Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Fâtır - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 35. Sayfa

SURE-İ FÂTIR.. 2


SURE-İ FÂTIR

 

Mekke-i Mükerreme'de  nazil olan sûrelerdendir.    Kırk  beş âyeti havidir.

[Hamd ü sena şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki o Allahü Te­alâ göklerin ve yerin halikıdır.]

Yani; bilûmum meth ü sena edenlerin lisanlarından cereyan eden sena Allah'ındır ki o Allahü Tealâ ecsam-ı ulviye olan gök­lerin ve ecsam-ı süfliye olan yerlerin mucididir. Çünkü; âlem-i esbab olan semâvâtı ve âlem-i müsebbep olan arzı halketti ki on­lar arasında meydana gelecek bilcümle havadisin zuhuruyla mu-rad-ı İlâhisi yerini bulsun.

Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile fatır: Şak-ketmek, yani yarmak manasınadır. Cenab-ı Hak zulmet-i ademi nûr u vücutla şakkedip âlemi ademden vücuda getirdiği için Fatır denmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûre'nin evveli bundan ev­velki sûre'nin âhirine kemâl-i irtibatla merbuttur. Çünkü; evvelki sûre'nin âhirinde dünyada şek üzere bulunup iman etmeyenlerin âhirette imanları kabul olunmayıp me'yus olacakları beyan olun­muştu. Bu sûre'nin evvelinde ise itmi'nan-ı kalple dünyada iman edenleri birtakım atâyâ-yı İlâhiyeyle tebşir vardır. Şu halde iman etmeyenlerin me'yusiyetlerini beyan akibinde iman edenlerin mes-ruriyetleri beyan olunmakla tertibe riâyet olunmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ semâvât ve arzı hâlık olduğunu beyandan sonra ehl-i semâ olan meleklerle ehl-i arz arasında irtibatı te'sis için melekler halkettiğirıi ve meleklerin kanat sahibi seyr-i seria malik olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ ikişer, üçer, dörder kanatlar sahibi melekleri enbiyaya resuller kıldı ki onlar o kanatlarla me'mur oldukları va­zifeye derhal sür'at ederler.]

[Allahü Tealâ hilkatta istediğini ziyade eder.] Binaenaleyh; meleklerin kanatlarını ikişer, üçer, dörder halkettiği gibi daha zi­yade de halkeder.

[Zira; Allahü Tealâ herşeyi icada kaadirdir.]

istediğini halkeder.

Binaenaleyh;

Yani; hamd ü sena şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki o Allahü Tealâ semâvât ve arzı halkettiği gibi dergâh-ı ulûhiyetinin hade­mesi ve kulları bulunan melekleri yeryüzünde beni beşerden kul­larını ıslah için bahsettiği enbiyasıyla zat-ı ulûhiyeti arasında elçi­ler kıldı ki onlar umur-u dünyaya ve âhirete müteallik ahkâmını vahiy suretiyle enbiya-yı izama tebliğ ederler ve tebliğe me'mur olduklarından Allahü Tealâ onları kanat sahipleri kıldı ki me'mur oldukları vazifeyi sür'atla eda etsinler ve Allahü Tealâ istediği ka­dar meleklerin kanatlarını ziyade halkeder. Çünkü; Allahü Tealâ herşey üzerine ve istediğini halketmeye kaadirdir.

Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile melek­lerin risaletleri enbiyaya mahsus değildir, belki havass-ı ibad olan evliyaya ilham ve rü'ya-yı sadıka suretiyle Allah'ın emrini ve ha­yır olan şeyleri îsâl etmeye dahî me'murlardır. Şu kadar ki melek­ler enbiyaya açıktan gelir, melek olduğunu bildirir ve enbiya ile suret-i mahremanede ünsiyet ederler. Binaenaleyh; enbiyanın söz­leri, işleri, emr ü nehiyleri ümmetlerine düsturulamel ve ittibâ'ı vacip kavanin olur. Amma havass-ı ibad yani enbiyanın gayrı kim­seler melekle açıktan ünsiyet edecek kadar kuvve-i kudsiyeye ma­lik olmadıklarından meleklerle ünsiyete nail olamazlar, ancak on­lara ilham suretiyle yani kalplerine hayır olan şeyi koymakla ve rü'ya-yı sadıkada bazı şeyleri göstermekle olduğundan âhad-ı üm­mete vâki olan ilhâmât edille-i şer'iyeden ma'dud değildir. Binaen­aleyh; gayrılarm o kimseye iktida ve ittibâ' etmeleri lâzım gel­mez.

Meleklerin kanatları mertebelerine göredir. Binaenaleyh; ka­natlarının tefavütü itibarıyla mertebelerinin de tefavütü vardır. Âyette adedi zikir; kanatlarının müteaddit olduğunu beyan için­dir, yoksa bu adede münhasır demek değildir. Şu halde melekler­de kanatların müteaddit olduğu kafidir, fakat adedi dörde kadar olduğu gibi dörtten ziyade dahî olur.

Bu âyette Allahü Tealâ'nm istediğini halketmekte ziyade lâf­zının umum mahlûkata şamil olup yalnız meleklerin kanatlarına münhasır olmadığı Kazî ve Medarik'in cümle-i beyanlarındandır. Çünkü; Cenab-ı Hakkın kudreti bilûmum mahlûkata nafiz olduğu cihetle te'siri her mahlûkun suretinde ve cesametinde ve her aza­sında görülenden daha ziyadesini halka şamildir. Zira; kudretui-lah için nihayet yoktur, belki ilâgayrinnihaye tasarrufa kaadirdir. Çünkü; Nimetul]ah Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tea­lâ'nm mülkünde bir mahlûkun cisminin miktarında, keyfiyetinde, zamanında ve her cihetinde tasarrufuna delâlet eder. Şu halde Va­cip Tealâ bundan evvel halkolunmadık ve hatır-ı beşere hutur et­medik sayılmaz ve tükenmez mahlûkatm envâ'ını halka kaadir ol­duğu gibi bir nevi mahlûkatm efradından bir şahısta başkalarında olmayan umur-u garibeyi dahî halketmeye kaadir olduğuna âyet delâlet eder. Zira; âyette «Vacip Tealâ icatta dilediğini ziyade "dfr.» kelâmı ziyadenin her nev'ine şamildir. Meselâ Vacip Tealâ M'V-i  insandan bir şahısta güzel suret, şada, uzun boy ve azaları tam, kuvvet, kudret ve şecaatta emsaline faik olmak ve yüzünde melâhat, aklı, fikri yerinde ve zihninde fetanet, rey ü tedbirinde isa­bet gibi birçok kemâlâtı bir şahısta icatla sairlerinden mümtaz ya­rattığı her zaman görülmektedir. Çünkü; her zaman insanların ma­ârifte, hünerde, akıl ve zekâda birbirinden farklı olduğu meydan­dadır. Zira; birisi ceyadet-i zekânın en yüksek tabakasında olduğu halde diğeri hamakatın nihayet derecesinde görülür. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak mahlûkatı icatta istediği kadar umur-u garibe ziyade eder, hiç kimse mani olmak kudretini haiz değildir. Şu halde me­leklerin kanadını üç de halkeder, beş de, on beş de. Ve daha bi­zim aklımıza gelmedik suretler ve acibeler de halkeder ve niçin böyle oldu diyecek yoktur.[2]

 

Vacip Tealâ kudretinin kemâlini beyandan sonra rahmet-i hiyesinin şümulünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'nm nas için açmış olduğu rahmet kapılarını hiç bir kimse kapayıp rahmeti tutamaz, Allah'ın menettiği şeyi de Al­lah'tan sonra hiçbir kimse nasa onu gönderemez.]

Yani; ahval-i ibadı tedbir eden Allahü Tealâ'nm insanlara aç­mış olduğu fazl u ihsan kapılarını kapayacak hiçbir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ istediği kuluna nübüvvet, risalet, sıh­hat, afiyet ve bol nimetler verir, hiç bir kimse mümanaat edemez, Allah'ın verdiği nimeti tutamaz, kezalik Allahü Tealâ kahrı ve ga­zabı icabı bir kavimden veya bir şahıstan menetmiş olduğu şeyi Allah'ın men'inden sonra hiçbir kimse o kavme veya şahsa onu gönderip veremez. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kullarına verir."1'" istediği şeye hiçbir kimse mani olamadığı gibi vermemek îsteo..-. şeyi de kimse veremez.

Bu âyetin sırrı âlemde her saat müşahede olunmaktadır. Meselâ bir kimseye birçok evlât verir, diğerine bir tane bile vermez ve niçin vermedin diyen bulunmaz, bazı kimseye birçok mal verir, diğerini bir lokma ekmekten mahrum eder ve kıtlık senelerinde insanların gözleri semâda kalır, bir damla yağmur damlasını dü­şürmeye hiçbir kimse muktedir olamaz, sair hususatta dahî hal böyledir.

Hulâsa; Allah'ın kullarına verdiğine mani olacak ve vermedi­ğini elinden alacak bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Halbuki Allahü Tealâ herkese galip ve ef'âli hikmete muva­fıktır.]

Yani; Allah'ın verdiğini almak ve aldığını vermek hiç kimse­nin haddi değildir. Çünkü; Allahü Tealâ muradına galip olup mü­nazaa etmek kimsenin kudreti tahtında değildir. Binaenaleyh; is­tediği şeyi istediği kuluna verir, mukavele edecek kimse buluna­maz, bazı kuluna vermesini istemediği şeyi vermez. Zira; emrinde galip ve hikmetine muvafık olan şey o kuluna vermemektir. Çün­kü; cümle zerrât-ı cihan onun kulu ve mahlûku olduğu cihetle iti­raza hiç bir ferdinde iktidar yoktur. Zira itiraz; kuvvete muhtaç olduğundan kimde kuvvet var ki itiraz edebilsin? Elbette hiçbir kimse itiraz iktidarmı ve salâhiyetini haiz değildir.[3]

 

Vacip Tealâ mahlûkatı icadını, göklerde ve yerde tasarrufunu ve zat-ı ulûhiyetinin hamde istihkakını beyandan sonra kullarına vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmelerini emretmek üzerebuyuruyor

[Ey nas! Allah'ın sizin üzerinizde olan nimetlerini zikredin ki şükrünü eda etmiş olasınız.]

[Yerden ve gökten sizi merzuk edecek Allah'ın gayrı bir hâlık var mıdır?]

[Ma'budünbilhak olmadı, ancak Allahü Tealâ oldu.]

[Allah'ın gayrı ma'budünbilhak olmayınca ne acayip ifk ü iftirada bulunarak tevhidi şirke tebdil ediyorsunuz?]

Yani; ey gaflet her taraflarını ihata etmiş olan insanlar! Sizin üzerinize Allah'm ihsan etmiş olduğu nimetlerini tezekkür edin, nimetin hakkını eda etmekle mün'im olan Vacip Tealâ'ya şükredin ki nimetinizi ziyade etsin ve kemâl-i dikkatle düşünün ki yerde ve gökte sizi merzuk edecek Allah'ın gayrı bir hâlık var mıdır ki ona şükredesiniz? Elbette yoktur. Zira; Allahü Tealâ'dan başka ma-budünbilhak yoktur. Çünkü; herkesin ihtiyacını defeden ve umur-u mühimmelerde merci' olan bütün havadisin ve kâinatın halikı odur. Binaenaleyh; kullarının şükrüne ondan gayrı müstehak yoktur. Hâl böyle olunca ey müşrikler! Ne acayip iftira ederek Allah'a şir-kedersiniz ve nasıl oluyor ki vahdaniyetin delilleri meydandayken tevhidi teşrike tebdille iftira ediyorsunuz?

Medarik'te beyan olunduğuna nazaran Cenab-ı Hakkın insan­lara verdiği nimetleri sayılmaz ve tükenmezse de bu makamda zi­kirle emrettiği nimetler; sûre'nin evvelinden buraya gelinceye ka­dar beyan ve işaret olunan arzın insanların ayakları altında iste­dikleri gibi isti'ma'ilerine müheyya bulunması, semânın direksiz kubbe gibi üzerlerinde bulunup rızıklarının esbabı ondan jeyzo-lunması, doğru yolu gösteren vahyi getirmek için meleklerin resul kılınması, insanları irşat için insanlardan resul gönderilmesi ve semâdan rızık kapılarının açılması gibi nimetlerdir. Bu nimetleri zi­kirle emretmek; tezekkürün neticesi olan şükürle emretmektir. Yani «Zikredin» demek «Şükredin» demektir. Şu sayılan nimet­lerden daha büyüğü mün'im olan zatın bir olmasıdır. Çünkü; mün'im bir olunca verdiği nimetin şükrü yalnız o bir zata olma­sında elbette kullar için kolaylık vardır.

Hulâsa; Allahın verdiği nimetleri zikirle şükrünü eda etmek vacip olduğu, yerden ve gökten hasıl olacak rızıkla insanları mer-zuk edecek Allah'tan gayrı bir halik olmadığı ve ma'budünbilhak ancak Allahü Tealâ olup ondan gayrı ibadete müstehak bir kim­senin bulunmadığı, gerek rızık vermekte gerek ibadette Allah'ın gayriyi ehil tanıyanların acîp bir iftirada bulundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ tevhide müteallik mesaili beyandan sonra risalete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor

[Yâ Ekrem-«r Rusül! Eğer muannit müşrikler seni tekzib eder­lerse sen mahzun olma. Zira; senden evvel birçok rusül-ü izam ümmetleri tarafından tekzib olundular.]

[Halbuki tasdik, tekzip, sabır ve eza gibi umurun küllisi an­cak Allah'a râcidir. Allah'ın gayrı vesâile ve esbab-ı âdiyeye râci olmaz.] Şu halde tekzib edenlerden Allahü Tealâ intikamını alır.

Yani; habibim! Sen kavmini hakka davet edip, onlara hakkı gösterdikten sonra eğer seni tekzib ederlerse onların tekzibinden mahzun olma. Zira; senden evvel âyât-ı bahire ve mu'cizât-ı kaatıa sahibi, sabr u metanetleri ziyade birçok rusül-ü kiram ümmetleri tarafından tekzib olundular, eza gördüler, tekzib ve ezaya sabır ve metanetle mukabele ettiler. Senin de onlar gibi sabır ve metanet etmen lâzımdır. Zira; cümle umurun mercii ancak Allahü Teala-dır. Binaenaleyh; gerek onların tekziplerinin ve gerek senin sabır ve metanetinin cümlesinin cezasını verecek ve zalimlerden intika­mını alacak odur. Şu halde kâfirlerin tekziplerine mahzun lk ta fayda yoktur. Zira; onlar ceza-yı sezalarını göreceklerdir.[5]

 

Vacip Tealâ tevhide ve risalete müteallik mesaile irşadd sonra ahval-i âhirete müteallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor. 

