze etmeleri lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle kul­larına tavsiye buyurmuştur.

[Eğer sizin üzerinize Allah'ın fazlı ve rahmeti olmamış olsay­dı sizden hiç bir kimseyi Allahü Tealâ günahtan tathir etmez ve şeytanın şerrinden ebeden halâs olamazdı fakat Allahü Tealâ tev-beye tevfik etmek ve günahları izale eden hududu meşru kılmakla dilediği kulunu şeytanın şerrinden halâs eder. Zira; Allahü Tealâ kullarının sözünü işitir ve ahvalim bilir.] Şu halde kullar için Ce­nab-ı Hakka karşı masiyetten ihtiraz etmek lâzımdır.

Yani; Allah'ın fazl u ihsanı olmasaydı sizden hiç bir kimse ebe­den şeytanın şerrinden kurtulamaz ve günahtan temizleneni ezdi fakat Allahü Tealâ dilediği kulunu şeytanın şerrinden tathir eder.[12]

 

Vacip Tealâ ehl-i ifki te'dip ettikten sonra Ebu Bekir hazret­lerinin ehl-i iftiradan bazı kimselere nafaka vermemesine dair yap­mış olduğu yeminin münasip olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizden umur-u dinde fazilet ve umur-u dünyada emvaldan vüs'at sahibi olanlar akraba ve taallûka tına, fukaraya ve hicret edenlere fisebilillâh nafaka vermiyeceğine ve ihsan etmiyeceğine yemin etmesinler. O fukaradan vaki olan kusuru afla onlara uku­bet etmekten iraz etsinler. Siz Allah'ın mağfiret etmesine muhab­bet etmez misiniz? Onların kusurunu affınız sebebiyle Allahü Tealâ sizi mağfiret buyurucu ve ihsanınız sebebiyle size merhamet edi­cidir.]

Yani; ehl-i ihsan, ihsanında devam etmeli, umur-u dinde ilim, irfan, ecrü mesubat, fazl u ihsan ve emr-i dünyada bolluk sahibi olanlar akrabalarından, sair fukaradan ve muhacirin-i kiramdan muhtaç olanlara ihsan etmiyeceğine dair yemin etmemelidirler ve muhtaç olanlardan vaki olan kusura afla onlara ezadan vaz geçme­lidirler. Allah'ın size mağfiret etmesine muhabbet etmez misiniz ki ihsan etmiyeceğinize yemin edersiniz. Halbuki sizin affınız üze­rine Aîlahü Tealâ size mağfiret ve onlara ihsanınız sebebiyle size ihsan eder. yani «yemin etmesin» demektir.

Kazı, Fahri Râzi, Taberi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Ebu Bekir (R.A.) efendimiz hazretleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir'in teyzezadesi ve muhacirinin fuka­rası ve Bedir vakasına hazır olanlardan (Mastah) hazretleri Aişe (R.A.) a hakkında vâki olan ifk ü iftiraya iştirak etmiş ve ifk va­kası söylenen bazı yerde güldüğünden Cenab-ı Hak bizzat Kur'an'-da Âişe-yi afife (R.A.) nın söylenen dedikodunun cümlesinden berî olduğunu beyan buyururken Ebu Bekir (R.A.) efendimiz çocuk­luğundan beri ihtiyacına binaen in'am ve ihsan etmiş olduğu tey­zezadesi Mastahm ifk meselesine iştirakinden gücenmiş olduğu cihetle bir daha Masdaha ve ailesine infakta bulunmayacağına yemin etti. Mastaha ve ailesine «kalkın gidin benim evimden, bun­dan sonra ben sizden değilim siz de benden değilsiniz» dedi. Mas-tah bazı özür beyan ederek itizar etmişse de özürünü kabul etmedi. Onlar Ebu Bekir'in evinden me'yüsen çıkıp gittiler. Fakat gidecek yerleri de olmadığından sokak ortasında meydanda kalmaları üze­rine Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurdu. Resulullah Ebu Bekir'i huzuruna celple nehy-i İlâhiyi kendine tebliğ edince Ebu Bekir (R.A.) tekbir alır, mesrur olur ve derhal hane-i saadetine avdet edip Mastahı ve Mastah'm cemaatini çağırır, «Allah'ın inzal ettiği ahkâmı aierre'si vela'yn kabul ettim. Benim sizi tardettiğim Al­lahü Tealâ'nm size gazab ettiği zamandaydı. Amma Allahü Tealâ. sizin kusurunuzu affedince merhaba biküm, evvelki gibi yiyin ve için, benim evime gelin, ben size evvelkinden ziyade ihsan edece­ğim» dedi.

Ayet-i celile Ebu Bekir hazretlerinin Umur-u dinde faziletine ve enbiyadan sonra efdal-i nas olduğuna delâlet eder. Zira; bu âyette Vacip Tealâ Ebu Bekir'in faziletini mekam-ı medihte beyan ve cemi' siğasıyla irat buyurması Ulüvv-ü şanına ve mertebe-i ul-yasına delâlet eder.

Bir kimse bir şeye yemin ettiğinde o yemin ettiği şeyin hila­fını hayırlı görürse o hayırlı gördüğü şeyi işleyip yemininden ke­faret vermesi lâzım olduğuna âyet-i celilede delâlet vardır. Çünkü; Hz. Ebu Bekir infak etmemek üzere yemin etmişken Cenab-ı Hak yemininden nehiy ve nehyin zımnmda infakla emretmiştir. Çünkü bir şeyden nehiy o şeyin zıddıyla emirdir.

Bu âyette Ebu Bekir'in Allahü Teaiâ'ya tazimine ve ebna^yı cinsine şefkat ve merhametine delâlet vardır. Şu halde insan için lâzım olan Allah'la ve halkla muamelesinin dürüst olmasıdır. Ebu Bekir'de bunun ikisi de mevcuttur ki Allahü Tealâ sena buyur­muştur.[13]

 

Vacip Tealâ Ebu Bekir'i yeminden nehyettikten sonra fi'il-i fahişten beri taife-i nisvana zina isnad edenlerin dünya ve âhiret-te mel'un olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki muhsıne ve afife ve hudud-u İlâhiyeyi mu­hafaza edip isnad olunan zinadan bilkülliye gafil ve beri olup Ce­nab-ı Hakkı tasdik ve ahkâmına îman etmiş olan hatunlara zina isnad ederler. Onlar afife olan hatunların namuslarına iftira ettik­leri için dünya ve âhirette dergâh-ı uluhiyetten tardolunmuşlardır. Şol günde onların amelleriyle lisanları, elleri ve ayakları aleyhle­rine şehadet eder ki o günde onlar için büyük azap vardır.] Zira; cinayetleri gayet büyük olduğundan azapları da büyüktür. Çünkü; dünyada hadd-i kazif icra olunmak ve şehadetleri kabul olunma­mak ve mü'minler nazarında menfur olmak gibi azaplara ve âhi­rette de envâı azaba duçar olacaklardır. Ancak bu âyet-i celile tevbe etmeyip musir olanlar hakkındadır. Tevbe edenler bu lanet­ten müstesnadırlar.

Bazı müfessirîn, bu âyet; Hz. Âişe (R.A.) ya iftira edenlere mahsustur demişlerse de ekseri müfessirîn ve usuliyyun afife olan bütün kadınlara iftira edenlere şamil olduğunu beyan ve iltizam etmişlerdir. Gerçi ezvac-ı mutahharatm mertebelerine nazaran on­lara iftira elbette diğerlerinden daha büyük cinayetse de bu âye­tin elfazı umumidir. Binaenaleyh; zina ile iftira eden herkese şâ­mildir.

Ol günde cinayet sahipleri cinayetlerini inkâr edince Allahü Tealâ onların lisanlarıyla sudur eden iftira ve sair maasilerini li­sanlarına ve şer'in hilafı ellerinden sudur eden günahları ellerine ve ayaklarından sudur eden günahları ayaklarına söyletecek kud­ret verir ve her ne amel ettilerse aza-yı cevarihleri şehadet eder. Yahut aza-yı cavarihin şehadeti; Râzi ve Beyzâvî'nin beyanı veç­hile her azadan dünyada sudur eden günahın eseri o azalar üze­rinde zuhur etmesidir ki azaların şahadetlerinde azabın şiddetini tezyid vardır.

[ Zikret habibim! Şol günü ki o günde AUahü Tealâ onların amellerinin cezasını tamamen verir ve müstahak oldukları ceza­dan asla ziyade ve noksan olmaz. Binaenaleyh; amellerinin istih­kakı ne miktar ise o miktar verir ve onlar da AUahü Tealâ'nın ulû-hiyetinin zahir, sabit ve baki olduğunu bilirler.] Çünkü; Muame-le-i İlâhiyede cadde-i istikametten ve adalet-i hakikiyeden asla in­hiraf olmadığını görünce Allahü Tealâ'nm hak olduğunu tasdike mecbur olurlar ve lâkin bu tasdikleri onlara fayda etmez. Zira; tasdikin mahalli dünyadır, âhiret değildir.[14]

 

Vacip Tealâ    ehl-i ifkin bazi aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taife-i nisvandan envâı rezaletle taanedilmiş ve cadde-i selâ­metten ayrılmış olanlar, ricaldan envâı rezaleti ihtiyar edenler içindir. Zira; bu gibi habaset-i irtikâpta onları kendilerine müna­sip ve küfüv olanlar ihtiyar ve tezevvüc eder, yoksa afif ve namus­lu kimseler taharetten hâli olanları tezevvüc etmezler ve ricalden habîs olanlar nisvandan habîs olanlar içindir. Çünkü; maslahat-ı | imtizaç ve hikmet-i İlâhiye iktizası herkes kendi nazîrini bulacak­tır. Zira; herkes emsalini bulmazsa ıztıraptan hâlî olamaz. Kezalik taife-i nisvandan tahire, afife olan ve fevahişten sakınanlar ken­dileri gibi afif erkekler içindir. Afif erkekler kendileri gibi afif kadınlar içindirler. İşte envâı rezaletten tâhir ve pak olanlar ehl-i iftiranın dedikleri sözlerden berî, pâk ve tâhirdirler. Binaenaleyh;

onlar için mağliret-i a/İme ve güzel rızık vardır ki Cennet-i âlâda o rızıkla daima telezzüz ederler.]

Tayyip ve tâhir olanlara işaret olduğu cihetle ezvac-ı mutahharatm Resulullah'la beraber Cennette olacaklarına işaret ve onları tebşirdir. Çünkü; ezvac-ı mutahharattan ziyade tay-yibe ve Resulullah'tan daha ziyade tayyib olamaz. Tayyib olanlar için mağfiret ve rızk-ı kerim vaadolunduğundan ezvac-ı mutahha-rata rızk-ı kerim vaadolunmuştur. Rızk-ı kerim Cennette olacağı cihetle ezvac-ı nebiye Cennet vaadolunmuş demektir.

Şu manâ âyette habis lâfzı zani ve tayyib lâfzı afif manâsına olduğuna nazarandır. Amma habis; kelâm-ı fahiş ve tayyib; güzel söz manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: [İfk, iftira, kötü söz ve fahiş kelâm erkek ve dişi zina ile me'luf olan kimselere lâyıktır, onlar hakkında söylenir. Amma iffet, taharet, medhü sena ve güzel söz zinadan pâk ve tayyib olan kimselere lâyık olduğundan onlar hakkında güzel söylemelidir. Zira güzel söz; temiz kimseye yakışır.] demektir. Yahud [Habis söz söylemek habis kimselere, tayyib söz söylemek tayyib kimse­lere yakışır] demektir. Şu halde galiz söz söylemenin şer'an çirkin olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mü'min olan daima lisanını güzel sözlere alıştırmak adab-ı insaniye ve şer'iye cümle-sindendir. Çünkü murdar söz; temiz ağıza yakışmaz.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran, bu âyet-i celile Hz. Âişe (R.A.) ya kazfedenleri zem içindir. Çünkü; Hz. Aişe tay-yibe ve münafıkların sözlerinden pâk ve nezih olduğundan sözün en âlâsı ona lâyıktır. Habislerden sudur eden habis sözler şan-ı Âişe'ye lâyık değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Yusuf'u Züley-ha'nın ehlinden bir şâhidle, Hz. Musa'yı yahudilerin sözlerinden bir taşla ve Hz. Meryem'i oğlunun beşikte söylemesiyle tebrie et­tiği gibi Hz. Âişe'yi de semâdan vahyettiği âyât-ı beyyinatla teb­rie etmiştir.[15]

 

Vacip Tealâ Hz. Âişe'nin nezahet ve taharetini beyanla ehl-i ifkin iftira ve bühtanlarını ilândan sonra bu hezeyanat-ı batıla ve müfteriyat-ı atılanın sebeb-i müstakili mubalât etmeden ihtilât etmek ve istizan etmeden başkasının evine girmek olduğundan izinsiz başkasının evine girmeyi nehyetmek üzere buyuruyor,

[Ey mü'minler! Kendi evinizden başka bir eve o ev halkıyla ünsiyet ve onlardan izin alıp selâm verinceye kadar girmeyin. Zi­ra; istizan etmeden girmemek sizin için hayırlıdır, sizin düşünme­niz ve muttaiz olmanız için istizan meşru kılındı.]

Yani; Ey Allah'ın vahdaniyetini tasdik ve Resulünün risaleti-ne îman eden mü'minler! Sizin îmanınızın muktezasi adab-ı dini-yeyi muhafaza ve aranızda ihlâs üzere din kardeşliğini takrir et­mektir. Binaenaleyh; siz kendi evlerinizin gayri ihvanınızın evle­rine sahibinden izin alıp selâm verinceye kadar girmeyin ki onla­rın sevmiyeceği bir şeye muttali olmıyasınız. Zira; ansızın gir­mekte ev sahibinin kerih göreceği bir şeye muttali olursunuz. Bey­ninizde olan muhabbet nefrete tebeddül eder. Binaenaleyh; ev sa­hibinden izin olmadıkça girmeyin ki beyninizde olan muhabbet zail olmasın. Zira; muhabbetin devamı sizin için hayırlıdır. Çün­kü; evvelden beri tekarrür etmiş olan muhabbeti ve o muhabbet üzere terettüp eden fevaidi izale edecek bir halde bulunmak elbet­te iyi bir şey olamaz ve bu ahkâmın meşru kılınması sizin müte-nassıh olmanız ve beyninizde adab-ı sohbeti muhafaza etmeniz ve mukteza-yı mürüvvet ve adaletin haricine çıkmamanız içindir. Bu âyet nazil olunca eshaptan bir kimsenin Resulullah'a «valideme de mi istizan edeceğim?» deyip Resulullah'ın «evet!» buyurduğu mervidır.

Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile bir kimsenin baş­kasının evine girerken istizanın meşruiyetindeki hikmet; dörttür :

Birincisi;    başkasının, evine giren kimsenin sahibinin bir ayıbına muttali' olmamasıdır.

İkincisi; füc'eten girişte gözünün bakması helâl olma­yan bir kimseye isabet etmemesidir. Çünkü; füc'eten girerse ek­seri ahvalde görüldüğü gibi ev halkından bazı kadınlara gözü isa­bet eder.

Üçüncüsü; ev sahibinin âdeti veçhile başkasından sak­ladığı bir şeye vâkıf olmamasıdır. Çünkü; hariçten gelen bİF kim­senin istizan etmeden girmesinde ev sahibinin ona göstermiyeceği ve gördüğünde mahcup olacağı bir şeyin bulunması her zaman için muhtemeldir. Binaenaleyh; istizan meşru kılındı ki ev sahibini hacâletten ve giren kimseyi gayrin esrarına ittilâdan muhafaza olsun.

Dördüncüsü; Bilâizin gayrin mülkünde tasarruftan men'dir. Çünkü; istizansız girişte bilâizin gayrin mülkünde tasar­ruf olduğundan haram olan gasb'a müşabehat vardır. Zira; ev sa­hibinin hakk-ı meşruuna izin olmadıkça tecavüz caiz olamaz.

Ayetin tertibine nazaran ev sahibinden evvelâ istizanla isti­nas etmek sonra selâm vermek meşrudur. Çünkü; evde insan olup olmadığını bilmeyince selâm vermekte manâ yoktur. Binaenaleyh; evvelâ istinasla ev sahibini görmenin sonra selâm vermenin meşru olduğuna delâlet vardır.

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran ey sahibine mülâki olursa iptida selâm saniyen kelâmla istizan eder. Çünkü; evde mevcut kimse olduğunu bilip ona da mülâki olunca kelâm, üzerine selâmı takdim eder. (Ebu Hüreyre) nin Resulullah'tan rivayet ettiği bir hadiste Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istizan; üçtür : B ir ine i istizanda ev sahibi sükût ederler. İkinci istizanda müsafire lâyikı veçhüzere hanelerini islâh ederler. Üçüncü istizanda duhule izin verirler yahud reddederler. Çünkü; Resulullah «üç kere istizan ettiğinizde girmenize izin ver­mezlerse İsrar etmeyin, dönün» buyurmuştur. İstizanın üç olma­sında mehasin-i âdaba riayet, hüsn-ü ahlâk, gerek ev sahibinin ve gerek müsafirin rahatlarını temin vardır. Zira; herkesin kendi evin­de müşahede ettiği veçhile birinci istizanda cevap vermeye ve du­hule mani bir çok şeyler bulunur. Binaenaleyh; cevap verilemez. İkinci istizanda duhule maniin izalesine çalışılır. Üçüncü istizan­da mani mündefi olursa izin verilir, mündefi olmazsa reddolunur ve ev sahibi müsafiri reddinden dolayı mesul olmaz. Çünkü; mülk sahibi gayrin duhulüne ister izin verir ister vermez, herkes mül­künde müstâkildir. Üç kere istizanın, Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile araları fasılalı olmak lâzımdır. Eğer fasılasız üç kere isti­zan ederse bir istizan hükmündedir. Binaenaleyh; sünnete riayet etmemiş olur. Çünkü sünnet; fasılayla istizandır. İstizanda şiddetli kapı çalmak ve ev sahibine acı acı bağırmak Fahri Râzi'nin beya­nına nazaran haramdır. Çünkü; Vahşettir ve ev sahibine ezadır. Mü'mine ezanın ise haram olduğuna şüphe yoktur.

Ev sahibinden istizanda hanenin içinde ev sahibinin sakındığı şeyi görmez bir şekilde kapının bir tarafına çekilmek mesnundur. Zira; Resul.ullah'ın bir ev sahibinden istizan ettiğinde kapının sa­ğma veya soluna çekildiği mervidir. Bir kimsenin eİçi vasıtasiyle çağırması izindir. Binaenaleyh; elçi ile beraber geldiğinde tekrar izine hacet yoktur. Böylece yangın, sel, düşman veya hırsızların hücumu veya bir münkerâtın zuhuru gibi fevkalâde zamanlarda duhul; izne muhtaç değildir. Ev sahibini kurtarmak için izinsiz gir­mek caizdir.

Cenab-ı Hak istizan etmek ve başkasının evine izin verildiği surette selâmla girmek hayırlı olduğunu beyan buyurdu. Çünkü; zaman-ı cahiliyede herkes istediği eve izin istemeden gider ve çok kere zevçle zevce yorgan altında bulunurlardı. Vacip Tealâ bu âdet-i keriheden menle mürüvvete ve insaniyete lâyık âdâb-ı ha-seneyle emir buyurdu. Çünkü bir şeyden nehyetmek; onun zıd­dıyla emirdir. Binaenaleyh; istizansız duhulden nehyetmek isti­zanla duhulü emretmektir. Şu halde bu âyet-i celilenin ahkâmında mü'minleri yekdiğerine su-u zandan vikaye, ifk ü iftira gibi bir takım yakışmıyan ahvaldan muhafaza ve mü'rninler arasında uhuv­vet ve muhabbeti idame ve herkesin kalplerini ıztıraptan tahliye ve aharın mülkünde bilâizin tasarruftan men'le herkesin evini füc'eten taarruzdan te'min etmek gibi mesalih-i ibada riayet mev­cuttur. Zamanımızda avrupanın insaniyetle kabil-i te'lif olmayan âdetlerini tahsin eden kimse acaba şu âyette beyan olunan adab-ı şer'iyenin ve şu hükm-ü İlâhinin temin ettiği mesalihin hangisini tabiat-ı beşere muhalif görüyor da bu gibi ahkâma haşa itiraz et­mek istiyor. Bütün vaki olan iftira ve hâdiseler bilâperva erkek ve dişinin birbiriyle ihtilât etmesinden neşet etmez mi? Bir kim­senin başkasının haberi ve izni olmadan ansızın evine girmekteki mahzuru inkâra mecal var mı?

Hulâsa; Bir kimse başka birinin evine girmek istediğinde hane sahibinin izni olmadan girmenin caiz olmadığı ve ev sahibinden izin istemek lâzım ve insanlar için hayırlı olduğu bu âyetin feva-idi cümlesindendir.[16]

 

Vacip Tealâ bir kimsenin başkasının evine girmek isterse giriş için izin almak lâzım olduğunu bâdel beyan bir kimse bulunursa istizan etmek ve bulunmazsa   yapılacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer o evde bir kimse bulamazsanız size izin verilinceye ka­dar girmeyin ve eğer size ev sahibi tarafından dönün geri denirse, dönün ve girmek için ısrar etmeyin. Zira; dönün denilince dÖnü-vörmek sizin için ilhâlı etmekten daha ziyade taharettir. Halbuki Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir ve amelinizin muktezasma göre mücazat eder.]

