Süre-İ Lokman - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 31. Sayfa
SÜRE-İ LOKMAN
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz dört âyeti hâvidir.
Müteşabihatm te'vilini tecviz edenlere ve Kimetullah Efendi'-nin beyanına nazaran insan-ı kâmil olan Resulullah'a, lutf-u İlâhiye liyakatına ve Resulullahhn müeyyed vıinindil-lâh olduğuna işarettir.
[Ey müeyyed minindillâh olup Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanına lâyık ve müstehak olan insan-ı kâmil! Sana hitabederim ki şu sûrenin âyetleri hikem-i mesalih üzere müştemil olan kitabın âyetleridir.]
[Rabbisinc ibadet etmekle ihsan eden muhsinlere rahmet ve doğru yolu gösterir hidayet olduğu halde şu âyetler kitab-ı azîmin âyetleridir.]
Kitapla murad; Kur'an'dır. Kur'an'm ahkâmı, emirleri, nehiyleri, hikâyeleri, mev'izeleri ve durub-u emsali hikmeti mutazammın olup hikmetten hâlî bir hükmü olmadığına işaret için kitap hikmetle tavsif olunarak kitab-ı hakîm denilmiştir. Kur'an; kullara doğru yolu gösterir ihsan-ı İlâhi olmasına binaen hidayet ve rahmet olduğu beyan olunmuştur. Muhsinlerle murad; ibadetini Allah'a hasredip Allah'ın gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını itikadla erkânına ve şeraitine riayet ederek ubudiyetini eda eden kimselerdir. Kur'an'dan intifa' edecek ancak muhsinler olduğuna işaret için Kur'an'm hidayet ve rahmet olması erbab-ı ihsana tahsis olunmuştur.[1]
Vacip Tealâ Kur'an'm muhsinlere hidayet ve rahmet olduğunu beyandan sonra muhsinlerini kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyopr
[Muhsinler şol kimseler ki onlar farz olan namazlarını vakt-i muayyeninde erkânına ve şeraitine riâyet ederek eda ederler ve farz olan zekâtlarını fukaraya verirler ve onlar yalnız ibadet-i bedeniye olan namazı kılmak ve ibadet-i maliye olan zekâtı vermekle iktifa etmezler, belki a'mâlin tenkit ve insanların tecziye olunacağı yevm-i âhirete iman ederler.]
[işte şu ibadetleri eda eden muhsinler Rablerinden kendilerine insal olunan hidayei-i Kuran üzerinedirler ve ancak şu evsafla muttasif olanlar; korktuğundan kurtulup umduğuna nail olanlardır ve bunlar ihsan sahipleridir.] Çünkü; bu misilli ibâdâtı eda edenler indallah makbul ve marzî olduklarından rnertebe-i felahı ihraz etmişlerdir.
Beyzâvî ve Medarik'in işaretleri veçhile muhsinlerin şeâir-i Islâmiyeden riâyet ettikleri birçok a'mâl-i salmaları olduğu halde namaz ve zekâtla âhirete imanın sair ibadetler üzerine meziyetlerine işaret için âyette sarahaten bunlar zikrolunmuştur. Çünkü; namaz yevmiye beş defa tekerrür edip zahmetinin çokluğuna binaen insanların mi'yarıdıı\ Binaenaleyh; müminlerin çoklarında sair ibadetten ziyade namazda tekâsül görüldüğü gibi zekât da insanın ruhunun yarısı mesabesinde olan emvalden tefrik olunacağı için nüfus-u beşeriyeye edası ağır olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i imanın felahına sebep olan htsal-i hamide sırasında zikretmiştir. Keza-lik âhiret emr-i gayb olduğundan âhirete iman; mezâyâ-yı insani-yenin, necata ve felaha sebep olan efâlin esası olduğundan hasır ve kasırla beyan olunmuştur.
Hulâsa; namaz, zekât ve âhirete iman insanların fevz ü felahına sebep olan erkân-ı mühimme-i Islâmiyeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]
Vacip Tealâ Kur'an'm hikmet üzere şamil olduğunu ve ehl-i imanın bazı evsafını beyandan sonra Kur'an'ı birtakım lehviyata değiştiklerini beyan zımnında buyuruyor.
[Nastan bazıları ancehlin tarik-ı İlâhiden halkı men' ve idlâl etmek için faydasız sözleri satın aîır ve Allah'ın âyetlerini maskara ittihaz eder.]
[İşte âyetleri maskara ittihaz edenler için ihanet eder azap vardır. Çünkü; hakkı batıla değişmekle hakka ihanet ettiklerinden onlara nazil olan azap; ihanet edecek azaptır.]
Yani; Allah'ın nimetine küfreden ve lûtf-u İlâhinin hukukunu unutan nastan bazıları fezâîl-i kemâlât ve envâ'-ı hidayet üzere müştemil olan âyât-ı İlâhiyeyi faydasız haberlere tebdil ederler ki o haberler insanî vazifesi olan hakka ittibâ'dan meşgul eder. Bu misilli eracif-i kâzibeyi âyât-ı beyyinat üzerine" tercih etmekten maksatları; tarik-ı İlâhi olan-din-i İslâm'dan naşı ancehlin idlâl ve âyât-ı İlâhiyeyi istihzalarına âlet kılmaktır. İşte Kur'an'ı istihza ve yalan sözleri Kur'an üzerine tercih edenler için Kur'an'ı istihzalarına bedel onlara ihanet edecek azap vardır. Zira; batılı terviç için hakkı iptale sa'yedenler elbette hakir olarak muazzep olacaklardır.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran ile murad; insanı lâyık olan ibadâtı eda etmekten meneden asılsız haber, yalan söz ve insanı güldürecek oyunlardır. Şu halde insanı ibadetten meneden tavla, dama ve iskambil gibi oyunların cümlesi levhelhadiste dahildir. Binaenaleyh; bunları ihtiyarla ibadeti terkedenlerin azab-i mühînc nazaran bu âyette müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Yahut Tefsir-i Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran lehvelhadisle murad; teğannidir. Lehv-i hadisi satın aImakla murad; teğanni ve sair çalgılara para verip dinlemektir. Şu halde bilûmum çalgılar, şarkılar ve türküler bu âyetle dahildir. Çünkü: cümlesi insanı lâyık ve Allah'ın rızasına muvafık olan amelden meneder. Bu gibi şeyler kalbi ifsat, malı ifna ve gazab-ı İlâhiyi celbeden ef'âl-i kabiha cümlesindendir.
Vacip Tcalâ bu âyette oyun ve saire gibi batıl olan şeyleri hak üzere tercih edenleri üç cihetle zemmetmiştir : Birincisi: Faydasız lû'biyatı iştira yani ihtiyar etmeleridir. İkincisi: Kendileri tarik-ı hakka sülük etmedikleri gibi tarik-ı hakka sülük edecek erbab-ı irfanı idlâl edip menetmeleridir. Üçüncüsü: Şu muamelelerinin şer'a ve akla müstenit olmayıp ancak ümmül-habais olan cehle müpteni olmasıdır. İşte şu evsafla müptelâ olanlar âhirette bir azaba müstehak olacaklar ki o azap onlara ihanet edecektir.
Beyzâvî, Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet; müşriklerden (Nadr b. Haris) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Nadr dâima Şam ve Acem cihetlerine ticaret için seyrüsefer ettiğinden Acemler tarafından yapılmış yalan haberler ve kısas hikâyâtla dolu birtakım kitap satın alıp bu yalan haberleri dinletmek üzere Kureyş'i başına toplar, onu okur, müşriklere dinletir ve onları Kur'an'ı dinlemekten meneder, «Muhammed (S.A.) size Âd ve Semud kavimlerinden haber veriyorsa ben de size (Rüstem), (İsfendiyar) ve Acem Meliklerinin hikâyelerini haber veriyorum» demekle onları iğfal etmesine binaen Cenab-ı Hak onu ve emsalini zemmetmek için bu âyeti inzal etmiştir.[3]
Vacip Teaîâ yalan haberleri Kur'an üzerine tercih eden müf-sitlerin ahvalinden bazılarını beyandan sonra evsaf-ı zemimelerin den bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
O batıl olan lehvîyati iştira eden kimse üzerine bizim hakka delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda kendini âlî addederek o âyetleri işitmemiş gibi arkasını döner ki keenne kulaklarında ağırlık var da o ağırlık işitmesine mani oluyor gibi bir halde bulunur. O kâfirin hali böyle olunca habibim! Sen onu elem veren azapla tebşir et.]
Yani; habibim! Birtakım eracîfi Kur'an üzerine terci müşrik üzerine bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda hiç işitmeyen kimse gibi kibr ü gurur ederek arkasını döner, asla okunan âyetlere iltifat etmez, kendim müstağni addeder. Keenne onun hali kulaklarında sağırlık olan kimsenin hali gibidir ki asla başını kaldırmaz ve tilâvet olunan cihete yönünü bile dönmez. Halbuki onun işitmesi için âyetlerin kirareıı mi-raren kıraat olunduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla lâfzı varid olmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an'dan i'raz eden kâfirin i'razı ve Kur'an'ı işittiği halde işitmemiş gibi kendini âlî addedip tekzib ettiğine mukabil tehekküm için azapla inzar bedelinde, azapla tebşir zikrolunmuş ve denilmiştir ki «Onun hali böyle olunca yâ Ekrem-er Rusül! Sen de onu azapla tebşir etmekle azabın her tarafını ihata edeceğini ve azaptan kurtulamayacağını kendine bildir.»
Fahri Râzinin beyanı veçhile Kur'an'dan i'raz eden kimseyi Cenab-ı Hak dört cihetle zemmetmiştir. Birincisi; Muhtaç olduğu üm u hikmetten i'raz etmesidir. İkincisi; Se-beb-i necatı olan Kur'an'ı dinlemekten kibretmesidir. Üçüncüsü: Ayetleri işittiği halde işitmez gibi durmasıdır. Dördüncüsü: Kulağında sağırlık olmadığı halde kendisini sağır menzilinde kılmasıdır.[4]
Vacip Tealâ kâfirler için azab-ı elim olduğunu beyan ettiği gibi müminler için cennat-ı naim olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki imanla beraber amel-i salih işlediler. Onlar için ebeden kalıcı oldukları halde nimetlerle dolu Cennetler vardır.]
[Bu Cennetler Allah'ın hak ve sabit vaadidir.]