[Ey nas! Allah'ın va'di haktır, hilaf olmaz. Şu halde sizi ha-1 yat-ı dünya ve kibr ü gururla meşhur olan şeytan Allah'ın lûtfuna mağrur etmesin.] Zira gurur; insanı belâdan kurtarmaz, belki bir­takım belâ ile müptelâ olmasına sebep olur.

Yani; ey nisyan deryasına dalmış ve gurur vadilerinde hayran olmuş insanlar! Allah'ın âhireti, hasr ü neşri ve va'di haktır, asla hulf yoktur, elbette va'd-i İlâhi vuku bulacaktır. Va'd-i İlâhi hak olunca hayat-ı dünyanın lezzeti sizi mağrur edip aldatmasın ki âhi-ret amelinizden geri kalmayasınız, Allah'ın lûtf u insanıyla şey­tan sizi mağrur edip aldatmasın ki rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmayasmız.

Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu   veçhile bu âyette gururla murad; şeytanadır. Çünkü şeytan; ilmine ve ameline mağrur olarak itaat-ı İlâhiyeden çıktığından    gurur    denilmiştir. Şeytan'm insanları Allah'a mağrur etmesi; «Allah'ın rahmeti bol dur, lûtf u ihsanı çoktur, Allahü Tealâ ganîdir ve sizin ibadetiniz ihtiyacı yoktur. Şu halde sizin günahlarınızın zararı yoktur, iste diğinizi işleyin. Zira; Allahü Tealâ mağfiret sahibidir ve sizin is yanınızın Allah'a bir zararı yok ki Allahü Tealâ ma'siyetiniz sebe biyle size azap etse. Bunlar olmaz şeyler» demekle şeytan insanlar

Allah'ın lûtfunda mağrur ederek aldatır. Binaenaleyh; Allahü Te-alâ şeytan'm bu misilli iğfalâtma aldanmamalarını tavsiye buyur­muştur. Hayat-ı dünyanın mağrur etmesi; insanın dünya malına itimad ederek tuğyan, ettiği, malına ve dünyanın lezzetine alda-narak ebna-yı cinsine zulm ü taaddî eylediği alelekser görülen ah­valdendir.

Hulâsa; gerek emval-i dünya gerek şeytan insanları mağrur edip aldatıcı şeyler olduğundan Allahü Tealâ her ikisinin tuzağı­na tutulmalarından kullarını nehyetmiştir.[6]

 

Vacip Tealâ gururun aldatmasından kullarını nehyedince guj rurun kim olduğunu ve nehyinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zira; şeytan sizin için muhakkak bir düşmandır. Şu halde siz onu düşman ittihaz edin.]

[Çünkü; şeytan kendine tâbi olan ve sözünü dinleyen cemaa­tım ashab-i Cehennem'den olsunlar için davet eder.]

[Şeytan'm iğfalâtma altlanan ashab-ı saîr şol kimseler ki on­lar kâfir oldular ve küfürlerinden dolayı kendileri için şiddetli azap vardır.]                                                                       

Yani; ey benî âdem! Şeytan sizin babanız Âdem (A.S.) zamanından beri size karşı adavetini ilân etmiş bir düşmanmızdır. Bi­naenaleyh; sizin de onu düşman ittihaz edip vesvesesine aldanma-manız ve sözüne iltifat etmemeniz lâzımdır. Zira; şeytan nefsinizin arzusuna teşvikle sizi fitne-i azimeye' müptelâ kılar. Pederiniz Âdem'e ne gibi desiseler yaptığını unutmayın ki siz de tuzağına düşmeyesiniz". Şeytân bir takım günahlara cemaatını davet eder ki onlar ashab-ı Cehennem'den olsunlar ve adavetinin neticesini elde etsin, mefsedetten maksadı hasıl olsun, şeytan'a ittibâ' ederek kâfir olan kimseler için azab-ı şedid vardır. Zira; küfrün cezası şiddetli azaptır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; gururun şeytan olduğunu ta'rif ve şeytan'm adavetini takrir ve ashabını davetten maksad-ı mefsedetini izah etmiştir. Bir kimsenin hasmına karşı alacağı vaziyet daima basiret üzere bulunup iğfalâtmdan ha-zer etmek lâzım olduğunu işaretle şeytan'a karşı insanların alacağı vaziyet ancak düşman ittihaz etmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan etmiştir. Çünkü insanın hasmına karşı alacağı vazi­yet; ikidir : Birincisi: Husumetine mukabele ederek dai­ma hasım tanımak ve husumet etmektir. İkincisi: Barış­mak suretiyle husumetini izale etmektir. Şeytanla barışmak ve dost olmak mümkün olmadığından Cenab-ı Hak daima onu düşman ittihaz etmekle emretmiştir. Zira; şeytan ne kadar dost görünse onun gaye-i emeli insanları alıp Cehennem'e götürmektir.[7]

 

Vacip Tealâ kâfirler için şiddetli Cehennem azabı olduğunu beyandan sonra şeytan'm iğfalâtma aldanmayan müminler için mağfiret ve büyük ecir olduğunu dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iman ettiler, amel-i salih işlediler. On­lar için hasbelbeşeriye kendilerinden sadır olan günahlarını mağ­firet ve imanla beraber amellerine büyük sevap vardır.]

Bu âyette mağfiret; iman mukabilinde zikrolundu ğundan imandan evvel işledikleri günahlarının mağfiret olunmasına imanlarının sebep olacağına işaret olunmuştur. Binaenaleyh; müminin muhalledfinnar olmayacağına bu âyet delâlet eder. Ecr-i kebir; amel mukabilinde zikrolunduğundan amel-i salih işleyenlerin ecirleri zayi olmayacağına işaret olunmuştur ki şeytan'm iğfalâtma aldananların cezaları olan şiddetli azaba mu­kabil emr-i şeytan'a muhalefet eden ehl-i imanın ecr-i kebîre nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak taltif buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet insanlar için necat yollarının imanla amel-i salih olduğunu ve şiddetli azaba duçar olmanın da imanla ameli terketmek oldu­ğunu beyanla ehl-i imanı amel-i salihe terğib ve ehl-i dalâli imana teşvik ve küfürden tenfir etmiştir. Çünkü; imanın mağfirete ve küfrün azaba sebep olduğunu beyan etmek; «Küfrü terkle iman edin, mağfirete nail olun» demektir.[8]

 

Vacip Tealâ küfrün cezası ukubet, imanın cezası mağfiret ol duğunu beyandan sonra kâfirle müminin mertebede müsavi olma dıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse zu'm-u fasidince nefsinde tahayyül eder de şol kimse ki şeytan tarafından kötü ameli kendine tezyin olunarak kötü amelini şeytan'ın tezyini sebebiyle güzel gördü. Böyle olan kimse nefselemirde ameli güzel olan kimseyle müsavi olur mu ve ikisi mertebede ve ecr-i cezîl almakta beraber olabilir mi?] Haşa, hiçbir zaman ameli çirkin olup da şeytan'ın tezyiniyîe amelini gü­zel zannedenle hakikatte ameli güzel olan müsavi olamaz. Belki beyinlerinde fark-ı azîm vardır. Çünkü; birinin akıbeti Cennet, di­ğerinin akıbeti Cehennem'dir.

[Zira; Allahü Tealâ dilediği kulunu idlâl eder.]   Çünkü; iradesini dalâlete sarfettiğinden Cenab-ı Hak kahrı icabı onu idlâll eder [ve dilediği kulunu hidayette kılar.] Çünkü; o kul iradesinil hidayete sarfettiğinden Cenab-ı Hak ona hidayetini tevfik eder.

[Hidayet ve dalâleti kulunun kisbiyle Allahü Tealâ halkedmi habibim! Onların hallerine müteessif ve mütehassir olduğun halde nefsini ihlâk etme, onların dalâletinden hüzün üzere hüzün, keder üzere kederde bulunma ki nefsin onlarla beraber gitmesin.]

[Zira; Allahü Tealâ onların ne işlediklerini bildiğinden her ne kadar şeytan'ın tezyiniyîe onlar amellerini güzel görürlerse de kö­tü amellerinin muktezasıyla ceza verir.] Binaenaleyh; onların dalâ­letlerine teessüfle nefsini meşakkata koyma.

Hâzin'in beyanı   veçhile âyette   mukadder vardır ve takdiri şöyledir yani «Su-u ameli kendine tezyin olunup da batılı hak gören kimse | şol kimse gibi olur zanneder mi ki o kimseyi Allahü Tealâ hida- M yette kıldı? O kimse hakkı hak, batılı batıl görür, ikisini müsavi m olur zannederse bu zannı yanlış» demektir.

Bu âyetin (Ebu Cehil) ve emsali müşrikler hakkında nazili olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. Çünkü; müşriklere! şeytan amellerini tezyin ettiğinden onlar daima batılı hak ve iyig amel işleyenlerden kendilerini daha iyi görürler, batıl amelleriylel de iftihar ederlerdi. Âyet; hava ve hevesine ittibâ' edip şeytan'mj iğfalâtma aldanarak   kötü amelini iyi zanneden her kimseye şamildir.

yani onların küfürlerine ve helaklerine mağmum ve mahzun olma demektir. Hasret: geçmiş olan şeye şiddetle hüznetmektir. Binanealeyh; «Onlar üzerine, şiddejt-i hüzünle nefsini ihlâk etme" demektir.

Resulullah'ın onların ef'âl-i kabihaları üzerine teessüfünün kesretine işaret için cemi' suretinde varid olduğu Kazî'nin cümle-i beyanatmdandır. nehyin illeti oldu­ğuna nazaran vıanâ-yı nazım : Onlar üzerine kesret-i hüznünden dolayı nefsin gitmesin, yani nefsin zayi olmasın]  demektir[9]

 

Vacip Tealâ nefselemirde ameli güzel olan kimseyle ameli fena olan kimsenin müsavi olmayacağını ve kullarının iradesine göre dalâleti ve hidayeti halkettiğini beyan ve ehl-i küfrün haline şid­detle hüznetmemesini Resulüne tavsiye ettikten sonra vahdaniye­tine delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki o zat lâtîf rüzgârları gönderir. O rüzgârlar bulutları tahrik eder, yağmura ihtiyacı olan beldeye alır götürür. Biz o bulutları ölmüş ceset menzilinde otları kurumuş bir beldeye sevkederiz. Binaenaleyh; o bulutlardan dökü­len yağmur sularıyla Ölmüş arzı öldükten sonra biz ihya ederiz. İşte şu kurumuş arzı ihya ettiğimiz gibi Ölmüş cesetleri dahî kabir­lerinden kaldırır ihya ederiz.]

Yani; Allahü Tealâ iûtuf ve kereminden rüzgârları gönderir, o rüzgârlar bulutları tahrik ederek bir yere toplar. Biz o bulutları ölmüş meyyit mesabesinde kurumuş ve asla revnakı kalmamış bel­deye sevk ve o bulutlardan yağan yağmur sebebiyle öldükten sonra kurumuş tarlaları ihya ederiz. İşte kurumuş arzı ihya ettiğimiz gibi bizim rahmet-i îlâhiyemiz icabı buluta benzeyen inayetimizden mari hayatı kurumuş ve çürümüş olan eczadan toplanmış cesetler üzerine yağdırır ve onunla tıpkı ölmüş arazileri ihya ettiğimiz gibi cesetleri de ihya eder, mahşere göndeririz.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ashaptan bir zat «Yâ Resulallah! Allahü Tealâ mevtayı nasıl diriltir, alâmeti nedir?» deyince Resulullah «Sen otu kurumuş bir vadiye tesadüf edip yağ­mur yağdıktan sonra o vadiyi yeşermiş ve harekete gelmiş görmez misin?» buyurunca o kimsenin «Evet! Yâ Resulallah» demesi üze­rine Resulullah «İşte Allah'ın mevtayı ihyasına alâmet budur» bu­yurmuşlardır ki kıyamette insanların hayat bulacağına en büyük delil bu demektir. Binaenaleyh; âyetin nihayesinde Cenab-ı Hak bu manâya işaret için (buyurmuştur. Çünkü bu âyette nüşûr ; emvatın kabirlerinden kalkmaları manası­nadır.

Bu âyette mevtanın ihyasını kurumuş arzın ihyasına teşbihte birkaç veçhile hasra delâlet vardır. Çünkü; arzın kendisine müna­sip hayatı kabul etmesi insanın cesedinin de kendine lâyık hayatı kabul edeceğine delâlet ettiği gibi bulut parçalarının rüzgârla te­cemmu' etmesi insanın çürümüş ve dağılmış eczalarının da kud-ret-i İlâhiyeyle tecemmu' edeceğine dahî delâlet eder. Kezalik rüz­gârın bulutları Ölmüş belde üzerine tahrikle yağmur yağıp o belde ihya olunduğu gibi ruhla beraber hayatm ölmüş bedene sevkıyla o bedenin ihya olunacağına dahî delâlet eder.[10]

 

Vacip Tealâ ahval-i âhirete işaretten sonra kâfirlerin imanına mani olan sebep kendilerinde tevehhüm ettikleri ulviyet olup hal­buki izzet ve ulviyetin Allah'a mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer bir kimse büyüklük, kudret ve galebe isterse Allah'tan istesin. Zira; galebe-i zatiye ve saltanat-ı asliyenin cemii Allah'a mahsustur.]

