Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Ahzâb - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 33. Sayfa

SURE-İ AHZÂB.. 2

YİRMİİKİNCİ CÜZ.. 16


SURE-İ AHZÂB

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan, sûrelerdendir. Yetmiş üç âyeti hâvidir.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Allahü Tealâ'ya ittikaya devam et, kâfir­lerle, münafıkların sözlerine iltifat etme. Zira; Allahü Tealâ senin nübüvvete liyakatini bilir ve hakkında ihsanı hikmetine muvafık­tır.] Binaenaleyh; düşmanın olan kâfirlerin ve münafıkların re'y-i fasitlerine itibâr etme.

Yani; ey mekârim-i ahlâkı itmam, emr-i şeriatı ikmal, ahval-i , naşı ıslah için meb'ûs ve nübüvvet sıfatıyla muttasıf olan nebiyy-i mükerrem! Allah'a itaatta devam, feraiz ve vacibatmı eda ve hu-kuk-u sairesini bihakkın ifa ve rıza-yı İlâhiye muhalif olan şeylerin cümlesinden nefsini sakınmakla ittika et, sana suret-i aleniyede adavet eden kâfirlere ve zahirde iman edip batında küfrünü sak­layan münafıklara asla itaat etme. Zira; sana teklifleri doğru ol­madığından onlarla istişare edip re'ylerini kabul etme ve Allah'ın sana vermiş olduğu nimetlere şükürle rıza-yı ilâhiyi aramakta de­vam et. Çünkü; Allahü Tealâ her işin mefasit ve mesalihini ve kâ­firlerin sözlerinden, re'ylerinden garazlarını, fikirlerinde olan fe­sadı ve amellerinde olan fenalığı bilir. Gerek senin ve gerek sana tabi' olan ashabın haklarındaki tedbir-i İlâhi hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; kâfirlerle münafıkların reylerine müracaat ve kabu­le ihtiyacınız yoktur. Hemen Cenab-ı Hakkın emrine imtisaliniz vaciptir.''feira; Allah'ın emrinde elbette maslahat, nehyeUiği şeyde de elbette mefsedet vardır ki onu nehyetmiştir. Binaenaleyh; cüm-" le insanlar birşeyden nehyetseler ve Allahü Tealâ da o şeyi cmret-se Allah'ın emrine imtisal vacip olup insanların nehyine itibar ol­madığına işaret için Cenab-ı Hak zatını hikmetle tavsif ettiği Fah­ri Râzi'nin cümle-i beyanatındandır. Çünkü maslahat ve menfaat; hakimin emrindedir,  insanların nehyinde değildir

Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanlarına nazaran Cenab-ı ,Hak Resulünün şanına ta'zîm ve ulüvv-ü mertebesine tenbih için nü­büvvetle tavsif ederek unvanıyla hitabetmiş ve ism-i şahsîsi olan isimlerinden birisiyle nida etmemiştir. Zira ism-i alemiyle nida: ta'zîmi müş'ir olmaz. Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resulullah'ın ihtimam ettiği ittika ile emir; devamını emir olduğu gibi ümmetine de emir­dir.

Beyzâvî, Hâzin. Medarik'e ve Ebussuud Efendi'nin beyanları­na nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir : (Ebusüfyan) mai­yetinde bazı kimselerle Medine'ye geldi. Resulullah onlara aman verdi. Huzur-u risalette onlar «Yâ Muhammedi (S.A.) Sen bizim ma'budlanmıza ta'netme ve ma'budlarımıza ibadet edenlere şefaat edeceklerini beyan et ki biz de senin ma'buduna ta'm terkedelim' ve senin hakkında birşey söylemeyelim» dediler. Onların bu tek­lifleri Resulullah üzerine gayet ağır geldi ve huzur-u risalette ha­zır olan Hz. Ömer «Müsaade buyur yâ Resûlallah! Bunları ben katledeyim» demesi üzerine Resulullah «Yâ Ömer! Bunlara ben aman verdini. Katletmek olmaz, lâkin sen bunları Medine'den çı­kar» buyurmasını müteakip bu âyet nazil olmuş ve emr-i Resulul­lah üzerine Hz. Ömer onları Medine'den tardetmiş ve onlar da makhur olarak Mekke'ye çekilip gitmişlerdir.

Ayette kâfirler le murad; Mekke'den gelenler ve münafıklar la murad; Medine'de bulunan (Abdullah b. Übeyy), (Tu'me) ve onların emsalidir. Lâkin itibar lâfzın umumu­na olduğu cihetle lâfz-ı âyet bilûmum kâfirlere ve münafıklara şa­mildir.[1]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kelâmına ittibâ'dan nehyettikten sonra kendi kelâmına ittibâ'ın vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-cr Rusül! Râbbinden sana vahyolunan ahkâm-ı Kur'an'a ittibâ' et. Zira; Allahü Tealâ sizin amelinizin her cüz'ü-nü bilir.]

Yani; habibim! Seni birçok nimetleriyle terbiye ve nübüvvetle taltif eden Rabbinden dinini te'yit ve her işlerini tedbir ve ahval-i naşı ıslah için sana vahyolunan Kur'an'm ahkâmına ittibâ' et. Zi­ra; sana ahkâmı vahyeden Allahü Tealâ sizin ve onların sahih ve fasit cümle a'mâlinizi bildiğinden halinizi ıslaha kâfi ve kâfirlerin sözlerini dinlemekten muğnidir, emr ü nehyini size vahyeder. Bi­naenaleyh; sana adavet eden düşmanların nâlâyık sözlerine ve hi-yel ü desaislerine iltifat etme.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette emrine imtisa-lin vücub-u müekket olduğuna işaret için rububiyet unvanını tas­rih etmiştir. Çünkü mürebbi-i hakîkî tarafından vahyolunan ah­kâm elbette kulların menfaatına her şeyden ziyade hadim olduğu cihetle imtisal etmek şiddetle vaciptir. Resulullah'a ittibâ'la emir; ümmetine dahi emirdir. Zira metbû'a emir; elbette tâbi'a da emir olduğunda şüphe yoktur. Vacip Tealâ'nm vahye ittibâ' vacip oldu­ğunu beyan etmesi; ehl-i imana nusret edeceği va'dini mutazam-mmdır. Çünkü vahye ittibâ'ı emrettikten sonra kullarının a'mâli-ni bildiğini beyan etmek; müminlerin a'mâl-i saliha ve kâfirlerin efkâr-ı fasidelerine lâyık olan cezayı vereceğini beyan etmektir. Binaenaleyh; vahyolunan ahkâma ittibâ' etmek şartıyla bu âyet müminleri tebşir ve kâfirleri tehdid etmiştir. Şu halde âyette cüm­le-i ahîre vahye ittibâ'la emri ta'lil ve mucibiyle amelin vücubunu te'kid için sevkolunmuştur. Çünkü emre ittibâ' edenleri ve etme­yenleri bildiğini beyan etmek; vahye ittibâ'a terğib ve ittibâ' et­meyenleri tehdit olacağında şüphe yoktur.[2]

 

Vacip Tealâ ahkâmına ittibâ' etmek vacip olduğunu beyandan sonra zatına itimadın vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşini ısmarla Allah üzerine, yetişir Allahü Tealâ işini ısmar­lamaya.]

Yani; habibim! Allah'a ittikaya devam ve vahyine ittibâ' etti­ğin gibi her işini Allah'a tefvizle beraber itimad-ı tamla itimad et. Zira; Allahü Tealâ her işine vekâlet yönünden kâfi oldu. Binaen­aleyh; kâfirlerin teklifini kabule ihtiyacın yoktur. Çünkü; onların şerrinden seni muhafazaya Allahü Tealâ kâfi ve cümle umurunu tedbire vekildir. Şu halde sana mazarrat kasdedenlerden asla telâş etme.

Hulâsa; Allaha ittika vacip olup kâfirlerin ve münafıkların reylerine iltifat caiz olmadığı ve vahy-i İlâhi olan ahkâm-ı Kur'an'a ittibâ' lâzım olup Allah'a itimad-ı tamla itimadın vacip ve Allahü Tealâ'nın, kullarının umuruna vekil yönünden kâfi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ Resulüne takva ile emrettikten sonra takva bu­lunan kalpte takvadan gayrı birşey bulunamayacağını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ bir kimsenin    sadrında iki kalp    halketmedi.]

Binaenaleyh; takva bulunan kalpte takvanın gayrı birşey buluna­maz. Şu halde iman bulunan kalpte küfür bulunmadığı gibi Al­lah'tan korkan Allah'ın gayrıdan korkmaz. Çünkü; bir insanda iki kalp yok ki birinde iman, diğerinde küfür, birinde Allah'tan kor­ku, diğerinde Allah'ın gayrıdan korku bulunsun. Zira; bunlardan herbiri âhara zıd olduğundan ikisinin bir mahalde bulunması müm­kün olmaz. Şu halde bir kimse hem mümin, hem de kâfir olamaz. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyet-i celile; Ku-reyş'in (Ebu Muammer) denilen kimse hakkında iki kalbi olduğu­nu itikad etmelerini reddetmiştir.   Çünkü;   Ebu Muammer gayet âkil, işittiğini unutmaz ve kendinin iki kalbi olup birisiyle söyle­nen sözü dinleyip diğeriyle hıfzettiğini iddia eder ve «Benim kal­bim Muhammed (S.A.) m kalbinden    fazl u idrakte    ziyadedir» der ve Kureyş de bunu tasdik ederlerdi. Cenab-ı Hak (Ebu Muam­mer) hakkında Kureyş'in itikatlarım red için bu âyeti inzalle ha­kikati beyan etmiştir. Hatta (Bedir) vak'aşında müşrikler mün­hezim olunca (Ebu Muammer) ayakkabılarının biri ayağında diğe­ri elinde firar ederken bunu gören Kureyşilerin ayakkabının biri elinde olmasının sebebini sorunca Ebu Muammer'in    aklı başına gelir. Bu hali üzerine kendi de, görenler de iki kalbe malik olma­dığını bilirler. Zira; iki kalbe malik kimsede bu. kadar gaflet ol­maz. Buna nazaran manâ-yı âyet; [Gerek mümin, gerek kâfir hiç bir kimse için Vacip Tealâ iki kalp halketmedi. Çünkü kalp; nefs-i insaniye taallûk eden ruh-u hayvaninin madeni ve bilcümle kuva-yı beşeriyenin menbaıdır.    Binaenaleyh;    taaddüd olamaz]   de­mektir.[4]

 

Vacip Tealâ bir şahsın iki kalbe malik olmadığını beyandan sonra bir hatunun diğer bir kimseye hem zevce hem de valide ol­mayacağını ve bir kimsenin diğer kimseye hem oğul hem de ec­nebi olmayacağını beyan etmek üzere

buyuruyor.,

[Zevcelerinizden zıhar ettiğiniz hatunlarınızı sizin valideleriniz kılmadı.]

[Ve sizin oğul ittihaz edip oğlum diye çağırdığınız kimseleri Allahü Tealâ size İh oğlunuz kılmadı.]

Mite şu gerek zihar ve gerek gayrın evlâdını oğul ittihaz e mek mücerret ağzınızdan çıkan bir sözdür.]

[Halbuki Allahü Tealâ şevkle hidayette kılar.]

 hak söyler ve kullarını    doğru yola

Yani; ey müminler! Siz zevcelerinizden zıhar ettiğiniz hatunu valideniz oldu zannetmeyin. Zira; sizin zıhar ettiğiniz kadınları Allahü Teaiâ size valideniz kılmadı. Binaenaleyh; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki validesi de olmaz. Çünkü; insan bir anadan doğar, iki anadan doğmaz ki iki validesi olsun. Kezalik gayrın ev­lâdını velet ittihaz ettiğinizde o velet sizin velediniz oldu zannet­meyin. Zira; Allahü Tealâ sizin velet ittihaz ettiğiniz kimseyi size velet kılmadı. Çünkü; bir kimsede iki kalp olmadığı gibi iki baba da olmaz. Zira; âdet-i İlâhiye bir şahsın bir pederin sulbünden na­zil olmasıdır, iki pederin sulbünden nazil olması değildir. Zira; ge­rek zıhar ve gerek gayrın oğlunu oğul ittihaz etmek mücerret sizin ağzınızdan çıkan bir sözdür. Bu misilli sözünüzle gayrın çocuğunu kendinizin çocuğu oldu zannetmeyin. Çünkü; mücerret bir sözle insanın zevcesi kendi validesi ve başkasının çocuğu kendi çocuğu olamaz. Halbuki Allahü Tealâ hak söyler ve doğru 3?ola sizi irşad eder. Binaenaleyh; siz kendi kelâmınızı terkle Allah'ın kelâmına itimadedin. Zira doğru kelâm; Allah'ın kelâmıdır, yoksa sizin zev­cenize anamız oldu demenizle ananız olmaz. Çünkü; anamız dedi­ğiniz söz doğru değildir.

sizler zıhar edersiniz demektir. Zıhar; bir kimsenin kendi zevcesive «Sen bana benim validem gibisin» ve yahut Validemin zalimi a yani arkasına, benzersin» gibi bir ta­birle haremini validesinin bir nzv-u mühimmine teşbih etmek ma­nasınadır. Lisan-ı şeri'd.e bu teşbihe zıhar denir.

Zıhar in hükm-ü şer'isi; hu teşbihle o kimseye zevcesi haram olur. Binaenaleyh; o hürmet zail oluncaya kadar o kimse haremine yakın olup intifa' edemez.

Bu hürmetin izalesine gelince : Sure-i Mücadele'de beyan olu­nacağı gibi zıhar denilen yeminin kefaretini vermekle olur.

Zıharın kefareti; muktedirse bir köle azad eder, eğer köle aza­dına muktedir olmazsa arası fasılasız iki ay oruç tutar, eğer oruca da muktedir olmazsa altmış fakirin karnım doyurur.

İşte şu beyan olunan suretlerden birisiyle zıharın kefaretini edadan sonra zevcesi kendisine helâl olur. Şu halde beyan olundu­ğu veçhile haremini validesine teşbih etmekle haremi validesi ol­mak lâzım gelmediğini Cenab-ı Hak bu âyette beyanla zaman-i cahiliye âdât ve itikadını red ve iptal etmiştir. Çünkü; zaman-ı ca-hiliyede zıharı talâk-ı galiz addettiklerinden bir kimse zıhar ettiği haremini validesi gibi ebedî haram oldu itikad ederlerdi. İşte şeri-at-ı Muhammediye bu itikad-ı batılı iptal etmiş ve mukteza-yı be­şeriyet zıhar eden olursa kefaret vermek suretiyle hürmeti izale etmiştir.

Haremini validesine teşbihten hürmetin lüzumuna gelince in­sanlar nazarında validenin bir hürmet-i mahsusasıve kıymeti var­dır, hareminin de ayrıca bir kıymeti varsa da haremi şehevat-ı be-şeriyesini tatmine bir âlet olduğu cihetle haremiyle vâki olan mua­mele validesiyle olamadığından validenin hürmeti daha yüksek. daha faziletkârdır. Binaenaleyh; hareminin kıymeti validesinin kıymetine ve hürmetine kıyas kabul etmediğinden hareminin mü­him bir uzvunu validesinin uzvuna teşbihte validesinin hürmetine tecavüz olduğundan bu teşbihini şeriat bir cürüm addederek kefa­retle o cürmün cezası olan zevcesinin kendine haram olmasını iza­leyi emretmiştir ki huzuzat-ı nefsaniyesini kazaya âlet olan hatun­la Övünmesine validesini karıştırmasın.

Allahü Tealâ sizin evlâtlığınızı İçendi oğlunuz kılmadı demektir. Çünkü ed'iyâ ;    deâ lâfzının cemidir. Deâ ; bir kimsenin başkasının sulbünden doğmuş olan bir çocuğu kendine oğul ittihaz etmesidir. Zira; zaman-ı cahiliyede bu misilli velet ittihaz olunan çocuk velet ittihaz eden kimsenin hakî­kî oğlu olur itikad ederlerdi. Vacip Tealâ bu âyetle onların itikat­larını reddetmiştir.

Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet (Zeyd b. Harise) hakkında darb-ı meseldir. Çünkü; (Zeyd) Hazretleri (Benî Kelp) kabilesinden hal-i sahavetinde esir oldu. Hz. Hatice için biraderzadesi (Hakim Huzam) satın aldı. Resûlullah Hz.-Ha­tice'yi nikâh edince Hatice (R.A.) Resûlullah'a hibe etti. (Zeyd) in pederi ve amcası Resûlullah'tan istemeleri üzerine Resûlullah (Zeyd) i muhayyer kıldı. Zeyd Resûlullah'ı ihtiyar etti, pederiyle amcasını istemedi. Resûlullah'm zir-i cenahında bulunmasını ihti­yar edince Resûlullah azadederek kendine velet -ittihaz etti. Bina­enaleyh; «Resûlullah'm oğlu» demekle şöhretyab oldu. Bundan sonra beyan olunacağı veçhile (Zeynep) (R.A.) (Zeyd) e tezvic olundu. Bilâhare Zeyd, Hz. Zeyneb'e talâk verip Resûlullah Zey-neb'i tezevvüc edince münafıklar bunu Resûlullah'a ta'niçin fırsat addederek «Muhammed oğlunun haremini almaktan nehyederken kendi oğlunun haremini aldı» demeleri üzerine Cenab-ı Hak Zeyd Resûlullah'm oğlu olmadığını ve bir kimse başkasının çocuğuna oğlum diye çağırmakla oğlu olmayacağını beyan hakkında bu âyeti inzalle münafıkların ta'nını red ve cahÜiye itikadını iptal etmiştir. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğu veçhile tebenni yani gay­rın evlâdını oğul ittihaz etmek nas beyninde mer'iyülicra bir âdet-i makbuîeydi. Hatta bir kimsenin velet ittihaz ettiği çocuk onun oğlu olmakla şöhret bulur, vefatında sulben oğlu gibi varis olur­du. Binaenaleyh; Resûlullah bu âyetin nüzulünden evvel Zeyd'i velet ittihaz etti ve Hz. Hamza ile Zeyd'i birbirine kardeş kılmıştı. Cenab-ri Hak bu âyetle başkasının oğlunu diğer birisi velet ittihaz etmekle onun hakîkî veledi olamayacağım beyan buyurmuştur.[5]

 

Vacip Tealâ velet ittihaz etmekle velet olmayacağını beyan­dan sonra yolun doğrusu herkesi kendi babasına nispet etmek ol­duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.       

[Velet ittihaz ettiğiniz kimseleri babalarına nispet edin. Zira; insanları babalarına nispet etmek indallah savap ve adalettir.]

[Babalarına nispet etmek adalet olunca eğer babalarını bil­mezseniz onlar dinde sizin kardeşleriniz ye azatlılarınızdır.] Dinde kardeşlerinizin ismi olan (Abdullah) ve (Abdurrahman) gibi isim­lerle ve mevaliden olanları da filânın mevlâsı demekle yadedin, yoksa babası olmadık bir kimseye nispetle «Filânın oğludur» demeyin.

[Ve sizin nehiy gelmeden evvel babalarının gayrıya nispetle hata ettiğiniz yerlerde günah yoktur ve lâkin sizin kalplerinizin günah olacak şeyleri kasdetmesinde günah vardır.]

[Halbuki Allahü Tealâ kullarının geçmiş günahlarını mağüretj ve gelecekte merhamet eder.]

Yani; kendinize velet ittihaz ettiğiniz kimselerin neseplerini^ kendinize nispet etmeyin. Zira; mücerret bir sözünüzle gayra me^ sup olan şahsın nesebi sizin olmaz, belki onların babalarını bilir-| seniz babalarını nispet ederek çağırın. Zira; adalet babalarına nis4j petledir. Çünkü herkesi mevzi-i lâyıkma vaz'etmek; babasına nis-f pet etmektedir. Eğer babalarını bilmezseniz onlar sizin dinde kar-iŞ deşlerinizdir. Şu halde kardeş ismiyle çağırın, pederinin gayrıyaj nispetle filânın oğlu diyerek çağırmayın veyahut onlar sizin azatlı kölelerinizdir. Şu halde mevlâsmm ismiyle «Filânm azatlısı» diye­rek çağırın ve nehiy gelmezden evvel ve sonra sizin sehiv ve nis-yanla vaki olan hatanızda üzerinize günah yoktur. Yahut pederinin gayrıya pederi zannıyla nispet edip sonra hata olduğu bilmen ma­halde sizin üzerinize günah yoktur, lâkin günah; sizin günah olan şeyi kalplerinizin kasdetmesiyledir. Allahü Tealâ kullarının günah­larını mağfiret ve lutf u ihsan etmekle merhamet eder.

Bir kimsenin kendisini pederinin gayrıya bilerek nispet etmesi haramdır. Çünkü; Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran (Sa'd b. Ebî Vakkas) Hazretlerinden Buhârî ve Müslim'in rivayetleri veç­hile Resûlullah «Bir kimse bilerek kendisini pederinden başka bir kimseye nispet eder ve ben filânın oğluyum derse o kimse üzerine Cennet haram olur» buyurmuştur. Çünkü; sulben pederinin gay­rıya nispet Allah'ın halkettiği nispeti beğenmemek olduğundan elbette büyük günahtır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile (tebenni) nin yani «Oğlum» diye­rek bir, kimseyi oğul ittihaz etmenin Şâfî indinde hiç hükmü yok­tur, İmam-ı A'zam indinde kendi kölesine oğlum diyerek iddia ederse azad olur, eğer memlûk olmaz ve nesebi meçhul olursa id­dia eden kimseden nesebi sabit olur. Eğer sinnen nesebin sübutu mümkün olursa.

Hulâsa; bir kimseyi gerek kendi gerekse başkaları tarafından pederinin gayrıya nispet etmek caiz olmadığı ve herkesi pederi malûm ise pederine nispet etmek ma'lûm değilse kardeş unva­nıyla çağırmak lâzım olduğu ve hata olarak bir kimseyi nesebinin gayrıya nispet etmek günah olmayıp ancak ankasdin nesebinin gayrıya nispet etmek günah olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ herkesi kendi nesebine nispet etmek lâzım oldu­ğunu beyandan sonra müminlerin nebilerine itaatları kendi nefis-' lerine itaatlarından daha elzem olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nebiyy-i Zişan, müminlere nefislerinden daha elyaktır ve ne­binin zevceleri müminlerin valideleridir.]

Yani; nebinin müminlere nüfuzu, hükmünün te'siri ve itaati­nin vücubu kendi nefislerine itaattan evlâdır. Binaenaleyh; nefis­leri birşeye davet ederken nebilerinin diğer birşeye daveti vuku bulsa derhal nebinin davetine icabet etmek vaciptir. Zira; insan­ların alelekser nefisleri helaki mucip olan şeye davet eder. Amma nebi daima sebeb-i necata davet ettiğinden elbette nebinin dave­tine icabet lâzımdır ve nebinin zevceleri üzerine müminler tara­fından ta'zîmin vacip olmasında ve nikâhın caiz olmamasında va­lide menzilindedirler. Binaenaleyh; Resulullah'm vefatından son­ra ezvac-ı mutahheratm nikâhı hiç bir kimseye helâl olmamıştır. Şu halde bir ümmetin nebilerinin hukukuna riayet ve zatını mu­hafaza etmeleri kendilerini muhafaza ve haklarına riayet etmek­ten evlâdır. Çünkü; kendi nefislerine riayette menfaat-ı şahsiyele-rine riayet vardır, amma nebilerinin hukukuna riayette umuma ve maslahat-ı âmmeye riayet vardır. Maslahat-ı âmmeye riayetin maslahat-ı şahsiyeden evlâ olacağında ise şüphe yoktur.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah (Tebük) gazasına gitmek için nasa emretti, nastan bazıları «Anamızdan ve babamız­dan istizan edelim» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Âyette kıraati dahi vardır. Yani «Resûlul­lah dinde nasın babası» demektir. Binaenaleyh; nas dinde bir baba evlâdı oldukları cihetle bilcümle müminler dinde kardeştirler ve nebinin ümmeti üzerine şefkati müminlerin kendilerine şefkatla-nndan daha ziyadedir. Şu halde nebilerinin birşeyle emrinden sonra derhal o şeyi işlemek vacip olup ebeveyne istizana hacet yoktur. Çünkü; nebinin emri vahye müstenit olduğu cihetle her­halde ümmetin salâhım muciptir. Amma ebeveynin reyinde salâh, zayıf bir ihtimalden ibaret olduğundan herhalde nebinin emrine imtisalin takdimi vaciptir.

Kezalik Resulullah'm nazarı taallûk eden bir şeyden ümmetin nazarını kesmesi vaciptir. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherata na-zar-ı Resûlullah taallûk ettiği cihetle ümmetinin nazarını kesmesi lâzım olduğu için Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherati ümmetine ha­ram kılmış ve ebeden nikâh caiz olmamakta valideleri menziline

tenzil ederek bu âyette buyurmuştur. Şu halde ezvac-ı mutahherat; ehl-i imanın iki şeyde valideleri menzilindedir : Birincisi: Haklarına riayet ve kemâl-i ihtiramla tazim etmelerinde, ikincisi: Nikâhlarının -haram olmasındadır. Amma hususat-ı sairede ezvac--ı mutahherat mümin­lere ecnebilerdir. Gerçi bundan evvelki zıhar âyetinde '(Zevceleri­nize valideme benzersin demekle sizin valideniz olmaz. Zira; Al-lahü Tealâ onları size valide kılmadı. Binaenaleyh; yalnız bir sözle valideniz olmuş olmaz» denmişse de ezvac-ı mutahherati Vacip Tealâ müminlere valide kıldığından âyetler beyninde münafat yok­tur. Zira; insanın validesi olmayan bir kadın bir sözle onun vali­desi olmaz. Lâkin Allah'ın insana valide kıldığı kadın onun vali­desi olur. Çünkü itibar; şer'a ve Allah'ın kelâmmadır. Binaenaleyh; Allah'ın valide kıldığı validemizdir, valide kılmadığı değildir.[7]

 

Vacip Tealâ Resulünün bilûmum müminlere peder-i müşfik olup ezvacmm da valideleri olduğunu beyandan sonra her ne kadar müminler arasında uhuvvet-i diniye cariyse de dinde uhuvvetin mirasa te'siri olmayıp mirasta uhuvvet-i diniyeyle beraber kara-bet-i nesebiyenin şart olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Karabct-i nescbiyeylc karabet sahiplerinin bihasebilkarabc erkek ve dişi Allah'ın kitabında takdir olunan esham muktezası bazısı bazısına daha evlâ ve akrebdir. Binaenaleyh; karabet-i ne-sebiyeye malik olanlar karabeti olmayan müminler ve muhacir­lerden emr-i mirasta evlâdırlar, illâ istediğiniz dostlarınıza meşru olarak nıa'ruf veçhile vasiyet etmeniz müstesnadır.]

[Zira şu veçh-i ma'ruf üzere vasiyet Kur'an'da ve sair kü-tüb-ü İlâhiyede mezkûr ve müspettir.] Binaenaleyh; vasiyet olu­nan kimse kitab-ı İlâhide sabit olan ahkâm muktezası vasiyet olu­nan miktarı alır, fazla veya noksan almaz.