[Halbuki Allahü Tealâ cümle ef'âli hikmet üzere müştemil, herkese galip bir uludur.] Binaenaleyh; vaadi haktır, asla tebeddül ve tagay.yür kabul etmez.
Yani; Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik ve ikrarla iman edip Kur'an'ın muktezası üzere amel-i salih işleyen kimseler için nimetle-dolu Cennetler vardır. Zira; onlar dünyada imanla batınlarını ve a'mâl-i salihayla zahirlerini tasfiye ettiklerinden âhirette envâ'-ı nimetle mütena'im ve esnaf-ı keremle mükerremlerdir. Binaenaleyh; onlar Cennetlerde ebedî kalıcı oldukları halde o nimetlerle daima telezzüz eder, mahrum olmazlar ve Allah'ın onlara vaadi hak olduğu cihetle asla hulf olmaz, elbette vaadini incaz eder. Zira; Aîlahü Tealâ herkese galip olduğundan vaadini hicaza kaadir olduğu gibi vaadini ifaya mani olacak bir kimse de yoktur ve her fiili hikmeti mutazammın bir hakîm-i müteâldir. Cennet'te ihzar olunan nimetlerin sebeb-i adîsi; imanla beraber amel-i salih olduğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi Cennet'e girmek fazl-ı İlâhiyse de derecat; abdin ameline göre olacaktır. Bu âyette onlar için Cennet nimetlerinin varlığıyla hüküm; imanla amel-i saliha ta'lik olunmuştur. Amel-i saIihle murad; indallah makbul ve marzî olan ameldir, Nimeti İlâh iyen in Cennette vüs'atına işaret için lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur ki niam-ı İlâhiyenin çokluğunu beyanla kullarını ibadete teşvik ve Cennet'i vaad-i İlâhiyle te'yid etti ki müminler mesrur olsunlar. Çünkü; vaad-i İlâhide hulf olmaz. Ehl-i iman indinde Cennet ma'lûm ve muayyen olduğuna işaret için ma'rife olarak varid olmuştur. Zira; ehl-i iman bilâşek iman ettiklerinden Cennet onlar indinde malûmdur.[5]
Vacip Tealâ aziz ve hakîm olduğunu delâil-i hariciyeyle beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ sizin gördüğünüz veçhüzere gökleri direksiz yarattı ve yeryüzü sizinle beraber sür'atla hareket etmesi için arz üzerine yüksek dağları koydu.]
[Ve yeryüzünde her hayvandan dağıttı, arz üzerine döşedi ki herbirinde görülen acayip ve garaipten ibret alındığı gibi her birerlerinin hilkatında olan hikmet yerini bulsun.]
[Ve biz semadan yağmur suyunu indirdik, onunla otlardan ve ekinlerden her nevi mehfaath olan şeyleri bitirdik.]
Yani; Allahü Tealâ izzet ve hikmet sahibidir. Zira; Allahü Tea-lâ direksiz gökleri halketti ki direksiz olduğunu siz görüyorsunuz. Şu halde semanın arza ve sair bir mahalle istinad etmeden bu kadar cesametle onu durdurmak kahr ü galebeye ve kudret-i kâmi-leye delâlet eder. Direksiz gökleri haîkettiği gibi arz üzerine yüksek dağları koydu ki sizinle arz sür'atla hareket etmesin. Zira; sizinle beraber arzın hareketi kerihtir. Çünkü; sür'atla hareket sizi rahatsız edeceğinden sizin hissedeceğiniz derece sür'atli hareket etmemesi için arz üzerine dağları koydu ve arzın insanlar nazarında sükûneti ve ıztıraptan selâmeti insanların isti'mal ve istirahatlarına muvafıktır. Çünkü; arzın hareketi varsa da insanın hissedeceği derecede olmadığından insanın nazarına nisbetle arz sakin denmiştir. Allahü Tealâ yeryüzüne her nevi hayvanatı dağıttı ki insanlar herbirinde sanayi-i Ilâhiyeyi görsün ve kudret-i İlâhiyeye imanla intifâ'ı mümkün olanlardan intifa' etsin ve herbirinden maksud olan hikmet yerini bulsun, dünya yüzü ve bilhassa ıssız çöller, yüksek dağlar şenliksiz kalmasın. Cümle hayvanat arzın sükûnetinden istifade eder. Zira arz; hayvanata nazaran sakin olup hayvanat müteharrik olunca hayvanat maişetine elverişli yerlere giderler ve ecel-i muayyenine kadar oralarda imrar-ı evkat ederler. Çünkü; arzın her tarafı her hayvanın iskânına kabiliyetli değildir. Binaenaleyh; herbiri tarz-ı maişetine ve bedeninin kıvamına muvafık bir kıt'ada eğleşmeye mecburdur. Biz Azîmüşşan sema canibinden yağmur sularını yeryüzüne inzal ettik ve onunla her nevi nebatat ve birbirine mümteziç otlar ve meyveler bitirdik ki insanlar ve sair hayvanlar intifa' etsinler.
Otların menfaatinin çokluğuna ve emziceyi İslahına ve bünye-i hayvaniyeyi takviye ettiğine işaret için Vacip Teaiâ nebatatı kerem sıfatıyla tavsif etmiştir ki insanlar niam-i İlâhiyeye tcşjjlpr etsinler.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyetle bundan evvelki âyette beyan olunan izzet ve hikmetini ispat etmiştir. Çünkü direksiz o kadar cesametiyle beraber gökleri durdurmak ve yeryüzüne insan da beraber olduğu halde hayvanatı dağıtmak ve onların herbirinin maişetine kâfi otlan bitirmek ve otların bitmesine esbab-ı âdiye kabilinden olan yağmur sularını inzal etmek, yerden havaya çıkan buharlardan bulutlan halkederek o bulutları taba-ka-i zemherire temas ettirmesiyle yağmur sularını halketmek ve arzın hareket etmek şanından iken hayvanatın rahatları için co-sîm dağları arz üzerine halkla arza insanların rahat edecekleri miktarı kadar sükûnet vermek Cenab-ı Hakkın kudret-i kahiresine ve herkese galebesine ve bilûmum ef'âlinde hikmet sahibi olduğuna açıktan delâlet eder. Çünkü; eflâkin harekesiyle tabaka-i nariyede zaruri bir hareket olduğu gibi tabaka-i nariyeye temasla tabaka-i hava ve tabaka-i havaya temasla tabaka-i mâ' ve tabaka-i mâ'ya temasla tabaka-i arzın sür'atla harekesi lâzımken Cenab-ı Hakkın arz üzerine cesîm dağları halketmesİyle arzın harekesine itidal vermesi elbette kudretine ve hikmetine delâlet eder.
Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile demek «Semanın noktai istinadı direk vardır ve lâkin sizin göreceğiniz derecede değildir, yani direk vardır fakat siz göremezsiniz" demektir. Yani mukadderdir. manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım : Allahü Tealâ arz üzerine dağları koydu ki arz sizinle beraber sağa ve sola meyledip sallanmasın] demektir.[6]
Vacip Tealâ kudret ve hikmetine delâlet eden delilleri beyandan sonra Allah'a sirkeden müşrikleri ilzam ve iskât etmek üzere buyuruyor.
[Ey müşrikler! Şu işittiğiniz ve gördüğünüz mahlûkat Allah'ın halkıdır. Allah'ın gayrı olarak sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarınız ne gibi şey halkettilerse gösterin bana, ben de göreyim.] Zira; ibadete istihkaklarım itikad edip onlara ibadet ediyorsunuz ve umur-u mühimmenizde onlara müracaat edersiniz. Ma'budun şanı icadet-mektir. Şu halde eğer bunlar sizin dediğiniz gibi ulûhiyetin levazımından icada muktedirlerse gösterin bana ne gibi şey icadetti-ler? Halbuki onlar hiçbir şey icadına kaadir değillerdir. [Belki şirki irtikâpla zulmeden zalimler açıktan dalâlet içindedirler.] Zira; ibadetlerini mahallinin gayrıya sarfettikleri için taat-ı İlâhiye-den çıkmışlar ve şirkle zulmü âdet etmişlerdir.
Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette emri; müşrikleri ta'ciz içindir. Çünkü; onların ma'budlarınrn birşey icadet-mek imkânı yok ki onların göstermesi mümkün olsun. Şu halde onlara «Gösterin bana icadettikleri şeyleri» demek; onlara acizlerini bildirmek ve iskât etmek için bir emirdir, zulümle şirki irtikâpla yoldan çıktıkları dahî sarahaten beyan olunmuştur ki onların mezhepleri aklın ve şer'in harici bir mezhep olduğunu herkes bilsin ve onu irtikâbetmekten çekinsin. Binaenaleyh; Ebussuud Efen-di'nin beyanı veçhile müşriklerin şirk sebebiyle nefislerine ve sair nasa zulmettiklerine, onların irtikâbettikleri şirkin ayn-ı zulüm olduğuna, onların ma'budlarmın birşey icadına muktedir olamadıklarına ve meslekleri zulümle dalâletten ibaret olduğuna işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü; dense olabilirdi. Lâkin zalim olduklarını beyanla zem olmazdı.[7]
Vacip Tealâ kendinin hikmet sahibi olduğunu beyandan sonra Lokman gibi kullarından bazılarına hikmet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz Lokman'a hikmej dik ve Allah'a şükret dedik.]
Yani; biz muhakkak olarak Lokman'a ilim verdik ve o ilimle amel etmesini tevfik ve Allah'a şükretmesini kendine emir ve tavsiye ettik ki verdiğimiz hikmetin şükrünü edaya müsaraat etsin ve bu vesileyle insan nail olduğu her nimetin şükrünü edanın vacip olduğunu bilsin, şükrünü edaya sür'at etsin.
