Sure-İ Sebe - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 34. Sayfa
SURE-İ SEBE'
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, âyeti havidir.
[Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki yerde ve g|l mevcut olan bilcümle mahlûkat kendinindir.]
[Ve âhirette dahî herkesin medh ü senası ancak o mahsustur.]
[Zira; o Allahü Tealâ'nm ef'âîi hikmetten halı değildir. Çünkü hakimdir ve kullarının a'mâlini tamamen bilir. Zira; habırdır.]
Yani; hamdetmek şanından olan her ferdin hamdi ve medh ü senası şol Allahü Teâlâ'ya mahsustur ki semâvat ve arzda mevcut bilcümle mükevvenatta icad, i'dam, ibkaa, ifna, ihya ve ımate cihetlerinde tasarruf onundur. Binaenaleyh; ondan gayrı hiçbir kimsenin hamde bizzat istihkakı yoktur. Çünkü; dünyada gerek alem-ı ulvî ve gerek âlem-i süfliden insanlara feyezan eden nimetler Zat-ı Barî'den feyezan ettiği cihetle kullarının şükrüne müstehak olduğu gibi âhirette dahî hamdü sena kendi zat-ı ulûhiyetine mahsustur. Zira; nasıl ki dünyada insanlara sayılmaz ve tükenmez nimetleri veren odur, âhirette dahi her türlü nimetler kullarına onun tarafından vasıl olduğu cihetle âhirette de hamde lâyık ve müste-hak.odur, Allahü Tealâ dünyada ve âhirette işlerini muhkem kıldığı gibi cümle mahlûkatm ahvalini tamamen bilir.
Hulâsa; dünyada ve âhirette kullarına her nimet kendisinden varid olduğu cihetle dareynde bizzat hamde müstehak olduğu, dünya ve âhirette onun gayrı bizzat hamde müstehak bir kimse olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[1]
Vacip Tealâ herşeye ilmi lâhik olduğunu icmalen beyandan sonra, herşeyi ilminin ihata ettiğini'tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ yere giren rahmet suları, defineler ve emvat gibi her zerratı ve yerden çıkan otlar, ekinler, pınarlar, madenler ve hayvanların cümlesini bilir ve semadan nazil olan yağmur, kar, dolu gibi cnvâ'-ı berekât ve hayvanatın rızıklarım, semaya çıkan melekleri, kulların amellerini, ruhlarını, yerden semaya doğru giden duman ve buharın cümlesini bilir. Zira; Allahü Tealâ kullarının muhtaç olduğu bereketleri inzal etmekle merhamet edici ve nimetlerin şükrünü edada vâki olan kusurlarını afla mağfiret buyurucudur.]
Yani; Allahü Tealâ yere gireri, yerden çıkan, semadan inen, | semaya çıkan eşyanın her ferdini, her cüz'ünü bilir ve semadan nazil olan bereketlere ve arzdan hasıl olan nimetlere şükreden kullarına merhamet eder ve nimetlerin şükrünü edada kusur eden- ( lerin kusurlarını afla mağfiret buyurur.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran rahmet-i İlâhiye; 1 semâdan bereketleri inzal edip yerden bereketleri bitirmeye masruftur. Mağfiret-i İlâhiye de kulların rujıları amel-leriyle beraber semâya çıktığında mağfirete masruftur.[2]
Vacip Tealâ dünyada ve âhirette hamde istihkakını ve ilminin herşeyi muhit olduğunu beyandan sonra kâfirlerin âhireti inkârlarını ve bu inkâra cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler bize «Kıyamet gelmez» dediler ki onlar kâfir oldular. Habibimî Sen onlara cevapta de ki «Evet! Size kıyamet gelecek ve gayba âlim olan Rabbime yemin ederim ki elbette size kıyametten ibaret olan saat gelecek». İşte yâ Ekrem-er Küsül! "Sen böyle demekle itikadlarım reddet.}
[Allahü Tealâ gaybı bilir. Zira; semâvât ve arzda zerre mik-tan bir şey Allah'ın ilminden kaybolmaz.]
[Ve zerreden küçük, zerreden büyük hiçbir şey olmadı, illâ cümlesi Levh-i Mahfuz'da münderiçtir.] Binaenaleyh; vaad-i İlâhide yanlış olmaz. Şu halde vaad ettiği kıyamet elbette olacak ve size gelecek olduğu cihetle inkârınız merduttur.
Yani; Allahü Tealâ Resulü vasıtasıyla âhireti vaad edince kâfirler istihza tarikıyla "Bize kıyamet gelmez, âhiret yoktur» demeleri üzerine onların bu inkârlarını red ve davalarını iptal etmek üzere Cenab-ı Hak Resulüne cevabı ta'lim suretiyle de ki habibimî Kıyameti inkâr eden kâfirleri? sen cevapta «Ey kâfirler! Yerde ve gökte bulunan mevcudattan zerre miktarı hiçbir şey ilminden gaaip olmayan, küçük, büyük herşeyi levh-i mahfuzunda yazılı olan Rab-bime yemin ederim ki kıyamet elbette size ve umuma gelecek. Zira: Rabbim kıyametin geleceğini haber verdi. Rabbimin haberinde ise hulfolmaz, elbette vâki olur» demekle onları ilzam et.
Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile kâfirlere karşı kıyameti ispatta Vacip Tealâ'mn âlim-ül gayb olduğu zikrolunmuştur. Çünkü; kıyamet mugayyebatm en hafi ve en büyüklerinden olduğu cihetle kıyameti ispatta Vacip Tealâ'mn semâvât ve arzın her zerresine ilminin lâhik olduğunu beyan etmek kıyamet hakkında haberinin doğru olup şüphesiz olduğuna binaen kıyameti ispatta Cenab-ı Hakkın âlimülgayb olduğu beyan olunmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'mn semâvâta; ervaha ve arza ilmini beyanla; eesama, ecsamm eczalarına ve onların mekânlarına âlim olduğuna işaretle hasrın ve âhiretin imkânına ve vâki olacağına işaret olunmuştur. Çünkü; ecsamı ve ecsamm eczasını bilince onların hayat bulup iadesi mümkün olacağında şüphe yoktur.
Hulâsa; kâfirlerin kıyameti inkâr ettikleri ve Resulullah'ın kıyametin geleceğini yeminle te'kidederek kâfirlerin inkârlarını reddettiği, semâvât ve arzın eczasından hiçbir zerresi ilm-i İlâhiden gaaip olmadığı ve zerreden büj7ük ve küçük her ne varsa cümlesi levh-i rnahfuz'da yazılı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]
Vacip Teala kıyametin vaki olacağını beyandan sonra vukuunun hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İman edip amel-i salih işleyen müminleri cezalandırmak için kıyamet gelecektir. İşte o imanla beraber amel-i salih işleyenler için mağfiret-i azîm ve meşakkatsiz güzel rızık vardır.]
Yani; Vacip Tealâ herşeyi, hatta insanların amellerini dahi levh-i mahfuz'da yazdı ve ispat etti ki Allah'ın vahdaniyetine, Resulünün risaletine imanla beraber amel-i salih işleyen kimselerin amellerinin cezasını versin. Çünkü; kıyamet olmasa herkes amelinin cezasını tamamıyla istifa edemez. Zira; dünyada ne kadar hüsn-ü ceza görse bekası olmadığından ameline ceza kâfi olamaz. İşte şu imanla amel-i salih işleyenler için vâki olan kusurları mağfiret ve bol rızık var ki, o rızk-ı kerimdir, yani sahibine zahmet vermez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip, Tealâ iman mukabilinde mağfiret ve amel-i salih mukabilinde rızk-ı kerimi zikretti. Çünkü; müminin her ne kadar günahı çok olsa da akıbet Cehennem'den çıkıp Cennet'e gireceğine binaen her mümin için imanı sebebiyle mağfiret vardır, rızk-ı kerim de amel-i salihe münasiptir. Zira; Allah'ın rızası için amel eden kullarını rızk-ı kerimle mesrur etmek şan-ı ulûhiyete lâyıktır ve âhiret rızkında kisb meşakkati ve tükenmek korkusu olmadığından müminlere verilecek rızık, kerem sıfatıyla tavsif olunmuş ve mağfiret müminlere mahsus olup birkaç kısma münkasem olmadığından başka bir sıfatla temyiz olunmamıştır. Amma mutlaka rızık; mümine ve kâfire âm olduğundan birçok aksamı bulunduğu cihetle müminlere mahsus olan rızkın sairlerinden tefrik olunması için bu âyette kerem sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; âsîlerin rızkı Cehennem'de zakkum ağacı ve emsali birtakım fena şeyler olduğu cihetle onların rızkında kerem sıfatı yoktur.[4]
Vacip Tealâ kıyametin vücudundaki hikmet; kullarının amel-leriyle cezalanmaları olduğu ve ehl-i imanın cezası rızk-ı kerim olup mağfiretle taltif edeceğini ve ehl-i küfrü azapla cezalandıracağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar bizi âciz kılmak kasdsyla âyetlerimizi iptale sa'ycttiler. İşte şu bizim âyetlerimizi iptale sa'yedenler içjn elem verici fena azaptan azap vardır.]
Yani; kıyametin vukuu muhakkak vu levh-i mahfuz'da herşeyi biz ispat ettik ki bizim vahdaniyetimizi ikrar ve kudretimize delâlet eden âyetlerimize iman edenleri hüsn-ü ceza iie ve bizi âciz kılmak emeliyle âyetlerimizi iptale sa'yedenleri acıtıcı fena azaplarla cezalandıralım, herkes sa'yinin cezasını görsün, amel-i abes olmasın.-
Ricz : azabın gayet çirkini ve şenîi manasınadır. Şu halde âyetleri iptale sa'yedenlerin sa'ylcri pek büyük cinayet olduğundan onların azaplarının şiddetine işaret için Cenab-ı Hak azaplarının şenaat manâsını mutazanrmm olan riczden olacağını beyan etmiştir.
Hulâsa; ahkâm-ı şeriatı iptale sa'yedenlerin cezaları pek şiddetli olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]
Vacip Tealâ âyetlerini iptale sa'yedenlerin cezalarının şiddetini beyandan sonra dünyada dahi sa'ylerinin batıl olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Rabbin Tealâ tarafından kendilerine ilim verilenler sana inzal olunan Kur'an'm ancak hak olduğunu ve ef'âlinde mahmud ve cümleye galip olan Rabbin Teaîâ'nm tarikma insanları hidayette kıldığını bilirler.]
Yani; habibim! Seni tekzibeden kâfirler âyetlerimizin iptaline ne kadar sa'yetselor sa'yleri batıldır. Zira; .sol kimseler Rabbin Teaîâ'nm sana inzal ettiği Kur'an'm ancak hak olduğunu ve haktan hariç birşeyi mutazammm olmadığını bilirler ki onlara ilim verildi. Binaenaleyh; kendileri erbab-ı ilini ve irfandandırlar, onlar o
Sûre kitabın tarik-ı haktan inhiraf edenlerden intikam almaya kaadiı ve zatında bilûmum medh ü senaya müstehak olan zat-ı eceli alâ'nm tarik-ı müstakimine delâlet ettiğini dahi bildiklerinden ipi tale sa'yedenlerin sa'yleri semeresiz kalır. Çünkü; erbab-ı ilme onj ların tekzipleri fütur vermediği gibi daha ziyade kuvvet verir.
Hâzin, Kazî ve Medarik'in beyanları veçhile âyette kendilerine ilim verilen erbab-ı ilim le murad; ashab~ı Resulul-lah veyahut ehl-i kitabın uleması olmak muhtemel ise de Kur'an'a iman eden bilcümle ulema murad olunmak daha ziyade muvafıktır. Çünkü; ashab-ı Resûİullah ile ehl-i kitabın uleması beraber murad olunmakta bir mani de yoktur. Zira maksat; Kur'an'm hak olduğunu bilip ona iman etmektir. Şu halde «Ashaptır» veyahut ((Ehl-i kitap ulemasıdır» diyerek tefrikte bir manâ olmadığı gibi âyette tefrika delâlet eder bir delil de yoktur. Binaenaleyh; mutlaka Kur'an'm hak olduğunu bilip iman eden ehl-İ ilme din-i Muhammedi'ye tan'eden kâfirlerin veyahut İslâm kisvesine bürünmüş münafıkların ta'nlarının hiç te'siri olamaz ve erbab-ı ilme onların te'sir edemeyeceğini Cenab-ı,Hak bu âyetle ispat etmiştir. Çünkü; hakka karşı batıl az bir zaman içinde parlar gibi görünürse de daima muzmahildir. Binaenaleyh; ulemanın kalbinde yakin üzere sabit olan itikad-ı hak hariçten birtakım müfsitlerin itirazları ve ta'n-larıyla mütezelzil olmaz.
Bu âyette Kur'an'm hak olduğunu bilmeye sebep olan ilimle murad; ilm-i dinî olduğundan ulûm-u felsefiye ve sanayi-i garibeye müteallik ilim sahiplerinin itikaad-ı hakka muvaffak olmamalarıyla suâl varid olmaz. Zira; ulûm-u sınaiyye itikaad-ı hakka hadim değildir, belki umur-u dünyaya hadimdir. Şu halde ulûm-u dünyaya âlim olmakla ulûm-u dine ve itikaad-ı hakka âlim olmak lâzım gelmez.[6]
Vacip Tealâ ehl-i ilmin Kur'an'm hak ve doğru yola isal ettiğini bildiklerini beyandan sonra kâfirlerin tekzibe dair söyledikleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler dediler ki «Biz size bir recüle delâlet edelim ki o recül size haber verip diyor ki (Sizin her eczanız dağılıp parça parça olup toprağa karıştığınızda yeniden hayat bulup hal-i aslîniz üzerine olacaksınız) demekle öldükten sonra dirileceğinizi söylüyor.»]
Yani; Resulullah kâfirlere öldükten sonra dirileceklerini, hasrı ve kıyameti haber verince bu haberi havsalaları almadığından Resûlullah'ı istihza maksadıyla bazıları bazılarına dediler ki «Biz size bir recül gösterelim mi ki o recül size garip bir şey haber veriyor ve haber verdiği şey muhal olduğu halde mümkün addediyor ve vâki olacağını suret-i kafiyede söylüyor ve (Siz vefat edip her eczanız dağılıp toprağa karıştığınızda tekrar dirilip bir mahlûk-u cedid olacaksınız» demekle birtakım akim almayacağı muhalâttan bahsediyor. Halbuki o recül nübüvvet davasında bulunuyor. Nebi olan kimse böyle muhalâttan bahseder mi?» dediler ve bundan maksatları şan-ı nebeviye nakisa bulmak ve imandan imtina' etmektir. Halbuki evvelâ nasıl icad olunduklarını düşünmemekle cehaletlerini meydana koymuşlar ve hamakatlarını âleme ilân etmişlerdir.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile âyette recülle murad-ları; Resûlullah'tır. Resulullah beyinlerinde ism-i alemîsiyle meşhur olduğu halde recül tabirleri, söylediği sözü kendi zu'mlarmca
beğenmediklerinden bilmemezlik içindir. Temzik ; tefrik olunup dağılmak manâsına yani «Eczalarınız dağılıp toprağa karışıp yok olduktan sonra elbette yeniden insan olacaksınız» demektir. Kâfirler sözlerine şunu da ilâve ettiler, dediler ki: ,
["Muhammed (S.A.) şu söylediği sözlerinde Allah'a yalanla iftira mı ediyor, yoksa kendisinde cinnet var da cinnîler lisanını öyle mi söylüyor?»]
Yani; müşrikler Rcsûlullah'ın kelâmını gaayet garip addettiklerinden dediler ki '»Ölüp toprağa karışıp yok olduktan sonra tekrar dirilip insan olmak inanılır birşey değildir. Şu halde Muhammed (S.A.) bu sözüyle ya Allahü Tealâ'ya yalan olarak bile bile iftira ediyor, yahut cinnete müptelâ olmuş, böyle birtakım haya-■lâttan bahsediyor. Acaba bunun hangisidir? Yalanla iftira mı, yoksa cinnet mi?» demekle şan-ı nebeviye lâyık olmadık isnadatta bulundular.
Hulâsa; kâfirlerin- Resûlullah'ın hasra müteallik haberini is-tib'âd ettikleri ve Resûlullah'ın beyanatım iki şeye hamledip «Ya iftirâalâllah» veyahut «Asar-ı cinnettir» dedikleri ve bu sözleriyle hamakatlarını meydana koydukları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[7]
Vacip Tealâ müşriklerin ve müfsitlerin Resulüne isnadettik-j. leri iftira ve cinnetten Resulünün beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirlerin Resulullah'a isnadettiklcri iftirâalâllah ve cinnet yoktur, belki âhirete iman etmeyen müşrikler peygamberlerinin! sözünü tasdik etmediklerinden azah-ı ebedîde ve hidayetten gaa-| yet uzak bir dalâl içindedirler.] Binaenaleyh; onlar için asla necafej yoktur. Çünkü; onların kibirleri nebilerinin haberini tasdiklerine! mani olduğundan hidayete yaklaşmak ve doğru yolu tutmak ihti-g mali yoktur, dalâletleri hidayete gaayet uzak olduğu cihetle bu mi-| silli hezeyanı bilâpervâ söylemeye cesaret etmişlerdir.