Yani; ey mü'minler! Siz ihvanınızdan birinin hanesine duhul murad ettiğinizde istizan etmek vaciptir. Binaenaleyh; eğer siz o hanelerde istizan edecek bir kimse bulamazsanız size izin verilin­ceye kadar o hanelere girmeyin ki envâı töhmetten berî olasınız. Çünkü; izinsiz başkasının evine girmek sirkat ve zina gibi töhmet­lerden hâli olmadığı gibi ev sahibi için bir takım ezayı mucîb ola­cağı da aşikâr olduğundan izinsiz girmeyip sabretmeniz lâzımdır. Eğer sabretmez girerseniz    töhmette vaki olacağınız şüphesizdir.

Mü'miniri töhmet mevkiinden sakınması vaciptir. Şu halde izin ve­recek bir kimse gelinceye kadar bekleyin girmeyin ve eğer ev sa­hibi tarafından bir kimse size «dönün, girmeye mezun değilsiniz» derse hemen alelacele dönün ki ev sahibine eza etmiyesiniz. Zira; duhule izin vermediğinin esbabını teftiş ve taharri etmek âdaba münafidir. Çünkü; insanın duhule mani ve söylenmiyecek bir çok , ahvali ve ihtiyacı olur. Binaenaleyh; duhul için İsrar caiz değildir ve «dönün» denildiğinde dönmek sizin için envâı töhmetten taha­rette ziyade ve maslahatınıza muvafık ve beyninizde olan muhab­betinizin devamına vesiledir. Allahü Tealâ sizin bilcümle işlediği­niz amelinizi ve emre imtisalinizi ve nehiyden içtinabınızı bilir ve. amelinize göre ceza verir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kapıya gelir de is­tizan etmeden kapı önünde ev sahibi çıkıncaya kadar beklerse buna kimse mani olmaz. Zira; îbn-i Abbas hazretlerinin ensar-ı kiram­dan bazılarının kapısı önünde çıkıncaya kadar bekleyip hadis-i şe­rif ahzettiği ve ev sahibi çıkınca niçin istizan etmediğini sordu­ğunda «biz ilim talebinde bu minval üzere emroîunduk» dediği mervidir.

İstizan için kapı önüne gelen kimsenin kapının deliğinden ve yarığından içeri bakması caiz değildir. Çünkü; içeri bakmak isti­zanın hikmetine münafidir. Zira bundan evvel beyan olunduğu veçhile istizandan maksad; ev sahibinin esrarına muttali olma­maktır.[17]

 

Vacip Tealâ herkesi kendi evinden gayri eve izinsiz girmek­ten nehyettikten sonra izinsiz duhulü caiz olan mevkileri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Daimî bir kimse için mesken olmayıp duhulde sizin için men­faat olan evlere duhulünüzde sizin için günah yoktur. Allahü Tealâ sizin gizlediğiniz ve aşikâr kıldığınız şeyleri bilir.]

Yani; bir kimsenin mülkü ve meskeni olan mahallere duhul­de sizin için istizan etmek lâzımdır. Amma hanlar, tekkeler ve yol­cular için yol üzerinde yapılmış siperler gibi bir kimseye mesken olmayan evlere girmenizde günah yoktur. Hususiyle sıcaktan, so­ğuktan muhafaza ve malınızı sirkattan vikaye etmek gibi o hane­lere duhulde sizin için menfaat olursa girmek lâzımdır. Çünkü; başkasına zarar vermemek şartiyle insanlar daima menfaatlarını aramakla me'murdur. Menfaat olup başka kimseye de mazarrat olmayan mahallere girmek meşrudur, Allahü Tealâ sizin gizli ve açık bütün ahvalinizi bilir ve ona göre mücazat eder.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette yol üze­rinde yolcular için yapılan hanlar, siperler, tekkeler dahil olduğu. gibi örfen duhule izin verilen hamam, kasaba dahilinde olan han­lar, çarşıda dükkânlar, hatta köylerde ashab-ı hayratın yapmış ol­duğu müsafirhanelerin cümlesi dâhildir. Çünkü; bunlara girmeye örf ve âdette herkes me'zun olup ve girişte de bir kimsenin meske­nine girişteki mahzurlar olmadığından istizana hacet olmadığını Cenab-ı. Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarını bu gibi bir kimsenin mesken-i mahsusu olmayan yerlere duhule me'zun kıl­mıştır.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran gayrin hanesine duhulüne istizanla emreden âyet nazil olunca Ebu Bekir (R.A.) «Ya Resulallah! İstizana mutaâllik âyet nazil oldu. Mekke'yle Medine arasında Şam ve Yemen yolları üzerinde han­lar vardır. Ticaretimizde onlara müsafir olmak zarureti meydan­dadır. Bunlara nazil olmak da istizana muhtaç mıdır?» demesi üze­rine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; Bir kimsenin mülkü olmayan ve içinde aile eğlenmi-yen hanlara girmekte beis olmadığı ve mülk olup da örf ü âdette herkese kapısı açık olan hanlar, hamamlar ve odalara bilâistizan girmekte bir mahzur-u şer'i olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ bilâperva ihtilâttan hasıl olan sakınmalara binaen gayrın evine duhulde istizan lâzım olduğunu beyandan sonra izin­li, izinsiz ihtilâtta cümle ehl-i îmana lâzım olan adab-ı diniyeyi be-van etmek üzere buyuruyor.                                               

[Ya Ekrem-er Rusül! Hudud-u ilâhiyi tasdik eden mü'minlere sen de ki «onlar gözlerini muharremattan kapasınlar ve avret ma­hallerini zinadan muhafaza etsinler. İşte şu gözlerini kapamak ve zinadan kendilerini muhafaza etmek onlar için taharette ziyade ye bu taharete devamları lâzımdır. Zira; Ali ahu Tealâ onların işle­diklerinden haberdardır.]

Yani; Habibim! Sen mü'minlere de ki «onlar daima gözlerini harama kapasınlar ki gözleri harama isabetle fitneye duçar olma­sınlar. Binaenaleyh^ gittikleri yollarda gözlerini önlerinden ayır­masınlar ki şehevatı nefs an iyelerinin şerrinden emin olsunlar ve onlara emret ki; âlet-i zina olan avret mahallerini emarat-ı zinadan muhafaza etsinler bu suretle töhmet mevkilerinden ve zina isna­dından hazer etmiş olsunlar. İşte şu gözlerini ve âlet-i mahudele-rini haramdan muhafaza onlar için taharette ziyade olduğu gibi kalplerinde olan îmana lâyıktır. Binaenaleyh; Bu taharete devam­ları lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ onların işaretlerini ve muharre-mat tarafına gözlerini gezdirmelerini ve göz kapaklarını kaldırıp indirdiklerini ve sair arzu ettikleri muharremata sarf ettikleri fi­kirlerini bilir ve her amelleri üzerine mücazaat eder.» Amma şer'an bakması helâl olan haremine ve cariyesine bakmak caiz olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette bâ'za delâlet eden lâf-ziyle irad buyurmuştur. Çünkü gözün göreceği; ikidir: Biri; görmesi helâl olan diğeri; görmesi haram olandır. Âyet­teki men'den maksad; muharremata nazardan men'olduğundan baz' manâsını müfid olan kelimesi var id olmuştur. Amma setri lâzım olan mahalli ma'hudesini muhafaza bieyyi halin lâzım olup o mahal için asla müsaade olmadığına işaret zımnında o ma­halli muhafazada baz'a delâlet yoktur. Çünkü; göze bazı mahalde müsaade vardır : Meselâ satılık bir cariyeyi alacak müşteri için bakmak caiz olduğu gibi defaten gözü tesadüf eden nazardan kişi mes'ul değildir. Mahreminin saçma, arkasına ve dizinden aşağısına

bakmak caizdir. Binaenaleyh; varid olmuştur ki «bazen gözünü kapayın» yani «bakması haram olan yerlerde kapayın» demektir. Gözün zinaya mukaddeme olup şehevat-ı nef-saniyeyi tahrike vesile ve fitneye badi olduğu' cihetle gözüyle na­zarın fesadı zinaya mahal olan âletin fesadından ziyade olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette gözün muhafazasını mahalli zi­nanın muhafazası üzerine takdim buyurmuştur. Yani haramdan gözü kapamak zinadan nefsi muhafaza üzerine mukaddemdir. Zi­ra; alelekser zinaya sebep, olan gözüyle görmektir. Amma îmanı ol­mayan kimseler bu ahkâma ittiba etmediklerinden dolayı muazzep olacaklarsa da bu ahkâmdan evvel onlar îmanla mükellef olup îmandan sonra furu-u a'malle mükellef olan mü'minler olduğu için Cenab-ı Hak bu âyette mü'minleri tahsis buyurmuştur. Çünkü; bu ahkâma temessükle intifa edecek mü'minlerdir. Kâfirler temessük etmedikleri cihetle intifa etmezler. Binaenaleyh; Bir erkek diğer bir erkeğin diziyle göbeğinin arasına bakması caiz değildir.

Erkeğin avret mahalli; göbeğiyle dizi arasıdır. Kadının avret mahalli; yüzü, elleri bileklerine ve ayakları topuklarına kadar müstesna oldukları halde azasının her tarafı avret mahallidir. Ayet­te men'olunan avret mahalline bakmaktır. Avret mahallinin gayri yüzüne, eline ve ayağına bakmak fitneye badi olmazsa caizdir. Amma fitneye sebep olursa hiç bir veçhile bakmak caiz olmadığı gibi şehvetle velev" rical olsun hiç kimseye nazar caiz değildir. Amma bakmakta zaruret olursa müstesnadır. Meselâ tedavi için tabibin nazarı ve eda-yı şehâdet için hakimin nazarı ve zina edilir­ken şehâdet etmek isteyen kimsenin nazarı ve nikâh murad eden kimsenin alacağı hatuna nazarı ve fıkıhta beyan olunan sair zaru-riyet mevkiinde bakmak caizdir.

Hulâsa; mü'minlerin gözlerini harama bakmaktan ve âlet-i tenasülîerini haramdan muhafaza etmeleri vacip ve bu muhafazanın onlara taharette ziyade olduğu ve eğer muhafazanın hilâfına bir şey işlerlerse Cenab-ı Hakkın ondan haberdar bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaıd cümlesindendir.[19]

 

Vacip Tealâ erkeklere gözlerim haramdan ve âlet-i mahude-lerini zinadan muhfaaza etmekle emrettikten sonra kadınlarda da aynı meselenin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrcm-cr rusiil! Hudud-u İlâhiyeyi muhafaza etmeye ahd ü pey man etmiş olan mü'mine hatunlara sen de ki «onlar ha­ramdan gözlerini kapasınlar ve zinaya âlet olan mahallerini zina­dan hıfzetsinler. Muharremata asla meyletmedikleri gibi zevçlerin­den başkasına kendilerini göstermesinler ve ziynetlerinin, izhârı zaruri olandan maadasını izhâr etmesinler ve çarşaflarım yanları üzerine vaz'etsinler ki ziynetleri onunla örtülsün yabancıya görün­mesin.»]

Yani; Ey Nebiyy-i zişan! Ehl-i îman olan nisvan güruhuna sen de ki a onlar erkek ve dişi herkesin avret mahalline bakmaktan gözlerini, muharremattan kendi vücutlarını, bilhassa âlet-i zina olan mahallerini zinadan ve zinanın mukaddematı olan yapışmak ve başkasına göstermek gibi şeylerden muhafaza etsinler. Hatta huliyyat, elbise, yüzük ve küpe gibi ziynetlerini açmasınlar, illâ o ziynetlerden zuhuru zaruri olan müstesnadır, meselâ parmağmdaki yüzüğün bazı ahvalde görülmesi zaruridir. Örtülerini (çarşaflarını) üzerlerine alsınlar ki onlar yabancıya gorünmesinler.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile erkeklerin gerek erkek ve gerek kadınların avret mahaline bakması caiz olmadığı gibi kadınların da erkek ve dişi hiç kimsenin avret mahaline bakması asla caiz olmaz. Erkeğin iştahla bakması caiz olmadığı gibi kadınların da iştahla yabancılara bakması caiz olamıyacağma âyet delâlet eder.

Ziynetle nıurad; asıl yaradılışında olan güzellik midir, yoksa elbise, kına, yüzük ve küpe gibi hariçte olan ziynetler midir?

Ulema ihtilâf etmişlerse de Fahri Râzfnin beyanına nazaran her ikisinin de murad edilmesi ihtimali ağleptir. Çünkü ziynet; hatunun hüsnünü ve yabancıların rağbetini celbedecek şey oldu­ğundan yabancıların rağbetini celbetmek arîzi ziynetleri olduğu gibi hılketinde olan hüsnüyle olduğu da meydandadır. Binaenaleyh; her iki cihet de ziynette dahil olduğundan hatunlar gerek hilkat-larında olan hüsünlerini, gerek elbise ve saire gibi ziynetlerini zevçlerinden gayri yabancılara göstermekten bu âyetle men'olun-muşlardır. Ancak elleri, ayakları ve yüzleri gibi izharı zaruri olan şeyler müstesnadır. Çünkü; kadınlarda icab-ı hale ve zamana göre alış veriş ve sair muameleye muhtaç olduklarından muamelede tes-hilât için bu ta'dat olunan âzâlar avret mahalli addolunmadı. Ya-hud hatundan bu âzâlar da sair âzâlar gibi avret mahallidir velâkin zaruret olduğu için teshilen Iümuâmele bu azaların görünmesine müsaade-i şer'iye vardır.

Hatuna izharı caiz olmayan ziynetlerini izhar etmek haram olduğu gibi izhar ettiğinde ricalin üzerine bakması dahi haram ol­duğu âyet-i sabıkadan müsteban olmuştur.

Hatunların ziynetlerini setriçin çarşaf örtünmeleri lâzım ve vacip olduğu bu. âyetten sarahaten müstefad olan fevaid cümle­sindendir.

Âyet-i celile; dört hükmü hâvidir:

Birincisi; Kadınların haramdan gözlerini kapamala­rıdır.

İkincisi; Zinaya âlet olan mahallerini zinadan muha­faza etmeleridir.

Üçüncüsü; Zaruret olmadıkça mahremlerinin gayriye ziynetlerini izhar etmemeleridir.

Dördüncüsü;   Üzerlerine çarşaf, Örtünmeleridir.[20]

 

Vacip Tealâ ziynetti zahireyi setirle emrettikten sonra ziynet-i hafiyeyi setir lâzım olup illâ on iki surette setir lâzım olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Söyle mü si uman hatunlarına ki onlar ziynetlerini hiç kimseye izhar etmesinler, illâ kendi kocalarına ve­ya babalarına ve yahud kocalarının babalarına ki kayınpederlerine veya kendi oğlanlarına veyahud kocalarının diğer karısından oğlan­larına yani üvey oğullarına ve kardeşlerine yahud kardeşlerinin oğlanlarına ki yeğenlerine veyahud hemşiresinin oğlanlarına veya müslüman hatunlarına veyahud mâlik oldukları câriye ve kölele­rine ve taife-i ricalden şeyh-i fânî ve inin gibi taamdan başka bir şeye ihtiyacı olmayıp taife-i nisvana asla meyli olmiyanlara veya­hut çocuklara ki o çocuklar baliğ olmadıklarından nisvanın avret mahallini bilmezler ve nisvana şehvetleri zuhur etmemiş ki onlara ziynetlerini izhar etmekte günah yoktur.] Şu ta'dat olunan­ların hiç birisinden ziynetini setretmek vacip değildir. Çünkü; ta'­dat olunanlardan bazıları kocalarıdır. Onlara ziynetlerini izhar et­mek vaciptir. Bazıları mahremdir onlardan setir lâzım değildir, bazıları mahrem değilse de cima'a iktidarları olmadığından ziy­neti izhar etmenin -fitneye badi olması ihtimali yoktur. Müslüman olan hatunların müslüman hatunlarına görünmesi caiz olup kâfire hatunlara görünmesi caiz olmadığına işaret için Vacip Tealâ bu âyette müslüman hatunlara görünmelerini sarahaten beyan buyur­du ki kâfire hatunlara görünmemelerine tenbihtir.

Amca ve dayısı hatunun mahremi, olduğu halde bu âyette on­ların zikrolunmamasımn hikmeti; bazı müfessirinin beyanı veçhile, onlara görünmekle onların da oğlanlarına anlatmaları ihtimalinden dolayı fitneye badi olması muhtemel bulunduğundandır. Yahud Beyzâvî'nin beyanı veçhile, onlar birader menzilesinde oldukları için zikrine hacet messetmemiştir.

Bu âyet-i celilede âba' ile murad; baba, babanın ve ana­nın babaları, dede ve dedenin dedelerine ve ebna ile murad; oğlanlar, oğlanlarının oğlanlarına ve kızlarının oğlanlarına şamil olduğu gibi kardeşler le murad; yalnız baba bir ve yalnız ana bir ve baba, ana bir kardeşlerin cümlesine şamildir. Çünkü; mahremiyette öz kardeşle üvey kardeşin farkı yoktur.

Şu ta'dat olunanlardan akraba bulunanlarıyla ihtilât ve soh­bete ihtilât ve sohbete ihtiyaç messedip fitne endişesi dahî olmadı­ğından onlarla hatunun sohbetine ve onların hatunun ziynetine nazarlarına bu âyetle müsaade-i İlâhiye varid olmuştur.

Bu âyette nisa ile murad;'Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'mine olan hatunlardır. Yahudi, Nasranî, Mecusî ve Müşrike olan hatunların yanında ziynetini izhar etmek bu âyetle memnu­dur. Hz. Ömer'in, Mısır valisi (Ebu Ubeyde) hazretlerine ehl-i ki­tabın kadınlarını mü'mine olan hatunlarla hamama girmekten men'etmesini yazdığı ve emrettiği mervidir. . Gerçi hatun olmak itibariyle hepsi müsavi olup birbirinden korkacağı ve şüphe ede­ceği yoksa da dinleri başka ve ahlâkta birbirinden farkları olmaları itibariyle fena ahlâkın sirayeti ve âdetin te'siri olması ihtimaline binaen şeriat, müslüman kadınlarının onlarla ülfetini men'etmiştir-.

Hatunun mülk-ü yeminle memlükesi bulunan cariyesinin na­zarı sair hatunların ve mahreminin nazarları gibi caizdir. Amma kölesinin bu âyetin zahirine nazaran mahremi gibi ziynetine nazarı caiz olduğu ezvac-i mutahharattan Hz. Âişe, Ümmü Seleme ve Es-haptan Hz. Enes'den mervi ise de İmam-ı Azam hazretlerinin in­dinde hatunun kölesi yabancı bir kimse gibidir. Binaenaleyh; ya­bancının nazarı caiz olmayan azaya hatunun kölesinin de nazarı caiz olamaz. Zira; Resulullah «hatun için zîrahim mahremi ile müsafe-ret helâl olur, mahremi olmazsa müsaferet caiz olmaz» buyurmuş­tur. Hatunun kölesi kendinin zîrahim mahremi değildir. Binaen­aleyh; İmam-ı Azam «sefer caiz olmayınca nazar da caiz olmaz» buyurmuşlardır. Köle her ne kadar hatunun mülkü olduğu halde nikâh caiz değilse de âzad ettikten sonra nikâh caiz olduğundan köle iig kölenin sahibi beyninde hürmet muvakkattir, müebbed de­ğildir. Binaenaleyh; İmam-ı Azam indinde kölesi hatunun mahremi olamaz. Ve lâkin kölesi ile mükâlemesinde ve bazı umur ve husu­sunu emretmesinde beis yoktur. Zira; ihtiyaç vardır.

Erkekten ulûlirbe olmayan tabîinle murad; mecnun, ma'tuh ve cima'a, iktidarı kalmamış ihtiyar, pîri fani olan kimseler­dir. Hayası çekilmiş tavâşi, innin ve âleti kesilmiş olanlarda ihti­lâf varsa da Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bunlar namahrem ol­duklarından sair erkekler gibidirler.

İrbe ; ihtiyaç manâsına olduğundan de­mek nisvana ihtiyacı ve iştihası olmayanlar demektir. TıfıIla murad; Avret-i nisaya cimaa kaadir olmıyanlar ve taife-i nisvamn cimaa mütaallik ahvalini bilmeyen çocuklar demektir. Yani henüz baliğ olmayan sibyandan kadınların tesettürü lâzım değildir fakat bu gibi çocuklardan hatunun göbeğiyle dizi arasını örtmesi .lâ­zımdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ta'dat olunan on iki sınıfın hatunun ziynetine nazarına cevazında müştereklerse de on­lar mertebede üç kısma ayrılırlar.

Birincisi; Zevçtir. Onun için ihtiramı mahsus var ki hatundan, her cihetle menfaati ona helâldir.

İkincisi; Baba, dede, oğul, birader, zevcinin babası, zev­cinin oğlu, her zîrahim mahrem ve rıza'da neseb gibi olduğu halde bunlar için hatunun saçma, kollarına ve dizinden aşağı ayaklarına ve buna müşabih sair azalarına nazar etmeleri caizdir.

