Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Şuara - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 26. Sayfa

SURE-İ ŞUARA.. 2


SURE-İ ŞUARA

 

Âhirinde dört âyetten maadası   Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur, İki yüz yirmi yedi âyeti havidir.

Bu lâfız,, Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbni Abbas) haz­retlerinden rivayet olunduğuna nazaran esmd-i İlâhiyeden bir isim­dir ve Allahü Tealâ tarafından kaşem olunmuştur. Buna nazaran manâsı: [ismine yemin ederim] demektir. Yahut es-ma-i Kur'an'dan bir isimdir. Nimetullah Efendinin beyanına na­zaran harfleri Resûlullah'ın isimlerine işarettir. Meselâ harfi talip, salim ve harfi mahiy ismine işa­rettir. Buna nazaran manâsı: [ey saadet-i ebediyeyi talip ve alâ-yık-i dünyeviyeden kalbi salim ve ahlâk-ı zemimeyi mahi, yani iza­le edici olan Peygamber!] demektir.

[Şu sûrenin âyetleri cem-i ahkâm-ı diniye ve dünyeviyyeyi beyan eden kitabın âyetleridir.]

Yani; Habibim! ismine yemin ederim ki şu okuna­cak âyetler i'çazdan zahir ve sıhhati bahir olan kitabın âyetleridir.

Kur'an vahdaniyeti İlâhiyeyi ve sair insana lâzım olan ahkâ­mı ve fevaid-i diniye ve dünyeviyeyi tamanıiyle beyan ve izhar et­tiğinden kitap lâfzı mübin ile tavsif olunmuştur. Çünkü Kur'an; kıyamete kadar benî beşer üzerine cereyan edecek hadisatm ahkâ­mını tamamiyle beyan eder. Binaenaleyh; bilûmum havadisin ah­kâmını Kur'an'dan istinbat etmek kabil olduğundan fukaha-yı izam ehadis-i nebeviyenin muavenetini ilâve ederek Kur'an'dan istinbat ve kütüb-ü fıkhiyeye dercetmişlerdir.

[Ya Ekrem-er Rusül! Ehl-i Mekke iman etmedikleri için nef­sini hüzünle öldüreceksin.]                                                 

Yani; Ey Nebiyyi Muhterem! Nefsine şefkat et. Eğer nefsine şefkat etmezsen kavmin sana iman ve kitabını tasdik etmedikleri için kederinden nefsini ihlâk etmen me'muldür. Binaenaleyh; sen onların adem-i imanlarına hüznetme. Zira; senin umurunu te'yit ve şanına tazim için sana kitab-ı mübini gönderdik. Şu halde sana lâzım olan vahyolunan ahkâmı cümle insanlara mümkün olduğu kadar bizzat veya bilvasıta tebliğ etmektir ki, iman edip etmedik­lerine bakmadan tebliğ etmekle vazife-i mevduam ifa etmiş oldu­ğundan nefsini itlaf edecek derecede esef etmene lüzum yoktur. Çünkü; senin esefin onların imanlarına sebep olamıyacağı cihetle faydasız esefte manâ yoktur.

Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü Re-sûlullah kavminin iman ederek azaptan kurtulmalarını son derece arzu edip Mekkelilerin halleri arzu-yu nebevilerinin hilâfına zuhur ettiğinden gayet muztarip ve mükedder olmasına binaen Cenab-ı Hak o kadar esef lâzım olmayıp ancak Allah'ın kelâmını tebliğ kâ­fi olduğunu beyanla Resulünü tesliye için bu âyeti inzal etmiştir.

Bu âyet gerçi Resûlullah'a hitap ve onu tesliye için nazil ol­muşsa da fasıkların hallerine şiddetle hüznedip nefsine meşakkat verenleri dahî tesliye ve hüzünde ifrattan men'etmiştir. Çünkü; her zamanda insanların sulâhası; süfeha ve fesaka güruhunun, bil­hassa kefere ve zalemenin hallerine esef ve buğzederler. Sulâha için buğz-u fillah bir meziyet ve ayn-i ibadetse de onların hallerine hüzün ve kederde ileri gidip muztarip olacak ve vücuduna meşakkat verecek kadar ifrat etmek lâzım    olmadığına bu âyet delâlet etmiştir.[1]

 

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette Resulüne kavminin iman etmediklerini esefle «Nefsini ihlâk edeceksin, bu kadar esefte fay­da yoktur. Şu halde şiddetle hüznetme» demekle kâfirlerin iman etmediklerine tahassürden zımnen nehyetmişti. İşte o nehyin ille­tini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer biz istesek onlar üzerine semadan bir âyet inzal ederiz ki, âyete onların boyunları kemâî-i itaatla inkiyât ederler?]

Yani; Habibim! Sen kavm-i Kureyş'in iman etmediklerine şid­detle teessüf etme. Zira; eğer imanlarım istesek biz onlar üzerine semadan bir alâmet inzal ederiz ki, o alâmet onları imana mecbur eder. Yahut bir beliyye veririz ki, c beliyye onları imana mecbur eder. Binaenaleyh; onların boyunlari o âyete tamamiyle inkiyâd eder olur. Fakat onlar iradelerini imana sarfetmedikleririden bi­zim irademiz imanlarına taallûk etmedi, belki adem-i imanlarına taallûk etti. Şu halde onların iman etmediklerine senin için keder lâzım değildir.

onların boyunları demektir. Çünkü; insanın bir emre inkıyadının eseri boynunda zuhur ettiğinden âyette itaatları boyunlarına isnat olunmuştur. Huzu'; itaatin san tabakasıdır ki, işte itaat o kadar olur onun fevkinde itaat olmaz. Şu halde âyette her ne kadar boyunları itaat eder denmişse de kendi şahısları itaat eder demektir. Yani eğer Allahü Tealâ onların imanlarını murad etseydi üzerlerine semadan onları imana mecbur edecek bir âyet inzaliyle imana icbar ederdi. Binaenaleyh; onların cümlesi o âyete inkıyad ederlerdi ve lâkin imanda muteber olan ihtiyarî olduğun­dan onları imana icbar ötmedi. Çünkü; icbar etse iman-ı icbarî mu­teber olmazdı.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile a'nakla mu­rad; kavmin reisleri olması muhtemeldir. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Eğer biz istesek onlar üzerine semadan âyet inzal ederdik. Onların reisleri o âyete son derece itaat ve etba'ları da onlara in­kıyat ederler ve cümlesi mü'min olurlar ve hepsi o âyet altında titrer dururlardı. Lâkin ihtiyarlarıyla olmadığından imanları1 mu­teber olmıyacağma binaen âyet inzal etmedik | demektir. Te'fsir-i Taberi'de bu manâyı teyid eden bir rivayet de mevcuttur. Binaen­aleyh; bu ihtimale nazaran reisleri zikirle iktifa olunmuştur. Çün­kü; insanlar daima rüesaya tâbi1 olduklarından rüesa iman etmiş olsalardı cümlesi iman ederlerdi. Halbuki reisleri riyasetlerini mu­hafaza için hakkı setrederek zuafa-yı naşı aldattılar. Bu gibi hile­lere âlemde her zaman vukuat şahittir. Zira; Avam-ı naşı aldat­mak için her zaman ileri gelenler hile, düşünmekten hâlî kalma­mışlardır. Reisler sulâhadan olduğunda nâs derhal salâh kesbet-miş, reisler mubâlatsız olunca nas da derhal mubâlatmzhğa dökü­lüp neticede bir takım belâya ile terbiye olduklarına tarih şahittir.[2]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmemelerinin temerrüt, şiddet ve inatlarından ileri geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yeni bir va'z ve âyet Rahman Tealâ tarafından onlara mez. İllâ onlar o va'z ve zikirden i'raz ederler.]

[Binaenaleyh; onlar o âyeti ve zikri tekzip ettiler.

»İleri tekzip olunca yakın  vakitte onlara istihza ettikleri âyetlerin haberleri elbette gelir ve hak olup olmadığını o zaman bilirler.]

Yani; müşriklerin imana iradelerini sarfetmediklerinden ira­demiz onların imanlarına taallûk etmedi. Binaenaleyh; küfür üze­rine musir oldular. Ve her ne zaman Rahman Tealâ tarafından ne­fislerinde olan fenalığı kaldırmak ve onları salâha davet etmek üzere yeni bir âyet gelmedi, illâ onlar o âyetten kaçarlar ve asla kulak asmaz ve kabulü tarafına katiyyen meyletmezler. Kemâl-i temerrütlerine binaen o âyeti tekzip ederler. Hatta tekzibe de ka­naat etmiyerek istihzaya kadar da cesaret ederler. Halleri Allah'ın âyetlerini istihzaya kadar cür'et olunca elbette istihza ettikleri âyetlerin hak ve kabule şayan olduğunun haberleri onlara gelir ve o zaman âyetlerin itaat'a şayan olduğunu bilirler. Fakat fayda et­mez. Çünkü; azab-ı ilâhî nazil olduktan sonra hatasını bilip neda­met etmek fayda etmez.

Müşriklerin muamelelerinin şenaatma ve cinayetlerinin aza­metine işaret için esma-i hüsnadan lutf u ihsanı müş'ir olan Rah­man ismi varid olmuştur. Çünkü; Ebussuud Efendinin beyanı veç­hile mutlaka canib-i İlâhiden geldiği beyan olunan âyetlerden yüz döndürmek kabahat ve cinayet olduğu gibi in'amı ve ihsanı müş'ir olan Rahman Tealâ tarafından gelen âyetlerden yüz döndürmek daha büyük cinayet ve şeneat olduğuna işaret için Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü muhsin olan zat tarafından gelen ve İslahlarına ait olan âyetten i'raz; elbette kabahatin büyüğüdür.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile zikirle murad; mev'ize üze­rine müştemil Kur'an'dan bir taifedir. Muhdesle murad; yeni inzal olunmuş demektir. Yani «Kur'an'dan yeni inzal olunmuş bir mev'ize geldiğinde onlar elbette o mev'izeden i'raz eder yüz dön­dürürler, tekzipte İsrar ederler, hatta İsrarları istihzaya müncer olur ve istihzaya kadar cüret edince yakında o istihza ettikleri zik­rin hak veya batıl olduğunun haberleri onlara gelir ve onlar da tasdika ve ta'zime şayan ve mucibiyle amel etmeye lâyık olduğunu bilirler» demektir.[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyan ettiği gibi kudretine delâlet eden delillerden bazılarını dahî beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Kur'an'ı istihza ederler de yer yüzüne nazar edip görmediler mi ki, biz yer yüzünde her sınıf otlar ve ekinlerden güzel ne kadar şeyler bitirdik ve o bitirdiğimiz nebatat, hayvan­lara ve insanlara ne kadar fayda verir ve ne güzel gıda olur. Bun­ların cümlesine nazar edip düşünmek ve her birinden ibret almak ve bizim kudretimizin kemâline istidlal etmek lâzım değil midir?]

[Zira; yer yüzünde olan nebatatın her birinde bizim kudre­timize alâmat vardır.]

[Halbuki ekseri nâs bunlardan gaflet ederek iman eder olma­dılar.] Ve onların meydanda olan hakikata iman etmediklerine habibim! Sen mahzun olma. Zira:

{Senin Rabbın cümlesine galip ve onlardan intikamım alma­ya kaadir ve merhameti bol bir hakîm-i mütealdir.] Binaenaleyh; rahmeti icabr onların azabını ta'cil etmez ve vakt-i merhununa ka­dar te'hir eder ki, düşünüp mütenebbih olsunlar. Eğer mütenebbih olur iman ederlerse gazab-ı İlâhiden kurtulmuş olurlar, müteneb­bih olmazlarsa mazur olmasınlar. Çünkü; müsaade etmeden he­lakte, onlar «bize müsaade olsaydı düşünür, hakikati bulur, iman ederdik» demek ihtimalini kesmek için Cenab-ı Hak onlara.müh­let verir.

Beyzâvî ve Ebussuut Efendinin beyanları veçhile Vacip Tealâ yer yüzünde halketmiş olduğu her türlü nimetlerin menafi-i ke-sîre ve bereket-i taammesi olduğuna işaret için her nevi nebatatı kerem sıfatiyle tavsif etmiştir. Gerçi yer yüzünde mevcut nebatat ve sair mahlûkatta bir çok mazarrath olanlar varsa da o mazaratlı gördüğümüz şey de elbette birçok menfaati mutazammmdır». Fa­kat biz bilmeyiz ve bizim bilmememizden faydası ve menfaati ol­maması lâzım gelmez. Çünkü; Allahü Tealâ'nın halkettiği şeylerin cümlesinde bizim bilmediğimiz menfaatlar ve hikmetler mevcut­tur. Zira; nebatattan bazıları bizzat insana nâfi' olduğu gibi bazı diğeri de bilvasıta nâfi' olur. Meselâ bazı otlar doğrudan doğruya yense insan için öldürücü zehir olduğu halde hayvanat yiyince süte inkılâp ettiği halde ayn-i menfaat ve şifa olduğu meydanda bir hakikattir ki, inkârı gayri kabildir. Binaenaleyh^.Allahü Tealâ'-nın halketmiş olduğu mahlukata tevdi ettiği if ay da ve menfaatiarın azametine   işaret   için   yüksek   mertebeye işarete mevzu' olan kelimesi varid olmuştur. Her sıaııf nebatatta olan acîp ve garip esrar-ı ilâhiye imanı icap edip, küfürden men'e delâlet­leri büyük olduğuna işaret için lâfzı tazime delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur.

Vacip Tealâ'nın ihsanı kudret-i kâmilesi nisbetinde olduğuna işaret için kudretine delâlet eden izzeti rahmeti üzerine takdim etmiştir. Zira; kudret sahibi olan bir zat her şeyi ihsana kaadir olduğundan elbette aciz olan bir kimsenin ihsanına nisbet kabul etmez ve elbette kudretle beraber ihsanda te'sir ziyade olur.

Zevç; nebatattan her sınıf demektir. Kerim; memduh ve menfaati çok demektir. kelimesi kesrete ve kelimesi her ferde delâlet ettiğinden tafsil üzere enva-ı nebatatı bitirdiğini beyanla   Vacip Tealâ kudretinin azametine tenbih ve müşrikleri tefekküre davet etmiştir.

Hulâsa; insanların yer yüzüne nazar edip Cenab-ı Hakkın be­reketi çok ve menfaati büyük olarak bitirmiş olduğu otlardan ib­ret alması lâzım geldiği ve bunların her birinde kudretullahın ke­mâline büyük delâletler bulunduğu; bununla beraber nasın ekserisinin iman etmedikleri. Allahü Tealâ'nın cümleye galip, intika­ma kaadir olduğu ve merhameti icabı azablarını te'hir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere ısrarlarını ve Kur'an*dan yüz döndürdüklerini ve vahdaniyete delâlet eden delillere nazar etme­diklerini beyan ettiği gibi bu hallerin bu ümmete mahsus olmayıp geçmiş ümmetlerde de mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                    

[Zikret Habibim! Şol zamanı ki o zamanda Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki, «Ya Musa! Hudud-u ilâhiyeden çıka­rak zulmü irtikâp eden Firavun'un kavmine gel, onlara tebliğ-i ahkâmda bulun. Zira seni; onları tarik-ı hakka davete memur et­tim.»]

[«Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve tarik-ı hakka niçin teba-iyet etmezler?» dedi.]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Sen kavmine Musa (A.S.) la kavmi S beyninde ceryan eden ahvali ve şol zamanı beyan et ki, o zamanda |Rabbın Tealâ Musa (A.S.) a nida etti ve dedi ki: «Ya Musa! Za­ilim olan kavm-i Firavn'a gel» demekle gelmesini emir*ve «Onlar |bu kadar zulmü irtikâp ederler de Allah'dan korkmazlar mı?» de­lmekle Hz. Musa'yı onlara tebliğe me'mur etti. Çünkü; Firavunla I kavminin yer yüzünde fesat ve zulmü neşir ve tamim ettikleri gibi jİBenî İsrail üzerine de zulüm ve tasallutlarını artırmışlardı. Hatta | oğlan çocuklarını Öldürüp kız çocuklarını bırakırlardı. Bu ise Beni İsrail'in inkırazlarına sebep ve haysiyetlerine tecavüzdü,    işte şu minval üzere arz üzerinde istediği zulmü icra eden kavme evvelâ sorulacak şeyin ittika, yani Allah'tan korkup korkmadıklarını sormak olduğunu beyan etti. hitap suretiyle kıraat olunduğuna nazaran Hz. Musa'nın onlara neden ittika etmediklerini ve Allah'ın azabından korkmak lâzımken neden korkmadıklarını ve gazab-ı İlâhiden kurtulmayı ne ile temin ettiklerini ve neye güvendiklerini sormaya me'mur olmuştur. Bu kıssayı zikirden maksad; Resulullah'ı tesliye ve iman etmiyenleri imana davet etmektir. Çünkü vak'anın hulâsası; kavm-i Firavn, peygamberlerini tekziple helak oldukları gibi siz de resulünüzü tekzipte devam ederseniz helak olursunuz demekten ibarettir.

daki hemze; İstifham-ı inkârı ve tevbih için­dir. Yani «Onlar Allah'tan korkmazlar mı ve korkmamak bir emr-i münker değil mi ve ınünkeri niçin irtikâp ederler?)) demektir.

Hulâsa; Hz. Musa'ya Cenab-ı Hakkın nida edip «Gel Firavun kavmine! İmana davet et» dediği, kavm-i Firavn'ın zâlim ve gad­dar olduğu, Allah'tan korkmadıkları ve korkmamakla tevbih olun­dukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ'nm Musa (A.S.) a kavm-i Firavn'a resul olduğu­nu beyan etmesi üzerine Hz. Musa'nın cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) risaletle Firavun'un kavmini hakkı davete me'­mur olunca «Ya Rabbi! Firavun ve kavminin beni tekzip etmele­rinden ben muhakkak korkarım» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve edip dedi ki :

[«Ya Rabbi! Göksüm daralır, dilim söylemez, tebliğde kusur ederim.»]

[«Binaenaleyh; Ya Rabbi! Cibrili, Harun'a gönder ve onu da benimle beraber resul kıl ki, bana yardım etsin ve tebliğ noksan olmasın.»]

[»Halbuki onların benim üzerime bir günah davası! var

[«Binaenaleyh; onların beni öldürmelerinden korkarım»   de­mekle Cenab-ı Hak'tan yardım istedi.]

Yani; Allahü Tealâ Musa (A.S.) a «Gel Firavun tarafına1 da­vet et onu» deyince Musa (A.S.) hitab-ı İlâhiye cevaben «Ey be­nim Rabbım! Beni onların tekzip etmelerinden muhakkak korka­rım ve onların tekziplerinden dilim söylemez ve kalbim darabr, lâyıkıyla tebliği eda edemem. Binaenaleyh; Cibril-i Emini birade­rim Harun'a gönder ki, emr-i tebliğde sana yardım etsin ve onlar için benim üzerimde bir katil dâvası vardır. Korkarım beni katle­derler» demekle Cenab-ı Haktan muavenet istedi. Çünkü; Musa (A.S.) m evvelce lisanında rekâket olduğundan onların yolsuz mu­amelelerini gördükçe kalbine arız olacak ıztıraptan müteessiren bilkülliye söyleyemiyeceğinden korktuğunu izhar ve kalbinin ıztı-rabı lisanına bir kat daha ağırlık vereceğini dermeyan etti. Söyle-yemiyeceği bir zamanda sözünü ikmâl ve tebliği lâyikıyle icra et­mek için biraderinin kendine yardımcı olmasını istedi, haksız bir dâvaları olduğunu ve o dâvanın hakikatini tetkik etmeden zulüm etmelerinden korktuğunu beyan etti. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa biraderinin resul olmasını üç şey üzere ibtina etti: Birincisi; tekziplerinden korkması, ikin­cisi; tekziplerinden müteessir olarak kalbinin daralması, Üçüncüsü; kalbinde hasıl olan darlıktan lisanının söylemez bir hale gelmesidir. Zira; bu üç hâl bir araya gelince kalbine me­tanet verecek ve noksanı ikmâl edecek bir yardımcıya ihtiyacı zaruri olduğundan biraderinin yardımcı olması lüzumunu bu üç se­bep üzerine bina etmiştir. Yoksa Hz. Musa'nın maksadı, hâşâ emr-i risaloti telâkkide taallül ve tereddüt değildir, belki tahmil oluna­nın azametini düşünerek maiyetine bir muin istemekten ibaret ve emr-i risalete lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermektir.

Hz. Musa'nın bu âyette beyan ettiği zenb le murad; Kur'an'm müteaddid âyetlerinde beyan olunan katil meselesidir. Çün­kü; Hz. Musa Mısır'dan (Medyen)e gitmeden evvel Benî İsrail'den birisiyle kavga eden bir kıptîyi haksız ve zâlim gördüğünden bir tokat vurunca kipti ölmüştü. Kıptînin katli hataen vuku' bulduğu cihetle Musa (A.S.) hakkında zenb değilse de kiptiler günah iti­kat ettiklerinden onların zu'm-u batıllarınca zenb denilmiştir. Şim­di Musa (A.S.) »Ya Rabbi! Evvelce bir hatadan dolayı onların be­nim üzerimde bir dâvaları vardır. Korkarım o dâva ile b&ni mu­aheze ederler» demekle Rabbısının muavetini istirham etti.[6]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın şu münacaatı üzerine emrini beyan ötmek üzere buyuruyor:

[Vacip Tealâ Musa (A.S.) a dedi ki «Ya Musa! Sen onlardan korkma. Çünkü; mesele senin zannın gibi değildir. Zira; seni biz risaletle ihtiyar edip onlara resul gönderince biz seni şerlerinden muhafaza ederiz. Binaenaleyh; ikiniz beraber bizim âyetlerimizde gidin, korkmayın. Çünkü; biz sizinle beraber beyninizde ceryan edecek sözleri işitiriz.] Şu halde her zaman muavenetimiz sizinle beraberdir ve size bir zarar kasdederlcrse biz onların ellerini tutar belâlarını sizden defederiz. Sizin onların şevket ve kuvvetlerine bakarak korkmanız caiz olamaz. Zira; onların kudretleri sizi katle kâfi delildir."

[Binaenaleyh; ikiniz beraber Firavun'a gelin ve «Biz âlemle­rin Rabbısının resulleriyiz» deyiniz, kemâl-i şecaat ve cesaretle ri-saletinizi tebliğ ediniz.]                                                      

[«Ey Firavun! Bizimle beraber Benî İsrail'i arzı mukaddese gönder]  ve onların âbâ ve ecdadının beldeleri olan Şam cihetine gitmelerine mani olmayın ve kuvvetinden asla perva etmeyin» demekle Cenab-ı Hak Musa ve biraderinin hattı hareketlerini ta­yin etmiştir.

Vacip Tealâ onların mubahaselerini işittiğini beyanla şeeaat-larını tezyit ve nusretini vaadetti, akibet Firavun'u ve kavmini garkedip Hz. Musa ile kavmini saha-i selâmete çıkarmakla vaa­dim incaz etmiştir. Evvelemirde zulmün kaldırılması, vacip oldu­ğundan Benî İsrail'e ruhsat vermesiyle onların üzerinden zulmü­nün kaldırılması ve Şam cihetine gitmelerine müsaade etmesi Fi­ravun'a teklif olunmuştur. Yusuf (A.S.) dan sonra Benî İsrail'in Mısır'da dörtyüz sene kaldıkları ve Hz. Musa'nın risaletle Mısır'a geldiğinde Benî İsrail'in adedi âltıyüz bine baliğ olduğu Ruhul Beyan sahibinin cümle-i beyanatmdandır.

Vacip Tealâ'nm emri üzerine Musa (A.S.) Mısır'a gelip bira-deriyle birleşerek beraberce vakit kaybetmeden Firavun'un kapı­sına geldiler ve istizan ettiler. Firavun müsaade edip içeriye girin­ce '(Biz Allah'ın resulleriyiz, seni tarik-ı hakka davete, gelttik» de­diler.[7]

 

Vacip Tealâ Musa ve Harun (A.S.) in Firavun'u din-i hakka davetleri üzerine Firavun'un sözünü bevan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) Firavun'a risaletlerini tebliğ edince Firavun Musa (A.S.) a hitap ederek dedi ki, «Ya Musa! Çocuk olduğun hal­de biz seni evimizde besleyip büyütmedik mi ve sen ömründen çok sene bizim içimizde ve hanemizde eğleşmedin mi?»]