Medarik'te ve Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ^j bu âyette müfsitlerin Resulüne isnadettikleri şeyleri redle kendilerine daha esna' olan dalâl-i baîdi ispat etmiş ve iftiranın kendilerinde olduğunu beyan buyurmuş ve dalâletlerinin sebep olduğu azabı dalâl üzerine takdimle azaba istihkaklarının kemaline işaret etmiştir. Çünkü dalâlet; behemahal azaba müeddi olacağından ikisi keenne bir zamanda oluyor gibi dalâl ve azap beraber zikrolun-muştur. Zira; dalâlette olan kimse itikadıyla ve ameliyle ayn-ı azap içinde yol tutmuş gidiyor, halbuki kendinin haberi yoktur. Şu halde onun ef âli ayn-ı azap demektir.[8]
Vacip Tealâ Resulüne iftira edenlerden intikamını almaya kaadir olduğunu beyanla birtakım azviyata cesaret edenleri insafa davet etmek üzere buyuruyor.
[Hasrı inkâr eden müfsitler kör oldular da önlerinde, arkalarında, altlarında, üstlerinde ve her cihetlerini ihata eden semayı ve menfaatları için ayakları altına döşenmiş arzı görmediler mi ve bunlar görülmeyecek bir şey mi?] Her gün arzdan hasıl olan nimetlerle telezzüz ve taayyüş ettiklerini bilmiyorlar mı? Semadan nazil olan bereketlere bakıp düşünmüyorlar mı? Bu kadar büyük deliller meydanda olduğu halde nasıl oluyor ki hasrı inkâr ediyorlar, emvatı ihya etmek, semayı ve arzı icaddan daha kolay değil mi? Bunları- halka kaadir olan hallâk ufacık insanları ihyaya kaadir olmaz mı? Halbuki Allahü Tealâ'ya nispetle büyük, küçük, zor, kolay olmaz. Zira; kudret-i İlâhiyeye nispetle zerreyi halket-mekle bütün dünyayı halketmek beyninde fark yoktur, cümlesi müsavidir. Çünkü; zorluk ve kolaylık bizlere nispetledir. Şu halde bu kadar cesîm mahlûkatı halkettiğini her gün müşahede eden insanlar haşr-ı emvatı inkâr ederler de Allah'ın kahrından korkmazlar mı?
[Eğer biz hasrı inkâr edenlerin ihlâkini murad edersek onlarla arzı Kaarûn gibi batırırız veyahut semadan bir kıt'asım onlar üzerine düşürmekle ihlâk ederiz. İşte şu semâvât ve arzı icada kaadir olan Allahü Tealâ'mn kudretini tefekkürde Allah'a rücû' ve günahlarına tevbe eden her kul için alâmet ve ibret vardır.] Çünkü; ga-zab-ı İlâhiyi mucip olan esbabı terkle canib-i İlâhiye rücû' eden abdin teemmülü çok olduğu cihetle bu misilli kimselerden intikam almaya kudretine birçok deliller vardır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Resulullah'a azviyatlarının ve âyetleri tekziplerinin şiddetli azabı mucip olduğunu ve eğer kâfirler bu hal üzere ısrar ederlerse azabın gayet büyüğüne müstehak olduklarını kendilerine tebliğle tehdid için Ce-nab-ı Hak bu âyeti inzal etmiştir. Çünkü; bu âyette insanlar her nereye gitseler arzla sema arasından çıkmaya ve kaçıp kurtulmaya bir yol bulamayacaklarını ve isyana devam edince Allah'ın azabından korkmaları lâzım geldiğini, dünyada helaklerini murad ederse -yere batırmak veya semadan bir parça düşürmekle helak edeceğini beyan; elbette onları tehdittir.
Hulâsa; insanlar için semâvât ve arzda olan acâibata nazar etmek lâzım olup o delâile nazar etmeyenleri Allahü Tealâ isterse yere batırmak veyahut semadan bir parça düşürmekle ihlâk edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]
Vacip Tealâ âlem-i mükevvenatta olan acâyibata nazarın lüzumunu beyandan sonra acâyibât-ı İlâhiye cümlesinden olarak Dâvûd (A.S.) a vermiş olduğu bazı fezâili beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki biz kendi lûtfumuzdan Dâvûd (A.S.) a nübüvvet, kitap ve güzel şada gibi faziletler verdik.]
[Verdiğimiz fezâil cümlesinden olarak cemâdât ve hayvanattan bazılarını biz Davud'un emrine muti' kıldık, dedik ki »Ey dağlar, ey kuşlar! Siz Dâvûd (A.S.) la beraber teşbihe rücû' ve onunla beraber bizi nekaaisten tenzih edin»'. Dağlar ve kuşlar da emrimize imtisalcn teşbihe devam ettiler.]
[Ve biz Dâvûd için demiri yumuşak kıldık.] Binaenaleyh; demir elinde çamur gibi yumuşak olduğu cihetle ateşsiz ve çekiçle doğmeksizin demirden eliyle istediğini yapardı.
Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hz. Dâvûd her ne zaman teşbih ederse etrafında olan dağlar, o havalide bulunan kuşlar onunla beraber teşbih ve tehlile devam ederler ve onların herbiri Hz. Davud'un emrinden çıkmazlardı.
Dağların ve kuşların teşbihlerinin keyfiyeti; Hz. Davud'a mucize olarak Cenab-ı Hak dağlarda ve kuşlarda teşbihe delâlet eder sadalar halkedip Dâvûd (A.S.) m o sadayı işitmesidir. Yahut Bey-zâvî'nin ikinci tevcihine nazaran dağların, kuşların acîp ve garip halleri Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzihe delâlet etmeleri ve bunların müştemil olduğu acâyibâtta tefekkürün Hz. Davud'u teşbihe sevketmesi ayn-ı teşbihtir denmişse de bu manâca teşbih Hz. Dâ-vûd'a mahsus olmadığından bunların teşbihleri yle murad; hakîkî teşbihtir ve onu anlamak da mucize olarak Hz. Davud'a müyesser olmuş ve ondan evvel geçen enbiyaya müyesser olmamıştır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Dâvûd (A.S.) a itaat eden ce-madattan yalnız dağlar değil, belki birçok ahcar ve eşcar itaat ettiği gibi hayvanat-ı yahşiyeden dahi birçok itaat edenler vardı. Lâkin dağlar kemâl-i cesamete ve kuşlar hayvanat-ı saireden ziyade kaçmaya malik olmakla beraber itaat edince sairlerinin itaatları evleviyetle sabit olduğundan bu ikiyi zikirle iktifa olunmuş ve diğerlerinin zikrine hacet görülmemiştir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Dâvûd -(A.S.) a demirin muti' olmasının sebebi şöyledir: Hz. Dâvûd mütenekkiren gezer ve gördüğü kimselere «Davud'un hükümetinden memnun musunuz, zulüm var mıdır, Dâvûd hasıl adamdır?» diyerek suâl ve aldığı havadise, ahalinin arzusuna göre hükümetini tanzim ve şahsına ait olan cihetlere dikkat ederdi. Birgün adeti veçhile gezip suâl ederken insan suretinde bir meleğe «Dâvûd nasıl adamdır?" dediğinde melek «İyi adamdır, fakat kendinin ve ıyalinin nafakasını beytülmalden alıyor» deyince Hz. Dâvûd Cenab-ı Hakka maişetini kendi eliyle kazanmak için bir sebep halketmesine dair duâ etmesi üzerine Vacip Tealâ demiri emrine muti kıldı ve zırh yapıp satmasını ilham etti. Ondan sonra Hz. Dâvûd demirden zırh yapıp satmakla taayyüş ederdi. Resûlullah'ın «Dâvûd (A.S.) ancak elinin emeğini yer ve onunla taayyüş ederdi» buyurması da bu manâyı te'yid eder.[10]
Vacip Tealâ Hz. Davud'a demiri muti' kıldığını beyandan sonra demirin istimali hususunda varid olan emrini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz demiri Davud'a istediği gibi isti'mal etmeye müsahhar kıldıktan sonra dedik ki «Yâ Dâvûd! Sen demirden genişçe zırh yap ve zırhın döküntüsünü dar yap ki süngü ve mızrak onun deliklerinden işlemesin, düşmanın silâhına mukavemet etsin.» Ve onları irşad için dedik ki «Siz â'mâl-i salihe ve ahlâk-ı marziye işleyin. Zira; ben sizin amelinizi görür ve bilirm.] Binaenaleyh; iyilerini kabul ve kötülerini reddederim» demekle biz Dâvûd (A.S.) a ve etbâ'ına verdiğimiz nimetlerin şükrünü ifa etmek için â'mâl-i saunaya sa'yetmelerini tavsiye ettik.
Sâbiğ ; bol gömlek yani »Zırhın bol ve^giyen kimsenin her tarafım ihata edecek bir halde olmasıyla» emirdir. Takdir; dar yapmak, serd ; zırhın dokuntusıı dar olmaktır. Yani; «Zırhın kendini bol ve dokuntusunu dar yap» demektir. Zırhı âlemde evvel icad eden Dâ-vûd (A.S.) dır ve bir zırhı dört bin dinara sattığı ve evlâd ü ıya~ linin nafakasını ondan tedarik edip bakiyesini sadaka ettiği mervi-dir. Yahut Tefsir-i Hâzhrde beyan olunduğu veçhile demek ' «Vaktin cemiini zırh yapmaya sarfetme, belki kuut-u yevmiyeni tahsil edecek kadar bir vaktini zırh yapmaya tahsis ve takdir et, ta'yin ettiğin vakitte zırhı -doku, bakî kalan vaktini ibadete ve umur-u ibadı temsiyete sarfet» demektir.[11]
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) a ihsanını beyandan sonra Süleyman (A.S.) a ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz Süleyman (A.S.) a rüzgârı müsahhar kıldık ki o rüzgâr kuşluk vakti bir aylık yol, öğleden sonra bir aylık yol kat'eder ve biz Süleyman'a bakır ve tunç madenlerini akıttık.]
[Ve cinnîlerden Süleyman (A.S.) huzurunda iş işler birtakım kimseleri müsahhar kıldık ki onlar Rablerinin izniyle Süleyman (A.S.) a itaat ederlerdi.]
[Ve onlardan bizim emrimizden harice meyleden olursa biz ona Cehennem azabını tattırırız.]
Yani; biz lûtf u ihsan olarak Süleyman (A.S.) a rüzgârı müsahhar kıldık ki rüzgâr Süleyman (A.S.) m emrine muntazır ve hükmüne muti' idi. Binaenaleyh; o rüzgâr emri veçhile istediği yere kürsüsünü ve kürsü üzerinde etbâ'mı ve askerini alır, götürürdü ve o rüzgârın kuşluk vakti kat'edeceği mesafe bir aylık ve öğleden sonra kat'edeceği mesafe bir aylık ki, yevmiye iki aylık mesafe kat'ederdi. Hatta Süleyman (A.S.) Şam'da sabah taamını yer ve öğle vakti (Istahır) da —seyr-i seriyle Şam'a bir aylık mesafedir— bulunur, öğleden sonra (Kabil), e varır, orada beytutet ederdi ki orası da bir aylık mesafedir. Binaenaleyh; sabah Samda, öğle üzeri (Istahır) da ve akşamı Kabil de karar ettiği mervidir, 'biz Süleyman (A.S.) a bakır madenini suyun aktığı gibi akıttık, cinnilerden bazı kimseleri ona müsahhar kıldık ki onlar huzur-u Süleyman'da iş işler ve Rablerinin izniyle onlar emr-i Süleyman'a muntazır ve hükmüne razılardı ve eğer onlardan bir kimse bizim emrimizden meyleder ve rıza-yı Süleymanîye muhalefette bulunursa biz ona azab-ı Cehennem'i tattırırız.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette azahı sair ve murad; cinnîler üzerine müekkel olan meleğin elinde . bulunan' ateşlen kamçıyı işinde hainlik edene vurmasıdır, yoksa . âhirette Cehennem ateşi değildir. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) m iş için istihdam ettiği cinnîlerin asla emrine muhalefet etmeyip daima hükmü altında mahkûm olduklarım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
Hâzindin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile aynı eI kıtır; bakır madeni olup Yemende bulunduğu ve pınardan su kaynadığı gibi bakırın kaynadığı ve Cenab-ı Süleyman'ın istediği kadar isti'mâl ettiği mervidir. Şu halde pederine demir müsahhar kılındığı gibi oğluna da bakır madeni müsahhar kılınmıştır.[12]
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) a rüzgârı ve cinnîleri müsahhar kıldığını beyandan sonra cinnîlerin Hz. Süleyman için ne gibi, .ameliyatta bulunduklarını beyan etmek ,üzere buyuruyor.
[Cinnîler Süleyman (A.S.) için dilediği mescitleri ve yüksek binaları ve istediği suretleri ve büyük cesamette havuz gibi taam çanaklarını ve gayet büyük yerinden kalkmaz sabit kazanları yaparlardı.] İşte bu nimetlerin şükrünü eda etmelerini tavsiye olmak üzere biz onlara dedik ki :
[Ey.âl-i Dâvûd! Bu nimetlere şükür olarak amel edin.] demekle vesâyâdâ bulunduk.
[Ve benim kullarımdan şükrediciler gayet azdır.]
Yani; biz Süleyman (A.S.) a cinnîleri muti' kıldık ki o cinnîler Süleyman (A.S.) m istediğini yaparlar, güzel mescitler, yüksek kaleler ve muhkem konaklar meydana getirirlerdi.
Hâzin'de ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette mehârîble murad; mescitlerdir. Mescitten mihrapla ta'bir; cüz'-ü mühimmiyle ta'birdir. Yahut mehârîble murad; büyük kalelerdir. Çünkü; büyük kalelere muharebe zamanı iltica olunup onların âlet-i muharebeden ma'dud olmalarına binaen kalelerden mehârîb}e ta'bir olunmuştur. Hz. Süleyman'ın yaptırdığı kalelerin en ınühimmi (Beyt-i Mukaddes) kalesidir ki (Buhtuna-sir) m tahribine kadar devam etmiş ve birçok muharebelerde mukavemet eylemiştir.
Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın arzusuna muvafık yaptıkları şeylerden birisi de suretlerdir. Çünkü; o zamanda suret yapmak mubah olduğundan Süleyman (A.S.) m emriyle birçok suretler yaparlar, are istedikleri yerlere koyarlardı. Hatta Süleyman (A.S.) kürsüsü altında iki aslan sureti, kürsünün üstünde iki kerkes kuşu sureti yaptıkları ve daha arzu edilen şeyleri i'mâl ettikleri mervi ise de Süleyman (A.S.) m istediği veçhile suretler yaptıklarım bu âyet-i celileyle Cenab-ı Hak beyan etmiştir. Binaenaleyh; Su-levman (A.S.) m şeriatında suret yapmak caiz olduğu ve Süleyman (A.S.) m da istediği veçhile suretler-yaptırdığı kafidir. Amma bizim şeriatımızda nesholunmuş ve mücessem suret yapmak haram kılınmıştır.
Cinnîlerin Hz. Süleyman'ın istediği veçhile yaptıkları şeylerden bir nev'i de taam çanakları ki onlar gaayet cesîm ve birçok askerin taamına kifayet edecek miktarda olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü; asker usulleri her zamana göre değişir. O zamanda askerin taamı hususunda tertibat ne yolda olduğuna dair tarih mazbut değilse de çanakların gaayet cesîm olduğunu Vacip Tea-lâ'nın bu âyette beyanından birçok kimselerin bir sofrada beraber bulunduğu anlaşılmaktadır. Bizim zamanımızda ise dokuz kişinin bir manga olarak bir sofrada bulunup taam yedikleri ve çanağa karavana denmek usulü carî ve mu'tedildir.
Süleyman (A.S.) m dilediği veçhile yaptıkları şeylerden birisi ve o taamların pişeceği tencere yani kazanlardır ki o kazanlar ordugâhlarda sabit olup yerlerinden kalkmazdı. Çünkü; âyette ( oUJj ) ( £jt.\ı ) manâsına olduğundan kazanların ordugâhta yemek pişmek için konduğu mahalde daima durduğuna delâlet eder. Gerçi bu kadar cesîm karavanalara birkaç yüz kişi nasıl toplanır, nasıl yenir gibi insan bunu baîd addederse de zamanımızda ikiyüz, üçyüz kişinin alafranga usulü bir sofrada masa başında toplandığını gören ve bilen bunu istib'âd etmez. Çünkü; o zamanda birçok kimsenin bir sofrada yemek yemelerinde elbette bir usul vardı, Fakat bizce o usulün keyfiyeti nıa'lûm olmamaktan öyle bir usulün olmaması lâzım gelmez. İşte beyan olunduğu veçhile şu] zamanda ikiyüz veya üçyüz kişinin bir sofrada yemek yiyecekleri bu usul meydana gelmediği bir zamanda söylenmiş olsaydı insan| lar keyfiyetini düşünemediğinden defaten istib'âd ederlerdi, hal-j buki vukuunu zaman ispat etmiştir. Kezalik bundan evvelki âyett beyan olunduğu, veçhile Süleyman (A.S.) rüzgâr vasıtasıyla kuşluk vakti bir aylık, öğleden sonra bir aylık ki bir günde iki aylık mesafe kat'ettiğini havsala-i beşer biraz düşünür ve belki imanı zayıf olan kimse istib'âd da ederdi. Fakat zamanımızdaki tayyareler o meselenin keyfiyetini tamamen izah' etmiş ve istib'âda mahal kalmamıştır..
Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m sülâlesine câh, mansıp, saltanat ve bu kadar nimetleri ve kimseye müyesser olmayan servet-i azî-meyi verince onları şükre terğib etmek için «Ey âl-i Dâvûd! Size verilen nimetlere şükür için amel edim. buyurdu ve nimetin şükrünü edaya devamın lüzumunu beyan için kullarından şükreden lerin gayet az olduğunu beyan etti. Âyette kıIIetle murad; şükrünü lâyıkıyla eda edenlerin azlığıdır, yoksa mücerret şükre-denler az demek değildir. Çünkü; şükreden çoktur, fakat hakkıyla
şükreden azdır. İşte bu manâya işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü şekil ; mübalâğa manâsına olduğu cihetle mübalâğa suretiyle yani «Lâyıkı veçhüzere şükredenler az» demektir.[13]
Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m saltanatını beyandan sonra dünyaca bu kadar kuvvet ve kudretiyle beraber onun da ölümden kurtulamadığını ve' keyfiyet-i vefatını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Vakta ki Süleyman (A.S.) üzerine biz mevtle hükmettikse hizmet eden einnîler için onun mevtine hiçbir şey delâlet etmedi, ancak arzın hayvanatından asa-yi Süleymanî'yi yiyen hayvan delâlet etti.]
[Vakta ki Süleyman (A.S.) istirahat için yere yattiysa tebey-yün etti ki eğer cinnîler gayh bilmiş olsalardı onlar Süleyman (A.S.) m vefatından sonra o hidemât-ı şâkka ve azab-ı muhanette devam etmezlerdi. Halbuki devam ettiler, şu halde gaybı bilmiyorlar-]
Yani; Süleyman (A.S.) m mevti için mukadder olan vakit gelip biz vefatına hükmedince onun vefatını çinililere, evlâd ü ıya-line ve etbâ'ma haber veren ve delâlet eden olmadı, illâ hayva-nat-ı arzdan onun asasını yiyen ağaç kurdu delâlet etti. Çünkü; o hayvan asasını yiyip asa kırılınca Süleyman (A.S.) için istinad edecek birşey kalmadı. Vakta ki dayandığı asa yere düşmesiyle Hz. Süleyman da yere yatınca tebeyyün ve tahakkuk etti ki hal ü san şöyledir : Eğer cinnîler gayb bilmiş olsalardı birçok zaman o meşakkatli hizmetlerde ve onlara ihanet edici azap içinde eğleşip kalmazlardı. Halbuki hidemat-ı şâkkada devam ettiler, şu halde gaybı bilmiyorlar.
Nimetullah Efendi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile Hz. Süleyman'ın keyfiyet-i vefatı şöyledir : Pederi Dâvûd (A.S.) Hz. Musa'nın çadır kurup istirahat ve ibadet ettiği mevkie (Beyt-i Mukaddes) i bina etmeye başladı ve itmam etmeksizin vefat edeceğinde Beyt-i Mukaddes'in itmamını veliahdı bulunan oğlu Süleyman (A.S.) a vasiyet etmesine binaen Hz. Süleyman onüç yaşında saltanata geçti ve dört sene sonra pederinin vasiyeti üzerine Beyt-i Mukaddes'in binasını itmama başladı. Kendinde olan kuv-ve-i kudsiye sayesinde cinnîleri istihdamla insanların yapamayacağı hidemât-ı şâkkayı onlara yaptırdı ve ezhercihet gayret etmişse de itmamına az bir zaman kalınca kıbel-i haktan vefat edeceği kendine haber verildi. Fakat Beyt-i Mukaddes1! itmam etmeden irühalinin zamanı gelmesine bittabi1 mahzun oldu ve ancak beytin itmamına kadar vefatının setrolunup halka bildirilmemesini Rab-binden istirham etmesi üzerine Cenab-ı Hak duasını kabul buyurdu. Kendine mahsus billurdan yapılmış köşküne girdi ve asasına dayandı, ibadete başladı, esna-yı ibadette teslim-i-Tuh etmişse de asaya dayandığı cihetle yere düşmediğinden herkes onu ayakta duruyor zannetmekle vefatını kimse bilmediği gibi vefatı hiç kimsenin hatırına bile gelmedi. Çünkü; Hz. Süleyman'ın levazımât-ı beşeriyesini, yiyecek ve içeceğini yanma alarak nastan aylarca uzlet edip hiç kimseyle ihtilât etmeksizin ibadetle meşgul olmak evvelden beri âdeti olduğundan herkes eski âdetine hamletmiş ve ölümü hatırlarına gelmemişti. O zamanda asaya dayanarak ibadet etmek caiz olduğundan asa üzerine dayanması da âdet-i sabıkaya muvafık olduğu cihetle tûl-ü müddet vefat ettiği halde asa üzerinde kalacağı görülmüş birşey olmadığından hiç kimsenin şüphesini dâî olmadı. Halbuki cinnîler biz gaybı biliriz diyerek halkı alda-1 tıyorlardı. İşte bu minval üzere vefatının zuhuru cinnîlerin gaybı bilmediklerini halka bildirmiştir. Çünkü; iddiaları veçhile gaybi; bilmiş olsalardı liz. Süleyman'ın vefatını bilir ve o meşakkatli-hizmetlerde devam edip durmazlardı. Beyt-i Mukaddes ikmâl olu-, narak arzusu yerini bulup vefatını ilânda bir mahzur olmadığı zaman hulul edince âyette beyan olunduğu veçhile asa-yı Süleymanî'yi kurt yemiş olduğundan asa kırılıp yere düşünce ona istinad eden Hz. Süleyman da makam-ı âlîsine yatar ve herkes bilir ki vefat etmiştir. Ancak vefatının müddetine dair âyette sarahat yoktur. Şu kadar ki âyette «Cinniler bilraediler, bilmiş olsalardı azab-ı mühinde meksetmezlerdi» denildiğine nazaran uzun müddet mek-settikleri fehmolunmaktadır.
Süleyman (A.S.) m vefatında elliüç yaşında olup Benî İsrail saltanatına onüç yaşında malik olarak dört sene sonra Beyt-i Mu-; kadddes'i binaya başladığına nazaran Beyt-i Mukaddes'in inşaatı otuz altı sene devam etmiştir. Vefatının bir müddet halka haberi verilmediğinin iki hikmeti vardır. Birincisi: Beyt-i Mu-kaddes'i cinnîlere bina ettirmek, ikincisi: Cinnîlerin gayb bilmediklerini halka bildirmektir. Çünkü; cinnîleri zapt u rabıt altına almak ve istediği gibi istihdam etmek Süleyman (A.S.) a [ mahsus bir mucize ve hassadır. Zira; Cenab-ı Hak onları Hz. Süleyman'a müsahhar kıldı. Eğer vefatını bilselerdi hiç kimseye itaat etmez, derhal dağılırlardı ve hiçbir kimsede de onları zaptetmek kudreti yoktu.[14]
Vacip Tealâ Hz. Davud'a ve evlâdına verdiği nimetleri ve o nimetlere şükretmelerini tavsiye ettiğini beyandan sonra ehl-i se-be'in küfran-ı m'met ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-i ulûhiyetime yemin ederim ki cvlâd-i Sebe'in eğleştik-1 leri beldelerinde onlar için muhakkak büyük alâmet ve çok nimet-1 leri vardı. Zira; onların memleketlerinin biri sağında, diğeri so-j lunda iki Cennetleri yani bağları ve bahçeleri vardı. Onlar o Cen-| netler sayesinde refah ve saadetle vakit geçiriyorlardı.]
[Ve onlara ilham tarikıyla «Rabbinizin rızkından yiyin ve nimetlerine şükredin» dedik.]
[«Ve sakin olduğunuz beldenin suyu ve havası güzel bir bel-j dedir ve Rabbiniz de günahlarınızı mağfiret eder» dedik.]
Yani; zatıma yemin ederim ki «Ahfad-ı kahtandan (Sebe')| denen kimsenin evlâdı için meskenlerinde Rablerinin kudretine| delâlet eder nimetler ve alâmetler vardı. O alâmetler iki Cennet-J tir : Biri; beldelerinin sağ, diğeri; sol tarafında beldelerini ihataj etmiş bağ ve bahçeleri bulunuyordu. Taraf-ı İlâhiden onlara nebi-3 leri vasıtasıyla veyahut ilham tarikıyla «Rabbinizin verdiği rızık-f tan yiyin, için, Allah'a şükredin» denildi ve «Şu sakin olduğunuzg beldeniz âb ü havası cihetinden gayet güzel, eza verecek sinek, pirep gibi şeylerden safîdir, tâib ve müstağfir olursanız rabbiniz de nahlarmızı mağfiret eder. Şu halde her cihetle şükretmeniz ve ibadetle meşgul olmanız lâzımdır» denilmekle nesayihte bulunuldu.y
Beyzâvî'nin beyanı veçhile (Sebe') (Yeşcüb) isminde bir senin oğludur. Yeşcüb (Ya'rib) in ve Ya'rib de (Kahtan) m oğ^ ludur. Sebe'in on oğlu olup bu makamda zikrolunan kavm-i Se-J be' o on oğlandan hasıl olan ahalidir. Bunların beldeleri; Yemen'de San'a'ya üç konak mesafede (Ma'rib) isminde bir belde olduğu mervidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile o beldenin havası, suyu gayet I güzel olup sivrisinek, pire ve sair muziyat olmadığına işaret için jCenab-ı Hak o beldeye belde-i tayyibe unvanını vermekle sena buyurmuştur ki sıtma ve saire gibi havanın fenalığından neş'et eden hastalıklar da olmadığına, işaret olunmuştur. O beldede dünyaca aranılan her nimet mebzul olduğuna işaret için Vacip Tealâ şükürle emretmiştir. Çünkü şükür; nimet mukabili olduğundan şükürle emir, nimetin tam olmasını müş'irdir.
Nisâbûrî'nin beyanına nazaran beldenin tayyibe olması yla murad; beldenin çorakh olmayıp hasılatı çok vermesidir. demek; «Nimete şükredenleri Rabbiniz mağfiret eder» demektir.
Kazî'nin beyanı veçhile bahçelerin sağda ve solda olmasıyla murad; beldenin sağında ve solunda olmak ihtimali olduğu gibi herkesin hanesinin sağında tye solunda olmak da muhtemeldir. Fakat hangi suretle olursa olsun dünyaca tab'-ı beşerin sevdiği her-şeyin mevcut olduğuna ve memleketin her tarafı gül, gülistan bulunduğuna âyet delâlet eder.[15]
Vacip Tealâ kavm-i Sebe'in nimetlerini ve ona mukabil şükürle emrettiğini beyandan sonra onların hatalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sebe' kavmine bizim şükürle emrimiz üzerine onlar şükürden i'raz ettiler. Binaenaleyh; biz de onlar üzerine (Arim) isminde olan derenin sularını gönderdik.]
[Ve onların gayet menfaattar oton iki bahçelerini faydasız iki bahçeye tebdil ettik ki o iki bahçeler misvak ağacının üküîü gibi ükül sahibi ve ılgın ve mersin ağacından az bir ağacın sahibidir.];
Yani; menfaattar ve her meyveye malik olan iki bahçeyi işe' yaramaz misvak, ılgın ve mersin ağacından az birşeye malik ve| menfaattan halı iki bahçeye tebdil ettik.
[İste su mcııfaath bahçeleri menfaatsız bahçeye tebdil; küfürlerinin cezasıdır, küfürlerinin cezasıyla biz onları cezalandırdik.]
[Ve biz bu cezanın emsaliyle cezalandırmaz, ancak şiddetle küfra;ı-ı nimet edenleri cezalandırın .]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile arim lâfzında üç ihtimal vardır : Birincisi: (Köstebek) denilen hayvan ki yeriri altından toprağı dürterek kazar ve yer altında gezer. İşte toprak kendine müsahhar olan bu hayvan onların mesdud olan su deposunu içinden birçok yerlerini delmekle onların sularını tutamaz bir hale getirip su deposu yıkılmakla bağlarının ve bahçelerinin tahribine ve selin hücumuna bu hayvan sebep olduğundan
denilmiştir. İkincisi: Arim, Belkıs'ın yapr mış olduğu şeddin kapağı olan taşın ismidir. O taşın mahallinden oynamasıyla sel suyu hücum ettiğinden denmiştir. Üçüncüsü; O suyun ve şeddin bulunduğu derenin ismidir. Yahut Nisâbûrî'nin beyanı veçhile şiddetli yağmurdur.
Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran .arim; kireç ve alçıyla dondurulma bir taş ki gayet sağlam ve dökme mermer gibidir. Ni-sâbûrî, Taberî, Kazî ve Nimetullah Efendi'nin beyanları veçhile kavm-i Sebe'in beldelerinin arkasındaki büyük derenin Önüne Bel-kıs muhkem bir sed inşa etti ki orada pınarlar ve yağmur sularmı hapisle iddihar etmişti. O şeddin arkasına teraküm eden sular âdeta büyük bir göl halinde olurdu. Belkıs, o şedde üç kapı koydurmuştu. Biri üst tabakadır ki, evvel onu açarlar. Su aşağıya inince orta tabakada bulunan kapıyı açarlar. Oradan da daha aşağı inince alt tabakada bulunan kapıyı açarlar ve herkes bir intizam üzere bağlarım ihtiyacı kadar sular ve asla niza' olmazdı.
İşto o sayede bağları, bahçeleri ma'mur, arazileri çok hasılat verir ve ezher "cihet dünyaca refah ve saadete nail olmuşlarken Cenab-ı Hak onlara nebileri vasıtasıyla bu nimetlerin şükrünü eda etmelerini emretti, lâkin onlar şükürden i'razla tuğyan ettiler, söz dinlemez ve hakkı kabul etmez bir hale geldiler. Onların küfran-ı nimet etmeleri üzerine Cenab-ı Hak köstebek denilen hayvanı mezkûr şedde musallat kıldı. Köstebek, şeddin aralarını deldi ve her tarafını gevşetti. Sed suya mukavemet edemeyerek yıkıldı. Bağlarını, bahçelerini tahrip ve nimetleri nikmete tebeddül etti. Hatta haneleri kumlara karıştı ve gazab-ı İlâhinin zuhuruyia perişan bir halde helak oldular. Bunun sebebi; Cenab-ı Hakkın emrine muhalefetle nail oldukları nimetin şükrünü eda etmemektir.
İşte bu misilli vekaayii Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi kullarım intibaha davetle nimete şükre ve emrine itaata terğib ve aksinden hazer etmek lâzım olduğuna tenbihtir. Binaenaleyh; bu haller her zaman kura ve kasabâtta ve her nevi insanlar üzerinde carîdir. Çünkü; her zaman görüldüğü veçhile her kim ki küfran-ı nimet ederse nimeti nikmete tebeddül eder ve birçok âfetlere ma'ruz kalır. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Bizim kavm-i Sebe'e, şükürle emredip onlar da şükürden i'raz edince biz onlar üzerine arim seddiyle bağlı olan suyu irsal ettik, bağlarını ve bahçelerini o sel suyuyla tahrip ve her nimetle dolu olan iki Cennetlerini dikenli çalıya, ılgın ve sair faydasız ağaca tebdille yaramaz bir orman haline getirdik. İşte bizim şu tebdilimizin sebebi; onların küfürleridir. Zira; bu misilli ceza ile biz cezalandırmaz, ancak şiddetle nimeti inkâr edenleri cezalandırırız. Binaenaleyh; kavm-i Sebe' şiddetle küfran-ı nimet ettiklerinden onları bu gibi tahribatla müptelâ kıldık ve akıbet münkariz olmuşlardır] demektir.
Hamt; misvak ağacına dendiği gibi dikenli ve meyvesiyle intifa' olunmayan her ağaca dahî denir. Sedir; yaprağıyla] cenaze gaslinde isti'mâl olunmakla intifa' olunur bir ağaçtır'Ş: Esi; ılgın ağacı dedikleri ağaçtır. İşte meyveli ağaçların mey-j vesiz ağaçlara tebdilini beyanla Cenab-ı Hak bağlarının eski ha-j line gelmeyerek harabiyetin devamını beyan etmiş ve şu zikrolu-^l nan ağaçların içinde en iyisi (sedir) ağacı olduğundan onlardan] ahz-ı intikamın şiddetine işaret için sedir ağacını kılletle tavsif et-J mistir ki son derece hâib ve hâsir olduklarını beyandır. Bu vükuâ+j tın Hz. İsa ile bizim Nebimiz arasında olduğu mervidir.