Üçüncüsü;   Erkeklerden, kadına ihtiyacı kalmayanlarla hatunun kölesidir. Bunlarla konuşmak caizse de zîrahim mahrem mertebesinde olmadıklarından bunlar hatunun saçına ve hususi ziynetlerine bakamazlar. Binaenaleyh; hatun bunların yanında bu-, lunabilirse de bir derece mesture olarak bulunması efdaldir.[21]

 

Vacip Tealâ hatunlar için lâzım olan vezaif-i setriyyeden ba­zılarını beyandan sonra başkalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen müslüman olan kadınlara söyle ki onlar ziynetlerinden gizli olanlarının bilinmesi için ayaklarım ye­re vurmasınlar. Ey mü'minler! Felaha dahil olup saadete vasıl ol­manız için taksiratınızın affını istirhamla Allah'a tevbe ve hatala­rınıza cemi'iniz nedamet edin.]

Yani; Gizli ziynetlerini bildirmek içjhi onlar ayaklarını yere vurmasınlar ki ziynetlerini kimse bilmesin çünkü ziynet-i nisvan; sefevatı galib olan kimselerin rağbetini mucib olmakla fitneye badi olur. Binaenaleyh; ziynetlerini izhar etmedikleri gibi izhar edecek muamelede dahi bulunmasınlar.

Beyzâvfnin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; ziynete delâlet eden ziynetin sedasını işittirmekten nehyedince ziy­neti izhardan nehyolacağı evleviyetle sabit olduğu gibi hatunun zaruret olmadıkça sadasmı yabancıların işiteceği kadar yükselt­mesi dahi menhidir. Çünkü; sadanm fitneye badi olacağı meydan­dadır. Binaenaleyh; hatunun ezanı kerahettir. Zira; Ezan-ı Muham­medi; yüksek sese muhtaçtır. Kezalik şehvetle genç hatunun yü­züne bakmanın haram olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü âyette nehyin illeti; Fitneye badi olmaktır. Yüze bakmakla fitneye badi olmak daha ziyadedir.

Zaman-ı cahiliyede kadınlar ayaklarına altın ve gümüşten bi­lezik takar ve yolda giderken herkese kendinin ziynetini belirtmek için ayaklarını pekçe basarlardı. O âdet-i keriheyi Cenab-ı Hakkın bu âyetle nehiy buyurduğu îbni Abbas hazretlerinden ve Imarn-ı

Katade'den mervidir.

Vacip Tealâ bu âyette ziyneti izhardan nehyile beraber ziyne­tin sadasmı izhardan da nehiy buyurdu ki ziynet yerjni izhar etmek asla caiz olmadığını beyanda mübalâğaya işaret olsun. Vacip Tea­lâ insanlar her ne kadar enir ü nehye itina etmeye çalışsalar dahi kusurdan hâlî olamıyacakları cihetle behemehal taksiratlarından nedamet-i külliyyeye muhtaç olduklarını beyan için umuma hitab olarak tevbeyle emir buyuruyor ki herkes vakî olan hatalarının affını istirhamla felaha ve saadete nail olsunlar.

İşte bu âyet-i celilede Vacip Tealâ şu sırada bahaim menzile­sinde Şehavat-ı nefsaniyesine münhemik olup tesettür-ü nisvana itiraz etmek isteyen bir takım gençlerin arzularını kökünden kesi­yor. Çünkü; nisvana lâzım plan âdabı Çenab-ı Hak Kur'an'a îmanı olan mü'minler için tamamen bu ayette beyan buyuruyor. Amma İslâm kisvesinde asr-ı saadet münafıkları gibi içerisi küfriyatla do­lu olan bazı kimseler avrupada görüp veya işittikleri muamele-i vahşiyaneleri darı İslâmda da tatbik etmek isterler. Güya hatun­ların mestura olması hürriyetlerini selbetmek ve onları esaret al­tında yaşatmak imiş gibi bir takım zayıf nazariyeler irad ederler.

Şimdi biz onlardan sual eder ve deriz ki: «hatunlarda iffet ve taharet matlup mudur, değil midir?» Elbette zerre kadar aklı olan iffetin matlup ve memduh olduğunu ikrara mecburdur. İffet mat­lup olunca matlup olan iffeti muhafaza için hatunun bir erkeğe ih­tiyacım da hiç bir kimse inkâr edemez. Zira; 'hatunlar ricale nis-betle her zaman ve her şeyde ki kesb-i ticaret, a'dâya müdafaa, uzak mesafelere yolculuk, bir hanede yalnızca ikâmet ve sair hu-susatta da aciz oldukları herkesçe malûmdur, inkâra da mecal yok­tur. Binaenaleyh; kadının bir erkeğe ihtiyacı muhakkaktır. Şu hal­de her hatunun idame-i hayatında elbette bir erkeğe ihtiyacı der-kâr olunca o erkeğin hüsn-ü zannını ve muhabbetini celbetmek hatun için bir emr-i zarurîdir. Zira; dünyada refah u saadeti o kim­senin muhabbetinin bekasında ve hüsn-ü zanmnın devammdadır. Zevcin hüsn-ü zannmı idâme ise hatunun töhmet mevkilerinden sakınması ve su-u zanna badi olacak şeylerden imtina etmesiyle husul bulacağı bedihidir. Çünkü; Su-u zan altında kat'iyyen mu­habbet devam, etmez. Muhabbet devam etmeyince imtizaç da de­vam etmeyeceğinden su-u zan akıbet ayrılığa badi olur, ekseriyet itibariyle tefrikten zaraı gören de hatun değil midir?

Hatunun istediği yerde gezip istediği kimselerle görüşmesinde töhmet var mıdır, yok mudur? Eğer bunu arzu edenler istediğiyle görüşmesinde töhmet yoktur derlerse kendilerinin hiss-i insaniden mahrum olduklarını ispat etmiş olmazlar mı? Çünkü; hiss-i insaniden azıcık behresi olan kimse hatunun önüne gelen erkeklerle görüşmesinde töhmet ve su-u zan vaki olacağına elbette kail olur. Bu da inkârı gayri kabil bir hakikattir. Eğer görüşmekte töhmet ve su-u zan olacağını ikrar ederlerse insan için töhmet mevkiinden kaçınmak lâzım değil mi ve her fenalığa sebep ihtüât değil midir? Su-u zanna bâdı olacak şeyi hatunlar için teklife neden ihtiyaç gö­rüyorlar? Su-u zanda bulunmakla sefil olacak hatun değil midir? Çünkü; su-u zan imtizaca halel verdiği cihetle ayrılığa sebep oldu­ğundan o hatunun anası ve babası olduğu takdirde onların yanın­da yaşaması zevcinin maiyetinde hüsn-ü imtizaçla yaşamasına mu­adil olabilir mi? Eğer kimsesi yoksa bütün bütün sefalete mahkûm olmaz mı?    Şu halde hatunun zevciyle beraber muhabbet üzere idame-i hayat etmesi mi hürriyettir, yoksa bir takım su-u zan al­tında sefaletle idame-i hayat etmesi mi hürriyettir? Elbette töhmet mevkilerinden kaçınmakla beraber kendi evinde bir aile reisi ola­rak zevcinin muhabbeti altında onun himayesi ve vesayetiyle yaşa­manın saadet olduğunda şüphe var mıdır?

Eğer tesettüre itiraz edenlerin maksatları erkek dişi karışsın herkes istediğiyle istediği zaman pervasızca buluşsun demekse bir hatunun nikâh, altında evlâd ü ensâl sahibi olarak onların her bi­rinin muradını görüp evveli ve ahiri, gençlimi ve kocalığı bir yer­de namusuyla yaşaması im hürriyettir, yoksa hayvanlar gibi şura­da burada gezerek bir takım yabancı kimselerin taaruzuna maruz kalıp kocalığında kimse yüzüne bakmaz perişan bir hâl üzere ha­yatını ifna etmesi mi hürriyettir?

Eğer itiraz edenlerin maksadları, hatun istediği yerde gezsin ve istediğiyle görüşsün kocası da ona su-u zan etmesin hayvan gibi onu beslesin demekse müslümanlığın ulüvv-ü cenabı bunu redde­der. Madem ki kadının emr-i taayyüşünü ve nefsini başkalarının taarruzundan himaye etmek için zevcine ihtiyacı vardır ve zevci de onun ihtiyacını defediyor. Bu nimet mukabili hatunun da haps-i nefsetmek külfetini ihtiyar etmesi lâzımdır. Halbuki hatunların mesture bulunması iffet ve ismetlerine delâlet ettiği için setri ken­dilerine mazarrat addetmek şöyle dursun belki izzet ve meziyet addederler. Çünkü; onlar Rablarının emrine' imtisalle ubudiyete devam etmekdeki saadeti itiraz eden kimselerden daha iyi takdir ederler. Amma hatunlardan bu meziyeti takdir edemeyip açık ola­rak istediği yerde gezmek istiyenler bulunabilirse de onlara itibar yoktur. Çünkü; o makûle nisvan nadirdir. Halbuki itibar; ekseri­yetedir. Ekseriyet de setirle iftihar edenlerdedir.

Kadınların serbest olmasını arzu eden kimseler «kadınların açık gezmesi iffetlerine mani değildir» diye biliyorlar. Evet! Açık gezmek iffete mani değildir. Zira; açıkta gezer ve afife de olur, bunu biz de inkâr etmeyiz. Lâkin şer-i şerifin setirle emrindeki hikmet; fitne yollarım kapamaktır. Çünkü; mesture olan bir hatu­nun kıyafetini kimse bilmez. Açık bir hatunun kıyafetini herkes gördüğü gibi genç ve güzel bir hatunu gören genç delikanlılardan o hatuna meyletmeyen yüzde kaç kişi bulunabilir? Hatun ise genç ve kendi zevcinden daha güzel delikanlıları gördüğünde kuvve-i şehavâniyesinin hareket etmediğini kim iddia edebilir. Ve kendi kocasına rağbetinin azalmıyacağma kim kanaat eder? Eğer bu id­diada bulunurlarsa kuvve-i beşeriyeyi inkâr etmiş olmazlar mı? Şu halde hatunun açık gezmesi fitneye vesile olmamış mı oldu? Amma bu hal arızî olup kadınların hepsi bu vesileyle fiil-i fahişi irtikâp etmez denilebilir. Evet! Bu da doğrudur fakat hatunların yüzde onu veya beşi bu vesileyle tarik-ı müstakimden çıkarsa fitne olmadı mı? Hikmet; bir şeyin cinsinde aranır, ferdinde aranmaz. Şu halde cins-i serbestide velev fertte olsun fitneye badi olmak bulununca a cins serbestliğin haram olması lâzım gelmez mi? Ha­ram olan bir şeyin mukaddematı yani esbabı da haram olmaz mı? Binaenaleyh; Zinaya velev yüzde bir olsun sebeb olan açık gezmek haram olmaz mı? Ancak mesture olduğu halde dahi tarik-ı müs­takimden çıkanlar da inkâr olunmaz, lâkin emr-i İlâhiye imtisalle esbab-ı muhafazayı yerine getirdikten sonra bu cihetten mesul olunmıyacağı gibi açıkta gezmek raddesinde de fitne olamıyacağı şüphesizdir.

Vakt-ı merhununa kadar âlemin bekası insanlarla, insanlar da tenasülle, tenasül de tenakûhla olduğundan devr-i Âdem'den beri nikâhla^ emretmedik bir şeriat ve nikâhla izdivaç etmedik bir kavim geçmiş midir? Nikâhtan maksad; hatunun zevcine mahsus olup gayrin taarruzundan mahfuz kalması ve salim olması değil midir? Selâmet; hatunun istediği mahallerde rastgele gezmesinde midir, yoksa kendi evinde işiyle gücüyle meşgul olup zevcinden başka kimseyi görmemesinde midir? Fitneden salim ve zevcin kalbinin rahat olması hangisindedir? İnsafı olan düşünsün. Kezâlik nesebe itina lâzım mıdır, değil midir? İtinâ lâzım olduğunu kimse inkâr etmez, nesebin şüpheden vareste olması bunun hangisindedir. Şu halde tesettür-ü nisvana itiraz; Şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyy-üen başka bir şey olmadığı gibi ahkâm-ı kuran'iyenin tahrifini arz-j ek­mektir.[22]

 

Vacip Tealâ muharremattan gözleri kapamak, zinadan ve zi­naya vesile olacak esbaptan kaçınmak lâzım olduğunu beyandalı sonra helâle vesile olan nikâhla emretmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minlerî Sizden erkek ve dişi bekâr olanlar, köleleri­niz ve cariyelerinizden umur-u dine itina eden hayırlılarını nikah edin vakt-ı nikâhta fakr-i hallerine bakmayın eğer fakir olurlarsa Allahü Tealâ fazl u kereminden onları zengin kılar. Zira; Allah'ın rızkı bol, onların hallerini bilir.] Binaenaleyh; hallerine göre rızık-larmı verir.

Yani; nesebin ziyama sebep olan zina haram olunca siz nev-ı insanın bekasına ve insanlar beyninde ülfete, hüs-ü sohbete, ço­cuğun lâyıkiyle terbiyesine ve ziyâde-i şefkata yegâne hadim olan nikâha müsarat edin sizden zevci olmayan bekârları, köleleriniz ye cariyelerinizden nikâha sâlih ve dininde salah olanları siz nikâh edin ki, âlemin fesadına ve belki harabına nev-i insanın inkirazına badi olan zinaya meyletmesinler. Eğer onlar fakir olurlarsa Allahu Tealâ onları fazl u kereminden zengin eder. Zira; Allahü Teala cûd u kerem sahibi in'amı boldur, onların hallerini bilir. Binaen­aleyh; hallerine muafık surette merzuk eder.

İmam-ı Şafii «oruçla şehvetini kesmek ve ibâdetle meşgul ol­mak nikâhla iştigalden efdaldir» demişse de İmam-ı Azam "nikâh­la iştigal nafile ibâdetle iştiğaldan efdaldir.» buyurmuştur. Zira nikâh; zinadan nefsi muhafaza ettiği için zararı defidir. Nafile ibâ-detse celb-i menfaattir. Halbuki def-i mazarrat; celb-i menfaattan evlâdır. Binaenaleyh; nikâhla iştigal etmek nafile ibâdetle iştigal etmekten efdaldir. Çünkü nikâh; ehl ü iyâl beyninde adaleti mu-tazammındır. Adaletle iştigal nafileyle iştiğaldan ve nikâh sünnet-i müekkede olduğu- cihetle sünnet-i müekkedeyle iştigal; sair nevafi ile iştigalden efdaldir, ancak nikâhın levazımına ve hüsn-ü imtiza­ca muktedirse. Amma iktidarı yoksa nikâhtan teberri ve oruca devamla iktifa etmek evlâdır. Zira; hukukunu ifa edemiyeceği şey'i iltizam etmek insan için kerahet, mucib-i ıztırap ve kederdir. Çün­kü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Mes'ud) haz­retlerinden İmam-ı Buharı ve Müslim'in bilittifak rivayet ettikleri bir hadisinde Resulullah «Ey delikanlı cemaatı! Sizden bir kimse nikâhın hukukunu îfaya kaadir olursa tezevvüç etsin. Zira tezev-vüç; gözü haramdan kapatır ve insanı zinadan muhafaza eder ve eğer nikâhın hukukunu ifaya kaadir olamazsa oruca devam etsin. Çünkü oruç; şehveti kesicidir» buyurmuştur.

Bu âyette nikâhla emir; nedib içindir vücub için değildir. Kö­lenin ve cariyenin nikâhları efendilerine ait olup efendilerinin izni olmadan kendi nefislerini nikâh edemiy e çeklerine âyet delâlet eder.

Eyâma ; Erkek ve dişi nikâh altında bulunmayan bekârlar demektir. İmam-ı Şafii indinde hatunun nikâhında velisinin izni şarttır. Amma İmam-ı Azam'a göre sabiler için velilerinin izni şart­sa da baliğ olan. kimse velisinin izni olmadan nefsini nikâh ede­bilir.

Bu âyet-i celile; nikâhın gınaya sebep olduğuna delildir. Zira; Vacip Tealâ nikâha rağbet edenler için zenginliği vaad buyuruyor. Nikâhta gına dahî bilfiil müşahittir. Nikâhta gınaya esbab-ı zahiri­ye de var ki zevçle zevcenin rızıkları içtima eder. İkisi teşrik-i me­saî ettikleri gibi zevç nikâh sebebiyle esbaba tevessül eder. Bekâr hali gibi olmaz ve aralarında hasıl olan çocukların rızıkları da in­zimam etmekle mecmu' az çok bir yekûn teşkil eder. Binaenaleyh; Hz. Ömer «nikâhın gayrıdan gına talep eden kimseye ben teaccüp ederim» buyurmuştur. Şu halde fakr-ı halin nikâha mani olmıya-cağı ve nikâhın gınaya sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[23]

 

Vacip Tealâ hür, cariye ve köle cümle insanların nikâhlarını beyandan sonra nikâhtan âciz olanların hallerini beyan etmek Üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki nikâhın levazımından olan mehri ve nafakayı bulamadılar. Allahü Tealâ onları fazlından iğna edip nafakaya ve mehre kudret verinceye kadar onlar nefislerinden iffet talep et­sinler ve nefislerini zinadan sıyanete çalışmakla kuvve-i şehvani-yelerine karşı müdafaa etsinler ki haram olan zinaya müptelâ ol­masınlar.]

Yani; Fukara olup nikâhın esbabını tedarik edemiyenlere Al­lahü Tealâ kendi fazl u kereminden onları zengin edinceye kadar nefislerini iffete cebretsinler ve şehvetin meşakkatma sabır ve ta­hammülle iffete sa'y ve ikdam etsinler ki zinadan halâs olsunlar.

Fukaranın nikâhının cevazını beyandan sonra mebadi-i nikâh-dan ve nafakadan aciz olanları bu âyet-i celile hallerine evlâ ve efdal olan şeye irşat etmiştir.

Bu âyetlerde hüsn-ü terbiye ve insanın haline lâyık olan ah­vali beyanda gayet intizam vardır. Çünkü; Vacip Tealâ evvelâ fit­neden ve masiyet mevkilerinden muhafaza edecek olan gözleri ka­pamakla emretti ki gözüyle görmek fitneye ve zinaya vesile ola­cağını beyanla erkek ve dişinin gözlerini haramdan muhafaza et­melerini emirden sonra haramdan muğni kılan ve dini muhafaza eden nikâhla emir buyurdu. Badehu nikâhdan âciz olanlara da merdane bir surette nefs-i emmareye   mukavemetle izzet-i nefis taşımalarını emretti ki nefsin kölesi olmakla zina gibi anî ve azı­cık lezzet için bir takım rezaleti ve denâeti irtikâp mezelletinden halas olsunlar.[24]

 

Vacip Tealâ köle ve cariyenin nikâhlarıyla efendilerine em­rettikten sonra köle ve cariyeler hürriyetlerine talip olduklarında bedel-i kitabete kesmelerini emretmek üzere buyuruyor.

[Köle ve cariye mülk-ü yeminle malik olduğunuz memlükle-rinizden bedel-i kitabetle hürriyetlerini talep edenlerde hayır bilir ve salâh me'mul ederseniz onları bedel-i kitabete kesin. Allah'ın size vermiş olduğu malından onlara bir miktar verin.] Yani bedel-i kitabetten bir miktarını tenzille köleyi mesrur etmeniz emr-i men-duptur.

Kitabet; Ukudat-ı şer'iyeden bir akittir ve sureti şöyledir; Köle veya cariye bir miktar para karşılığı azad olunmasını efen­disinden talep eder. Efendisi de razı olursa meselâ yirmi veya otuz liraya üç aydan veya altı aydan gibi bir müddet tayin ederek «seni mükâtep ettim» dedikten sonra köle veya cariye «kabul ettim» de­mesiyle akid mün'akid olur. O müddet zarfında memlûk kazancına malik olur ve tayin olunan miktarı mevlâsına teslim ederse azad olur. Eğer teslim edemezse mevlâ muhayyerdir isterse akdi feshe­der kölenin nkkıyeti avdet eder, isterse müddeti temdit eder köle bedel-i kitabete çalışır. Akid fesholunduğu surette köle veya cari­yenin elindeki mal nıevlâmn olur.

Kitabetle emir, nedb içindir vücub için değildir. Zira; Mevlâ mülkünde müstakildir. Binaenaleyh; rızası şarttır. Şu halde köle kitabete talib olmakla mevlâ mülkünden ferağata mecbur olmaz. Fakat âyetin muktazası   müstahab olan kitabeti kabul etmektir.

Hatta köle talib olmadan mevlâ bedel-i kitabeti kesebilir. Köle ka­bul ettiği surette akid mün'akid olur. Kölenin hüsn-ü hal sahibi Ve kazancıyla bedeli edaya iktidarı âyette şart kılındı ki tarafeyn mu­tazarrır olmasınlar. Bedel-i kitabetten bir miktarını mevlânın ten­zil etmesi müstahab olduğunu da Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu­yurdu. Akd-i kitabetin şartı; mevlânın âkil ve baliğ olmasıdır. Çünkü; Mecnun ve sabi akte ehil olmadıklarından pazarlıkları mu­teber değildir.

Ayetin sebeb-i nüzulü; (Huveytap b. Abdül'uzza) nın bir kö­lesi bedel-i kitabete talib olup Huveytab'ın imtina etmesi üzerine âyet nazil olmuştur.[25]

 

Vacip Tealâ cariye ve kölelerin nikâhlarını ve bedel-i kitabetle hürriyetlerini iktisab edebileceklerini beyandan sonra cariyeleri zinaya ikrahın caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer cariyeleriniz zinadan iffet murad ederlerse hayat-ı dün­ya metaını taleb etmek için zinaya ikrah etmeyin; bir kimse ikrah ederse onları ikrâhdan sonra   Allanü Tealâ gafurdur,   rahimdir.]