Yani; müminlerin Resûlullah dinde babaları ve ezvâc-ı mu­tahherat da anaları olmakla müminler beyninde uhuvvet-i diniye ve İslâmiye mevcutsa da bu uhuvvetin irse te'siri yoktur. Zira ka­rabet sahibi olan zevilerham; irs hususunda kitabullahta beyan olunduğu veçhile karabet-i nesebiyesi olmayan mümin muhacirler­den1 evlâdırlar. Hatta irs hususunda akrabanın karabette derecele­rine göre bazısı bazısından evlâdır. Ancak ma'ruf surette dostla­rınıza vasiyet etmeniz müstesnadır. Binaenaleyh; terekenin sülüsü­nü tecavüz etmemek şartıyla istediğiniz kimseye vasiyet edebilir­siniz. Zira; bu suretle vasiyet kitabullahta mezkûr ve yazılıdır. Hatta vasiyet müslimle zimmî beyninde bile cereyan eder. Meselâ bir müslim zimmiye ve bir zimmi müslime vasiyet edebilir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet iptida-yı İslâm'da carî olan tevarüs meselesini neshetmiştir. Çünkü; sadr-ı İslâmda karabetin irse te'siri yoktu, belki irs; akd-i muvalât etmekle, hicretle ve be­yinlerinde uhuvvet akdetmekle yekdiğerine varis olurlardı. Bu âyetin nazil olmasıyla tevarüs karabete raptolunduğu cihetle hic­retin, uhuvvet ve muvalât akdetmenin tevarüste te'siri kalmamış­tır. Zira; karabet-i nesebiyede akd-i muvalât üzerine kuvvet ve hakkı tercih vardır.

Hulâsa; Resûlullah müminlere kendi nefislerinden daha evlâ olduğu, zevceleri de müminlerin valideleri menzilinde oldukları ve ülül'erhamm irs hususunda bazısı bazısından evlâ ve vasiyetin müstesna olduğu ve bu vasiyet meselesi kitabullahta mezkûr ve' yazılı olup ma'ruf veçhile insanın istediği kimseye vasiyet edebi­leceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ sûre'nin bidayesinden buraya gelinceye kadar Resülüne bazı ahkâmım beyandan sonra.cümle enbiyadan misak aldı­ğını beyan etmek üzere :

[Yâ Ekrem-er Rusülî Zikret sol zamanı ki o zamanda biz en­biyanın cümlesinden ve bilhassa senden, Nuh, İbrahim, Mûsâ ve Meryem oğlu İsa'dan risaleti tebliğ, ümmetlerini din-i hakka da­vet Ve cümlesi yekdiğerini tasdik edeceklerine dair vaad-ı kavı ve ahd ü misak aldık, onlar da ikrarlarında sebat ederek emanatı ke­maliyle eda ettiler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enbiyadan alınan misak gaIizla murad; emr-i risaleti yoluyla eda ve ümmetlerini iba­dete davet edeceklerine dair şiddetli ikrardır.

[Enbiyadan ikrar aldık ki sadıklar sidiklarından suâl olunsun­lar ve Allahü Tealâ enbiyaya iman etmeyen kâfirlere azab-ı elimi hazırladı.] Binaenaleyh; enbiya ümmetlerine ahkâmı tebliğ ettik­lerinden ümmetlerinin imanlarından suâl etmek ve kâfirlere azab-ı elimi hazırlamak için enbiyadan ahd ü rnîsak alınmıştır.

Mîsak; Beyzâvî'nin işareti veçhile yeminle te'kid olunan bir pazarlıktır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak enbiyanın cümlesinden ri­saleti lâyıkıyla eda edeceklerine ve ümmetlerini dine davet edip nesayih-i lâzımede bulunacaklarına ikrar aldı ve ikrarlarını yemin-leriyle takviye ve te'kidettiğini bu âyetle beyan, buyurdu. Mîsakm iki kere zikrolunmasmdaki sebep; Birincisi: Asıl mîsakın vukuunu beyan, ikincisi: Mîsakı gılzatla tavsif için olduğu cihetle tekrar olmadığı gibi enbiyadan alman ahdin gayet kuvvetli olduğunu dahî beyandır. Bu âyette isimleri tasrih olunan beş nebinin şanlarına ta'zîm ve kitap sahibi üiüVazim peygamberan-ı zişan-dan olduklarına işaret için icmalen enbiyayı zikirden sonra bunlar ayrıca zikrolunmuşlardır ve bizim nebimizin diğerlerinden efdal olduğuna işaret için sairleri üzerine takdim edilmiştir.

Allahü Tealâ'nm enbiyanın tebliğ-i ahkâm ettiklerini bildiği halde suâl etmesi; iman etmeyen kâfirleri ilzam içindir. Çünkü; cümle nas huzurunda enbiyanın sıdkını suâlle karar ettirip zat-ı ulûhiyet de sıdıklânnı tasdik  edince kâfirler için i'tizara meydan kalmadığından mülzem ve mebhut olurlar.[9]

 

Vacip Tealâ enbiyadan ahd ü misak aldığını beyan ettiği gibi ehl-i iman üzerine vâki olan bazı nimetlerim beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Şol zamanda sizin üzerinize nazil olan Allah'ın nimetlerini zikredin ki o zamanda düşmanınız olan askerler size gelmişti.]

[Düşman askeri size gelince biz onlar üzerine şiddetli rüzgâr ve sizin görmediğiniz askerler gönderdik ki düşmanlarınız taham­mül edemeyerek firar ettiler, siz de kurtuldunuz.]

[Halbuki Allahü Tealâ sizin amelinizi görür.]

Yani; ey müminler! Zikredin şol zamanı ki o zamanda Kureyş ve (Gatafan) kabileleri, Yehuddan (Benî Kureyza) ve (Benî Na-dîr) askerleri Medine'nin civarına geldiler, sizi tehdidettiler. İşte o zamanda Allah'ın sizin üzerinize feyezan eden nimetlerini zikir­le şükredin. Zira; onlar gelince şerlerinden sizi kurtarmak için biz onlar üzerine şiddetli rüzgâr ve meleklerden sizin görmediğiniz askerler gönderdik ki sizi mağlûbiyetten ve beldenizi onların ta­sallutundan kurtardık. Halbuki Allahü Tealâ sizin cümle a'mali-nizi görür.

Taberî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet (Hen­dek) gazasını, tasvir için nazil olmuştur. Hendek vak'ası şöyle zu­hur etmiştir : Yehûd'dan (Hayy b. Ahtab); maiyetinde bir cema­atla Mekke'ye giderek Kureyş'i Resulullah'a muharebeye teşvik eder, Yehud'la Kureyş Resulullah aleyhine muharebeye ittifak et­tikten sonra Yahudiler döner. (Gatafan) kabilesine gelirler. On­larla da aynı ittifakı yaparak, Medine'ye dönerler. Kureyş ve Ga­tafan kabileleri ve Medine civarındaki Yahudiler muharebe teda­rikine başlarlar. Resulullah düşmanların tedarikini işitince asha-bıyla istişare ederken (Selman-ı Farisî) nin işaretiyle Medine et­rafına hendek kazmaya başladılar. Resulullah altı kişiye tûlen kırk arşın yer vermek üzere ashabma taksim etti've bu minval veçhile Medine'nin etrafına ve düşman karşısına hendek kazıldı. On bini mütecaviz düşman askeri Meaine etrafına ve hendeğin gerisine R çadırlar kurdular. Resulullah da üç bin İslâm askeriyle münasip f! bir mevkii ordugâh ittihaz etti. İki taraf askeri sapan taşı ve ok atmak suretiyle birbiriyle bir aya karib mukateleye devam etmiş­lerse de mühim bir muharebe zuhur etmedi, fakat soğuk çok, Me­dine'de ise zahire yok, binaenaleyh; İslâm askeri şiddetli müzayaka görmeye başladı. Bu şiddete binaen Resulullah (Gatafan) kabile-. sinin reisleri (Uyeyne) ve (Haris) i çağırdı. Kureyşe iştirak etme­yerek dönüp gitmek şartıyla Medine'nin o seneye mahsus hurma hasılatının üçte biri Gatafan kabilesine verilmek üzere mukavele akdedilerek bir de ahidname yazılmıştı. Lâkin imza olunmazdan evvel Resulullah (Sa'd b. Muaz) ve (Sa'd b. Ubade) ile istişare etti. Onlar da «Yâ Resulallah! Zaman-ı cahiliyede bile biz bunlara bir tane hurma vermezdik, biz şimdi bunlara kılıçtan başka birşey vermeyiz» dediler. (Gatafan) reisleri de avdet ettiler. Bu sırada huzur-u risalete (Naim b. Mes'ud) geldi ve dedi ki «Yâ Resulallah! Ben iman ettim, lâkin benim iman ettiğimi henüz kavmim bilmez.

Ben bunları iğfal etsem olur mu?» Naim'in bu istifsarı üzerindıRc-' sûlullah Yani i(Harp hud'adır. Bildiğin elin-;;! dedir, her ne yaparsan isabettir» buyurdu. (Naim) bunun üızeri- j. tne kalktı. Evvelce beyinlerinde olan dostluğa binaen (Benî Kükey-f za) Yahudilerinin nezdine gitti ve dedi ki «Siz beni bilirsiniz, jbenj

sizin dostunuzum. Siz Kureyş'le ittifakta hata ettiniz. Zira; onlann memleketleri uzaktır. Harpte muzaffer olsunlar olmasınla^ bırakır giderler. Burada siz kalırsınız ve Muhammed'e yalnız .!mukabele edemezsiniz.    Binaenaleyh bu ittifakınız sizin felâketinizi muciptir. Şu halde sizin için eşlem olan Kureyş'in rüesasmdan rehin istemektir ki eğer bu vak'adan sonra Müslümanlar size hücum ederlerse Kureyş rehinleri sebebiyle size iştirak ve muavenet etsinler» deyince Yahudiler bu sözü savap gördüler ve rehin istemeye karar verdiler. Naim oradan kalktı, doğru Kureyş'in reisi (Ebu-i süfyan) a gitti ve ona da «Yahudiler sizinle ahidlerini nakzettiler.!

Sizden yirmi beş kimseyi rehin isteyip    aldıkları kimseleri Muhammed (S.A.) e teslim ve i'dam etmek şartıyla onunla akd-i ittifak ettiler»' dedi ve bu haberi getirdiğini kimseye söylememelerini rica ve tenbih ederek onlara da veda etti. Naim'in bu ihbarı üzerine    Kureyş kabilesi ıztıraba düşerek sözünün sıhhatini tahkik etmek üzere Yahudilere haber gönderdiler, dediler ki «Biz buraya geleli bir aya yakın bir zaman olduj halâ bir harb etmedik. Yarın hazır olun, Muhammed (S.A.) le beraber harbe girişelim.» Yahudiler Kureyş'in böyle bir haberi üzerine «Yarın Cumartesidir. Bütün dünya yansa biz birşeye bakmamakla beraber siz eşrafınızdan yirmi beş kişi verirseniz ittifakıfmız bakîdir, işbu rehineleri vermediğiniz takdirde siz gidip Muhammed (S.A.) in kılıcı altında biz kalacağımızdan biz sizinle iti ufaktan vaz geçeceğiz» diye cevap verdiler.   Kureyş Yahudileriri, bu sözlerini işitince    Naim'in sözünü tasdikle kalplerine halecaif düştü ve ric'ata karar verdiler.    İşte tam o saatte âyette beyaıi) olunduğu veçhile Allahü Tealâ şiddetli bir rüzgâr verdi ki o rüz|gâr çadırlarını yıktı, tencere, tava ve saire alât ü edevatlarını yerinden süpürdü, birçoklarını kırdı, parçaladı ve heyecanamiz dehşetengiz gürültülerle me'mur oldukları vazifeyi icraya başlatymca müşrikler ne yapacaklarını şaşırdılar.

Onların bu hal-i perişanîlerinde Resulullah ashabına «Ku-reyş'in ahvalini tahkika kim gider gelirse Cennet'te refikımdır» dedi, üç defa bu sözü tekrar ettiği halde açlık ve susuzluktan kim­senin takati kalmadığı gibi gecenin karanlığı, soğuğun dehşeti ve düşmanın havf ü haşyeti sebebiyle hiçbir kimse «Ben gider, geli­rim» diyemedi. Resulullah ashaptan (Huzeyfe) Hazretlerini ça­ğırdı. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Hz. Huzeyfe de­miştir ki «Resulullah beni çağırdığında benim yerimden kalkmaya vaktim yoktu, lâkin Resûlullah'a «Buyur yâ Resulallah!» dedim ve hemen huzur-u risalete geldim. Resulullah bana «Git yâ Huzeyfe! Düşmanın ahvalini teftiş et, bana haber getir, lâkin birşey yap­ma» dedi ve üzerimi elleriyle sıvazladı ve dua etti de bende bir iktidar hasıl oldu. Okumu ve yayımı aldım, düşman tarafına geç­tim, hamamda gezer gibi gezdim ve hiçbir şey sezdirmedim. Hatta Ebusüfyan'm çadırının yakınma geldim, Ebusüfyan'ı gördüm. Eğer okumu atmış olsam isabet ederdi, fakat Resulullah birşey yapma demesine binaen atmadım ve herkesi pürtelâş kendi nefsiyle uğ­raşıyor ve hemen firar ediyorlar gördüm. Geldim, bu hali Resûlul­lah'a haber verdim. Resulullah da güldü».

Hz. Huzeyfe'nin beyanı veçhile müşriklere arız olan umumi havf üzerine hemen o gece çadırlarını yıkarak Medine etrafından çekilip gittiler. İşte Hendek vak'ası da bu suretle hitam buldu ve müşrikler de muharebe etmeksizin makhur ve münhezim, olarak defolup gittiler.[10]

 

Vacip Tealâ gazve-i Hendek'te müminlere vâki olan nimetini beyandan sonra Medine-i Münevvere etrafında düşmanların ne su­retle ve nerelerden geldiklerini tasvir etmek üzere buyuruyor ,

[Ey inler! Zikredin sol zamanı ki o zamanda düsmanirınızdan (Gatafan) kabilesi sizin üst tarafınızdan yani Medine'nin şark cihetinden geldiler, Kureyş kabilesi sizin alt tarafınızdan ya-f ni garp cihetinden geldiler, düşünün şol zamanı ki o zamanda sizin;1 şiddetle korkunuzdan gözleriniz dışına döndü ve doğru bakmaktan' bir tarafa meyletti, kalpleriniz boğazlarınıza tıkıldı ve o zamanda, Allah'a türlü türlü zanlarla zannettiniz.] Halbuki zannmızın bazısi| sahih ve bazı aharı fasitti. Çünkü; İhlasınız mütefavittir. Bazınızın ihlâsı kuvvetli olduğundan Allah'a itimadı ziyade olmasına binaen;-vaad olunan nusretin vukubulacağmı zan ve ümideder ve AllahüJ Tealâ'nın va'dinde hulf olmadığını bilir ve bazınızın ihlâsı zayii olduğu cihetle Vacip Tealâ'nın va'dini ifa edeceğinde tereddüd eder ve gûnâgûn zanlara zahib oluyordunuz.                            

Bu âyet-i celile; Hendek vak'asmda Medine'yi düşmanların muhasara etmek üzere hücum ederek ehl-i imanın üst ve alt ci-ı hetlerinden her taraflarını sarıp düşmana nispetle ehl-i Islâm'ni adedi az olduğu gibi mühimmat-ı harbiyeleri dahî zayıf olduğun^' dan ehl-i İslâm'a arız olan korkunun gayet şiddetli olduğunu tas* vir. etmiştir. Çünkü; insanların gözlerinin doğrurbakamayıp dışına dönmesi ve şaşı bakması ıztırabm son derecesini iktiza ettiği gibi kalplerin boğazlara kabarması da telâş ve korkunun en nihayesine delâlet eder. Zira kalbin boğaza doğru kabarıp nefesi daraltması; şiddetli korku sebebiyle insanların içerisine düşen titreme dolayı­sıyla kalbi şişip nefesini daraltması âdettir. Binaenaleyh; insan o haldeyken söz söylemeye mecali olmaz. İşte böyle birtakım ıztıra-bat içinde ehl-i imanın her tarafını evham ihata ettiğine işaret için Cenab-ı Hak ehl-i imanın gûnâgûn zanlara düştüklerini bu âyetle beyan buyurmuştur. Ayet her ne kadar Hendek vak'asmı tasvir ediyorsa da Hendek vak'asmdan sonra ehl-i imana binlerce Hendek vak'asınm emsali vâki olmuş ve cümlesinde ehl-i imanın ıztırabı âyetin tasviri veçhile vuku bulmuş ve bazısında düşman muharebeyle mündefi' olmuş ve bazısında bilâmuharebe defolup gitmiş, ehl-i iman da serlerinden kurtulmuştur.[11]

 

Vacip Tealâ Hendek gazasının bidayesinde ehl-i İslama arız olan ıztırabı beyandan sonra bu ıztırap ehl-i imana imtihan kabi­linden olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor

[İşte o mahalde sınandı müminler ve şiddetle sallanmakla sallandılar.]

Yani; o günde ve o mahalde taraf-ı ilâhiden müminler müp­telâ kılındılar, imtihan muamelesi olundular ve birçok meşakkata duçar oldular. Hatta şiddetle tahrik olundular ve zelzele gibi çal­kandılar, yerlerinden ırgandılar. Çünkü; korkunun şiddetinden ruhları cesetlerinden çıkmaya yakın bir hale geldi, itikadında sa­bit olanlar, zayıf ve mütezelzil olanlardan ayrıldılar. Çünkü; iti­kadı kavı olanlar sebat ve metanet gösterdiler ve zayıf olanlar mü­tereddit bir halde bulundular ki insanlarda bu hal her zaman mü­şahede olunmaktadır. Zira; bir musibet geldiğinde imanı kavı olan­lar metin ve zayıf olanlar mütereddit bir vaziyet alır, haklı ve hak­sız hangi taraf galip olursa o tarafa geçmeye hazır bulunur ki bu hâl alâmet-i nifaktır.[12]

 

Vacip Tealâ müminlerin imtihan olundukları zamanda müna­fıklardan bazılarının ehl-i imana yeis ve fütur vermek üzere söy­ledikleri bazı sözlerini beyanla münafıkları zemmetmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda münafıklarla kalp­lerinde maraz olanlar «Aîlahü Tealâ ve Resulü bize vaad etmediler, ancak aldatacak bir gurur vaad ettiler» demekle vaad-i İlâhiye itimad etmediler.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Şükret Allah'ın nimetine ve zikret şol zamanı ki o zamanda münafıklarla müminlerden henüz imanı \ kuvvet bulmamış ve kalpleri metanet kesbetmemiş bulunanlar dediler ki «Allahü Tealâ ve Resulü bize bütün düşmanlarına zaferyab;; olacağını ve bu dinin etraf ü eknafta intişar edeceğini vaad ediyor- K lardı. Bu vaadleri olmadı, ancak bizi aldatmaktan ibaret oldu.f Yoksa bu vaad esaslı bir vaad değildir». İşte münafıklar bu gibi| sözlerle itimatsızlık gösterdiler.                          

Şu tafsilâta nazaran bu âyet bundan evvelki âyetteki zunûnum tafsil ve tefsirdir. Hâzin'in beyanına nazaran münafıkların bu söz-i lerinin sebebi; hendek kazarken (Selman-ı Farisî) nin hafriyatın-'! da bir büyük taş zuhur eder, taşı kıramadıklarını Resulullah'a ha-1;; ber vermeleri üzerine Resulullah gelip külüngü alıp birinci defa-û da taşa vurduğunda bir parça kopar ve taştan çıkan kıvılcımlar?; parlayınca Resulullah «Sübhânallah;    (Hıyare) şehrini ve (Meda-i yin) de Acem padişahlarının beyaz Köşklerini gördüm» buyurduj İkinci vurduğunda taşın bir parçası daha kopup aynı ziya parla4j yj.nca    «Sübhânallah;    Kayser'in saraylarını gördüm»    buyurdug Üçüncü defa külüngü vuruşunda taş tamamen parçalanır ve Resulullah  «Sübhânallah; Yemen'de San'a'yı gördüm»  buyurdu v^ bunun her üçüne de ümmetinin gaalip olup malik olacaklarını haf ber verdi. İşte o zaman münafıklardan    (Mu'teb b. Kuşeyr) ve| (İbn-i Selûl) ve emsali «Muhammed (S.A.) bizi aldatacak şey h^ ber veriyor. Halbuki biz kapımızın ağzına gelen düşmana başımızf kaldırıp bakamıyoruz ve ne yapacağımızı şaşırdığımız bir zamanf da Rum'un ve Faris'in fetholunacağını haber vermek gülünç bir şey ve bizi aldatmaktan ibarettir» dediler.                         

İşte imanı zayıf olanlardan her vakit böyle sözler işitilir, amm| imanı kavî olup Allah'ın kuvvet ve kudretine itikad-ı tamla imaiı eden mümin her zaman Rabbinin lûtfundan ümitvar olduğu ci­hetle halini değiştirmez, kalbi metin, kendi şeci' olduğundan tered­düde düşmez. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette şu vak'aya işaret buyurmuş ve münafıkların sözlerinden Resulünü ve müslüman-lan haberdar etmekle münafıkları rıas arasında rüsvâ etmiştir ki her zaman Müslümanlar bu gibi münafıkların sözlerinden me'yuş olmasınlar.[13]

 

Vacip Tealâ Hendek vak'asma ve orada bulunan münafıkların sözlerine işaretten sonra münafıkların müslümanları iğfal için söy­ledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda münafıklardan Trir taife dedi ki «Ey ehl-i Medine! Sizin için düşmana mukavemet ih­timali yoktur. Zira; onlar çok, siz azsınız, onlar kuvvetli, siz za­yıfsınız. Binaenaleyh; dönün hanelerinize, rahat edin evlerinizde. Boşuna bekleyip nefsinizi heder etmeyin. Evinizde oturursanız düş­manın şerrinden mahfuz kalırsınız». Münafıklar böyle demekle ehl-i imanı iğfale çalıştılar.] İşte ehl-i imanın zaafa yüz tuttuğu zamanda kalplerine zaaf verecek söz söylemek münafıklardan kal­ma eski bir âdettir ki her zamanın münafıkı o âdeti mühim bir si­lâh olarak kullanırlar ve birçok zamanlarda dahî maksadı olan mefsedete vasıl olurlar. Çünkü; âlem hiçbir zaman mUslih ve müf-sitten halı kalmamıştır. Binaenaleyh; her millet arasında mümin, münafık, muslih ve müfsit mevcuttur.

Amalika'dan (Yesrib) isminde bir kimse .Medine'de çokça eğ­leştiğinden Medine'ye Yesrip denilmişse de Resûlullah Medine'yi teşrifinden sonra Medine'nin ismine Tayyibe denmiştir. Binaena­leyh; zaman icabı bazı beldenin ismini değiştirmekte bir beis yok­tur. Çünkü; Resulullah'tan vuku bulan birşeyde bizim için tered-düd etmek caiz değildir. sizin için düş­mana mukavemete takat ve karar yok, hemen firar edin demektir. dönün demektir. Bundan maksatları; Beyzâvî ve Ni-sâbûrî'nin beyanları veçhile «Evlerinize dönün» demektir. Yahut «rMuhammed (S.A.) in dini üzerine ikametiniz mümkün değildir. Dönün dininden, şirki kabul edin ki düşmanların şerrinden kur-tulasmiz» demektir. Yahut- «Asakir-i İslâmiye içinden asakir-i müşrik içine dönün, başınız selâmet bulsun» demektir. Herhangi maksat üzere söylemiş olsalar esas sözlerinden garazları ehl-i İs-lâmı iğfal etmek ve kuvvetlerini zaafa uğratmaktır.[14]

 

Vacip Tealâ münafıkların bu sözlerini beyandan sonra bu gibi sözlerin te'siriyle imanında zaaf olanların evlerine dönmek üzere Resulullah'tan izin istediklerini beyan sadedinde buyuruyor.

[Onlardan bir fırka Resulullah'tan istizan ederler ve i'tizar ederek derler ki «Bizim evlerimiz açıktır, ehl ü lyalimizi besleye­cek kimse yoktur. Şu halde bize izin ver gidelim, evlerimizi muha­faza edelim». Halbuki onların haneleri mahfuzdur, açık değildir. Ve lâkin onlar bu istizanlarıyla murad etmezler, illâ muharebe­den kaçmak murad ederler.] Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyet­te onları tekzib etmiştir.

Yani; münafıklardan bir taife ehl-i imandan zayıf olanlara «Sizin için düşmana mukavemet ihtimali kalmadı. Zira; Muham-med (S.A.) ve ashabı herhalde düşmanlarının elinde helak olacak­lardır. Şu halde siz Muhammed (S.A.) in dininden dönün ve hane­lerinize ric'at edin ki, düşmanınızın tasallutundan kurtulasınız» demeleri üzerine müminlerden henüz imanları kararlaşmamış olan bir fırka tereddüde düşerek Resulullah'tan istizan ettiler ve evle­rinin perişan, ailelerinin açıkta olduğundan bahseylediler. Bundan maksatları ise harpten firar etmek olduğunu Cenab-ı Hak beyanla sözlerinin yalan olduğunu meydana koydu.

işte zamanımızda düşmanla muharebe olurken düşman karşı­sına gitmemek için birtakım hiyel ü desaisle, yalan sözler söyle­mekle ve kendine hastalık isnad ederek iftira ile askerlikten firar edenlerin zaaf-ı iman sahibi oldukları bu âyetle sabittir.   Çünkü; imanında kuvvet olan kimse bu gibi şeylere tenezzül etmez ve düş­man karşısına mertçe çıkmaktan çekinmez. Zira; Allah'a itimad-ı tammı vardır ve sevabım da itikad ettiğinden seve seve gider.

[Eğer münafıklar üzerine Medine'nin ve hanelerinin etrafın­dan girilmiş olsa da sonra ehl-i İslâmla muharebeye dair onlardan bir fitne istcnilse derhal onlar o fitneyi verirler ve fitne ika'ından çekinmezler. Hatta onlar o fitneyi icra etmekte durmazlar, illâ az bir zamanda dururlar.]

Yani; müşrikler tarafından Medine'nin etrafından onlar üzeri­ne girilmiş olsa da sonra onlardan irtidad edip şirki kabul ederek ehl-i imanla muharebeye dair bir fitne istenilmiş olsaydı derhal kabulle fitneyi verirlerdi ve icrasında meksetmezler, illâ az bir zaman meksederlerdi.

Nimetullah Efendi bu âyeti şöyle tefsir ediyor : Medine'nin et­rafı kalelerle kapalı olsa bunlar-üzerine Medine'nin etrafından ve civarından girmiş olsalar. Yani Medine'ye giremeseler de etrafın­da kalsalar ve cemi-i cihattan kalelerle muhafaza olup düşman et­rafta kalıp Medine'ye giremeyeceklerine emniyet hasıl olduktan sonra müminler arasına fitne koymak ve hezimetlerinden bahis, firara teşvik ve imandan irtidad etmek gibi müminlere fütur ve zaaf verecek şeyleri düşmanlar bunlardan isteseler bu münafıklar derhal istedikleri fitneyi istenildiği veçhüzere eda ederler ve o fit­neyi icrada durmazlar, hemen ancak az bir zaman dururlardı. Ya­ni; il Bunların bu fitneyi ortaya atmaları müminlerin zayıf görül­düğü zamana münhasır değildir, belki ehl-i iman galip olsalar dahî bu misilli fitnelerin ika'ma çalışmaktan geri durmazlar» demektir. Gerçi Nimetullah Efendi'nin bu tevcihi bizim yanımızda bulunan başka tefsirlerde görülememişse de zamanımız münafıklarına ve bilûmum münafıkları zemme bu manâ daha münasiptir. Yani «Bi­lûmum münafıklar fırsatı hiç fevtetmezler, elbette Müslümanlar aleyhinde bulunurlar» demektir ki vakıa mutabık olan da budur.[15]

 

Vacip Tealâ metanet-i kalbe malik olmayanların hallerini be­yandan sonra onların evvelden ahid verdiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki bundan evvel onlar düş­mana arka dönmeyeceklerine dair Allah'a ahid vermişlerdi.]

