Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kasas Suresi - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 28. Sayfa

KASAS SURESİ. 2


KASAS SURESİ

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yalmz âyeti Medine-i Münevvere'de nazil olmuştur. Seksen sekiz âyeti havıdır.           

Şu lâfzın esmâ-i Ilâhiyeden bir isim olduğu (İbn-i Abbas) tan rivayet suretiyle Taberî'nin cümle-i beyanatmdandır. Yahut Kur'-anhn isimlerinden bir isimdir. Nimetullah Efendrnin beyanına na­zaran ( f-k ) lâfzı Resûlullah'a nidadır ve her harfi bir isme işarettir. Meselâ yâ talibüssaâdetü'sbeöiyye, yâ sâlimüssır ve yâ münezzeh an rn.ûcibâtüddalâle demektir. Buna nazaran manâsı: [Ey saâdet-i ebediyeye talip ve sırrı abes­le iştigalden salim ve cehalât ü dalâletten münezzeh olan zât-ı şe­rif! Sana nida eder, derim] ki:

[İşte şu sûrenin âyetleri helâli ve haraı âyetleridir.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran kitapla murad; Levh-i Mahfuz olmak muhtemelse de esah olan Kur'an'dvr. Kur'an; insanlar için helâl ve haram olan şeyleri manâsıyla ve Al­lah'ın kelâmı, Resûlullah'ın nübüvvet davasında sadxk olduğunu fesahat ve belağatıyla, ehl~i salâh ve dalâlin hallerini ahkâmıyla ve ümem-i salife ve lahikanın hallerini hikayesiyle beyan ettiğin­den kitab-ı mübin lafzıyla tavsif olunmuştur ki «O kitap şu ahka­mı beyan eder» demektir. Binaenaleyh; Kur'an; kitab-ı mübin un­vanını ihraz etmiştir.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Mûsâ ve Firavun'un haberlerinden bazı­larını hak olarak sana îman eden kavm-i mü'minin intifâ'ları için biz senin üzerine tilâvet ederiz.]

Yani; habibim! Sana îman eden kavmin dünya ve âhiret işle­rinde ibret olması ve menfaatları uğrunda bazı ahkâmı istinbat et­meleri için Mûsâ (A.S.)' la Firavun'un haberlerinden bazısını senin üzerine hakka mukaarın olarak biz tilâvet ederiz ve bu tilâvetle beyan ettiğimiz haberler vakıa mutabık olduğundan senin nübüv­vet davasında sadık olduğuna delâlet eder. Zira; sen ümmî olup bir kitap mütalâa etmediğin halde bu haberlerin vakıa mutabık ol­ması sana vahy-i İlâhi olduğuna ve senin nübüvvet davasında sâ­dık bulunduğuna delâlet eder mucizat kabîlindendir. Binaenaleyh; bunların sıdkı senin sıdkma delâlet ettiğinden kavmin seni tasdik etmeleri vacip olduğu cihetle tasdik etmeyenler azab-ı ebedîye müs-tehak olmuşlardır. Mûsâ (A.S.) m ve Firavun'un haberlerinden intifa' edecekler Kur'an'a îman eden müminler olduğundan tilâ­vetten gaaye ve maksat âyette müminlere tahsis olunmuştur. Hal­buki Kur'an'ın ahkâmı umumîdir, fakat, ondan.intifa' etmek kabul edenlere mahsus olduğundan kabul etmeyenlerin isimleri zikrolunmamıştır.[1]

 

Vacip Tealâ Hz. Mûsâ ile Firavun'un haberlerinden beyan) ceğini vaadettiği bazı haberi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun arz-ı Mısır'da tekebbür etti, ulviyet davasında bu­lundu, ehl-i Mıs*r'ı fırkalar kıldı ve onlardan bir fırkayı zayıf ad­detti.]

[Zayıf addettiği fırkanın oğlanlarını boğazlar, kızlarını, ederdi.]

[Zira Firavun yeryüzünü ifsad edenlerden oldu.]              

Yani; Firavun kendi memleketinin arzında tecebbür etti, hüî-kûmeti kuvvet ve şevket buldu. Hatta kendinde o kadar ulviyet gördü ki memleketi ahalisine «Ben sizin Rabbinizim» demeye ka­dar cür'et ve ehl-i Mısır'ı fırkalara taksim etti, istediği fırkayı is* tediği hizmette istihdam ederdi, fırkalardan' bir taifeyi gaayet zar yıf addederek, onların oğullarını öldürür, kızlarını ibkaa ederdi. Zira Firavun; yeryüzünü ifsadeden müfsidlerdendi.                 

Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ Firavun'uâ haberini tilâvet edeceğini vaad edince «O tilâvet olunacak şey nef dir?» unvanında varid olan bir suâle cevaptır. A r z la. muradj arz-ı Mısır ki kendi hükümeti dahilinde bulunan memleketlerdir. Ahalisini fırkalara taksimle murad; her sınıfın hizmetini ayırmak ve her sınıfı kendi için ta'yin olunan hizmette kullanmaktır. Ya­hut bazısını ümera ve bazısını reaya kılmaktır ki ümera vasıtasıyla reayayı tav'an ve kerhen itaatta bulundursun, herkesi arzu ettiği hizmette istihdam etsin, kimse ses çıkarmasın. Yahut memleket ahalisini cemaatlara ayırmak ve onların arasına nifak u şikak koy­mak ve aralarında husumetler tevlid etmektir. Çünkü Firavun; onları birbiriyle uğraştırırdı ki ittifak edip Firavun aleyhine kıyam etmesinler, her fırka yalnız kalsın ve onların iftirakmdan Firavun istifade etsin. Bu gibi fesad-ı ahlâk, huzuzat-ı nefsaniyesine teba-iyet edip adaletten nasibi olmayan hükümdarların ekserisinde bu­lunmuştur. Çünkü; o misilli düşünceleri ancak kendi nefsi, hırsı ve emeli olduğundan memleketin imareti, ahalisinin refah ve saa­deti hatırına bile gelmez.

Vacip Tealâ bu âyette Firavur/un evsaf-i zem i meşinden dör­dünü zikretmiştir. Birincisi: Firavundun arz üzerinde te­kebbür etmesi. İkincisi: Meramını terviçte kolaylık olsun için ahali arasına tefrika koyması. Üçüncüsü: Benî İsra­il'in oğullarını öldürüp kızlarını hayatta bırakması. Dördün­cüsü:   Kendinin müfsidlerden olmasıdır.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Benî İsrail'in oğlanlarını Fi­ravun'un boğazlamasının sebebinde üç rivayet vardır.

Birincisi: Bir kâhinin Benî İsrail'den doğacak bir oğ­lanın yediyle mülkünün zeval bulacağını ve hükümetinin münka­riz olacağını haber vermesi üzerine Benî İsrail'den doğan oğlanla­rın bilûmum katlolunmasını emretti. Binaenaleyh; bundan sonra doğan oğlanları öldürür, kızları ibkaa ederlerdi. Fakat bu emriyle Firavun âleme hamakatını ilân ediyordu. Çünkü; eğer kâhin doğru söyler itikaad ediyorsa kâhinin sözü oğlanın ölmeyeceği ve oğlan sebebiyle müklünün harab olmasıydı. Şu halde doğan çocukları öl­düreceğim diyerek uğraşmasında bir fayda yoktu. Elbette olacak şey olacaktı. Eğer kâhini tasdik etmiyorsa katilde yine bir maksat yok demektir. Şu halde her iki surette bu fiili, hamakatını ispat etmişti ve lâkin kendinin bundan haberi yoktu.

İkincisi: Firavun'un bir rüyası sebep olmuştur. Çün­kü; Firavun rüyasında; Beyt-i Mukaddes'ten bir ateş zuhur eder, kendi sarayını ve etrafında olan kıptî evlerini yakar, Benî İsrail evlerine sirayet etmez. Bu rüyasını bir muabbire hikâye eder. Mu-abbir «Benî İsrail'in geldiği cihetten bir kimse zuhur edip senin mülkünü tahrib edecek» demesi üzerine Benî İsrail'den doğacak oğlanların, öldürülmesini emretmiştir.

Üçüncüsü: Hz, Musa'dan evvel geçen peygamberler Mûsâ (A.S.) m Benî İsrail'den zuhur edip Firavun'u ve kavmini dine davet edeceğini ve akıbet helaklerine sebep olacağım haber vermişlerdi. Firavun'un bu haberi işitmesi Benî İsrail'in oğlanla­rının katlini emretmesine sebep olmuştur. Binaenaleyh; doğan ço­cuk erkek olursa Öldürür, kız olursa ibkaa ederlerdi. İşte Hz. Mû-sâ'nın zuhuruna mani olmak için Benî İsrail'den pek çok sabiler

katlolundu. O zamanda Firavun'un aradığı ve öldürülmesi pek zi­yade matlubu olan Hz. Mûsâ doğdu.ve aşağıda beyan olunacağı veçhile Firavun'un kucağına atıldı, onu herkesten ziyade sıyanet eden Firavun oldu. Çynkü; kader zuhur edince hazer fayda etmez.[2]

 

Vacip Tealâ Firavun'un cahilâng İlâhisini beyan sadedinde buyuruyor.

[Biz sol kimse üzerine nimetler vermek murad ederiz ki Firavun'un tarafından yeryüzünde zayıf addolunmuşlardı.]

[Ve biz zayıf addolunan kimseleri emr-i hayırda nâsa imam­lar ve muktedâbih kılmak murad ederiz.]     

[Ve biz onları Firavun'un etbâ'mın mülküne varis kılmak mu­rad ederiz.] Binaenaleyh; Fir'avun'un kadere ve bizim muradımıza karşı tedbirinin faydası olmaz.

[Ve biz o zayıf addolunan kavme yeryüzünde kudret vermek isteriz.]                                                                 

Yani; Firavun zulm ü taaddide nihayete vardı, Allah'ın kul­larına cevr ü cefada haddini tecavüz etti. Binaenaleyh; biz Firavun ve kavmi tarafından zayıf addolunan Benî İsrail üzerine ihsan etmek ve bol nimet vermek isteriz ki onları etbâ' olduktan sonra metbû' ve Firavun nazarında hor ve hakir ve hademe güruhundan olduktan sonra aziz ve büyük adamlar, halkın muktedâbihleri ve şevketli hükümet sahibi kılmakla Firavun'un mülküne varis ve yeryüzünde kudret verip halk üzerinde sözlerinin nafiz olmasını murad ederiz. Bu muradımız veçhüzere Firavun'u ve etba'mı zelil ve Benî İsrail'i aziz kıldık ki Firavun hakkında esma-i hüsnadan Müzill isminin eseri zuhur ederek onları zelil ve Benî İsrail hak­kında Muizz isminin sırrı zuhur etmiştir ki onları aziz kıldık.

Hulâsa; Firavun'un müttasıf olduğu evsaf-ı zemimesine karşı murad-ı İlâhinin Benî İsrail'i nimet sahibi ve âleme muktedâbih ve Firavun'un memleketine varis ve yeryüzünde kuvvet ve saltanat sahibi kılmak olup fakr u zilletten sonra Benî İsrail'i ganî ve kavı kılmak, acizden sonra kudret ve mihnetten sonra rahat vermek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'i aziz ve Firavun'u zelil kılacağını be­yan ettikten sonra Firavun'un korktuğu başına geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Firavun'a, Hâmâna ve onların askerlerine Benî İsrail'den korktukları şeyi göstermek murad ettik.]

Yani; Firavun bir taraftan kader-i İlâhinin önüne sed çekmek ister, diğer taraftan biz de onun kibir ve gururuna nihayet vermek murad ederiz. Binaenaleyh; Firavun'a ve onun hükümetinde baş­vekâleti ihraz etmiş olan akran ü emsaline fahr u mübahat eden veziri (Hâmân) ve onların mefsedetkârâne emirlerini telâkkiye hazır ve meramlarını icraya âlet olan askerlerine Benî İsrail tara­fından korktukları şeyi göstermek murad ettik. Çünkü; onların korktukları şey Benî İsrail'in içlerinden bir zatın zuhuruyla galebe etmeleri ve onların elinde Mısır hükümetinin münkariz olmasıydı. Öylece oldu. Zira; Hz. Mûsâ zuhur etti, Benî İsrail'i Firavun'un esaretinden kurtardı, Firavun askeri ve etbâ'ıyla beraber gark ve Hz. Süleyman zamanında Benî İsrail Mısır arazisine tamamıyla varis oldu.[4]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'e birtakım nimet vereceğini beyandan sonra vaadetmiş olduğu nimetlerin iptidasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Mûsâ (A.S.) in validesine vahyettik, dedik ki «Sen Mû-sâ'yı emzir, sen emzirince Firavun tarafından Mûsâ üzerine bir zarar geleceğinden korktuğunda Musa'yı denize at, korkma ve mahzun olma.»]

[«Zira; biz Musa'yı sana reddedeceğiz ve onu resullerden kı­lacağız.»] demekle validesini tesliye ve oğlunu muhafaza hususun­da tedbiri kendine ta'rif etti.

Yani; Mûsâ (A.S.) m hayatına mani olmak için Firavun'un o kadar zalimane tedbirlerine karşı biz Mûsâ (A.S.) m dünyaya zuhu­runda hayatını muhafaza ve Firavun'un zulmünden vikaaye husu­sunda validesine ilham suretiyle vahyettik, dedik ki «Sen Musa'yı emzir, onun ağlaması ve komşuların sesini işitip haber vermelerin­den korktuğunda onu denize, yani denize benzeyen (Nil) suyuna bırak. Helakinden korkma ve senden ayrılmasına mahzun olma. Zira; biz onu sana elbette reddedeceğiz ve sen ona emzikçi olacaksın. Binaenaleyh; oğlundan ayrılığın uzun müddet devam etmeye­cektir, biz onu Mısır ve Şam cihetine gönderilen resuller zümresin­den kılacağız» demekle validesini mesrur kıldı.

Beyzâvî ve Nisâbûri'nin beyanları veçhile bu âyette va­hiy; ilham manasınadır. Zira; Hz. Musa'nın validesi nebi ol­mayıp vahy ise enbiyaya mahsus olduğundan burada vahiy; ilham manasınadır. Yani kalbine öyle doğmuştur.

Nisâbûrî ve Fahri Râzi'nin beyanlarına nazaran Hz. Musa'yı validesinin denize bırakması şöyle olmuştur : Firavun hamile olan hatunlara kabileler ta'yin ettiği gibi birer de me'mur ta'yin etmiş­ti. Kaabile çocuğun oğlan veya kız olduğunu hab*.-- verir me'm ur­lar da tahkik eder, oğlan olduğu surette götürülür, ta'yin olunan mahalde insafsızcasma kuzu boğazlar gibi boğazlarlardı. Fakat ira-de-i ilâhiye Mûsâ (A.S.) m bayatına taallûk ettiğinden Hz. Musa'­nın validesine ta'yin olunan kaabile validesiyle dost oldu. Mûsâ (A.S.) doğunca çocukta görülen necabet ve parlayan nur-u nübüv­vet üzerine kaabileye akseden muhabbet kaabilenin her tarafını ihata edip haber vermek şöyle dursun muhafazanın çaresini düşün­dü ve validesine dedi ki «Senin oğlunun bizim düşmanımız oldu­ğunda şüphem yoktur. ]âkin bendeki şiddet-i muhabbet onu haber vermeye manidir, oğlunu muhafaza et»  dedi. savuştu, gitti.

Kaabilenin çıktığını gören me'murlar hemen sür'atle haneye girmişler ve taharri etmek istemişlerse de validesi kaabilenin tav­siyesi üzerine Hz. Musa'yı saklamış ve tevellüde dair validesinde bir alâmet de görmeyince kaabîîenin niçin geldiğini sorarlar. Hz. Musa'nın validesi beyinlerinde dostluk olup dostluğa binaen mu­habbet için geldiğini söyler. Me'murlar da d'.^ru telâkki eder, gi­derler. Gerçi Cenab-ı Hak hîn-i velâdetinde muhafaza etmişse de bu suretle muhafaza uzun müddet devam edemeyeceğinden denize bırakmasını validesine ilham ettiğini beyan etmiştir. Bu ilham üze­re validesi dülgere gidip çocuk cesametinde bir sandık yapmasını söyleyince dülger işi anlar ve haber vermek isterse de haber vere­ceği vakit söyleyemez, ne haber vereceğini bilemez. Çünkü; irade-i İlâhiyeye karsı kim ne yapabilir mukadder olan şeyi bozmak ve ona karşı gelmek kimin ha-i^Mn1? Fa^.jt insanlar murad-ı İlâhiyi bilmediğinden kadere karşı tedbirlerle meşgul olurlar, lâkin laydasını göremezler. İşte bu gibi vak'aları Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla insanları ve bilhassa zalimleri ibrete davet etmiş ve kud-ret-i kaahiresine karşı hiç kimsenin birşey yapamayacağını beyan­la herkesin daima kendine itimad etmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir..Çünkü; Firavun'un o kadar satvet ve ceberutu karşısında âlem ses çıkaramaz bir halde zulmü herkesi titretmiş ve Hz. Mû-sâ'yı Öldürmek için hazineler sarfıyla me'murlar ta'yin etmişken bunun hepsi Cenab-ı Hakkın kaabileye Hz. Mûsâ hakkında vermiş olduğu muhabbet karşısında mahvolup gidiyor. Zira; bu kadar ted­bire karşı kaabile oğlan olduğunu haber vermeye mecbur olduğu halde Hz. Musa'ya hasıl olan muhabbete nispetle Firavun'un cebir ve şiddeti hiç olduğu gibi validesine verdiği cesaretle o anda ço­cuğun saklanması ve me'murlar şiddetle taharri ve tazyike me'--mur oldukları halde sathî bir suâle verilen zayıf bir cevaba kanaat etmeleri insanları hayrette bırakan garaib-i ahvaldendir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Hz. Musa'nın validesine, iihaml [dört şeyi mutazamnr;n olup    Birincisi:    Oğlunu emzirip bb bı­rakmaması. İkincisi :    Oğlunun telefine dair korku ğinde denize atması.    Üçüncüsü:    Oğlunun tekrar kendine iade olunacağı. Dördüncüsü: Hz. Musa'nın mürsel kılınacağı cihetle validesinin korkmaması lâzım geldiği bu ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vâcip Tealâ Hz. Musa'nın validesine oğlunu emzirmesini ve icabederse denize bırakmasını ilham ettiğini beyandan sonra il-ham-ı İlâhi veçhile denize misafir verildikten sonra vâki olan hâ­diseyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Akıbetinde Mûsâ (A.S.) in    onlara düşman ve hüzn ü-esef riihası için Firavun'un etbâ'ı Mûsâ (A.S.) ı buldular ve alçılar.;

[Zira; Firavun, Hâmân ve onların askerleri hata eder oldular.]

Yani; validesi bir sandık içine koyup oğlu Musa'yı Nil'e bıra­kınca Nü, tâbut-u Musa'yı Firavun'un sarayı dahilinde olan bah­çeye aldı, götürdü ve saray halkı onu buldular^ aldılar ki akıbet kendilerine düşman ve hüzün olsun. Çünkü; Firavun ve vezir-i a'zamı (Hâmân) ve onların askerleri zulüm ve gadretmekle hata eder ve günah işler olduklarından Allahü Tealâ onlara düşmanla­rını kendi elleriyle terbiye ettirdi ve büyüttü.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun'un (Baraş) illetine müp­telâ kızından başka bir evlâdı olmayıp kızının illetine tedavi hu­susunda etibbâ âciz kalıp kâhinlerle istişare ettiğinde kâhinler <ı Filân ayın filân gününde sabah vakti sandık içinde sarayınız da­hilinde insan suretinde bir sabi zuhur edecek. Onun tükürüğünü sürerseniz kızınız >bu illetten kurtulacak» demeleri üzerine o gün Hz. Musa'nın zuhuruna intizar etmektelerdi. Binaenaleyh; o gün sabahtan Firavun ve haremi (Âsiye) sarayın bahçesinde kendine mahsus mahalde otururken Nil'in saraya gelen ırmağında sandığı bir ağaca takılmış gördüler ve aldılar, Firavun'un huzuruna getir­diler, açtılar ki Hz. Mûsâ nur-u nübüvvetle sandık içinde parlıyor. Derhal cümlesini muhabbet-i Mûsâ istilâ etti. Kâhinlerin tarifi üzere Hz. Musa'nın tükürüğünü Firavun'un kızının illetleri üzerine sürdüler. Biiznillâhi Tealâ illet zail olunca muhabbetleri bir kat daha tezayüd etti. Gerçi Firavun ve vükelâsı aradıkları çocuğun bu olmasını hatırlarından uzak tutmam ıslarsa da saray halkının ve Firavun'un muhabbeti katline mani oluyordu. İşte o gün o saatten itibaren Firavun tac ü tah'tmm harabına sebep olacak zatı kendi kucağında kemâl-i hürmetle büyütmeye başlamıştır. Fakat bu ne garip cilve-i İlâhiyedir ki bir taraftan bu çocuğu aramak için ha­zineler sarfediyor ve binlerce ma'sumlarm demini heder edip ana­ların, babaların yüreklerini deliyor, diğer taraftan aradığı çocuğu kendi eliyle terbiye ediyordu. Âlemde bunun emsaline çok tesadüf edilir.    Ekseri zalimlerin, kendi düşmanlarını kendi ekmekleriyle besledikleri ve akıbet kendine bende addettikleri kimselerin elinde helak oldukları görülmektedir. Çünkü; Allahü Tealâ o zalimlerden intikamını başka suretle almaya kaadirken kendine bende olan ve zalimin güvendiği bir kimseyle intikamını almakta zalimin aczini herkese göstermek olduğu gibi ibret de ziyadedir.[6]

 

Vacip Tealâ saray halkının cümlesi Hz. Musa'ya muhabbet et­mişlerse de bittabi Firavun'un hareminin Firavun üzerinde nüfu­zunun te'siri ziyade olduğu cihetle cümlesinden ziyade hareminin katle mani olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un haremi (Âsiye) Firavun'a hitabederek «Bana ve sana bu sabi gözümüzün nuru ve sürürüdür, öldürmeyin bu çocu­ğu» dedi.] Ve ilâveten şunu söyledi:

[»Zira; o çocuğun bize menfaat etmesi veyahut bizim onu ve­let ittihaz etmemiz me'mûldür» demekle Firavun'u katletmek fik­rinden döndürmeye çalıştı ve katlini terkettirdi.]

[Halbuki onlar akıbetin ne olacağım bilmezler.]

Yani; sandığı açıp Mûsâ (A.S.) ı görünce kendilerinde hasıl olan muhabbet üzerine saray halkının cümlesi çocuğun katline razı olmamışlarsa da içlerinden en ziyade te'sir-i nüfuza malik olan haremi ricaya cür'et etti ve «Bu çocuk bana ve sana göz nurudur; öldürmeyin bunu. Me'mûl ki o bize menfaat eder, biz ondan men­faat görürüz veyahut kendimize velet ittihaz ederiz» demekle Firavun'u katil fikrinden döndürdü. Gerçi bazı rivayete nazaran vü­kelâsı katline karar vermişlerse de kararları Âsiye'nin tesirine kar­şı hükümsüz kaldı, Firavun'un haremi de akıbet îman etmekle şu sa'yinin faydasını gördü. Firavun ve saray halkı katlinden feragat ettiler, aradıkları düşmanlarının bu olduğunu idrak edemediler, bu vesileyle o zamanda Benî İsrail'den hiç kimseye nasib olmayan bir surette Mûsâ (A.S.) Firavun'un sarayında kaldı. Ne acîp kudret-i İlâhiyedir ki böyle bir zatın dünyaya gelmemesi, gelirse de bekaa bulmaması için bir çok tedbirlere teşebbüs edip binlerce nüfus te­lef ederek bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, her türlü takayyüdat ve ihtiyata riayet eden Firavun, öldürmek için aradığ1. zatı alıp bağrına basıyor ve eliyle ekmek yedirip büyütüyor, saray halkının en ziyade mümtazlarından kılıyor.

yani «Şol zat-ı eceli ü a'lâyı nekaisten tenzih ederiz ki onun acaibatmda akıllar hayret eder».[7]

 

Vacip Tealâ Âsiye'nin ricası ve kendinde hasıl olan fart-ı mu­habbet üzere katilden feragat edildiğini beyandan sonra Hz. Mû-sâ'nm validesine arız olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sabah vakti Musa'nın validesinin kalbi akıldan ve sabırdan hâli oldu.]

[Hatta, o kadar muztarip oldu ki eğer biz, Allah'ın vaadine inanan müminlerden olsun için onun kalbine sekinet ve vekar rap-tetmemiş olsaydık hemen az kaldı Mûsâ (A.S.) in kendi oğlu oldu­ğunu ve denize attığını feryad ü figanla izhar ediverecekti.l Binaenaleyh; bizim sebat vermemiz olmasaydı meselenin hakikatini izhara yaklaşmıştı. Fakat bizim ona vermiş olduğumuz sekinet sayesinde meseleyi saklamaya muvaffak oldu.                       

Yani; Mûsâ (A.S.) m validesi gece sandıkla oğlunu denize ^ atıp sabah vakti Firavun'un eline geçtiği şayi olunca aklı başından % çıktı, şefkati galeyan etti. Çünkü; Firavun'un katledeceğini zan-^j netmesine binaen vaveyla ile az kaldı işi meydana koyacak ve fer-1 yad ü figanını herkese duyuracaktı. Binaenaleyh; kalbi sabah vakti 1 akıldan ve sabırdan hâli kaldı ve lâkin bizim, oğlunu kendine red-j decegimize dair vaadimize inanan müminlerden olsun için biz onuna kalbini sükûnetle vaadimize raptettik. Eğer biz kalbini vaadimize! raptedip bağlamamış olsaydık hemen Mûsâ kendinin oğlu olduğu-İ nu ve sandığa nasıl koyduğunu söylemeye yaklaşmıştı. Fakat kal-1 bine raptettiğimiz sabır ve istirahat sebebiyle açığa atmadı. Çün-jJ kü; bazı rivayete nazaran sabah vakti sandığın Firavun'un eline;vj geçtiğini işitince «Vah oğlum! Bu kadar emeklerim boşa gitti. Yine;j düşman eline geçti» demekle hane derununda feryada başladı, he-;J men sesini komşuları işitecek bir hale geldi, işte o zaman imdad-iit İlâhi erişti, aklını başına aldı ve oğlunun kendine iade olunacağına^ dair ilham suretiyle vaad-i İlâhi hatırına geldi ve vaad-i İlâhiye| inandı, sabır ve sükûnete mülâzemet etti. Binaenaleyh; bağırıp ğırmayı bırakıp akıbete intizar etti.