Çünkü; mükrih olan kimse kerhen işlediği işte ma'füv ve mazur­dur. Yani; Ey mü'minler! Cariyelerinizi zinaya ikrah etmeyin. Eğer onlar akıllarının kısalığı ve acizleriyle beraber zinadan ne­fislerini muhafaza murad ederlerse size icbar yakışmaz. Çünkü; aklın ve şer'in razı olmıyacağı efaldan onları muhafazaya siz daha lâyıksınız. Binanealeyh; istemediği halde sizin fiil-i fahişe onları sevketmeniz en çirkin kabahatlardarıdır. Şu halde menfaati dün­yayı talep için bir takım afife cariyelerinizi fena fiile şevkle ada­letten çıkmayın. Eğer bir kimse ikrah ederse ikrâhdan sonra Al-lahü Tealâ onları mağfiret edici ve merhamet buyurucudur. Zira; onlar mükreh oldukları cihetle af olunurlar. Velâkin ikrah eden­leri Allahü Tealâ eşedd-i azapla muazzep kılar.

Bu âyette Ebussuud Efendinin beyanı veçhile cariyeleri ta­hassun murad etmelerini beyan; efendilerine tariz ve tevbih için­dir. Çünkü; cariyelerin şehvetleri galib, nefisleri zinayı âmir ve mahasin-i ahlâkı idrakten akılları kasır olduğu halde onlar iffet murad ederlerse efendilerinin iffet murad etmeleri daha evlâ iken bilâkis mevlâlarınm zinaya sevketmeleri daha şeni' demektir. Ca­riyelerin iffet murad etmelerini beyan âdet-i müstemirre olduğu­nu beyan içindir, yoksa cariyeler iffet murad etmezlerse ikrah caiz demek değildir. Zira; Her zaman ve mekânda' ve her halde zinaya sevketmek caiz değildir. Şu kadar ki cariyelerin zinaya meyli olur­sa efendilerin şevkinde ikrah olmaz. Çünkü; cariye zinayı birrıza kabul ederse bu surette cariye de efendi de asi olurlar. Bu gibi efâl-i kabihaya kendi mülkleri ve aileleri dahilinde himayeleri al­tında bulunanları icbar edenlerin denaet-i tabiatlarına işaret için bu kadar büyük vizr ü vebali irtikâpları her zaman zevaia maruz olan meta-ı dünyayı talep" zımnında olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; bu kadar büyük bir günahı hasis bir miktar mal için irti-kâb etmek denaetten başka bir şey olamaz.

Bu âyette zinanın pek büyük günâh olduğuna işaret için ik-râhdan sonra mükreh olan cariyelerin mağfiret-i ilâhiyeye muhtaç oldukları beyan olundu. Halbuki mükreh olan kimse kerhen işle­miş olduğu fiilden mesul olmaz lâkin zinanın şenaatma binaen her ne kadar kerhen işlemiş olsalar dahi mağfirete muhtaç olunca ik­rah edenlerin halleri te'essüfe şayan bir haldir.

Âyet-i celilenin nüzulü sebebi; Fahri Râzi, Kazî, Ebussuud ve Hâzin'in beyanlarına nazaran şöyledir : (Abdullah b. Übey) altı cariyesine çadır kurar ve zinaya icbar eder ki onların ücretleriyle temettü' etsin. Cariyeden ikisinin Resulullah'a şikâyet etmesi üze­rine bu âyet-i celilenin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; cariyesini bir kimsenin zinaya ikrah etmesi caiz ol­madığı ve ikrah ettiği surette cariyenin kerhen işlediği günahı Allah'ın mağfiret buyuracağı bü âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[26]

 

Vacip Teâlâ sûre'nin bidayesinden beri zikrolunan ahkâmı be­yandan sonra Kur'an'ı üç sıfatla tavsif etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiy etime kasem ederim ki muhakkak Biz Azimüşşan sizlere ahkâmı, selâh ve necatınızı beyan edici âyetler indirdik ve sizden evvel geçenlerin zulm ü udvanları üzerine terettüp eden ahvallerim beyan eden misallerde inzal ettik ki onlardan ibret ala­sınız, müttekilere mev'ize de inzal ettik ki onlar vaaz u nasihat ka­bul etsinler.]

Bu âyette Vacip Tealâ Kur'an için üç sıfat beyan etti;

Birincisi; Kur'an'ın âyetleri, helal ve haramı, insanğarın selâh ve necatlarını suret-i vazıhada beyan etmesidir.

ikincisi; Ummefi Muhammediyeden evvel geçen üm­metlerin Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan hükümlere benzer hü­kümleri Kur'an'da beyan buyurması ve bu ümmetin halini onların hallerine müşabih olarak Kur'an'ın beyan etmesidir.

Üçüncüsü;   Kur'an'ın müttekilere mev'ize olmasıdır. Kur'an'ın cümle insanlara mev'ize olduğu halde âsileri isyan­dan men' için Vacip Tealâ Kur'an'ın    müttekilere vaazolduğunu tahsis buyurdu.    Çünkü; Kur'an'dan intifa edecek müttekilerdir, 'asiler değildir. Şu halde âyette âsileri ittikay'a terğib vardır. Yahut İFahri Kazî ve Beyzâvî'nin beyânları veçhile   ây etler le murad; Bu'sûrenin âyetleridir ve   mese île murad; Hz. Âişe'nin ifk ktssa-sıdır. Çünkü; Hz. Âişe'nin kıssası Ümem-i Salifeden Hz. Meryem ve Hz. Yusuf'un kıssalarına müşabih ve onların naziridir.[27]

 

Vacip Tealâ Kur'an'da   mesel-i garib zikrettiğini    beyandan iSonra bazı meseli garibi beyan' etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ göklerin ve yerin ziyasını vericidir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile    nur;   gözle görülür, ayla gü­neşten vesait ziya verici şeylerden mukabilinde olan cisme akseder bir keyfiyet olduğundan bu manâca nurun Vacip Tealâ'ya ıtlâkı sahih olmadığı cihetle te'yile muhtaçtır. Binaenaleyh «Allahü Te­alâ semavat ve arzın nurunun sahibi» demektir.    Çünkü; Vacip Tealâ her şeye malik ve her şeyin sahibi olduğu gibi nurun dahi sahibidir. Yahud nur; ihtidaya sebeb olduğu cihetle burada hida­yet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ se­mavat ve arz ehlini hidayette kılıcıdır] demek olur. Yahud [Allahü Tealâ semavat ve arzı hikmet-i acibesiyle tedbir edicidir.] demek­tir. Çünkü; Bir kavmin reisine ve müdebbir-i umurlarına nur den­mek araplar arasında caridir. Şu halde demek demektir. Yahud [semavat ve arzın nâzımı] de­mektir. Çünkü; hüsn-ü tertibe ve inüzam-ı acibe nur ıtlâkı vardır. Yahud nur; münevver manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ semavat ve arzı nurlandırıcı | demektir. Çünkü; Vacip Tealâ semavatı melekler, yıldızlar ay ve güneşle, yer yüzünü dahi enbiya, ulema, mü'minler, nebatat ve ağaçlarla nurlandırmıştır.

[Vacip Tealâ nurunun kalb-i mü'minde sıfat-ı acibe ve şan-ı garibesi parlak billur içinde bulunan çırağ kendisine konan pen­cere gibidir ki o pencerede asla menfez yoktur. Billur içinde çırağ onda mevcuttur.] Çünkü kalb-i mü'min; vücudun vasatında bir pencere ve nur-u ilâhi kendisine mevdu olan mahalde billur ve nur-u İlâhi de ziya veren çarağ mesabesindedir. Yahud AIIah'ın nuru yla murad; Peygamberimiz (S.A.V.) Efendi-mizdir. Zira Peygamberimiz; dünyanın vasatından âlemi nurlan­dırıcı bir nur-u İlâhidir.

[O billur kemâl-i ziya ve parlayışından sanki parlayıcı yıldız ki hayri çok, günün doğduğu ve battığı yerde olmiyarak arzın va­satında bitmiş zeytin ağacının yağından yandır ılıyor.]

Bu âyette zeytin ağacının menafi-i kesiresine işaret olmak üzere zeytin ağacını bereketle tavsif etti. Çünkü zeytin yenir, yağı yanar ve ziyası gayet güzeldir. Hatta tufandan sonra dünya yü­zünde ilk biten ağacın zeytin ağacı olduğu mervidir. Binaenaleyh; insanların ondan intifâı diğer ağaçlardan daha mukaddemdir.

Zeytin ağacının şarka ve garba mensup olmaması, sabah ve akşam güneşlerinden mahrum değil her zaman güneş kendine isa­bet eder demektir. Çünkü; her vakit güneş isabet eden ağacın mey­vesi gayet güzel ve ziyası çok olur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şark ve garba mensub olmayan zeytinle murad dünyanın vasatında olmak-tır. Dünyanın vasatının da Şam-ı şerif olması muhtemeldir. Zira; Şam'ın zeytininin her yerin zeytininden nefis ve ala olduğu müşa­hede olunmaktadır.

[O ağacın yağı velev ateş messetmese dahî ziya verir ve ziya vermeye yakındır.]

[O yağın ziyası; ziya üzerine ziya, nur üzeri çünkü mısbâhm nuru billurun nuru üzerine nurdma

[Allahü Tealâ kendi nuruyla dilediği kulunu hidayette kılar.]

Çünkü dilediği kuluna din-i İslâmı tevfikle tarik-ı hakka isal eder.

[Allahü Tealâ maksadı izah için nasa durub-u emsalini beyan eder. Zira; Allahü Tealâ herkesin istidadını ve her şeyi bilir.]

[O miskât ve misk ât in ziyası şol evlerde ki o evlerin yüksek kılınmasına ve tazim olunmasına Allahü Tealâ izin verdi ve o ev­lerde Allah'ın ismi zikrolunduğu gibi sabah ve akşam vaktinden Allahü Tealâ teşbih olunur.]                          EvIerle murad; Mescitlerdir. Zira yer yüzünde mescitler; Allah'a ibâdet -etmek için yapılmış ibadethanelerdir. Hatta gök yüzünden yıldızların ziyası bize göründüğü gibi yer yüzünden mescidlerin ziyası da ehl-i semaya yıldızlar gibi göründüğü (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olundu­ğuna nazaran bazıları bu âyette büyutla murad; yer yüzünde enbiya-yı kiram tarafından bina olunan dört mescittir. Onlardan Kabe-i Muazzama; İbrahim ve İsmail (AS.) m bina­sıdır. Kudüs mescidi; Davut ve Süleyman (A.S.) xn binasıdır. Mescid-i Medine ve Mescid-i kubâ ise bizim peygamberimizin binasıdır. Çünkü bunların binasına ve tazimle şanlarının İlâsına Allahü Tealâ izin vermiştir.

Bu mescidlerde tesbihle murad; salâvat-ı mefruzadır. Çünkü sabah vaktinde kılman namaz sabah namazıdır. Diğer dört vakit ise vakt-i asalda kılınır. Zira asîl; kustuktan sonra olup vak­tin cümlesine ıtlak olunur.

Allah'ın nurunun sıfatı demektir. Mi§kat; bir pencere ki duvarın dışına deliği olmayıp yalnız bulunduğu oda­nın içine nazırdır. Çünkü; menfezi yalnız bir tarafa olduğundan içinde yanan şem'anm ziyası ziyade olur. Mısbah ; çarağdır. Zücace ; billurdan kandildir. Yani «Allah'ın kullarını hida­yette kılan nurunun misali; billurdan kandil içinde yanan çarağ kendisinde bulunan pencere gibidir. O billur içinde yanan çarağ kendinde bulunan pencerenin ziyası vasıtasiyle herkes etrafını gö­rüp iyi ve kötüyü farkettiği gibi nur-u İlâhi vasıtasiyle herkes doğru yolu bilir».

O çarağ; kendisinde bulunan billurdan kandil, sanki parlak bir yıldızdır ki yukarıda pen­cerede takılı olduğundan gökte yıldız gibi herkes görür,   demektir. İstiyen onunla ihtida eder ve herkese nisbeti birdir, hiç bir kimse hakkında saklı değildir. Fakat o nurla tenevvür eden eder, etme­yen de etmez. Dürriy ;   inci taneleri gibi parlak demektir. O çarağ hayrı kesir ve bere­keti çok olan zeytin   ağacının zeytinlerinden    hasıl olan yağıyla yandınlır ki, O zeytin ağacı yalnız şarka veya garba mensup değil, belki şark ve garba nisbeti müsavi oldu­ğundan daima güneşe maruz ve meyvesi tamamiyle olgun ve dol­gun olduğu cihetle yağı gayet saf ve berraktır. Hatta o ağacın yağı o kadar halis ki ateş dokunmasa bile hemen ziya vermeğe yakındır. çar ağın nuru, billirûn nuru ve yağın saffeti ziya üzerine ziyadır.

hte o nuruyla Allahü Tealâ dilediği kulunu doğru yola ulaştırır. Ve nasa hakikati anlatmak için Allahü Tealâ bu gibi misali beyan eder. Zira; Allahü Tealâ her şeyi bilir.

Beyzâvî, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile nurla mu­rad; hidayettir. Şu halde demek; Allahü Tealâ,semavat ve arzın hadisi yani ehl-i sema ve ehl-i arzı hida­yette kılar demektir ve bu temsil de hidayeti temsildir. Yani «Al­lah'ın kullarını hidayeti; vuzuh-u zuhurda hâlis zeytin yağından yandırümış, parlak yıldıza benzeyen billur içinde yanan çarağ ken­dinde bulunan mişkâta yani pencereye benzer ki o pencerenin zi­yası sebebiyle herkesin etrafını görüp hayrı ve şerri farkettiği gibi hidayeti İlâhiyeyle dahi herkes hak ve batıl yolunu bilir ve hak olan yola ulaşır» demektir. O halde hidayet-i İlâhiye; doğru yolu göster­mektir. Bu manâca hidâyetin cümle kullara nisbeti müsavidir ki şarka ve garka mail olmayıp daima şemse nisbeti müsavi olan zeytin ağacı gibi herkese nisbeti birdir ve lâkin o hidayetle ihtida eden eder. Hatta hidayet-i İlâhiye o kadar açıktır ki müstaid ve şiddet-i zekâya malik olanlar tefekkür ve taallüme muhtaç olmadan o hi­dayetle ihtida ederler ki ateş dokunmadan ziya vermeye müstaid olan zeytin yağı gibi parlaktır. Çünkü Allahü Tealâ'nm kullarını hidayeti; kitaplar inzal etmekle olur ki kütüb-ü semaviye; kelâm-i İlâhi olmakta ve mutazammin olduğu ahkâmda, hakka ve adalete delâlette nazar-ı insafla bakanlara güneş gibi parlaktır. Rusül-ü kiram ve onların mucizeleriyle de hidayette kılar ki gerek resuller ve gerek mucizeleri tarik-ı hakka delâlette şüphe bırakmıyacak derecede açıktır. Vahdaniyetine hidayeti âfakta ve enfüste deliller ve alâmetler vazetmekle olur ki cümlesinin vahdaniyete delâleti pek zahirdir. Şu halde Allah'ın hidayeti; nur, mü'minlerin ihtida­ları da nur üzerine nurdur.

Yahud nurla murad; Resulullah olduğuna nazaran (Kâab) hazretlerinin beyanı veçhile manâ~yı âyet şöyledir : [Vacip Tea-lâ'mn nuru olan Muhammed (A.S.) in sıfat-ı acibesi; mişkâta ben­zeyen göğsünde billur gibi olan kalb-i nebevilerindeki nübüvvet çarağı şecere-i nübüvvetten ziya verir ki nur-u Muhammed lemean eder vele'vse kendinin nebî olduğuna dair tekellüm vukuu bulma­sın. Ateş dokunmadan kemâl-i safvetinden zeytin yağının ziya ver­diği gibi nur-u nübüvvet dahi ziya verir ve nur-u mahzolan kalbi Muhammed üzerine nübüvvet de nurun alâ nurdur ve Resulullah cümle âleme resul olduğundan umuma nisbeti ve daveti müsavi­dir, hiç bir kimse hakkında risaletinde fark yoktur. Binaenaleyh; davetine icabet eden müstefid olur] demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Ubey b. Kâab) da bu âyete şöyle manâ vermiştir : [Allah'ın mü'minde olan nurunun misli mü'minin mişkata benzeyen cisminde mevcud billur gibi olan kalbinde çarağa müşabih îmanı şecere-i mübareke menzilesinde olan ihlâstan lemaan eder, parlar. Sanki mü'minin kalbi semada muallâk parlayıcı yıldız gibi vücud-u insanda muallâk şarka garba nisbeti yok yani daimi îmanı ziya verir durur, yoksa bir vakte mah­sus değildir ve ihlâs neticesi mü'min olduğuna dair tekellüm vu­ku bulmasa dahi ziyasını verir kosilmez. iman üzere ihlâs; nurun alâ nurdur, yahud îmanı üzere ameli nurun alâ nurdur veyahud mü'minin îmanı ve Kur'an'ın ahkâmı; nurun alâ nurdur.][28]

 

Vacip Tealâ yer yüzünde mescidlerde isminin zikir ve zat-ı ulûhiyeti teşbih olunduğunu beyan ettikten sonra teşbih edenlerin kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yer yüzünde bir takım erkekler Allah'ı nckayıstan tenzih ederler ki o erkekleri, Allah'ı zikretmekten, namazı ikame ve ze-kâtı vermekten, ticaret, bey'ü şira gibi muamele-i dünyeviyeden j hiç birisi meşgul etmez. Halbuki o erkekler öyle bir günden korkarlar ki o günde kalpler muztarip olur ve gözler görmediğini görür, hayrette kalır.]

Yani; yer yüzünde Allah'a teşbih eden kâmil erkeklerdir ve i tarik-ı İlâhiye sülük için eteklerini sıvamışlar, ihlâs üzere Rabla-3 rını tenzihe devam ederler, şanları gayet âlî ve tazime şayandır-| lar. Zira; O şan-ı âlî sahibi olan recülleri Allahü Tealâ'yı zikret-l mekten ve canib-i İlâhiye teveccühle dergâh-ı ulûhiyete iltica ey4] lemekten, selâvat-ı mefruza şeraitine riayetle evkatında eda etmek-İ ten ve zekât-ı mefruzalarmı vermekten, onları ticaret ve alış verigj gibi dünyaya ait muameleler asla menetmez. Zira; Onlar Allah'ım emrine imtisali her şey üzerine takdim ve her umurdan ehemmi-Ş yetîi addederler. Çünkü onlar çok büyük gün olan kıyamet gününü den korkarlar ki, o günde kalbler muztarib olur ve hayrette kalır^, gözlerin içi dışına çıkar, beyazlığı sarı ve göklüğe tebeddül eder| kalbler bilmediğini bilir, gözler görmediğini görür.    Zira; kalbiiî şekki yakîne ve gözün perdesi açıklığa inkılâp eder.        

Zikirle meşgul olan ricalin şanlarına taazim için rical lâfzı bu âyette tazime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Fahri Râzi'nin beyanına nazaran kadınların cuma ve cemaat için hazır olmaları vacip olmadığına işaret zımnında mescidde zikredenlerin erkekler olduğu tasrih olunmuştur, İnsanı ibadetten men'eden şey ekseri­yetle ticaret ve alış veriş olduğuna işaret için ticaretin ibadetlerinden menetmediğini sarahaten beyan buyurmuştur. «Ticaret, alış veriş ve sair dünya işleri namazı kılmaya mani olmaz» demek «vaktinden te'hire sebeb olmaz» demektir. Çünkü;, vaktinden te'-hirle ikame olunan salata, ikame denilmez. Binaenaleyhi kame-i saIâtla murad; vaktinde eda olunandır.

Zikir ve teşbihle meşgul olan erkeklerin amelleri yalnız iba-datı zahireye münhasır değildir, belki onlar kalbleriyle Allah'ın azabından korkarlar. Çünkü; bilirler ki ne kadar dikkat etseler şan-ı ulûhiyete lâyık ibadet edebilmek beşer için mümkün değil­dir. Binaenaleyh; yevm-i kıyametin ahvalinden endişe üzere bulu­nurlar. Bu azaptan korku ve telâşları her zaman mevcud olduğuna işaret için her zaman bulunmasına delâlet eden muzari' siğasiyle varid olmuştur.

Yevm-i kıyamette kalbIerin ve gözlerin tekallüpleri yle murad; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalb-lerin ve gözlerin muztarip olmasıdır veyahud dünyada olan ahval­lerinin tebeddülüdür. Zira; kalb bilmediğini bilir ve göz de gör­mediğini görür. Yahud kalb necat ümid ederken helakten kork­maya münkalip olur, gözlerde defter-i a'malinin hangi taraftan ge­leceğini'bilmediğinden gâh sağ ve gâh sol tarafa döner ki, defte­rinin nereden geleceğini görsün. Veyahud kalbler o günde görü­lecek hevil ve şedaidin ıztırabından yerinden oynar gırtlağa gelir ve gözler göklüğe inkılâb eder.[29]

 

Vacip Tealâ ibadetle meşgul olan kimseleri sena ettikten son ra o ricalin ibadetten gaye-i emellerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikir ve ibadetle meşgul olan erkeklerin o ibadetlerle meş­gul olmaktan maksadları; Allahü Tealâ'm n onları amellerinin en alâsıyle cezalandırması ve fazl u kereminden onlara amellerinden daha ziyade sevap vermesi içindir. Allahü Tealâ dilediği kulunu hesapsız merzuk eder.]

