Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Yasin - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 36. Sayfa

SURE-İ YASİN.. 2

YİRMİÜÇÜNCÜ CÜZ.. 9


SURE-İ YASİN

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen üç âyeti havidir.                         

âfzı müteşabihattandır. Ulema-yı mütekaddimîn in­dinde bu misilli müteşabihatta murad-ı İlâhi her neyse iman etmek ve teViliyle iştigal etmemek mültezemdir. Müteahhirîn indinde, kavaid-i şer'-i şerife muvafık olarak tevcihiyîe meşgul olmak ca­izdir. Binaenaleyh; lâfzı yâ insan! manâsına münadadır. Yahut Resulullah'ın ismidir. Şu halde yâ Muhammedi demektir. Yahut sûre'nin ismi ve mukadder kelimesinin mef'ûlü-dür. Yani «Sen Şure-i Yasin'i tilâvet et, oku» demektir. Yahut müpteda-yı mahzufun haberidir. Buna nazaran manâsı: |Şu sûre; Sure-i Yasin] demektir.   

[Yâ Ekrem-er Kusul! Envâ-i hikmeti mutazammm olan Kur'­an'a yemin ederim ki sen doğru tarik üzere irsal olunan Resuller­densin.]

Yani; ey insan-ı kâmil! Her âyeti ve kelimesi yüzlerce hikmet ve menfaat üzere şamil olan Kur'an'a kasem ederim ki sen mu­hakkak kullarımızı   irşad için gönderdiğimiz    Resullerimizdensin.

O resuller ki sırat-ı müstakim üzerine irsal olundular, sen de onlar gibi sırat-ı müstakim üzerinesin. Binaenaleyh; şeriatın her hükmü istikameti mutazammındır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'ın doğru yola irşad için gönderilen Resullerden olmasını beyan etmek; şeriatının isti­kamet- üzere olduğunu beyanı müstelzimse de şeriat-ı Muharnmedi-ye'nin istikamet üzere olduğunu sarahatla beyan etmek ve şerefi­ne işaret olmak üzere Resulullah'ın sırat-ı müstakim üzere olduğu açıktan zikrolunmuştur. Zira; zımnen ma'lûm olan şeyi, sarahaten ve iltizamen ma'lûm olan şey gibi ibare suretiyle beyan etmek li-san-ı Arap'ta   öteden beri riâyet olunan   kavaid cümlesindendir. Yeminle irad-ı kelâm etmek alelekser o kelâmın   hükmünü inkâr eden münkire karşı olduğundan Resulullah'ın risaletini inkâr eden münkirleri red ve ilzam için Cenab-ı Hak Resulullah'ın risaletini yeminle beyan ve kelâmını kasemle takviye ve te'kid buyurmuş ve şan-ı Resûlullah'a ta'zim için yemin Kur'an'la olunmuş ve Kur'-an da hikmetle tavsif edilmiştir. Çünkü; risaleti inkâr eden kâfir­ler Kur'an'ı da inkâr ettikleri halde Vacip |Tealâ'nın Kur'an'a ka­sem buyurması Kur'an'm ind-i İlâhide kadr ü şerefi olduğuna de-lil-i kavidir. Şu halde Kur'an'm nazm-ı mu'cizi Resûlullah'm risa-letine delil olduğu gibi mukassemünbih olmak cihetinden de risa-ieti Resûlullah'a delâlet eder.

Resulullah'ın şeriatı şeriatların, a'deli ve tarikatların akvemi , olduğuna işaret için sırat lâfzı ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur.

Sırat-ı vıüstahimle murad; tevhidde, akaid~i hak-kadat furu-u a'mâlde ve cümle umurda istikamettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : «Ey Habib~i Zişan'ım! Sen usul-ü dinde, akaid-i hakka ve furu-u a'malin cümlesinde istikamet üzerinesin» de­mektir.

Hulâsa; Resûlullah'ın Vacip Tealâ tarafından kullarını irşad ve doğru yola sevketmek, dünyevî ve uhrevî menfaatlarrni beyan eylemek için gönderilen rusül-ü kiram zümresinden olduğu bu âyetten müstefad. olan fevaid cümlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın nazmı muhkem ve manâsı kavî olduğu­nu beyandan sonra Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an-ı Kerim; cümle mahlûkat üzerine galip ve kullarına in'âm ü ihsanla muttasıf olan Allahü Tealâ tarafından inzal olun­muştur.] Binaenaleyh; manâsı muhkem ve envâ'-ı hikmeti cami ve lâfzı mu'cizdir.

Kur'an'a muâraza edenlere Kur'an'ın galip olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nın galibiyetini müş'ir olan aziz ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ'nın herkese galip olması inzal buyurduğu Kur'an'm hasmına galip olacağına işarettir.

Kur'an'm inzali ayn-ı rahmet olduğuna işaret için esmâ-i hüs-nâ içinden ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Kur'an'ı inzal eden Vacip Tealâ olunca inzal buyurduğu Kur'­an'm, kulları için ayn-ı rahmet olacağında şüphe olmaz. Binaena­leyh Kur'an; kulların dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan ede­rek hevm-i gafletten ikaz ve tarik-ı hidayete irşad etmiştir.

Bu nazım; Kur'an'ın hakîm olduğunu ispat için sevkolunmuş bir delildir, takriri şöyledir : «Kur'an hakimdir. Zira Kur'an; Aziz ve Rahim olan Allahü Tealâ tarafından inzal olunmuştur. Her ki­tap ki Aziz ve Rahim tarafından inzal oluna, hakimdir. O halde Kura'n hakimdir».[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'ın   hakîm olduğunu ispat   ettikten sonra Kur'an'm inzalinden hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişan! Babaları inzar olunmayan kavmi senin inzar etmen için Kur'an inzal olundu. Zira; onlar hızardan gaafil­lerdir,] Binaenaleyh; onlar için inzar lâzımdır ki sen onları Kur'-an'la inzara me'mur oldun.

Şu manâ âyette lâfzı nefy için olduğuna nazarandır. Amma lâfzı olduğuna nazaran manâ-yı na­zım: [Kur'an babalarının inzar olunduğu azapla bir kavmi inzar için nazil oldu. Zira; o kavim ahkâm-ı şer'iyeden gaafil oldukları cihetle inzara ihtiyaçları vardır. Şiddet-i ihtiyaçlarına binaen ba­balarının inzar olunduğu şeyle senin onları inzar etmen için Kur'an inzal olundu] demektir. Gerçi müfessirîn her iki manâyı da nazar-ı

itibara almışlarsa da nın nejyiçin olması racihtir. Çünkü kavimle murarî; Kureyş'tir Zaman-ı saadette mevcut olan Ku-reyş ise babaları fetret zamanında geçtikleri için inzal olunmamış­lardı. Hz. İsa'dan sonra Resûlullah gelinceye kadar onlara resul ba'solunmadığmdan inzardan ve şeriattan gaafillerdi, gafletlerini beyan etmek; inzara ve irşada şiddet-i ihtiyaçlarını beyan etmek­tir. Eğer) olursa inzar olunan ba­baları yla murad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile fetret zamanın­dan evvel geçen babalarıdır.

Hulâsa; Kur'an'm inzalinden maksat; babaları inzar olunmuş veya olunmamış kendileri inzardan ve ahkâmdan gaafil ve inzara şiddetli ihtiyaçları olan bir kavmi ResûluUah'm inzar etmesi oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ inzara muhtaç olan kavmin gafletlerini sonra onların ekserisi iman etmediklerinden azaba müstehak larını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tcalâ hakkı için onların ekserisi üzerine azabı müş'ir olan kavl-i İlâhi vacip oldu. Zira; onlar iman etmezler.]

Yani; küffar-ı Kureyş'ten çokları küfür üzere musir olacakla­rına ilm-i İlâhi sebkettiğind1^ onlar üzerine muhakkak azap vacip oldu. Çünkü; onlar ömürleri oldukça iman etmezler. Zira; hakka meyletmediklerinden imandan ve rüşd ü hidayetten mahrumlardır,

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile azap vacip olanlara ömür­leri müddetinde iman etmeyeceklerine işaret için istimrara delâ­let eden muzari' sıygasıyla beraber istikbale delâlet eden ile adem-i imanlarını beyan için (varid olmuştur.

Onlar üzerine azabın vacip olduğuna sebep iman etmemeleri olduğuna işaret için tefri'a delâlet eden lâfzı varid olmuş­tur. Şu halde onlar üzerine azabın vücubuna de­lildir ve takriri şöyledir: "Onların ekserisi üzerine azap vacip oldu. Zira; iman etmezler. Her kimseler ki iman etmeyeler, onlar üzerine azap vacip olur. O halde o kâfirler üzerine azap vacip oldu».

Hulâsa; iman etmeyip küfür üzere ısrar edenlere azabın vacip olacağı ve onlar için azaptan kurtuluş olmayacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ   kâfirlerin iman    etmediklerini beyandan    sonra adem-i imanlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan o kâfirlerin boyunlarına lâleler koyduk. Binaenaleyh o lâleler çene kemiklerine kadar dayandığı cihetle o ağlâl sebebiyle başları eğilmez bir haîde yukarı kalkmıştır.]

Lâle,     mahpusların  boyunlarına  takılan  bukağılara,     zincirlere denir.

Yani; küfr ü inat üzere ısrar eden ve şekavetle mahkûm olan kâfirler iman etmezler. Zira; onlar hak sözü duymaz ve nasihat kabul etmez bir "halde kibr ü azamet izhar edip iradelerini asla imana sarfetmediklerinden dolayı taata ve inkıyada sebeb olan bo­yunlarına lâleler taktık ve elleri boyunlarına ba'ğlandığmdan on­lar için eğilip doğrulmak mümkün olamaz bir halde kaldılar. Çün­kü; o lâleler çene kemiklerine dayandığı cihetle aşağı eğilemedik-lerinden başları yukarıda olmuştur. Hatta sağa, sola, alta, üste hare­ketlerine dahi mani olmuştur. Binaenaleyh; imana iltifat etmedik­lerinden ve huşu üzere inkıyad lâzımken inkıyad eylemediklerin-den dolayı bu cezaya duçar olmuşlardır.

Bu âyet-i celile; kâfirlerin hallerini temsil kabilindendir. Ke-enne kâfirler imana meyi etmem ekte elleri boğazlarına bağlı ve boğazlarına lâleler takılmış, eğilip doğrulmaya mani olan kimsele­rin hiçbir tarafına meyledemediği gibi kâfirler de imana meylede-memişlerdir. Zira; kendilerinde olan kibir ve gururları boğazdaki lâle gibi imanlarına mani olmuştur. Belki hasenattan ve hayırdan hiçbir hayır cihetine hareket edememiş, elleri bağlı gibi kalmış­lardır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları bu âyette on-larm boyunlarına takılan ağIdIle murad; onların emelleri ve hırs u tama'lan; muzahrefat-ı dünyevîyeye meyille şehevat-% nef-saniyeye t ebaiy etleridir dediler. Buna nazaran âyetin manâsı: j^Küfür üzere musir olanlar iman etmezler. Zira; biz onların ira-de-i cüz'iyelerini küfre sarfettiklerinden dolayı hak tarafına meyle ve dönmevc alet olan boyunlarına, bukağı ve lâleye benzeyen hn\v ı.i tama', emeller ve şehevat-ı nefsaniyeye tebaiyetlerini taktığımızdan onların elleri boyunlarına bağlanmış ve boyunlarına lâleler takılmış, iki tarafına iltifattan mahrum olmuş kimseler gibi imandan ve fîsebililiâh infaktan ve sair hayrat ü hasenattan mah­rum olmuşlar | demektir. Binaenaleyh; onlara aklî ve naklî deliller ve inzarat fayda vermez.

Bu âyetin sadık olduğu insanlar, hariçte her zaman görülmek­tedir. Zira; hakkı kabul etmeyen kimselerin kafaları daima yukarıda bir kaskıyla kasılı gibi Önüne bakmaz bir halde olduğu gayr-ı kabil-i inkâr hakikatlardandır.[5]

 

Vacip Tealâ iman etmeyen kâfirlerin adem-i imanlarının bazı sebebini beyandan sonra sebeb-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor

[Biz Azîmüşşaıı o kâfirlerin; önlerine ve arkalarına kalın perde vaz'ettik. Binaenaleyh; onların gözlerini kör ettik ki görmez oldu­lar.]

Yani; onlar iradelerini küfre sarfettiklerinden dolayı biz onla­rın her taraflarını ihata edecek perde koyduk ki önlerini ve arka­larını görmez bir halde gözleri kör olduğundan asla hakkı görüp nur-u hidayetle tenevvür edememişlerdir. Binaenaleyh; nübüvvete ve hakkaniyete delâlet eden âyetleri görmediklerinden imana irşad olunamamışlardır. Çünkü; basar-ı basiretleri bağlı olduğundan hakkı kabulden mahrum ve doğru yola gitmekten memnu' olduk­ları cihetle dalâlet üzere evham derelerinde helak olup gitmişlerdir.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet (Ebu Ce­hil) ve avanesi haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Cehil «Ben Muhammed (S.A.) i namaz kılar görürsem şu taşı başına vuraca­ğım» diyerek hempalarına vâki olan va'di üzerine Resûlullah na­maz kılarken o taşı vurmak üzere huzur-u risalete gelir. Taşı at­mak üzere elini kaldırınca eli boynuna yapışıp kalır. Geri gelip rü-fekasma haber verince taş elinden düşer ve Benî Mahzum'dan bir kimse de aynı taşı vurmak üzere huzur-u Risalete geldiğinde Ce-nab-ı Hak gözünü kör eder, önünü ve arkasını görmez. Resûlul-lah'm sadasmı işitir ve lâkin kendini göremez bir hale gelir. İşte bu âyetlerle Cenab-ı Hak Resulüne su-u kasıt tasarlayanların hal­lerini ve kötü kasıtlarının neticelerini sairlerine ibret olmak üzere beyan buyurmuş ve bu vesileyle hakkı iptale sa'yedenlerin sa'yları zayi olacağına da işaret etmiştir.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kalpleri ve gözleri hakkı görmekten kör olduklarından iman etmediklerini beyandan sonra bu misilli anûd münkirlere inzarm da te'siri olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Onlar irade-i cüz'iyelerini küfre sarfet­tiklerinden dolayı senin onları inzar edip etmemekliğin onlar üzer­lerine müsavidir. Çünkü; her ne kadar onları inzara sa'yetsen ke-enne inzar olunmamış gibi iman etmezler.] Binaenaleyh; onların haklarında inzarm te'siri olmadığı cihetle inzar olunmalarıyla olun­mamaları beyninde bir fark olmaz. Şu halde nefsini yorma. Zira; Allahü Tealâ senin sa'yirıi ve onların küfür üzere ısrarlarını bilir. Binaenaleyh; iman etmediklerinden mahzun olma. Adem-i imanla­rının zararı onlara aittir, sana bir zarar yoktur.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile inzar ve adem-i inzarm müsavi olması inzarı kabul etmeyen kâfirlere nazarandır. Yoksa Resûlul-lah'a nispetle müsavi değildir. Zira; Resûlullah için inzarda dünya ve âhirette şeref ve' saadet vardır.[7]

 

Vacip Tealâ hakka iltifat etmeyen kâfirlerin inzar olunmaya­cağını beyandan sonra inzarm menfaat vereceği kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Ncbiyy-i Muazzam! Sen ancak Kur'an'a ittibâ' ederek azabın nüzulünden evvel Rahman Tealâ'nm kabr u gazabından korkan kimseleri inzar edersin. Rahman Tealâ'dan korkan ve Kur'­an'a ittibâ' eden kimseyi günahının mağfiret olunması ve Cennet'e dahil olarak güzel ecre nail olmasıyla tebşir et.]

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; Kur'an ve Kur'an'a ittibâhn manâsını çokça düşü­nüp mucibiyle amel etmektir. Çünkü; amelsiz.ittibâ' olamaz. Gaib olarak Rahman Tealâ'dan haşyetin manâsı; azap gelmeden ve re'yelayn şiddetini müşahede etmeden evvel Cenab-ı Hakkın kahr u gazap sahibi olduğunu bilerek intikamından korkmaktır. Ecr-i kerim ie murad; zahmetsiz ve meşakkatsiz amelinin sevabıyla Cennetine girmektir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Resûlullah'm inzarından intifa' edecek ancak Kur'an'a ittibâ' ve iman eden kimse olup Kur­an'^ il.tibâ' etmeyenlerin intifa' edemeyeceklerine işaret için hasra

delâlet oq.p. lâfzı varid olmuştur. Yani; Resulullah'm inzarı umumirii/. Binaenaleyh; Kur'an'a ittibâ' edeni de, etmeyeni "de, cümlesini, iman etmedikleri surette azabın nazil olacağını be­kanla inzar eder, inzardan intifa' edecek olanlar ancak Kur'an'a iman ve ittibâ' edenler olduğu ciheîlo edat-ı hasırla varid olmuştur.

Vacip Tealâ'nm merhamet sahibi olduğunu bilerek ve fakat merhametine mağrur olmayarak azabından   korkmak lâzım1m:

Üuna işaret için esmâ-i hüsnâ içinden ism-i şerifi varid )lmuştur.

azabı gözüyle görmeksizin korkmaktır. Çünkü ızabı müşahede ettikten sonra korkmak muteber değildir. Şu taf­silâta nazaran âyetin manâsı: [Yâ Ekrem-er Rusül! Sen şoî kim-ieyi inzar edersin ki o kimse Kur'an'ın manâlarını düşünerek kal->iyle tasdik ve lisanıyla ikrar ederek iman, evamir ve nevahîsine ttibâ' etti ve Allahü Tealâ'nm envâ'-ı intikama kaadir olduğunu tikad ederek gaibane azabın gelmesinden evvel korktu. İşte şu ninval üzere    Kur'an'a ittibâ' eden kimseyi günahının  mağfiret olunmasıyîa ve Cennet'e girmekle ecr ü mesubata nail olacağını beyanla tebşir etj  demektir.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile mağfiret; iman ve ecr-i kerim; amel-i salih mukabilindedir. Yahut mağfiret; Kuran'a ittibâ' .o ecr-i kerim; haşyet mukabilindedir.