Mûsâ (A.S.) m kalbinin ferağıyla murad; Fahri Râzi'nin bef yanı veçhile kalbinde Hz. Musa'nın kederinden başka birşeyın ouh lunmamasıdır, yahut işin evvelinde vaad-i İlâhiyi mutazammın olan ilhamdan gaafü olmasıdır.[8]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın validesinin kalbini sabır ve sebata raptüe fezi' ve feryaddan ferağatla vaad-i ilâhiyi hatırlayıp kalbi sükûnet bulduktan sonra oğlunun ahvalini anlamak üzere Fin vun'unj sarayı cihetine kerimesini gönderdiğini beyan etmek üzere buyuryor.

[Mûsâ (A.S.) in validesi hemşiresine «Sen git! Musa'nın ar­kasına 'âbi ol, gözet ne yaptıklarını, gör ve bana haber getir» dedi.]  Ve ahvali tarassut etmek üzere kızını gönderdi.

[Validesi gönder ince aldığı emir üzerine hemşiresi (Meryem) arkasını gözetmek için Firavun'un sarayı tarafına gitti, uzaktan Mûsâ (A.S.) ı Firavun'un öldürmeyeceğini, evlâtlık ittihaz edecek­lerini bildi, sarayda cereyan eden ahvali anladı. Halbuki saray hal­kı hemşiresini bilmiyorlardı ve Meryem'in oralarda niçin gezdiği­ni idrak etmezlerdi,] Çünkü; yani «Kaza geldiğinde göz kör olur, görmez» fahvâsinca Firavun'un felâketi yaklaştığından esbabını kendi hazırlıyordu.

Hz. Musa'nın arkasını ta'kib eden hemşiresi ana-baba bir hem-şiresidir ve ismi (Meryem) dir. Cenab-ı Kelimullah'm Mûsâ ismini (Âsiye^ tesmiye etmiştir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Asiye «Bunu öldürme, me'mûl ki menfaat görür veyahut evlât ittihaz ederiz» deyince Firavun'un «Benim ihtiyacım yoktur, senin olsun» demesi üzerine -Âsiye kendine velet ittihaz ettikten sonra ismine (Mûsâ) dedi. Niçin Mûsâ tesmiye ettiği suâl olundu­ğunda «(Mû) su ve (Sâ) da şecer manasınadır. Biz de bu çocuğu suyla ağaç arasında bulduğumuzdan Mûsâ tesmiye ettik» dediği mervidir.[9]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın emzikçilerden emmediğini ve hem­şiresinin anasının emzikçi olacağını haber verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor,

[Validesini bulmadan evvel biz Mûsâ üzerine emzikçileri haram kıldık.] Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) getirilen emzikçilerin me-| melerinden emmedi.

[Mûsâ (A.S.) emzikçilerden emmeyince hemşiresi araya gireij ve saray halkına «Ben size bir ev ailesine delâlet edeyim mi ki o aile çocuğa nasihat eder, emzirmesinde ve terbiyesinde kusur et­mez oldukları halde o çocuğu hıfzederler, asla zayi etmez, her umuruna kefil olurlar]   dedi.

Yani; Mûsâ (A.S.) m validesine oğlunu kendine reddedeceği­mizi vaadetmiştik. Bu vaadimiz yerini bulmadan evvel biz Mûsâ .üzerine validesinden başka emzikçilerin memelerini haram kıldık ve validesi gelmeden evvel getirdikleri emzikçilerden emmesini men'ettik. Binaenaleyh; o mahalde hazır bulunan hemşiresi saray halkının emzikçi aradıklarını görünce «Ben size bir hane ehli ha7 ber vereyim ve onları size göstereyim ki çocukları katlolunduğun-dan taze çocuk olsa emzirecekler, onlar öyle bir ailedir ki çocuğu kendilerine zammederler, emzirmesinde ve terbiyesinde kusur et­mezler. Çünkü; onların cümlesi çocuğa hayır murad eder nâsıhlar-dır» dedi. Beyzâvî'nin ve Nimetullah Efendi'nin beyanları, veçhile o mecliste hazır bulunan (Hâmân) Meryem'in bu sözünden Hz. Musa'ya karabeti olduğunu hisseder. «Bu çocuğu bu kadın biliyor, tutun bunu, hakikati haber versin» deyince Meryem «Benim mak­sadım aile, hükümdarın kulları olduklarından çocuğa hürmeti hü­kümdara hürmet bilirler. Binaenaleyh; çocuğa hayır murad eder­ler demektir» dedi. Ve bu sözüyle Hâmân'ın kelâmını reddetti, Hâmân'm sözü arada tesirsiz kaldı. Çünkü; vaad-i İlâhide hulfol­maz, elbette yerini bulacak olduğundan Firavun hükümetinde âmir-i mutlak ve sözü cümleye nafiz ve şerri âlemi titretmiş olan Hâmân pek acezeden gördüğü Meryem'in sözüyle mebhut oldu kaldı ve sözünü tekrar söyleyip emrini infaz edemedi. O sırada ço­cuk Firavun'un elinde ağlar, gelen emzikçi kadınların hiç birinden emmez. Binaenaleyh; saray halkı şaştı ve çocuğun (ağlamasını) durdurmaya bir çare    bulamadıklarından    Meryem'in bu sözünü minnet bildikleri cihetle Firavun hemen Meryem'in söylediği ha-tunu getirmelerini emretti. Meryem fırsatı ganimet bilerek sür'atla gitti, validesini getirdi. Mûsâ (A.S.) memesini aldı, sesini kesti. Saray halkı bundan memnun olmuşlarsa da Firavun tereddüde var­dı. Biraz düşündükten sonra hatuna «Sen bu çocuğun nesi olur­sun? Bir çok kadınların memesini almadığı halde senden hiç nü-kûl etmeksizin memeni aldı. Herhalde bu çocukla bir münasebetin olsa gerektir» dedi. Hatun da "Benim rayiham güzeldir ve sütüm tatlıdır. Benim sütümden emmeyen çocuk olmaz» dedi. Firavun da bu söze inandı.[10]

 

Vacip Tealâ çocuğun emzirmesine ve terbiyesine ücret ta'yûı ederek çocuğu validesine teslim ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hemşiresinin delâleti üzerine biz Mûsâ (A.S.) ı validesine reddettik ki validesinin gözü nurlansın, rahat etsin, oğlunun fira­kına mahzun olmasın, Allahü Tealâ'nın vaadi hak olduğunu bilsin ve lâkin nasın ekserisi vaad-i İlâhinin hak olduğunu bilmezler.]

Yani; bizim Musa'yı validesine reddettiğimiz üç sebebe meb-nidir; Birincisi: Validesinin gözü dinlensin, ağıdını kes­sin. İkincisi: Oğlunun firakı üzerine devamlı mahzun ol­masın. Üçüncüsü: Allah'ın vaadi hak olduğunu bilsin ve kalbini Rabbisine bağlasın.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette Hz. Musa'nın validesine tariz vardır. Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Mûsâ (A.S.) m sandukası Firavun'un eline geçince vaad-i İlâhiyi unu­tarak sabırsızlıkla feryada başlamıştı ve az kalsın meseleyi herkese ilân ediyordu. Lâkin Cenab-ı Hakkın imdadıyla sükûnetini muha­faza edebilmiştir. Binaenaleyh bu âyette Cenab-ı Hak vaadinin hak olduğunu ve lâkin ekser-i nâsın bilmediğini beyanla ta'riz etmiştir. Zira; ta'rize müstehaktır.                                                      

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Mûsâ validesinin memesini alarak ağıdını kesip saray halkı memnun olunca her birerle­rinin altın, gümüş, mücevherat ve saire hediye ettikleri mervidir. • Cenab-ı Hakkın inayeti yetişince herşey olur. Akşam yavrusunu t denize misafir vermekle mahzun, sabahleyin.Firavun'un eline geç­tiğini işitmekle öldürecek zannıyla kalbi perişan ve nâle vü figan ' içinde kül kebab olduğu halde kuşluk vakti her afetten salim ve gönlü her cihetle rahat ve sürür içinde koca Firavun'un sarayı dahiisn.de herkesten iltifat görür, herbirjnden kıymettar hediyeler? alir. ve zayi oldu zannettiği ciğerparesini kucağında bulur. İşte Ce-ü-nab-ı Hakkın kitabında bunları bize beyanı bizim için binlerce vu-'; kuâta ders-i ibrettir.[11]

 

Vacip Tealâ Hz.  Musa'yı validesine tesliı eden ahvali beyan etmek üzere buyuruvor.

[Vakia ki Mûsâ (A.S.) vn yaşı kemâlini savi oîuhca ona hh hüküm ve ,ilim verdik,]

[îşte böylece esrbab-ı ihsanı biz güzel cezalarla cezalandırırız.-]

Yani; Mûsâ ve validesinin ihsan sahibi olmalarına binaen biz güzel ceza ile cezalandırdığımız gibi bilûmum ihsan sahiplerini güzel cezalarla cezalandırırız. Çünkü ihsanın cezası; ancak ihsandım İnsanların ihsanı yla murad; ibadet ve taatında şer'a-| muvafık surette hareket etmektir. Binaenaleyh; şer'a muvafık su-i|. ;rette ibadet edenler hüsn-û cezaya müstehak ve nail olurlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile eşüdd ; otuz yaşından kırka kadardır. Çünkü; otuzla kırk arasında insanın vücudu tekemmül ettiği gibi aklı da tekemmül ettiğinden Cenab-ı Hak bu sinne baliğ olduğunda ilim ve hikmet verdiğini beyan buyurmuştur. Hz. Mû-sâ'ya verilen hükümle murad, hikmet-i ilmiye ve iIimle murad; ilra-i fıkıh, dünyaya ve âhirete müteallik ilimdir. Yahut eşüddle murad; on sekizle otuz arasındadır. Çünkü; onsekiz yaşında kuvâ-yıcismânî tekemmül eder ve otuzuna kadar kuv­veti tezayüd eder ve akıl da o nispette nema bulur. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Vakta ki Mûsâ (A.S.) onsekiz sinnine baliğ ol­duysa biz ona hükemanın hikmetini ve ulemanın ilmini verdik. Binaenaleyh; zahir-i ahkâma âlim ve nas beyninde adaletle hük­meder oldu. Çünkü; ihsan sahiplerini biz daima güzel ceza ile ce­zalandırırız]  demektir.

Hulâsa; Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ olunca Vacip Tealâ'nın hik­met ve ilim ihsan ettiği ve erbab-ı ihsana daima güzel cezalar ve mükâfatlar verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinden-dir.[12]

 

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m sinni kemâline vasıl olduktan son­ra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) ehl-ı Mısır'ın gaflette oldukları bir zamanda Mısır kasabasına dahil oldu. Kasabaya girince münazaa ve mukaa-tele eder iki kimseden birisi Musa'nın kendi kabilesi Benî İsrail'­den ve diğeri kendine düşman olan kıptî taifesindendir.]

[Mûsâ (A.S.) mukaatele eden iki kimsenin yanlarına gelince Musa'nın kendi kabilesinden olan İsrail'i, düşmandan olan kıptj üzerine bir yardım istedi.]

[Kabilesinden olan kimsenin yardım istemesi (A.S.) kiptîye bir tokat vurdu. Vurmuş olduğu kıp le hükmolundu ve bu fiilden mahcuboldu.]

[Kıptî ölünce Mûsâ (A.S.) dedi ki «Şu çirkin fiil, şeytanin amelindendir. Zira şeytan; açıktan idlâl eder bir düşmandır.»]

Ruhulbeyan'da ve Nisâbûrî'de zikrolunduğuna nazaran Hz| Musa'nın kendi kabilesinden olan recül Sâmirî ve düşman olan; kıptî Firavundun mutfağında hizmetçilerdendi. Nizam sebebi, mut­fağa odun götürmek için Sâmirîye cebrediyor, Sâmirî de götürmek istemediğinden beyinlerinde arbede çıktığı zaman Mûsâ (AjS.) geliyor. Sâmirî Hz. Musa'dan yardım isteyince niza'ı fasletmek için kıptîye bir yumruk vurduğunda Kıptînin eceli gelmiş ve ölmüş bu­lunur. Mûsâ (A.S.) m öldürdüğü kıptî müşrik olduğu cihetle demi mubahtı ve velâkin Mûsâ (A.S.) a öldürmesi emrolunmadığmdan istiğfar etmiştir. Katil kasdıyla vurmadığından demi mubah olmasa bile katli hatadır, ma'siyet değildir lâkin şu hatanın vukuuna is­tiğfar etmiştir. Kıptî mutfağa odunu meccanen ve zulmen götürt-mek istediği cihetle zalim ve İsrailî olan recül mazlum olup maz­lumu zalimden kurtarmak vacip olduğundan Hz. Mûsâ mazlumu zalimden kurtarmak istemişti. Kıptînin eceli gelmiş olduğundan hata vuku buldu.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın dahil olduğu Medine Firavun'un sarayı bulunan Mısır ki şimdiki Mısır'ın garbmdadır ve ismi (Menfis) tir, tufandan sonra arz-ı Mısır'da evvel bina kılı­nan şehirdir yahut (Aynüşşems) denilen mahaldir. Hz. Musa'nın nasın gafleti üzerine şehre girmesinde Fahri Râzi'nin beyanı veç­hile üç ihtimâl vardır.

Birincisi: Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu veçhile Hz. Mûsâ rüşdüne baliğ oJup kendine ilim ve hikmet verilince Fi-ravun'uh dîninin batıl olduğunu bildi, ta'netmeye başladı ve Fi-ravun'un zulmünden bahseder oldu. Firavun ve kavmi tehdidet-tiklerinden Mûsâ (A.S.) açıkta gezemez bir hale geldi ve Benî İs­rail'den hafî bir cemiyet teşkil etti. O cemiyet Hz. Musa'nın sözü­nü dinler ve gittiği yola giderlerdi. İşte o zamanda nâsın kuşluk uy­kusunda oldukları zaman veya akşamla yatsı arasında nâsın evle­rine çekildikleri bir zamanda çarşıya girdi, bu niza'a tesadüf eyledi ve kıptı vefat etti.

cincisi: Mûsâ (A.S.) rüşdüne baliğ olduğunda Fira-vun'un bindiği atlara biner, giydiği elbiselerden giyer ve Fira-vun'un oğlu diye şöhret bulur. Bir gün Firavun'un bahçede ve ba-ric-i şehirde bulunan sarayından şehre gelir, o niza'a tesadüf eder, vukuat olur.

Üçüncüsü; Mûsâ (A.S.) hal-î sabavetinde asâ ile Fi­ravun'un başına vurur, eliyle sakalını yolar. Firavun bundan huy­lanır, büyüdüğünde Firavun'a ta'na başlayınca Firavun saraydan ve memleketten çıkarılmasını emreder. Binaenaleyh; memleketten çıkarılır, bir müddet Mısır haricinde bulunur. Hatta isminin unu­tulur bir hale geldiği zaman nâsın kalabalığı kesildiği kuşluk vak­tinde Mısır'ın çarşısına gelir, hâdise vâki olur. Çünkü; Türkçede «Akacak kan damarda durmaz» derler. Zira; kader zuhur edince hazer fayda etmez. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) m (Medyen) e mi-saferet zamanı gelmişti, onun da sebebi bu vukuat olacaktı. Oldu: o da (Medyen) e müsaferet etti.[13]

 

Vacip Tealâ hatanın vukuu üzerine Hz. Mûsâ'nm istiğfarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) vâki olan hata üzerine nedamet ederek Rabbisi-ne iltica etti ve «Ey benim Rabbim! Ben nefsime zulmettim. Bina­enaleyh; beni mağfiret et» demekle tazarruda bulundu.]

[Rabbisine tazarru edince Rabbisi onu mağfiret etti. Zira; Rabbi Tealâ kullarının kusurunu setreder ve dergâhına iltica eden­lere merhamet buyurur.] Binaenaleyh; kullarından ihsanını esir­gemez.

Mûsâ (A.S.) m şu istiğfarı kıptî'yi katletmesinedir, iâkin bu istiğfar kıptîyi katli günah olduğuna delâlet etmez. Zira; maktul olan kıptı kâfirbillâh olduğundan katli mubahtı, kâfir olduğuna kelâmı delâlet eder. Çünkü mümin olan, Hz. Mu­sa'nın düşmanından olmaz. Fakat Hz. Mûsâ katline me'mur olma­dığından istiğfara lüzum görmüştür. Buna nazaran yani Kşu katil şeytan'ın amelinden» demek: «Kıptîyi katilde mendub olan tehirdi. Bu mendubu terkle aceleten katlet­mek şeytan'ın amelinden» demektir.

Yahut Fahri Râzi'nin beyanına nazaran istiğfarın manâsı «Yâ Rabbi! Ben kıptîyi katletmek sebebiyle nefsime zulmettim. Zira; Firavun duyarsa beni katleder. Şu halde yâ Rabbi! Bu haberi Fi­ravun'dan bir müddet-i muvakkata setirle beni mağfiret et ki ben Firavun'un şerrinden kurtulayım» demektir. Binaenaleyh; Mûsâ (A.S.) in halâsına sebep hasıl oluncaya kadar Firavun meseleye vaziyet edip ciddî bir taharriye başlamamıştır ki Mûsâ (A.S.) kur­tulmuş, gitmiştir. Bu vukuat Hz. Mûsâ'nm nübüvvetini izhardan evvel^ olduğu cihetle enbiyadan günahın suduruna delâlet etmez.[14]

 

Vacip Tealâ Hz. Mûsâ'nin bundan sonraki münacatını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Yâ Rabbi! Benim üzerime in'âm ettiğin nimetlerle sana ye­min ederim ki elbette ben tevbe ederim. Binanealeyh; bundan son­ra mücrimlere arka olmam» dedi.]

Yani; Cenab-ı Hak münacatını kabul edip az bir zaman kıbtî-nin katlini Firavun'a duyurmaymca Mûsâ (A.S.) yemin etti ve dedi ki «Yâ Rabbi! Senin bana verdiğin nimetleri in'âmm hakkı için yemin ederim ki elbette ben tevbe ederim. Binaenaleyh; müc­rimlere yardımcı olmam». Buna nazaran Hz. Musa'nın yardım et­tiği İsrailî'nin kâfir olduğu anlaşılır. Çünkü mücrimIerle murad; kâfirler olduğu gibi henüz Mûsâ (A.S.) nübüvvetini izhar edip din-i hakka davet etmemişti, mürur-u zamanla Benî İsrail âbâ ve ecdatlarının dînini unutmuşlar, ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Binaenaleyh; kâfir olmak ihtimali gaaliptir. Yahut mücrimlerle murad; ((Muavenetleri cürme sebep olan kimselere mua­venet etmem» demektir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zaleme ve fese-kaya muavenetin caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. İbn-i Ab-bas Hazretleri «Eğer Hz. Mûsâ bundan sonra mücrimlere muîn ol­mam sözüne inşaallah kelimesini ilâve etmiş olsaydı böyle bir/vak'-aya bir daha tesadüf etmezdi, lâkin inşaallah demediğinden ertesi sabah böyle vak'ayla bir daha müptelâ olmuştur» demişse de bu rivayet zayıftır. Zira; ertesi sabah tesadüf ettiği vak'ada muaveneti terkettiğini bundan sonraki âyet beyan etmiştir.[15]

 

Vacip Tealâ kıptîyi katlini ve münacatını beyandan sonra Hz. Musa'nın geçirmiş olduğu vukuattan baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kıptînin maktul düşmesi üzerine Mûsâ (A.S.) maktulün ev­liyası tarafından husumet edeceklerine ve mukaateleye gelecekle­rine intizar ederek korkar olduğu halde Medine'de o gece sabaha kadar kaldı, fakat korkar ve etrafını da gözetmekten hâlî kalmadı.]

[Sabah olunca ansızm dünkü gün yardım isteyen İsrailî diğer bir kıptîyle münazaa ederken tekrar yardım etmesini isteyince Mûsâ (A.S.) onu reddetti ve «Sen azgın bir kimsesin, yoldan çık­mışsın, dalâleti meydanda bir şahs-ı şerirsin.» Zira; dün bir kıp-tiyle niza' ettin, kıptînin katline sebep oldun. Bugün diğer bir kıp­tı ile niza' ediyorsun. Tekrar bizi bir belâ ile daha müptelâ kılmak istersin. Sen fena bir adamsın] demekle o kimseyi tekdir etti. Bu tekdiri nasihati da mutazammmdır. Çünkü; bir kimseye «Sen kö­tüsün» demek «Kötülüğü terket» demektir.

[Mûsâ (A.S.) İsrailînin tekrar yardım istemesi üzerine Isrâi-lîye ve kendine düşman olan kıptîyi İsrailîden ayırmak üzere tut­mak isteyince kıptî dedi ki «Yâ Mûsâ! Dünkü gün bir nefis Öldür­düğün gibi beni de öldürmek mi istersin?"]

[«Sen hiçbir şey murad etmez, ancak yeryüzünde cebabi ve zalemeden bir adam olmak istersin.»]

[«Ve sen muslinlerden olmak istemezsin.»]

Yani; Mûsâ (A.S.) kemâl-i havf ü telâşla sabahı bulup sabah vakti çarşıda dünkü İsrailîyi diğer bir kıptîyle niza' eder görünce İsrailî'nin tekrar yardım talebetmesi üzerine Mûsâ .(A.S.) her iki­sine düşman olan kıptîye elini uzatınca kıptî dedi ki «Yâ Mûsâ! Dünkü gün bir adam öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldürmek istersin? Sen, ancak arz üzerinde zâlim olmaktan başka bir şey murad etmezsin. Ve sen iki kimse arasını ıslâh eden muslinlerden olmak da murad etmezsin» demekle dünkü vukuatı meydana koydu.

Şu beyan olunan manâ Hz. Musa'ya «Dünkü gün bir adam öl­dürdüğün gibi bugün de beni mi öldüreceksin?» diyen kimsenin kıptî olduğuna nazarandır. Amma Hâzin'de beyan olunduğu veçhi­le bu sözü söyleyen Hz. Musa'dan muavenet isteyen İsrailî olmak muhtemeldir. Çünkü; Hz. Mûsâ muavenet isteyen kimseye «Sen azgın bir adamsın» demekle tekdir ettiğinden düşman olan kıptîyi tutmak üzere elini uzatınca dost olan İsrailt kendini tutacak zan­nıyla bu sözü söyledi, dedi ki «Sen dün bir kimse katlettiğin gibi bugün de beni mi katledeceksin? Senin muradın yeryüzünde ce-babireden olmaktır, yoksa maksadın ıslâh değildir» dedi. Bu tev­cihe nazaran o zamana kadar dünkü kıptîyi kimin katlettiği henüz ma'Iûm değilmiş, Hz. Musa'dan muavenet gören İsrailî bu sırrı ifşa ediverdi.

Gerçi kıptînin katlolunduğu ma'lûmsa da lâkin kaatili henüz ma'Iûm değildi, hükümet tarafından kaatil taharri olunuyorsa da henüz bulamamışlardı. Çünkü; Mûsâ (A.S.) m vukuatı faslettiği zaman nâsm gafleti ve çarşının insandan hâlî olduğu zaman olmak sebebiyle İsrailîden başka kimin katlettiğini bilen yoktu. Gerçi Hz. Mûsâ duyulur zannıyla geceyi endişeyle geçirmişse de bilen olma­dığından hükümet bulup çıkaramamıştı. Maatteessüf muavenet gö­ren dost bu sırrı ifşa ediverdi ve niza' eden kıptî hükümete ihbar etti, maktulün evliyası da kısas talebettiler.[16]

 

Vacip Tealâ Firavun ve vükelâsının kısasa karar verdiklerini ve Hz. Musa'ya haber veren kimsenin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Medine'nin üst tarafından koşarak bir recül geldi.]

[O recül «Yâ Mûsâ! Firavun ve nüdeması senin hakkında is­tişare ediyorlar ki seni katletsinler. Şu halde onların şerri sana dokunmadan sen çık, şehri terket. Zira; ben sana hayır murad eden nâsihlardamm» demekle Mûsâ (A.S.) ı hükümetin kararından ha­berdar etti.]

[Bu haber üzerine Musa (A.S.) zaman fevtetmeksizin korkar ve arkasını ta'kibeden olup olmadığını gözetir olduğu halde derhal kasabadan çıktı ve «Yâ Rabhiî Beni zâlim olan kavm-i Firavun'un şerrinden kurtar, lûtfunla saha-i selâmete götür» demekle Rabbi-sine iltica etti.]

Yani; maktul olan kıptînin evliyası tarafından kısas taleb olun­ması üzerine erkân-ı hükümet kısasa karar verdiler, bu haksız ka­rara razı olmayan bir kimse sür'atla geldi ve Mûsâ (A:S.) a «Yâ Mûsâ! Memleketin uluları senin hakkında istişare ettiler, katline karar verdiler. Sen derhal kasabadan çık. Zira; ben sana hafî haber veren ve hayır yol gösterenlerdenim» dedi. Bunun üzerine Mûsâ (A.S.) zaman fevtetmeksizin hemen Medine'den çıktı, lâkin kor­kar olduğu halde arkasını da gözetirdi ve ara sıra gelen olup olma­dığını bilmek için döner döner arkasına bakardı. O halinde Rab-bisine münacattan geri kalmazdı, diyordu ki «Yâ Rabbi! Bu zâlim kavmin şerrinden beni muhafaza ve halâs et». İşte Hz. Mûsâ Me­dine'den hem gidiyor, hem de bu suretle Rabbisine iltica ediyordu. Hz. Musa'nın şu duası kıptîyi katli mubah olduğuna delâlet eder.

Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile eğer kıptînin katli zulüm ve günah olsaydı bu kararı verenlerin haklı ve zâlim olmamaları lâ­zım gelirdi. Halbuki Hz. Mûsâ onların zâlim olduklarını beyan et­miştir ki kararlarının zulüm ve bu kararın haksız bir karar oldu­ğuna işaret etmiştir.

Çünkü; kıptînin, müşrik olduğu cihetle katli mubah olmasına binaen kısas lâzım gelmediği gibi katlin hata olduğundan dahî kı­sas lâzım gelmezdi. Binaenaleyh; kısasla hüküm elbette zulümdü. Bununla beraber karar; tarafeyni dinlemek ve muhakeme etmekle olacağından muhakemesiz kararın elbette zulüm olacağında şüphe yoktur. İşte şu esaslara binaen zâlim oldukları cihetle Hz. Mûsâ «Yâ Rabbi! Şu zâlim kavmin elinden beni kurtar» demiştir.

