Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-Î Sâffât - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 37. Sayfa

SURE-Î SÂFFÂT.. 2


SURE-Î SÂFFÂT

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz se| iki âyeti havidir.

[Huzur-u İlâhide saf bağlamakla safbeste olan meleklere ye­min ederim ki sizin ma'budunuz birdir, şerik ü nazîrden münez­zehtir ] Yahut [Gökyüzünde kanatlarını döşemiş, emr-ı ilahının zuhuruna intizar ederek safbeste olmuş meleklere yemin ederim.] Yahut [Zat-ı ulûhiyetin şüûnâti etrafında saf bağlamış, tecelliyat-ı İlâhiyenin zuhurunu gözetmekte olan meleklere kasem ederim ki sizin ma'budunuz vâhid-i hakîkîdir.]

Saf; nesak-ı vâhid üzere sıraya dizilmektir. Bu makamda saf; meleklerin sıfatları ve şanlarıdır. Yeryüzünde ehl-i imanın cema­atla namazda saf bağladıkları gibi gökyüzünde melekler emr-i ila­hiye safbeste olarak intizar ettiklerinden meleklere sâffât denil­miştir. İnsanların mahlûkata yemin etmeleri caiz değilse de Al­lahü Tealâ'nm bazı mahlûkatmm şerefine işaret için yemin etmek âdetidir. Su halde meleklere yemin; taraf-ı İlâhiden meleklerin şanlarım âlî kılmaktır.

[Âleminin intizamına müteallik tedbirattan Hak Tealâ rederse onu alelacele, yerine getirici, havada bulutları irade-i ilâ­hiye veçh üzere mahalline zecredici, sürücü ve ilhâmâtla naşı günahlardan men ve zecredici ve şeytan'm şerrinden defeflici melek­lere yemin ederim ki sizin ma'budunuz birdir. Yahut Naşı masi-yetlerdcn mcneden ahkâm-ı Kur'aniyeye yemin ederim ki sizin mabudunuz şerik ve nazîrden münezzehtir.]

[Semadan nazil olan kitapları tilâvet eden enbiya-yı kirama yemin ederim ki sizin ma'budunuz birdir.]

[Tahkik sizin ma'budunuz elbette birdir.]

Yani; salevat-ı hamseyi ve bilhassa teheccüçhnamazını eda için ayak üzeri safbeste olmuş, mevaiz ve nesayihle halkı menhiyattan men'-i tamla zecreden, âyat-ı İlâhiyeyi tilâvet ve şerayi-i Muham-mediyeyi dersle halka- tefhim ve tebliğ eden ulema-yı âmilinin zat­larına kasem ederim ki sizin Rabbiniz birdir. Yahut i'lâ-yı keli-metullah için saf bağlamış gaziler ki onlar a'da-yı dinle mücahede. için atlarını dizginleriyle zecretmekle beraber zikrullahı tilâvet eder ve tekbirle a'dâya hücum eden mücahidlere kasem ederim ki sizin ma'budü'nuz birdir.

Fahri   Râzi'nin ve Ebussuud    Efendi'nin  beyanları ..veçhile kelimelerinde bulunan lâfzı evsaf beyninde tertibe işaret içindir. Çünkü; bazı ulemanın beya­nına nazaran bu âyette beyan olunan şu üç sıfat ki saf, zecir ve iiL lâvet; Kur'an'ın âyetlerinin sıfatıdır. Zira; âyât-ı Kur'aniyenin ba­zıları tevhidi, bazıları Allah'ın ilm ü kudretini, bazıları nübüvvet ve âhireti, bazıları tekâlif-i ahkâmı ve bazıları ahlâk-ı haseneyi be­yan hususunda olduğundan her bir âyet kendi makamında sabit ve müretteb, tebeddül ve tagayyur kabul etmez derecede muntazam bulundukları cihetle mücahede sıfatta sebat eden eşhasa benzedik-. lerinden âyât-ı Kur'âniyeden sâffâtla ta'bir olunmuştur. Binaena­leyh zacirâtla fnurad; halkı menahîden zecreden âyetlerdir. TâIiyâtla murad; a'mâl-i salihdya çalışmak vacip olduğuna delâlet eden âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Tevhide, Allah'ın ilmine, kudret-i kâmilesine ve ahkâm-ı kafisine delâlet edip herbiri, kendi makamında sabit ve vazifesine delâlette kusur etmemekte a'dâ karşısında sebat eden askerlere benzeyen âyetlere ve naşı günahlardan meneden ve a'mâl-i hayra delâlet eden âyet­lere kasem ederim ki sizin ma'budunuz birdir] demek olur.

cümle-i celüesi kaseme cevaptır, vahda­niyeti kasemle beyanda muksemünbihin şanına ta'zim ,ve şerefine işaret olduğu gibi beyan olunan hükmü te'kid dahî vardır.[1]

 

Vacip Tealâ ma'budun vâhid olduğunu beyandan sonra v niyetin delilini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ma'budünbilhak birdir, şeriki, nazîri yoktur. Zira; ma'budün-bilhak göklerin, yerin, onların arasında olan nıahlûkaatın ve. yıl­dızların tulü' eylediği maşrıkların Rabbisidir.] Şu kadar ki mah-lûkatın Rabbi elbette vâhiddir., Çünkü; semâvâtla arzın vücud ve intizamı başkalarının imkânıyla beraber şu suret-i garibe ve san'-at-ı bedia üzere bulunup asla tagayyur ve tebeddül etmemesi Va­cip Tealâ'nm vücuduna, vahdaniyetine, ilim ve kudretine açıktan delâlet eder ki asla şüphe götürmez.

Nisâbûrî, Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile meşarıkla murad; güneşin doğduğu mahallerdir.    Şemsin doğduğu mahallin hergün yenilenmesi, senede üç yüz altmış beş günde asla tahallüf etmeyerek intizam-ı daim üzere tulûu ve her günde o gün için ta'yin olunan mahalden doğup ahar mahalle tecavüz etmeme­sinde âsâr-ı rububiyet zahir olduğuna işaret için esmâ-i hüsnâ iüı den Rab ism-i celili varid olmuş ve her günün bir maşrıkı olduğu| gibi kezalik her güne mahsus bir de mağrib varsa da maşrıkı zi-| kirle mağribden iktifa olunmuştur. Çünkü; maşrıka mukabil elbette mağribin vücudu lâzım olduğundar mağribi zikre hacet yoktur. Şu halde eğer bunların Rabbi iki olmuş olsaydı elbette şu intizama halel gelirdi. Binaenaleyh; şu intizamın halelden salim olarak de­vam etmesi Rabbi Tealâ'nm vâhid olmasına delil-i zahirdir.

Şarkta kulların intifâ'ı garptan daha çok olduğuna işaret için meşarık zikrolunmuştur. Bu âyet; vahdaniyetin delilidir, takriri şöyledir: »Sizin ma'budunuz birdir. Zira; sizin ma'budunuz semâ-vât ve arzın Rabbisidir. Her kim ki semâvât ve arzın Rabbisi ola, o ma'bud-u vâhiddir. O halde sizin ma'budunuz da vâhiddir»[2]

 

Vacip Tealâ semâvâtm, arzın ve aralarında olan mahrukatın vahdaniyete delil olduğunu beyandan sonra semâvâtta olan yıldız­ların da vahdaniyete delâlet ettiğini beyan- etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan semâ-yi dünyayı yıldızlarla tezyin ettik ve ta-at-i İlâhiyeden çıkmış, muannid olan her şeytandan semayı hıfzet­mek için yıldızları halkettik.]

Yani; Biz Azîmüşşan küre-i arza yakın olan semâ-yı dünyayı yıldızların ziyneti, ziyası, herbirerlerinin eşkâl-i munasibeleri, tu­lü' ve güruhlarında olan acîb ve garîb halleri ve yeryüzünden ba­kan insanların gördükleri veçhile gök kubbe üzerinde o ziyalı ci­rimlerin parlamalarıylâ tezyin ettik ki görenler vahdaniyetimize istidlal etsinler. Gerçi bu yıldızlar sevabit ve seyyare herhangisi olursa olsun göklerin sairlerinde dahî merkûzsa da ancak küre-i arz üzerinde bulunan insanların nazarında birinci semâda gibi gö­rüldüğünden tezyin; sema-yı dünyaya isnad olunmuştur. Çünkü; semanın cirimleri billur gibi şeffaf olduğundan cümlesinin nakşı ve ziyneti birinci semâdan görüldüğü cihetle diğerlerinin ziynetleri avnıyla birinciye de ziynet olduğu şüphesizdir. Binaenaleyh bu âyette beyan, olunduğu veçhile cümle yıldızla ziynet; birinci semâya nispet olunmaya şayan ve lâyıktır. Yıldızlar vasıtasıyla semâyı taattan çıkmış olan her şeytanın şerrinden hıfzettik ki şeytan se­maya çıkamaz oldu.

Fahri Râzi Ve Hâzin'in beyanlarına nazaran   Fahri Kâinat'm zuhurundan evvel şeytan'm avenesi semâya çıkarlar ve melekler­den ileride vuku bulacak havadise dair bazı söz işitirler ve yeryü­zünde kâhinlere ilka etmekle neşrederek halkın zihnini karıştırır­lar ve itikatlarını ihlâl ederlerdi. Resul-ü Kibriya'nın zuhuruyla Cenab-ı Hak Resulünün şerefine bu misilli havadis neşretmekten şeytan'ı ve etbâ'ım menetmiştir. Çünkü; bu âyette beyan olunduğu veçhile şeytan semâya   yaklaşınca melekler   tarafından yıldızlar atılıp tesadüf eden şeytanın yıldızla yanıp helak olduğu meryidir. Bazı yıldızın isabet etmeyerek kurtulanları da olup onların işit­tikleri sözleri birtakım yalanlar ilâve ederek neşrettikleri de olabi­lir. Binaenaleyh; şeytan'm ekserisi yanmak korkusundan semâya çıkmaya cesaret edemezler.

Semayı tezyin eden yıldızlar iki kısım olup birisi daimi ve sabittir. Diğeri de icabında Allahü Tealâ icad edip şeytanları onun­la tardettiğinden semânın ziyneti olan yıldızların tenakusu lâzım gelmez.

Semadan şeytan'ın tardı bizim peygamberimizin tulûundan evvel nadir olarak mevcutsa da bilkülliye tardolunmaları bizim peygamberimizin zuhuruyla hasıl olduğundan cümlesinin tardı Re-sulullah'm mu'cizesindendir.

Şeytan'm ateşten halkolunması yıldızlarla yanmasına mani değildir. Zira; şeytan'm vücudunda olan ateş zayıf ve yıldızda olan ateş kavî olduğundan yıldızla şeytanlar yanar, mahv ü muzmahil olurlar. Binaenaleyh; «Ateş ateşle yanar mı?» unvanında varid olan suâl merduddur.

Hulâsa; Cenafb-ı Hakkın yıldızlarla semâyı tezyin ve her şey­tan'dan yıldızlar vasıtasıyla semâyı hıfzettiği ve yıldızlarda, iki fayda olup birisi; semâyı tezyin, diğeri hıfzetmek olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ semâyı şeytan'dan hıfzettiğini beyandan sonra hıfzın hikmet ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semâyı şeytan'dan hıfzettik ki onlar melâ'-i a'lâmm sözlerini işiteniesinler, işitmek arzusunda dahî bulunmasınlar.]