Hulâsa; Resûlullah'm inzarından intifa edecek kimse ancak Kur'an'a ittibâ'la Allah'tan korkan kimse olduğu ve böyle olan kimsenin mağfiretle ve kerem sıfatıyla muttasıf ecirle tebşir olun­maya şayan bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ inzardan intifa' edeceklerin mağfiretle tebşire şa yan olduklarını beyandan sonra mağfiretin mahallini ve keyfiye tini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan muhakkak ölmüş kimseleri diriltiriz ve onla­rın nefisleri için âhirete takdim ettikleri hayr ü şer amellerini ve ahlâk-ı hasene, ilm ü fazilet veyahut zulüm olan birşeyi te'sis et­mek gibi âsar-ı hariciyelerini yazarız ve onlardan sadır olmuş ve olacak herşeyi biz tevh-i mahfuz'da hıfzettik, o ef'âlin zamanını, mekânını, vukuunun keyfiyetini tafsil etmekle ta'dad ettik. Hiçbir şey hariçte kalmaz. Cümlesi, hatta insanlardan sadır olan ef'âlin her cüz'ü levh-i mahfuz'da münderiçtir.]

Yani; kullarımızın hukuku bizim ilmimizden hariç olamaz. Zira; biz kemâl-i kudretimizle ölüleri diriltiriz ve onların kendi­leri için âhirete gönderdikleri amellerini hatta bir zerresi bile ha­riç olmaksızın yazarız ve cümlesinin lâyık olduğu veçhüzere ceza­sını veririz, onların âsâr-ı müstahsene, ahlâk-ı hamide, âdâb-ı mar-ziye ve makbulelerini yazdığımız gibi âdât-ı kabiha ve ahlâk-ı ha-siselerini dahî her cümlesini levh-i mahfuz'da sayarız. Binaenaleyh: amellerinden hiçbir şey ilmimizden hariç olmaz.

Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile dsârla murad; tahsil-i ilim, tasnif-i kütüp, misafirperverlik, mescit, med­rese, mektep bina etmek ve köprü yapmak gibi âsâr-ı haseneye şamil olduğu gibi hayratı tahrib ve gayrı ızrar eylemek gibi âsâr-ı seyyieye dahi şamildir. Hatta ehl-i imanın mescid-i şerife gidip ge­lirken ayaklarının izi murad olunduğu dahî mervidir. Çünkü; (Be­nî Seleme) kabilesi Medine-i Münevvere'nin bir canibinde olduk­larından mescid-i nebeviye yakın bir mahalle nakl-i hane etmek murad edince bu âyetin nazil olduğu ve o vakit Resûlullah'm on­lara hitaben buyurduğu Hz. Cabir'den ve (Ebu Said-il Hudrî) den mervidir. Yani «Hanelerinize mülâze-met edin, terketmeyin. Zira; mescide gelirken sizin izleriniz def-ter-i a'malinize yazılır» demektir. Bu rivayete nazaran âsârla murad; ehl-i imanın mescide giderken atmış oldukları hatvelerdir, Şu halde bu hatveler dahî sair âsâr-ı hasene meyanmda dahil de­mektir. Binaenaleyh; cemaata devam eden kimse için mescide ya­kın olmaktan uzak olmak daha evlâdır. Zira; uzak olmakta seva­bın daha ziyade olacağı rivayet olunan hadis-i şerifle sabittir.

A'mali yazmak ihyadan evvel olduğu halde ihya kullara ceza vermek için maksud-u aslî olduğuna ve ihyanın azamet ve cebe-rûta delâlet ettiğine işaret için âyette ihya, kitabet üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; ölüleri ihya etmek Cenab-ı Hakka mahsustur. Allah'ın gayrı hiçbir kimse kaadir olamaz. Amma kitabete herkes kaadir olabilir. Binaenaleyh; ihyanın şerefine binaen takdim olun­muştur. Melâike yazacakları şeyde levh-i mahfuz'a iktida ettikleri için levh-i mahfuz'a imam denilmiştir. Çünkü; imam muktedabih-tir. Levh-i mahfuz; yazılan şeyleri beyan ve izhar edip iman edenlerle iman etmeyenler beyinlerini tefrik ettiği için beyan ve izhar edici manâsına denilmiştir.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nm mevtayı ihya buyurduğu ve insanla­rın âhiret için takdim ettikleri amellerini ve dünyâda bıraktıkları eserlerini levh-i mahfuz'da yazdığı ve herşeyi ta'dad buyurduğu ve bu cihetle âyetin üç mes'ele-i mühimmeyi cami olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ insanların bazısına inzar fayda edip bazısına da etmediğini beyandan sonra bunu bir misalle izah etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Küfür üzere ısrar edip nasihat dinleme­yen müşriklere Antakya karyesi ahalisinin kıssalarını misal olarak sen onlara göster şol zamanda ki o zamanda onlara resuller geldi. Zira; o zamanda ehl-i karyeye Biz Azîmüşşan iki resul gönderdik. Onlar o iki resulü tekzib ettiler. Binaenaleyh; biz üçüncü bir re­sulle onları takviye ettik, üçü birden Antakya ahalisine hitaben «Biz sizi irşad için gönderilmiş resulleriz» demekle hakka davet ettiler.] Zira; onlar da senin kavmin gibi küfür üzere ısrar edip inzarm faydası olmuyordu. Şu halde senin zamanında bulunan müşriklerin halleri İsa (A.S.) zamanında bulunan kâfirlerin hal­leri gibi olduğundan bunların halleri onların hallerine teşbih olun­mak suretiyle izah olunur.

Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile (Antak­ya) ahalisi putperest oldukları cihetle irşada muhtaç olduklarından Cenab-ı Hak Hz. İsa'ya iki resul göndermesini emretmesi üzerine İsa (A.S.) iki resul gönderdi ki birinin ismi (Yunus), diğerinin is­mi (Yahya) idi. Onlar Antakya ahalisini tevhide ve hakka davet edince ahalinin asabiye-i küfriyeleri galebe ederek resulleri tekzib, darp ve istihzaya cür'et ettiklerinden üçüncü bir resulle takviye­leri lâzım geldiği cihetle üçüncü resul olan (Şem'ûn) ile takviye buyurmuştur.

Ekseri tefsirde vâki olan rivayete nazaran vukuat şöyle çereyan etmiştir. Antakya ahalisini imana davet etmek üzere İsa (A.S.) tarafından gönderilen iki resul Antakya civarına geldikle­rinde bir miktar koyun güden (Habib-i Neccar) ı görürler. Habib bunların hallerinden, nereli olup, niçin geldiklerinden suâl eder. Bunlar da Hz. İsa tarafından halkı irşada me'mur olduklarını be­yandan sonra (Habib) Hazretleri bunların alâmetlerini gösterme­lerini teklif eder. Bunlar biiznillâhi Tealâ hastalara şifa verecekle­rini ve gözsüzlerin gözlerini iade edeceklerini beyan edince (Ha­bib) Hazretleri bunları hanesine götürüp iki senedir esir-i firaş olan oğlunu messetmeleriyle şifa bulması üzerine bunlara iman eder ve halk beyninde bunların halleri şayi olup birçok hastalar müracaatla şifa bulmaya başlar.. Bu hal Antakya hükümdarına ak­seder, Melik bunları huzuruna celbeder. Bunlar Meliki imana da­vet edince kendilerini hapseder. Hz. İsa onların hapsini işitince üçüncü bir resul olan Şem'ûn'u gönderir. Şem'ûn meehulüahval olarak Antakya'ya gelir. Evvelâ melik'in a'vanıyla, badehu a'van vasıtasıyla Melikle görüşür. Nihayet Melikle muhabbet teklifsizli­ğe kadar ilerleyince bir gün muhabbet esnasında mahpusların hal­lerinden suâl eder ve Melike «Sen bunların delillerini dinledin mi?» deyince Melik dinlemediğini söyler, Şem'ûn Melikin bu ce­vabı üzerine bunların delillerini dinlemek lâzım olduğunu beyan eder. Bunun üzerine Melik bunları huzuruna celbedip Şem'ûn on­ların Rablerinden suâl eder. Onlar Cenab-ı Hakkı evsafıyla ta'rif ettikten sonra yedi gün evvel vefat etmiş bir ölüyü dualarıyla ihya edince Melik ve Melikin hademelerinden bazı kimseler iman eder­ler. Bazı rivayete nazaran hiçbir kimse iman etmez ve lâkin Şem'­un'un da evvelki iki resulle teşrik-i mesai için geldiği meydana çıkar.[10]

 

Vacip Tealâ Şem'un'un Yunus ve Yahya ile teşrik-i mesai için geldiği meydana çıktıktan sonra üçü birden naşı tevhide davete başlayınca nasm onlara karşı kelâmlarını beyan etmek üzere buyuruyor

[İsa (A.S.) in resuller inin daveti üzerine (Antakya) ahalisi o resullere hitaben dediler ki «Siz olmadınız, illâ bizim gibi beşer­siniz. Binaenaleyh; Allahü Tealâ sizin üzerinize semadan birşey j inzal etmedi. Siz olmadınız, illâ yalancısınız» demekle risaletlerini inkâr ve beşeriyeti risalete münafi addettiler.] Kendilerince bir kı­yas yapmak isteyerek dediler ki »Siz de bizim gibi beşersiniz. Bize risalet gelmedi-ki size gelsin. Beşerle Cenab-ı Hak'beyninde bir münasebet yok ki beşere vahyolsun. Bu olamaz. Şu halde siz Al­lahü Tealâ'ya iftira edip yalan söylüyorsunuz. Binaenaleyh; biz size iman edemeyiz» demekle rusül-ü kiramın davetlerine icabet­ten imtina' ettiler.

Hulâsa; Hz. İsa tarafından gönderilen resullere Antakya aha­lisinin üç şeyle mukabele edip    birincisi:    Siz de bizim gibi beşersiniz. Şu halde bizim üzerimize bir fazilet davasına salâhiye­tiniz yoktur,    ikincisi:    Beşer üzerine Rahman Tealâ birşey inzal etmedi,    üçüncüsü :    Siz yalandan başka birşey söyle-] miyor, ancak yalan söylüyorsunuz dedikleri bu âyetten müştefadj olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ Antakya ahalisinin resullere vermiş oldukları cc-j vabı beyandan sonra resullerin onlara irad ettikleri kelâmlarını beyan etmek üzere  buyuruyor.

[Hz. İsa'nın resulleri müşriklerin «Yalancısınız» demelerin­den fütur getirmediler. Binaenaleyh; davetlerini iade ve onlariı inkârına karşı te'kid ederek dediler ki «Bizim Rabbimiz bilir. Bis muhakkak sizi irşad için gönderilmiş resulleriz, bizim üzerimiz< vacip olmadı, ancak açıktan size tebliğ etmek vacip oldu.] Vazife­miz budur, bu vazifeyi eda ettik. Binaenaleyh; bizde mes'ûliyet kal­madı lâkin bizim davetimize icabet etmediğinizden dolayı mes'ûliyet size aittir» demekle vazifelerinin hitam bulduğunu beyan et­tiler.

Fahri Kâzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin inkâr­larının şiddeti nispetinde rusül-ü kiram kelâmlarını birtakım te'-kidatla takviye etmişlerdir : Birincisi: Yeminle takviye etmişlerdir. Zira; «Allahü Tealâ bilir» demek yemindir. Binaena­leyh; yalan yere Allahü Tealâ bilir demiş olsa Cenab-ı Hakka cehil isnad ettiğinden kâfir olur.    İkincisi: Edat-ı te'kidden ile, üçüncüsü: ile irad etmişlerdir. Çün­kü; muhatabın inkârı derecesinde kelâmı te'kidle irad etmek ehl-i maânî indinde vaciptir.

Rusül-ü kiram, vazifelerinin ancak tebliğ olduğunu beyandan maksatları; müşrikleri teemmül ve tefekküre sevk ve insafa da­vetle imana teşvik etmektir. Çünkü; tebliğ mukabilinde bir ücret taleb etmeyip riyaset ve mansıp gibi ağraz-ı dünyeviyeye tenezzül etmemeleri ahalinin insaf ederek biraz düşünmelerini icab eder.

Bu âyet ve bundan evvelki âyetler resulün resulü; resul oldu­ğuna delâlet eder. Çünkü; Antakya ahalisine gelen resuller Hz. İsa tarafından gönderildikleri halde Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» bu­yurdu, onlar da «Biz sizi irşad için gönderilmiş resulleriz» dediler. Şu halde resulün resulü; resul olduğuna delâlet eder, mes'ele-i fık-hiyemiz de bunu te'yid etmektedir. Çünkü; müvekkilin izniyle ve­kilin vekili ayn-ı müvekkilin vekili olduğundan vekil onu azlede-mez. Binaenaleyh; vekilin vekilini ancak müvekkil azleder. Zira; her ne kadar vekilin vekili ise de müvekkilin izniyle olduğundan hakikatta müvekkilin vekilidir. Şu halde taraf-ı İlâhiden resul olan İsa (A.S.) m resulleri hakikatta Cenab-ı Hakkın resulleri oldu­ğundan Cenab-ı Hak «Biz gönderdik» buyurmuştur.

Bu âyet-i celileler; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu ümmetin efdal olduğuna delâlet eder. Çünki; İsa (A.S.) kavmini irşad için iki kimse göndermiştir. Amma bizim peygamberimiz çok zaman Yemen'e ve sair diyara naşı irşad için bir kişi gönderir, onunla ik­tifa buyururdu. Şu halde Resûlullah'm bir kişiyle iktifa buyurması bu ümetten bir kimsenin diğer ümmetten iki üç kimse bedeli oldu­ğuna delâlet eder.

Hulâsa; İsa (A.S.) m resulleri halkı irşad için gönderilmiş re­suller olduklarını birtakım te'kidatla beyan ve ilm-i İlâhiyle işhad ettikleri ve kendilerinin vazifeleri ancak açıktan tebliğ etmek ol­duğunu hasr u kasırla beyan ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[12]           

 

Vacip Tealâ rusül-ü İsa'nın vazifelerini beyan ettiklerini zi­kirden sonra şu beyanlarına karşı kâfirlerin cevaplarını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Kâfirler resullere »Biz sizinle teşe'üm ediyoruz" dediler ve sözlerine şunu da ilâve ettiler: «Allah'a yemin ederiz ki eğer siz risalet davasından feragat edip vazgeçmezseniz biz sizi taşla öldü­rürüz ve bizim tarafımızdan size acıtıcı azap isabet eder.] Binaen­aleyh; vazgeçin sözünüzden, belânızı bulmayın bizden» demekle resulleri tehdid etmişlerdir.

Tatayyer;   birşeyi kötülüğe alâmet addetmektir. İnsan­ların sevmedikleri şeyi kötülüğe alâmet addetmeleri âdet olduğun­dan rusül-ü kiramın davalarını ve yemin etmelerini yalan zannıyla kötülüğe alâmet saydıklarını beyan ettiler. Çünkü; yalan yere ye­mini onlar kaht u galaya sebep addederlerdi. Binaenaleyh; dediler ki «Ey resuller! Biz sizinle teşe'üm ediyoruz. Zira; siz yalancısınız, yalan davaya musir olduğunuz gibi yemin de ediyorsunuz. Halbuki yalan yere yemin memleketleri otsuz ve susuz bıraktığı gibi kaht u galaya dahî sebep olur. Binaenaleyh; siz hayra alâmet değilsiniz, belki şerre alâmetsiniz» demekle resulleri suçlu çıkarmak istediler. Çünkü cühelanın âdeti;    şehevat-ı nefsaniyelerinin arzusunu ara­maktır. Velevse o arzu ettikleri şey ayn-ı şer olsun. Heva ve heves­lerine muvafık görmedikleri şeyi red ve inkâr ederler. Velevse o şey envâ'-ı hayratı cami ve cümle saâdâtı calib olsun. İşte şu esas­lara binaen (Antakya) ahalisi «Biz sizi sevmiyoruz. Zira; bizim arzumuzun hilâfına birtakım şeyler teklif ediyorsunuz. Vazgeçin bu davadan. Eğer vazgeçmezseniz sizi taşla öldürürüz» dediler. Çünkü her zaman süfehanm âdetleri; evvelâ meramlarını terviç için birtakım hiyel ü desais aramak ve mugalâtayla batıllarını ört­mektir. Eğer bununla arzuları husule gelmezse birtakım tehdidata kalkışmak olduğundan bunlar da aynı yolu takib etmişlerdir.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile azab-ı elimle murad; birbiri arkasına ölünceye kadar atılan taşlardan hasıl olan acılar­dır. Yahut taşla recmedecekleri gibi gözlerine aldıkları sair işken­celerdir ki ellerinden her ne gelirse yapacaklarına ve geri koyma­yacaklarına işaret etmişlerdir.[13]

 

Vacip Tealâ müşriklerin tehditlerine karşı rusül-ü kiramın ce­vaplarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rusül-ü kiram onlara cevap olarak »Sizin teşe'üniünüzün se­bebi kendinizle beraber olan itikad-ı batılınız, küfrünüz ve kötü amellerinizdir. Yoksa bizim size tebliğ ettiğimiz itikad-ı hak teşe'ü-me sebep olmaz, belki ayn-ı saadete sebep olur. Eğer siz müteneb-bih olup vaaz u nasihat kabul etmezseniz başınıza her belâ gelir, eğer nasihat kabul ederseniz her kötülükten kurtulmuş olursunuz. Şu halde hak olan; sizin zannınız gibi bizimle teşe'üm etmek değil­dir. Belki siz küfür ve tuğyanı âdet etmiş bir takım kavm-i müsrif ve batılla ülfet etmiş sefihlersiniz» demekle teşe'üm olunmaya şa­yan ancak kendileri olup resuller olmadığını beyan etmişlerdir.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile rusül-ü kiram teyem-roün ve tsberrük olunacak ikrama şayan kimseler oldukları halde onlarla teşe'ümlerinden ve ikram bedelinde ihanetlerinden dolayı kendilerine israf isnad olunmuş ve bu vesileyle müsrif olduklarını beyanla zemmolunmuşlardır.[14]

 

Vacip Tealâ rusül-ü kiramla ahali beyninde vâki olan mü haseyi beyandan sonra bazı kimsenin rusül-ü kiramın tasdiki ittibâ'ları lâzımdır dediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şehrin nihayet tarafından koşarak bir recül geldi ve dedi «Ey kavmim! Resullere ittibâ' edin. Zira; onlara ittibâ' etmek sizin sebeb-i necatınızdır. Sizden ücret istemeyen kimselere siz ittibâ' edin. Halbuki o resuller tarik-ı hakka ihtida etmişlerdir.]