Mûsâ (A.S.) m ikinci gün yardım etmek istediği İsrailî maz­lum olduğundan kıptînin elinden kurtarmak istediği ve iyiliğe kar­şı İsrailînin kötülük edip sırrı ifşa ettiği Nimetullah Efendi'nin cümle-i beyanatmdandır. Nisâbûrî'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile yani «Senin sebebinle isti­şare ediyorlar» demektir. İstişare eden kimseler esna-yı istişarede birbirine emrettiklerinden istişareden i'timarla tabir olunmuştur.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile hükümetin kararını Hz. Musa'ya haber veren kimsenin Firavun'un amcazadesi ki saray halkından ve erkân-ı memleketten, esrar-ı hükümete vâkıf olanlar­dandır. Lâkin kendisi temiz vicdanlı bir zat olduğundan bu haksız karara razı olmadığı cihetle haber vermiştir. Hatta Taberî'de be­yan olunduğu veçhile verilen kararı icra etmek üzere Hz. Musa'yı bulmak için Firavun'un gönderdiği adamlardan evvel haberdar ek­mek üzere Hz. Mûsâ tarafına alelacele sa'yederek geldiğini Cenab-ı Hak beyan buyurduğu gibi yolun kısa cihetini ihtiyar ettiği, ismi­nin (Şem'ûn) veya (Sem'ân) olduğu dahî mervidir.

Hulâsa; Hz. Mûsâ'nm katline hükümetin karar verdiği, bu ka­rarı haber vermek üzere Medine'nin uzak cihetinden bir kimse­nin Mûsâ (A.S.) a gelip «Yâ Mûsâ! Vükelâ istişare ettiler ve se­nin katline karar verdiler. Hemen'sen şehirden çık. Ben sana na­sihat edenlerdenim» dediği ve Hz. Mûsâ'nm korkar ve arkasına bakar olduğu halde hemen Medine'den çıktığı ve «Yâ Rabbi! Bu kavm-i zalimin şerrinden beni kurtar»  dediği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[17]

 

Vacip Tealâ Hz. Mûsâ'nm şehirden çıktığını' beyand teveccüh ettiği ciheti ve oralarda   geçirdiği hayatı   beyan üzere buyuruyor.

[Vakti ki Mûsâ (A.S.) korkuyla Mısır'dan çıkıp, Şuayb (A.S.) in karyesi olan (Medyen) canibine teveccüh edince «Umarım Rab-bim beni doğru yola şevkle bidayette kılar» dedi.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Medyen; İbrahim (A.S.) m Medyen ismindeki oğlu bina ettiğinden Hz. Şuayb'in karyesine banisinin ismiyle Medyen denmiştir, Mısır'a sekiz konak mesafe­dedir. (Medyen) Bâdiye'de olduğundan Firavun'un hükmü ora­larda nafiz değildi. Hz Mûsâ Mısır'dan çıkınca Mısır'da büyümüş ve bir yer görmemiş olduğundan nereye gideceğini bilemediği hal­de üç yola tesadüf eder, Cenab-ı Hak'tan doğru yola sevketmesini ister. İşbu üç yolun ortada olanını tercih etmiş ve geriden ta'kib edenler gelmişlerse de iki tarafta olan yollara gittikleri ve bina­enaleyh; (Medyen) e zararsız vâsıl olduğu mervidir. Çünkü; Fahri Râzi'nin (Ibn-i Abbas) hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran Hz. Mûsâ Mısır'dan çıktığında (Medyen) i kasdetmemişti. Fakat teveccühü Medyen cihetineydi. Allah'a mütevekkil oldu ve, doğru yola sevketmesini istedi, bu ilticası üzerine Allahü Tealâ arz-ı Medyen'e şevketti. Bazı rivayette Mısır'dan çıkarken Medyen'i kasdetti ve âyette beyan olunduğu veçhile o cihete teveccüh ey­ledi. Çünkü; Medyen ahalisiyle kendi beyninde karabet olduğunu biliyordu. Zira; Medyen ahalisi Hz. İbrahim'in bir oğlunun, Benî İsrail de diğer bir oğlunun neslinden oldukları cihetle beyinlerin­de arricazadelik olduğunu ve orada karar edebileceğini düşündü ve o cihete gitmesine de Allahü Tealâ hidayet etti. Çünkü hidayet; Allah'ındır. IJmaenaleyh; selâmetle yoluna devam etti, hiç kimse mani olamadı.[18]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Mısır'dan çıkıp Medyen'e teveccü­hünü beyandan sonra Medyen'e geldiğinde cereyan eden ahvali be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Mûsâ (A.S.) Medyen'in suyu, yani su kuyusunun başına geldiyse nâstan bir cemaat buldu, hayvanlarım sularlar.]

[Ve o kuyudan uzak nâsın aşağı taraflarında iki kadın buldu ki onlar hayvanlarının kuyuya gelmesini ve başkalarının hayvan­larına karışmasını menederler.]'

[Bu iki hatunu bu halde görünce nazar-ı dikkatini celbetti ve hallerini suâl ederek «Sizin hal ü şanınız nedir ki koyunlarınızı su­dan m enedi yor sunuz, bundan maksadınız nedir?» dedi.]

[O kadınlar cevapta dediler ki «Çobanlar sulayıp geri dönüp kuyu ve kovası boşalmaymca biz suya varıp sulamayız. Halbuki bizim babamız şeyh-i fânidir, koyunları sulamaya takati yoktur, biz de çobanların içine karışanlayız. Binaenaleyh; onlar gidip bize nöbet gelinceye kadar bekleriz» demekle ifade-i meram ettiler.]

[Mûsâ (A.S.) bunların sözlerini dinleyip hallerini anlay merhameti galeyan ederek onların koyunlarını suladi.]

[Koyunları suladıktan sonra bir gölgeye çekilip dedi ki «Yâ Rabbi! Rızıktan hayır olan bana her ne inzal eder, gönderirsen muhtacım. Zira; acıktım.» İşte bu suretle Hz. Mûsâ Rabbisine arz-ı hal etti.]

Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Hz. Musa'nın koyun­ları sulamasının keyfiyetinde ihtilâf vardır. Bazı rivayete nazaran ahalinin koyunlarını suladıkları kuyudan başka ağzı ağırca bir taşla kapanmış bir kuyunun ağzından taşı kaldırdı ve ahaliye kanş-maksızm o kuyudan suladı, fakat kuyunun ağzındaki taşı birkaç kimsenin kaldırması müşkül olduğu halde yalnız kaldırıvermesi gerek hatunların gerek sairlerinin nazar-ı hayretlerini celbetmiştir. Diğer bir rivayete nazaran ahâlinin arasına girdi, onları aralaştır-dı ve suladı. Yahut ahâli işini bitirdikten sonra suladı. Velhasıl Şuayb (A.S.) m koyununu suladığı kafi fakat keyfiyeti muhtelif­tir. Ancak Hz. Musa'nın aceleyle Mısır'dan azıksız- çıktığından yol­larda ot ve ağaç yaprağıyla idame-i hayat ettiği mervidir. îşte aç­lığı nihayete vardığından gölgeye çekilince ihtiyacından bahset­miştir.                         -

O iki hatuna gelince onlar Şuayb (A.S.) m kızları olduğu ve şeriat-ı Şuayb'da hayvanat sulamak için kadınların çıkmasında beis olmadığından Hz. Şuayb'm müsaade ettiği hu meseleyi tafsil eden âyetlerden anlaşılmaktadır. Bilhassa zaruretler her zaman ve her şeriatta müstesna teşkil eder. Bunların koyun sulamaya çıkmaları da zarurete mebni olduğuna sözleri delâlet eder. Çünkü; pederle­rinin şeyh-i kebir olduğundan bahsetmeleri sulayacak kimseleri bulunmadığından kendilerinin çıkmasında zaruret olduğundan bah­setmektir.

Hulâsa; Hz. Musa'nın Medyen'e geldiği ve kuyu başında koyun sular bir cemaat bulup onlardan uzakta iki hatun koyunlarını kuyuya gelmekten men'eder oldukları halde bulduğu ve hallerin­den suâl edip onlar da çobanlar sulayıp gidinceye kadar bekliye-ceklerini ve pederlerinin şeyh-i fânî olduğunu söyledikleri ve on­ların koyunlarını sulayıp gölgeye çekildiği ve o zaman Cenab-ı Hakka karşı ihtiyacından bahsettiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.

Koyunlarını Mûsâ (A.S.) sulayınca âdetlerinin hilafı acele geldiklerinde Hz. Şuayb kerimelerinden suâl edip onlar da bir kim­se gelip koyunlarını suladığından bahsetmeleri üzerine «Biriniz gidin, o adamı bana getirin» dedi.[19]

 

Vacip Tealâ Hz. Şuayb'm kerimelerinden birinin Hz. Musa'yı davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) m kızlarından biri kemâl-i haya üzere yürüyüp Mûsâ (A.S.) a geldi dedi ki »Bize koyunumuzu suladığın ücretiyle sizi cezalandırmak için pederim seni davet ediyor. Benimle beraber bizim haneyi teşrif edecek ve ücretini alacaksın» demekle davet etti.][20]

 

Vacip Tealâ bu davete Hz. Mûsâ'i^M icabetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Mûsâ (A.S.) davete icabetle Şuayb (A.S.) in huzu­runa geldi ve başından geçen vekayii hikâye edince Şuayb (A.S.) «Korkma, kavm-i zâlim olan Firavun ve kavminin şerrinden ne­cat buldun, kurtuldun» dedi.]

Yani; Şuayb (A.S.) kerimelerinden birini gönderip davet edin­ce Mûsâ (A.S.) davete icabet etti, huzur-u Şuayb'a geldi, başın­dan geçen hâdiseyi ve Mısır'dan firar ettiğini hikâye edince Şuayb (A.S.) «Korkma yâ Mûsâ! Zâlimlerin şerrinden halâs oldun. Zira; Firavun'un hükmü buralara nafiz değildir» demekle tesliye etti. Şu halde bir kimsenin başından geçen vekayii bir ehline hikâye etmesi meşru, hikâye edilen kimsenin tesliye ederek lâzım gelen muaveneti yapması bir emr-i müstahsen olduğuna âyette delâlet vardır.

Mûsâ (A.S.) m bu hatunun davetine icabeti davette sahs-ı vâ-hidin kelâmına itimad caiz olduğuna delâlet eder, Mûsâ (A.S.) ko­yunları Allahü Tealâ'nm rızasını tahsil etmek ve âhiret azığı olmak üzere suladığından davete icabeti ücret almak için değildir. Hatta Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Mûsâ (A.S.) geldiğinde yemek sofrası hazırlanmış olduğundan «Buyurun! Yemek yiyin»

denildiğinde Hz. Musa'nın «( ty Sy-\ ) Biz ehl-i beytteniz, di­nimizi dünyaya değişmeyiz ve âhiret için işlediğimiz amel muka­bilinde dünya ücreti almayız» demesi üzerine Hz. Şüayb'ın «Bu sana ücret değildir, bizim âdetimiz her misafire böyledir ve misa­fire taam yedirmek bizim âbâ ve ecdadımızın sünnetidir» dediği mervidir. Hz. Şuayb'm bu te'minatı üzerine Mûsâ (A.S.) da taam­dan yemiş ve açlık beliyesinden kurtulmuştur. Gerçi Hz. Şuayb'm karyesi Mısır'a sekiz günlük mesafede olduğundan Firavun hükü­metinin kuvvetine nispetle hükmü oralara nafiz olması âdette lâ­zım gelirse de Firavun'un memleketi ve hükmü daha uzak mem­leketlere gitmiş olduğu halde Bâdiye cihetine ehemmiyet verme­miş ve memleketten addedip hükümetini o cihete uzatmadığından oralarda hükümet teşkilâtı olmamasına binaen Hz. Şuayb zalimle­rin, şerrinden kurtulduğunu tebşir etti ve Mûsâ (A.S.) da müste­rih oldu.[21]

 

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) in huzur-u Şuayb'a gelip taam ye­dikten sonra beyinlerinde cereyan eden muhaveratı ve vâki olan akd-i izdivacı ve koyunu gütmek üzere yaptıkları mukaveleyi be­yan etmek üzere buyuruyor

[Şuayb (A.S.) in kerimelerinden birisi «Ey babam! Sen bu satı isticar et. Zira; isticar ettiğin kimselerin hayırlısı; kuvvet ve emanet sahibi olandır.» Bu zat da kuvvet sahibidir ki birkaç kişi­nin kaldıramayacağı taşı yalnız kaldırdı, emanet sahibidir ki bizim koyunumuzu suladı, yüzümüze doğrulup bakmadı. Binaenaleyh; bu Katta matlup olan .kuvvet ve emanet vardır, isticar edersen hayır görürsün] dedi.

Bu sözü söyleyen Hz. Şuayb'm büyük kerimesi ve ahiren Hz. Musa'nın, zevcesi olan (Safurâ) olduğu mervidir.

[Kerimesinin "Ey babam! Bu zatı sen isticar et» demesi üze­rine Şuayb (A.S.) Hz. Musa'ya hitaben dedi ki «Sekiz sene koyu­numu gütmek ve bana ecir olmak üzere şu iki kızlarımdan birini sana nikâh etmek murad ederim.»]

o senin ken-

[«Bu nikâh üzerine eğer on seneyi itmam edersen di indinden ihsanındır, ben sana emretmem»»]

[«Halbuki ben senin   üzerine meşakkat   vermek istemem.»]

Yani kudretin fevkmda birşey teklif etmekle seni meşakkate koş­mam.

[«Sen beni inşaallah salihlerden bulursun» demekle kerime-siyle izdivaç etmesini ve mehrine mukaabil bir müddet koyununu gütmesini teklif etti.]

Hz. Şuayb, kerimesinin mehri sekiz sene koyununu gütmek olacağını kafi söylediğinden akd-i sahihtir. Gerçi «On sene ya­parsan o senin ihsanındır» demekle sözünde terdit varsa da o ter-dit sekiz sene üzerine vâki olan akid üzerine zaid ve sonradır. Bi­naenaleyh; akdi ihlâl etmez. Esasen terditle vâki olan akid de üc-ret-i ekall üzere vâki olduğundan terdit olsa bile akid sahihtir. Hal­buki bu pazarlık sekiz sene üzerinedir. Sekizden yukarısı olursa Hz. Musa'nın ihsanı olacaktır. Ücretin mehir olacağını bazı fukaha bu âyetten içtihad etmişlerdir. Çünkü; Hz. Şuayb'm şeriatında caiz olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi bizim için şeriat olduğuna delâlet eder.

Bir kimseye meşakkat; kudretinin fevkın-da iş teklif etmekle olduğundan Hz. Şuayb'm «Ben sana meşakkat teklif etmem» demesi «Kudretin fevkmda iş göstermem, koyunu gütmek hususunu re'yine bırakır ve sana suhulet gösteririm» de­mektir. Enbiya-yı izam hazaratınm âdetleri muâmelât-ı nasta ko­laylık göstermektir, cümle ehl-i îmana yakışan da budur, «Sen beni suleha zümresinden bulursun» demek «Hüsn-ü muamele ve ahdini vefa edenlerden bulursun» demektir. Allah'ın tevkifına iti­madına işaret için Şuayb (A.S.) sözüne inşaallah kelimesiyle hi­tam vermiştir.[22]

 

Vacip Tealâ şu akde Hz. Musa'nın razı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mûsâ (A.S.) «Şu beyan ettiğin mukavele,) dermeyan ettiğin şartlar seninle benim beynimde muteber, kaaim ve sabittir. Kabul ettim ve beyan ettiğin iki müddet ki sekiz veya on senedir. Bun­lardan hangisini kaza edersem benim üzerime sizin tarafınızdan tecavüz yoktur. Binaenaleyh; haricinde vâki olan teklifi kabul et­mem. Halbuki Allahü Tealâ bizim sözlerimiz üzerine şahit ve ve­kildir." Şu halde başka şahide hacet yoktur.] demekle mukaavele-yi imza etti ve tarafeyn razı oldular. Şuayb (A.S.) da büyük keri­mesi (Safurâ) yi tezvic etti.

Hz. Mûsâ işine başlayacağı zaman eline bir asâ vermesini Şu­ayb (A.S.) kerimesine emreder. Kerimesi evvelden beri bir arada duran asalardan birini alır, verecek olduğunda Hz. Şuayb o asanın verilmesine razı olmaz. Meğer o asâ Hz. Âdem'in Cennet'ten getir­diği asâ olup enbiya-yı izam hazaratmdan nakil suretiyle Şuayb (A.S.) m yed-i emanetine gelen ve kendisiyle teberrük olunan asa­yı mübareke olduğu için vermek istememiş ve kaç defa başka asâ almak üzere ellerini uzatmışlarsa da aynı asâ ellerine gelince Hz. Şuayb bunda bir acîp hikmet olduğunu tefekkür ederek verdiği mervidir. Binaenaleyh; asayı vermemek edemedi. Çünkü; asânm sahibi Mûsâ idi ve asânm bir çok harikalara âlet olacağı zaman gelmişti. Asâ-yı mübareke bu vesileyle sahibinin eline geçti.[23]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın ikmâl-i müddet edip (Mısır'a avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Mûsâ (A.S.) müddte-i mukaveleyi kaza edip Mısır'a avdet etmek üzere ehliyle beraber yola çıktı ve yürümeye başla­yınca Tûr dağı cihetinde bir ateş gördü.]

[Mûsâ (A.S.) ehline «Siz burada durun. Zira; ben bir ateş gördüm. O ateş tarafına gideyim. Me'mûl ki size ateşten bir haber veyahut bir ateş parçası getiririm. Ümid ederim ki siz o ateşten ısınırsınız»  dedi.}

Yani; Mûsâ (A.S.) kaympederiyle vâki olan mukavelede ta'~ yin olunan müddeti ikmâl ve taahhüdünü ifa edip Mısır'a avdet etmek üzere Şuayb (A.S.) dan müsaade alarak ehliyle yola çıktı­ğında gecenin karanlığında fırtınaya tutulup yolu kaybettiği bir zamanda Tûr canibinden bir ateş gördü ve ehline «Siz burada bir müddet durun. Ben uzaktan bir ateş gördüm. Âdette ateşin yanın­da insan bulunur, me'mûl ki ateşten ben bir haber getirir, yolu­muzu doğrulturum veya bir ateş parçası getiririm. Ümid ederim ki siz o ateşten ısınırsınız» demekle ehline ve etbâ'ma veda etti ve kafiyen geleceğini söyledi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Mûsâ ta'yin olunan iki müd­detten on seneyi ikmâl ettiği bir hadisle sabittir ve Şuayb (A.S.) m ruhsatıyla zevcesi ve hizmetçisi beraber yola çıkmıştır. Fakat (Sure-i Tâhâ) da beyan olunduğu veçhile gecenin karanlığında fırtınaya tutulup yolu kaybettiğinden şenliğe ve ateşe şiddetle ih­tiyaç olduğu bir zamanda nur-u İlâhiyi ateş suretinde gördü, o ta­rafa gitti. Çünkü; yolu bulmak için adama, ısınmak için pteşe ihtiyac-ı şedid vardı. Binaenaleyh; kemâl-i sür'atla ateş tarafına git­miştir                                              

Bazı rivayete nazaran Şuayb (A.S.) koyunun bir sene kuzu­sunu tamamen kızma ve damadına hediye ettiğinden ondan hasıl olan nema ile birçok koyun sahibi olup beraberinde götürürken o gece karanlıkta, şiddetli rüzgâr ve dehşetli yağmurlar arasında ko­yunları da dağılıp herbiri bir yere gittiği ve gecenin karanlığında toplayamadığı cihetle dahî endişeli olduğu bir zamanda nur-u İlâ­hiyi ate'ş suretinde gördüğü mervidir.[24]

 

Vacip Tealâ ateşi gördüğü mahalle gelince vâki olan zuhurat-ı İlâhiyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Mûsâ (A.S.) ateşe yakın bir mahalle gelince kıt'a-i mübarekede Mûsâ (A.S.) in sağ canibine gelen derenin kenarında bulunan ağaçtan «Yâ Mûsâ! Ben âlemlerin rabbi olan Allahü Tea-lâ'yım» nidası zuhur etti.]

Yani; ateşe veyahut yol gösterecek bir adama şiddetle ihtiyaç olduğu bir zamanda cebel-i Tûr'da zuhur eden nur-u İlâhiyi ateş zannıyla ailesine «Siz durun burada, ben gideyim, size ateş veya bir haber getireyim» diyerek evlâd ü iyalini Allah'a emanet edip ateşe yakın gelince hayr-i kesir sahibi olan buk'ada ve Musa'nın sağ canibine gelen derede ağacın arasından «Yâ Mûsâ! Muhakkak ben Allahü Tealâ'yım ve âlemlerin Rabbiyinm nidası zuhur etti ve böyle mübarek bir nida ile nida olundu.

Beyzâvfnin beyanı veçhile bu âyetteki lâfz-ı nida; (Sure-i Tâhâ) da beyan olunan lâfz-ı nidaya muhalifse de her iki âyette maksatta muhalefet olmadığından yekdiğerinin aynıdır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Musa'dan bu nidanın Allah'ın nidası olduğunu neyle bildiği suâl olunduğunda «Nidayı vücudumun her cjiz'üyle işittim. Vücudumun her cüz'ün-de kuvve-i sâmia halketmek Allah'a mahsus olduğundan mezkûr nidanın Allah'ın nidası olduğunu bildim» demiştir. Yahut yeşil ağaçla ateşi cemetmek Allah'a mahsus olmasıyla bilmiştir. Yahut Cenab-ı Hak ilm-i zarurî halketti ki nidanın taraf-ı İlâhiden oldu­ğunu bildi. Binaenaleyh; nidanın Allah'ın nidası olduğuna başka delil istemedi.

Ehl-i sünnetten (Mansur-u Matüridî) mezhebinde ağaçtan işi­tilen kelâm zatullahla kaaim olan kelâm-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve asvattır.   Yoksa zat-ı İlâhi ile kaaim olan kelâm-ı İlâhi değildir. Çünkü; kel£m-ı kadim üzerine delâlet eden huruf ve sadayı ağaçta halkıyla işittirmek caizdir ve öyle de olmuştur. Amma (Eş/arî) ye göre, zat-ı İlâhiyeyle kaaim olan kelâm-ı kadîmi işitmek mümkündür, fakat (Matüridiye) ye göre huruf ve asvat-tan ârî olan kelâm-ı kadimi işitmek mümkün değildir. Ancak in­sanların şada ve hurufla maksatlarını ifadeyi birbirine işittirdik­leri gibi Cenab-ı Hak da kendi kelâmına delâlet eden huruf ve as-vatı halkla Hz. Musa'ya işittirmiştir. Kelâm-ı İlâhiye delâlet eden sadanm işitildiği ağacm hangi neviden olduğuna dair âyette sara­hat yoktur. Fakat böğürtlen, sakız veya sarmaşık ağacı olduğuna dair rivayet varsa da kafi bir delil olmadığından ağacm nev'ini ta'yin etmektense sükût eylemek daha evlâdır. Çünkü; ağacı ta'-yine taallûk eder bir hüküm de yoktur. Şurası kafidir ki Tûr'da mübarek bir derenin kenarında bitmiş bir ağaçta zatıyla kaaim ke-lâm-ı kadimine delâlet eden sadayı halkla Cenab-ı Hak kelâmını Hz. Musa'ya işittirmiştir. Zira; Kur'ah'm müteaddid âyetlerinde Rabbimiz bize beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu cihette şüphe yok­tur ve şüphe etmek de caiz değildir.[25]

 

Vacip Tealâ ulûhiyetini beyanla nidadan sonra Hz. mucizesine ait nidasını beyan etmek üzere buyuruyor:

[Mûsâ (A.S.) a nida olundu ve denildi ki «Yâ Mi bulunan asanı yere at.»]

[Emr-i İlâhiye imtisalen derhal asayı yere koyunca gördü ki titreyip debelenir keenne bir yılandır. O hali görünce Mûsâ (A*S.) arkasına döndü ve asayı ta'kibetmedi.]

[Taraf-ı İlâhiden «Yâ Mûsâ! Yönünü asaya don, korkma. Zi­ra; sen korkulacak şeylerin cümlesinden emin olabilirsin. Binaen­aleyh; senin için korku yoktur» denildi.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile asâ, yılan suretinde harekete bağlayınca önüne gelen şeyleri yutmuş olduğu cihetle Hz. Mûsâ bu mehabbetten korktu ve arkasına dönüp, kaçmak istedi, lâ­kin te'minat-ı İlâhiyeyi hâvi nida geldi ve denildi ki «Yönünü asa­ya dön, kaçma ve asânm halinden korkma. Elinle tut. Eski haline avdet edecektir. Zira sen; zuhur eden harikalardan korkacaklardan değil, belki emîn olanlardansın» demekle cesaret verildi. İşbu asâ; Şuayb (A.S.) m hanesinden almış olduğu asadır ki ezelde bu asâ­nm Musa'nın eline geçeceği ve bir çok harikalara âlet olacağı tak­dir olunduğundan zamanı geldi, hünerini icraya başladı. Gerçi asâ Şuayb (A.S.) a, ondan evvel birçok enbiya-yı izanı hazaratmdan naklolunmuş, gelmişse de onlarda bu gibi harikalara âlet olmamış­tır. Zira; onlar asayı ezelde takdir olunan sahib-i hakîkîsi için mu­hafaza ediyorlardı. Bu harikaların, ancak sahib-i hakîkîsi olan Hz. Mûsâ yedinde zuhur edeceği mukadderdi. Gerçi asâ ile teberrük ederek ellerinde bulundururlardı, lâkin onların elleri Musa'nın eli değildi. Yani asâ o asâ idi, fakat el o el değildi. Binaenaleyh; bu harikalar Cenab-ı Hakkın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Zira; asânm tabiatıyla olsaydı asadan bu harikaların her zaman ve her nebi yedinde zuhur etmesi lâzım gelirdi, halbuki böyle olmadı.[26]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya Tûr'da vâki olan nidanın üçüncüsü­nü beyan etmek üzere buyuruyor.,

[Yâ Mûsâ! Elini cebine ithal et, îlel ü emrazdan salim ve be­yaz olduğu halde çıkar ve iki kanadın mesabesinde olan ellerim koltuklarına zammet ki korkundan ellerini uzatma.]