Yani; ey müşrikler! Siz putlara ibadetle kuvveti ve galebeyi putlardan almak istersiniz, kendiniz bir kimsenin taht-ı itaatmda bulunmadığınızdan nefsinizde tahayyül ettiğiniz ulviyet imanınıza mani oluyor. Halbuki bu itikadınız batıldır. Çünkü; sizin ibadet edip kuvvet beklediğiniz putların cümlesi âcizdir. Âcizden izzet beklemekse elbette batıldır. Binaenaleyh; eğer bir kimse büyüklük ve ulviyet isterse Allah'tan istesin. Zira; izzetin cemii Allah'ındır. Şu halde izzet arayan Allah'ın izzetine iltica etsin ki Allahü Tealâ isterse onu aziz kılsın. Eğer Allah'ın gayrıdan izzet isterse zelil olur. Çünkü; Allah'ın gayrıya itimad edenleri Allahü Tealâ zelil kılar,^Allah'ın zelil kıldığını aziz kılacak bir kimse yoktur ve ola­maz.![11]

 

Vacip Tealâ izzetin cemii Allah'ın olduğunu beyandan sonra izzetin Allah'a mahsus olduğunu isbat etmek üzere buyuruyor.

[Güzel kelimeler ancak Allah'ın huzur-u manevîsine terakki eder ve kulunun amelini Allahü Tealâ dergâh-ı ulûhiyetine kaldı­rır.]

Yani; zikrullah ve kelime-i tevhid gibi indallah makbul olan kelimeler dergâh-ı ulûhiyete terakki eder ve ihlâsa mukarin olan amelini Allahü Tealâ canib-i ulûhiyetine ref eder.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette keli­me-i tayyibeyle murad; kelime-i tevhid ve sair ezkâr-ı ilâhiyedir. Hatta insanlar arasında söylenen güzel sözler, nasihat-lar ve ulûm-u diniyeye dair mübahaseler velhasıl indallah makbul olan her söze şamildir. S u û d la murad; Cenab-ı Hakkın kabu­lüyle o kelimenin a'lâ-yı illiyyine çıkmasıdır. Buna nazaran mânâ­yı nazım : | Güzel kelimeler Allah'ın kabulüyle a'lâ-yı illiyyîne ve ancak huzur-u manevi-i İlâhiye giderler] demektir. Yahut suûdun manâsı; meleklerin amel defteriyle' suûd etmeleridir. Çün­kü; kulların a'mâline müekkel olan melekler akşam, sabah hayr ü şer a.'maîi .defteriyle beraber götürürler, ancak canib-i semâya suûd eden, kulların a'mal-i hayriyeleri olduğuna işaret için suûd eden kelimeyi tayyibeyle tavsif etmiştir. Kezalik ameIi şali-hin ref 'iyle murad; Allah'ın kabul etmesidir. Şu kadar ki

kelimesinin faili Allahü Tealâ olduğuna nazaran manâ­yı nazım,: [Allahü Teaîâ amel-i salihi kabul eder] demek olur ve eğer kelimesinin faili kelime-i tayyib olursa o halde manâ-yı nazım : | Kelime-i tayyibe âmel-i salihi dergâh-ı ulûhiyete ref eder] demektir. Çünkü kelime-i ayyibe ; keli­me-i tevhid olduğuna nazaran her amelin kabulüne medar-ı istinat iman olduğu cihetle kelime-i tevhid amelin dergâh-ı ulûhiyete ref'ine sebep olur. Zira; iman olmadıkça hiçbir amel kabul olun­maz ki ref olunsun. Binaenaleyh; amel-i salihi bârigâh-ı ulûhiyete kaldıracak kelime-i tevhiddir. Şu halde kelime-i tevhid Allah'a kurbiyete vesile olduğundan kelime-i tevhide mukarin olan a'mâl kabule karin olur ve a'mâlin kabulünde yalnız iman kâfi olmayıp ihlâs dahî lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak ameli salih ol­masıyla tavsif etmiştir. Çünkü amelde salâh; ihlâsa mütevakkıftır. Binaenaleyh; ihlâsla işlenilmeyen amel merduttur. Şu halde bâri­gâh-ı ehadiyete ref olunan ve indallah makbul olan amel; ehl-i tev­hidin ihlâsa mukarin olan amelleridir. Zikrullahm da amel-i saliha mukarin olması lâzım olduğu, hatta amel-i salihi bulunmayan kim­senin zikri reddolunacağı İbn-i Abbas Hazretlerinden mervidir.[12]

 

Vacip Tealâ izzetin kendine mahsus olduğunu ve kelimât-i tay-yibenin canib-i ulûhiyete suûd ettiğini beyandan sonra hileyle sey-yiat irtikâb edenlere şiddetli azab olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar hileyle günahlar işlerler, onlar ca|c şiddetli azap vardır. İste şu hileyle seyyiât işleyenlerin hileleri ue\ak olur, nafiz olmaz. Binaenaleyh; emekleri zayi olur, faydasını germezler.]

Yani; şol kimseler ki birtakım günahlar işlemek için hile yap­makla meşgul olurlar. Seyyiâtlarma ceza olarak âhirette onlar için gjddetli azap vardır, bu misilli hilekârlarm hileleri ekseriyetle ba-tıl olur, vücut bulmaz.

Beyzâvî, Hâıin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette ıne krdenIerle murad; Kureyş müşrikleridir. Mekirleriyle murad; (Darünnedve) de Resûlullah hakkında katil veya nefiy yahut hapsetmek şıklarından birini irtikab etmek üzere ce-reyan eden müşavereleridir. Çünkü; onlar için âhirette şiddetli aZap olacağı gibi dünyada dahî emellerine muvaffak olamamişlar-dır. Zira; hileleri fasid olduğundan helake ma'ruz kalmış, netice­sini görememişlerdir. Binaenalej'h; Mekke müşrikleri (Darünned-ve) de cereyan eden müzakerenin ve verilen kararın neticesine nail olamamışlardır. Bu hususa dair tafsilât (Sure-i Enfal) de zik-rolunmuştur [13].

Taberî'de beyan olunduğuna nazaran bu âyette hileyle günah işleyen lerle murad; riya ile amel edenler olmak muhtemeldir. Zira; onların amellerini riyaları iptal ettiğinden fay­dasını görmeyeceklerdir. Herhangi mâna murad olunursa olunsun, âyet bilcümle hilekârlarm hileleri batıl olduğuna delâlet eder. Şu halde gerek eşhas, gerek akvam arasında yekdiğerine karşı yapılan hileler batıl ve sahipleri hâib ü haşirdir. Evet! Bazı hile bidaye-sinde parlak ve semere verecek gibi görünürse de akıbet muzma-hil olduğu her vakit görülmektedir.[14]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i âfâkiyeyi be­yandan sonra insanların nefsinde olan delâili beyan etmek üzere :

[Allahü Tealâ evvelâ sizi topraktan, sonra nutfeden halketti. Bundan sonra sizi erkekli dişili zevceler kıldı.]

Yani; ey vahdaniyeti inkâr eden müşrikler! Sizin hilelerinizin zararı size aittir. Zira; sizin hilelerinizi Allahü Tealâ bilir ve zara­rını size iade eder. Çünkü; Allahü Tealâ sizin babanızı topraktan halketmekle esasınızı topraktan icad etti, topraktan halkettikten sonra zürriyetini nutfeden icad etti ve sonra sizi erkek, kadın ola­rak zevceler kıldı ki erkek, kadın yekdiğerine takarrüpla zürriye-. tiniz âlemde kalsın, tenasülün husulüyle insanlar çoğalsın, vakt-i merhununa kadar âlem mamur olsun. Çünkü; bu âlem-i mükevve-nâtın ma'mur olması insanların vücuduna mevkuf olduğundan in­sanların kadın erkek yekdiğerine irtibatla evlâdın istihsaline ve husul bulanların muhafazasına itina lâzım olmasına binaen ka-nun-u İlâhi bu minval üzere cereyan etmekle âlem intizamını mu­hafaza etmektedir.[15]

 

Vacip Tealâ kudreti noktasından vahdaniyetine delâleS delili beyandan sonra ilminin kemâlini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir hatun hâmile olmaz, hamlini vaz'etmez, illâ Allah'ın il­miyle hâmile olur ve hamlini vaz'eder.]

[Ve bir muammer ömrünü yaşamaz, ömründen noksan olmaz, illâ gerek Ömrü, gerek ömrünün noksanı cümlesi levh-i mahfuz is­mindeki kitapta yazılıdır.]

[İşte işbu ilminin herşeyi ihatası ve herşeyin levh-i mahfui yazılı olması Allahü Tealâ üzerine gayet kolaydır.] Her ne kadar bu gibi şeyler insanlar üzerine muhâlse de kudretullaha nispetle hiç ehemmiyeti yoktur. Çünkü; insanlar gecelerinin, gündüzlerinin, aylarının, haftalarının ahvalini ve>,adedini bilmediklerinden ömrü­nü tamamıyla bilemediği gibi noksanım dahi bilmezler. Binaen­aleyh; yevmenfeyevmen ömrü noksan olur, lâkin ömründen ne miktar noksan oldu, dünyada ömrü ne kadar kaldı, bunları bile­mez. Halbuki ömrünün sayfasında ve levh-i mahfuz'da yazılıdır.

Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile ömrün ziyade ve noksan olması esbab-ı muhtelifeyle olur. Meselâ levh-i mahfuz'da filân kimse haccederse ömrü altmış, eğer haccetmezse kırk sene olacağı yazılır. Ancak bu esbaba nispetle ziyade veya noksan olması kul­lara "nazarandır; yoksa ilm-i İlâhiye nispetle değildir. Çünkü; ilm-i İlâhide tebeddül olmaz. Bu âyette kitapla murad; levh-i mah­fuz, yahut her insanın ömrüne ve a'maline mahsus olan defter ve sayfa veyahut ilm-i İlâhi olmak muhtemelse de üçünün cem'inde inad olmadığından mecmuu murad olunabilir. Çünkü; ilm-i İlâhi veçhile levh-i mahfuz'da yazıldığı gibi levh-i mahfuz'da yazıldığı veçhile defterine de yazılır, velhasıl insanın ne kadar yaşadığı ve mukadder olan ömründen ne kadar noksan olduğu kitabında yazı­lıdır. Yani «Ne kadarını yaşadı, daha ne kadar yaşayacağı günü, saati ve dakikasıyla yazılıdır, o dakikadan bir saniye bile takad­düm ve taahhur etmez. Elbette o anda hatm-i enfas eder» demektir.[16]

 

Vâcıp Tealâ insanın hilkatim ve ömründen ziyade ve noksan olmayacağını ve cümlesine ilm-i lâhik olduğunu beyandan sonra müminle kâfirin mertebede müsavi olmadıklarım bir misalle beyan etmek üzere buyuruyor.

[İki deniz birbirine müsavi olmaz. Zira; iki denizden şu birisi gayet tatlı içenlerin susuzluğunu keser, hararetini alır, içilmesi ko­lay ve boğazdan suhuletle geçer, diğeri acı ve tuzludur. Binaena­leyh; susuzluğu almaz, mizacı ifsad eder, boğazdan güç geçer ve harareti ziyade eder.] İşte şu ayrı ayrı sıfatları haiz olan iki deniz müsavi olmadığı gibi müminle kâfir müsavi olamaz. Çünkü; birisi nur-u imanla münevver, diğeri zulmet-i küfürle muzlim, kezalik birisi imanı sebebiyle indallah makbul, diğeri küfrü sebebiyle in-dallah merdud olduğundan elbette ikisi mertebede müsavi olamaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyet; mümini suyu tatlı ve menfa­ati çok olan denize ve kâfiri de suyu acı denize teşbih suretiyle mü­minle kâfir hakkında darbımeseldir. Fürat ; susuzluğu ke­sen sudur. Sâiğ ; boğazdan kolay geçendir, 'ücac ; tuz­lulukla boğazı yakan ve harareti teşdid edendir.

Ruhulbeyan'da zikrolunduğu veçhile denizlerin sularının acı olmasındaki hikmet; taaffün edip insanları rahatsız etmemesidir. Çünkü; tatlı su çok durunca taaffün eder. Şu halde denizlerin su­yunun acı olması Vacip Tealâ'nm insanlar hakkında büyük bir lûtfudur.

Hulâsa; iman her cihetle menfaattar ve küfür her cihetle ma-zarratkâr olduğundan ikisi müsavi olmadığı gibi kâfirle müminin de müsavi olmadığı bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesin-dendir.[17]

 

Vacip Tealâ müminle kâfiri tatlı ve acı sulara teşbihten sonraJ ehl-i küfrün acı denizden daha aşağı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Denizlerin her ikisinden taze et yersiniz, giyecek inci ve mei—, can gibi ziynet çıkarırsınız.]

[Ve sen denizde gemiyi gayet şiddetle ve suyu ileri geri bir takım zahmetle yürür görürsün ki o geminin yürü-mesafe etmesiyle Allah'ın fazlından rızkınızı taleb ede-

[Me'mul ki sîz hu nimetlere şükredersiniz,]

Yani; gerek suyu tatlı ve gerek acı olan denizlerin her ikisin­den taze balık avlayıp etlerini yemek mümkün olduğu gibi, ziynet için inci, mercan, misilli mücevheratı da denizden çıkarır, onlarla dahî ziynetlenir, intifa' edersiniz, sizin fazl-ı İlâhiden rızkınızı is­temeniz için suya meşakkat vererek gemilerin deryada yürüyüp kat'-ı mesafe ettiğini de sen görürsün ki âlem-i ticarette şayan-ı şükran bir vüs'ata nail olursun. Bunların cümlesi sizin şükretmeniz için Allah'ın size ihsanıdır. Binaenaleyh; bu nimetlere şükretmeniz lâzımdır.