Bu âyette cümlesinde bulunan lâfzı se* bebiye olduğundan seylil'arimi göndermeye sebep; şükürden i'raz etmeleri olduğuna ve seylil'admi irsal; i'razm neticesi olduğuna delâlet eder ve takrir-i kelâm şöyledir : «Biz kavm-i Sebe' üzerine seylil'arim gibi bir âfeti gönderdik. Zira; onlar nimete şükürden i'raz ettiler. Her kavim ki nimete şükürden i'raz ede, biz onlar üzerine âfet göndeririz. Binaenaleyh; kavm-i Sebe' üzerine biz seylil'arim gibi bir âfeti gönderdik» demektir. Şu halde şükürden i'raz eden her kavim ve her şahıs hakkında carî bir düstur-u a'zamdır. Meselâ nail olduğu nimete şükretmeyen her şahsa tatbik olunur ve denir ki «Şu adam âfete ma'ruzdur. Zira; nimete şükretmiyor. Her kimse ki nimete şükretmeye, âfete ma'ruzdur. Şu adam âfete ma'ruzdur».[16]
Vacip Tealâ kavm-i Sebe'in beldelerini tahrib ettiğini beyan* dan sonra onların misaferetlerinde rahatlarını ve sonra o rahatla! rının zevalini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ve Biz Azîmüşşan ehl-i Sebe' ile, bizim kendisinde bereket ve bol rizık halkettiğimiz Şam karyeleri arasında birbirine görünür ve yolcular asla şaşmaz, azık istemez; meydanda bağlık, bahçelik karyeler halkettik.]
[Ve biz o karyelerde onların seyrüseferlerini mukadder kıldık.] Hatta kuşluk taamını bir karyede yer ve kaylûlesini yani kuşluk uykusunu diğer karyede uyur, akşam üzeri diğer bir karyeye konar, yatar ve her karyede her türlü nimetleri bulur. Bu nimetleri onlara ihsan etmekle beraber ilham tarikıyla onlara dedik k|
[«Siz o karye arasında gecelerde ve gündüzlerde ihtiyacınız ve ticaretiniz için düşmandan ve mûziyattan emin olduğunuz halde yürüyün, korkmayın» demekle onların her türlü rahatlarını te'-min ettik.] Binaenaleyh; .onların beldelerinde her nimeti ve afiyeti verdiğimiz gibi h.al-i seferlerinde dahi aynı nimeti verdik.
[Şu nimetler üzerine onlar «Yâ Rabbi! Bizim seferlerimiz arasını uzaklaştır ki biz de azığa ve şedd-i rahle muhtaç olalım ve mesafenin uzaklığına binaen memleketimize fukara gelmesin, biz de rahat oîahm» dediler.] Çünkü; memleketlerinde olan nimet ve bol rızık sebebiyle etraftan fukaranın hücumuna tahammül edemediklerinden nimetlerinin kadrini bilmedikleri ve fukaranın hukukunu tanımadıkları cihetle etraflarında ol.an karyelerin harab olup yolların uzaklaşmasını ve fukaranın gelemeyeceği bir hale gelmesini istediler.
[Onlar şu dualarıyla nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; biz onları helak ederek kendilerinden sonra gelenlere kıssa ve hikâye kıldık ki onlar kendilerinden sonra gelen akvama havadis ve darb-ı mesel oldular.] Kemâl-i taaccüp ve hayretle herkes onlardan bahseder. Çünkü; nimetin ve rahatın sıklete ve meşakkata tebdilini istemek kadar taaccübe şayan bir hamakat olamaz. -Bunların refah ve saadetlerinin tebdilini istemeleri; Benî İsrail'in men ve selva verinde sarımsak ve soğan istemeleri gibidir.
[Ve onların bu dualarını kabulle nimetleri zeval bulunca biz onları dağıtır gibicesine dağıttık, perişan ettik, herbirini fakir ve zelil olarak bir beldeye attık.]
[İşte şu ümranı harabe ve nimeti nikmete tebdilimizde Allah'ın kudreti üzerine belâya sabreden ve nimete şükreden her kimse için alâmetler vardır ki aklı olan kimselerin ibret almaları lâzımdır.] Fakat meşakkata sabrı ve nimete şükrü olmayanlar bu gibi şeylerden mütenebbih olmazlar.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile kuranın zahire olması yla murad; karyelerin birbirine göründüğü gibi yolların üzerinde olup yolculara dahi görünmesidir. Bereketli olan karyelerle murad; Şam yolu üzerinde olan karyelerdir. Gecede, gündüzde ve her vakitte emniyet-i kâmile olduğuna işaret için cemi* evkata şamil olan gece ve gündüz zikrolunmuştur,
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Yemen'den Şam'a giden yol üzerinde ma'mur ve her türlü nimetlerle dolu, birbirine gayet yakın bağlar ve bahçeler her taraflarını ihata etmiş karyelerin mevcut olduğuna ve Şam'dan Yemen'e, Yemen'den Şam'a giden yolcuların kemâl-i emniyet ve refahla gidip geldiklerine bu âyet delâlet eder. O yol üzerinde dört bine yakın karye bulunduğu mervidir. Binaenaleyh; bu âyet kavm-i Sebe'in misaferetlerinde dahî refah ve saadet üzere olup, sonra o saadetin zevalini istemeleriyle Cenab-ı Hakkın dualarını kabul etmekle nimetlerinin nikmete ve ma'murelerinin harabeye tebdil olunduğuna delâlet eder. Bu taleplerinin sebebi; Nimetullah Efendi'nin beyanına nazaran fukaranın çok gelmesi ve nimetlerinin kadrini takdir edememeleridir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu taleplerinin birinci sebebi; Nimetin çokluğundan kendilerine ânz olan kibir ve gururları sebebiyle jukaranın hukukuna riâyet etmeyip hakir görmeleridir. İkinci sebebi; Nimetlerine itimad edip 'Allah'a itimad etmemeleridir.
Ebussuud Efendi'mn ve Medarik'in beyanlarına nazaran nimetlerinin zevalini istemelerinin sebebi; rahattan usanmak ve sair kabilelerin atlara ve develere binerek azık tedarik edip uzak mahallere gidip geldiklerine gıpta etmek ve birtakım meşakkatla seyrüseferde yemeye ve içmeye iştihalarınm ziyade olacağını tasavvur etmektir.
Herhangi sebebe mebni olursa olsun bunların böyle bir talepte bulundukları ve taleplerinin kabulüyle kendilerinin perişan oldukları kafidir, insanların bulundukları halin kadrini bilmeyerek bu gibi temenniyatta bulundukları çok kere vâki olur. Hatta her şahıs düşünürse bu gibi yolsuz talepte bulunduğunu kendi de idrak eder. Şu kadar ki bazısı suret-i müsta'celede hedef-i icabete tesadüf eder talebinin hata olduğunu bilir, nedamet de eder, fakat nedameti fayda etmez ve bazısı da hedef-i icabete isabetine tesadüf etmez.
Bu âyette cümlesindeki ; sebebiye olup zulümlerinin onların âlemde havadis kabilinden olduklarına ve zulümlerinin neticesi ahali beyninde hikâye ve darb-ı mesel olduklarına delâlet vardır ve takriri şöyledir : «Biz kavm-i Sebe'i âlemde hikâye kıldık. Zira; onlar nefislerine zulmettiler. Her kimseler ki nefislerine zulmede, biz onları hikâye ve havadis kabilinden kılarız. Binaenaleyh; biz .kavm-i Sebe'i hikâye kabilinden kıldık» demektir.
Bu iki âyet; sekiz hükmü havidir : Birincisi: Kavm-i Sebe'in karyeleriyle kendilerinde bereket ve vüs'at-ı nzik olan Şam karyeleri arasında birbirine muttasıl herkesin görebileceği derecede açık karyelerin bulunmasıdır. İkincisi: Kavm-i Sebe'in o karyelerde seyrüseferlerinin mukadder olmasıdır.
Üçüncüsü : Taraf İlâhiden onlara bir nebi vasıtasıyla veyahut ilham ve delâlet-i hal tankıyla gecelerde ve gündüzlerde her türlü korkudan ve mûziyattan emin olduğunuz halde o karyelerde seyrüsefer edin denilmesidir. Dördüncüsü: Benî İsrail'in (menn ve selva) dan yani bıldırcın etiyle kudret helvasından usanıp da soğan ve sarmısak istedikleri gibi bunların da seyrüseferde karyelerin yakın olmasıyla rahattan usanıp «Yollarımızı uzat yâ Rabbi!» diyerek duâ etmeleridir. Beşincisi: Bu duaları sebebiyle nefislerine zulmetmeleridir. Altın.c ısı: Bu zulümleri sebebiyle onların helak olup âlemde yalnız hikâyelerinin kalmasıdır. Yedincisi: Bu duaları sebebiyle Cenab-ı Hakkın onların herhirini fakr ü sefalete müptelâ kılarak birer birer dağıtıp perişan etmesidir. Sekizincisi: İşte bu gibi havadisi Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanında ibadâtın meşakkatına ve menhiyatı terkin zahmetine sabreden ve nail olduğu nimetin kadrini bilip lâyıkıyla şükreden her kimse için Allah'ın kudretine ve fâil-i muhtar olduğuna alâmetler ve delillerin bulunmasıdır.[17]
Vacip Tealâ ehl-i Sebe'in isyanlarını beyandan sonra onların isyanları şeytan'ın benî âdem hakkında su-u zannını tasdike vesile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyetirae yemin ederim ki muhakkak İblis benî âdem üzerine zannını tasdik etti ve doğru buldu. Zira; benî âdem hep İblis'e ittibâ' ettiler, illâ müminlerden az bir fırka şeytan'a ittıba etmediler.]
Yani; zat-ı ulûhiyet hakkı için şu hüsran ve küfran içinde helak olan kavm-i Sebe' üzerine İblis zannını doğru buldu. Çünkü; İblis, cins-i beşerin babası bulunan Âdem'e «Ben senin evlâdından bir kısmını idlâl ederim» demişti ve lâkin bu sözü zan üzere soylemisti. İşte kavm-i Sebe' ve kavm-i Sebe'in emsali insanlar Rab-lerine isyanla şeytan'a ittibâ' edince İblis «Idlâl ederim» dediği zannmı tasdik etti. Yani âsîlerin isyanlarını İblis tasdik etti. Çünkü; ekserisi küfran-ı nimet ederek şeytan'a tâbi oldular, İllâ müminlerden halis olan bir fırka şeytan'a ittibâ' etmediler. Şeytan'm zanm ve sözü de ekserisini idlâl etmekti, yoksa «Küllisini idlâl ederimi' dememişti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile şeytan'a ittibâ' etmeyen müminlerden bir fırka ki fırka-i halisadır. Çünkü; müminlerden bir çokları şeytan'a ittibâ'la Rablerine isyan etmektedir. Şu halde şeytan kâfirleri idlâl ettiği gibi müminlerden bir kısmını da idlâl ettiğinde şüphe yoktur. Şu kadar ki müminle-ri idlâli ehl-i küfrü idlâlinden ehvendir. Zira kâfirleri idlâli; usul-ü diniye ve itikadiyede olup müminleri idlâli ise füru-u a'mâldedir. Binaenaleyh kâfirleri idlâli; ebeden Cehennem'de kalmalarına, müminleri idlâli ise; bir müd-det-i muvakkata Cehennem'de kalmalarına sebeptir.
[Halbuki şeytan için benî âdem üzerine icbar edecek kat'i bir hücceti olmadı, ancak âhirete îman eden müminlerle âhirete şek-keden müşrikler beynini halk nazarında bizim tefrik ve temyiz etmemiz için şeytan onlara musallat oldu.]
[Habibimî Rabbin Tealâ herşeyi hıfzedicidir.]
ilminden hiçbir şey gaip olmaz.
Binaenaleyh;
Yani; şeytan'm cümle benî âdem ve bilhassa kavm-i Sebe' üzerine kahr u galebesi yoktur. Çünkü; şeytan'm benî âdem'i icbar edecek ve vesvesesini kabul ettirecek kadar elinde kat'i bir hücceti olmadı; illâ şeytan'm musallat olmasının hikmeti; âhirete iman edenlerle etmeyip şekkedenlere ilmimiz taallûk etsin de halk nazarında halleri ma'lûm olsun ve cezalarım tertib edelim içindir.
Beyzâvî'nin işareti veçhile bu makamda Vacip Tealâ'mn ilminin taallûkunun manâsı; hariçte halk nazarında müminle kâfirin tefrik ve temyiz olunmasıdır. Çünkü; Vacip Tealâ'mn indinde şeytan musallat olmasa dahî mümin ve kâfir ma'lûmdur. Şu halde onların cezalarını tertiple hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz ve herkes kendi günahını bilir.
Allahü Tealâ'mn herşeyi hıfzının manâsı; «Allahü Tealâ müminin imanını, kâfirin küfrünü, âhirette şekkedenlerin şekkini ve muhlis olanların ihlâsım bilir, herkesin ameline göre ceza verir» demektir.[18]
Vacip Tealâ müminlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra müşriklerin mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusülî Müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Çağırın sol kimseleri ki Allah'ın dûnunda onların ma'bud olduklarını siz zu'metmiştiniz.j Şu halde çağırın onları, size yardım etmekle sizin zararlarınızı defi' ve menfaatlarmızı celbetsinler. Zira ma1-budun şanı; kendine ibadet eden kullarının her türlü ihtiyaçlarını defetmektir».
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette emir; müşrikleri ilzam, tehekküm ve hamakatla itham içindir. Çünkü; kâfirler ma'budlarını ibadete lâyık görünce herşeyi ma'budlarından beklemeleri lâzımdır. Halbuki ma'budlarmm bunların ihtiyacına dair birşey bilmediklerini ve o ihtiyacı defe kudretleri olmadığını beyanla onların hamakatlarını kendilerine ikrar ettirmektir.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran müşriklerin ittihaz ettikleri mezhep dörttür: Birinci mezhepleri: Allahü Tealâ semâyı ve semâda olan mahlûkatı halkedip arzı ve arzda olan mevcudatı ehl-i semânın hükmü altında mahkûm etmek ve arza mensup olan insanların semâda olan yıldızlara ibadetleri lâzım olup
Allahil Tealâ ehl-i semânın ma'budu ve ehl^i semâ da ehl-i arzın ma'budu olduğunu itikad etmektir.[19]
Vacip Tealâ bu mezhebin butlanını beyan etmek üzere :
[Ey müşrikler! İbadet ettiğiniz ehl-i semâ semâvât ve arzda zerre miktarı hayr ü şerre, menfaat ve mazarrata malik olmazlar.]
Şu halde onları nasıl ma'bud ittihaz edersiniz? Çünkü; ma'budda iktidar lâzım olduğundan hiçbir şeye malik olmayan âcizler ma'bud olamaz.
Müşriklerin ikinci mezhepleri; Semâvât yalnız Allah'ın mahlûku olup arz Allah'la yıldızların müştereken mahlûkları olduğundan yıldızların da ibadete müstehak Allah'ın şerikleri olduğunu itikad etmektir.[20]
Vacip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor,
[Ey müşrikler! O sizin ibadet ettiğiniz şeylerin yerde ve gökte Aîlahü Tealâ'ya asla iştirakleri olmadı.] Zira; semâvât ve arzın icadında ve mülkünde şirketleri yoktur. Binaenaleyh; onların ibadete istihkakları olamaz. Çünkü; onlar da sizin gibi mahlûk olduklarından bir mahlûkun diğer mahlûka ma'bud olamayacağı bedi-hidir.
Müşriklerin üçüncü mezhepleri; Semâvât ve arz ve bunların aralarında olan bilcümle mahlûkat Allahü Tealinin olup Allahü Tealâ herşeyi yıldızlara tefviz ettiği cihetle hava-
dişin cümlesi yıldızlardan sadır olmakla yıldızların Cenab-ı Hakka muin ve zahir olup ibadete müstehak olduklarım itikad etmektir.[21]
Vâcip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ'ya müşriklerin ma'budlarmdan bir mum ve za-hîr olmadı,] Zira; Aîlahü Tealâ mülkünde istiklâl üzere mutasarrıf olduğu cihetle hiç kimsenin muavenet ve muzaheretine ihtiyacı yoktur. Çünkü; Allahü Tealâ halik, diğerleri hep mahlûk olduğundan halik mahlûkun muavenetinden, münezzehtir. Eğer mahlûkun muavenetine- muhtaç olsa halikın mahlûk ve mahlûkun halik olması lâzım gelir, bu ise muhaldir.
Müşriklerin mezheplerinden dördüncüsü; Melâike, enbiya ve sair büyük addolunan kimselerin suretlerine ibadet edip o putlardan veyahut putlar kendilerinin suretinde olan zevattan ibadetlerine mükâfat olarak şefaat edeceklerini itikad ederek putlara ibadet etmektir.[22]
Vacip Tealâ bu itikadın butlanını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allah'ın ind-i ulûhiyetinde hiç kimsenin şefaati menfaat vermez, ancak Allahü Tealâ' kimin şefaat etmesine izin verirse o kimse gayrilara şefaat eder, şefaati da menfaat verir, yoksa müşriklerin itikadları gibi herkes ve herşey şefaata ehil değildir.] Allahü
Tealâ'nın şefaate izin vereceği kimseler; bazı ahadis-i şerifede beyan olunduğu veçhile enbiya, evliya, ulema, şüheda ve sair ind-i ulûhiyette şeref ve haysiyeti olan kimselerdir. Şu halde müşriklerin ibadet ettikleri putlar sefaata ehil olmadıklarından nıe'zun olamazlar. Şefaata ehil olanlar Rablerinden sefaata izin isteyip me'-zun olarak şefaat edince azamet-i İlâhiyeden kendilerine arız olan korku ve mehabet seW biyle tavakkuf ve intizar üzere bulunurlar.