[İşte gördüğün iki alâmet senin Rabbinden Firavım'a ve ce­maatına karşı senin için iki mucizedir. Zira; Firavun ve kavmi hu-dud-u İlâhiye haricine çıkmış kavm-i fasık oldular.]

Yani; Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) a asânm mucize olduğunu gös­terdikten sonra ikinci mucizesini göstermek üzere dedi ki «Yâ Mû­sâ! Elini koynuna sok, beyaz, güneş gibi parlar, görenlere hayret verir ve gözleri kamaştırır olduğu halde koynundan çıkar, fakat: bu beyazlık bir hastalık ve illet eseri değildir» denilince Mûsâ! (A.S.) emre imtisalen derhal elini koynuna koydu ve güneş gibi] parlar olduğu halde çıkarınca kendine bir korku arız olduğundan* korkan kimsenin korunmak için ellerini uzattığı gibi Mûsâ (A.S.)ş da ellerini uzatınca Vacip Tealâ o korkuyu izale zımnında «Yâ; Mûsâ! Sana arız olan korkuyu gidermek için ellerini koltuğuna koy» dedi. Çünkü; korkan kimsenin korunmak için ellerini açmasıi ve uzatması âdettir. Amma korkudan salim olan kimsenin elleri; koltuğu altında bağlı olduğundan Cenab-ı Hak «Yâ Mûsâ! Korkan: kimse gibi elini açma, belki korkudan emin olan kimse gibi elle4 rini bağla» demekle korkusunu izaleyle cesaret verdi. Bu cihetle her iki mucizeyle ünsiyet hasıl olunca buyurdu ki «Yâ Mûsâ! Ş\l asâ ile elinin beyazlığı Firavun ve onun cemaatına ve kavmine3 karşı senin için nübüvvet davasında sıdkına iki şahittir. Onlar bü mucizelerine mukaabele edemeyeceklerdir. Zira; onlar kavm-i fâ? sık oldukları cihetle bir resul tarafından irşada muhtaçlardır. Bi­naenaleyh; seni onlara resul olarak gönderiyorum» dedi.          

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ Hzj Musa'ya arız olan korkuyu izale için elini göğsüne veyahut böğrü*1 ne koymasını emrettiğinden İbn-i Abbas Hazretleri «Korku ân? olan kimse elini göğsüne korsa korkusu zail olur» buyurmuştur.

Hulâsa; Mûsâ (A.S.) m Tûr dağında zuhur eden tecelliyat-ı ilâhiye ile müşerref ve asâ ile yed-i beyzâ nübüvvetinin sıdkma delâlet eder iki mucize olduğu ve o heybetten arız olan korkuyu izale için ellerini böğürlerine koymasına dair emr-i İlâhinin vürud ettiği ve Hz. Musa'nın kavm-i fasık olan kavm-i Firavun'u irşada me'mur resul olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[27]

 

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m resul olduğunu beyandan sonra Rabbisine iltica ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

 [Mûsâ (A.S.) Rabbisinin emrini dinleyip kabul ettikten son­ra dedi ki »Yâ Rabbi! Ben onlardan bir şahıs katlettim. Binaena­leyh; onların beni katletmelerinden korkarım.»]

[«Halbuki biraderim Harun lisan cihetinden benden daha zi­yade fasihtir. Binaenaleyh; yâ Rabbi! Benimle beraber biraderimi resul gönder ki bana arka olarak beni tasdik eder.»]

[«Zira; ben onların beni tekzibetmelerinden korkarım» de­mekle Rabbisine tazarru' etti.]

Yani; Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) a «Sen Firavun'a ve cemaa­tına resulsün. Git, onları hakka davet et» deyince emr-i risaletin ehemmiyetini nazar-ı dikkata alarak i'tizar etmek ve yardım iste­mek üzere dedi ki «Yâ Rabbi! Ben onlardan hataen bir kimse öl­dürdüm ve esasen katlime karar verdiler, sen beni kurtardın. Binaenaleyh; eski kararlarını icra edip beni katletmelerinden korka­rım, benim biraderim Harun lisânen benden daha açık ve mera­mını benden daha ziyade beyana muktedirdir. Şu halde onu da ba­na yardımcı olarak resul gönder ki hakikati hulâsa, delilleri tak­rir ve şüpheleri izale ederek beni tasdik etsin. Zira; onların beni tekziplerinden korkarım» demekle kendine muavenet etmek üzere

biraderinin resul olmasını istirham etti. ( loj -) Beyzâvî'nin be­yanı veçhile muin ve nasır manasınadır. Yani «Kardeşimi benimle beraber gönder ki bana yardım ve beni tasdik etsin. Zira; davet eden iki kimse olursa sözleri kabule daha şayan olur» demektir;[28]

 

Vacip Tealâ şu ilticası üzerine Hz. Musa {iğini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                  

[Mûsâ  (A.S.)  in ilticası üzerine    Vacip Tealâ dedi ki  "Yâ [ûsâ! Senin bazunu biz biraderinle kuvvetlendiririz ve jsizin için »iz onlar üzerine tasallut ve galebe halkederiz.»]

[«Binaenaleyh; onların zararı size vasıl olmaz.»]

«Bizim âyetlerimizle gidin, onları davet edin hakka. GöstJ fin mucizelerinizi, tebliğ edin ahkâmımı.»]

[«Siz ve size ittibâ' edenler Firavun'a ve kavmine gaalipsiniz» [emekle duası veçhile biraderinin de resul olduğunu beyan etti.]

Yani; Mûsâ (A.S.) a Firavun'a ve kavmine resul olduğunu beyan edince Mûsâ (A.S.) biraderinin kendine refik olmasını ta­zarru' etmesi üzerine Cenab-ı Hak istediğini verdi ve dedi ki «Yâ Mûsâ! Seni biraderinle takviye ve sizin için kuvvet ve şevket hal-kederiz. Binaenaleyh; bizim âyetlerimiz sebebiyle onların zararı size vâsıl olamaz. Çünkü; verdiğimiz mucizelere muâraza edemeye­cekleri cihetle siz ve size tâbi' olan ehl-i îman her zaman galipsi­niz. Şu halde sizin için korku ve telâş yoktur» demekle galip ola­caklarını tebşir etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Musa'nın biraderinin refa­katim istemesindeki sebep; kendinin lisanında rekâket olmasın­dandır. Harun'un fesahatini beyan etmesi dahî sebebin bu olduğu­na delâlet eder. Hz. Musa'nın asası mucize olduğu gibi Firavun'un şerrini defe de kâfi olduğundan Vacip Tealâ bu âyette «Gidin on­lara. Bizim âyetlerimiz sebebiyle onlarm zararı size ulaşmaz» de­miştir. Çünkü; her ne zaman isterse Hz. Musa'nın asası bir ejder­ha suretine girdiğinden düşmanları üzerine gelemezdi. Zira; ister­se Hz. Mûsâ asa ile istediğini ihlâk ederdi. Binaenaleyh; Firavun ve avanesi Hz. Musa'dan korkar, üzerine varmaktan çekinirlerdi.

Bu âyette yalnız Hz. Mûsâ ile biraderine zararları vasıl olma­yacağını beyan ettiğinden Firavun'un sâhirleri asmasıyla bu âyete itiraz varid olmaz. Çünkü; bu ikisine zararları vasıl olmayacağını beyan başkalarına da zararın vasıl olmayacağını beyanı lâzım gel­mez ki itiraz varid olsun. Galebe yle murad; mucizeyle gale­bedir. Yahut ilende galebe olduğu cihetle bazı tâbi olanların mağ-lûb olmalarıyla suâl varid olmaz. Binaenaleyh; Hz. Musa'ya îman eden sahirlerin Firavun tarafından zulmen salbolunmaları bu âyet­te beyan olunan galebeye münafi değildir. Bu tevcihata ihtiyaç; sahirlerin salbolunduklarma nâzarandır. Bazı rivayete nazaran Fi­ravun sâhirleri, «Sizi elbette asarım» demekle tehdidetmişse de salbedememiştir. Bu rivayete nazaran suâl terettüb etmediğinden

tevcihe de hacet yoktur.[29]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Tûr'da emr-i İlâhisini telâkki etti­ğini beyandan sonra ailesini alıp Mısır'a gelerek vâzîfe-i risaleti edaya başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, Mûsâ (A.S») bizim açık âyetlerimizle Firavun'a ve kavmine gelip tarik-ı hakka davete başlayınca onlar «Şu Musa'nın getirdiği şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu ve biz evvel geçen babalarımızdan Musa'nın dediği şu şeyi işitmedik» dediler.]

[Onların bu sözüne karşı Mûsâ (A.S.) «Benim Rabhim kendi tarafından hidayetle gelen kimseyi ve kendi için âkıbet-i dâr olan kimseyi bilir. Binaenaleyh; akıbetiniz helaktir» dedi.]

[«Zira; zâlimler felah bulmazlar, siz de zâlim oldu letle felah bulmazsınız» demekle hakikati söyledi.]

Yani; Mûsâ (A.S.) Tûr'da münacatını bitirip ailesiyle beraber Mısır'a gelince bizim kendisine hasmını ilzam ve risaletini tasdik için verdiğimiz 'âyetlerimiz ve açık hüccetlerimizle emr-i ilâhimizi tebliğ için Firavun'a ve etbâ'ma gelince onlar kemâl-i cehalet ve dalâlete dalmış olduklarından «Musa'nın getirdiği şu şey olmadı, illâ iftira olunmuş bir sihir oldu. Yani sihirden başka birşey değil­dir, biz babalarımızdan ve evvel geçen ecdadımızdan böyle birşey işitmedik. Zira; ma'bud bir olsun, kullarını ıslah için resul gönder­sin, onlar kavanin-i şer'iye vaz'etsin. Bu aklın harici birşeydir. Bi­naenaleyh; biz böyle birşey işitmedik» dediler. Çünkü; Firavun ve etbâ'ı gaayet cahil ve taklitte musir   olduklarından o kadar açık mucizelere karşı babalarında böyle birşey görmediklerini beyanla müdafaa ettiler. Halbuki hakikatta mezheplerini bir delille istid­lale muktedir değillerdi. Binaenaleyh; babalarım taklitle müdafaa­ya müsaraat ettiler. Onların şu müdafaalarından iman etmeyecek­lerini bilince Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim hidayet ve rüşdle kendi tarafından gelen kimseyi herkesten ziyade bilir ve onlara envâ'-ı kerametle ikram eder ve âkıbet-i dâr yani âkıbet-i hamide kimin için olduğunu dahi bilir lâkin ey Firavun! Siz felah bulmaz ve saa­det görmezsiniz. Zira; zâlimsiniz. Zalimler ise felâhyab olamazlar» demekle Firavun ve etbâ'ının zâlim olduklarım ve zulümleri felâ­ketlerine sebep olacağını beyan etti.[30]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kelâmından sonra Firavun'un söy­lediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun Mûsâ (A.S.) in tebliğini dinledikten sonra muvafık bir cevaba muktedir olmadığından kemâl-i hacaletini setirle ava-nesinin acze nisbetinden korktuğu için dedi ki «Ey cemaat! Ben sizin için benden başka bir ma'bud bilmiyorum. Benden başka ilâh olduğunu Mûsâ nasıl dava ediyor?»]

[«Şu halde ya Hâmân!-   Benim için çamur üzerine ateş yak, kiremit pişir.»]

[«Kiremit pişince o kiremitten benim için yüksek bir köşk yap. Ben köşkün üzerinden me'mûi ki Musa'nın ma*buduna mut­tali* olurum.»]

[Halbuki ben Musa'yı yalan söyleyenlerden zannediyorum.]

Yani; Firavun Mûsâ (A.S.) m kelâmını dinledikten sonra ha­zır olan cemaata hitabederek «Ey ulu kişiler! Ben sizin için Mûsâ*-nın dediği gibi benden gayrı bir ma'bud olduğunu bilmiyorum. Ey Hâmân! Ateş yak benim için, çamurdan tuğla pişirt ve o tuğla ile yüksek bir kasır yap. Ben o kasrın üzerine çıkarak bakayım. Me'-mûl ki Mûsâ (A.S.) in ma'budunu bulurum ve ahvaline muttali olurum. Halbuki ben Musa'yı yalancılardan zannediyorum» de­mekle işi geçiştirmek ve aczini etrafında bulunanlara anlatmamak istedi.

Bu âyette, beyan olunduğu veçhile Firavun Hâmân'a tuğla yaptırmasını emretti. Fakat ondan evvel tuğla var mıydı? Burası malûm değildir. Şu halde tuğlanın Firavun'un icadı olması muh­temeldir. Binaenaleyh tuğla; dünyadaki icadlarm pek eskilerinden-dir. Zamanımızda dahi bu san'at revacını kaybetmemiş, ebniye ve imaret hususunda pek mühim âmillerden olduğu cihetle itinası lâ­zım olan sanayidendir. Çünkü; insanlar için ekmekten sonra sükna levâzım-ı beşeriyenin ikinci mertebesini teşkil ettiğinden tuğlanın ehemmiyeti aşikârdır. Hatta Firavun tuğla pişirmesini emrettik­ten sonra ebniyede isti'mâl edeceğine işaret için bir köşk yapılma­sını ilâve etmiştir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Hâ­mân) derhal usta ve ameleyi topladı. Az zaman içinde tuğlayı pi­şirdi, Firavun'un emri veçhile bir kasır ve içinde esterle çıkılacak yol da yaptırdı ki, Firavun'un esterle inip çıktığı mervidir.

Firavun'un bu sözünde tenakuz vardır. Çünkü; kendinden baş­ka ma'bud olduğunu bilmediğini ve öyle bir ma'bud olmadığını söylediği halde Hz. Musa'nın ma'budunu aramak için birtakım eb­niye külfetiyle meşgul oldu ve Hâmân'a arz-ı ihtiyaç etti. Kendi zu'munca ilâh olunca icad edivermeliydi. Firavun'un itikadinca ilâh mevcut olsa semada bir cisim olacağından sema cihetinden aramaya karar verdi.

Beyzâyî'nin ve Ebussuud Efendi'nin   beyanları veçhile Firavun'un emrettiği bina rasathane olup bundan maksadı yıldızların ahvalini tarassut ve teftiş etmek ve bir ilâh olup resul göndermeye delâlet eder delil aramak ve devletinin inkırazına delâlet eder alâ­met olup olmadığını tahkik etmek olduğu mervidir. Yahut Mûsâ (A.S.) «Benim Rabbim semâvât ve arzın Rabbidir» deyince sema­nın Rabbi semada olur zannıyla sema cihetinde aramaya kalkmış­tır ve bilmemiştir ki, Rabbi Tealâ mekândan münezzehtir.

[Firavun ve askeri yeryüzünde bigayrıhakkin istikbar ettiler, kendilerini büyük saydılar ve zannettiler ki onlar Öldükten sonra bizim huzur-u manevîmize irca' olunmazlar.]

Yani; Firavun gaayet cahil ve ahmak olduğundan biTesale kendisi ve ona tebaiyetle askeri kendilerini yeryüzünde haksız ola­rak büyük addettiler ve onlar zannettiler ki, bizim huzur-u mane­vîmize haşrolunup gelmezler. Çünkü; askerin tavr u hareketi me­likin tavır vo hareketi üzere olmak âdettir. Halbuki onlar haşrolu­nup gelecek ve kibirlerinin cezasını göreceklerdir.[31]

 

Vacip Tealâ onların istikbarlarını beyandan sonra kibirlerinin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Firavun'u ve askerini tuttuk,    denize attık. Habibim! Sen nazar et, gör ki, zâlimlerin akıbeti ne oldu.]

Yani; Firavun ve askeri istikbar edip imandan imtina' edince biz kahr u gazabımızla onları azapla muaheze ve denize atmakla helak ettik. Yâ Ekrem-er Rusül! Sen nazar et, gör ki, zâlimlerin akıbetleri ne oldu. nehez ; eline ufacık çakıl­ları alıp atmaktır. Şu halde Firavun ve askeri her ne kadar ken­dilerini büyük addetmişlerse de Cenabı Hak onları insanın elinin

ucuyla atmış olduğu çakıllara teşbihle tahkir için yani «Biz onları ufacık çakıllar gibi denize attık» buyurmuştur ki, âde­ta ehemmiyetten ârî birşey gibi denize atüıverdiler, hatta az bir zaman içinde eserleri bile kalmadı» demektir. Çünkü; kibrin akı­beti felâket, zillet ve meskenettir.

[Biz Firavun'u ve askerini âsîlere imamlar kıldık ki, onlar nâsı ve bilhassa isyan irtikâb etmek isteyenleri Cehennem ateşi­ni icabeden günahlara davet ederler ve yevm-i kıyamette onlar hiçbir kimse tarafından yardım olunmazlar.]

Yani; Firavun'u, vükelâsını ve kuvvetini muhafaza eden aske­rini biz âsîlere muktedâbih kıldık. Zira; onlar kendilerine ittibâ' eden âsîleri Cehennem ateşine davet ederler. Yani birtakım günah­lara davet ederler ki, o günahlar Cehennem ateşine sebeptir.. Ve yevm-i kıyamette gerek tâbi', gerek metbû'lardan hiçbirisi bir kim­se tarafından yardım olunmazlar. Çünkü; onlara şefaat edecek bir kimse bulunmaz.

[Şu dünyada biz onlara laneti tâbi' kıldık ve yevm-i kıyamet­te onlar ihlâk olunanlardandır.]

Yani; âsîlere muktedâbih olanlar yevm-i kıyamette nasıl yar­dım olunurlar? Elbette yardım görmezler. Zira; bu dünyada arka­larına biz lanet tâbi' kıldık. Şu halde onlar yevm-i kıyamette el­bette yüzleri çirkin olarak huzurumuzdan ve ikramımızdan tardo-lunanlardandır. Çünkü; dünyada onlara melekler ve müminler ilâ-yevmükıyam lanet ettiklerinden dünyada elsine-i nâsta mel'un oldukları gibi âhirette de dergâh-ı ulûhiyetten tardolunurlar. Fira­vun ve etbâ'ı unf ü şiddetle tardolunduklan cihetle elbette yardım görmezler. Bilâkis ihanet ve hakaret görürler ki, dünyadaki tekeb­bürlerinin cezası hakarettir.

Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Firavun'a ve kavmine dünyada tâbi' olan lanetle murad; gazap ve ha­karetle ihlâk ve ilâyevmilkıyamelsine-i nâsta zemle âleme ibret olmalarıdır. Makbuh olmaları yla murad; hakaretle ihlâk olundukları gibi âhirette ihanet-i lâzımeye ma'ruz olmaları­dır. Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran makbuhla mu­rad; yüzleri siyah ve gözleri gök olmak gibi çirkin ve kâbih alâ­metlerle indallah ve indennas menfur, ihsan-ı ilâhiden mahrum ve rahmetten matrud olmalarıdvr.[32]

 

Vacip Tealâ Firavun ve askerinin denize garkolunduklarını, lanete müstehak ve rahmet-i ilâhiyeden matrud olduklarını beyan ettiği gibi Hz. Musa'ya Tevrat'ı verdiğini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.                     

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, biz kurun-u ûlâyı ihlâk ettikten sonra nâsm kalplerine inkişaf için nurlar ve doğru yola irşad için hidayet ve rahmet olduğu halde Tevrat kitabını Mûsâ (A.S.) a verdik. Me'mûl ki, nâs tezekkür eder, düşünür ve mevâi-ziyle mütenassih olurlar.]

Yani; Firavun, Âd ve Hûd kavimlerini birer gûnâ afetle biz ihlâk ettikten sonra Mûsâ (A.S.) a Tevrat'ı verdik ki, o Tevrat nâ-sın kalplerine ziya verir basirettir. Zira; o kitapta insanlar ceha­let ve dalâletten kurtulurlar, ahkâmıyla amel edip menâfi-i diniye ve dünyeviyelerini o kitaptan istinbat ettiklerinden onlar hakkında

Tevrat ayn-ı nur ve basirettir. Tevrat insanlara doğru yolu göster­diğinden ayn-ı hidayet ve ihsan-ı ilâhiye sebep olan amelleri be­yan ettiğinden ayn-ı rahmettir. Çünkü; ahkâmıyla amel edince on­ları saâdet-i ebediyeye îsâl eder, bu kitabı biz Mûsâ (A.S.) a ver­dik ki, nâs düşünsünler, vaa'zıyla müttaiz, kemâl-i tefekkür ve te­zekkürle ahkâmından müstefid olsunlar,

Hz. Musa'ya Tevrat'ın inzali Firavun'u ihlâkten sonra oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; kurûn-u ûlâda Firavun da da­hildir. Zira; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran kurun-u û I â ile murad; kavm-i Nuh, Hûd, Salih ile kavm-i Firavun'dur. Bunların cümlesi, helak olup eserleri kalmadığı bir zamanda Tevrat nazil olup nâs beyninde kavaid-i şer'iyeyi te'sisle adaleti neşretmiş ve doğru yolu göstermiştir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette Tevrat'ı nâsa basiret, hidayet ve rahmet olmakla tavsif ettiği £ibi Tevrat'ı inzalden maksat da nasm ahkâmım tezekkür edip muci-biyle amel etmeleri olduğunu beyan etmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ Tevrat'ı inzalden sonra yevm-i Sebte riâyet etmeyenleri azab-ı dünya ile ihlâk etmiş ve onlardan sonra azab-ı dünya ile hiç bir kavmi ihlâk etmemiştir.[33]

 

Vacip Tealâ bu sûre'de Hz. Musa'nın hâl-i sahavetinden Tev­rat inzal oluncaya kadar geçirmiş olduğu devreleri ve kurûn-u ûlâ-nın helakini, Tevrat'ın gelmesi halkın ihtiyacını te'min için oldu­ğunu beyandan sonra bizim peygamberimizin bunları vahyıle bil­diğini, Resûlullah'ın, Kur'an'm, nâsın ihtiyacına binaen gönderil­diğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Sen, Mûsâ (A.S.) a biz emrimizi vahiy ve muahede edip Firavun'u hakka daveti için resul olduğunu be­yan ve hükmettiğimiz zaman Musa'nın garbına gelen derede ve şccerc-i mübareke meyan m d a olmadın ve o makamda hazır olan­lardan da değildin. Şu halde bunları senin bilmen ancak bizim sana vahyimizledir. Zira; vahyin gayrı bir sebeple bilinir bir şey değil­dir.]

Yani; habibim! Şu beyan ettiğimiz vukuuâtı senin bilmen nü­büvvet davasında sadık olduğuna delâlet eder mucizedir. Çünkü; bu vukuat vâki olurken Tûr'da Musa'nın garp canibinde olmadığın gibi bu vukuuâtı müşahede için o makamda hazır olanlardan da olmadın ki, bu haberleri müşahede ettiğin veçhile haber vermiş olasın. Şu halde bunlar sana nispetle mugayyebattan haberdir. Bu ise ancak vahyile olabileceğinden elbette senin nübüvvetinin sıd-kına delâlet eder. Çünkü; geçmiş vukuuâtı bilmek vahyin gayrı olarak tarih mütalaasıyla veyahut bir üstazdan taallümle olursa da senin için bunlardan hiçbirisi olmadığından haber verdiğin şeyle­rin cümlesi ancak vahiyledir, vahyin gayrı esbab-ı ilimden bir.se­beple değildir. Binaenaleyh; müşriklerin nübüvvetin sıdkmda şüp­heleri vahidir. Zira; şüphelerinde istinad edecek delilleri yoktur.[34]

 

Vacip Tealâ Resulünün şu vukuuâtı bilmesi vahyile olduğunu beyandan sonra vahyin sebeb-i müstakilli halkın ihtiyacı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen Musa'ya vahiy zamanında hazır de­ğildin, lâkin biz bunları sana vahyettik. Zira; biz Mûsâ (A.S.) dan sonra birtakım kavimler ve insanlar icad ettik, onlar üzerine za­man uzadı, müddet temadi etti.] Binaenaleyh; Mûsâ ile senin ara­nızda birçok ümmetler hasıl oldu ve evvel geçen enbiyanın zamanı uzaymca şeriatlarının ahkâmı unutuldu, Allah'ın emri yerini bul­maz oldu. Şu halde yeni bir şeriat inzaline ihtiyaç görüldüğünden seni resul olarak gönderdik ve Kür'an'ı nâsın ihtiyacına binaen in­zal ettik.

[Ve Habibim! Sen ehl-i Medyen içinde uzun müddet ikaamet edip onlara âyetlerimizi tilâvet eder olmadın, lâkin biz resuller gönderir ve onlar vasıtasıyla vukuuâtı haber veririz. Kezalik sana bu vukuuâtın cümlesini risaletin sebebiyle haber verdik.] Binaen­aleyh; senin kavmin bu cihetleri düşünerek seni tasdik etmeleri lâ­zımdır. Zira; Mûsâ (A,S.) la leyle-i münacatta beynimizde vuku bulan muhabbeti ve ahdi ve Şuayb (A.S.) la Mûsâ beyninde cere-yan-ı ahvali senin vahiyden başka neyle bilmem mümkündür? Ke­zalik Musa'dan sonra ve senden evvel geçen ümmetlerin ahvalini haber verdik, onların zamanında devletler tebeddül etti, zaman değişti, ahkâm-ı ilâhiye tağyir olundu ve nas dalâlet içinde kaldığı bir zamanda irşad ve ıslah için biz seni gönderdik. Bunları gani­met bilip derhal iman etmeleri lâzım değil mi? Halbuki fitne ve fesadın çoğaldığı, zülm ü udvandan herkesin bizar olduğu, ârâ-yı bâtıla ve efkâr-ı fâsidenin nâs üzerinde hakim olup yeni bir şeriat ve bir peygambere ihtiyaç messettiği bir zamanda biz seni gönder­dik. Bu ihtiyacı takdir edip hüsn-ü kabul gösterecekken bilâkis te-merrüd etmeleri ayıp değil mi?