Yani; semâvâtta sakin olan meleklerin zikirlerine, esrarına vakıf olmasınlar ve sözlerini işitmesinler için Biz Azîmüşşan şey­tanlardan semâyı hıfzettik.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile melâ'-i a'Iâ ile murad; melâike ve belki meleklerin eşrafıdır. Çünkü; şeytan'm ve cinnin meleklere müşabehetleri ziyade olduğundan meleklere yaklaşmak istidadını haiz oldukları için Cenab-ı Hak onları meleklere yaklaş­maktan menetmiştir. Zira; şeytan'm insana adaveti ziyade oldu­ğundan meleklerden insanlara müteallik işittikleri havadisi aksine döndürmekle insanları tarik-ı haktan çıkaracaklarına binaen Ce­nabı Hak onları semâya çıkmaktan tardetmiştir. Şu halde şeytan'­dan semâyı muhafaza etmek; insanları onun şerrinden muhafaza etmektir.[4]

 

Vacip Tealâ semâdan şeytan'ı tardın; hikmetini beyandan sonra tardın keyfiyetini ve nasıl tardolundukilarını beyan etmek üzere buyuruyor

[Allah'ın taatından çıkmış olan şeytanlar semânın her tara­fından şiddetle tardolunurlar ve melekler tarafından yıldızlar va­sıtasıyla unf ü şiddetle zecrolunurlar ki bir daha dönmeye mecalleri kalmaz, onlar için âhirette azab-ı daim ve şedid vardır. Bina-enaleyh; dünyada matrud ve âhir-tte muazzeb olurlar. Şu halde onlar meleklerin sözlerini işitemezler, ilîâ sür'atle kapıp kaçmak suretiyle ihtilas ve sirkat edebilenler işitirler. Şeytan meleklerin sözlerini kapıp kaçınca hemen zaman geçmeksizin yakıcı ve parla­yıcı bir yıldız onun arkasından atılır ki onu yakacak derecede şid-j detle ta'kib eder, ekserisini yakar, ihlâk eder, aman vermez.] O! ateşten kurtulabilenler azıcık bir ihtilasla işittikleri sözlerle nasmj zihnini idlâl ederek zuafa-yı enamdan birçoklarını yoldan çıkarır-' lar. Bu misilli şeytanlar insanlardan eşkıya, yolkesen, kaçakçı ve haydut güruhlarına benzerler ki bunlar bir aralık her ne olursa ol­sun göze alıp, semâya saldırırlar. Bazısı helak olur, bazısı eli boş olarak gelir, bazısı da bir iki kelime sirkat edip avdet ederekı&nun-la halkın zihnini ifsada çalışır.[5]

 

Vâçip Tealâ vahdaniyete müteallik bazı delâili beyandan son-,ra haşre müteallik delillerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Mükerrem! Sen küffar-ı Mekke'den suâl et ve ha­ber al, halkolunmak cihetinden: Onlar mı kuvvetlidir, yoksa bizim halkettiğhniz sair mahlûkatımız mı kuvvetlidir? Halbuki Biz Azî­müşşan onları bulaşıcı çamurdan halkettik.]

Yani; şu sûrenin evvelinden beri beyan olunan mahlûkatm İnikatlarını Mekke ahalisi düşündülerse ey habibim! Sen onlardan suâl et ki onların hilkatları ve bünyeleri mi şiddetli ve kuvvetlidir, yoksa semâvât, arz ve onların arasında olan mahlûkatımiz mı daha şiddetli ve kuvvetlidir? Elbette şu beyan olunan mahlûkatm daha kuvvetli olduğunu Kureyş inkâr edemezler. Çünkü; onların ekse­risi gözle görüldüğü gibi cesametleri ve meleklerin kuvveti ve şey­tanların işgüzarlığı cümlenin müsellemidir. Binaenaleyh; insanların gerek cisimleri, gerek sair hususatları semâvat ve arza nispetle gayet kolay ve ehvendir. Şu halde iptidaen bu kadar cesîm mahlû-katı ve kavî mevcudatı icada kaadir olan Allahü Tealâ öldükten sonra insanları ihyaya kaadir olamaz mı? Halbuki Biz Azîmüşşan onları bulaşıcı çamurdan ha1 kettik. Kâfirler iptida-yı İnikatlarını düşünmezler de hasrı niçin inkâr ederler? Eğer kendi İnikatlarını düşünseler bunu inkâra cür'et etmezlerdi. Çünkü; iptida-yı hilkat-ları suyla toprağın karışmasından hasıl olan bulaşıcı çamurdan halkolan insanm vefat ettikten sonra dirilmesi neden kabil olmasın? Halbuki bir maddenin bir zamanda hayatı kabil olunca her zaman kabil olacağı aşikârdır. Çünkü; o maddeye hayatı bahşeden fâil-i muhtarın kudreti ve maddenin esası tagayyürden ve avarızdan sa­lim ve bakî olduğu için o maddeye hayatı iadeye ve maddenin ha­yatı kabulüne bir mani yoktur. Binaenaleyh; çamur evvelâ hayatı nasıl kabul ettiyse akıbetinde dahî öylece kabul edeceğinde şüphe yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın çamurdan halkolunması ya Hz. Adem itibarıyladır, yahut gıdanın esası nebatat olup neba­tat ise suyla toprağın imtizacından hasıl olduğu gibi hayvanatın esası olan nutfenin de gıdadan olması itibariyle insanm cümlesi tıyn-i lâzipten yani bulaşıcı çamurdandır. Şu halde nutfenin gıda­dan, gıdanın da suyla toprağın karışmasından olduğu cihetle, in­sanların hepsi çamurdan halkolunmuştur.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarına Resulullah'm taaccüb ettiğini ve kâfirlerin istihzalarım beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Belki yâ Ekrem-er Rusül! Benim şu cesîm yerleri ve gökleri halketmeye kudretimle beraber kâfirlerin hasrı inkârlarına taac­cüb ettin, senin taaccübünü de onlar istihza ederler.]    Çünkü; bu kadar büyük mahlûkatı halka kaadir olan Allahü Tealâ'nm emvatı. ihyaya kaadir olacağı meydanda olduğu halde, inkâr etmek taac­cübe şayan olduğu gibi hasrın vukuunu birtakım delillerle ispat eden nebiyi dahî istihzaya cür'et etmeleri şayan-ı istiğrabdır. Zira; Resûlullah onları dünyevî ve uhrevî menfaatlarma davet ettiği halde onların istihza etmek gibi bir denaeti irtikâb etmeleriyle da­vete icabetten imtinâ'lanna taaccüb ve istiğrabdan başka birşeyle mukabele olunamaz.[7]                                                  

 

Vacip Tealâ kâfirlerin halleri taaccübe şayan olduğunu beyan- j dan sonra onların âdetlerini ve terceme-i hallerini tafsilen beyan 1 etmek üzere buyuruyor.

[Ö kâfirlerin devam üzere âdetleri kendilerine bir vaazla na-j sihat olunduğunda o vaazı kabul etmemektir, onlar Resullerinin sıdkma delâlet eden bir mucize gördüklerinde şiddetle istihza eder-j ler ve "Şu görülen alâmetler ve mucizeler sihirden başka birşey değildim derler.]

Bunlar vaazı kabul etmeyip enbiyayı istihzaları devam üzert âdetleri olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıyga­ları varid olmuştur. Zira; bunlar kem âl-i bel âdet ve hamakatları neticesi daima doğru söze itiraz etmek ve Resullerinin vaazmdaı intifa' etmemek eskiden eskiye âdetleridir ki terkedemez bir hal* gelmişlerdir. Binaenaleyh; o nebinin mucizesini istihza etmek ve sihir demekle nimet-i imandan dahî mahrum kalmışlardır.

Hulâsa; kâfirlerin vaazı kabul etmedikleri, mucizeleri istihzî ettikleri, mucizelere «Açık sihirden başka birşey değil» dedikleri ve şu ahlâk-ı zemime onların âdet-i keriheleri olduğu bu âyetleri den müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin vaazdan müteessir olmamak ve âyetleri istihza etmek gibi evsaf-ı zemimelerini beyandan sonra bu misilli ef'âl-i kabihalarımn menşeini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Biz ölüp, toprak ve kemik olduğumuzda elbette dirilecek miyiz, bizden evvel geçmiş daha ziyade çürümüş olan babalarımız da mı dirilecek?» demekle hasrı inkâr ederler.]

Yani; Resulullah tarafından hasra ve kıyamette insanların tekrar hayat bulacaklarına dair âyetler beyan olunduğunda kâfir­ler şiddetle inkâr ederek derler ki «Bizler ölüp vücudumuzdan bir kısmı toprak, diğer bir kısmı kemik olduğunda mı dirileceğiz? Biz­den evvel geçmiş, vücutlarından asla nişan kalmamış olan babala­rımız da mı dirilecek? Böyle şey olur mu ve çürümüş vücut tekrar hayat bulur mu? Bunun imkânı var mı?» demekle hasrı inkâr eder­ler. Kâfirlerin bu sözden maksatları âhireti ve haşr ü neşri tankül-liye inkâr etmek olduğundan sözlerini inkâra delâlet eden hemze-i istifham ile ve cümle-i fiiliyeyi ismiyeye tebdille irad ettiler. Ba'-sın onların itikatlarma nazaran nefsinde mümteni' ve münker ol­duğuna işaret için hemze-i istifhamı tekrar ettiler. Meyyitin vücu­dunun toprak ve kemik olmasını inkârlarına medar addederek öl­dükten sonra insanın dirilmesi mümkün olmadığını kendi itikad-ı batıllarmca vücudun toprak ve kemik olmasıyla ispat ettiler, şu inkârlarını daha ziyade takviye etmek için kendilerinden evvel ve­fat etmiş ve çürümüş olan pederlerini dahî sözlerine ilâve ederek inkârlarını teşdit eylediler. İşte şu itikad-ı batılları onları nasihat kabul etmemeye, âyetleri istihzaya ve mucizeye sahirdir demeye sevketmiş ve cür'et vermiştir.[9]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkârlarını beyandan sonra onlara cevabı beyan etmek üzere buyuruyor,

[Ey Nebiyy-i Zişan! Sen hasrı inkâr edenlere cevap olaraî ki «Evet, siz ve sizin babalarınız zelil ve hakir olarak haşroluna-caksmız. Zira; kıyamet ve haşir ancak bir sayhadan ibarettir. Si-f zin itikadınız gibi haşir güç birşey-değildir». Binaenaleyh; o say-ha-i vahide vuku bulunca derhal görülür ki cmvatın cümlesi ayak üzerinde birbirlerine bakıyorlar.] Çünkü; diğer âyetlerde dahî be­yan olunduğu veçhile kıyamet İsrafil (A.S.) in sûra bir defa üfür-mesinden hasıl olan şada ile kopar. İkinci defada sûra üfürmesin-den hasıl olan şada ile insanlar dirilir, ıayak üzeriıie kalkarlar. Sûrdan çıkan sadada «Ey çürümüş kemikler, eskimiş deriler ve da­ğılmış eczalar! Biiznillâh kalkın d lâfzları bulunacağı mervidir. «İnsanların kabirlerinden kalktıklarında nazar edecekleri nedir?» suâline cevabın «Kendilerine vâki olan ahval ve tekzib ettikleri hâdisenin zuhurudur veyahut yekdiğerinin ahvalidir»  denir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in.beyanları veçhile sadanın mevtte ve hayatta te'siri yoktur. Zira;- her ikisini Halik Allahü Tealâ1 dır. Bi­naenaleyh; bu şada her ne kadar insanların emvat oldukları zaman vâki olacaksa da Alîahü Tealâ emvatın eczalarına sadayı işitecek kadar kuvve-i sâmia halketmekle eczalara işittirir. Zira; Allahü Tealâ dilediğini işler, irade ettiğini hükmeder, hükmüne bir mani

yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile İsrafil'in sadası koyun çobanının koyunu gittiği yerden döndürmek ve zecretmek için irad ettiği sa-daya benzeyip em vatı    hasra iade için olduğuna işarej^zımmnda saday-ı kıyamete denmiştir.[10]

 

Vacip Tealâ kıyametin elbette vâki olacağını beyandan sonra âsîlerin kabirlerinden kalkınca hasret ve nedametlerini izhar için söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.                                    

[Kabirlerinden kalkıp kıyametin dehşetini görünce âsîler der­ler ki «Ey bizim helakimiz gel! Bizim yanımızda hazır ol. Zira; bugün a'mâlimizle cezalanacağımız bir gündür.] Binaenaleyh; he­lakimizin zamanı gelmiştir. Çünkü; a'malimiz bütün şer olduğun­dan cezamızın da bizim helakimizi mucip azap olacağında şüphe yoktur» demekle izhar-ı esef ederler. Onlar yevm-i cezaya iman etmediklerinden o gün zuhur ediverince dünyada işitip de iman ettikleri şeylerin cümlesi doğru olduğuna kanaat hasıl olunca ken­dilerine arız olan dehşet ve havf ü haşyet neticesi olarak hasrete delâlet eden sözlerle helaki davet ederler.