[«Ve katil fiilini sen işleyip benim kabilemden birini katlet­medin mi? Halbuki sen bemm nimetlerimi inkâr eden ve hakk-ı terbiyemi unutanlardansın» demekle Musa (A.S.) a dilini uzattı ve şiddetini gösterdi, geçmiş nimetlerinden bahsetmekle Musa (A.S.) a nimetlerini sayarak susturmak istedi.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı rivayete nazaran Firavun Musa (A.S.) m.girmesine bir sene müsaade etmemiş, Hz. Musa da girip görüşmek ve risaletini tebliğ etmek için devam üzefe kapı­sını çalmıştır. Bir seneden sonra Firavun müsaade etmiş ve demiş­tir ki, «Bırakın gelsin hiç olmazsa oyuncak eder eğleniriz». İşte Firavun Hz. Musa'yı oyuncak ittihaz "etmek üzere huzuruna gelme­sine ruhsat vermiştir. Hz. Musa gedince âyette beyan olunduğu veçhile evvelâ nimetlerini saymış ve saniyen kendine karşı Musa (A.S.) in işlediği katil hatasını pek büyük addederek beyan etmiş­tir. Çünkü; Hz. Musa'nın katlettiği kıptî Firavun'un ekmekçisi ol­duğundan bu katli ağza alınmaz ve söylenmez derecede büyük bir hata addederek «Bu fiili, sen işledin» demekle vuku' bulan fiilin tasrihini münasip görmeyerek kinaye suretiyle beyan etmiş ve bu sözünde büyüklerin âdetlerine riayet etmiştir. Çünkü büyüklerin âdetleri; küçük gördüğü kimseye itap edecekleri zamanda evvelâ nimetlerini saymak ve saniyen kabahatini beyanla itap etmektir.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Musa (A.S.) a «Sen kâfirlerdensin» demekten maksadı; dört veçhile tev­cih olunur:

Birincisi; Sev benim nimetimi inkâr ederlerdensin demektir. Çünkü; küfür; nimeti inkâr manasınadır.

İkincisi; Firavun Hz. Musa'nın halini bilmediği ve Musa (A.S.) onun sarayında eğleştiği cihetle kendi dininde zan-netmesidir ki, sen bize kâfirsiniz diyorsun halbuki sen de bizim gibi kâfirlerdensin demek istemiştir. Halbuki Musa (A.S.) onun sarayında bulunduğunda dinini reddederdi. Fakat Firavun'un ha­beri yoktu.

Üçüncüsü; Sen küfrân-ı nimeti kendine âdet eden kim­selerdensin ki, benim havass-ı bendegânımdan birini katlettin de­mektir.                                                                 

Dördüncüsü; Firavun benim ulühiyetime kâfirsin de­mek istemiştir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Hz. Musa Mısır'dan (Medyen) e gitmeden evvel suret-i alâniyede Firavun'un dinine ta'nederdi. Firavun dinine ta'nettiğini bildiğinden kendi zu'm-u batılına nazaran «sen kâfirlerdensin» diyerek hitap etmek iste­miştir.[8]

 

Vacip Tealâ Firavu'uri sözüne Musa (A.S.) m cevabını beyajn etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) Firavun'un sözüne karşı dedi ki «Ben o katil hâdisesini işlediğim zaman hata edenlerdendim. Zira maksadım; katletmek değildi, belki te'dip etmekti. Fakat mukaddermiş katil vuku' buldu. Binaenaleyh; benim için o katil maddesi bir cürüm değildir» diye katil meselesine cevap verdi.] Ve şunu da ilâve edip dedi ki:

[«Katil vuku bulunca ben sizden korktuğum zaman firar et­tim.] Çünkü; zâlimsiniz. Hata ile kasdî olan efal beynini tefrik etmezsiniz. Binaenaleyh; derhal tecziyeye kıyam edeceğinizi bildi­ğim için sizden firar etmeyi ehven gördüm.»

 [«Ahval bu minval üzere ceryan edince Rabbım bana hüküm verdi ve beni resullerden kıldı, risaletimi tebliğ için sana geldim işte tebliğ ediyorum. Kabul ve adem-i kabul sana ait bir vazifedir» demekle Firavun'a mukabelede bulundu.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın dalâlet le muradı; zühul ve gaflettir. Yani »Benim kıptîye vurduğum bir yumruktur. O bir yumruğun katle sebep olacağından gaflet ettim»

demektir. Şu halde  demek  demektir. Buna nazaran Musa (A.S.) Firavun'a »Bu fiil benim fira­rımı icap etmezdi. Fakat sizin zulmedeceğinizi bildiğimden firar ettim. Siz bana kötülük etmek istediniz. Allahü Tealâ ona mukabil benim sânımı ilâ etti. Zira; bana nübüvvet verip sizi ıslâha me'mur etti» demekle Firavun'un zâlim olduğunu kendine bilâ perva söy­ledi. Yahut Beyzavî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile burada Hz. Musa'nın dalâlet \q muradı; nisy andır. Yani «katil fiili vukuu bulduğu zaman ben dâllinden idim» demek «kıptîye vurdu­ğum bir yumruğun katle müeddî olacağını unutanlardandım» de­mektir. Firavun'un saydığı nimetlerin cevabını Hz. Musa te'hir et­ti. Zira; resul olan bir zatın indinde mün'im ve gayri mün'im cüm­lesi müsavi olduğu cihetle Firavun'un kelâmından itham etmek istediği katil meselesine cevabı ehemmiyetli addederek onun ceva­bını takdim etti ki, ithamdan nefsini tebrie etsin. Bundan sonra Firavun'un tadat ettiği nimetlere cevabı münasip görüp dedi ki :

[«Ey Firavun! Şu senin saymış olduğun terbiye ve benim se­nin sarayında eğleşmem bir nimet ki, sen onu benim üzerime sa­yıyorsun. O nimet senin Benî israil'i köle ittihaz edip onlara ihanet etmekten ibaret olduğu gibi benim senin sarayına gelmem de on­ların bigayri hakkın oğlanlarını katletmekten neş/et etmiştir. Şu halde nimet dediğin şey ayn-i nikmetten ibarettir, yoksa nimet de­ğildir.»]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya seni terbiye edip büyütmedim mi ve benim evimde bir çok seneler eğleşip ömrünün çoğunu orada geçirmedin mi? diye saydığı şeylerin hakikatta nimet olmayıp belki ayn-i nikmet olduğunu ve nimet zannettiği şeyde Firavun'un zâlim ve gaddar olduğunu kendine tebliğ suretiyle Musa (A.S.) dedi ki «Ey Firavun! Şu senin saydığın şey ki, onu benim üzerime nimet olarak kaydediyorsun., işte o nimet dediğin şey aslen hür olan Benî İsrail'i senin köle kılıp meşakkatli hizmetlerde kemâl-i ihanetle onları istihdamından ibarettir ve benim sarayına gelme­me sebep de senin zulmündan neş'et etmiştir. Zira; sen Benî İsra­il'in oğlan çocuklarını katletmemiş olsaydın ben senin sarayına müsafir olur muydum. Beni anamla babam beslemezler miydi? Şu halde ey Firavun! Bize nimet saydığın şey ayn-i azap değil midir? Eğer zulmündan korkumuz olmasaydı senin küfriyatla dolu olan sarayında bir gün değil bir saat bile kalır mıydım?» demekle Fi­ravun'un nimet dediği şeyin ayn-ı zulümden ibaret olduğunu ke­mâl-i selâbetle beyan etti ve Firavun da buna karşı mebhut oldu. Binaenaleyh; bu hususa dair bir şey diyemediğinden, başka>bahse intikâl ediverdi.                                    

Fahri Râzi'nin beyânı veçhile, kâfirin küfrü, vâki' ol an nime­tin şükrüne istihkakına bu âyet delâlet eder. Zira; Hz. Musa Fira­vun'un nimet saydığı şeylere «nimet değildir, belki ayn-i zulüm ve azaptır» diye mukabele etti de «nimettir ama sen kâfir olduğun için onun şükrüne müstehak değilsin» demedi. Yani nimet olsaydı şükre istihkakını nefyetmezdi. Şu halde «kâfirin bazı kimselere yapmış olduğu in'amın sevabını, küfrü iptal eder, fakat in'am et­tiği kimseler tarafından şükre ve medh ü senaya istihkakını iptal etmez» demektir. İnsanın insana şükrü gördüğü iyiliğin kadrini bilmek ve iyiliği yapan kimseyi medh ü sena etmek ve ihanet et­memektir. Binaenaleyh insanların lütuf gördüğü kimsenin kadrini takdir etmesi; o nimetin şükrü olduğundan bu cihete dikkatle be­yinlerinde muhabbetin idamesine gayret etmek lâzımdır. Zira in­sanlar arasında mulîabbet; çok iyiliklere vesile olacağından her şahsın bu cihete itinası ehl-i İslâm için büyük bir sermaye ve tü­kenmez bir hazinedir.[9]

 

Vacip Tealâ; Firavun Hz. Musa'nın sözünde olan metanetine ve kendinde olan selâbet ve şeceatma nazar ederek oyuncak ola­rak, gülmek, istihza etmekle baştan savılacak bir şey olmadığını ve gayet ehemmiyetli olduğunu anladığı cihetle Musa (A.S.) m asıl davasına itiraza başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun «Kimdir âlemlerin Rabbısı?» dedi.]

Yani; Musa (A.S.) «Biz âlemlerin Rabbisinin resulleriyiz» de­yince Firavun «Sen kim oluyor ve ne cesaretle risalet davasında bulunuyorsun ve daha dün biz seni büyütmedik mi?» gibi şeyleri söylemişse de onlarla Hz. Musa'yı ilzam edemiyeceğini aklayınca «âlemlerin Rabbisi dediğiniz kimdir. Onun hakikati nedir ve ona bizi niçin davet edersin?» demekle evvelâ ilahiyattan mubahaseye girişti.[10]

 

Vacip Tealâ Firavun'un bu sualine Hz. Musa'nın cevabını be­yan etmek üzere buyuruyor.                                         

[Musa (A.S,) Firavun'a ve cemaatına hitap ederek «Eğer siz erbab-ı idrak ve i//an d an iseniz âlemlerin Rabbısı sema vat ve ar­zın ve onların arasında olan mahlûkatın Rabbısıdır» demekle Ce-nab-i Hakkın âsârıyla cevap verdi.]

Yani; Firavun'un sualine Musa (A.S.) cevapta «Ey Firavun! Alemlerin Rabbısı şu gördüğünüz âlem-i ulvî ve süflî ve onların beyninde olan cümle mevcudatın halikı ve rabbısıdır. Eğer eşya­nın hakikatına ilm ü irfanınız varsa bunu bilirsiniz» demekle Fi­ravun'un cehalet ve hamakatına işaret etti. Çünkü; semavat, arz ve onların arasında mevcut olan eşyanın cümlesi mümkün ve mü­rekkep olduğundan elbette vacip lizatihi bir fail-i muhtarın eseri olduğu meydanda bir hakikatken henüz onu tahkik edip bilmemek hamakat ve cehaletten başka bir şey değildir demek istedi.

Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Firavun'un suali; Vacip Tealâ'nın künhünden ve hakikatmdandır. Hz, Musa'nın ce­vabı; asarı ve ef'aliyle cevaptır. Çünkü; Allahü Tealâ'nın künhünü bilmek beşer için mümkün olmadığından âsârıyla tarif ve bu ci­hetle de Firavun'un vazifesizliğini beyanla Firavun'a haddini bil­mesini tavsiye etmiştir. Zira dünyada beşer için bilinmesi mümkün olmayan şeyi sual etmek; haddini ve aczini bilmemektir. Binaen­aleyh; Hz. Musa beşerin idrakinin ihata edebileceği bir surette ta­rif etmekle Firavun'u vazifesine davet etti.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Firavun Allahü Tealâ'yı bi­lir fakat mülk ve riyaset için küfrü ihtiyar ederdi. Yahud «Her şe­yin faili eflâktir» diyen dehriîerdendi. Yahud; Hulûliye mezhebin­den olup kendine ulûhiyetin hululünü itikat ettiğinden ulûhiyet davasına kadar cesaret etmişti. Binaenaleyh; Musa (A.S.) da Al­lahü Tealâ cümle mahlûkatın rabbısı olduğunu beyanda Fira­vun'un da rabbısı olduğunu Firavun'a tefhimle ulûhiyet davasında sahtekârlığını meydana koymuştur.[11]

 

Vacip Tealâ Firavun'un bu cevapta hayrette kalıp kendisine arız olan şaşkınlık eseri olarak irad ettiği sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun etrafında olan cemaata «İşitmiyor musunuz?» dedi.]

Yani; Firavun Musa (A.S.) in vermiş olduğu cevaptan taac­cüp ve istihza tarikiyle etrafında olan cemaatı da taaccübe sevk ve zihinlerini başka vadiye tahvil etmek için kavminin eşrafından huzurunda bulunan ayan ve erkânına «İşitmiyor musunuz Musa'­nın sözünü? Ben Rabbısmm mahiyetinden sual ettim o bana asa­rından haber verdi. Cevabı sualime muvafık değildir» demekle meclistekilerin zihinlerini tağlit etmek istedi ki, bahsi mugalâtayla bitirsin. Çünkü; Hz. Musa'nın sözünde bir te'sir-i beliğ gördüğün­den cemaatın meyletmesinden ve harice sirayetinden korktu ve Hz. Musa'nın muhik olduğunu anlatmak istemedi.[12]

 

Vacip Tealâ Firavun'un sözünden sonra Hz. Musa'nın, sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) "Âlemlerin Rabhjsı sizin ve sizden geçen baba­larınızın da rabbisıdır» dedi.]

Yani; Firavun Musa (A.S.) m «Alemlerin Rabbısı semavat ve arzın rabbısıdır» diye vermiş olduğu cevabı kavmine bir hata gibi gösterip semavat ve arzın hakikatim insanlar için bilmek biraz uzak olduğundan Musa (A.S.) herkesin inkâr edemiyeceği bir delile in­tikâl etti ki, o delil her şahsın kendi vücududur. Çünkü; herkes kendi vücudunun bir takım et ve kemikten ve sair eczadan mürek­kep olduğunu, sonradan meydana geldiğini bilince bir mucid-i ha­kikinin icadıyla olduğunu ikrar etmesi lâzım olduğundan bu haki­kati inkâr, mücerret inattan ibaret olacağı cihetle Musa (A.S.) «Alemlerin Kabbısı sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın rab­bısıdır» demekle Firavun'a «Senin de rabbmdır. Binaenaleyh; se­nin rubûbiyet dâvasında bulunman sahtekârlıktır» dedi.

Hâzin ve Ebussuud'un beyanlarına ve İbni Abbas Hazretlerin­den bir rivayete nazaran bu mubahasenin cereyanı esnasında Fi­ravun'un merasim için hazırlanmış büyük salonunda kolları bile­zikli erbab-ı rütbeden ve memleketin eşrafından beş yüz kişi ha­zırmış. Çünkü; Firavun Hz. Musa tarafından Mısır'a ve etrafına dağılmış havadisin önünü almak ümidiyle mecliste bir çok kimse­ler bulundurdu ki, Hz. Musa'yı ilzam etsin ve bunu herkes bilsin, Hz. Musa'nın bir daha sesi çıkmasın. Bu cihetleri düşündü fakat maksadının aksi husule geleceğini düşünmedi.[13]        

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m şu deliline Firavun cevap bula­mayınca Hz. Musa'nın sânına lâyık olmadık bir takım iftiraya cüret ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun hazır olan cemaata hitap ederek dedi ki «Sîze irsal olunan sizin resulünüz muhakkak ve elbette mecnûndur.] Zira; benim sualime cevap vermiyor, ağzına ne gelirse onu söylüyor. Suale muvafık cevap vermediği cihetle âdab-ı kelâma riayet ede­miyor. Bu ise mecnûn şanıdır.» Firavun bu sözleriyle cemaatın sözlerini tağlit etmek istedi ve bahsi Hz. Musa'nın şahsına atlattı. Halbuki Hz. Musa Allah'ın aşariyle ve efaliyle cevap verdi ki, eserden müessire intikal mubahesede cümle ukalanın kabul ettiği bir tarik-ı vazıhtır. Lâkin Firavun ya o usulü bilmedi veyahud bilmek işine gelmedi. Binaenaleyh; şân-ı nebevilerine lâyık olma­dık bir takım isnadata kalkıştı. Çünkü mubahesede mugalata; eser-i acizdir. Firavun da cevaptan âciz olunca mugalata cihetini iltizam etmiştir.[14]

 

Vacip Tealâ Firavun'un aczini izhar etmesi üzerine Musa (A.S.) in üçüncü defada irad ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor

[Musa (A.S.) »Eğer idrak edecek aklınız varsa âlemlerin Rab­bısı meşrikin, mağribin ve onların arasında olan mevcudatın rab-bisidir» dedi.]

Yani; Firavun'un Musa (A.S.) a «mecnundur» demesi üzeri­ne daha açık ve vazıh bir delile intikal ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun! Eğer düşünecek aklınız var da taakkûl ederseniz âlemle­rin Rabbısı her gün güneşin doğduğu meşrikin ve indiği mağribin ve onların arasında olan mevcudatın rabbısıdır. Bunu inkâra me­caliniz yok. Zira; hergün gözünüzün önünde ceryan eden bir hâl­dir. Çükü güneş gelip âleme ziya veriyor. Bunu halkeden kimdir? Düşünmeniz lâzımdır. Güneş iniyor, karanlık geliyor, istirahat ediyorsunuz. Ziyayı giderip karanlığı getiren kimdir? Bunu idra­kiniz lâzımdır. Eğer aklınız varsa bunları düşünmelisiniz. Niçin düşünmüyorsunuz? Ey Firavun! Şu minval üzere günleri, ayları ve yılları halketmekle fusûl-ü erbaayı, yani; yaz, kış, güz ve bahar mevsimlerini meydana getirmekle halkın mesalihini tesviye ve tedbir eden kimdir, sen misin?» demekle Firavun'u rüsvâ etti. Çünkü; Firavun güneşi ben halkediyorum diyemezdi.[15]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'nın bu sözüne gazapla teh-didatını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun Musa (A.S.) a hitap ederek «İzzetime yemin ederim ki, eğer sen benden gayri bir mabut ittihaz edersen, ben seni el­bette mahpuslar zümresinden kılarım» demekle tehdit etti.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'u kat'î delillerle vahdaniyeti ikra­ra davet edince, Firavun kemâl-i kibr ü gururu gazapla «Ya Musa! Eğer sen benden gayrı bir mabuda ibadet edersen elbette seni zin-dana koyar ve mahpuslar zümresinden kılarım» demekle tehdit etti.

Kazî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Firavun'un zindanının öldürmekten daha müşkül olduğu mervidir. Çünkü; Fi­ravun'un hapishanesi birer adam alacak kadar kuyulardan müte­şekkildi. Gazap ettiği kimseyi yalnız olarak o kuyuya indirir, göz görmez ve giren çıkmaz, ölünceye kadar orada kalırdı. Binaena­leyh Firavun'un zindanı; âlemi tehdide en büyük bir vesile oldu­ğundan Hazret-i Musa'yı onunla tehdit etmiştir.[16]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) in Firavun'un tehdidine ettiği kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) Firavun'â hitaben

«Dâvamın sâdık olduğuna delâlet eder açık bir mucize getirsem dahi hapse koyar mısın?»» dedi.]

[Firavun «Ya Musa! Eğer sözünde sâdıksan getir mucizeni»

dedi.] Çünkü; mucizeyi reddetse herkes cevaptan âciz olduğuna kanaat getirecekler diye mucizeyi reddetmek işine gelmedi. Zira; «Mucizeni tanımam» demek, açıktan izhar-ı aciz olduğundan mu­cize talebine karar verdi.[17]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m mucizesini meydana koyduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un «Sözünde sâdık isen mucizeni getir» demesi üzerine Musa (A.S.) asasını yere attı. Bir de görüldü ki asâ büyük bir yılan oluverdi. Yılan olduğu herkesçe zahir olup şüphe olunacak bir ciheti yoktu.] Asânm yılana inkılâbını görünce Firavun'un «Başka mucizelerin var mıdır» demesi üzerine :

[Hz. Musa elini koynundan çıkardı bir de görüldü ki eli, gö­renlerin ve bakanların gözlerini kamaştırır derecede güneş gibi parlak ve beyaz olarak zuhur etti.] Firavun bu iki mucizeyi görün­ce şaşırdı.[18]

 

Vacip Tealâ asânm derhal yılan olması ve elinin güneş gibi bir hâl kesbetmesi tabiat'üstü olup insanların yapamıyacağı bir şey olduğunu bildiğinden başka diyecek bir şey bulamayınca Fi­ravun'un «Bu sihirdir» dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) m mucizesini görünce Firavun nefsine arız olan korkuyu sakladı ve etrafında olan vükelâsına hitap ederek «Şu Musa iyi bilir bir sahildir» dedi.] Bununla da iktifa etmedi, etra­fında bulunanların gayretlerini tahrik ve kanlarının galayanını icap edecek söze başladı ve dedi ki:

[«Şu sâhir sihriyle sizi arzınızdan, yani yurdunuzdan çıkar­mak istiyor. Hâl böyle olunca ne gibi şey emreder ve buna ne ted­bir düşünürsünüz ve ne gibi teşebbüsatla bunun Önünü almak lâ­zımdır?» demekle meseleyi müşavereye havale etti.] Çünkü; Fi­ravun'un zamanında sihir meşhur olduğundan derhal Hz. Musa'­nın sözlerini kabulden halkı men'etmek için «Bu sihirdir. Fakat sihri iyi bilir» demekle halkı aldatmak istediği gibi maiyetinde

Umanların gazaplarını tahrike dahî çalıştı. Zira; insanların her za­man kanını tahrik eden iki şeydir : Birincisi; emr-i din, ikincisi; memleketidir. Binaenaleyh; Firavun «Bu sâhir, sihir sebebiyle sizi vatanınızdan çıkarmak ister» dedi ve işi isti­şareye havale etti. Halbuki Firavun ulûhiyet dâvasında bulunur ve diğerleri kendinin kulları addolunurken şimdi koca Firavun kullarının reyine müracaata muhtaç oldu, düşünmedi ki rubûbi-yetle kulların reyine müracaat beyninde münasebet yoktur. Bu­nunla beraber Musa (A.S.) m galebe edeceğine ve mülk ü memle­ketini alacağına da işaret ediyordu. Çünkü; «Sizi arzınızdan çıka­racak» demek «Mülkünüzü elinizden alacak» demekti. Mülkü al-maksa galebeyi müstelzimdir. Binaenaleyh; hem memleketin gide­ceğini düşünüyor, hem de bir çaresini arıyordu.[19]

 

Vacip Tealâ Firavun'un maiyetindeki erkânın reyine müracaat ettiğini beyandan sonra erkânın reylerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavn'ın vükelâsı «Musa'yı ve biraderim te'hir et, katlet­me. Zira; idarende bulunan kasabalara adamlar gönder, onlar iyi bilen her sâhiri sana getirsinler» dediler.]

Yani; Firavun maiyetinde olan cemaata «Bunlar hakkında ne gibi tedbir lâzımdır? Hapis, katil veya memleketten tardetmek hu­suslarından hangisini ihtiyar edelim?» demesi üzerine, erkân-ı hü­kümeti ve Firavun'un cemaatı «Bunların tecziyesini te'hir etmek muvafıktır. Zira; alelacele katledersen fitneye bâdı olur, hem de halk senin âciz olduğunu zannederler. Binaenaleyh; katilleri husu­sunda acele etme. Musa'yı ve biraderini durdur. Etraf ü eknafta olan kasabalara adamlar gönder. Onlar sana iyi bilen ve sihir il­minde mahir olan her sâhiri getirsinler. Sâhirler bunlarla imtihan olsunlar. Herhalde biz galebe eder ve bu işin önünü bu suretle alırız» diyerek Firavun'un ıztırabını bir derece teskinle güya bir ted-bir-i musip yapmış oldular. Firavun da bu reyi doğru görerek et­rafa zabtiyeler gönderdi ve her sâhiri getirmelerini emretti. Zan­nettiler ki, çoklukla galebe ederiz. Halbuki irade-yi İlâhiyeye karşı kulların çokluğunun karınca kadar bile te'sir edemiyeceğini bile­mediler.[20]

 

Vacip Teâlâ sâhirlenHğeldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Tayin olunan yevmi muayyenin vaktinde sâhirler cem'olun-dular.]

[Ve Firavun tarafından nâsa hitaben «Vakt-i muayyende siz içtima eder misiniz?» denildi.]

Yani; yollarda ve çarşılarda tellâllar nida etti ve halkın cüm­lesinin yevm-i muayyende tâyin olunan saat ve mahalde içtima et­meleri emrolundu. Çünkü; Firavun ve avenesi galebe edeceklerini ümit ederlerdi. Seyr ü tamaşa ederek sâhirlerin galebesini görme­leri için herkesin toplu bulunması ve bir tarafa gitmemesi emro­lundu.