[Habibim! Mûsâ (A.S.) a nida edip Tevrat'ı verdiğimiz zaman sen Tur dağının bir canibinde olmadın,    lâkin Rabbin Tealâ'dan rahmet ve ihsan olarak biz sana orada ceryan eden ahvali bildir- r dik.]                                                                                                     [Nâs tezekkür ve tarik-ı savabı kabul etsinler için senden ev­vel kendilerine inzar edici bir peygamber gelmeyen kavmi inzar etmek maksadına mebni Habibim, biz seni resul gönderdik.] Çün­kü; İsa (A.S.) dan sonra ve senden evvel resul gelmeyen ümmetig inzar ve irşad etmeye ihtiyaç messettiğinden inzar maksadına bi­naen sen ümmetleri irşada me'mur kılındın.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. İsa ile bizim peygamberimiz arasında resul gelmediğinden bu zamana fetret zamanı ve ahalisi­ne de ehl-i fetret denmiştir ve bu müddet de ekser-i rivayete na­zaran beşyüz seksen senedir. Şu halde kendilerine nezir yani peygamber gelmeyen ahaliyle murad; zaman-ı fetret ahalisidir. Yahut fc a v i m le murad; Resûlullah'ın kavmi olan kavm-i Arap-tır ki, onlara Resûlullah'tan evvel ve İsmail (A.S.) dan sonra bir resul gelmemiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Senden evvel ve ceddin İsmail (A.S.) dan sonra peygamber gelmeyen kavmi in­zar etmek için Habibim, seni resul gönderdik] demektir. Şu manâ­ya nazaran Resûlullah'm kavm-i Arabi inzar için resul olmasından başkalarını inzara me'mur olmaması lâzım gelmez. Zira; bir kav­me resul olduğunu zikretmek başkalarına resul olmamasını icabet-mediği gibi diğer âyetlerde Resûlullah'm âmme-i nasa peygam­ber olduğu musarrahtır. Birşeyi zikir; maadaya münafi olmamak kaidedir.

Vacip Tealâ Mûsâ (A.S.) m üç halini zikretti. Birinci-s i ; Mısır'dan (Medyen) e giderek Hz. Şuayb nezdinde ikaameti, ikincisi; Medyen'den haxeket edip gece Cenab-ı Hakka mü-nacaatı, Firavun ve kavmini davete me'mur olduğu, üçüncü-s ü ; yine Tûr'da Cenab-ı. Hak'tan Tevrat'ı telâkki edip din-i Mû-sâ'yı takrir ve te'sisidir. Bunların hiçbirinde Resûlullah bulunma­dığı halde vukuuâtı aynıyla noksansız haber vermesi vahyile bil­diğine ve nübüvvet davasında sâdık olduğuna delâlet eder.

Bundan evvelki âyette Vacip Tealâ Resulüne hitaben «Habi­bim! Sen canib-i garbide olmadın» ve bu âyette «Tûr canibinde olmadın» buyurdu. Evvelki âyet; Hz. Mûsâ'nm Tûr'da birinci mü-nacaatı ve resul olduğunun kendine bildirildiği zamanı beyan eder. İkinci, yani bu âyet de Firavun'un helakinden sonra Tûr'da ikinci münâcâtı ve Tevrat'ı telâkki ettiği zamanı beyan eder. Binaena­leyh; tekerrür yoktur.[35]

 

Vacip Tealâ resul göndermenin   birinci se'bebi nâsm ihtiyacı olduğunu beyan ettiği gibi ikinci sebebi nâsm i'tizarını kat'etmek ' olduğunu beyan zımnında buyuruyor.

[Eğer onlara kendi kazandıkları günahları sebebiyle ukubet isabet ettiğinde onlar «Ey bizim Rabbimiz! Keşke bize bir resul gönderseydin, o resul bize âyetleri tebliğ etse de biz de ay etler iyle ittibâ' etsek ve sana iman eden müminler zümresinden olsaydık» dememiş olsalardı biz seni resul olarak onlara göndermezdik, lâkin resul göndermediğimiz takdirde bu sözü söyleyip i'tizar edecekle­rinden şu i'tizar kapışım kapatmak için biz seni resul gönderdik ki, söyleyecek bir sözleri kalmasın.] Binaenaleyh; onların «Bize bir resul gelseydi iman eder, âyetlere tâbi' olur, mucibiyle amel 't' eder, bu azapları görmezdik» diyerek i'tizara ve itiraza mahal kal-& mamıştır. Çünkü; resul gönderince bu sözlerin kapısı kapanmıştır.[36]

 

Vacip Tealâ müşriklerin resul gelmemiş olsa i'tizar edecekle İ rini beyandan sonra resul geldiğinde iman etmediklerini beyan et | mek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim indimizde o müşriklere hak geldiyse onlar «Keşke Mûsâ (A.S.) a verilen mucizelerin misli bu nebiye veril­miş olaydı da biz de iman edeydik» dediler.]

[Müşrikler böyle derler de, bunlardan evvel kendileri gibi kâ-, fir olanlar Mûsâ (A.S.) a verilen mucizelere küfretmediler mi?]

[Onlar Mûsâ ile biraderi Harun'a «Bunlar iki sâhirlerdir, bir­birlerine muavenetle galebe ediyorlar» dediler.] Ve böyle demek­le de kalmadılar.

[«Ve biz bunların rîsaletlerine, şeriatlarına vi kitaplarına küf­rederiz" dediler.]                              

Yani; âhirette azabı görünce «Ne olaydı, bize de resul gelmiş olsaydı da biz de iman edeydik» diyenlere vakta ki, hak olan re­sulümüz gelince dediler ki «Keşke Musa'ya yerilen mucizelerin misli buna da verileydi, hiç şüphemiz kalmaz, iman ederdik, lâkin mucizesi Hz. Musa'nın mucizesi gibi olmadığından iman etmedik» demekle mucizât-ı nebeviyenin kendilerine kanaat vermediğinden bahsettiler. Çünkü; sözlerinde sebatları yoktur. Onlar böyle derler de bunlardan evvel Mûsâ (A.S.) m kavmi Musa'ya verilen muci­zelere küfretmediler mi? Kâfirlerin hepsi inat ve temerrütte mü­savi değiller mi? Ve onlar Mûsâ ile biraderi Hârûn (A.S.) hakla­rında «Bunlar iki sâhirlerdir. Birbirine muavenet ve müzaheretle sihir icad ediyorlar, biz bunların her getirdiklerine kâfiriz. Zira; biz bu gibi şeyleri babalarımızdan duymadık; inananlayız» deme­diler mi?

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Musa'ya verilen §eyle murad; Tevrat'ın defaten nazil olması, asâ ve yed-i beyzâdır. Ta­raf -ı ilâhiden gelen    hakla. murad; bizim resulümüz, Kur'an ve

sair mucizat'i nebeviyedir. cümlesindeki küfreden­lerle murad da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile birkaç ihtimal var­dır:

Birinci   ihtimal;   Hz. Musa'nın mucizesine küfreden Yahûdilerdir. Çünkü; Yahudiler Mekke ahalisine Hz. Musa'­nın mucizesi gibi mucize istemelerini emretmişlerdi. Cenab-ı Hak "Onlar böyle emrederler de Hz. Musa'nın mucizesine onlar küfret­mediler mi?» demekle Yahudileri tevbih etmiş ve Hz. Musa'nın mucizelerine küfrettiklerini beyanla rüsvâ kılmıştır. Buna naza­ran manâ-yı nazım: [Ey Kureyş kabilesi! Yahudiler size Hz. Mu­sa'nın mucizesi gibi mucize istemenizi emrederler de kendileri Mû­sâ (A.S.) m ve biraderinin mucizelerine küfretmediler mi? Bun­lar iki sâhirdir, birbirine muavenet ediyorlar demediler mi? Şu halde nasıl oluyor ki, Hz. Musa'nın mucizesinin mislini istemenizi size emrediyorlar?] demektir.

İkinci ihtimal; Kureyş kabilesidir. Gerçi zaman-ı saadette bulunanlar Mûsâ (A.S.) zamanmda yoklarsa da o zaman­da mevcut olan ecdatları iman etmediğinden onların adem-i iman-j lan bunlara isnad olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım : [On­lar Mûsâ (A.S.) m mucizesi gibi mucize isterler de Musa'ya veri-; len mucizelere küfretmediler mi? Madem ki, Mûsâ'nm mucizesi gibi mucize isterlerdi, o halde Hz. Mûsâ'nm mucizesine küfretme­meleri lâzımdı, niçin küfrettiler?] demektir.

Üçüncü ihtimal; Kureyş kabilesinin kendileridir. Çünkü; onlar Yahudilerden Resulullah'm nebi olup olmadığını ve: Tevrat'ta ne gibi evsafı olduğunu sordular. Yahudiler de Tevrat'ta olan evsafını haber verdiler ve aldıkları evsafın Resûlullah'ın ev­safına muvafık olduğunu görünce «Hz. Mûsâ da (hâşâ) sâhirdi, Muhammed'in sâhir olduğu gibi. Bunlar iki sâhirlerdir, biz bunla­rın küllisine kâfiriz» demekle Hz. Musa'ya da küfrettiler. Sonra R.esûlullah'tan Mûsâ (A.S.) m mucizesinin mislini isteyince Ce­nab-ı Hak «Mûsâ'nm mucizesini isterler de bundan evvel ona küf­retmediler mi?» demekle Hz. Musa'ya dahi küfrettiklerini ilânla tevbih etmiştir. Fakat bu ihtimâlât içinde bu âyette Hz. Musa'ya küfredenlerle muradın Kureyş olması ihtimali ağleptir. Çünkü; onlar nübüvveti mu'tekid olmadıklarından hiçbir nebinin nübüv­vetini tanımadıkları halde Hz. Mûsâ'nm mucizesi gibi mucize iste­yince «Madem ki Mûsâ'nm mucizesini istiyorlar, ona küfretmediler mi?» demekle tevbih etmiştir. Çünkü evvelce kabul etmedikleri bir şeyin mislini isteyip kabul edeceklerini beyan etmek; işi tas'îb etmek ve yorgunluk vermekten ibaret sahtekârlık olduğu cihetle Mekke ahalisinin hâlleri tekdire şayan olduğundan Cenabı Hak tekdir etmiştir.[37]

 

Vacip Tealâ Resulünden müşriklerin Hz. Musa'nın mucizesi­nin mislini istediklerini beyandan sonra Resulüne onları ilzam ta­rikini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! KurWa ve Tevrat'a sihirdir diyen kâ­firleri ilzam için sen de ki, «Eğer sözünüzde sâdıksanız taraf-ı İlâ­hîden Tevrat ve Kur'an'dan daha ziyade doğru yolu gösterir ve nâ-fi' bir kitap getirin, ben de ittibâ' edeyim.»]

Yani; «Ey kâfirler! Tevrat'a ve Kur'an'a sihir deyip iman etmi­yorsunuz. Haliniz böyle olunca canib-i ilâhiden bir kitap getirin ki, o kitap Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha ziyade insanların menâ-fi-i diniye ve dünyeviyelerini ta'rif eder, doğru yolu gösterir olsun. Ben de o kitaba ittibâ' edeyim. Eğer sözünüz doğruysa'böyle bir kitap getirin, görelim» de ki onları ilzam edesin. Çünkü; onların böyle bir kitap getirebilmeleri muhaldir. Binaenaleyh; Resulul-lah'ın ittibâ'ı da muhaldir. Kezalik onların bu iki kitaba ta'nda sâ­dık olmaları dahi muhaldir. Zira bu âyette emir; emr-i ta'cizîdir ki, onlara «Böyle bir kitap getirin» demek onları ta'ciz içindir ve Resûlullah'ın nübüvvetinin sıdkına kafi delâlet eder delillerden­dir. Çünkü; Kur'an'a ta'n ve muâraza eden bir kimseye «Kur'an'ı beğenmezsen ondan daha iyi ve nâfi* bir* kitap getir de biz ona itr tibâ' edelim» deyip onun da öyle bir kitap getirmemesi onun aczine ve kitap sahibinin sâdık olduğuna elbette delâlet eder. Zira; mua­rızlarını âciz bırakan şey elbette kuvvetli ve doğru olur.[38]

 

Vacip Tealâ müşrikleri iskât için Kur'an'dan ve Tevrat'tan daha nâfi bir kitap getirmesini emirden sonra onların bu emre ce­vap vermedikleri cihetle hallerinin en kötü bir hâl olduğunu be­yan etmek üzere buyuruyor.      

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen onlara «Kur'an'dan daha'iyi bir ki­tap getirin» deyip de, onlar da sana cevap veremezler ve istediğin kitabı getirmezlerse sen bil ki, onlar ancak kendi havalarına itti­bâ' ederler ve kafi bir delile ittibâ' etmezler.]

[Allah'tan hidayet ve tevfik olmaksızın*, kendi havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâleti irtikâbeden kim olabilir? El­bette kimse olamaz. Çünkü; havasına ittibâ' edip nefsinin» emriyle yürüyen kimseden daha ziyade dalâlette olan bir kimse olmaz.]

[Zira; Allahü Tealâ havasına ve nefsine ittibâ'la zulmeden kavm-i zâlimi hidayette kılmaz. Binaenaleyh; o kimse, daima da­lâlet içinde kalır.]

Yani; Habibim! Sen onlara «Kur'an'a ve Tevrat'a ta'nediyor-sunuz. Eğer sözünüz doğruysa bunlardan daha nâfi' bir kitap geti­rin de ben ona ittibâ' edeyim» deyince onlar öyle bir kitap getir­mekten âciz olur, sana cevap veremezlerse sen bil ki, onlar ancak hava ve heveslerine ve arzu-yu emellerine tabî olmuşlardır. Çün­kü; eğer onlar bir delile istinad ederek itiraz etmiş olsalardı elbet­te, o delilin muktezasını getirirlerdi. Şu halde sizin tarafınızdan teklif olunan kitabı getiremeyince sırf. kendi havalarıria ittibâ' et­tikleri zahir olur. Allah'tan hidayet ve tevfik olmaksızın kendi havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâleti irtikâb eden kim olur? Elbette havasına ittibâ' eden kimsenin dalâleti herkesten zi­yade olur. Zira; havasına ittibâ'la nefsine zulmeden kavmi Allahü Tealâ hidayette kılmaz. Çünkü; onlar gaflet deryasına daldıkların­dan doğru yola gitmek hatırlarına gelmez ve iradelerini sarfetmez-ler ki, Allahü Tealâ onları hidayette kılsın. Çünkü; doğru yol ara­mayan elbette doğru yol bulamaz. Binaenaleyh; onlar iradelerini dalâlete sarfettiklerinden Cenab-ı Hak onların kesbettikleri dalâli halkeder.

Hulâsa; Resûlullah'm davetine icabet etmeyen ve Kur'an'a ta'nedip ondan daha iyisini getiremeyen kimsenin kendi havasına ittibâ' etmiş olacağı ve havasına ittibâ' eden kimseden daha ziyade dalâlette bir kimsenin olmadığı ve Allahü Tealâ'nm havasına itti­bâ' eden zâlimleri hidayette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[39]

 

Vacip  Tealâ  Kur'an'a  ta'nedenleri  tefekküre   davet  etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, Kur'an'a itiraz edenlerin tezekkür edip düşünmeleri için biz Kur'an'ın âyetlerinde sözü bir­birine ulaştırdık.]

Yani; müşriklerin ve bilhassa hava ve heveslerine ittibâ' eden­lerin asla i'tizara mecalleri yoktur. Zira; biz muhakkak Kur'an'ın âyetlerinin bazılarını bazılarına raptettik, insanlara nâfi' olan ah­lâkı birer birer tafsil eyledik. Meselâ doğru yol tutan müminlerin, hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan ettiğimiz gibi onun arkasında havasına ittibâ' eden kâfirlerin hallerini ve giriftar ola­cakları derekeleri ve âhiretin ahvalini beyan ettik. Dünyada olan bir kimseye re'yslayn âhireti görmüş gibi ahval-i âhireti ve her tarik erbabının makamlarını bildirdik, kezalik emir akibinde nehyi ve mev'izeyi ve nehiy akibinde ibretbahş olacak durub-u emsali ve herbirerlerini birer kıssa halinde o cürmü irtikâb edenlerin halle­rini ve akıbetlerinin neye müncer olduğunu ve günahlardan her-birinin ne gibi felâketlere sebep olduğunu ve olacağını ve ehl-i da-lâlin dalâletleri üzerine azaplarını birer birer saydık ve sebeplerini meydana koyduk ki, herkes halini tatbikle işine yarayanı alsın ve hiçbir itiraza mecali kalmasın. Şu halde herkesin Kur'an'ın âyetle­rini iyi düşünmeleri lâzımdır.[40]

 

Vacip Tealâ Resulünün risalesini te'yid eden deliller d ırmı beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, Kur'an'dan evvel biz onlara kitap ve: lar Kur'an'a iman ederler.]

[Ve onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira; Kur'an bizim Rabbimiz tarafından haktır. Çün­kü; biz Kur'an'dan evvel kitaplarımızda beyan olunduğu veçhile Kur'an'm cemi-i ahkâmına inkıyad eder olduk» demekle imanla­rını izhar ederler.]

[İşte şu evsafı haiz olan kimselerin tekâlif-i ilâhiyeye ebebiyle ecirleri iki kere verilir.]

[Ve onlar haseneyle seyyieyi defederler ve bizim kendilerini merzuk ettiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak ederler.]

Yani; Kur'an taraf-ı İlâhiden nazil olmuş bir kitap ve Muham-med (S.A.) in dava-yı nübüvvette sâdık olduğuna delâlet eden de-lâil cümlesindendir. Çünkü; onlar şol kimselerdir ki, biz onlara Kur'an'dan evvel Tevrat ve İncil gibi kitapları verdik, o kitapla­rın mucibiyle amel ettiler. Onlar Kur'an nazil olduğunda ancak Kur'an'a iman eder ve derler ki, «Biz Kur'an'a iman ettik. Zira Kur'an; bizim Rabbimiz tarafından nazil olmuş haktır. Biz, buna imanda tereddüt etmeyiz. Çünkü; Kur'an'ın nüzulünden evvel bi­zim kitabımızda Kur'an'ın hak olduğu ve âhir zaman nebisinin ta-raf-ı İlâhiden gönderilmiş bir resul olduğu beyan olunduğu cihetle biz Kur'an'a daha evvel inkıyad etmiştik» demekle taraf-ı risalet-ten onlar üzerine Kur'an tilâvet olunduğunda hiç tereddüt etmek­sizin imanlarını izhar ederler. Zira; onlar kendi kitaplarında olan ahkâmın cümlesini tasdik edip itikaadât-ı diniyesine ihtimam et­tiklerinden ve kitaplarında olan ahkâmın bazısı da Kur'an'm hak olduğuna dair olduğu cihetle kendi kitaplarına imanla Kur'an'a da iman etmişlerdi. Kur'an nazil olup taraf-ı risaletten onlar üzerine tilâvet olunduğunda derhal tasdik ederler ve inkıyadlarını beyan­da nükûl etmezler. İşte şu evsafı haiz olan ehl-i kitaba sabırları sebebiyle iki kere ecir verilir. Birincisi; Kur'an'dan evvel kitaplarına imanla Kur'an'a iman ettiklerindendir, İkincisi; Kur'an'ın nüzulünden sonra Kur'an'a imam tecdid etmeleridir. Onlar yalnız imanla iktifa etmezler. Zira; sevaplarıyla günahlarını defeder ve bizim kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara infak da ederler. Çünkü; onlar kıbel-i ilâhiyeden gelen tekâlifin meşakkatına sabrettikleri gibi enva'-ı azabı ve rüsvalığı icabeden günahları sevap cihetini iltizamla terkederler. Yani emrin muci­bini işlemekle menhiyyatı terkederler. Zira hasene ve emrin muk-tezası; envâ'-ı hayratı caliptir. Binaenaleyh; bunlardan muktezâ-yı beşeriyet bir kusur sâdır olursa derhal o kusuru tevbe ve istiğfarla izale etmekle beraber bir hasene işlerler ki, o hasene günahlarına kefaret olur. Haseneyle meşgul olur ve seyyiattan vazgeçerler. Ce-nab-ı Hak bu âyette iman eden ve iki kere ecre nail olan ehl-i ki­tabı; ahlâk-ı hamîdeden üç şeyle sena buyurdu.   Birincisi; iman,   ikincisi;   haseneyle seyyieyi defetmek, üçüncüsü ;   merzuk olduğu rıziktan hayrata infak etmektir.        

Cenab-ı Hakkın bu üç sıfatla ehl-i kitabı sena buyurması in4 sanları bu sıfatları iktisaba teşvik etmektir. Bunlara iki kere ecirİ verilmesinin sebebi; bir kere bi'setten evvel Resûlullah'a iman ve bir kere de bi'setten sonra iman ettiklerindendir. Binaenaleyh iki şeriatla amel ettiklerinden iki ecre nail olmuşlardır. Hâzin'de be­yan olunduğu veçhile Resûlullah'm «İnsanlardan üç sınıf kimse iki ecir alırlar. Birincisi; ehl-i kitaptan bir kimse bir kere kendi kitabına ve nebisine, bir kere de Kur'an'a ve âhir zaman peygamberine iman ederse iki ecir alır. İkincisi; bir köle ki, hem efendisinin hakkını, hem de Cenab-ı Hakkın tekâlifini edâ ederse iki ecir alır. Üçüncüsü; bir kimsenin cariyesi olur, onu güzel terbiyeyle âzâd ve nikâh ederse iki ecir alır» buyurduğu hadis-i şerifi bu manâyı te'yid eder.

Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-j nüzulü; ehl-i kitaptan iman edenler haklarında nazil olmuş­tur. Çünkü; Hz. Ca'fer'le beraber otuz ikisi Habeş'ten, sekiz kişi de Şam'dan geldi. Bu kırk kişi Resûlullah'a iman ettiler. Ehl-i İs­lâm'ın haline baktılar ve «Yâ Resulallah! Bizim memleketimizde malımız var, getirelim, ehl-i İslâmın ihtiyacına sarf edelim mi?» demekle istizan ettiler. Resûlullah da izin verdi ve sözlerini yerine getirince Cenab-ı Hakkın onları meth için bu âyeti inzal buyurdu­ğu mervidir. Fakat bu misilli makamda itibar lâfzın umumuna ol­duğundan şu sıfatlar her kimde bulunursa o kimse bu âyetin hük­münde dahildir.[41]                                                                         

 

Vacip Tealâ Resulüne iman eden ehl-i kitabın evsaf-ı hamide-lerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar faydasız söz işittiklerinde ondan i'raz ederler.)

[Ve derler ki «Bizim amellerimiz var,    sizin de amelleriniz var.»]

[«Bizim tarafımızdan selâmet sizin üzerinize olsun.»]

[Zira; biz sizin gibi cahillerle sohbet etmek istemeyiz» demek­le cühela ile münazaa etmeyeceklerini beyan ederler.]

Yani; ehl-i kitaptan iman edenlerin ahlâk-ı hamidelerinden bi­risi de onlar dinî ve dünyevî maslahattan hâlî lüzumsuz bir söz işittiklerinde o sözden i'raz ederler, onu dinlemek ve beyhude va­kit geçirtmekten nefislerini muhafaza eder ve rıza-yı ilâhiye mu­halif sözleri işitmekten hazer ederler. Çünkü; onları menetmeye muktedir olamayınca nefislerinde olan taharet icabı bu misilli lâğ-viyatı irtikâb edenlere derler ki, «Bizim kendimize mahsus ame­limiz var. Sa'yımızla hasıl olmuştur. Binaenaleyh; onun üzerine terettüb eden ceza bize aittir, size tecavüzü yoktur. Şu halde bizim amelimize müdahaleye hakkınız olamaz. Kezalik sizin de ameliniz var, kendi sa'ymızla hasıl olmuş, cezası da size aittir. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan size selâmetle duâ var, münazaa ve mücadele yoktur. Şu halde beynimizde bir müddet-i muvakkata mütareke var. Sizin tevbeye muvaffak olmanıza duâ ederiz. Zira; biz sizin gibi cahillerle musahabet etmek istemeyiz» derler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i kitaptan iman edenlere kendi milletlerinden kötü söyleyen ve sebbedenlere âyette beyan olunduğu veçhile mukaabele ettikleri, hatta Yehûddan iman eden (Abdullah b. Selâm) Hazretlerinin, din-i Musa'yı terkettiğinden dolayı kendisini itham edip kötü söyleyen kinıselere «Selânı'la ve sizin de bizim de amelimiz var. Herkesin ameli kendine ait» de­mekle mukabele ettikleri mervidir.

Hulâsa; kötü söyleyenlerden kaçmak, iyilikle mukabele etmek indallah marzî ve cahilane muameleye karşı nazikâne mukabele etmek memduh olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid ,cümlesin-dendir.

[Yâ Ekrem-er Rüsul! Sen sevdiğin kimseyi hidayette kılamaz­sın. Lâkin Allahü Tealâ dilediği kulunu hidayette kılar. Halbuki Allahü Tealâ ihtida edenleri herkesten ziyade bilir.]

Yani; Habibim! Sen muhabbet, ettiğin kimsenin din-i hakka dahil olup tarik-ı müstakime salik olmalarına her ne kadar haris olsan ve sa'yetsen doğru yola irşad edemezsin, lâkin kullarının istidad ve kaabiliyetini bilen Allahü Tealâ dilediği kuluna imanı tevfikle hidayette kılar ve hidayete dahil olan mühtedileri iyi bilir. Şu halde senin üzerine vacip olan tebliğdir. Zira; hidayet vermek ve doğru yola şevkle irşad etmek; irade-i İlâhiyeye bağlıdır.

.Fahri Râzi ve Medarik'in beyanlarına nazaran bu âyet Ebu Talip hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Talip maraz-ı mevtin­de Kureyş'in delikanlılarına vasiyet etmiş ve demiştir ki «Ey genç­ler! Muhammed (S.A.) e iman edin, felah bulun». Bu sözü üzerine Resûlullah «Ey Amca! Gençlere vasiyet eder, nefsini terkedersin.

İman et. Hiç olmazsa bir kere de ki, onunla Allahü Tealâ huzurunda sana şehadet edeyim. Seni Cehennem'den kurta­rayım» demiş, Ebu Talip de «Ey Yeğenim! Senin hakkaa nebi oldu­ğunu bilirim, lâkin şimdi iman edersem Kureyş'in ta'yib edecek­lerinden korkarım. Binaenaleyh; iman edemem» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Ebu Talib'in iman ettiğine dair bazı rivayet mevcut olup bu âyet küfrüzere vefat ettiğine delâlet ederse de kafi bir delil olmayınca bir cihete hükmolunamaz. Zira; âyet kafidir. Lâkin Ebu Talip hakkında nazil olduğu zannîdir. Şu halde kafi bir hüküm vermek doğru olamaz.

Hidayetin iki manâsı vardır. Birincisi; Cennet'e da­vet etmek, doğru yolu göstermek ve delillerini beyan etmektir. Resûlullah bu manâca hidayetle me'murdur ki, herkese yol gös­terir, Cennet'e davet eder ve herkesin tarik'-ı müstakime girmesine sa'yeder. ikincisi; bilfiil matluba îsâl, imana ithal ve iyi amel­lere tevfik etmektir. Bu manâca hidayet; Allah'a mahsustur. Şu halde bu âyette nefyolunan hidayet; bilfiil imana ithal etmek ma-nâsınca hidayettir. Binaenaleyh; bazı'âyette Resûlullah'a isnad olu­nan hidayet manâ-yı evvelce hidayettir. Şu halde âyetler beynin­de münafat yoktur. Çünkü; Resûlullah'tan nefyolunan hidayetin manâsı başka, ispat olunan hidayetin manâsı başka olduğundan âyetler arasında tenakuz yoktur.