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran şehrin üst ta­raflarından gelen recül (Habib-i Neccar) dır. Çünkü; şehir halkı resullerin sözlerini dinledikten sonra onlara ittibâ'dan imtina' et­mekle beraber resulleri recmle katledeceklerine karar verdiler. Bu karar, hanesi şehrin en uzak mahallinde olduğu halde (Habib) in sem"ine vasıl olunca hemen alelacele koşarak gelir, kavmine, re­sullere ittibâ' vacip olduğunu ve resuller ücret istemedikleri ci­hetle ittibâ' lâzım olup ittibâ'da, ücret vermek gibi maddî bir za­rar olmadığını beyanla beraber ittibâ' edilecek olursa manevî bir­çok fayda olduğuna da işaret etmiştir. Çünkü resullerin ihtida et­miş olduklarım sarahaten beyan etmek; resullere ittibâ'da dünyevî ve uhrevl menfaat olacağını beyan etmektir.

lâfzında olan tenvin tazim içindir ki recill-ü kamil demektir. Çünkü; (Habib-i Neccar) Hazretleri âbid, zahid ve mun-sıf bir zat olduğu gibi kütüb-ü sabıkada Resûlullah'ın evsafını gör­düğü veçhile bizim resulümüze de iman etmişti. Rusül-ü İsa;y; kendi iman ettiği gibi kemâl-i şefkatmdan naşi kavmine de ııasihatta bulunmuştur. Lâkin kavmi «Sen de mi bizim dinimizi ter-kettin?» diyerek katlettikleri mervidir ve kabr-i şerifi Antakya'da meşhurdur.

Hulâsa; Antakya ahalisinin resulleri taşla öldürmeye karar verdiklerini işitince şehrin uzak mahallinden (Habib-i Neccar) m alelacele gelip, resullere ittibâ' etmelerini kavmine tavsiye ettiği, resuller ücret istemediklerinden dolayı ittibâ'da bir zarar olmayıp ittibâ'a şayan ve resuller ise doğru yola vasıl olmuş mühtedi olduk­larını beyanla kavmini ittibâ'a terğib ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ Habib-i Neccar'ın kavmine nasihatini beyandan sonra Allahü Tealâ'ya ibadetin lüzumunu delil-i aklî ile ispat et­tiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bana ne gibi mani var kî beni halkeden Rabbime ibadet et­meyeyim. Halbuki siz ancak huzur-u manevîsine rücû' edeceksiniz.]

Yani; Habib-i Neccar kavminin inkârını görünce »Bana ne gibi şey arız oldu ki beni haîkeden Hallâka ibadet etmeyeyim, akıbet siz onun huzuruna rücû' edip amelinizin cezasını göreceksiniz. Şu halde Halika ibadette bir mani olmadığı gibi ibadeti icab eden de­liller de vardır. Zira; bizi yoktan halketmesi ve akıbet onun huzu­runa varacağımız bizim ibadet etmemizi icab eder esbaptandır» demekle kavmini iknaa çalışmıştır.

Bundan evvelki âyetlerin tefsirinde beyan olunduğu veçhile (Habib) Hazretleri evvelce iman etmişti. Kendisinin sanatı dülger yahut çamaşır yıkayıcı veya ipekten elbise dokuyucu olması ve kisbini hergün ikiye taksim edip bir kısmını fukaraya tasadduk, diğer kısmını ıyalinin nafakasına tahsis etmesi hususunda rivayet­ler vardır.

Habib Hazretlerinin kavmine müdafaası kemâl-i fetanetine delâlet ettiği gibi birtakım hikmet üzerine de müştemildir. Çün­kü; insanların halkolunması haklarında nimet olduğundan o ni­meti nefsine şükrünün edası vacip olduğuna işaret ve onun şükrü de ibadet etmek olduğunu beyan ve akıbet huzur-u İlâhiye rücû' etmek zecri mucip olup kavmi de maâsîden men'e ve zecre muh­taç olduklarından huzur-u manevîye rücû' edeceklerini onlara nis­petle insafa davet etmiş ve ibadet etmemekteki kabahati kendine nispetle nefsini ta'yib ve kavmine ta'riz eylemiştir. Bu meslek; na-sihatta en güzel bir meslektir. Çünkü dinleyenlerin kabahatlarmı kendine isnad ederek sarf-ı kelâm etmek; muhatapların gazabını teskin ettiğinden herhalde te'siri ziyade olur.

Her müminin münkeratı men'e sa'yetmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak kavminin kasdettikleri ka­bahati men'e çalıştığından dolayı Habib-i Neccar'ı sena buyurmuş­tur. Cenab-ı Hakkm şu senası münkeratı nehye sa'yetmek indallah marzî ve makbul bir ibadet olduğuna suret-i vazıhada delâlet eder.

Habib Hazretlerinin bu kelâmı mebdei ve maâdı cami oldu­ğundan ahval-i dünya ve ahval-i âhiretin her ikisine de icmalen işaret ettiği cihetle gayet beliğ, mücmel ve müfiddir.[16]

 

Vacip Tealâ   Habib-i Neccar'ın   nasihatinin bakiyesini etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın gayrı putları ben âlihe ittihaz eder miyim ve o put­ları ma'bud ittihaz etmek lâyık olur mu? Eğer Allahü Tealâ bana bir zarar murad ederse o putların şefaatları o zararı benden defedemez. Bana muavenet ve yardım etmekle beni o zarardan kurta­ramaz.] Binaenaleyh; putların ma'bud ittihaz olunmaya istihkak­ları yoktur.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyet saniin vücu­dunu ikrar olup bu âyet ise Vacip Tealâ'nm gayrı ma'budun olma­dığını beyan olduğundan âyetin ikisi tevhid hükmündedir. Bina­enaleyh; Habib-i Neccar Hazretleri evvelâ Vacip Tealâ'nm vücu­dunu ve sifât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu, saniyen de şerikten ve nekaisten münezzeh bulunduğunu beyanla tevhidi ikmal et­miştir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bir kimsenin Cenab-i Hakka ibadeti; üç derecedir :

Birinci derecesi: Abid Rabbisine ibadetinde an­cak rıza-yı Bari'yi kasdetmek ve sırf Rabbisinin ma'bud, halik ve malik olduğunu nazar-ı itibara alarak ibadet etmektir. Amma Rab-bisi in'âm etsin, etmesin herhalde vazifesi ubudiyet olduğunu dü­şünmek ve onu yerine getirmektir ki bu; ibadetin â'lâ mertebeyidir.

İkinci derecesi: Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu nimetleri düşünmek ve o nimetlerin şükrünü eda etmek v.aksa-dıyla mün'im olduğundan dolayı ibadet etmektir. Şu maksatla va-zife-i ubudiyeti eda5^a koşmak; ibadet ve ubudiyetin orta mcrte-besidir.

Üçüncü derecesi; Cenab-ı Hakkın kahrını ve ga­zabım düşünmek ve onun kahrından korkusuna binaen ibadet et­mektir. Şu maksatla ibadet ubudiyetin aşağı mertebesidir. Çünkü; ibadette hüsn-ü rıza yok, yalnız ma'budun kahrından korku ve azn-bmdan kurtulmak ümidi var. Şu halde korkusu olmasa ibaH<. et­meyecek olduğundan bu nevi ibadet diğerlerine nispetle ednadır.

Bu âyette hemze ; istifham-ı inkâridir. Binaenaleyh; âyetin iptidası; tevhid rnakammdadır. Çünkü; Allah'ın gayrî ma'­bud ittihazına lâyık kimse olmadığını ikrar; ayn-ı tovhiddir.

Habib-i Neccar Hazretleri kâfirlerin ma'bud ittihaz ettikleri putların ma'bud ittihaz olunmalarını inkârdan sonra ma'bud itti­haz etmekteki mazarratı beyan etmek üzere kelâmına şunu da ilâ­ve ederek demiştir ki :

[«Menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putları ben bud ittihaz ettiğim takdirde muhakkak açık bir dalâleti ihtiyar et­miş olurum.] Zira; kaadir ü kayyum olan Vacip Tealâ'nm gayriyi ma'bud ittihaz etmekten daha ziyade büyük bir dalâlet olamaz» demekle kavmini irşada çalışmıştır. Çünkü; putların taştan ve ağaçtan yapılmış birtakım eşya-yı hasise oldukları meydanda oldu­ğu halde onları ma'bud ittihaz etmekten ve şefaat beklemekten daha ziyade bir hamakat olamaz. Binaenaleyh onları ma'bud itti­haz etmek; dalâletten başka birşey değildir.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nm gayrı putları ma'bud ittihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allahü Tealâ bir kimseye zarar murad ederse ma'bud ittihaz olunan putların şefaatları o zararı defedeme-yeceği ve o zarardan kendilerine ibadet eden kimseyi kurtarama­yacakları ve putları ma'bud ittihaz etmek dalâletten başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[17]

 

Vacip. Tealâ Habib-i Neccar'in kavmine karşı muvahhid oldüi ğunu izhar ve tevhidin hakkaniyetini delâiliyle ispat ettiğini be­yandan sonra suret-i alâniyede imanını izhar eylediğini alâtarikü-hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ben sizin Rabbinize muhakkak iman ettim. İşitin benim zümü ve imanımı.»]

Yani; Habib Hazretleri kavmine karşı Cenab-ı Hakkın vücu­dunu ve vahdaniyetini ispat ettikten sonra imanını izhar ederek dedi ki «Ben sizi yoktan halkedip terbiye eden Rabbinize muhak­kak iman ettim. Binaenaleyh; benim imanımı ve imanıma dair söylediğim sözümü işitin, şüpheniz kalmasın. Hal böyle olunca sözümün müştemilâtına dikkat edin ve nefsinize insaf edin» de­mekle nasihatta bulunmuştur.

Bu âyet-i celilede hitap; kavmine olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî'nin beyanı veçhile rusül-ü kirama olmak ihtimali dahî vardır. Çünkü; Habib Hazretleri kavmine nasihat edince kavmi taşla öldürmeye hücum ederler. Vefat etmeden rusül-ü kirama imanını izhar edip işittirmek üzere onların tarafına sür'atla koştu ve bu kelâmı onlara hitaben söyledi. «Rabbime iman ettim» de­medi ki kendi kavminin Rab tanıdıkları -putlar zannolunmasm. Belki «Sizin Rabbinize iman ettim" dedi ki rusül-ü kiramın Rab-bisi olduğu bilinsin. Bu kelâmla imanını izhar ettikten sonra kav­mi tarafından şehid edilmiştir. [18]

 

Vacip Tealâ Habib Hazretlerinin hîn-i vefatında inayet-i eze­ jedip Cennet'le tebşir olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vefatı zamanında taraf-ı İlâhiden bir melek vasıtasıyla «Sen Cennet'e dahil ol»  denildi.]

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu söz kendisine tebşir veyahut ikramdır. Ve sair şüheda gibi Cennetine duhulüne izindir. Yahut bu kelâm katlolunduktan sonra bir sâilin suâline cevaptır. Keenne sâil «Din hakkında bu kadar salâbet gösterip hayatını mahvedin-ceye kadar çalışınca Rabbisi neyle mükâfat etti?» dedi. Sâilin bu suâline cevap olarak melek vasıtasıyla gaipten bu nida vâki oldu. Yahut Nisâbûrî'nin beyanına nazaran bu kelâm katlolunacağı za­man rusül-ü kiram tarafından tebşir olarak vâki olmuştur.[19]

 

Vacip Tealâ Habib Hazretlerinin onları tasdik ederek kavmi­nin de bu hali bilmesini temenni ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor,

[«Ah, ne olaydı benim kavmim Rabbimin beni mağfiret edip ikram olunan kimseler zümresinden kıldığını ve mağfiretin sebe­bini bileler ve o sebebe onlar da tevessül edeler de mağfiret olu-nalardı»  demekle kavminin mağfiret olunmasını istemiştir.]

Habib Hazretlerinin bu kelâmı kavminin küfür üzere bulun­duklarına tahassürünü mutâzammmdır. Bu kelâmı söylemekten maksadı; onları insafa davet, küfürlerinden tevbeyle mağfirete ve onlara kendilerinin büyük hata üzerine olduklarını bildirmekle nedamete sevketmektir. Bu kelâmın vefatından sonra olması ihti­mali de vardır. Çünkü; Nisâbûrî'nin beyanı veçhile Resulullah cHabib hal-i hayatında ve hal-i vefatında kavmine nasihat etti» buyurmuştur. Herhangi suretle olursa olsun Habib Hazretlerinin gayet ulüvv-ü dereceye malik sabırlı, hilmi pek çok, merhameti gazabına galip bir zat olduğuna /hali delâlet eder. Çünkü; kavmi­nin gazabı ve buğz u adaveti bir dereceye varıp kam galeyan ede­rek taşla öldürmeye cüret ettikleri halde merhameti onu nasihata ve mağfiretlerini taleb etmeye sevkediyor. Habib Hazretleri on­ların mağfiret olunacakları esbaba çalıştığı halde onlar asla kulak asmadıkları gibi katletmek fikrinden dahi vazgeçmemişler ve akı­bet katletmişlerdir ve katilleri de saadet üzere saadet olmuştur.[20]

 

YİRMİÜÇÜNCÜ CÜZ

 

Vacip Tealâ Habbi-i Neccar'ın halini beyandan sonra muhalif [ olanların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Habib'in vefatından sonra kavmi üzerine semadan hiçbir as­ker indirmedik ve indirici de olmadık. Onları ihlâk eden vak'a ol­madı, illâ bir sayha oldu ki o sayha üzerine onlar derhal söndüler, asla hayat eseri kalmadı, belki o anda ateş yerinde kalan kül gibi oldular.]

Yani; Antakya ahalisinin ihlâki için semadan biz asker indir­medik. Zira; askere ihtiyaç yoktur. Onların ihlâkine bir meleğin sayhası kifayet etmiştir. Binaenaleyh; meleğin sayhası üzerine na-gehanî olarak onlar derhal meyyit olmuşlardır.

Nisâbûrî'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celilc; bizim peygamberimizin faziletine delâlet eder.    Çünkü; Cenab-ı Hak bir kavmin ihlâki için semâdan asker inzal etmediğini beyan buyurdu. Halbuki Resûlullah'ın kavmini ihlâk ve Resûlullah'a muavenet için (Bedir), (Hendek) gazalarında meleklerden asker göndermiştir ki bu bizim nebimizin efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiyadan ve evliyadan hiç kimseye vâki olmayan muavenet bizim nebimize vâki olmuştur!

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ indinde onların ih­lâki gayet kolay olduğuna işaret için sayha-yi vahide ile; yani bir kere olmasıyla tavsif olunmuştur ki «Onların ihlâkine Cibril'in'1 bir sayhası kâfi olup iki sayhaya ihtiyaç yok» demektir. Vukuat şöyle cereyan etmiştir: Habib Hazretlerini katletmeleri üzerine Cenab-ı Hakkın emriyle Cibril-i Emin kale kapısının iki kanatlarını elleri­ne alarak bir sayha edince cümlesi yere meyyit olarak serilmiş­lerdir.                                                                                    -,\

Hal-i hayatlarında yakıcı ve yıkıcı ateş gibi parlayıcı oldukla*, rina işaret için onların mevtinden hamûdla ta'bir olunmuştur. Çün­kü    h a m û d ;    ateşin sayhasına ıtlak olunduğundan onların ce­setleri sönmüş ateş gibi olunca hayatları da aynı ateş gibi olmak lâzım gelir.

Onlar da hakikatta ateş gibi alevleniyorlardı. Zira; hararetin kuvveti nispetinde insanın kuvve-i gazabiye ve şehevaniyesi şid­detli olduğundan Antakya ahalisi gazaplarının şiddetine binaen (Habib)'i katle kadar cür'et ettiler, kuvve-i şehevaniyeleri ziyade olduğundan hava ve heveslerine tâbi olarak kelâmını dinlemediler. .Binaenaleyh; küfür üzere ısrarla imana asla rağbet etmediler. He­lakleri sayha üzerine terettüb edip sayhadan sonra olduğuna işa­ret için terettübe ve taahhura delâlet eden   lafzıyla varid olmuştur.

Hulâsa; Antakya ahalisinin helaki bir sayhayla olduğu ve on­ları ihlâk için semâdan asker inzal olunmadığı.ve bir sayhayla on­ların sönmüş ateş gibi oldukları bu âyetten müsteiad olan fevaid cümlcsindendir.[21]

 

Vacip Tealâ Habib-i Neccar'ın kavminin bir sayhayla helak olduklarını beyandan sonra onlar üzerine ebedî hasretin lâzım ol­duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nedamet ve hasret; iman etmeyen kullar üzerinedir. Zira; onların kendilerine bir resul gelmedi, illâ o resulü istihza ederler.]

Yani; nedamet-i kâmile ve hasret-i daime ve hüzn-ü ebedî şol kullar üzerine variddir ki o kulların hallerini ıslah ve doğru yola irşad için hiçbir resul gelmedi, illâ o gelen resulü onlar istihza et­tiler. Binaenaleyh; ebedî azaba müstehak olduklarından daimi ne­damet kendilerini ihata ettiği cihetle ebedî bir hasret içinde kal­mışlardır. Çünkü; onlara azabın geldiği günde o azabı defe kud­retleri olmadığından hayret içinde sarhoş,, nedamet içinde nıüte-hassir ve bihuş oldukları gibi o günde iman etmek isterler, lâkin iman. menfaat vermediğinden hasretleri devamlı olur ki tükenmez ve arkası kesilmez.

Bu âyette beyan olunan hasret; kulların kendileri tara­fından olmak ihtimali olduğu gibi Beyzâvî ve Nisâbûrî'nin beyan­ları veçhile, meleklerden, ins ü cinden ve ehl-i iman tarafından ol­mak ihtimali de vardır. Zira; «Onların kendi nefislerine yapmış oldukları cinayet o kadar büyüktür ki herkesin hasret ve esefini mucip olur bir derecede» demektir. Çünkü; kendilerine dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı beyan eden halisane nasihat edenlerin na-sihatlarını istihza ve davetlerine icabetten imtina' ile küfr üzerine devam etmekten daha büyük bir cinayet olamadığından herkesin hasretlerine şayan demektir.

hasretin sebebini beyan eder delildir ve tak­riri şöyledir : «Küfür üzerine devam eden ibad üzerine hasret lâ­zımdır. Zira; onlar kendilerine gelen resulü istihza ederler. Her kimseler ki kendilerine gelen resulleri istihza ederler. Onlar üze­rine hasret lâzımdır. Binaenaleyh; küfür üzere ısrar eden ibad üze­rine hasret lâzımdır»  demek olur. Resulü istihza ile şeriatını istihza beyninde fark olmadığından resulün vefatından sonra şeria­tını istihza edenler de aynı hasrete mahkûmlardır. Binaenaleyh; zamanımızın süfehasından şeriat-ı Ahmediyeyi istihfaf ve istihza edenlerin halleri de tahassüre şayandır.