İşte bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin acı deniz suyundan daha aşağı olduklarım beyanla temsili ikmal etmiştir. Çünkü; bu âyette üç veçhile denizden intifa' olunduğunu beyan buyurmuştur : Bi­rincisi: Denizden insanın ekline lâyık taze balık etinin çık­masıdır. İkincisi: Takınmak için ziynete ait mücevheratın çıkmasıdır. Üçüncüsü: Gemilerin denizde cereyanıyla in­sanların mıhlarını taleb etmeleridir. İşte denizin acı suyundan bu kadar intifa' olunup kâfirden ise asla menfaat olmadığı cihetle kâ­firlerin denizin acı suyundan daha aşağı olduğu beyan olunmuştur. Denizden intifâ'm meratibini beyanda ehemmi mühim üzerine tak­dime riâyet vardır. Çünkü; insanın herşeyden evvel hayatına ha­dim olan ekilden bahsedilmiştir. Zira ekil; hayata hadim olduğun­dan cümle menâfi' üzerine mukaddemdir. İnsanın ikinci derecede muhtaç olduğu libas ve tezyinat olduğundan âyette ikinci merte­bede denizden çıkarılan tezyinattan bahsolunmuştur. Üçüncü de­recede insanların muhtaç olduğu beka-yı âleme hadim olan tica­retten yani ticarete hadim olan gemilerin seyrüseferinden bahso­lunmuştur.[18]

 

Vacip Tealâ insanların menafime hadim ve vahdaniyetine. d(J. lil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[AHahü Tealâ geceyi gündüze ithal eder ve gündüzü geceye ithal eder.] Zira; geceyle gündüzden birinin saatini âhara derçle mevki-i coğrafîsine göre altı veya daha fazla saat geceyi gündüz­den ve bir o kadar da gündüzü geceden zamanına göre tedriç su­retiyle ziyade kılar [ve güneşi, ayı muti' ve münkad kıldı ki onla­rın ziyalarından ve sair menafimden insanlar intifa' eder, bun­lardan her birerleri vakt-i muayyen olan yevm-i kıyamete kadar cereyan eder.] İşte bazı zamanda gecenin gündüzden ve bazı za­manda gündüzün geceden alarak birinin uzayıp diğerinin kısal­ması Cenab-ı Hakkın vâhid-i hakîkî olup, fâil-i muhtar olduğuna delâlet eden alâmetlerdendir.

[işte geceyi gündüze, gündüzü geceye ithal eden Allahü Tea­lâ sizin Rabbinizdir.] Ey müşrikler! Allah'ın gayrı olarak sizin is­mini çağırdığınız putlarınız bunlardan hiçbirine malik değillerdir.

[Zira ancak mülk; Allah'ındır. Allah'ın gayrı hakîkî bir müll sahibi yoktur.]

[Ve şol şeyler ki siz Allah'ın dûnunda çağırır, dua ve ibadet edersiniz, onlar azıcık birşeye bile malik değillerdir.] Binaenaleyh; onların ma'bud olmaya istihkakları yoktur.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile kttmîr ; çekirdek üzerine döşenmiş olandnce bir zardır ki burada gayet azlıktan ki­nayedir. lâfzı siyak-ı nefiyde istiğrak içindir. Yani; »Al-lahü Tealâ herşeye malik, ulûhiyet sıfatını cami ve ma'bud ittiha­zına lâyıktır, fakat sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz şeyler hurma çe­kirdeğinin üzerine döşenmiş olan ince zar kadar birşeye bile malik değillerdir. Şu halde nasıl oluyor ki onları bu kadar acziyle bera­ber ma'bud ittihaz etmekten haya etmez ve onları ma'bud tanı­makla, hamakatınızı meydana korsunuz» demektir.[19]

 

Vacip Tealâ müşriklerin ma'budlarmın hiçbir şeye malik ol­madıklarını beyanla ma'bud olmaya istihkakları olmadığını be­yandan sonra âbidlerinin dualarını bile işitmeye iktidarları olma­dığını bilbeyan adem-i istihkaklarını bir kat daha meydana koy­mak üzere buyuruyor.

[Ey müşrikler! Eğer siz onlara çağırsanız onlar sîzin çağırma­nızı işitmezler.]

[Ve eğer farzımuhal olarak işitmiş olsalar bile size cevap ve­remezler.]

yevm-i kıyamette onlar sizin şirkinizi inkâr ederler.]

[Ve habibim! Herşeyi bilen Allâhü Tealâ'nın haberi gi] bir kimse sana bunları haber vermez.]

Yani; ey putlara ibadet eden kâfirler! Siz muztar olduğunuz zamanda putlarınıza çağırsanız onlar sizin bağırmanızı işitmezler. Çünkü işitmeye liyakatları yoktur. Farzımuhal olarak sizin iti-kaad-ı batılınız veçhile işitmiş olsalar sizin niyazınızı kabulle size cevap veremezler. Çünkü; söylemek iktidarını haiz olmadıkların­dan cevaba muktedir değillerdir. Mamafih; ey müşrikler! Sizin put­larınız yevm-i kıyamette sizin şirkinizi inkâr ve size küfrederler, sizin efâliriize razı olmadıklarını beyanla beraet etmek isterler. Habibim! Sana hakikat-ı hali habîr olan Allahü Tealâ misilli hiçbir kimse haber veremez. Çünkü; Allahü Tealâ'nın ilmi herşeyi muhit olduğundan haber verdiği şeylerin cümlesi ayn-ı hakikattir. Bina­enaleyh; başka muhbirlerin, haberleri gibi şüpheyle karışık değil­dir.

Bu âyet müşriklerin «Putlar işitir ve muavenet ederler» diye­rek itikadlarım iptalle onları iskât etmiştir. Çünkü; onlar »Allahü Tealâ görülmez ve aynen birşeyi anlatmak mümkün değildir. Amma bizim putlarımız gözümüzün önündedir. İhtiyacımızı arze-der, isteyeceğimizi isteriz» demekle putları ibadete ve ilticaya da­ha elyak görürlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle şu itikatlarını iptal ve dünyaca menfaatları olmadığını beyan ettiği gibi âhirette mazar­ratları olacağını dahî beyan etmiştir. Lâkin bu mazarrat hasret üzere hasrettir. Çünkü; müşrikler putlardan şefaat beklerken bun­ları tekzib edivermeleri hüzün üzere hüzün ve esef üzere eseften başka birşey değildir. Zira; menfaat bekledikleri yerden mazarra­tın zuhuru bir hüzün olduğu gibi menfaatin fevt olması da ayrıca bir hüzündür.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu hitap; Resulullah'a olduğu gibi hitaba şayan olan her ferde şamildir. Bu haberi Allah'ın gayrı haber veren olmadığının sebebi; hacer ve şecer kabilinden olan putların yevm-i kıyamette tekellüm edeceklerini başkası haber verse cemadatın tekellümü mahsusatm hilafı olduğundan inanıl­maz. Zira; akılla idrak olunur birşey değildir. Amma Cenab-ı Hak haber verince cemadata lisan verip söyleteceğine kudretini tasdik eden her kimse inanır ve onların tekellüm edeceklerini Allahü Te-alâ bildiğinden bu haber ancak ondan olur, başkasından olamaz. Binaenaleyh; Vacip Tealâ bu misilli akılla idrak olunamayacak ha­berlerin kendinden başkasının haber veremeyeceğini ve ancak kendi haber vereceğini beyanla tasdiki lâzım olduğuna işaret et­miştir.

Resûlullah'm kâfirleri Allah'a ibadete davette ısrar etmesi üzerine kâfirler Resûlullah'a karşı '(Allahü Tealâ bizim ibadeti­mize muhtaç olmalıdır ki bu kadar ısrar ediyorsun» demişlerdi.[20]

 

Vacip Tealâ müşriklerin şu itikad-ı batıllarını redle bilûmum kulların ibadetlerinden ve hamd ü senalarından müstağni olduğu­nu ilân etmek üzere buyuruyor.

[Ey nasî Siz Allahü Tealâ'ya muhtaçsınız ve Allahü Tealâ herkesten gani ve zatında mahmuddur.]

Yani; ey Allah'ın.ahdini unutan ve nimetlerinden gaflet eden insanlar! Siz zatınızda, sıfatınızda ve herşeyde Allahü Tealâ'ya muhtaçsınız. Zira; Allahü Tealâ sizi evvelâ icad ve sonra birçok nimetleriyle taltif, terbiye ve' mebde' ü maâdınızı düşünebilecek akıl ihsan etti. Binaenaleyh; her nefes ve adımınızda, her saat ve dakikanızda Allah'a muhtaç olduğunuz meydandayken niçin şük­rünü eda etmezsiniz? Halbuki Allahü Tealâ zatında ganî olup hiç­bir kimsenin şükrüne ve ibadetine ihtiyacı yoktur. Çünkü; kemâ-lât-ı İlâhiye bilfiil ve bizzattır. Binaenaleyh ihtiyaç; mahlûkun şa­nıdır, halikın şanı değildir. Gına dahi Allah'a mahsustur. Zira; in­sanların ağniyasına gınayı ihsan eden, açları doyuran, susuzları kandıran odur. Allahü Tealâ zatında mahmuddur. Binaenaleyh; kullarının hamd ü senasına ihtiyacı yoktur, lâkin kullarına ver­miş olduğu nimetlere mukabil kulları için daima hamdetmek vaciptir. Şu halde hamdın vacip olması kulların ihtiyacına binaendir, yoksa Cenab-ı Hakkın ihtiyacına mebni değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile nasın fakr u ihtiyaçlarının şidde­tine işaret için bu âyette  lâfzı kemâle delâlet eden edat-ı ta'rifle varid olmuştur. Çünkü; insanlar ihtiyaçlarının şid­detine binaen «Keenne ayn-ı fakirdir ve sair mahlûkatm ihtiyacı insana nispetle ehemmiyetsiz dernek» manâsını müş'irdir ve nef-selemir de bu manâyı müeyyiddir. Çünkü; insanın ihtiyacı yüz bin t'arzolunsa hayvanat-ı sairenin ihtiyacı bir farzolunmak lâzımdır. Meselâ insan herşeyin hulâsasını aramaya muhtaç olup hayvanat ise hulâsa istemez. Kezalik insan kisveye muhtaç olup hayvanatta bu ihtiyaç yoktur. Meselâ kisvenin ve ekmeğin muhtaç olduğu alât ü edevatın ve bunların icab ettirdiği sanatın hadd ü payanı yoktur.[21]

 

Vacip Tealâ mutlaka gınasını beyandan sonra bilhassa lardan müstağni olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ isterse sizi giderir, yerinize yeni bir h getirir.]

[Halbuki sizi yok edip yerinize başka bir kavim getirı lahü Tealâ üzerine müşkül birşey değildir.]

Yani; ey âsîler! Eğer Allahü Tealâ dilerse isyanınızdan dolayı sizi bilkülliye ihlâkle giderir, cümlenizi hâk-i ademe serip gönder­dikten sonra yerinize sizden daha iyi ve muti' bir kavm-i cedid ge­tirir, yahut bu âlemi mahveder, sizin bilmediğiniz başka bir âlem ve o âlemde kendine itaat edecek başka bir mahlûk getirir. Çünkü; sizin vücudunuza asla ihtiyacı yok bir ganiyy-i mutlaktır, sizi ihlâk edip yerinize başka bir kavim icad etmek Allahü Tealâ üze­rine güç birşey değildir, kudret-i îlâhiyeye nazaran bu insanları i'damla yerlerine bir mahlûk-u ahar getirmek gayet kolaydır, âlem­de buna emsal de çok geçmiş ve geçmektedir, tuğyan edip haddini tecavüz eden çok milletleri ihlâkle yerlerine kavm-i ahar icad etti­ğini Kür'an'da beyan ettiği gibi tarih dahî buna şahittir. Binaen­aleyh; her millet ve o milletin efradı daima gazab-ı İlâhiden korku üzere bulunmak lâzım olduğu gibi salâha doğru gitmek dahî el­zemdir.[22]

 

Vacip Tealâ ganî olduğunu ve halka ihtiyacı olmadığını beyan­dan sonra insanlardan hiçbirisi diğerinin yükünü götürmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hiçbir nefs-i âsiye ahar nefsin vizr ü vebalini götüremez.]

[Ve eğer ağır günahları yüklenmiş, olan bir nefis yükünün bir miktarını götürmek için ahar bir kimseyi çağırmış olsa hiçbir kim­se tarafından onun yükünden az bir şey olsun, götüren olmaz, ve-levse çağırdığı kimse onun akrabasından olsun.]

[Habibim! Sen ancak şol kimseleri inzar edersin ki onlar Rab-lerini görmedikleri halde Rablerinin azabından korkar ve namazı ikame ederler.] İşte senin inzarın havf-ı İlâhi olanlara te'sir eder, başkalarına te'sir etmez.

[Ve eğer bir kimse günahlardan temizlenirse ancak kendi nel si için temizlenir,]

[Ve her işler Cenab-ı Hakkın huzur-u manevîsine râci olur.]

Yani; Allahü Tealâ'mn kemâl-i kudretini ve halktan istiğna­sını  bildikten  sonra  herkesin kendini   günahtan   hıfızla   ibadete sa'yetmesi lâzımdır. Zira; günah sahibi bir nefis, ahar bir nefsin günahını götüremez ve eğer günahım götürmeye tahammülü olma­yan ağır yüklü bir nefis velev akrabasından olsun yükünün bir mik­tarını götürmek için bir kimseyi çağırmış olsa cevap veremez. Zi­ra; âhirette hiçbir kimsenin günahını ahar bir kimse yüklenmez. Habibim! Sen şol kimseleri korkutursun ki onlar Rablerinin aza­bından görmedikleri halde korkarlar. Çünkü; onlar Allah'a iman edip gazabını tasdik ettiklerinden azab-ı İlâhinin füc'eten gelme­sinden hazer   ederler ve vaktini   geçirmeksizin   namazlarını eda ederler. Çünkü; namazın kendilerini dergâh-ı ulûhiyete yaklaştıra­cağını bildiklerinden erkânına riâyetle zamanında eda ederler ve eğer bir kimse günahlardan tatahhur ederse kendi nefsinin men­faati için tatahhur eder. Zira; herşeyin mercii Cenab-ı Hakkın hu­zur-u manevîsidir. Binaenaleyh; nefsini günahtan tathirin faydası­nı bu dünyada görmese bile âhirette behemehal görecektir. Çünkü; huzur-u İlâhide hiçbir şey zayi olmaz. Şu halde herkes a'malinin her zerresinden mes'ûl olacak, hata ve sevap elbette a'malinin ce­zasını bulacaktır. Hiçbir şahıs; aharın günahından mes'ul olmaz. Hatta Nimetullah Efendi'nin beyanı veçhile bir kimse aharın gü­nahından bir miktarını götürmeye razı olsa bile, götüremez. Zira adalet-i İlâhiyenin icabı; herkesin günahını kendisi götürmesidir. Çünkü; günahının bir miktarını götürmek o günah miktarı muaz-zeb olmasını icab eder. Halbuki bir kimsenin aharın yerine muaz-zeb olması adalete münafidir. Amma diğer âyette bir kimseyi idlâl eden kimse hem kendi günahını, hem de idlâl ettiği kimsenin günahının mislini yükleneceği beyan olunması bu âyete münafi değildir. Çünkü o idîâl eden kimsenin kendi günahıyla beraber gö­türeceği günah; idlâl ettiği kimsenin günahının mislidir. Fakat o götüreceği miktar, idlâlıne mukabil kendi günahıdır, gayrın günahı değildir. Şu halde asıl kendi dalâlinin günahıyla beraber bir de gayrı idlâlinin günahını götürecektir. Binaenaleyh; her ikisi de kendi günahıdır.