Yani ef'al-i ibad garazsız olmaz, elbette bir garaza müptenidir. Binaenaleyh; şu ricalin-zikir ve fikirle farz ve nafile namazı kıl­maktan ve zekâtı eda etmekten garazları; Allahü Tealâ'nın amel­lerinin gayet güzelini ve daha kendi fazl u kereminden istihkakla­rının fevkinde ziyade sevap vermesi içindir. Çünkü; Allahü Tealâ dilediği kulunu hesapsız ve ivazsız merzuk eder. Zira; Allah'ın kud­reti kâmil ve ihsanı geniştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran amellerinin ah-seniyle cezadan murad; taâHannın küllisiyle ceza ve günahların­dan mağfiret olunmasıdır. Yahud amellerinden daha güzel bir ceza ki birden ona3 ondan yedi yüze kadar sevap verilmesidir. Fazlu kereminden ziyadeyle murad; istihkaklarının fevkinde verilecek atâyâ-yı. İlâhiyedir,

Dilediği kulunu hesapsız merzuk edeceğini beyan fazl u ke­reminden ziyade vereceğini ve bunu vermeye kudreti taammesi olduğunu ve ihsanının geniş olup hazinesine asla noksan gelmedi­ğini tahkik ve takrirdir.[30]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin dünya ve âhirette halini beyandan sonra kâfirlerin hâlini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kâfirler ki onların amelleri düz ova ve sahralarda su gibi görülen seraba benzer. Susuz olan kimse onu su zanneder. Hatta o serabın göründüğü yere kadar gelir fakat orada bir şey bulamaz. İşte kâfirler âhirette amelleri var gibi geldiklerinde hiç bir şey bulamayıp me'yus olunca orada hazır olan Allah'ın kudretini ye emr ü iradesini bulurlar. Derhal Allahü Tealâ onun hesabini gö­rür. Zira; Allahü Tealâ'nın hesabı gayet seridir.]

Yani; kâfirler küfürleri hallerinde kendi itikadlarınca amel­den hâlî olmazlar. Binaenaleyh; O amellerinden sevap da ümid ederler velâkin ibadete esas olan îman olmadığından amelleri sıcak havada düz ovalar ve sahralarda seyr ü sefer ederken susamış olan kimselerin görüp su zannettikleri seraba benzer ki uzaktan gören onu akar bir su veya göl zanneder. Susuzluktan kemâl-i hararet kendini istiab eden kimse o serabı su zanniyle gördüğü yere kadar gelir, lâkin serabı gördüğü yerde suya benzeyen bir şey bulamadığı, gibi kâfir de amelinin sevabı var zanniyle^ıyamette gelip ameli­nin yok olduğunu görmekle beraber orada Allah'ın azabını bulur. Derhal Allahü Tealâ küfrünün cezasını verir ki ziyade ve noksan olmaz. Zira; Allahü Tealâ'mn hesabı seridir. Bir kimsenin hesabı diğer kimsenin hesabına mani olmaz. Derhal herkesin hesabı gö­rülür ve herkes ameline göre cezasını bulur, asla noksan olmaz.

Serap; Havanın hararetinden hasıl olma uzaktan su gibi görünen bir hayalden ibarettir. Vacip Tealâ mü'minin halini beyan için bîr darb-ı mesel irad edip mü'minin amelini nur'a teşbihle dünyada nur içinde ve âhirette nura benzeyen îmanı ve ameli sa­yesinde ebedi nimet-i İlâhiyeye nail olacağını beyanla mü'minin fevzü felah bulacağını izah ettikten sonra kâfirin halini de bu mi-sal-i acible izah buyurmuştur. Çünkü; kâfir kendi dini ve itikadı üzere işlediği amelini var zanniyle arsa-i mahşere gelip de sevap zannettiği şeyin ayni azab olduğunu görünce hasreti ziyade olmak- tan sanki susamış kimsenin serabı su zanniyle gelip suyu bulama­dığı zaman harareti, gamı ve kederi tezayüd eden kimse gibi ola­cağını beyan buyurmuştur.[31]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini ikinci bir misâlle dahî beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yahud ehl-i küfrün amelleri derin denizde olan karanlıklar gibidir.]

[O denizi büyük dalgalar örter.] Ki;

[O dalganın üzerinde başka bir dalga vardır.] Zira; deniz tına yaptığında dalga dalga üzerine teraküm ettiğinden deniz mamen dalgalarla örtülür.

[O ikinci dalganın   üzerinde yıldızları ve ziyalarım   Örtmüş kalın bulutlar vardır.]

[İşte şu üç karanlıktır ki o karanlıklardan bazıları diğer bazı­larının fevkindedir.]

[Zulûmat o derece şiddetli olur ki denizde bulunan bir insan o karanlıkta elini gözünün karşısına çıkardığında kendine en yakın olan elini bile görmeğe yakın olamaz. Şu halde görmeğe yaklaşa-mayınca elini görmek hiç mümkün olamaz.]

[Kendi için Allah'ın nur halketmediği kimscliçin nur olmaz.]

Binaenaleyh; Denizde olan gerek birbiri üzerine dalgalar ve gerek dalga üzerinde bulutun karanlıklarından bir fayda görülmeyip bir takım ıztırap ve endişeyi mucib olduğu ve kâfir de amelinden fay­da görmediği gibi bir çok zararım da görecektir. Hatta amelinin esasını teşkil eden küfrün ebeden Cehennemde kalmasına sebeb olacağı kafidir.    .

Yani; kâfirlerin amelleri karanlık gecede muztarip ve muztar olan kimselerin amelleri gibidir ki, onlar gecenin karanlığında de­rin bir deryada bulunurlar. O denizi kemâl-i şiddetle dalga üzeri­ne dalga örter. Bütün deniz dalgadan ibaret olduğundan dalgayla deniz örtülerek asla görülmez bir hale. gelmiştir. O dalgalar daha şiddetli ve daha kuvvetli gelip birbirine çarpar ve o dalgaların üzerini karanlık ve ağır bulutlar ihate etmiş ki o bulutlar da tera­küm etmiş bazısı bazısının üzerinde bulunur. Hatta bir dereceye gelir ki gözünün hizasına elini çıkardığında elini göremez ve gör­meye yakın bile olamaz. İşte' kâfirlerin amelleri, küfür ve tuğyan­ları, zulnı ü udvanları; derya-yı gaflette birbiri üzerine gelen dal­galar gibi Allah'a cehalet ve âyât-ı İlâhiyeyi mütalâadan gözlerini men'ettikleri için cehaletleri, kesif bulutlar gibi daimi üzerlerin­de karar eder durur asla ziya yoktur. Binaenaleyh; bunlar amelle­rinden asla fayda görmezler. Çünkü; Allahü Tealâ'nın nur verme­diği kimsenin asla nuru olmaz. Kâfirler cahalet ve gaflete münhe-mik ve musir olduklarından vahdaniyete delâlet eden alâmat-ı İlâ­hiyeyi görmedikleri için nur-u imana ihtida edemediklerinden Al­lahü Tealâ onları hidayette kılmadı. Allah'ın hidayette kılmadığı kimse için asla hidayet olmaz.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile şu âyetteki teşbihin hulâsası; denizde üç karanlık vardır ki denizin karanlığı, dalganın karanlığı ve bulutun karanlığıdır. Kezalik kâfirde de üç zulmet vardır ki kalbinde itikadının zulmeti, lisanında sözünün zulmeti ve amelinin zulmetidir. Şu halde kâfirin hali şu beyan olunan denizin hali gibi demektir. Yahud kalbi; denize benzer. Menfaata istidadı var velâkin kalbinde olan cehalet, şek ve hayret denizin dalgala­rına benzer ki dalganın denizi nizamından çıkarmasiyle menfaat-tan menettiği gibi kalbinde olan cehalet kalbini setirle menfaat-i imandan meneder. Su-u ihtiyar neticesi kalbinin üzerine vurulan mühür denizin üzerinde olan karanlık bulutlara benzer. Binaena-\l leyh; Denizin üzerinde zulûmat teraküm ettiği gibi kâfirin üzerin­de de dalâletler teraküm eder.

Bu âyette kâfirlerin amellerinin menfaatmdan hâlî olması se­raba ve nur-u haktan ârî olduğu cihetle zulümata benzediğini be­yan için zulûmat lâfziyle serap üzerine atfolunmuştur.[32]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin kalblerinde olan nuru ve kâfirlerin kalblerinde olan zulûmatı temsil tarikiyle beyan ettikten sonra tevhide delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen görüp bilmedin mi? Allahü Tealâ'ya göklerde ve yerlerde olan ruh sahipleriyle kanatlarım açar ve döşer olduk­ları halde kuşlar teşbih ve cemi' nekaisten ve afattan tenzih eder­ler.]

[Ve teşbih eden ve namaz kılan kullarından her birinin na­mazlarını ve teşbihlerini Allahü Tealâ bilir veyahud onlardan her biri kendi namazını, duasını ve teşbihini bilir.]

[Zira; Allahü Tealâ onların işledikleri işlerini ve amellerini bilir.]

[Çünkü; semavat ve arzın mülkü ve onlarda bulunan mahlû-katın cümlesinin mülkü Allah'ındır ve Allah'tan gayri onların ha­kiki sahipleri yoktur.] Binaenaleyh; her cümlesini ilmi ihata etmiş ilminden bir zerresi ve bir ferdi hariç değildir.

[Halbuki cümlesinin mercii ve varacak mahalli Allah'ın hu-zur-u mânevisidir.] Binaenaleyh; Allah'ın gayri mercî yoktur. Çünkü; yerin, göklerin, dünya ve âhiretin mâliki, sahibi ve ilmi cümlesini muhit olunca cümlenin mercii ezelî ve ebedidir.

Yani; kâfirler alâmâtla istidlâldan mahrumlardır. Habibim! Sen görmedin ve bilmedin mi? Gördün ve bildin ki göklerde ve yerde olan cümle mahlûkat, yerle gök arasında havada uçan kuş­lar kanadlarını döşedikleri halde Allahü Tealâ'yı nekaisten ve im-kân-ı hudus gibi şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeylerden tenzihle teşbih ve takdis ederler, onlardan her biri dualarını ve teşbihlerini bilirler. Allahü Tealâ da onların işledikleri ef alin cümlesini bilir.

Ğeyzâvî'nin beyanına nazaran kuşlar havada bulunup ekseri­ya yerde ve gökte bulunmadıkları için Cenab-ı Hak bu âyette hay­vanat içinde kuşları ayrıca zikir buyurduğu gibi kuşların rikkat-i kalbi celbedecek hallerini de beyan buyurdu. Zira; kuşların kanad­larını döşeyerek teşbihleri ve o halde Rablarına ilticaları tezellülün nihayesi olduğundan nazar-ı ibretle bakan kimsenin ağlamamak elinde değildir. Amma nazar-ı ibretten uzak olanların hatırlarına hiç bir şey gelmez.

Bu ve bunun emsali âyetlerde ins ü cin ve meleklerin gayri mahlûkatm teşbihlerinde müfessirinin ve ulema-yi ehl-i dinin ih­tilâfları vardır. Tesbihle murad; mükellef olmayan mahlû-katın, Vacip Tealâ'nın nekaisten münezzeh olmasına delâlet midir? Çünkü; her birinde saniin kudretine ve nekaisten münezzeh oldu­ğuna binlerce deliller vardır, yoksa Vacip Tealâ bunların her bi­rine nutuk verir ve teşbihi ilham eder de nutukla mı teşbih eder­ler? Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile bunların her biri­ne Vacip Tealâ acayib ve garaibi, hiyel ü desaisi ve gûnâ gûn sanatları ilham buyurduğu görüldüğü gibi teşbihi dahi ilham ve nu­tuk suretiyle teşbih etmeleri -kudret-i İlâhiyeye nazaran uzak de­ğildir.

Bazıları bu âyette seIdtla murad; Benî Âdem'in selâtı ve tesbihle murad; Sair mahlûkatın teşbihidir demişlerse de seIâtla murad; dua olup duayı teşbih gibi Vacip Tealâ'nıri cümle mahlûka ilham etmesi de ihtimâlden uzak değildir.

Hulâsa; yerde ve gökte olan cümle mahlûkat ve havada uçan kuşlar kanadlarını döşer oldukları halde Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih ettikleri, her bir mahlûkun kendi duasını ve teşbihini bil­dikleri, Allahü Tealâ'nın bunlardan her birinin işlediklerini bildi­ği, yerin ve göğün mülkü Allah'ın olduğu ve herkesin merciinin ancak huzur-u Bari olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine ikinci bir delili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sen görmedin mi? Ya Ekrem-er Rusüi; Allahü Tealâ bulut ları sevkettikten sonra bulutların beynini cemeder sonra o bulut­ları birbiri üzerinde müterakim kılar. Binaenaleyh; sen rahm«t ta nelerini bulutların arasından çıkar görürsün ve Allahü Teala se mada mevcud dağlardan dolu inzal eder de o doluyu istediği ku luna isabet ettirir ve istediği kulundan sarfeder ve buluttan hası: olan şimşek ziyası gözlerin ziyasını gidermeğe yakın olur.]

Yani; Sen habibim görmedin ve bilmedin mi? Hem gördü] hem de bildin ki, Allahü Tealâ yer yüzünden gök yüzüne çıkan bu­harın eczalarından hasıl olan bulutları araziden ve beldelerden dilediği arza ve beldeye sevkettikten sonra o bulutların parçalarının aralarını birbirine rabteder gök yüzü yekpare bir bulut olur. Son­ra o bulutlar dağlar gibi birbiri üzerine yığılır birikir. Yağmur yağacak bir hale gelince sen görürsün ki yağmur taneleri o bulu­tun arasından çıkar ve Allahü Tealâ semada mevcud doludan te­raküm etmiş dağlar mesabesinde bulutlardan dolu yağdırır. Dile­diği kulunun ekinlerine, bağlarına ve bahçelerine isabetle ihlâk eder. Dilediği kulunun bağı ve bahçelerini ondan muhafaza ile baş­ka mahallere sevkeder. O buluttan hasıl olan şimşek ziyası, şid­detinden hemen gözlerin ziyasını gidermeğe yakın olur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile birinci ihtida içindir. Zira; ibtidaen inzal sema cihetindendir. İkinci ba'z manasınadır. Zira; Nazil olan, o dağlara benziyen bulutların bazısmdandir. Üçüncü cins içindir. Zira o dağlar dolu cinsin-dendir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Allahü Tealâ dolu cinsin­den olan dağların yani bulutların bazısını semadan inzal eder] de­mektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların her biri Allah'ın vücudu­na, vahdaniyetine ve kudret-i kâmüesine delâlet eder. Çünkü; yer­den havaya çıkan buharı bulut yapmak, o bulutun parçalarını top­lamak, onların- arasından inci taneleri gibi yağmur inzal etmek, bazı kere yağmur yerine dolu yağdırmak, o dolu ile bazı kimse­lerin hasılatını harap ve bazılarını o afetten muhafaza etmek ve o rutubet içinden yıldırım denilen bir ateş ve şiddet-i zulmette göz­lerin ziyasını izâle etmeye yakın bir ziya halketmek faili muhta­rın fiiline delildir. Binaenaleyh; cümlesi halikın vücuduna birer ,burhan-ı kaatı'dır, tabiat vasıtasiyle değildir. Eğer tabiat vasıta-siyle olsa tabiatın muktazası yağmursa daima yağmur olur, dolu olmaz. Dolu ise daima dolu olur, yağmur olmaz. Çünkü; Tabiatın muktazası birdir, ayrı ayrı olmaz. Kezalik bulutun muktazası yağ-dırmaksa daima yağdırır ve eğer yağdırmamaksa daima yağdır­maz. Her yerde yağdırır veya her yerde yağdırmaz. Bazı yerde yağ­dırıp bazı yerde yağdırmamak fail-i muhtarın ihtiyariyledir. Ke­zalik bulutta bazı kere şimşek olup bazı kere olmaması fail-i muh­tarın halketmesiyledir. Maahaza buluttan yağmur yağıp dururken bir de yıldırım denilen bir ateşin zuhuru Halik Tealâ'nın vücudu­na pek büyük delildir. Çünkü; su ile ateş yekdiğerine zıd olduğu halde her ikisinin madde-i vahide olan buluttan tevellüd etmesi kudret-i kâmile eseridir. Tabiatla,husule gelmez. Yer yüzünde sırf taştan dağlar halkettiği gibi gök yüzünde de sırf buzdan ve dolu­dan dağlar halketmesinde kudretullaha bir mani olmadığından âyette cibâli te'vile hacet yoktur.[34]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine üçüncü delili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye kalbeder. İşte şu geceyi gündüze kalbetmekte idrak sahiblerine ibret-i azime vardır.]

Yani; Allahü Tealâ fail-i hakiki ve kaadir-i muhtardır. Zira; Allahü Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye kalbeder; Binaen­aleyh; Vakt-i muayyeninde biri gider arkasından diğeri gelir. Zul­met ziyaya ve ziya zulmete tebeddül eder. Alemde her ikisi de hükmünü icra ettiği gibi gündüzün hali sıcak gecenin hali soğuk­tur., İşte şu ahvalin cümlesinde ilm ü irfan, akl ü iz'an sahipleri için fail-i muhtarm vücuduna delâlet-i vazıha vardır. Çünkü; Ta­biat icabı olsa tabiatın muktezası zulmetse daima zulmet ve ziya ise daima ziya olmasını icab edeceğinden âlem-i vahidde böyle iki zıddın birbirini takip-edip durmasında elbette kaadir-i muhtarın kudretiyle olduğuna bunlardan herbiri birer burhan-ı kaatı'dır.

Hülâsa; gecenin gündüze ve gündüzün geceye kalbinde basiret, fikir ve irfan sahipleri için ibret olduğunu ve bu acayipten ibret almıyanlarm basiretten hali behayim menzilesinde oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[35]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden dördüncü­sünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ her hayvanı sudan halketti o hayvandan bazı­ları karnı üzere bazıları iki ayakları üzere ve bazıları dört ayakları üzere yürür. Zira; Allahü Tealâ dilediği şeyi dilediği vechüzere halkeder. Çünkü; Allah'ın her şeye kudreti muhakkaktır.]

Yani; Allahü Tealâ her hayvanı kendine mahsus olan nutfeden halketti. Binaenaleyh; O hayvanattan bazıları yılan ve solucan gibi karnı üzerinde, bazıları insanlar ve kuşlar gibi iki ayakları üze­rinde ve bazıları da behayim gibi dört ayakları üzerinde yürürler. Zira; Allahü Tealâ dilediği mahlûku istediği veçhile eczadan mü-rekkeb olsun, basit olsun her bîrinin azalan, suretleri, heyetleri, hareketleri, küvâları ve tabiatları birbirine benzemez bir halde icad eder. Çünkü; her şeyi ve her türlüsünü halka kaadir ve kud­retine bir hail yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran hayvanat la murad; yer yüzünde bizim görebildiğimiz hayvanlar olduğu için melekle­rin nurdan ve cinnin ateşten halkolunmasiyle bu âyete sual varid olmaz. Onları biz görmediğimiz için âyette dâhil değillerdir. Çün­kü; dâbb e ile murad; bizim gördüklerimizdir. Yahud her hay­vanın esası sudur. Her ne kadar bazı hayvanat nutfenin gayrı bir maddeden halk olunursa da her şey su ile meydana geldiğinden o maddenin aslı da sudur. Şu halde cümle hayvanat esas itibariyle sudan halkolunduğundan bu âyet; cümle ziruha şamildir.

Dâbbe lâfzı; hayvanattan akil sahibi olan ve olmayanlara şa­mil olduğundan akıl sahiplerini aklı olmayanlar üzerine tağlip için de ukalaya mahsus zamir varid olmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile karriı üzere yürümekte kudretullaha delâlet eden ziyade olduğundan karnı .üzerine yürüyenlerin zikri âyette takdim olunmuştur. Gerçi hayvanat .içinde örümcek ve akrep gibi dörtten çok ayakları olanlar varsa dâ dört ayaktan ziyadede her halde dört ayakla yürümek dahil olduğundan dört adedini zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; kırk ayakla yürürse dört ayak kırk içinde mevcud olduğundan yine dört ayak üzerinde yürüdü demek yalan olmaz. Yakud her ne kadar hayvanatın ayağı çok olsa da yürüdüğünde itimadı dört ayağına olup diğerleri o dörde tabi olduğundan dördü zikirle iktifa olmuştur.

Bu âyette beyan olunduğu veçhile bir nutfeden envâı hayva­nat halkolunduğu halde hiç birisi diğerine benzemediği gibi heyet­leri, şekilleri, yürüyüşleri, tabiatları, tarz-ı maişetleri, kuvvet ve kudretleri ve her birinin diğerine karşı müdafaası başka başkadır. Şu halde bunların cümlesi bir asıldan oldukları halde muhtelif su­rette yaratılmaları fail-i muhtarın ihtiyarı ve kaadir-i mutlakm kudretiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat muktezâsi olsa hepsi bir suret ve bir tabiat üzerine olması lâzım gelirdi. Zira; su­yun tabiatı ne icab ederse o icabından tehalüf edemezdi. Lâkin te-favüt etmiştir. Şu. halde faili muhtarın ihtiyariyledir, tabiatın te'-siri yoktur.