Hulâsa; rusül-ü kiramı ve şeriatlarını istihza ve istihfaf etmek ibadın hasret-i daimesini icab ettiği bu âyetten- müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[22]

 

Vacip Tealâ rusul-ü kirama iman etmeyenlerin hasret-i ebe-diyeye müstehak olduklarını beyandan sonra Kureyş'in Resulul-lah'a iman etmediklerinden dolayı tekdire müstehak olduklarını beyân etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habib-i Zişanım! Ehl-i Mekke seni istihza ve dinini inkâr ederler de bilmezler ve haber almazlar mı ki bizim onlardan evvel ihlâk ettiğimiz kavimleri ve onlar da bunlar gibi resullerini tekzip ve istihza ettiklerinden helak olduklarını? Halbuki o helak olan kavimler bir derece münkariz oldular ki dünyaya ve bilhassa bun­lara avdet etmek ihtimali yoktur, avdet edemezler, onlardan her­biri dünyaya dönmez, illâ biz onları yevm-i kıyamette huzurumuza cem'ederiz, orada hazır bulunurlar ve her biri amelinin cezasını görür.] Zira; herkes o içtimâ'da amelinden mes'ûl olacaktır. Bina­enaleyh; insanlar kendilerinden evvel helak olanların sebeb-i he­laklerini düşünüp helake sebep olan günahlardan ihtiraz etmek lâ­zım olduğunu bilmeli ve huzur-u İlâhide içtimâ' olacağım tefekkür edip hüsn-ü tedarikte bulunmalıdır.

Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette istifham; taaccüb içindir. Yani kurûn-u maziyenin eserleri görülmez ve bir daha avdet etmez bir halde helak olduklarından ibret almak lâzım­ken ibret almamaları taaccübe şayan bir haldir. Zira; insanlar için emsalinden ibret almak bir vazife-i mühimmedir. Böyle bir vazife­yi ihmal etmek elbette taaccübe ve istiğraba şayandır.

de bulunan nafiye olup manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Onlardan herbiri avdet etmezler, illâ bizim huzurumuzda içtimâ' ederler] demektir. Eğer muhaffefe olursa manâ-yı nazım : [Onlardan herbiri yevm-i kıyamette bizim huzurumuzda elbette içtimâ' edip hazır bulunacaklar]  demektir.

Hulâsa; insanların, geçmiş ve münkariz olmuş ahalinin halle­rinden ibret almaları lâzım ve onların gidip bir daha gelmedikleri dahi ibrete şayan olduğu, geçmiş ve geçecekler cümlesinin yevm-i kıyamette hazır bulunup amellerinin cezasını görecekleri bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[23]

 

Vacip Tealâ kıyamette cümle nasın huzur-u İlâhide içtimâ1 edeceklerini beyandan sonra nasm ihya olunarak cem'olmalarının mümkün olduğunu mahsusattan cümlenin müsellemi ve müşahedi olan bir delille ispat etmek üzere buyuruyor.

[Kurumuş hazravatı kalmamış olan yeryüzü öldüktenTsonra insanların dirilip mahşere cem'olacaklarına delil ve alâmettir. Bi­naenaleyh; Hasrı inkâr etmek caiz olamaz. Zira; Biz Azîmüşşan arzı ihya eder, onda otlar bitirir, taneler çıkarırız. O tanelerden insanlar eklederler, o arzda biz hurmadan ve üzümden bahçeler halkettik ki insanlar ondan intifa' ederler. Ve biz yeryüzünde pı­narlar kaynattık ki onlar meyvelerden ve pınarlarla ellerinin işlemesiyle hasıl olan tanelerden yesinler,] Şu manâ olduğuna nazaraîîdır. Amma nafiye oldu­ğuna nazaran manâ-yı nazım: [Halbuki bu nimetler onların elleriyle halkolunmadı. Zira; biz halkettik ve onlara mubah kıl­dık. Yesinler, içsinler. Bu kadar nimetleri görüyorlar da şükret­mezler mi? Şükretmemek kabahat-ı azîme değil mi?]  demektir.

Vacip Tealâ. bu âyette hasrın imkânını ve vukuunu mahsusat-tan bir misalle temsil ve kafi bir delille ispat buyurmuştur. Çün­kü; güz mevsiminde otu ve suyu çekilmiş, halâvet ve letafeti kal­mamış, ölmüş cesede benzeyen yeryüzünü bahar günlerinde rah­metlerin feyezanıyla genç delikanlı gibi letafetli ve nadrâtlı bir surette ihya buyurup insanların ekline salih sebze, arpa, buğday ve sair hububat ve otları ihraç etmesi, yeryüzünde hurmadan, üzümden bağlar, bahçeler halkedip pınarlar akıtması ve insanların meyvelerinden ve o meyvelerden elleriyle yaptıkları pekmez v.s. nimetlerden yemeleri için o hasılatı halk buyurması öldükten sonra insanların da ihya olunacağına alâmet-i azîme ve delâlet-i kafiye­dir, kudret-i İlâhiyeye delildir. Bu kadar cesîm nimetleri görüp de şükretmemek insanlar için bir emr-i münkerdir.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların haya­tının devam ve cesedinin kıvamı taneye taallûk ettiğinden insanın maişetinin en büyüğü taneyle hasıl olduğuna işaret için zarfı ekil üzerine takdim olunmuştur. Çünkü takdim; hasır ifade ettiğinden manâ-yı nazım: [Ancak-taneden eklederler] demektir. Halbuki insan yalnız taneden ekletmez, belki tanenin gayrı birçok şeyi de eklettikleri ma'lûmdur. Şu halde insan her ne kadar tane­nin gayrı birçok şeyler eklederse de onların taneye nispetle hük­mü yok demektir. Zira hayat-ı insan; ancak taneyle kaimdir. Çün­kü; tane az olursa kıtlık, tane yok olursa insan helak olur. Bina­enaleyh tane; insanların mabihilkıvamı olduğundan ne kadar kü­çükse de kadri o kadar büyüktür. Şu halde insanların rızkı olan taneye çok hürmet etmeleri lâzımdır. Zira; hayatlarını te'min eden odur. Hayatları ne kadar muazzez ve muhteremse tanenin de o ka­dar muazzez ve muhterem olması lâzımdır.

Bu kadar cesîm nimetlere karşı şükretmemenin pek büyük bir kabahat ve münkerattan olduğuna işaret için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârîyle varid olmuştur.

Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve hasra delâlet eden nimetlerini tertib üzere zikretmiştir. Çünkü arz; insanın meskeni ve mahall-i kararı olduğundan herşeyden evvel insana lâzım ve zaruri olduğu cihetle birinci mertebe de insana mesken olan arzı zikretmiştir. İnsana yalnız arz üzerinde karar etmek kâfi olmayıp arzın ihyasıyla intifa' olunacağına binaen, ikinci mertebe de arzın ihyasını zikir buyurmuştur. Yalnız arzın ye­şilliği kâfi olmayıp insanların mabihilhayatı olan tanenin vücudu lâzım olduğundan, üçüncü mertebe de taneyi zikir bu­yurmuştur., Hububatla hayatını te'min ettikten sonra hurma ve üzüm gibi nimetlerle telezzüz etmek lâzım olduğundan, dör­düncü mertebe âe bağlar, bahçeler zikr olunmuştur. Gerek hububat, gerek meyveler suyla hasıl olduğundan, beşinci mertebe de pınarların cereyanı zikr olunmuştur. Hurmayla üzümde hem meyve hem de gıda mevcut olduğu gibi tatlı, nimet­lerin en ziyade şereflisi olduğu cihetle bağda, bahçede birçok mey­veler olduğu halde şereflerine binaen yalnız bu ikisinin zikriyle iktifa olunmuştur. Gerek meyveler, gerek hububat ekseriya insa­nın sa'yıyla olduğundan ellerinin amelini ekletmek sarahaten zik­redilmiştir ki insan için sa'y ü amel lâzım olduğuna dahî işaret olunmuştur. Çünkü; hububat ekmeyince bitmediği gibi meyve de ağacını dikmeyince bitmez. Binaenaleyh; Genab-ı Hak ellerinin emeğinden eklettiklerini beyan buyurmuştur.

Şu nimetlerin cümlesiyle beraber insanın rızkı gözü önünde meskeni olan arz üzerinde husule gelmesi insan için büyük nimet­tir. Çünkü; eğer insanın rızkı semada veyahut havada halkolunmuş olsaydı gözü görmediği için daima vehm ü tereddüt ve ıztırab için­de yaşar, muztaribülkalb olur, rahatsız kalırdı. Şu halde nimetin meskenimiz olan yerde halkolunması hakkımızda büyük nimet ol­duğunda şüphe yoktur.

Şu ta'dad olunan nimetlerin herbirinin binlerce şükrünü eda etmek üzerimize vacipken şükretmemek pek büyük kabahat oldu­ğundan âyetin âhirinde Cenab-ı Hak şükrü terketmek emr-i mün-ker olduğunu beyanla şükrün lüzumuna emr-i kat'i vermiştir." Çünkü; Beyzâvî'nin beyanı veçhile şükrün terkini inkâr etmek şükür­le emretmektir. Binaenaleyh; cümle-i celilesi; hem 'şükrü terkedenleri tekdir, hem de şükürle emri mutazammın-dır.

Hulâsa; ölmüş cesede benzeyen arzı ihya etmesi ve ondan bir­çok rızıkların halkolunması Vacip Tealâ'mn kudret-i kâmilesine delil ve bu nimetlerin şükrünü eda etmek insanlar üzerine vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[24]

 

Vacip Tealâ şu ta'dad olunan nimetlere şükretmemek emr-i münker olduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetinin cemi-i neka-isten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şan-ı ulûhiyete lâyık olmadık şeylerin cümlesinden tenzih ve cemi-i nekaisten takdis ederim şol zat-ı eceli ü a'lâyı ki o zat-ı şe­rif arzın bitirmiş olduğu şeylerden ve insanların kendi nefislerin­den ve bilmedikleri şeylerden birçok mahlûkat ve mevcudatı çift olarak halk buyurdu.]

Yani; nekaisten münezzehtir şol zat-ı bari ki o Bari Tealâ ge­rek toprağın bitirdiği nebatat ve eşcar kabilinden olsun, gerekse insandan hasıl olan erkekle dişiyi ve insanların bilmedikleri acaip ve garaip mahlûkatı çift olarak halketti. deki lâfzı umumi te'kid için olup ba'z ve beyan için olmadığından Va­cip Tealâ'mn icadı umumidir, mahlûkatm-bazısına tahsis yoktur. Çünkü; bu âyette zikrolunan üç şeyde mahlûkatm cümlesi dahil­dir. Zira; birincisinde arzdan çıkarı otların ve ağaçların cümlesi ve yeryüzünde biten küçük, büyük herşey dahil olduğu gibi ikincisi olan enfüste gerek insanın zatı gerek a'mâli ve a'râzı dahildir. Bi­naenaleyh ef âl; ibadullahın mahlûku olduğuna bu âyet delâlet ettiğinden Mu'tezilenin "Kul fiilini haliktır» dedikleri itikadlarm red ve iptal eder. Çünkü; kulların fiili a'raz kabilinden olduğu cihetle da dahildir ve lâfzı da istisnaya ma nidir. Üçüncüsü olan da- semavat ve arzda gizi aşikâr insanların görmedikleri ve bilmedikleri her ne varsa cüm leşi dahil olduğundan mahlûkatm cümlesine âyet-i celiîe şamildir Binaenaleyh; âlemde hilkat-ı İlâhiyeden hariç birşey yoktur.

Bu âyette mümkinatın küllisi mahlûk olduğunu beyan etmek Cenab-ı Hakkın şerikten münezzeh olduğunu müstelzim olduğu ci­hetle âyet; tevhid manâsını dahi mutazammındır. Çünkü; herşey mahlûk olunca mahlûk olan şeyin halika şerik olamayacağı bedi-hidir. Şu halde «Cenab-ı Hak herşeyi halik» demek «Şerikten müû nezzeh» demektir.[25]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetini    mekân olan    arz ve arz( mevcudatla ispat ettikten sonra zamanla ispat etmek üzer buyuruyor.                                  .

[Hasrı inkâr eden insanlar için hasrın vücuduna ve bizim in­sanları öldükten sonra ihyaya kudretimizin kemaline gecenin vü­cudu delil ve alâmettir. Zira; Biz Azîmüşşan o geceden gündüzü soyunca bir de görülür ki insanlar karanlık içinde kalmışlardır.]

Vacip Tealâ gündüzün geceden soyulmasıyla gece karanlığının insanları ihatasını öldükten sonra insanların dirileceğine delil kıl­mıştır. Çünkü; gecenin gündüzden soyulmasıyla âlemin ziya içinde kalması, kezalik gündüzün geceden soyulmasıyla zail olan ziya ve­ya zulmetin iadesi insanların mevtiyle zail olan ruhun bedene iade­sine delâîet-i azîme vardır. Zira; âlemden ziya ve zulmetin zail ol­maları ayn-ı bedenden ruhun zail olmasına benzediğinden avdetleri de ruhun tekrar bedene avdetine benzediği cihetle hasra delâ-i let ettiklerinde tereddüt yoktur. Çünkü; ruhun bedene iadesi zaili olan ziya ve zulmetin iadesinden daha müşkül değildir. Binaena-§ leyh; birini iadeye kaadir olanın öbürünü de iadeye kaadir olaca­ğında şüphe yoktur.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile zulmetin asıl, zi­yanın arız olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü neharın leyldeı soyulmasını beyan; leylin esalet;ni ve neharın arız olduğunu beyan| etmektir.

Hulâsa; hasrı inkâr edenlere gecenin hasra alâmet olması vt neharın geceden soyulup gecenin asıl ve gündüzün arız olduğu bı âyetten, müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Güneş de hasrın vücuduna alâmettir ki o şems. kendi için ta'yin olunan hadd-i muayyeninde cereyan eder ve devresi o hadd-i muayyende tamam olur. Binaenaleyh; hudud-u mukadderesini te­cavüz etmez. İşte şemsin şu minval üzere cereyanı herkese galip ve ilmi herşeyi ihata eden AUahü Tealâ'nın takdiridir.]

Şemsin   müstakarrı;   cereyanı için ta'yin olunan müntehâdır. Veyahut her günün şemsiçin maşrıkta bir mebdei ve mağripte bir müntehası vardır ki senenin her gününde o güne mah­sus olan mebde'deıı tulû'la aynı güne mahsus olan mağripten gu-rub eder ki hergüne mahsus olan .mahallin gayrıya tecavüz etmez. Yahut   müst ak arla murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü; şemsi cereyanı yevm-i kıyamete kadardır. Zira; yevm-i kıyamette hare keşi kalmaz, cereyanı biter ve o güne kadar cereyanı Cenab-ı Hak km takdiriyledir. İşte şemsin şu minval üzere cereyanı hasrın vu kuuna delâlet eder. Çünkü; her gece âlemden kaybolan güneş gün düzde iade olunduğundan âleme güneşin iadesi bedene ruhun iade sine müşabihtir.

Şemsin şu minval üzere cereyanı akılların hayret ettiği sana! yi-i bedia ve garibeden olduğuna işaret için bu'd-u mertebeye v âlî menzileye delâlet eden lafzıyla işaret olunmuştu

[Biz Azîmüşşan kameri menziller sahibi olarak takdir ettnT Her menzili bir günde kat'eder ve men zili erini kat'ederken bir de­rece incelir ki hurmanın kurumuş ve yay gibi ince, eğri ve eğilmiş dalı gibi avdet eder.]

Yani; kamer için yirmi sekiz menzil vardır ki, hergün bir men­zil kat'eder, ayın âhirinde bir dereceye kadar incelir ki hurmanın eskimiş ve kuruluğundan eğrilmiş, yay gibi olmuş dalı gibi eski haline avdet eder.                                   

hurmanın kurumuş ve eğilmiş dalıdır. eskimiş ve bir senelik demektir. Şu halde âyet-i celile ayın son -günlerdeki halini tasvir ediyor ki son günlerde hilâl hakikatta ga­yet ince, yay gibi eğri ve rengi bir miktar sar olarak müşahede olunur ki keenne kurumuş, eğilmiş ufacık hurma dalı gibi görünür. Menazil; ehl-i hey'etin beyanları veçhile yirmi'sekizdir ki herbi-rini bir gecede kat'eder ve yirmi sekizinci gün âyette tasvir olunan hâli iktisabeder.[26]

 

Vacip Tealâ şemsle kamerin cereyanlarını beyandan sonra cümlesinin hilkati ve cereyanları hikmete muvafık olduğunu be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Şemsiçin sür'atta kamere idrak etmek lâyık olmaz, gece gün* düzü, gündüz de geceyi sebkedemez. Zira; herbirinîn ayrı ayrı fe­lekleri vardır. Binaenaleyh; hepsi Kendi feleğinde seyrüsefer eder­ler.] Hiçbirisi aharın feleğine tecavüz ederek onun mesafesini kat'edemez. Şu halde herbiri kendi mesafesini kat'etmekle nıeg güldür.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette şemsin sür'atta kamere ulaşamayacağı beyan olunmuştur. Çünkü; eğer şems de kamer gibi suret-i seriada kat'-ı mesafe etse bir ayda hem kış hem de yaz ol­mak lâzım gelir. Bu ise nebatatın husulüne, hayvanatın doğurma­sına ve taayyüşüne mani olur. Binaenaleyh; şemsin harekesi gayet ağır olduğundan kendi feleğini bir senede kat'eder ki bu bir senede bahar, yaz, güz ve kış mevsimleri hasıl olduğu cihetle her fasıl kendi hükmünü icra etmesiyle otlar biter, hayvanlar yavrular, ya­şarlar ve bu cihetle âlem ma'mur olur. Kamer ise harekesi gayet seri olduğundan kendi feleğini bir ayda kat'eder.

Gece gündüzü sebkedemez, belki evkat-ı muayyenede birbir­lerini takib ederler, hikmete muvafık olan da budur. Binaenaleyh; gece gündüze, gündüz de geceye dahil olamaz. Çünkü; herbirinin vakt-i muayyeni vardır. O vakti tecavüz edemezler.

Hulâsa; şemsin harekesi ağır olduğundan sür'atta kamere ula­şamadığı, gece gündüze sebkedemediği ve herbirinin kendi feleğin­de cereyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]

 

Vacip Tealâ ölmüş arzın ihyasının vahdaniyetine ve kudretine alâmet olduğunu beyandan sonra deryada vapurlar vasıtasıyla in­sanlara yol vermesi kudret-i kâmilesine delil olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Bizim, zürriyetlerini dolu gemilerde derya üzerinde götür­memiz kudret-i kâmilemize insanlar içirt, büyük bir delil ve alâmet­tir.] Yani biz insanların ticaret için etraf ü eknafa gönderdikleri evlâtlarını içi dolu gemilerde götürdük ve bu götürmemiz fâil-i muhtar, kudret ve.kuvvet sahibi bir malik-i hakîkî olduğumuza delil ve alâmettir. [Ve yalnız gemiyle kalmadı, belki insanlar için geminin misli binitler halkettik.]