Çünkü; (Hıyanet eden korkar) fehvasınca başına gelecek belâyı bilince kemâl-i hayretle helaki çağırmaktan başka birşeye eli değmez.[11]

 

Vacip Tealâ helaki kendilerine çağırdıkları zaman âsîlere me­lekler tarafından başlarına kakmak suretiyle verilecek cevabı be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirleri tevbih suretiyle melekler derler ki «Ey kâfirler! İşte şu gün hakla batıl beynini tefrik eder ve kötülük edenlere azapla, iyilik edenlere ihsanla cezayı hükmeder bir gündür ki o günü siz tekzib ederdiniz.] İşte o yalandır dediğiniz gün geldi. Ce­zanızı göreceksiniz. Zira; bugünde zahire itibar yok, ancak itibar; hakikatadır.» İşte melekler böyle demekle kâfirleri tekdir ederler.. Yahut Beyzâvî'de beyan olunduğu veçhile bu kelâm kâfirlerin ba­zısının bazısına hitabıdır. Çünkü; hakikat meydana çıkınca yekdigerine atf-ı cürüm etmek suretiyle itab ederek «İşte bugün tekzib ettiğiniz gündür» diyerek birbirlerini levmetmek isterler. F a sil; hüküm ve iyiyle kötü aralarım tejrik etmek manasınadır! Kıyamet gününde iyiler kötülerden ayrılacağı için o güne yevm-1 fasıl denmiştir.[12]

 

Vacip Tealâ ehl-i narın melekler tarafından tevbi larmı beyandan sonra canib-i İlâhiden onlar haklarmd cak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor

[Yevm-i kıyamette canib-i İlâhiden meleklere hitaben «Zul-! meden kimseleri ve onların ahbaplarını, kendi dinlerinde olan zevcelerini ve Allah'ın gayrı ibadet ettikleri putlarını cemedin ve Cehennem yolunu onlara gösterin, Cehenneme'e sevkedin.»] de­nir. Çünkü; kıyamette herkes kabirlerinden kalkınca kâfirler o güj nün şiddetini görüp nefislerine helaki davet etmeleri üzerine AH lahü Tealâ meleklere emir verir; «Nefislerine ve gayra zulmedeı zalimleri, onların hempalarını ve ma'budlarmı cem'edin ve Çenen] nem'e sevkedin» buyurur ki onlar kendilerinin ehl-i Cehennem ol-j duklarını bilsinler.

Taberî'de beyan olunduğuna nazaran Cahîm ; Cehen-nem'den dördüncü kapının ismidir. Ezvacla murad; zalimle rin karılan olmak ihtimali olduğu gibi fiil-i zulümde onlara işti rak eden mukarinleri olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran nâ~yı âyet: [Zalimleri zalimlerle, zanileri zanilerle, sarıkları sâ rıklarla, şarap içenleri şarap içenlerle, velhasıl herkesi kendi at ranıyla hasredin ve Cehennem'e beraber sevkedin]  demektir.

[Mevkıfta durdurun onları. Zira; onlar amellerinden sual olu­nacaklardır.]

Yani; onları Cehennem'e sevketmek hakkında meleklerin al­dıkları emir üzerine sür'atla şevke başlayınca canib-i İlâhiden me­leklere «Siz zalimleri mevkıfta hapsedin, birden Cehennem'e gö-türmeyin. Zira; onlar itikatları ve amelleri cihetinden suâl oluna­caklardır » buyurmakla mevkıfta durdurulmalarına emir verilir ki muhasebeleri görüldükten sonra Cehennem'e gitsinler de bir diye­cekleri kalmasın. Şu halde onları mevkıfta hapsetmek; istirahat­ları veyahut affolunmaları için değil, belki muhasebeleri içindir.[13]

 

Vacip Tealâ kâfirlere sorulacak suâllerden bazısını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Mevkıfta hapislerine emir verilen canilere denir ki «Size ne oldu ki azaptan halâsınıza dair birbirinize muavenet etmiyorsu­nuz.] Halbuki dünyada şer olan işlerde birbirinize muavenet eder ve âhirette dahî öyle olacağız diyordunuz. Nerede kaldı o sözleri­niz? Neden birbirinizi azaptan kurtaramıyorsunuz?»

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu suâl onları ter­zil, tekdir ve âleme rüsvâ kılmak ve dünyadaki itikad-ı batıllarını herkese bildirmek içindir. Şu tekdirin te'siri ziyade olsun için yar­dıma pek ziyade muhtaç oldukları zaman bu suâl irad olunmuş ve bu zamana te'hir edilmiştir. Çünkü; bu suâlin vürudu onların ga­yet müzayakada olduğu zamanda olduğundan elbette te'siri ziyade olur.[14]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin birbirlerine nusret edemediklerini be­yandan sonra onların o vakitte ne gibi bir vaziyet alacaklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Belki o günde onlar itaat ve inkıyad edicilerdir.] Zira; aciz­leri zahir olup bütün hile kapıları kapandığından gayet düşkün­lerdir ki şeytanetlerine revaç kalmamış, i'tizar yolları kapanmış­tır. Binaenaleyh; başlarını yere eğip rezilane düşünmekten başka çareleri yoktur. Yahut [Bazısı bazısına selâm verir, birbirlerini terzil ederler] demektir. Veyahut [Ö günde herkes kendi nefsinin selâmetini arzu eder]   demektir.

[O günde inkıyaddan başka çare olmayınca yekdiğerine karşı mücadele etmek üzere bazısı bazısına teveccüh eder ve birbirle­rinden suâl ederler.] Bu suâl; husumet üzere bir suâldir. Binaena­leyh suâlin hulâsası; herbirinin yekdiğerine karşı atf-ı cürüm et­mek ve kabahati aharına îsnad etmekten ibarettir. Suâl avene ta­rafından reislerinedir veyahut kurenadan bazılarının diğerlerinedir.[15]

 

Vacip Tealâ suâllerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Etbâ'lan reislerine derler ki «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz. Bizi kandırmak için vâhî deliller serdettiniz, birtakım günah­ları din ve ameî-i salih gibi gösterdiniz, bizi iğfal etmek için her türlü hile ve desaisi düşündünüz ve bütün mazarratı bize menfa­attir diyerek aldattınız ve biz de sizi ukalâ zannıyla inandık, teba-iyet ettik. Halbuki yalancı olduğunuz şimdi tezahür etti ve size tebaiyetimizden dolayı helak olduk» demekle reislerini muâhaze etmek istemeleri üzerine rüesa onlara mukabele ederek, derler ki «Bizim dünyada sizin üzerinize kahr u galebemiz olmadı ki biz si­zin ihtiyarınızı elinizden alalım da cebredelim. Zira; bizim sizin ihtiyarınızı alıp cebredecek kadar kudretimiz yoktu, belki siz tâğî bir kavimdiniz.] Binaenaleyh; azgınlığınızdan naşi iman etmedi­niz. Zira; kendi ihtiyarınızla tuğyana ısrar ve imandan i'raz etti­niz demekle kabahatlarının olmadığını beyan ederler. Rüesa ken­dilerini bir kaide-i fıkhiyeyle müdafaa ederler, derler ki «Bir işte hüküm işleyene ve bilfiil mübaşeret edenedir, yoksa sebep olana değildir. Binaenaleyh; biz sizin isyanınıza sebep olsak bile hüküm nispet olunmaz» demekle etbâ'larmm şikâyetlerini reddederler.

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile yemin-le murad; hayrat ve saâdât demektir. Buna nazaran «Siz bizim sağ tarafımızdan geldiniz» demek «Hayrat ve hasenat cihetini göster­diniz ve günahları sevap diyerek bize işlettiniz» demektir. Çünkü sağ taraf; örfte ve şer'de eşref olduğundan hayrat ve hasenata ye­min ıtlakı vardır. Hatta Resulullah sağ tarafa muhabbet eder ve efâdıl-ı umurun sağ elle işlenmesini ve umur-u hasisenin de sol elle1 işlenmesini emrederdi. Hasenatı yazan meleğin sağ tarafta, seyyiâtı yazan meleğin de sol tarafta bulunmakta olması sağ tara­fın şerafetine delâlet eder. Kezalik yevm-i kıyamette iyi olan kim­selerin defterleri sağ taraflarından ve kötü olan kimselerin defter-Jori sol taraflarından verilmesi dahî sağ tarafın şerafetine delâlet eder.

Yahut yemin; yüksek derece manasınadır. Buna naza­ran "Siz bizim sağ canibimizden geldiniz» demek «Siz bize kendi indinizde yüksek derece göstermekle bizi aldattınız» demektir. Yahut yemin; hakikatta yemin manasınadır. Buna nazaran "Siz bize yeminle geldiniz» demek «Siz bizi yemininizle kandırdı­nız ve söylediğiniz sözlerin hak olduğunu yeminle te'kid ettiniz ve bizi inandırdınız» demektir. Çünkü; kâfirlerin büyükleri etbâ'la-rını batıla sevketmek için yeminlerle kandırmaları âdetleridir. Ni­tekim zamanımızda birçok süfehâ sadedil ahaliyi dinsizliğe teşvik­le iğfal edip yoldan çıkardıkları da görülmektedir. Rüesa reddettikten sonra neticeyi beyan ederek derler ki:

[«Madem ki siz ve biz âsîleriz. Rabbimizin azaba dair olan kavli bizim üzerimize vacip oldu. Zira; biz o azabı tadıcıyız. Çün­kü; biz sizi dalâlete davet ettik, lâkin davetimizi kabulünüze icbar yoktu, siz kendi ihtiyarınızla icabet ettiniz, dalâli hidayet üzere tercih ettiniz ve biz esasen isyana münhemik tâğîlerdeniz.j Bina­enaleyh; herkesi biz kendimiz gibi görmek isteriz. Çünkü; herkes kendi mesleğini sevdiği için cümle âlemin kendi mesleğinde olma­sını arzu etmesi çok görülmez. Şu halde bizim sizi iğfalimizden dolayı bize itap lâzım gelmez ve biz bundan dolayı mahcup olma-yız.Çünkü; sizi de kendimiz gibi yapmaya .çalıştık. Siz nefsinizi muhafaza edeydiniz» demekle sözün hulâsasını söyler ve etbâ'ları-nı iskât ederler.[16]

 

Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde büyüklerle küçükler arasında cereyan edecek muhaverenin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Tâbi ile metbû' arasında cereyan edecek muhavere şu tafsi­lâttan ibaret olunca o günde onların cümlesi azapta müşterekler­dir. Zira; cümlesi tuğyanda müsavilerdir. Biz bilûmum mücrimleri bu minval üzere mü caza t ederiz.] Çünkü gerek tâbi, gerek metbû, gerek hadim, gerek mahdum, gerek rüesa, gerek zuafa, hepsi dünyada dalâlette müşterek oldukları gibi âhirette azapta dahî müşte­rek olacaklarında şüphe olmaz.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile reislerinin azabı iki kattır: Birisi; kendilerinin dalâletine, diğeri; esafii-i naşı idlâl ettiklerine muka­bildir. Lâkin onların azaplarının iki kat olması asıl azapta esafile, müşterek olmalarına mani olmadiğmdan âyette azapta müşterek oldukları beyan olunmuş ve ashab-ı cürmün kâffesine azab etmek âdet-i İlâhiyeden olduğuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası varid olmuştur.[17]

 

Vacip Tealâ müşriklere azap edeceğini beyandan sonra azabın illetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mücrimlerin cezası azaptır. Zira; onları tevhide davet sure­tiyle «Allahü Tealâ'dan başka mabudünbilhak yoktur, ancak Al-1-ihü Tealâ vardır. Bunu lisanınızla ikrar ve kalbinizle tasdik edin» denildiğinde kabulden imtina' eder ve tevhidi itikad etmekten ken­dilerini büyük addederler.] Yahut [Tevhide davet eden enbiyanın davetlerine icabetten kendilerini büyük saydıkları için icabet et­mezler. Binaenaleyh; şirkin devamına son derece çalışırlar.]

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile müşrik­lerin kibirleri ve şirke ısrarları devam ve istimrar üzere olduğuna işaret için istihbar; istimrara delâlet eden muzari sıyğa-sıyla varid olmuştur. Bunları tevhide davet ise muhakkak oldu­ğuna işaret için tahkika delâlet eden âlfzı varid olmuştur.

Bunların tekebbürleri; kelimc-i tevhidi söylemeye mi veya­hut davet eden nebinin davetine mi? Her ikisine de ihtimali oldu­ğu gibi kelimc-i tevhidi tekellüme tekebbür; nebinin davetine ica­bete tekebbürü müstelzirncür. Binaenaleyh; tekebbürleri her iki cihete şamildir.