Hulâsa; her hayvanın aslı sudan halk olunduğu ve hayvanat­tan bazılarının karnı üzerine, bazılarının iki ve bazılarının dört ayak üzerine yürümeleri kudretullaha delil ve Allahü Tealâ'mn her şeyi halka kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delilleri beyan ettikten sonra helâl ve haramı hidayet ve dalâleti beyan eden âyetler inzal eylediğini ve dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kıldığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulühiyetime kasem ederim ki muhakkak Biz Âz i m üşşan ahkam-ı dini, hill ü hürmeti, hidayet ve dalâleti beyan eden âyetler inzal ettik. Allahü Tealâ dilediği kulunu din-i İslama hi­dayette kılar.]

Yani; halkı irşad için envai delâili beyan edici âyetler inzal ettik. Zira; Allahü Tealâ tarik-ı hakka delâlet eden delillerle istid­lal ve o delâile nazarı tevfik etmekle istediği kulunu Cennetine îsal eden doğru yola hidayette kılar ve kul da iradesini sarfla ta-rik-ı müstakime, dahil olup niam-ı ebediyeye ve saadet-i sermedi-yeye nail olur. Şu halde kul için vazife; delilleri tetkik edip ma-anisini mülâhazayla matluba vasıl olmasının esbabına tevessül et­mektir.

Hulâsa; Allahü Tealâ helâli ve haramı beyan eden âyetlerini inzalle kullarının vazife-i diniyelerini beyan ettiği ve kullarının iradelerini sarfetmeleri üzerine Allah'ın dilediği kullarını tarik-ı müstakime hidayette kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ âyetlerini inzal ettiğini beyandan sonra nasm üç kısma munkasem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın hidayette kıldığı kimseler «biz Allah'a ve Kesulüne îman ettik» derler ve onlardan bir fırka «biz iman ettik» dedikten sonra itaattan iraz ederler. îman ettik dedikten sonra itaattan ira2 edenler mü'min değillerdir.]

Yani; münafıklar âyetlerimizi nazar-ı itibara almayıp maani-sini teemmül etmediklerinden canlarından ve mallarından kork­tukları için yalnız lisanlarıyla «biz AllaH'a ve Resulüne îman ve itaat ettik» dedikten sonra fiiliyata gelince onlardan bir fırka Al­lah'ın ve Resulünün hükmünden iraz ederler. Zira; bunlar mü'min olmadılar. Çünkü; her ne kadar lisanla ikrar etmişlerse de kalp­lerinde îman yoktur, halbuki îmannf .yeri; kalptir, lisan onun ter­cümanıdır.

Bu âyette îmanları olmadığına delil; hükm-ü İlâhiden iraz et­meleridir. Gerçi iraz eden münafıklardan bir fırka ise de o fırka­nın irazına cümlesi razı oldukları için îman cümlesinden nefyolun-duğundan hepsinin mü'min olmamasiyle hükmolunmuştur. Çünkü; münafıkların cümlesi bir itikadda olduklarından Vacip Tealâ mec'~ muundan îmanı nefyetmiştir. Bu âyet; îmanın mahalli, kalb oldu­ğuna delâlet eder. Eğer îman lisanda olsa bunlar lisanlariyle îman ettikleri için îmanları nefyolunmazdı, iman; kalble tasdik ve lisanla ikrardan mürekkeb olduğuna nazaran gerçi lisanlariyle ik­rarları varsa da kalble tasdik olmadığından yalnız lisana itibar olunmamıştır.

[Beyinlerinde hükmetmek için Allah'a ve Resulüne davet olunduklarında ansızın onlardan bir fırka icabet etmekten iraz ederler.]

Yani; yalnız lisanlariyle îman edip kalblerinde îman olmayan münafıklar bir hâdisede Allah'ın ve Resulünün hükmüne davet olunduklarında defaten görülür ki onlardan bir fırka hükm-ü Re-sulullah'tan iraz ederler. Halbuki; davet beyinlerinde olan niza'ı Resulullah'm hükümle kat'etmesi içindir.

Medarik veBeyzâvî'nin beyanlarına nazaran âyet-i celile; Mü­nafıklardan (Beşer) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Beşer) in bir yahudi ile arazi dadalarında yahudi muhakeme için «Resulul-lah'a gidelim» der. Beşer «Ben Resuluîlah'a gitmem. O bana buğze-der. (Kâb b. Eşref) e gidelim» demesi üzerine bu âyetin nazil ol­duğu mervidirv Yahud (Muğiyre b. Vâil) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Hz. Ali ile Muğiyre'nin beyinlerinde müşterek bir tarlayı taksimden sonra Hz. Ali hissesini birrıza Muğiyre'ye satar. Mu­ğiyre tarlayı kabzedince «sen tarlanın su çıkmıyan çoraklı tarafını satın aldın» der. Muğiyre tarladan dönmek ister. Hz. Ali kabız vuku bulduğundan dönmeye hakkı olmadığını iddia eder ve hu-zur-u Resulullah'ta muhakanSeye davet edince Muğiyre «Ben Re-sulullah'a gitmem. Zira; bana Resulullah zulmeder» demesi üzeri­ne bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Bu âyet evvelki âyette beyan olunan haktan irazı tafsil ve onu izah etmiştir. Haktan imtina ettiklerini beyan için iraz lâfziyle münafıklar zemmolunmuşlardır. İrazlarmın devamına işaret için devama delâlet eden cümle-i ismiye varid olmuştur.[38]

 

Vacip Teâlâ münafıkların sıfat-ı zemimelerinden ikinciyi be­yan etmek için buyuruyor.

[Ve eğer o münafıklar hak kendilerinin olduğunu bilir ve hü­küm lehlerine olacağını ve aleyhlerine olmıyacağını anlarlarsa ke-mâl-i itaat ve inkıyatla itimat ederek huzur-u risalete sür'atle ge­lirler.]

[Münafıkların kalplerinde küfür ve nifak ve zulme meylet­mek gibi hastalık mı var ki onlar muhakeme için huzur-u risalete gelmek istemezler? Veyahud habibim! Senin ismet ve istikame­tinden şekkettiler de onun için mi itimad edemiyorlar? Veyahud onlar Allah'ın ve Resulünün kendilerine zulmedeceklerinden mi korkuyorlar ve bundan dolayı mı huzuruna gelmek istemezler?]

[Belki şu kalblerinde hastalık olan münafıklar ancak zalim­lerdir. Zira; zulüm onlardan gayre tecavüz etmez.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette lâfzı bundan ev­vel beyan olunan üç şıktan ikisini red içindir. Şöyle ki; onların kalbinde hastalık mı var? Veyahud senin adaletinden mi şek' edi­yorlar? Veyahud Allah'ın ve Resulünün zulmedeceğinden mi kor­kuyorlar? Belki onlar Resulullah'ın adaletinden şekketmezler. Zi­ra; her zaman adaletini görürler, Allah'ın ve Resulünün zulmede­ceğinden de korkmazlar. Zira; onların adaletini de bilirler. Şu hal­de kalblerinde hastalık vardır. Çünkü;, onlar ancak zalimlerdir. İşte o kalblerinde olan hastalık sebebiyle huzur-u risaletine gelmezler. Ve kendileri zâlim oldukları cihetle haksızlıklarına yol arar ve ter­vicine hile düşünürler» demektir.

Yani; eğer onların hak ellerinde olursa kemâl-i itaat ve inkı­yatla ve kendi lehlerine hükmedeceğine itimad ederek alelacele huzur-u Resulullah'a gelirler. Çünkü; emelleri emval-i dünyaya münhasır olduğundan hemen acele gelmekle matluplarına nail ol­mak isterler. Onların kalblerinde nifak hastalığı ve küfür mü var? Yoksa evvelden îman ettiler de şimdi Allah'ın ve Resulünün ada­letinden şek' mi ettiler? Yahud onlar Aliahü Tealâ'nın ve Resulü­nün kendilerine zulmetmesinden mi korkarlar? Haşa Aliahü Tealâ ve Resulü adaletten ayrılmazlar, hakla hükmederler. Onların hü­kümlerinde asla zulmolmaz, belki şu evsaf-ı zemimeyle mevsuf olanlar ancak zâlimlerdir. Zulüm onların emsalinden başkasına tecavüz etmez.

Bu âyette Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesi lâ­fızda istifham ise de manâda haberdir. Zira; Aliahü Tealâ hakikati hali bildiği için Aliahü Tealâ'dan istifham-ı hakiki caiz olmaz. Çünkü sual; bilmiyen kimsenin şanıdır. Aliahü Tealâ her şeyi bil­diği için suale ihtiyacı yoktur.

Bu âyet-i celilede beyan olunan kalblerindeki maraz, şek ve Resulullah'ın onlara zulmetmesinden korkuları, hepsi bir manâya delâlet eder gibi görülürse de hakikatta her üçü de ayrı ayrı manâ ifade eder. Çünkü kalpte maraz; nifaklarına işarettir. Sekleri; ima­nın husulünden sonra arız olan şüphelerine işarettir. Haşa Resulul­lah'ın zulmetmesinden korkuları da onların dünya sebebiyle dini terkedecek dereceye baliğ olduklarına işarettir. Binaenaleyh; Vâcip Teaîâ bu üç sıfattan her birerleriyle ayrı ayrı münafıkları zem-metmiştir. Zira kalblerinde marazı beyanla nifaklarını ve şekle-' rini-beyanla; küfürlerini ve Resulullah'ın adaletini, emanetini ve istikametini bildikleri halde ona zulüm isnad etmeleriyle dünyayı din üzerine tercih ettiklerini beyanla fena hallerini âleme ilân bu­yurmuş ve münafıklar da kıyamete kadar mezmum olmuşlardır.

Bu hâl ve sıfatta bulunan insanlar her zaman mezmum olduk­ları gibi hele şu zamanda haşa ahkâm-ı İlâhiyeyi beğenmiyerek bir takım avrupa kanunlarını hükm-ü İlâhi üzerine takdim ve tercih etmek istiyen kimseler asr-ı saadette bulunanlardan daha aşağıdır­lar. Çünkü; ahkâm-ı İlâhiyeden her biri ukul-ü beşere muvafık ve adalete mutabık olduğundan onun haricinde bir kanun aramak ha­makattan başka bir şey değildir. Fakat ahkâm-ı şer'iyeye vukufu olmıyanlara bunu anlatmak imkânsızdır. Çünkü; anlamak iste­mezler.

Bu âyette Vacip Tealâ hükm-ü Resululah'a razı olmayıp onun dışında hüküm isteyenlerin zalim olduklarını beyanla Resulüne zulüm isnad eden kimsenin her zaman zalim olduğunu beyan bu­yurmuştur.[39]

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra mü'minle-rin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlara aralarında vuku bulan münazaa üzerine Allah'ın ve Resulünün hükmüne davet olunduklarında mü'minlerin sözü ancak «biz işittik ve itaat ettik» demektir, bu sözü söylemekte asla taal-lü! ve tereddüt etmezler. Hemen daveti işitince icabet ederler. Çünkü; îmanları hakikidir, yalnız lisanlarında değildir. Kalplerin­de samimiyyet ve sebat vardır. Binaenaleyh asla şüpheleri yoktur. İşte o mü'minler fevz ü felaha dahil olup saadete nail olanlardır.]

Vacip Tealâ bu âyette hükm-ü İlâhiye itaat etmenin felaha se-beb olacağını beyanla hükm-ü Resulullah'a karşı ittihaz olunacak meslek bu olup mü'mine lâyık olan şer'-i şerife (semi'na ve eta'na) denilmek olduğunu iş'ar buyurmuş ve bunun dışında söz söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binanealeyh; kütüb-ü fıkhiyemiz-de beyan olunduğu veçhile hükm-ü şer'iye davet olunan kimsenin hükm-ü şer'iyi inkâr ederek icabetten imtina ederse tekfir oluna­cağını fukaha-yı izam hazaratı beyan buyurmuşlardır. Çünkü; mü'-min îmanıyla şer'a itaat edeceğini taahhüt ve iltizam ettiğinden hükm-ü şer'iye razı olmamak taahhüt ve iltizamından rucu' etmek­tir. Şu halde küfrü iltizam etmiş addolunur. Binaenaleyh; «ben fet­vaya razı olmam» diyen kimsenin küfrüyle hükmolunur.    

[Bir kimse hakka itaatla Allah'a ve Resulüne itaat, inkıyat ve kendisinden sudur eden günahlardan naşi Allah'ın azabından kor­kup endişe eder ve ömründen geri kalan müddette de ma'siyet iş­lemekten çekinir, Allah'tan korkaısa işte şu evsafı cami' olanların büyük sevaba ve indallah yüksek dereceye nail olacaklarından bunlar için selâmet vardır ve cümle korktuklarından kurtulup um­duklarına nail olacak ancak onlardır.] Şu halde insanın azaptan kurtulmasına sebep; Allah'ın ve Resulünün emrine itaat etmek, işlediği kusura karşı Allah'tan korkmak ve haramı irtikâp etme­mekle ittikaya mütevakkıf olduğu bu âyetten müstefad' olan fevaid cümlesindendir.[40]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin senaya şayan hallerini beyandan son ra münafıkların lâyık olmayan ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                  

[Resulullah'ın hükmüne gitmekten imtina ettiklerini inkâr et­mek üzere münafıklar Allah'a şiddetle yemin ettiler ve dediler ki eğer sen onlara muharebeye gitmelerini ve icabında memleket­lerinden ve evlerinden çıkmalarını emredersen onlar elbette çıka­caklar» ve bu sözlerini yeminleriyle takviye ve tekid ettiler.]

[Habibim! Sen onlara «yalan olarak yemin etmeyin» demekle yeminlerinin yalan olduğunu kendilerine söyle.]                         

[Ve sözüne şunu da ilâve et ve de ki, «ey münafıklar! Sizden matlub olan şey herkesçe maruf olan ibadet ve taattır, yoksa nifak üzere bina olunmuş taat-ı münkere değildir.»

(«Zira Allahü Tealâ sizin amelinizi ve esrarınızı bilir. Bina­enaleyh; lisanınızdan çıkan söz kalbinize muvafık olsun ki azaba müstahak olmıyasınız.»]

Yani; münafıklara eğer sen nıurad edersen gazaya çıkacakla­rına dair şiddetle yemin ettiler. Ey Resulü mükerrem! Sen onlara de ki, «yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen yemin değildir, lâyıkiyle ma'ruf olan taattır. Zira; Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir ve niyetinizden haberdardır. Binaenaleyh; her esrarınıza mut­tali olduğundan kalbinize muvafık surette amel etmeniz lâzımdır.»

Münafıklar Resulullah'a «sen neredeysen biz de oradayız. Eğer sen muharebe için çıkarsan biz de çıkarız. Sen ikâmet eder­sen biz de ederiz. Ve eğer cihad emredersen mücahede ederiz. Hat­ta evlerinizden çıkın dersen çıkarız, mallarınız ve haremlerinizden geçin dersen geçeriz» derlerdi. Bununla beraber hükm-ü Resulul­lah'a muhalefet de ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle yeminlerinin ve sözlerinin yalan olduğunu beyan buyurmuştur. Taatı ma’rufla murad; nâs beyninde ma'ruf olan ve muhalefet eseri olmayan taattır.

Hulâsa; münafıkların Resulullah'a itaat edeceklerine dair ver­miş oldukları teminat ve etmiş oldukları yeminlerinde yalancı ol­dukları ve onlardan istenen yemin olmayıp ma'ruf olan taat oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; insanların her şeyleri ciddi ve sözlerinin kalblerine muvafık ol­ması lâzımdır, kalben muvafık olmayarak söylenen söz yalandır; Allahü Tealâ bunun hepsini bilir ve icabına göre  cezasını verir.[41]

 

Vacip Tealâ makbul olanın yemin olmayıp itaat olduğunu be­yandan sonra itaatla emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen münafıklara «Allah'a ve Resulüne siz itaat edin. Zira; sizin vazifeniz kalbiniz ve lisanınız ve sıtk-u niyeti­nizle itaat etmektir.»] demekle itaatla emret.

[Vazifeniz itaat olunca eğer siz itaattan yüz döndürürseniz Resul üzerine ancak mükellef olduğu tebliğ ve emrolunduğu iba­detini eda etmek var ve sizin üzerinize de emrine imtisal ve mü­kellef olduğunuz itaat vardır.]

[Ve eğer siz o Resule itaat ederseniz doğru yolu bulmuş ve hidayetten nasibinizi almış olursunuz.]

[Halbuki    Resul üzerine vacip olmadı illâ açık tebliğ vacip oldu.]

Yani; ey Nebiyyi Muazzam! Sen o münafıklara «feraiz ve sü­nende Allahü Tealâ'ya ve Resulüne itaat edin. Zira; sizin dünya ve âhirette saadet ve selâmetiniz evamir ve nevahide sahib-i şeria­ta itaatmızdadır. İtaat etmezseniz felâhyap olamazsınız» de ve «eğer siz taatla emrolunduktan sonra taattan iraz ederseniz Re-sulullah üzerine tahammül ettiği emr-i risaletin taahhüdü ve sıkle­ti vardır ve sizin üzerinize tahammül etmekle beraber teklif olun­duğunuz itaat ve icabet vardır. Resulullah'ın daveti üzerine icabet etmediğinizde vizr ü vebalı size aittir, meşakkatim siz çekeceksiniz, eğer itaat ederseniz maksadı aksânıza nail olup tarik-ı hakka ih­tida edeceksiniz. Binaenaleyh; itaatiniz her serden halâs olmanıza sebeb olacaktır. Resulullah üzerine emr-i risaletin meşakkati var­dır ve size tebliğ vazifesi ona aittir. Binaenaleyh; tebliğinde ta-raf-ı İlâhiden me'cur olur mes'ul olmaz. Zira; Resulullah için dinin ahkâmını beyan ederek açık tebliğ etmek vaciptir, başka şey lâzım değildir. Şu halde size yoluyla tebliğ ettikten sonra mesuliyet size aittir» de ki, onlar kendi vazifelerini ve Resulullah'ın vazifesini bilsinler, akıbet başlarına geleceği, düşünsünler. Zira; itaattan im-tinalarının zararları kendilerine aittir.

Hulâsa; Allah'a ve Resulüne itaatin vücubu ve itaattan iraz edenlerin günahları kendilerine aid olup Resulullah'a aid olmadığı, eğer Resulullah'a itaat ederlerse hakkaa isabet etmiş olacakları ve Resulullah üzerine tebliğden başka bir vazife olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[42]

 

Vacip Tealâ Resulüne îman ve itaat vacip olduğunu beyandan sonra îmanın bazı menfaatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol kimselere vaadetti ki onlar sizden iman eden ve amel-i salih işliyenlerdir, onlara buyurdu. Zatıma yemin ederim ki onlardan evvel geçen ümmetleri arza halife ve mâlik kıldığı gibi Allahü Tealâ îman eden ve amel-i salih işleyen kullarını elbette yer yüzünde halife kılar ve arzın tasarrufunu onlara verir.]

[Alalhü Tealâ mü'min-i salihlere şunu da vaad etti ve buyur­du ki zatıma yemin ederim ki elbette ehl-i îman için ihtiyar edip razı olduğu dinlerini Allahü Tealâ takrir ve tesbit eder ve cümle edyan üzere âlî5 kılar.]

[Ve Allahü Tealâ ehl-i îmana şunu da vaad etti ve buyurdu ki mü'minler bana ibâdet eder ve hiç bir şeyi bana şerik kılmaz ol­dukları halde zatıma yemin ederim ki, elbette Allahü Tealâ onla­rın korkularından sonra hallerini emniyete tebdil eder. Binaena­leyh; korku ve endişe gider, onun yerine emniyet ve istirahat ge­lir.]

[Ve eğer bir kimse korkunun emniyete tebeddülünden sonra küfran-ı nimet edip şükrünü eda etmezse işte o küfran-i nimet edenler ancak fasık ve tarik-ı İlâhiden çıkmış âsîlerdir.]

Yani; Ey Resul-ü Muazzam! Sen risaletle hamil olduğun ah­kâmı tebliğ et ve ey mü'minler! Siz de Resulünüzün emrine itaat ve davetine icabet edin. Zira; Allahü Tealâ îmanla amel-i şalini nefsinde cem'eden kimseleri elbette yer yüzünde halife kılıp arzın tasarrufunu onlara vereceğini ve onlardan evvel geçen ümmetlere hüküm, hilâfet ve arzda tasarrufa iktidar verdiği gibi bunlara da iktidar vereceğini vaad etti ve vaadini yeminle tekid ve takviye buyurdu, onlar için ihtiyar edip razı olduğu din-i İslâmı arz üzerinde kararlaştıracağını ve yardım etmekle âlî kılacağını da vaad etti. Ehli îmanın hallerini korkudan sonra emniyete, endişeden sonra istirahata ve ıztıraptan sonra itmi'nana tebdil edeceğini de vaad buyurdu. Halbuki onlar bana ihlâs üzere ibadet ederler ve asla hiç bir şeyi bana şerik kılmazlar. İşte şu îman ve ibadetlerine mükâfat olarak Allahü Tealâ onlara kuvvet ve kudret verir, din­lerini âlî kılar. Eğer bir kimse şu nimetler vücut bulduktan sonra küfran ederse işte onlar taat-ı İlâhiyeden çıkmış fasıklardır,

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet usul-ü itikadiyeden Va­cip Tealâ'nm ilmine, kudretine, kelâmına, ibadete müstahak ma'-but olduğuna, vahid-i hakiki olup şerikten münezzeh bulunduğu­na ve Resulullah'm nübüvvet davasının sıtkına delâlet eder. Çün­kü; Allahü Tealâ'nm ilerideki vukuattan haber vermesi ve haberi­nin ayniyle zuhur etmesi; ilminin kemaline; ehl-i îmanı halife kı­lacağını haber verip haber verdiği veçhile halife kılması, kudreti­ne ve vaad-i kelâmla olacağından vaadi, mütekellim olduğuna kul­larının ancak kendine ibadet edip şirketmediklerini haber vermesi; ma'bud-u hakiki olup şerikten münezzeh olduğuna ve âyet gaaip-ten haberi mutazammın olduğu cihetle Resulullah'm davasının sıtkma delâlet eder.