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile üIk'le mu-rad; mutlaka gemi olduğu gibi Hz. Nuh'un sefinesi olmak ihtimali de vardır. Çünkü; Nuh (A.S.) m sefinesinde Cenab-ı Hak bu insanların babalarını götürmemiş olsaydı nesl-i insan münkariz olur­du. Şu halde âlemde şimdi mevcut olan insanların esası sefine-i Nuh'ta babalarının sulbünde mevcut olduğu için Cenab-ı Hak «Zürriyetlerini gemide götürdük» buyurmuştur.

Geminin mi s t i yle murad; deve, at ve merkep gibi bi­nitlerdir. Yahut geminin emsali; denizde binilmek üzere icad olu­nan şeylerdir. Hatta karada yürüyen kara vapurları, otomobiller v.s. ile havada uçan tayyareler ve balonlar bu emsalde dahil olabi­lir. Binaenaleyh; Kur'an'da herşey dahil olduğu gibi, kara vapur­larını v.s. nin icadı da bu âyetle istidlal olunabilir.

Hulâsa; insanın zürriyeti deryada gemiler üzerinde seyrüsefer etmeleri ve insanlar için geminin emsali binitler halketmesi Ce­nab-ı Hakkın kudrte-i kaahiresine delil olduğu bu âyetten müste­fad olan fevaid cümlesindendir.[28]

 

Vacip Tealâ insanların zürriyetlerini deryada gemilerle iste­dikleri mahallere götürdüğünü beyandan sonra zürriyetlerini gö­türmek insanlar için nimet-i uzmâ olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer biz murad etseydik deryada onları garkederdîk. Bina­enaleyh; onları garkohnaktan kurtaracak bir yardımcı mevcut ol­mazdı ve ölümden kurtulamazlardı, Şu halde onlar denize batmak­tan kurtulamazlar, ancak bizim rahmetimiz ve ihsanımızla kurtu­lurlar, kurtulduktan sonra biz onlara mühlet verdik ki yevm-i kı­yamete kadar o mühlet onlara azık olsun ve o metâ'-ı hayatla biz onları imtihan edelim bakalım şu metâ'-ı hayatı nereye sarfeder-ler ve ne gibi cezaya müstehak olurlar.] Zira; mevtleri için mu­kadder olan zamana kadar verdiğimiz müsaade onlar için bir mü­barek sermayedir. İnsan için sermayesini hayra sarfetmek lâzım­dır.   Binaenaleyh;    ecel-i mev'ûdlarma kadar onların hayatlarını kendilerine ihsan ettik ki imtihan muamelesi bitsin, i'tizara me­calleri kalmasın. İnsanların ma'siyetleri 'denizde garkolmalarıjıa kâfi olup garktan halâsları ancak rahmel-i İlâhiye eseri olduğu be­yan olunmuştur.[29]

 

varıp Tealâ vahdaniyetine delâlet eden alâmetleri beyandan sonra bu kadar büyük deliller   kendilerine te'sir etmeyip dave îlâhiyeye icabetten imtina' ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı risaletten kâfirlere hitaben «Ey \k er! Siz kenedi­nizden evvel geçen ümmetlere isabet eden ve bunda" sonra sike isabet ihtimali olan azaptan sakının. Mc'mûl ki me met-i İlâlîi-yeye mazhar olursunuz» denildiğinde onlar asla Iı^^r edip azap­larını icab eden günahlardan çekinmezler.] Çür'kü; cahil ve gayet ahmak olduklarından delâil-i'kat'iyeye ittibâ' etmedikleri gibi avam-ı nas mesleğine sü-lûk ederek ihtiyat tarikini dahi iltizam et­mezler,                                                                                     

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile kâfirlerin ö n -terinde olan azapla murad; azab-ı semavî ve ar­kalarında olan azap la murad; azab-ı arzı olduğuria nazaran manâ-yı nazım : [Ey müşrikler! Azab-ı semaviye ve arzji-yeden yani vukuunu zannetmediğiniz cihetlerden zuhur edecök azaplardan korkun, nefsinizi mehiekeden vikaye edin | demektir. Yahut önlerinde olan azapla murad; azab-ı dünya ve arkalarında olan azapla murad; azab-ı âhir et olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [«Günahlarınız sebebiyle dünya­da vâki olacak azab-ı dünyevîyeden ve âhirette duçar olacağınız azab-ı uhreviyeden tevbe ve iman etmek suretiyle nefsinizi vikaye edin ki lûtf-u, İlâhiye ve merhamet-i sübhaniyeye mazhar olmanız me'mûldür» denildiğinde onlar asla kulak asmazlar ve nefislerini kurtarmak cihetine meyi ü muhabbet etmezleri  demektir. Yahut manâ-yı nazım: [«Geçmiş ve gelecek günahınızın şerrinden nef­sinizi muhafaza edin» denildiğinde asla hazer edip bu söze iltifat etmezler] demektir.

Hulâsa; taraf-ı risaletten kâfirlere «Merhamet-i İlâhiyeye maz­har olmanız için azabınızı icab eden günahlardan ittika edin» de­nildiği ve onlar da kemâl-i cehalet ve hamakatlarından naşi bu mi­silli nasihata iltifat etmedikleri ve günahlardan sakınmak merha-met-i İlâhiyeyi celbe sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]

 

Vacip Tealâ kâfirlere ittika ile emrolunduğunda emre imtisal etmediklerini beyandan sonra bilcümle alâmetlerden i'raz ettikle­rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlere Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmedi, üîâ onlar o âyetten i'raz edici oldular.] Zira onlar; mütemerrid ve muannid olduklarından her ne zaman vahdaniyete delâlet eder bir âyet ken­dilerine geldiğinde herhalde o âyetten i'raz etmek âdetleridir. Bi­naenaleyh; o âyeti tasdik cihetini asla düşünmezler. A y e t le murad; mu'cizeye ve mu'çizenin gayrı delâile şamildir. Binaena­leyh; her türlü delâilden yüz döndürmek, istihza etmek onların adet-i kerihelerindendir.

Bunlara âyât-ı İlâhiyenin gelmesi daimi olup, onların itiraz­ları da istimrar üzere âdetleri olduğuna işaret için istimrara ve devama delâlet eden muzari siygası varid olmuştur.

Asr-ı saadet münafıkları gibi zamanımızda dahî bütün âyet­leri inkâr ve ahkâm-ı İlâhiyi istihza eden, bu misilli arzu-yu batıl­larını tervice ve zuafâ-yı muslinimin itikadlarını iptale çalışanlar vardır.[31]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cenab-ı Hakka ta'zimleri olmadığı gibi -yi cinslerine şefkatları da olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-i risaletteıı kâfirlere «Ey kâfirler! Allah'ın size vermiş olduğu rıziktan bazısını infak edin» denildiğinde kâfirler mümin­lere dediler ki «Eğer Allahü Tealâ dilemiş olsaydı kendilerini ifâm edeceği fukaraya biz mi ifâm edelim? Allah'ın ifâm etmediklerini bizim ifâm etmemiz muvafık olur mu? Ey müminler! Siz olma­dınız, ilİâ açık bir dalâl içinde oldunuz» demekle fukaraya infak-tan imtina' ettiler.]

Kâfirlerin bu sözden maksatları; istihza ve müminlerin itika­dına ta'nla ilzam etmektir. Çünkü Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i İslâm'ın itikadı; herkesi Allahü Tealâ'nm merzuk etmesidir. Mü­minler tarafından kâfirlere «Fukaraya ifâm edin» denildiğinde onlar ehl-i imana mukaabele ederek "Bu sözünüz sizin itikadınıza münafidir. Zira; siz herkesin rızkını Allahü Tealâ verir derken şimdi nasıl oluyor ki bazı kimselerin rızkını bizim vermemizi tek­lif ediyorsunuz? Biz onları infak edemeyiz. Zira; Allahü Tealâ is­teseydi onları infak ederdi. Allah'ın infak etmediğini biz nasıl in­fak edelim?» demekle mukaabele ettiler, «Allah'm ifâm etmediği kimselerin ifâmını bize emrettiğinizden dolayı siz ancak dalâlet içindesiniz. Zira; kelâmınızla itikadınız beyninde tenakuz vardır» demekle ehl-i imanı suçlu çıkarmak, itham etmek ve kendilerini haklı göstermek istediler. Bu sözleri cehalet ve hamakatlarına de­lâlet eder. Çünkü;, bilûmum insanları Cenab-ı Hakkın infak ettiği doğrudur. Lâkin esbab-ı infak, muhteliftir. Cümle-i esbaptan birisi de zenginleri fukaraya infak etmek üzere terğib etmekle zenginler vasıtasıyla fukarayı infak ve ifam etmektir. Binaenaleyh; fukara­ya infak etmekle bazı zenginlere emretmek itikada münafi değil­dir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kâfirlerin «Al­lahü Tealâ dileseydî o fakirleri ifâm ve infak ederdi» dedikleri doğru ve hak bir söz olduğu halde bu sözler onları zem sırasında varid olmuştur. Çünkü; bu sözü itikad ederek değil istihza tarikıyla söylemişlerdir, maksatları ise «Fukaranın ifâm olunmaması, Al­lah'ın kudreti taallûk etmediğindendir. Eğer kudreti taallûk et­seydi gayra taamla emretmezdi» demektir. Bu ise kudret-i İlâhi-yenin şümulünü inkâr olduğundan onların zemlerini mucip olmuş­tur.

Bu maksatla söylediklerinden dolayı kâfirlerin kelâmları zem­lerini mucip olduğu gibi «Cenab-ı Hakkın fukarayı infaka kendi kudreti taallûk etseydi gayra infakla emretmezdi» yolunda itikat­ları da batıldır. Çünkü; herkesin elinde bulunan mal Allahü Tea­lâ'nm kendinin olup malik-i hakîkîsi olduğu cihetle isterse kendisi doğrudan doğruya hazinesinden infak eder, isterse yine kendi mül­künden başkalarının elinde bulunanlardan infakını emreder. Zira; her ikisi de kendi malıdır, kimse karışamaz. Şu halde ağniyanın elinde bulunan malları Vacip Tealâ'nın ihsanı olduğu cihetle emr-i İlâhi üzere zekâtını vermekten imtina' eden zenginler indallah mezmum ve mes'ûllerdir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile ellerin­de bulunan malları zahirde kendilerinin ise de hakikatta Allah'ın olduğundan herhalde Allah'ın emrine imtisal etmek vacip olduğu cihetle şu vücubu terkettiklerinden dolayı zemmolunmaya şayan­dırlar.

Bu âyet-i celile; kâfirlerin her cihetten bah'îl olduklarına delâ­let eder. Zira; Cenab-ı Hakka ta'zim ciheti ki tevhidle emrolun-duklarmda i'raz ettikleri gibi fakir olan zayıflara şefkat ve merha­metle emrolunduklarmda dahi i'raz ve emredenleri istihza etmiş­lerdir. Hatta tazimin edna mertebesi olan günahtan ittika ile, şef­katin edna mertebesi olan rızkının bazısını infakla emrolundukla­rmda muhalefet ederler. Binaenaleyh; her cihetten yani itikad ve amel cihetlerinin her ikisinde de bahillerdir. Çünkü; davet olun­dukları tevhide icabet etmedikleri gibi fukaraya şefkata dahi mey­letmediler.

Hulâsa; kâfirler tevhide yanaşmadıkları gibi onlara «Fukaraya infak edin» denildiğinde «Allah'ın ifâm etmediğini biz nasıl ifâm edelim? Onların it'âmmı dilemiş olsaydı Allahü Tealâ ifâm eder­di » dedikleri ve bu sözden maksatları ehl-i imanı istihza etmek ol­duğu ve hatta bu tekliflerinde ehl-i imanı dalâlete nispet ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[32]

 

Vacip Tealâ Resulullah'ın kâfirlere ittika ve infakla emretti­ğini beyandan sonra bu emrin zımnında kıyamet mev'ûd olduğun­dan kâfirlerin istihza tankıyla «Sözünüz doğruysa kıyamet ne za­mandır?» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Resululîah'a ve ashabına hitaben «Eğer sözünüz doğ­ruysa vaad ettiğiniz kıyametin zamanı ne vakittir?»  derler.]   Ve bu sözleriyle ehl-i imanı istihza ve kıyameti inkâr ederler.[33]

 

Tealâ kâfirlerin şu sözlerine cevap olara buyuruyor.

[Kıyameti inkâr ve ehl-i İslâmı istihza eden kâfirler gözet­mezler, illâ bir sayha gözetirler ki o sayha; kıyamette olacak say­hadır. Onlar yekdiğeriyle muhasama eder oldukları halde kıyame­tin sayhası onları muâhaze eder.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile sayha yla murad; kıyamette vâki olacak üç sayhadan sayha-i ûlâdır. Onların muhasam,astyla murad; alış verişlerinde ve sair muamelâtlarında yekdiğeriyle mücadele, münakaşa ve vıuhakemeleridir. Bundan maksat; kıyametin onlara ansızın geleceğini beyan etmektir. Binaenaleyh manâ-yı nazım : [Kâfirler her ne kadar istihza ve uzak addetmek suretiyle kıyametten suâl ediyorlarsa da onlar bir sayha gözetirler ki o sayha kendilerini Öyle bir gaflet zamanlarında bas­tırır,, hiç haberleri olmaz, hatta bey'u şira, sair hususi ve umumi muamelâtla meşgul oldukları zamanda gelir ve hâk-i helake serer] demektir.

Resulullah'ın «Kıyamet öyle bir zamanda gelir ki iki kimse bir elbiseyi alım satım yapmak üzere yere sererler. Alım satım yapmadan, içmek üzere devenin sütünü sağarlar, içmeden, bir kim­se havuzunu sıvar, içine su koymadan, yemek için lokmayı eline alır, ağzına koymadan elbette kıyamet kaim olur, kimsenin haberi olmaz» buyurduğu (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden mervidir. Bina­enaleyh; insanlar için kıyametin vaktini ta'yin etmek mümkün de­ğildir. Zira; kıyametin zamanının ilmi Allahü Tealâ'ya mahsus olan beş şeyden birisidir. Şu halde kıyametin zamanını ta'yin etmekten âlem~i beşeriyet âcizdir, ancak enbiya-yı kiram hazaratı bazı alâ­metlerini beyan etmişlerdir ki o alâmetler kıyametin yakın oldu­ğuna emmaredir.

Hulâsa; kâfirlerin istihza yoluyla ('Sözünüz doğru}~sa kıyamet ne zamandır?» dedikleri ve onlara cevap olarak «Kıyamet ansızın zuhur edecek bir sayhadan ibarettir. O sayhayı gözetin» denildi­ği, o sayhanın geleceği zamandan hiç kimsenin haberi olmayıp an­cak herkes birbiriyle muhasame ederken ve herbiri bir işle meş­gul oldukları zamanda gelivereceği bu âyetten müstefad olan it cümlesindendir.[34]

 

Vacip Tealâ kıyametin bir sayhanın zuhuruyla hasıl olacağı beyandan sonra o sayhanın zuhurunda nasm ahvalini beyan etm üzere buyuruyor.

[O sayha zuhur edip herkes işitince insanlar vasiye olamadıkları gibi herbiri olduğu yerde kalır, hiçbir kimse kendi hanesine ve ehl ü iyaline dönemez ve dönmeye kaadir olamazlar.]

Zira; sayhayla beraber hepsi ölür. Hatta göz yumuncaya kadar ken­dilerine müsaade olmaz ki insanların âhir ömürlerinde âdetleri olan vasiyeti yapabilsinler, yapamazlar. Çünkü; elleri değmez, he­men hanelerine dönmeye bile kaadir olamadıklarından oldukları yerde helak olurlar.[35]

 

Vacip Tealâ onlar helak olunca kaçaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Birinci sayhadan sonra ikinci defa olarak İsrafil (A.S.) ta­rafından sûra üfürülünce görülür ki cümle emvat kabirlerinden kalkarak    Cenab-ı Hakkın    canib-i manevîsine sür'atla giderler.]

Zira; herkes amelinin hesabı ve cezası için çağırıldığından devr-i Âdem'den ilâyevmilkıyam geçmiş olan insanlar küçük, büyük hepsi çağırıldıkları mahalle gitmeye mecbur olduklarından hemen sür'-atle gitmekten başka bir çare olamayacağı cihetle rızalı rızasız çar naçar sür'atle giderler. Çünkü; Vacip Tealâ'nm huzur-u manevî­sinden maada onlar için bir merci1 olmadığından o günde herkes davet-i İlâhiyeye icabet ederek sür'atle gider. İki sayha arasının kırk sene olduğu ve kırk seneden sonra insanın menisine benzer yukarı taraftan rahmet yağacağı ve o rahmetle insanların ot biter gibi bitecekleri ve azaları tamam olduktan sonra ikinci sayhanın zuhur edeceği ve o sayhayla insanların hayat bulup mahşere yü­rüyecekleri (Müslim) ve (Buhârî) Hazaratının (Ebu Hüreyre) Hazretlerinden rivayet ettikleri hadis-i şerifle sabittir.

Hulâsa; İsrafil (A.S.) tarafından ikinci defada sûra üfürülünce herkesin kabrinden kalkıp sür'atle mahşere gidecekleri bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ herkesin kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra kabirlerinden kalkınca azabı gören kâfirlerin kemâl-i tahas-| sürle söyleyecekleri sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Kabirlerinden kalkınca azabı müşahede eden kâfirler «Ey İn-| zim helakimiz, gelî Zira; senin bize gelecek zamanın geldi. Durma, gel! Acaba bizi kabrimizden kaldıran kimdir?» derler ve sözlerin» şunu da ilâve ederler «İşte şu gün Rahman Tealâ'nm bize vaad et­tiği gündür ve rusül-ü kiramın sözleri doğrudur. Bize tebliğ ettiler, lâkin biz nasihat dinlemedik.»] Kâfirler böyle demekle nedametle­rini izhar ederler fakat o günde nedamet fayda vermez. Zira; her-şey zamanında gerekir. Zamanı geçmiş olan şeye derman olamaz.