Hulâsa; matlûba îsâl etmek manâsmca hidayeti halkeden Al­lahü Tealâ olduğu ve kulların iradelerini sarfları üzerine Allahü Tealâ'nın dilediği kulunu hidayette kıldığı ve ihtida edenlerin hi­dayetlerini Allahü Tealâ'nın iyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[42]

 

Vacip Tealâ müşriklerin bazı şüphelerine cevap verdikten son­ra bazı âhara cevap vermek üzere buyuruyor.

[Kâfirler «Biz seninle beraber yâ Muhammedi Hidayete itti­bâ' edersek arzımızdan, yani yurtlarımızdan çıkartılırızn dediler.]

[Onlar böyle zannederler de, düşünmezler mi biz onları her türlü korkudan emin ve herşeyin meyvesi bizim tarafımızdan rızik olarak kendisinde toplanan ve celbolunan Harem-i Şerifte onlan iskân edip kararlaştırmadik mı?]

lâkin onların ekserisi bu nimetin kadrini bilmezler.]

Yani; ehl-i Mekke'den bazıları dediler ki «Yâ Ekrem-er Rusül! Biz senin hak üzere olup getirdiğin dinin din-i hak olduğunu ya-kinen bildik, lâkin biz seninle beraber bu hidayete ittibâ' etsek bi­zi memleketimizden çıkarırlar. Zira; biz kavm-i Araptan olduğu­muz cihetle Araba muhalefet edersek âdet-i cahiliye üzere kabail-i Arap gelir, nehb ü gaarât ederler» demeleri üzerine Cenab-ı Hak onları reddetti ve dedi ki «Onlar iman ederlerse akvam-ı Araptan korkarlar da düşünmezler mi? Biz onları Harem'de kararlaştırma-dık mı? O Harem ki, her korkudan emin ve bilkülliye mekârihten salim ve envâ'-ı hayratı caliptir. Böyle mübarek bir mahalli biz onlara mesken kılmadık mı? Ve o Harem ki, bizim tarafımızdan rızık olarak herşeyin meyvesi ve hulâsası ve en a'İâsı uzak belde­lerden celbolunur, lâkin ekser-i nâs bu lutfumuzu bilmezler». Bi­naenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ etmezler ve şeytan'ın vesve­sesini dermeyan ederler de Cenab-ı Hakkın verdiği te'minatı te­fekkür etmezler, nur-u imanın fevaidini bildikleri halde o nurun fevaidinden mahrum olmaya razı olurlar.

Fahri Râzi, Kazî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Abd-i Menaf) oğullarından (Haris) isminde bir kimse hak­kında nazil olmuştur. Çünkü; Haris huzur-u Risalette «Yâ Muhanı-med! Biz biliriz, sen hak söylersin, fakat biz Arabın dinini terkle muhalefet eder, sana ittibâ' edersek, Arap bizimle muharebe eder ve memleketimizden çıkarırlar» dedi. Çünkü; Arapta yağmegerlik, nehb ü gaarât ve birbirlerini kati ü ifna etmek âdet olduğundan bu âdetten korktuklarından bahsetti ve Cenab-ı Hak bu düşüncenin yanlış olduğunu birkaç cihetten beyanla fikirlerini reddetti. 'Bi­rincisi; Harem-i Şerifin bütün korkularından emin olması, ikincisi: . her tarafın rızkından oraya celbolunması ve rızık-lan himaye-i İlâhiye altında bulunması, üçüncüsü; küfür halinde refahla yaşadıkları halde Harem-i Şerif hürmetine bir de tevhid hürmetini zammederlerse daha ziyade rahatlarının me'mûl olmasıdır. Hatta o mahall-i mübarek en korkunç zamanlarda bile sair bilâda nisbetle emin olduğundan Cenab-ı Hakkın o belde hal­kını çok zaman düşmanlarına beslettiği görülmüştür.

Taha11uf; kapmak, kaçmak manasınadır. Burada «Biz hidayete ittibâ' edersek kapılır kaçırılırız» yani «Arap kavmi bizi kaparlar, kaçarlar» demek «Bizi yurdumuzdan çıkarır­lar» demektir. celb ve cem'olunmaktır ki, «Her yerin rızkından oraya celbolunur» demektir.[43]

 

Vacip Tealâ şu şüphelerine ikinci tir cevap olmak üzere buyuruyor.

[Maişetleri kendilerine ferah veren birçok karye ahalisini biz ihlâk ettik. Çünkü; onların nzıkları bol, nimetleri çok ve herşey mebzul olduğundan kibir ve gururla tuğyan ettikleri cihetle biz onları ihlâk ettik.] Mekke ahalisini de onlar gibi tuğyan ettiklerin­den ihlâk ederiz.

[İşte şu görülen harabeler onların meskenleri ve memleket­leridir. Bizim onları ihlâkimizden sonra onların meskenlerinde is­kân olunmadı,   ancak   mürur u uburdan az bir kimseler iskân olundu.]

[Halbuki biz onların varisi olduk.] Zira; onlar gitti, biz kal­dık. Çünkü; onların arkalarında yurtlarına mutasarrıf olacak bir kimse kalmadı ki varis olsalar. Esasen onlar fâni, biz bakî olduğu­muz cihetle varis gibi biz kaldık ve mülkümüzü istediğimize ve­ririz.

Batır ; zengin olan kimsenin hakkullahı muhafaza etmeyip malında suiistimal ederek azgın olmasıdır. Bu­na nazaran manâ-yı nazım : [Maişetlerinin bol olması tuğyanlarına sebep olan çok karye ahalisini biz ihlâk ettik. Şu görülen harabe­ler onların meskenleridir. Sakin olacak kimse kalmadı, ancak az bir zamanda harabelerinde müsafirler sakin olurlar] demektir. Velhasıl Mekke ahalisinin «Biz bu dinin hak olduğunu bildik, iman edeceğiz, lâkin kabail-i Arap bize hücum eder, evlerimizden çıka­rırlar, imanımız nimetimizin zevaline sebep olur» demelerini Ce-nab-ı Hak evvelki âyetle reddettiği gibi bu âyetle dahî reddetmiş ve demiştir ki, «îman; nimetin devamına sebeptir, zevaline sebep değildir. Belki nimetin zevaline sebep; küfrüzere ısrar etmektir. Çünkü; Mekke ahalisi gibi nimetine mağrur olup nimetini muha­faza sebeb-i küfür olacağı zannıyla küfürde devam eden ümem-i salifeden çok karyeleri ihlâk ettik. Eğer Mekke ahalisi de nimet­lere mağrur ve o nimeti muhafazayı küfre devamda zannederek ısrar ederlerse bunları da ihlâk ederiz» demekle «Biz iman eder­sek nimetimizin zevalinden korkarız» dediklerini reddetmiştir.[44]

 

Vacip Tealâ âsî olan çok karye ahalisini ihlâk ettiğini beyan edince «Mekke ahalisi âsî oldukları halde niçin ihlâk etmedi?» şeklinde varid olan suâle cevap olarak buyuruyor.                                         .             

[Habibim! Rabbin Tealâ köylerin ortasında ve büyüğünde bi­zim âyetlerimizi ahalisi üzerine tilâvet eder bir resul gönderinceye kadar ehl-i kurayı ihlâk eder olmadı ki, resul gelip onlara âyetleri tilâvet edinceye kadar müsaade eder.]

[Halbuki; biz ehl-i kurayı ihlâk eder olmadık, ancak ehl-i kura kendilerine meb'us olan resulün âyetleri tilâvetinden 3onra zâlim olurlarsa onları ihlâk ederiz.]

Yani; umum kura ve kasabâtın merkezi bulunan karyede bir resul gönderip o resul bizim âyetlerimizi onlara tilâvet edip ahkâ­mımızı tebliğ ve din-i hakka davet edinceye kadar Rabbin Tealâ Habibim, karyeleri ihlâk eder olmadı ve nebinin bi'setinden sonra karye ahalisini helak eder olmadık. Ancak karye ahalisi zalim olursa ihlâk ederiz.

Rusül-ü kiram evvelâ o kavmin eşrafına, ukalâsına ve ahali­nin reislerine tebliğe me'mur olduklarından ve kavmin ukalâsı bü­yük karyelerde bulunduklarına binaen Cenab-ı Hak karyelerin anası yerinde olan büyük karyede resul ba'setmeyince ahalisini ih­lâk etmeyeceğini beyan etmiştir. Çünkü; büyük karyeye ve eşrafa resul olanın küçük karyelere ve avam-ı nasa resul olacağı evlevi-yetle sabittir. Zira; her şeyde küçüklerin daima büyüklere tâbi' olması âdettir. Şu halde metbûa resul olanın, tâbia resul olacağın­da şüphe yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resûlullah'm bi'setinden son­ra şirke devam ettikleri halde Cenab-ı Hakkın Mekke ahalisini ih­lâk etmediğine sebep; birçoklarının iman edip din-i İslama büyük hizmetler ifa edecekleri ve birçoklarının da nesillerinden dine hiz­met edecek müminler gelecek olmasıdır. Küfürde pek şiddet gös* terenleri de Bedir vak'asmda ihlâk etmiştir. Bu âyet; helake sebe­bin zulüm olduğuna delâlet eder. Çünkü zulüm; insanların hayat­larını katettiği gibi rızıkrarına dahi mânidir. Zira rızık; şükürle kaaimdir. Halbuki zulümle şükür olmaz.[45]

 

Vacip Tealâ müşriklerin şüphelerinden bazı âhara cevap, ver­mek üzere buyuruyor

[Ey müşrikler! Size verilen şey hayat-ı dünyanın menfaati ve ziynetidir.]

[Ve Allahü Tealâ indinde hayırlı ve bakidir.]

[A'lâyı, ednaya ve bakîyi fâniye değişirsiniz de hiç bir aklınızla idrak etmezsiniz?]

Yani; ey muhabbet-i dünya kalplerini bürümüş olan kimseler! Size esbab-ı dünyadan verilen şeyin küllisi hayat-ı dünyanın men­faati ve ziynetidir. Binanealeyh; onunla intifâ'mız ancak dünyada muammer oldukça olduğu cihetle ömrünüz hitam bulunca o men­faat ve lezzet de hitam bulur. Zira; hayatınız ve dünya her an tü­kenmek üzeredir. Dünya ise sükût edip yıkılmaya mahkûmdur. Şu halde menfaati ve ziyneti de zevale ma'ruzdur. Halbuki Allahü Tealâ indinde olan sevap ve âhirete müteallik amel hayırlı, devam­lı ye bekalıdır, asla şer karışığı olmadığı gibi zeval ihtimali de yok­tur. Hayr-ı mahız ve bakî olan sevabı, fânî ve mazarratla karışık olan lezzet-i dünyaya değişir de hiç taakkul etmez misiniz ki, a'lâ­yı ednâya ve bakîyi fâniye değişirsiniz ve aklınızı lâyık olduğu veçhile istimal etmezsiniz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âhiretin hayırlı olması; menfaa­tin büyük ve devamlı ve rızkının kederden salim olmasıyladir. Çünkü; dünyada insanın ömrü ne kadar uzun olsa yine akıbeti ölüm olduğu gibi nimeti ne kadar çok olsa mihnet ve meşakkatla karışık ve zevale ma'ruzdur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âhireti, dünya üze­rine tercih etmeyen aldı olmayan kimsedir. Zira; aklı olan azı ter-keder, çoğu alır. Hatta İmam-ı Şafiî «Bir kimse aklı çok olan kim­seye vasiyet etse âhiret ameliyle meşgul olanlara verilir» buyu­ruyor.

Bu âyet; dünyayı âhiret üzerine tercih edenlerin akılları ol­madığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak dünyanın nimeti fânî ve âhiretin nimeti bakî olduğunu   beyandan sonra taakkul etme-yenleri, yani aklıyla düşünmeyenleri tevbih etmiştir.[46]

 

Vacip Tealâ âhireti, dünya üzerine tercihin lüzumunu beyan­dan sonra âhireti ihtiyar eden kimsenin dünyayı ihtiyar eden kim­seye müsavi olamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Fâninin bakîye müsavi olacağını düşünürler de şol kimse ki biz ona vaad-i hasen olan Cennet'i vaadettik. Binaenaleyh; Cen-net'e kavuşacak olan kimse şol kimse gibi olur mu ki, biz o kim­seye hayat-ı dünyanın menfaatini verdik ve sonra yevm-i kıya­mette o kimse Cehennem'e atılmak için hazırlanan kimselerden olacak. Bu iki kimse birbirine müsavi olur mu?]

Yani; müminle kâfir, mûtî'le^âsî birbirine müsavi olur mu zannedersiniz? Elbette müsavi olamazlar. Çünkü; bir kimse ki, biz imanına Cennetimizi ve ibadetine derecâtmı vaadettik ve o kimse vaadimizi tasdik ederek çalıştı ve vaadettiğimiz Cennet'e müste-hak olduğundan elbette vaadimize kavuştu. Zira; vaadimizde hulf yoktur. Şu halde Cennet ve dereceleri kendileri vaad olunup, o vaada mülâki olan mümin şol kimse gibi olur mu ve ona müsavi addolunur mu ki, biz o kimseye yalnız hayat-ı dünyanın menfaa­tini verdik, onunla intifa' etti, ona aldandı, bize iman ve ibadeti unuttu, hemen lezaiz-i cismâniyeyle iktifa etti ve vefatından sonra yevm-i kıyamette su-u a'mâli icabı Cehennem'e girmek üzere ha­zırlananlardan oldu.

Hulâsa; Allah'a iman eden, âhirete inanan ve âhiret için teda-rikâtta bulunan müminle Allah'a iman etmeyen, âhirete inanma­yan ve teçlarikât-ı âhiretten gaafil olan kâfirin müsavi olamayaca­ğı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[47]

 

Vacip Tealâ müminle, kâfirin müsavi olmayacağını ve mümi­ne Cennet vaad olunduğundan ona mülâki olup kâfir de Cehen­'  girmek için hazırlananlardan olacağını beyandan sonra yevm-i kıyamette kâfirlerle Vacip Tealâ arasında cereyan eçlecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Zikret şol günü ki, o günde Cenab-ı Hak kâfirlere ve bilhassa müşriklere nida eder ve der ki, «Ey müşrikler! Sizin dünyada bana şerik itikad ettiğiniz şeriklerim nerededir? Onları gösterin». Cenab-ı Hak kâfirlere bu suretle hitab-ı ilâhisiyle itikad-larının bâtıl olduğunu tefhimle gazabını izhar eder.]

[Cenab-ı Hakkın «Nerededir sizin itikaad ettiğiniz şerikle­rim?» deyince gazab-ı İlâhiyle üzerlerine hüküm vâki' olan müş­riklerin reisleri derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Şu bizim iğvâ etti­ğimiz kimseleri biz iğvâ etmekle yoldan çıkardık, nasıl ki biz yol­dan çıktık, onları da biz azdırdık.»]

Yani; «Onların dalâletiyle bizim dalâletimiz müsavidir. Çün­kü; biz nasıl kendi ihtiyarımızla dalâleti irtikâb etmişsek onlar da kendi ihtiyarlarıyla dalâleti irtikâb ettiler. Zira; onları dalâlete icbar etmedik, fakat şerri ve çirkin amelleri tezyin etmekle azdır­dık, aldattık, onlar da aldandılar. Binaenaleyh; Yâ Rabbi! Onlar­dan ve amellerinden biz sana iltica ile teberrî ettik. Zira; onlar dünyada bize ibadet eder olmadılar, belki kendi havalarına ve ner fişlerinin arzusuna ibadet ettiler. Şu halde bizimle onlar arasında münasebet kalmamıştır» demekle reisler kendilerine tâbi' olanlardan teberri ve kat'-i alâka ederler. Yahut bu sözü söyleyenler şey­tanlardır. Şu halde şeytani dünyada iğfal ettikleri âsîlerden âhi-rette teberrî edeceklerini : :nab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir ki, insanlar gözlerini açsınlar, şeytan'm tuzağına tutulmasınlar. Bu muamelenin numunesi dünyada her zaman görülmektedir. Çünkü; bir kimse diğerini aldatır, birtakım hülyalarla önüne düşer, şaşır­tır, Neticede iş ber'akis olunca sanki hiç methali yokmuş gibi işin içinden sıyrılır çıkar, hiç sahip olmaz ve «Kendi düştü, cezasını kendi çeksin. Ben vur dedimse öldür demedim ya. Aklı vardı, dü­şünüp yapmayaydı» demekle o tatlı ülfetleri ve güzel muhabbetleri bir iki söze feda eder gider. İşte bu gibi muameleler âhiretin nü-munesidir. Binaenaleyh; âhirette aynı muamelenin ceryan edece­ğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir.[48]

 

Vacip Tealâ müşrikleri tekdir için Allahü Tealâ'ya şerik iti-kad ettiklerini ve şeriklerin nerelerde olduğunu - suâl edeceğini be­yandan sonra müşriklere şeriklerini davet etmelerini emirle rüsvâ edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve o günde taraf-ı İlâhiden müşriklere hitabedilerek denilir ki «çağırın şeriklerinizi, şefaat etsin size». Böyle denilince onlar da şirkettikleri şeyleri davet ederler. Fakat o şerik itikad ederek ibadet ettikleri putları onlara hiç cevap vermezler. Binaenaleyh; müşrikler ümitlerinden me'yus olurlar. Çünkü; onlar dünyada o bâtıl ma'budların şefaat edeceklerini ümid ettiklerinden ümitleri veçhile davet ederler. Fakat onlar da kemâl-i aciz ve hayretlerine binaen icabet etmezler. Zira; icabete kudretleri yoktur. Şu muha­vereden sonra ehl-i şirk. azabı görür ve kemâl-i hasretle derler ki, «Ah! Keşke şu şerikler dünyada hakka ihtida etmiş olsalardı, kendileri azaptan kurtulur, bizi de kurtarırlardı.» İşte müşrikler bu suretle eseflerini izhar ederler.]

Şu manâ âyette zamiri; şeriklere râci olduğuna naza-randır. Amma zamir müşriklere râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Âhirette müşrikler azabı görünce derler ki, «Ah, ne olay­dı kendileri ihtida etmiş ve doğru yola gitmiş olsalar da bu azabı görmeselerdi, bize de yardım ederler, şimdi biz de görmezdik») .derler.]

Bu manâ kelimesi temenni için olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile kelimesi şartiye ve ce­vabı mahzuf olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Eğer o müşrik­ler dünyada tarik-ı hakka ihtida etmiş olsalardı, onlar âhirette azap görmezlerdi. Lâkin ihtida etmediklerinden azaba müstehak oldular] demektir.

Müşriklere taraf-ı İlâhiden «Çağırın şeriklerinizi» demek is­tihza ve tehekküm içindir. Çünkü; onları itikadları üzerine rüsvâ etmektir. Kezalik dünyada bu muhaverenin emsali de çoktur. Zi­ra; kötü kimseleri dost ittihaz edenlere evvelce halis dostları ta­rafından nasihat olunup o nasihati duymayan kimsenin başına bir iş geldiğinde kötü dostlar selâm vermezler, halis dostları da nasi-hat-ı sabıkalarına işaret etmek ve o kimseyle alay olmak üzere «çağır yaranlarını, yardım etsinler sana, nerede kaldı o muhab­betler» derler. Bu söz, o adamı istihzadır. Çünkü yaranların yar­dım etmek imkânı olmadığı gibi semtine bile uğramazlar. İşte Ce­nab-ı Hak Kur'an'da bu gibi muhaverelerin aynının kullarıyla ken­di arasında ceryan edeceğini beyanla âsîleri ikaz ve insafa davet ediyor.[49]

 

Vacip Tealâ âhirette ceryan edecek diğer muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Zikret şol günü, o günde Allahü Tealâ müşriklere nida eder, der ki, «Size gelip tarik-ı hakka davet eden resullere ne cevap verdiniz?] Çünkü; Onlar sizi amel-i saliha ve muharre-matı terke davet ettiler. Onların bu davetlerine siz ne gibi sözle mukaabele ettiniz?»

[Cenab-ı Hakkın bu suâline karşı onlar üzerine o günde cevap vermek için haber kapıları tamamen kapanır.] Çünkü; kemâl-i hayret ve dehşetlerinden akılları başlarından gider, birşey söyle­meye iktidarları olmaz ki, cevaba tasaddi etsinler.

[Binaenaleyh; onlar ne cevap vereceklerine dair birbirlerine sual de edemezler.] Zira; iktidarları tamamen münselip olduğun­dan birbirine müracaatla bilmediklerini öğrenip cevap vermek ci­hetini de iltizam edemezler.-Çünkü; cümlesi hayret içinde şaşkın olurlar.

Yani; Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden sual eder, der ki, «Siz rûsül-ü kirama ne yolda icabet ettiniz?» Bu suale karşı on­lar üzerine bütün haberlerin kapıları kapanır, kalpleri kör ve dil­leri tutuk olur. Binaenaleyh; kendileri bir cevaba muktedir olama­dıkları gibi bilmedikleri, ciheti birbirlerinden sual de edemezler. Çünkü; kabahat sahibi her zaman mahcup olur ve söz söylemeye mecali olmaz, söylese hacaletine binaen yarım söyler.

Velhasıl şu üç âyette beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirlerden üç şeyi suâl edecektir. Birin­cisi; şeriklerden ve şeriklerinin nerede olduğundan suâldir. Bu suâlden maksat; fena itikadlarmdan dolayı onları tahkir et­mektir. İkincisi; onlara şeriklerini davetle emredip şerik­lerinin icabet etmemesiyle rezil olmalarıdır. Üçüncüsü; rusül-ü kirama neyle icabet ettikleridir ki, icabet etmediklerinden dolayı tevbih etmektir.[50]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   ahvalinden bazısını   beyandan sonra müminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma şol kimse ki, günahlarına tevbe ve iman etti, amel-i salih işledi. Şu amelleri işleyince o kimse felaha dahil olanlardan­dır.]

Yani; bir kimse ki, muktezâ-yı beşeriyet işlediği günahlardan tevbeyle Cenab-ı Hakkın dergâhına iltica ve Rabbisinden kusuru­nun affını istirham etti ve imanla amelini ihlâs üzere işledi. Böyle olan kimse muhakkak felaha dahil olanlardandır. Binaenaleyh; korktuğundan kurtulur, umduğuna nail olur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kelimesinde üç ihtimal vardır. Birincisi; tahkik ve vücub için olmasıdır. Çünkü; kerim olan kimse «Me'mûl ki filân şey şöyle olacak veyahut şunu filâna vereceğim» derse o şey muhakkak olacak sayılır., Zira ke­rim; vaadinde hulfetrnez. Binaenaleyh; Allah'ın kelâmında (

tahkik içindir. İkincisi kelimesinin de delâlet ettiği rica manâsı tevbe eden kimseye râcidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Tevbe eden kimse felâhyab olmasını ümid etsin; me'mul ki, Tevbesi kabul olunmakla felâhyab olur] demektir. Üçün­cüsü; kelimesi şart manasınadır. Buna nazaran ma­nâ-yı nazım: [Tevbe ve imanla amel-i saliha devam etmeleri me'-mûldür. Eğer devam ederlerse felaha dahil olanlar zümresinden olurlar, devam etmezlerse felah bulmazlar] demektir.[51]

 

Vacip Tealâ müminlerin hâllerini beyandan sonra kâfirlerin Resûlullah'a risaleti münasip görmediklerine cevap vermek üzere buyuruyor.

[Habibim! Rabbin Tealâ    dilediği şeyi haikeder ve insanlar için hayır olan şeyi ihtiyar eder ve üzerine hiçbir şey vacip olmaz.]

Binaenaleyh; istediğini halkında bir mani yoktur.

 

[Zat-ı ulûhiyeti nekaaisten tenzih ederim ve Allahü Tealâ on­ların şirkettikleri şeylerin cümlesinden âlî oldu.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni envâ'-ı nimetleriyle terbiye edip kemâline îsâl eden Rabbin Tealâ istediğini haikeder, hiç kim­se karışamaz, dilediği kulunu nübüvvete ihtiyar eder. Hiç kimse­nin «Niçin bunu ihtiyar etti?» demeye hakkı yoktur, Allahü Tealâ onların reyine müracaattan müstağnidir ve nekaisten münezzeh olmak Allah'a mahsustur, Cenab-ı Hak onların şerik itikaad ettik­leri şeylerin cümlesinden âlîdir.

nâfiye olmak ihtimaline nazaran manâ-yı nazım : | Rabbin Tealâ dilediğini işler ve istediğini nübüv­vete ihtiyar eder. Zira; müşrikler için ihtiyar yoktur. Çünkü; Al­lahü Tealâ kullarının istidadını ve nübüvvete kaabiliyeti olan ku­lunu bilir ve bildiği veçhile işler] demektir. Şu manâya nazaran lâfzı ihtiyar manasınadır. Amma lâfzı mevsûl ol­duğuna nazaran hayır manasınadır. Bu surette manâ-yı nazım: j Habibim! Rabbin Tealâ istediğini haikeder ve onlar için hayırN)lan şeyi işler] demektir.

Hâzin ve Kâzî'nin beyanlarına nazaran bu âyetin sebebi nüzu­lü; kâfirlerin «Allahü Tealâ keşke Kur'an'ı Tâif'le Mekke karye­lerinden bir büyük zat üzerine inzal etseydi" demeleri üzerine na­zil olmuştur. Çünkü; müşrikler Tâif'te (Ebâ Mes'ud Sakafî) yi, Mekke'de (Velid b. Muğiyre) yi büyük bildiklerinden risaleti onlardan birine münasip gördükleri cihetle bu sözü söylemişlerdi. Zira; bu iki kimse zengin olduğundan risaletle emval-i dünya bey­ninde münasebet var zannederler ve risaleti bunlara münasip gö­rürlerdi. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak emr-i risaletin temşiyeti onla­ra ait olmadığını ve emval-i dünya gibi nâs beyninde şeref adde­dilen şeylerle emr-i nübüvvet beyninde münasebet bulunmadığım ve nübüvveti dilediği kuluna ihsan ettiğini beyanla onların itikad-larını reddetmiştir.[52]

 

Vacip Tealâ risaleti dilediğine verdiğini ve müşriklerin kalp­lerine gelen gibi olmadığını beyandan sonra müşriklerin nübüvveti Resûlullah'a münasip görmediklerinin sebebi, mücered hasetlerin­den olup bunu da zat-ı ulûhiyetin bildiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[ Habibim î Rabbin Tealâ onların kalplerinde olan gizli! Şrları-nı ve izhar ettikleri şeylerini bilir. Onlar her ne kadar s akla salar Rabbin Tealâ onların kalplerinde hasetlerini bilir.]      