[«Eğer sâhirler galip olurlarsa me'mul ki, sahareye ittiba eder de Musa'ya ittiba etmeyiz ve herkes nazarmda hakikat tecelli eder ve eski dinimize sahip oluruz» demek istediler.] Çünkü; saharenin dini Firavun'un dini olduğundan «sâhirlere ittiba ederiz» demek «Firavun'un dinine sahip oluruz» demekti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Yevm-i malûm la mu-rad; Firavun'la Hz. Musa beyninde kararlaştırdıkları bayram gü­nüdür ki, yevm-i ziynette içtima edecekleri ve yevm-i ziynetin bayram günü olduğu ve o günde kuşluk vakti içtima olunacağı (Sure-i Tâhâ) daki âyette beyan olunmuştu. İşte o vakitte halkın toplanması Firavun tarafından emrolundu. Çünkü; Firavun sâhir-lere itimat ederek Allah'a karşı (hâşâ) galabesine iyi ümitleniyor­du ve bilmiyordu ki âleme karşı rezil olacak ve yanmış olan şem'a-i saltanatı sönecek ve enkazı kıyamete kadar âleme ibret ola­cak. Firavun'un kendisi de biran evvel müddet-i saltanatının hitam bulmasını tacil ediyor ve eline kazma kürek alarak temelinden devirmek istiyordu. Çünkü; insanların işi daima kadere karşı çır­pınmak ve ecele karşı bir adım ileri varmaktır. Firavun da ayni halde acele ediyordu.[21]

 

Vacip Tealâ sihirbazların gelip Firavunla muhavere el rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vaktaki sahare tayin olunan günde kuşluk vakti malûm olan mahalle gelince Firavun'a hitap ederek «Eğer biz galebe edersek bizim için ücret var mıdır?» dediler.]

[Firavun onların ücret istemelerine karşı «Evet! Galebe eder­seniz sizin için ücret vardır. Hatta galebe ettiğiniz takdirde siz be­nim mukarrebler imdensiniz.] Şu halde her vakit bana musahip olacağınız gibi ihsanımı da bol bol alırsınız. Günden güne ikbâli­niz artacaktır» demekle sâhirlere büyük vaatlarda bulundu. Onlar da bu vaada razı oldular ve meydan-ı muarazaya giriştiler.

[Musa (A.S.) sâhirlere «Ey sâhirlerî Atın elinizdeki atacağı-nız şeyi, görelim hünerinizi»» dedi.]                                       [Sâhirler Musa (A.S.) in teklifi üzere halkın gözünü boyamak için getirmiş oldukları iplerini ve asalarını yere attılar ve dediler ki «Biz Firavun'un ululuğuna yemin ederiz ki,   elbette galibiz.»]

Sâhirler bu sözleriyle Firavun'a ubudiyetlerini izhar ettiler ve kendileriyle iplerinin ve asalarının çokluğuna güvenerek galebe edeceklerine cezimlerini yeminleriyle takviye ettiler. Bilmediler ki, zayıf hak, kuvvetli batıla galebe eder. Bazı rivayete nazaran sâhirler pek çok oldukları gibi, her birinin mütaaddit ipleri ve asa­ları da bulunduğundan dağ, taş halkın gözünde yılanla doldu. Ger­çi âyetlerde adet üzere sarahat yoksa da sâhirlerin adedinin pek çok oluğuna delâlet vardır. Çünkü; sahare cemi' suretinde varid olduğu gibi etrafta bulunan kasabalara adamlar gönderildiği ve bütün sâhirlerin toplandığı beyan olunmuştur. Şu halde bütün memleket dahilinde bir çok sâhir olduğu şüphesizdir. Zira; her bi­rini celb için adamlar gitti ve getirdiler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ipler cıva ile cilalanmış ve asa­ların içi ovulup civa konulmuş olduğundan güneş kızınca civanın hareketiyle ipler ve a&âlar yılanlar gibi hareket edip halkın gözü­ne bir çok yılan göründüğünden galebe edeceklerine ümit etmiş­lerdik Fakat bütün ümitleri boşa gitti; akibetleri helâka müncer oldu.

«Hz. Musa'nın sâhirlere (Atın elinizde bulunan atacağınız şe­yi) demesi sihirle emirdir, sihirle emir ise bâtılı işlemekle emir olunduğundan Musa (A.S.) için caiz olmaz?» şeklinde varid-i ha­tır olan suale şöyle cevap verilir: Musa (A.S.) m emri; Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile izhar-ı hak için emirdir. Zira; onlar ellerindeki âletlerini yere atıp hünerlerini icra etmedikçe hak zahir olmıyacağını bildiğinden hakkı izhar için onlara emret­miştir, Yahud «Eğer muhik iseniz atacağınız şeyi atın» demektir, yoksa bâtılla emir değildir. Yahud emir; onlan tehdid içindir ki, «haydi yapacağınızı yapın, başınıza geleceği de düşünün» demektir.[22]

 

Vacip Tealâ Firavun'un cemetmiş olduğu sâhirlerin sihirlerini icra ettiklerini beyandan sonra nöbetin Hz. Musa'ya gelip mucize­sini izhar ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sâhirlerin vazifelerini bitirmeleri üzerine Musa (A.S.) asa­sını yere attı, birde görüldü ki, asâ onların iftira ile yapmış olduk­ları sihirlerini lokma edip yutuyor.]

[Sâhirler bu hâli görünce derhal secdeye kapan; rildiler.]

[Sâhirler yalnız secdeyle iktifa etmediler ve imanlarını izhara musaraatla «Biz âlemlerin Rabbısı olan, Musa ve Harun'un Rabbı-sına iman ettik» demekle imaıı-ı ezelîlerini izhar ettiler.] Zira; sâ­hirler asâ-yı Musa'nın yılana inkılâbını ve kendi sihir ettikleri ip­leri ve asaları yutmasının sihir olmayıp bir emr-i, semavi ve mu­cize olduğunu idrakle vakit geçirmeden hemen secdeye kapandı­lar, Musa ve biraderi Harun'un hakkaa nebi olduklarını ikrarla Firavun'a' suret-i kafiyede cevap verdiler ve bu suretle bâtıl ilim­leriyle istifade ederek hakka vasıl oldular.

Yani; sâhirler sihirlerini icra edip Musa ve Harun (A.S.) seyr ü tamaşa edip nöbet onlara gelince emri İlâhi üzere Hz. Musa asasını yere bırakınca derhal asâ onların hile ve yalanla yapmış oldukları sihirlerini lokma edip yutması üzerine sâhirler bunun sihir olmayıp hak olduğunu bilip geçmiş kabahatlarma istiğfar ede­rek hemen yüzlerini türab-ı mezellete sürmek üzere secdeye ka­panıp dediler ki «Biz âlemlerin Rabbısı olan Rabb-ı Musa ve Ha­run'a iman ettik ve bunun mucize olduğunu bildik, şüphemiz kal­madı». Sâhirler bu sözleriyle Firavun'u reddettiler.

Firavun rubûbiyet dâvasında olduğundan ile muratları; Firavun olmak ihtimalini kaldırmak için âlemle­rin Rabbi söyle muradları; Hz. Musa ve Harun'un Rabbısı olduğunu tasrihle maksatları Firavun'a iman olmadığını ilân etti­ler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın asası ağ­zını açıp bütün sâhirlerin iplerini ve asalarını yutunca Hz. Musa .asasını eline alarak eski haline avdet edip yutmuş olduğu şeyler­den bir eser görünmeyince sahare bunun hak olduğunu bildiler ve şüpheleri kalmadı. Firavun'a da bu yolda cevap verdiler. Zjra asa; o kadar ipleri ve asaları yuttuğu halde cüssesi asla büyümediği gibi, eski hâlinden bir değişiklik görülmemesi de ayrıca bir mucizedir. Yani asânm yılana tahavvülü mucize olduğu gibi o kadar şeyleri yuttuğu halde cüssesinde değişiklik olmaması da ikinci bir muci­zedir. Çünkü; yalnız galebe etmekle onların âletleri ellerinde kal­saydı halkın nazarında asa-yı Musa'nın da sihir olmak şüphesi zail olmazdı. Çünkü «İki kimsenin yarışmasında elbette birinin galip diğerinin mağlûp olması âdettir, bu da o kabildendir» denmek li-san-ı nâsa kolay olur ve Firavun da böyle te'vil etmeye bir yol bu­lurdu. Lâkin asâ-yı Musa yalnız galebeyle iktifa etmedi, hasmını büsbütün mahvetti ortadan kaldırdı, dereler ve tepeler dolusu si­hirlerden bir eser bırakmadı. Binaenaleyh; sihir olmadığını âleme ilân etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile sihirin en nihayesi halkın gözünü boyamak ve tahayyülâttan ibaret olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi her fende mahir olan kimsenin elbette menfaat göreceğine de delâlet eder. Çünkü; sâhirler sihrin en yüksek tabakasına âşinâ ve onun üstünde sihir olamıyacağını bildiklerinden Hz. Musa'nın mu­cizesinin sihir olmadığını ve emr-i İlâhi ile olduğunu bildiler ve ilimleri ihtidalarına sebep olmuştur.[23]

 

Vacip Tealâ sâhirlerin iman ettiklerini beyandan sonra Fira-vun'un sâhirlere yapmış olduğu muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun sâhirlere hitap ederek «Ben size izin vermeden ev­vel siz Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa size sihir talim eden bü-yüğünüzdür. Binaenaleyh; siz elbette başınıza geleceği bilirsiniz. Size gösteririm. İntikam almaya kaadir olan ben miyim yoksa Mu­sa'nın Rabbısı mıdır?» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

(«Elbette ben sizin ellerinizi ve ayaklarınızı muhalif olarak keser ve elbette cemiinizi asarım» demekle tehdidini teşdit etti.]

Yani; sâhirler iman edince^ Firavun halka karşı hacaletini bil-dirmemeyi ve halkın zihnine arız olan şüpheyi izâle etmeyi düşü­nerek sâhirleri tehdide başladı ve dedi ki, «Ey sâhirler! Ben izin vermeden evvel siz Musa'ya iman ettiniz. Zira; Musa, sizin şol bü­yüğümüzdür ki, size sihir talim eden üstadınızdir ve nâs beyninde bizi rüsva etmek üzere gizli ittifakınızın ahkâmını icra ettiniz. Bi­naenaleyh; imanınız hakiki iman değildir ve imanınızın acısını ben size gösteririm. Yakında imanınızın akıbetini bilirsiniz» dedi. Bu­nunla da iktifa etmedi ve sâhirlere tehdidini tafsil ederek dedi ki; «Elbette ben sizin sağ elinizle sol ayağınızı keser, hepinizi birden asarım ki, herkese ibret olsun ve bize muhalefet caiz olmadığını, muhalefet edenlerin derhal cezalarını göreceklerini bilsin ve kal­binde muhalefet fikrini taşıyanlar o fikirden vazgeçsinler» demekle umum halka tehdidatta bulundu ve bu sözleriyle nâsm daire-i ita-attan çıkmaları ihtimalini Önlemek istedi ve eski satvetini muha­faza için bir nümayiş yaptı. Çünkü; sahtekârların âdetleri bu gibi yerde halka karşı daima gayreti elden koymamaktır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sözleriyle Firavun Hz. Mu­sa'dan halkı tenfir için dört şeye teşebbüs etti:

Birincisi; Ben izin vermeden siz ona iman ettiniz de­mek evvelden ona imana meyletmişsiniz ki tahkik etmeden iman ediverdiniz. Binaenaleyh; imanınız tahkika müstenid ve muteber değildir demek istedi.

ikincisi; Musa sizin büyüğünüzdür. Size sihir talim etti demekle evvelden beyninizde gizli bir ittifak neticesi olarak bizi mahcup etmek için mağlûp oldunuz ve imanınız muvazaadır, hakiki iman değildir demek istedi.

Üçüncüsü; Siz elbette yakında bilirsiniz demekle tehdit etti.

Dördüncüsü; Tehdidini, el ve ayaklarını kesmekle taf­sil ve bu cezayı yapacağını yeminle te'kit etti ki, muhalefetten her­kes çekinsin.[24]

 

Vacip Tealâ Firavun'un tehdidine karşı sâhirlerin cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sâhirler Firavun'un tehdidine karşı «Bizim için zarar yok­tur. Zira; biz Rabbımızm huzuruna inkılâp ederiz. Binaenaleyh; senin tehdidin bize te'sir etmez ve bizi îmanımızdan dÖndüremez» dediler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

[«Çünkü; bu gün iman edenlerin evveli biz olduğumuz için elbette Rabbınuzın hatalarımızı affedip mağfiret etmesini ümit ederiz. Binaenaleyh; sen ne kadar tehdit etsen biz imanımızdan dönmeyiz» demekle Firavun'un tehdidine ehemmiyet vermedikle­rini ilân ettiler.]

Bu âyete nazaran sâhirler; Firavun'a iki cihetle cevap verdi­ler:    Birincisi;   senin tehdidin bize zarar vermez ve te'siri yoktur dediler. İkincisi; bizim imanımız muvazaa değil, hakikidir. Binaenaleyh; Rabbımızm hatalarımızı affedeceğine ümidi­miz kavidir demekle Firavun'u reddettiler. «Zarar yok» demeleri «âhiret azabına nisbetle zarar yok» demektir. «Biz mü'minlerin evveliyiz» demekten maksatları «O gün orada hazır olanlardan ev­vel iman edenleriz» demektir ki, Firavun'un tafrasından bunlar­dan evvel iman eden olmadığına işaret etmişlerdir.[25]

 

Vacip Tealâ Firavun'un iman etmiyeceği tahakkuk edince Mu­sa (A.S.) a Benî İsrail'i Mısır'dan alıp çıkmasını emrettiğini be­yan etmek .üzere buyuruyor.

[Biz Musa.(A.S.) a vahyettik ve dedik ki «Ya Musa! Sen gece kullarımla Mısır'dan hareket et. Zira; siz Firavun tarafından takip olunup ittiba olunacaksınız, korkma hemen geceyle çık.»]

Yani; Musa (A.S.) Mısır'da çok zaman eğleşip her zaman Fi-ravun'u ve etbaını tevhide davet etmişse de tesir etmeyince hela­ke müstahak olduğu tahakkuk etmesi üzerine Vacip Tealâ Hz. Musa'ya geceyle Mısır'dan hareket etmesini vahyile emretti ve Firavun'un askeriyle beraber takip edeceğini ele haber verdi. Ha­ber verildiği gibi vuku buldu.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile Hz. Musa birkaç gün evvel Benî İsrail'e Mısır'dan hareket edileceğim haber vererek tedarik üzere bulunmalarını emretti. Benî İsrail hareket edecekleri gece bizim bayramımız var, diyerek kıptî evlerinde bulunan hülliyatı almışlar ve o gece Benî İsrail'in hareketlerini teshil için Cenab-ı Hak kıptüerin hanelerinde hastalık ve bazılarında ölüm ve sair meşguliyetler halketti ki, herkes kendi derdiyle meşgul olduğun­dan Benî İsrail selâmetle çıkıp gittiler, kıptîlerden hiç bir ferdin haberi olmadı. Çünkü; Firavun'un şerrinden halâs için çıkıp gitmelerini Cenab-ı Hak irade ettiği için elbette hareketlerini teshil etmiştir.

Hz. Musa'nın Mısır'da tebliğ müddeti otuz sene olduğu ve Mı­sır'dan (Medyen) e gittiğinde otuz yaşında bulunduğu, (Medyen) de on sene ikâmet edip Mısır'dan hareketinde yetmiş yaşında ol­duğu ve elli sene de Mısır'dan hareketinden sonra muammer olup yüz yirmi yaşında vefat ettiği mervidir. Sure-i Ârâfta tafsil olun­duğu üzere Hz. Musa'nın tebliği zamanında Firavun'u ve kavmini insafa ve tenebbühe davet edecek kaht u gala, kurbağa ve çekirge gibi bir çok musibetler zuhur etti. Fakat hiç birinden mütenebbih olmadılar. Çünkü; Firavun ve kavminin sefahat devri olduğundan onların izmihilâli zamanı yaklaşmıştı. Binaenaleyh; vaz u nasihat, tebliğ ve musibet hiç biri kendilerine te'sir etmiyordu. Zira; hela­ke mahkûm olan her millette ahvalin böyle ceryan ettiğini tarih isbat etmektedir ki, safahata kendini kaptırmış olan mîlletlerden islâh-ı hâl ederek nefsini muhafaza etmiş bir millet âlemde en­derdir.[26]

 

Vacip Tealâ emri veçhile Hazret-i Musa'nın Benî İsrail'i alıp Mısır'dan çıktığını ve Firavun'un tedbirini ve Benî İsrail'i takibi­ni beyan etmek üzere buyuruyor.

[Benî İsrail Mısır'dan çıkınca Firavun taht-ı idaresinde ol kasabalara asker cem'edecek adamlar gönderdi.]

[«İşte firar eden Benî İsrail bize nisbetle az bir cemaattır.»]

»Halbuki onlar muhalefetle bizi gazaplandırdilar.»]

[«Ve biz kuvvetli bir cemaatız, düşmanın şerrinden haze ihtiyatlı bulunuruz» demekle asker toplamaya başladı.]

Yani; Musa (A.S.) emr-i İlâhiye imtisalen Benî İsrail'i Mısır'­dan alıp çıkınca Firavun takip için tedarikata başladı ve memleketi dahilinde hükmünün nafiz olduğu şehirlere zaptiyeler gönderip askerini silâh altına davet etti, askerlerin kuvvey-i maneviyelerini takviye ve tezyit için hasmın, yani firar eden Benî İsrail'in azlığın­dan ve kendinin gazaplandığmdan ve firarilere karşı kuvvetli ol­duklarından bahsederek dedi ki, «Firar edenler bize nisbetle bir fırka-i kaliledir. Binaenaleyh; bizim kuvvetimize karşı mukabele edecek bir halde değillerdir. Hemen az bir zaman içinde işlerini bitirir geri döneriz. Gerçi takip etmesek de olabilirse de onlar bize muhalefetle bizi gazaplandırdılar ve reyimiz hilâfında hareketle gayzımızı celpettiler. Eğer muhalefet edenlerin ırkını kesip tez .elden çaresini aramazsak hükümetimiz tezelzüle uğrar ve muhale­fet edenler çoğalır. Halbuki biz kuvvetli" bir cemiyet ve şevketli bir hükümetiz. Bu gibi düşmanlara karşı ihtiyatlı bulunur şerle­rinden hazer ederiz» demekle askerini ve ümerasını teşci etti.

Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile Firavun, bu sözleri askerin toplanmasından sonra büyük bir meydanda vü-zera, vükelâ, eşraf ve erkân-ı belde huzurunda askere hitaben bir kürsü üzerinde irad ettiği nutkunda söylemiştir. Esasen asker cem'-ine göndermiş olduğu adamlarına da bu yolda talimat verip nesa-yihte bulunmalarını emrettiği mervidir. Bu nutkundan maksadı; askere ve ahâliye metanet-i kalp vermektir ve mühim işlerde bu gibi nutuklar hükümet reislerinin âdetleri olduğundan Firavun da ordusuyla hareketten evvel bu âdete tebaan bir nutuk irad etmiştir.

Firavunun nutkunun hulâsası; İkidir:

Birincisi; Benî İsrail'i killetle ve zilletle zemmedip askerini teşci etmesidir.

İkincisi; Kendilerinin kuvvetli ve askerinin çok olması ve bu gibi umur-u mühimmede ihtiyatlı bulunup tezelden önünü almak âdetleri cümlesinden olması ve şu hareketin lüzumsuz ol­mayıp asker cemHni ve ordunun hareketini icap eden mesaüden olduğunu beyan etmesidir. Halbuki Fahri Râzfnin, İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine istinaden beyanına nazaran. Benî İsrail'in yirmi ile altmış arasında bulunan ve mukateleye muktedir olan altıyüz bin kişisi mevcutmuş. Fakat Firavun'un askerine nisbetle gayet az olmasına binaen Benî İsrail'i az olmalarıyla zemmederek askerini teşcia esas ittihaz etmiştir. Binaenaleyh; ümera-yı aske­riye için daima kendi askerinin kuvvetli olduğundan ve hasmının zaafından bahisle askerini teşci' etmesinin mühim bir vazife oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Zira Genab-ı Hakkın Kur*an'da bize be­yan etmesi; talim etmek ve askere bu yolda nutuk irad eylemenin eski bir âdet-i lâzımeden olduğunu bize anlatmaktır.

Firavun nutkunda Benî İsrail'in muhalif hareketlerine gazap ettiğinden bahisle, muhalif harekette bulunanların tecziyesi hükü­met için lâzım olduğunu anlatmak istemiştir. Lâkin muhalefetin haklı bir muhalefet olup haklı muhalefetin ise cezayı müstelzim olmadığını kale almamıştır. Çünkü; bu cihetten bahsetmek işine gelmiyordu. Halbuki Benî İsrail'in muhalefeti zulme ve şirke karşı muhalefet olduğundan kendinin zulmü ve şirki terkle daire-î sa­lâha dâhil olması en mühim bir vazifeydi. İşte bu mühim vazifeyi terkle satvetine istinaden işe başlaması helakini mucip olmuştur. Firavun'un esna-yı hareketinde, maiyetinde Benî israil'in adedin­den kat kat fazla askerle hareket ettiğine, nutkunda söylemiş ol­duğu sözleri delâlet eder. Zira; o zamanda dünyada mevcut hükü­metlerin en kuvvetlisi ve az zamanda bir çok asker cem'ine muk­tedir Mısır hükümeti olduğundan az zaman içinde tedarikât-ı har-biyesini ikmâl ederek bir çok kuvvetle hareket etmişti. Tedari­kât-ı harbiyesi mükemmel olduğuna da nutkunda düşmandan ha-zer üzere ihtiyatlı bulunduğundan dahî bahsetmesi delâlet eder. Çünkü düşmana karşı ihtiyatın manâsı; zamanına göre harbe aşina asker ve mühimmat-ı harbiye hazırlamaktır. Zira; askerden ve mühimmat-ı harbiyeden gafil bir hükümet düşmana karşı ihtiyat etmiş olmaz.[27]

 

Vacip Tealâ Firavun'un kemâl-i debdebe ve daildla Mısır'dan hareketini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim irademiz onların helakine taallûk edince onları Mı­sır'ın güzel bahçelerinden ve bahçelerin kaynayan pınarlarından, altın ve gümüşten medfun ve gayri medfun hazinelerinden ve güzel yapılmış yüksek saraylarından ve sarayların koltuk ve kanepe gibi mobilyalarından çıkardık.] Binaenaleyh; bütün rahatlarını ve mal­larını terkle Benî İsrail'i takip için yola çıktılar.

[İşte böylece gazaplarını tahrik    ederek biz onları Mısır'dan çıkardık.]

[Ve beyan olunan metrukâtlarma Benî İsrail'i vâris kıldık ve Mısır'ı terkedip yola çıkınca Firavun ve askeri Benî İsrail'e tâbi' oldular ve bir gün güneş doğarken Benî İsrail'in arkasından ulaş­tılar ve iki ordu birbirini görecek kadar yakın geldiler.]

[Vaktaki, iki taraf askerleri birbirini görünce Musa (A.S.) m mukarinleri ve Benî İsrail'in ileri gelenleri «Firavun ve askeri bize kavuşacaktır. Binaenaleyh; bizim için hayat ümidi kalmadı», de­diler.]

usa (A.S.) onlara «Hakikat-i hâl sizin zannımz gibi di.]

[«Zira; Kabbmun muaveneti benimle beraberdir. Binaena­leyh; tarik-ı halâsı bana ilham eder ve bizi kurtaracak bir yola va­sıl eder.] Çünkü; Halâsımızı bana vaadetti. Vaadında hulf olmaz. Elbette bizi kurtaracaktır» demekle maiyetinde bulunanları tesliye etti. Firavun'un amcazadesi iman ettiğinden Hz. Musa ile beraber olup Hz. Musa "Rabbım bana hidayet eder ve kurtulacak bir yol gösterir» deyince «nereye gideceksin önümüz deniz ,arkamız düş­mandır» demesi üzerine Musa (A.S.) in şu duayı okuduğunu (İbni Mes'ut) Hazretleri Resûlullah'dan rivayet eder ve der ki «Resulul-lah'tan işittikten sonra o duayı asla terketmedim. O dua şudur :

Yani «Ey Rabbim! Medh ü sena ve şükür ancak sana mahsustur. Ve şikâyet ancak sana müntehi olur ve senden başka düşmandan şikâyet ederek arzuhal edecek bir kimse yoktur ve yardım talep olunmak sana münhasırdır ve bir yerden diğer yere tahavvül ve düşmana karşı kuvvet ve kudret olmadı. Ancak senin inayetinle oldu» demektir.

Cenab-ı Hak Mısır'ın o zamanda gayet ma'mur ve dünyaca her türlü sefa ve esbab-ı rahat mevcut olduğuna ve ahalisinin son derece servet ü saman sahibi, gönül eğlenecek bağlar, bahçeler, akar pınarlar, köşkler ve sarayları mevcut bulunduğuna bu âyetle işaret ettiği gibi hak olan davete icabet etmiyenlerin de nimetleri her zaman zevale maruz ve kendilerinin helake müstahak oldukla­rına da işaret etmiştir.