[Hatta şefaat edenlerin ve şefaat olunanların kalplerinden korkuları zail olunca birbirlerine suâl ederler ve «Rabhiniz ne dedi?» derler.]
[Onlar da cevapta «Hak söyledi ve sefaata izin verdi ve razı olduğu kullarına şefaat olunacak» derler.] Yahut [«Bizim size şefaatimiz kabul olundu» demekle cevap verirler.]
[Halbuki Allahü Tcalâ ulviyet ve büyüklükle muttasıftir.]
Binaenaleyh; şefaata izin isteyenler ve şefaat olunacaklar cümlesi azamet-i İlâhiyenin mehabetinden elbette korkarlar.
Yani; şefaata izin isteyen kimseler zuhur edecek ferman-ı İlâhiyi bilmediklerinden kendilerini ve şefaat edecekleri kimseleri korku ihata eder ve.emr-i İlâhinin zuhuruna kemâl-i havf ü haşyetle intizar ederler. Hatta ferman-ı İlâhinin zuhuruylâ korku kendilerinden zail olup kalpleri . mutmain olunca birbirlerinden suâl ederler ve derler ki «Rabbiniz ne dedi?» Onlar da cevabında «Hak dedi» derler ki "Razı olduğu kimseler için şefaata izin verdi» demektir.[23]
Vacip Tealâ kâfirlerin ma'budlannın menfaat ve mazarrata malik olmadıklarını beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin herşeyi halik ve insanlara her nimeti ve bilhassa mâbihilhuyat olan rızıklarını ihsan ettiğini beyanla ibadetine kullarını terğib ve gayra ibadet edenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Müşrikleri ilzam için sen de ki «Ey müşrikler! Se-mâvât ve arzdan sizi kim merzuk eder?»]
[Habibim! Bu suâlin cevabında sen «Allahü Tealâ merzuk eder» de.] Çünkü; onların kibir ve gururlan Allah'ın râzık olduğunu ikrarlarına manidir, lâkin her ne kadar lisanlarıyla ikrar etmezlerse de rızıklarını veren Allahü Tealâ olduğunu bilirler. Binaenaleyh; cevab muayyen olduğu cihetle sen söyleyiver ve sözüne şunu da ilâve et, de ki:
[«Muhakkak biz veyahut siz elbette hidayet üzerineyız veyahut açık bir dalâlet içindeyiz» demekle sizin hidayette Ve onların dalâlette olduklarını beyan et.]
Yani; biz fırka-i muvahhide ve siz fırka-i müşrıkeden birimiz doğru bir tarik üzerinedir, diğeri de batıla îsâl eder tarik-ı dalâlettedir.
Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette lâfzı şek için değil, belki insaf üzere kâfirleri hakka davet içindir. Çünkü hidayette olanlarla dalâlette olanlar, meydandadır. Zira; biri Cenab-ı Hakkın kaadir ve râzık olduğunu ikrar, diğeri ise bunları inkâr ederek herşeyden âciz birtakım cemadata ibadet ediyor. Elbette fırka-i ûlâ ehl-i hidayet, fırka-i saniye ise ehl-i dalâlettir.
Bu âyette Vacip Tealâ ehl-i hidayetin ulviyetine ve ehl-i dalâlin zulmet içinde olduğuna işaret için hidayeti, ulviyete delâlet eden lafzıyla ve dalâli; sicn-i girdaba delâlet eden lafzıyla suretinde irad buyur-mustuı
[Habibim! Sen müşriklere de ki «Bizim cürnıümüzden siz mes'ûl değilsiniz, biz de sizin amelinizden mes'ûl değiliz. Zira; herkes kendi amelinden mes'ûldür, hiç bir kimse diğerin amelinden mes'ûl değildir» demekle onlara cevap ver.] Ve cevabına şunu da ilâve et, de ki: .
[Habibim! Sen onları ilzam etmek için «Bizim Rahbimiz yevm-i kıyamette beynimizi cemeder, sonra adaletle sizinle bizim beynimizde hükmederek aramızda olan niza'ları kaldırır ve haklı haksız meydana çıkar ve haklı olanları Cennetine ve haksız olanları Cehennemine koyar. Zira; Rabbimiz bize nazaran müşkül meseleleri halletmek ve hakkı batıldan ayırmakla hakikati keşfedici ve hükmettiği şeyin künhünü bilicidir» demekle müşrikleri insafa davet et.]
Şu üç âyette irhâ-i inan vardır. Yani müşriklerin hiddetini celbetmeyecek derecede onlara müdârât ve müsadeyle cevap-verilmiştir :
Meselâ birinci âyette «Sizden veyahut bizden birimiz hidayette, diğeri dalâlette» denilmiştir. Halbuki fırka-i muvahhidenin hidayette olduğunda şüphe yoktur. Fakat Resulullah «Elbette biz hidayetteyiz» demiş olsa müşriklerin hiddetini celbedeceğine ve söz dinlemeyeceklerine binaen Resulullah onları yumuşatmak ve sözünü dinletmek için hidayet ve dalâleti terdidle «Siz veya biz» demekle hidayet ve dalâleti müşterek zikretmiştir.
Kezalik ikinci âyette Resulullah cürmü kendi fırkasına ve ameli müşriklere nispet ederek kendilerinden ve müşriklerden ile ta'bir etmiştir ki kâfirleri insafa davet etmektir. Halbuki cürüm sahibi müşriklerdir. Çünkü; şirkten daha ziyade bir cürüm olamaz, fakat Resulullah «Siz mücrimsiniz» demiş olsaydı onların hiddetini celbeder ve davetten maksat da fevtolurdu.
Üçüncü âyette yevm-i kıyamette her zümrenin cem'olunaca-ğını ve Cenab-ı Hakkın fırkalar arasında adaletle hükmedip ni-zâ'ı kaldıracağını ve haklı haksız orada meydana çıkıp hiç kimsenin bir diyeceği kalmayacağını beyanla hem âhiretin vukuuna, hem de bütün müşkülâtın hallolunacağına işaretle akıbette olacak şeyi beyan etmiştir.[24]
Vacip Tealâ kâfirleri ilzam etmek üzere verilecek cevapları beyandan sonra müşriklerin hatalarını beyanla acizlerini iizhar etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere de ki «Ey müşrikler! Haber verin, gösterin bana şol şeyleri ki onları siz Allahü Tealâ'ya şerik kılarak ilhak ettiniz. Onlar mı sizi halketmekle merzuk etti ki siz onları ibadetinize ehil ve müstehak görüyorsunuz? Halbuki hakikat sizin itikadınız gibi değildir.»]
[«Belki size herşeyi ihsan eden Allahü Tealâ'dir ki o Allahü Tealâ herkese galip ve her ne işlerse hikmet üzere işler bir aziz ve hakimdir.] Binaenaleyh? ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Çünkü; Allahü Tealâ sizin halikınız olduğu gibi hayatınızı ve bekanızı te'min eden ve rızkınızı veren de odur. Su halde birtakım âciz ma'budlarmızı hangi sıfatla Vacip Tealâ'ya şerik kılar ve onlara ibadet edersiniz ve hiçbir veçhile harekete kaadir olamayan âciz cemadatı azız ve kavi ve cümle cf'âli envâ'-ı hikmeti cami olan halikınıza nasıl şerik kılar ve niçin düşünmezsiniz?»[25]
Vacip Tealâ tevhidi beyandan son üzere buyuruyor.
[Habibim! Biz seni göndermedik, illâ bilûmum nasa risalet-i âmme ile gönderdik ki sen onlardan iman edenleri Cennet'le tebşir ve küfredenleri Cehcnnem'le korkutur olduğun halde umumuna ahkâm-ı dini tebliğ edesin.]
[Ve lâkin nasm çokları bu hakikati bilmezler.]
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Seni risalete intihapla umum insanlara Resul gönderdik ki onları daire-i şeriatına alarak tarik-ı istikamete sevkedesin ve onlara ubudiyetin yollarını ta'rifle envâ'-ı ibadete irşad ve ibadetini lâyıkıyla- eda edenleri Cennet'le ve ibadetine göre "Cennet'in dereceleriyle tebşir, imandan ve ibadetten imtina' edenleri Cehennem'le inzar edesin. Çünkü biz seni göndermedik, ancak kâffe-i nasa iyiliklerle tebşir ve kötülüklerle inzar etmek maksadına mebni gönderdik, lâkin nasm çokları irsalden hikmeti, irşaddan maksadı ve resule ittibâ'm sebeb-i necat olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; tarik-ı dalâleti irtikâpla resule itti-bâ'dan imtina' ederler. Zira cehalet; onları muhalefete sevkeder.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette nas; Arap, Acevı, siyah, beyaz cümle efrad-ı beşere şamildir. lâfzı risaletin umumi olmasına ul cümle nasa şümulüne delâlet'ğ eder. Buhârî ve Müslim'in ittifakıyla (Câbir) Hazretlerinden ri-j vayet olunan bir hadiste Resûlullah «Benden evvel geçen enbiyaya^ verilmeyen beş şey bana verildi : Birincisi: Bir aylık me-j sajede düşmanlarımın korkusuyla man sur kılındım. İkincisi Yeryüzünün her tarafı benim için mescit kılındığından ümmetimi her yerde namaz kılabilirler. Üçüncüsü: Emval-i ganimeti bana ve ümmetime helâl oldu. Dördüncüsü : Bana şefaat-%1 âmme verildi. Besincisi: Her nebi kendi kavmine meb'ûs% oldu, ben umum nasa ba'solundum» buyurdu, işte bu hadis âyetteki lâfzının manâsına olduğunu te'yid etmistir.
[Onlar risaletten maksadı bilmezler ve kıyameti inkâr cderel derler ki «Eğer sözünüzde sadiksanız şu vaadettiğiniz kıyamet zamandır? Ve hangi vakit olacaksa oluversin."] İste müşrikler bi sözleriyle isti'câl ederler, bundan maksatları inkârdır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette hitap; Resûlullah'a ve müminleredir. Çünkü; Resûlullah kıyametin vâki olacağından; bahsettiği gibi ResûluUah'a iman eden müminler de bahşettiklerinden kıyameti inkâr edenler bu sözü Resûlullah'a söyledikleri gij, bi kıyamete iman eden müminlere dahî söylerler ve elyevm kıya-j meti inkâr eden süfeha ehl-i imanı bu gibi sözleriyle istihza ederler[26]
Vacip Tealâ kâfirlerin inkârlarına cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibimî Sen kıyameti inkâr edenlere de ki «Sizin için ramet gününün mîâdı vardır. O vaad olunduğu günden kıyamet az bir saat geri kalmaz ve az bir saat ilerice gitmez.]
Yani; kıyamet, ta'yin olunan zamandan ne ileri gider, ne de geri kalır. Elbette vaktinde olacaktır ve siz de o vakitten takaddüm ve taahhur edemezsiniz. Binaenaleyh; ey müşrikler! Sizin isti'câ-liniz de fayda etmez.
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile kıyamet insanların ecelleri gibidir. İnsanın eceli geldiğinde velev göz açıp yumacak kadar bir vakit takaddüm ve taahhur kabul etmediği gibi kıyamet de füc'eten geldiğinde velev bir dakika olsun takaddüm ve taahhur kabul etmez. Şu halde kıyametin vaad olunduğu zaman size geldiğinde sizin o zamandan taahhurunuzu veyahut takaddümünüzü talepte faydanız olmaz. Yani ta'ym olunan zamandan taahhur için mühlet istemekle taahhur veya isti'câl etmekle takaddüm edemezsiniz.[27]
Vacip Tealâ kıyametin geleceğini beyandan sonra kâfirlerin bazı sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler «Biz şu Kur'an'a ve Kur'an'dan evvel geçen kitaplara elbette iman etmeyiz» dediler.]
Yani; âhirete iman etmeyen kâfirler kemâl-i buğz u adavetlerine binaen dediler ki -(Biz Muhammed (S.A.) in getirdiği şu Kur'an'a ve Kur'an'dan evvel geçen Tevrat ve İncil gibi kitaplara dahî iman etmeyiz.» İşte kâfirler böyle demekle kafiyen iman etmeyeceklerini beyan etmişlerdir. Çünkü; Kur'an'da olan evamir ve nevâhînin mutazammm olduğu tekâlif-i şâkkayı ve ahval-i âhi-reti kabul etmediklerinden inkâra cür'et etmişlerdir.
Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile Mekke müşrikleri Ye-hûd ve Nasara ulemasından Kur'an'm beyanı veçhile Tevrat'ın İncil'in itikadiyâtı ve ahval-i âhireti ne yolda beyan etti-"L sordular. Onlar Kur'an'm beyanına muvafık cevap verince Ku Wı tekzıb ettikleri gibi kütüb-ü saireyı de tekzibe kalkıştılar. Pünkü bu suâlden maksatları; kendi arzularına muvafık ve Kur-S muhalif cevap almaktı. Onları da Kur'an'a muvafık bulunca tvette bevan olunduğu veçhile hepsini birden inkara cüret ettı-1 Çünkü: insanlarda sevmedikleri şeyi te'yid ve ona muavenet iden sevi sevmemek âdettir. Binaenaleyh; Mekke müşrikleri Kur -an'ı sevmedikleri gibi Kur'an'ı te'yid eden kütüb-ü sabıkayı ckhı sevmediklerini beyan ettiler.[28]
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'ı inkârlarını beyandan sonra J vevm-i kıyametteki hallerini beyan etmek üzere buyuruyor
[Habibim! Zalimler Rablerinin huzurunda suâl ve cevap için |
mevkuf oldukları zamanda sen onları görmüş olsan emr-i acîp görürsün.] ...
[Onlar huzur-u İlâhide durunca bazıları bazılarına söze rücû' ffl eder ve birbirine siteme başlarlar.]
[Onlardan dünyada zayıf addolunan fukara güruhu mütekeh-| bir olan ve kendilerini büyük addeden ağniya güruhuna «Eğer sız; olmasanız ve bizi idlâl etmeseniz biz mü'min olurduk» derler.] ^
Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen zalimleri Rablerinin hu-; zurunda suâl ve hesap için mahpus oldukları zaman onların hallerini görsen pek garip ve sefil bir halde görürsün ki onlardan bazısı bazısına söze başlar ve yekdiğerine atf-ı cürüm etmek üzere dünyada hademe ve sefil addolunan fukara ve avam tabakası cah, mansıp, servet ve samanları sayesinde kendilerini büyük addeden reislerine derler ki «Siz olmamış olsaydınız biz enbiyaya ve kitaplarına iman ederdik, siz bizi idlâl ederek bu hallere giriftar ettiniz»[29]
Vacip Tealâ fukara güruhunun bu sözleri üzerine reislerinin onlara cevabını beyan etmek üzere buyuruyor,
[Reisler etbâ'Iarma dediler ki «Size hidayet geldikten sonra biz sizi hidayetten menettik mi? Belki siz imanı terkle günahı irti-kâb eden mücrimlerden oldunuz.»] :
Yani; dünyada zuafadan ma'dud olan fukara güruhu zengin ve mütekebbir olanlara «Siz bizi imandan menettiniz» deyince mü-tekebbir olanlar derler ki «Nebiniz vasıtasıyla size hidayet gelip doğru yol gösterdikten sonra biz sizi imandan menettik mi ve sizi menetmek için kuvve-i cebriye isti'mâl eyledik mi? Belki siz kendiniz imanı terkle ashab-ı cürümden oldunuz ve bizi kendi re'yi-nizle taklid ettiniz» demekle cevap verirler. İşte şu muhaverenin aynı dünyada dahî çok kere vâki olur. Çünkü; birkaç kimse bir araya gelir bir cinayet işlerler, sonra o cinayet meydana çıkıp yakayı ele verince birtakım senden oldu benden olmadı misilli faydasız münakaşaya başlandığı gibi âhirette dahî aynı halin cereyan edeceğini Cenab-ı Hak bu-âyette beyan etmiştir.[30]
Vacip Tealâ rüesanm sözlerini beyandan sonra onlara karşı zuafanm sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zayıf addolunan fukara güruhu mansıpları ve servetleri sayesinde kendilerini büyük addeden rüesaya derler ki «Sizin bizi idlâliniz yalnız lisanınızla imandan menetmeniz olmadı, belki bizim Allah'a küfretmemizi ve şerikler kılmamızı sizin bize emrettiğiniz zaman gecede, gündüzde ve her zamanda hile ve hud'anız; bizi imandan menetti,] İşte fukara güruhu bu sözleriyle rüesanm | cevaplarını reddederler.