Beyzâvî'nin Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Lokman; (Bâûrâ) isminde bir zatın ismidir. (Bâûrâ); (Nâhur) un (Nâhur) da (Âzer) in oğlu olup Eyüp (A.S.) m hemşirezadesi olduğu mervidir, bin sene yaşadığa Dâvûd (A.S.) zamanına ulaştığı, Hz. Dâvûd'dan ahz-ı ilim et.tiği ve Dâvûd (A.S.) m bi'setinden evvel nasa fetva verir müftü olduğu dahi mervidir. Lokman'm hikmet sahibi bir hakîm olduğuna bu âyet delâlet eder. Lâkin nebi olup olmadığında ihtilâf vardır. Bu ulema da Lokman'm bir siyah abd-ı Habeşî ve dülger olduğunu rivayet etmişlerdir. Lokman; «Hikmete ne sebeple nail olduğu» suâline cevabında «Doğru söz söylemekle ve emaneti eda etmekle ve lüzumsuz şeyleri terkle nail olduğunu» beyanla cevap vermiştir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran hikmet; ulûm-u nazariyeyi iktisapla nüfus-u beşeriyenin tekemmülü ve meleke-i tâmme-nin husulüyle takat-ı beşeriyenin miktarını taâta sarf ve gayret etmektir. Şu halde hikmet; ilimle ameldir. Hatta ikisini cemetmeyen kimseye hakîm denmez. Hikmet; ma'rifetul-lahla beraber tedbir-i umurda isabete medar olan kalpte bir nurdur. Binaenaleyh; o kimse gözle mahsusatı idrak ettiği gibi kalple ma'-kulâtı dahi idrak eder.
Hz. Lokman'm hikmetinden birisi; senelerce Davud (A.S.) a musahabet eder. Hz. Dâvûd zırh yapar, asla suâl etmez. Zırhı bitirip üzerine giyince «Yâ Dâvûd! Ne güzel harp libası giyindin» demesi üzerine Hz. Davud'un «Sükût hikmettir, fakat işleyen azdır» buyurduğu mervidir. Hz, Dâvûd bir koyun keser, koyunun en iyi uzvundan ikisini getirmesini Lokman'a emreder. Lokman koyunun diliyle yüreğini getirir. Diğer bir vakitte en kötü uzvundan ikisini getirmesini emrettiğinde aynı azaları getirir. Dâvûd (A.S.) «Hayvanın en âlâ uzvunu istedim bunları getirdin. En fena uzvunu istedim, yine bunları getirdin. Sebep nedir?» dediğinde Lokman cevabında «Bu iki uzuv eğer iyi olursa herşeyden iyidir, eğer kötü olursa herşeyden kötüdür-) demiş ve binaenaleyh; lisanla kalbin her iyiliğe âlet oldukları gibi her kötülüğe dahî âlet olduklarına işaret etmiştir.
Cenab-ı Hak bu âyette hikmeti; Allah'a şükürle ta'rif etmiştir. Çünkü şükür; her ibadeti camidir. Zira kalbin şükrü; Allah'ı ma'rifet, lisanın şükrü; hamd ü sena, azanın şükrü; ibadettir. Binaenaleyh; bir kimse sözünde, işinde, nasla muaşeretinde ve taâ-tında hikmete riayet etmedikçe hakîm olamaz.[8]
Vâcip Tealâ Lokman'a şükürle emrettikten sonra şükrün men-şakir olan kimseye râci olacağını beyan zımnında buyuruyor.
[Eğer bir kimse şükrederse kendi nefsine şükreder, eğer küfrederse Allahü Tealâ onun şükrüne muhtaç değildir. Zira; AİIahü Tealâ herkesten ganî ve zatında mahmuddur. Binaenaleyh; onun şükretmesiyle etmemesi beyninde fark yoktur ve şükretmemesinden Cenab-ı Hakka bir noksan arız olmaz.]
Yani; bir kimse Allah'ın verdiği nimete şükrederse şükrünün menfaati kendinindir. Zira; şükürle nail olduğu nimetin hakkını eda ettiği gibi şükür, nimetinin çlevamma ve tezayüdüne sebeptir. Binaenaleyh; şükürden müstefid olacak şükreden kimsedir ve eğer bir kimse küfran-ı nimetle Rabbma küfreder, verdiği nimetin hakkını eda etmezse küfran-ı nimetin zararı kendine aittir. Zira; Allah'ın hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur, herkesten ganî ve zatında mahmuddur. Binaenaleyh; kullarından hiçbir kimse şükret-mese zat-ı ulûhiyetine hiç bir zarar gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan için her zaman şükrün tekerrürü lâzım olduğuna işaret zımnında şükür istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Lokman'in hayr-ı kesir sahibi olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ hikmet verdiği kimseye hayr-ı kesir verildiğini diğer âyette beyan etmiştir.[9]
Vacip Tealâ Lokman'a hikmet verdiğini beyandan 'sonn man'ın hikmetlerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Zikret şol zamanı ki o zamanda Lokman oğluna vaaz eder olduğu halde dedi ki ««Ey oğlancığım! Allah'a şirketme. Zira şirk; büyük zulümdür.»]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Lokman oğluna vaaz eder olduğu halde dedi ki «Ey oğulcuğum! Allah'a ibadetinde gayriyi şirk etme. Zira Allah'a şirketmek; pek büyük zulümdür. Çünkü şirk; Kaadir ü Kay yuma mahlûkatmdan en âciz şeyleri müsavi tutmak olduğu gibi ibadeti mahallinin gaynya sarf etmektir.» Lokman'ın oğlunun ismi veya veyahut olduğu Beyzâvî'nin cümle-i beyanatından-dır. Oğlunun şirk üzere bulunup validesiyle beraber pederinin va-azıyla iman ettikleri Nisâbûrî'nin beyanatı cümlesindendir. Ayet de şirk üzere olduğuna delâlet eder ki Lokman oğluna vaazında şirkin zulüm olduğunu beyan ve şirkten nehyile başlamıştır.
Bu âyette Vacip Tealâ Hz. Lokman'ın, meratib-i insaniyenin alâsını ihraz ettiğini beyan etmiştir. Çünkü; insanın mertebe-i.bâlası kendinin kâmil olup başkasını mükemmil olmasıdır. Şu halde .Lokman'ın nefsinde kâmil olduğunu; bundan evvelki âyette hikmet verdiğini beyanla, başkalarının nevakısmı ikmal ettiğini de bu âyette vaaz ettiğini zikirle beyan etmiştir.
Hulâsa; Lokman'ın oğlun,, vaazettiğ^ vaazının hulâsası oğlunu şirkten nehyedip şirkin zulm-ü azîm olduğu cihetle caiz olmadığı ve insana lâzım olan evvelâ evlâdına nasihat etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]
Vacip Tealâ ibadete müstehak ancak kendi olup kendinin gay-rıya ibadet caiz olmadığını beyandan sonra bazı surette insanın kendi misilli insanlara itaati vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz insana anasına, babasına ihsan etmesini tavsiye ettik.]
ı; insanı validesi zaaf üzerine zaafıyla karnında götürdü.]
[Ve iki sene validesi sütünü emzirdi ve iki seneden sonra sütten ayırdı.] Binaenaleyh; ebeveynine hizmet etmesini vasiyet ettik ve dedik ki :
[Ey insan! Sen bana ve valideynine şükret.]
[Zira; âhirette ancak benim huzuruma rücû' edeceksin.] Çünkü; benim huzurumdan başka varılacak yer ycrktur. Binaenaleyh; bana ve valideynine şükredip etmediğini ben suâl edeceğim.
Yani; biz insana anasına, babasına itaati, onlarla hüsn-ü muaşereti, sohbeti, onların huzurunda hüsn-ü edebe riayeti ve onların cemi-i hukukunu muhafazayı vasiyet etmekle vacip kıldık, bilhassa insan için birtakım mihnet ve meşakkatlara katlanan validesinin hukukuna daha ziyade riayet etmesini tavsiye ettik. Çünkü; validesi insanı iptida-yı vücudunda zaaf üzere zaaf ve envâ'-ı me-şakkatla üzerinde götürdü. Zira; insanın validesinin karnında neşv ü neması tezayüd ettikçe validesinin zayıflaması da o nispette tezayüd eder. Binaenaleyh; hamil zamanı validesinin zaaf üzerine zaafı fazlalanır ve bu zaaf insanın validesinden ayrılıncaya kadar devam eder. İnsan validesinden ayrıldıktan sonra validesi onu muhafazaya ve terbiyesine devam eder. Hatta iki sene sütünü emzirir ve iki sene hitamında sütten keser ve lâkin sütten kesmekle onun yakasını bırakmaz, belki son derece terbiyesine ve muhafazasına devam eder. Ve bu hal bulûğa vasıl oluncaya kadar gider, bulûğa vasıl olunca biz insana deriz «ki «Ey insan! Bilesale bana şükret. Zira; ben seni halkettim. Ve envâ'-ı nimetle müte-na'im kıldım. Binaenaleyh; bu nimetlerin şükrünü eda etmek senin üzerine vaciptir, peder ve validene dahî şükret. Zira; onlar senin vücuduna sebep oldukları gibi seni beslediler, büyüttüler. Şu halde onların sana bu kadar hizmetlerine karşı sen de onlara hizmet etmekle şükret. Eğer şükretmezsen ceza göreceksin. Zira; âhirette merciin ancak banadır. Binaenaleyh; şükredip etmediğini ben suâl edeceğim. Eğer şükretmezsen mücazat edeceğim» demekle insana vesâyâda bulunduk.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile sabiyi emzirmek müddetinin iki sene olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü emzikten kesilmek müddetinin iki sene olmasını beyan; emzik müddetini beyandır. Ananın zahmeti babadan ziyade olduğu cihetle anaya riayetin vacip olmasının sebebi; âyette validenin çocuğu zaaf üzerine zaafıyla götürmesi olduğu beyan olunmuştur ki valideye riayete daha ziyade ihtimam etmek lâzım olduğuna işarettir. Bu manâyı Resulullah'ın «Ben kime iyilik edeyim?» diyerek suM eden bir kimseye «Anana, sonra anana, sonra anana ve sonra babana riaye't et» buyurduğu hadis-i şerifi te'yideder. Şu halde pedere nispetle validenin hukuku müekkettir. Validenin ve pederin sağlıklarında onlara şükür; hizmet ve riayettir. Amma vefatlarında onlara şükür; hayırla duâ etmektir. Çünkü: Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyetin tefsirinde (Süiyan b. Uyeyne) «Bir kimse beş vakit namazı eda ederse Allah'a şükretmiş olur ve eğer beş vakit namaz arkasında valide ve pederine hayırla duâ ederse ebeveynine şükrünü eda etmiş olur" buyurmuştur.
İnsanın vücudunu Cenab-ı Hak halkettiği cihetle zatına şükrü vacip kıldı, insanın vücuduna sebep ebeveyni olduğu gibi hüsn-ü terbiyesine dikkat ettikleri cihetle de ebeveyne şükrü vacip kılmakla Allahü Tealâ ebeveyne şükrü kendine şükre müsavi olarak zikretmiştir.[11]
Vacip Tealâ ebeveyne itaatin vacip olduğunu beyandan sonra valideyne itaati terketmek lâzım olan cihetleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey insanî Senin bilmediğin şeyde validen ve pederin bana şirkcimek üzere sana ısrar eder ve seninle mücahede ederlerse sen onlara bu hususta itaal etme.]