.Hulâsa; müşriklerin rnuazzeb olduklarının illeti onların keli-rne-i tevhidi tekellümden imtina' etmeleri olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ muazzeb olduklarının esbabından birisi tevhid-den istikbar etmeleri olduğunu beyandan sonra diğer sebebi nü­büvveti inkâr etmeleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar «Biz bir şair-i mecnunun kelâmından dolayı ma'ljjud-larımızı terk mi edeceğiz?» derler.]

Yani; müşrikler muazzeb olurlar. Zira; onlar Muhahimed (S.A.) e haşa cinnet isnad ederler ve şiire nispet ederek derler ki »Biz bir şair-i mecnunun davetine icabet eder de ma'budlarımızı terk eder miyiz? Elbette terketmeyiz». İşte müşrikler, böyle de­mekle küfürde inatlarım izhar ederler ve putlara ibadet etmek âdetleri olup terkedemeyeceklerine ve terketmek kendileri için ayıp ve emr-i münker olduğuna işaret zımnında kelâmlarını istif-ham-ı inkârîye delâlet eden hemzeyle irad ettiler. Binaenaleyh; fahr-i Kâinat'm akıl ve dehasını ve ilham-ı İlâhiyeyle hikmete mu­vafık sözünü ve işini idrakten âciz olduklarından cinnete ve şiire nispet .etmekle kemâl-i hamakat ve belâdetlerini izhar eylediler. Çünkü; kendilerinde fazilet ve meziyet yok ki faziletin kadrini takdir etsinler.[19]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'ı tekzib ederek şan-ı ris'â-lete lâyık olmadık bazı evsafla tavsif ettiklerini beyandan sonra Resûlullah'm nebiyy-i hak olduğunu ispatla kâfirleri reddetmek üzere buyuruyor.

[Belki Muhammed (S.A.) hak olan Kur'an ve Kur'an'ın maz­munu olan tevhidle geldi, evvel geçen resulleri tasdik etti. Zira; enbiyanın cümlesi tevhidde ittifak etmişlerdi. Resûlullah da onla­rın ittifak ettikleri tevhide davet etmekle cümlesini tasdik etmiş­tir. Ey müşrikler! Siz tekzib ettiniz. Binaenaleyh; elem verici azabı tadıcısınız, siz cezalanmaz, illâ kendi amelinizle cezalanırsınız. An­cak Allah'ın halis kulları azabı tatmazlar.] Zira; halis kullar, iba­detlerini Allahü Tealâ'ya hasredip her amellerini rıza-yı Bari için işlediklerinden Cenab-ı Hak onları azaptan muhafaza eder. Bina­enaleyh; onlar azabı tatmaktan müstesnadırlar. Çünkü azabı tada­cakların azapları; ancak kendi günahlarının cezasıdır. Şu halde günahı olmayanlar azabı göremezler.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet; Kesulul-lah'a şair diyen kâfirleri*red için gelmiştir. Zira; müşriklerin «Şa­irdir, mecnundur» demelerine karşı Vacip Tealâ Resulünün getir­diği Kur'an şiir olmayıp hak olduğunu ve tevhide davet cinnet ol­mayıp rusül-ü kiramı tasdik olduğunu beyanla onların isnad ettik­leri nalâyık ahvalden Resulünü tebrie ettiği gibi bu misilli lâyık olmadık şeyleri Resûiullah'a isnada cür'et eden müşrikleri, azabı tadacaklarını beyanla tehdid etmiştir.

Resûlullah tevhide davetle enbiya-yı sabıkanın mesleklerine sülük edip tevhide dair onların serdettikleri delâil-i kafiyeyi da­ha ziyadesiyle irad ettiği cihetle onların ümmetlerine teklif ettik­leri tevhidde doğru söylediklerini tasdik ve te'yid etmiştir. Eğer Resuiullah tevhide davette mecnun olsaydı enbiyanın cümlesinin de mecnun olmaları lâzım gelirdi. Halbuki ey kâfirler! Siz onların birçoklarını tasdik ediyorsunuz. Şu halde nasıl olur ki aynı davada bazısının doğru olup bazısının da mecnun olduğunu iddiaya cür'et edersiniz demektir.[20]

 

Vacip Tealâ muhlis olan kullarının azaptan müstesna olduk larını beyandan sonra onlar yalnız azap görmemekle kalmayıp bir çok nimetlere de nail olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu ibadetlerini yalnız Allahü Tealâ'ya hasreden halis kullar için ebedî devam edeceği ma'lûm ve evsafı muayyen ve sırf telezzüz için eklolunan rızıklar vardır. Halbuki ehl-i Cennet o rızkı ekletmeleri zamanında nimetle dolu cennetlerde birbirine muka­bil köşkler ve saraylar üzerinde mükerrem ve muhterem olarak telezzüz edecekler ve sürurlar içinde bulunacaklardır, yalnız bu kadar lezzetle de iktifa olunmayacak. Zira; onların başları üzerin­de ellerinde kaynar pınarlar ve akar ırmaklardan gayet beyaz, safî ve berrak şaraplarla dolmuş kâselerle hizmetçiler dolaşır ve o şa­raplar içenlere ayn-ı lezzetten ibarettir, asla keder yok. Gayet so­ğuk ve parlaktır.]

Bu âyette ehl-i Cennetin rızıklarmın ma'lûm olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; Cennet'te rızkın her an, her saatta mevcut ve ta'mı tayyip, rayihası ve manzarası güzel olduğu ma'lûm bulun­duğu gibi herkesin amelleri mukabilinde müstehak oldukları rızkın miktarı dahî malûmdur, Ehl-i Cennet'in rızkı mücerret telezzüz için olduğuna işaret olmak üzere rızkın fevakihten yani meyvalar-dan ibaret olduğu beyan olunmuştur. Zira; ehl-i Cennetin vücut­ları ebediyete mütehammil ve gayet muhkem halkolunduğundan bekasında gıdaya muhtaç olmadığı cihetle Cennet'te nzık ancak telezzüz için olup beka-yı cisme tedavi kabilinden gıda için olma­dığına işaret olarak rızkın fevakihten ibaret olduğu beyan olun­muştur. Şu halde Cennet'te meşrubat ve me'kûlât cümlesi telcz-züzden ibarettir. Binaenaleyh; f e v akih ; nzk-ı ma'lûmu tef­sir ve ta'rif için sevkolunmuş bir lâfz-ı şeriftir.

Fevakihin vücudunu beyan    Cennette her türlü nimetlerin mevcut olduğuna işarettir. Çünkü fcvakih; nimetlerin ednâsıdır. Cennet'te nimetlerin ednası olan fevakih yani meyveler mevcut olunca ondan daha a'lâ nimetlerin mevcut olacağı evleviyetle sabit olur demektir. Binaenaleyh; ednâyı zikirle a'lâyı zikre hacet gö­rülmemiştir.        

Ehl-i Ocnnct'in rızkı zahmetsiz ta'zim üzerine olduğuna.işaret için nimeti bol Cennet'te mükerrem oldukları beyan olunmuştur. Çünkü: ta'zim ve teklimden hâlî olan rızık, behaime mahsus olup dünyada bile insanların yiyip içmeleri ta'zim üzere olduğundan Cennel'te daha ziyade ikram ve ta'zim olacağı evleviyetle sabittir. İnsanların ahbap .ve yaranıyla karşı karşıya sohbetle ekletmeleri süruru mucip olduğundan ehl-i Cennet'in karşı karşıya köşkler, sa-raylar. kürsüler üzerinde olacakları beyan olunmuştur ki ferahlan ziyade olacağına işarettir. Hizmetçilerin pınar sularıyla daima baş­larında dolaşacaklarını beyan; 'onların hiçbir şeye ihtiyaçları olma-ıp herşeyin yanlarında hazır olacağına işarettir.

Hulâsa; Cennet'in rızkının evsafı, hassası ve vaktinin ma'lûm jjolduğu, o nzıkların yalnız telezzüz için eklolunup vücudun bekası (ve ihtiyaç için olmadığı ve Cennet'in eki ü şürbü ancak zevk u safa cin olduğu, ehl-i Cennet'in ayn-ı nimet olan Cennet'te kürsüler süzerinde birbirlerine mukabil olarak mükerrem olacakları ve elle­rinde içenlere ayn-ı lezzetten ibaret olan şaraplarla dolu beyaz kâ­selerle hizmetçilerin başları üzerlerinde dolaşacakları bu âyetten fmüstei'ad olan fcvaid cümlesindendir.[21]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ljezzet için şarap içeceklerini beyandan sonra şarabın bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cennet şarabında helak endişesi misilli bir gaile olmadığı gibi içenler o şaraptan asla sarhoş da olmazlar.]   Zira; içenlere sıkıntı vermek ve sarhoş etmek dünya şarabına mahsus olduğundan âhiret şarabında bu gibi yaramaz haller yoktur.

Bu âyette sarhoşluğun, şarabın başlıca fesatlarından olduğuna işaret vardır. Çünkü; sarhoştuk, ve başağrısı gibi gaile lâfzında dahil olduğu halde gavli nefyettikten sonra aynıyla sehiv manâsına olan nezfi dahî nefyetmek sekir, şarabın büyücek fesat­larından olduğuna işaret içindir. Şu halde Cennet şaraplarında başağrısı vermek, vücudu zedelemek gibi endişeler olmamakla be­raber akıl gibi bir nimeti izale eden sekir de yoktur.[22]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatını bey ani sonra menkûhâtlarmm bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve ehl-i Cennetin yanlarında zevceleri var ki o zevcelerin gözleri gayet büyük, gözlerini kendi zevçlerine hasretmişler, he­men onlara bakarlar, onların gayrı başka kimselere bakmazlar. Ke-erine o zevcelerin vücutları örtülü, toz toprak gibi şeylerden mah­fuz cüz'î sarılıkla karışmış gayet beyazdır.]

Fahri- Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile insanların levnin-de makbul olan buğday rengi olduğundan Cennet'te hatunların rengi beyaz fakat mesture olduğu beyan olunmuştur ki sarıya mey­yal olduğuna işarettir. Çünkü mesture olan renk;, ekseriya buğday rengidir ki tagayyürden ve gubar gibi arızadan salim olacaklarına işaret için Meknûn yani örtülü olacakları beyan olunmuştur. Ehl~i Cennet'in hatunlarının meyi ü muhabbetleri ancak kendi zevçlerine olup âhara asla meyilleri olmayacağına işaret için göz­leri ancak kendi zevçlerine bakıp başkasına bakmayacağı beyan olunmuştur.

rbüyük gözlü kimse olduğundan pisvan-ı Cennet'in büyük gözlü olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; insanlarda ve bilhassa taife-i nisvanda büyük göz memduhtur. Bi­naenaleyh; Cennet'te taife-i nisvanm her güzellikleriyle beraber gözlerinin c"e büyük olacağı beyan olunmuştur.[23]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât; meşrubat ve menkûha larını beyandan sonra birbirleriyle söz ve sohbetlerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet'in her nimetleri' yanlarında hazır olup bütün gumumdan kurtulunca birbirlerine teveccüh edip yekdiğerinden suâl ederek fezâil-i maâriften bahsederler ve dünyada başlarından geçen macerayı birbirlerine   anlatırlar ve muhabbete   başlarlar.]

Çünkü; Cennet'te muhabbetten başka bir şey yoktur.[24]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in birbirleriyle sohbetlerine işaretten sonra sohbetlerinin keyfiyetinden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennetten birisi esna-yı sohbette der ki «Dünyada be­nîm için bir dostum vardı ve daima bana mukarindi, esna-yı mu­haverede istihza etmek suretiyle bana derdi ki (Sen de mi kıya­meti ve haşr ü neşri tasdik edip inanıcılardansın? Biz ölüp, toprak ve kemik olduğumuzda mı cezalanacağız?) İşte o dostum böyle de­mekle itikad-ı hak üzere beni tcvbjh ederdi.»]

Bu âyet-i celüenin mazmununa bugün binlerce muhavere ş hittir. Zira; dinsiz kabilinden birtakım süfehanm pek sevdikleri mu'tekid dostlarıyla muhavelerinde her zaman bu gibi hezeyan cereyan etmektedir. Çünkü; o makule sefihler daima ehl-i dil ve sâf Müslümanları itikatlarından dolayı tevbih etmekten utanmaz­lar ve kendi dinsizlikleriyle bilâperva iftihar ve dinsizliğini uka-, lâlıktan addederler.[25]

 

Vacip Tealâ doğru itikat taşıyanların, istihza edenleri Cehe nem'de görünce cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzer buyuruyor.