Yani; fukara güruhu rüesaya atf-ı cürüm ederek «Bizi bu hale; giriftar eden sizsiniz» dediklerinde rüesa «Biz size birşey demedik,1 belki siz kendiniz bu halinize sebep olan cürmü işlediniz» deyince onlar rüesaya tekrar derler ki «Sizin bizi iğfal ve idlâliniz yalnız lisanınızla olmadı, belki gece ve gündüzde hileniz bizi bu hale koydu. Zira; sizin bizi aldatmanız bir vakte ve bir sebebe münhasır olmadı. Çünkü; her türlü esbaba tevessül ettiniz, ashab-ı servet ve itibardan olduğunuz cihetle muktedabihtiniz, biz size iktida ediyorduk. Binaenaleyh; siz bize Allah'a küfür, şerik ve nazirleri olduğunu itikad etmemizi emrettiniz. Biz sizin sözünüze inandık ve arkanıza düştük. Şu halde ey reisler! Sizin (Biz sizi menetmedik) dediğiniz yalandır. Zira; siz bizi imandan menetmeye çalıştınız» demekle rüesanm sözlerini reddederler.
işte bu âyetlerin delâleti veçhile dünyada insanların haksız muamele ve zulüm üzerine ittifakları ve muhabbetleri âhirette nefret ve adalete ve yekdiğeriyle mücadeleye sebep olacaktır. Hatta umur-u dünyada dahi gayr-ı meşru harekâtın neticesi aielekser münazaa olduğu görülür. Çünkü; isin evvelinde bir masa başında yekvücut gibi çalıştıkları halde neticesinde bir takım husumetler ve adavetlerle ayrıldıkları her zaman görülen şeylerdendir.
Müşrikler Vacip Tealâ'nm vücudunu ikrar ederlerse de birtakım âciz mahlûklara ibadetle ibadete istihkakta onları Cenab-ı Hakka şerik itikad etmekle Allah'ın vücudunu inkâr etmişlerdir. Çünkü; muhdes olan mahlûka şerik olan zatın dahî muhdes olacağı tabii olduğu cihetle ma'budüribilhak olamayacağı tabiidir. Şu halde Allah'a mahlûktan şerik itikad edenler Allah'ın ulûhiyetini inkâr etmişlerdir.[31]
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette ehl-i Cehennem aralarında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra onlarda zuhur edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler azabı görünce nedametlerini gizlerler.]
[Ve biz kâfirlerin boyunlarına bukağılar takarız.]
[Onlar cezalanmaz, illâ işledikleri amelleriyle cezalanırlar.]
Yani; ehl-i Cehennemin kendilerinden sadır olan günahların şeameti sebebiyle üzerlerine nazil olan azabı gördüklerinde geçirmiş oldukları nimetlere nedametlerini izhar ederler ve biz o âsîlerin isyanlarını, boğazlarına bukağılar kılar, takarız. .Binaenaleyh; seyyiâtlarını boğazlarında takılı herkes görür ve bu ceza onların kendi kazandıkları günahlarının cezasıdır. Zira; âsîler cezalanmazlar, ancak kendi amelteriyle cezalanırlar.
İsrar; azdaddan birbirine muhalif ve zıt iki manâda isti'mal olunur. Binaenaleyh; birşeyi izhar etmek manâsına olduğu gibi gizlemek manâsına dahî olur. Şu halde bu âyette iki manâdan hangisi murad olunsa makaamın müsaadesi vardır.
Zira- âsîlerin azabı görünce nedametlerini izhar etmesi muhtemel ldugu gibi gizlemeleri dahî muhtemel olduğundan mananın her İkisi de sahihtir. Çünkü; nedametlerini izharla esef ederler veyahut kendi kusurlarıyla kendilerini ta'yib etmemek için gizlerler ki azab olsun.[32]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı ahvalini beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Biz hiçbir karyede bir nebi göndermedik, illâ o karnenin zenginleri o nebilere «Sizin gönderildiğiniz ahkâma biz kâfiriz» dediler.]
[Ve o zenginler «Bizim emval ve evlâdımız sizden çoktur. Binaenaleyh; biz muazzeb olmayız» dediler.]
Yani; kâfirlerin günahlarının şeameti kendilerini elbette ihata eder. Zira; biz bir karye ahalisini inzar edici bir nebi göndermedik, illâ o karyenin zengin, cah ve mansıp sayesinde rahat edenleri servetlerine mağrur olarak «Biz resullerin gönderildikleri ahkâmı inkâr eder, kabul etmeyiz» dediler: Zira; kibir ve gururları rusül-ü kiramın davetine icabetlerine mani olmuştur, onlar dünyaca kendilerinin itibarlarına istinad ederek dediler ki «Nübüvvet ve risalete elyak olan bizleriz. Çünkü; evlât ve emval cihetinden sizden daha ziyadeyiz, emvalimizle istediğimiz metalibi elde ederiz, evlâdımızla gelecek belâya karşı dururuz. Şu halde dünyada her nimet bizde olup muazzep olmadığımız gibi âhirette dahi muazzep olmayız. Zira; Allahü Tealâ'nm dünyada bize nasıl ikram ettiyse âhirette dahi öylece ikram edeceğinde şüphemiz yoktur. Çünkü; eğer Allahü Tealâ dünyada bizim dinimize ve amelimize
razı olmasaydı bize bu kadar nimetleri vermezdi. Şu halde bu nimetleri bize vermesi bizden razı olduğuna delâlet eder.» demekle kibir ve gururlarını izhar ettiler.
Gerçi bu âyette her nebinin ümmetlerinden bu gibi itiraz ve sözler sadır olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammedi bu misilli mala ve evlâda.istinad ederek kibir ve gururdan menet-mişse de insanlarda mal ve evlâtla gurur ve onlara itimatla tuğyan etmek her zaman görülen ahvaldendir. Çünkü; emval ve evlât sebebiyle hasıl olan kibir ve gurur şehevât-ı nefsaniyey.e inhimake Ve şehevât-ı nefsaniye ise dünya metâ'mdan hissedar olamayan fukara güruhunu istihfafa vesile olduğuna işaret için Cenab-ı Hak enbiyaya mukabele edenlerin servet .ve nimetle mütena'im olanlar olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; ekser-i mehafiide, büyük meclislerde ve mühim işlerde alelekser söz sahibi olanlar zenginlerdir.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bunların âhirette. muazzep olmayacaklarım iddialarının sebebi; ikidir : Birincisi: Azabı külliyen inkâr etmeleridir. Şu halde azap olmayınca kendileri muazzep olmadıkları gibi hiçbir kimsenin de muazzep olmayacağını itikad etmişlerdir. İkincisi: Azabın olacağı farz olunsa bile kendilerinin muazzep olmayacaklarını itikad etmeleridir. Çünkü; onlar «Allahü Tealâ bizi dünyada mal ve evlâtla i'zaz ve ikram ettiğinden âhirette azapla ihanet etmez» demekle kendilerini azaba müstehak görmemişlerdir. Şu halde âhireti dünyaya kıyasla dünyada muazzez olanların âhirette dahî muazzez olacağını iddia etmişlerdir.[33]
Vacip Tealâ mal ve evlâda istinatla mağrur olanların bu iddialarının batıl olduğunu ve dünya metâ'mın gurura değer bir kıymeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen mallarıyla mağrur olan gafillere de ki «Benim Rabbim dilediği kuluna rızkı çok, dilediğine az verir, bazısına rızkı bol verip, bazısına dar vermek kullarını imtihan ve iptilâ içindir.»]
[Ve lâkin nasın ekserisi bu hikmeti bilmediğinden malı çok olan mağrur ve malı az olan me'yus olur.] Halbuki bir kimsenin rızkı bol olması Allah'ın rızasını müstelzim olmadığı gibi rızkının dar olması da Allah'ın gazabı es'eri olmasını mucip olmaz, belki rızkın dar olması hesabının kolay olmasını, rızkın çok olması helâl olursa hesabın uzun ve zor olmasını ve haram olursa hüzn-ü ebedî ve azab-ı elimi mucip olur. Binaenaleyh; müşriklerin itikatları batıldır. Zira; rızkın vüs'atı rızaya ve izzete delâlet etmediği gibi darlığı da gazabullaha delâlet etmez ki dünyada rızkı bol olanın âhirette müreffeh olması lâzım gelsin. Belki aksi daha galiptir. Çünkü; ekseri maldar olanların şakı ve fakir olanların da said oldukları görülür. Eğer insanın fışkı fakrini ve amel-i salihi gmasmı mucip olsa meşiyet-i İlâhiyenin methali olmamak lâzım gelir. Çünkü; zengin olmak için amel-i salih kâfi olduğundan bilûmum su-leha zengin ve fasıklar da fakir olurlardı. Halbuki ahval-i âlem böyle değildir. Zira rızık; meşiyet-i İlâhiyeye tâbidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak meşiyetine tâbi olduğunu bu âyette beyanla müşriklerin itikatlarını red ve iptal etmiştir.[34]
Vacip Tealâ ehl-i küfrün malları ve evlâtlarıyla iftihar edip istedikleri metalibi elde edeceklerini beyandan sonra malın ve evlâdın Allah'a kurbiyete vesile olamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey malına ve evlâdına mağrur olan kâfirler sizin mağrur olduğunuz emvaliniz ve evlâdınız bizim indimizde sizi bize yaklaştıran değildir, illa imanla amel-i salih işleyen kimsenin ameli^onuj bize yaklaştırır.]
[Çünkü; imanla beraber amel-i salih işleyen kimseler için amelleri sebebiyle cezaları iki kattır ve daha ziyadedir.]
[Halbuki onlar Cennet-i A'lâ'da ehl-i iman için hazırlanmış olan konaklarda eminlerdir.] Zira; azap korkusu ve rızkın tükenmesi gibi hiçbir şeyden korku ve endişe yoktur.
Yani; ey malı ve evlâdı sebebiyle bütün himmeti onlardan bekleyip âhiretten ümidini kesmiş olan münkirler! Sizin her meta-libimize kâfidir dediğiniz malınız ve evlâdınız sizi bize yaklaştırır şeylerden değildir. Halbuki siz bize kurbiyet tahsil etmek ve rızamızı aramakla me'mursunuz ve sizin itimad ettiğiniz malınız ve evlâdınız sizin amelinizi ıslah edip matlubunuza îsal edemez. Zira; sizin onlar sayesinde tuğyan ederek bizden uzaklaşmanıza sebep olur. Çünkü; evlâdı serde istihdam ve malı batıla sarfetmekle kur-biyetten mahrum olursunuz. Ancak iman edip evlâdını tarik-ı tevhide şevkle hayırda istihdam ve malını hayra sarfla amel-i salih işleyen müminlerin amelleri bize karib olmalarına sebep olur. İşte âhirete iman edip emval ve evlâdını hayra sarfedenlerin amelleri sebebiyle ecirleri istihkaklarından kat kat fazla olmakla beraber anlar Cennet'in konaklarında emin olarak istirahat ederler. Çünkü; bilcümle mûziyattan ve kederden eminlerdir.
Hulâsa; mal ve evlât insanın ind-i ulûhiyete yaklaşmasına sebep olamayacağı ve ancak imanla amel-i salih ve evlâdı terbiye-i şeriatla terbiye ve salâh-ı hali ta'limle malını ve evlâdını hayrata sarfeden kimsenin ameli kurbiyete sebep ve onların amelleri sebebiyle cezalarının iki kat olacağı ve Cennet'in konaklarında her türlü korku ve kederden emin olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.
[Şol kimseler ki onlar bizim kudretimize ve ahkâm-ı şer'iyemize ta'n ve reddetmekle bizi hudud-u İlâhiycmizi ikameden âciz kılmak için sa'y ederIer. İşte şiı bizi âciz kılmak kasdıyla sa'yeden-ler azab-ı ebedîde hazırlanmışlardır.] Çünkü; onlar bizim kullarımızı ıslah için inzal ettiğimiz âyetlerimizi iptale ve ahkâmını icraya mani olmak için sa'y eder ve kullarımızı doğru yola sevk eder, ka-vanîni icradan âciz kılmaya çalıştıklarından azab-ı ebedîye müste-haklardır. Binaenaleyh; batıla sa'y ile âyetlerin fevaidinden gaafii olanlar azab-ı Cehennem'de hazırlardır, ebeden azaptan kurtulmaları da yoktur. Çünkü; batıla sa'y edenlerin her zaman akıbetleri hüsran-ı ebedîdir.[35]
Vacip Tealâ dünyada mallarına mağrur olarak batıla sa'y edip dünyaya kıyasla âhirette dahî mütena'im olacaklarına dair iddialarının batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Husul! Malına mağrur olan münkirlere sen de ki "Kullarının isti'dat ve istihkakına muttali' olan Rabbim dilediği kulunun rızkını bol, dilediğinin rızkını dar verir.»] Binaenaleyh; rızkın bolluğu alâmet-i saadet, darlığı alânıet-i şekavet olamaz. Hatta şahs-ı vâhid ömrünün bir kısmında bol rızka nail olduğu halde diğer bir k'ismmı da dar rızıkla müzayaka içinde geçirir. Şu halde rızkın saadet ve şekavete alâmet olamayacağı aşikârdır.
[Halbuki rızkınızdan sizin infak ettiğiniz şeyin bedelini Allah Tealâ hem dünyada hem de âhirette halkeder. Çünkü; rıza-yi Bârî için infak olunan şeyin halefini yerine koyar, halef siz bırakmaz.]
[Zira; AHahü Tealâ râzıkların hayırlısı ve devamlısıdir.] Çünkü; Allah'tan başka insanlardan bazı kimseler diğer bazı kimselerin rızıklarına vesile olurlar ve lâkin onların sebep oldukları rızik. Allah'ın cnlarm yedinde halkettiği rızıktan olduğu cihetle «Allahü Tealâ cünüo râzıklann hayırlısı» denmiştir.
Fahri Eâzi ve Hâı'in beyanları veçhile Resuîullah, Müslim ve Buhâri nin bilittifak (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettikleri bir hadisle bu âyeti tefsir etmiştir. Şöyle ki Resûlullah ^Kulların içinde bulundukları hiçbir sabah olmaz, illâ o sabahta iki melek (Yâ Rabbi! Malını hayra infak eden kimseye o malın halefini; ini»; etmeyip imsak eden kimseye o malın telefini ver) diyerek dua ederler» buyurmuştur. Meleklerin bu dualarının eseri hariçte görülmektedir. Çünkü; malını hayra sarfeden ve fukaraya yedirenlerin, mün'im olup misafire ikram edenlerin mallarında bereket ve bahîl olanların malları çok olsa dahî mallarında bereketsizlik daima müşahede olunmaktadır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette ile murad; it'âm-ı taam edenler dernektir. Meselâ padişahın askerine efendinin kölesine, hane sahibinin misafirlerine ve zenginin fukaraya it'ârnlan gibi bir kimse diğerinin rızkına vesile olursa da o rızkın halikı Allahü Teaîâ olduğu cihetle râzıklann hayırlısıdır. Zira; diğerlerinin râzık olması ariyet ve sûrîdir, yoksa hakîkî râzık değillerdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile râzıkın hayırlı olması; dört şeyledir : Birincisi: İhtiyaç zamanından te'hir etmemektir. İkincisi: Herkesin ihtiyacı kadar vermektir. Üçüncüsü : Dünyada muhasebeyle tazyik etmemektir. Dördüncüsü: Verdiği rızık mukabilinde ücret istememektir, İşte Cenab-ı Hak kaadir ü kayyûm, ganî ve kerim olduğundan bu manânın cümlesi zatında mevcut olup kullarının rızkını her zaman herkesin nasibi miktar verdiğinden râzıklann hayırlısıdır.
Hulâsa; abdin zengin veya fakir, rızkının bol veya dar olması Allah'ın mesiyetine müteallik mesailden olup kulların methalleri olmadığı, kulların fukaraya ve sair hayrata infakına mukabil Allah'ın hak:f halkedeceği ve Allahü Tealâ'nm cümle râzıklann hayırlısı olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]
Vacip Tealâ dünyada malına mağrur olan kâfirlerin âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zikret habibim! Şol günü ki a günde AHaM T«lâ abıdlerle maWların cemiini mahşere cemeder, sonra Allahü Teala.M-Le hitaben »Şu müşrikler dünyada size mi ibadet ederlerdi?» de-mekle suâl eder.]
[-Cenab-ı Hakkın bu suâline karşı melekler «Yâ Rabbi! Seni cemi' nekaisten tenzih ederiz. Zira; müşriklerin dûnunda bizim velimiz, mevlâmızsm, halimizi herkesten iyi bilirsin» derler.] Ve sözlerine şunu da ilâve ederler
[«Belki onlar şeytan'a ve taife-i cinne ibadet ederlerdi. Çünkü; müşriklerin ekserisi şeytanlara iman edicilerdir. Zira, onları batıl olan şeylere davet eden şeytanlardır ve şeytanların^davetle rine icabetle iman etmişlerdir. Binaenaleyh; şeytan a ibadet ve sana şirketmekle meşgul oldular, biz onları idlâl etmediğimiz gıb onların ef'âline buğz ederdik» demekle melekler tebrıe-ı zimmet ederler.