Yahut Beyzâvî'nin beyan ettiği bir rivayete nazaran cümleleri melâikenin veya müminlerin onların suâ-| line cevaplarıdır. Çünkü; onlar «Bizi kabrimizden kim kaldırdı?' deyince melâike veyahut ehl-i iman tarafından dünyadaki küfürJ lerini hatırlarına getirmek ve yaptıkları cinayetleri başlarına kak] mak için «Bilemediniz mi? İşte bugün Rahman Tealâ'nm resuller] vasıtasıyla size vaad ettiği gündür, resuller sözlerinde sadıklardır >] demekle onlara cevap verirler.

Ibn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran iki sayha arasında kâfirlerden azap kalkar veyahut kabir azabı kalk­maz, lâkin Cehennem azabını görünce kabir azabı ondan çok kos lay olduğundan dolayı bu sözü söylerler.[37]

 

Vacip Tealâ İsrafil tarafından sûra üfürüleceğini beyan etti! ten sonra insanların kabirlerinden kalkmaları için son bir defa d; ha üfürüleceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nefha-i ahîre olmadı, illâ sayha-i vahideden ibaret oldu. Ö şada vâki olunca bir de görülür ki vakit fevtolmaksızm cümle in­sanlar bizim huzurumuzda toplanmış hazır bulunurlar.] Zira; o sayhayla hayat şanından olan ümmetler kisve-i hayatı takınarak arsa-i mahşerde ve bizim 1 ..zur-u manevîmizde ispat-ı vücud eder­ler.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet-i celile insanların ba'solunmaları gayet kolay ve esbab-ı âdiyeden hiçbir şeye muhtaç olmayacağını, hemen bir sayhayla beraber ansızın meydana gelivereceğini beyan etmiştir ki insanların tasavvuru gibi uzun zamanlara muhtaç değil demektir. Çünkü insanlar dünyada mühim işlerin birtakım esbaba tevessülle husule geldiğini gördük­lerinden kıyamet işini dahî öyle tasavvur ederlerse de onların ta­savvurları gibi olmayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle tenbih buyur­muştur.

Hulâsa; İsrafil'in bir sayhasıyla bilûmum insanların arsa-i mahşerde arz-ı vücud edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[38]

 

Vacip Tealâ nasın kıyamette bir sayhayla cem'olacaklarmı be­yandan sonra bu içtimâ'; fasl-ı hukuk, hesap ve ceza için olacağın­dan o günde nasa söylenecek sözü hikâye etmek üzere buyuruyor.

[O günde hiçbir nefis velev azıcık olsun bir şeyle zulmolun-maz ve «Siz ey mücrimler! Cezalanmaz, illâ kendi amelinizle ce­zalanırsınız. Amelinizin gayrı birşeyle ceza görmezsiniz» denilir ki herkes adalet üzere muhasebe ve mücazat olacağını bilsinler.]

Bu söz herşeyden evvel ilân olunur ki herkes müsterihülkalb ol­sun.

Fahri Râzi, Kazı ve Ebussuud'un beyanları veçhile' o günde zulmün olmadığını   beyan etmek;   müminleri mesrur ve kâfirleri mahzun etmek içindir. Çünkü; adalet olunca müminin imanı ve ameli bulunduğundan korkmaz, mesrur olur! amma kâfirlerin ima­nı ve amel-i salihi olmayıp birtakım küfriyat ve cinayetle defter-i a'mâli dolu olduğu için korkar, mahzun olur. Çünkü; aynı amelle ceza kâfir için ayn-ı Cehennem olduğundan bu ilân kâfirlerin elem­lerini tezyid eder. «Ayn-ı amelinizle cezalanacaksınız» hitabı mü­minlere değildir. Zira; müminler amellerinden ziyade yani bire ondan yediyüze kadar ecr ü mesubata nail olacakları diğer nusus-u celileyle sabit olduğundan müminler ayn-ı amellerinin cezasıyla kalmayacaklardır.

Hulâsa; kıyamette zulüm olmayacağı ve herkesin kendi ame­liyle cezalanacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[39]

 

Vacip Tealâ herkesin kendi ameliyle cezalanıp zulüm olmaya­cağını beyandan sonra ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetleri be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i mahşere ilân olmak üzere taraf-ı İlâhiden bizzat veya­hut melekler vasıtasıyla denir ki «Muhakkak ashab«ı Cennet bu­gün nimetler içinde müstağrak ve meşgullerdir, onlar zevcleriyle beraber gölgeler içinde müzeyyen döşeklerle döşenmiş kürsüler üzerinde dayanıp oturuculardır, ehl-i Cennet için Cennet'te her türlü meyvelerin ve sair istedikleri şeylerin cümlesi mevcuttur, hiçbir arzularından noksan olmaz.]

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Cen­net'in müstağrak oldukları lezzetin ve nimetlerle sürürün azame­tine ve uku1ü beşerin   idrakinden âciz olduğuna işaret için lâfzı ta'zime ve teksire delâlet eden tenvin ile varid ol­muştur.

Bu kelâmdan maksat kâfirlerin hüzün ve kederini arttırmak içindir. Çünkü; kâfirlerin düşman bildikleri müminlerin rahatları­nı haber vermek onlar için hüzün üzerine hüzündür. Zira; kendi­lerinin muazzep oldukları halde düşmanlarının rahatlarını işitmek azaplarının üzerine bir ^nc daha azap olduğu gibi yaralarının üze­rine tuz saçmak kabilindendir. O günde cereyan edecek vekayii şimdiden Kur'an'da hikâye etmek, kâfirleri küfürden, âsileri isyan­dan menetmek ve müminlerin mesleğine sülûke davettir.

ŞuğuI le murad; kişinin kendine nazaran gerek meserret ve gerek elem verici olan meşguliyet ise de Cennet'te elem olmadı­ğından burada meserret verecek nimetlerle meşgul olmaktır. Bi­naenaleyh; ehl-i Cennet Cennet'e girince dünyada tasavvur ettiği nimetler mevcut olduğu gibi hatır u hayaline gelmeyen birtakım sayılmaz nimetleri görünce onlarla meşgul olur, diğerlerini bil-külliye unutup hatırına bile gelmeyeceğine işaret için şuğul içinde olacakları beyan olunmuştur.

Ehl-i Cennet için vahşet olmaz. Zira zevçleri yanlarmdadır, onlar için lezzet ve sürurdan başka birşey olmaz. Zira; her istedik­leri yanlarında hazırdır. Binaenaleyh; başka mahalle kalplerinin takıntısı olmadığı gibi gönül üzüntüsü dahî yoktur.

Cennet'te sinek, pire gibi insana eza verecek şeyler olmadı­ğına işaret için kemal-i istirahattan ibaret olan gölgede bulunacak­ları ve kalplerinin cemi-i elemden salim olup ferağ-ı kalbe malik olacaklarına işaret için kürsüler üzerinde oturacakları ve onlar için lezzet-i ruhanî olduğu gibi gıda-yı cismânîden de herşey mevcut olduğuna işaret için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut bu­lunduğu, her ne isterlerse asla esirgemek olmadığına ve arzuları veçhüzere bulunacağına işaret için iştiha ettikleri şeylerin cümlesi mevcut olduğu beyan olunmuştur.

Hulâsa; ehl-i Cennet'in tükenmez ve arkası kesilmez bir lez­zet-i daimeyle meşgul olacakları ve zevcleriyle beraber gölgede kürsüler üzerinde oturacakları, onlar için her nevi meyve ve her istedikleri mevcut olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[40]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdikten sonra taraf-ı İlâhisinden onlara vâki olacak iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet Cennet'e girdikten sonra kullarına mün'ihî' ve muhsin ve merhamet-i bînihaye sahibi olan Rableri onlara ta'zim ve taltif olmak üzere »Selâm ve merhaba» söylenir. Binaenaleyh; selâm-ı ilâhiye nail olurlar.]

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu selâm bilâ­vasıta taraf-ı İlâhiden ehl-i Cennet'e söylenir yahut selâm-ı İlâhi melekler vasıtasıyla gelir ki ehl-i Cennet'in her türlü mekruhattan salim olacaklarını beyanla kendilerine ta'zim ve tekrımdir, ehl-i Cennet'in matlupları da budur, bu vesileyle Cenab-ı Hak ehl-i Cen-net'in derecelerini yukarı kaldırır ve şeref ü şanlarını âlî kılar.

Cenab-ı Hakkın ehl-i Cennet'e bilâvasıta selâm edeceği Re-sulullah'tan mervidir. Çünkü; Hz. Cabir'in rivayetine nazaran Re-sulullah «Ehl-i Cennet zevk u sefada oldukları bir zamanda Ce­nab-ı Hak tecelli buyurur ve hitab-ı iz­zeti varid olur» buyurmuştur. Şu rivayete nazaran Vacip Tealâ'mn ehl-i Cennet'e selâmı bilâvasıtadır. Bazı rivayete nazaran melek­ler vasıtasıyla selâm-ı İlâhi gelir,   her kapıdan melekler girerler derler. Herhangi suretle olursa olsun se­lâm-ı İlâhi onlar için pek büyük bir iltifat ve lûtuftur. Çünkü Rabbi Tealâ'dan kullarına selâm; ayn-ı inayettir.[41]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e selâmla iltifat edeceğini beyandan sonra onun mukabilinde ehl-i Cehennem'e varid olacak hitab-ı İlâ­hiyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı İlâhiden kâfirlere tevbih ve tekdir suretiyle «Ey Al­lah'ın düşmanları ve cürm ü cinayet sahibi kâfirler; Bugün mü­minlerden ayrılın. Zira; dünyada onların tevhidinden ayrıldınız. Kezalik burada da onlardan ayrılın ki iyiler kötülerden tefrik olun-sun. Ey Adem oğulları! Şeytan'a ibadet etmemenizi ben size vasi­yet etmedim mi? Zira; şeytan size adaveti meydanda bir düşman­dır demedim mi?] Onun iğfalât-ı şeytaniyesine aldanmayın, emr ü nehyine müteallik vesvesesine itaat etmeyin. Zira; o sizin açıktan bir düşmanmızdır. Düşmanın sözüne bakılmaz demedim mi, itaat ettiğiniz surette şeytan'm sizi Cehennem'e götüreceğini ve bugü­nün geleceğini resullerim vasıtasıyla size söylemedim mi?» de­mekle ehl-i Cehennem ilzam olunurlar.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette im tdy az­la, murad; kâfirlerin Cehennem'de birbirinden ayrılmalarıdır. Çün­kü; bazı rivayete nazaran herbir kâfir için Cehennem'de hazırlan­mış olan odaya sahibi girer, kapısı kapanır, o kâfir ebedülâbâd o odada kalır. Ne kimse onu görür, ne de o kimseyi görür. Şu halde kâfirler, için Cehennem'de azap ikidir : Birincisi: Azab-ı cismânî ki azab-ı Cehennemdir. İkincisi: Azab-ı ruhanîdir ki azab-ı firkattir. İkinci azap evvelkinden daha eşeddir. Zira azab-ı rûhânî; her zaman azab-ı cismânîden daha müessirdir. Amma mü­minlerin nimet-i cismânîyle mütena'im olacakları gibi nimet-i ru­haniyle de mütena'im olacaklarını nazm-ı celili beyan etmiştir. Çünkü; müminlerin Cennet'te evîâd ü lyal ve ah-bab ü yaranlarıyla sohbet etmeleri lezzet-i ruhanîdir.

Yahut imtiyaz la murad; şefaat edecek zannettikleri put­lardan ve sair dostlarından ayrılmaktır. Zira; gerek putlardan, ge­rek dostlarından hiçbir şefaata nail olamayacakları gibi ayrı da düşeceklerdir. Binaenaleyh; hiçbirinden yardımwe fayda göreme­yeceklerdir.

Yahut imtiyaz la murad; hayır ümid ettikleri herşeyden ayrı düşmek ve simalanyla ehl-i hayırdan ayrılmaktır. Çünkü; kâ­firlerin yüzlerinde veya alınlarında küfürlerine alâmet olarak si­yahlık zuhur edecek, herkes onların kâfir olduklarını bilecektir.

Bu âyette beyan olunan Cenab-ı Hakkın ahdiyle murad; her kavmin resulü vasıtasıyla o kavme taraf-ı ilâhiden va-rid olan emirler, nehiyler, Allah'ın kyllanyla ahdidir. Yahut ebül-beşer olan Hz. Âdem'le vâki olan ahiddir. Çünkü babalarıyla vâki olan ahid; evlâdı hakkında dahî ahiddir. Yahut Hz. Adem'in evlâ­dını arkasından çıkardığında vâki olan ahiddir. Çünkü; o vakit alı­nan ahidde ve Âdem'le vâki olan ahdin her ikisinde de şeytan'a ita-attan nehiy vardır.

Bu makamda şeytan'a ibadetle murad; şeytan'm vesveseyle insana tezyin etmiş olduğu müzahrefaUna aldanvp ona itaat etmektir ki adavetini beyanla itaattan nehyin sebebi beyan olunmuştur. Şu halde delil ve davayı tertip şöyledir: «Şeytan'a itaat memnudur. Zira şeytan adaveti meydanda bir düşmandır. Her düşman ki adaveti meydanda ola, ona itaat memnudur. Bina­enaleyh; şeytan'a itaat memnu'dur». Şeytan'm adavetine sebeb; hasedidir. Çünkü; pederimiz Hz. Âdem'e taraf-ı İlâhiden vaki olan ta'zim ve tekrime dayanamayarak Allah'a isyan, Âdem'e ve evlâ­dına adavete azmederek ilâyevmilkıyam iğva edeceğini alenen iz­har etti ve o azminde elyevm devam etmektedir.

Hulâsa; ehl-i cürüm olan kâfirlerin ehl-i imandan ayrılacak­ları ve Cenab-ı Hakkın onlara <ıBen size geytan'a ibadet etmeyin. Zira; şeytan sizin açıktan bir düşmanmızdır demedim mi?» unvanıyla tekdir edeceği bu âyetten dendir. müstefad olan fevaid cümlesin-

[Ey beni âdem! Ben size resuller vasıtasıyla «Bana ibs menizi emretmedim mi,    ancak bana ibadetiniz doğru bir

demedim mi?] Elbette emrettim, inkâra mecaliniz yoktur. Mülk ü melekûtumda tedbir ve tasarrufta istiklâlimi tasdik etmenizi em­retmedim mi? Şu halde niçin vasiyetimi tutup emrime imtisal et­mediniz, şu doğru yolu terkle şeytan'm gösterdiği tarika neden sü­lük ettiniz?» demekle Cenab-ı Hak onları bir kat daha tevbih eder.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; ahdin muktezasını tama­mıyla beyan için sevkolunmuştur. Zira; şeytan'a ibadetten nehyet­mek zat-ı ulûhiyetine ibadet etmeyi müstelzim olduğundan ahd-i İlâhide her iki cihet de mevcuttur. Allahü Tealâ'ya ibadet tarikların en âlâsı ve ta'zime şayan olduğuna işaret için  ta'zime delâlet eden tenvirde varid olmuştur. Yani «Allah'a ibadet edip şeytan'a ibadet etmemek büyük bir tariktir ki onun fevkmda ve ondan daha alî bir tarik olamaz» demektir.[42]

 

Vacip Tealâ şeytan'm- adavetini beyandan sonra adavetini ic rasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime kasem ederim" ki muhakkak şeytan çok ce­maatı idlâl ederek doğru yoldan çıkardı. Şeytan'a ibadet eder de adavetim düşünür olmadınız mı?   Halbuki düşünmeniz lâzımdır,]

Zira; sizden evvel çok kavimleri yoldan çıkarmakla helaklerine se­bep oldu. Çünkü; onlar şeytan'a itaatle Cenab-ı Hakla olan ahid-lerini bozdular. Binaenaleyh; kendilerine mev'ûd olan Cennet'ten mahrum oldular ki nar-ı hazelâna müstehak olarak ebedî Cehen-nem'de kalacak bir hal kesbettiler. İnsan için tutacağı bir işin akı­betini o işe başlamazdan evvel düşünmek lâzım değil mi? Nasıl oluyor ki mefsedeti meydanda olan bir habisin arkasına düşüyor­sunuz?

Bu âyette şeytan'm birçok ümmetleri yoldan çıkardığı muhakkak olduğu halde ona ittiba'daki vehamcti düşünmek lâzımken dü­şünmeyenleri Cenab-ı Hak tevbih ve tekdir etmiştir.[43]

 

Vacip Tealâ şeytan'm idlâli muhakkak olduğunu beyandan sonra ıdlâl olunan kimselere yevm-i kıyamette vâki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor,

[«Ey kâfirler! İşte şu azap sizin dünyada vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Küfrünüz sebebiyle bugün o Cehennem'e girin» demekle onların mahalleri kendilerine gösterilir.]

Bu âyette üç cihetle kâfirlerin hasret ve nedametlerini beyan vardır : Birincisi: Cehennem'e girmeleriyle emir ihanet içindir ki »Haydi, girin şü dar-ı cahîme» demek onları tahkir ve terzildir. İkincisi: «Bugün girin" demek azabın hazır ve lezzetin zail olduğuna işarettir. Üçüncüsü: Küfür­leri sebebiyle Cehenem'e girdiklerini beyandır. Çünkü; küfran-ı nimet edenlerin mün'imine karşı utanması pek büyük âr ve acık­lıdır. Vaad olunduklarını beyan etmek dünyada vaki olan vaade sem-i itibar etmediklerinden dolayı bu azaba duçar olduklarını ihtarla hüzün ve elemlerini arttırmaktır.

Hulâsa; kâfirlerin Cehenem'e girecekleri zaman «İşte şu Ce­hennem dünyada sizin vaad olunduğunuz Cehennem'dir. Haydi, küfrünüz sebebiyle girin o Cehennem'e» denileceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[44]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e girmeleriyle emir verile­ceğini beyandan sonra onlar ma'siyetlerini inkâr edeceklerse de muktedir olamayacaklarını beyan, etmek üzere buyuruyor.

[O günde biz kâfirlerin inkârlarına müsaade etmemek için ağızlarının üzerine mühür basarız ve ma'siyetlerini beyan husu­sunda bize elleri söyler, dünyada kazandıkları mahiyetlerine ayak­ları şehadet eder.]

Yani; kâfirler günahlarını inkâra başladıkları günde onların ağızlarını açtırmaz ve söyletmeyiz. Zira; vâki olan günahlarını in­kâra cür'et edince nutka kudretini aldığımızdan ağızları mühür­lenmiş gibi sükûta mecbur olurlar, işledikleri günahları bize elleri haber verir, ayakları da dünyada kesbetmiş oldukları günahlara şehadet ederler. Binaenaleyh; o âsî olan kimse mebhût ve hayran kalır. Zira; kendi a'za-yı eevarihinin kendine dost olacağını, lehi­ne şehadet edeceğini ümid ederken ümidinin hilâfına aleyhine şe-hadetleri elbette onu mebhût ve hayran eder.