Benî İsrail'in Mısır'ın emlâkına vâris olmalarıyla murad; Tef-sir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile, Firavun'un helakinden son­ra Mısır'a avdetle vâris olmak ihtimali varsa da bu ihtimal zayıf­tır. Çünkü; avdetlerine dair âyette sarahet olmadığı gibi, başkaca bir delil de yoktur. Şu halde Benî İsrail'in vâris o I -ması yla murad; onların nesillerinin vâris olmasıdır. Binaena­leyh; Benî İsrail Hz. Süleyman zamanında Mısır'a tamamen malik olmuşlardır.[28]

 

Vacip Teaİâ Firavun'un Mısır'dan çıktığını ve iki taraf aske­rinin birbirini gördüğünü ve Benî İsrail'in endişe ettiklerini be­yandan sonra Benî İsrail'in halâsını ve Firavun'un gark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un askeri Benî İsrail'e yaklaşınca biz Musa (A.j vahyettik ve dedik ki «Ya Musa! Asanı denize vur.»]

[Musa (A.S.) emrimize imtisalen asasını denize vurunca de niz yarıldı ve oniki parça oldu. Binaenaleyh; her parça ve deniz­den her fırka büyük dağ gibi oldu ve parçaların araları Benî İsra­il'e açık yol oldu.]

[Biz o makamda Firavun'u ve askerini Benî İsrail'e yaklflArdik.]

[Biz Musa (A.S.) a ve onunla beraber olanların cemisine ne­cat verdik ve Firavun'un şerrinden kurtardık.]

[Biz Firavun'u ve askerini denize gark ettik.] Yani Musa'ya necet verdikten sonra Firavun'u maiyetiyle beraber gark ettik.

[işte şu aynı mekânda fırkanın birine necat verdikten sonra diğerini gark etmekte kudretimize ve Musa (A.S.) in dâvasının ,-sıtkina büyük alâmet vardır. Halbuki bu alâmet meydandayken insanların ekserisi iman eder olmadılar.] Maahaza bu gibi vuku­attan insanların ibret almaları ve emr-i İlâhiye muhalefet etme­meleri lâzımdır.

Yani; Musa (A.S.) deniz kenarına gelip Firavun'un askeri ar­kadan yaklaştıklarında Benî İsrail'in endişeye düşmeleri üzerine Musa (A.S.) halâslarına dair istirhamda bulununca biz Musa'ya vahyettik ve dedik ki, «Sen asanı denize vur». Emrimiz üzerine Musa asasını denize vurmasını mütaakip deniz Benî İsrail'in oniki kabilesine oniki yol oldu ve denizin o yollar arasındaki parçaları büyük dağlar gibi birbiri üzerine yığıldı ve orada biz Benî İsrail'e Firavun'un askerini yaklaştırdık ki, Benî İsrail'in geçtiğini görsün­ler ve cesaret alsınlar, biz Musa (A.S.) a ve maiyetinin cemisine necat verip Firavun'un şerrinden kurtardık ve Firavunla askerini gark ettik, Musa (A.S.) m mucizelerinden daha büyüğü bütün me-hâlikten necatlarına sebeb olduğunu onlara re'yelayn gösterdik. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın bu minval üze­re geçmesinde beş cihetten mucize vardır : Suyun parçalanıp yol olması; suyun salâbetli bir dağ gibi birbiri üzerine yığılıp durması; Benî israil geçinceye kadar Firavun'un askerinin zulmet içinde hapsolup kalması; dağlar gibi parçaların aralarından geçerken su­yun billur gibi olup Benî İsrail'in birbirini görmesi; ve Firavun ve askerinin tamamen denizin içine girinceye kadar suların selâ-betini kaybetmemesidir.

deki biz yaklaştırdık o mekânda demektir. Firavun ve askeridir. Kimin kime yaklaştığında   üç   ihtimâl   vardır :

Birincisi; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e yaklaş­masıdır. Çünkü; Firavun ve askerinin Benî İsrail'e karışacak de­recede yaklaşıp, lâkin bir dumanla hasıl olan karanlık onları bir müddet tevkif eyleyerek Benî İsrail'in selâmetle geçtikleri mervidir.

ikincisi; Firavun'un askerinin bazısının bazısına yak­laşmasıdır. Çünkü maksat; denize toplu olarak girip hariçte bir fert kalmadan hepsinin birden helak olmasıdır.

Üçüncüsü; O me'kânda olan Firavun ve askerinin Ölüme yaklaşmalarıdır. Çünkü; Benî İsrail geçti, Firavun ve askeri on­ların izine düştü ve denizin ihatasıyla birden helak oldular. Bu manâların üçünün de cem'inde bir mâni yoktur. Zira; Firavun'un askeri hem Benî İsrail'e hem de kendi fırkaları ve alaylarının bir­birine yaklaştığı gibi ölümleri de vuku bulmuştur.

Mısır ahalisinden Hz. Musa'ya iman eden Firavun'un haremi (Asiye) ve akrabasından (Hazkıyl) isminde bir kimse — bazı âyet­lerde Hz. Musa'ya muavenette bulunduğu beyan olunan zat olsa gerektir — ve (Meryem) isminde bir kadından başka iman eden olmadığı Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur ki, sâhirlerden başka de­mektir.

[Halbuki Habibim! Senin Rabbın Tealâ Firavun gibi düşihan-larına galip ve Musa (A.S.) gibi dostlarına merhamet sahibidir.]

Binaenaleyh; nasıl ki Musa'nın düşmanmdan intikamını aldı, senin düşmanlarından da intikamım alır, sana da nusret ve muvanetle merhamet eder.

Bu âyet; Resulullah'ı tesliye ;ve düşmanlarını tehdit etmiştir. Çünkü Aziz ismi; düşmanlarına galebeye ve Ra/tim is­mi; dostlarına merhamet edeceğine açık surette delâlet eder.[29]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. Musa ile Firavun'un vukuatlarını beyandan sonra İbrahim (A.S.) m kavmiyle vaki' olan muba'haselerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Kureyş kavmi üzerine ceddi âlânız İbrahim (A.S.) in şu zamandaki haberini tilâvet et ki, o zamanda ibrahim pederine ve kavmine hitap ederek «Sizin ibadet ettiğiniz şey nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi.]

[Pederi ve kavmi «Biz putlara ibadet ederiz. Ve onlara iba­dete devam ederiz» dediler.]

Yani; Ya Ekrem-er Rusül! Ceddiniz İbrahim (A.S.) m kavmiy-le ve bilhassa pederiyle olan mubahesesini müşrikler üzerine sen tilâvet et. Şol zamanda ki, o zamanda İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin batıl olduğunu onlara anlatmak üzere derin bir mu-baheseye girişerek pederine ve pederinin mezhepdaşlarma «Sizin ibadet ettiğiniz şey'in mahiyeti nedir ve neye ibadet edersiniz?» dedi. İbrahim (A.S.) m bu sualine cevap olarak onlar da «Biz put­lara ibadet ederiz. Gündüzleri onların ibadetlerine devam ve hiz­metlerini yerine getiririz» dediler. İbrahim (A.S.) putperest olduk­larını bilirdi. Fakat onlarla bir mubahese kapısı açarak o vesileyle ilzam etmek ve ibadet ettikleri şeylerin ibadete istihkakları olma­dığını bildirmek ve din-i hakka davet emr-i mühimmine binaen bu suali irat etmiştir. Bu suale cevapta «Yalnız putlara ibadet ederiz» demek kâfi iken putlara ibadetleriyle mesrur olduklarını ve onlara hizmetle iftihar ettiklerini izhar için putların hizmetlerine gün­düzleri devam ettiklerini cevaplarına ilâve ettiler.

Gündüzleri putlara ibadet üzere ikâmet eder ayrılmayız demektir. Çünkü âkif ; ibadet etmek için nefsini bir yerde hapseden kimsedir. Şu halde «Biz putlara âkif oluruz» demek Onlara ibadet için nefsimizi hapsederek onların basında ikâmet ederiz» demektir.[30]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in ikinci sualini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Pederi ve kavmi «putlara ibadet ederiz» deyince İbrahim (A.S.) onlara «Siz çağırdığınızda o putlar sizin sözünüzü işitirler mi veyahut size onlar menfaat veya mazarrad ederler mi?» dedi.]

[İbrahim (A.S.) in sualine cevapta «Belki biz babalarımızı böyle işlerler bulduk, onların yollarını terkedemeyiz» dediler.]

Yani; İbrahim (A.S.) m pederi ve kavmi «Biz putlara ibade ederiz» deyince İbrahim (A.S.) putların ibadete istihkakı olmadı ğım anlatmakla mezheplerinin fesadını beyan etmek üzere onlar; «Siz putlara ibadet edersiniz de mühim işlerinizde dua edip onlar çağırdığınız zaman duanızı işitirler mi yahud ibadet ettiğinizdı dünyada rızkınızı verip âhirette sevap vermek gibi size menfaa ederler mi veya ibadeti terkettiğinizde rızkınızı kesmek ve aza; etmek gibi mazarrat ederler mi?» deyince, onlar putların menfaa ve mazarrata muktedir olmadıklarını ve çağırdıklarında sozlerir işitmediklerini bildikleri için bu cihete göz yumarak hemen taklid iltica ettiler ve dediler ki «Şu sual ettiğin şeylerden onlarda hi birisi yoktur. Biz babalarımızı ve bütün büyüklerimizi putlara ibni det ederler bulduğumuzdan ve böylece işler gördüğümüzden bi de onları taklit ederiz ve mesleklerinden dönmeyiz» dediler.'

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet; taklidi mezmun olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; taklit caiz olsaydı II rahim (A.S.) onlara «Kimi taklit ediyorsunuz ve putlara ibadeti kimin tarikma ittiba ettiniz?» derdi. Halbuki delilden sual eti taklitten sual etmedi. İşte Hz. İbrahim'in delilden suali taklid: mezmum olduğuna delâlet eder.[31]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m tekrar "sualini ve onları üz mim beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) kavmine hitap ederek dedi ki «Siz ibadet eder de baktınız gördünüz mü siz ve sizden evvel babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri?»]

[«O sizin ibadet ettiğiniz mabutlarınız benim için düşmanlar­dır. İllâ âlemlerin Rabbısı benim dostumdur» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) pederinin ve kavminin itikatlarına dair sorduğu suale onlar ancak taklitle cevap verince İbrahim (A.S.) kendisinin hak olan itikadını beyan ederek onları davet etmek üzere dedi ki, «Siz teemmül edip bildiniz mi sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın ibadet ettiğiniz şeyleri? Onlar benim düşma-nımdır. Fakat âlemlerin Rabbısı benim yardımcım ve ma'budum-dur. Zira; onun gayri yardımcı bir ma'but yoktur ve sizin ma'but-larmız hep bâtıldır), demekle ma'butlarımn ibadete istihkâmı olma­dığını ve onlara muhabbetlerinin âhirette adavete inkilâp edeceğini ve ancak ma'but ittikadma lâyık âlemlerin Rabbısı olduğunu pe­derine ve kavmine tebliğ etti.

Üz. İbrahim'in «Sizin ma'budunuz benim düşmanımdır» de­mekten maksadı; (.İbadet edenler düşmanımdır» demekti. Yahud «Sizin, düşmanınızdır» demek istedi. Lâkin nasihatta te'sir ziyade olması için kendi nefsinden başladı ve onlara ta'riz etti. Çünkü; putlardan zarar görecek olanlar putlara ibadet edenlerdir ve put­lara ibadet edenler putlardan ukaladan ziyade zarar göreceklerine ve putları ukala sırasında gözettiklerine binaen Hz. İbrahim onla­rın düşman olduklarını beyan etmiştir. Yoksa, taş ve ağaç kabilin­den olan putların adavet şanlarından değildir. Yahud; âhirette Ce-nab-ı Hak putlara iisan verip ibadet edenlerle beyinlerinde mu-hasama ceryan edeceğine binaen putlara düşman tâbir etmiştir.[32]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m âlemlerin Rabbısı ma'budün bilhak olduğunu beyandan sonra Rabbi Tealâ'mn ibadete iştika­kını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni halketti. Bb aleyh; beni hidayette kılar.»]

[«Ve Rabbı Tealâ şol zat-ı ecellü âlâdır ki, o zat Jj yedirir ve su içirir.»]

[«Ve Rabbim ben hasta olduğumda bana şifa veri .»]

[«Ve Rabbı Tealâ dahi şol zattır ki, beni öldürür, sonri riltir.»]

[«Ve Rabbı Tealâ şol zattır ki, o zatın yevm-i cezada b< günahlarımı mağfiret edeceğini ümit ederim» dedi.]

Yani; İbrahim (A.S.) kavminin mezheplerinin bâtıl ve m'ez-heb-i savabın âlemlerin Rabbısım, ma'budün bilhak ittihaz etmek olduğunu beyandan sonra âlemlerin Rabbısmm ibadete' iştikakını beyan zımnında Vacip Tealâ'mn sıfât-ı alîyyesinden beşini zikretti ve «Âlemlerin Rabbısı şol zattır ki, o zat beni anasır-ı erbaadan mürekkep olarak halketti. Binaenaleyh; beni tarik-ı hakka vasıl olacak esbap halkiyle hidayette kılar» demekle menafi-i diniye ve dünyeviyenin her cüz'ünün Cenab-ı Hak'tan olduğuna işaret etti. Çünkü; insan, saadet-i diniye ve dünyeviyeye vücut sayesinde nail olduğu cihetle vücut olmasa cemi' saadetten mahrum ve asla mat­lûbuna vâsıl olamaz. Şu halde insanın bütün saadete vusulü; mevcut olması ve Allah'ın hidayette kılmasiyle olduğundan bu iki ke­limeyle Hz. İbrahim bütün saadete işaret etmiştir. Zira; Vacip Te-alâ her mahlûku dünya ve âhiret menfaatine hidayette kılar. Bina­enaleyh; hidayet-i hilkatinden nihayet-i eceline kadar Allah'ın hi­dayeti herkesin imdadına yetişir, Meselâ insanın bidaye-i hilka­tinde anasının rahmindeyken rahimden akan kanlarla teğaddiye hidayette kıldığı gibi dünyaya geldiğinde validesinin memesini aramak ve ondan süt emmeye hidayette kılar ve büyüyüp ömrün­den kat'-ı meratip ettikçe her mertebeye ve türlü türlü zamanına göre hidayetler tevali eder ve buluğ zamanında Cennetin yollarını ve nimetleriyle telezzüz etmenin yollarını gösterir, resulleri ve kitapları vasıtasiyle terğip eder, Cehennemin yollarına sülük eden­leri Cehennemden tenfir eyler. Binaenaleyh; Cennetin yolunu tu­tan ebedî saadete ve rızaya vasıl olur; Cehennemin yollarını tutan gazab-ı İlâhiye uğrar. Şu halde hidayet; insanlar için taraf-ı.İlâ­hiden feyezan eden pek büyük bir nimettir.

Hz. İbrahim Allah'ın halk ettiğini ve hidayette kıldığını be­yanla ibadete istihkakını isbat ettikten sonra insanların dünyada yaşayabilmeleri yemek ve içmekle olduğu cihetle bu iki nimeti ihsan edenin.Vacip Tealâ olduğunu zikirle dahi Allah'ın ibadete istihkakını beyan sadedinde «Benim Rabbım yemek yedirir ve su içirir, sizin putlarınızın bunlardan hiç birine kaadir olmadıkları cihetle ibadete istihkakları yoktur» dedi.

Yemek ve içmekle insan hayatını idame edenin Vacip Tealâ olduğunu beyandan sonra insana ânz olan belâyayı defedenin de Vâcibülvücut olduğunu beyanla ibadete istihkakını beyan buyur­du ve «Ben hasta olduğumda benim Rabbım bana şifa verir. Hal­buki sizin putlarınız size şifa verir mi ve hastalığınızdan şifa ver­meye kudreti olmayan acizlere niçin ibadet edersiniz?» demekle müşrikleri tevbih etti.

Cenab-ı Hakkın insanları öldürüp diriltmesiyle de ibadete müstahak olduğunu beyan etti. Çünkü; insan ne kadar.uzun yaşa-sa Öleceğine ve öldükten sonra —fasl-ı hukuk etmek ve herkesin amelinin cezasını görmek için — hayat bulacağına ve onları öldü­rüp diriltenin Allahü Tealâ olduğuna ve putların bunlardan hiç bir şeye kaadir olamadıklarına işaretle Cenab-ı Hakkın ma'budün bilhak olduğunu ve âhiretin vukuunu isbat etmiş ve ölüp dirildikten sonra cümlenin arzu ettiği mağfireti ve günahları affı ihsan ede­nin Vacip Tealâ olduğunu beyanla Cenab-ı Hakkın ibadete iştika­kım beyan eylemiştir ki, şu beyanında Hz. İbrahim insanın hîn-i icadından ölümüne kadar ve öldükten sonra hayat bulup ilelebet feyezan eden bilcümle nimetlerin Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğunu ve putların bu nimetlerde asla medhalleri olmadığını beyanla kâ­firleri ilzam ve iskât eylemiş ve Allahü Tealâ hataları dünyada mağfiret ederse de eserinin yevm-i kıyamette zuhur edeceğine bi­naen İbrahim (A.S.) hataların yevm-i kıyamette mağfiret edilece­ğini beyan etmiştir.[33]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m halikını senadan sonra duâsmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Yarabbi! Bana ilim ve mucibiyle amel ve nâs beyninde hü­küm ver ve beni salihler zümresine ilhak et ki, indi ulûhiyetinde makbul olan kullarından olayım.»]

[«Ve benim için sonra gelen insanların lisanlarında zikr-i cemil, güzel sena ve umum indinde kabul-ii âmme ver kî, herkesin lisanında iyi söyleneyim.»]

[ibrahim (A.S.) saadet-i dünyayı talebten sonra saadet-i âhi-reti dahi talep etti ve «Yarabbi beni Cennet-i naîmin varislerinden kıl» demekle hem dünyasına hem de âhir etine dua eyledi.] Şu hal­de duâ edecek kimseler için duâsmı yalnız bir cihete hasretmeyip her iki cihete duâ etmesi lâzım olduğuna işaret etmiştir. Hz. İbra­him'in şu duasının kabulü eseri bütün milletler ve erbab-ı edyan nübüvvetini tasdik ve zikr-i cemilinde bulunurlar. Hatta ümmet-i Muhammed beş vakit namazda selavât-ı şerife ihda ederler.

Hz. İbrahim şu duasında hüsn-ü tertibe riayet etmiştir. Bina­enaleyh; ilim amelden eşref ve mukaddem olduğundan ilim talebi­ni amel talebi üzerine takdim etmiştir. Zira; kuvve-i nazariye — ilim — kuvve-i ameliye üzerine mukaddemdir. Kendinden son­ra gelenlerin lisanlarında sehâ olunmasını istedi ki, hüsn-ü duaya mazhar olmakla Allah indinde derecatınm âlî olmasına ve artma­sına sebep olsun. Yahud Iisan- ısıt ile muradı; ziir-riyetinden Allah'ın kullarını Allah'ın emrine davet edecek kimse­lerin bulunmasıdır. İşte bu manâca lisan-ı sıtka da muvaffak ol­muştur ki, ekser-i enbiya-yı kiram onun neslinden zuhur etmiştir.[34]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m nefsi için saadet-i diniye ve dünyeviye talebini beyandan sonra nas içinde kendine en ziyade yakın olan pederine duasını âlâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Yarabbi! Pederimi mağfiret et. Zira; pederim erbab-ı dalâ­lettendir» dedi.]

[«Yarabbi! Ölülerin dirilip kabirlerinden kalktıkları gün beni rüsva etme.»]

[«Zira; ölülerin kabirlerinden kalktıkları gün bir gün ki, o günde mal ve evlât menfaat vermez, illâ Allah'a selâmet-i kalble gelen kimsenin ameli menfaat verir ve o kimse menfaat görür.»]

Mü'min ve müslim olmayan kimsenin mağfirete nail olamıya-cağı cihetle İbrahim  (A.S.)  in pederi için mağfiret talep etmesi pederinin İslâm olmasını talep etmektir. Şu halde demek «Yarabbi! Pederimi hidayette kılmakla ve iman tevfik et­mekle mağfiret et» demektir. Yahud Şeriat-ı İbrahim'de, müşrike mağfiretle duâ caiz olmasına mebni pederine mağfiretle duâ ve pederinin müşrik olmasından dalâleti irtikâp eden zümreden oldu­ğunu tasrih etmiştir ki, tarik-ı haktan hariç demektir. Men­faat vermeyen malla murad; hayrata sarfolunma-yan maldır. Menfaat vermeyen evIâtla murad; tarik-ı hayra irşat olunmayan evlâttır. KaIb-i selimle gelen kimse yle murad; malım hayrata sarf ve evlâdına din-i hakkı talim ve tarik-ı hayra irşatla kalbi, mal ve evlâdın fe­sadından salim olan kimsedir. Binaenaleyh kaIb-i selim; dininde cehalâttan ve ahlâk-ı fasideden, mal ve evlâdın şerrinden salim ve pâk olarak huzur-u ilâhiye gelen kimsedir. Şu halde ma­lını hayrata sarf ve evlâdına ahkâm-ı diniyeyi talim eden ve em-raz-ı cehliye ve ahlâk-ı redîeden salim olarak âhirete gelen kim­senin malından ve evlâdından menfaat göreceğine bu âyet delâlet eder.

Vacip Tealâ'dan bir şey istiyecek kimsenin duadan evvel Va­cip Tealâ'yı medh ü sena etmesi duanın kabulünün şartlarından olduğuna da delâlet eder. Çünkü; Hz. İbrahim dünya ve âhirete müteallik isteklerini talepten evvel Rabbisini lâyık olduğu evsafla tavsif ettikten sonra duaya başlamıştır. Allahü Tealâ'nm bize bu minval üzere Kur'an'da beyanı bu mesleğin savap olduğuna delil-i kavidir. Binaenaleyh duaya başlayacak kimse; evvelâ Allah'ı sena ve sonra duâ etmelidir. Fatiha-i Şerifede de bu minval üzere varid olmuştur.[35]

 

Vacip Tealâ Hz. İbrahim'in kavmini din-i hakka davet ettiği­ni, dünyevî ve uhrevî   menafii için duâ ettiğini   beyandan sonra hakkı kabul eden müttekilerle kabul    etmeyip küfür üzere İsrar edenlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,

[Yevm-i kıyamette Cennet müttekilere yaklaştırılır ve kâfir­lere Cehennem izhar olunur.]

[Ve kâfirlere denilir ki «Allah'ın gayri ibadet ettiğiniz ma' butlarınız nerededir,   onların şefaat edeceklerini itikat ediyordu­nuz?»]

[«Onlar sizden azabı defle yardım ederler mi veyahut kendi-le-inden azabı def edebilirler mi?»]    '

[Ve bu minval veçhile sual üzerine putlar ve putlara ibadet eden âsiler yüzleri üzerine Cehenneme atılırlar.]

[İblisin askerinin cemisi, yani iblise tabi olanların cümlesi da­hî kahren nar-ı cahîme yüzleri üzerine atılırlar.]

Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçman mü'min müttekile-re, arsa-i mahşerde makamlarını görmekle ferahları ziyade ol­ması için Cennet onların görecekleri derecede yaklaştırılır ki, Cen­neti seyr ü temaşa etmekle sevinçleri artsın. Dünyada tarik-ı haktan ayrılmış ve şehavat-ı nefsaniyesine tebaiyetle bir takım küfri-yatı ve sair günahları irtikâp eden kâfirlere Cehennem izhâr olu­nur; gösterilir ki, hasretleri ve hüzn ü elemleri ziyade olsun., onlar da varacakları mekânlarını görür ve bilirler. Kâfirler Cehennemi görünce taraf-ı İlâhiden onları tekdir için Allah'tan başka olarak ibadet ettiğiniz ma'butlarmız nerededir? Çağırın onları. Gelip, sizi azaptan kurtarsınlar, onların şefaat edeceklerini itikat ediyordu­nuz. Şimdi itikadınız veçhile onlar size yardım ediyorlar mı ve ya-hud kendilerinden azabı def edebilirler mi?» denir. Böyle sual olunduktan sonra âsilerle âsilerin ibadet ettikleri putlar ve iblisin askerleri cemisi birbiri üzerine tepeleri aşağı Cehenneme atılırlar, hiç bir fert hariç kalmaz. Çünkü; dünyada cümlesi nasıl şirk üze­rinde içtima' ettilerse âhirette de cümlesi birden Cehenneme atı­lırlar. Zira amelde iştirak; azapta iştiraki icap eder.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğu veçhile iblisin as­kerleri yle murad; gerek kendi zürriyetinden ve gerek âdem oğlundan kıyamete kadar ona tabi olanlar ve onun askerleridir. Binaenaleyh; tâbi' ve metbu' cümlesinin Cehenneme dahil olacak­larını beyanla Cenab-ı Hak iblisin tâbilerini tehdit etmiştir,

yüzleri üzerine atılırlar demektir. Çünkü kebb ; yüz üstüne atılmaktır. Kebkebe ; bunun tekrarı-dır ki lâfzın tekrarı manâda da tekrarı icap eder. Binaenaleyh; müşrikler Cehenneme atıldıklarında döne döne Cehennemin alt tabakasına varıncaya kadar kiraren ve miraren yüzleri üzerine dö­neceklerine işaret için varid olduğu Zemahşerînin cümle-i beyanatındandır. Zira; dünyada da yüksek mahalden dü­şen kimsenin hali buna şahittir. Çünkü; yüksek yerden düşen kim­se tabana ininceye kadar döne döne düşer, bir siyak üzere;inmez.