Bu âyette melekler müşriklerin cinne ibadet ettiklerim mutlak zikredip dimilere imanlarını ekseriyetle takyid edecekleri beyan olunmuştur. Çünkü ibadet; zahirde görüldüğü cihette kafirlerin cinne ibadetlerini gördükleri gibi mutlaka ibadet ettiklerim ve ancak iman ahval-i kalbiyeden olduğu cihetle kalp taline muttali olamadıklarına işaret için ekserisinin iman ettiklerim beyan edeçeklerdir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile müşrikler meleklere ve putlara da ibadet ettikleri halde yalnız cinne yani şeytana ibadet ettiklerini beyan etmişlerdir. Çünkü; Allah'ın gayrı her neye ibadet etmişlerse ona ibadeti şeytan'in idlâli ve o ibadeti tezyini sebep olup şeytan'a itaat ettiklerinden şeytan'a ibadetlerini zikredecekleri beyan olunmuştur.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamette âbidlerin ve ma'-budlarm cümlesini mahşere cemedeceği ve meleklere «Şu müşrikler dünyada size mi ibadet ettiler?» diyeceği ve bu suâl üzerine meleklerin teşbih edip «Yâ Rabbi! Müşriklerin dûnunda sen bizim velimiz ve mevlâmızsm, belki müşrikler cinne ibadet ve ekserisi onlara iman ettiler» diyecekleri bu âyetten-müstefad olan fevaid cümlesindendir.[37]
Vacip Tealâ meleklerin müşriklerin hallerine razı olmadıklarını beyandan sonra o günde hiçbir müşrikin diğeri hakkında menfaat ve mazarrata malik olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[O günde sizin bazınız bazınızın menfaat ve mazarratınama olamazsınız.]
Yani; cümle insanlar mahşere cemolunünca bütün esrarın zuhur edip vahdet-i hakîkiyenin tamamıyla anlaşıldığı günde sizin bazınız bazınıza menfaatinin celbine ve mazarratının define veyahut menfaatini elinden almaya ve mazarrat îkaına malik olamaz. Zira her umur; Vâcibülvücud'a müfevvazdır. Çünkü; dar-ı âhiret, dar-ı sevap ve ikab olduğundan sevabı verecek, ikabı yapacak ancak Allahü Tealâ'dır. Allah'ın gayrı sevaba ve ikaba kaadir yoktur. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitapta dört ihtimal vardır : Birincisi: Yalnız meleklerin muhatap olmalarıdır. Buna nazaran bu âyet; müşriklerin azab üzere tâzib olunacaklarını beyan etmiştir. Zira; ma'bud ittihaz ettikleri meleklerin menfaat ve mazarrata malik olmadıklarını son derece muhtaç oldukları bir zamanda beyan etmek elbette tahassürlerini muciptir. Çünkü; ke-mâl-i itmi'nanla menfaat bekledikleri şeyin aksi zuhur edivermesi kemâl-i teessüfü mucip olacağında şüphe yoktur. İkincisi; Meleklerle beraber kâfirlerin de muhatap olmalarıdır. Buna nazaran rnanâ-yı âyet: | Sizin bazınız ki ma'bud ittihaz ettiğiniz melekler bazınıza ki âbid olan müşriklere menfaat ve mazarrata malik olamazdınız | demektir. Üçüncüsü: Muhatabın meleklerle cinnîler olmalarıdır. Çünkü; meleklerle cinnîlerin bâzıları bazılarının menfaat ve mazarratına malik olamayınca müşriklerin men-faatlarına malik olamayacakları evleviyetle sabittir. Dördüncüsü: Muhatap kâfirlerdir. Çünkü; dünyada onlar kendilerinin a'van ve etbâ'larıyla iftihar eder ve menfaat beklerlerdi. Âhirette pek itimad ettikleri kimselerden asla menfaat olmayacağını beyan etmek onları tamamıyla ye'se düşürmektir.
[Biz yevm-i kıyamette zalimlere «Siz dünyada tekzib ettiğiniz Cehennem ateşinin azabını tadın» deriz.]
Yani; onların her taraftan mahrum ve me'yus oldukları zamanda biz sıfat-ı kahrımız icabı daire-i şeriattan çıkmış olan zalimlere hitabederek deriz ki «Size resullerimiz ve kitaplarımız vasıtasıyla haber verildiğinde tekzib ettiğiniz Cehennem ateşinin azabını tadın». İşte böyle hitab etmekle kahrımızı izhar ederiz, onlar da tekzib ettikleri Cehennem'i re'ydayrı görür ve azabını tadarlar. Azaba istihkaklarının sebebi; irtikâb ettikleri zulüm olduğuna işaret için zalim oldukları sarahaten beyan olunmuştur.[38]
Vacip Tealâ zalimlerin zulümlerini tafsil etmek üzere buyuruyor
[Onlar üzerine resullerimiz vasıtasıyla delâleti açık âyetlerimiz tilâvet olunduğunda derler ki «Ayetleri tilâvet eden şu zat olmadı, ancak sizi babalarınızın ibadet ettikleri dinden menetmek ister bir recül oldu.»] İşte zalimler böyle demeleriyle temerrütlerini izhar ederler.
[«Ve şu okunan âyetler de olmadı, illâ yalan ve iftira oldu» derler.]
Yani; biz o zalimlere «Cehennem azabını tadın» deriz ve bizim bu gibi kahrımızın zuhuruna müstehaklardır. Çünkü; onlar üzerine bizim onların hallerini ıslaha açık bir surette delâlet eden âyetlerimiz tilâvet olunduğunda o âyetleri okuyan Resulümüze şiddet-i adavetlerine binaen «Şu nübüvvet davasında bulunan zat olmadı, illâ sizi babalarınızın ibadet ettikleri dinden menetmek ister bir recül oldu ki, o sizi dininizden döndürmek ve kendi dinine koymak murad eder» demekle Resulümüze halkın buğz u adavetini celb etmeye,çalışırlar, bununla da iktifa etmeyerek derler ki «Şu okunan âyetler olmadı, illâ yalan bir iftira oldu». İşte böyle demekle âyetlerimize dahi ta'nederler, bu gibi ta'nlarıyla Cehennem azabına duçar olmuşlardır. Bu misilli sözler âlemde ehl-i hakka her zaman söylenen tefevvühat cümlesindendir. Çünkü; her asırda o asrın modasına göre din düşmanları bulunmak, zuafayı idlâl etmek, ahkâm-ı dini birtakım yaldızlı ve şeytan'm ilkaa ettiği vesveselerle tezyife uğraşmak ve diyanetine ihtimam eden erbab-ı dini hamakatla itham ederek buğzetmek ve muktedir olursa hakaretten geri durmamak her millette ve her ümmette zamanına göre muhtelif kisvelerle zuhur eder. İşte bu gibi din düşmanları edyan-ı sairede bulunduğu gibi din-i Muhammedîye itiraz edenler daha çok ve zaman-ı saadetten bu zamana kadar iptaline çalışarak, söndürmek isteyenler hiç eksik olmamıştır, ilâyevmilkıyam da olmayacaktır. Lâkin hepsi de hâib ü hâsir olmuş ve din-i Muhammectfyi yıpratmak imkânını bulamamışlardır ve zaman-ı saadette söyledikleri sözlerin bir kısmını Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiştir.[39]
Vacip Tealâ bu sözlerinin bir kısm-ı aharını dahî beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler hak olan Kuran kendilerine geldiğinde «Şu Kur'an olmadı, illâ açık bir sihir oldu» dediler ki onlar kâfir oldular.] Ve bu sözleriyle Kur'an'a adavetlerini izharla iman etmeyeceklerini beyan ettiler.
Yani; kâfirler Resulümüze şiddet-i adavetlerine binaen hak olan Kur'an kendilerine gelip harikulâde-i acibeden olduğu cihetle muârazasmdan âciz kalınca onlar «Şu Kur'an olmadı, illâ açık bir sihir oldu» dediler ve bu sözleriyle teşeffi-i sadrederek iman etmemek için bir takım nalâyık tefevvühata kalkıştılar.. Binaenaleyh; akıllarına ne gelirse lisanlarıyla Öylece söylediler.[40]
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a iftiralarını beyandan sonra bu iftiraları bir delile müstenid olmayıp sırf adavet ve cehalet sey-kıyla söylenmiş bir söz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz müşriklere onların ders edecekleri kitaplardan bir kitap göndermedik, senden evvel onlara bir nebi de göndermedik.]
Yani; biz müşriklere ders okuyacak bir kitap vermedik ki o kitapta bunların şirklerinin caiz olduğuna dair bir mesele bulsunlar. Böyle bir kitap kendilerine verilmeyince her ne söyleseler kendi iftiralarından ibarettir. Çünkü; bir delile ve kitaba müstenid değildir, habibim! Senden evvel biz onlara bir nebi göndermedik ki haşa şirkin doğru bir mezhep olduğunu ondan öğrenmiş olsunlar. Böyle bir kitaptan veya nebiden almadıkları birşeyi söylemeleri kendi icatları cehalet ve sefahetleri neticesi bir cereyandan ibarettir. Çünkü; ne bir kitaba istinatları ve ne de bir nebiden is-timâ'ları olmayınca sırf kendi tefevvühatlarından ve âbâ ve ecdatlarını taklitten ibarettir.
[Müşriklerden evvel geçen ümmetler de resullerini tekzib et tiler ve kitaplarıyla amel etmediler.]
[Halbuki Mekke müşrikleri geçmiş ümmet ve milletlere verdiğimiz mansıp, servet, eşya, emtea, tûl-ü Ömür, kuvvet ve şevketin onda birine baliğ olamazlar.]
[Onlar benim resullerimi tekzib ettiler.]
[Onlar resullerimi tekzib edince o kadar kuvvet ü kudretleri, servet ü samanlarıyla beraber onları ihlâk edince benim düşmanlardan intikamım ve onların ef'âlini inkârım nasıl oldu onları o kadar kuvvetleriyle ihlâkim nasıl zuhur etti?] Evvel geçen milletleri bu kadar kuvvetleriyle ihlâk edince Kureyş müşriklerini ihlâk edeceğim evleviyetle sabittir.
Şu manâ daki zamirin Arabın müşriklerine zamiri ümem-i salifeye râci olduğuna nazarandır. Amma Fahri Râzi'nin ikinci tevcihindeki beyanı veçhile zamiri ümem-i salifeye, zamiri Arabın müşriklerine râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir : | Arabın müşriklerinden evvel geçen milletler resullerini tekzib ettiler. Halbuki
evvel geçen milletler Araba verdiğimiz fezâilin onda birine baliğ olamadılar. Zira; kavm-i Araba gönderdiğimiz Nebi cümle enbiyanın efdali, kitabı kütüb-ü semaviyenin cümlesinin efdali, hepsini nâsih ve menfaati umuma ait olup ümem-i salifenin kitapları ve şeriatları hususidir, Arap içinde ıneb'ûs olan Nebi bilûmum milletlere meb'ûs, şeriatı ilâyevmilkıyam bâkî; hakkaniyetine delilleri ve berahini kafidir, tağyir olunmak ihtimali olmadığı gibi bir muarızın itirazıyla red dahi olunmaz. İşte şu sayılan nimetlerin onda birine ümem-i saiife baliğ olmadıkları ve onlara onda birini vermediğimiz halde onların resullerimizi tekziplerine binaen ihlâk edince bu kadar zahir, kafi ve cesîm nimetleri kendilerine verdiğimiz kavm-i Arap Resulümüzü ve kitabımızı tekzib edince onları ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabittir] demek olur.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile mi'şar ; öşür yani onda bir manasınadır ki "Bizim onlara verdiğimizin onda birine baliğ olamadılar)' demektir[41]
Vacip Tealâ kâfirlerin azaba istihkaklarının sebebi âyetleri inkâr ve rusül-ü kiramı tekziple şirki irtikâb etmeleri olup şirki irtikâpları ise asla bir delile müstenit olmadığı gibi bir nebiden işitmek de olmayıp hemen cehalet üzere bir cereyandan ibaret olduğunu beyandan sonra ehl-i şirki üç şeye davet etmesini Resulüne emretmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere de ki «Ben size bir hasletle emrediyorum ki o haslet sizin ikişer ikişer ve birer birer olduğunuz halde Allahü Tealâ'nın rızası için kaim olmanızdır.»]
[«Allah için kaim olduktan sonra sizin sahihiniz olan Resulünüz Muhammed (S.A.) de cinnetten hiçbir şey olmadığını tefekkür [ etmenizdir.»]
[«Zira; sizin sahibiniz olmadı, ancak o günde gelecek şiddetli azapla sizi korkutucu oldu.»]
Yani; habibim! Senin tilâvet ettiğin âyetleri inkârla sana , «Kendi icad etti» diyerek «İftira etti» diyen müşriklere sen de ki «Ey müşrikler! Ben size bir hasletle vaaz ediyorum ki o haslet sizin ikişer ikişer ve birer birer Allah rızası için kaim olmanızdır. Asla taassup göstermek ve mücadele etmeksizin kelime-i tevhide içtimâ' etmenizi nasihat ederim. Zira; bu nasihatim sizin menfaatiniz içindir. Çünkü bu haslete devam; sizin dünya ve âhiret mesut olmanızı icab eder. Sizin meclis-i risalette rıza-yı İlâhiyi talep için birer ikişer kıyamınızdan sonra bir yerde içtimâ' edip Resulünüzün ahvalini tetkik ve tefekkür etmelisiniz ki sahibinizde asla cinnet olmadığını bilesiniz. Zira; Nebiniz olmadı, illâ ancak o günde gelmek üzere olan âhiretin şiddetli azabıyla sizi korkutucu oldu».
Beyzâvî'nin beyanı veçhile cemaat-ı kesire içinde insaf üzere adalöte riâyet ederek müzakere ve düşünmek mümkün olamayacağına binaen Cenab-ı Hak din-i Muhammedîyi tetkik hususunda hu-zur-u risalete gelenlerin birer veya ikişer kişi olarak gelmelerini bu âyetle tahdid etmiştir ki kalabalık gelmekle, işi mezheb taassubuna götürmesinler. Çünkü; cemaatın kesreti hatıratı teşvişle sözleri birbirine karıştırıp müzakerenin mücadeleye inkılâbını mucip olur, çokluğun müzakere ve müşavereyi ihlâl ettiği de gayr-ı kaa-bil-i inkâr bir hakikattir. Zira; her mecalis ve mehafilde kesretin lâyıkıyla.müzakere yapamadığı bilfiil müşahede olunan ahvaldendir. Ashab-ı müşavere ne kadar az olursa anlaşmak daha kolay olacağında şüphe yoktur.
Kezalik Resûlullah'ın hususiyat-ı ahvalini teftişte dahi herkes ya kendi kendine veyahut yanında diğer bir kimseyle müzakere ederse hakikati kolay bulacaklarına bu âyette işaret olunmuştur. Çünkü; Tefsir-i Medarik'te beyan olunduğu veçhile iki kişi bir meseleyi müzakere ederse herbiri fikri ve mütalâsım diğerine arzeder. Arkadaşı kemâl-i insaf ve adalet üzere selâmet-i kalple dinler ve arkadaşının fikir ve mütalâasına karşı kendi reyini -beyan eder, diğeri de aynı suretle dinler ve bu sözlerin içinden sağlam olanını alıp işe yaramayanı atarlar, bu suretle bir netice-i sahihaya vasıl olurlar. Amma bu iki kişinin yanında üç beş kişi daha bulunacak olsa söz uzar, mesele müşavere ve müzakere halinden çıkar, münakaşa halini kesbetmekle doğru bir neticeye vasıl olmak müşkül olur, İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak emr-i dinde ikişer kişi veyahut birer kişi olduğu halde herkesi kendi kendine muhakeme etmesini emretmiştir. Çünkü; umur-u dinde ve emr-i Resûlullah'ta şahs-ı vâhid kendi nefsinde muhakeme eder, mütalâasının neticesinde fikrini aklına arzeder, muhakemesinde sahih bir hüküm alabilir. Amma ekseriyette böyle sâf müzakere olamayacağından Cenab-ı Hak din hususunu müzakerede çok kimse lâzım olmadığını beyan etmiştir.
Bu âyette zikrolunan üç hasletten birincisi: ile işaret olunan tevhididir. İkincisi: ile işaret olunan emr-i risalete ihtimamdır. Üçüncüsü: ile işaret olunan ahval-i âhirettir. Esasen itikadiyâtm aslı da bu üçe münhasır olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu âyette usul-ü itikadiyeye işaretle itikadiyat hususunda içtimâyatm methali olmayıp her şahsın selâmet-i fikirle kendi düşünmesi lâzım olduğunu tavsiye etmiştir. Çünkü itikat; herkesin kendi kanaati üzere iman etmesi vacip olduğundan aharı taklid etmek mezmumdur.[42]
Vacip Tealâ Resulünde cinnetten asla eser olmadığını beyandan sonra ücret taleb etmeyerek ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde görmüş olduğu meşakkatlara bilâücret göğüs germesi nübüvvetine delil-i kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Senin nübüvvetini inkâr edenlere sen.de ki «Eğer emr-i tebliğde ücret istersem o ücret sizin olsun.»] [«Zira; ahkâm-i dini tebliğimde ücretim olmadı, illâ Allah üzerine oldu. Halbuki Allahü Tealâ herşey üzerine hazır ve nazırdır.] Binaenaleyh; tebliğden maksadımı ve tebliğimin ücretini bilir, lâyıkı veçhüzere verir» demekle onlardan ücret istemediğini alenen söyle. Naşı tarik-ı hakka davet, emribilmaruf ve nehyianil-münker halisenliveçhillâh olup garaz-ı dünyeviye şaibesi olmamak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.