[Vfscn onlarla dünyada şer'an caiz ve aklen makbul olan şeylerde musahabet et.]
[VlKn her umurunda bana müracaat eden kimseye ittibâ'
[Dünyanın inkırazından sonra bizim huzur-u manevîmiz» tü-cû' edeceksiniz. Siz rücû' edince ben si/in işlemiş olduğunuzMne-îinizi haber veririm.]
Yani; ana ve babaya itaati vasiyetle vacip kıldık, lâkin itaat; şirke bâdî olmamak şarttır. Binaenaleyh; ey mükellef olan insan! Sen hâlî zihin olarak ilmin lâhik olmayan şeyde ebeveynin sana şirketmeyi teklif ve bu tekliflerini kabul ettirmek üzere seninle mücahede ederlerse sen onlara itaat etme. Zira Halika ma'siyet olan yerde mahlûka itaat olmaz. Şu halde onların teklif ettikleri şirki kabul etme, reddet, onlara itaat etme, isyan et ve lâkin dünyada sair hukuklarını muhafazaya dikkat et, şer'an caiz ve aklen müstahsen olan şeylerle onlara musahabet et, hilimle, sabırla muamele, hüsn-ü hizmet, yemek yedirmek ve güzel libas giydirmek gibi şeylerle, onlara riayet et ki üzerine terettüb eden vacibi eda etmiş olasın. Onların Halika isyanla olan bilûmum emirlerine itaat etme, belki her umurunda bize rücû' ve din-i hakka ittibâ' eden ehl-i hakkın tanklarına ittibâ' et. Çünkü; dünyanın inkırazından sonra akıbet merdiniz banadır. Binaenaleyh; ben ebeveynin şirkinden ve senin tevhidinden her cümlenize suâl eder, küçük, büyük, hata, sevap cümle a'malinizi size haber veririm ve herbiriniz hayr ü şer amelinize göre cezanızı görürsünüz.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Sa'd b. Ebi Vakkas) Hazretlerinin İslâm olmasıdır. Çünkü; (Ebubekir) Hazretlerinin delaletiyle (Sa'd) Hazretleri İslâm olunca validesi üç gün ekmek yemedi, irtidad etmesi için çok ısrar etti ve ağladı. Validesine İslâm'ı terketmeyeceğine kat'i cevap vermesi üzerine
bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu rivayete nazaran ile nıurad; Ebubekir'dif.
Nisâbûrî ve Kazî'nür beyanları veçhile bu iki âyet Hz. Lok-man'ın oğluna vaazı arasında cümle-i mu'terizedir.- Cümle-i mu'-terizeden maksat; ikidir. Birincisi: Valideyne itaat-Cenab-ı Hakka itaata tâbidir. Yani ebeveyne itaat Allah'a itaat gibi vaciptir. İkincisi : Şirkin pek büyük günah olduğunu te'-kiddir. Yani "Şirk o kadar büyük bir cinayet ki hatta o cinayetle itaatları vacip olan ebeveyn emretmiş olsalar dahi bu hususta onlara itaati terketmek lâzım» demektir.
Hulâsa; insanın meşru surette valideynine bedeniyle hizmet ve itaati lâzım ve umur-u dinde ve ma'kulâtta peygambere itaat vacip olduğu ve şu halde umur-u dine müteallik olan yerde dine, umur-u dünyaya müteallik olan yerde ebeveyne itaatin vacip olduğu bu âyetlerden müstei'ad olan fevaid cümlesindendir.[12]
Vacip Tealâ kullarının cümle a'mâlini haber vereceğini beyandan sonra Lokman'm oğluna Allah'ın nezdinde kulunun hiçbir gizli ameli olmadığını söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey oğulcuğum! Senin amelinden bir haslet kî eğer küçüklükte ve ağırlıkta bir hardal tanesi kadar olursa ve o miktar amelî işledikten sonra sen bir taş içine girmiş yahut semaya çıkmış veya arz içine girmiş, gizli ve karanlık bir mahalle saklanmış olsan Allahü Tealâ o hasleti huzuruna getirir ve onu senden suâl eder. Zira; Allahü Tealâ her esrara muttali latif ve herşeyi bilir bir habîrdir.] Çünkü; ilmine mani bir hâil yoktur. Binaenaleyh; senin amelini ve bulunduğun mevkii bilir.
Yani; Lokman'm oğluna nesayihine karşı oğlunun «Ben kimsenin göremeyeceği tenha mahalde günah işlersem Allahü Tealâ bana ne yapar?» demesi üzerine Lokman tekrar nasihata başlar ve der ki «Ey oğulcuğum! Eğer senin işlediğin haslet ister hayır ister şer ve hardal tanesi kadar cüssesi küçük olsun, taş içinde gayet gizli ve saklı bir mahalde yahut semavatta veya arzın içinde olsun Allahü Tealâ onu getirir, senden suâl eder. Zira Allahü Tealâ latiftir, kudreti herşeye nafizdir ve gizli işlerin cümlesini bilir. Çünkü; habîrdir.
Hz. Lokman'm bu kelâmı usul-ü itikadiyeden Cenab-ı Hakkın ilmini ve kudretini beyanla oğlunu tehdit ve. âhireti itikadın lüzumunu ve su-u a'mâli terkle hüsn-ü a'mâle çalışmak vacip olduğunu ilânla insafa ve itikad-ı hakka davettir.[13]
Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna diğer nasihatim bemek üzere buyuruyor.
[Ey oğulcuğum! Namazı-eda et. Aklen ve şer'an müstahsen olan ma'rufatla emret ve münker olan şeylerden naşı menet ve ibadetini edada ve nasihatmda tesadüf edeceğin meşakkatlara sabret. Zira; şu ta'dad olunan umurdan herbiri taraf-ı İlâhiden maksud olan işlerdendir.] Çünkü; Allahü Tealâ kulları üzerine bunlardan herbirini vacip kılmıştır.
Yani; Lokman oğlunu şirkten men ve kudret-i İlâhiyenin herşeye te'sirini ve ilminin cümle eşyayı ihatasını beyanla tehdid ettikten sonra fezail-i a'mâlle nefsini tezyin etmesini tavsiye etmek üzere oğluna demiştir ki «Ey oğulcuğum! Sen Allah'ın rızasını tahsil için namazı ikame et. Zira namaz; insanı günahtan nehye-der, sen nefsinde a'mâli eda ile tekemmül ettikten sonra başkalarının noksanını ikmal için Allah'ın rızasına vesile olan ma'rufatla emir ve rızaya muhalif ve akla kabih olan münkerattan nehyet ve sana hastalık, fakirlik, hüzn ü keder ve bilhassa emribilmarufta hayra delâlet ettiğin kimseler tarafından göreceğin ezalara sabret.
Zira; şu ta'dad olunan şeyler Allah'ın kulları üzerine vacip kıldığı umurdandır.
Bu âyet; geçmiş ümmetlerde dahî namazın meşru ve makbul bir ibadet olduğuna delâlet eder. Çünkü; Lokman'm oğluna namazla emretmesi namazın meşru olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki her ümmette namazın heyetleri başka başkadır.[14]
Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna emrettiği me'muratı beyan sonra nehyettiği menhiyatı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey oğlum! Sen nastan yüzünü döndürme ve yeryüzünde kibirle yürüme]
[Zira; Allahü Teaîâ her kibredeni ve gayrılara nefsinde bir üklük görüp iftihar edeni sevmez.]
Yani; Lokman oğluna ikame-i salât, emribilmaruf ve nehyi-anilmünkerle emrettikten sonra oğluna gayrıların nevakısını ikmalinden dolayı tekebbür etmesine ve nefsinde kâmil olmasına binaen kendinde bir büyüklük görmekten nehyetmek üzere diyor ki «Ey oğlum! Nas sana söz söylediklerinde onlardan yüzünü çevirip tekebbür etme. Kemâl-i tevazula sözlerini dinle, onlar söz söylerken ehemmiyet vermeyerek başka şeyle meşgul olma, yüz eğriliği gösterme. Çünkü; nasla hüsn-ü muaşeret lâzımdır. Yeryüzünde ferahh ve kibirli yürüme, Allah'ın sana verdiği nimeti hazmet ve hafiflik ederek nimetine mağrur olma. Zira; Allahü Tealâ nefsinde azamet görmekle kibredenleri ve nimetiyle gayra tekebbür edenleri sevmez. Çünkü; elinde bulunan nimetin cümlesini, Allahü Tealâ verdiğinden büyüklük Allah'a mahsus olduğu cihetle kullar için tekebbür; Allah'ın gazabını davet eder.
İşte beyan olunan ahkâmın cümlesiyle amel etmek bizim üzerimize de vaciptir. Gerçi bu âyetler Lokman'm oğluna nasihatini hikâyeyse de ümem-i salifenin ahvalinden Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize haber verdiği ahkâmın bizim hakkımızda da ayn-ı şeriat olup onunla amel etmemiz vacip olduğu kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır. Şu halde şu beyan olunan evamir ve nevâhî bizim hakkımızda dahî ayn-ı emir ve nehiydir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mütekebbir olan kimselerin âdetleri beğenmedikleri kimselerden yüzlerini çevirmek ve yeryüzünde azametle yürümek olduğundan Lokman oğlunu bu iki haslet-i zemimeden nehyetmiştir.
Sâ'r; Taberî'de beyan olunduğu veçhile devenin boynunda çıkıp boynunu bir tarafa eğdiren yaradır. Bu makamda «Fukara güruhu söz söylediklerinde tekebbür ederek yüzünü onlardan başka tarafa eğme ve onların sözlerini dinlemekten nefretini izhar etme» demektir. kibirle beraber ferahtır. Yani «Mütekebbir ve ferahh olduğun halde yürüme» demektir,[15]
Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğlunu kibirle hafif surette yürümekten nehyettiğini beyandan sonra gerek işinde, gerek sözünde vasatı ihtiyar etmek lâzım olduğunu tavsiye ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey oğlum! Yürümekten, sür'atla hiffet arasını ihtijaı söylerken yavaş sesle söyle. Zira; sadanin gayet çirkin olaı rın sadasıdır.]