ğavâ ; azmak manasınadır. Kâfirler] tarik-ı hakkın haricinde azgınlık ettiklerinden kâfirlere gâvûn den­miştir ki, azgın kâfirler demektir.[36]

 

Vacip Tealâ âsilerin Cehenneme atılacaklarını ve atılmalnın keyfiyetini beyandan sonra Cehennemde cereyan edecek sözle­rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehenneme giren kâfirler birbirlerine ve bilhassa ma'butla-rına husumet eder oldukları halde derler ki, «Allah'a yemin ederiz ki, biz muhakkak açık bir dalâlette idik.»]

[«Zira; ey putlar! Biz sizi ibadette âlemlerin Rabbisına mü­savi kıldık,] Ona ibadet eder gibi size ibadet ettik. Sizin gibi âciz taş ve ağaç parçasına ibadet elbette dalâlettir. Zira; mahlûkatıri en âcizlerini Vacip Tealâ'ya müsavi kılmanın tarik-ı haktan hariç olduğu meydandadır.»

[«Halbuki bizi ıdlâl etmedi. İllâ bizim reislerimiz olan müc­rimler idlâl ettiler.]- Çünkü; bizi yoldan çıkaran onlardır. Zira; bi­zim tarik-ı dalâli irtikâbımız onlara ittibâ' ve onları taklit etme-mizdendir. Eğer taklit etmemiş olsaydık yoldan çıkmazdık» de-mekle ıdlâl eden mücrimleri itham edeceklerdir.

[«Biz Cehenneme girince kurtaracak ve şefaat edecek bir şâfi' olmadığı gibi sadakatli akrabamız da yoktur ki, halâsımıza bir ça­re düşünsün.»]

[«Şefaat edecek   şâfi' ve sadakat edecek dost bulunmayınca keşke bizim için dünyaya bir daha ric'at olsa da biz mü'minler zümresinden olsak ve irtikâp ettiğimiz küfrü terketsek» demekle tahassür ve hüzünlerini izhar ederler.]

Yani; ehl-i Cehennem, Cehenneme girince birbirleriyle muha-sama eder oldukları halde kendilerinin dalâlette olduklarına yemin edecekleri ve elbette açık dalâlet içinde olduklarını ikrar edip put­lara «(Biz sizi âlemlerin Rabbisine müsavi kıldık. Sizlere ibadet et­tik» diyecekleri ve «Bizi idlâl etmedi. Ancak mücrimler idlâl etti» diyerek mücrimlere atf-ı cürm edecekleri gibi bir şâfi' ve işe yarar sadakatli akrabaları olmadığını beyanla Cehennemden halâsın ça­resi olmadığını bildiklerinden dünyaya dönmek imkânı olsa da biz de mü'min olsak diyecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vaid cümlesindendir. Çünkü; insanın azaptan halâsı kendi zâtında olan ihlâsladır. Eğer ihlâsla kurtulamazsa bir şâfiin şefatiyle ola­bilir. Bunların cümlesinden ümidi kesince nedametlerini izhar ede­rek «Ah ne olsa olsa da dünyaya bir daha dönsek ve aklımızı ba­şımıza alarak iman eden mü'minler zümresinden olsak" demekle tahassürlerini izhâr ederler.

[Habibim! İbrahim (A.S.) m kavmiyle vaki' olan şu mubaha-sesinde kudretimize delâlet ve aklı olanlar için mev'izeyi azîmc vardır.] Çünkü; İbrahim (A.S.) m mubahasesinin tertibi gayet muntazam ve takriri gayet güzel olduğundan azıcık idraki olan kimse düşününce kelâmında olan usul-ü itikadiye ve ulum-u ame­liyeye dair vaazını derhal kabul eder ve davetine icabette asla te­reddüt etmez.

[Halbuki kavminin ekserisi mü'min olmadılar.] Zira; idrak-lan kısa ve şehevat-ı nefsaniyelerine ittibaları ziyade olduğundan ibrahim'in vaazı onlara tesir etmedi.

[Ve senin Rabbın Tealâ Habibim! Düşmanlarına galip ve dost­larına merhamet eder.] Binaenaleyh; düşmanlarından intikamını alır ve dostlarını ihsanına müstağrak kılar.[37]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hz. İbrahim ve Hz. Musa'­nın mubahaselerini beyan ettiği gibi Hz. Nuh'un mubahasesini da hî beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) in kavmi resulleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda biraderleri Nuh onlara «Siz Allah*tan korkmaz mısı­nız?» dedi]

[«Zira; ben size emin bir resulüm.»]

[«Ben resul-ü emin olunca Allah'tan korkun ve bana itaat edin sözümü dinleyin» demekle kavmine nasihatta bulundu.]

Rusül-ü kiram ümmetlerine cemi' enbiyaya iman etmelerini emrettikleri cihetle birini tekzip, hepsini tekzip demek olduğundan Hz. Nuh'u tekziple cümle resulleri tekzip etmiş olduklarına binaen kavm-i Nuh'un da resullerin cümlesini tekzip ettikleri beyan olun­muştur. Nuh (A.S.) onlara gayet beliğ nasihatta bulundu ve Al­lah'tan korkmak lâzım olup korkmamanın bir emr-i münker olduğunu onlara tebliğ etti. Çünkü; kavm-i Nuh mukallit olup muka lit de tehditten korktuğu için tehdidini nasihatma mukaddime kili rak sair nesayih üzerine takdimle yani «Siz A lah'tan korkmaz mısınız?» dedi. Bundan sonra nefsini iki sıfat tavsif etti: Birincisi; taraf-ı ilâhiden gönderilmiş resi olması, ikincisi; emin olmasıdır. Çünkü; Nuh (A.S.) nı büvvetini izhar etmeden evvel kavmi içinde emanetle meşhur o duğundan keenne kavmine dedi ki, «Ben bundan evvel sizin ind nizde emin olduğum halde, siz şimdi beni niçin tasdik etmez \ neden itham edersiniz-? Yoksa ben değiştim mi ve evvelden beri bi diğiniz ve emin tanıdığınız Nuh değil miyim ve evvel sözüme im mrdımz da şimdi neden iman etmez ve inanmazsınız?» demek] kavmini hasetle itham etti ve «Hâl böyle olunca Allah'tan korku ve bana itaat edin» demekle kavmini tarik-ı hakka davet eyled Sözüne şunu da ilâve edip dedi ki:

[«Ey kavmim! Ben yapmış olduğum nasihat üzere sizden üc ret istemem. Zira; bu nasihatta benim ücretim olmadı. İllâ ciiml âlemlerin Rabbısı üzerine oldu. Şu halde sözümü dinleyin, Al Iah'ın azabından korkun ve bana itaat edin»] demekle nasihat vı tarik-ı hakka davetinde ücret-i maddiye istemediğini, nasihat vı davetinin ağraz-ı dünyeviye şaibesinden ârî olduğunu, ücret-i ma neviyesinin Cenab-ı Hakka ait olup maneviyata kavminin karışa mıyacağını beyanla kavmini itaata davet etti. îttika ile emir; su rette tekrar gibi görülürse de hakikatta tekrar yoktuf\ Çünkü Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki âyetin manâsı; «Bana muha lefetten korkun. Zira; ben Allah'ın emin resulüyüm» demektir İkinci âyetin manâsı; «Bana muhalefettön korkun. Zira; ben siz­den ücret istemiyorum» demektir. Şu halde ittika ile emrin mer-çileri başka başkadır.[38]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nasihati üzerine kavminin müda-falarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) in kavmi «Biz bu kadar servet ü samanımızla beraber sana iman eder miyiz? Halbuki sana nâs indinde kadirleri aşağı olan bir takım fukara güruhu ittiba ettiler. Biz onlarla be­raber bulunabilir miyiz?» demekle Nuh (A.S.) in davetine icabet­ten imtina ettiler.]

[Bunların imtinaı üzerine Nuh (A.S.) «Bana iman edenlerin amellerine benim ilmim lâhik değildir, benim davetime icabetle hakkı kabul ettiler. Binaenaleyh; ben onları iyi bilirim»  dedi.]

[«Eğer bilirseniz onların hesabı, ancak Allahü Tealâ üzerine­dir. Zira; onların esrarına Rabbım muttalidir. Ben kalplerine mut­tali değilim.] Şu halde ben hükmü, zahire bina ederim ve iman­larını kabul ve kendilerini muhubb-i sadıkım bilirim. Sizin onlara erazil, güruhundan demenize asla iltifat etmem» dedi.

[«Halbuki ben mü'minleri huzurumdan tard eder olmadım. Zira; ben ancak açıktan korkutur oldum.] Mü'minlere muhabbet eder ve sizin gibi iman etmiyenleri azab-ı İlâhi ile korkuturum ve korkutmam da zahir ve delâili meydandadır. Binaenaleyh; kimse­nin şüphesi yoktur» dedi.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Nuh'a iman edenler; fu­kara güruhundan ve sanayi-i hasise erbabından oldukları cihetle zengin ve mansıp sahipleri onları beğenmediklerinden Hz. Nuh'a onları başından tard etmesini teklif etmeleri üzerine Hz. Nuh «Ben iman edenleri sizin arzunuzla huzurumdan tard eder olmadım. Zira; şeref ve serv.etin imanda methali yoktur. Binaenaleyh; bir fakir mü'min indallah milyonlarca zengin kâfirlerden hayırlıdır. Şu hal­de benim vazifem zengin ve fakir her kim olursa olsun iman eden­lerin imanlarını kabul ve iman etmiyenleri azapla korkutmaktır» demekle kavminin tekliflerini reddetti.[39]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevap üze rine Hz. Nuh'u tehdit ettiklerini beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Kavm-i Nuh dediler ki, «Ya Nuhî Allah'a yemin ederiz ki, eğer sözünden dönmezsen   elbette sen taşla   Ölenlerden olursun.]

Zira; şu davanda musir olur ve şeriat unvanında getirdiğin şeyden dönmez ve terketmezsen biz seni taşla öldürürüz.» demekle Hz. Nuh'u şiddetle tehdit ettiler. Çünkü recimle öldürmek; mevtin en fenasıdır. Binaenaleyh; en fena ölümle öldüreceklerini söylediler ve bilmediler ki, Hz. Nuh himaye-i İlâhiye altındadır, katline el­leri değmiyecek ve onu katille tehdit ederken kendileri en fena ölümle ölmeye mahkûmlardır.[40]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un tehditlerini beyandan Nuh'un zat-ı ulûhiyetine istirhamını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) kavminin imanından me'yus olunca dergâh-ı ulû-hiyete müracaatla dedi ki, «Ya Rabbi! Benim kavmim beni mu­hakkak tekzip ettiler ve tarafından her ne ki geldi, onu tebliğ, ettimse inkâr ve beni sefahetle itham ettiler. Hatta helakimi kasda ve recimle beni katle kadar cesaret eylediler. Şu halde onlarla benim aramfzda ülfet ve sohbet imkânı kalmadı. Binaenaleyh; on­larla beynimizde adaletle hükmünü izhar et ve fütuhat ver. Bana ve mü'minlerden benimle beraber bulunanlara necat ver ve bun­ların şerrinden bizi kurtar ki, mü'minler lûtfundan müstefid olsun, kâfirler de kaininle helak olsunlar» demekle Cenab-ı Hakka tâzar-ru'da bulundu.] Bu haberi, Cenab-ı Hakka şikâyet tarikiyledir, ih­bar tarikiyle değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak her şeyi bildiğinden Nuh (A.S.) m ihbarına ihtiyacı yoktur. Necatla dua; onların şer­rinden ve onlara nazil olacak azaptan, yani her ikisinden de necat istemektir. Çünkü; onlar şiddetle tehdit ettikleri gibi onlara nazil olacak azabı da biliyordu. Binaenaleyh; ikisine birden duadır.[41]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m duası üzerine necat verdiğini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) in duası üzerine biz Nuh'a ve Nuh'la beraber dolu gemide bulunanlara necat verdik] ki, o gemi her türlü eşya­dan ve her nevi hayvandan birer çift bulunmakla dolu idi. O dolu gemi ile onları gark olmaktan halâs ettik.

[Nuh'u ve maiyetini halâs ettikten sonra tufanla âsileri gark ettik ki, onlardan yer yüzünde hiç bir fert kalmadı.]

[İşte şu âsileri gark edip mü'mînlere necat vermekte bizim kudret-i kaahiremize büyük alâmet ve delâlet vardır.]

[Halbuki bu kadar alâmetleri gördükleri halde nasın iman etmezler.]

[Ya Ekrem-er Rusül! Rabbın Tealâ muhakkak olarak düşman larına galiptir ve dostlarına lûtf u ihsan etmekle merhamet eder.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Nuh'u ve maiyetinde buluna mü'minleri tufandan halâs edip âsileri gark ettiği, bunda ehl-i bî siret için ibret almak lâzım olduğu, lâkin ekseri nasın iman etm< dikleri ve Allahü Tealâ'mn düşmanlarına galip ve dostlarına me: hamet sahibi olduğu bu âyetlerden müstefad olan îevaid cümlesi] dendir.[42]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Nuh (A.S.) m kavmiy olan mubahaselerini ve kavminin akıbetini beyandan sonra E Hûd'un kavmiyle olan mubahasesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Âd kabilesi resulleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zam; da onlar m kendi ırklarından biraderleri Hud (A.S.) onlara « şirki ve sair günahları irtikâp eder de Allah'tan korkmaz mısıi niçin bu cinayetleri irtikap edersiniz? Sözümü dinleyin, Allah'ı korkun. Zira; ben size taraf-ı İlâhiden gönderilmiş emin bir re Kim.»]

[«Ben sizi ıslâh ve irşat için gönderilmiş resûl-ü emiiiolu irtikâp ettiğiniz cinayetlerden ittika ile bana itaat edin.»]

[«Halbuki ben şu tebliğim üzere hiç bir ücret istemem. Zira; benim ücretim olmadı. İllâ âlemlerin Rabbısı üzerine oldu.] Şu halde me'luf olduğunuz günahları terkedin, benim sözümü dinle­yin. Zira; ben içinizden neş'et ettim. Binaenaleyh; ahvalim ve ema­net sahibi olduğum ve yalan irtikâp etmediğim sizce malumdur. Size tebligatım ancak sizin menfaatiniz içindir» dedi ve sunu da ilâve etti :

[«Her yüksek mahalle alâmet yapmakla oyun mu oynarsınız ve dünyada muhallet kalmak için evlerinize havuzlar ve türlüm sanatlar mı ittihaz edersiniz?» dedi.]

Yani; Hud (A.S.) kavminin bazı fena âdetlerini beyanla ta-rik-ı müstakime davet etti ve «Siz her yüksek mahalle oyun oyna­mak ve gelip geçen yolcuları alay etmek için yüksek binalar mı yaparsınız ve dünyada ebedî kalmanız için kireçlerle dondurulmuş yüksek ve muhkem saraylar yapmak için lüzumundan ziyade sa-naatlı binalar, mı ittihâz edersiniz?» demekle kavmini beyhude ömür geçirmekle itham etti. Çünkü kavm-i Hud'un âdetleri; yük­sek mahallere yol üzerlerine kâşaneler gibi binalar yaparlar, onun­la iftihar edip, gelip geçen yolcularla eğlenirler ve onları alay eder­lerdi. Dünyada muhalled kalacak ve ölmiyecek gibi büyük saray­lar yaparlar ve türlü çiçekler ve saire ittihaz etmekle beyhude ömür ifna ederlerdi. Bu gibi değersiz şeylerle meşgul olmakla Hud (A.S.) onları itham ve bu gibi lüzumsuz şeyleri terk etmelerini tavsiye etti.

Ri'a : yüksek mahal demektir. abesle iştigal edersiniz demektir. Mesâni ' , su yolları ve havuzlar veya kireçle yapılmış sanatlı konaklar demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların yüksek mahalle alâmet bina etmeleriyle murad; Yol üzerine alâmetler yapmak, kuleler yapıp yolcuları görmek, onlarla istihza edip eğlenmek ve bilhassa Hud (A.S.) ı ziyarete.gelenlere eziyet etmek için yaptıkları bina­lardır. Hz. Hud kavmini bu gibi faydasız şeylerle meşgul olmala­rına binaen tevbih etmiştir. .Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kav­mim! Yol üzerine yolcuları görmek ve istihza etmek üzere bu ka­dar külfetli binalar yapar ve abesle iştigal mi edersiniz?» demek­tir. Yahud sırf oyun için binalar yapar; orada toplanıp oyunlar oy­narlardı. Hz. Hûd onları bununla tevbih etmiştir ki, zamanımızın oyun mahalleri bu kabildendir. Yahud; güvercin için burçlar ya­parlar, oralarda güvercin bulundurarak onlarla oynamakla vakit geçirirlerdi. Halbuki bunlarla oynamak dünyevî ve uhrevî bir fay­da temin etmediğinden Hz. Hûd abesle iştigalden ibaret olduğunu beyanla kavmini tevbih etmiştir. Güvercinle oynamak kavm-i Hûd'un fena âdetlerindendir.

Ad kavminin fena âdetlerinden birisi de servetleriyle iftihar etmek için yüksek binalar ve kireçle dondurulmuş büyük konak­lar inşa etmek ve içine cesim havuzlar yapmakla ömürlerini ifna eylemekti, insanlar için lüzumsuz şeylerle iştigal etmek-doğru bir şey olmadığından Hz. Hûd kavmini bununla dahî tevbih etti ve dedi ki, «Dünyada muhallet kalmanızı ümit ettiğiniz için ebedî yaşayacak gibi muhkem ve sanatlı binalar mı ittihaz edersiniz?» İşte bu suretle Hz. -Hûd cesim ebniyenin de dünya ve âhirette on­lara faydası olmadığını beyan etti. Dünyada ömür her ne kadar uzun olsa da azdan az olduğu için «muhallet kalacak gibi ebniyeye ömür sarf ediyorsunuz» demekle ömr-ü beşerin bu gibi külfet­lere tahammülü olmadığına işaret etmiştir. Çünkü; kavm-i Adın âdetleri lüzumundan fazla binalar yapmak ve onunla uğraşa uğ­raşa ömürlerini ifna etmek olduğundan Hz. Hûd onları bü gibi lü­zumsuz şeylerle iştigalden men'etmiştir, yoksa lüzumu kadar bina yapmaktan ve sair lüzumlu dünya işlerinden men'etmemiştir.[43]

 

Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un üçüncü âdet-i keriheleriyl (A.S.) m onları zemmettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavmine hitap ederek dedi ki, «Ey kavmini! Siz bir kimsenin kusuruna   binaen terbiye için muaheze   ettiğinizde haddini tecavüz ederek zulümle muaheze eder ve şiddetle katle­dersiniz. Veya şiddetle döversiniz ki, asla insafınız olmaz. Şu hal­de Allah'ın kullarını insafın haricinde zulümle muaheze etmekten korkun, Allah'a ittika edin, benim sözümü dinleyip bana itaat edin hakkınızda hayırlı olur.] Çünkü; Allah'ın kullarını te'dip için vaz­etmiş olduğu kanunun haricinde te'dip etmek beşer için caiz ola­maz. Siz ise en fena işkencelerle muaheze edersiniz» demekle kav­mini muaheze etti.

Yani; Âd kavminin kendi işlerinde lüzumsuz yolsuzluklar ol­duğu gibi ebnayı cinslerine muameleleri de yolsuzdur. Zira; onlar kendilerinden başkasına cebabire muamelesi yaparlar ve asla in­safları olmazdı.

Cebbar; mütekebbir, zulümkâr, Öldürdüğünü gazapla öldürür ve dövdüğünü gazapla döver asla insafı ve merhameti ol­maz demektir. Batış; şiddetle tutmaktır ki, ya kılıç veya kamçıyla muaheze etmektir. Şu halde «Siz tuttuğunuzu merha­metsiz ve insafsızca tutarsınız» demektir.

Kavm-i Âdın ahlâk-ı zemimelerinden birincisi; oyun mahalleri yapıp oyunlarla vakit geçirmek, yolcuları istihza etmek ve güvercinle oynamaktır. İkincisi; yüksek binalar yap­mak ve bununla tekebbür ve iftihar etmektir. Üçüncüsü; Ebna-yı cinslerine insafsızca muamele yapmaktır. İşte Cenab-ı Hak Kur'an'da kavm-i Âd'm bu gibi ahlâk-i zemimelerini beyan et­mekle bizi bu gibi ahlâk-ı zemimeden men' ve ümmet-i muham-mediyeye bunlardan hazer etmek lâzım olduğunu tavsiye etmiştir.[44]

 

Vacip Tealâ Hz. Hûd'un   nasihat ettiği sözleri etmek üzere buyuruyor

[«Ey kavmim! Şol zat-i eceli ü alaya ittika edin ki, o zat size bildiğiniz bir çok nimetlerle imdat etti ve yalnız imdadı bir nevi nimete münhasır olmadı. Size koyunlar, develer, erkek evlâtları bağlar, bahçeler ve akar sularla dahi imdat ve dünyaca enva-ı ni­metleri size ihsan etti. Siz ise şükrünü eda etmediniz ve şükrünü eda etmediğiniz cihetle halinizden ve nimetin zevalinden korku­lur.»]

[«Zira; ben sizin üzerinize büyük gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım.»] demekle Hûd (A.S.) şu nimetleri veren Allahü Tealâ'ya iman lâzım olduğunu ve iman etmedikleri, tak­dirde azap olunacaklarını beyanla tehdit etti. Çünkü; Cenab-ı Hak nasıl ki, in'ama kaadirse öylece intikama da kaadirdirl

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm evvelâ bildikleri nimetlerle imdat ettiğini Hûd (A.S.) icmalen beyandan sonra ni­metinin devam edeceğine tenbih için imdadını bazı cesim nimet­lerle tafsil etti ki, onun şükrü; şirk ve sair maasiden ittika ve iman etmektir. Eğer ittika olmazsa imdadın kesileceğine dahi işaret et mistir.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile nimeti tafsilde hüsn-ü tertibe ria­yet vardır. Çünkü; insanın maişetine başlıca hadim olan deve, ko­yun ve sığır gibi hayvanat olduğu cihetle evvelâ hayvanatı zikret­ti. Hayvanatın muhafazası evlâtla olduğundan hayvanatı zikirden sonra oğlan evlâdiyle imdat ettiğini beyan buyurdu. Yalnız insanın maişetiyle iktifa etmedi, belki insanın telezzüz ve tefekküh ettiği bağlar ve bahçelerle imdat ettiğini dahî zikirle imana terğip etti Bağlar ve bahçelerin meyvasımn tekemmülü suya muhtaç oldu­ğundan akar sularla imdat ettiğini dahî beyan etti ki, noksansız nimetleri mukabilinde kusursuz iman lâzım olduğuna işaret etmiş­tir. İmdat; ihsan edip vermek manâsına olduğundan «Bun­ların cümlesini size veren Allahü Tealâ'ya iman edin» demektir. İman etmedikleri surette kıyamette muazzep olacaklarına dahî işa­retle sözüne hitam verdi ki Hz. Hûd nasihatında noksan bir cihet bırakmadı.[45]

 

Vacip Tealâ Hz. Hûd'un nasihatini beyandan sonra k cevapların beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hûd (A.S.) in nasihati üzerine kavmi dediler ki, »Ya Hûd! Senin vaaz etmenle etmemen bizim için müsavidir. İstersen vaaz et istersen asla vaaz edenlerden olma.] Çünkü; bize hiç tesiri yoktur. Zira; biz senin sözünü dinlemeyiz, emrine imtisal etmeyiz» de­mekle iman etmiyeeeklerine kafi cevap verdiler ve dediler ki;

[«Zira; şu bizim âdetimiz olmadı. İllâ evvel geçenlerin âdet­leri oldu. Binaenaleyh; yüksek binalar yapar ve cebabirlik ederiz ve bunlarla biz muazzep olmayız.] Zira; biz dünyaya geliriz: Evvel gelenler gibi. Ve ölürüz: Evvel ölenler gibi. Kabirden kalkmak, he­sap olunmak ve azap olmak gibi şeyler yoktur. Şu halde biz senin vaazınla eslâfımızm adat ve ahlâkını terk edemeyiz» dediler.