[Halbuki Allah'ın ahdinden âhirette suâl olunacaktır.]

Yani; mevki-i harpten münafıkların iğfalâtına aldanıp da ha­nelerine avdet etmek üzere istizan edenler Hendek gazasından ev­vel Uhud vak'asında vâki olan hatalarına nedamet ederek düşman­dan yüzlerini çevirmeyeceklerine dâir Allah'a ahdetmişlerdi. Hal­buki Allah'ın ahdi ifa olunup olunmadığına dair âhirette suâl var­dır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Resulullah'tan istizan edenler Araptan (Benî Haris) ve (Benî Seleme) kabilele­ridir.   Bunların Uhud   vak'asmda eebanet göstermelerinden bazı mazarrat görülmesine    binaen nedamet ederek Allah'a yeminle bundan sonra bulundukları muharebede düşmana asla arka dönmeyeceklerine ahdetmişlerdi. Hendek vak'asmda Resulullah'tan istizan etmekle ahidlerini nakzettiklerinden Cenab-ı.Hak zemmet­mekle beraber ahdin nakzından suâl olunacaklarım dahi beyan et­miştir. Binaenaleyh; ehl-i iman Kur'an'a imanla cemi' ahkâmını eda etmeye ahdetmiş, olduklarından ahkâm-ı Kur'an'dan her han­gisini eda etmekten nükûl ederlerse o hususta ahd-i ilâhiyi nak­zetmiş olduklarından mes'ûl olacaklarına bu âyet  delâlet eder. Çünkü; âyetin fırka-i ahiresi bir kaide-i külliye olduğu cihetle bü­tün ahidlerin mes'ûl olduğuna delâlet eder. Fırka-i ahire

demektir. Meselâ düşmanla mücahede ahkâm-ı Kur'-an'dan mümin için ahd-i İlâhide dahildir. Mücahedeye muktedir olan bir kimse bilâözür nükûl ederse mes'ûl olur ve takriri şöyle­dir : «Mücahede ahd-i İlâhidir her ahd-i İlâhi mes'ûldür. Binaen-alyeh; mücahede mes'ûldür». Yani «İfa edilip edilmediğinde suâl var» demektir[16]

 

Vacip Tealâ zaaf-ı kalbe malik olan kimselerin muharebeden firar için isti'zan ettiklerini beyandan sonra firarın ecele faydası olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Şen istizan edenlere de ki «Eğer siz ölümden veya­hut katilden firar ederseniz firarınız elbette size menfaat vermez. Hal böyle olunca firar ettiğiniz takdirde siz yaşayamaz, ancak az bir müddet yaşarsınız ki ecel-i muayyeniniz gelince elbette vefat edersiniz.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Harpten avdet etmek üzere senden istizan edenlere sen de ki «Eğer eceliniz gelmişse sizin için firarı­nız asla menfaat vermez ve eğer eceliniz gelmemişse harpte bu­lunmakla vefat etmezsiniz. Binaenaleyh; ölümden veya katilden firar elbette size menfaat vermez ve firar ettiğiniz takdirde yaşa­yamaz ancak az bir zaman yaşarsınız ki ecel-i muayyeniniz gelin­ceye kadar dünya ile intifa* edersiniz». Çünkü; her şahıs için ölüm muhakkaktır, ancak ölmek için iki tarik vardır. Birincisi: Bir kazaya uğramaksızın ecel-i mev'ûduyla ölmektir. İkinci-s i : Gark olmakla veya yanmakla, damdan düşmekle, kılıçla ve­ya kurşunla veyahut v.s. bir afat veya kaza ile Ölmektir. Âyette her iki tarika işaret olunduğu veçhile ecel-i muayyeniyle Ölmek mukadderse zamanından bir dakika bile taahhur etmeden ölür. Kezalik bir kaza ile ölmek mukadderse o kazanın vukuuna irade-i İlâhiye taallûk ettiği dakikadan velev bir saniye olsun takaddüm ve taahhur mümkün olamaz. Şu halde hiçbir zamanda hiçbir kim­se için ecelden firarın faydası olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle suret-i kafiyede beyan etmiştir. Binaenaleyh; ecel birdir. Ecelsiz kimse ölmez ve ecelden firar etmek de fayda vermez. Şu halde muharebede sebat etmek lâzım olduğu gibi herkesin bütün Ömrün­de ecelini unutmayıp onun tedarikiyle meşgul olması lâzımdır.[17]

 

Vacip Tealâ firarın ecele faydası olmadığım beyandan sonra firarın menfaati olmadığını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen firar edeceklerden suâl et, de ki «Eğer Allahü Tealâ size belâ ve musibet gibi bir kötülük murad ederse Allah'ın gazabından sizi kim muhafaza eder veyahut eğer Allahü Tealâ size lutf u ihsan gibi bir iyilik murad ederse kim mani olabilir?»]

[Ve onlar kendileri için muavenet edecek bir dost ve şefaat edecek bir yardımcı bulamazlar.]

Yani; habibim! Muharebeden firar etmek için istizan edenlere î>^n de ki «Eğer Allahü Tealâ size katlolunmak, esir gitmek, kaht u gala ve mihnet ve belâ gibi bir musibetin isabetini murad ederse .' ;h'm hu gibi gazaplarından sizi muhafaza edecek kimdir ve sizi intikam-ı İlâhiden kurtarmak kimin haddidir? Ve eğer Allahü Te­alâ size çok ömür vermek ve sıhhat-ı beden, afiyet ve her belâdan selâmet gibi bir ihsan murad ederse onun ihsanına kim mani ola­bilir?» Elbette kimse mani olamaz. Binaenaleyh; herkesin herşeyi Allah'tan beklemesi lâzımdır. Zira; Allah'ın iradesine bir hail yok­tur. Şu halde harpten firar için birtakım hiyel ü desais düşünenler ve i'tizar edenler kendi nefislerine menfaat verecek bir dost ve onlardan zararı defedecek bir yardımcı da bulamazlar. Şu halde onların, Cenab-ı Hakkın himayesine iltica ederek muharebeye de­vam etmeleri ve hile düşünmemeleri elzemdir.[18]

 

Vacip Tealâ kahrından hiçbir ferdin kurtulamayacağını beyan­dan sonra istizan eden zuafayı iğfal edenleri tehdidetmek üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ, sizden Resulullah'a muavenetten halkı mene-denleri ve ehl-i Medine'den kardeşlerine «Gelin bizim yanımıza, gitmeyin Muhammed (S.A.) in yanına. Zira; Muhammed (S.A.) ve ashabı helak olacaklarından onların maiyetinde sizin helak ol­manızda fayda yoktur» diyenleri bilir.]

[Ve onlar harbe gelmezler, illâ sizin üzerinize kemâl-i bühul-lerinden az kimseler gelir.] Zira; Müslümanlara iyilik olmasına şiddet-i buhulleri muavenetlerine mani olduğundan harbe gelmez, onlardan ancak az kimseler riya için gelir, azıcık bir müddet bulu­nur, bir hileyle firar ederler.

Fahri Hâzi'nin beyanına nazaran halkı Resûlullah'a nusretten menedenlerin kimler olduğunda iki ihtimal vardır : Birin­cisi: Münafıklardır. Zira; münafıklar ensar-ı kirama «Muham­med (S.A.) için nefsinizi mehlekeye atmayın. Onu Kureyş nasıl olsa ashabıyla beraber helak edecek. Şu halde siz bizim yanımıza gelin, terkedin onu» derlerdi ve onlardan muharebeye hazır olan­lar da gayet az olurdu. Çünkü; onlar müminlerin zaferyab olmala­rına şiddetle buhleder, asla razı olmazlardı ve kemâl-i hasetlerine binaen ashab-ı Resûlullah'ı birtakım hiyel ü desaisle menetmeye çalışırlardı. İkincisi: Yahûdüerdir. Çünkü; bilûmum Ya­hudiler ehl-i Medine'ye «Terkedin Muhammed (S.A.) i, gelin bi­zim yanımıza, zira; Kureyş onu nasıl olsa katledecek, siz yalnız kalacaksınız ve onlarla aranız bozulacak. Binaenaleyh; birçok za­rar göreceksiniz» derlerdi. Allahü Tealâ bunları bildiğinden bu âyetle Resûlullah'a muhalefet edenleri tehdid etmiş ve onlar her ne kadar gizli iğfalâta çalışırlarsa da Allahü Tealâ onları alenî re­zil ve rüsvâ etmekle ilâyevmilkıyam su-u namları insanlar arasın­da kalmıştır.

Muavvikıyn Beyzâvî'nin beyanı veçhile te'hir ediciler demektir. Yani «Resûlullah'a muaveneti te'hir edenleri Allahü Te­alâ bilir ve icabına göre ceza verim demektir. E§ihha ; sa­hih lâfzının cem'idir. Sahih; gayet bahil demektir. Yani «Onların harbe gelmedikleri ve gelecekleri menettikleri; Resûlul­lah'a nusrete gayet bahil olduklarından» demektir. Çünkü; onlar ehl-i İslama muavenete buhulle yardım etmedikleri gibi nafakada dahî buhleder, mallarıyla da muavenet etmezlerdi. Binaenaleyh ehl-i İslâmın zaferyab olmasını asla arzu etmediklerinden Cenab-ı Hak bu âyette yani gayet bahil olmalarıyla .zenımet-miştir.[19]

 

Vacip Tealâ münafıkların gayet bahil olduklarını beyandan sonra buhullerinin sebebi cebanetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Harp emmareleriyle münafıklara korku geldiğinde habibim! Sen onları gözlerinin içi dışına döner olduğu halde sana nazar ederler görürsün ki keenne ölüm kendisini ihata etmiş bir kimse gibi gözlerinin akı karasını bürümüş ve havf ü haşyet kendilerini sarmış ıztırab-ı elim içinde olurlar.]

[Onlar bu hâl üzere korktuktan sonra o korku kendilerinden zail olduğunda keskin lisanlar size musallat olurlar. Çünkü; hayır üzere gayet hahillerdir.]

[İşte şu evsaf-ı mezmumeyle muttasif olanlar hakikatta iman etmediler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların amellerini iptal etti.]

[Halbuki bunların amellerini iptal etmek Allahü Tealâ üzerine gayet kolay oldu.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Düşmanla muharebe kapıları açılıp münafıklara harp korkusu geldiğinde sen onları kemâl-i ıztırap ve haşyetlerinden gözlerinin içi dışına çıkmış ve karası beyazına karış­mış görürsün ki keenne mevt her tarafım ihata etmiş muhtazar haline gelmiş yerinden kımıldamaz bir cenaze gibi olurlar. Bun­dan sonra düşmanın inhizamıyla o korku gidince onlar keskin bir lisanla size gelir emval-i ganimet üzere kanatlarını açar, size mu­sallat olurlar ki emval-i ganimetten taksim isterler ve sizden ziya­de müstehak olduklarını büyük sadalar ve gürültülerle iddia eder­ler, kendilerinin cesaret ve şecaatmdan, fedakârlıklarından, sizin kusurunuzdan bahsetmekten utanmazlar. Bu ef'âle cür'etlerinin sebebi; hayra buhûl ve mala kemâl-i hırs ve tama'larmdan emval-i ganimetin kendilerinden başkasına gitmesini istememeleridir. İşte şu evsafı haiz olanlar iman etmediler. Gerçi zahirde iman etmiş gi­bi görünürlerse de hakikatta onlarda ihlâs üzere iman yoktur. Çünkü; imanları zahirde canlarını ve mallarını kurtarmak için bir hileden ibarettir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların amellerini ip­tal etti. Zira; Allahü Tealâ üzerine bu misilli hile edenlerin amel-

lerini iptal etmek gayet kolaydır. Çünkü; maksatları fasittir, fesat üzerine bina kılman amelin de fasit ve zayi olacağında şüphe yok­tur.

keskin lisanlanyla size çok söz söyler­ler demektir. Çünkü; Beyzâvî'nin ve Nisâbûrı'nin beyanları veç­hile seIâk ;   eliyle dayağı ve diliyle sÖzi$ bastedip döşemek ve çok yaymaktır ki herhalde eza manâsını mutazammmdır.   Müna­fıklar harp zamanı en korkak bir kavim oldukları halde harp bitip korku zail olduğunda emval-i ganimet almak için en cesur bir ka­vim gibi meydana çıkar, söze başlar ve ehl-i imana lisanlanyla eza eder ve şiddetli lisan kullanırlar. Hatta «Biz olmamış olsaydık muzaffer olamazdınız. Bizim sayemizde mansur oldunuz. Binaen­aleyh, emval-i ganimetten bize çok vermelisiniz» gibi uzun sözler söylerler ve gürültüler yaparlar.    Hayır;   mala, a'mâl-i sali-haya, din-i. kâmileye ve güzel sözlere şamildir. Şu halde münafık­lar bunların cümlesine şiddetle bahillerdir ve her zamanın müna­fıklarının halleri de böyledir. Zamanımızda Anadolu'nun bir kıs­mını düşman işgal edip ahali herşeyden mahrum düşmanın ayağı altında ezildiği ve vatanperverlerin kelleleri koltuklarında can fe­da ederek çalıştıkları zaman şurada burada nefsini muhafazayla naz ü nimet içinde ses çıkarmayıp saklananlar ve mücahitler aley­hine söz sarfedip söğüp sayanlar   Anadolu'da düşman tamamıyla imha edilip muzafferiyet kazanıldıktan sonra sahte naralarla mu-zafferiyeti kendilerine rnal ederek en ziyade fedakâran-i millet sü­sünü takındılar, ileri geçtiler ve bihakkın fedakârları geride bırak­tıkları gibi birtakım münafıkça hareketleriyle onları itham etmek­ten bile çekinmediler. Binaenaleyh bu âyette beyan olunan evsaf; yalnız asr-ı saadet münafıklarına mahsus olmayıp belki her zama­nın münafıklarının halleri de böyledir.

Bu âyet; beş hükmü havidir ; Birincisi: Korku za­manı münafıkların ölüm emmareleri her tarafını İhata eden mey-yit-i muhtazar gibi olduklarıdır. İkincisi: Korku gidince bütün zaferi kendilerine mal ederek keskin sözle ehl-i imana mu~ sallat olduklarıdır. Üçüncüsü: Bunların hakikatta mümin olmadıklarıdır.   Dördüncüsü:   İmanları olmayıp niyetlerinin fesadına binaen Allahü Tealâ onların amellerini iptal ettiği­dir. Beşincisi: Onların amellerini İptal etmek Allahü Te­alâ üzerine kolay olduğudur.[20]

 

Vacip Tealâ münofıklann cebanetlerini, cinayetlerini ve haki-katta mümin olmadıklarını beyandan sonra korkularının şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.                                       

[Münafıklar müşriklerin cemaatını Medine etrafından gitme­diler zannederler ve eğer ahzap gelir harbe girişirse onlar arzu ederler ki kendileri A'rab içinde bedevi bulunsalar, gelip giden­lerden sîzin haberinizi suâl etseler memnun olurlar ve böyle olma­sını isterler.]

[Eğer münafıklar sizin içinizde bulunmuş olsalardı onlar mu-katele etmezler, illâ onlardan riya için az kimseler mukatele eder­lerdi.]

Yani; münafıklar ehl-i imana kemâl-i buğz u adavetlerinden Kureyş ve Gatafan kabilelerinden ve Yehûd'dan içtimâ' etmiş olan cemaatı (Hendek) vak'asmda Medine civarından gitmediler zan­nederler ve gittiklerini istemezlerdi ve o cemaat gittikleri surette tekrar gelmelerini ve kendilerinin Bâdiye'de A'rab içinde bulunup gelip gidenden sizin halinizi, haberlerinizi suâl etmesini ve sizin inhizamınıza dair haberlerinizi işitmesini isterler, eğer münafık­ların arzuları veçhüzere cemaât-ı merkume tekrar gelmiş olsalar da onlar da sizin içinizde farzolunsalar mukateleye iştirak etmez, illâ onlardan az kimseler iştirak ederlerdi, onların iştiraki de za­hirde her türlü ihtimâlâta karşı bir nümayiş ve görünmek için­dir, yoksa rıza-yı Bari'yi tahsil için ihlâs üzere iştirak değildir. Belki emval-i ganimete ve saireye iştirak etmek ve Müslümanlar galip oldukları surette «biz de sizinle beraberiz» demek içindir. Çünkü; bütün muharebeye iştirak etmemekte nifakları meydana çıkacağı cihetle ehl-i iman tarafından zarar görmeleri muhtemel­dir.[21]                                                                   

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra Resulünde iktidaya şayan haslet-i hamide olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki sizin için iktidaya şayan Allah'ın Resulünde muhakkak haslet-i hamide ve ahlâk-i hasene vardır ki o haslet Allah'ın sevabını ümid edip rızay-ı İlâhiyi tah­sile sa'yile yevm-i âhirete iman ve Allah'ı çok zikreden kimseler içindir.]

Yani; zatıma yemin ederim ki muhakkak sizin için Allah'ın Resulünde haslet-i hasene vardır, o haslete iktidamz lâzımdır, o haslet; Allah'ın sevabını ümid eden, âhiretten korkan ve Allah'ı çok zikreden kimselere mahsustur. Çünkü; Allah'ın sevabını ümid etmeyen, yevm-i âhirete imanı olmayan ve Allah'ı zikretmek ha­tırına gelmeyen kimseler Resulullah'a iktida etmediklerinden in­tifa' edemeyeceklerine binaen Resûlullah'm âdet-i hasenesiyle in­tifa' bunlara tahsis olunmuştur. Resûlullah'm beşeriyete menfaat olarak iktida olunacak hasletleri sayılmaz ve tükenmez derecede çoksa da Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette ile muradın, Resulullah'm harpte sebatı ve mihan ü meşakkata sabr u tahammül etmesidir. Çünkü; bundan evvelki âyet umur-u harpte Resûlullah'a iştirak etmek istemeyen   münafıkları zem hakkında olması bu âyette ile muradın harpte sebat olduğuna delâlet eder. Zira; Resûlullah'ın Uhud gazasında mübarek dişi şe­hit oldu, yüzü yaralandı, amcası Hz. Hamza şehit oldu, öyle deh­şetli vak'alar ve şiddetli mesaip zuhur etti ki bunların cümlesine göğüs gerdi ve halini asla değiştirmediği gibi hiçbir kimseye şi­kâyette dahi bulunmadı. Ve azm ü metanetine asla halel getirmedi, belki o halde bile kavminin ıslahına duâ etti. İşte Cenab-ı. Hak ümmetine bu hasletlerle Resulüne iktidayı tavsiyeyle behemehal iktidanm lüzumunu beyan etti ve bu vesileyle ümmetinin necatı Resulüne iktida etmekte olduğunu bildirdi. Binaenaleyh; insanlar için en mühim vazife; Resûlullah'm sünnetine ittibâ' etmekle se-beb-i necatlarına tevessül etmek ve bu vesileyle merhamet-i İlâ-hiyeye mazhar olmaktır.[22]

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra müminle­rin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki müminler Medine etrafını ahzabın ihata ettiğini gördüler ve dediler ki «İşte şu ahzabın gelmesi Allah'ın ve Resu­lünün bize vaad ettikleri şeydir, Allahü Tealâ ve Resulü va'dinde sadık oldular. Çünkü; haber verdikleri gibi vukuat meydana gel­di» demekte imanlarını takviye ettiler. Zira; şu gördükleri halle­ri onlara ziyade etmedi, illâ imanlarını, Allah'a ve Resulüne inkı­yatlarını ziyade etti.]

Yani; Resûlullah'm haslet-i hamidesinin müminlerde yapmış olduğu ie'sirin neticesi olarak ehl-i şirkin cemaatlarını Medine'nin etrafını kuşatmış görünce müminler dediler ki «Şu bizim gördüğümüz şey Allah'ın ve Resulünün bize vaad ettiği nusretin ve en-vâ'-ı ganaimle fevz ü felahın zamanıdır, bize gelen ahkâmın cüm­lesinde Allahü Tealâ ve Resulü sadıklardır». Müminlerin kemâl-i metanet ve i'lâ-yı kelimetullah ile devamları sebebiyle şu gördük­leri şeyler onlara ziyade etmedi, illâ onların imanlarını ve inkı­yatlarını ziyade etti.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müminlerin şu tas­dikleri yalnız Hendek vak'asma işaret değildir. Çünkü; müminler Allah'ın ve Resulünün sıdkını bu vak'adan evvel de bildiklerin­den bu sözleri cemi-i vekayia ve ahkâma işarettir. Çünkü; Nimetul-lah Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu vak'adan evvel Resûlullah «Ahzabın içtimaıyla sizin üzerinize emir müştet olur, fakat akıbet sizin menfaatınıza onların mazarratlarmadır» diyordu. Diğer bir hadisinde Resûlullah «Ahzap ya dokuzuncu veya onuncu geceden sonra size gelirler» buyurdu. Resulullah'tan işittikleri gibi vak'a zuhur edince ashab-ı kiram «Allahü Tealâ ve Resulü sadık­tır» dediler. Müminlerin bu sözleri münafıkların «Allahü Tealâ ve Resulü bize gurur vaad ettiler» dedikleri sözlerine mukaabildir. Şu kadar ki bu sözleriyle müminler imanlarını takviye ve müna­fıklar da imanları olmadığını izhar ettiler.[23]

 

Vacip Tealâ müminlerin Hendek vak'asında ve sair vak'alarda görmüş oldukları şeylerin imanlarını ziyade ettiğini beyandan son­ra ehl-i imanın ahdlerini ifa ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İ'lâ-yı din için sa'yeden müminlerden birçok recüller vardır ki Allah'la ahdettikleri şeyleri ifa etmekle sadakat ettiler.: Zi:-v-; Allah'a karşı verdikleri ahid ve nezirlerini ifada kusur etmediler ve her yerde Resûlullah'la beraber sebat ederek taraf-ı risaletten kendilerine tayin olunan mahalde saff-ı kıtalde düşmana karşı gö­ğüs gerdiler ve ferrnan-ı risalete inkıyad ettiler.

[Şu mezâyâ-yı âlîyeyi cami olan müminlerden bazıları ecelini kaza edip şehit oluncaya kadar çalıştı ve şerbet-i sehadeti içti, Rabbisinin rızasına kavuştu, bazıları da mertebe-i şehadete intizar et­tiler lâkin mukateleden selâmetle çıktı, ikinci bir muharebenin vukuuna intizar etti.]                       

[Ve ahidlerinden hiçbir şey velev, azıcık bir tebdille dahi teb­dil etmediler.]

Yani; din-i İlâhinin şanım i'lâ için azmeden ehl-i imandan bir­çok ahdinde sebat eden bahadır ve şecaat-ı kâmile sahibi erkekler vardır ki onlardan (Hamza), (Mus'ab b. Umeyr) ve (Enes-b. Nadr) (R.A.) gibi nezirlerini ve ecellerini kaza edinceye kadar sa'yedenler oldu. Binaenaleyh; a'dâ-yı dinle mukateleden dönme­yeceklerine dair verdikleri ahidlerinde sebat ettiler, müminlerden bazıları (Osman), (Talha) v.s. gibi zevat da mukateleye devamla mertebe-i şehadete intizar ettiler, bunlar kemâl-i metanet ve sebat ve imanlarında ihlâslarma binaen gördükleri meşakkata rağmen ahidlerinden hiçbir şey tebdil etmediler. Binaenaleyh; galip olduk­larında ahidlerinde nasıl sebat ettilerse mağlûp olduklarında dahî aynı sebatı gösterdiler.

Nahb ; Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir manâsmaysa da bu makamda mevt manâsmda müsta'meldir. Çünkü; ziruh olan mahlûk için ecelini ifa etmek vacip olan nezir gibi lâzım olduğun­dan «Nahbini, yani nezrini kaza etti» demek «Mevtini kaza etti» demektir. Cenab-ı Hak bu âyette Resulullah'm ashabını ve onların isrine ittibâ' eden bilcümle ehl-i imanı sena ettiği gibi münafık­ların, sebatsızlıkla müttehem olduklarına da ta'riz etmiştir.[24]

 

Vacip Tealâ müminlerin ve münafıkların hallerini beyandan sonra onların herbirinin müstehak oldukları neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i iman ahidlerinde sebat, münafıklar da ahidleriııi nak­zettiler ki Allahü Tealâ sadıklara sıdıkları sebebiyle hüsn-ü ceza vere ve münafıklara da nifakları sebebiyle dilerse azab ede veya­hut onlar üzerine tevbe tevfik etmekle tevbelerini kabul ede.]

[Zira Allahü Tealâ tevbe edenlerin tevbelerini kabulle mağ­firet ve günahlarını afla merhamet eder.]

Yani; sadıkları; ahidlerini vefa ve nezirlerini kaza île sadakat ettiklerinden sadakatlarına münasip bir ceza ile Allah'ın cezalan­dırması için, münafıkların da nifakları sebebiyle ahidlerini nakzet­tiklerinden nakz-ı ahde münasip bir. ceza ile cezalandırmak ve di­lerse ta'zip yahut tevbe ederlerse tevbelerini kabul etmek için mü­minler ahidlerinde sebat ve münafıklar da ahidlerini nakızla teb­dil ve tağyir ettiler. Zira; Allahü Tealâ tevbeye muvaffak olanla­rın günahlarını setredici ve tevbelerini kabulle onlara merhamet buyurucudur.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin Bedir vak'asmda müşriklerle mukatele etmek üzere ahdedip sebat eden ehl-i iman hakkında nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; müminlerden birtakım kimseler olup onlar Allah'la ahidlerinde sebat ettikleri, onlardan bazıları mertebe-i şehadet ih­raz edip mevtini kaza edinceye kadar i'lâ-yı kelimetullah için ça­lıştıkları, bazıları da mertebe-i şehadeti ihraz etmeye intizar ede­rek düşmanla mücahedeye devam ettikleri, ahidlerinden hiçbir şey feda etmedikleri gibi hallerini asla tebdil eylemedikleri, mü­nafıklar ise bunların aksine olduğu, müminlerle münafıkların bu hallerindeki hikmet; Allahü Tealâ'mn sadıkları, sıdıkları sebebiyle, hüsn-ü   cezayla   mücazat ve nifakları sebebiyle ta'zip veyahut tevbe ederlerse    onlar üzere tevbelerini k^bul etmek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[25]

 

Vacip Tealâ müminlerin ahidlerinde sebatlarını beyandan son­ra kâfirleri reddettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kâfirleri şiddet-i gayzlarıyla beraber ehl-i iman üzerinden reddetti. Binaenaleyh; kâfirler ümid ettikleri zafere ve müminler üzerine galebe gibi kendilerince bir hayra nail olama­dılar.]

[Allahü Tealâ müminler tarafından kâfirlerle kıtale kâfidir.]

Binaenaleyh Hendek gazasında melekler ve rüzgârla kâfirleri tar-dettiğinden müminlerin kıtaline hacet messettirmedi.

[Zira Allahü Tealâ; istediğini icada kaadir ve bilûmum düş­manlarına galiptir.]