[Âyet-i sabıkada dünyada geçmiş olan muhavereyi anlatacağı beyan olunan kimse tekrar söze başlar, «Siz ehl-i nara muttali' oldunuz mu, o beni doğru itikadımdan dolayı tevbih eden dostumu size göstereyim mi?" demekle arkadaşlarını Cehennem tarafın** bakmaya teşvik eder.] Çünkü; kendisi o dostunun haline muttali' olur, Cehennem'in ortasında onu görür ve diğer yaranlarına onu gösterir ki bundan maksadı; şu hikâyesi doğru olduğunu anlatmak ve kemâl-i sürürünü izhar etmektir. Cennet'te Cehennem'e karşı pencereler olup ehl-i Cennet'in istedikleri zaman ehl-i Cehen­nem'in hallerini o pencerelerden temaşa edecekleri (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.[26]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'ten birinin dünyada âhireti inkâra davet eden dostunu Cehennem'de görüp arkadaşlarına göstereceğini beyandan sonra ikisi arasında cereyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve Cennet'te bulunup arkadaşlarına Cebennem'deki dostunu gösteren kimse Cehennem'deki dostuna hitaben der ki «Allahü Te-alâ'ya yemin ederim ki dünyada sen beni itikad-ı batıla davet ve iğfal etmekle ihlâk etmeye yaklaşmıştın. Eğer Cenab-ı Hakkın ba­na hidayet nimeti olmamış 'saydı şimdi ben de sizin gibi Cehen­nem'de hazırlardan olurdum ve lâkin Rabbimin hidayet nimeti be­ni azab-ı Cehennem'den kurtardı.»] İşte Cennet'te bulunan kimse Cehennem'de bulunan arkadaşına böyle demekle dostunu tevbih ve kendi meserretini izhar eder. Bundan maksadı; dostunun dünyada tevbihine mukabil onu tevbih etmekle hüzün ve elemini arttır­maktır.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şu mükâleme Cennetle Cehennem arasından perdenin kalkması, mesafenin yak­laşması ve yekdiğerinin sözlerini işitmek suretiyle olur. Yahut Cehennem'de olan dostu her ne kadar sözünü işitmezse de mevtaya hitab eder. kendi kendine söyler ve Allahü Tealâ'ya, İslâm'ı tevfik etmekle azaptan kurtardığından dolayı hamdeder.

dan yaklaşmak manasınadır. irdd'dandır. İrda'; ihlâk manasınadır. şerre hazır olmakta isti'mâl olunur. Bu makamda nimetle murad; nimet-i iman ve hidayettir. Şu halde manâ-yı nazım: [Ey kâfir dostum! Sen dünyada beni küfre teşvik etmekle ihlâk etmeye yaklaşmıştın. Eğer Rabbimin bana nimet-i imanı olmamış olsaydı ben de sizin gibi Cehennem'de hazırlardan olurdum ve lâkin nimet-i iman se­bebiyle Rabbim beni Cehennem'den kurtardı]  demektir.[27]

 

Vâcpi Tealâ şu mükâleme bittikten sonra Cennet'teki zatın yine Cennet'teki arkadaşlarına söylediği sözünü alâtarikılhikây.e beyan etmek üzere :

«Biz bundan sonra Ölücü değiliz, illâ dünyada bir kere öldü s! ve biz azap olunanlardan olmadık.»]                                     

Yani; «Biz Cennet'te ebedî kalıcı ve nimetlerle tena'um edici olunca bundan sonra bir daha vefat edici olmadık. Ancak dünyada bir defa öldük ve bizler muazzep de değiliz. Çünkü; Cennet'e gir­dik, nimet-i Ilâhiyeye nail olduk, ebeden bu nimetler içinde kala­cağımız tahakkuk ve taayyün etmiştir» demekle Cennet'teki arka­daşlarına sürürünü izhar eder ve bu sözünü Cennet'te ölüm bir koç suretinde getirilip, kesildikten sonra ehl-i Cennet'e ölüm ol­mayacağı taayyün etmesine binaen söyler ve Cehennem'de olan dostuna işittirilir ki tekdir üzerine tekdir olsun..

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet kabirde hayat ve ölüm olmamasına delâlet etmez. Zira; mevte-i ûIû ile murad; mahşerden evvel vâki olan ölümün cümlesine şamildir. Binaena­leyh; kabirde hayat ve Ölüm vardır, lâkin dünyada olan ölümün tetirnmesinden olduğu için mevte-i ûlâda dahildir, kabirde hayat ânî olup ölüm de o nispette olduğundan hakikatta bir ölüm demle­mediği cihetle âyet, kabirde azap olmadığına delâlet etmez,[28]

 

Vacip Tealâ şu muhavere bittikten sonra söyleyecekleri söz lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«İşte-şu bizim Cehennem azabından kurtuluşumuz büyük bir kurtuluştur. Muhakkak onun f evkında bir kurtuluş olmaz. Binaen­aleyh; şu maksad-ı aksaya nail olmak için amel edenler etsinler, yoksa birçok elem ve kederle dolu alelacele zail olan nimet-i dünya için amel etmesinler.»] Çünkü; insanın ömrünü değerli ve kıymet­tar birşeye sarfetmesi lâzımdır.   İşte o da rıza-yı Barîye muvafık a'mal-i salihayla fevz-i azîm olan Cennet'e nail olmaktır. Amel edeceklerin bu gibi makasıd-ı âliye için amel etmeleri vaciptir, yoksa ağrâz-ı hasise ve deniyye için ömrü azizini sarfetmek lâzım değildir.

Bu âyet-i celile; ehl-i taatı taata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'-siyetten tenfir için sevk olunmuştur.[29]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubatlarını ve amel ancak bunun için olmak lâzım olduğunu beyandan sonra ehl-i Cennet'in taamıyla ehl-i Cehennem'in taamı olan zakkum beynin­de olan farkı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennetin şu beyan olunan nimetleri mi hayırlıdır, yoksa ehl-i narın taamı olan zakkum ağacı mı hayırlıdır?] Elbette Cen­net nimetleri hayırlıdır. Çünkü; mihnetten ârî ve yalnız lezzet ve sürurdan ibarettir. Amma zakkum, boğazdan geçmez, gumum ve humumla dolu, her tarafı şer ve meşakkattir. Binaenaleyh hayır; nimet-i Cennet'tedir, zakkumda değildir. Zakkum ağacında hayır

olmadığı halde hayra nispet etmek kâfirleri istihza içindir müsafir için hazırlanan me'kûlât, meşrubat ve sair ikramdır.    Şu halde ehl-i Cennet Cennet'e girdiklerinde herşeyden evvel görecekleri şeyin ikram olacağına işaret için ta'bir olunmuştur. Zira nüzul; ansızın gelen misafire alelacele takdim olunan şeydir ki bundan sonra ehl-i Cennet için gözler görmedik ve ku­laklar duymadık sayılmaz ve tükenmez nimetler olduğuna delâlet eder.[30]

 

Vacip Tealâ zakkum ağacını zikrettikten sonra zakkumu tefsir ve kâfirlerin itikatlarını reddetmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan zakkumu zalimlere fitne kıldık. Zira zakkum, bir ağaçtır ki Cehennem'in tabanında biter, Zakkumun meyvesi çirkinlikte şeytanların başları gibidir.]

Yani; zakkum ağacını zalimlere iptilâ ve azaplarının izdiya-dına muhakkak sebep kıldık. Çünkü; zalimler Cehennem ateşiyle ağaç arasında bir zıddiyet gördüklerinde Cehennem'de ateş içinde ağaç olacağını uzak addettiklerinden dolayı inkâr edip iman etme­dikleri cihetle küfürlerinde ısrarla azapları tezayüd etmiştir. Zira; asıl küfürlerinde azap oldukları gibi bu misilli beyan olunan şeyleri inkârlarıyla da azap olacağı cihetle azapları ziyade olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet nazil olunca sanâdid-i Kureyş bir mahalle içtima' ederek «Ağacm şanı yanmak ve ateşin şanı yakmaktır. Şu halde Cehennem'de şga.^ nasıl olur, bunu akıl kabul eder mi? Muhammed (S.A.) bizi havsala-i beşe­rin kabul etmeyeceği, şeylerle korkutuyor» dediler. Ebu Cehil on­ları evine götürüp cariyesine «Bize zakkum getir» diye emreder. Çünkü Yemen'de berberiler lisanında zakkum ; hurma ve' hurmanın göbeğine denildiğinden Ebu Cehil hurmadan o lisan üze­re zakkumla ta'bir etmiş ve cariyesi emri veçhüzere hurma ve gö­beğini getirmiş, yemişler ve  «İşte Muhammed  (S.A.)  bununla korkutuyor» diyerek gülüşmüşler ve Resulullah'ı istihza etmişler­dir.. Bu istihzalarını red için Cenab-ı Hak zakkum ağacının Cehen­nem'in tabanında bittiğini ve meyvesinin şeytanların başları gibi çirkin olduğunu beyan buyurmuştur.    Zakkumun meyvesini şey­tanın başına teşbih; temsil ve tahyil kabilindendir. Çünkü; şeytan­ların çirkin bir mahlûk olduğu insanların zihninde yerleştiğinden çirkinliğe bir misal olarak irad olunmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile   zakkum   Tihame diyarında bi­ter, gayet acı ve yaprağı ufacık bir ağaçtır. Ehl-i Cennet'in menzili nimetler ve taamlar olduğu gibi ehl-i Cehennem'in menzili de zak­kum ağacının çirkin meyveleridir. Küffar-ı Mekke Cehennem'de ateş içinde ağaç olamayacağını düşündüler de Cenab-ı Hakkın ateş içinde (semender) gibi hayvanı halkederek o hayvanın ateş için­de yaşayıp ateşle telezzüz ve tagaddi ettiğini düşünemediler. Hay­van ağaçtan daha nazik olduğu halde ateş içinde yaşayınca ateşin içinde ağacın yaşayacağı evleviyetle sabittir. Çünkü; Allah'ın kud­retine birşey mani olamaz.[31]

 

Vacip Tealâ zakkum ağacının neden ibaret olduğunu beyandan sonra kâfirlerin dünyada inkârları mukabilinde âhirette yiyecek­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehennem'de zakkum ağacı olunca kâfirler o zakkum ağacın­dan yerler. Binaenaleyh; ondan karınlarını doldururlar.] Zira; on­lar için Cehennem'de zakkumdan başka birşey yoktur. Şu halde açlığın şiddetinden eklederler ve hırsla karınlarını doldururlar ve zebaniler tarafından ekle icbar edilir ki azapları teşdid olunsun. Çünkü zakkum; ayn-ı zehirdir. Şu halde ehl-i Cehennem ateşte azap olundukları gibi zehirden ibaret olan zakkumdan yemekle da­hî muazzep olurlar.[32]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in yiyeceklerini beyandan sonra içecekleri sularını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler zakkumla karınlarını doyurduktan sonra o zakkum üzerine sıcak su içerler ve onunla karıştırırlar.] Çünkü; zehir gibi zakkumu yiyince hararetleri artar. Binaenaleyh; suya ihtiyaç mes-sedince zebaniler onları gayet sıcak suyun olduğu mahalle götürür ve hararetleri nispetinde ondan içerler ve yedikleri zakkumla ka­rıştırırlar, [Suyu içtikten sonra dönerler, mahall-i aslîleri olan Ce-hennem'e gelirler. Zira; onların mercii elbette Cehennem'dir.] Çünkü; başka mercileri yoktur. Koyunu çobanın ağıldan çıkarıp suya götürüp tekrar ağıla getirdiği gibi zebaniler de bunları Ce­hennem'in bir mahallinde olan suya götürür, tekrar yerlerine ge­tirirler.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile kelimesi bu makamda taahhur ve temdid-i müddet içindir. Çünkü; zakkumu eklettikten bir müddet sonra sudan içeceklerine işaret için gelmiştir. karıştırmak manasınadır. gayet sıcak su­dur. Binaenaleyh; gerek zakkum ve gerek hamim her ikisi de ehl-i Cehennem'in azaplarını teşdid içindir. Çünkü hamim denilen su, içince barsaklarmı dökecek kadar sıcaktır.