Fahri Hâzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlar! veçhile ellerin konu­şup ayakların şehadeti; hakikatta tekellüm ve şehadettir.. Çünkü; tekellüm hususunda lisanla sair a'za beyninde kudretuliaha nis­petle fark yoktur. Zira; Allahü Tealâ'nm lisana verdiği kuvve-i nutkiyeyi sair a'zaya dahi vermesinde bir mani yoktur. Binaena­leyh; lisanı söyleten Allahü Tealâ sair a'zayı da söyletebilir. Şu halde günahları inkâra cür'et eden lisanı iskâtla sair a'zaya ikrar ettirmekle günah sahibini rezil ve rüsvâ eder.

Yahut lisanın tekellümü ve ayakların şehadetleri; efâl-i ka-bîhaya delâletleri ve günahların eserinin o a'zalarda zahir olmasın­dan kinayedir. Fakat lâfz-ı Kur'ân'ı hakikatta tekellüm ve şeha-dete hamletmekte bir mani olmadığından ma3nâ-yı hakîkîsi murad olunmak evlâdır. Çünkü; ma'nâ-yı hakîkîyi murad etmek müm­kün olan yerde mecaz ve kinaye ma'nâları aramaya hacet yoktur.

Eller ve ayaklar gibi a'za-yı sairenin tekellümleri ihtiyarî olup icbarî olmadığına işaret için tekellüm ve şehadet nefs-i a'zalara ::-.nad olunmuş, Vacip Tealâ'ya isnad olunmamıştır. Ekseri günahların ellerle işlendiğine işaret için ellerden yalnız tekellümle ik­tifa olunup şehadet; ayaklara isnad olunmuştur.

Kâfirlerden sudur eden günahlar ve çirkin işler kendilerinden i'raz etmek icab. edip i'raza şayan olduklarına işaret için hitaptan gaibe  iltifat olunarak  yerinde  varid olmuştur.

Hulâsa; yevm-i kıyamette kabahatini inkâra cesaret edenlerin dillerinin bağlanacağı ve günahlarını elleriyle ayaklarının ikrar ederek şehadet edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[45]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı ahvalini beyandan sonra onların dünyada müstehak oldukları cezayı vermediğini ve onlara müsaa­de ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer biz dilemiş olsaydık onların gözlerini siler, yüzleriyle beraber kılardık. Şu halde onlar kör olur, göremezlerdi. Binaena­leyh; yollarına gitmek ve devam etmek isterlerdi, lâkin nasıl gö­rebilirlerdi? Onlar için görmek mümkün olabilir miydi? Elbette göremezlerdi. Halbuki biz onların kör olmalarını istemedik. Zira; gözleri açık olsun, herşeyi görsünler de yevm-i kıyamette itiraza mecalleri kalmasın.] Çünkü; gözleri açık olarak tarik-ı hidayeti görüp bildikleri halde tarik-ı hakka sülük etmeleri lâzımken ihti­da etmediklerinden dolayı elbette ma'zeretsiz muazzep olacaklar­dır. Binaenaleyh; ihtida etmediklerine ma'zeret beyan etseler ma'-zeretleri kabul olunmaz. Çünkü; kabule şayan ma'zeret dermeyan edemezler ki kabul olunsun.[46]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada müstehak oldukları  cezadj bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer dilemiş olsaydık biz onların suretlerini cemadata tah­vil ederdik de onlar gidip gelmeye kaadir olamazlardı.]

Yani; biz isteseydik onların suratlarını tebdil ederdik de ol-.; dukları mahalde dikili kalırlar, ne bir tarafa gitmeye ve ne de git­miş olsalar geri dönmeye kaadir olurlardı. Halbuki biz bunlardan hiçbirini yapmadık. Binaenaleyh; gözleri görür ve kuvve-i cisma-myeleri yerinde ve kuvve-i akliye ve sair idrakleri yolunda oldu-, ğu cihetle tarikı hakka ihtidalarına bir mani olmadığından ihtida etmeleri lâzımken ihtida etmediler. Bununla beraber yevm-i kıyamette cinayetlerini inkâra cür'et edince biz onların ağızlarını mü­hürler,  söyletmeyiz. Zira; bilcümle vücutları ve a'zaları yerinde olduğu için i'tizara mecalleri yoktur. Çünkü; her cihetle avarızdan saîim olduklarından i'tizar etseler kabul olunmaz. Şu halde âhirette lisanlarının kapanmasıyla azap olundukları gibi dünyada göz­lerinin kör olması ve sair a'zalarımn tebdil olunmasıyla ikab olun­maya müstehakîardır.    Lâkin dünyada azap olunmalarına meşiyyet-i İlâhiye teaîlûk etmediğinden dünyada ikab olunmadılar ki ; âhirette bir diyecekleri kalmasın.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile iptida bir tarîka gitmek; gittiği yerden geri gelmekten daha müşkül olduğuna işaret

için evvelâ gitmek manâsına olan nefyolunmuş ve ba'-  ; dehu daha kolay olan riicû' nefyolunmuştur.

Tames ; gözünü bütün kapayıp yüzüyle beraber olmak manâsına olup mesih ;  bütün vücudun ve  ] a'zalann tebdilinden ibaret olduğu cihetle ehvenden as'aba yani  ; kolaydan güç olana tedriç tariki ihtiyar olunmuştur. Çünkü; a'mâ olan bir adam kuvâ-yı sairesiyle vucuh-u tasarrufu idrak edebildiği gibi bazı ülfet ettiği mahalle de gidip gelebilir Amma memsuh olan, yani vücuduyla azaları cemadata tebeddül eden kimse hiçbir şeye muktedir olamadığından kör olmak vücudun bilkülliye tebeddülünden çok kolaydır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak «Dilemiş olsay­dık gözlerini kör ederdik. Daha ziyade dilemiş olsaydık bütün vü­cutlarını cemadata veyahut maymun v.s. gibi hayvanat-ı behimi-yeye tebdil ederdik de hiçbir şeye muktedir olmazlardı, lâkin biz bunların hiçbirisini yapmadık, âlet-i ihtidalarına bir zarar getirme­dik ki ihtida etsinler, etmedikleri surette i'tizara mecalleri olma­sın» buyurmuştur.

Hulâsa; Cenab-ı Hak dilemiş olsa onları bütün idrakten mah­rum kılmaya kaadirken her türlü müsaadeye onları mazhar ettiği ve bu mazhariyeti hüsnü isti'mâl etmediklerinden dolayı i'tizara mecalleri kalmadığı bu iki âyetten müstefad olan fevaiçLcümle-sindendir.[47]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı izam vasıtalarıyla kâfirlere ihtida ta-rikları beyan olunduğundan i'tizar kapılarının kapandığını beyan­dan sonra ömürleri cihetinden dahî i'tizara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere   buyuruyor.

[Bir kimse ki onun Ömrünü biz uzatırsak onun hilkatini ak­sine döndürürüz. Onlar ömürlerinin uzamasını isterler de cisimle­rinin ve sair kuvâlarının zaafa duçar olacağını taakkul edip idrak etmiyorlar mı?]

Yani; bir kimsenin ömrünü uzatırsak onu erzel-i ömre redde­deriz. Ömürlerinin uzamasını isterler de erzel-i ömre varacaklarını düşünmezler mi? Zira; insanın Ömrü uzadıkça zaafı tezayüd ve kuvveti tenakus eder, bünyesi küçülür, şekli tagayyür eder. Hatta sabiye benzer bir hale avdet eyler. Binaenaleyh; fehm ü idrakten hâlî, akl ü tedbirden ârî bir hale geldiğinden ömrü uzun olmakla uzadıkça tarik-ı savaba ihtida etmesi lâzım gelmez. Şu halde Öm­rünün uzun olmasıyla necata dahil olmak muhakkak olamaz. Binaenaleyh; «Ömrümüz kısa oldu, uzun olsaydı biz ihtida ederdik» demekle kabule şayan bir itizar dermeyan etmiş olmazlar.

Nisâbûrfnin beyanı veçhile bu âyet; yevm-i kıyamette kâfir­lerin ömür cihetinden i'tizar kapılarını kapamıştır. Zira; onlar «Biz dünyada az yaşadık. Eğer dünyada çok ömür verseydin bizde kusur bulamazdın» demelerini bu âyet-i celile reddetmiştir. Çünkü; azı­cık ömürde ihtida mümkünken ihtida etmeyen çok yaşasa yine ih­tida etmeyeceği ve belki ihtidaya kaabiliyet kalmayacağı meydan­dadır. Zira; beyan olunduğu veçhile insanın yaşadıkça şuuru azal­dığı herkesçe ma'lûm bir hakikattir.

Hulâsa; insan pek uzun yaşadıkça suretinin tagayyür edeceği idrakinin azalacağı ve bu cihet düşünmeye şayan olup erzel-i ömrü istemek ma'kul birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[48]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine ve hasra müteallik ahvali beyan-dan sonra Resûîullah'm risaletini inkâr edenleri reddetmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Muhammed (S.A.) e şiir öğretmedik ve şiir Muhammet! (S.A.) e lâyık olmaz. Binaenaleyh; Muhammed (S.A.) in okuduğu şey olmadı, illâ ancak vaaz ve Kur'aıı-ı mühin oldu.]

Yani; Biz Azîmüşşan Muhammed (S.A.) e şiir ta'lim etmedik. Zira şiir; külfetle söylenir, kaafiye ve vezinle örülmüş muzahref uydurma bir söz olduğu gibi evham ü hayalât üzere bina kılınmış birtakım mevhumattan ibarettir. Binaenaleyh; Kur'an'la şiir bey­ninde asla müşabehet yoktur, böyle mevhumât ve hayalâtla uğraş­mak Muhammed (S.A.) e lâyık olmaz, yakışmaz ve Muhammed (S.A.) in söylediği Kur'an ise birtakım ma'kul fenler ve hüküm-, lerle dolu, saâdet-i dareyne îsâl edecek ahkâmla müzeyyen, şiirde  mevcuttan mevhûmâttan münezzehtir,

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin. beyanları veçhile Resûîullah'm üm-mî olup okuyup yazmak ciheti kendine müsait olmadığı gibi şiir söylemek murad etse söylemek müyesser olmaz. Binaenaleyh; an-kasdın şiir söylemekten memnu'dur ki mu'cizat-ı bahire ve ilâyev-milkıyam bakiye olan Kur'an'da şüphe vâki olmasın. Binaenaleyh; Resulullah (S.A.) Efendimiz ankasdm şiir inşa etmediğinden kâ­firlerin isnadından beridir. Amma şiir suretinde kavl-i şerifi gibi sudur eden şeyler bilâkasdin te­sadüf üzere varid olmuştur. Binaenaleyh; asla söylemeye kasıt ol­madığı gibi tertibine azim de yoktur.

Şu manâ de bulunan zamirin Resuîullah'a râci olduğuna nazarandır. Amma zamir Kur'an'a râci .olduğuna naza­ran manâ-yı nazım : [Şiir Kur'an'a lâyık olamaz. Zira; şiirle Kur'an beyninde münasebet yoktur. Çünkü; Kur'an olmadı, illâ halkın ah­valini ıslah eder bir mev'ıza ve hayır öğüt vermek, ins ü cinni ir-şad ve doğru yola sevketmek için gelmiş bir kitab-ı semavîdir, hakla batıl arasını tefrik eder mihraplarda okunur, ahkâmıyla amel olunur, onun sebebiyle insanlar rıza-yı İlâhiyi kazanır, fevz ü fe­laha dahil olur açık bir kitap] demektir.

Hulâsa; Resuîullah'a şiir ta'lim olunmadığı, şiirin Resul ul-lah'a ve Kur'an'a lâyık olmadığı, Kur'an'm şiir olmayıp ancak vaaz u nasihattan ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[49]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm ne şiir ne de şiir olmaya lâyık olmadı­ğını beyandan sonra Kur'an'm inzalinden hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an bir mev'ızadır ki o Kur'an'la Resulullah akıl him sahibi olmakla eser-i hayat olanları inzar etsin de budan sonra küfür musir olan kâfirler    üzerine kelime-i azap vacip olsun için Kur'an canib-i İlâhiden geldi.]

Yani; Kur'an'Ia hal-i hayatta olan ukalâ inzar olunur. Yoksa aklı olmayan emvat kabilinden birtakım fikirsiz ahmakla Kur'an'-dan intifa' edemeyecekleri için Kur'an'Ia inzar olunmazlar, Kur'an vasıtasıyla kâfirler üzerine kelime-i azap vacip olsun için Kur'an nazil olmuştur. Çünkü; Kur'an'a iman etmediklerinden dolayı ken­dilerine azap, Kur'an'la tebliğ olunur.

Kur'an'Ia inzar olunmayan kâfirlerin emvat kabilinden olduk­larına işaret için Kur'an'la hayy olanların inzar olunacağı beyan olunmuştur. Çünkü; kâfirlerde eser-i hayat olan iman ve ma'rife-tuîlah olmadığı için keenne ölülerdir.

Hulâsa; Kur'an'ın inzalinden maksat hayat sanından olan kimseleri inzar etmek ve iman etmeyen kâfirler eser-i hayat göste-. remediklerinden dolayı onlar üzerine azabı icab eden kelimeyle azabın vacip olması olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cü lesindendir.[50]

 

Vâeip Tealâ risalete müteallik olan bazı mesaili beyandan so$2 ra vahdaniyetine delâlet eden bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.

[O münkirler vahdaniyetimizi jnkâr ederler de bizim kendile­ri için kendi kudretimizle halkettiğinıiz hayvanatı görmüyorlar mı? Onlar için halkettiğimize binaen malik ve mutasarrıflardır, Biz Azîmüşşan hayvanatı onlara müsahhar kıldık. Binaenaleyh; o hayvanlardan bazıları binitlerine, bazıları da ekletmelerine mah­sus olduğundan bazılarına biner, bazılarını yerler.] Eğer hayva­natın hepsini biz vahşi ve onların emirlerine itaatsiz halketmiş ol­saydık onlar hiçbirinde tasarrufa muktedir olamazlardı. Halbuki o büyük cüssede olan develeri, mandaları biz onların emrine muti' kıldık ve taht-ı esaretlerine koyduk ki istedikleri veçhüzere isti'-male muktedirlerdir, kendilerinin sun'u olmaksızın bu kadar ^ ni­metlerimizi halkedip ellerine teslim ettiğimiz halde nasıl oluyor ki küfran-ı nimet ederek vahdaniyetimizi inkâr ediyorlar? Bu inkâr­ları taaccübe şayandır.[51]

 

Vacip Tealâ hayvanların menfaati yalnız binmeye ve yenme­ye mahsus olmayıp daha birçok menfaatları olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Halbuki hayvanatta insanlar için pek çok menfaatlar vardır. Çünkü; yününden, kılından, tenasülünden sayılmaz ve tükenmez derecede intifa' ederler, sütünden içerler. Zira; aynı sütünü içtik­leri gibi yoğurt ve ayran gibi içmeye salih birçok şerbetler vardır. Bu kadar nimetleri görür ve bilirler de o nimetlerin halikını ve vahdaniyetini tasdik ederek şükretmezler mi?] Halbuki bu nimet­lerin herbirine ayrı ayrı binlerce şükretmek icab ederken şükrü terketmekten daha büyük kabahat olur mu? Zira; şükrü terketmek âhiretçe mes'ûliyeti mucip olduğu gibi dünyaca da nimetin noksa-niyetini icab eden esbaptandır.

niam kelimesinin cem'idir. Niam ; deve, koyun ve sığır gibi hayvanat-ı ehliyeye ıtlak olunur. Beyzâvî'nin beyanı veçhile deve ve koyun gibi hayvanların hilkatlarmda olan garabete ve menfaatlarmda olan kesrete binaen hayvanat içinden Cenab-ı Hak bunları zikir buyurmuş ve insanların menfaatları için halkolunan hayvanata malik olmaları devamlı olduğuna işaret için malik olduklarını beyan eden cümle, devama delâlet eden cümle-i ismiye olarak varid olmuştur. Yani «Nev'-i insan mevcut oldukları müddetçe nev'-i hayvana malik ve malikiyet, memlükiyet intizam üzere devam eder, hâl berakis olmaz» demektir. Şu halde insanın ömrü oldukça şükre devam etmesi lâzımdır. Bu âyet-i celilede Ce-nab-ı Hak vahdaniyetin deîâil-i afakiyesinden bizzat insana hizmet eden hayvanatı zikretmiş ve menfaatlarmm çokluğuna işaret için ve cemi' galarıyla varid olmuştur.

Hulâsa; insanların sun'u olmaksızın Allahü Tealâ'nm insanla­rın menfaatları için halkolunan hayvanlara nazar-ı ibretle bakıp vahdaniyete istidlal etmeleri lâzım ve bu gibi gözleri önünde olan âsâr-ı bediaya nazar etmemek bir emr-i münker olduğu, bu hay­vanları Cenab-ı Hak insanlar için zelil ve münkad kılarak insan-I lan onlara malik kıldığı, bazılarını binmelerine, bazılarını da ye­melerine tahsis buyurduğu, hayvanların insanlar için menafi-i ke-siresi bulunduğu, bu nimetlere şükretmemek kabahat olup şükret­mek elbette vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle- sindendir.[52]

 

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra şu beyan olunan delillerden istifade, etmeyen kâ-; firlerin dalâletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.                                                         

î Onlar yardım olunurlar ümidiyle Allah'ın gayrı ma'budlat1 ittihaz ettiler.]

Yani; Cenab-i Hakkın şu ta'dad olunan nimetlerini müşahede edip dururken birtakım taştan, ağaçtan yapılmış putları kendile­rine yardım eder yahut şefaat ederler ümidine binaen Allah'ın gayrı olarak ma'bud ittihaz ettiler, ibadete ehil gördüler, ma'bud-: larınm yardımlarını rica ettiler, onların sayesinde sayeban olacak­larını itikad ve intizarda bulundular. Maahaza o putlar denî ve eş-ya-yı hasiseden oldukları cihetle yardım edemedikleri gibi yârdım; da olunmazlar. Zira; onlardan yardım bekleyen kâfirlerin çekiçleri' ve testereleri altında makhurlardır.