Vacip Tealâ bu âyette insanları; üç veçhile günahtan tenfir et­miştir Birincisi; Her şahsın günahım kendisi götürüp başkasından asla fayda olmayacağını beyan etmesidir. Ve âhiretin bu dünyaya kıyas olunmamasıdır. Çünkü; dünyada bir kimse aha­rın cürmünü yüklenebilir. Meselâ kendi cürmünü âhara isnatla mahkûm ettirip kendisi selâmette kalarak o âharm bigayrıhakkm tecziye olunduğu çok kere vâkidir. Amma âhirette bu misilli ceza­nın imkânı yoktur. İkincisi: Yükü gayet ağır ve götüre­mez bir halde olup götürmek için ahar bir kimseyi çağırmış olsa çağırdığı kimse yükünden bir zerresini bile götüremeyeceğini be­yan etmesidir. Halbuki dünyada yükünü götüremeyen ve yolda kalanlara muavenet olunur. Âhiretin ise bunun hilâfında olduğuna âyet delâlet eder. Üçüncüsü; Yükünden bir miktarını gö­türmek için çağırdığı kimse akrabasından olsa dahi muavenet et­meyeceğini beyan etmesidir. İşte bunların cümlesi insanın şiddetle günahtan ihtiraz etmesini icab eder ahvaldendir.[23]

 

Vacip Tealâ Resulünün inzarı te'sir eden ehl-i imanı sonra ehl-i imanla kâfirleri temsil etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirle mümin, küfürle iman, Cennet'le Cehennem müsavi olmaz.]

[Ve ulemâ ile cühela asla müsavi olmazlar.]

Yani; kâfirle mümin mertebede müsavi olmazlar. Çünkü; fir hakkı görmemekte a'maya benzer, mümin ise hakkı ve haki­kati görmekte ve ittibâ' etmekte gözü gören kimseye benzediğinden ikisi müsavi olamazlar. Kezalik kâfirin zulmete benzeyen küfrüyle müminin nura benzeyen imanı müsavi olamaz. Çünkü iman; hak ve indallah makbul ve küfrise batıl ve indallah merduddur, imanın mahalli ve neticesi olan Cennet'le küfrün mahalli ve neticesi olan Cehennem müsavi olamaz. Zira Cennet; mahall-i sevap ve rahattır, Cehennem ise mahall-i azap ve mihnettir, kezalik dirilere benzeyen ulema ile ölülere benzeyen cühela müsavi olamazlar.[24]

 

Vacip Tealâ kâfirle müminin'hallerini temsilden sonra kâfir­lerin söz duymamakta   ehl-i kubura   benzediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ dilediği kuluna âyetlerini işittirir, halbuki ha­bibim! Sen kabirlerde bulunan kimselere birşey işittiremezsin.]

Yani; Habibim! Allahü Tealâ İslâm'a dahil olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; hidayete iradesini sarfeden kullarına âyetlerini işittirir ve o kimse de işittiği âyetlerin mucibiyle amel eder. Amma yâ Ekrem-er Rusül! ' Sen ehl-i kubura benzeyen kâfirlere hakkı işittirmek için ne kadar çalışsan onlara bir şey duyuramazsm. Çünkü; onlar hakkı kabule iradelerini sarfetmezler ki işitsinler. Şu halde onlarda işitmek kabiliyetleri olmadığından kelâm-ı nebevini işitmeye muvaffak olamazlar. Binaenaleyh; Habibim! Onların senin nasihatini dinlemediklerinden müteessir olma. Zira; onların hakkı işitmedikleri senin tebliğde kusurundan değildir, belki onların kendi temerrüdlerindendir.

[Çünkü; Habibim! Sen olmadın, illâ bizim tarafımızdan aldı­ğın ahkâmla onları korkutucu oldun.] Binaenaleyh; inzar ettiğin kimselerde işitmek kabiliyeti olur da işitirlerse menfaati kendile­rine aittir ve kabiliyeti olmayıp da işitmeyenlerin mazarratı kendi­lerine aittir.[25]

 

Vacip Tealâ Resulünün ancak nezîr olduğunu beyandan sonra Resulünün inzarı kendi tarafından icad olunma birşey olmayıp an­cak kerihi,taraf-ı İlâhisinden inzara me'rnur olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[ Habibim î Muhakkak biz seni hakka mukarin olarak sevapla kullarımızı müjdeleyici ve azapla korkutucu olduğun halde irşad için gönderdik.]

[Hiçbir ümmet olmadı, illâ o ümmette bir korkutucu geçti.]

Yani; Habibim! Biz lûtf u keremimizden vâki ve nefselemre muvafık hakla umum kullarımızı davet için seni gönderdik. Senin daveti edada iki sıfatın var ki birincisi: Âbid olan kulla­rımızı sevapla tebşirdir. İkincisi: İmandan ve ibadetten istinkâf edenleri azab-ı Cehennemle imardır. Bu vazifeleri ifa et­mek sana münhasır değildir. Zira; ümem-i salifeden hiçbir ümmet olmadı, illâ onlarda dahi azab-ı İlâhiyle bir inzar edici geçti. Su halde nübüvvet davasında bulunmak, inzar ve tebşirle meşgul ol­mak sana mahsus birşey olmadığından kâfirlerin sana ta'nları mü-cerred haset ve inatlarından ileri gelmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile nezir; nebi olduğu gibi o ümmetin âlimi dahî olabilir. Şu halde her millet içinde o millete hayır Öğüt verir ve hakka davet eder .bir nebi yahut o ümmetin uleması bu­lunur. Binaenaleyh; hiçbir, millet hayırla nasihat edenlerden halı kalmamıştır. Zira; iki nebinin arasında evvelki nebinin şeriatım ikinci nebinin bi'setine kadar tebliğ edecek kimseler bulunduğun­dan milletler hiçbir zaman erbab-ı ilm ü nasihattan haîî kalmamış­lardır. Binaenaleyh; bu hususta hiçbir kimsenin i'tizarı makbul değildir.

[Eğer Habibim! Müşrikler seni tekzib ederlerse onlardan ev­vel geçen ümmetler de kendilerine meb'ûs olan Resullerini tekzib ettiler.]

[Halbuki o resulleri, onlara açık mucizeler, suhuflar, Tevrat, Zebur ve İncil gibi esrar-ı tevhidi izhar eden kitaplarla geldiler.]

Böyle birtakım kuvvetli delillerle gelen resullerini evvel geçen milletlerin tekzib ettikleri gibi senin ümmetin de seni tekzib eder­lerse mahzun olma. Çünkü; ümmetin tekzibi sana mahsus bir şey değil ki sen mahzun olasın.

[Kâfirler resullerini tekzib ettikten sonra Ben Azîmüşşan kâ­fir olan kimseleri azapla ahzettim. Ben azapla onları alı/od ince onj-ların ef'âl-i kabihalarmı inkârım nasıl oldu?] Habibim! Senin kavi­min de seni tekzib ve kitabını inkârda   devam ederlerse onları ef âlini inkârla muâhaze ederim. Çünkü; haktan i'raz ve batıla is-rar edenleri ihlâk etmek âdet-i kadime-i İlâhiyemizdendir.

Ehl-i küfrün azapla muâhaze olunmalarına sebep küfürleri ol­duğu bilinsin ve küfürle zemleri sarahaten beyan olunsun için ism-i zamir yerinde ism-i mevsul gelmiştir. Çünkü;  yerinde gelse manâ sahih olurdu. Zira; zamirin mer­cii sebketmişti, ancak küfürlerini tasrih ve onunla zem hasıl ol­mazdı. Halbuki maksud; küfürle zemmolunup azaba sebep küfür olduğunu beyanla onları küfürden tenfir etmektir.[26]

 

Vacip Tealâ vahdaniyete iman etmeyenlerin muâhaze olun­duklarını beyandan sonra vahdaniyeti delil-i aharla ispat etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen görmedin mi Allahü Tealâ semâda yağmur su­larını inzal etti. Binaenaleyh; biz o su sebebiyle renkleri muhtelif meyveler çıkardık.] Bunların cümlesi vahdaniyete delâlet eder de­lillerdir..

[Dağlarda beyaz, kırmızı ve siyah muhtelif renklerde yollar vardır.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Görmedin mi? Elbette sen gördün ve bildin ki Allahü Tealâ muhakkak rahmet sularını inzal etti. Biz o sularla yeryüzünde renkleri birbirine benzemez meyveler icad ettik, dağlardan da beyaz, kırmızı ve şiddetle siyah renkleri muh­telif hatlar, damarlar ve yollar halkettik ki cümlesi kudret-i kâmile sahibi bir fâil-i muhtar olduğumuza delâlet eder. Çünkü; bir nevi sudan ve aynı topraktan muhtelif renk ve lezzette meyveler ve hububat meydana getirmek halikın kudret-i tâmmına delâlet etti­ği gibi fâil-i muhtar olduğuna dahi delâlet eder. Eğer hükemanm dedikleri gibi bunlar Vacip Tealâ'dan bilicap sâdır olsa veyahut tabi-iyyûnun dedikleri gibi bu meyveler ve dağlarda olan yollar damar­lar tabiat iktizası olsa bir nevi suda ve toprakta tabiat aynı olduğun­dan yalnız bir nevi meyve ve dağlar da bir nevi renk üzere olmak lâzım gelirdi. Halbuki envâ'-ı muhtelife hasıl oluyor. Şu halde bun­lar fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet-i vazıhayla delâlet eder. Çünkü; halikı fâil-i muhtar olunca istediğine istediği renk ve lezzeti verdiği gibi ufacık kabak kökünden on beş kiloluk kabak ve cesîm ceviz ağacından ufacık ceviz bitirir ve kimse de karışa­maz.

Nisâbûrî ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile cüded ; yol­lar ve dağlarda damarlar manasınadır. O tariklardan bazıları be-yazdır.-Fakat o beyazın rengi de muhteliftir. Çünkü; bazısı kireç gibi gayet parlak ve safî beyaz olur, bazısı da o kadar parlak ol­maz. Kırmızıda dahi muhtelif renk vardır. siyahlar manâsına olduğu halde ile tavsif te'kid içindir. Yani «Toprakta tabiat bir olduğu halde renklerin ihtilâfı halikın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder» demektir.[27]

 

Vacip Tealâ dağların ve meyvelerin ihtilâfları Allah'ın kud­ret-i kâmilesine ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet ettiklerini beyan­dan sonra nasın renklerinde olan ihtilâfın delâletini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nastan ve mutlaka    yerde yürüyen hayvanattan,    hayvanat içinde insanlarla ülfet eden deve, koyun, sığır gibi hayvanat-ı ehÜyeden ve meyveler, dağlar gibi renkleri başka başka neviler, cinsler, sınıflar ve sınıflarda efrad halkettik ki hiçbirisi diğerine benzemediği gibi ahlâk, meşreb ve tarz-ı taayyüşleri dahi başka başkadır. Bunların (cümlesi kudretimize ve fâil-î muhtar olduğu­muza delâlet eder.]

[Allah'ın kulları içinden Allah'tan korkanlar ancak Allah'ın zatını, sıfatını ve kahr u gazabını lâyıkıyla bilen âlimlerdir.] Yok­sa Allah'ı lâyıkıyla bilmeyenler Allah'tan korkmazlar. Halbuki Allahü Tealâ'dan kemâliyle korkmak lâzımdır.

[Zira; Allahü Tealâ mülkünde galip ve istediği kimsenin ku­surunu mağfiret eder, isterse kusur sahibine azap eder.] Binaena­leyh; korkanların ancak Allah'tan korkması lâzımdır. Çünkü; bu

âyetin âhirinde Vacip Tealâ'nm zatını ve sıfatlarıyla tavsif etmesi kendinden korkmak vacip olduğunu be­yan etmektir. Ma'rifet-i İlâhiyeden ârî olan cahiller daima cesur olduklarından Allah'tan korkmadıklarına işaret için Vacip Tealâ zatından haşyeti ulemaya hasretmiştir. Binaenaleyh; bir kimsenin Allahü Tealâ'ya ilmi ne kadar ziyade olursa korkusunun da o nis­pette ziyade olacağında   şüphe yoktur.   Bu manâyı   Resûlullah :( AŞ) kavl-i şerifiyle te'yid etmiştir. Yani «Ben Allah'a sizin cümlenizden ziyade haşyet ve hepinizden zi­yade ittika ederim» demektir. Resûlullah'ın Allah'tan korkusunun ziyade olması ilminin ziyade olmasından olduğunda şüphe yoktur. Medarik'in beyanına nazaran ha§yetle murad; Allahü Tealâ'ya ta'zimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ'ya ulemanın ta'zimi herkesten ziyade olur]  demektir.  lâfzı haşyeti ulemaya hasrîçindir. Yani «Allah'tan korkanlar he­men Allah'ı bilenlerdir. Zira; Allah'ı bilmeyenler Allah'tan kork­mazlar» demek olur.[28]

 

Vacip Tealâ zatına âlim olanların    korkusu ziyade olduğunu beyandan sonra kitabına    âlim olanların    hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın kitabını okur ve namazı ikame eder ve onlara verdiğimiz rızıktan gizli ve aşikâr muhtaç olanlara infak ederler, onlar bu amelleriyle bir ticaret ederler ki o ticarette asla kesat ve zarar olmaz.] Zira o ticaret; indallah mahfuzdur,

[Onlara ecirlerini Cenab-ı Hakkın tam vermesi ve fazlından ziyade ihsan etmesi için onlar bu amelleri işlediler. Zira; Allahü Tealâ gafurdur ve ibadetlerinin kabule şayan olanlarını kabulle ecirlerini bol verir bir şekûrdur.]