Yani; Allahü Tealâ şol kimselerin kahr u galebelerim mümin-Vr üzeriîîdPD reddetti ki onlar Kitap, Gatafan ^e Yehûd'dan mü­rekkep on bini mütecaviz kâfirlerdi, müminlere şiddetli gazapla-rıyla beraber kemâl-i cesaretle Medine etrafına gelerek ehl-i ima­nı tazyike başlamışlardı. Onların çoklukları, kuvvetleri ve ehl-i imana şiddet-i adavetleriyle beraber Cenab-ı Hak onları melekler ve şiddetli rüzgârla tardetti. Binaenaleyh; onlar haib ü hâsir ola­rak döndüler' ve ümid ettikleri şeylerden kendilerince hiçbir hay­ra nail olamadılar. Çünkü; Allahü Tealâ müminlerin onlarla kıtaline kâfi imdad ettiğinden müminlerden hiçbir kimsenin onlarla mukatelesine ihtiyaç messettirmeden cümlesini defetti. Zira; Al­lahü Tealâ zatında kuvvet sahibi, dostlarına kuvvet, verir, herkese gaaliptir ve sevdiği kullarına muavenet eder.[26]

 

Vacip Tealâ Hendek vak'asında rüsvâ olarak müşrikleri mem­leketlerine reddettiğini beyandan sonra müşriklere muavenet eden Benî Kureyza Yahudilerinin ihlâkini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ ehl-i kitaptan müşriklere zahir olup muavenet eden kimseleri muhkem kalelerinden indkdi,]

I Ve onların kalplerine korku koydu.]

[Onlardan erkek fırkasını siz katledersiniz, kadınlar ve çocuk­lar fırkasını sizinnr'.]

[Ve Allahü Tealâ sizi onların arazilerine, memleketlerine ve mallarına varis kıldı.]

[Ve Allahü Tealâ sizi bir arza varis   kılar ki siz o arza asla ayak basmadınız.]    .

[Halbuki Allahü Tealâ her şeye kaadirdir, kudretine delil ola­rak bunların cümlesini size verir ve düşmanlarınızı ihlâk eder.]

Yani; Allahü Tealâ müşriklerin kıtallerine kifayet ettikten sonra müşriklerin muavinleri olan Yahudilerin meûnetlerine kifa­yet için onları cesîm kalelerinden aşağı indirdi, kalplerine korku koydu ve onlardan harbe muktedir olan erkekleri siz katleder, ka­dın ve çocuklarını esir edersiniz ve Allahü Tealâ onların bağlarını, bahçelerini, tarlalarını, evlerini ve mallarını size verir, onlara sizi varis kılar ve sizi bir arza daha varis kılar ki o arzı asla görme­diniz ve ayak basmadınız. Zira Allahü Tealâ herşeye kaadirdir.

Bu âyet; Medine civarında Yehûd'dan müşriklere muavenet eden (Benî Kureyza) gazasını tasvir eder. Beyzâvî, Hâzin, Taberî ve Medarik'in beyanlarına nazaran gazanın tafsilâtı şöyledir : Hen­dek vak'asında müşrikler münhezim olarak ric'at edince asakir-i İslâmiyeyle beraber Resulullah Medine-i Münevvere'ye gelip her­kes elbiselerini değişmek ve toz topraklarını silmek üzereyken Cibril-i Emin geldi. «Yâ Resûlallah! Siz silâhınızı çıkardınız, lâkin melekler henüz silâhlarını çıkarmadılar. Binaenaleyh; Allahü Tea­lâ Kureyza kabilesine seferini emretti» deyince Resulullah hemen elbisesini giyindi «İşiten ve itaat eden ikindi namazını Benî Ku­reyza kakji önünde kılsın» diyerek dellâla nida ettirdi. Resulul­lah sancağı Hz. Ali'ye verdi ve emr-i risalete imtisalen asakir-i İslâmiye tecemmu' ederek ikindi namazını Benî Kureyza kalesinin etrafında kıldılar ve kalelerini yirmi beş gün muhasaradan sonra Yahudiler teslime mecbur oldular. Resulullah kimin hükmüne razı olacaklarını suâl etti. Onlar da (Sa'd b. Muaz) Hazretlerinin hük­müne razı oldular. (Sa'd) Hazretleri rahatsızlığına binaen Medi­ne'de kalmıştı. Medine'den getirildi ve (Sa'd) Hazretleri kendinin hükmüne razı olup olmayacaklarını tarafeynden suâl etti. Tara­feyn razı olduklarını söyleyince Sa'd «Mukatele eden ricalin ka­tilleri ve kadınlarla çocukların esir olmalarıyla» hükmetti. Bu hü­küm üzerine Kureyza Yahudilerinin erkekleri    kılıçtan geçti ve kadınlarla çocukları esir edildiler, malları ve arazileri guzat-ı müs-limîne verildi ve Medine Benî Kureyza endişesinden kurtuldu.

( (Asu1 ) Yahudiler müşriklere muzaheret ettiler demek­tir. .Çünkü; yukarıda beyan olunduğu veçhile Benî Kureyza müş­riklerle ittifak ederek Hendek vak'asında müşriklerle beraber ehl-i iman aleyhine muharebeye kıyam ve müşriklerle teşrik-i mesaî et­mişlerdi. Cenab-ı Hak Resulüne intikamını almasını emretti. Çün­kü İslâmiyetin tamamıyla teessüsü; Medine etrafının Yehûd'dan temizlenmesiyle olacağından onlardan temizlenmek ve ehl-i İalâ-mın onların endişelerinden kurtulmak zamanı gelmişti, zaman fevtetmek de maslahata muvafık değildi. Zira; müttefikleri mün-hezimen ric'at edip Yahudilerin ne yapacaklarını şaşırdıkları bir zamanda onların işini bitirmek diyanet-i İslâmiyenin i'lâsi için esasat cümlesinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak derhal onlar üze­rine gaza etmesini habibine emretti.

say sayanın cem'idir. Saysaya ; muhkem kale ve sığınacak yerdir. Çünkü; onların kendilerine göre muhkem bir kaleleri vardı, ehl-i İslama karşı silâha sarıldıktan sonra müş­riklerin firar etmeleri   üzerine mezkûr kaleye    çekilmişlerse de fahvasmca her taraflarını korku ihata etmişti. İşte tam o zamanda asakir-i İslâmiye etraflarını sardı. Bir müddet muhasaradan sonra teslime mecbur olarak (Sa'd) m hükmüne razı oldular ki şu halde bir kısmının katil ve diğer bir kısmının esir olunmasına kendileri razı oldular demektir.

İşte bu gibi şeyler kudret-i İlâhiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; ne garip tecelli-i sübhânî ve ne acîp sun'-u İlâhidir ki dün­kü gün sel-i seyfedip muktedir olsalar bir ferdini bırakmayacak­ları İslâm askerlerine bugün kendileri teslim olup kendi hüküm­lerini' kendileri vermekle onların kılıçları önüne boyunlarını bir-rıza uzatıyorlar. Çünkü; bu hükmü veren (Sa'd) Hazretleri ise de onlar (Sa'd) in hükmüne razı olduklarından kendi hükümlerini kendileri vermiş oldular ve bittabi (Sa'd) m hükmüne rızadan^ başka da çareleri yoktu.

Ehl-i imanın ayak basmadıkları arzla murad; Faris ve Rûm arazileri gibi ilâyevmilkıyam ehl-i İslâm elin­de fetholunacak arazilerdir. Çünkü; o zaman henüz İslâm askerinin ayağı basmayan birçok arazilere Cenab-ı Hak ehl-i İslâmı varis kılmakla bu âyetin sırrı zuhur etmiştir ve ilâyevmilkıyam da ede­cektir,[27]

 

Vacip Tealâ Resulünü Yahudilerin endişesinden kurtardığını beyandan sonra aile teşkilâtını tanzim etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Sen zevcelerine hitaben de ki «Eğer siz hayat-i dünyayı ve ziynetini murad ederseniz gelin, ben sizin razı olacağınız veçhüzere müt'a vereyim ve sizi sünnet veçhüzere ta-lâk-ı ric'îyle tatlik edeyim.»]

[Ve eğer siz Allah'ı, Resulünü ve dar-ı âhireti murad ederse­niz Allah'ı ve Resulünü razı etmiş olursunuz. Zira; sizden rıza-yı ilâhiyi dünya metâ'ı üzerine tercih ederek ihsan edenlere Allahü Tealâ büyük ecir hazırladı.»]

Yani; ey dünyayı terkle iftihar eden Nebiyy-i Zişan! Senden dünya metâ'ma rağbet ederek kisve ve nafakada fazla talepte bu­lunan ezvac-ı mutahheratma de ki «Ey zevcelerim! Eğer siz ha-yat-ı dünyayı ve ziynetini, arzu ettiğiniz taam ve elbise isterseniz gelin ben size müt'a vereyim ve müt'ayı verdikten sonra tarafeynin rızasıyla size talâk vereyim ki o talâkta asla bid'at olmasın ve sünnet veçhüzere olsun ve eğer siz dünyayı istemez de Allah'ın lût-funu, Resulünün rızasını ve dar-ı âhirette ehl-i imam için hazır­lanan sevab-ı âhireti isterseniz sizin için elbette hayırlı olur. Zira; sizden rıza-yı İlâhiyi talebeden erbab-ı ihsana. Allahü Tealâ âhi­rette büyük ecir ihzar etti» demekle zevcelerini dünya ile âhiret beyninde muhayyer kıl.

Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzu­lü; ezvac-ı mutahheratm Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için elbise istemeleridir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'tan ziyade nafaka ve ziynet için fazla elbise istemekle beraber yekdi­ğerine gayretle Resûlullah'ı rahatsız edecek bazı muamelede bu­lunmaları üzerine Resûlullah bir ay yanlarına gelmedi ve ashap arasında Cenabri Risaletin haremlerine talâk verdiği şayi olunca Resûlullah'tan Hz. Ömer suâl etti ve talâk vermediğini ashap ara­sında ilân etti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzalle ezvac-ı Resûlullah'ı muhayyer kildi ve bu âyet nazil olduğunda Resûlul-lah'm taht-ı nikâhında beşi Kureyş'ten ve dördü Kureyş'in gayrı-dan dokuz hatunu vardı. Kureyş'ten olanlar; Ebubekir'in kerimesi (Hz. Ayşe), Hz. Ömer'in kerimesi (Hafsa), Ebusüfyan'm kerimesi (Ümmühabibe) ve Ebuümeyye'nin kerimesi (Ümmüseleme) ve Zem'a kerimesi (Şevde) (R.A.) dür. Kureyş'in başkasından olan­lar; Cahş kerimesi (Zeynep) Benî Esed'dendir. Haris kerimesi (Meymune) Hilâliye kabilesindendir. Hayy b. Ahtab kerimesi (Safiye) Hayber Yahudilerindendir. Hâris'in kerimesi (Cüveyri-ye) Benî Mustalıktandır. (R.A.) Bu âyet nazil olunca Resûlullah ezvac-ı mutahherata birer birer tebliğ etti ve herbirini muhayyer kıldı ve cümlesi Allah'ın rızasını, Resulünü ve dar-ı âhireti iste­mekle daire-i saadette kaldılar.

agelin, ben size müt'a vereyim» demektir. Müt'a; talâk zamanı zevç tarafından hatuna verilen bir kat elbisedir. Bu âyette serah ; talâk manası­nadır. Fakat talâkın sünnet ve bid'at iki kısmı olduğundan Cenab-ı Hak Resulü talâk verirse sünneti veçhüzere olmak lâzım olduğuna işaret için talâk manâsına olan. seranı cemille tavsif etmiştir ki indallah talâkın makbul olanı sünnet veçhüzere olan talâk olduğuna işarettir. Sünnet olan talâk; hatunun hal-i taharetinde ric'i olarak bir talâk vermektir ki, tarafeynden nedamet vuku bulursa ric'at edebilsin.

İşte talâkıric'î ; sarih talâk lâfzîyle veyahut bey-nennas sarih makaamında isti'mâl olunan elfazıyla bir veya iki talâk vermektir ki, icabında zevç ric'at ederse hatun başka kocaya gidemez. Bid'at olan talâka gelince; yekten üç talâkı ikaa etmektir. Talâk, hayız halinde olursa bid'atm daha eşeddidir.[28]

 

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahheratı muhayyere kıldıktan sonra Resulullah'a eza verecek şeylerin cümlesinden men'le hüsn-ü âda­ba davet etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişanın hatunları! Eğer sizden biriniz herkesin sevmeyeceği fena bir muamele getirir, çirkin bir iş işlerse onun için azap iki kat kılınır. İşte şu fena amel işleyenlere azabı iki kat kılmak Allahü Tealâ üzerine gayet kolaydır.]

Yani; ey âhir zaman nebisinin haremleri! Eğer sizden biriniz fenalığı meydanda ve günah olduğu herkesçe ma'lûm olan bir cü­rüm işlerse ona azap iki kat olur. Zira; sair kadınlar üzerine sizin şerefiniz olduğu cihetle asıl günahı irtikâbınız bir azaba sebep ol­duğu gibi şerefinizle beraber işlemeniz de ayrıca bir azaba dahî sebep olduğundan sizin için bir günaha iki azap vardır ve bir gü­naha iki azap vermek Allahü Tealâ'nm üzerine kolaydır.

Bu âyette nisanın nebiye izafeti ezvac-ı mutahherata ta'zîm için olduğu ve mutlaka günahlardan ictinab etmek herkese lâzım olduğu gibi' onlara herkesten daha ziyade lâzım olduğuna işaret içindir. Çünkü; her zaman sohbet-i nebi ile müşerref olduklarından bütün mezâyâ-yı insaniyenin en a'lâsı onlarda bulunmak ica-beder. Binaenaleyh; onların azaplarının iki kat olmasındaki hik­met; Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ikidir :

Birincisi: Nisvan-ı saire gibi günahın esasında olan nıefasitten dolayı azap olundukları gibi şeref-i nebiyi ihlâl etmek­le kalb-i nebevilerini rencide ettikleri için dahî azab olunurlar. ResuluUah'm herkese kendi nefsinden daha evlâ olması nasla sabit olduğu halde başkasını Resulullah üzerine tercih etmek cinayetini irtikâb etmek de vardır.

İkincisi; ezvac-ı mut ahher at cümle ümmetin valideleri mesabesinde oldukları cihetle hürre ve sair nisvan ise cariye me­sabesinde olduklarından hürrenin cariyeye nîsbetle ukuubeti iki kattır. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahheratm ukubetleri iki kattır. Hatta enbiya-yı izamın kerimelerinde dahi hâl böyledir. Şu halde «Bir günaha iki azap zulümdür. Halbuki Cenab-ı Hak zulümden münezzehtir. Binaenaleyh; ezvac-ı nebinin azapları da bir olmak lâzım gelir.» denilemez. Çünkü beyan olunduğu veçhile asıl günah; günah olduğu gibi nübüvvetin şerefini ihlâl etmek de ayrıca bir günah olduğundan iki günaha mukaabil iki azap demektir, fakat esası bir günah olmak itibarıyla bir günaha iki azap denilmiştir.

Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette fahişe yle murad; zina olduğuna nazaran âyet faraziyata mahmuldür. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Ey nisvan-ı nebi! Bilfarz-ı vettakdir sizden zinaya cür'et eden olsa onun azabı iki kat olur] demektir. Çünkü; ezvac-ı mutahherat fuhşiyattan berîdir. Zira; Vacip Tealâ'nm mansıb-ı nübüvveti bu misilli muayyebattan hıfzedeceği aklen ve naklen ma'lûm dur.

Fahişe nin Resulullah'a naşizelik ve kötü ahlâk manâsına olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Buna nazaran manâyı âyet: [Ey nisa-yı nebi! Sizden biriniz Resulullah'a eza vere­cek ahlâkta bulunursanız azabınız iki kat olur] demektir.

Bu âyette fahişe yle murad; çirkin olduğu şer'an, aklen ve örfen zahir olan ma'siyet olduğuna işaret için Vacip Tealâ fa­hişeyi mübeyyine lafzıyla tavsif etmiştir. Ezvac-ı mutahheratm Resulullah'm taht-ı nikâhında bulunmaları ve sohbet-i Nebî ile müşerref olmaları Allah'ın azabını defedemeyeceğine işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde azabın iki kat olması Allah'ın üzeri­ne kolay olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ için her-şey kolaydır, kudretullaha nisbetle güç birşey olamaz.[29]

 

YİRMİİKİNCİ CÜZ

 

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherattan masiyetin suduru takdi­rinde azabın iki kat olacağını beyandan sonra başka kadınlara nis­petle ibadetlerinin sevabı da iki kat olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.   

[Ey ezvac-ı nebi! Eğer sizden bir kimse Allah'a ve Resulüne itaat eder ve amel-i salih işlerse ona amelinin sevabını iki kere veririz ve onun için güzel rızık hazırlarız.] Çünkü; Allah'a ve Re­sulüne kemal-i tevazula inkıyad üzere vacip olan a'mali tamamen işlemekle muharrematı bilkülliye terkedip vâcibat üzerine nafile amel ilâve ederek devam edince bir kere asıl taat üzerine ve bir kere de kanaat ve hüsn-ü muaşeretle Resulümüzün rızasını talebe sa'yine mukabil ecir veririz ve a'mal-i salihası sebebiyle müstehak olduğu sevap üzerine Cennet ve Cennet'ten rızıklar hazırlarız ki o rızık ayn-ı keramet ve lutf u ihsandır.

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Cennet'te rızık ikidir: birincisi: Rızk-ı sûrîdir ki nefislerinin istediği ve gözlerin telezzüz ettiği gıda-yı cismanîdir.    İkincisi:   Rtzk-ı manevîdir ki cemal-i İlâhiyi müşahede esnasında arız olan gıda-yı ruha­nî ve halet-i maneviyedir. Rızk-ı âhiret kisib, tahsil etmek, ekin ekmek, bağ dikmek ve ahardan gözetmek gibi meşakkatlardan sa­lim olmasına binaen Cenab-ı Hak âhiretin rı-zkını kerem ile tavsif etmiştir. Çünkü; dünyada bile kerim olan kimsenin kereminde ik­ram olunan kimseye meşakkat olmadığı gibi Cennet-i A'lâ'nm rız­kında ehl-i Cennet'e asla meşakkat olmadığından Cennet'in rızkı kerim denmeye şayandır.[30]

 

Vâcîp Teala ezvac-ı mutahheratın sevapları ve günahları iki kat olduğunu beyandan sonra gerek sevap ve gerek azaplarının iki kat olmasının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey nisa-yı nebi! Eğer ittikaa eder Allah'tan korkarsaniz siz nisvan-ı âlemden hiç birisi gibi olmadınız. Zira; siz şerefte cümle­sinden ziyadesiniz. Binaenaleyh; siz ricale söz söylediğinizde ke-mal-i huzu' ve liynetle söylemeyin ki kalbinde maraz ve fenalık olan kimsenin tama'im celbetmeyesiniz.] Çünkü; gayet yumuşak ve lâtif söylemek kalbinde fısk u fücura meyli olan kimsenin ta­mamı celbeder. Şu halde liynetle ve cazibeli bir sesle söylemeyin ki fasık olan kimse size tama' etmesin.

[Ve söz söylemek icabettiğinde şer'a muvafık ma'ruf veçhile kalbinde fısk u fücur hastalığı olanların tama'sm celbetmeyecek derecede söyleyin.]

Yani; ey ezvac-ı rnutahherat! Siz nisyan-ı âlemden hiçbir hatuna kıyas olunmazsınız. Zira; sizin taht-ı nikâhında bulunduğunuz Resulümüz cümle enbiyanın efdali olduğu cihetle onun şerefiyle müşerref olduğunuzdan sizin şerefiniz nisvan-ı sairenin şerefinden elbette ziyadedir. Binaenaleyh; o şereften gaflet etmeyip onun muktezasmı yerine getirmek, hava ve hevesinizin arzusunu terket-mek lâzımdır. Şu halde size lâyık olan; takva ile tezeyyün etmek­tir. Binaenaleyh; ey ezvac-ı nebi! Eğer siz vâcibatı eda ve muhar-remattan içtinab etmek suretiyle ittika etmek isterseniz sözünüzü size mahrem olmayan bir kimseyle konuşmak iktiza ettiğinde sö­zünüzü ecanibe karşı ince ve lâtif surette tatlı söylemeyin ki kal­binde ma'siyet hastalığı olan kimse sizin sözünüzde gördüğü leta­fet sebebiyle size tama' etmesin, şer'an makbul olan sözü söyleyin lâkin söylediğiniz söz fitneye sebep olmasın. Yani «Cazibeli ve eca-nibi şüpheye düşürecek bir halde edalı ve naz ü istiğna ile söyle­meyin» demektir.

Vacip Tealâ bu âyette ezvac-ı mutahheratı ma'siyetten neh-yettiği gibi ma'siyetin mukaddematmdan dahi nehyetmiştir. Çün­kü; birşeyin sebebinde o şeyin hükmü vardır. Binaenaleyh; bir gü­nah nasıl haram ise o günaha sebep dahi öylece haramdır. Gerçi bu âyet ezvac-ı mutahherat hakkında nazil olmuşsa da Cenab-ı Hak bu âyetle cümle ehl-i iman kadınlarına indeliktiza ecnebiyle konuşmanın âdabını beyan ettiği gibi kadınların sadaları dahi na­mahrem olup iktiza etmedikçe ecanibe söz söylemek caiz olmadı­ğına işaretle ehl-i İslâm kadınlarına bir ders-i edep vermiştir. Hat­ta ecaniple söze zaruret ve ihtiyaç messettiğinde bile nezaketli ve cazibeli söylemek caiz olmadığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; eca­niple konuşacak hatunun gılzatlı ve bir derece huşunetli yani sert söylemesi lâzım olduğu Hâzin'in cümle-i beyanatmdandır.[31]

 

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata ecanibe söz söylemenin âdâ-bini beyandan sonra taife-i nisvana lâzım gelen vezaif-i saireyi be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Siz evinizde karar edin, taşra çıkmayın ve cahiliye-i ûlâ ka­dınlarının ziynetlerini izhar ettikleri gibi ziynetinizi izhar etme­yin-]  

[Ve namazınızı eda edin, zekâtınızı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin.]

Yani; ey ezvac-ı nebi! Siz hanelerinizde karar edin, sükûnet ve vakar üzere evlerinizde ikamet etmek sizin üzerinize vaciptir, zaruret messetmedikçe ecanibe görünmeyin ki kendi mertebenize riâyet etmiş olasınız, eğer zaruret icabeder de hanenizin haricine çıkarsanız cahiliye zamanının kadınları gibi ziynetinizi izhar edip ecanibe göstermeyin ki onların tama'larmı tahrik ederek fitneye sebep olmayasınız, farz olan namazlarınızı şartlarına riâyet ederek eda edin ki erkân-ı dinden mühim olan vazifenizi yerine getirmiş olasınız, farzolan zekâtınızı eda edin ki denaet-i buhulden nefsinizi tathir ettiğiniz gibi dünyaya şiddetle muhabbet marazından kur­tulmuş olasınız, Allah'a ve Resulüne itaat edin ki dünyada ve âhi-rette necat bulaşınız.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette cahiliye-i ûlâ ile murad; Hz. Adem ile Nuh (A.S.) in aralarında geçen zamandır. Yahut Hz. İbrahim'in dünyaya geldiği zamandır. Çünkü o zaman­da âdet; hatunların incilerle ziynetlenmiş libaslar giyip mele-i nasta ricale arz-ı endam etmek ve kalabalık yerlerde bulunmak ve erkeklerle ihtilât ederek istediğine arz-ı teslimiyet etmekti. İşte bu misilli behâim şiarı âdet-i keriheden Cenab-ı Hak ümmet-i Mu-hammed'i nehyetmiştir. Cahiliye-i ûlâ ile murad; Hz-Adem'le Nuh arası veyahut Nemrud zamanı olunca cahiliyet-i uhrâyla murad; Hz. İsa ile bizim -peygamberimiz ara­sında geçen zamandır. Yahut cahiliye-i ûlâ ile murad; İslâmiyetin zuhurundan evvel, cahiliye-i uhrâ ile mu­rad; İslâmiyetin zuhurundan sonraki fısk u fücur zamanıdır ki üm­met-i Muhammediyeye zaaf târî olup diyanete riâyet azaldığı âhir zaman demektir. Her ne kadar beyan olunduğu veçhile cahiliye-i ûlâda birkaç ihtimal varsa da İslâmiyet devrinde meşhur olan ca­hiliye; İslâmiyetten evvelki cahiliye olduğundan bu âyette    ca­hiliye-i   ûlâ   ile murad; asr-ı saadetten evvelki cahiliye, devri olmak ihtimali galiptir. Gerçi cahiliye devirleri hep fena ise de cahiliye-i ûlâ devri hepsinden fena olduğu cihetle Cenab-ı Hak ezvac-ı mutahheratı nehiyde cahiliye-i ûlâyı tasrih etmiştir. Çün­kü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile İslâm'ın zuhurundan ev­vel cahiliye kadınları envâ'-ı ziynetle tezeyyün ve erkeklerle bilâ perva ülfet ve ünsiyet eder, istediği yerde gezer, gayet mülayim ve letafetli bulunur,    erkeklerin meyledeceği    her türlü esbab-ı gayr-ı meşruaya tevessül eder ve istediği kimseyle istediği zaman suret-i gayr-ı meşruada görüşebilirlerdi.    Binaenaleyh;  Cenab-ı Hak o gibi âdet-i kabihadan ümmet-i Muhammed'i suret-i kafiye­de nehyetmiştir. Gerçi âyet-i sabıka gibi bu âyette dahi hitap ez­vac-ı mutahherata ise 4e maksat bilcümle ehl-i imanın hatunlarına âdâb-ı diniye ve vazife-i şer'iyelerini beyan ve tavsiye etmektir. Çünkü;   ezvac-ı nebi cümle ehl-i imanın zevcelerine numune ve muktedabihlerdir. Zira; Resulullah'a hitap hassa-i nebi olmayan yerlerde ümmetine hitap olduğu gibi ezvacına hitap da ümmetinin ezvacma hitap olduğunda şüphe yoktur.    Binaenaleyh; Resulul-lah'ın zevcelerine vacip olan şeyin onlara da vacip ve Resulullah'm zevcelerine haram olan şeyin onlara da haram olacağı evleviyetle sabittir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İslâmiyetten sonra cahiliye âdetine tevessül edenlerin bulunacağına âyette işaret var­dır. Çünkü; nehyolunan birşey vuku bulacağına binaen nehyolu-nur. Zira; vuku bulmayacak şeyden nehiyde bir fayda olmaz, za-manımızdaki hal buna pek güzel şahittir. Çünkü; zamammızdaki kadınlar eski çarşafla taşra çıkmazlar; belki çarşaf hem yeni, hem de gayet süslü ve parlak olduğu gibi ekserisi sair ziynetlerini izhar­dan dahî çekinmezler. Büyük şehirlerin ahvaline vakıf olanlar in­dinde bu hususlar malûmdur. Halbuki çarşaf dâfi' olacak, câlib olmayacak ki çarşaftan maksat hasıl olsun. Şimdi ise emir bilâkis­tir, hatta çarşafın altında bulunan elbise eski olsa o kadar aran­maz, fakat çarşafın yeni ve parlak olması herhalde lâzımdır.

rin lüzumuna ve muhassenatma müteallik mebahis bu sûre'de hi­cap âyetinde geleceğine binaen bu makamda bahsolunmamıştır.[32]

 

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata ve onlara tebaiyetle ezvac-ı ehl-i imana vâki olan emir ve nehyin menfaati onlara ait olduğu­nu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i beytinnebi! Allahü Tealâ sizden necasete benzeyen günahları gidermek ve sizi tamamıyla tathir etmek muratl eder.]