Garibi şürasıdır ki kendi ellerinde kırılmak ve kesilmek gibi rezalet ve sefaletlere katlanan birtakım taşa ve ağaca iba kadar hamakat ve cehalet olamaz.[53]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin itikad ve mezheplerinin   butlanını' yandan sonra rey ü tedbir ve düşüncelerinin bütün zarar olduğu- j nu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O putları ma'bud ittihaz eden kâfirlerin putları onlara yar­dım etmeye muktedir olamazlar. Halbuki kâfirler o putların hazırğ

askerleridir.] Zira; onlar putları hıfzetmekle gûnâgûn hizmetlerle! ve etraflarında dolaşmakla meşgullerdir, onlara göğüste ta'zim| eden askerlerdir. Yahut «Putlar kâfirlere hazır asker oldukları halde yardım etmeye muktedir olamazlar» demektir. Çünkü kâ­firlerin putları daima hazır bulundurmaktan maksatları; kendile­rine yardım ümididir. Nisâbûrî'nin beyanı veçhile putlar kâfirlerin yevm-i kıyamette azap olunmaları için hazırlanmıştır. Zira; putlar Cehennem ateşine tutruk olacaklarından onlar haklarında yakıcı askerlerdir. Putların hazır oldukları halde yardıma muktedir ola­madıklarını beyan; kemal-i acizlerini beyanla onları tahkir olduğu gibi onlara ibadet eden kâfirleri dahî tahkirdir. Zira; hazır olmak­sızın yardım edememekte o kadar kusur olmaz, lâkin yardım için hazırlanıp da yardım edememek aczin nihayesidir.

Hulâsa; yardım ederler ümidine binaen kâfirlerin putları ma'­bud ittihaz ettikleri ve putlar ise kâfirler için hazır asker olduk­ları halde yardıma iktidarları bulunmadığı ve binaenaleyh; kâfir­lerin bu düşünceleri zarardan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[54]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini beyandan sonra sözlerine iti­bar olmadığını beyanla Resulünü tesliye etmek üzere

buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Müşriklerin halleri beyan olunup ha makat ve cehaletleri malûm olunca onların senin hakkında lâyık olmadık bir takım sözleri sana hüzün vermesin. Zira; biz onların! gizli nifaklarını ve alenî şirklerini biliriz. Binaenaleyh; sen mah-! zun olma.] Çünkü; biz onların kalplerinde olan itikadât-ı fâsidele-j rini ve zahirde işledikleri çirkin amellerini bilince senin için hüz-j netmek .lâzım gelmez. Zira; biz senin tarafından ahz-ı intikam vei her fiilleri üzerine mücazat edeceğiz. Şu halde sizin için telâş edecek birşey yoktur.                                                                

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ilm-i ilâhinin herşeye taallû-j kunda mübalâğa olmak üzere gizli olan şeyleri bildiğini beyanı,; aşikâr olan şeyleri bildiğini beyan üzerine takdim olunmuştur.' Yahut zahirde olan şeyin el'bette kalpte bir mukaddimesi olup onaj ilm-i İlâhinin taallûku zahire taallûkundan mukaddem olduğu ci-j .hetle esrara taallûkunu beyan takdim olunmuştur.

Bu makamda hüznü nehiy; kâfirlerin sözlerine taallûk ediyor­sa da hakikatta Resûlullah'ı hüzünden nehyetmektir. Çünkü birşe-yin sebebinden nehyetmek; o işin aynından nehyetmek olduğun­dan Resûlullah'ı hüzünden nehiydir. Binaenaleyh; manâ-yı nazıra: [«Onların sözü sana hüzün vermesin» demekle kâfirlerin sözünü Resûlullah'a hüzün vermekten nehiy ise de murad olan manâ sen hüznetme] demektir. Zira hüzne sebep olan sözü hüzün vermek-i ten nehiy; ayn-ı hüznü nehiydir.

Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı Resûlullah'ı tesliye olduğu! gibi kâfirleri de tehdiddir.   Zira gizli aşikâr her işlerini bildiğini I beyan etmek; onları ef'âl-i kabihaları üzerine korkutmaktır. Çünkü! bir kimse Vacip Tealâ'mn herşeyi bildiğini ve bilhassa kendi ef'â-lini bildiğini bilince kötü işlerden nefsini menetmesi lâzımdır. Bi­naenaleyh; aklı olan bir kimse ne işlerse o işin başında işleyeceği şeyi Allah'ın bildiğini düşünerek işler.[55]

 

Vacip Tealâ zat-ı ulûhiyetine ibadetin vücubunu beyan ve vahdaniyetine delâil-i âfâkiyeyi zikrettikten sonra insanın kendi­sinde olan delâil-i nefsiyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[İnsan tefekkür edip de bilmez mi ki onu nutfeden halkettik? Böyle gaayet kötü ve hakir birşeyden halkohmduğunp bildiği hal­de bunu düşünmeyip de haşr ü neşir hakkında şiddetle husumete ve açıktan mücadeleye cür'et edicidir ki bu cür'eti taaccüp şanın­dan olan kimselerin taaccüplerine lâyıktır.]

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran âyet-i ce-. lile; Resûlullah'ı ikinci bir tesliyedir ki «Hasrı inkârlarına nispetle Kur'an'a şiirdir demeleri daha ehven» demektir, kâfirlerin inkâr­larını mübalâğayla red ve birkaç cihetten takbih vardır. Çünkü; âyette şu inkârlarından taaccüb olunduğu gibi husumette ifrat et­tikleri ve bidaye-i hilkatları meydanda inkârı gayr-ı kaabil bir ha­kikat olduğu halde ondan daha kolay olan hasra kudretullahı inkâ­ra cür'etleri ve hasis bir meniden böyle şerif, kadd ü kaameye, hüsn-ü surette malik bir halde halkolunmak nimetine şükretmek lâzımken bilâkis tekzibe ve inkâra cür'et etmeleri gayet cahilane bir inattan ibaret olduğu beyan olunmuştur.

Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü şöyle rivayet olunuyor: Küf-, far-ı Kureyş'ten (Übeyy b. Half), (Ebu Cehil), (Âs b. Vâil) ve (Velid b. Muğire) haşir hakkında mübahaseleri neticesinde «Mu-hammed (S.A.) Allahü Tealâ kıyamette ölüleri diriltecek diyor. Lât ve "Uzza'ya kasem ederim ki ben gider, onunla muhasama ede­rim» der ve bir çürümüş kemik alır, huzur-u nebiye gelir, kemiği parmağıyla ufaltır, der ki «Yâ Muhammed! (S.A.) Şu kemik çürü­dükten sonra bunu AUahii İealâ'mn dirilteceğini re'y eder misin?» deyince Resulullah «Evet yâ kâfir! Allahü Tealâ seni öldürdükten sonra diriltir ve Cehennem'e ithal'eder» buyurur ve bu âyet nazil olur. Bu rivayete nazaran âyet; (Übeyy) i red ve mezheplerini ip­tal için nazil olmuşsa da sebeb-i nüzulün hususuna itibar olmayıp itibar elfazm umumuna olduğu cihetle bu âyet; hagrı inkâr eden her ferdi red içindir.[56]                                                    

 

Vacip Tealâ haşir hakkında insanın husumetini icmalen beyan ettikten sonra o husumeti tafsil ve keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[tnsan husumete cüVet ederek bizim şanımızda acîb bir kıssa irad etti, bu iradı hâkikatta emr-i garîb ve garabette mesel gibidir, kendi âleminde insan Öldükten sonra ihyasını uzak addeder, kud­retimizi kendi kudretine kıyas ve aczimizle hükmeder, kendinin iptida-yi hilkatini unutur, der ki «Çürümüş olduğu halde kemiği kim ihya edebilir, çürümüş kemiğin ihyası mümkün müdür?»] İşte böyle diyerek muârazada bulunur ve şiddetle hasrı inkâr eder. Halbuki iptidaen gayet hakîr bir damla sudan suretleri muhtelif azalarla insanı halketmeye kaadir olan zat-ı ulûhiyetimizin ölmüş­leri ihyaya kaadir olacağına hükmeder de inkâra cesaret etmezdi. Çünkü haşir; iptida-yı hilkattan çok ehvendir. Zira; iptida-yı hil-katta birbirine eczaları müşabih olan meniden eller, kollar, ku­laklar ve gözler gibi birbirine benzemeyen a'zaları halkla beraber o a'zalara yekdiğerine muhalif olarak akıl, söz, dil ve işitmek gibi havassı tevdi ile ind-i ulûhiyetinde mahlûkat-ı saire üzerine mü-kerrem kılan Allahü Tealâ çürümüş eczaları toparlamakla halke-deceği evleviyetle sabit olduğunu itikad eder de itiraz etmezdi.

İnsanın müteşabihülecza' bir nutfeden muhtelifüla'za ve kavî olarak halkolunması Vâcibülvücud'un fâil-i muhtar olduğuna delâ­let ettiğinden tabiiyyûnu kendi hilkatlarıyla reddederek insafa da­vet eder. Çünkü; eğer tabiat vasıtasıyla olsaydı ecza-yı asliyesinde muhalefet olmayan meniden halkolunan azalar da muhalif olmaz­dı, halbuki muhaliftir. Şu halde fâil-i muhtarın ihtiyarıyla olur, tabiatın te'siriyle değildir.

Nisâbûrî ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet; kemikte hayat bulunduğuna ve ölmüş hayvanın kemiği necaset olduğuna d'elâlet eder. Zira; hayat kemiğe taallûk edince kemikte hayat ola­cakı gibi hayatın arkası mevt olduğundan kemiğe mevt de taallûk edeceği aşikârdır. Amma eimme-i Hanefiye indinde kemik tahir-dir. Zira; kemikte hayat olmaz. Âyet-i celilenin manâsı: [Hayatı, his ve idraki olan bir cisme eski hali üzere kemiği iade eder] de7ıü inektir, yoksa kemiğe hayat veriı 'manâsına değildir.[57]

 

Vacip Tealâ hasrı inkâr eden müşriklerin muhasamalarını bej yandan sonra onları ilzam ve iskât tarikıyla cevap vermek üzere buyuruyor.

[Ey habibim! Sen hasrı inkâr eden kâfirlere cevap olarak de ki «İptidaen meniden kemiği icad eden Allahü Tealâ tekrar ihya eder. Zira; ihyasında bir mani yoktur. Çünkü; mahlûkatının her cüz'ünü bilir. Binaenaleyh; bir insanın çürümüş eczalarının herbi-ri nerelerde olduğunu bildiğinden herbirini olduğu yerden cenı'e-derek ihya eder.»]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile hasrı inkâr edenlerin şüpheleri; meyyitin eczasının herbir cüz'ü bir yerde olup bunu top­lamak müşkül olmasıdır. Bu şüphelerini Cenab-ı Hak cümle-i celilesiyle izale buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ insanın ecza-yı asliye ve fer'iyesinin nerelerde olduğunu bi­lince o eczaların bazısı maşrıkta, bazısı mağripte olsa dahî onları cem'edip birbirine raptetmesinde işkâl yoktur, herbirini bir yere toplar, onların eski şekillerini iade eder, hayat verir. Hatta vuhuş ve tuyurun eklettiği eczaları dahi toplar. Çünkü; kudretullaha karşı bir hail yoktur.[58]

 

Vacip Tealâ hasrı inkâr edenleri ilzam için insanın hilkatmda olan acaip ve garaibi beyandan sonra hasrın imkânının vukuunu ispat eder delil~i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Çürümüş kemikleri şol zat-ı eceli ü a'Iâ ihya eder ki o zat sizin için yeşil ağaçtan ateş halketti de derhal siz o ateşten yakar­sınız ve çok zaman ondan intifa' edersiniz. Şu minval üzere yeşil ağaçtan ateşi halka kaadir olan Allahü Tealâ emvati ihyaya kaadir olmaz mı? ]

Yani; Vacip Tealâ halkın eczalarını yekdiğerinden ayırmaya ve her şahsın eczalarını yekdiğerine rabıtla imtizaç ettirmeye ne­den kaadir olmasın? Elbette kaadir olur. Zira; Vacip Tealâ şol alîm ü hakimdir ki sizin için yeşil ve kendisinden su damlayan ağaçtan ateş halkediyor. Halbuki ateşle su beyninde zıddiyet ma'-lûmdur, bunu inkâra mecaliniz de yoktur. Çünkü; siz daima ondan ateş yakıp intifa' ediyorsunuz. Şöyle su damlayan ağaçtan ateşi halka kaadir olan Allahü Tealâ ölmüş insanları ihyaya neden kaa­dir olmasın?  .

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (İbn-i Abbas) Haz­retlerinin rivayetine nazaran yeşil ağaç la murad; (merh) ve (afar) isminde iki nevi ağaçtır. Arabistan'ın bazı nahiyelerinde mevcuttur. Dağ başlarında ateş yakmak isteyenler bu ağaçtan iki budak keserler. Merhi afara vurunca biiznillâh ateş çıkar, ondan ateş tutuşturmakla intifa' ederler, halbuki her ikisinden de su dam­lar. Bu intifaları istimrar ve devam üzerine olduğuna işaret için

ateş yakarsınız manâsına olan lâfzı istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur.[59]

 

Vacip Tealâ hasrın vücuduna delâlet eden âfâkî ve enfüsî bazı delâili beyandan sonra delâü-i âfâkiyeden daha büyüğünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hasrı inkâr eden kâfirler insanları ihyaya bizim kudretimizi inkâr ederler de düşünmezler mi gökleri hu kadar cesamet ve yük­seklikte, yerleri şu azamet ve süfliyette halkeden Hallâk onların emsalini halketmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Bu ka­dar âlem-i ulvî ve süfliyi halka kaadir olan Allahü Tealâ'nıri öl­dükten sonra insanları halka, ve ihyaya kaadir olacağı evleviyetle sabit olmaz mı, nasıl kaadir olmasın? Vacip Tealâ kemâl-i kudret ve azametle halkedicidir ki nice yüzbinlerce mahlûkatı mevcuttur, cemi-i mevcudatı bilicidir, ezelen, ebeden herbirine tafsil üzere il­mi Iâhiktir. Geçmiş, gelecek mevcudattan hiçbir zerre ilminden ve kudretinden hariç değildir.] Çünkü; cümlesi ilm-i İlâhide mahfuz ve yekdiğerinden mümtazdır. Bunların cümlesi Vacip Tealâ'ya nispetle kolaydır, nasıl kolay olmasın?

f Allahü Tealâ'nnı hal ü şanı birşeyi murad ettiğinde o şeye ol emrini vermektir. Canib-i İlahiden o şeye ol emri gelince o şey derhal olur, asla taahhur etmez,    mühlet ve müsaade verilmez.]

Zira; emr-i İlâhi ve kaza-yı sübhânînin sür'at-ı nüfuzunda asla.ta­ahhur yoktur-. Binaenaleyh; ot emri gelince me'mur Ve mahkûm olan şey hemen olur, olmamak imkânı yoktur. Çünkü; imtina' et­mek veyahut biraz durmak veyahut âlet isti'mâl etmek gibi şeyler tasavvur olunmadığından derhal sahra-yı vücuda arz-ı endam et­mekten başka çare olamaz.[60]

 

Vacip. Tealâ zat-ı ulûhiyetinin herşeye kaadir ve herşeyi- bil­diğini beyandan sonra cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Birşeyin vücudunu iradede emr-i İlâhi derhal nafiz olup kud­retinin te'sirinden hiçbir şey kurtulamayınca Vacip Tealâ'ya teş­bih ve cemi-i nekaisten tenzih ederim ki cümle eşyanın mülkü ve tasarrufu kendi elindedir. Binaenaleyh; iâde-i emvat ve cem-i ma'dûmât gibi şeylerden âciz olmaktan münezzeh ve müber-râdir, müşriklerin isnad ettikleri nevakıstan şan-i ulûhiyeti âlî ve mukaddestir. Nasıl mukaddes olmasın? Sizin cümlenizin merdiniz ancak odur, onun gayrı bir merci' yoktur. Binaenaleyh; cümleniz onun huzur-u manevîsine rücû' edersiniz.]

MeIekût; bir şeye 'malik olmakta mübalâğa manasınadır. Yani herşeye malik olmak Allahü Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı hiçbir şeye hakîkî malik yoktur. Şu halde insanların maliki-yetleri arızîdir, hakîkî değildir. Bundan evvelki âyetler Vâcîp Te-alâ'nın cemi-i nekaisten tenzihini icab    ettiğine işaret için tefria

delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Bu âyet-i celile; âhi-reti, hasrı, neşri ve vahdaniyeti icmalen beyan etmiştir. Çünkü; herşeyin melekûtu elinde olmak; şeriki ve nazirî olma­dığına delâlet ettiği gibi eşyada onunla beraber kafiyen bir muta­sarrıf olmadığına dahi delâlet eder. Merci-i hakîkî ancak o olmak ise âhiretin vücuduna delâlet eder.

(Ibn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran (Sure-i Ya­sin) in fezaili hakkında ehadis-i celile mevcuttur. Meselâ «Herşe­yin kalbi var, Kur'an'm kalbi (Yasin) dir. Binaenaleyh; bir kimse Allahü Tealâ'mn rızası için (Sure-i Yasin) i okursa Allahü Tealâ onun günahlarını mağfiret eder ve yirmi iki kere (Yasin) in gayrı Kur'an'ı okumuş gibi olur» hadis-i şerifiyle yine Resulullah'm «Hangi müslim melekülmevt geldiğinde yanında (Yasin) okunur­sa her harfi başına on melek nazil olur, ölecek kimse huzurunda saf bağlar, istiğfar ederler, gaslinde hazır bulunurlar, cenazesine ittibâ' ederler, namazını kılarlar. Hatta defninde hazır olurlar, Cen­net şarabından şerbet gelip içmedikçe onun ruhu kabzolunmaz» buyurduğu mervidir. Şu halde ehl-i İslâmdan vefat edecek kim­senin yanında bulunanlara lâzım olan (Sure-i Yasin) i kıraat et­mektir.[61]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4604-4605

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4605-4606

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4606-4607

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4607-4608

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4608-4610

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4610-4611

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4611

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4611-4613

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4613-4615

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4615-4616

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4616-4617

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4617-4619

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4619-4620

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4620-4621

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4621-4622

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4622-4623

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4623-4625

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4625-4626

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4626

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 11/4627

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4641-4642

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4642-4644

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4644-4645

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4645-4648

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4648-4649

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4649-4651

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4651-4652

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4652-4653

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4653-4654

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4654-4655

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4655

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4656-4658

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4658

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4658-4659

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4659-4660

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4660

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4661

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4661-4662

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4662-4663

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4663-4664

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4665

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4665-4668

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4668-4669

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4669-69

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4669-4671

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4671

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4671-4673

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4673-4674

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4674-4675

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4675-4676

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4676-4677

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4677-4678

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4678-4679

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4679

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4679-4680

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4681-4682

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4682-4683

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4683

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4684

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4684-4685

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4685-4686