Taberi, Beyzâyî ve Hâzin'm beyanları veçhile bu âyette beyan olunan korkunun zevali ve emniyetin gelmesi Resulullah'm hicre­tinden sonra vâki' olmuştur. Zira; Resulullah Mekke'de ikâmet et­tiği müddet daima ehl-i îman müşriklerden korku ve endişe üzere bulunurlardı. Hicret-i nebeviyeden sonra Medine'de İslâmiyet te-karrur ve ehl-i îman tekessür edince kıtal âyeti nazil oldu. Korku emniyete ve kalblerde olan ıztırap sükûnete tebeddül etti. Bundan evvel ashab-ı Resulullah silâhsız bir tarafa gidemezlerdi. Hatta bir gün ashaptan birisi «acaba bizim üzerimize de bir emniyet ge­lip de silâhsız yattığımızı görecek miyiz?" deyince Resulullah «evet! Allahü Tealâ mü'minlere kuvvet verecek ve sizden bir kim­se bir çok insanlar içinde yanında hiç demir âleti olmadan arkası üstü yatacak ve kalbine korku gelmiyecek» buyurması üzerine bu âyeti inzalle Cenabı Hakkın ehl-i îmanı tebşir ettiği mervidir. Ahî-ren Cenab-ı Hak bu âyette beyan ettiği vaadim tamamen incaz etmiştir. Hatta ehl-i İslâm Kisramn memleketini ve hazinesini ka­milen istilâ ettiler, Kayser'in bir çok memleketlerini aldılar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin eseri Hulefa-yı Raşid'in zamanında zuhur etmiştir. Zira; kemâliyle din-i İslâmı i'zâz ve ehl-i İslâmm korkularının emniyete tebeddülü ve vaad olunan şey­lerin tamamen husulü ve vaad olunan kimselerin her şeraiti cami olması ancak hulefa-yı erbaada içtima etmiştir. Çünkü; Nisâbûrî'-

nin beyanı veçhile lâfzında bulunan ba'z için­dir. Şu halde manâ-yı nazım : Hazır olunanlardan bazınızı Allahü Tealâ halife kılacak ve onların zamanında din-i İslâmı i'lâ ve ız-tıraplarını itminana tebdil edecek] demektir, yoksa îmanla amel-i sâlihi cemedenlerin hepsi halife olacak manâsına değildir. Âyetin nüzulü zamanında mevcut olanlarda hilâfet bu dört zatın taliinde zuhur etmiştir.

Hulâsa; îmanla amel-i sâlihi cemeden milletin hükümete ve arza mâlik olup dinlerinin ilâ olunacağı, onların korkularının em­niyete tebeddül edeceği ve şu nimetlere küfredenlerin fasık olduk­ları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[43]

 

Vacip Tealâ Allah'a ve Resulüne itaatla emirden sonra itaati te'yid eden erkân-ı dinin bazısiyle emretmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Allah'ın ihsanına nail olmak için selât-i mef-ruzamzı vaktinde eda edin. Vaktini fevtle zayi etmeyin, emvali­nizi habasetten ve nefislerinizi masivaya meyletmekten tathir eden zekâtınızı fukaraya verin ki malınıza muhabbetiniz fukaranın hak­kı olan zekâtınızı vermemenize sebeb olmasın. Ve Resulüne tama-miyle itaat edin. Zira Resule itaat; saadetinize sebeptir.]

Yani; salâtı eda, zekâtı ita ve Resule itaatinizi, rahmet-i İlâhiyeyi ümidinize binaen işleyin ki her cümlesinden ayrı ayrı se­vaba nail olasınız.

[Ey Resul-ü Ekrem! Sen kâfirleri yer yüzünde kuvvet ve kud­ret sahipleridir, başkasını aciz kılarlar zannetme. Halbuki onların mahalli ateştir ve varacakları yer Cehennem ne çirkindir.]

Yani; habibim! Sen kâfirlerin servetlerine ve kuvvetlerine na­zar ederek zannetme ki onlar yer yüzünde Allah'ı âciz kılarlar da Allah'ın azabı onlara ulaşmaz. Ve, onlar gazab-ı İlâhiden kurtu­lurlar zannetme. Zira; Allahü Tealâ'yı kimse âciz kılamaz. Allahü Tealâ dilediğinden dilediği zamanda intikam alır. Hiç bir şey kud-ret-i İlâhiyenin tesirine ma'ni olamaz. Şu halde dünyada küfürleri ve zulümleri sebebiyle Allahü Tealâ onları ihlâk eder, âhirette ma­kamları ve meskenleri Cehennem ateşidir. Binaenaleyh; mercileri Cehennem ne kötü yerdir.[44]

 

Vacip Tealâ ilahiyata .müteallik ahkâmını, delâilim ve iraz edenlerin hâllerini beyandan sonra bu sûre'nin evvelinde beyan buyurduğu ahkâma ilâve olarak bazı ahkâmı beyan zımnında buyuruyor.

[Ey mü'minler! Sizin mâlik olduğunuz köleleriniz ve cariye­lerinizden hizmetinizde bulunanlar ve henüz baliğ olmayan sabi­leriniz sizin yanınıza girmek için üç kere istizan etsinler. Bir kere sabah namazından evvel yanınına girmek icab ederse istizan etsinler ve öğle vakti kaylûle ve istirahat için elbisenizi üzerinizden çıkardığınız zaman yanınıza girmek icap ederse istizan ettikleri gibi yatsı namazından sonra dahi istizan etsinler, istizansız yanı­nıza girmesinler. Zira bu üç vakit; sizin avret mahallinizin setri muhtel olduğu vakittir.]                                     

Yani; ey mü'minler; Sizin köleleriniz ve cariyelerinizden! hiz­metinizde bulunanlar ve kendi çocuklarınızdan henüz baliğ olma­yıp haneniz dahilinde ve haricinde bulunanlardan sizin yanınıza girmek için geceyle gündüzün üç vaktinde üç kere istizan etsinler:

Birincisi; Sabah namazından evveldir. Zira;- sabah namazından evvel yatağınızdan kalkmak vakti olduğu cihetle açık bulunmak ihtimâline binaen istizansız girmek menhidir.

İkincisi; Öğleden evvel uyanık zamanınızdaki elbise­nizi uyku ve istirahat için çıkardığınız zaman olduğu cihetle gö­rünmesini arzu etmediğiniz mahallinizin açık olması ihtimâline bi­naen o vakitte yanınıza girmek istiyen izinsiz girmesin.

Üçüncüsü; Yatsı namazından sonra uyku ve halvet za­manınız olduğu için izinsiz girmek menhidir. Şu halde kölelerinize, cariyelerinize ve çocuklarınıza şu beyan olunan adab-ı şer'iyeyr öğretmelisiniz ki adabın hilâfında hareket etmesinler. Zira bu üç vakit; sizin için avret mahallinizin münkeşif olacağı zamandır. Bi­naenaleyh; bu vakitlerde kendinize dikkat edip halvetinizi muha­faza ederek esrarınıza muttali olacak kimseleri yanınıza almama­lısınız.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hitap; erkeklere ise de ka­dınlara da şâmildir. Binaenaleyh; bu âyetin hükmünde kadın er­kek cümlesi müsavidir. Şu halde bu üç vakitte erkek üzerine izin­siz giriş caiz olmadığı gibi kadınların yanına dâ girmek caiz de­ğildir

insanların ekseriya, âdetleri hu üç vakitte elbiselerini çıkarıp istirahat ettikleri için işbu üç vakte vakt-i avret denilmiştir. Zira bu vakitler; setrin muhtel olması galip olduğu zamandır.

İmam-ı Âzam indinde sıbyânm bulûğu ihtilâmladır. İhtilâm olmazsa oğlan on sekiz, kız on yedi yaşında mükellef olurlar. Imam-ı Şafii, Ebû Yusuf ve İmam-t Muhammed'e göre ihtilâm olmazsa on beş yaşlarında mükellef olacakları Fahri Râzi ve Hâzin'in cümle-i beyanatlarındandır. Kütûb-ü fıkhiyemizde beyan olunan da budur.

Ayet-i celilede istizana müteallik olan emre istihbâb için di­yenler varsa da Fahri Râzi'nin beyanına .nazaran istizan emri vücub içindir. Fakat köle ve cariyeden baliğ olanlara istizan vaciptir. İs-tizânsız girerlerse vücubu terkettikleri için günahkâr olurlar. Amma balîğ olmayanlar hakkında emir babaları ve analarınadır, yoksa sıbyana değildir. Zira sıbyan; mükellef olmadıklarından istizanla emir, mükellef olanlara emirdir ki onların sıbyana istizanı talim etmeleri vaciptir. Talim etmezlerse günahkâr olurlar demektir, yoksa çocuklar için izin vacip manâsına değildir. Bu mesele; çocuk­lara namazla emir meselesi gibidir. Çünkü sıbyana namazla emir; emr-i teklifi olmayıp o teklif maslahata binaen babalarına ve ana­larına teklif olup anaların ve babaların sabilere namaz kılmala-riyle emretmeleri vacip olduğu gibi bu âyette beyan olunan isti­zanla emirden müstefad olan vücub analarına ve babalarına aittir. Zira; âyette beyan olunduğu veçhile sıbyanı terbiye etmezlerse mesuliyet onlara aittir.

Bu üç vakitte avret mahallinin setri haleldar olduğunu beyan etmek; istizan vacip olduğunun hikmetini beyan etmektir.

Kazı, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet-i celile; Hazret-i Ömer hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah (Mü-delliç b. Amrul Ensari) yi sabi olduğu halde Hz. Ömer'i çağırmak üzere gönderir. Müdelliç, Hz. Ömer'in hanesine girer uykudan uyandırır fakat Hz. Ömer açık bulunur çocuğun gördüğünü bildiği için «Allahü Tealâ bizim sabilerimizi ve hizmetçilerimizi şu vakit­te istizansız yanımıza girmekten nehyetse bu nehyi arzu ve ona muhabbet ederim» dedi ve çocukla beraber huzur-u Resulullah'a geldi, gördü ki, bu âyet nazil olmuş. Allah'a hamdetti. Resullulah niçin hamdettiğini sual etti. Hz. Ömer'in böyle bir nehyi Cenab-ı Haktan taleb ettiğini haber verdiği (İbni Abbas) hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet; Hz. Ömer'in arzusu üzerine nazil olan âyetlerden birisidir.

Tefsir-i Nisâbûrî'de beyan olunduğu veçhile  âyeti bu âyetle mensuhtur. Zira; âyetinde izinsiz her vakitte girmek menolundu. Bu âyette ise izin üç takta tahsis olundu. . Binaenaleyh; bu âyet nâsihtir» demişlerse de esah olan nâsih değildir. Zira; âyet-i sabıka mükellef olup hanenin haricin­de olanlar hakkındadır ve hükmü bakidir. Bu âyet ise ev içinde aileden olan köleler, cariyeler, hizmetçiler ve çocuklar hakkında­dır. Binaenaleyh; her iki âyetin hükümleri bakîdir. Şu halde evvel­ki âyetin muktezasına nazaran hanenin haricinden gelen ecnebi bir mükellefin her vakit istizan etmesi vaciptir. Hane dahilinde olanlar ikinci âyet muktezası üç vakitte istizan edeceklerdir.[45]

 

Vacip Tealâ üç vakitte istizansız duhûlün menhi olduğunu be­yandan sonra üç vaktin gayride istizansız duhûlün cevazını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü m inler! Şu üç vakitten sonra hizmetçilerinizin bilâ istizan sizin üzerinize girmelerinde ne sizin, ne de onların üzerine günah yoktur. Zira; onların sizin üzerinize ve sizin bazınızın da onlar üzerine tabiat-ı beşeriye icabı tavaf edicidir. Çünkü; kimi­nizin hizmet etmek, kiminizin de hizmet olunmak üzere ihtiyacınız olduğundan her vakitte istizanda külfet vardır. Binaenaleyh; isti­zanın vacip olması üç vakta hasrolundu. Üç vaktin haricinde isti­zansız girip çıkmakta beis yoktur. İşte şu ahkâmı beyan ettiği gibi Allahü Tealâ mesalihinize muvafık ahkâma şamil olan âyetleri size beyan eder. Zira; Allahü Tealâ sizin iyi ve kötü amelinizi bilir ve halinize muvafık hükmeder ve hükmü hikmetten hâli değildir.] girmesi ve çıkması çok olan kimselerdir.

Üç vaktin gayride istizansız girmeye müsaadenin sebebinin; Çok girip çıkmaları olduğunu ifade etmiştir.

Hulâsa; köle ve cariyenin ve baliğ olmadık çocukların sabah namazından evvel, yatsı namazından sonra ve kuşluk vakti yani uyku ve halvet zamanı ev içinde bulunan erkek ve kadınlardan hiç kimsenin yanma habersiz girmeleri caiz olmayıp izin almaya muhtaç oldukları ve bu üç vaktin dışında girip çıkmaya şiddetle ihtiyaç olduğundan izinsiz girip çıkmalarına müsaade-i şer'iyye olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[46]

 

Vacip Tealâ çocukların izin almaya muhtaç olup olmadığı vakti beyandan sonra çocukların baliğ olduğunda riayeti vacip olan ah­kâmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizden çocuklar ihtilâma baliğ olup emârat-ı şehvet kendile­rinde görüldüğünde oğlan kız her kim olursa olsun onlar kendile­rinden evvel baliğ olanların istizan ettikleri gibi istizan etsinler, istizansız girmesinler.] Zira; baliğ oldukları zamandan bil'itibar kendilerinden evvel baliğ olanların hükmüne girdiklerinden evvel baliğ olanların her zaman istizana muhtaç oldukları gibi bunlar da her zaman istizana muhtaçtır. [İşte şu hükm-ü celili beyan et­tiği gibi Allahü Tealâ ahkâmına delâlet eden âyetlerini size beyan eder. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının hallerini bilir ve hikmetine muvafık ahkâmını vazeder.]

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile şu üç vaktin dı­şında izinsiz girmek âdetleri olduğundan çocuklar baliğ olunca o âdetlerini, terkle izin almaya alıştırmak vaciptir. Binaenaleyh; er­keklerin her vakit izin talep ettikleri gibi yeni baliğ olanların da her zaman istizanları lâzımdır. Hatta validesinin bulunduğu odaya girmeye istizan lâzım olduğu İbni Müseyyeb hazretlerinden mer-vidir. Ayetin hükmü anaya, babaya ve cümleye şamildir. Şu hal­de her kimin yanına girmek isterse istizan vaciptir. Nasın bu âye­tin hükmünden gafil olduklarını beyan zımnında İbn-i Abbas haz­retlerinin «nasın üç âyetin hükmüyle ameli külliyyen terkettik-leri ve üç âyetten birisi bu âyettir» buyurduğu mervidir.

Hulâsa; çocuklardan bulûğa erenlerin kendilerinden evvel baliğ olanların hane dahiline girmeye izin istemekle memur ol­dukları gibi onların da me'mur oldukları ve Allahü Tealâ'nm bu gibi ahkâmı kullarına inayet olarak beyan buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[47]

 

Vacip Tealâ çocuklardan baliğ olanların istizana mecbur ol­duklarım beyan ettiği gibi ihtiyarlıktan dolayı şehveti kalmamış kadınların örtülerini Örtünmemelerinin de günâh olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taife-i nisvandan hayız ve hamilden kesilmiş, çok ihtiyarlık­tan şehveti kalmamış ve asla nikâh arzu etmeyenler ziynetlerini izhar etmedikleri halde örtülerini örtünmemekte onlar için günah yoktur fakat onların örtüleriyle iffet taleb edip iffete dikkat etme­leri haklarında hayırlıdır. Allahü Tealâ kullarının sözlerini işitir ve hallerini bilir.]

Yani; kadınlardan erkeğe ve nikâha meyletmeyip şehevat-ı beşeriyeden alâkasını kesmiş olanlar için erkeklere ziynetlerini göstermemek şartiyle çarşaflarını terketmekte günah yoktur. Ma-haza Örtünmeleri onlar için terketmelerinden hayırlıdır. Çünkü; mesture bulunmak her töhmetten ârîdir. Allahü Tealâ ihtiyar ka­dınların erkeklerle konuştukları sözleri işitir ve niyetlerini bilir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran ihtiyar olmakla beraber azasında tenasüp olan ve güzelliği zail olmayıp ricalin iş-tihasına mahal olan kadınlar bu âyetin hükmünden hariçlerdir. Binaenaleyh; bu şekil kadınların her ne kadar ihtiyar olsalar dahi gençler gibi çarşaflarını örtünmeleri lâzımdır. Çünkü; bunlarda er­keklerin meylini celbedecek sebeb mevcud olduğundan onlar hak­kında setir hükmü bakîdir.

Hulâsa; ihtiyar kadınlarda fitneye badi olacak bir sebeb kal­madığına binaen onların çarşafsız gezmelerinde bir beis yoksa da çarşafla gezmeleri töhmetten külliyen beri olduğu cihetle hakla­rında hayır ve ziynetlerini izhar etmemek şart olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[48]

 

Vacip Tealâ ihtiyarlığına binaen nikâh arzusunda olmayan ka dınların ziynetlerini izhar etmiyerek çarşaf bürünmemelerini be­yan ettiği gibi insanların yemek yemek hususunda kimlerin evin­de külfetsiz yemek yiyeceklerini dahî beyan etmek üzere buyuruyor. 

[Âmâ, topal ve hastalar üzerine sizinle beraber yemek yemek­te güçlük yoktur. Nefsiniz üzerine kendi evlerinizden, babalarınız, analarınız, biraderleriniz, hemşireleriniz, amcalarınız, halalarınız, dayılarınız ve teyzelerinizin evlerinden veyahud anahtarlarına ma­lik olduğunuz evlerden veyahud dostunuzun evlerinden hane sahiplerinin izinine hacet messetmeden bilâizin yemek yemekte güç­lük yoktur. Beyninizde olan münasebete binaen istizansiz yemeye müsaade-i şer'iye vardır.]

Yani; kör, topal ve hastalar üzerine sizinle beraber yemek ye­mekte güçlük yoktur. Zira; bunların ma'zur olmaları sizinle bera­ber yemelerine mânı değildir. Çünkü; özürleri taraf-ı İlâhiden on­lara verilmiş birer hediye olduğundan sizin onları hakir addetme­niz caiz olamaz. Kezalik sizin evlâd ü iyaliniz bulunan evlerinizde velevse haremlerinizin ve oğlanlarınızın malından olsun yemek ye­menizde günâh yoktur. Zira; insanın gerek zevcesinin ve gerek oğ­lunun evi kendi evi ve malları kendi malı gibi olduğundan izin taleb etmeden bunların taamlarını yemekte beis yoktur. Peygam­berimizin — Sen ve senin malın babanındır) hadis-i şerifi de bu manâyı teyid etmektedir. Yahud babalarınızın, analarınızın, biraderlerinizin, hemşirelerinizin, amcalarınızın, ha­lalarınızın, dayılarınızın ve teyzelerinizin evlerinde yemek yeme­nizde beis yoktur. . Çünkü; bunların cümlesi arasında teklifsizlik, inbisat ve yekdiğerine karşı bir hürmet mevcut olduğundan me­şakkat yoktur. Kezâlik sizin anahtarına malik olduğunuz efendini­zin çiftliğinde ve koyun ağılında bulunduğunuz müddet efendinin malından yiyip içmenizde bir mani yoktur. Çünkü; hıfzına ve umu­runun tesviyesine me'mur olduğunuz cihetle nafakanızı almak hakkınızdır. Çalmamak ve hanenize götürmemek şartiyle yiyebi­lirsiniz. Kezâlik dostunuzun evinden yemenizde beis yoktur. Çün­kü; dostlar arasında bu gibi şeylerden memnun olmak âdet ve nas arasında maruf olduğundan töhmet yoktur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile sahibinin karine veya sarahaten izni olmasa bile ancak razı olacağı bilinmek şarttır.                                     

[Hepiniz beraber bir çanakta yemek yemekte günâh yoktur.]

Zira; beraber yemekte tevazu olduğu gibi yek diğerine muhabbet de vardır. | Ve her birinizin ayrı ayrı yemenizde de günah yoktur.]