Yani; ey kemal-i keramet ve necabet üzere yaratılmış olan ehl-i beytinnebi! Kullarının ahvalini ıslah eden Allahü Tealâ men-hî olan şeyleri ve şeytan'm iğvâsını sizden gidermek ve kötü ah­lâkı izale etmekle sizin kemal-i taharetle tathirinizi murad eder. Binaenaleyh; sizin hakkınızda var id olan evamir ve nevahinin menfaati size aittir. Çünkü; emirler sizin ibadetle tezeyyün edip sevap almanız ve nehiyler de sizin fena amellerden tatahhur et­meniz içindir.

Rics in asıl manâsı necaset ise de bu makamda necasete benzeyen günah manasınadır. Binaenaleyh; ehl-i imanı ve bilhassa ehl-i beyti günahtan tenfir için Vacip Tealâ mecaz olarak günahtan ricsile tabir etmiştir ki herkes nefret etsin, irtikâb etmesin. Çün­kü necaset; tab-ı beşerin sevmediği ve nefret ettiği birşeydir.

Hâzin'in beyanı veçhile ehl-ibeytle murad; ezvac-ı nebi ve evlâdıdır. Yahut sadaka kendilerine haram olan Hâşimile-rin cümlesine şamildir. Fakat her kim murad olunursa olunsun, murad-ı İlâhi kullarını günahlardan tathir etmektir.[33]

 

Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherata hitaben bazı ahkâmını beyandan sonra bilcümle ahkâmla mükellef olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ezvac-ı nebi! Allah'ın âyetlerinden ve hikmetinden evle­rinizde okunan âyetleri ve o âyetlerin ahkâmını siz zikirle tefek­kür edin, onların mucibiyle amelinizden Allah'tan ecir isteyin. Zi­ra; Allahü Tealâ kullarına lutf u ihsan edici ve kullarının cemi' ahvalini bilicidir.]

Evlerinde tilâvet olunan §eye murad; Kur'-an ve ahâdis-i nebeviyedir. . Hikmetle murad; Kur'an'ın ah­kâmıdır. Bunları zikirle emir; ahkâmı düşünmek ve muktezasıyla amel etmekle emirdir. Çünkü; yalnız zikirde bir fayda yoktur, bel­ki fayda düşünmekle beraber amel etmektir. Kulların cemi' amel­lerinde ihlâsm lüzumuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde lâtîf ve habir olduğunu beyan etmiştir. Zira lâttf olduğunu beyan; ibadetini kabul ettiği kullarına lutf edeceğini ve habîr olduğunu beyan; amel etmeyenleri sû-u ceza ile mücazat edeceğini beyandır.[34]

 

Vacip Tealâ ezvac-ı nebi hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyandan sonra rical ve nisvan bilûmum insanlar hakkında riâyeti vacip olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hükm-ü İlâhiye inkıyad ve emr-i İlâhiye arz-ı teslimiyet eden erkekler ve kadınlar ve tasdiki vacip olan ahkâmın cemiini tasdik eden rical ve nisvan, bilûmum taat-ı İlâhiyeye müdavemet eden erkekler, kadınlar, cemi sözlerini doğru söyleyip yalan irti-kâb etmeyen rical ve nisvan, ibadetin ve menhiyatı terkin zahme­tine sabreden erkekler ve kadınlar, a'za-yı cevarihleri ve kalple­riyle Allah'a ve Resulüne tevazu ve tezellül eden rical ve hatun­lar, üzerlerine vacip olan sadakayı veren zükûr ve ünas, üzerle­rine farz olan orucu eda eden erkekler ve kadınlar, mahall-i avret­lerini haram olan zinadan muhafaza eden rical ve nisvan ve Al­lah'ı lisanlanyla ve kalpleriyle çok zikreden erkeklerin ve hatun­ların günahlarına mağfiret ve ibadetlerine mükâfat olarak Allahü Tealâ âhirette büyük sevap hazırladı.}

Bu âyette beyan olunan on sıfatı cami olan erkek ve kadın bilûmum mükellefine taraf-ı İlâhiden büyük vaad vardır. Çünkü; günahları setretmekten ibaret olan mağfireti beyandan sonra ecr-i azîm hazırladığını beyan etmek; şu evsafla muttasıf olanlar için tebşirat-i azîmeyi havidir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulünde birçok rivayet varsa da cümlesinin hulâsası; bazı nis­van tarafından «Yâ Resulallah! Kadınlarda hiç mi hayır yok? Biz kendimizden korkuyoruz. Zira; Allahü Tealâ Kur'an'da ricali ha­yırla zikrediyor, halbuki bizi zikretmiyor» demeleri üzerine bu âyetin nazil olmasıdır. Şu halde bu âyette beyan olunan fezaile salik olan kadınları erkeklerle beraber sena buyurmakla kadınları da taltif ettiği gibi ehl-i imanın cümlesi mukteza-yı imanda müsa­vi olmalarına dahi işaretle herkesin istihkakına nail olacağını beyan etmiştir.[35]

 

Vacip Tealâ bilûmum ehl-i iman için Allah'a ve Resulüne |muhalefet caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ ve Resulü bir emri hükmettiğinde mümin ve mümineden hiçbir kimse için kendi emirlerinde muhayyerlik ol­madı.]

[Ve eğer bir kimse Allah'a ve Resulüne isyan ederse açıktan bir dalâlet ihtiyar etmiş olur.]

Yani; Allahü Tealâ ve Resulü bir meseleye hükmettiklerinde erkeklerden hiçbir mümin ve kadınlardan hiçbir mümine için ken-, di emirlerinden Allah'ın ve Resulünün hükmünün hilafını irtikâb etmek caiz ve sahih olmadı. Zira; Allahü Tealâ'ya ve Resulüne is­yan eden kimse doğru yoldan muhakkak çıkmıştır.

Bu âyette Allah'ın ismini zikretmek Resulüne ta'zim içindir. Çünkü; yalnız Resulünün hükmüne muhalif olan kimse dalâleti irtikâb etmiş olur, fakat Resulünün emrini kendi emrine mukarin kılıp hükümde ikisi müsavi olduğunu ilân etmek; elbette Resulü­nün şanına ta'zimdir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile Resulullah'a isyan; iki şeyle olur: Birincisi: Emrini reddederek bilkülliye mu­halif olup kabul etmemektir. Bu kısım isyan; dalâletin nihayeti ve küfr-ü sarihtir. İ/cincisi; Emrini kabul ve risaletini tas­dikle beraber emrinin mazmununu işlemekte tekâsül gösterip is­yan etmektir. Bu kısım isyan; fısktır, günahtır, fakat küfür değildir.

Taberi, Nisâbûrî, Beyzâvî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Cahş) kerimesi (Zeynep) ve biraderi (Abdullah) hakların­da nazil olmuştur. Çünkü; Resûlullah azad edip oğul ittihaz ettiği (Zeyd) Hazretlerine Zeyneb'i tezvice talip olduğunda (Zeynep) ve biraderi Abdullah (Zeyd) in kendilerine küfüv olmadığından bahisle nikâhına muhalefet etmeleri üzerine onların Resulullah'a muhalefetleri caiz olmadığını beyan hakkında bu âyetin nazil ol­duğu mervidir. Bu âyet nazil olunca (Zeynep) ve biraderi derhal muvafakat ettiler. Resûlullah da Zeyneb'i Zeyd Hazretlerine ni­kâh etti, Zeyneb'e on dinar, altmış dirhem gümüş, elli ölçek zahi­re, otuz ölçek hurma ve bir kat elbise gönderdi. Bundan sonra gelecek âyetlerde beyan olunacağı veçhile ahiren Zeyd Zeyneb'e talâk verdi ve Resûlullah da nikâh ederek ezvac-ı mutahheratı meyanına ithal etti.

Bu âyet her ne kadar (Zeynep) ile biraderi haklarında nazil olmuşsa da bilûmum müminler hakkında da ahkâmı caridir. Bina­enaleyh; hiçbir kimsenin emr-i Resûlul.lah'a muhalefeti hiçbir veç­hile caiz değildir. Eğer muhalefet ederse tarik-ı istikametten çık­mış ve açık bir- dalâlet irtikâb etmiş olacağı bu âyetle sabittir. Da­lâleti irtikâb edenin gerek bir kavim gerekse bir şahıs olsun felâh-yab olamayacağı aşikârdır. Bir zamandan beri emr-i Resûlullah'a ve şeriat-ı Ahmediyeye muhalefet eden Müslümanların başlarına gelen felâket ve tedenni buna şahit yönünden kâfidir.

Hulâsa; Allah'ın ve Resulünün hükmüne muhalefet caiz olma­dığı, muhalefet edenlerin açık bir dalâlet irtikâb etmiş ve tarik-ı haktan çıkmış olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ Zeyd'in Zeyneb'i tezevvücüriden sonra vâki olan bazı havadisi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol zamanı ki o zamanda sen şol kimseye diyordun ki o kimse üzerine imanı tevfikle Allahü Tealâ in'âm etti ve azad edip Zeyneb'i tezvicle sen de in'âm ettin. «Zevceni üzerin­de tut, tatlik etme ve zevcen hakkında ittika et» demekle nasihat-ta bulunduğun vakti hatırında tut ve ne gibi havadis cereyan etti­ğini düşün.]

[Ve habibim! Şol zamanı düşün ki o zamanda Allah'ın izhar edeceği şeyi sen nefsinde saklıyordun.]

[Ve o zamanda sen nasın levminden korkardın. Halbuki| maya elyak Allahü Tealâ'dir.]

Yani; ey Resul-ü Zişan! Şol zamanı hatırında tut ki o zaman­da senin ve Allah'ın in'âm ettiği Zeyd'e sen diyordun ki «Yâ Zeyd! Sen zevcen Zeyneb'i üzerinde tut, talâk verme ve herşeye kaadir olan Allah'ın gazabından kork ve zevcen Zeynep hakkında ittika et». Zira; bîkusur ve afîfe olan bir hatuna talâk vermek hatadır. Binaenaleyh; fuzûlî müfarakat Allah'ın gazabına sebeptir, habi­bim! Sen şol zamanı da zikret ki o zamanda Allah'ın izhar edeceği bir emri sen nefsinde saklıyordun ve nasın levminden korkuyor-dun. Halbuki korkmaya herkesten ziyade lâyık olan Allahü Tea­lâ'dır.

Bu âyet Resûlullah'la (Zeyd) arasında cereyan eden bir mu­havereyi tasvir eder. Çünkü; (Zeynep (R.A.) vakit vakit kendi şerefiyle nesebinden bahseder ve Zeyd'in kendine küfüv olmadı­ğını ileri sürmekle Zeyd'i rahatsız ederdi. Binaenaleyh; Zeyd zev­cesi Zeynep'ten Resûlullah'a şikâyet etti ve talâk vereceğini söyle­yince Resûlullah «Sen haremine talâk verme ve bu kadar sözleri kusur sayma, bîkusur hatuna talâk vermekte Allah'tan kork» dedi. Lâkin ekser-i ehl-i siyerin beyanlarına nazaran evvelce Allahü Tealâ resulüne Zeyd'in talâk vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı ınu-tahherat meyanına gireceğini haber vermişti, fakat Resûlullah bu esrarı nefsinde gizlemiş ve kimseye dememişti. Gizlemesinin se­bebi de Zeyd'i gücendirmek istemez, «Oğlunun talâk verdiği hatu­nu alacak» diyerek nasın levminden korkar, .bu esrarı gizler ve vakt-i merhununü beklerdi. Çünkü; insanın kendine mubah olan birşeyin halk ledünniyatmı bilmediğinden levmedeceklerine bina­en onların levmine meydan vermemek için gizlemek caiz olduğun­dan Resûlullah henüz vukuat meydana gelmeden bu esrarı izhar etmek istemezdi, lâkin ümmet-i Muhammediye için mühim bir hükra-ü şer'inin vaz'ma ve ilâ yevmilkıyam kulların amel etmeleriyle lutf-u İlâhiye nail olmalarına sebep olacak bir hâdiseyi iz­harla hükmünü vaz'edip insanlar arasında düstur-ül amel olaca­ğından Allah'ın izhar edeceği şeyi Resûlullah'm nasm. levmine meydan vermemek için saklaması muvafık olmadığını ve Allah'ın vaz'edeceği ahkâma karşı nasm levminin hiç hükmü ve ehemmi­yeti olmadığını Allahü Tealâ bu âyetle beyan etmiştir.

Çünkü bu mesele sûre'nin bidayesinde beyan olunduğu veç­hile zaman-ı cahiliyede meri olan bir âdet-i cahiîiyenin ref ü ilga­sına sebep olmuştur. Zira; zaman-ı cahiliyede bir kimse diğerinin oğlunu oğul ittihaz ederse onun oğlu olur ve onun haremini baba­lığı alamaz itikadında bulunurlardı. İşte Cenab-ı Hak bu âdeti ip­tale ve oğul ittihaz edilen kimsenin hakîkî oğul olmadığını herkese ilân etmeye vesile olacak bu hâdiseyi ihdas edeceğini, Zeyd'in ta­lâk vereceğini, Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat arasına girmekle şe-refyab olacağını ve bu vesileyle âdet-i cahiîiyenin refi' ve ilga olu­nacağını Resulüne haber vermişti. Resûlullah da vakt-i merhunu gelinceye kadar bu esrarı gizliyordu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle bunu tasvir ve tafsil buyurdu.

Resûlullah'm bu esrarı bildiği halde Zeyd'e «Sen haremini muhafaza et, talâk verme ve Allah'tan kork» buyurması emribil-maruf olduğu cihetle mansıb-ı nübüvvete lâyık bir emr-i müstah-sendir. Çünkü; işi Allahü Tealâ yapacaktır. Resûlullah'a ise vazife emr-i bilmaruftur. Resûlullah'a d Sen nastan korkarsın, halbuki korkmaya lâyık Allahü Tealâ'dır» demek «Nas korkmaya lâyık değiller» demektir. Yoksa haşa «Sen nastan korkar da Allah'tan korkmazsın'» d?mek değildir. Çünkü; Resûlullah'm her zaman Al­lah'tan haşyet ettiği ve Resûlullah'tan ziyade Allah'tan korkar bir kimse bulunmadığı nusus-u saireyle sabittir.[37]

 

Vacip Tealâ v.;kuuâtm evvelini beyandan sonra neticesini be­yan etmek üzere buyuruy

[Vakta ki Zeyd Zeynep'ten hacetini kaza ve musahabetini ik­mâl etmekle talâk verdiyse habibim! Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ve mubah kıldık ki müminler üzerine evlâtlıkları haremlerinden işlerini bitirip hacetlerini kaza ederek talâk verdiklerinde onların mutallâkaları olan hatunları almakta güçlük olmasın.]

[Allah'ın levh-i mahfuz'da yazılı olan emri elbette işlenir, ge­ri kalmaz, hükmü nafiz olur, yerini bulur.] Binaenaleyh; Zeyd'in Zeyneb'e talâk vereceği ve bizim sana nikâh edeceğimiz levh-i mahfuz'da sabit olduğundan elbette vuku buldu.

Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i tezvici; mühim bir mesele-i şer'iyeyi kullarına beyanla ihtiyaçlarını te'min etmek içindir, yok­sa Resulünün şehvetini kaza için değildir. Zira; Cenab-ı Hak Re­sulüne Zeyneb'i tezvicinin hikmetini beyanda müminlerin oğul it­tihaz ettikleri kimselerin mutallaka haremlerini almak murad et­tiklerinde onlar üzerine güçlük olmasın için olduğunu beyan etti ve şu beyanı bu meselenin ehl-i iman üzerinden güçlüğü kaldır­mak ve suhulet vaz'etmek için meydana geldiğini bildirdi ve Rer sûlullah'm arzusu üzere meydana gelmediğini sarahaten beyan için buyurmuştur. Yani «Biz sana Zeyneb'i tezvic ettik ki müminler üzerine suûbet ve güçlük olmasın için» demektir.

Hz. Zeyneb'i Resûlullah'a Cenab-ı Hak tezvic ettiğinden tara­feynden vekile ve şahide hacet kalmamıştır. Çünkü; nikâhın iki tarafına Allahü Tealâ mütevelli olunca resm-i ma'ruf üzere akd-i nikâh etmeye hacet olmaksızın Zeynep (R.A.) Resûlullah'm zev­cesi ve helâli olmuş ve izn-i İlâhi üzerine Resûlullah zifaf olmuş ve ziyafet vermiştir. Binaenaleyh; Zeynep sair ezvac-ı mutahhe­rat üzerine müfaharet ederek «Sizin nikâhınızı velileriniz akdetti, benim nikâhımı ise Rabbim akdetti» demekle mübahatta bulun­duğu mervidir.

Hulâsa; Zeyd Hazretlerine Allahü Tealâ'mn iman tevfik ve Resulünün sohbetiyle şerefyab etmekle in'âm ettiği gibi Resûlulıh'ın azad etmek ve oğlum demek ve Zeyneb'i tezvic etmek gibi irçok nimetlerle in'âm ettiği ve Resûlullah'ın Z^yd'e «Haremine alâk verme, ittika et» demekle nesayihte bulunduğu, Zeyd'in ta-ık vereceğini ve Zeyneb'in ezvac-ı mutahherat meyanma girece-ini Resulüne Cenab-ı Hak haber vermişse de Resûlullah'ın nastan aşyetine binaen bu esrarı bir müddet saklamak istediği ve Zeyd'in alâk vermesiyle Cenab-ı Hakkın Resulüne Zeyneb'i nikâh ettiği e nikâhın hikmeti müminler üzerinden, oğulluklarının mutallâ-alarını nikâh etmek caiz olduğunu beyanla suûbeti kaldırmak ol­uğu ve mukadder olan emr-i İlâhinin elbette vuku bulduğu bu yetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[38]

 

Vacip Tealâ Resulüne Zeyneb'i nikâhının hikmetini beyandan onra Resulünü tesliye ve aklı zayıf olanlar tarafından bu meseleyi îesûluliah hakkında âr addedilmesini defeylemek ve bu mesele-in hükm-ü İlâhi iktizasından olduğunu beyanla münafıkların ta'-iını red ve iptal etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın Resulüne farz kıldığı şeyde Ncbiyy-i Zişan üzerine üçlük olmadı.]

[Allah'ın mubah kıldığı şeylerde günah olmamak Cenab-ı îakkm Resulünden evvel geçen enbiya hakkında mesnun kıldığı ünnetidir.]

[Allah'ın emri miktar-ı muayyen üzere hükm-ü kafidir, tağ-ir kabul etmez.]

Yani; daima vahy-i İlâhiyle müeyyed ve her halinde ilhamat-ı İlâhiyeye muntazır olan Nebiyy-i Zişan üzerine gerek münakehat-tan ve gerek sair şeylerden Allah'ın farz ve mubah kıldığı şeyde günah ve güçlük yoktur. Zira; zamanları birbiri akibinde gelmesi ve ahvalin tebeddülüyle Resulü üzerine işlenmesi emrettiği şey­lerde âr olmaz. Çünkü; Cenab-ı Jîakkm emriyle olup Cenab-ı Ri-saletin Hodbehod kendi re'yiyle olmadığından onu işlemekte ayıp olmaz, belki işlememekte ayıp ve günah olur. Zira; emr-i ilâhiye muhalefet elbette günahtır. Halbuki bu gibi ahval Resûlullah'a mahsus değildir. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulünden evvel geçen en-biya-yı izam hakkında dahî bu misilli ahvali carî kıldığı cihetle enbiya hakkında bunlar âdât-ı İlâhiye cümlesindendir. Meselâ Hz. Davud'un yüz menkûhası ve oğlu Süleyman (A.S.) m üç yüz men-kûhası ve yedi yüz cariyesi vardı ve bizim nebimize de dokuza kadar menkûhayı helâl kılmıştır. Şu halde bu misilli ahval bizim nebimize mahsus yeni bir hâdise değil ki Resûlullah için âr olsun. Allah'ın emri ezelde takdir olunmuş bir hükm-ü kafidir, asla tağ­yir kabul etmez. İşte bu kabilden olarak Zeynep (R.A.) yi Zeyd'in talâk verip iddetini ikmal ettikten sonra Resulüne tezvici emr-i İlâhi ve hükm-ü kafiyle mahkûm ve mukadder olduğundan mü­nafıkların ta'mna mahal yoktur.

Bu âyette farz Beyzâvî'nin beyanı veçhile taksim ve tak­dir manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazını: [Allah'ın Resulü­ne farz kıldığı şeyde Resul üzerine haraç yok demek Allah'ın Re­sulü için taksim ve takdir ettiği şeyi işlemekte nebi üzerine günah yok]  demektir.  demek  «Allah'ın emri bir hüküm ki kafi» demektir.[39]

 

Vacip Tealâ Resulünün hassasını beyandan sonra bilûmum enbiya-yı izam hazaratını methetmek üzere buyuruyor.

[Enbiya-yı izam şol zatlar ki onlar meb'us oldukları ümmet­lerine Allah'ın vahyetmiş olduğu ahkâmı tebliğ ederler. Onlar Al­lah'tan korkarlar ve Allah'tan gayrı hiçbir kimseden korkmazlar, ancak korkuları Allah'tandır ve herkesin ahvalini muhasebe yö­nünden Allahü Tealâ kâfidir.] Binaenaleyh; hiçbir kimsenin def­terinde yanlışlık ve karışıklık olmaz.

Yani; Allah'ın risaletini tebliğe me'mur olan enbiya-yı kiram Allahü Tealâ tarafından kendilerine vahyolunan emr ü nehyi ve onların muktezası olan farz, vacip, sünnet ve haramı geldikçe pey­derpey ümmetlerine aynen tebliğ ederler ve onların hısal-i hami-delerinden biri de kendilerine taraf-ı İlâhiden helâl kılman şeyler­de Allah'ın gayrı bir kimseden korkmamak ve bilûmum ahvalle­rinde ancak Allah'tan korkmak, binaenaleyh; nasın levminden ya­hut katletmek ve dövmek gibi şeylerle nasırı tehditlerinden asla çekinmemektir. Çünkü; Allahü Tealâ onlara yardımcı olduğu ci­hetle bilcümle düşmanlarının serlerini ve mekr ü hilelerini defe kâfidir. Şu halde Allah'ın gayrıdan korkmaz, ancak Allah'tan kor­karlar. Zira; Allahü Tealâ kullarının muhasebesine kâfidir.[40]

 

Vacip Tealâ bilûmum enbiya-yı izam hazaratını sena ettikten sonra Resûlullah'ın Zeynep Hazretlerini tezevvücünden dolayı mü­nafıkların ta'nı varid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.                                   

[Muhammed (S.A.) sizin ricalinizden hiçbir kimsenin babası

olmadı, lâkin Allah'ın Resulü ve enbiyanın hâtemi oldu ve Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi muhit oldu.]

Yani; ey müminler! Sizin peygamberiniz Muhammed (S.A.) sizin baliğ olan erkeklerinizden gerek Zeyd ve gerek sairlerinden hiçbirinin nesepte babası olmam ki babasıyla oğul beyninde sabit olan musaheret ve oğlunun terkettiği hatunu alamamak gibi ah­kâm, sabit olsun, lâkin Muhammed (S.A.) Allah'ın sizi irşadetmek için gönderdiği Resulü ve enbiyanın hâtemidir ve Allahü Tealâ mülkünde carî olan ahvalin hafi, celi ve nübüvvete lâyık olan ve olmayanı bilici öldü ki Resulünün nübüvvete lâyık olan kemâlâ-tını bildiğinden emr-i risaleti ona tevdi etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerçi Resûlullah'ın (Tahir), (Ka­sım) ve (İbrahim) isminde üç nesl-i necibi dünyaya gelmişse de hal-i sabavetlerinde vefat ettiklerinden onlara recül denilmek sa­hih olmadığı cihetle Cenab-ı Hak bu âyette Resulünün ümmetin ricalinden hiçbir kimsenin babası olmadığını beyan buyurmuştur. Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) bu âyetin nüzulünde henüz baliğ olup rical idadıha girmemişlerdi. Hatta rical idadma girmiş olsalar bile Resûlullah'ın sulben veledi olmayıp veledinin veledi oldukların­dan Resûlullah'ın hakîkî veledi olmadıkları cihetle onların rical­den olmaları bu âyete münafi değildir. Esasen âyet-i celile; Zeyd Hazretlerinin Resûlullah'ın oğlu olmadığını beyanla nasın itikadı­nı iptal ve ta'nlarını red için nazil olmuştur. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin Zeyd'le zevcesi Zeynep beyninde vâki olan münaferetin temadisi üzerine Zeyd'in talâk ve­rip zevcesi iddetini ikmal ettikten sonra Resûlullah'ın Zeyneb'i te-zevvüc etmesi üzerine nas «Resûlullah oğlunun mutallâkasmı te-zevvüc etti. Halbuki naşı bu misilli tezevvücten nehyeder. Şu hal­de fi'li kavline muvafık değildir» demekle ta'netmeye başlayınca onların taunlarını red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Gerçi Resûlullah (Zeyd) Hazretlerini oğul ittihaz etmişse de sûre'nin evvelinde beyan olunduğu veçhile bir kimse âharm oğlunu oğul ittihaz etmekle hakîkî oğlu olmadığım bu âyetle dahî beyan etmiş­tir. Binaenaleyh; ecnebiye «Oğlum» demekle musaheret yani «Ka­rabet sabit olmaz» demektir. Çünkü oğlunun nikâh ettiği hatunu oğlu talâk verdikten sonra pederin nikâh edemeyeceği şeriat-ı îs-lâmiye ahkâmmdandir. Çünkü; hurmet-i musahere yani hurmet-i karabet hasıl olduğundan oğlunun yattığı döşeğe pederi yatamaz. Kezalik pederinin nikahladığı bir hatun pederinin vefatıyla mah-lûle veyahut pederinin talâk vermesiyle mutallaka olsa, oğlu nikâh edemez. Çünkü; hurmet-i musahere oğlunun intifâ'ma mani­dir. Binaenaleyh; oğlu pederinin yatmış olduğu yatağa yatamaz. Yani «Pederinin intifa' ettiği kadından intifa' edemez» demektir. Amma ecnebi bir kimseyi evlâtlık ittihaz edip ona «Oğlum» de­mekle karabet-i hakîkiye hasıl olmadığından onun mahlûle veya mutallâkasını almasına bir mani olmadığı gibi kezalik oğlan da babalığının mahlûle veya mutallâkasını alabilir. Çünkü; nikâha ve intifaa mani hakîkî bir karabet yoktur.