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirlerin Mekke'den ve Tâif'ten bir büyük kimsenin nebi olmasını arzuları mücerret haset ve sana buğz u adavetlerindendir. Zira; Rabbin Tealâ onların kalplerinde gizledikleri hasetlerini ve lisanlanyla söyledikleri fena sözlerini bilir. Binaenaleyh; emanet-i nübüvveti tevdi edeceği kulunu bilir ve onu ihtiyar eder. Şu halde kâfirlerin ehil görnvjleriyle bir kim­se nübüvvete ehil olamaz. Ehil olsaydı Vacip Tealâ ona verirdi. Çünkü; Cenab-ı Hak herşeyi lâyıkıyla bilir ve emaneti ehline verir.[53]

 

Vacip Tealâ nübüvvete ehil olan kulunu bildiğini beyandan sonra evvel ve âhir hüküm kendine ait olup hükmüne hiç kimse-nin müdahaleye hakkı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Rabbin Tealâ; Allahü Tealâ'dır ve ma'budünbilhak-tır, ondan başka ma'budünbilhak yoktur. Evvel ve âhir, yani dünya ve âhirette hamd ü sena ona aittir. Zira; ondan gayrı hamde şayan bir kimse yoktur. Çünkü; her nimet ondan feyz aldığından herke­sin şükrüne ve hamdine lâyık odur, mahlûkatı beyninde hakîki hü­küm ona mahsustur. Zira; ondan gayrının hükmü hatadan hâli ol­madığından itibar yoktur. Binaenaleyh; nübüvvete kimi lâyık gö­rür ve hükmederse nebi odur, başkalarının münasip görmesine ve hükmetmesine itibar olmayacağı şüphesizdir. Yevm-i kıyamette ancak muhakeme, hesap ve ceza görmek için huzür-u İlâhiye irca' olunursunuz.] Binaenaleyh; cümle a'mâlinizin cezasını görürsünüz. Şu halde herkes ibadetini ihlâs üzere Allah'a hasretmelidir. Zira; evvel ve âhir cezasını tertibedecek ancak Allahü Tealâ olduğu ci­hetle onun gayrıya ibadet ayn-ı cinayettir.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nm vâhid-i hakîkî ve ma'budünbilhak ol­duğu, dünya ve âhirette hamd ü sena ona mahsus olup ondan gayrı hamde lâyık bir kimse olmadığı ve hükmün küllisi ona münhasır olup ondan gayrı hiçbir kimseden hakîkî bir hüküm sâdır olama­yacağı ve akıbet herkesin mercii huzur-u Bârî olacağı cihetle on­dan gayrıya ibadetin en büyük cinayet olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[54]

 

Vacip Tealâ dünya ve âhirette zat-ı ülûhiyetinin hamde müs-tehak olduğunu icmalen beyandan sonra hamde istihkakının bazı esbap ve delilini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Zişariî Müşriklere sen de ki, «Eğer Allahü Tealâ ilâyevmil kıyam geceyi sizin üzerinize uzatırsa Allah'tan gayrı si­ze ziyayı getirecek ma'bud kimdir ve bu hususa dair reciniz ne­dir?»]

[«Siz şirkeder de ma'budun bir olduğunu işitmez ve düşün­mez misiniz ve bu hususa dair mev'ize ve delilleri niçin işitmez­siniz?»]

Yani; Habibim! Allah'ın verdiği nimetleri inkârla hamde istih­kakında gayrıları şerik kılan müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Reyiniz nedir? Haber verin bana. Eğer Allahü Tealâ sizin üzerini­ze ilâyevmilkıyam geceyi uzatır, güneşi size göstermez ve, gündü­zü üzerinizden kaldırırsa size ziya veren güneşi getirecek Allah'­tan gayrı nia'bud kimdir? Ve daima gece olursa ne yaparsınız, şir­keder de bu misilli nasihatları kulağınızı açıp dinlemez misiniz, can kulağıyla hiç tefekkür edip düşünmez misiniz? Gerçi kâfirler işitirlerse de işittikleri gibi amel etmediklerinden işitmeyen sağır mesabesinde olduklarına işaret için «İşitmez misiniz?» denilmekle tevbih olunmuşlardır. Çünkü; işitmek sânından olan bir kimseye «Kulağın duymadı mı?» demek dinlemediği cihetten onu itham et­mektir.[55]

 

Vacip Tealâ hamde istihkakına ve mülk ikinci delili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere de ki, «Haber verin ba­na, reyiniz nedir? Eğer Allahü Tealâ yevm-i kıyamete kadar sizin üzerinize nehan uzatırsa asla karanlık gelmez, daima gündüz olur­sa sizin sakin olup rahat edeceğiniz geceyi Allah'ın gayrı size ge­tirecek ma'bud kimdir?]

[Allah'ın nimetlerini unuttunuz da gözünüzle görmüyor mu­sunuz? ]

Yani; Habibim! Sen kâfirlere hitabederek de ki «Geceyle gün­düz sizin ahvalinizi ıslâh, dünya ve âhiret işlerinizi tesviye için halkolunmuş nimetler olduğundan bunların şükrünü edâ etmek üzere ihlâsla Allah'a ibadet etmeniz lâzımdır. Zira; insanın hayatı kisible kaaim olup kisib ise muamelâta, muamelât da nehara muh­taç olduğu cihetle hayat-ı beşeriyenin bekaası gündüzle kaaim ol­masına binaen gündüz insanlar için Cenab-ı Hakkın en büyük lu-tûflarmdandır.'Binaenaleyh; bu nimetin şükrünü edâ vaciptir. Ke-zalik insanın vücuduna arız olan yorgunluğu gidermek için istira­hata muhtaç olup istirahat da sükûnete mevkuf olduğundan gece­nin zulmeti sa'yın inkıtâma ve insanların istirahatlarına elverişli halkolunduğundan gece insanlar hakkında şükrü vacip olan büyük nimetler cümlesindendir. Hâl böyle olunca «Ey müşrikler! Haber verin bana. Eğer Allahü Tealâ kıyamete kadar üzerinize neharı uzatır, geceyi kaybederse istirahatınız için size geceyi getirecek Allah'tan başka ma'bud var mıdır? Allah'tan başka bunları halket-meye kaadir bir ma'bud olmayınca ibadetinizi Allah'a hasretmeniz lâzım değil midir? Bu nimetleri görmez misiniz ki Allaha şirke-dersiniz? Niçin bu gibi hayatınıza ve istirahatınıza hadim olan ni­metleri düşünmez de Allah'ın gayrı birtakım cemâdâtı ma'bud it­tihaz edersiniz? i'

[Allahü Tealâ'nın rahmeti ve ihsanı cümlesinden sizin için geceyi ve gündüzü halketti ki gecede hareketten kesilip istirahat ederek, gündüz de fazl-ı ilâhiden rızkınızı arayasıniz. Bu iki mü­sait vakti halkcttiğine binaen Allah'a şükredesiniz.]

Yani; gece ve gündüzü sizin maslahatınıza muvafık halkeden ma'bud un rahmeti cümlesinden olarak gecede istirahat etmeniz ve gündüzde rızkınızı aramanız için size geceyle gündüzü halket­ti. Me'mûl ki bu nimetlerin şükrünü edâ edersiniz. Gerçi neharda istirahat etmek ve gecede kesb-i ticaretle meşgul olmak mümkün­ce de ekseriyet itibarıyla geceye muvafık olan istirahat, gündüze muvafık olan da sa'y ü amel olduğundan Cenab-ı Hak herbirine münasip olanı zikretmiştir. Yoksa gecede behemehal yatmalı, gün­düzde behemehal çalışmalı demek değildir. Fakat tabiatıyla gece. ticarette müşkülât vardır. Zira; karanlık birçok şeylere mani oldu­ğu gibi ziya tedariki de masrafa muhtaçtır. Amma gündüzde bu gibi müşkülât yoktur. Binaenaleyh; geceye yakışan istirahat ve gündüze yakışan ticarettir.

Hâzin'in beyanı veçhile Cennette kisib ve sair suretle meşak­kat olmadığından geceye ve gündüze ihtiyaç olmadığı cihetle Cen-net'te gece ve gündüz yoktur. Binaenaleyh; Cennet'te her zaman bu dünyanm sabah namazından sonra ve gün doğmadan evvelki vakti gibidir. Şu halde âlem-i âhiret sıcak ve soğuk gibi insanı ra­hatsız edecek ezalardan ârî, gaayet latîf, inşirahlı bir havaya ma-, lik ve kederden salimdir.[56]

 

Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını bazı le beyandan sonra tarik-ı aharla dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habihim! Zikret şol günü ki, o günde Rahbin Tealâ kâfirlere nida eder, der ki, «Dünyada hana şerik olduklarını itikaad ettiğiniz şeriklerim nerededir? Gösterin, görelim.» İşte Cenah-ı Hak şu hî.î-'î^-J îî»!vsiy1c müşrikleri tekdir eder.]          

Ayette şirkin gazab-ı ilâhiyi herşeyden ziyade calip olduğuna işaret vardır. Çünkü; tevhidin herşeyden ziyade rızayı dâî olması onun zıddı olan şirkin herşeyden ziyade gazabı calip olacağında şüphe yoktur.

[Biz Azîmüşşan her ümmetten birer şahit çıkarır ve deriz ki, "Dünyada hak olduğunu itikad ettiğiniz mezhebinizin sıhhat ma delillerinizi getirin.»]

[Biz onlara «Getirin delillerinizi» deyince onlar bilirler ki, ulûhiyet Allah'ın hakkıdır ve Allah'ın gayrı ulûhiyete lâyık yoktur ve iftira ettikleri şeyler onlardan kaybolur gider.]

Yani; kıyamette nâs mahşere cem'olunca biz her ümmetten kendi üzerlerine birer şahit çıkarırız ve şahitler onların hayır ve şer amellerine şehadet ederler. Bunun üzerine biz onlara deriz ki, «Dünyada hak olduğunu dava ettiğimiz şirkin sıhhatına delilleri­nizi getirin». Onlar delil getirmekten âciz olunca ilm-i yakînle bi­lirler ki, hak Allahü Tealâ'nmdır ve dünyada ma'bud diyerek iba­detle iftira ettikleri şeyler onlardan kaybolur. Zira; ma'bud ittihaz ettikleri putları asla muavenet edemeyince hakikati tamamen an­larlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şekîtle murad; enbiya-yı izam hazaratıdır. Çünkü; her nebi kendine iman edenlere ve etmeyenlere, hatta kendinden sonra gelenlerin hallerine dahi şehadet eder. Zira; Pazartesi ve Perşembe akşamları ümmetin a'mâli o ümmetin nebisine arzolunduğu hadis-i nebevi ile sabittir. Çünkü; enbiya-yı izam kabirlerinde hayatta oldukları cihetle hal-i hayat ve hal-i vefatlarında ümmetlerinin a'mâline vakıflardır. Ya­hut  e 7ı i t le murad; her zamanda ümmeti hayra davet eden kimselerdir.

Ruhul Beyan'da zikrolunduğu veçhile şirk yalnız girk-i zahi­riye münhasır değildir. Belki şirk-i bâtını dahî olur. Çünkü; bazı kimse nefsinin .emrini Allah'ın emri üzerine tercih ve bazıları zev­cesine itaati Allah'a itaat üzerine takdim ve bazıları da ticareti tekâlif-i İlâhiye üzerine tercih ederler. Bu sebeplerle ubudiyetini unuturlar. Bunlardan hiç birisi de yevm-i kıyamette menfaat ver­mez ve onlardan kaybolur. Evet! Ticaret lâzımdır, fakat o ticarete kudret veren Allah'a ubudiyeti terketmemek şarttır. Binaenaleyh; ticaretini ibadetine mani tutan kimsenin indallah i'tizarı makbul değildir.[57]

 

Vacip Tealâ müşriklerin   bazı ahvalini beyandan    sonra Hz. Mûsâ'nm., münafıkı olan Kaarûn'un halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kaarûn muhakkak Mûsâ (A.S.) in kavminden oldu ve Benî İsrail üzerine tuğyanla tekebbür etti.]

Yani; Kaarûn Benî İsrail'den olduğu halde onlar üzerine tuğ­yan etti.                                                                  

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kaarûn Hz. Mûsâ'nm amcaza­desi veyahut amcasıydı; Benî İsrail içinde Tevrat'ı Kaarûn'dan zi­yade kıraat eden yoktu; sureti ğaayet güzel olduğundan lâkabına münevver demişlerdi, nâs beyninde âlim, fâdıl ve şerefli olduğu halde Hz. Musa'ya münafıklık ederdi. Fakat nifakını gizlemedi, akıbet izhar etti, sebebi de şöyledir : Allahü Tealâ Firavun'u garke-dip Benî İsrail'i saha-i selâmete çıkarınca Hârûn. (A.S.) Benî isra­il'in kurbanlarına nazır ta'yin olundu. Kurban yapmak için mukan­nen olan mahalle herkes kurban yapacakları hediyeyi getirir, Hz. Harun'a teslim eder, Hârûn (A.S.) onu mahall-i muayyenine kor, semadan bir ateş nazil olup o hediyeyi yakması kurbanın kabulüne delil olurdu. Kaarûn, Harun'a hased eder, Hz. Musa'ya «Sende ri-salet var, biraderinde kurban riyaseti var, bende birşey yoktur.

Ben bunu çekemem, bana da bir riyaset vermeli» demekle hasedi­ni ortaya koydu. Hz, Mûsâ «Biraderime riyaseti ben vermedim. Allahü Tealâ verdi» deyince Kaarûn «Allahü Tealâ'nm verdiğine bana bir alâmet göster» demesi üzerine vahy-i İlâhi gelir. Hz. Mûsâ eşraftan kırk kişinin asâlarıyla beraber ibadet olunan kubbe altına gelmelerini emreder. Kaarûn da Hârûn (A.S.) da asâlarıyla gelir, kubbenin altında sabaha kadar beklerler. Sabahleyin Hârûn (A.S.) m badem ağacından asası, yeşil yaprak vermiş görürler. Mûsâ (A.S.) "İşte alâmet, buna ne dersin?» dediğinde Kaarûn «Bu senin sihrindir» demekle nifakını meydana koydu ve etbâ'ıyla be­raber Hz. Musa'dan ayrıldı, açıktan eza ve tuğyana başladı, fuka­rayı istihfaf etmek ve haklarını vermeyip zulmeylemek ve kibr ü gururla herkese azamet satmak, nefsinde herkes üzerine faik bir meziyet görmek, kendine imtiyaz vermek üzere alemet-i farika olarak^elbisesini uzun giymek gibi şeylere teşebbüs etti.[58]

 

Tealâ Kaarûn'un bakiye-i halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Kaarûn'a hazinelerden olarak o kadar çok mal verdik ki, o hazinelerin anahtarları kuvvet sahibi olan bir cemaata götür­mesi ağır oluyordu.]

[İşte o zamanda kavmi, Kaarûn'a dediler ki «Yâ Kaarûn! Ma­lına mağrur olup ferah etme. Zira; Allahü Tealâ ziyade ferah eden­leri sevmez.] İşte kavmi, bu sözlerle Kaarûn'a nasihatta bulun­dular.

Yani; Biz Azîmüşşan Kaarûn'a çok mal verdik, hatta verdi­ğimiz hazinenin anahtarlarını kuvvet sahibi bir cemaata götürmek ağır olur ve güç götürürlerdi.- Anahtarları taşımak, hazinelerin herbirini bilmek onlara meşakkat veriyordu. Bu hazineleri ona ver­diğimizde kavmi ve bilhassa 'Hz. Mûsâ nasihat ettiler, dediler ki «Yâ Kaarûn! Dünya malına mağrur olup ferahlanma. Zira; Allahü Tealâ dünya malına ferah edenleri sevmez». Her ne kadar Kaarûn'a bu minval üzere nasihat etmişlerse de Kaarûn için din­lemek imkânı yoktu. Zira; her tarafını kibr ü gurur ve dünyaya muhabbet ihata etmiş olduğundan böyle nasihatlara kulak asmaz, kibrinden vazgeçmezdi. Akıbet gururu helakine sebep olmuş ve helaki nâs beyninde darb-ı mesel kalmıştır. Kaarûn'un l^avmi nasi-hatlarına devamla dediler ki:                                

[Ey Kaarûn! Allah'ın sana verdiği nimetle sen dar-ı âhiret ta-leb et. Emelini bütün dünyaya hasretme, belki dünya nimetini âhi­ret nimetine sebep kıl ve Allah'ın verdiği nimeti rızasının hilâfına sarfla nefsini mehlekeye koyma.]                                 

[«Ve dünyadan son nasibin olan kefeni unutma.»]

[«Ve Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de kullarına ranın hukukuna riâyetle zulümden nefsini sakın.»;]

ihsan et, fukaranın

[.Ve malma mağrur olup yer yüzünde fesat arajna.'

[«Zira; Allahü Tealâ müfsidleri sevmez ve müessir nasihatta bulundular.]

Yani; Kaarûn'un kavmi Kaarûn'a nasihat tarikıyla «Malını fukaraya tasadduk, sıla-i rahim ve-ehl-i imana muavenet gibi hay­rata sarf etmekle âhiret sevabı iste ki, malından istifade etmiş ola­sın. Çünkü; maldan maksat hem dünyada hem de âhirette sahibi­nin intifa' etmesidir. Dünyada intifa'; nefsine ve sair infakı vacip olan evlâd ü iyal ve akrabaya infak etmektir. Âhirette intifa' ise fukaraya tasadduk etmek, düşman karşısına asker teçhiz eylemek, esliha ve sair mühimmat-ı harbiye almak, mescit, köprü, medrese gibi velhasıl âmmenin intifa' edeceği hayrata sarfetmektir. Ey Kaarûn! Malına o kadar mağrur olma, dünyadan nasibini- unutma. Zira; dünyadan insanların son nasipleri kefendir. Senin alacağın son nasibin dahi kefendir, Allah'ın sana bu hazineleri ihsan ettiği gibi sen de kullarına ihsan et ki, nimetin şükrünü eda etmiş ola­sın, hiçbir zaman yeryüzünde fesat arama. Zira; Allahü Tealâ yer­yüzünü ifsad edenleri sevmez» dediler. Fakat Kaarûn bunlarla kafiyen âmil olmamıştır.

yani ağır olur ve götü­ren kimsenin ağırlığına binaen beli eğilir demektir. Usbe ; ondan kırka kadar bir cemaat demektir. Dünya malına gurur ve ferahın muhabbet-i İlâhiyeye mani olduğu beyan olunmuştur.-Çünkü dünyaya tamamıyla muhabbet; rıza-yı İlâhiye vesile olan ibadete mani olduğu cihetle Allah'ın muhabbetine vesile olacak ubudiyetin vazifesini   terkedince elbette   Allahü Tealâ o kulunu sevmez.[59]

 

Vacip Tealâ   Kaarûn'un şu nesayiha   ehemmiyet vermediğini beyajı sadedinde söylediği sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kaarûn kavminin nasihatini dinledikten sonra kemâl-i gurur ve kibr ü azamet ve istibdadla dedi ki «Allahü Tealâ bu malı bana bende olan ilim üzerine verdi.] Bende sizden ziyade bir meziyyet ve istihkak görmese vermezdi. Halbuki bende olan ilim. hüner ve san'at sayesinde verilmiştir. Zira; ilm~i simya, ticaret, san'at ve ziraat bende sizden ziyadedir. Binaenaleyh; ben bunları sizden zi­yade bilmekle bu malı kazandım» dedi. Şu halde Kaarûn elinde bu­lunan mala herkesten ziyade kendinde bir ehliyet ve istihkak gör­düğünü beyan etmiştir.

Kaarûn'un kendinde    sairlerinden ziyade bulunduğunu iddia ettiği ilimle murad; Beyzâvî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına na­zaran Tevrat'ın manâsına, ahkâmına, vücuh u fıkhına, rümuzat ve işaratına ilimdir.    Çünkü; bundan evvel beyan olunduğu veçhile Benî İsrail içinde Tevrat'ı en ziyade bilirdi.   Binaenaleyh; ilmine mağrur oldu, herkesten ziyade liyakat davasında bulundu ve bu sözü sarfetti. Yahut   iIimle murad; ticarete, ziraata ve envd'-t mükâsebeye ilim ve arazide tasarrufu iyi bitmesidir. Çünkü; bun­ların cümlesi takdir-i ilâhiye muvafık olduğu surette esbab-ı gına­dandır. Binaenaleyh; dünyada her zenginin servetinin esası tetkik olunursa ticaret, ziraat ve smaattır.   Kaarûn da bunları iyi bildi­ğinden    «Ben ilmim sayesinde   maldar oldum» demiştir.    Yahut iIimle murad; iVm-i simyadır. Çünkü; rivayet olunduğuna naza­ran Kaarûn ilm-i simyaya vakıfmış. Hatta kalayı gümüşe ve bakırı altına tahvil edermiş. Servetinin esası ilm-i simyaya müstenid olup başka bilen de olmadığından «Bende olan ilim sayesinde bu servet bana verildi» demiştir.

Bu gibi madeniyatm bazı ecza ile başka birşeye tahavvülü ba-id olmadığı gibi bilfiil vukuu da bazı fen vasıtasıyla sabittir. Meselâ elektrikte görüldüğü veçhile suyun kuvveti bazı vesaitle ateşe ta-havvül ediyor^ kükürt çok olursa cıva vasıtasıyla gümüş madeninin altını gümüşten ve kurşundan daha çok olur. Bunların cümlesi kimyaya delâlet eder. Lâkin hariçte pek çok simya için uğraşan­lar hep müflistir. Çünkü; sair madeniyatı altm ve gümüş yapmak için bir çare bulamamışlardır. Evet! Birçok kitaplar da yazmışlar­dır. Fakat hep nazariyattan ibarettir, fiiliyat sahasında bir şey meydana çıkamamıştır. Zira nazariyat; kalemle yazı ve dille diş {arasında kalır. Binaenaleyh; alelekser nazariyat fiiliyatta tesirini gösteremez, Velhasıl simyacılıkta nazariyattan    başka birşey ol­madığı ve fiiliyat sahasında te'sirini gösteremediği ma'lûmdur. Hikmete muvafık olan da budur. Çünkü; Cenab-ı Hak âlemin be-kaasmı muâmelât-ı nâsa, muâmelât-ı nâsı da altınla gümüşe rap­tettiğinden altınla gümüşü insanların nazarında gaayet kıymetli ve revaçlı kıldı ki,   vakt-i merhununa kadar âlemin intizamı onunla devam etsin. Şu halde altın ve gümüş dünyanın kıvamına ve be-kaasına hadim olduğundan   kıymetten düşecek kadar mebzul ol­ması hikmete muhaliftir.    Şu tafsilâta nazaran eğer Âllahü Tealâ ilm-i simyayı her fikir sarfeden kimseye verse herkes simyacı olur ve simya vasıtasıyla istediği kadar altın ve gümüş yapar,    kolay bir san'at olduğu cihetle de herkes rağbet eder, her şahıs bir Kaa-rûn olur. Şu halde âlemde altınla gümüşün kıymeti kalmaz, alan, satan da bulunmaz ve muamelât da  dönmez.  Çünkü muamelâta vasıta olan semene rağbet kalmayınca muamelâtın kapıları kapa­nır, herkes alacağını alamaz, satacağını satamaz bir hale gelir ve âlemin harabına badi olur, hatta ekin eken bulunmaz. Çünkü; sa­tacak olsa paraya ihtiyaç yok. para alsa kıymeti yok. Binaenaleyh; çiftçi kendi yiyeceği kadar eker. Çiftçi olmayanlar buğday alacak olsa para verecek, paranın ise kıymeti yok. Velhasıl şu hikmet­lere ve daha ziyade bizim bilmediğimiz birçok hikmetlere mebni olmalıdır ki simya ile uğraşanların çoklarını Cenab-ı Hak fakırla müptelâ kılar ve madeniyatı    altınla gümüşe tebdiline muvaffak kılmaz,   yoksa tebdili mümkün olmadığından bulamıyorlar değil­dir, belki mümkündür.    Fakat biıçok hikmetlere    binaen Allahü Tealâ o ilmi insanlara vermiyor, ancak nazariyat sahasında kalı­yor. Çünkü; fiilen vücudu; semenin kıymetini haleldar ettiğinden hikmete muhalif olduğu gibi sa'y ü amelin lüzumu kaaidesine dahi münafidir. Evet! Nadiren bazı kimsenin muvaffak olması baid de­ğildir, fakat Kaarûn gibi akıbeti felâket olur. Çünkü; emeksiz mey-fCİana gelen servet; her zaman sahibini name'kul ef'âle sevkettiğin-den hakkında fitne-i azîme olur.

Hulâsa; ilmine mağrur olarak benlik davasında bulunmanın mezmum olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[60]

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un bu sözü üzerine tekdir etmek üzere buyuruyor.

[Kaarûn Biı gibi sözleri söyler de bilmedi mi Allahü Tealâ kendinden daha kuvvetli, mal ü menal yönünden kendinden daha Cemiyetli çok kabileleri ve milletleri ihlâk ettiğini, Allah'ın bu ka­dar kuvvetli ve cemiyetli kimseleri ihlâk edip de Kaarûn'un ken­dini ihlâk etmeyeceğini? Halbuki Allah'ın ihlâk ettiği mücrimler günahlarından suâl olunmazlar. Zira; Cenab-ı Hak onların helak­lerini mucip olan günahlarını bilir, suâle ihtiyaç yoktur.]

Yani; tâği olan Kaarûn'un nai] olduğu nimetlerin kendi Um ü fazlı sayesinde istihkaakıyla .olduğunu iddiaya cür'et eder de bil­medi mi ki, Allahü Tealâ'nın Kaarûn'dan evvel kurun-u maziye-den malca ve evlâtça kendinden daha kuvvetli ve emval-i dünyayı cemetmesi daha ziyade olan kabileleri ihlâk ettiğini; gözünün önün­de Firavun'la askeri helak olup gitmedi mi, Tevrat'ın âyetlerinden bu gibi şeyleri anlamadı mı? Eğer Kaarûn'un dediği gibi raal ve evlât herkesin istihkaakma merbut olsa maldar olan kimselerin inal sebebiyle gazab-ı İlâhiye maruz olmamaları lâzım gelirdi, hal­buki emir bilâkistir. Şu halde hiç kimsenin serveti kendi istihkaa­kıyla değil, belki lûtf-u İlâhidir. Binanealeyh; kurun-u sabıkanın ihlâki gibi Kaarûn dahi ihlâk olunacağını hatırından çıkarmasın.