Yani; şol kimseler ki Kur'an'ı tilâvet ve mucibiyle amele de­vam edip, evkat-ı mahsusasmda şeraitine riâyet ederek farz olan namazları eda ile beraber bizim kendilerine verdiğimiz rızıklarm-dan gizli ve açık muhtaç olanlara infak ederler. Onlar şu beyan olunan ibadetleriyle kesat görmez, fesat bulmaz, ebeden helak ol­maz ve tükenmez bir ticaret ümid ederler. Bu misilli kimselerin gerek tilâvet, gerek namaz ve infaktan maksatları; Allahü Tealâ'-nın onlara ecirlerini bol vermesi, fazl u kereminden ücretlerini amellerinden ziyade etmesidir. Zira; Cenab-ı Hak kullarının kusu­runu mağfiret edici ve amellerine mükâfat olarak ecirlerini bol vericidir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette t ilâ v etle murad; ayn-ı kıraat ve muktezasıyla ameldir. Tilâvete devamın şart ve matlub olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur. Kitapla murad; Kur'an'dır. Ger­çi kütüb-ü sabıka dahi Allah'ın kitabıysa da Kur'an'm nüzulün­den sonra onların kıraati kerahettir. Zira; Kur'an onları neshetti-ğinden amel caiz olmadığı cihetle tilâvetinde bir fayda yoktur ve abesle iştigaldir. Evet! Onlarla amel caiz olduğu zamanda o kitapla âmil olanlar için onun tilâvetinde ecir olduğu gibi tilâveti de mem-duh idi.

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran sürraninf akla murad; nafile ve alenen infakla murad; farz olan sadakadır. Çünkü; farzı edada riya olmadığından kendinin suizandan kurtulmasına ve başkalarını teşvik olmasına binaen farz olan zekât ve fitre gibi sadakayı suret-i alâniyede vermek evlâdır. Amma nafilede riya olmak ihtimaline binaen gizli vermek evlâ­dır. Yahut gizli ve aşikârın zikrolunması devamdan kinayedir. Ya­ni «Nasıl tesadüf ederse öylece durmaz, infak ederler» demektir.

Tebar ; helak manâsmaysa da burada zarar etmek suretiyle zayi olmak veyahut kesat olup ticaret etme­mek muraddır. Yani «Tilâvet-i Kur'an ve namazı eda ve infakla meşgul olanlar bir ticaret ümid ederler ki ö ticaret elbette zarar etmekle zayi ve helak olmaz» demektir.[29]

 

Vacip Tealâ tevhide müteallik delilleri beyandan sonra emr-i risaleti takrir etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Bizim sana inzal ettiğimiz Kur'an kendinden evvel inzal olunanları tasdik ettiği halde ancak haktır.]

[Zira; Allahü Tealâ kullarının ahvalini tamamıyla bilir, gö­rür ve onların hallerine muvafık ahkâmını inzal eder.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kitaptan olarak bizim sana vahyet-tiğimiz Kur'an kendinden evvel inzal olunan kitapların esasını ve usul-ü itikadiyata müteallik olan ahkâmını tamamen tasdik edici olduğu halde ancak haktır. Zira; kütüb-ü sabıkayı tasdiki hakkani­yetine delildir. Amma kütüb-ü sabıkanın esasını tasdik etmekle beraber nesholunan ahkâmını elbette reddeder, Resul-ü Zişan'a vahyolunan ahkâm kıyamete kadar sabit ve kulların ahvalini tat­bike kâfidir. Zira; Allahü Tealâ kullarının zahir ve batınlarını bil­diğinden onların kabiliyet ve istidadlarma göre ahkâmını inzal eder. Binaenaleyh; vahyettiği ahkâmda amel vacip olduğu müddet asla butlan eseri olmaz, kezalik kullarından vahye elyak ve nü­büvvete ehak olan kimseyi bilir, nübüvveti ona tevdi eder. Binaen­aleyh; nübüvvete elyak olduğun cihetle emr-i nübüvvet sana tevdi olunmuş ve vahiy sana gelmiştir. Sen kâfirlerin nübüvveti sana münasip görmediklerine mahzun olma, tebliğe devam et.[30]

 

Vacip Tealâ Resulüne vahyettiği Kur'an'm hak olduğunu be­yandan sonra Kur'an'ı ümmet-i Muhammede irs olarak verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an'ı inzalden sonra biz kullarımızdan ihtiyar ettiğinin kimseleri kitaba varis kıldık.] Zira; Resûlullah'm irtihalinden son-i ra Kur'an; Allah'ın kulları içinden Kur'an'a iman eden ümmet-i Muhammed'e Resûhıüah'tan irs suretiyle intikal etmiştir.

[Kur'an kendilerine intikal edip ahkâm iv la amel vacip olunca; kullarımızdan bazısı Kur'an'la ameli terkederek nefsine zulmeder, bazısı da ekser-i evkatta amel etmekle adalet eder.]

[Ve kullarımızdan bazıları da Allah'ın izniyle a mal-i saliha-ya ve Kur'an'ın ahkâmına muvafık hayrat ve ta âta devamla em­salini sebkeder.]

[İşte şu kitabı irs tankıyla ihtiyar ettiği kullarına vermek Cenab-ı Hakkın kullarına pek büyük bir ihsanıdır.]

Yani; Habibim! Bizim seni umum nasa risaletle ihtiyar edip Kur'an'ı vahyile davanı tasdik ettikten sonra biz kütüb-ü sabıkanın fevaidine ve daha ziyade ahkâm üzere müştemil olan kitabı kulla­rımızdan ihtiyar ettiğimiz kimselere emval-i mevrusenin varisle­rine intikal ettiği gibi senden sonra ümmetine intikal ettirdik. Zi­ra; seni onlara Resul göndermekle ihtiyar ettiğimiz gibi kitabımı­zı onlara vermekle dahi ihtiyar ettik. Binaenaleyh; onlardan bazı­ları nevalarına ittibâ' ve ameli terketmekle nefislerine zulmettiler, onlardan bazıları da Kur'an'a iman ve amel etmekle adalet eder, bazısı da Allah'ın izni ve inayetiyle ibadete devam edip emsalini sebkeder. İşte şu efdal-i kütüb olan Kur'an'ı irs tarikıyla ümmet-i Muhammede vermek ve efdal-i enbiya olan âhir zaman Peygam­berine ümmet kılmak, Habibim! Ümmetine Allah'ın büyük ihsa­nıdır.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette kitapla murad; Kur'an, irsIe murad; ümmet beyninde Kur'an'ı ibka ederek batından batına intikal ettirmektir. Resûlul-lah'tan sonra ümmet arasında Kur'an tağyir ve tahrijten mahfuz olarak ibka olunmasına binaen irs tabir olunmuştur. Şu halde Va­cip Tealâ'nın ihtiyar ettiği kuIIarla murad; üm­met-i Muhammeddir ve bilhassa ulemâ-yı ümmettir. Çünkü; kitabin müşkülâtını halledecek ulemâdır, avam-ı nas değildir. Allah'ın ihtiyar ettiği kullarla murad; ümmet-i Muhammed olunca âyette beyan olunan üç kısım da ümmet-i Muhammedden ehl-i Cennettir.

Çünkü; Resûlullah'm buyurduğu Hz. Ömer'den mervidir. Yani .«İbadette bizim sabıkı­mız Cennet'e girmekte de sabıktır, adalet üzere hareket edenimiz necat bulacaktır, zalim olanımız da zulmü miktarı muâhaze olu­nursa da akıbet mağfiret olunacak» demektir. Diğer hadisinde Resûlullah'm «Sabıklar bilâhisap Cennet'e girer, muktesid olanlar kolayca hesap görürler, amma zalim olan hapsolunur, hatta necat bulmayacak zannolunur, sonra imanı sebebiyle rahmet-i İlâhiye imdadına yetişir, ehl-i Cennet'ten olur» buyurduğu Medarik'te mezkûrdur. ZaIimle murad; günahı sevabına galip olan ve sabıkla murad; sevabı galip olan, muktesid le murad; sevabı günahına müsavi olan kimse olduğu (Hasan-i Basrî) den mervidir. Hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyette beyan olunan üç kısmın cümlesi ehl-i imanın aksamıdır. Çünkü taksim; Allah'ın kitapla ihtiyar ettiği kimseleri taksim olduğundan ehl-i imanı taksim olduğunda şüphe yoktur. Âyette zalimin efradı çok olduğundan takdim olunmuştur. Muktesid zalime nispetle az oldu­ğu cihetle ikinci mertebede, sabık da daha az olduğundan üçüncü merrede beyan olunmuştur.[31]

 

Vacip Tealâ emval-i mevrusenin verese beyninde bekası gibi Resulünün irtihalinden sonra kitabını ümmeti beyninde ibka etti­ğini beyandan sonra kitapla amelin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i iman (Adin) isminde Cennetlere dahil olurlar, bilezikler ve incilerle ziynetlenirler.î

[Ve ehl-i Cennet'in Cennet'te elbiseleri ipektendir.]

[Ve ehl-i Cennet bu nimetleri görünce derler ki «Hamd ü se­na şol Allah'a mahsustur ki o Allahü Tealâ bizden hüzn ü kederi giderdi.»]

[«Zira; Rabbimiz günahlarımızı setredici ve kullarının amel­lerine mükâfatını bol vericidir» demekle Rablerine hamdederler.]

Yani; Kur'an'a imanla varis olan insanların cümlesi herşeyden kurtulduktan sonra Cennet'te (Adin) denilen derecelere mesrur olarak girerler ve yalnız Cennet'e girmekle kalmazlar, altından yapılmış bilezikler ve incilerle ziynetlenirler. Çünkü; bunlar ihlâs üzere iman edip nefislerini günahtan muhafazayla ibadete devam ettiklerine mükâfat olarak envâ'-ı ziynetle iltifat olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in libasları ipekten ma'mûldür. Çünkü; onlar dünyada zühd ü takvayı ihtiyarla kaim ve yünden dokunmuş elbise giydiklerine ve Rablerine ibadetle meşgul olduklarına sevap olarak onlara Cennet'te ipek giydirece­ğini beyanla Cenab-ı Hak kullarını ibadete terğib etmiştir. Ehl-i Cennet Cennet'e girip bu nimetleri görünce Rablerine hamd ü sena ederler ve derler ki «Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Al­lahü Tealâ bizden bilkülliye hüzün ve elemi giderdi. Zira bizi bir­çok nimetleriyle terbiye eden Rabbimiz günahımızı affeder ve ame­limize çok sevap verir». İşte müminler bu suretle hamd ü sena ile tahdis-i nimet ederler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ehl-i Cennet'ten zail olan korku; günah, ölüm, Cehennem ve kıyametin şiddetlerinin korkularıdır. Çünkü; ehl-i Cennet Cennet'e girince günahtan kor­ku kalmadığı gibi ölmek, Cehennem'e girmek ve kıyametin dehsetlerine dair asla endişe kalmaz. Binaenaleyh ehl-i Cennet korku­yu atınca Rablerine hamdedeceklerini Cenab-ı Hak bu âyette be­yan etmiştir.

Vacip Tealâ'nm şekûr   isminin manâsı; kullarının amel­lerini kabul ve mükâfatını bol vermesidir. Çünkü; ehli Cennet gü­nahlarının   affolunduğunu ve azıcık amellerine birçok dereceler verildiğini görünce derhal Rablerinin olduğunu zikirle sena ederler.[32]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in hüzünlerinin izale olunduğuna hamdettiklerini beyandan sonra Cennet'te bakî kalacaklarına dahi hamdedeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[»Hamd ü sena şol Allah'a mahsustur ki o Allahü Tealâ fazl u kereminden bizi dar-ı ikamet ve karar olan Cennet'e inzal etti.»]

[«Ve dar-ı ikamet olan Cennet'te bizi meşakkat messetmediği gibi yorgunluk dahi messetmez» demekle hamdederler.]

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile meşakkat, rahatsızlık veca' v.s. gibi insanın sevmediği şeylerdir. yorgunluk ve bedene arız olan durgunluktur. Yani «Allahü Tealâ bizi fazl u kereminden darülikame olan Cennet'e inzal ederek Cen­net'te misafir etti. Halbuki o Cennet'te bize ağrı, sızı v.s. gibi me­şakkat dokunmadığı gibi yorgunluk ve bedene durgunluk dahi do­kunmaz. Çünkü; meşakkatin ve yorgunluğun mahalli dünyadır, Cennet değildir. Binaenaleyh; bu misilli insanın sevmediği şeyler dar-ı iptilâ olan dünyada kalmıştır» demekle Cenab-ı Hakka hamdederler. Mukame ;   devam üzere ikamet mahallidir. Cen-net'e girenlerin  ebeden ikamet   edeceklerine işaret için  -Cennet'e denmiştir.[33]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın ahvalini beyandan sonra ehl-i küfrün ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kâfir oldular, onlar için Cehennem aza­bı vardır.]

[Ehl-i Cehennem üzerine ölümle hükmolunmaz ki ölseler de azaptan kurtulsalar.]

[Ve onlardan Cehennem azabı tahfif olunmaz ki bir nefes al­salar da azıcnk fcir zaman istifade etseler.]

[İşte her küfreden kimseye biz böylece ceza veririz.]

Yani; kâfirler için Cehennem azabı vardır ki o azap onların muazzeb olmaları için hazırlandı ve taraf-ı İlâhiden onların mev~ tiyle hükmolunmaz ki vefat etsinler de ölüm sebebiyle müsterih olsunlar, belki her ne zaman helake ma'ruz olurlarsa eski halleri iade olunur. Binaenaleyh; azapları tazelenir, teşeddüd eder ve on­lardan Cehennem azabından az birşey tahfif olunmaz ki bir defa bari nefes alsınlar, ebeden muazzeb olurlar ve kâfirlerin hepsine biz böyle ceza ederiz. Binaenaleyh; hiçbir kâfir bu gibi cezadan kurtulamaz.

[Halbuki ehl-i Cehennem Cehennem'de nıuâvt ve kurtulmak üzere fezi' ve feryad ederler.]

[Ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Bizi Cehennem'den çıkar ki biz dünyada işlediğimiz amelimizin gayrı amel-i salih işleyelim ve ehl-i Cennet'ten olalım» demekle müstemirren çağrışırlar, lâ­kin asla fayda etmez.] Çünkü; amel-i salihin mahalli olan dünya ve zamanı olan ömürleri geçti.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin bu tazarrularma karşı taraf-ı verilen cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Biz sizi tezekkür etmek şanından olan bir kimsenin tezek­kür edebileceği kadar bir müddet muammer kılıp müsade etmedik mi ki siz müsade istersiniz? Halbuki size dünyada Cehennem aza­bından korkutur nebi geldi, tarik-ı hakkı gösterdi, o zaman niçin düşünmediniz ve o zaman düşünmediğiniz halde şimdi mühlet ver­sek düşünecek misiniz ve bütün ömrünüzü hevanıza sarfettiniz de şimdi müsade mi istersiniz?» demekle cevab-ı red verilir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile âyette hemze; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir içindir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sizi, hakkı, batılı, hayrı, şerri tezekkür edip tefrik edeceğiniz bir müddet muammer kılmadık mı? Elbette muammer kıldık. Bina­enaleyh; dünyada size verdiğimiz ömrünüzü inkâr edemezsiniz. Şu halde o vakit tezekkür etmediğiniz gibi iade olunacağınız farzo-lunsa yine aynı hal üzere vakit geçireceğiniz şüphesizdir] demektir. Tezekkür edecek müddet; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile altmış yaş olması Hz. Ali ve İbn-i Abbas'tan mervi' ise de Beyzâ-vî'nin beyanı veçhile tezekkür mümkün olan müddetle murad; insanın düşünebileceği bir müddettir. Ayet­te nezîrle murad; nebi, şeriatın esası olan kitap, akraba ve ahbabın vefatı ve ihtiyarlıktır. Çünkü; bunların cümlesi mükellef olan insanları tezekküre sevkedecek ve âhiretten korkutacak şey­ler olduğundan herbirine nezir ıtlakı sahih olduğu cihetle hepsi murad olunmakta bir mani yoktur. İşte bu gibi âhirette cereyan edecek ahvali Cenab-ı Hak Kur'an'da beyanla kullarını intibaha davet etmiştir ki herkes bu dünyada gözünü açsın, işini âhirete bırakmasın.[35]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'de dünyaya bir daha avdet etmelerini istemeleri üzerine tekdir olunacaklarını beyandan son­ra canib-i İlâhiden onlara varid olacak hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.

["Ey zalimler! Tadın Cehennem azabını. Zira; zalimler için Cehennem'd en kurtaracak bir yardımcı olmadı» denir.]

Yani; dünyada nebilerine itaat etmemekle nefislerine zulme­den zalimlere alâtarikılihâne Cenab-ı Hak der ki «Ey zalimler! Devam üzere tadın Cehennem azabını. Zira; sizin Cehennem'den çıkmak imkânınız yoktur. Çünkü; siz hudud-u şer'iyeden çıkmış birtakım zalimlersiniz ve zalimlerin azabını bilkülliye kaldıracak hiçbir yardımcı yoktur. Binaenaleyh; siz ebeden Cehennem'de ka­lacaksınız» demekle Cenab-ı Hak tazarru'larmı reddeder.[36]

 

Vacip Tealâ zalimlerin Cehennem'de kalacaklarını takrir et­mek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ semâvât ve arzın gizlilerini bilir. Zira; Allahü Tealâ insanların kalplerinde gizli olan esrarı bilir.] Binaenaleyh; kâfirlerin kalplerinde ilelebed küfredecekleri muzmer olduğunu bildiğinden ilelebed onları muazzep kılar.

Bu âyet «Kâfirlerin küfrü muayyen bir zamanda yani dünya­da yaşadıkları müddettedir. Şu halde mahdut bir zamanda vâki olan küfre ebeden azap etmek muvafık değildir» diyerek varid olan bir itiraza cevaptır. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum kullarının zahir ve bâtın ahvaline muttali' olduğundan ehl-i küfrün kalple­rinde ebeden muammer olsalar ilelebed küfredip ayrılmayacakla­rını bildiği cihetle ebediyen küfre ısrar edeceğine binaen ebeden azap edecektir. Binaenaleyh ebeden azap; mahdut bir zamanda vâ­ki olan küfrün cezası değil, belki ebeden küfretmeye niyetin ceza­sıdır.[37]

 

Vacip Tealâ ilmini beyandan sonra insanları yeryüzünde ha­life kılmakla lütfettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ şol zat-i lâtiftir ki o zat sizi yeryüzünde hali­feler kıldı.] Ve arzın tasarrufuna malik, yeryüzünde olan mahlû-kata sizi musallat ve sultan kıldı, onların cümlesini size müsahhar kılınca sizin bu nimetlere şükür olmak üzere iman etmeniz lâzım­ken bilâkis siz isyan ve küfredersiniz.

Beyzâvî ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile hilâfet; taraj İlahiden yeryüzünü imar için insanlara verilen bir atiye olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ sizi kendi tarafından halife ve yeryüzünün imarına, menafimden intifâ'a me'zun kıldı] demek­tir. Ümem-i salifenin makamlarına kaim olup mülklerine malik ol­mak suretiyle halife manâsına olduğuna nazaran manâ-yt âyet: [Allahü Tealâ sizi evvel geçen milletlerin beldelerine ve mülkle­rine varis kılmak ve onların makamlarına ikame etmek suretiyle sizi onlara halife kıldı. Binaenaleyh; sizin onlardan ibret almanız ve halinizi ıslahla Allah'ın verdiği nimetlere şükretmeniz lâzım] demektir.[38]

 

Vacip Tealâ yeryüzünde insanları halife kıldığını beyandan sonra hilâfetin şükrünü eda etmeyenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ sizi yeryüzünde halife kılınca eğer bir kimse küfrederse küfrünün vebali kendine ait ve mazarratmadır ve kâ­firlerin küfrü Rableri indinde hiçbir şey ziyade etmez, ancak Al­lah'ın gazabını ve kahrını ziyade eder.] Çünkü; Allahü Tealâ kul­larının imanından ve küfründen ganîdir. Binaenaleyh; iman eden kimsenin imanından menfaat ve küfreden kimsenin küfründen ma­zarrat ancak kendilerine aittir. İşte şu esasa binaen nimetine şük­retmeyen kâfirden Allahü Tealâ intikamını alır.

[Çünkü; kâfirlere küfürleri ziyade etmez, illâ zarar ziyade eder.] Şu halde dar-ı âhirette kâfirlerin küfrü müminlerin nail ola­cakları nimetlerden mahrumiyetlerini ziyade eder ki bu mahru­miyet bir zarar olduğu gibi ebeden rahmet-i İlâhiyeden mahrum olmak da ayrıca bir zarardır.    Çünkü;   insanın ömrü sermayedir.

Eğer o sermayeyle rıza-yı İlâhiyi kesbederse ticaret etmiş olur, eğer o sermayesini^ gazab-ı İlâhiyi celbedecek esbaba sarfederse zarar ettiğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; sermayeden matlub olan ticaretin hasıl olmaması zarar olduğu gibi sermayeyi zayi et­mek de ayrıca bir zarar u ziyandır.

Âyette tekrar yoktur. Zira; evvelki âyetin manâsı « âfirlerin küfrü; Allah'ın gazabının ziyadelenmesini icab edip baş ey zi­yade etmeyeceğini» ve ikinci âyetin manâsı «Kâfirlerin küfrü; kendi nefislerine nazaran zarar olacağını» beyan ettiğinden tekrar voktur.

[Habibim! Onların küfrü zarardan başka bîrşey ziyade etme­diğini beyandan sonra sen müşriklere de ki «Ey müşrikler! Allah'ın gayrı sizin şerik itikad edip dua ettiğiniz ve yalvardığmız şerik­lerinizde ulûhiyet sıfatı var mıdır? Haber verin bana, bu hususta reyiniz nedir? Gösterin bana, o putlarınız arzın eczasından hangi şeyi halkettiler?] Kudretleri olmadığını bildiğiniz halde niçin ma'-bud ittihaz edersiniz, eğer acizlerini bilmiyor da putlarda bir kud­ret tasavvur ederseniz gösterin bana, onlar tasavvur ettiğiniz kud-retleriyle1 yeryüzünden ne gibi şeyi halkettiler ve ne misilli şeyi halka kudretleri vardır?» Onlar bu suâle cevap veremezler. Çünkü; bunların acizleri meydanda olup inkârı gayr-ı kabil bir hakikattir.

[Yahut haber verin bana ki onlar için semâvatta Allah'la şir­ketleri var da göklerde eşyayı beraber mî iead ettiler?]

[Yahut onların bize şerik olmalarına' dair biz onlara bir kitap verdik de onlar o kitaptan bir şahit ve beyyine üzerine midirler?]

Biz onların davalarım ispat edecek bir kitap vermedik. Ve dava­larını ispata kâfi ellerinde bir vesikaları yoktur. Halbuki delilsiz dava batıldır. Zira; delile müstenid olmayan dava evham ve haya-iât üzere mupteni olacağı cihetle merduddur.

[Belki zalimlerden bazısı bazısına vaad etmez, ancak gurur vaad eder.]

Yani; putlara ibadet eden müşriklerin davalarına delilleri yok­tur, ancak zalimlerin ileri gelen eşrafı mansıplarını muhafaza için fukara güruhunu iğfal ve tezviratla aldatırlar, keyflerine göre ya­lan söyler, putların şefaat edeceğinden bahsetmekle zuaîayı kan­dırırlar. Yoksa putların haşa Vacip Tealâ'ya şerik olduğuna dair elle­rinde aklî ve naklr bir hüccetleri yoktur. Binaenaleyh onların söy­ledikleri sözler; bazılarının diğerlerini iğfal için tertip olunmuş tezvirattan ibarettir.

İşte bu âyet-i celile her zamanın zalimlerinin hallerini tama­mıyla tasvir eder. Çünkü; zalimlerin her zaman sahtelik ve tezvi­ratla birbirini aldatmak âdetleri olduğu gibi kendilerine tâbi olan csafil güruhunu da daima birtakım mağrurane sözleriyle aldatıp cemaatını çoğaltmak ve onların karaltısıyla kendi manevrasını çe­virmek ve maksadını elde etmek için onları istihdam eylemek dahî âdetleridir.

[Eğer Allahü Tealâ onları zevalden muhafaza etmese de bil­farz vettakdir onlar zail olsalar Allah'tan sonra onları tutacak hiç-bir ferd olmadı. Şu halde onları zevalden muhafaza edecek ancak Allahü Tealâ'dır.]

[Zira; Allahü Tealâ halimdir.] Çünkü; kullarının isyanları üze­rine derhal intikam almaz ve [gafurdur.] Zira; kullarının kusur­larını derhal yüzlerine vurmaz.

Yani; ibadete müstehak ancak Allahü Tealâ'dır. Çünkü; zatın­da ve sıfatında ma'budünbilhak odur. Zira; semâvât ve arzı kulla­rın isyanları sebebiyle yerlerinden ayrılmaktan muhafaza ve on­ları kudret-i kahiresiyle zevalden meneder, eğer Habibim! Bilfarz vettakdir semâvât ve arz yerlerinden ayrılsalar Allahü Tealâ'dan gayri onları yerlerinde tutacak hiçbir kimse yoktur, eğer olsa ma'­bud ittihazına lâyık olur ve lâkin yoktur.[39]

 

Vacip Tealâ putların ma'bud ittihadına lâyık olmadıklarını be-yandan sonra ibadete müstehak ancak jkendi zat-ı ulûhiyeti oldu­ğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kureyşîler son derece sa'y ü gayretle Allah'a yemin ettiler ve dediler ki «Eğer kendilerine bir nebi gelse elbette ümmetlerin birinden hidayette daha ziyade olurlar.»]

Yani; Kureyş kavmi Resûlullah'm bi'setinden evvel ümem-i salifenin resullerini tekzibettiklerini işittikleri zaman Allahü lealâ'ya yeminlerinin son derecesiyle yemin ve yeminlerini envâ'-ı te'kidle tevsik ettiler ve dediler ki «Allah'a yemin ederiz ki eğer kendilerine Cehennem azabından korkutur bir nebi gelse ve doğru yolu gösterse elbette onlardan herbiri ümmetlerin herbirinden doğru yolu kabulde ziyade olurlardı». İşte böyle diyerek yemin et­tiler ve Allah'a ahid verdiler. Yani onlar «Eğer bize nebi gelse bi­zim herbirimiz hidayeti kabulde geçmiş ümmetlerden daha iyi olu­ruz» dediler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Kureyş kavmi Yehûd ve Nasara'-nm nebilerini tekziplerini işitmeleri üzerine kendilerine nebi gelse onlar tekzip etmeyip kemâl-i itaatla inkıyad edeceklerine yemin etmişlerdi. İşte âyet-i celile; onların bu hallerini tasvir etmiştir.

[Vakta ki onlara Cehennem azabından korkutur nebi geldi, nebinin gelmesi onlara ziyade etmedi, illâ onların nefretlerini ve yeryüzünde kendilerini büyük addetmelerini ziyade etti.]

Yani; Kureyş kavmi Allah'a şiddetle yemin ederek kendileri» ne bir nebi gelse ümem-i salife gibi nebilerini tekzib etmeyecek­lerine ve derhal ihtida edeceklerine ve hidayette geçmiş ümmet­lerden daha ziyade olacaklarına ahid verdiler. Vakta ki kendilerine nebilerin efdali olan Muhammed (S.A.) gelince o Resul-ü Âlîşan'ın onlara/gelmesi ziyade etmedi, illâ onların nefretlerini ve haktan i'razlarmı ziyade etti. Bu nefretlerine birinci sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleridir.[40] 

 

Vacip Tealâ kâfirlerin nefretlerinin ikinci sebebini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Onların  nefretlerinin   ikinci   sebebi;   Kesûlullah'â   sû-i   zan-lan   ve   Resûiullah'ın    nübüvvet    davasını    red için yaptıkları hile ve desiseleridir.] Çünkü fena olan her fiildir. Binaenaleyh bu makamda kâfirlerin nefretlerine sebep olan ile murad; onların şirkle iptilâ ve ülfetleri ve Re-sûlullah'a eza ve katlini kasdetmeleridir. Resûiullah'ın gelmesiyle küfürlerinin ziyade olması; Resûlullah ba'solunmazdan evvel yal­nız Allah'a küfrederken ba'sindan sonra hem Allah'a hem de Re-sûlullah'a küfrederek eza etmeleridir.[41]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hilelerini beyandan sonra hilenin betini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kötü hilenin şerri ihata etmez, ancak o hile yapanı ihatS eder.]

Yani; bir kimse diğer bir kimseye hile yapar ve hilesiyie zu­lüm ve gadretmek isterse tertib ettiği hilenin zararı ancak kendini ihata eder.