«Resûlullah enbiyanın hâtemi» demek «Resûlullah'tan sonra bir nebi. ve resul ba'solunmayacak» demektir. Çünkü; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah mekârim-i ahlâkı itmam için ba'solunduğundan beşer için lâzım ve mümkün olan ahlâk-ı hami-deyi itmam edince noksan kalmamıştır ki bir nebi daha gelsin de o noksanı ikmal etsin. Öyle şey olamaz. Zira; şeriatta noksan yok­tur. Şu halde enbiyanın bi'setleri nevakıs-ı ahkâmı ikmal için ol­duğu cihetle havadis ve ahval-i beşerin ahkâmı Resûlullah tara­fından ikmal olununca diğer bir nebinin ba'solunmasma hacet kal­mamıştır. Kezalik Resûlullah ukul-ü beşerin tekemmül ettiği bir zamanda ba'solunduğundan şeriat-ı Ahmediye ukul-ü beşerin id­rak edeceği ahkâmın kâffesini cami olduğu cihetle başka ahkâm vaz'ma ve diğer bir nebinin gelmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü; her-şey ihtiyaç üzere müpteni olduğundan ihtiyacın haricinde zuhur eden şeyde fayda olmaz. Gerçi Hz. İsa nazil olacaksa da Beyzâvî'-nin beyanı veçhile şeriat-ı Ahmediyeyle âmil olup kıble-i İslama teveccüh edeceği cihetle ayrı bir nebi ba'solunacak değildir. Bina­enaleyh; Resûlullah'm hâtemülenbiya olmasına suâl varid olmaz. Isa (A.S.) şeriat-ı İslâmiyenin ahkâmını icraya me'mur olduğu ci­hetle bütün ahkâmı Kur'an'dan istinbat edeceğinden ümmet-i Mu-hammediyeden bir kimse gibi demektir. Fakat .ülülazim rusül-ü kiramdan olmasına bir mani de yoktur. Çünkü İncil Kur'an'la mensuh olduğundan onunla amel caiz değildir, başka kitap da nazil olmayacak ki onunla amel etsin. Şu halde kütüb-ü semaviyeden indallah merzı ve düsturulamel Kur'an mevcut olduğu cihetle onunla amel edeceği muhakkaktır. Kur'an'la amel etmesi nübüv­vetine mani olmadığı gibi Resûlullah'm hâtemülenbiya olmasına dahî münafi değildir. Bunun emsali de mesbuktur. Çünkü; enbiyayi sabıkadan birçokları diğer bir resulün kitabı ve şeriatıyla amel etmişler ve o şeriatın, ahkâmını tebliğe me'mur olmuşlardır.[41]

 

Vacip Tealâ Resulünün bazı hassasını beyandan sonra bilû­mum müminlere Allah'ı zikretmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Siz Allah'ı çok zikredin, akşamda ve sabahta Allah'ı teşbihle tenzih edin ki nza-yı İlâhiyi tahsille âhirettc dere­celere nail olun.]

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allah'ı zikriçin bir vakt-i muayyen ve bir hadd ü nihaye olmadığına işaret için Cenab-ı Hak çok zikrolunmasmı emretmiştir. Çünkü; zikretmek için sair ibadât gibi bir zaman ve mekân tahsisi yoktur. Binaenaleyh; insan her zaman zikirle meşgul olabilir. Şu halde ta'zime münafi olmayan her mahal ve zaman; zikrin zamanı ve mekânıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: \ Ey müminler! Siz Allah'ı her halinizde ve cemi' zamanınızda kemâl-i ta'zimle çok zikredin, gecede, gündüzde, ak­şamda, sabahta şan-ı ulûhiyete lâyık olmayan şeylerden tenzih için Allah'a teşbih edin] demektir. Akşamla sabah ibadete şehadet za­manları olup efdal-i evkat olduğuna işaret için sarahaten zikroiun-muşîardır.[42]

 

Vacip Tealâ kullarına    kendini zikirle emirden müstehak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ şol zat-i eceli ü âlâdır ki o zat sizin üzeri­nize rahmetini inzal eder ve melekler istiğfar ederler ki sizi zulü­mat-ı küfürden nur-u imana çıkarsın da dünya ve âhirette daire-i necata girin. Zira; Allahü Tealâ müminlere merhamet eder oldu.]

Yani; Allahü Tealâ'yı zikretmek vaciptir. Zira; Allahü Tealâ sizi zulümat-ı küfürden nur-u imana ve zulümat-ı fısktan nur-u ibadete çıkarmak için tarik-ı hidayeti size göstermekle merhamet eder. Binaenaleyh; sizi ıslah ve doğru yola irşad için resuller ve kitaplar gönderdi, Allah'ın melekleri de size istiğfar ederler. Zira; Allahü Tealâ'nın merhameti cümlesinden olarak onların istiğfarla size duâ etmelerine izin verdi, bunların cümlesine sebep; sizin ima-nımzdır. Çünkü; Allahü Tealâ iman edip emrine imtisal eden mü­minlerin cemiine merhamet sahibidir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Allah'ın zikri lâ­zım olduğuna delil ve ilettir. Zira; Allah'ın cümle âlemden gani olduğu ve hiçbir kimseye ihtiyacı olmadığı halde kullarına mer­hamet etmesi her zaman Allah'ın lûtfuna muhtaç olan kulların zikre devam etmelerini müstelzimdir, meleklere, kullarına istiğfa­ra izin vermesi Cenab-ı Hakkın kullarına merhameti icabıdır. Çün­kü; melekler müstecabüdda'vedirler. Şu halde meleklerin istiğfa­rına müstehak olan müminler için merhamet-i İlâhiye muhakkak­tır ki meleklerin onlar için istiğfarlarına izin veriyor. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bizzat ve bilvasıta ehl-i imanın salâhına itina buyuru­yor demektir. Şu halde takrir-i kelâm şöyledir : «Allahü Tealâ kul­larının devam üzere zikrine müstehaktır. Zira; Allahü Tealâ kul­larına merhamet eder. Her kimse ki kullarına merhamet ede, kul­larının zikrine müstehaktır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kullarının devam üzere zikrine müstehaktır» demek olur.[43]

 

Vacip Tealâ dünyada müminlere merhametini beyandan son­ra âhirette merhametini beyan etmek üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ'ya mülâki olduklarında Allah'ın müminlere he­diyesi selâmdır ve onlar için Allahü Tealâ Cennet ve Cennet'te gü­zel ecirler hazırladı.]

Yani; müminlerin Rablerine mülâki oldukları günde taraf-ı İlâhiden onlara hediye; selâmdır. Zira selâm; hayra delâlet ettiğin­den müminlerin cemi' mekârihten salim, âfât ve beliyatm cümle­sinden kurtulduklarına delâlet ettiği cihetle herşeyden evvel se­lâmla taltif olunurlar ve Allahü Tealâ onlar için ecr ü mesûbat hazırladı ki o sevapta asla meşakkat yoktur. Zira; o sevap kerim olduğundan meşakkat bulunmaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile   müminlerin   Rable­rine   mülâki   olacakları   günle murad; melekül-mevt ruhunu kabzetmek için geldiği gün veyahut  kabirlerinden kalktıkları kıyamet günü olmak ihtimali varsa da esah olan Cen-netfe girip mekândan münezzeh olarak- Rablerinin cemaliyle mü­şerref oldukları gündür. Selâmetle mülakat herşeyin fevkmda ol­duğundan    Cenab-ı Hak selâmla taltif edeceğini beyan etmiştir. Çünkü Fahri Râzi'nin beyanına nazaran ehl-i imanın selâmla ilti­fat olunduklarının hikmeti; onlar dünyada Vacip Tealâ'yı çok zik-| retmekle ma'rifet-i ilâhiye hasıl olup o ma'rifet vesilesiyle şan-ıj ulûhiyete yakışmayacak nekaisten tenzih ederek merhamet-i İlâ^ hiyeyi celbetmişlerdi. Bu ma'rifet devam ederek âhirette Rab'leri-j ne mülâki olunca iki tanıdık kimsenin mülakatlarında yekdiğerine! selâmla iltifat etmek âdet olduğu gibi bu âdet âhirete de intikali edip mülakatın evvelinde selâm-ı İlâhiyle iltifata nail olacaklardır![44]

 

Vacip Tealâ Resulünün hususiyet-i ahvalini   beyandan sonr; bilûmum ehl-i imanla olacak muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Biz seni ümmetin üzerine şahit ve ehî-i imanı Cennet'Ie tebşir ve ehl-i şirki Cehennem'le inzar ve Allah'ın izniyle kullarını Allah'ın tarikına ve tevhidine davet eder ve zulü-mat-i şirki nur-u nübüvvetle izale edici olduğun halde kullarımızı irşad için gönderdik ki sen ümmetinden tasdik edip hidayeti ihti­yar ve tekzibedip dalâleti irtikâbedenlere şehadet edesin.] Zira; ümmetin hakkında şehadetin makbul olduğundan başka şahide ih­tiyaç yok, senin şehadetin kâfi olduğu cihetle seni şahit olarak gönderdik. Binaenaleyh; sen iman edenleri Cennetle tebşir, etme­yenleri Cehennem'le inzar ve Allah'ın kullarını emr-i İlâhi veç­hile şeriatına ve tevhidine davet edesin. Zira; biz seni yanar bir çıra gibi âlemi ziyalandırıcı bir nur olarak gönderdik.

Hâzin'in beyanı veçhile Resûlullah'm tulûuyla zulümat-ı şirk gidip nur-u iman geldiğinden Resûlullah'a teşbih tarikıyla sirac denmiştir. Çünkü siracm manâ-yı aslisi şamdandır. Şamdanın şulesiyle zulmet-i leyi zail. olduğu gibi Resûlullah'm teşrifiyle de zulümat-ı küfür zail olmuştur.[45]

 

Vacip Tealâ Resulünün mübeşşir olduğunu beyandan sonra ne ile tebşir edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen müminler için Allahü Tealâ tarafından Cen-net'te büyük lûtuflar ve ihsanlarla tebşir et ki vazife-i tebliği eda etmiş olasın.] Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette fazla kebirle ınurad; bu ümmetin sair ümmet­ler üzerine faziletlerinin ve amellerinin ecri ziyade olmasıdır.

Ruhulbeyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyet nazil olunca Resûlullah'm Hz. Ali'yi ve (Muaz b. Cebel) i naşı din-i hakka da­vet ve imanı kabul edenlere ahkâm-ı dini ta'lim etmek için Ye-men'e gönderdiği İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Şu halde erek bu âyet ve gerek Resûlullah'm halka, nasihat için vaiz gön­dermesi muktedir olan kimsenin nasa vaaz etmesi lâzım olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; İbn-i Mes'ud Hazretlerinin her Perşem­be akşamları nasa vaaz ettiği mervidir.     [46]             

 

Vacip Tealâ Resulüne müminlere riâyet ve fazl ü ihsanla teb­şir etmesini emirden sonra münafıklara ve kâfirlere müdarat etme­mesini tavsiye etrnek üzere buyuruyor.

[Habibim! Kâfirler ve münafıklara itaat etmemekte devam et, onların sözlerini dinleme, tebliğde müdarati ve onlara muhalefe­tinden dolayı onlar tarafından sana gelecek ezayı sen terket ve mü-teezzi olma, işini Allah'a tefviz et, korkma. Zira; seni ve umurum muhafaza ve sana vekil yönünden Allahü Tealâ kâfi oldu.] Bina­enaleyh; onların hiçbir şeyine mübalât etme.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ bundan evvelki âyet­te Resulünü beş sıfatla tavsif etti. Bu âyette de onların herbirinej münasip birer hitapla mukabele buyurdu. Meselâ Resulünün mü* beşşir sıfatına münasip tebşirle emretti.    Nezir sıfatına münasi] kâfirlere mülayim bulunmaktan nehyetti. Çünkü; inzara salâbet-j diniye lâzımdır ve dâî olmasına münasip mütevekkil olmasıyla em retti. Sirac-ı münir olmasına münasip iktifa ile emretti.    Çünkü Allahü Tealâ cemi' halk üzerine Resulünün ziyasını şulelendirinet Allah'ın muâvenetiyle iktifa etmek lâzım gelir.[47]

 

Vacip Tealâ Resulünün zevceleriyle vâki olan bazı mesaili b yandan sonra müminlerin zevceleriyle beyinlerinde cereyan ed cek muameleden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Siz mümine olan kadınları akd-i nikâh edip de onlara cima' etmeksizin talâk verdiğinizde sizin için onlar üzerine ta'dad ettiğiniz iddet yoktur.]

[Temas etmeksizin talâk verdiğiniz kadınlar üzerine iddet ol­mayınca onlara müt'a yani bir kat elbise verin ve onları incitme­den haklarını menetnıeksizin güzellikle hanenizden çıkarın.]  Zira; iddet hakkınız olmayınca iddetini ikr*.«L edinceye kadar haneniz­de beklemeye lüzum yoktur. 

Yani; ey müminler! Siz şeref-i imanla müşerref mümine olan kadınları nikâh edip sonra hasbelicab onlarla bir tenha odada bu­lunarak muâmele-i zevciye suretiyle temas etmekden talâk verdi­ğinizde onların üzerinde sizin iddet hakkınız yoktur. Zira iddet; ci-raa'm neticesi olan hatunun hamlinde çocuk olup olmadığını tayin için olup bu şüpheye sebep olan cima' vuku bulmadığında iddete ihtiyaç olmadığı cihetle onlar üzerine iddet lâzım gelmez. Şu hal­de onların talâkla münkesir olan kalplerini tatyib için bir kat el­bise verin ve güzellikle evlerinizden çıkarın, diğer bir zevce git­melerine mani olmayın. Çünkü; sizin hanelerinizde beklemelerine bir sebep kalmadığı gibi zevc-i âhara gitmesine de mani olmaya hakkınız yoktur. Binaenaleyh; onları bigayrıhakkm bekletmek zu­lümdür.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile cima' ?tmiş olduğu kadının talâk­tan sonra erba'b-ı hayızdan ise üç hay^z görünceye kadar, eğer er-bab-ı hayızdan değilse üç ay iddet beklemeleri erkeklerin hakkı olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette iddeti erkeklerden nef-yetmiştir. Çünkü iddetten maksat; hatunun rahminde çocuk olup olmadığının anlaşümasıdır. Eğer çocuk varsa nesebi babanın olma­sına binaen çocuk babanın olduğu cihetle iddet zevcin hakkıdır. Binaenaleyh; zifaf olmadan talâk verilen hatunun iddet beklemesi hatunda çocuk olmadığı ma'lûm olmasına mebnidir. Çünkü; cima' olmadı ki çocuk olsun.

Müt'a; mehir takdir olunmadan nikâh olup zifaf olmak-dan talâk verilen hatuna zevç tarafından verilen bir kat elbisedir. Eğer mehir takdir olunmuşsa zifaftan evvel talâk verildiğinde tak­dir olunan mehrin nısfı lâzım gelir. Bu surette müt'a vacip değil­dir. Amma zevç isterse mehrin nısfını verdiği gibi bir de müt'a verir.    Zira; zevcin semahatına bir mani yoktur.    Müt'a vermek menduptur ve ricale yakışan da semahattır. Teş­rifi; bu âyette talâk üzerine mürettep olduğundan talâk ma­nâsına değildir, belki tahliye-i sebil yani hatunun gitmesine mü­manaat etmemek, müsaade etmek manasınadır. Serah-ı cemil;   ızrar etmeksizin yol vermektir.

Hulâsa; nikâh olunup da zifaf olmaksızın talâk verilen hatun­lara iddet beklemek lâzım gelmediği ve eğer mehir takdir olun­muşsa msf-ı mehir lâzım gelip mehir takdir olunmamışsa müt'a lâzım geldiği ve erkeklere lâzım olan, bu kabilden talâk verilen kadınları ızrar etmeksizin hanelerinde bekletmeyip müsaade et­meleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[48]

 

Vacip Tealâ umum müminlere dair bazı mesaili beyandan sonra Resulüne mubah olan hatunların kimler olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Biz Azimüşşan mehr-i muaccellerinidiğin hatunlarını ve Allah'ın sana münasip görerek ihsan edip mülk-ü yeminle malik olduğun cariyelerini sana helâl kıldık. Bi­naenaleyh; onlarla intifa'da senin için bir mani yoktur.]

[Ve sana muavenet ve itaat etmek üzere Mekke'den seninle beraber hicret eden amcan, halan, dayın ve tezyen kızlarını nikâhla almak murad edersen sana helâl kıldık.]

[Ve mümine olan bir hatun eğer nefsini mehirsiz Nebiyy-i Zişan'a hibe eder ve eğer Nebi de o hatunun nikâhını murad ederse o hatunu müminlerin dûnunda habibim, sana mahsus olarak mu­bah kıldık.] Zira; mehirsiz mücerret hatunun nefsini hibe etmesi ve senin kabulünün nikâh olması sana mahsus bir lûtf-u İlâhidir. Binaenaleyh; sair müminler için caiz olmayıp senin için caiz olan hassalarından birisi de budur. Amma kâfire olan bir hatun veievse nefsini hibe etmiş olsun, firâş-i nübüvvete lâyık olmadığına işaret için Cenab-ı Hak Resulüne nefsini hibe eden hatunun mümine ol­ması lâzım olduğunu beyan etmiştir.

[Biz muhakkak zevceleri ve cariyeleri hakkında ehl-i iman üzerine farz kıldığımız ahkâmı biliriz ve o ahkâmı lâyıkıyla eda odip etmediklerini dahi bildiğimizden onların kabiliyet ve istidad-larına göre onlara dörde kadar mubah kıldık.] Çünkü; ziyadesini mubah kılmış olsak hukuk-u zevciyete lâyıkıyla riâyet edemeye­ceklerini bildiğimizden ziyadesini mubah kılmadık.

[Habibim! Bizim sana mubah kıldığımızı ve zatına mahsus olan hassalarını ve sair müminlere mubah kıldığımızı bildirdik ki senin üzerine güçlük olmasın.] Zira; biz senin zahir ve batın ah­valini biliriz ki sende hukukullaha müsamaha olmadığı gibi hu­kuk-u ibada tecavüz ve bilhassa hukuk-u zevciyeye dahi asla teca­vüz olmaz. Binaenaleyh; emr-i nikâhta müminlere vâki olan haraç sana vâki olmadı ki müminlere dörtten ziyade nikâh caiz olmadığı halde sana dokuza kadar mubah oldu.

[Halbuki Allahü Tealâ kullarının günahlarım setreder ve hu- ;-kuk-u ibada riâyeti kendilerine tevfik etmekle merhamet buyuruyor.]                                                                                                  

Hâzin'in beyanı veçhile Resûlulîah'm amcaları, halaları Kureyş'ten, dayıları, teyzeleri (Benî Zühre) kabilesindendir. Bu âyette Resûlullah'a helâl olarak nefsini hibe eden hatunla murad; me-j hir istemeksizin nefsini hibe ve Resûlulîah'm taht-ı nikâhında bu-} lunmasını arzu eden hatundur. Amma âhad-ı ümmet hakkında ha-;-tunun nefsini hibe etmesiyle nikâh olsa ve mehir tesmiye olunmasa;] dahi mehir lâzım gelir. Zira; nefsini hibe etmesi mehir makamına*' kaaim olmak Resûlullah'a mahsus hassa-ı nebidir. Bununla bera-J ber nefsini hibe etmek suretiyle nezd-i Resûlullah'ta hatunun bu-j lunup bulunmadığında ihtilâf varsa da (îbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran nefsini hibe eden hatun ind-i Resuiullah'ta| bulunmamıştır. Yalnız hatunun nefsini hibe etmesi kâfi olmayıpl Resûlulîah'm nikâhını murad etmesi dahi şart olduğu âyette beyan| olunmuştur. Binaenaleyh; nefsini hibe eden hatunu Resûlullah'mj kabul buyurması şarttır. Resululîah'a evlâ olanları bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurdu. Binaenaleyh; «Mehrini verdiğin hatun-jj ların ve cariyelerin sana helâl oldu»  buyurmuştur.    Zira rnehir kadının hakkı olduğu cihetle mehri verilen hatunların kalpleri rahat olduğu gibi cariyeleri de kendi mülkü olduğundan istediği gibi tasarruf eder, hiç kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Amma ha­tun nefsini hibe etmekle mehrini iskat ederse ona kimse birşey di­yemez. Çünkü; mehir hatunun hakkı olduğu cihetle kendi hakkın­da tasarrufta müstakildir.

Resûlullah'a akrabalarının helâl olması Resûluîlah'la beraber hicret etmeleriyle meşrut kılınmıştır. Çünkü hicret edenler etme­yenlerden efdal olduğu gibi o zamandaMedine'de maiyet-i Resulul-lah'ta erkek, kadın ehl-i İslâm'ın çoğalması matlup ve İslâmiyetin teessüs ve takarrür etmesi maslahatına muvafık olduğundan hic­rete fazlaca ehemmiyet vermek ve teşvik olmak üzere akraba-yı Resûlullah'tan olan kadınların Resûlullah'a nikâhlarının helâl ol­ması hicretle meşrut olduğu beyan olunmuştur. Nikâhta hicretin şart olması da Resûlullah'a mahsus hassa-i nebeviyedendir ve bu şartın hicretin farz olduğu zamana mahsus olup sonra bu şartın mensuh olduğu dahi mervidir.

Ayetin sebeb-i nüzulü; Kazî, Hâzin ve Medarik'in beyanlarına nazaran şöyledir : Resûlullah amcası Ebu Talib'in kızı (Ümmüha-ni) yi tezevvüc için talip olmuştu. Ümmühani i'tizar edip Resûlul­lah da i'tizarını kabul edince bu âyetin nazil olduğu ve Ümmühani «Bu âyetle ben Resûlullah'a helâl olmadım. Zira; henüz hicret et­memiştim d dediği mervidir.

Bu âyet; kadınların mehrini vermek lâzım olduğuna, mehrin-de hıyanet ve gadretmek caiz olmadığına delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak Resulüne "Mehrini verdiğin zevcelerini biz sana helâl kıldık» buyurmasıyla mehrin verilmesi elbette lâzım olduğuna işa­ret etmiştir. Binaenaleyh; mehr-i muaccelini vermeyen zevcine hatunun nefsini teslimden imtina' hakkını haiz olduğu kütüb~ü fık-hiyemizde mezkûrdur.

«Allahü Tealâ'nın sana emval-i ganimetten ihsan ettiği cariyeleri­ni senin üzerine helâl kıldık» demektir. Çünkü fi'; emval-i ganimetten ihsan olunan nimet manasınadır.

Hulâsa; Resululîah'in mehrini verdiği zevceleri ve mülk-ü ye­minle malik olduğu cariyeleri ve Resûluîlah'la beraber hicret eden amcasının, halasının, dayısının ve teyzesinin kızlarının nikâhları­nın Resûlullah'a helâl kılındığı ve Resûlullah'a nefsini hibe edip Resûlullah da nikâhını murad ettiği mümine hatunun bilâmehir Resûlullah'a, helâl olması hassa-i nebi olduğu ve müminlerin zev­celeri ve cariyeleri hakkında farz kıldığı şeyi isti'dad ve liyakat-larına göre farz kılıp hukuk-u zevciyete riâyet edip etmediklerini Allah'ın bildiği ve bu ahkâmın meşruiyeti Resûluliah'm üzerinden suûbetin kaldırılması için olduğu ve bu gibi ahkâmı vaz' ile Ce-nab-ı Hakkın kullarına merhamet buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[49]

 

Vacip Tealâ nisvandan Resulüne helâl olanları beyandan sonra ezvac-ı mutahheratla muaşeretten Resûlullah'a helâl olanları be-van etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Zevcelerinden istediğinle beytuteti te'hir edersin, p dilediğini nefsine zam ve celbetmekle sohbet edersin.]                   

[Ve firaşmdan uzlet ettiğin zevceni istersen celbedip onunla y ülfet ettiğinde senin üzerine günah yoktur.] Zira; zevcelerinden j istediğinle istediğin zaman ünsiyet ve diğerinin ünsiyetini te'hir:: etmek Cenab-ı Hakkın sana bir lûtfudur.                                 

 ircadandır. İrca; tehir etmek manasınadır.  ) kendine zammetmek, yatağına almak manasınadır. Bu âyetin nüzulünden evvel zevceleri beyninde taksime riâyet et­mek Resûlullah üzerine vacipti. Bu ise Resulullah'ı tazyik olup vahy-i ilâhiyi telâkkide kalb-i nebevileri ıztıraptan salim olama­yacağına binaen Cenab-ı Hak Resulü üzerinden vücubu kaldırdı ve Resulünü bu âyetle muhayyer kıldı ve buyurdu ki «Habibim! Sen zevcelerinden istediğin kimsenin taksimini te'hir eder ve istedi­ğin kimseyi nefsine zammeder, ünsiyet edersin.» İşte bu suretle Resulünü muhayyer kılmakla ıztırabını izale ve «Bir müddet-i muvakkata yatağını terkettiğin kimseden istediğini getirir, onunla ünsiyet edersin. Bu hususlarda senin üzerine günah yoktur», bu­yurmakla Resulünün salâhiyetini tevsi' etti. Fakat Resûlullah mu­hayyer olmakla beraber ezvacı beyninde taksime riâyet etmekle iltifatından hiç birini uzak tutmadı ve bu hususta lûtfundan hiç birini mahrum etmedi.

Hâzin'in beyanı veçhile âyette uzlet; talâk manâsına olduğuna nazaran «Talâk-ı ric'iyle talâk verdiğin zevceni istersen geri alır, ünsiyet edersin» demektir. Bu âyette zevceleri beyninde taksime riâyette Resûlullah'ın muhayyer olması hassa-i nebidir. Çünkü; ahad-ı ümmet hakkında bu muhayyerlik olmayıp taksime riâyet vacip olduğundan terkeden kimse hatuna zulmettiği cihetle günahkâr olur. Amma Resûlullah üzerine vacip olmaması; Cenab-ı Hakkın Resulüne bir lûtfu olduğu gibi Resûîullah'm vacip olmaya­rak taksime riâyeti Resûlullah tarafından fazilet ve zevcelerine ayrıca bir lütuf olduğunda şüphe yoktur, ancak içinden bazılarının muâmele-i zevciyelerini terketmis olsa zulüm olmaz. Zira; bu sû-re'de bundan evvol beyan olunduğu veçhile âyet-i hıyarda ezvac-ı nebi muhayyere kılındıklarında bu şartla muhayyer kılınmışlardı. Yani Allah'ı ve Resulünü ihtiyar eden; taksime riâyet hakkını ter-ketmek şartıyla muhayyer kılınmışlardı. Onlar da bu şartla Re-sûlullah'ı ihtiyar etmekle taksim haklarını Resûlullah'ın reyine havale ettiklerinden taksim hakkım davaya salâhiyetleri kalma­mıştır,   jjtîöylc olduğu halde beyan olunduğu veçhile Resûlullah taksimi asla terketmemiştir. Bu âyette talâk, imsak manâsına olduğuna nazaran vıanâ-yı âyet şöyledir: jHabi­bim! Sen zevcelerinden istediğine talâk verir ve istediğini nezdin-de tutarsın | demektir ki talâk verip vermemekte muhayyersin de­mek olur. Resûlullah ezvac-ı mutahherattan (Şevde) Hazretlerine talâk vermek murad etmişti. Şevde Hazretleri «Yâ Resulallah! Ba­na talâk verme ki yevm-i kıyamette hail; de ezvacm meyanmda haşrolunayım, ben nöbetimi Hz. Ayşe'ye terkettim dedi, Resûlul| lah da ricasını kabulle talâkını terk ve ezvac-ı mutahherat nında ibkaa etmekle mesrur etti.[50]

 

Vacip Tealâ Resulünü muhayyer kıldığını beyandan sonra Re| sülünün muhayyer olması zevceleri hakkında hayır olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibimî İşte şu zevcelerinin işlerini sana tefviz edip taksini hususunda seni muhayyer kılmamız zevcelerin gözlerini dinlendi­rip rahat ettirmeye gayet yakın bir tariktir, işi sana tefviz etme­miz onların kalplerini mahzun etmez ve sen onların küllisine her ne verirsen razı olurlar.] Çünkü; verdiğin şeyi üzerine vacip ol­mayarak vermek senin tarafından lûtf u ihsan olduğundan onla­rın kalpleri rahat olur, mahzun olmazlar. Zira; Resûlullah üzerine taksime riâyet vacip * olmadığı halde ezvacı beyninde taksime riâyet edip cümlesini müsavi tutması onları muâmele-i Resûlul-lah'tan hoşnut ve razı edip herbiri Resûlullah'ın lûtfundan mem­nun olurlardı. Amma eğer taksime riâyet Resûlullah üzerine vacip olmuş olsaydı her ne yapsa üzerine vacip olan şeyi eda etmiş oldu­ğundan lütfetmiş olmazdı. Binaenaleyh; Şevde (R.A.) dan başka ezvac-ı mutahheratm cümlesinin nöbetine Resûlullah riâyet eder­di. Amma Şevde yukarıda beyan olunduğu veçhile nöbetini Hz. Ayşe'ye terkle hakkını iskat ettiğinden onun nöbetine tesadüf eden günde Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz Hz. Ayşe ile sohbet ederdi. Bir zevcenin nöbet hakkını diğerine terkle kendi hakkını ıskatın cevazına Sevde'nin hakkını terkedip Resûlullah'ın da kabul etmesi delildir.