[Şu sözleri söylemekle Hûd (A.S.) ı tekzip ettiler. Biz de on­ları ihlâk ettik]     Ihlâklerinin tekzipleri üzerine terettüp ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla vârid olmuştur. Yani «Biz kavm-i Hûd'u ihlâk ettik. Zira; onlar Hûd'u tekzip ettiler. Hangi kavim ki, Hûd'u tekzip ederse biz on­ları ihlâk ederiz. Şu halde kavm-i Hûd'u biz ihlâk ederiz» demektir.

cümlesinde bir kaç ihtimal var-jjdır : birincisi ; lâfzı nın m zam-hniyle kıraat olunursa" manâsı: |Bizim şu âdetimiz bizden evvel geçen babalarımızın âdetidir. Onlar nasıl yaşadılar, köşkler ve sa­raylar yapıp Öldülerse biz de öyle yaşar ve Ölürüz. Senin sözünle

biz âdetimizi terk edemeyiz]  demektir. Eğer lâfzı nın m fethiyle kıraat olunursa mânası : [Ya Hûd! Şu senin söylediğin şeyler senden evvel geçenlerin yalanlarıdır. lEvvel geçenler de senin gibi söylemişlerdi] demektir.

[İşte şu isyan edenleri ihlâk etmekte bizim kudretimize delâ­let eden alâmet-i azîme vardır. Halbuki ekseri nâs bu âyetlerimiz­den ibret alarak iman etmezler ve Habibim! Senin, Rabbın Tealâ düşmanlarından intikamını alır ve dostlarına merhamet sahibidir.]

Binaenaleyh; Kureyş'in hallerinden müteessir olma. Zira; Rab­bın Tealâ onlardan intikamını alır, sana iman eden müminlere ih­san etmekle rahmetinden hisseyap eder.[46]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için Hûd (A.S.) m kavmine na­sihatim ve kavmi kabul etmeyip helak olduklarını beyandan son­ra Salih (A.S.) m ümmetiyle vâki' olan vak'asını beyan zımnında buyuruyor.

[Semûd kavmi resulleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o za­manda biraderleri Salih (A.S.) onlara «Allah'tan korkmaz mısınız, niçin fısk u fücuru irtikap edersiniz ve neden tarik-ı tevhid ve is­tikametten çıkarsınız? Ben sizi islâh için taraf-ı İlâhiden gönde­rilmiş emin bir resulüm.] Binaenaleyh; sizi, ahvalinizi islâh ede­cek ef'âl-i haseneye terğip ve halinizi ifsat ve a'nıalinizi iptal ede­cek ef'al-i kabihadan tenfir ederim.»

[«Binaenaleyh; Allah'ın gazabından korkun, sözümü, dinleyin ve bana itaat edin. Zira; bana itaat, sizin için menfaattir» dedi.]

[Salih (A.S.) onlara nasihat ma şunu da ilâve ederek dedi ki, «Benim size nasihatim me'muriyetim iktizası ve risaletîmin vazi­fesidir. Binaenaleyh; ben nasihatim üzerine sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim âlemleri nimetiyle terbiye eden Rabbım Tea-lâ'mn üzerinedir.] Size ahkâmını tebliğ için bana ecr-i uhrevî ve­recektir.» demekle onlardan ücret-i maddiye istemediğini beyan etti.

Enbiya-yı izam hazar atını göndermekten maksad; Cenab-ı Hak­kın kullarını tarik-ı hakka davetle itaat edenleri sevaba yaklaştır­mak ve günahtan uzaklaştırmaktır. Cümle enbiya bu maksatta müttefik olduklarını ve tebliğden hırs, emel-i dünya ve ücret gibi hasis şeyler maksut olmayıp ruh-u mesele itaat ve ittika" olduğunu beyan için bu sûre'de -beyan olunan rusül-ü kiramın kıssaları itaat ve fttika ile emir suretinde başlamıştır.

[«Ey Semût kavmi bu dünyada zevalden emin olarak bu ni­metler içinde kalırız ve halimiz üzere terkolunuruz mu zanneder­siniz. Böylece terk olunur musunuz?»]

[«O sizin içinde bulunduğunuz nimetler, bağlar, bahçeler, kaynar pınarlar, ekinler ve hurma ağaçları ki, onlardan zuhur eden çiçekler gayet yumuşak ve meyveleri hazımlı, yiyenlere asla zah­met vermez.] Şu sayılan nimetler içinde terkolunur kalır mısınız? Öyle zannederseniz zannımz yanlıştır. Zira; sizden evvel geçenler de sizin gibi zannetmişlerdi. Halbuki hiç bir ferdi bulunduğu ni­met içinde kaldı mı ki, siz kalasınız.))

[«Ey Semût kavmi siz kemâl-i hazakatla dağlarda evler yonar ve taşlardan oyar kemâl-i rahatla oturursunuz ve Öleceğiniz asla hatırınıza gelmez.] Hemen huzuzat-ı nefsaniyenizle meşgul olur­sunuz. Yiyecek, içecek ve giyeceğinizi düşünür, öleceğiniz asla ha­tırınıza gelmez. Halbuki bunların her birinden ayrılacak, terkede-cek ve âhirette hepsinden sual olunacaksınız.»

[«Hâliniz böyle olunca Allah'tan korkun, günahlardan çiıı ve bana itaat edip sözünü dinleyin.»]

[«Ve şol müsriflerin emrine itaat etmeyin ki, 'onlar arzı ifsat eder, asla ıslâh etmezler ve cümle-i ifsatlarından birisi de sizi kü­für ve sair günahlara teşvik ederler, enva-ı fesadı irtikâptan geri durmaz ve ıslâh cihetini asla iltizâm etmezler.] Binaenaleyh; işle­ri yalnız fesattan ibaret ve salâh şaibesi yoktur» demekle Salih (A.S.) kavmini salâh'a davetle müfsitlerin emrine itaattan neh-yetti ve nimetlerini beyanla o nimetin muhafazasının salâh ile ola­cağına da tenbihatta bulundu.

Tefsir-i Hâzin'de beyan   olunduğu veçhile bu âyette müfsitlerle Hz. Salih'in muradı; bu sûre'nin akibindeki (Sure-i Nemil) de beyan olunan Salih (A.S.) in devesini itlaf ve Hazrete su-u kast eden kavm-i Salih'ten dokuz kabilenin reisleri dokuz müsriftir, yahud mutlaka müşriklerdir. Bunların daima işleri ifsattan ibaret olup ıslâh emaresi olmadığına işaret için Hz. Salih ifsatlarını be-' yandan sonra muslih olmadıklarını ilâve etmiş ve nimetlerini be­yanla nimetin devamı ittika ve peygamberlerinin emrine itaatla olup müsriflerin emrine itaat nimetin zevaline sebep olacağına işa­ret etmiştir. Bağları ve bahçeleri zikirden sonra hurmanın sair meyvalar üzerine şerefine işaret için hurma ağaçları bahçede dahil olduğu halde ayrıca zikrolunmuştur.

Fârih ; neşat ve ferahla yaşayan kimse­dir ki, hazakatla iş gören ve rahatla maişet edip maişet yüzünden meşakkat görmeyen kimseye denir. İşte kavm-i Semûd'un kemâl-i refahla bütün nimet-i dünyaya nail olduklarına ve nimetler içinde yaşadıklarına işaretle kendilerinin şükre devam etmeleri lâzım ol­duğuna tenbih etmiş ve bunları Cenab-ı Hakkın Kur'an'da üm-met-i Muhammed'e hikâyesi aynı ahvalin insanlarda her zaman câri olup nimet sahiplerinin nimetlerini muhafazaları ittikaya ve peygamberlerine itaata mevkuf olduğuna ve zamanlarında mevcut olan müfsit ve müsriflere itaat etmek nimetlerinin zevaline ve akı­bet helaklerine sebep olacağına işaretle Cenab-ı Hak kullarını sa­lâha davet etmiştir.

Hulâsa; insanların dünyaca nail oldukları nimetler içinde ka­lacaklarını zannetmelerinin hata olduğu, kavm-i Semûd'un maha­ret ve hazakatle dağlardan ve taşlardan evler yonttukları, kemâl-i rahatla taayyüş ettikleri, insanlar için vazifenin, Allah'a ittika ve resullerine itaat etmek olduğu, müsriflere itaat etmenin caiz olma­dığı ve müfsitlerin âdetlerinin daima ifsat olup ıslâh cihetini ilti­zam etmedikleri bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[47]

 

Vacip Tealâ Hz. Salih'in nasihatma karşı   kavminin cevabını beyan.etmek üzere buyuruyor.

[«Ya Salih! Sen sihir olunmuş aklı muhtel olanlardansın» de­diler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ettiler :

[«Sen olmadın. İllâ bizim gibi beşer oldun. Beşeriyetten baş­ka bir sıfatın yoktur. Şu halde beşerden beşere resul olmaz ki, sen bize risalet davasında bulunasm. Halin beşeriyetten ibaret olunca eğer sözün doğruysa ve sen doğru söyleyenlerden oldunsa bize alâ­met getir» demekle nasihatini dinlemediklerini izhâr ettiler ve be-beşeriyeti risalete münafi gördüler.]                                  

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Salih'in «Alâmet getir» demekten maksatları; mucize istemek ve istediklerini getiremez zanniyle Hz, Salih'i âciz kılarız zannetmeleridir. Salih (A.S.) ne gibi mucize istediklerini onlardan sual etti. Onlar da taştan on aylık botlanmış bir devenin çıkmasını istediler. Cibril-i Emin'in tarifiyle Salih (A.S.) iki rekât namaz kılıp Cenab-ı Hakka dua etti. Cenab-ı Hak da kavminin arzuları veçhile taştan stedikleri surette deveyi çıkarmakla nübüvvetini tasdik etti.[48]

 

Vacip Tealâ deveyle kavmi beyninde Salih (A.S.) suyu nöbete bağladığını ve deveye zarar kasdetmemelerini tenbih etmişken dinlemeyip deveyi itlaf ettiklerini ve akıbet helak olduklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Salih  (A.S.) kudret-i İlâhiyeyle mucize olarak zuhur deveye işaret ederek dedi ki, «İşte şu istediğiniz devedir. Suyun bir gün nöbeti devenindir ve malûm olan günde suyun nöbeti si­zindir. Nöbetinize sahip olun, devenin nöbetinde suya gelmeyi.»]

[Ve «deveyi dövmek, kuyuya getirmeyip susatmak gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sisi büyük gün olan kıyametin azabı tut­masın. Eğer bir kötülükle deveye dokunursanız yevm-i kıyametin azabı sizi tutar.»]

[Salih (A.S.) in »asihatma rağmen deveyi öldürdüler. Binair.]

[Deveyi öldürünce onları azap ahzetü ve helak oldular.]

Yani; Salih (A.S.) m kavminin istedikleri gibi mucize olarak taştan deve zuhur edince Hz. Salih emr-i İlâhi ile meşhur kuyu­nun suyunu nöbete bağladı ve dedi ki «İşte şu sizin istediğiniz de­vedir. Fakat kuyunun suyundan devenin bir gün su hakkı vardır. Muayyen bir gün de sizindir. Binaenaleyh; herkes nöbetini bilsin ve nöbetini tecavüz etmiyerek hakkına razı olsun ve siz deveye dövmek ve öldürmek gibi bir kötülükle dokunmayın ki, sizi büyük günün azabı ahzetmesin». Bu kadar tenbihatı dinlemiyerek deveyi öldürdüler ve azabın emmareleri görünmesi üzerine sabah vakti nedamet eder oldular. Fakat nedametleri fayda etmedi. Çünkü; azabın emmaresini müşahede ettiler. Binaenaleyh; onları azap ah-zetti.'

Gelecek azabın azametine işaret için Hz. Salih azabın geleceği günü azametle tavsif etmiş ve deveyi öldürünce derhal azabın gel­diğine işaret için bilâmüsaade takibe delâlet eden lâfziyle varid. olmuştur.

Yevm-i azîm îe muradın; yevm-i kıyamet olması muhtemeldir. Buna nazaran, azab-ı âhiretle tehdit etmiştir. Yahud; dünyada onlara azabın geleceği gündür. Buna nazaran azabın şid­detine işaret etmiştir. Deveyi sinirlerini keserek Öldüren (Kıdar) isminde bir kimse ise de (Kıdar) a "Öldür» dediklerinde (Kıdar) «Ben öldürürüm. Eğer cümleniz razı olursanız» deyip kavmin cüm­lesi »Razıyız» demeleri üzerine Öldürmesine binaen deveyi öldür­mek kavmin cümlesine isnat olunarak cemi' sıyga-siyle varid olmuştur. Hatta Medarik'te beyan olunduğuna nazaran dul kadınların ve âkil çocukların reyine varıncaya kadar müra­caat edip cümlesinin reyi alındıktan sonra öldürmüştür. Binaen­aleyh; deyenin Öldürülmesine razı olmayan bir fert bile kalmama­sına binaen deveyi cümlesi öldürdüler denilmiştir. Nedametleri azap korkusuna mebni olup tevbe olmadığından nedametleri aza­bın define sebep olamamıştır. Yahut, nedametleri tevbe idi ve lâ­kin bu nedamet azabı müşahede ettikten sonra olduğundan kabul olunmamıştır.

[İşte şu Salih (A.S.) m kavminin foeîâk olmasında akis olan insanlara ibret alacak alâmet ve delâlet vardır.] Zira; peygamber­lerinin nasihatini dinlememeleri helaklerine sebep olduğundan, peygamberinin sözünü dinlemiyen her millette bu hâlin ceryan edeceğine ve akibet helak olacağına delâlet eder. [Halbuki ekseri insanlar iman etmediler. Habübinî! Senin Kabbin Tealâ kavm-i St-mût gibi iman etmeyen düşmanlarına galip ve iman eden dostların merhamet edicidir [49]

 

Vâcip Tealâ bu sûre'de ümmetleriyle mubaheseleri beyan^u-nan enbiya-yı izamdan altıncısı olan Lut (A.S.) m mubahasesjni-ve kavmine nasihatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lut (A.S.) m kavmi resulleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zamanda biraderleri Lut onlara «Allah'tan korkmaz ve nefsinizi günahlardan sakınmaz mısınız?» dedi.] Ve sözüne şunu da ilâve etti:

[«Sözümü dinleyin. Zira; ben size emin bir resulüm. Binaen­aleyh; Allah'tan korkun ve bana itaat edin.] Âlemde hiç bir kim­senin irtikâp etmediği livata gibi fena bir fiili irtikap etmeyin. Eğer bu fiilinize devam ederseniz helak olursunuz. Ve ben size menfaatinizi gösteriyorum. Dinleyin beni, vaz geçin azabınızı mu­cip olan efalinizden ve gazab-ı İlâhiden nefsinizi sakının,)-

[«Halbuki bu tebliğim üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; ücretim âlemlerin Rabbısı üzerinedir» demekle Lut (A.S.) kavmi­ne tebligatta bulundu.][50]

 

Vacip Tealâ Hz. Lût'un kavminin fena fiillerini inkâr suretiyle irad ettiği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor,

[«Ey kavmim! Siz âlemler cümlesinden olan erkeklere livata eder de Rabbınızsn helâl olarak sîzin için halkettiği zevcelerinizi terk mi edersiniz? Belki siz zulm ü taaddide haddini tecavüz eden bir kavimsiniz.] Zira; hem nefsinize hem de başkalarına zulmedi­yorsunuz. Çünkü; âlemde emsali sebketmedik çirkin bir fiili irtikap edersiniz ki, Allah'tan korkmadığmız gibi kullardan da utan­mıyorsunuz» demekle kavmini tekdir etti.

Bu âyet kadınlara dahî Hvatanın hürmetine delâlet eder. Çün­kü lâfzında bulunan ba'z manâsına de­lâlet ettiğine nazaran manâ-yı âyet: [Siz erkeklere livata eder ve Rabbımzm sizin için halketmiş olduğu zevcelerinizden ba'z olan mahalli mubahı terk eder de mubah olmayan mahalle mi ityan edersiniz?] demektir ki, kavm-i Lût'un zevcelerine livata ettikle­rine ta'riz ve onları tevbihtir. Binaenaleyh; ricale livata haram ol­duğu gibi — ve levse kendi haremi olsun — nisvana dahî livatı-mn haram olduğuna delâlet eder.[51]

 

Vacip Tealâ Lut (A.S.) in şu nasihatına karşı kavmini^ ledikleri sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Lût (A.S.) in kavmi dediler ki «Ya Lût! Eğer sen bizim fii­limizi inkârda devam eder ve ta'n etmekten vaz geçmezsen elbette sen karyeden çıkarılanlardan olursun.] Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen elbette biz seni karyeden nefy ederiz.» demekle tehdit ettiler.

Yani; Lût (A.S.) kavmini müptelâ oldukları fena fiilden şid­detle menetmeye çalışınca onlara asla tesir etmediği gibi şiddetli tehdide kalkıştılar ve ya Ya Lût! Vaz geç bize müdahaleden. Eğer vaz geçmezsen elbette sen karyeden çıkarılanlardan biri olursun. Zira; sen bize ta'n etmekte devam edersen biz de seni bu beldede oturtmayız» dediler ve muktedir olurlarsa karyelerinden nefy et­meye karar verdiler. Çünkü onların âdetlerinin; sevmedikleri kim­seyi karyelerinden nefyetmek olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; «Biz seni çıkarırız» demediler, belki «karyeden çıkarılanlar var, sen de onlardan olursun» dediler. Binaenaleyh; bundan evvel karyelerinden çıkardıkları kimseler olduğuna işaret etmişlerdir. Şu halde insanların muktedir oldukları surette sevmedikleri kimseyi nefyetmeleri yeni icat olunmuş bir şey değil, belki eski bir âdettir,[52]

 

Vacip Tealâ, kavminin tehdidine karşı Hz. Lût'un cevabını be van etmek üzere buyuruyor.

[Lût (. S.) kavmine hitap ederek «Ben sizin amelinize " dedi.] Ve Rabbısına iltica ederek dedi -ki: et»

Beni ve evlâd ü iyâıhni onların amellerinden sına iltica etti.]

[Lût (A.S.) in bu münacatı üzerine Biz Azimüşşan Lûi'a ve evlâtlarının cemisine necat verdik ve onlara nazil olacak azaptan halâs ettik. İllâ Lût'un haremi bir koca kadın onların amellerime razı olmasına binaen azapta baki kalması mukadder olduğundan azap olunacaklar içinde kaldı.] Çünkü günaha rıza; aynı günah ol­duğundan o fiilin failleriyle beraber cezaya müstahak oldu. Bina­enaleyh; helak olanlar içinde kaldı ve azaptan kurtulmadı.

KaaIi : şiddetle buğz edici manasınadır. Yani «Ben sizin amelinize şiddetle buğz edenlerdenim. Amelinize buğz etmekten ve sizi men'e çalışmaktan vaz geçemem. Zira; ameliniz her zaman buğz etmeye lâyıktır ve siz de elinizden geleni geri koymayın de­mek istedi. Gâbirin ;   geride kalanlar ve helakleri mukadder olanlar demektir. Binaenaleyh; Hz. Lût'un haremi Lût'la be4 raber yola çıkmayıp karyede kaldığına âyette delâlet vardır. Çün-;] kü; kavmin ameline razı ve onları sever ve Hz. Lût'a buğz ve ezaÜj etmekten de geri durmazdı. Herkesin sevdiği kimseyle haşr oluna-â cağına binaen sevdikleriyle beraber kaldı ve onlarla birlikte helaki oldu. Gerçi Hz. Lût'un haremi ise de nur-u nübüvvetten istifadesi kabiliyeti olmadığından Hz. Lût'un feyzinden mahrum olmuş ve-! ebeden hüsran içinde kalmıştır.[53]

 

Vacip Tealâ Hz. Lût'a ve ehline necat verdikten sonra kimini ihlâk ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lût (A.S.) a necat verdikten sonra biz geride kalan kavmim eşeddi helakle ihlâk ettik, üzerlerine taş yağdırdık. Binaenaleyh;, Lût (A.S.) tarafından inzar olunanların yağmuru ne kadar fena yağmur oldu ki, onların yağmurları âdetin hilâfına olduğu cihetle acaîbi mutazammm bir çirkin yağmurdu.] Zira; onlar üzerine ya­ğan şey taş olduğu gibi herkese isabet edecek taşta onun ismi ya­zılıydı ve isabet ettiğini derhal ihlâk ederdi. Hatta onlardan mem­leket haricinde bulunanlara dahî isabet etti. -

fîşte şu kavnı-î Lût'un helakinde onlardan sonra gelenlere ib­ret ve livatanin helake sebep olduğuna delâlet vardır. Binaena­leyh; idraki olanlar bu gibi vukuattan ibret alıp raütenebbih olma­lıdırlar. Halbuki insanların ekserisi mü'min değillerdir. Habibim! Senin Rabbın Teaîâ Lût kavmi gibi emrinin haricinde hareket eden düşmanlarına galiptir, onlardan intikamını alır, Lût (A.S.) ve ona iman eden mü'minler gibi dostlarına merhamet eder ve helakten kurtarır.][54]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmiyle vâki' olan mubahese-sini beyan etmek üzere buyuruyor.                        

[Ashab-i Eyke resulleri tekzip ettiler şol zamanda ki, o zaman­da Şuayb (A.S.) onlara dedi ki, «Allah'tan korkmaz mısınız? Niçin kilenizde ve terazinizde haktan ayrılır ve halkın hakkını noksan verirsiniz? Benim sözümü dinleyin, Allah'tan korkun ve bana ita­at edin. Zira; ben size muhakkak tarik-ı İlâhiden gelmiş emin bir resulüm. Sise menfaatinizi tebliğ ederim. Hâl böyle olunca Allah'­tan kormanız ve bana itaat etmeniz vaciptir. Halbuki şu tebliğim üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim âlemlerin Rabbisi üzerinedir. Çünkü; onun tarafından size ahkâmı tebliğe memurum»  demekle  (Eyke)  ahalisine tebligatta bulundu.]

Eyke ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen civarında meşe ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir mahaldir. Medyen ahâlisiyle nesepte münasebetleri olmadığından Şuayb (A.S.) a onların kardeşleri denilmemiştir. Cenab-ı Hak Şuayb'ı (Medyen) ahalisine resul kıl­dığı gibi (Eyke) ahailsine de resul kılmıştı. Çünkü; Medyen ahalisi gibi Eykeliler de kile ve terazilerinde noksan vermeye başladıkla­rından Vacip Tealâ Hz. Şuayb'ı hem Medyen'e, hem de Eyke'ye resûi gönderdi. Onları ıslâha me'mur etti. Şuayb (A.S.) da vazife­sine başladı, onlara risaletini tebliğ etti, ittika ve itaata davet edip' dedi ki:

[»Siz kilenizi ölçün ve ölçekte noksan verenlerden olmayın.»]

«Müstakim ve doğru olan teraziyle tartın ve noksan] tera^le tartmayın."]

[«Ve nâsın mallarını fiyatından aşağı kırıp kıymetinden^k-san olarak almakla haklarını zayi etmeyin.»]

[«Ve yer yüzünü ifsad eder    olduğunuz halde fesada sşBet-meyin.»}

[«Ve şol Zat-ı Eceli ü Âlâya ittika edin ki, o zat sizi ve sizden evvel geçen babalarınızı ve sair insanları halketti. Şu halde onun azabından nefsinizi sakının» dedi.]

Yani; Şuayb (A.S.) resul olduğu Eyke ahalisine dört nevi teb­ligatta bulundu:

Birincisi; Kilenizi tam ölçüyle verin ve noksan ver­meyin ki, nasın hukukuna tecavüz etmiyesiniz, doğru terazi ve kantarla tartın ki, nâsa hiyanetlik etmiş olmıyasınız.

İkincisi; Nasın mallarının narhını aşağı indirmeyin. Yani; halkın hukukunu hiç bir veçhile noksan etmeyin ve hiç bir suretle tecavüzatta bulunmayın.

Üçüncüsü; Yer yüzünü ifsat etmeyin dedi. Yani «Yol kesmek ve gayrin malını nehb ü gârât etmek, ekinlerini ve sair hasılatlarını hayvanata yedirmek ve ağaçlarını kesmek gibi fesat­tan vaz geçin» demiştir.

Dördüncüsü; İttika ile emirdir. Bu emir; evvelki ve-sayanın cümlesine şâmil ve onların ruhu mesabesindedir. Çünkü ittika bilcümle feraiz ve vacibatı edaya bilûmum muharrematı ter­ke ve ahlâk-ı hamîdenin cümlesini iltizama şâmil olduğundan ittika ile emir cümlesini camidir. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm bundan evvel kavmine tebliğ ettiği evamir ve nevahinin hulâsası mesabe­sinde- olan ittika ile sözüne hitam verdi.