Cennet-i A'lâ'nm ayrı ayrı tabakaları olduğu gibi Cehennem'in de ayrı ayrı derekeleri vardır ki ateşle azap, açlıkla azap, açlık derdiyle zakkumdan yemekle azap ve hararetin verdiği ilcaat üze­rine sıcak sudan içmekle azap gibi.[33]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarının şiddetini beyandan soı azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler şu beyan olunan azaba müstehaklardir. Zira; onlar babalarını dalâlette buldular, onların izlerine ittibâ' ve iktidaya sür'at ettiler. Hatta dakika bile fevtetmeksizin babalarını taklid ederlerdi.] Çünkü; babalarının meslekleri hak veya batıl olduğuna dair tetkikatta bulunmazlar ve sülük ettikleri mesleğin hakkaniye­tine müteallik ellerinde bir delil olmadığı halde hiç düşünmeksizin takib ederlerdi.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet kâfirle­rin envâ'-ı azaba istihkaklarının illetidir. Binaenaleyh; taklidin mezmum olduğuna dair Kur'an'da başka âyet olmasa taklidi zem yönünden bu âyet kâfidir. Çünkü envâ-ı azaba duçar olmalarının sebebi; ancak itikadiyatta babalarım bilâ tahkik taklid etmeleri ol­duğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

i/ırâ'dandır. îhra ' ; birşeye sür'atta şid­det etmek ve acele koşmak manasınadır. Şu halde «Bunlar peder­lerinin itikatlarını kabulde delile ve nazariyata bakmaksızın alela­cele kabul ediverdiler» demektir.

Bu âyette beyan olunduğu veçhile envâ'-ı azaba duçar olma­larının illeti ve delili olunca takriri şöyledir: "Kâfirler envâ'-ı aza­ba duçar olmuşlardır. Zira; onlar babalarını dalâlette buldukları halde taklid etmişlerdir. Her kimseler ki dalâlette olanları taklit edeler, onlar envâ'-ı azaba duçar olurlar. O halde kâfirler envâ'-ı azaba duçar olmuşlardır.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin itikatları yalnız batılı taklitten ibaret olduğunu beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki bunlardan evvel geçen ümmetlerin çokları dalâlette oldular.]

Yani; ey Habibim! Senin kavminin küfürlerinde ısrarla seni tekziplerine mahzun olma. Zira; muhakkak olarak yeminle seni te­min ederim ki küfürde devamla resullerini tekzib etmek senin kav­mine mahsus değildir. Çünkü; senin kavminden evvel geçen üm­metlerin ekserisi küfrü irtikâpla resullerini tekzib etmişlerdir. Bi­naenaleyh; bu hal senden evvel geçen resullerin başlarından geçip ekser-i ümmetlerin âdetleri olunca senin mahzun olmaman lâzımdır. Çünkü; belâ umum olunca tayyib olur. Şu halde âlemde her zaman carî olan ahvale esefte bir manâ yoktur.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan geçmiş olan ümmetlere nar-ı cahîm ile onları korkutucu nebiler gönder­dik, onlar îman etmediler. Binaenaleyh; sen nazar et, gör ki onla­rın akıbetleri ne oldu? Alemde kendilerinin nişanları kalmadığı gibi ekserisinin harabeleri bile kalmamıştır. Ancak Allah'ın halis kulları dalâleti terkle iman ettiklerinden dolayı helak olmamış ve akıbet muzaffer ve necata vasıl olmuşlardır.] Çünkü; bunlar nebi­lerinin inzarındaiı rnütenebbih olarak saha-i selâmete çıkmışlar, ihlâşları sayesinde derecât-ı Cennete nail ve lûtf-u ilâhiye mazhar olmuşlardır.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ibad lâf­zının lâfza-i celâle izafeti ibadm şanlarına ta'zim içindir ki ibadet­lerinde ihlâs ettiklerinden dolayı ta'zime şayan olduklarına işaret olunmuştur. İbadı ihlâsla tavsifte kâfirlere ta'riz de vardır. Yani «kâfirler de Allah'ın kullarıdır, amma ihlâsları yok» demektir. Çünkü kulluktan maksat; ihlâsla ibadet olduğundan ihlâsla ibadeti olmayan kimselerde Allah'ın kulları iseler de keenne onlar Al­lah'ın kulları değil gibidirler. Çünkü; kulluğun vazifesini ifa etme­diklerinden kullukta kasır ve noksan kalmışlardır.[35]

 

Vâcip Tealâ ümem-i salifenin hallerine icmalen işaret buyı duktan sonra bazılarının hallerini tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin «derim ki Nuh (A,S.) bizi çağırdı, tazarru1 ye niyaz etti. icabet ediciler ne güzel icabet edicidir. Biz Azîmüşşan Nuh ave Nuh'un ehl ü ıyaline kerb-i azîm olan helak­ten necat verdik.]

[Biz onun zürriyetini ancak bakî kıldık ki dünyada onun zür-riyetinden başka kimse kalmadı.]

Yani; nice seneler Nuh (A.S.) kavmini imana davet edip iman­dan imtina' etmeleri üzerine imanlarından ümidi kesilince onların müptelâ olacakları tufana garkolup helak olmaktan kendini ve ev-lâd ü ıyalini kurtarmak sadedinde bize tazarru' ve niyazla sadasmı kaldırçh. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan onun duasına icabet ettik, ne güzel icabet edicidir Biz Azîmüşşan. Nuh'u ve ehl ü ıyalini kav­minin eza ve şetminden halâs ve kavminin isyanda devamı üzerine tufan gibi bir dehşetli gazab-ı İlâhiden necat verdik ve Nuh'un kav­mini âlemde ibka ettik.

Hz. Nuh'un nidasına Cenab-ı Hakkın icabeti pek büyük nimet olduğuna işaret için mücîb lâfzı cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm icabeti; birçok cemmi gafîrin icabeti gibi menfaattar demektir. Nimet-i icabetin Hz. Nuh'un nidası üzerine terettüb ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla va­rid olmuştur. Çünkü; ağlamayan çocuğa meme verilmez değildiği gibi Hz. Nuh da tazarru' ve niyazda bulunmasa icabet vuku bul­mazdı. Binaenaleyh; insan için her umurunun husulünde Cenab-ı Hakka yalvarmaktan halî kalmamak lâzımdır. Ebussuud Efendi'-nin beyanı veçhile Hz. Nuh vak'asmm azametine ve kıdemine bi­naen Nuh (A.S.) in kıssası sairleri üzerine takdim olunmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette kerb-i azîmle murad; kavra-i Nuh'un ezaları ve fena sözleri ve istihzalarıdır,. yahut tufandır. Lâkin her ikisinin murad olunmasında da bir mani yoktur. Zira; Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) ı her ikisinden de kurtar­mıştır.

Bu âyet; tufan-ı Nuh'tan sonra dünyada mevcut insanların cümlesi Nuh (A.S.) m neslinden olup başka nesilden olmadığına delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'un neslinin bekası hasra delâlet ©den ( f ) zâmiriyle varid olmuştur. Zira; Fahri Râzi ve Hâzin'in be­yanlarına nazaran Nuh (A.S.) gemiden çıkınca kendisiyle beraber olan müminlerin cümlesi vefat eder, ancak üç oğulları ki (Hain), (Sam), (Yafes), kendi ve onların evlâd ü ıyalleri kalır. Arap, Pa­ris ve Rum kavimleri Sam neslinden; Sudan ve havalisi akvamı Ham neslinden ve Türk akvamı Yafes neslindendir.

Hulâsa; Nuh (A.S.) m Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyazda bu­lunduğu ve bu niyaz üzerine Vacip Tealâ onu ve ehlini helakten halâs buyurduğu ve Hz. Nuh'un neslinin âlemde bakî kaldığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m nidasına icabetin neticesi necat ol­duğunu ve zürrîyetin ilâyevmilkıyam bekasını beyandan sonra Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin bekasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Nuh (A.S.) üzerine Nuh'tan sonra gelecek en­biya ve ümmetlerin dillerinde zikr-i cemil bıraktık. Binaenaleyh; onların cümlesi Nuh'a ta'zîm ve tekrim olmak üzere  duasını zikirle senasına devam ederler.] Yani  c f^A_ ) demek "Enbiya ve havas-ı ümmet tara­fından teslim, ta'zim dünyada ve âhirette Nuh üzerine olsun» de­mektir. Şu halde ilâyevmilkıyam insanlar bu minval üzere duâ ile meşgul olurlar. [Ve biz Nuh (A.S.) ı hüsn-ü ceza ile cezalandırdı­ğımız gibi kullarımızdan erbab-ı ihsanı böylece cezalandırırız. Çünkü ihsanın cezası; ayn-ı ihsandır.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu selâm Nuh (A.S.) a insanlardan olduğu gibi Vacip Tealâ tarafından ve meleklerden olmak ihtimali de vardır. Binaenaleyh; ((Nuh (A.S.) a selâm; cümle ins ü cinden, meleklerden ve Allahü Tealâ'dan vardır» demektir. Bu selâmla dua ve senaya nail olması Allahü Tealâ'ya ibadette ve nasla mua­melede ihsan üzere bulunmasıdır. Zira; Nuh (A.S.) a şu selâmın ihsanı üzerine mükâfat ve ihsan üzere mücazat olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.[37]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m zikr-i cemilini âlemde ibka ettiğini ve ibkanm sebebi Hz. Nuh'un erbab-ı ihsandan olduğunu beyandan sonra ibkanm ikinci sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) bizim mümin kullar muzdandır.]

Yani; biz Nuh'un zikr-i cemilini âlemde ibka ettik. Nasıl ibka etmeyelim? Elbette ibka ederiz. Zira; Nuh (A.S ) bize iman ve kemaliyle mütevekkil olup cümle umurunu bize tefviz eden ha-vass-ı bendegânımızdandır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman'ihsanda dahil olduğu halde imanın esaletine ve celâlet-i kadrine işaret için Nuh (A.S.) m zikr-i cemilinin ibkasma birinci merrede sebep olan erbab-ı ihsan­dan olduğunu zikirden sonra ikinci merrede imanı zikir buyur­muştur.[38]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in bazı evsaf ve mezâyâsmı beyandan sonra kavminin tufana garkolduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Nuh'u ve Nuh'un etbâ'mı envâ'-ı ihsanla taltif ettikten sonra Nuh'a iman etmeyen kâfirleri gazab-ı İlâhimiz eseri olarak tufana garkettik.] Çünkü; insanlarda eşref-i makam ve a'zam-ı de-recât iman olduğundan Nuh ve Nuh'un etbâ'ı ihlâs üzere iman et­tiklerinden imanları necatlarına, dünya ve âhiret saadetlerine se­bep olmuştur. Amma kâfirlerde sebeb-i necat olan iman bulunma­dığından kahr-ı İlâhiyle helak olup gitmişlerdir.[39]

 

Vacip Tealâ kullarını inzar için resuller gönderdiğini ve ru-sül-ü kiramdan Hz. Nuh'un kıssasına işaretten sonra Hz. ibrahim'in kıssasını zikretmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) Nuh'a tâbi' olanlardandır.]

Yani; usul-ü dinde ve itikad-ı hak olan tevhidde İbrahim (A.S.) Nuh (A.S,) a tâbi' olan zümredendir. Çünkü; usul-ü itikat* ta cümle enbiyanın şeriatı birdir. Binaenaleyh; şeriatların ihtilâfı furu-u a'mâldedir. Şu kadar ki Nuh'la İbrahim (A.S.) şeriatları ekser-i mesail-i feriyede ittifak ettiklerinde işaret için İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) m mesleğine sülük eden ve sünnetine ittibâ' edenlerden olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran din-i İlâhide son dere­ce salâbette ve tekzib edelerin ezalarına sabretmekte İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) a tâbi' olanlardandır.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A-S.) la İbrahim (A.S.) beyninde geçmiş olan müddet 2640 senedir. Ve bu müddet zarfında iki nebi ba'solunduğu mervidir ki onlar da Hûd ve Salih (A.S.)  dır.[40]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) a İbrahim (A.S.) m ekseri ahkâi tâbi olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) m bazı evsaf-ı ce­milesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-cr Rusülî Sen zikret sol zamanı ki o zamanda İb­rahim (A.S.) Rabbisine şirkten ve cemi günahlardan salim bir kalple geldi.] Çünkü; İbrahim (A.S.) m Rabbisine ihlâs-ı tammı olduğu gibi kalbi şek ve şirkten, buğz u adavetten, kin ve hasetten salim, gayrın hukukuna tecavüzden mahfuzdu. Zira İbrahim (A.S.) in hali; nefsine muhabbet ettiği şeye gayrılar için de muhabbet et­mekti, ömrü oldukça taharet-i kâmile üzere gezer ve yaşardı.