Yani; Lokman oğlunu kibirle yürümekten nehyedince sür'atla ve şeciâne yürümenin zıddı olan gaayet zaaf izhar ederek yürümek de mezmum olduğu cihetle ikisinin arasında yürümek lâzım olduğunu beyan etmek üzere oğluna hitabederek diyor ki ((Ey oğlum! Sür'atla mütekebbirane yürüme, gaayet zaaf izhar ederek teenni de etme. Belki bu ikinin ortasını ihtiyar ederek yürü ki kibirden ve zaaftan bir eser görülmesin. Şu halde hemen sekinet ve vakar üzere alelade yürü, söz söylerken sadanı uzun çıkarma. Zira; sa-danın gaayet çirkini himarın sadasıdır. Binaenaleyh; .yüksek sesle söz söyleme ki sadan merkebin sadasına müşabih olmasın. Zira; merkebin sadası cümle ukalâ ve hayvanat indinde kerihtir.»
Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın şeref ve kemâl üzere halkettiği insanın, hayvanatın aşağısı ve mahlûkatın süflisi olan merkebe nefsini velev sesle olsun teşbih etmesi Halikın aziz ve şerif olarak halkettiği vücudu zayıf ve zelil kılmasıdır. Şu halde yüksek söylemekte bir maksad-ı sahih olmadıkça bağıra bağıra söylemek mekruhtur. Amma esna-yı muharebede düşmanı tehdid etmek, yanlış yola giden bir kimseyi döndürmek için arkasından çağırmak gibi bir maksad-ı sahihe mebni olursa yüksek şada caiz olabilir. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın maksadına vusulü ayakla olup ayakla ulaşamayacağı mahalde bulunan kimseye sadasıyla çağırmak âdet olduğundan Vacip Tealâ bu âyette her ikisini cemettiği gibi her ikisinde dahî ifrat ve tefritin caiz olmayıp bunların vasatında hareket etmek lâzım olduğunu Lokman'dan hikâye suretiyle bize beyan etmiştir.
Tefsir-i Hâzin'de (İmam-ı Sevrî) den naklen beyan olunduğuna nazaran herşeyin sadası Allah'ı nekaisten tenzih manâsına teşbih olabilir. İllâ himarın sadası teşbih olmaz. Zira merkebin sadası; şeytan'ı gördüğünde olduğu cihetle hayra alâmet değildir. Binaenaleyh; merkep anırdığında istiâze etmek lâzım olduğu kütüb-ü şer'iyemizde mezkûrdur.[16]
Vacip Tealâ Hz. Lokman'm oğluna nesayihini beyandan sonş insanlara vâki olan nimetlerini beyanla ibadete ve nimetlere ş tergibetmek üzere buyuruyor.
[Görmez misiniz, AUahü Tealâ göklerde olan ay, güneş, yıldızlar ve bulutlar gibi mevcudatı, yerde olan hayvanlar, denizler, nehirler ve madenleri sizin menfaatmiza tahsisle size muti' ve mün-kad kıldı, gizli ve aşikâr nimetlerini sizin üzerinize itmam etti.]
Yani; ey insanlar! Siz görmez ve bilmez misiniz ki AUahü Tealâ âlem-i ulvî olan semavatta ve âlem-i süfli olan arzda bulunan bilûmum mevcudatı size hadim ve menfaatımza tahsisle size münkad ve onlardan herbirinin size hizmetleri sebebiyle maişetinizi kolay kıldı. Çünkü; semada bulunan ay, güneş ve sair yıldızların devranı üzerine yeryüzünde otların bitmesi ve bulutlardan yağmur yağmasıyîa hububatın neşv ü nema bulması, meyvelerin kemâle gelmesi, mürur-u zamanla yerde olan madenlerin intifâ'a, salih bir hal kesbetmesi, denizlerde gemilerin seyrüsefer edip batmaması, insanların nehirleri istedikleri mahallere alıp götürmesi, hayvanların herbirinin rjirer nevi intifâ'a tayin olunması, meselâ devenin yüke, öküzün çifte, atın binite, koyunun ekle ve sair hayvanatın bu minval üzere bir menfaata ta'yin olunup hatta vahşilerin bile bir çok menfaatlar te'mini insanların maişetlerini teshil için taraf-ı İlâhiden ihsan-ı sübhânîdir ve herbiri Vacip Tealâ'nm vahdaniyetine ve kudret-i kahiresine delil-i zahirdir, bu nimetlerin herbirine mukabil şükretmesi vacip olduğundan bu vücubu eda etmeyen insanları Allahü Tealâ bu âyetle tevbih etmiştir. Çünkü âyette hemze; istxjham-ı inkârı olduğundan bu kadar meydanda olan nimetleri görmemek emr-i münker demektir.
Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyette nimet-i zahire yle murad; göz, kulak, lisan ve sair aza-yı hariciyedir. Niam-ı ba11nayla murad; akıl, kalp, jehim ve sair aza-yı zahiriyenin kuvâlandır. Meselâ ıgöz; nimet-i zahiredir. Onda görülmeyen bir kuvâ vardır ki gözün ziyasını verir. Lisan; nimet-i zahiredir, onda tekellüme iktidar veren bir kuvâ vardır. Sair azalarda dahî hâl böyledir. İnsanın azası tam, sureti güzel ve rızkı bol olmak nimet-i zahire cümlesinden olduğu gibi hüsn-ü ahlâk da nimet-i batma cümlesindendir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım : [Siz görmediniz ve bilmediniz mi? Allahü Tealâ size göklerde ve yerde olan mahlûkatı muti' ve menfaatımza hadim kıldı da nimet-i zahire olan gözlerinizi, kulaklarınızı, sair azanızı ve hüsn-ü suret ve diyanetinizi sizin üzerinize itmam etti, nimet-i bâtına olan kuvâlarımzı size noksansız verdi. Şu halde bu nimetlerin şükrünü ifa etmek sizin üzerinize vacip kılındı] demektir.[17]
Vacip Tealâ tevhide delâlet eden delilleri beyandan sonra tev-hid-i İlâhide mücadele edenlerin mücadeleleri bir delile müstenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Nastan bazıları şol kimse ki o kimse delil-i aklîye müstenit ilmi ve resulün irşadına müstenit hidayeti ve kitaba müstenit de-lil-i naklisi olmadan vahdaniyet-i İlâhiyede mücadele eder.]
Yani; vahdaniyet-i İlâhiyeye itiraz eden nastan bazılarıdır, onların itirazları bir delil-i ilmîye müstenit değildir. Çünkü; onların mücadelesi delil-i aklîden istidlal olunmuş veyahut bizim tarafımızdan ilhamla keşfolunarak kendilerine verilmiş bir ilme müstenit olmadığı gibi bir resulün irşadıyla hidayete ve bizim vahyile gönderdiğimiz insanları nurlandıran bir kitaba dahî müstenit olmadığından mücadeleleri körü körüne babalarım taklide müstenittir. Binaenaleyh; onların mücadelesi itibardan sakıttır. Zira; delilsiz mücadeleye ve itikadiyatta taklide itibar yoktur.[18]
Vacip Tealâ müşriklerin vahdaniyet hakkında mücadeleleri bir delile müstenit olmadığım beyandan sonra mücerret taklide müstenit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Müşriklere «Allah'ın inzal ettiği Kur'an'a ittiba' edin» denildiğinde onlar «Biz Kur'an'a ittiba' etmeyiz, belki babalarımızı sülük etmiş bulduğumuz mesleklerine ittiba' ederiz» dediler.]
[Onlar babalarının mezhebine ittiba' edeceklerini söylerler de 9 velevse babalarını şeytan Cehennem azabına davet etse ve babalarının mezhebi Cehennem azabım mucip olsa dahî babalarının mesleğine mi ittiba' edecekler?]
Yani; delilsiz şirki irtikâbeden müşriklere nasihat tarikıyla «Siz Allah'ın inzal ettiği kitaba ittiba' edin. Zira o kitap; sizin ahvalinizi ıslah eder, dünyevî ve uhrevî menfaatinizi size gösterir.^ Binaenaleyh; o kitaba ittibâ'mız vaciptir» denildiğinde onlar ce-$ çapta «Biz Allah'ın inzal ettiği kitaba ittiba' etmeyiz, belki baba-jf larımızı hangi din üzere bulduksa ona ittiba' ederiz. Zira; babala-f rımızın dini evvelden beri-sülük olunmuş bir dindim derler ve pe-j derlerinin dininden ayrılmayacaklarını ve o dine razı olduklarımı suret-i kafiyede söylerler. Habibim! Sen onlara suâl et de ki «Ve-j levse şeytan babalarını Cehennem azabına davet ederse dahî ba-f balarına mı ittiba' ederler?» İşte müşrikler bu sözleriyle açıktani şirki ihtiyarla Şeytan'm davetine icabet ettiler. Çünkü; pederlerini; Şeytan Cehennem'e davet ettiği cihetle pederlerinin gittikleri yo-j lun Cehennem yolu olduğu halde bunların da o yolu kabul etme-! leri Cehennem'i mucip olan tarik-ı şeytan'ı kabuldür.[19]
Vacip Tealâ müşriklerin halleri şeytan'a ittiba'd an Are t olduğunu beyandan sonra müminin hali Allah'a itimat ve kavi bir mesleğe sülük etmekten ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bir kimse ibadetinde ihsan edici olduğu halde dinini ve cümle umurunu ihlâs üzere Allah'a tefviz ve cümle vücuduyla Allah'a inkıyad ederse muhakkak o kimse sağlam bir ahde yapışmış olur.]
[Ve bilûmum işlerin akıbeti ancak Allah'a râcidir.]