Zira; ayrı ayrı tabaktan yemekte nezafet daha ziyadedir. Binaen­aleyh; her ikisine de mesağı şer'i vardır. Kerahet yoktur. Çünkü; insanların iki surete de ihtiyaçları olduğundan iktiza-yı hale göre amel etmeye bu âyetle Cenab-ı Hak müsaade buyurmuştur. İşte bu âyeti bilmiyenler ayrı ayrı tabakalarda yemek yemeye alafıran-galık derler ki sanki Islâmiyette cevaz yokmuş da frenklerin icad etmesiymiş gibi bulunurlar. Halbuki bir tencerede pişmiş yemeği ayrı kaplara taksimle her ferdin yemeğini bir sofrada kendi önüne koymak bu âyetle meşru olduğu gibi elyevm bedevi araplarda bile mevcuttur. Binaenaleyh; şu şekil üzere yemek yemek âdât-ı İslâ-miye cümlesindendir. Amma şimdiki usûl üzere yüksek ve şanlı masalar iptida-yı İslâm'da yoktu, ancak hulefa-yı Emeviye devrin­de başlamış âdetlerden olduğu cihetle alafranga denilen resmin frenlerin icadı olmayıp bu merasim âdât-ı İslâmiyeden olduğundan alafranga -diyerek frenklere tahsisi doğru değildir. Gerçi sünnet olan sofra üzerinde yemektir, fakat masa üzerinde yemek de mu­bahtır. Bir mani-i şer'i yoktur.

[Hanelere dahil olduğunuzda Allahii Tealâ tarafından hediye, hayr-i kesir ve bereket üzere müştemil ziyade-i hayat olarak nef­sinize ve hane sahiplerine selâm verin. İşte bu âyette beyan ettiği gibi sizin taakkul edip düşünmeniz için Allahü Tealâ size âdâb-ı sohbetinize delâlet eden âyetlerini dahî beyan buyurur.]

Bu âyet-i celilenin nüzulünde müfessirin ihtilâf etmişlerdir. İbni Abbas hazretlerinden âyet-i celilesi nazil olunca ashab-ı kiram «âmâ ile yemek ye­mek güçtür. Zira; yemeğin iyi yerini bilemez, hakkı kalır. Topalla yemek yemek de müşküldür. Zira; lâyıkıyla oturup rahat edemez, Hasta ise zayıf olduğundan lâyıkıyla yiyemediği cihetle hakkını yoluyla istifa edemez. Binaenaleyh; bunlarla bir sofrada bulunamayız. Zira; bize hakları geçer bâtıl olur, Allahü Tealâ ise bâtıl olarak emvali yemekten nehyediyor.    Şu halde sahib-i Özür olan kimselerle yemek yemek bâtıldır.» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı:  [Âmânın gözü gö­renle, topal olan kimsenin azaları sağlam olan kimseyle ve hasta­nın sıhhatta olan kimseyle yemek yemelerinde   güçlük ve günâh olmadığı gibi sizin kendi hanelerinizde ehl ü iyaliniz, evlâd ü en-saliniz ve sair mehariminizle yemek yemenizde de güçlük yoktur. İstediğiniz gibi oturur, yer, içersiniz] demektir.    Kendi   ha­neleri yle murad; zevcelerinin haneleri ve evlâtlarının hane­leridir. Zira; zevce ve veledin hanesi zevcine ve pederine nisbet olunabilir. Kezâlik babalarınızın veya analarınızın hanelerinde de yemek yemenizde beis yoktur. Zira; beyninizde külliyet ve cüz'iy-yet olduğu gibi siz onların haleflerisiniz. Binaenaleyh; beraber ye-rnek yemenizde bir mani yoktur. Birader ve hemşirelerinizle men-şeiniz birdir, amca ve halanızın hanelerinde istizansız yemek ye­meye müsade-i şer'iye vardır. Dayınız ve teyzeniz validenizle bil menbadan neş'et ettikleri için onların hanelerinde yemek yeme. nizde güçlük olmadığı gibi kölelerinizin ve cariyelerinizin hanele rinde dahî yemek yemenizde zarar yoktur. Zira; onlar azad olun muş olsunlar veya olmasınlar siz onların veliyy-i nimetleri oldu ğunuzdan beyninizde irtibat-ı tam olduğu cihetle yemeklerini ye meniz caizdir. Yahud bir dostunuzun hanesinde yemek yemenizdı beis yoktur. Zira; beyninizde karabet-i nesebiyeden daha kuvveti münasebet-i mâneviye olduğundan diğerlerinde karabet sebebiyl izin var addolunarak sarahaten izne muhtaç   olunmayıp karnı ,a olunca danışmadan karnını doyurmak    caiz olduğu gibi sıddîkıı hanesinde de izin talep etmeden karnını doyurmaya müsaade-i şer iye vardır. Amma bu âyette taadat olunan on bir zattan maada bi kimsenin hanesinde hane sahibinin izni olmadan yemek yeneme; Zira; gayrilerle beyinlerinde münasebet olmadığı için izin olnu dıkça yemek mubah olmaz. Şu kadar ki bu âyette zikrolurimaya dede, baba menzilesinde olduğu gibi oğlunun oğlu da öz oğlu mt sabesindedir.

Yemek yemenin âdabına gelince: Müctemian ve müteferrika yemek yemekte beis yoktur. Bir hanede ekl-i taam için müsaac olunup geldiğinizde taraf-ı İlâhiden hediye olup hane sahiplerine ziyade-i hayat olarak hayri mütazammm ve kederden safi selâm verin. Zira; selâmetle dua hane sahibine emniyet bahşettiği gibi vâki olan maddi ikramına mukabil mânevi mükâfat etmiş olacağı­nızdan selâmı terketmeyin.

Yahud âyetin sebeb-i nüzulü, âmâlar, kötürümler ve hastalar; sağlam olan kimselerle yemek yemek istemezlerdi. Çünkü; herkes onları hakir gördüklerinden Cenab-ı Hak dergâh-ı ulûhiyetinde sağlamla mazur olanlar beyninde fark olmayıp cümlesinin müsavi olduğunu ilân için bu âyeti inzalle ma'zurlarm kalblerini tatyib buyurmuştur.

Yahud ma'zur olanlar yemek yemek için sahih olan kimselere geldiklerinde sahih olan kimsenin yanında taam olmadığı cihetle şu taadat olunan akrabasından birinin hanesine götürürdü, ma'zur-lar «bizi başka mahalle götürdü diyerek incinmeleri üzerine bu âyet inzal olunmuştur. Bazıları âyet'in sebeb-i nüzulünü İbn-i Ab-bas'tan şöyle rivayet ettiler: Ashab-ı kiram gazaya gittiklerinde hanesinde kimsesi olmayan evinin anahtarını ahbabından birine teslimle evine vekil eder gider. Vekil olan zat hiç bir şey yeme­den ev sahibi geldiğinde anahtarını verince görür ki hiç bir şey yenmemiş. Niçin yemediğini sual eder. İzni olmadığı için yemedi­ğini beyan etmesi üzerine bu âyet nazil olur ki anahtarı teslimin izin olduğunu âyet-i celileyle Vacip Tealâ beyan buyurmuştur.

Ayetten maksad; Şu taadat olunan kimselerin hanesine girdi­ğinizde kendileri olmasa dahi ekl-i taam etmek mubah demektir. Amma azık almak veyahud bir miktarını kendi hanesine götürmek caiz değildir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir kimse kendi ha­nesine girdiğinde ailesine ve sair hanede bulunanlara ve kimse yoksa kendi nefsine selâm verir ve melekler de redd-i selâm eder­ler. Mescide girdiğinde de kendi nefsine selam vermenin meşru ol­duğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Hz. Enes, Resulullah bana «Ya Enes! Sana üç şey talim ede­yim ki onlarla intifa edesin» buyurdu. Ben de «babam anam feda olsun Ya Resulallah! Talim buyur» dedim. Resulullah «Ya Enes! Ümmetimden rastladığın    kimselere selâm ver ki ömrün uzasın.

Evine girdiğinde selâm ver ki hayrın ve bereketin çok olsun ve kuşluk namazı kıl. Zira kuşluk namazı; Allah'a rucu edenlerin na­mazıdır» buyurdu.

Hulâsa; JMazur olanların sahih olanlarla yemek yemelerinin cevazı akraba, dost, azadlı köle ve cariyelerin hanelerinde bilâ is­tizan karnı doyuncaya kadar yemek yemenin cevazı, sofrada müc-temian bir çanakdan yemekle ayrı ayrı çanaklardan yemenin ce­vazı ve bir eve girildiğinde selâm vermekte bereket-i. kesire oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[49]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin malûl olanlarıyla yemek yemek caiz olduğunu beyandan sonra Resulullah'la muhafaza-i âdap etmenin ve hukukuna riayetle emrine inkıyadın lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ancak mü'minler şol kimseler ki Allah'a ve Resulüne îman ettiler ve onlar Resulullah'la beraber ehl-i İslâmın umurundan bir şey müşavere etmek üzere toplandıklarında Resulullah'dan istizan etmedikçe gitmezler.]

Yani; mü'min-i kâmiller şol kimseler ki Allahü Tealâ'nın vah­daniyetine ve Resulünün risaletine îman ettiler de Resulullah'la beraber umur-u muslinimden bir emir üzerinde bulundular ki o emrin husulünde içtima şarttır. Cuma ve bayram namazları, mu­harebe ve mücahede ve bir emir hakkında müşavere gibi içtima icap eden umurda Resulullah'la beraber bulunduklarında Resulul­lah izin verinceye kadar maiyyeti Resulullah'tan ayrılmazlar.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Resulullah'tan istizan et­mek îmanın kemâlinde dahildir, lâkin istizan etmekle gitmek lâzım gelmez. Zira; gitmek izn-i Resulullah'la olacağından Resulullah izin verirse gider vermezse gitmez. Hatta cuma günü Resulullah minbere çıkınca bir kimse mescitten bir hizmet için çıkmak ister­se ayak üzere kalkarak Resulullah'a görünüp Resulullah izin ve­rirse gittiği, vermezse gitmediği müfessirinin cümle-i beyanatm-dandır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile imamülmüslim'inle beraber ehl-i İslâmın ârâ ve efkâr sahipleri bir emri müşavere hu­susunda veya muharebe mevkiinde içtima ettiklerinde imama mu­halefet ederek imamın huzurundan gitmezler, gitmek isteyen imamdan istizan eder. İmam, ister izin verir, isterse vermez. An­cak hatunun hayzı zuhur etmesi veyahud bir -erkeğin cünüp olması veyahud o makamda tahammülü kabil olmayan bir hastalık hadis olması gibi içtima'a bir mani zuhur ederse istizansız gidebilir. Zira a'zar-ı meşrua-i zaruriye; her şeyden müstesnadır. Binaenaleyh; zaruretler; muharrematı mubah kılar.

İşte bu âyet-i celile umur-u müsliminden bir emr-i mühim üzerine içtima edildiğinde o meselede içtimaa halel vermemek ve hazır bulunanların kuvve-i mâneviyelerini kırmamak için meclisin sonuna kadar devamın lüzumunu ve eğer gitmek icab ederse o mec­liste riyaset eden zattan izin almanın îman-ı kâmilin şartından ol­duğunu ehl-i îmana tavsiye etmiş ve reise kemâliyle ittibaın vücu-bunu beyan buyurmuştur.[50]

 

Vacip Tealâ bir emir için huzur-u Resulullah'a içtima olundu­ğunda istizansız gitmediklerini ve- istizan etmenin îmanın kemâlin­de dahil olduğunu beyandan sonra istizanın behemehal lâzım ol­duğunu ve istizan olunduğunda izin vermenin Re'y-i âli-i risalet-penahiye menut bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki senden izin istediler. İşte onlar AUahü Tealâ' ya ve Resulüne îman edenlerdir. Ya Ekrem'er Rusül! Onlar baz mühim işleri için senden izin istediklerinde sen istediğine izin ver ve onlar için ^Allah'tan mağfiret talep et. Zira; Allahü Tealâ kul! larmın kusurunu affedici ve mağfiretle merhamet buyurucudur.J Yani; mühim bir emri müşavere için huzurunda bulunan kim| seler gitmek üzere senden izin isterler. İşte onlar Allah'a ve Ref sülüne sıtkile îman edenlerdir. Zira; izinsiz huzurundan çıkmadık? lan cihetle Allah'la Resulü huzurunda hüsn-ü edebe riayet etmek­le îmanlarında sebatlarını izhar ettiler. Kendi için zuhur eden iş­lerine gitmek üzere senden istizan ettiklerinde izin vermek rey-i âli-i risaletpenahîlerine mevdu'dur. Onlardan özürleri sahih olan­lardan istediğine izin vermekle beraber onlar için Allah'tan mağ­firet talep et. Zira; senin iznin onların huzuru nebeviyenden çık­malarına müsaade olursa da emr-i dünyayı ihtiyar edip emr-i âhi-reti ve umur-u mühimme-i müslimeyi terkettiklerinden hasıl olan kusurlarının affı senin mağfiret talep etmene mevkuftur. Binaen­aleyh; onlar için mağfiret talep et. Zira; Allahü Tealâ bu gibi za­ruri vâki olan kusurlarını mağfiret ve kusuruna nedamet eden­lere merhamet buyurucudur.    İstiğfarla emirden sonra   Allah'ın gafur ve rahim olduğunu beyan eden cümle; istiğfarla emrin zım­nında mağfireti ilâhiyenin vaad'olunduğunu beyan içindir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile izin talep edenler için Va­cip Tealâ'nm Resulüne istiğfarla emretmesi istizan etmemenin ef-dal olduğuna delâlet eder. Her zaman ehl-i îman için lâyık olan imamülmüslimin ve umur-u dinde muktedâbih olanlarla hâlleri bu minval üzere olması lâzım olup muhalefet caiz olmadığına dahî delâlet eder. Binâenaleyh; umur-u müslimin üzerinde adalet üzere bulunanlara her mü'minin elinden geldiği kadar muavenet etmesi vaciptir.

Bu âyet-i celile Beyzâvî'nin beyanı veçhile istizan edenlerin mü'min olup etmiyenlerin mü'min olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak istizan edenlerin mü'min olmasını haber verdi ki, is­tizan etmiyenlerin mü'min olamıyacağmı iş'ar etmektir.

Zira; âyet-i ceîilede münafıklara taaruz vardır. Çünkü; Tef-sir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyet-i celile Hendek ga­zasında Resulullah'dan istizan etmeden hanelerine avdet eden mü­nafıklar hakkında nazil olduğu mervidir.[51]

 

Vacip Tealâ huzur-u Resulullah'ta ehl-i îmana lâzım olan va­zifeyi ve istizan ettikleri surette izin verip vermemenin Resulul-lah'm reyine mevdu olduğunu beyandan sonra Resulullah'ın şan-ı âlîlerine lâyık olan âdaptan diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz beyninizde Resulullah'ın davetini bazınızın bazınıza da­veti gibi kılmayın. Zira; Allahü Tealâ sizden birbirinize iltica ede­rek huzur-u risaletten çıkan kimseleri bilir. Binaenaleyh; emr-i Resulullah'a muhalefet edenler dünyada kendilerine kati ü esaret ve sair beliyyat gibi fitne ve âhirette acıtıcı azap isabet etmekten hazer etsinler.]

Yani; ey mü'minler! Resulullah'ın sizi bir umura davetini bey­ninizde bazınızla bazınızı daveti gibi addetmeyin. Zira; Resulul­lah'ın davetine icabet etmek vaciptir. Çünkü davet-i Resuluîlah; sizin için elbette bir maslahatı ve menfaatinizi mutazammın oldu­ğundan muhalefetiniz caiz değildir. Amma bazınızın bazınızı dave­tinizde icabet vacip değildir. Çünkü; menfaat muhakkak olmadı­ğından bazen icabet eder bazen de icabetten istinkâf edersiniz. Al­lahü Tealâ sizden birbirinizin karaltısına saklanarak huzur-u Re-sulullah'tan gidenleri muhakkak bilir. Binaenaleyh; emr-i Resulul­lah'a muhalefet edenler dünyada mihnet ve âhirette azab-ı elîm isabetinden havf u hazer etsinler. Zira Resulullah'a muhalefet; he­laki muciptir.

Kazî'nin beyanına nazaran bu âyette dua-yı Resulullah'la mu-radın neden ibaret olduğunda üç ihtimal vardır:  

Birinci ihtimal; umur ve hususu müşavere veya bazı ahkâm-ı îlâhiyeyi tebliğ veyahud bazı şeyi tenbih ve tavsiye için ashabından bazı kimseleri çağırmaktır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Resulullah'ın sizi bazı hususat için çağırdığında davet-i Resulullah'ı beyninizde bazınızın bazınızı davetine kıyas etmeyin. Zira; Resulullah'ın davetine icabet vaciptir. Muhalefet ve izinsiz Jıuzurundan çıkmak haramdır. Amma sizin bir hususu müşavere ve müzakere için birbirinizi davetinize icabet vacip değildir, mü­samaha caizdir. Şu halde davetler beyninde fark vardır] demektir.

İkinci ihtimal; Resulullah'a nida etmek ve çağır­maktır. Buna nazaran âyetin manâsı': [Resulullah'ı ismiyle çağır­mayı sizin bazınızın bazınıza ismi zatınızla çağırdığınız gibi yap­mayın. Yani «Ya Muhammedi», «Ya Ahmed!» ve «Ya Mustafa!» gibi ismi zatisiyle çağırmayın, belki Resulullah'm ta'zimini iş'ar eder «Ya Resulullah», «Ya Nebiyyallah!», «Ya Hayri Hâlkillah!» ve «Ya Ekremelhâlk!» gibi medh-i Resulullah'ı mutazammın el-kapla çağırın. Zira; İsm-i zatisiyle çağırmak tazime münafidir, Re­sulullah'a nidanızda gayet hafif seda ile söyleyin] demektir. Zira ref-i savtla söylemek, tazime münafidir.

Üçüncü ihtimal; Resulullah'ın münacatıdır. Buna nazaran âyetin manâsı: [Resulullah'ın duasını ve Cenab-ı Hakka münacatım bazınızın bazınız aleyhine duanıza kıyas etmeyin. Zira; Resulullah'ın duası; ind-i ulûhiyette müstecaptır. Binaenaleyh; aleyhinize duaya sebebiyet vermeyin ki helakinize badi olmasın. Amrna sizin duanızın kabulü muhakkak değildir. Zira; şeraitine lâyıkiyle riayet edemediğiniz için sizin duanız bazen kabul ve ba­zen de red olunur. Binaenaleyh; dualar beyninde fark-ı azîm var­dır] demektir.

azar azar hafi surette birbirleri arkasından çık-mafc, bazısı bazısının arkasına saklanmak ve gizlen­mektir. Çünkü; Resullulah'a muhalefet eden münafıklar mescitte huzur-u Resulullah'ta sıkılırlar birer ikişer mescid-i şeriften bir­biri arkasına gizlenerek çıkarlardı. Şu halde âyet-i celile onları ve onların emsalini zem ve bu gibi muamelelerini takbih etmiştir. Al­lahü Tealâ bu suretle onların huzur-u Resulullah'tan gaybubetle­rini bildiğini beyan etmesi; şu efal-i kabihaları üzerine mücazat edeceğini beyandır. Binaenaleyh; emr-i Resulullah'a muhalefet edenlerin dünya ve âhirette muazzep olacaklarım beyanla muhale­fetten hazer etmek vacip olduğunu beyan; ilmi İlâhi üzerine tefri' olunmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ muhalefetlerini bilince muhale­fet edenlere azab erişecektir. O azaptan hazer etmeleri vaciptir. Zira; Allahü Tealâ hazer etmelerini emir buyurdu. Bu emir ise vücub içindir.[52]

 

Vacip Tcalâ emr-i Resulullah'a muhalefet üzere İsrar edenlere dünya ve âhirette azap edeceğini beyandan sonra o azabı ikaa kud-rot-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ey gafiller! Göklerde ve yerde bulunan mevcudat ve mahlûkatın cümlesi Allahü Tealâ'ya mah­sustur. Allah'ın gayri bir mâlik ve mutasarrıf yoktur. Binaenaleyh; Allahü Tcalâ sizin bu dünyada işlediğiniz ameliniz üzerine devam ettiğiniz mesleğinizin hepsini bilir ve ol gün ki, yevm-i kıyamette onların huzur-u İlâhiye rucu' ettiklerinde ceryan edecek ahvali de bilir. Binaenaleyh; amellerinin her cüzünü emr-i Resulullah'a mu­halefet eden münafıklara haber ver. Zira; Allahü Tealâ her şeyi ve bilhassa onlardan sudur eden a'malin cümlesini bilir ve mukteza-smca mücazat eder.[53]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3681-3682

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3682-3687

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3687-3688

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3688-3691

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3691

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3691-3694

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3694

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3694-3697

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3697-3698

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3698-3701

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3701-3703

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3703-3704

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3704-3706

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3706-3708

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3708-3709

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3709-3713

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3713-3714

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3714-3715

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3715-3718

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3718-3719

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3720-3722

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3722-3727

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3727-3729

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3729-3730

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3730-3731

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3731-3732

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3732-3733

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3733-3738

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3739-3740

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3740-3741

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3741-3742

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3742-3745

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3745-3747

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3747-3749

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3749

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3750-3751

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3751-3752

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3752-3754

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3754-3756

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3756-3757

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3757-3759

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3759-3760

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3760-3763

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3763-3764

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3764-3767

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3767-3768

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3768-3769

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3769-3770

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3770-3775

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3775-3776

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3776-3778

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3778-3780

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3780