Bu âyette tam ölçmek ve tartmakla emir; vücup ifade etti­ğinden noksan vermenin haram olduğu sabit olmuştur. Zira; vücu-bu terk etmek haramdır. Kezalik noksandan nehiy vaki olup nehiy de hürmet ifade ettiğinden noksan vermekle halkın hukukuna te­cavüzün haram olduğu iki cihetle sabit olmuş ve hürmeti te'kit olunmuştur. Yalnız kile ve terazide ziyade vermek hususuna dair bir şey varid olmamışsa da Fahri Râzi ve Medarik'te beyan olun­duğu voçhile, bir kimse kendi rızasiyle kilede ve terazide ziyade verirse iyilik etmiş olduğundan caizdir. Çünkü; rızasıyla malını başkasına vermekten hiç. bir kimse memnu' değildir. Amma noksan vermek başkasının hakkına tecavüz olduğu cihetle bigayri hakkın, gayrin hukukuna tecavüzden herkes memnundur. Zira; insanların meşru olan her hakları mehfuzdur. Binaenaleyh; bir kimsenin izni olmadan onun 'mülkünde ve sair hukukunda başka bir kimsenin tecavüzü, tasarrufu ve müdahelesi caiz olamaz. Kezalik Hz. Şuayb fesattan nehy ile bütün insanların zarardan mahfuz olmaları usu­lünü ve ahali beyninde intizamı tesis etmek istemiştir. Gerçi şu ahkâm; Şuayb (A.S.) dan hikâye olunrnuşsa da bize de aynı şeri­attır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın Kur'an'da ve Resulünün hadîsinde beyan ettikleri enbiya-i sabıkanın şeriatlarının bize de ayni şeriat olduğu kavaid-i şeriyemiz iktizasındandır. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) m şu tebligatı bizim için şeriat olup mucibiyle amel vacip­tir. Çünkü Allahü Tealâ'mn Kur'an'da bize beyanı bizim için de emirdir.

Hulâsa; muamelât-ı nasta kileyi tam ölçmek ve terazide tam tartmak vacip olup noksanı haram olduğu, bu gibi hukuk-u nâsı irtikâp eden kimsenin akıbeti berbat olacağı, nâsm malının narhını aşağı tenzil etmek caiz olmadığı ve yeryüzünde her suretle ifsat ve halkı rahatsız etmenin her cihetten memnu' ve cümle insanla­rın Halik Tealâ'ya ittikalan vacip olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[55]

 

Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm şu nasihatları üzerine kavminin ce­vaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eyke ahalisi Şuayb (A.S.)

«Ya Şuayb! Sen ancak sihs* olunmuş ye sihirle aklı bozulma sclcrdensin.»]

[«Halbuki sen bizim gibi beşersin ve sende beşeriyet sıfatın­dan başka bir sıfat yoktur. Şu halde bizim üzerimize meziyetin nedir ki, risaîet dâvasında bulunursun. Zira; sihirle aklın rnuhtel olması nsalote nıünafi olduğu gibi beşeriyetin dahi risalete müna-fidir.n]

[«"Ve biz seni muhakkak yalancılardan zannederiz, Bingona-îcyh; sözüne inanamıyoruz.»]

[»Şu hakle, eğer sen sloğru söyleyenlerden isen üzerimize se­mâdan hte parça düşür ve h'mî îhlâk et» demekle inatlarını izhar ettiler.] Çünkü; Şuayb (A.S.) a yalan isnad edince Hz. Şuayb'm semadan azap geleceğini beyanla tehdit etmesi üzerine «Sözün doğruysa semâdan bir parça düşür de bizi ihlâk et» diyerek'istihza ettiler. İnsanlarda me'luf oldukları âdetlerinin hilafını söyliyen kimseyi tekziple iftira etmek âdet hükmünde olduğundan ekseri enbiyanın ümmetleri, nebilerini sihirle, yalanla ve beşeriyetin ri­salete münafi olmasiyle müdafaa ve itham etmişlerdir. Hz. Şuayb'm kavminin de ayni mesleği takip ettiklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; insanlar arzularının hilafını kabulden daima istinkâf ederler. Bu hâl ümmet-i Muhammed'de dahî câridir. Binaenaleyh; ta asr-ı saadetten zamanımıza gelinceye kadar ah-kâm-ı şer'iyenin sefahetten men' eden ahkâmına itiraz edenlerden hiç hâli kalmamış. Fakat hiç tesiri de olmamıştır ve olamaz. Çün­kü; kanun-u İlâhiyi tağyir etmek hiç kimsenin haddi değildir. Me­ğer kendi tağyir ede. Amma, ahkâmiyle amel edenler azalır veya çoğalır. Bu cihet şeriatın metanetine halel getirmez. Zira; ahkâ-mıyla amel ihtiyarîdir. Tevfika mazhar olanlar amel eder, olma­yanlar bir takım şeytanın vesvesesiyle evham ve hayalata sapar. Çünkü; şeytanın da nasibi var, Cehennemin de insanlardan kısmeti vardır. Binaenaleyh; iradesini hayra veya şerre sarf edenler kıya­mete kadar bulunacaktır.[56]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavminin imanından olunca Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şuayb (A.S). kavminin imanından me'yus olunca Rabbisine ârz-i hâcât etti ve dedi ki, «Benim Rabbım, sizin amelinizi bilir ve amelinize göre ceza verir.»]

[Bu söz üzerine onlar Şuayb (A.S.) ı tekzip ettiler.]

[Binaenaleyh; onları gölgeli günün azabı ahzetti.]

[Zira; o günün azabı büyük bir günün azabıdır.] Buı sözüyle onlara gelecek azabın pek büyük olduğunu beyan etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashâb-ı Eyke resullerini tek­zipte devam edince Hz. Şuayb Cenab-ı Hakka Tefviz-i umur etti ve azaplarının vakt-i merhunu gelince yedi gün bunlar üzerine sıcak şiddetlendi. Hatta o kadar ki, hararetten akan sular kaynadı, rüz­gâr esmedi, takatları kesildi ve serinlik arama için dağlara iltica ettiler. Yedinci gün Vacip Tealâ siyah bir bulut halk edip herkes onun gölgesine can atarak cümlesi bulutun altına toplanınca bulut­tan ateş yağar ve cümlesi helak olur. Çünkü semâdan bir parça inmesini istediler. İstedikleri veçhile semâdan inen ateş parçasiyle helak oldular. Zira; bu sözden maksatları istihza olduğundan istih­zaları kendi ayaklarına dolaşmış ve istihza ettikleri şeyle âlem-i dünyaya feci bir surette veda ile Cehennemin yoluna revan olmuş­lardır. Binaenaleyh; Hz. Şuayb'm meb'us olduğu iki kabileden (Medyen) ahalisi Cibril'in sayhasiyle ve (Eyke) ahalisi de sema­dan inen ateşle helak olmuşlardır.

Bu sûre'de Resûlullah'ı tesliye için beyan olunan bazı enbiya­nın vekayi-i mühimmeleri nihayet buldu ve cümlesinin âhirinde Cenab-ı Hak bu vak'alarda ümmet-i Muhammed için ibret olduğu­na tenbih etmekle beraber bu helak olanların helakleri günahla­rından neş'et ettiğini beyanla ehl-i nücumun sözlerini dahî reddet­miştir. Çünkü; onlar bu gibi havadisleri yıldızlara nisbet eder ve bazı yıldızların bazı âhere temasını veyahud bazı yıldızların bazı burçda bulunmasını sebep addederler. Halbuki bu fikrin butlanı zahirdir. Çünkü; eğer yıldızın te'siriyle olsa o yıldız bulundukça o eserin bulunması lâzjrn gelir. Halbuki emir bilâkistir. Çünkü; yıldız, var, teması var, fakat eser yoktur.

Helakleri bulutun gölgesi altında olduğundan o güne yevmizzılle   denmiştir. Çünkü    zille;   gölge manasınadır.

saika ve emsali

ile şu Eyke ahalisinin buluttan nazil oii ateşlerle helaklerinde kudrcl-i İlâhiycye delâirt eder a] me vardır.] Çünkü; bulutun sânı rutubet vi- yağmur' yağdırmak iken bilâkis yağmurun zıddı olan ateşin yağması elbette alâmet-i azimedir. Bunun ufacık modeli her zaman görülmektedir ki. gü­rültülü ve yağmurlu havalarda inen saikalar Eyke ahalisine'ya­ğan ateşin bir nümunesidir. Binaenaleyh; bu gibi harikalar kudre-tullaha nisbetle gayet ehvendir. O halde insanlar kusurunu itiraf ederek daima Cenab-ı Hakkın gazabından rahmetine ve inayetine iltica etmelidir.

[Halbuki ekseri insanlar iman etmezler.]

[Habibim! Senin ftabbın Tealâ düşmanlarına galiptir vo dostlarına merahamet eder][57]

 

Vacip Tealâ bu sûre'de enbiya-yı izam hazaratinm vekayi-i mühimmelerinden bazılarını beyandan sonra bu vak'alarm hak olup Kur'an'm mûciz ve Fahri Kâinatın nübüveti sâdık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an; âlemlerin* Rabbısmın* indirdiği bir kitaotır.

[O Kur'an'ı Rabbın san-i arabiyle inzal etti,]

Yani; Vacip Tealâ şu sûre'de beyan ettiği vak'alarla nübüv-vet-i Muhammediyeyi tasdik ve teyit etmiştir. Zira; Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından inzal olunduğunu ve Cibril-i Emin'in Kur'an'la nazil olduğunu ve Resulullah'm ümmetlerini inzar eden enbiya zümresinden bulunduğunu beyan; Kur'an'da şu beyan olu­nan kıssaların taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu ve Kur'an'm inzal olunacağının kütüb-ü sabıkada mezkûr olduğunu, halbuki Eesûlullah'ın bir kitap mütaîeâ etmeden, ve bir muallimden taal-lüm etmeden ayniyle vukuatı haber vermesinin müeyyed min in-dillah olduğunu beyan etmektir. Kur'an'ın, insanların terbiyesine kâfi olduğuna işaret için âlemlerin Rabbısı tarafından nazil oldu­ğunu beyan etmiştir. Fakat Kur'an'ın Resûlullah'a vasıtasız nazil olması ihtimaline binaen vasıtayla nazil olduğunu beyan için Va­cip Tealâ «Habibim! Senin kalbine Kur'an, Ruh-u Emin olan Cib­ril ile nazil oldu» buyurmuştur. Cibvü-i Emin nâsm umur-u dinde necatlarına sebep olan vahye müekkel olduğu cihetle hayat-ı be­dene vesile olur ruh mesabesinde olduğundan Cibrile Ruh-u Emin denmiştir. Enbiya-yı kiramla Vacip Tealâ arasında cer-yan eden emanete ehil olduğundan Cibril (A.S.) Emin unva­nını ihraz etmiştir. Kur'an'm Resulullah'm kalbinde asla tegayyür kabul etmez derecede mevsuk olduğuna işaret için Resulullah'm kalbine nazil olduğu beyan olunmuştur. Mükâlemeye muhatap ola­nın kalp olup sair azanın kalbe muti' olduğuna işaret için Kur'an'­ın Cibril vasıtasiyle kalbe inzal olunduğu beyan olunmuşcur. .Çün­kü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile maanî kabilinden olan şey evvelâ ruha ve ruhtan sonra kalbe intikal eder. Zira; kalple ruh beyninde tealluk vardır. Badehu kalpten dimağa aksetmekle dimağda nak­şeder,

Kalbin muhatap olması bu ve bunun emsali âyetlerle ve eha-dis-i Nebeviyeyle ve akim delaletiyle sabittir. Zira; Cenab-ı Hak Kur'an'm kalp üzerine nazil olduğunu bu âyette beyan ettiği gibi diğer âyetlerde Kur'an'dan müteessir olacak olanın da kalp oldu­ğunu beyan etmiştir. Resûlullah bir hadisinde «Agâh olun! Beden­de bir et parçası vardır. Eğer o et parçası salih olursa bütün aza salih olur ve eğer o et parçası fasit olursa bütün aza fasit olur» buyurmuştur. İşte bu hadis de idrak mahallinin kalp olduğuna de­lâlet eder. Kalbin muhatap olmasına aklın delâletine gelince: Kalp; insanın gumum, humum, ferah ve sürürünün mahallidir. Binaen­aleyh; kalpte ferah olursa bütün aza ferahlı ve neşatlı olur. Eğer kalpte keder olursa cümle azada keder olur ve ahval tebeddül eder. Şu halde kalp cümle azanın reisi ve mükellef olan hitaba İlâ­hiyi idrakin mahallidir. Gerçi «Aklın madeni dimağdır» diyenler varsa da esah olan aklın madeni kalptir. Dimağ kalbin âletidir. Kalbin akla maden ve idrake menba ve sair azanın emîri olmasına vücudun ortasında bulunması ve sair azaya vücutta cereyan eden kanları taksim etmesi de delâlet eder. Çünkü; hükümdarlar ve va­lilerin hükmedeceği memleketin ortasında bulunmaları âdettir. Vasatta bulunmak her tarafa hükümde ve emirlerini neşir ve ta­mimde kolaylık olduğu gibi kendisi de afattan ve düşmanın taar­ruzundan salim olur. Amma hükemanm dediği gibi «Eğer aklın ma­deni dimağ olsa dimağ iklim-i bedenin bir tarafında bulunduğun­dan dimağın mahalli, reisin ikâmet edeceği bir mahal değildir.))

«Maden-i akıl ;dimağdır» diyenlerin delilleri üçtür:

Birinci delilleri; Havâss~ı hamse-i zahirenin menfezlerinin dimağa olmasıdır. Ehl-i şeriat tarafından «Havassın dimağa hadim olup dimağın da kalbe hadim olmasiyle» cevap ve­rilmiştir. Yani; her ne kadar havassın, yani; göz, kulak, ağız, bu­run ve bunların deliklerinin dimağa doğru gidip idrak ettikleri şeyleri dimağa götürüyorlarsa da dimağın tamamiyle hakim olma­sına delâlet etmez. Zira; bunlar dimağa hadim, dimağ da bunlar­dan aldığı malûmatı kalbe vermek suretiyle kalbin hadimidir. Bi­naenaleyh dimağ; kalbin baş veziri makammdadır.

İkinci 'delilleri; Harekât-ı ihtiyariyede âlet olan asabın dimağa nafiz olup dimağda nihayet bulmasıdır. Buna ehl-i şeriat tarafından; «Kalp idrak etmiş olduğu şeyin eserini dimağa verir ve dimağ da kendine nafiz olan âsâp vasıtasiyle azayı tahrik eder. Dimağın azayı tahrike vasıta olması mahall-i idrak olmasını icap etmez» demekle cevap verilmiştir. Çünkü tahrikin sebebini dimağa gönderen; kalptir.                                                !

Üçüncü delilleri; Dimağa âfet isabet edince aklın muhtel olmasıdır. Buna da ehl-i şeriat tarafından «kalbin sair aza­da te'sirinin şartı, dimağın selâmetidir. Zira; dimağ; kalbin idraki­ne vasıtadır» demekle cevap verilmiştir. Binaenaleyh; akim ma­halli dimağ olmasına dair hükemanm delilleri mecruhtur. Akim mahalli kalp olduğuna Kur'an, ahadis-i şerife ve edille-i akliye de­lâlet etmektedir. Şu kadar ki, idrakte dimağın dahi medhali vardır. Zira; bir hükümdarın nedim-i hassı o hükümdarın umur u husu­sunu anlamakta ecnebi gibi olamaz. Şu halde dimağ, kalbe hadim olduğu cihetle kalbin idrak ettiği bir çok şeyleri idrak ettiği gibi birçok şeyleri de kalbe aksettirir. Binaenaleyh; dimağ da idraktan hâli değildir. Kalbin vücud-u insanda hâkim olduğuna fenn-i teş­rih dahi delâlet etmektedir. Zira; insanın vücudundan evvel mey­dana gelen cüz'ün kalp olduğu gibi en sonra ruhtan ayrılan da kalptir. Şu halde evvel vücut bulup en sonra hayattan ayrılması da kalbin iklim-i bedende hâkim olmasına delâlet eder.[58]

 

Vacip Tealâ Resulünün sâdık olduğuna delâlej eden ikiJBbii delili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler hâlâ şüphe ediyorlar da Beni İsrail ulemasının Re sûlullah'ı sıfatiyle bilmeleri onlara delil ve alâmet olmadı mı vı

[Benî İsrail ulemasının Resûlullah'ın hakkaa resul olduğunu tanı­maları müşriklere delil yönünden kâfi gelmedi mi?]

[Ve eğer biz Kur'an'ı arabın gayrı bazı acem üzerine inzal etmiş olsak da o bazı acemi, Mekke ahalisi üzerine Kur'an'ı kıraat etseydi onlar yine Kur'ana iman eder olamadılar.] Zira; lügat-ı arabm gayri bir lisanla olduğundan «Biz manâsım bilmiyoruz. Bi­naenaleyh; iman edemeyiz» derlerdi.

Yani; Mekke ahalisinin iman etmedikleri temerrütlerindendir. Çünkü; Yehûd ulemasının Tevrat'ta gördükleri evsaf üzere Re-sûlüllah'ı bilmeleri ve «Abdullah bin selâm» gibi bazılarının iman etmesi Hz. Muhamme,din hakkaa nebi olduğuna delâlet yönünden kâfidir. Bu delâlete kanaat etmiyen her türlü delile de kanaat et­mez. Hatta biz Kur'an'ı Resûİullah'm ve arabm gayri milletlerden bir^kimse üzerine inzal etsek de o kimse Kur'an'ı kendi lisaniyle bunlar üzerine kıraat etseydi. Bunlar gerek Kur'an'a ve gerek Kur'an'ı inzal ettiğimiz kimseye iman edici olmadılar.

[Mü'minlerin kalplerine Kur'an'ı idhâl ettiğimiz gibi mücrim­lerin kalplerine dahî idhâl ettik. Mücrimler azab-ı elimi görünceye kadar Kur'an'a iman etmezler ve azabı görünce iman ederler ve lâkin o vakitte iman menfaat vermez.]

[Binaenaleyh; onlara azap füc'eten gelir. Halbuki onlar aza­bın geldiğini ve geleceğini asla idrak etmezler.]

[Azap gelince onlar geçirmiş oldukîarı iman ve ibadeti tedarik etmek için «Bize mühlet verilir mi?» Yani «iman etmek üzete bize müsaade olur mu?» derler, fakat fayda etmez.]

Yani; biz iman eden mü'minlerin kalblerine Kur'an'ı rdhal et­tiğimiz gibi mücrimlerin kalblerine de idhâl ettik. Zira; mü'min-ler üzerine kıraat olunduğu gibi ayniyle mücrimler üzerine de kı­raat olundu ve lâkin mü'minler saffet-i kalblerine binaen iman ettiler, müc'rimlerse temerrütlerine binaen azab-ı elimi görünceye kadar iman etmezler. Binaenaleyh; mücrimler idrak etmedikleri halde onlara ansızın azab-ı elim gelir. Onlar da «Bize mühlet yok mu ve azıcık bir müddet müsaade olunmaz mı?» derler.

Bazı rivayete nazaran Mekke'liler Medine'de bulunan Yehûd ı ulemasına Resûlullah'ın ahvalini haber vermek ve nebi olup olma­dığını tahkik etmek üzere bir hey'et gönderdiler. O hey'et Medi­ne'ye gelip Yehûd ulemasına Resûlullah'ın evsafını haber verince Yehûd uleması şemail-i nebeviyenin Tevrat'a muvafık olup âhir zaman nebisi olmak ihtimalini söylemişlerse de Mekkeliler kabul etmedikleri cihetle Cenab-ı Hak bu âyetlerle onları tevbih etmiştir.[59]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azab gelince mühlet isteyeceklerini qe-yanla tevbih ettiği gibi azabı istical etmeleriyle dahî tevbih etmfek üzere buyuruyor

[Onlar azab nazil olunca mühlet isterler de bizim azabımızı istical mı ederler?] Madem ki, azab gelince mühlet isteyecekler, şimdi niçin istical ederler? Müsaade istiyecekleri azabın aceleten gelmesini istemekte bir mâna yoktur. Çünkü; müşrikler Resûlul-iah'a «ne gelecekse semadan gelsin, vaadettiğin azabı getiriver sö­zün doğruysa» derlerdi. Halbuki ansızın azap geldiğinde mühlet istiyeceklerdir. Binaenaleyh; şu iki hâl arasında tenakuz vardır.

Çünkü; ya istical etmemeli veyahud istical edince mühlet isteme-melidir.        

[Ya Ekrem-er Rusül! Onlar azabı istical eder de sen ne der­sin? Haber ver görebildiğini. Eğer biz onlara nice seneler ömür versek dünya nimetleriyle intifa etseler sonra onlar vaad olunduk­ları azab geldiğinde.]

[Onların, dünyada Ömürleri ve intifaları    onlara gelen azabı def eder mi?] Şu halde bunlara mühlet versek yine olacakları bu değil mi ve inatlarından vazgeçerler mi? Elbette geçmezler. Zira; bu kadar yaşadıklarında halleri neyse mühlet verildiğinde aynı halde bulunacaklarından onlara mühlet verip vermemek müsa­vidir.

[Biz hiç bir karye ahâlisini ihlâk etmedik. İllâ o karye aha­lisine vaaz u nasihat etmek için onları azapla korkutucu peygam­berler vardır. Binaenaleyh; onlara tarik-ı hakkı beyan etti ve hakka ittiba etmiyenleri Cehennem azabiyle korkuttu. Halbuki biz zulm eder- olmadık.] Çünkü; tarik-ı hakkı beyan eder bir resul gönder­meden bir kavmi ihlâk etmedik ki, helak olanların itizarları olma­sın. Zira; resul göndermeden ihlâk etmiş olsaydık onlar; bize «doğ­ru yolu gösterecek bir resul gönderilmiş olsaydı biz hakkı kabul eder ve iman ede'nlerden olurduk, resul göndermeden bizi ihlâk etmek zulümdür» diyebilirlerdi. Fakat resul gönderip hakka davet ettiğimiz cihetle zâlim olmadık.

Hulâsa; müşrikler senelerce muammer oldukları halde iman etmedikleri^gibi onlara   tekrar ömür verilse iman etmiyecekleri, sonra vaad olundukları azap geldiğinde ömürleri ve nimetlerinin onlardan azabı def edemiyeceği, bilûmum ihlâk olunan karye aha­lisine hakkı beyan eden bir nebi göndermeden ihlâk olunmadıkları, her ümmete irşad eden bir nebinin geldiği, her ümmete doğru yolu gösteren bir nebi gelmesine binaen iman etmiyenler için iti­zar kapılarının kapandığı, onları ihlâkte Allahü Tealâ'nın zulm etmiş olmadığı, zira; günahları icabı helake müstahak olduk]-1"! bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[60]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm âlemlerin Rabbısı tarafından nazil oldu­ğunu ve geçmiş ümmetlerin kitaplarında beyan olunduğu veçhile ümem-i salifenin ahvalini beyanla Resulünün risaletini tasdik et­tikten sonra müşriklerin «Kur'an şeytan tarafından söylenir, Mu-hammed (S.A.) de Allahü Tealâ tarafından geldi diye bize haber verir» dediklerine cevap olmak üzere buyuruyor.

[Kur'an'Ia şeytan nazil olamaz ve Kur'an'îa nazil olmak tana lâyık olmaz ve şeytanlar Kur'an'ı söylemeye kaadir olaı lar.]

[Zira; şeytanlar işitmekten mazullerdir.]

Yani; lâfzen ve manen mûciz olan Kur'an'Ia şeytanlar nâziİ olamazlar. Zira; Kur'an'm zahiri ve bâtını hidayettir. Şeytanların ise işleri daima dalâlettir. Zira; ben-i ademi ıdlâl etmekle meşgul­lerdir. Binaenaleyh hidayet-i mahza olan Kur'an: işleri daima da­lâlet olan şeytanlar tarafından ilkâ olunamaz ve şeytan tarafından haber verilmesi ve şeytanın onunla nazil olması lâyık olmaz. Zira; onlar Kur'an'ı inzale kaadir olamazlar. Çünkü; onlar Kur'an'ı işit­mekten memnulardır. Onların Kur'an'ı meleklerden işitmeleri için meleklerle zat ve sıfatlarında münasebet olması lâzımdır. Halbuki meleklerle şeytanlar arasında asla münasebet olmadığından semâ­dan tard olunmuşlar ve Kur'an'ı işitmekten menedilmişierdir. Hi­dayet ve irşat; tayyib nefisten, temyiz fıtrattan, fazla dirayetten ve saffet-i hilkattan neş'et eder. Halbuki şeytanların vücutlarında habaset, zekâlarında hamakat ve tabiatlarında hiyânet olduğundan kulların hidayet ve irşadına mahsus olan Kur'an'i nakil ve beyana muktedir olamayacaklarını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.

Ayet-i Celilerim sebeb-i nüzulü; kâfirler Kur'an'a muarazadan âciz olunca «Kur'an'm beşer kelâmı olmamasından Allahü Tealâ'-nm kelâmı olması lâzım gelmez, Zira: cinnilerin ve şeytanların sözleri olabilir ve onlar tarafından Muhammed (S.A.) e söylenip onun da bize Allahü Tcalâ'nın kelâmıdır diyerek dinletmek iste­mesi caizdir» demeleri üzerine onları red için Aliahü Tealâ'mn bu âyeti inzal ettiği  mervidir.