Yani; bir kimse şerait ve erkânına riayet ederek Allah'ın azabından korkar ve amel-i salih işler olduğu halde Allah'a imanla inkıyad eder ve nefsini Allah'a teslimle tefviz-i umur ederse kesilmez ve kırılmaz sağlam bir tarika yapışmıştır. Çünkü; cümle umurun akıbeti ancak Allah'a râci olduğu cihetle Allah'a itimad eden kimse elbette sağlam ve akıbeti emin bir tarika yapışmış demektir. Binaenaleyh; herkesin âkıbet-i emrini düşünmesi ve sağlam bir mesleğe sülük etmesi lâzımdır. Zira; herkesin a'mâli birer birer huzur-u İlâhide tetkik olunacak ve iyisi kötüsünden ayrılacaktır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bir kimsenin veçhini Allah'a teslimle murad; kalbi ve kalıbıyla, cem,i-i şuur ve idrakiyle canib-i ilâhiye teveccüh ederek maadadan kaf-ı alâka eyleyip herşeyde Vâeip Tealâ'ya istinadetmektir. Fakat yalnız tevekkül ve teveccüh kâfi olmayıp me'mur olduğu a'mâli lâyıkıyla eda etmek lâzım olduğuna işaret için a'mâlinde muhsin olmak şart olduğu beyan olunmuştur. Çünkü müminin amelinde ihsan etmesi; Allahü Tealâ'yı görüyor gibi amel ve inkıyad etmektir. Binaenaleyh; ihsan üzere eda olunan amel; indallah makbul olan ameldir.
Urve-i vüska ile murad; tarik~ı İlâhidir ki o tarika sülük eden kimseyi rıza-yı İlâhiye îsâl eder bir meslektir, daimdir ve inkıta' yoktur. Şu halde manâ-yı âyet: [Canib-i İlâhiye teveccühle arz-ı inkıyad eden kimse Allah'ı görmüş gibi ihlâs üzere ibadete devam ve cümle işlerini Allah'a tefviz ederse rıza-yı İlâhiye îsâl eder bir tarika sülük etmiştir ki o tarik kırılmaz ve kesilmezi demektir.[20]
Vacip Tealâ müminin halini beyandan sonra kâfirin halin yan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer bir kimse küfrederse habibimî Onun küfrü sana h vermesin. Zira onların mercii; ancak bizedir.]
[Binaenaleyh; biz onların amellerini onlara haber verir
[Zira; Allahü Tealâ insanların kalplerinde olan esrarı bilir.]
Yani; bir kimse vahdaniyete delâlet eden delâilden sarfınazar-la küfrederse habibim! Onun haktan i'razla küfrü irtikâbı sana hüzün vermesin. Zira; onun Allah'a inkıyad etmemesinden dünyada ve âhirette sana bir zarar gelmez. Binaenaleyh; onur. küfrüne senin hüznetmen lâzım değildir. Çünkü onların mercii; ancak bizim huzurumuz olduğundan biz onların küçük ve büyük bilcümle amellerini ihbarla herbirinin ayrı ayrı cezasını veririz. Çünkü; Allahü Tealâ gizli işleri ve kalpte olan esrarı tamamen bilir. Şu halde yâ Ekrem-er Rusül! Onların küfürlerine senin telâş etmen lâzım değildir. Zira; bir şey ki onu Allahü Tealâ bilir ve hayr ü şer onun cezasını verecek odur. O halde kullar için mahzun olmaya mahal yoktur. İşte bu âyet-i celileye nazaran birtakım din aleyhinde bulunan yaramaz insanların ef'aline ehî-i imanın vücutlarına zaaf iras edecek kadar hüznetmelerine mahal yoktur. Zira din Allah'ın dinidir ve dini iptale ve birtakım ahkâmını şehevat-ı nefsaniyele-rine muvafık olmadığından tağyire çalışanlar da Allah'ın kullarıdır, Allahü Tealâ'nm ilmi cümlesine lâhiktir. Şu halde ehl-i imana lâzım olan; rmımkün olduğu kadar tarik-ı hakkı beyandır. Fakat dinsizleri din-i hakkı kabule icbar yoktur. İcbara iktidar da olmayınca buğz-u fillâhla iktifa olunur ve buğz-u fillâh da ehl-i iman için bir meziyettir. Fakat fazlaca mahzun olmakta bir fayda da yoktur.[21]
Vacip Tealâ kâfirlerin küfrünün zararı ancak kendine olduğunu beyandan sonra dünyada kâfir ne kadar muammer olsa âhirete nispetle o ömrün az olduğunu ve eşedd-i azaba duçar olacaklarını beyan zımnında buyuruyor.
[Biz kâfirleri azıcık bir zaman dünya metâ'ıyla intifa' ettiririz ve az bir zaman muammer olup menâfi-i dünya ile intifadan sonra biz onları şiddetli ve ağır bir azaba muztar kılarız.]
Yani; dünyada kâfirlere dünya metâ'ıyla intifa' etsinler için az bir zaman ömür verdikten sonra ecel-i mev'udları gelir, biz onları gayet şiddetli olan Cehennem azabına duhule mecbur ederiz. Zira; onlar dünyada enbiyayı tekziple âhireti inkâr ettiklerinden kemâl-i hacaletleriyle beraber biz onları şiddetli olan Cehennem'e girmelerine icbar ederiz, onlar da mecbur olarak girerler.
Azab- lila murad; ebeden devamla beraber ateşin şiddetli ve ehl-i Cehennem'in birbirine sıkışmasıdır.
Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki habibim! Sen onlara «Yerin ve göklerin halikı kimdir?» diyerek suâl etsen onlar «Elbette Allahü Tealâ halketti» derler. Onların şu ikrarları üzerine «Hamd; Allah'a mahsustur» de, belki onların ekserisi tevhidi bilmezler.]
Yani; yâ Ekrem-er Resul! Sen kâfirlere suâl etsen, desen ki «Gökleri ve yeri kim halketti, bunları halketmeye kimin kudreti vardır?» Onlar hakikati ikrara mecbur olarak derler ki «Bu mevcudatın cümlesini Allahü Tealâ halketti. Çünkü; bu âlem-i ecsa-mın halikı Allahü Tealâ olduğuna deliller pek vazıh, inkâra mecal yoktur.» Onların şu ikrarları üzerine sen Allah'a hamdet. Zira; onların hakikati ikrar etmeleri senin davanı tasdik olduğundan senin için onların ikrarları bir nimet, olduğu cihetle p nimete mukabil, hamdetmek lâzımdır ki hamdin Allah'a mahsus olduğunu beyan; onların putlarının hamde ve ibadete istihkakı olmadığını dahî beyanı müstelzimdir. Binaenaleyh; onların Halikı ikrarları- üzerine sen de ki onlar mu'tekidatlarmm batıl olduğunu bilsinler, belki onların ekserisi bu ikrarlarının itikatlarına muhalif olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; ikrar ederler, halbuki ikrarlarının kendilerini ilzam ve iskât ettiğini bilmezler.[22]
Vacip Tealâ semavat ve arzın halikı Allahü Tealâ olduğunu kâfirlerin ikrar ettiklerini beyandan sonra halikıyyetin levazıma-tını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yerde ve gökte olan mevcudat Allah'ındır. Zira; AllaHtlFealâ ganî ve nefsinde mahmuddur.]
Yani; semâvât ve arz Allah'ın mahlûku olunca semavat ve arzda bulunan sair mevcudat dahî Allah'ındır, Allah'tan başka mevcudatın sahip ve maliki yoktur. Çünkü; bir kimsenin mülkünde hasıl olan hasılat nasıl mülk sahibinin olursa semâvât ve arzda hasıl olan mevcudat da Allah'ındır. Binaenaleyh; herkesten ganî ve ihtiyaçtan beri ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allah'ın gayrı mevcudat elbette Allah'a muhtaçtır, lâkin Allah'ın hiçbir kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığından zatında ve sıfatında mahmuddur. Çünkü; kullarından her ferdin ihtiyacını defile ihsan ettiğinden herkesin hamdine müstehaktır. Binaenaleyh; ezelen ve ebeden mahmuddur. Maamafih kulların hamdinden Vacip Tealâ'ya bir menfaat ait değildir. Belki hamdinden menfaat: hamdeden kimse-vo aittir.[23]
Vacip Tealâ cümle mevcudat kendinin olduğunu beyandan .sonra acayib-i sun'-u İlâhinin nihayeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer yeryüzünde olan ağaçlar kalem olmuş olsa ve denizin o kadar vüs'atıyla beraber yedi deniz daha uzasa mürekkep olsa ve bilûmum halk Allah'ın acayibatını yazmış olsalar kelimât-ı İlâ-hiyenin mutazammııı olduğu manâyı tüketemezler ve Allah'ın ke» limâtı tükenmez. Zira; Allahü Tealâ mülkünde herkese gaalip ve cümle efâli hikmetten hâli değildir.]
Yani; eğer yeryüzünde olan her ağaçtan müteaddit kalemler olsa ve bahr-i muhitin o kadar cesametiyle beraber o bahr-i muhite yedi denizden de uzatılsa, dökülse ve o suların cümlesi mürekkep olsa, bilûmum halk da Allah'ın kelimatını o kalemler ve mürekkeple yazmış olsalar Allah'ın kelimatı tükenmez. Çünkü; ke-limat-ı İlâhiyenin nihayeti yoktur. Zira; Allahü Tealâ mülkünde ve saltanatında cümleye gaalip, ef'âli binlerce hikmeti mutazam-mındır, düşündükçe ukul-ü beşer idrakinden âcizdir buna hergün vâki plan hadsiz, hesapsız vukuat şahittir. Zira; zahirde re'yimize muvafık olmayan bir fiilin akibinde seveceğimiz bir çok hikmetler zuhur edip bizim de memnun olduğumuz meydanda bir hakikattir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Kureyş kabilesinin «Muhammed (SA.) in getirdiği Kur'an tükenir» demeleridir. Yahut Yahudilerin bir suâlleri üzerine nazil olmuştur. Çünkü; âyeti nazil olunca Yahudiler «Yâ Muhammed! Sen enbiyaya verilen ilmin gayet az olduğunu söylüyorsun. Halbuki Tevrat'ta herşeyin ilmi mevcuttur. Senin sözün yani bu âyet Tevrat'a münafidir» deyince Re-suluîlah «Tevrat'ta zikrolunan Allah'ın ilmidir. Zira; Allah'ın ilmi tükenmez. Amma Kur'an'da nazil olan bu âyet kulların ilmine mütealliktir. Zira; Allah'ın ilmine nispetle kulların ilmi elbette azdır» buyurması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[24]
Vacip Tealâ ilminin ve kudretinin kemâlini zikirden sonra i'irlerin haşri inkârlarını iptal etmek üzere buyuruyor.
[Ey insanlar! Sizin iptidaen icadınız ve öldükten sonra dirilmeniz olmadı, illâ bir şahıs gibi oldu. Zira; Allahü Tealâ söylediğiniz sözünüzü işitir ve işlediğiniz amelinizi görür ve bilir.]