İşte bu kabilden olarak Kureyş kabilesinin Resûlullah'ı katlet­mek için tertib ettikleri hilelerinin neticesi olarak akıbet (Bedir) vak'asında kendileri kati olundular, Türklerin (Hilenin harmanı olmaz) ve (Kötülük eden belâsını bulur) darb-ı meselleri bu âyete muvafık sözlerdir. Binaenaleyh; bu âyetin sırrı âlemde her zaman zuhur etmektedir. Çünkü; her kim ki diğerine bir hile yaparsa be­hemehal onun zararını görür ve hilesi ayağına dolaşır. Gerçi bazı hilenin sahibi işin bidayesinde hilesinin faydasını görür, hasmına galebe eder gibi görünürse de akıbetinde gördüğü menfaattan çok fazla zarar görür yahut ayn-ı hilesi kendi zararına olarak ayağına dolaşır. Binaenaleyh; itibar da akıbetedir ve buna misal ise sayılmaz ve tükenmez derecede olup âlemde her zaman görülen şeyler­dendir. Şu halde gayra zulmetmek için hile ve desaisle meşgul olanlar akıbete gafletle aldanmaktan başka birşey yapmış olmaz­lar. darb-ı meseli dahî bu âyet­ten alınmıştır. Yani «Bir kimse kendi biraderini düşürmek için kuyu kazarsa kazdığı   kuyuya yüzü üstü kendi düşer» demektir.

Amma umur-u harpte hile bu âyetten hadis-i şe-rifiyle müstesnadır. Zira bu hadis-i şerif; harpte düşmana karşı hud'anm cevazını te'sis etmiştir. Çünkü harbin meşruiyeti; i'lâ-yı kelimetullah, mukaddesat ve muhadderat-ı İslâmiyeyi a'dânın ta­sallutundan muhafaza için olduğundan düşmana galebe her neye muhtaçsa onu yapmak meşru ve heyet-i içtimaiyenin hukukunu muhafazaya rna'tuf olduğundan harpte hile memduh olup ancak eşhas beyninde menfaat-ı şahsiye uğrunda gayrı ızrar için yapıldı­ğında gayrı meşru ve hurmet-i kafiyeyle haramdır. Binaenaleyh; harp için hile şahsın hilesine kıyas olunamaz.

Hulâsa; Resûlullah'm bi'setinden evvel Mekkelilerin kendile rine bir nebi gelir ve doğru yolu gösterirse sair ümmetlerden zi yade hidayeti kabul edeceklerine şiddetle yemin ettikleri ve nebi-| leri kendilerine gelip davet edince bu davet onların nefretlerini zi­yade ettiği ve nefretlerine sebep; yeryüzünde kendilerini büyük addetmeleri ve ResûluUah'a hileleri olduğu ve hilenin zararı ancak o hileyi yapanı ihata ettiği bu âyetlerden   müstefad olan fevaid cümlesindendir.[42]

 

Vacip Tealâ ehl-i Mekke'nin yeminlerinden döndüklerini ve Resûlüllah'a îman etmekten kendilerini büyük addettiklerini ve Resullerini katletmek için hile yaptıklarını beyandan sonra ehl-i Mekke'nin akıbetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler intizar etmezler, illâ evvel geçen kâfirlerin helî leri gibi helak olmalarım isterler ve ona intizar ederler.]

Yani; ehl-i Mekke kendilerini irşad için gönderilen Resulle­rini iz'âc ve suikastta bulununca onlar hiçbir şeyi gözlemez, illâ evvel geçen ümmetlerde carî olan âdeti gözlerler. Çünkü; onlar ne­bilerini tekzipleri sebebiyle helak oldular. Bunlar da nebilerini tek­zipte ısrar ederlerse onların helakleri gibi helak olacaklarında şüp­he yoktur. Zira resullerini tekzib eden milletlerde âdet; helak ol­maktır.

Bu âyette sünnetle murad; âdettir. Şu halde «Evvelinin sünneti» demek «Evvelîn'in âdeti» demektir. Buna nazaran manâ­yı âyet: [Ehl-i Mekke Resullerini tekzipleri sebebiyle intizar et­mezler,, illâ kendilerinden evvel geçenlerin ve nebilerini'tekzip edenlerin âdetini isterler ve Cenab-ı Hakkın onlar hakkında carî olan ihlâkine intizar ederler] demektir.

[Onlar tekzipte ısrar edince Habîbim! Allah'ın bu misilli ak­vam hakkında carî olan âdetinde elbette sen tebdil bulamazsın.]

Binaenaleyh âdet; bu gibileri ihlâk etmektir. Şu halde azap yerine rahmet, rahmet yerine azap gelmek suretiyle âdet-i ilâhiye asla tebeddül ve tagayyür kabul etmez. Zira âdet-i İlâhiye; âsîlere azap ve itaat edenlere rahmetle muamele etmektir.

[Ve habibim! Allah'ın âdeti için elbette sen tahâvvül bulamaz­sın.] Binaenaleyh; âsîlerin azabı muti' olanlara intikal etmez.

Evvelki âyette sünnetle murad; azaptır. Ve t eb dille murad; azabın sevaba tebdilidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i ilâhiye; azap olan yerde o azabın sevaba tebeddülünü murad etme­diğinden mümkün değil» demektir. İkinci âyette sünnetle murad; azabın âsîlere olmasıdır, tahviIle murad; âsîlerden muti'lere intikal etmesidir. Şu halde âyetten maksat «Âdet-i İlâhi­ye; mutilere, âsîlere mahsus olan azabı nakletmem ektir. Binaen­aleyh; Habibim! Sen âdet-i İlâhiyede bu gibi tahavvülâtı bulamaz­sın» demektir.

Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile âyette tekrar yoktur. Zira evvelki âyet; azabın sevaba tebdil ve ikinci âyet ise azabın müs-tehak olan kimseden gayrı müstehakka naklolunmayacağını beyan etmiştir. Şu halde âyetlerden maksat başka olduğundan tekrar yok­tur. Elsine-i nasta «Tarih tekerrürden ibarettir d sözleri bu gibi âyetlere istinad eder. Çünkü; âlemde cereyan eden havadis üzerine îâhik olan ahkâm-ı İlâhiye daima tarz-ı vâhidde zuhur eder. Zira; bir zamanda vâki olan isyan üzerine Allah'ın gazabı nasıl zuhur ederse diğer zamanda aynı isyanın vukuunda terbiye-i İlâhiye aynı suretle zuhur eder. Binaenaleyh; âdet-i İlâhiye değişmez. İnsanla­rın hareketlerine göre tecelliyat-ı İlâhiyenin zuhuruyla an be an âlemde görülmekte olan vukuatın emsali binlerce geçmiştir. Çüm kü; bir kimseden sadır olan hayrın hükmü ne ise diğerinden sadır olduğunda da aynı hükümdür ve şerrin sudurunda dahî hal böy­ledir. Şu halde hükm-ü İlâhi şahısların değişmesiyle değişmez. Bel­ki ef'âle ve amele göre değişir. İşte bir zamanda insanların efâline göre hükm-ü İlâhi gazap veya rahmet her ne ise asırlar geçip in­sanlar değiştikten sonra diğer asırda mevcut insanlar aynı ef âlde bulunduklarında aynıyla hükm-ü İlâhi zuhur ettiği cihetle "Tarih tekerrürden ibarettir» denilmek pek doğrudur. Ve bu manâyı Cenab-ı Hak âyetiyle beyan buyurmuştur.[43]

 

Vacip Tealâ evvel geçen milletlerde âdet-i İlâhiye neyse son-gelenlerde dahi aynı âdet carî olduğunu beyandan sonra ümem-i salifede carî olan âdetini beyanla ümmet-i Muhammediyeyi inti­baha davet etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler yeryüzünde seyrüsefer edip de kendilerinden ev-|el geçen kimselerin hallerine hazar-ı ibretle bakmadılar mı? Halbuki onlar kuvvet cihetinden bunlardan daha ziyadeydiler.] İşte evvel geçenlerde âdet-i İlâhiye onları isyanları sebebiyle ihlâk ol­duğu gibi bunlarda dahî şirk üzere ısrar ettikleri takdirde aynı âdet-i İlâhiyenin carî olacağını düşünmeleri ve onların harabele­rinden ibret almaları lâzımdır. Çünkü; evvel geçen milletler kuv­vet ve şevkette, servet ü samanda bunlardan ziyade oldukları hal­de onlar helak olunca bunların da helak olacakları evleviyetle sa­bittir.

Bu âyette isyan sahiplerinin kendinden evvel geçen âsîlerin hallerinden ve harabelerinden ibret almadıklarını tevbih için istifham-ı irıkârîye delâlet eden hemzeyle varid olmuş­tur. Yani «Geçmiş milletlerin helakini inkâr ederler de yeryüzün­de seyrüsefer edip onların hallerinden ibret almadılar mı? Onlan nazar edip de ibret almamak ne kadar hamakattır?» demek olur[44]

 

Vacip Tealâ ümem-i salifenin hallerinden ibret almayanları tevbih ettiği gibi zat-ı ulûhiyetinin murad ettiği şeyden hiç kim­senin menetmekle âciz küamayacağmı dahî beyan etmek üzere buyuruyor. ,

[Allahü Tealâ?yi yerden ve gökten murad ettS şeyi icradi hiçbir şey âciz kılar olmadı.]

[Zira Allahü Tealâ kullarının halini bilir ve âsîleri ilılâko, muti' olanlara in'âm etmeye kaadirdir.] Şu halde ey âsîler! Ve ri-salet-i Muhammediyeyi inkâr eden mücrimler! Siz nasıl oluyor ki Allah'a karşı isyana cesaret ve nübüvvet-i Muhammediyeyi inkârla reddedersiniz. Ve nübüvvetin ahkâmım icradan Allah'ı âciz kıla­rız mı zannedersiniz? Eğer böyle zannederseniz bu zannmız yanlıştır. Çünkü; Allah'ı muradım icradan hiçbir kimse âciz kılamaz. Zi­ra; her istediği zaman icra eder, kimse mani olamaz. Binaenaleyh :

[Eğer Allahü Tealâ nasın kesbettikleri günahları sebebiyle naşı muâhaze etmiş olsaydı yerin üzerinde hiç bir hayvan terket-mezdi.]

[Ve lâkin onların muâhazelerini ecel-i muayyenlerine te'hir eder ve helaklerine ta'ym olunan zaman geldiğinde derhal ihlâk eder.]

[Binaenaleyh; zaman fcvtohnaz.]

[Zira Allahü Tealâ kullarının ahvalini cemi-i zamanda görür ve helak olunacakları vakti bilir.] Binaenaleyh; vakit geldiğinde asla te'hir etmez.

Fahri Hâzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ kullarını her ku­surlarının şeâmetiyle muâhaze etmez. Zira; herkesi her kusuruyla mıpâhaze etmiş olsaydı her gün ve her saat muâhaze ve ihlâk vuku bulur, yeryüzünde kimse kalmaz, insanlardan ve hayvanlardan yer üzerinde kimse bırakmazdı. Lâkin Cenab-ı Hak her kavme bir mühlet verdi, o mühlet bitip zamanı gelmedikçe muâhaze etmez ve zamanı geldiğinde asla te'hir olmaz. Şu kadar ki «İnsanlar gü­nahları sebebiyle helak olur, fakat hayvanat-ı sairenin kusurları olmadığı halde onları ihlâkin hikmeti nedir?» şeklinde varid olan suâle Fahri Râzi'nin cevabı üçtür:

Birincisi: Hayvanlar insanlara nimet olarak halkolun-duğundan sahib-i nimet olan insanlar küfran-ı nimet edip helake müstehak olunca nimetleri de kendileriyle beraber zail olur, gider. Şu halde hayvanları itlaf; insanların kusurlarından dolayı insan­lara gazaptır, yoksa hayvanların helaki kendi kusurlarına mebni değildir.

İkincisi: Eşyanın bekası insanla olduğu gibi insanın bekası da eşya iledir. Çünkü; insan eşya ve emtiasını muhafaza eder, hayvanatı besler, bekasına çalışır. Binaenaleyh; insan da, hayvan da beraber yaşarlar. Amma insanlar günahları sebebiyle helak olunca insanın intifa' edeceği hayvanat da helak olur. Çün­kü; mesalihini mutazammm olan insanlar telef olunca onların be­kasında bir fayda kalmaz. Yoksa hayvanatın telefi kusurlarından değildir. Zira; onlar mükellef olmadıklarından Cenab-ı Hakka kar­şı onlarda kusur mutasavver olamaz.

Üçüncüsü; Hayvanatın bekası nebatat ve hububat ile­dir. Hububat ise rahmetle hasıldır. Rahmetin yağması ise insanla­rın istihkakına merbut olup insanın isyanı sebebiyle istihkakı ke­silince ot, ekin bitmez. Binaenaleyh; kıtlık senelerde görüldüğü gibi hayvanat da telef olur. Şu halde hayvanatın telefi ancak insan­lara gazap içindir. Yoksa hayvanata ihanet için değildir ki «Kusur­suz hayvanlar niçin telef oldu?» diyerek suâl varid olsun.

Ayette ecel-i müsemmd   ile murad; yevm-i kıya­mettir. Zira;   yevm-i kıyamete kadar insanların ve hayvanların 'nev'i bakî olacak, kıyamette hepsi helak olup gidecektir. Lâkin ecel-i müsemmâ ile murad; her milletin inkırazı için tayin olunan vakt-ı muayyendir.[45]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4546

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4547-4549

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4549-4550

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4550-4552

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4552-4553

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4553-4554

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4554-4555

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4555-4556

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4556-4558

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4558-4559

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4559-4560

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4560-4561

[13] Cilt: V, Sahife: 1880

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4561-4562

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4562-4563

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4563-4564

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4564-4565

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4565-4566

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4567-4568

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4568-4570

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4570-4571

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4571-4572

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4572-4574

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4574-4575

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4575-4576

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4576-4578

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4578-4579

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4579-4580

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4580-4582

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4582-4583

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4583-4585

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4585-4587

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4587-4588

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4588-4589

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4589-4590

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4590

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4591

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4591-4592

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4592-4595

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4595-4596

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4596-4597

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4597-4598

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4598-4600

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4600-4601

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4601-4603