İbrahim (A.S.). in cümle günahlardan, efkâr-ı fasideden ve ağraz-ı batıladan tahir olarak vefat ettiğine işaret için kalb-i âlîleri selâmetle tavsif ve kalbi çirkâb-ı maâsîden salim kılmak insan için bir meziyet-i ulviye olduğuna işaret zımnında İbrahim (A.S.) m kalbinin selâmeti cemi-i mezâyâsı üzerine takdim olunmuştur.[41]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in selâmet-i kalple Rabbisine gel­diğini beyandan sonra selâmet-i kalbin asarından olmak üzere İb­rahim (A.S.) in kavmini ve bilhassa pederini itikad-ı hakka davet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Nebiyy-i Muazzam! Şol zamanı ki o zamanda İbra­him pederine ve kavmine «Siz hangi şeye ibadet edersiniz, Allah'ın dûnunda iftira olarak ma'budlar mı murad edersiniz?» dedi.]  Bu sözüyle onları ikaza çalıştı. Çünkü; Allah'ın gayrı ma'bud ittihaz etmenin iftira ve batıl olduğunu onlara anlatmak istedi.

Bu âyette hemze; istifham-ı inkârî ve tevbih için olduğunda bu sözüyle İbrahim (A.S.) Allah'ın gayrı bir takım taştan ve ağaç tan yapılmış putları ma'bud ittihaz ettiklerinden dolayı onları tev bih, tekdir ve bu misilli ibadete lâyık olmayan şeylere ibadet ettik-" lerinden dolayı kendilerinin tekdire müstehak olduklarına da işa-^ ret etti. Çünkü; o putlar levazım-ı ulûhiyetten ve mukteza-yı ™ bubiyetten ârî birtakım âciz ve denî şeylerden ibaret olduğu cihet) le ednâ aklı olan bir kimse indinde bile onlara ibadet etmek batı] ve emr-i münker olduğu meydanda bulunduğu cihetle onları ma; £ bud ittihaz eden ahmaklar her zaman tevbihe şayandırlar.       

Bu makamda münker olan şeyin ifk ü iftira olduğuna işarei için hemze-i istifham; ifk üzerine dahil olduğu gibi lâfzl da fiil üzerine takdim olunmuştur ki itikatlarının esası iftira üze: rine bina kılındığına dahî işaret vardır

Âyette lâfzı tahkiri iş'âr ettiğinden İbrahim (A.S.j söze başlarken ma'budlannın hakir şeyler olduğuna dahî işaret buyurmuştur[42]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kavminin itikatları ifk ü iftira üzerine bina olunduğunu beyandan   sonra bu cinayetin menşei buyuruyor.

[«Ey müşrikler! Alemin Rabbisine sizin zatininiz ve itikat nız nedir?»]

Yani; İbrahim (A.S.) kavmine hitaben «Siz birtakım âciz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bu âlem-i mükevvenatı terbiye ve her cüz'ünü kemâle îsâl eden Allahü Tealâ'ya itikadınız nedir? Şu cemadat ma'bud olmakta Rabbi Tealâ'ya şerik olur mu? Veyahut Vacip Tealâ'yı haşa cemadat cinsinden mi zannediyorsunuz ve on­ları Allahü Tealâ'ya müsavi mi addediyorsunuz, haliniz nedir?», demekle kavmini insafa davet etti.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) bu suâliyle Cenab-ı Hakkın ibadete elyak olup ondan başka ibadete ehil bir kimse ol­madığını beyan buyurmuştur. Çünkü Vacip Tealâ'nm âlemlerin Rabbisi olduğunu beyan etmek; şeriki ve naziri olmadığını beyan etmektir. Zira; bütün âlemlere feyz ve neşv ü nema veren ancak Vacip Tealâ'dır. Bunun haricindeki itikat, evham ü hayalâttan iba­rettir, ibrahim (A.S.) bu kelâmıyla kavminin hamakatım meydana koymuştur. Çünkü kelâmının hulâsası; «Siz taşı ve ağacı ma'bud ittihaz edince bütün âlemin halikı ve mürebbisi olan Vacip Tealâ, sizin itikadmızca acaba ne olur ve ne diyorsunuz?» demek istedi.[43]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavminin itikatlarının batıl ol duğunu beyan ettiğini zikrettikten sonra edille-i akliye ve harici yeyle kavmini iknaa çalıştığım beyan etmek üzere buyuruyor.

[ibrahim (A.S.) nücum kitaplarına baktı, kavmine «Ben has­tayım» dedi. Hastalığını işitince kavmi ondan arkasın arkaya firar ettiler.]

Yani; İbrahim (A.S.) kavminde emare-i salâh göremeyince onların itikatlarının butlanını edille-i akliyeyle onlara göstermek ve küfriyatlarmı açıktan açığa meydana koymak fikrine binaen ilm-i nücum kitaplarına baktı. Çünkü; kavmi ilm-i nücuma pek zi­yade ehemmiyet verdikleri gibi bazı havadisi yıldızlardan istidlal ettiklerini itikad ettikleri cihetle onların itikatları üzere ilm-i nü­cuma nazar etti, «Ben hastayım» dedi. Zira; kendisine nöbet gel­diği bir zaman olduğundan hastayım sözü yalan değildi. Ben has­tayım deyince kavmi ondan zaman fevtetmeksizin firar ettiler. Çünkü; o diyarlarda veba çok olduğundan hastalıktan ve onun si­rayetinden pek ziyade korkarlardı.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile vak'a şöyle cereyan etmiştir: İbrahim (A.S.) m kavminin âdetleri bayram günleri kur| banlar keserler, taamlar pişirirler, ibadethanelerine götürüp putj. larmın yanlarına korlar. Bayram mahalline giderler, güler, oynar, şenlikler yaparlar, badehu dönerler, ma'bedhanelerine gelirler ve putlarının yanında teberrüken pişirdikleri yemekleri yerlerdi. Bir bayram günü İbrahim (A.S.) a bayram yerine gidilmesini teklif etmeleri üzerine İbrahim (A.S.) gitmemek ve bunlar bayram ye­rine gidince putlarını kırmak, putlardan onlara bir fayda olmadı­ğını bildirmek ve itikatlarının butlanına delil serdetmek fikriyle onlara hastalık özrünü dermeyan etti. İbrahim (A.S.) m hastalı­ğına gelince; hakikatta kendisinde humma hastalığı vardı, yahut onların küfriyatma kederinden kalbi hastaydı, yahut başkaca vü­cudunda bir inhiraf vardı. Binaenaleyh; hastayım sözünde asla ya­lan şaibesi yoktu. Çünkü; az çok vücudunda bir hastalık vardı ve bu hastalığını da onların itimad ettikleri ilm-i nücuma bakarak onunla istidlal eder gibi gösterdi ki özrünü kabul etsinler ve bay­ram yerine götürmeye ısrar etmesinler.[44]

 

Vacip Tealâ   kavm-i İbrahim'in   bayram yerine gittiklerinde İbrahim (A.S.) m   putlara vâki olan   muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) hastalık bahanesiyle bayram yerine gitme­yince kâfirlerin ma'budları cihetine meyletti ve o tarafa yürüdü de putlara hitaben «Siz yanınızda bulunan taamlardan yemez mi­siniz, ne oldu size, söz söylemiyorsunuz?"1 dedi ve putların yanla­rına meyille yaklaştı ve sağ eliyle vurup kırmaya başladı. Bunu haber alan kâfirler sür'atle İbrahim (A.S.) a geldiler.]

İbrahim (A.S.) m putlara «Yemez misiniz ve niçin söylemez­siniz?» demesi tehekküm ve istihza içindir, hakîkî bir suâl değil­dir. Zira; İbrahim (A.S.) onların yemediklerini ve söylemeye ik­tidarları olmadığını bildiğinden hakîkî bir suâle hamlolunamaz. Çünkü; yukarıda beyan olunduğu üzere bayram münasebetiyle âdetleri veçhile putların yanlarına nefis taamlar koymuşlardı. On­lar gidip İbrahim (A.S.) tek ü tenha kalınca putların yanlarına gelir ve istihza tarikıyla «Şu nefis taamlardan neden yemezsiniz ve size ne gibi şey arız oldu ki suâlime cevap verip söylemiyorsu­nuz? Halbuki size ibadet edenler umur-u mühimmelerini size ar-zederler ve herşeyi sizden beklerler» dedikten sonra putlara yak­laştı ve sağ eliyle onlara vurdu, kırdı ve parçalarını ufalttı. Bu ha­ber bayram mahalline vasıl olunca ahalinin cümlesi İbrahim (A.S.) tarafına yürüdüler ve kemâl-i sür'atla koşa koşa geldiler. Çünkü; bu haber onlarca pek garip olduğu gibi İbrahim (A.S.) in muhale­fetini de bildiklerinden İbrahim (A,S.) m kırdığına hükmettiler ve ahz-ı intikam sevdasıyla geldiler.[45]

 

Vâcip Tealâ İbrahim (A.S.) m putları kırdığını ve bu şayia üzerine kavminin huzur-u İbrahime geldiklerinde İbrahim (A.S.) m onlara hitaben söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) in kavmi huzuruna gelince onlar söze başla­madan evvel İbrahim (A.S.) söze başladı, dedi ki «Siz kendi eli­nizle yontup keser ve törpüyle yaptığınız şeylere mi ibadet eder ve onları ma'bud ittihaz edersiniz, ma'bud ittihaz ettiğiniz cemadatta ulûhiyete lâyık bir sıfat var mıdır ki ibadete lâyık görüyorsunuz, birtakım kendi elinizle yaptığınız cemadata ibadet etmekten utan­mıyor musunuz? Halbuki sizi ve sizin ibadet ettiğiniz ma'budunuzu ki o taşları ve ağaçları Allahü Tealâ halketti. Binaenaleyh; ibadetinizi Allahü Tealâ'ya hasretmeniz lâzımdır» demekle kavmini put­lara ibadetten meno çalıştı ve tarik-ı hakka davette sa'y-i beliğ gösterdi.] İbrahim (A.S.) putlara ibadetin bir emr-i münker oldu­ğuna işaret için kelâmının bidayesinde istijham-ı irıkârîyle irad ey­lemiştir ki onlar söze başlamaksızm ma'budlarınm batıl olduğunu beyan etti ve ma'bud-u hakîkînin kim olduğunu.onlara bildirdi.

Bu âyet-i celile, gerek kulların kendileri ve gerek işledikleri işleri Vacip Tealâ'ya müstenid olup, Halik ancak Allahü Tealâ ol­duğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezilenin «Kul fiilini halik-tır» sözleri ve itikatları bu âyetle merdud ve batıldır.[46]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kavmini delâil-i kafiyeyle il­zam ettiğini beyandan sonra onların âmmeye karşı acizlerini bil-dirmemek ve kalplerinde olan buğz u adavetleri nispetinde ahz-ı intikam ve îza etmek cihetini iltizam ederek esna-yı müşaverede irad ettikleri sözlerini ve netice-i müşaverelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar İbrahim (A.S.) a delil getirmekle mukabele edeme­yince esna-yı müşaverede bazıları bazılarına «ibrahim için bir bina yapın, o binayı ateşle doldurun, İbrahim'i ateşin içine atın» de­diler.]

Gerçi bu âyette ebniyenin keyfiyetine delâlet yoksa da bazı rivayete nazaran 30 arşın yüksek ve 20 arşın eninde olduğu ve bu binayı odunla doldurup ateşin alevi semaya ser çektiği bir zaman­da İbrahim (A.S.) ı mancınıkla ateşe attıkları mervidir.[47]

 

Vacip Tealâ bu ateşe atmaktan maksatlarının ne olduğunu be­yan etmek üzere büyuruyor.