Hulâsa: Kur'an'la şeytanın nazil olamıyacağı, Kur'an'ın şey­tanların ağızlarına lâyık olmadığı, onların Kur'an'ı Resûlullah'a söylemeye muktedir olamadıkları ve Kur'an'ı işitmekten mahrum oldukları bu âyetten müstefad olan  fevaid cümlesindendir.[61]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ı şeytanların getirmeye kaadir olamadık­larını beyandan sonra şeytanın insanlara ilkaa ettiği şirkin caiz ol­madıkını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen Allah'la beraber- başka ma'buda duâ elmc ki muazzep olanlardan olmayasın ve eğer sen mabud-u aharı çağırırsan muazzep olanlar zümresinden olursun.]

Yani; ey halkı hakka davet eden Resul-ü Zişan! Sen ferd-i vâ-hîd olan Allahü Teaiâ ile beraber başka ma'buda dua edip çağırma ki, envai azapla' muazzep olanlardan olma. Eğer ilâh-ı ahara dua edersen muazzep olanlardan olursun. Binaenaleyh; Allah'la bera­ber mabud-u ahar ittihaz etme ki, muazzep olınıyasm.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; her ne kadar Resûlullah'a ise de murad müşriklere tarizdir. Çünkü; Resûlullah Allah'tan başka mabuda duâ etmekten ma'sumdur ve cümle halkı tevhide davet eden zat-ı şeriften (hâşâ) şirke dair bir şey sâdn olmadığı gibi Öyle bir şeyin sudurundan da münezzeh olduğu hal­de onu şirkten nehyetmek; ondan başkalarını nehyetmek suretiyle kullarını tevhide davet etmektir. Çünkü; Resûlullah cümle nasır efdalı ve Allah indinde kadri âlî olduğu hâlde Vacip Tealâ'mn ons hitap ederek «Allah'la beraber mabud-u âhara duâ etme. Eğer dui; edersen muazzep olursun» demesi ahâd-ı nâsa «siz şirk edersem; muazzep olacağınız evleviyetle sabit olur» demektir.[62]

 

Vacip Tealâ Resulüne ve Kur'an'a ta'n edenlerin ta'nların reddettikten sonra akraba ve taallükatını inzar etmesini emretme! üzere buyuruyor.

[Habibim! Pek yakın kabilen,' akraba ve taallükatını aafiâpl korkut ve onları herkesten ziyade inzarla şanlarına ihtimani v gazab-ı İlâhiyi mucip olan şirkten onların halâsına sa'yet.]     -ı

[Ve mü'minlerden sana ittiba eden kimselere kanadını döş ve kemâl-i tavazu' üzere onlarla musahabet et, gayet tatlı soyı ve mülayim bulun.]

[Senin tavazuun üzerine onlar sana âsî olurlarsa sen onlara «Ben sizin amelinizden beriyim» de ki, senin kendi mezheplerin-den olmadığını bilsinler.]

Cenab-ı Hak Resulüne bu âyette üç şeyle emretmiştir : 

Birincisi; pek yakın akraba ve taallükatını imar. İkincisi; iman eden mü'minlere tevazu' etmesi. Üçün­cüsü; iman etmeyip isyan eden kimselerin amellerinden bera-etini ilân eylemesidir. Binaenaleyh; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah Hz. Ali'ye yemek hazır­lamasını emreder. Hz. Ali yemek hazırlayınca Abdulmuttalip oğ­lanlarını davet eder. O günde Abdulmuttalib'in neslinden erkek olarak kırk kişi bulunur. Hatta Resûlullah'm amcaları (Ebu Ta­lip), (Hamza), (Abbas) ve (Ebu Lehep) de beraber bulunurlar. Yemek yedikten sonra cümlesi doyar. Resûlullah «Ey Abdulmutta­lip oğulları! Ben size dünyanın ve âhiretin hayırlısı bir din getir­dim. Bu dini ilâda bana yardım edecek hanginizdir» dedi. Fakat hiç bir yardım ederim diyen olmadı. Ancak Hz. Ali hepsinin kü­çüğü oluğu halde «Ya Resûlullah! %u dini ilâda ben senin vezirin olurum» der. Resûlullah onun boynuna sarılır ve «Bu benim bira­derim ve vasîmdir. Siz buna ita.at edin» deyince orada bulunan ce­maat gülüşürler ve Ebu Talib'e «Bak! Yeğenin sana oğlun Ali'ye itaat etmeni emrediyor» derler ve dağılırlar. Bundan sonra Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Resûlullah Sefa üzerine çı­kar ve bütün Kureyş kabilelerinin isimlerini zikrederek çağırır. Ahali içtima eder. Ebu Leheb de hazır olduğu halde Resûlullah «.Ey Kureyş kabileleri! Ben size şu dağın arkasında malınızı yağ­ma etmek üzere bir bölük atlı geliyor desem inanır mısınız?» de­yince Kureyş'in hepsi bir ağızdan «Evet! Şimdiye kadar sende ya­lana tesadüf etmediğimizden inanırız» dediler. Resûlullah da «Ben size önünüzde göreceğiniz azapla korkutur ve sizi tarik-ı hakka da­vet ediyorum, iman edin bana» buyurdu. Orada hazır olan (Ebu Leheb) «Helak sana olsun, bizi buna mı çağırdın?» dedi', Cemaat da dağıldı. Bu vak'a üzerine (Tebbet) sûresinin Ebu Leheb hak­kında nazil olduğu mervidir. İşte bu âyet-i celile insanın herkes­ten evvel akraba ve taallükatını İslaha çalışması vacip olduğuna delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ Resulüne akrabasını inzar etme­sini emretti. Resulüne emir; ümmetine emirdir. Kezalik âyet-i ce-lüe; ehl-i imanın yekdiğerine karşı tevazu' edip tekebbür etmeme­sine ve hayırhâhâne ünsiyet etmesi lâzım olduğuna da delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hakkın Resulüne, mü'minler üzerine kanadını dö­şeyip tevazu'la emretmesi; ümmeti hakkında da emir olduğu cihet­le müslümanlarm birbirine-merhamet kanatlarını döşeyip mülayim bulunmaları ve birbirine muavenet etmeleri lâzımdır. Amma, mü­nafıklara muavenet ve tevazu' lâzım olmadığına işaret için ba'za delâlet eden lâfziyle varid olmuştur. Çünkü; Ressûlullah'a tebaiyet eden her mü'mine tevazu lâzımken «Bazı mü'minlere tevazu' et» demek «İhlâs üzere iman edenlere tevazu' et, imanında ihlâs olmayan münafıklara riayet etme» de­mektir. Binaenaleyh; mü'minler tarafından her zaman riayete şâ-yân olan; mü'min-i halis olanlardır; yoksa ismi Ali, Veli olup za­hirde müslüman kisvesi altında bâtını küfriyatla dolu olan müna­fıklar muavenete şâyân değillerdir. Fakat icab-ı zamana göre mu-daratm vacip olduğu da olabilir. Çünkü; şeririn şerrinden ve müf-sidin fesadından nefsini muhafaza etmek her mü'min için bir va-zife-i muayenedir. Yahud Beyzâvî'nin 'beyanı veçhile Resûlullah'a tebaiyet eden, din için tebaiyet ettiği gibi başka bir maksada meb-ni dahî tebaiyet edenler olduğundan Resûlullah'm tevazu' ve ria­yetine şayan olanın din için tebaiyet edenler olduğunu beyan et­mek üzere min-i beyaniye ile varid olmuştur.

Cenab-ı Hakkın Resulüne «Eğer sana isyan ederlerse onların amellerinden beraetini ilân et» demesi; ümmeti hakkında da ayn-ı emir olduğundan âsî olan fâsıklarm amelinden mü'minler onlara iştirak etmemekle fiilen beraat ettikleri gibi mümkün olduğu ka­dar onlara nasihat ve nehyetmek suretiyle kavlen dahî amellerin­den beraetlerini ilân etmeleri lâzım olduğuna âyet delâlet eder Çünkü; âsilerden içtinap etmek muti' olan mü'minler için emr-ehemdir. Zira; Allah'tan korkmayanlardan korkmak lâzımdır.[63]

 

Vacip Tealâ Kureyş kabilesi isyan ettiklerinde Resulüne bera atini ilân etmesini emredince beraetini ilânı takdirinde vukuu mel­huz olan adavet ve hücumlarına karşı Resûlullah'ın alacağı vazi­yeti tayin etmek üzere buyuruyor. 

[Ya Ekrem-er Rıısül! Sen düşmanlarına galip, dostlarına mer­hamet eden Allahü Tealâ'ya itimat ederek tefviz-i umur et. O Al-lahü Tealâ ki, gece Teheccüt namazına kalktığında ve secde eden­lerle namaz kılıp, onların hallerini teftiş ettiğini dahî görür ve bi­lir. Binaenaleyh; ona itimadın lâzımdır.] Zira; sana isyan edenle­rin şerlerinden seni hıfzetmeye ve onların şerrini kendi aleyhleri­ne döndürmeye, dostlarına yardım ve lutl u ihsan etmeye kaadir-dir.                                                                                                           

[Çünkü; o Allahü Tealâ senin münacaatını ve onların senin hakkında söyledikleri sözlerini işitir ve cümlenizin ef alinizi ve niyetinizi bilir.] Binaenaleyh; ona itimad-ı tam lâzımdır. Zira; düş­manlarından intikama kaadir ve her istediğini verir, dünyevî ve uhrevî saadete isale muktedir, işini bilir ve sözünü duyar bir ve-liyy-i mün'imdir.

Resûlullah'ın secde edenler hakkında takaltübü yle murad; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veç­hile, namaz kılanların ve ibadete sa'y edenlerin ahvalini teftiş et­mesidir. Çünkü; Teheccüd namazı iptida-yi Islâmda farzken sonra nesholununca Resûlullah nesholunduğu gece ümmetinin ibadetle­rine kemâl-i tamama binaen farziyeti nesholunan Teheccüt nama­zına mukabil ne gibi amelle meşgul olduklarını teftiş için asha­bının evlerini dolaşıp her evi arının kovanı gibi zikrullah ve tilâvet-i Kur'an iniltisiyle dolu görüp mesrur olması üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle Resulünün halini tasvir etmiştir. Buna naza­ran manâ-yı nazım : [Habibim! Ashabın hâline muttali olmak için geceyle gezdiğini Rabbin Tealâ görür ve bilir.] demektir. Yahud takaIiüpe murad; Resûlullah'ın cemaata imam olduğunda ashabının hâlini murakabe etmesidir. Buna nazaran manâ-yı na­zım : | Habibim! Rabbm Tealâ secde edenler içinde senin muraka­be ve senin tasarrufunu görür] demektir. Çünkü; Resûlullah önün­de olanları gördüğü gibi arkasında olanları da görürdü. Binaena­leyh; namaz içinde arkasındaki cemaatın halini nazar-ı murakabe­sinden uzak tutmazdı ve ehl-i sücudun ahvalini teftiş için gözünü gezdirirdi. İşte bu âyetle Cenab-ı Hak Resûlullah'ın şu halini tas­vir etmiştir. Yahud tekallüple murad; umur-u dini temşi-yet için gezip dolaşmaktır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Habi­bim! Sen şol Zat-ı Eceli ü Âlâya itimat et ki, o zat senin din hu­susunda bir emir için kıyam edip mü'minlerle beraber dönüp do­laştığını görür ve bilir j demektir.[64]

 

Vacip Tealâ şeytanın -Kur'an'la nazil ve Kur'an'ı okumaya kaadir olamıyacağını ve Resûlüllah'a akrabasını inzarm ve mü'-mirilere tevazuun, aziz ve rahim olan Âllaha tevekkülün lüzumu­nu emrettikten sonra şeytanın kimlere nazil olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müşrikler! Şeytanların kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytanlar itk ü iftiraya cüret öden ber günahkâr üzerine nazil olur.]

[Şeytanlar meleklerden işittikleri mesmuatlarını dostlarına il-ka ederler. Halbuki, onların ekserisi yalancılardır.] Zira; işittik­lerini yalanla karıştırırlar.

Yani; ey müşrikler! Sizin zu'munuz gibi Kur'anla bana şeytan nazil olmuyor. Çünkü; şeytanın bana münasebeti yoktur. Şeytanın kimler üzerine nazil olduğunu ben size haber vereyim mi? Şeytan­lar her yalancı ve günahkâr üzerine nazil olurlar ve meleklerden çalmakla işittikleri şeyi âlemi ıdlâl için dostlarının kulaklarına atarlar. Falcılara bir çok yalanlarla karıştırır haber verirler ki, bunlarla bir takım kimselerin itikadlarını bozsunlar ve âlemi ifsad etsinler. Zira; ekserisi yalancılardır. Çünkü; sirkatla işittiklerini yanlış telâkki ederler ve yanlış haber verirler. Zira; kemâl-i şir­retlerinden fehimleri ve-işittiklerini lâyıkıyla hıfzetmeleri kısa ol­duğundan yanlış zaptedip yanlış haber verdikleri cihetle haber verdikleri şeylerin çokları yalan olur ve anladıklarını dostlarına anlatmakta da hıyanet ederler, azı çok ve çoğu az haber vermekten çekinmediklerinden ekserisi yalan olur.

Vacip Tealâ bundan evvel şeytanın Kur'an'la Resulü üzerine nazil olamadığını ve Kur'an'ı kıraata lâyık ve Kur'an'ı getirmeye iktidarı olmadığını beyan buyurması üzerine bu âyette iki cihetle Resûlullah üzerine şeytanın nazil' olamayacağını te'kid etmiştir.

Birincisi; şeytan'ın yalancı ve günahkârlar üzerine nazil olduğunu beyanla yalandan ve günahtan ma'sum olan Resulü üzerine nazil olamayacağını beyan etmesidir.

İkincisi; şeytanların sirkat suretiyle meleklerden al­dıkları şeylerin yanına zan ve tahmin suretiyle bir çok şeyler ilâ­ve ederek dostları olan yalancı günahkârların kulaklarına koyduk­larından bir çokları yalan olur. Halbuki Kur'an'dan her ne beyan olunur, haber verilirse ayniyle zuhur eder, tek bir tanesi bile ya­lan olmamıştır. Şu halde eğer müşriklerin dedikleri gibi Kur'an şeytan tarafından haber verilseydi elbette yalan olması lâzım ge­lirdi. Halbuki Kur'an her neden haber vermişse cümlesi vakıa mu­tabıktır ve asla yalanı yoktur.

Şeytanların meleklerden bazı şeyleri işitmeleri: Resûlullah'm zuhurundan evvel   semâya çıkar ve meleklerden işittiklerini yer yüzünde kendilerine âlet-i şerr ü fesad olan insanlara yalan yanlış karıştırarak haber verirlerdi. Lâkin Resûlullah'ın zuhurundan son­ra semâdan tardolundukları cihetle semâya sirkat suretiyle çıkar, bazıları ateş parçasiyle helak olur ve bazıları kaçar kurtulur ve işittiği bir şey olsa bile yalaniyle beraber dostlarına haber ver­mekle bir çok kimselerin ftikadlarmı ifsad ederler. Çünkü; sirkat suretiyle gidip geldiklerinden lâyıkıyla dinleyemedikleri cihetle duyduklarını lâyıkiyle anlayamadıklarından ekserisi yalandır. Bu­nun emsali yer yüzünde insanlar arasında da caridir. Çünkü; insan­lardan hırsızlar ekser mal sahibi tarafından men'olunur, eline bir şey geçmez boş döner, bazıları bir mikdar şey çalar kaçar, bazıları da mal sahibinin kurşunuyla maktul düşer. İşte Resûlullah'ın zu­hurundan sonra şeyatin semâdan tard olununca insanları iğfal et­meye harîs olduklarından sirkat suretiyle meleklerden bir şey işit­mek ve yanma bir çok yalan ilâvesiyle dostlarına haber vermek ve yer yüzünde yalanlarını neşr ü ta'mim etmek için semâya giden­lerin bazıları eli boş döner, bazıları bir iki kelime işitir kaçar ve bazıları da kaçarken ateş parçasiyle itlaf olunurlar-. Şu halde insan­lar arasında câri olan ahvâl meleklerle şeytanlar arasında dahî cari demektir.

cümlesinde iki ihtimâl vardır:

Birincisi; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytanlar melek-, lerden aldıkları haberi dostlarının kulaklarına atarlar demektir.

İkincisi; insanlardan ifk ü iftiraya cür'et edenler ku­laklarını şeytana tutarlar ve şeytandan bir takım şeyler keşfede­rek halk beynine neşrederler. Binaenaleyh; ekserisi yalandır.[65]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm şeytan tarafından gelmediğini ve Re­sulünün kâhin olmadığını beyandan sonra şair de olmadığını be­yan etmek üzere : buyuruyor.

[Şairlere dalâleti irtikâp eden azgınlar ittiha"  ederler.

[Habibinı! Sen görmedin mi? Şairler her dereye giderler.

[Ve onlar kendilerinin işlemedikleri şeyi söylerler.]

Yani; ey müşrikler! Sizin zu'm-u fasidiniz gibi Muhammed (S.A.) şair değildir. Zira; şairlerin etbâı bir takım azgın, tâğî, mü-tekebbir ve fasıklar olur. Muhammed (S.A.) a ittiba' edenler ise ehl-i rüşd ve ehl-i salâh olan müttekilerdir. Habibim! Sen görme­din mi? Şairler kemâl-i hayretle işlerine yarayan her vadiye gider­ler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ bir kimseyi medhet-tikten sonra zem ve zemmettikten sonra medheylemekten; tahkir­den sonra ta'zim ve ta'zimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve ef'allerinde vaki' olan tenakuzdan-asla utanmazlar ve sözleriy­le asla hak aramaz, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler. Binaena­leyh; sözleri özlerine muvafık ve kavilleri fiillerine kat'iyyen mu­tabık olmaz. Zira; mukaddimelerinin ekserisi hakikati olmadık ha-yalât üzere bina olunur. Irz ve namusa taarruzdan, nesebe ta'ndan, 'yalan vaad ve bâtıl ile iftihardan, medhe lâyık olmayanları medih ve medhe müstehak olanları zemmetmekten çekinmezler. Amma Fahri Kâinat'ın şairlerle asla münasebeti yoktur. Zira; sözünün evveli âhirine ve işinin ibtidası intihasına muvafıktır. Çünkü; ib-tida-yı emirde Allah'ın kullarını Allah'ın rızasına da'vetle başladı ve intiha-yı emir de bu minval üzere câri oldu ve ahvalinde asla tehavvül vuku' bulmadı ve şairler gibi her saatta bir renge gir­medi ve söylediği sözünden asla dönmedi ve işi sözüne, sözü özüne muvafık hareket etti. Şairler ise hep bunun aksinedir; söyler işle­mez ve gayre emreder kendi tutmaz. Meselâ cûd u sehaya terğib eder kendi asla yanaşmaz ve buhulden herkesi! tenfir eder kendi buhulde ısrar eder. Ve bir kimseye medihde haddini tecavüz eder ve zemmederse iftira ve bühtandan ve namusuna- dokunacak şeyi söylemekten çekinmez. Amma Resûlullah kendi işleyemediği ve işleyemeyeceği şeyi gayre emretmez ve emrettiği şeyi evvel kendi işler ve evlâd ü iyaline işletir. Binanealeyh; Fahri Kâinatın şair­lere benzer bir ciheti olmadığı gibi işinde ve sözünde dahî şairlerle münasebeti yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile müşriklerin «Kur'an'ın manâsı şeytandır» dediklerini bundan evvelki âyetlerle reddettiği gibi lâf­zında şuarâ kelâmı diye ta'netmelerini red için Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuş ve Resûlullah'ın şair ve Kur'an'ın şiir ol­madığını beyan ve bu iddiada bulunanları kemâl-i belagatla red­detmiştir.

Hulâsa;^ şâirlere ittiba' edenlerin dalâleti irtikâb eden kimseler olduğu ve şairlerin hayret içinde istedikleri vadide söz söyledik­leri ve onların âdetleri; işlemedikleri şeyi söylemek ve âhara em­retmek olduğu ve şu evsaf-ı zemimeden Resûlullah'ın berî olup şaire benzer bir ciheti olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[66]

 

Vacip Tealâ şairleri zemmettikten sonra şairlerden dört sıfat­la muttasıf olanları zemden istisna etmek üzere buyuruyor.

[Şairler her vadiye gider ve meram icra ederler ve işlemedik­lerini söylerler, yalandan çekinmezler. Ancak sol kimseler müstes­nadır ki, onlar iman ettiler ve imanlarının muktazası olan amel-ı salih işlediler, Allah'ı çok zikrettiler ve başkaları tarafından zulm olunduktan sonra haddini tecavüz etmeksizin kendilerini ve din-i İslâmı hicvedenlerden intikamlarını aldılar.]

[Ve yakında şol kimseler bilirler ki, onlar kendi nefislerine ve zemme müstehak olmayanları zemmetmekle gayrilere zulme­denler hangi mahall-i inkılâba inkılâp edeceklerini bilirler.] Zira; onlar vefatlarında gayet çirkin bir mahalle intikal ederler ve bu intikallerini yakında bilirler.

Bu âyette müstesna olan şairlerin dört sıfatı beyan olun­muştur :

Birincisi;' İman-ı kâmildir. Çünkü iman-ı kâmil; sahi­bini fena fiilden men'ettiğinden şair olsa da medh ü zemde haddi­ni tecavüz etmez.

İkincisi; Amel-i salihtir. Çünkü; a'mâl-i salihaya mu­vaffak olan kimse gayrin namusuna ve nesebine dokunacak şey­lerden hazer eder.

Üçüncüsü; Allahü Tealâ'yı çok zikretmek ve medh ü sena eylemek ve, Resulünü sena ile halkı Hakka-davet etmektir.

Dördüncüsü;   Kendilerini zemmedenleri bilmukabele. intikam tarikiyle zemmetmektir. Fakat haddini tecavüz etmemek şarttır. Çünkü; Cenab-ı Hak «İntişar ederler» buyurdu.    İnti­şar   ise hakkı mikdarı intikam alıp ilerisine tecavüz etmemektir. Zira; hakkından ziyadesi zulümdür.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istisna olu­nan şuara; (Abdullah b. Revaha), (Hassan b. Sabit), (Kâ'b b- Zü-heyr) ve (Kâ'b b. Malik) (R.A.) dür. Çünkü; bunların eş'arı tev-ftid, Allah'ı sena, kullarını taata terğip ve Resulünü medhe müte­allik olduğundan memduhdur. Resulullah bunlara müşrikleri hic­vetmelerini emretti ve dedi ki, «Kureyş müşriklerini hicvetmek okla vurmaktan daha te'sirlidir». Çünkü; onların mezheplerinin bâtıl, işlerinin çirkin, âdetlerinin fena olduğunu ve din-i İslâmın ulviyyetini âleme belagatla ilân müşrikler için ölümden daha mü­essirdi. Gerçi âyette zaman-ı saadette bulunan şuara-yı İslâmiye murad olunduğu beyan olunmuşsa da şu dört sıfatla müttasıf ve ilâyevmilkıyam bulunacak olan şuara-yı İslâmiye de bu istisnada dahildirler.

Vacip Tealâ Resulünü tesliye için sûrenin âhirinde zâlimleri şiddetle tehdid etmiştir/Çünkü; Cenab-ı Hak Resulünü tesliye ve kalb-i Nebevilerinden elem ve kederi izale için bu sûrede bazı en-biya-yı sabıkanın ümmetleriyle mübahaselerini beyandan sonra Resulünün nübüvvetini isbat eder edille-i akliyeyi zikir ve müşrik­lerin Resulüne «Kur'an'ı şeytan haber veriyor, kâhindir ve şairdir» dediklerine cevabı ve kâhin ve şair olmadığını bir çok delillerle isbat edip Resûlullahla şairler beyninde farklar bulunduğunu ve Resûlullah'm şairlere benzer bir ciheti olmadığını beyandan sonra zâlimlerin nasıl mahalle intikal edip belâlarını bulacaklarını be­yanla sûre'ye hitam vermiştir.[67]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3870-3872

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3872-3873

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3873-3874

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3874-3877

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3877-3878

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3878-3880

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3880-3881

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3881-3883

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3883-3885

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3885-3886

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3886-3887

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3887-3888

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3888-3889

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3889

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3889-3890

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3890-3891

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3891

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3891-3892

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3892-3893

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3893-3894

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3894-3895

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3895-3897

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3897-3898

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3899-3900

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3900-3901

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3901-3902

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3902-3904

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3904-3906

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3906-3909

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3909-3910

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3910-3911

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3911-3912

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3912-3915

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3915-3916

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3916-3917

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3917-3919

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3919-3922

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3922-3923

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3923-3925

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3925

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3925-3926

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3926-3927

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3927-3929

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3929-3930

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3930-3932

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3932-3933

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3933-3936

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3936-3937

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3937-3939

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3939-3940

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3940-3941

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3941-3942

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3942-3943

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3943-3944

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3944-3946

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3946-3948

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3948-3950

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3950-3953

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3953-3955

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3955-3957

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3957-3958

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3958-3959

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3959-3961

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3961-3963

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3963-3965

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3965-3967

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/3967-3969