[Allahü Tealâ sizin kalplerinizde olan esrarı bilir. Halbuki Allahü Tealâ cümle esrarı bildiği gibi vâki olan hatalarınızın ce­zasını te'hir eder. Çünkü halimdir, hilimle muamele eder.]

Hulâsa; Resûlullah'm ezvacı beyninde taksim hususunda is­tediğiyle sohbet etmekte muhayyer olup üzerine taksime riâyet vacip olmaması ve istediğini lirasıyla müşerref edip istediğinin firaşmı te'hir etmeye ve vakt-i aharda te'hir ettiğini takdim etme­ye taraf-ı İlâhiden me'zun olması ve bu muhayyerlik ezvac-ı mıı-tahheratm rahatlarını ve mahzun olmamalarını mucip olması ve Resûluilah üzerine taksime riâyet vacip olmadığından Resûluilah her ne verse lütuf ve ihsan etmiş olduğu cihetle onların razı olma­ları bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[51]

 

Vacip Teaîâ Resulünün üzerine ezvacı hakkında taksime riâ yet vacip olmadığını ve ezvacmı, dünyayı ve ziynetini ihtiyar et­mekle Allah'ın rızasını ve Resulünü ihtiyar etmek beyninde mu­hayyer kıhp onlar da Allah'ı ve Resulünü ihtiyar ettiklerini beyan­dan sonra ezvac-ı mutahheratı taltif ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Ezvacın seni ihtiyar ettikten sonra sana bu dokuz­dan başka nisvandan bir fert helâl olmaz.]               

[Senin için ezvactan hiçbir zevçle bunları tebdil etmek de he­lâl olmaz, velevse o nikâh etmek istediğin hatunların hüsnü sana acep vermiş olsun.]

Yani; taht-ı nikâhında olan zevçlerinden birine .talâk verip de onun yerine başka birini almak senin için helâl olmaz.

[Ancak mülk-ü yeminle malik olduğun cariye müsfes Binaenaleyh; bu dokuz zevcelerinden başka cariye bulun lirsin.                                                               

[Ve Allahü Tealâ herşey üzere gözetici oldu.]

Yani; Ailahü Tealâ ezvac-ı mutahheratı dünya ve ziynetini ihtiyarla Resulünü ihtiyar edip kifaf miktarı nafakaya kanaat et­mek beyninde muhayyer kılıp onlar da Allah'ın rızasını ve Resu­lünü ihtiyar edince Cenab-ı Hak onların hüsnüniyet ve rızalarına mükâfat olmak için onlar üzerine diğer hatun almaktan veyahut onların birine talâk verip ezvac-ı mutahherat arasından çıkar­makla yerine diğerim almaktan Resulünü- menetmiş ve ancak mülk-ü yeminle malik olduğu cariye bulundurmaya müsaade bu­yurmuştur. Çünkü; Allahü Teaîâ herşeyi gözetici olduğundan her­kesin hukukuna riâyet ve tarafeynden mukabele-i bilmisil kaide­sine tevfikan herkesin salâhiyetini ta'yin ve bir hadle tahdid eder. Binaenaleyh; Resulüne dokuza kadar müsaade ve onlar beyninde taksime riâyeti reyine havale edince buna mukabil ezvac-ı mutah­heratı tatyib için Resulünü de dokuzdan ziyade bir hatun almak­tan ve onlardan birine talâk vermekle mahzun ve sohbetinden mahrum etmekten Resulünü menetmiş ve Resulüyle ezvacı ara­sında lâzım olan tarafeynin yekdiğerine karşı hürmetini te'min bu­yurmuştur. Binaenaleyh; ezvac-ı mutahherat Resûlullah'm taksi­mine ve ihsanına razı oldukları gibi Resûluilah da bu dokuzdan başka bir hatun almamakla me'mur olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette menolunan tebdil; âdet-i cahiliyeden olan tebdil usulünü ilgadır. Çünkü; zaman-ı ca-hiliyede iki ahbap isterlerse zevcelerini mübadele ederlerdi. Ce­nab-ı Hak bu âyette    mübadele gibi tab'-ı beşere    mugayir olan âdet-i keriheyi menetmiştir. Binaenaleyh; zaman-ı cahiliyede cari olan bu mübadele âdet-i kermesine bu âyetin nazil olmasıyla hi­tam verilmiştir. Gerçi âyette hitap; zahirde Resûlullah'a ise de, hakikatta ümmetinedir. Çünkü metbûa hitap; tâbie de hitaptır.[52]

 

Vacip Tealâ Resulünün zevceleriyle muaşeretine dair ahkâ mım beyandan sonra ümmetinin Resullerine karşı alacakları vazi­yeti ve lâzım olan hürmeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! İstizan etmeden nebinizin hücrelerine girme­yin, illâ Resulünüz tarafından size izin verilir ve taam yemenize müsaade olunursa izin verilen mahalle taamm vaktini gözetmeyi-ci olduğunuz halde girin, fakat taam vaktini gözlemeyin.]

[Ve lâkin Resûlullah tarafından davet olunduğunuzda derhal hane'i saadetlerine girin.]

ıcöe-i saadette hazır olan    taamı yiyince orada söylenecek € İnlemeden hane-i saadetten çıkın, dağdın.]

[Zira; şu sizin davetsiz hane-i saadete girmeniz ve taamdan sonra sözleri dinlemeniz Nebinize eza verir ve Nebiniz de size «Çı­kın evimden» demekle sizden haya eder.]

[Halbuki Allahü Tealâ hak olan şeyi size beyan etmekten haya muamelesi yapmaz.] Binaenaleyh; sizin hakkınızda menfaat olan şeyi size beyan eder. Şu halde sizin için salâh; davetsiz girmemektir ve girdiğinizde taamı yeyince hemen çıkmaktır.

Yani; ey müminler! Hiç bir vakit siz Resulünüzün hücrelerine girmeyin. Ancak vaktini gözetmez olduğunuz halde size izin ve­rilmek vakti müstesnadır. Davet olunmaksızın nıe'zun olduğunuz bir taam olursa onu yemek için girersiniz. Fakat o taamm da pişe­ceği ve hazırlanacağı vakti gözetip durmazsınız, lâkin taraf-ı risa-letten davet olunduğunuzda derhal davetine icabetle hane-i saa­dete girin. Sizin için hazırlanan taamı yiyip açlığınızı defedince derhal dağılırı. Taam yediğiniz hücrede oturup kalmayın ve orada birbirinizin sözüyle ünsiyet eder ve ehl-i beyt-i nübüvvetin sözle­rini dinleyici olduğunuz halde eğleşmeyin. Hacetinizi kaza edince derhal çıkın. Zira; sizin hane-i saadette meksedip kalmanız Cenab-ı Nübüvvetpenahınıza eza verir ve Nebiniz de sizi çıkarmaktan uta­nır. Halbuki Allahü -Tearâ. size hakkı beyan etmekten haya mua­melesi yapmaz. .Yani sizi çıkarmak haktır ve lâkin Resulünüzün kendi hanesinde olduğunuz cihetle «Çıkın hanemden» diyemez, ancak Allahü Tealâ sizin çıkmanızı emreder.

Hâzin, Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğuna nazaran bu âyet; Resûlullah'ın taam vaktini gözeten bazı kimseler hakkında nazil olmuştur. Çünkü; birtakım kimseler Resûlullah'ın^ taam vak­tini gözetir ve hücre-i saadete bilâizin girerler. Taamın pişmesini ve1 hazırlanmasını beklerler ve taamı yer, sözü uzatır, bir müddet hane-i saadette kalırlardı ve bu muameleden Resûlullah da müte-ezzi olurdu. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle onları ve onların emsalini bu gibi münasebetsiz, muameleden nehyetmiş ve bu misilli ulviyet-i insaniyeye münafi olan ahlâk-ı mezmumeden müminlerin teberri etmeleri lâzım olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh; bu âyetle Ce­nab-ı Hak âdaba riâyet etmeyenleri te'dip, vazifesini bilmeyenlere vazifesini ta'lim ve terbiyenin harici muamelede bulunanları ter­biyeye davet etmiştir. Diğer bir rivayete nazaran bu âyet Hz. Zeyneb'in.Velîme cemiyetinde nazil olmuştur. Çünkü; Müslim ve Bu-harî'nin ittifaklarıyla Hz. Enes buyurmuşlardır ki «Resulullah'm Medine'yi teşriflerinde on yaşında olduğum halde ben Resûlul-lah'a hizmetçi oldum. Tam on sene hizmet ettim. Binaenaleyh; benden ziyade Resulullah'm ahval-i dahiliyesine vakıf olan yoktur. Resûlullah Zeynep (R.A.) ya zifaf olduğunun sabahında taam ih­zariyle- naşı davet etti. Fevc fevc nas geldi, taam yediler, gittiler. Badehu bir cemaat taamı yedikten sonra söze başladılar ve uzat­tılar. Resûlullah onların bu muamelelerini sevmedi. Hane-i saa­detten çıktı. Ben de beraber çıktım. Hz. Ayşe'nin hücresi önüne geldik. Resûlullah onları gitti zannıyla avdet etti ve gördü ki çık­mamışlar. Tekrar gitti, geldi. Üçüncü defa gidip gelince çıktılar. Resûlullah da hücre-i saadete girdi ve bu âyet nazil oldu» demiş­tir. Sebeb-i nüzul herhangisi olursa olsun âyet-i celile; bilûmum insanlara ve bilhassa Kur'an'a iman eden ehl-i imana büyük bir terbiye dersi vermiştir. Çünkü; bu gibi bir kimsenin taam vaktini gözetip o vakitte bilâlüzum gelip iz'âc edenler ve işini bitirdikten sonra malâyaniyle iştigal edip fazla eğleşmekle hane sahibini ra­hatsız edenler zaman-ı saadete ve o birkaç kimseye münhasır de­ğildir, belki her zaman ve her yerde bulunduğundan Cenab-ı Hak bilûmum ehl-i imana hitabederek cümle müminleri bu gibi haller­den nehyetmiştir. Gerçi âyette «Nebinin evine bilâizin girmeyin» denilmişse de âyetin nüzulüne sebep; hücre-i saadette kalan kim­seler olmasına binaen hücre-i saadet zikrolunmuştur, yoksa bu hü­küm hücre-i saadete mahsus olduğundan değildir. Şu halde bilû­mum hanelere ve insanlara şamildir.

İna ; vakit manasınadır.  

masdardır ve zamiri taama râci'dir  bakmak manâsınaysa da birşeye bakmak o şeyi gözetmek icabet-tiğinden burada manâsına yani taamın vaktini gözetmeyici olduğunuz halde demektir.  da, bulunan taamla murad; Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile hazırlanmış taam demektir. Şu halde âyetin manâsı: | Ey mümin­ler! Nebinizin hücrelerine hiçbir vakitte girmeyin; ancak Nebiniz tarafından hazırlanmış bir taama sizin için izin verildiğinde taamın:! vaktini gözetmeyici ve taamın vaktinden evvel girmeyici olduğu-?. nuz halde girmeniz müstesnadır. Zira; izn-i Resûlullah üzere gir-1,' mekte zarar yokj  demektir.

Hulâsa; bu âyet sekiz hükmü havidir :    Birincisi:     

sûlullah'ın hücrelerine girip taam vaktini beklemek caiz olmamasığ ikincisi: Resulullah'ın hazırlanmış taamı yemek üzere izin% verdiğinde girmek caiz olvıası ve sair müminlerin hanelerinde  hükm-ü şefinin böyle olması, üçüncüsü: Taamın vaktm-l den evvel girip onun pişmesini gözetmek caiz olmaması, dört düncüsü: Resûlullah tarafından davet vuku bulduğunda derj_ hal girmek lâzım olması, beşincisi: Davet olunan taanvi yiyince derhal o meclisten dağılmak lâzım gelmesi, altıncısı % Taamdan sonra o makamda uzun uzadıya lâfa başlayıp hane

bini iz'âc etmek caiz olmaması, yedincisi: Bu misilli mu| amelenin Resûlullah'a eza verip Resulullah'ın onları çıkarmakta^ utanması, sekizincisi: Allahü Tealâ hakkı beyan etmek­ten haya muamelesi yapmamasıdır. Fakat davet olunan mahalde oturup sohbet edip etmemek örf ü âdete ve hane sahibinin haline ve hanenin tahammülüne tâbidir. Çünkü âyette çok oturmak caiz olmadığının illeti ve sebebi; Resulüllah'ın ezalanması olduğu beyan olunmuştur. Şu halde hane sahibinin ezalanmadığı ve belki oturul­masını arzu ettiği surette zarar yok demektir. Meselâ ekseriya bi-lâd-ı İslâmda misafirhanelere ve geniş olan evlere vuku bulan da­vetlerde hane sahiplerinin hatırlarına eza gelmek şöyle dursun bi­lâkis davetten maksat muhabbet etmek olduğundan o gibi mahal­lerde istediği gibi oturmakta beis yoktur. Zira hane sahibi otur­makla memnun olur, belki bazı mahallerde taamı yiyince kalkıp gitmek âdeten mezmum bile olur.[53]

 

Vacip Tealâ hane-i saadete girmenin âdabını ve davet vuku­unda davete icabetin lüzumunu beyan ettiği gibi ehl-i beyt-i R sûlullah'tan birşey istenildiğinde vera-yı perdeden istenilmek lâzınİ olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Ezvac-ı mutahherattan birşey istediğinizde o şeyi onlardan perde arkasından isteyin.]

[işte şu perde arkasından istemeniz sizin ve ezvac-ı nebinin tjjinize ziyade taharettir.]

[Ve sizin için açık bir surette ezvac-ı mutahherattan birşey istemekle Resulullah'a eza etmeniz sahih olmadı.]

[Ve sizin Resûlullah'tan sonra ezvâc-ı mutahheratı nikâh et­meniz caiz olmadı.]

Hra; işte şu gerek Resulullah'a ezanız ve gerek ezvacını nikâh e (neniz Allahü Tealâ indinde pek büyük günah oldu.]

müminler! Eğer siz birşeyi lisanınızla izhar eder veyahut kalbinizle saklarsanız cndan korkun.]

[Zira; Allahü Tealâ herşeyi bilir ve ona göre ceza verir.

[Ezvac-ı Resûlullah'ın babalan, oğulları, kardeşleri, !oğlan kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendileri gibi Müslüman hatunları ve kendi mülk-ü yeminle malik oldukları ca-riyeleriyle perdesiz görüşmelerinde onlar üzerine günah yoktur.]

[Ey ezvac-ı mutahherat! Şu ta'dad olunanların gayrı bir kim-----Andrr rrKvücmpkten nefsinizi sakının ve Allah'tan korkun.]

[Ey seyle perdesiz görüşmekten nefsinizi sakının

[Zira; Allahü Tealâ herşeye hazır ve nazırdır.]   Binaenaleyh; sizin nasıl görüştüğünüzü görür, bilir, ona göre ceza verir.

İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak taife-i nisvana setrin lüzumunu ve setirde erkek ve kadınlar için kalplerinde temizlik ve taharet ! olduğunu beyanla Resulünün kadrini îlâ ve şanını terfi' etmiştir.    '.

Hz. Ayşe'den Müslim ve Buharî'nin rivayetlerine nazaran : âyet-i, hicabın yani kadınların mesture bulunmalarına dair olan bu : âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Ezvac-ı mutahherat bazı akşamları Medine kadınlarıyla beraber halî meydanlığa tenezzüh için çıkar­lardı, Hz. Ömer de ((Ya Resulallah! Ezvacınızı perde altına alsanız.' Zira huzur-u risaletinize her nevi insanlar gelir, giderler»  derdi, lâkin     taraf-ı  İlâhiden  bir  emir  gelmediğinden     Resûlullah  Hz. Ömer'in bu sözünü sükûtla geçiştirirdi. Birgün ezvac-ı mutahhe^ rattan Hz. Şevde âdet veçhüzere tenezzühe çıktığında    Hz. Ömer "Yâ Şevde! Biz seni bildik» dedi, Bu sözden maksadı hicap hak-! kında emr-i İlâhinin gelmesine hırsından neşet etmişti, ashaptan bir kimse de «Resûluîlah vefat ettiğinde Hz. Ayşe'yi ben elbette nikâh ederim» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Bu âyette ezvac-ı Resûlullah'm mesture olmasıyla emr-i İlâhi geldiği gibi Resûlullah'tan sonra nikâhlarının caiz olmadığını dahî beyan­la Cenab-ı Hak Resulünün kaibini tatmin etmiştir. Çünkü; sûre'-nin evvelinde beyan olunduğu veçhile ezvac-ı Resûluîlah bilûmum müminlerin valideleri olduğu cihetle evlâdın validelerini nikâhla alması caiz olmadığı gibi harem-i Risaletpenahiye âhad-ı ümmet­ten hiçbir kimse münasip olmadığından hiçbir ferdin haremine dahil olamayacağını beyanla ezvac-ı mutahheratın herbiri zevce-i risalet şerefini ebeden muhafaza edecekleri suret-i kafiyede ilân olunmuştur. Binaenaleyh; ((Resûlullah'm vefatından sonra ezvac-dan birini nikâh ederim» diyerek alenen söylemek cür'etinde bu­lunan veyahut bu gibi şeyleri kalplerinde saklayan kimselerin azab-ı İlâhiden korkmaları lâzım olduğu beyan olunmuştur. Çün­kü; Allahü Tealâ herşeyi bildiğinden bu gibi esrarı bilmekle lâyık olduğu cezayı vereceği şüphesizdir. Şu halde nefsini azaptan kur­tarmak isteyen kimselerin gerek hal-i hayatında ve gerek hal-i ir-tihalinde Resûlulîah'a eza verecek ahkâm-ı şeriata mugayir bir harekette bulunmaması lâzımdır. Hicap âyeti nazil olunca akraba­yı Resûluîlah "Bizler de perde arkasından mı konuşacağız?» de­meleri üzerine Cenab-ı Hak kadınlar için yedi sınıf kimselerle ko­nuşurken perde lâzım olmadığım beyanla akrabanın. hareketlerini ta'yirı etmiştir. Çünkü; kadınların pederleri, oğulları, biraderza-deleriyle hemşirezadeleri ve kendi biraderleri mahrem oldukları cihetle beyinlerinde nikâh carî olmadığından perdeye hacet olma­dığı gibi 'kendileri misilli sair Müslüman kadınları ve mülk-ü ye­minle malik oldukları köleleri ve cariyeleriyle dahî konuşmakta perdeye lüzum olmadığı beyan olunmuştur. Binaenaleyh; şu zikro-lunanlarla perdesiz konuşmakta günah yoktur ve bunlardan başka ricalle konuşmaktan kadınların nefislerini sakınmaları ve bu gibi şeylerden muhafaza etmeleri lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak âyetin âhirinde ittika ile emrettiği gibi herşey üzerinde hazır ve nazır olduğunu, perdeye riâyet edip etmediklerini ve kimlerle konuştuklarını bildiğini beyanla perdeyi ihlâl etmek isteyenleri tehdidetmiştir. Bundan bir iki âyet sonra perdenin lüzumunu ve fevaidini beyan hakkında tafsilât geleceğine binaen burada bu ka­darla iktifa "olunmuştur. Hatunun amcasıyla dayısı pederi makamında mahrem olduklarından âyette bu iki sınıf zikrolunmamıştır. ( ^^"Ij ) emr-i setre dikkatin lüzumuna ve setri ihlâl et­mek katiyen caiz olmadığına işaret için gaipten hitaba intikal olun­muştur.

Tefsir-i Hâzin'de ve Kazî'de beyan olunduğu veçhile hatunun kölesi kendine mahrem olup olmadığında ihtilâf vardır. Bazılar .Mahremdir», bazıları da «Namahremdir, perdeli bulunmak lâ­zımdır» dediler. İşte şu ihtilâfa binaen Fahri Râzi hatunun köle­sine karşı açık bulunmasında mahzur ve beis yoktur, eğer mahzur olursa kölesine karşı mesture olmak lâzım olduğunu beyan etmiş­tir Fakat Hanefiye indinde kölesi ecnebi gibi olduğundan mesture olması lâzımdır. Gerçi bu âyet; ezvac-ı Resûluîlah hakkında nazil olmuşsa da umum müminlerin hakkında hükm-ü İlâhi böyledir ve sair nisvan için ayrı bir hüküm yoktur.[54]

 

Vacip Tealâ Resulünün hane-i saadetinde âhad-ı ümmet tara­fından lâzım olan ihtiramı beyandan sonra mele-i a'lâ ve mele-ı nas içinde ihtiram olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ Nebisi üzerine meth ü sena eder ve meleklerde rahmetle duâ ederler. Ey müminler! Siz Nebiniz üzerine şanının Hâsına duâ edin ve selâm ihda etmekle selâm edin.]

Yani; Allahü Tealâ ve melekler Nebiyy-i Zişan üzerine envâ'-ı rahmet ve kerametle i'tina ederler ve Resûlullah'm şan ü şerefine ta'zim ve kadr-i âlilerinin terfiine melekler duâ ederler. Allahü Tealâ ve melekler envâ'-ı kerametle ikramda bulununca ey mü­minler! Siz de Resulünüze hayırla duâ edin. Bilhassa ismini işitince salevat-ı şerife getirin ve selâmetle dahî duâ edin ki âhirette ecr ü mesûbâta nail olun ve selâmet bulun.

Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Resulullah'm ismini işiten her mümin üzere salevat-ı şerife getirmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; Resûlullah'm hal-i hayatında nasıl ta'zim lazımsa hal-i vefatında ism-i celili zikrolunduğunda dahî kemâl-i ta'zim ve ihtiram lâzım olduğuna delâlet eder. Çün­kü; Resûlullah cümle mükellefin veliy-yi nimeti ve tarik-ı istika­mete sevkeder bir mürşid-i kâmili olup ehl-i imanı imana davet eden ve hidayetlerine yegâne sebep olan Resûlullah olduğundan bu misilli cesîm nimetlerin şükrünü salevat-ı serifeyle eda etmek her mümin üzerine lâzımdır. Binaenaleyh; Resûlullah'a salevat-ı serifeyle duâ ve selâm ihda ederek ism-i şerifini işitince bir ta'zim-i mahsusla ta'zime müsaraat etmek her mümin üzerine vaciptir, Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiyaya tebaiyetle âhad-ı ümmet üze­rine salevat getirmek caizse de, istiklâl üzere salevat örf-ü şeri'de rusül-ü kirama mahsus olduğundan âhad-ı ümmete salevatla duâ caiz değildir. Rusül-ü kirama salevat; şanlarının i'lâ olunmasına duadır. Amma salevat-ı serifeyle duanın vücubu bizim Resulul-lah'tan aldığımız feyz-i dinî mukaabilinde şükürle âhirette ecir ve mükâfata nail olmaklığımız içindir. Salevat-ı şerife vesilesiyle bir­çok ecre nail olacağımıza bu âyet delâlet yönünden kâfidir. Zira: Cenab-ı Hakkın emrettiği şeyi işlemekte elbette sevap vardır.[55]

 

Vacip Tealâ Resulüne salevatla emirden sonra bilâkis Resûlul­lah'a eza edenlerin cezaları lanet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın emrine muhalefet ve Resulüne birtakım nalâyık ahvali isnada cür'ct etmekle îzâ ederler. Onlara Allahü Tealâ dünyada ve âhirette lanet eder. Yani dergâh-i ulûhiyetinden tard u teh'îd etmekle rahmetinden mahrum eder ve on­lara ihanet edici azabı hazırladı.] Çünkü; onlar Allah'ın ve Resu­lünün razı olmadıkları ef'âli işlemekle muhalefet ettiklerinden la­nete ve azab-ı mühîne müstehak olmuşlardır. ( ö^j>, ) îzâ'; acıtmak manâsına olduğu cihetle Allahü Tealâ hakkında manâ-yı hakîkîsi muhaldir. Şu halde Allahü Tealâ'ya nazaran îzâ'; Üzeyr ve İsa (A.S.) Allah'ın oğlu ve melekler Allah'ın kızları de-vıek gibi merzîsinin hilafını işlemektir. Resûlullah'a îzâ'; şairdir demek gibi şan-ı nübüvvete lâyık olmayan şeyleri isnadetmektir. Yahut îzâ' ile murad; Resûlullah'a îzâdır ve Cenab-ı Hak ezadan münezzeh olduğu halde ismini zikretmek Re­sulüne ta'zim içindir. Çünkü Resulüne îzâyı Allah'a îzâ mesabesin­de kılmak; elbette Resulüne ta'zîmdir.

Bu âyette Allah'a îzâya ve Resulüne îzâya mukabil azap da iki nevi zikrolunmuştur. Birincisi: Allah'a îzâya mukabil lanettir. İkincisi: Resûlullah'a îzâya mukabil ihanet edici azaptır.[56]

 

Vacip Tealâ Resulüne îzâ edenlerin duçar olacakları cezayı beyandan sonra Resulünün halis ümmetlerine îzâ edenlerin ceza­larım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar ehl-i imandan erkek ve kadınlara işle­medikleri günahı isnatla îzâ etmekle mümin ve mümineleri incit-! tiler. Onlar muhakkak bühtan yükünü ve açık günahı yüklendiler.]

Yani; şol kimseler ki onlar mümin olan erkeklere ve mümine olan kadınlara işlemedikleri ef'âl-i zemimeyi isnadetmekle îzâ ederler. Onlar envâ'-ı ukubâtı cami olan bühtanı ve açık büyük günahı yüklendiler ki bigayrıhakkm afif, afife ve kusursuz olan ehl-i imanı incittiklerinden azab-ı ilâhiye müstehak oldular. Çün­kü kusuru olmayan insana bigayrıhakkm îzâ etmek; mucib-i azaptır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Medine'de gece taşra çıkan hatunları takibeder birtakım süfeha zuhur etti. On­lardan hatunlar rahatsız olup zevçlerine haber vermeleri zevçle­rinin de Resûlullah'a şikâyet etmeleri üzerine o makule evbaş gü­ruhunu nalâyık ef'âlden nehyetmek üzere Cenab-ı Hakkın bu âyeti inzal buyurduğu mervidir. Gerçi şu rivayete nazaran bu âyet Me­dine'de vuku bulan bazı hâdiseye binaen o makule kimseleri neh­yetmek için nazil olmuşsa da ilâyevmilkıyam insanlar arasında zu­hur edecek bu misilli havadisin cümlesine şamildir. Binaenaleyh; sokak aralarında geceleri fuzuli silâh atmak ve nara vurmakla in­sanları rahatsız edenlere velhasıl her nevi ezayı irtikâbedenlere şamildir.