Yani; Allahü Tealâ'mn kudretine nispetle sizin dünyada halko-lunmamz'vefatımzdan sonra kıyamette muhasebe için kabrinizden kalkıp mahşere gelmeniz şahs-ı vahidi icat gibidir. Çünkü; gerek iptidaen icadınıza, gerek ba'sınıza bizim irademizle emrimiz kâfidir. Şu halde emri sadır olursa derhal vücut bulursunuz. Zira; Allahü Tealâ mesmûâtın küllisini işitir, görülecek şeylerin cümlesini görür, bilir, halkolunacak şeyleri halkeder ve işitilen şeylerden bazısını işitmek diğerini işitmeye mani değildir.
Kezalik mevcudatı icadetmek hasra dahî mani değildir. Zira; cümle âlemi halketmeye kaadir olan Ailahü Tealâ'nm mevtayı ihyaya dahî kaadir olacağı evleviyetle sabittir. .
[Habibim! Sen görmedin mi? Ailahü Tealâ geceyi gündüze ve gündüzü geceye ithal eder, güneşi ve ayı müsahhar kıldı, bunların herbiri vakt-i muayyenine kadar cereyan eder.]
[Ve Ailahü Tealâ her türlü amelinizi bilir.]
Yani; Allah'ın vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eden acayibattan geceyi gündüze ithal ettiğini, güneşle ayi müsahhar kıldığını sen görmedin mi? Zira; Alîahü Tealâ bahar aylarında sizin erzakınıza hadim olan otları, ekinleri, meyveleri terbiye ve tezyid ve noşv ü nema bulup kemâline yetmek için gecenin bazı eczasını gündüze ithalle gündüzü uzatır, güz ve kış aylarında gündüzün bazı eczasını geceye ithalle geceyi uzatır, sizin maişetiniz ve sair mesalihiniz için ayı ve güneşi menfaatımza muvafık ve muti' kıldı, bunlardan herbirinin deveranı vakt-i muayyenine kadar cereyan eder ve Ailahü Tealâ cümle a'mâlinizi bilir. Zira; zerrat-ı cihandan hiç bir zerre ilm-i İlâhiden kaybolmaz.[25]
Vacip Tealâ kudret-i kahiresine delâlet eden bazı acayibatı beyandan sonra şu acayibatı icadeden Cenab-ı Hakkın ezelen ve ebeden sabit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Su işitmiş olduğu vüs'at-ı ilmin ve kudret-i tâmmenin sahibi olan Ailahü Tealâ ezelen, ebeden sabit ve kayyum-u mutlaktır, Allah'ın gayrı müşriklerin ma'bud tesmiye edip ibadet ettikleri, gece, gündüz duâ edip çağırdıkları şeyler batıldır. Binaenaleyh; asla ibadete istihkakları yoktur.]
[Ve Ailahü Tealâ zatında âlîdir. Zira; sifât-ı alîyye sahibidir, nefsinde büyüktür. Zira; cemi' işleri ve acayib-i sanayii ve garaib-i hikmeti nekaisten beridir.] Binaenaleyh; Ailahü Tealâ herşeyden âlî ve cümle mevcudat üzerine galip ve kahirdir.
Yani; şu sıfât-ı sübutiyeyle Vacip Tealâ'nm muttasıf olması kendinin ezelî ve ebedî olup zevale ma'ruz olmamasıdır. Amma müşriklerin Allah'ın gayrı olarak duâ ve ibadet ettikleri ma'bud-ları birtakım âciz mahlûk ve eşyayı hasise olup her zaman zevale ma'ruz olduklarından batıldır, Ailahü Tealâ ise ancak sıfatında âlî, zatında büyüktür, müşriklerin ma'budlan ise ulviyet ve büyüklükten hâlidirler.[26]
Vacip Tealâ kudret-i kâmilesi üzerine delâlet eden delâilden bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen görmedin mi? Alâmât-ı İlâhiyeden bazısını size göstermek için Allah'ın nimeti olan rüzgârlar sebebiyle deryada gemiler yürüyorlar. İşte şu gemilerin suya batmaksizm denizde yürümelerinde belâya sabır ve nimete şükreden her kimse için vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden deliller vardır.]
Yani; alâmât-ı semaviye gibi kudretullaha delâlet eden gemilerin deryada cereyanlarını sen görmedin mi? Cenab-ı Hak acayib-i kudret ve garaib-i san'atlnı size göstermek için kullarının taayyüş ve telezzüzü zımnında halkettiği nimetlerle deryada gemiler yürür, gemileri batmaktan hıfzederek rüzgârı halkla gemilerin cereyanı sayesinde bir beldede mevcut nimeti diğer beldeye alıp götürmekle o beldeyi müstefid etmekte din-i hakka temessük ve ibadetinde ve tarik-ı taayyüşünde tesadüf ettiği zahmetlere sabır ve Allah'ın verdiği nimetlere şükreden her kimse için kudret-i İlâ-hiyeye deliller vardır. Çünkü; belâya sabırla nimete şükreden kimse kudrete ve vahdaniyete delâlet eden âyetleri tefekkür etmekle istifade eder. Amma belâya sabretmeyen, nimete şükretmek bilmeyen kimse âyetleri teemmül etmediğinden intifa' edemez.
Beyzâvî ve Medarik'in işaretleri veçhile bu âyette sabbar- şekûrla murad; mümindir. Zira; mümin belâ ve şiddet zamanı kudret-i İlâhiyeye delâlet eden delilleri tezekkür etmekle o belâyı defe Allah'ın kudreti kâfi olduğuna kanaat ettiğinden belâya sabırla ref'ini Cenab-ı Hak'tan bekler ve nimet zamanı o nimeti halkeden Cenab-ı Hak olduğuna imanı kavı olduğu cihetle şükreder. Şu halde belâya sabır ve nimete şükretmek; müminin sıfatıdır. Zira Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran Re-sululiah «İman iki sınıftır Bir nısfı sabır, diğer nısfı şükürdüm buyurmuş ve buna nazaran demek ekmektir.
Hulâsa; deryada Allah'ın verdiği nimetlerle gemilerin cereyanı vahdaniyet-i İlâhiyeye ve kudret-i sübhaniyeye delâlet eden delâil cümlesinden olduğu ve bu delâille istidlal ederek şedaide sabır ve belâya tahammül eden ve taraf-ı İlâhiden feyezan eden nimetlere şükretmek şanından olan kimseler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]
Vacip Tealâ deryada gemilerin cereyanında kudretine delâlet olduğunu beyandan sonra bu delillerle istidlal bazı kimselere nazaran pek geç husule geldiğini ve hasıl olduktan sonra seriüzzeval olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor,
[İnsanları deryada bulutlar gibi cesîm dalgalar gölgelik gibi ihata ettiğinde onlar dinlerinde Allah'la ihlâs eder oldukları halde kemâl-i tazarrula Cenab-ı Hakka dua ederler.]
[Vakta ki Allahü Tealâ onları denizin şiddetinden halâsla karaya çıkardığında onlardan bazıları Cenab-ı Hakka teveccühlerinde adalet ederler ve bizim âyetlerimizi inkâr etmez, ancak her gaddar olanlar ve küfran-i nimet edenler inkâr ederler.]
Yani; insanları deryada dağlar gibi gölgeleyici dalga ihata edip dalgalar içinde mestur kaldıklarında herşeyden kat'-ı ümide-derek Allah'a iltica ederler ve dini Allaha' tahsis eder, bütün ve-saili ortadan kaldırır, hemen herşeyi Cenab-ı Hak'tan bekler oldukları halde Allah'a duâ ve Allah'tan istimdad ederler. Vakta ki onların tazarru ve niyazları ve teveccüh-ü tamları üzerine Allahü Tealâ'mn onları deryanın şiddetinden kurtarıp karaya çıkardığında onlardan bazıları ahdinde sebat ve tazarruunda devam ederek ifratla tefrit beyninde matluba îsâl edecek bir yol tutar ve bizim vahdaniyetimizi inkâr etmez, ancak ahdini nakzeden gaddar ve Allah'ı nisyan eden kâfir inkâr eder.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet, Ebuce-hü'in oğlu (İkrime) hakkında nazil olmuştur. Çünkü Mekke'nin fetih günü (İkrime) Yemen canibine firar etmek üzere sahil-i bah-re iner, bir gemiye biner. Gemide şiddetli fırtınaya tutulunca Allah'a ahdeder ve eğer Allahü Tealâ fırtınadan kurtarırsa dönüp huzur-u risalete gelip iman edeceğine yemin eder, haremi de Ra-sulullah'tan affını istirham edip getirmek üzere Yemen cihetine gider. İkrime de ahdinde sebat ederek haremiyle beraber avdetle huzur-u risalete dehaletle imân ettiği gibi imanında sebat eder.
Müşarünileyh bilâhare İslâmiyetin tealisine çok hizmet etmiştir[28]
Vacip Tealâ vahdaniyetine jdelâlet eden delilleri beyandan sonra bilûmum insanlara ittika ile vasiyet etmek üzere buyuruyor.
[Ey isyan ve nisyana meyleden insanlar! Siz Rabbinizin cm-i rine imtisal ve nehyinden içtinapla ittika edin ve şiddetli azabın-j dan korkun.] Zira, Allah'ın intikamı şedit, gazabı medittir. [Ve sol: kıyamet gününden korkun ki o günde ne baba evlâttan, ne de cv-i !ât baba tarafından mücazat olunur.] Zira; herkes vizr ü vebalini! kendi çeker, hiç kimse diğerinin günahını yüklenmez, ancak herkes kendi kesbettiği ameliyle mahpus kalır. Halbuki bu.dünyada pederin evlâdına ne kadar şefkati olduğu ma'lûmken âhirette o kadar şefkat ve merhamete karşı peder evlâdın üzerinden gayet az bir şeyi dahî ceza olarak kendi üzerine almaz. [Ve kezalik evlât>| da pederine ne kadar muti' olsa pederinin günahından bir zerresini . bile almaz.] Şu halde dünyada herkesin kendini azab-ı İlâhiye se-jj bep olacak günahlardan sakınması lâzımdır. Zira; âhirette hiç kimse aharın günahını kabul edip yükten kurtaramayacağından her-; kesin bu dünyada kendinin azaptan kurtulmak çaresini düşünmesi elzemdir.
Hulâsa; dünyada birbirine yariğar ve en şefik pederle en muti] olan oğlu aralarında âhirette asla birbirinin derdine ve elemim iştirak edemeyecekleri ve herkesin kendi derdiyle meşgul olacaj bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.