Alîahü Tealâ'nın düşmanlarından intikamının sür'at-ı nüfu­zuna işaret için gazaba müstehak olan mücrimlerin günahlarından sual olunmayacağı beyan olunmuştur. Zira; ilm-i İlâhi, onlardan intikam almaya ve intikaamı mucip olan" günahlarını bilmeye kâfi olduğundan suâle ihtiyaç yoktur. Yahut mücrimler Cehennem'e gi­receklerinde melekler tarafından onlar günahlarından suâl olun­mazlar. Zira; simalarından cürümlerinin nev'ini bilirler. Binaen­aleyh; suâle hacet kalmaz. Yahut «Günahlarını bilmek için suâl olunmazlar. Çünkü; ma'lûmdur, ancak tevbih ve tekdir için suâl olunurlar» demektir.[61]

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un kavmi tarafından vâki olan nasihatları dinlemeyip ilmiyle ve malıyla iftihar ettiğini beyandan sonra git­tikçe gururu tezayüd edip söz te'sir etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kaarûn söz dinlemeyince kavminin bulunduğu mahalle ziy-netiyle beraber çıktı ve ziynetim herkese göstermekle kibr ü guru­ru arttı.]

[Kaarûn'u bu halde gören ve yalnız hayat-ı dünyayı murad edenler dediler ki «Ne olaydı Kaarûn'a verilen dünya malının misli de bize verileydi. Zira; Kaarûn dünyaca ha/z-ı azîm sahibidir.»]

Yani; Kaarûn'a nasihat te'sir etmedi. Binaenaleyh; birgün ke-mâl-i gurur ve sürurla ziyneti içinde müstağrak olduğu halde kav­minin bulunduğu bir cemiyet karşısına çıktı, nâs onun ziynetini seyr ü temaşa ettiler o kavmi içinden yalnız dünyayı murad eden kimseler dediler ki «Ah! Ne olaydı, Kaarûn'a verilen dünya ma­lının misli bize de verilseydi. Zira Kaarûn; dünyada nasib-i kâmil sahibidir» demekle tahassürlerini izhar ettiler.

Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kaarûn'un ziyneti; eğeri altıriâan ve sair mücevheratıyla müzeyyen ester üze­rinde binitli ve elbisesi o zamanın en yüksek ve kıymetli kumaş­larından ve maiyetinde kendi kisvesinde dört bin atlı ve sağ ta­rafında gaayet müzeyyen üç yüz kölesi, sol tarafında üç yüz cari­yesi hizmetine muntazır olarak- gelmesidir. İşte bu ihtişamı görüp de emeli dünyaya münhasır olanlar Kaarûn'a verilen nimetin mis­linin kendilerine de verilmesini istediler. Zira; tab'-ı beşer; dünya malına meyyaldir. Kaarûn'un mertebesini-isteyenlerin mümin veya kâfir olduklarına dair âyette sarahat yoktur. Kaarûn'un halini arzu edenler arzularını hasetten kurtarmak için Kaarûn'a verileni aynen istemeyip mislini istedikleri Kazî'nin cümle-i beyanatm-dandır.[62]                                                      

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un geldiği cemiyet içinde bir kısmı Kaa­rûn'un haline gıpta etmişlerse de diğer bir kısmının sevap istedik­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, kendilerine ilim verildi. Onlar Kaarûn'un nimetinin misli kendilerine verilmesini isteyenlere dediler ki «He­lak sizin üzerinize. Allah'ın kullarına âhirette vereceği sevap iman­la amel-i salih işleyen kimselere dünya metâ'ından hayırlıdır ve âhiret mesûbet-i uz m asına mülâki olmaz, ancak dünyada belâya sabredenler mülâki olurlar» demekle dünyayı arzu edenlerin hal­lerini takbih ettiler.]

Yani; kendilerine ilm-i ledünnî verilen ma'rifet-i kâmile sa­hipleri Kaarûn'un mertebesini isteyenlere dediler ki «Helak size olsun ey aklı kısa kimseler! Siz emelinizi dünyaya hasrediyorsu­nuz. Halbuki Allahü Tealâ'nın kullarına âhirette in'âm edeceği se­vap dünya malından ve metâ'ından çok hayırlıdır. Fakat bu hayır; ancak iman edip imanın muktezası veçhile amel-i salih işleyen kimseler hakkındadır, bu misilli sevaba ve derecât-ı âliyata tekâ-lif-i İlâhiyenin meşakkatma sabredenlerden başkaları nail olamaz­lar. Zira; onlar Allah'ın ibadetine devam ve menhiyatı terke sab­redip Allah'ın verdiği nimete kanaatla hiç kimsenin cah, mansıp ve servet ü samanına tahassür etmediklerinden derecat-ı âhirete müstehaklardır. Lâkin emelini dünyaya hasredenler âhireti unut­tukları cihetle dünyada nail oldukları nimete aldanır, onunla kalır, âhirette me'yûş, mebhut, hayran ve fevtettikleri nimetlere tahas­sür ederek ebeden muazzap olurlar.[63]

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un   nasihat din edince helak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kaarûn insafa gelmeyince biz Kaarûn'ı yere batırdık.]

[Kaarûn'u biz yere batırmca Allah'tan gayrı Kaarûn'a yar­dım eder bir cemaat bulunmadı. Binaenaleyh; Kaarûn yardım gö­renlerden olmadı.]

Yani; Kaarûn'a kavmi çok nasihat etmişlerse de ıslah-ı nefset-meyince biz Kaarûn'u ve ..hanesini beraber günahı icabı yere ba­tırdık. Allah'tan başka Kaarûn'un itimad ettiği ahbap ve yaranın­dan Kaarûn'a yardım, eder bir cemaat bulunmadı, kendisi de o ka­dar hadem ü haşemle azaptan kaçıp kurtulamadı. Zira; intikaam-ı ilâhiden hiç bir âsî kurtulamaz.

Kaarûn'un helakine birçok sebepler varsa da Kazî, Taberi, Ni-sâbûrî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran son sebep şöyle­dir : Zekât âyeti ahkâmına tevfikan Hz. Mûsâ Kaarûn'dan malının zekâtını isteyince Kaarûn kendi vermekten imtina' ettiği gibi Benî İsrail'i teşvik eder ve «Size Hz. Mûsâ her ne emrettiyse tuttunuz. Şimdi de malınızı elinizden almak ister. Bunun çaresini düşünme­li» der. Çünkü; her türlü ezayı Hz. Musa'ya reva görmekten çekin­mez bir münafıktı. Binaenaleyh; bir fahişeye Hz. Musa'ya bayram günü mele-i nâsta iftira etmek üzere bin dinar verir ve Kaarûn Hz. Musa'ya bu iftirayı yapmakla Benî İsrail'in zihnini iğfal ve itaattan çıkaracağım zannıyla ömrünün âhir günü bayram mevkiine kemâl-i azamet ve gururla gelir, Mûsâ (A.S.) vaazının zinaya mü­teallik bahsinde zina eden kimseyi recmederiz deyince Kaarûn »Sen zina edersen dahi hüküm öyle midir?» der. Hz. Mûsâ da «Evet. Benim hakkımda da hüküm böyledir w deyince Kaarûn «Be­nî İsrail senin hakkında filân hatunla zina etti diyorlar» dedi, ha­tunu çağırdı. Lâkin hatun doğruyu söyleyip Kaarûn'un iftira et­mek üzere kendisine bin dinar verdiğini açıktan beyan etmekle Kaarûn'u rüsvâ ve Hz. Musa'yı tebrie etti. Cenab-ı Hakkın hakkı izhar ettiğine şükrolmak üzere Hz. Mûsâ secdeye kapandı, Kaa­rûn'un helakini Rabbisinden istedi. Cenab-ı Hak arzı Hz. Mûsâ'-nın emrine muti' kıldı. Benî İsrail Hz. Mûsâ tarafına geçti. Kaa­rûn'un yanında yalnız iki kişi kaldı. Mûsâ (A.S.) arza emretti. Kaarûn'un olduğu taraf hareket etti, Kaarûn yere battı. Benî İsra­il'in süfehası «Hz. Mûsâ Kaarûn'un malına tama' etti. Helakine sebep oldu» demeleri üzerine Hz. Mûsâ kendiyle beraber Kaa­rûn'un bilcümle emvalinin batmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etti, bilûmum malı da beraber battı, herkes şerrinden kurtuldu. Çünkü: hiçbir eseri kalmadı, ancak helaki; ilâyevmilkıyam âleme darb-ı mesel olarak kaldı. Zira; nifakın neticesi helak ve felâket­tir. İşte âlemde her zaman ehl-i imana karşı bir takım münafıklar bulunmaktadır. Müminlerin derecâtmı terfi' ve münafıkların de-rekâtını tezyid için Cenab-ı Hak daima iyileri kötülerle müptelâ kılar ve enbiyay-ı izam hazaratınm her birerleri de zamanlarında gûnâgûn münafıklarla müptelâ olmuşlardır. Onlar tarafından vu­ku bulan ezalara sabırla helaklerinin vakt-i merhununu beklemiş­lerdir. Kaarûn'un vak'asmda birçok mev'ize ve ibretâmiz mesele­ler olmasına binaen Kur'an'da Kaarûn'un vak'asını beyanla nasi­hat dinlemeyen ve kibr ü gururu kendine âdet eden, malının ze­kâtını vermeyen ve bigayrihakkm iftiraya cüret edenlerin akıbet birer gûnâ sebeplerle helak olacaklarını ümmet-i Muhammed'in bu vak'ayla istidlal, etmelerini ve bu gibi fena ahlâktan vazgeçmele­rini Cenab-ı Hak bu vesileyle tavsiye etmiştir. Çünkü insanlardan, evvel geçenlerin sergüzeşti; sonra gelenlere birer ders-i ibrettir;?[64]

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un helakini beyandan sonra kavminin mü-tenebbih olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dünkü gün Kaarûn'un mertebesini isteyenler bugün sabah vakti derler ki «Ne acîp şey ki, Allahü Tealâ dilediği kulunun rız­kını bol, dilediğinin dar verir.»]

[Ve sözlerine şunu da ilâve ederek dediler ki «Eğer Allahü Tealâ bizim üzerimize ihsan etmeseydi bizi de batırırdı, ne acayip şey, kâfirler intikaam-ı İlâhiden aşla kurtulmazlar.»] İşte böyle demekle dünkü gün vâki olan temennilerine nedamet ettiler ve Kaarûn'un mertebesini istemenin hata olduğunu bildiler. Çünkü; dünkü gün Kaarûn'un refah ve saadetine gıpta edenler bugün o malın bâis-i felâket olduğunu görünce kemâl-i istiğrap ve taaccüple hatalarını itirafa ve Allah'ın lutfunu ikrara mecbur oldular.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile taaccüp manâsına olan ile teşbih manâsına olan den mürekkeptir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ne acayip bir emr-i müşabihtir ki, Al­lahü Tealâ rızkını dilediği kuluna verir, tevsi' eder. Yoksa kulunun tevsii icabedeceği kerametine mebni değil, belki Allah'ın dileme-siyledir. Kezalik bazı kulunun rızkını dar vermesi o kulun rızkı­nın dar olmasını icabedecek bir kusuruna mebni değil] demektir: Yahut helak manâsına' olan veyk'den me'huzdür. Buna nazaran manâ-yı nazını: [Helak bize olsun ki, biz ne acayip hata etmişiz. Halbuki kullarının rızkını bol veya dar vermek Allah'ın meriyetine muallâkmış, yoksa kulunun- istihkakıyla değilmiş. . Binaenaleyh; eğer bizim üzerimize Allah'ın lutf u ihsanı olmamış olsaydı biae demal verir, tuğyan ettirir, Kaarûn gibi bizi de batırırdı. Lâkin Al­lahü Tealâ lütfetti ki, batırmadı. Vay helak bize olsun ki kâfirler asla felah bulmazlarmış] demektir. (Vey) lâfzı Fahri Râzi'nin be­yanı veçhile insanın birşeyin vukuuna esefini izhar makaamınâa is-.ti'mâl olunur. Binaenaleyh; birşeyin vukuuna taaccüp ve esefini izhar için «Vay filân şey şöyle olmuş, ne acip» demekle esefini iz­har eder.[65]

 

Vacip Tealâ Kaarûn'un helakini ve kavminden Kaarûn'un mertebesini isteyenlerin mütenebbih olduklarını beyandan sonra dâr-ı. âhiretin kimler için olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu dâr-ı âhireti biz şol kimseler için halk ettik ki, onlar yer­yüzünde Allah'ın kulları üzerine ulviyet ve kibr ü fesat murad et­mezler* Halbuki âkibet-i hamideye nail olmak müttekilere mah­sustur.]

Yani; habibim! Şu evsafı beyan olunan dar-ı âhiret ve Cennet-i A'lâ'yı şol kimseler için halkettik ki, onlar yeryüzünde ibadullah üzerine tasallut ve galebe murad etmedikleri gibi nâs üzerine zu­lüm ve cebirle mallarını almakla ve su-u akide telkin etmekle ah­lâklarını ifsat dahi murad etmezler. Halbuki âkıbet-i haseneye ve yüksek derecata nail olmak muharremattan nefsini vikaaye ve iba-data devam ve nâs üzerine kibr ü gurur ve fesattan ittikaa eden kimselere mahsustur, yoksa Kaarûn gibi kibr ü gurur, zulm,ü ud-vanla yeryüzünü ifsad edenlere âkıbet-i hasene yoktur.[66]

 

Vacip Tealâ dâr-ı âhirette derecât-ı âliyenin kimlere mahsus olduğunu beyandan sonra müttekilerin nail olacakları sevabın hayırlı olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse hasene işler ve o haseneyle    âhirete gelirse onun için o haseneden hayırlı derece vardır.]

[Ve eğer bir kimse seyyie işler ve o seyyieyle âhirete gelirse seyyie işleyen kimseler cezalanmazlar, illâ amel ettikleri seyyie-nin miktarı cezalanırlar.]

Yani; bir kimse, dâr-ı dünyada şer'in emrettiği ibadet-ı Deüe-niye ve maliyeye müteallik hasene işler ve indallah makbul olan amelle huzur-u Bârî'ye gelirse o kimse için amelinden daha hayırlı sevap vardır. Çünkü; âhirette nail olacağı derece amelinden fazla olacağı gibi kederden salim, devam ve bekaası da'vardır. Ve eğer bir kimse aklen ve şer'an kabih olan günahı işler, indallah müstek-reh ve örf ü âdette müstehcen olan günahla huzur-u Bârî'ye ge­lirse o günah isleyen kimseler cezalanmaz, ancak işlediği günahın miktarı bir ceza ile cezalanır. Çünkü; işlediği günahtan ziyade ceza zulüm olduğundan Cenab-ı Hak zulüm olarak ceza vermekten mü­nezzehtir. Amma haseneye fazla ecir verme lütuf olduğundan Va­cip Tealâ zatına lâyık olan lûtfunu kulundan esirgemez, fazla ih­san eder. Binaenaleyh; Vacip Tealâ hasene işleyen kuluna fazla derece vermekle taltif eder. Amma günah işleyenlere günahları miktarı ceza verir, fazla vermekle zulmetmez.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette seyyieden kulları tenfir için zamir mevziinde ism-i zahir olarak seyyie varid olmuş ve iki kere zikrolunmuştur.

Gerçi dünyada kâfirin küfrü mütenâhî olup âhirette azabı gayr-ı mütenâhî ve ilelebed devam edeceği cihetle seyyie üzere ce­zası ziyade gibi görünürse de kâfirin küfrü niyet-i ebedî yani ebe­den muammer olsa küfrüzere devama niyet ve kasıtla işlediğin­den cürümle ceza beyninde müsavat vardır. Binaenaleyh; kâfirin küfrüne ebeden azap, cürmünden ziyade olduğu cihetle «Müsavat yoktur» denilemez. Çünkü; küfür cürmünü işlemeye azmi ebedî olduğundan o azmin cezası da ebedîdir.[67]     

 

Vacip Tealâ âhirette rahat müttekilere mahsus olduğunu be-j yandan sonra hicret zamanı yol üzerine Resulullah'a arız olan bazı humumunu izale etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Şol zat-ı eceli ü a'lâ ki, senin üzerine Kur'an'uı lâvetini farz kıldı. O zat-ı şerif elbette seni dünyada mevlidin olan Mekke'ye ve âhirette makaam-ı mahmuduna red ve iade edecektir.];

[Yâ Ekrem-er Küsül! Sen »Benim Rabbim hidayetle geleıi kimseyle dalal-i mübinde olan kimseyi bilim de.]            

Yani; ey Resul-ü Zişan! Şol zat ki, sana Kur'an'ı verdi, tilâj vetini ve kullarına tebliğini sana emretti, emr ü nehiy ve ahkâ^ mıyla ameli sana vacip kıldı. Kur'an'ın hakayıkma seni vakıf kı­lan, enbiya-yı sabıkanın ve ümem-i maziyenin ahvalini ve -ibret bahşedecek durub-u emsali beyan eden zat-ı akdes elbette seni maâdm ve asıl belden olan Mekke'ye reddedecektir. Mekke'ye av­detinde Mekke ahalisine sen de ki «Benim Rabbirn doğru yola va­sıl olup hidayetle gelen kimseyle yoldan çıkmış ve doğru yolu bu--lamamış açık dalâl içinde olan kimseyi herkesten ziyade bilir» dei mekle kendilerinin dalâl içinde olduklarını beyan et.                

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette maddla murad; Cenj net-i A'lâ ve Resulullah için mev'ûd olan makaam-ı mahmud ol| mak ihtimali varsa da âyetin sebeb-i nüzulüne muvafık oları maâdla murad; Mekke-i Mükerreme olmasıdır. Çünkü; Fahri Râzi, Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Rasulullah Mekke'den Medine'ye hicretinde gaar-ı şerifte üç gün ikaametten sonra Medine'ye teveccühle yola çıkıp (Cuhfe) deni­len mevkie geldiğinde Mekke'ye iştiyakını izhar.etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Çünkü; (Cuhfe) ye gelinceye kadar müşrik­lerin ta'kibetmeleri ihtimaline binaen Resulullah yolsuz mahal­lerden gelmiş ve (Cuhfe) ye gelince emniyet hasıl olmuş ve ora­ya nazil olup (Cuhfe) de Medine'den Mekke'ye doğru giden cesîm kervan yolunu görünce âbâ ve ecdadının yurdu, kendinin mevlidi ve beldesi olan Mekke'ye beşeriyette cibillî olan iştiyakını izhar edince bu âyetle Cibril-i Emin gelmiş ve «Yâ Resulallah! Merak etmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizi elbette Mekke'ye iade edecek ve . belde-i asliyen olan Mekke şehri senin olacak» demekle tesliye ve bu âyeti tilâvet etmiştir. İşte bu rivayete nazaran bu âyette maddla murad; Mekke'dir. Ve âyetin sırrı Mekke'yi fetih günü zu­hur etmiştir.'Zira; Resulullah kemâl-i izz ü vekarla ve sekinet ü saltanatla Mekke'ye girdi, dar-ı şirk olan Mekke'yi dâr-ı tevhid, dar-ı küfrü, dar-ı İslâm kıldı ve kâfirleri kahr u tedmir etti. Çün­kü; bâtıl her ne kadar az bir zaman şu'lelenirse de elbette söner, devam etmez. Fakat sabr u metanetle mukabele edip vakt-i mer-hununu beklemek lâzımdır. Resulullah'm Mekke'yi fethi günü Mekke'nin izzeti ikbali ve azamet-i şanı yükseldiğine işaret için (maâd) lâfzı ta'zîme delâlet eden tenvinle nekre olarak vârid ol­muştur. Âyet-i celile gaaipten haber verdiği cihetle Resulullah'm sıdk-ı nübüvvetine delâlet eden mucize kabilindendir ve âyetin meali aynıyla vâki olmuştur.

[Habibim! Sen bidaye-i halinde sana kitap ilkaa olunacağını ümid eder olmamıştın, lâkin bizim tarafımızdan ihsan olarak ev­velin ve âhirinin ilimlerini, kütüb-ü münzelenin fevaid ve muhas-senatını cami' olan kitap inzal olundu. Şu halde sen cümle umu­runu bize tefviz ve kâfirlerden endişeyi terket, onlara müdarat et­mediğin gibi bazı hususatta arka da olma, onlara arka olup yardim etmediğin gibi onlardan muavenet de bekleme.] Zira; bizim ] ilmimiz sana lâhiktır, kudretimiz onlardan intikaama da kâfidir, j Binaenaleyh; senin için endişe ve telâşa mahal kalmamıştır. Sen ;; hemen Kur'an'ı onlara tilâvet ve tebliğe devam et. Resulullah'm I kâfirlere arka olmayacağı ma'lûm olduğundan Resulullah'ı nehyetmek; ümmetine ehl-i küfre ve bilhassa harbî olanlara muâve-ij net caiz olmadığını beyan etmektir.

[Habibim! Kâfirlerle ünsiyet, âyetler sana nazil olduktan son­ra Allah'ın âyetlerini tilâvetten seni menetmesin. Sen Allah'ın! kullarını tevhide ve ibadete davet et. Elbette müşriklerle beraber ve onlardan olma.]                                                                       

Yani; ey Resul-ü Zişan! Âyât-ı İlâhiye sana inzal olunduktan! sonra kâfirlere müdarat ve onlarla ünsiyet seni o âyetleri tilâvet-* ten menetmesin. Zira; hükm-ü İlâhiye tebliğ te'hir kabul etmez^ ve ahkâmın icrasına umur-u dünya mani tutulmaz, âyetlerin teb-? şiratıyla kulları tebşir, inzaratıyla inzar ve Rabbin Tealâ'nm tevf hidine kullarını davet et ve elbette müşriklerden olma.            

Bu âyette hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ümmef tinedir. Çünkü; bu âyette vâki olan tekâlifin cümlesinde ResuluL-lah mükellef olduğu gibi ümmetin her ferdi de mükelleftir. B i )r vinci teklif; Resulullah'a ayât-ı Kur'aniyeyi tilâvette^, seni hiçbir şey menetmesin' buyurmuştur ki, ümmeti de tilâvetf Kur'an'la me'mur olduğu gibi tilâvete hiçbir şeyi mani tutmamak­la da mükelleftir. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ'a mani olacak büj-şey olmadığından ittibâ' etmeyenlerin bazı man;  euuyıa /tizar-ları merduttur. İkinci teklif; tevhide, din~i hakka ve doğru yola kullarını davet etmesini Resulüne emretmiştir. Binaen­aleyh; tarik-ı hakka kudreti nisbetinde davet ve doğru yolu ebnâ-yı cinsine göstermekle ümmetin her ferdi mükelleftir. Üçün­cü teklif; müşriklerden olmaktan Resulünü nehiydir. Re-sulullah'm müşriklerden olmayacağı kafidir. Zira; cümle enbiya ma'sum oldukları cihetle şirkten berî oldukları gibi Resulullah da şirkten beridir. Şu halde Resulullah'ı şirkten nehyetmek; ümme­tini nehyetmektir. Çünkü; Resulullah'a' «Sen müşriklerden olma» dernek "Sana tâbi' olan ümmetin müşriklerden olmasınlar» de­mektir,[68]

 

Vacip Tealâ bu üç teklifini beyandan sonra dördüncü teklifini bevan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim!    Sen- ma'budünbilhak olan Allah'la beraber başka ma'buda dua edip çağırma ve başka ma'bud ismini

[Zira ma'bud; birdir. Allah'ın gayrı mabud yok, ancak o var-j dır. Onun gayrı ma'budünbilhak olmayınca Allah'tan başka duâ edilecek ma'bud yoktur.]

[Çünkü; herşey helak olur, illâ zat-ı ülûhiyet bakî kalır.]

[Binaenaleyh; herşeyde hüküm ona mahsustur ve onun gayn hüküm sahibi yoktur.]

[Ve âhir-i emirde ancak onun huzur-u manevîsine irca' olu­nursunuz.]

Yani; ey Resul-ü Zişan! Ferd-i vâhid olan Allahü Tealâ'ya ma'bud-u bâtılı şerik ittihaz etme. Çünkü; Allahü Tealâ'îım ülûhiye-tinde, zâtında, sıfatında ve mahlûkatta tasarrufunda şeriki yok, mülkünde müstakildir. Zira; ma'budünbilhak ve ibadete müste-hâk ondan başka bir kimse yoktur. Binaenaleyh; herşey mümkün olduğundan helak olur, illâ zat-ı ülûhiyet bakî kalır, dünyada ve âhirette hakîkî hüküm onundur. Şu halde akıbet rücû' olunacağı­nız mahal; onun huzur-u manevîsidir.

Bu âyette herşeyin helaki yle murad; herşeyin mümkün- olmasıdır. Çünkü; vücudu mümkün olan mahlûkat had| dizatmda muzmahil ve ma'dum mesabesindedir. Her zaman helake ma'ruz ve bekaası yoktur.[69]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4059-4060

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4060-4063

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4063-4064

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4064-4065

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4065-4067

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4067-4069

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4069-4070

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4070-4071

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4071-4072

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4072-4074

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4074-4075

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4075-4076

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4076-4078

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4078-4079

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4079-4080

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4080-4082

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4082-4085

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4085-4086

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4086-4088

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4088

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4088-4089

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4090-4091

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4091-4092

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4092-4093

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4094-4095

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4095-4096

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4096-4098

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4098-4099

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4099-4100

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4100-4102

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4102-4104

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4104-4106

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4106-4107

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4107-4108

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4108-4110

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4110-4111

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4111-4114

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4114

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4115-4116

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4116-4117

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4117-4119

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4119-4122

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4122-4124

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4124-4125

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4125-4126

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4126-4128

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4128

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4129-4130

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4130-4131

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4131-4132

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4133

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4133-4135

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4135

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4135-4136

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4136-4137

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4137-4139

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4139-4141

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4141-4142

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4142-4144

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4144-4146

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4147

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4147-4149

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4149-4150

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4150-4151

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4151-4153

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4153

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4153-4155

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4155-4158

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 9-10/4158-4159