Ayet; iki cihetle Resûlullah'ın risaletini ispat etmiştir. Birincisi: Emr-i tebliğ mukabilinde ücret istememesidir. Çünkü; bu kadar meşakkati ihtiyar etmekte dünyaca bir menfaat bek-lemeyip yalnız menfaat-ı uhreviyeye hasretmek elbette nübüvvetine delâlet eder. Zira; nübüvvet davasında kâzip olsa âhiretçe azap muhakkak olup dünyaca da menfaatsiz bu kadar külfeti ihtiyar etmek ese,r~i cinnet olur. Halbuki; Resûiullah eser-i cinnetten mü-berradır. Şu halde nübüvvet davasında sadıktır, İkincisi: Allahü Tealâ'nın herşeye şahit ve âlim olduğunu beyan etmek davasında sadık olduğuna delâlet eder. Çünkü; bir kimse Allahü Tealâ tarafından resul olduğunu dava eder ve davasına Allah'ı şahit kılarsa nübüvvetinin sıdkma bundan daha büyük bir delil olamaz. Zira; Allahü Tealâ edille-i kafiye ve mucize-i bâhireyle davasını te'yid etmiştir.[43]
Vacip Tealâ Resulünün risaletini ücret istememesi ve yed-i nebevilerinde harikulade mucizelerle sıdk-ı davasını kendi şehadet etmesiyle ispat ettikten sonra zat-ı ulûhiyetinin fâil-i muhtar olmasıyla dahî ispat etmek üzere buyuruyor.
[Habibim! Sen kâfirlere de ki «Ey müşrikler! Siz risaletı hana münasip görmüyorsunuz, fakat benim Rabbim dilediği kuluna hakkı vahyeder ve vahyini kabul ve tebliğiyle emreder. Zira; hafa-yâ-yı umura âlim olduğundan risalete elyak ve nübüvvete ehak olan kulunu bilir ve ona tevdi eder ve hakla batılı tardeder.] Binaenaleyh" din-i İslâm'la edyan-ı batılayı tardettiğl gibi bilcümle batıl olan âdât ve ahlâkı da reddetmiştir.
[Yâ Ekrem-er Rusülî Sen kâfirlere de ki «Hak olan din-i İslâm geldi, batıl zail oldu gitti ve batıl olan şey iptidaen icad olunmaz ve giden batıl geri gelmez.»]
Yani; habibim! Sen ehl-i Mekke'ye tarik-ı hakkı beyandan sonra de ki »Din-i İslâm'ın esası olan Kur'an geldi ve ittibâ'a lâyıktır. Binaenaleyh; siz fırsatı fevtetmeksizin halisenliveçhillâh inkıyad etmelisiniz, bundan sonra batıl yeniden baş gösteremez. Çünkü; zail oldu, gitti. Binaenaleyh; iade de olunmaz. İşte din-i İslâm teâlî ettikçe batıl olan şirkin mahvolup gitmesiyle vukuat az bir zaman içinde bu âyetin sırrını ispat etmiştir. Hatta Ceziret-ül Arap'ta putperestlik âyini bilkülliye zail olmuş ve kıyamete kadar bir daha avdet etmeyecektir.
Evet! Mürur-u zamanla diyanete yapışan azalır, fısk u fücur çoğalır, erbab-ı fesat yüz bulur, meydan alir, ahlâk bozulur, lâkin şirk ve putperestlik zail olduğu yere bir daha avdet etmez. Yani; "Resulullah'm getirdiği Kur'an dünyada ve âhirette daima sabittir, batıl olan şeyler zeval bulduktan sonra mevt-i ebedîyle yok olur gider ki zail olan batıl aynen iâ'de olunmaz» demektir. Yahut bazı rivayete nazaran bu âyette ba11Ila murad; İblis'tir, Çünkü İb-hs; iptidaen bir şey icad edemediği gibi yok olduktan sonra dahi iade edemez.[44]
Vacip Tealâ Mekke'den zail olan batılın yani putperestliğin daha avdet etmeyeceğini beyandan sonra ehl-i Mekke'nin Resulullah'a »Sen âbâ ve ecdadının dinini terkettin, kendi nefsinden bir din icad ettin, dalâlete düştün» diyerek vâki olan ta'nlarma cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yâ Ekrem-er Rusül! Sana ta'neden müşriklere sen de ki "Ey müşrikler! Sizin dediğiniz gibi benim dalâlde olduğum farzolunsa ancak kendi nefsim üzerine dalâlde olurum, eğer ben ihtida edersem Rabbimin bana vahyettiği Kur'an'la ihtida ederim. Zira; Rab-bim sizin ve bizim sözlerimizi işitir, size ve bize kurb-u manevîyle karîbdir.»]
Yani; Habibim! Müşriklerin sana ta'nı üzerine sen cevapta de ki «Ey Mekke ahalisi! Sizin ta'mnız ve itikad-ı batılınız gibi eğer ben tarik-ı haktan çıkmış ve dalâleti ihtiyar etmişsem o dalâli kendi nefsim üzerine ihtiyar ederim. Binaenaleyh; o dalâletin vebali ve mazarratı benim nefsim üzerinedir, size ait bir zarar yoktur. Şu halde niçin ta'nmıza âlet edersiniz? Eğer ben tarik-ı hakka ihtida etmişsem o ihtida Rabbimin bana ihsan ettiği vahyile hasıl olmuş ve Rabbimin vahyini kendime rehber ittihaz etmişimdir ki Cennet-i A'lâ'ya götürecek bir tarik-ı hakka tevessül ettim demektir. Zira; Rabbim Tealâ münacatımm umumunu işitir, size, bana ilmi yakın, her sözümüzü işitir ve amelimizi bilir. Binaenaleyh; dalâlet ve hidayet her ikisinin de ceza-yı lâyıkını verir».
Nisâbürî'nin işareti veçhile bu âyette terdide ve şekke delâlet eden lâfzı ehl-i Mekke'nin itikatları üzere onları ilzam ve iskât içindir, yoksa haşa bu şek Resûlullah'a râci değildir. Zira; Resûlullah'ta dalâlet tasavvur olunmaz, şek üzere irad-ı kelâm etmez. Çünkü; Resûlullah muhatabın haline göre irad-ı kelâm eder, bu minval üzere irad-ı kelâma irhâ'-i inan denir. Yani; «Farzedelim ki hal ü şan sizin dediğiniz gibidir, o halde size ne gibi zarar vardır? Zira; sizin dediğiniz gibi ben dalâl üzere olsam zararı bana aittir. Şu halde siz niçin telâş ediyorsunuz ve size ne oluyor ki kendinize bunu bir iş yapıyorsunuz? Eğer ben hidayetteysem Rabbimin bana vahyettiği Kur'an'la doğru yol tutmuşumdur ve o yola sizi davet ediyorum. Eğer bana ittibâ' eder, sözümü dinlerseniz siz de ihtida etmiş olursunuz» demektir.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Mekkelilerin Resûlullah'a ta'netmeleridir. Çünkü; Resûlullah onları din-i hakka davet edip putlara ibadeti terketmelerini kemâl-i ikdamla tavsiye ve onun zararlarını beyan edince onlar Re-' sûlullah'a «Sen âbâ ve ecdadının dinini terkettin, kendi nefsinden yeni bir din icatla dalâlete düştün» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[45]
Vacip Tealâ Resulüne ve şeriatına ta'neden âsîlerin yevm-i yametteki hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Habibimî Eğer sen müşriklerin ve sair erbab-i fesat ve isyanın fezi' u feryatlarını görmüş olsan emr-i acîb ve garîb görürsün. Zira; onlar Allah'ın nazarında kaybolmazlar. Binaenaleyh; her nerede bulunsalar Allah'ın kudretine nispetle en yakın bir mekânda tutulurlar.]
Yani; yerin içinde, denizlerin altında ve yedi kat semânın üstünde olsalar kabza-i İlâhiden kurtulamazlar. Çünkü; kudret-i İ hiyeye nispetle en yakın mekânla en uzak mekânın farkı olmâj cümlesi müsavidir. Binaenaleyh; kaçmakla, muhkem bir kalt girmekle gazaba müstehak olan kimsenin azaptan kurtulması yoktur. Zira; Cenab-ı Hak onu yakından tutar, hiçbir kimse müdafaa edip kurtaramaz.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile erbab-ı isyanın fezi' ve feryatları; üç yerdedir : Birincisi: Hal-i ve f atlarındadır. Zira o vakit onlar Cehennem'in derekelerini görmekle fezi' ve feryad ederler. Cenab-ı Hak da onları yerin üstünden
Kabirlerinden kalktıklarında fezi' ve feryad ederler. Allahü Tealâ onları mahşere alır, götürür. Üçüncüsü:. Mahşerde cinayetleri meydana çıkıp ehl-i nar olduklarını bilince fezi' ve feryad ederler. Cenab-ı Hak onları mahşerden Cehennem'e gönderir.
Allah'ın azabını fevt yok demektir. Yani "Kaçmakla veya muhkem bir yere. girmekle azabı fevtedip geçirmek ve kaçıp kurtulmak yok» demek olur. Şu halde âhiret ve Allah'ın azabı dünyaya ve dünya hapishanelerine kıyas kabul etmez. Zira; dünyada cinayet işleyen bir kimse kaçıp kurtulabilir veyahut hapishaneyi delip kaçabilir.[46]
Vacip Tealâ kâfirlerin azabı gördüklerinde vuku bulacak fezi' ve feryatlarını beyandan sonra onların o zamanda imana müsaraat edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler azab-ı Cehennem'i görünce «Biz Muhammed (S.A.) e ve onun kitabı olan Kur'an'a iman ettik» derler,]
[Onlar için uzak mahalden imanı almak nasıl,mümkün olur?]
[Halbuki bundan evvel onlar Muhammed (S.A.) a küfretti-lerdi.]
Yani; ehl-i küfür âhirette Cehennem azabını görünce «Biz âhir zaman Nebisine ve şeriatına iman ettik» derler ve lâkin bu sözlerin onlara faydası olmaz. Zira; imanın mahalli dar-ı teklif olan dünyadır. Dünya ise bunlara gayet uzak kaldı, Binanealeyh; bunların dünyaya vasıl olmaları mümkün değil ki imana vasıl olsunlar. Şu halde bunlar için uzak mesafe olan dünyadan imanı almakla matluplarına vasıl olmak ne kadar uzaktır ve nasıl mümkün olabilir? Halbuki onlar bundan evvel dünyada Resûlullah'a küf-retmişlerdi. İmanın mahalli olan dünyada küfredince âhirette iman mümkün olamaz. Yani; âhirette imanları kabul olunmaz. Çünkü; teklif yoktur ve teklifin mahalli olan dünya fevtoldu. Binaenaleyh; dünyaya avdetleri mümkün değil ki imanları mümkün olsun.
Beyzâvî'nin ve Medarik'in beyanları veçhile tenavilş : tutmak, almak manasınadır. Mekân-ı baîdle murad; dünyadır. Çünkü; dünya âhiretten gayet uzaktır ki bir daha dönmek ve dünyada bulunmak mümkün değildir. Gerçi dünyadan âhiret yakındır. Zira dünya; âhirete doğru gitmektir ve âhiret de gelmek üzerinedir, insana karşı gelen herşey yakın olduğu gibi âhiret de yakındır. Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile istifa hamdır. Tenavüş ; İmam almak manâsına olduğundan kiğ fürden tevbe manâsını mutazammmdır. Buna nazaran manâ-yı ncş zım : |Mekân-ı baîd olan dünyadan tevbe onlar için nasıl mümküı olabilir? Elbette mümkün olmaz] demektir.
[Onlar dünyada emr-i risaletten gayet uzak bir mesafede bu| Umdukları halde Resûlullah hakkında bilmedikleri şeyleri ortay* atarlar ve Resûlullah'a isnatla birtakım müfteriyatta bulunur| lardı.]
Yani; âhirette fezi' ve feryad ederek iman etmek isteyen kâj firler dünyada zan ve tahminleri üzerine Resûlullaha şairdir, kâ-j hindir gibi birtakım hezeyanda bulunurlar ve gayba taş atar gibi ağızlarına geleıf sözü dışarıya atarlardı ve bu sözlerini Resûlul-J lah'ın ulüvv-ü mertebesinden gayet uzak ve aşağı bir mesafedeı sevkederlerdi.
Çünkü; Resûlullah'la bu sözlerinin arasında münasebet yokturj Şu halde elbette bu sözler Resûlullah'a uzaktır. Kezalik Kur'ai hakkında dahî -(Mecnun kelâmı», «Evvel geçenlerin yalanları» de-j mek gibi müfteriyatları dahî Kur'an'in ulüvv-ü şanından gayel uzak olarak söylenen, sözlerdir. Çünkü; açık bir hakikata karşı zan üzere delilsiz söylenen sözün ne gibi. bir kıymeti olabilir? Binaenaleyh; bu gibi sözler her zaman nefsine tebaiyet etmiş, şeytan'm iğfalâtma kapılmış ve hakayık-ı şer'iyenin neden ibaret olduğunu bilmeyen cüheladan sadır olmuş ve olmaktadır. Çünkü; onların ah-kâm-ı şer'iyeyle mukayyed olmak nefislerine ağır geldiği gibi âhire te de imanları olmadığından behâyim sürüsü gibi her yerden otlamak ve istediği yerde yatmak ve nefsinin arzu ettiği şey ve-levse haram olsun yemek, içmek olduğundan daima şeriata ve er-bab-ı şeriata mu'teriz bulunurlar. Bu ahval yalnız şeriat-ı Islâmi-yeye ve erbabına mahsus bir hal değildir. Zira; devr-i Adem'den beri geçen şeriatların cümlesinde bu haller cereyan etmiş, herbiri birçok itirazlara hedef olmuş, iman edenler necat bulmuş, iman etmeyenler hak-i helake serilmiş ve ebedî hüsranda kalmışlardır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile yani gayba söz söylerler manasınadır. Çünkü; Resûlullah'm haber verdiği ahval-i âhireti tamamen tekzib ederler ki, «Kıyamet, hesap, Cennet ve Cehennem yok, hepsi ya-landır» demekle âhireti tamamen inkâr ederlerdi. Ahiret ise gayb-dır, göz görür birşey değildir.[47]
Vacip Tealâ kâfirlerin arzu ettiklerine nail olamayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ahirette iman etmek isteyen kâfirlerle arzu ettikleri imanları ve iman sebebiyle necatları arasında mani haylulet etti. Nasıl ki bunlardan evvel Firavun ve Hâmân gibi hal-i yeiste iman etmek isteyenlerin imanlarına bu hal istenilmişti.]
Yani; imanlarına mani hail olup aa imanları kabul olunmayanlar gibi bunların da imanları kabul olunmaz. Binaenaleyh; bütün, emel ve ümitleri mahrumiyete münkalib olur.
[Zira; onlar dünyada iztırap verici şek içinde oldular ve tereddütle vakitlerini geçirdiler, bir türlü imana yanaşamadılar.]
Binaenaleyh; küfr-ü şedid ve inkâr-ı galiz ve gaflet-i medid içinde ömürlerini zayi ettiklerinden ahirette iman etmek isteyecekler-se de imanla kendileri arası mestur kılınacaktır.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile yani mani oldu demektir. Onların iştihaları; o günde imanlarının kabul olunması ve iman sebebiyle Cehennem azabından kurtulup Cennet'e vasıl almakla fevz ü necat bulmalarıdır.
demektir. Yani «Hal-i zarurette emsallerinin imanı kabul olunmadığı gibi bunların da imanları kabul olunmaz» demek olur. Onlar, Kur'an'm hakkaniyetinde ve Kur'an'ı getiren Resulün risaletinde şiddetle şekkettiklerinden seklerinde mübalâğa için şek ile tavsif olunmuştur. Çünkü şüphe verici demektir.[48]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4479-4480
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4480-4481
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4481-4482
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4482-4483
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4483-4484
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4484-4485
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4485-4487
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4487-4488
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4488-4489
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4489-4491
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4491-4492
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4492-4493
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4493-4496
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4496-4498
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4498-4500
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4500-4503
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4503-4507
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4507-4509
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4509-4510
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4510
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4510-4511
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4511
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4511-4512
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4512-4515
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4515-4516
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4516-4517
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4517-4518
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4518-4519
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4519-4520
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4520
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4520-4522
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4522-4523
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4523-4524
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4524-4525
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4525-4527
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4527-4528
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4529-4530
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4530-4531
[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4531-4532
[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4533
[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4533-4535
[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4535-4537
[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4537-4538
[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4538-4539
[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4539-4541
[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4541-4542
[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4542-4544
[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4544-4545
İslami Okul Okulların En Önemlisi