Pederin oğluna ve oğlunun pederine muavenet edemeyeceğj gün gelecektir. Zira; o günün geleceği vaad-i İlâhiyle sabittir. Va-ad-i İlâhi ise haktır, elbette vuku bulacaktır.] Çünkü; vaad-i İlâhf de hulfolmaz.[29]
Vacip Tealâ vaadinin 'hak olduğunu beyandan | lâzım olan vezaifi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allah'ın vaadi hak olunca sizi elbette dünya mağrur edip al datmasm ve Allah'ın affına sizi şeytan mağrur etmesin.] Baba oğlunun ve oğlu babasının günahından mes'ûl olmayıp herkes kendi günahının cezasını kendi çekeceği birgün geleceği muhakkak olunca sizi hayat-ı dünya mağrur etmesin. Çünkü; fanî ve zevale ma'-ruz olduğundan insan ne kadar muammer olsa akıbet dünyadan ir-tihal edecek ve öyle bir gün gelecektir. Binaenaleyh; dünyanın lezzetine aldanıp da âhireti unutmayın ve sizi Allah'ın affına şeytan da mağrur etmesin. Çünkü şeytan; insanı evvelâ şöyle aldatır : «Günahı işle, sonra tevbe edersin ve tevbeye elin değmese bile Allah'ın mağfireti boldur, elbette mağfiret-i İlâhiden size de bir hisse çıkar. Şu halde dünyada huzuzat-ı nefsaniyeni feda etme, istediğini işle, fırsatı fevtetme, her günaha cesaret et» demekle insanları ma* âsîye teşvik eder ve cesaret verir. İste seytan'ın bu gibi iğfalâtma, aldanmayın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan; üç kısımdır: Birine ,i si: İnsan binefsihî dünyaya meyleder, hdjjffi-î dünya onu mağrur ettiğinden Mevtasına vusulden ve âhiret amelinden meşgul eder. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyetin ftkra-i ûlâsıyla insanın bu kısmını hayat-ı dünyaya aldanmaktan nehyet-miştir.
ikincisi: Kendi kendine dünyaya meyletmez lâkin şeytan onu vesveseyle aldatır. Zira; ona dünyayı ve dünyanın nameşru lezzetlerini tezyin eder, birçok ümitler ve emeller bahşeder ve «Sen haram ve helâl dünyayı kazan. Çünkü; dünyayı kazanamayan âhireti kazanamaz. Binaenaleyh; hemen emelini dünyaya hasret» demekle insana cesaret verir. İnsan da bu tatlı hülyalara aldanır ve veçhe-i azimetini dünyaya tevcih eder. Cenab-ı Hak bu kısım insanları âyetin fıkra-i ahîresiyle şeytanın iğfalâtma aldanmaktan nehyetmiştir.
Üçüncüsü: Dünyaya ve şeytan'a aldanmaz, ancak şeriatın ahkâmına tevfik-ı hareket eder, meşru surette dünyaya sa'yi-le beraber azimetini âhirete tevcih eder ve her a'malinde rıza-yı Bari'yi arar. Bu üçüncü kısım insanlar indallah makbul olan insanlardır. Cenab-ı Hak da evvelki ikiden nehyile üçüncüye teşvik etmiştir. Çünkü; evvelki iki kısımda dahil olmayan elbette üçüncü kısmı teşkil eder. Zira dünyaya ve şeytana aldanmayan; vazifei ubudiyetini bihakkın eda eden insanlardır.
Hulâsa; ömrü oldukça insanın nail olduğu nimet, refah ve saadete mağrur olmaması, şeytan'm iğfalâtma aldanmaması vazife-i ubudiyetten olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]
Vacip Tealâ kıyametin şiddetine binaen kıyametten korkmak lâzım olduğunu ve dünyanın bekası olmadığı cihetle aldanmak caiz olmadığını beyandan sonra kıyametin zamanı insanlar için ma'lûm olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kıyametin ilmi indallah mahfuzdur, Allah'ın gayrı kimse kıyametin ne zaman kaim olacağım bilemez.]
[Ve Allahü Tealâ istediği zaman istediği beldeye rahmetini inzal eder, Allah'tan başka yağmurun ne zaman ve nereye yağacağım kimse bilemez, ancak yağmurun ilmi Allah'a müfevvazdır.]
[Ve Allahü Tealâ hatunların rahminde olan çocuğu erkek veya dişi olduğunu bilir, Allah'tan başka rahm-i ümmehatta olan çocukların oğlan veya kız, tammülaza veya nakıs olduğunu hiçbir kimse bilemez.]
[Ve hiçbir nefis yarın ne kazanacağını bilemez.] Zira; hiçbir kimse bugünden yarın hayra mı veyahut şerre mi tesadüf edeceğini bilmediği gibi ticaret veya zarar edeceğini dahi bilmez. Binaenaleyh; kâr edeceğim zannıyla başladığı işten zarar eder veyahut emir berakis olur.
[Ve hiçbir nefis küre-i arzın neresinde Öleceğim bilmez.]
Çünkü; mevtin ne zaman geleceğini bilmediğinden birçok sebeplerle istediği yere gider, ecel-i mev'ûdu nerede gelirse orada ölür ve defni mukadder olan toprağa defnolunur, bunu âlemde hiçbir bilen olmaz. Binaenaleyh; herkes tasarrufunun hilâfında birçok esbapla gider ve mevti mukadder olan memleketi bulur, orada kalır.
[Zira; Allahü Tealâ herşeyi bilir ve haberdar olur.f 'Çünkü; Allahü Tealâ eşyanın küllisini bilir, ilmi herşeyi ihata etmiştir. Eşyanın batınını dahî bilir. Zira; herşeyin halikı olduğundan bilûmum mahrukatının künhünü bilir.
Yani; kıyametin hangi senenin hangi gün ve saatında olacağını Allah'tan başka kimse bilmez. Binaenaleyh; insanlar her saat-ta kıyamete muntazır olup tedarik üzere bulunmalıdır. Yağmurun ,,ne zaman ve nereye yağacağını Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez. Çünkü; yağmurun halikı Allahü Tealâ olduğundan ilmi Allah'a müfevvazdır. Gerçi rasathanelerde bazı âlâtla emmarattan istidlal ederek bazı şeyler söylenirse de bunlar tahmin ve zan kabilinden olduğu cihetle çok zaman tesadüf etmez. Kezalik rahm-i ümmehatta olan çocuğun kız veya oğlan, siyah veya beyaz, azasının tam veya noksan olduğunu Allah'tan başka kimse bilmez, ancak onun ilmi Allah'a mahsustur. Zira; o çocuğu halkeden odur, herkesin yarınki gün kazanacağını ancak Allahü Tealâ bilir. Allah'ın gayrı hiçbir kimse yarınki gün ne gibi şeylere tesadüf edeceğini bilmez ve kezalik hiçbir kimse hangi beldede ve ne zaman vefat edeceğini bilemez. Zira; mevti halkeden Allahü Tealâ olduğundan nerede haîkedeceğini kimse bilemez. Binaenaleyh; birçok kimseler hatır u hayaline gelmeyen sebeplerle adını anmadığı bir beldeye gider ve ecel-i mev'ûduna orada tesadüf eder ve takdir~i İlâhi yerini bulur. Şu halde herkes her saatta ölüme muntazır olmak lâzımdır.
İşte Cenab-ı Hakkın ilmini zatına tahsis ettiği mugayyebat-ı hamseyi bu âyette saymakla bunlara beşerin ilmi lâhik olamayacağını beyan etmiştir. Binaenaleyh; Resulullah'm (^^ ^ill^-lî.) yani «Gaybın anahtarları beştir» buyurup bu âyeti okuduğu Bu-harf ve Müslim'in ittifaklarıyla (İbn-i Ömer) Hazretlerinden rivayet olunduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur-.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; ehl-i Bâdi-ye den (Haris b. Amr) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Haris) birgün Resulullah'm huzuruna gelerek der ki «Yâ Resulaîlah! Kıyamet ne zaman kaim olacak? Ben yere tohum ektim.»Yağmur ne zama.n yağacak? Haremimin hamli var, doğacak çocuk erkek midir, dişi midir? Yarınki gün ben ne işleyeceğim? Ve nerede vefat edeceğim?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.
İşte Cenab-ı Hak bu âyetle insanlara lâzım olan; herkes kendi vazifesiyle meşgul olup vazifesinin harici şeylerle iştigal etmemesini tenbih ve tavsiye etmiştir. Çünkü insan için lâzım olan; kıyamete iman etmektir, yoksa kıyametin zamanından suâl etmek değildir. Arz üzerine tohumu ekmek insanın mükellef olduğu vazifesidir, yoksa biteceğine karışmak değildir. İnsanın vazifesi; rahrn-i ümmehata nutfeyi koymaktır, yoksa doğacak çocuğun oğlan veya kız olacağını düşünmek değildir. İnsanın vazifesi; rızkım kazanmak için çalışmaktır, yoksa neticeyi düşünmek değildir. Çünkü: Nisâbûrî'nin beyanı veçhile eğer Allahü Tealâ insanın yarınki gün kazanacağını bildirmiş olsa esbabına tevessüle halel geldiği gibi ataletine sebep olur ve Cenab-ı Hakka itimad etmez. Amma yarınki gün ne kazanacağını bilmemesi çalışmasına ve Rabbine itimad-ı tanımına sebep olacağına binaen Cenab-ı Hak herkesin rızkını gizlemiştir. İnsan için muhakkak olan ölüme hazırlanmaktır, yoksa öleceği memleketi düşünmek değildir. Çünkü ölüm, her yerde birdir ve muhakkaktır.
Beşer için gayba ilim mümkün değildir, ancak bazı mugayye-batı Cenab-ı Hakkın sevdiği kullarına ilham tarikıyla bildirmesi müstesnadır.[31]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4305-4306
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4306-4307
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4307-4309
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4309-4310
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4310-4311
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4311-4313
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4313-4314
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4314-4316
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4316-4317
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4317-4318
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4318-4320
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4320-4322
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4322-4323
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4323-4324
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4324-4325
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4325-4326
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4326-4328
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4328
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4329
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4329-4331
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4331-4332
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4332-4333
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4333-4334
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4334-4335
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4335-4336
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4336-4337
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4337-4338
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4338-4340
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4340-4341
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4341-4342
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4342-4345
İslami Okul Okulların En Önemlisi