Hulâsa; erkek ve kadın bilûmum ehl-i imana ezanın haram olduğu, bu misilli haramı irtikâb edenlerin büyük günah işlemiş oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[57]

 

Vacip Tealâ bigayrıhakkm insanlara ifk ü iftira ve sair husu-satla eza eden sefihleri menettikten sonra bilûmum hatunlara lâ­yık olan kıyafetlerini takınmalarım tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Sen zevcelerine, kerimelerine ve sair mü-minlcrin zevcelerine de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürüsün-ler.]

[Zira; onların bürgülerini üzerlerine bürünmeleri onların bi- i linip de eza olunmamalarına ziyade yakındır.]

[Halbuki Allahü Tealâ onlardan evvelce vâki olan kusurlarını affedici ve hallerine münasip mesalihi temşiyetle merhamet buyu­rucudur.]

Yani; ey kullarımızı irşad için meb'ûs ve müeyyedminindillâh olan Nebiyy-i Zişan! Evvelâ kendi ezvac-ı mutahheratma, kerime­lerine ve saniyen sair müminlerin haremlerine nasihat tarikıyla de ki onlar bürgülerini üzerlerine bürünsünler. Zira; şu bürgüle­rini bürünmeleri onların bilinmekle süfehamn taarruzundan kur­tulup îzâ olunmamalarına en yakın bir meslektir. Halbuki Allahü Tealâ bu âyetin nüzulünden evvel burgusuz gezmelerinden dolayı vâki olan kusurlarını setreder ve hallerine münasip ahkâmı inzalle merhamet buyurur. Çünkü; hasbelicab taşra çıkan kadında çarşaf olmayınca süfeha güruhu onları açık görüp tamaa-düştükleri gibi şüpheli ve iffetini ihlâl eden kadınlardan zannıyla arkalarına dü­şerek rahatsız edeceklerine binaen Cenab-ı Hak kadınların çarşaf bürünüp mesture olmalarını emretmiş ve hikmeti de bürgülü olan kadının kim olduğu bilinmemekle suizandan ve süfehamn takibin­den kurtulmaları olduğunu beyan etmiştir. Şu halde tesettürün meşruiyetindeki hikmet; fitne kapısını kapamak, nesebi ziya'dan muhafaza etmek, zevceyi zevce rabıtla başkasının taarruzundan kurtarmak, aile teşkilâtına intizam vermek, evlâdın terbiyesine ve dünyanın imarına erkek dışarıdan, kadın içeriden çalışmaktır.

işte bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak afife olan kadınları setir sebebiyle süfehamn su-u zannından ve taarruzlarından mahfuz kıl­makla kalplerinin rahat olacağını beyan etmiştir. Çünkü; burgusuz gezen hatunun şekli ve kıyafeti görüldüğü cihetle kalbinde fesat olan kimselerin tamamı celbedip o vesileyle takibederek akıbet fit­neye bâdı veyahut halk arasında güft ü gûyu mucip olarak birta­kım rahatsızlığı mucip olacağı ve bu rahatsızlık zevçle zevce ara­sında imtizaçsızhğa müncer olup bilâhare tefrikayı dahi intaç ettiği çok defa görülmektedir. Şu halde setirle emir; bütün insanla­rın kalplerinin rahatını ve aile arasında imtizacın esasını ve biçare çocukların terbiyesini te'min etmekle ve insanların yekdiğerine husumetten âzâde olmakla âlemin intizam üzere cereyanına büyük bir hadim ve kanun-u daimdir. Zira: kadının Örtülü bulunup eca-niple ihtilâttan memnu' olması zevcin emniyetini ve kalbin şüphe­den vareste olmasını mucip olduğundan zevçle zevce beyninde mu­habbetin devamına ve nesebin su-u /andan beri olmasına ve aile-hayatının rahatla geçmesine sebeptir. .

İşte nisvamn tesettürü hakkında insanların her cihetle fevai-dini mucip ve insaniyete büyük bir hizmet ve bilhassa kadınlar hakkında bir lütuf olduğunu idrakten âciz, hava ve hevesine tâbi ve kuvve-i behimiyesi kuvve-i insaniye ve müdrikesine galip olan kimseler Avrupa'nın yaramaz ve hayvan meşrepli ve gayret-i in-saniyesini zayi etmiş birtakım insanların âdât-ı kerihelerini tah-sirile tesettür-ü nisvana itiraz ederek tesettür-ü nisvan; hürriyet-i nisvam selp, müddet-i hayatında hapis, faydasız tazyik ve onları mertebe-i insaniyeden iskat etmek ve hukuk-u medeniyeden çıkar­mak gibi birtakım vesvese-i şeytaniye dermeyan ederler. Halbuki tesettür; kadınların hürriyetlerini muhafazaya yegâne hadimdir. Çünkü; hatunlar çocuk getirmekle ve hamil meşakkatlarıyla meş­gul olduğu cihetle emr-i maişetini lâyıkıyla te'min edemediğinden behemehal maişet hususunda bir erkeğin himayesinde bulun­ması zaruridir ve onun maişetini tedarike zevci borçludur. Halbuki şimdi kadın hak sahibi, erkek borçludur. Bunun hürriyet hangisin-dedir? izdivaç meselesinde zevcin zevceyi veyahut zevcenin zevci himayesi, birinin âmir, öbürünün me'mur olması âheng-i intiza­mın yoluyla cereyan etmesinde emr-i lâzım ve zaruridir. Şu halde hangisi âmir ve hangisi me'mur olacak? Eğer kadın âmir olsun denecekse, fıtrattaki noksana ne denilecek? Eğer fıtratı tebdil mümkünse bu iddia doğru olabilir. Meselâ çocuk doğurmayı er­kekler alıp onlarda olan kuvvet, kudret, şecaat, celâdet, dirayet ve zekâyı kadınlara vermek mümkünse bunun çaresini düşünmeli ve bir vakit için erkekliği kadınlara vermeli kadınlığı da erkekler al­malıdır. Kadınları erkekler kadar veyahut daha ziyade yükselt­meye çalışanlar evvelâ fıtratı tebdile çalışmalıdırlar, yoksa fıtrat değişmedikçe herkesin meziyeti kendindedir. Bu evhamla yaşa­yanların kendilerindeki meziyeti ariyet suretiyle başkalarına verip onlarda olan fıtrattaki noksanı kendim alacağım diye kadınları merasimde takdim etmek, arabada sağ tarafa bindirmekle Allah'ın verdiği ulviyeti süfliyete tenzil eylemek hamakattan başka birşey değildir. Çünkü; fıtratta rical hakimdir ve nisvamn pek çok husu-satta ricale ihtiyacı aşikârdır. Bu kadar bedahete karşı «Ben bu­nun aksini yürüteceğim» diye uğraşmak hamakat ve safdil kadın­ları aldatmaktan başka ne olur?

Şu halde fıtraten hatun erkeğe muhtaç olup zevç hatunun mu­hafazasına me'mur olunca bütün meü'net ve meşakkati üzerine aldığı hatundan zevcin de bir isteyeceği vardır. O da, iffet, taharet ve töhmetten beraettir; İffeti muhafazada bile kadın yine zevcinin himayesine muhtaçtır. Çünkü; kadın ecanibin taarruzuna müdafa-dan âciz kaldığı gibi meşakkate ve uzak mahalle misaferete taham­mülü olamaz ve tahammülü farz olunsa tahammüle mani birçok halleri vardır. O halleri değiştirmek mümkün müdür? Şu halde behemehal idame-i hayatı bir recüle muhtaç olunca o recülün mu­habbetini celbetmesi ve onun hüsn-ü zanm altında yaşaması zaruri değil midir? O kadının refah ü saadetle vakit geçirmesi zevcinin muhabbetinin devamına iffetinin şüpheden halı olmasına bağlı de­ğil midir? Şimdi o hatun açık olarak istediği yerde gezer ve iste­diği kimselerle görüşürse zevcin hüsn-ü zanninı idame edebilir mi ve şüpheden kurtulur mu? Halbuki onun rahatı, refah ve saadeti zevcin hüsn-ü zannına bağlı değil mi? Eğer istediği yerde gezer, herkesle görüşür de zevcine şüphe gelir, kalbi rahatsız olursa bu şüpheyi izale ve kalbinin rahat olması setirden başka neyle ola­bilir? Eğer şüphe gelmezse çölde gezen behâimle onun ne farkı vardır? Serbest gezmesiyle hasıl olan töhmet zevçle zevce arasın­daki muhabbetin nefrete tebeddülüne ve nefret de akıbet firkata sebep olursa bundan en çok zarar görecek kadın değil midir? Çün­kü; firkat vuku bulunca kadının himayesine iltica edecek velisi ya bulunur ya bulunmaz. Eğer bulunursa velisinin himayesi altında me'yusane vakit geçirmesi ve aile teşkilâtından mahrum olması mı hürriyettir; yoksa zevcinin muhabbetinin idamesiyle evlâd ü ahfat yetiştirmek ve onların muradını görmek ve bir aile reisi olarak yaşamak mı hürriyettir? Eğer himaye edecek velisi yoksa sokakta kalacak ve binnetice şunun bunun hizmetçiliğine arz-ı ihtiyaç ede­cek veyahut süfehanm taarruzuna uğrayacak, sefalete düşecek. Bu levha-i sefalet mi hürriyettir? Evet! Mesture olanlarda dahî bazı iffetini ihlâl edenler bulunabilir, fakat serbestiye nispetle nadir olduğu gibi bizim için vazife, setir hususunda Allah'ın emrini ye­rine getirmektir. Allah'ın emrini yerine getirdikten sonra vâki olan şeyden mes'ûl olunmayacağı malûmdur.

Şu tafsilâta nazaran İslâm kadınlarının hürriyeti erkeklerden daha ziyadedir. Çünkü; yalnız mesture bulunup dahil-i beytte aile teşkilâtıyla meşgul olmasına mukabil zevç nafakasını, kisvesini ve süknasım te'min etmekle mükellef olduğu gibi ikisinden hasıl olan çocukların nafakalarını tedarik ve her" cümlesinin refah ü saaâdet-lerini te'min etmekle dahi mükelleftir. Bu uğurda esbab-ı maişet yüzünden her türlü mezahime göğüs germek gece, gündüz onların rahatını düşünmek ve onların muhafaza ve himayelerini der'uhte etmek gibi sayılmaz ve tükenmze meşakkat ve düşüncelere karşı İslâmiyette kadının mükellef olduğu şey yalnız zevcinin muhab­betini ihlâl etmemekle kalbini tatmin etmektir. Şimdi erbab-ı in­saf düşünsün! Hürriyet kimdedir? Kadın zevcine mi, yoksa zevç kadına mı hizmet ediyor?

Hulâsa; hatunların bürgü bürünmeleri vacip olduğu ve bür-gülü olunca ecanibin o kadının kim olduğunu bilemediklerinden dolayı taarruzdan vareste olup ezadan kurtuldukları ve hatunların mçsture olmalarıyla fitne kapılarının kapanacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[58]

 

Vacip Tealâ zatına, Resulüne ve müminlere alenen îzâ eden­lerin cezalarını beyandan sonra gizli, ezada bulunanların cezalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki eğer münafıklarla kalple­rinde fisk u fücur hastalığı olan fasıklar ve Medine'de chl-i imanı iz'âc için yalan ncşredenler bu misilli ahlâk-i fasidelerinden vaz­geçmez ve nihayet vermezlerse elbette biz sana onlarla mukateleyi emreder ve seni mücahedeye teşvik ederiz, mukateleden sonra ha-bibim! Onlar sana mücavir komşu olamazlar, ancak az bir müddet komşu olabilirler.]

Yani; habibim! Zatıma yemin ederim ki eğer münafıklar gizli hıyanet ve nifaklarından ve zaaf-ı iman eseri kalplerinde birtakım fısk u fücura meyi ü muhabbeti olup afife kadınları yoldan çıkarıp zina etmek kasdıyla takibedenler fısklarmdan ve Medine'de ehl-i imanı rahatsız etmek ve asakir-i İslâmiye ve saire hakkında birta­kım yalan haberler neşredenler bu hallere bir nihayet verip vaz­geçmezlerse elbette biz sana onlarla kıtali emreder, seni onlara musallat kılarız, bundan sonra onlar seninle komşu olup sana mü­cavir olamazlar, ancak az bir müddet mücavir olurlar.

Bu âyette beyan olunan üç sınıfın da bir cemaat olması muh­temeldir.    Çünkü;    münafıkta sıfat-ı nifak olduğu gibi kalbinde fısk u fücura meyi ü muhabbetle beraber yalan haberler de neşre­debilir.   Binaenaleyh; şu evsaf-ı mezmumenin üçü de bir şahısta içtima edebilir. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile asakir-i İslâmiye gazaya gittiklerinde Medine'de münafıklar «As­kerin hepsi katlolundu, düşman Medine'yi istilâ ediyor, başınızın çaresine bakın» gibi ehl-i imanın kuvve-i maneviyesini kıracak, ye's ü fütura düşürecek, korku ve endişe verecek şeyleri neşreder­lerdi. Bununla beraber Medine'de münafıklar zahirde mü'min ba­tında kâfir olup daima gizli olarak ehl-i İslâm aleyhine uğraşırlar­dı, ayrıca imanlarında sebat olmayan fasıklar vardı ki onlar da fısk u fücur kasdıyla ehl-i imana îzâ ederlerdi,    diğer bir kısım ahali de vardı ki onların işleri de yalan haber neşretmek ve şuna buna iftira etmekle ifsadatta bulunmaktı. Cenab-ı Hak bu âyette onların cümlesini şiddetle tehdid etmiş ve bu fesadatlarmdan vaz­geçmedikleri surette kıtalle emredeceğini te'kidle beyan ettiği gibi bu'diyete delâlet eden kelimesiyle dahî âkıbet-i emirde vatanlarından tardolunacaklarını ve Resûlullah'ın komşuluğundan mahrum kılınacaklarını da beyan eylemiştir. Zira; insan için vata­nından tard olunmak gibi bir belâ olamaz. Çünkü; vatandan tardo-lunmakta bilûmum ma'lûfâtını, emlâk ü arazisini, evini, bağını, akraba ve taallûkaatını, ahbab ü yaranını ve ömrünün mahasalini terketmek gibi birçok musibetler olduğundan Cenab-ı Hak müf-sitleri tard u teb'idle tehdid etmiştir. İşte memleket dahilinde bir­takım eracif neşriyle kitle-i İslâmiyeyi iz'âc edenleri, fitne ve fe­satla meşgul olanları sahibül'emir olan kimse tarafından onları tardla fesatlarının izale olunmasına âyette işaret vardır.

[Müminlere eziyet edenler mel'un oldukları halde tardolunur-lar, eracif neşriyle meşgul olanlar her nerede bulunurlarsa şiddet­le tutulur ve katlolunurlar.] Binaenaleyh; onlar için hiçbir yerde rahat mümkün olamaz. Zira; ehl-i iman arasında onların yerleri yoktur. Binaenaleyh; onlar için çare-i halâs; irtikâb ettikleri ah-lâk-ı zemimeden vazgeçmek ve hakîkî Müslüman olmaktır. Bu gibi Müslüman simasında bulunan, Müslüman aleyhinde uğraşan, fitne ve fesada çalışan münafıklar her z-amanda mevcut olduğundan Ce­nab-ı Hak onları her nerede olurlarsa tutulup katlolunmalarıyla emretmiştir. Binaenaleyh İslâmiyete yakışan; pâk nasıyedir. Çün­kü; mülevves nasıyenin ehl-i İslâm arasında yeri olmadığı bu âyetle sabit olmuştur.[59]

 

Vacip Tealâ bu misilli erbab-ı fesadı salâha davetten sonra ica­bet etmezlerse tardetmek ve her nerede bulunurlarsa tutup katlet­mek lâzım olduğunu ba'delbeyan bu gibileri tard veya katil yeni bir âdet olmayıp eski bir âdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bu misilli münafık, fasik ve müfsitleri tard, ahiz ve katlctmek bundan evvel geçen ümmetlerde Allah'ın âdetidir elbette Ha-bibim! Sen Allah'ın âdeti için tebdil bulamazsın.] Zira; âdet-i İlâ­hiye nesih kabul etmez. Çünkü âdet-i İlâhiye; emr ü nehyile sabit olmuş nesih ve tağyir kabul eden ahkâm kabilinden değildir. Bi­naenaleyh bu misilli münafıklar hakkında carî olan âdet-i İlâhiye; her zaman rahmetinden uzak tutmakla mel'ûn oldukları halde kahr u tedmir etmektir.[60]

 

Vacip Tealâ münafık ve müfsitlerin dünyada hallerini beyan­dan sonra âhireti beyanla tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Nas sana kıyametten suâl ederler. Sen onlara cevapta de ki «Kıyametin ilmi ancak ind-i İlâhidedir."]

[Habibimî Sana kıyameti ne gibi sey bildirebilir? Me'mûl ki

kıyamet yakın olur.] Çünkü; Allahü Tealâ'dan başka kıyametin vaktini ve vukua geleceği zamanı bilen yoktur ve olamaz. Zira; ilmi Allaha münhasırdır. Gerçi Vacip Tealâ kitaplarında cümle enbiyaya kıyameti haber verdi, ancak zamanını hiçbir kimseye ha­ber vermemiştir. Binaenaleyh; kıyameti ne gibi şey bildirebilir? Elbette hiçbir şey kıyameti bildiremez, lâkin kıyametin yakm vâki olması me'mûldür. Medarik'te beyan olunduğu veçhile müşrikler istihza tarikıyla, Yahudiler de imtihan suretiyle kıyametin zama­nından suâl etmeleri üzerine bu âyeti inzalle kıyametin aceleten vukuunu isteyenleri tehdid etmiştir.

[Allahü Tealâ izzet-î huzurundan tardla kâfirlere lâı ve ebeden Cehennem'de kalıcı oldukları halde onlar için Cehen­nem ateşini ihzar etti.]

[Kâfirler kendilerini Cehennem'den kurtaracak bir dost ve yardımcı bulamazlar.]

Yani; kıyameti ta'cil edenler akıbeti bilmediklerinden ta'cil ederler, yoksa kıyamette başlarına geleceği bilseler ta'cil etmezler. Zira; Allahü Tealâ kâfirleri rahmetinden uzak' kılmakla lanet et­tiği gibi onlar için ebedî Cehennem ateşini hazırladı. Halbuki kâ­firler ateşten kurtaracak bir dost ve yardımcı da bulamazlar. Şu halde ta'cil etmeleri başlarına geleceği bilmemelerindendir.[61]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde beyinlerinde cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret habibim! Şol günü ki o günde ehl-i Cehennem'in ateş içinde yüzleri bir taraftan diğer tarafa döndürüldüğünde onlar «Ne olaydı, biz Allah'a ve Resulüne itaat etmiş olaydık» derler.]

[Ehl-i Cehennem kemâl-i tazarru' ve tahassür üzere derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Biz seyyitlerimize ve büyüklerimize itaat et­tik, onlar da bizi idlâl ettiler, yolumuzu şaşırttılar.»] İşte böyle demekle tazarru' ederler ve sözlerine sunu da ilâve ederek derler

[«Ey bizim Rabbimiz! Büyüklerimize azaptan iki kat ver ve onlara büyük lanetle lanet et ki ebeden o azaptan kurtulmak ümi­di olmasın.»] İşte kâfirler bu sözleriyle kendilerini idlâl edenler­den intikam almak isterler. Çünkü; onlar Cehennem'in azabını gö­rünce Allah'a ve Resulüne itaat etmediklerine ve onlara itaat mu­kabilinde ulularına ve büyüklerine itaat ettiklerine nedamet eder­ler ve büyüklerinin kendilerini idlâl ettiklerini ve idlâl ettiklerine bedel azaplarının iki kat olmasını ve rahmet-i İlâhiyeden şiddetle uzak olmalarını isterler, lâkin bu nedametleri fayda etmez, onları azaptan kurtaramaz. Azaplarının iki kat olmasını istemelerinin sebebi; biri kendi dalâletleri, diğeri de bunları idlâl etmelerine mukabil olmasıdır.[62]

 

Vacip Tealâ zatına ve Resulüne itaatsizlik edenlerin lanet olun­duklarını beyandan sonra Benî İsrail'in Hz. Musa'ya iftira ettikleri gibi ümmet-i Muhammed'in de Resullerine iftira etmemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Siz Benî İsrail'den şol kimseler gibi olmayın ki onlar Mûsâ (A.S.) a îzâ ettiler. Onların îzâları üzerine iftira ederek söyledikleri şeyden Allahü Tealâ Mûsâ (A.S.) ı tebrie etti.]

[Halbuki Mûsâ (A.S.) indallah kerim, cah ve mansıb sahibiy­di, indallah duası makbul, her istediği verilirdi.] Binaenaleyh; Benî israil'in iftiralarını meydana koymakla Hz. Musa'yı âleme karşı tebrie etmiştir.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Benî İsrail'in i Hz. Musa'ya iftiralarında üç rivayet vardır. Birincisi: Su- i re-i Kasas'ta beyan olunduğu veçhile Karun, Hz. Musa'ya iftira ;etmek üzere bir fahişeyi para vermekle teşvik etmişti. Allahü Te­alâ hatuna doğru söyletmekle Hz. Musa'yı tebrie etmiştir. İ kin­cisi: Benî İsrail açıkta guslederler ve avret mahallerini set-retmezlerdi. Hz. Mûsâ bundan tehaşi eder ve onlardan tenha bir mahalde guslederlerdi. Benî İsrail Hz. Musa'nın tenha mahalde guslettiğini görünce Hz. Musa'nın vücudunda illet olmasa bizimle beraber guslederdi. Vücudunda illet olduğundan bizimle beraber bulunmuyor dediler. Cenab-ı Hak bu isnatlarından Mûsâ (A.S.) ı tebrie murad eder. Birgün Hz. Mûsâ elbisesini bir taş üzerine koy­muş guslederken şiddetli bir rüzgâr halkeder. Rüzgâr taşı yuvar­lar, elbise taşa dolaşır. Taş elbiseyi Benî İsrail'in kalabalık olduğu bir mahalle yuvarlar, götürür, Hz. Mûsâ libasım almak üzere arka­sından koşar ve herkes vücud-u Musa'yı görürler ki ilel ü emraz­dan salimdir. Üçüncüsü: Hz. Mûsâ biraderi Harun'u kat­letti dediler. Çünkü; Mûsâ (A.S.) biraderiyle beraber Tûr'a git­tiklerinde Harun vefat ettiğinden Benî İsrail «Hz. Mûsâ biraderi­ni katletti» demişlerdi. Allahü Tealâ Harun (A.S.) ı ihya edip bi­raderinin katilden beraetine şehadet etmesiyle Cenab-ı Hak bu isnatlarından dahî tebrie etmiştir.[63]

 

Vacip Tealâ Benî İsrail'in  resullerine iftiralarını beyandan sonra ehl-i imana doğru söylemelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Muharrematı irtikâptan nefsinizi sakının ve sözü gayet doğru söyleyin ki Allahü Tealâ sizin amellerinizi ıslah ve günahlarınızı mağfiret etsin.]

[Ve eğer bir kims& Allah'a ve Resulüne itaat ederse muhakkak o kimse büyük korkularından kurtuldu ve bütün metalibine nail oldu. Çünkü azaptan kurtulmak ve umduğu sevaba nail olmak; fevz-i azimdir.]

Bu âyette ittika ve doğru sözün a'mâli ıslaha ve günahları mağfirete sebep olduğu beyan olunmuştur. Şu halde insanların haramdan kaçınmakla doğru söylemeye dikkat etmeleri lâzımdır.[64]

 

Vacip Tealâ Resulünün hüsn-ü âdabını beyanla müminleri me-kârim-i ahlâka irşaddan sonra tekâlif-i İlâhiyenin enır-i azîm oldu­ğunu beyan etmek üzere buyuruyor.                              

[Biz göklere, yere ve dağlara tekâlif-i nahiyemizden ibaret olan emaneti kabullerini emrettik. Onlar da bu emaneti götürmek­ten çekindiler ve emaneti yoluyla eda edememekten korktular, in­san emaneti kabul etmekle edasına cür'et etti.]

[Zira insan; son derece nefsine zulmeder şiddetle cahil ve âkı-bet-i umuru idrakten âcizdir.]

Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette emanetle murad; te­kâlif-i Ilâhiyenin cümlesine şamildir, Semavat ve arza tekâlif ka­bul etmelerini emrin manâsında birkaç ihtimal vardır. Birin­cisi: Tekâlifin azametini tasvirdir. Yani semâvât ve arzın bu kadar cesametleriyle beraber onlar idrak sahibi olsalar da emaneti kabulü teklif etmiş olsaydık kabulden imtina' ederler ve akıbetin vehametinden korkarlardı, lâkin insan akıbeti düşünemediğinden kabul etti demektir. İkincisi: Semâvât ve arza Cenab-ı Hak jehm ü idrak vermekle onlara emaneti kabulü teklif etti ve onlar da evıaneti yoluyla eda edemeyeceklerini beyanla kabulden i'tizar ettiler, Hz. Adem'e teklif olununca derhal kabul etti. Yahut semavât ve arzın imtina' ıyla murad; kaabiliy etleri­nin olmaması, insanın kabulüyle murad; kaabiliy et ve istidad sa­hibi olmasıdır.

[Biz kadın ve erkek münafıkları ve müşrikleri ta'zibetmek, erkek ve kadın müminler üzerinctevbelerini kabul etmek için in­sana tekâlifin kabulünü emrettik. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurunu affeder ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyu­rur.]

Yani; Allahü Tealâ insana emaneti tahmil etti ki küfrünü sak­lamak ve Müslümanlara hıyanet etmekle bilûmum cinâyâtı irtikâb eden münafıkları emanete hıyanetlerinden ve müşrikleri de tev­hidi ihlâl ettiklerinden dolayı ta'zip ve müminlerin tevbelerini kabul etsin, amellerine mukabil ecr ü mesûbât versin. İşte âsîlere azap etmek, itaat edenlere sevap vermek hikmetine mebni emaneti insana tahmil etti.[65]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4377-4378

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4379

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4380

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4380-4381

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4381-4384

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4384-4386

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4386-4388

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4388-4389

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4389-4391

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4391-4394

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4394-4395

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4395-4396

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4396-4397

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4398-4399

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4399-4400

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4400-4402

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4402-4403

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4403-4404

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4404-4405

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4405-4408

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4408-4409

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4409-4410

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4410-4411

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4411-4412

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4412-4414

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4414-4415

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4415-4418

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4418-4420

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4420-4422

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4423-4424

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4424-4425

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4425-4428

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4428

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4428-4429

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4429-4430

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4430-4432

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4432-4434

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4434-4436

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4436-4437

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4437-4438

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4438-4441

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4441

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4441-4442

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4442-4443

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4443-4444

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4444-4445

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4445

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4445-4447

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4447-4451

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4451-4453

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4453-4454

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4454-4456

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4456-4459

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4459-4463

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4463-4464

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4464-4465

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4465-4466

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4466-4470

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4470-4472

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4472-4473

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4473-4474

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4474-4475

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4475-4476

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4476-4477

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4477-4478