[İbrahim (A.S.) ı ateşe atmaktan maksatları ondan ahz-ı inti­kam hususunda hile yapmak suretiyle kendilerini âleme karşı âlî ve kuvvetli göstermekti. Lâkin bu hileleri üzerine tedbirlerinin hi­lâfına biz onları gayet zelil ve hakir kıldık. Binaenaleyh; maksat­larına nail olamadılar.] Çünkü; İbrahim (A.S.) ı yakmak için bin müşkülâtla yaktıkları ateşleri İbrahim (A.S.) hakkında çayır, çi­men, gül, gülistan olmuştur. Şu halde emekleri zayi olup sa'yleri-rinin faydasını göremediklerinden ümid ettikleri ulviyetten mah­rum ve âleme karşı rüsvâ olmuşlardır. Zira; İbrahim (A.S.) m ma­zarratına olarak vâki olan teşebbüsleri onun menfaatma, kendile­rinin mazarratına zuhur etmiş, âleme karşı sefil, rezil ve me'yus olmuşlardır. Bunların bu hareketleri İbrahim (A.S.) m şanını yük­seltmiş ve nübüvvetine burhan-ı alenî olmuştur ki narın onun hak­kında çayır, çimen olması mu'cize-i azîmedir.

manasınadır. Yani «Zelil olanlardan daha ziyade zelil kıldık» demektir.[48]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m kâfirler tarafından ateşe konul­duğunu beyandan sonra ateşten çıktıktan sonra cereyan eden ah­vali beyan etmek üzere bujnlruyor.

[ibrahim (A.S.) Nemrud'un ateşinden çıkınca «Ben Rabbimin bol rahmetine ve tavaf-ı inayetine giderim, umarım ki Rabbim beni rahat edeceğim ve kalbim mutmain olacak bir mahall-i mübareke hidayette kılar. Ya Rabbi! Bana salihler zümresinden bir oğlan ver» demekle Rabbisine tazarru' ve niyaz etti. Binaenaleyh; biz onun duasını müstecap kılarak hilimle muttasıl bir oğlanla tebşh ettik.]

Yani; a'danın çokluğundan dolayı İbrahim (A.S.) emin bir mahalle hicret etmek murad etti. Çünkü; dünyada hiçbir kimseye reva görülmeyen ezayı düşmanları İbrahim (A.S.) a lâyık gördük­lerinden tahammül mümkün olamadığı cihetle hicrete karar ver­mesi üzerine Vacip Tealâ Şam cihetine hicret etmesini vahiy bu­yurdu. İşte o vakit İbrahim (A.S.) «Ben Rabbimin bana- emrettiği mahalle gidiciyim, umarım ki Rabbim benim dînî ve dünyevî mak­satlarımın husule geleceği memlekete beni îsâl edem demekle su-ret-i kafiyede hicret edeceğini beyan etti.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile düşmanın çok olduğu mahalden hicret vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a nusretini vaad ettiği halde düşmanlarının çokluğundan dolayı hic­retine müsaade buyurunca bu misilli mahzura binaen avam-ı nasın hicreti evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; diyanetçe selâmet olan mahalle hicretin vücubunda şüphe yoktur.

İbrahim (A.S.) Şam cihetine hicret edip Arz-ı Mukaddes'te karar edince Cenab-ı Hak'tan ismini ihya edecek ve arkasında ka­lacak ve iyiler zümresinden olacak bir oğlan istedi. Zira; kâfirleri dine davet hususunda kendine yardım ve diyar-ı gurbette kendisiy­le ünsiyet edecek oğlan olduğu için oğlan evlâdı istemiş ve Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur.

Hulâsa; maksad-ı sahihe mebni bir memleketten diğer memle­kete hicretin meşruiyeti Ve sulehadan olmak üzere çocuk isteme­nin cevazı ve hilim sıfatının evsaf-ı memduha-i azîmeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle sindendir.[49]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a bir oğlan ihsan ettiğini beyan­dan sonra İbrahim (A.S.) la beraber oğlunun bazı umur u hususa sa'yetmeye   başladığı zamanda   vâki olan hadisatı    beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki İbrahim (A.S.) m oğlu kendisiyle beraber umur-u maişete sa'yeder olup, mesalih-i mühimmede pederine yardıma başlayınca İbrahim (A.S.) şefkatından naşı oğluna rü'yasını hikâ­yeye başladı, dedi ki «Ey oğulcağizım! Ben rüyada görüyorum ki Allahü Tealâ'ya kurban için ben seni kesiyorum. Binaenaleyh; bak, gör! Şu rüyada sen ne tefekkür eder düşünürsün, Allah'ın şu İpti-lâsına sabreder misin, etmez misin?» demekle oğlunun reyine mü­racaatla istişare etti.]

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanlarına nazaran İbrahim (A.S.) leyle-i terviyede bu rüyayı görmüş, lâkin şeytanî midir, yoksa rahmani midir diye şekketmiş ve arefe günü tekrar görünce rahmanı olduğunu bildiğinden o güne arefe denmiştir. Üçüncü günü tekrar görünce emr-i katfi-i İlâhi olduğunu bildiğinden ve kurban kasdettiğinden o güne yevm-i nahir yani kurban günü den­miştir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) oğluna ip ve bıçak alıp odun getirmek için dağ başlarına gideceklerini beyan eder. Çünkü; odun için dağa gitmek âdetleriydi. Adetleri veçhüzere ip, balta ve bıçak aldılar, (Mina) denilen mahalle varınca İbrahim (A.S.) oğluna rü­yayı hikâye ve taraf-ı İlâhiden böyle bir iptilâ ve imtihan olduğunu beyanla işi istişareye havale etti. Şu zebholunmakla emrolunan İshak (A.S.) mıdır, yoksa İsmail (A.S.) mıdır? İhtilâf varsa da esah olan İsmail (A.S.) dır. Zira; İbrahim (A.S.) m hicretinden sonra tebşir olunan İsmail (A.S.) dır. Çünkü; bu sûrede zebih kıs­sası hitam bulduktan sonra İshak (A.S.) la tebşir olunması zebha mukarin olan tebşirin İsmail (A.S.) hakkında olduğuna delâlet eder. Zira; ma'tufun m a 'tuf un aleyhin gayrı olması kavaid-i Ara-biye iktizasındandır. Resulullah'ın «Ben iki zebihin oğluyum» bu­yurması da kurban olunmasıyla emrolunanm İsmail (A.S.) olduğuna delâlet eder.    Çünkü; Resûlullah'm ceddi (Abdülmuttalib) zemzem kuyusunun tathirinde kolaylık olursa on oğlundan birini kurban edeceğini nezretmiş ve suhulet görülmesi üzerine nezrini ifa etmek için oğlanları beyninde kur'a çekmiş ve kur'ada Resûlul­lah'm pederi (Abdullah) Hazretlerinin ismi çıkmıştır. Binaenaleyh Resulullah'ın   iki   z e b i h le muradı; cedd-i a'lâsı İsmail (A.S.) ve pederi Hz. Abdullah'tır. Kurban olmak için çekilen kur'ada Ab­dullah'ın ismi çıkınca Abdülmuttalib oğlu bedelinde yüz deve kur­ban ettiğinden bu esasa riâyeten şeriat-ı Ahmediyede insanın diyeti yüz deve olmak meşru kılınmıştır. Zebih vak'asının Mekke'de ol­ması da kurban kılınmasıyla emrolunanm İsmail (A.S.) olup İshak (A.S.) olmadığına delâlet eder. Zira; çocukluğundan beri Mekke'de neş'et ederek ikamet eden İsmail (A.S.) dır. Halbuki İshak (A.S.) Şam cihetinde ve Kudüs-ü Şerif civarında neş'et ve ikamet etmiştir.[50]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m oğluna rüyayı hikâyesini be­yandan sonra bu teklife karşı oğlunun cevabını beyan etmek üzere buyuruyor,

[Pederi oğlunu kurban   yapmakla me'mur olduğunu beyan edince oğlu «Ey babam! Emrolunduğun şeyi işle, İnşaallah sen benî sabredici kimselerden bulursun» dedi] ki İsmail (A.S.) in bu sözü tevfik-ı İlâhiye yapışmak ve kaza-yı İlâhiye razı olmak suretiyle kemal-i itaat ve inkıyadına delâlet eder, kendisinin sâbirler züm­resinden olacağını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmekle pederine de sabır tavsiye etmiş oldu. Çünkü; pederde olan şefkat icabı sabır­sızlık ihtimali olduğundan kendisinin sabredeceğini beyan etmesi pederinin şefkatına iltifat etmeyip sabretmesini müstelzimdir.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile şu teklif gayet meşakkat ve endişeyi mucip olduğundan birden vürud etmedi, belki uyku halinde tedriç suretiyle gelmiştir ki vakit geçmekle kalbi rahat olsun. Çünkü; böyle bir emrin alelacele gelmesinde insa­nın ne yapacağını şaşırması ve hayrete düşmesi âdetidir. Binaena­leyh; kelb-i nebevilerini alıştırmak ve ıztırabmı defetmek için ted­riç sureti ihtiyar olunmuş ve kemâl-i itaat ve inkıyadlarma işaret için kurbanla emir rüya suretiyle gelmiştir. Çünkü; uyku halinde gelen bir emre bu kadar sür'atla itaat eden bir kimsenin uyanık halinde gelen bir emre daha ziyade sür'atla itaat edeceği evlevi-yetle sabit olduğundan şu imtisalın kemal-i ihlâsa delâlet edeceğin­de şüphe yoktur. Oğluyla istişarenin hikmeti de bu olduğu gibi oğ­lunun taat-ı İlâhiyede sabrı pederine zahir olmakla kurretülayn olsun, pederi oğlunun sıfat-ı hilimde şu büyük mertebeye ve sa­bırda derece-i âliyeye baliğ olduğunu bilmesi ve oğlunun âhirette çok sevaba nail olmasıdır. Ma'siyetten halâs olmaz, ancak ismet-i İlâhiyeyle ve taat üzere kuvvet olmaz; ancak tevfik-i İlâhiyle .ol­masına binaen İsmail (A.S.) şu iptilâya sabrını meşiyet-i İlâhiyeye ta'lik etmiştir.[51]

 

Vacip Tealâ pederinin oğluyla istişarelerini beyandan sonra her ikisinin enır-i İlâhiye inkıyad üzere ittifak ettiklerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Vakta ki pederi ve oğlu her ikisi de emr-i İlâhiye inkıyada ittifak ettilerse İbrahim (A.S.) oğlunu sağ canibi üzerine yatırınca alnının bir tarafı yere yamandı. İşte o vakit her ikisi de saâdet-i uzmâya erdiler.] Ve İbrahim (A.S.) teveccüh-ü tamla hakkın ca-nib-i manevîsine teveccüh etti. Binaenaleyh; dergâh-ı ulûhiyette nail olacağı kurbiyete nail oldu.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile şu vak'a (Mina) da elyevm kurban kesilen mahalde veyahut (Mina) nın mescidine yakın bir mahalde olmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu yatırıp bıçağı İsmail (A.S.) in boğazına birkaç defa çalmışsa da bıçak kesmeyince hayrete düştü.

İsmail (A.S.) pederine yüzü üstüne yatırtıp pederinin yüzünü gör­memesini ta'rif etti. Çünkü; yüzüne bakmasıyla şefkati bıçağı şid­detle çalmasına mani olduğundan kesmedi zannetti. Halbuki ta'rif veçhüzere yatırdı, bıçak yine kesmedi. Çünkü İbrahim (A.S.) her ne kadar çalışsa irade-i İlâhiye bıçağın kesmemesine taallûk ettiği için çalışmada fayda yoktu, zira; İbrahim (A.S.) kesmekle bıçak ise kesmemekle me'murdu. Vacip Tealâ ise koç gönderip îsmai'li bıçaktan ve İbrahim (A.S.) ı da iptilâ ve hüzn ü kederden kurtar­mak üzere Cibril'e emrediyordu. İşte şu vak'a bir emr-i İlâhinin insanlar hakkında zahir-i hale nazaran ne kadar müşkül görünse inkıyad lâzım olup onun içyüzünde birçok hikmetler olduğuna de­lâlet eder.[52]                                                               

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) ve oğlunun emr-i İlâhiye kemâl-itaatlarmı beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan nida ettik, dedik ki «Yâ İbrahim! Muhakkak sen rüyayı tasdik ve rüyanın mukaddematına başlamakla emrimize imtisal ettin. Ve bizim rızamızı tahsil için gözün nuru oğlunu kur­ban etmeye razı oldun ve biz seni dostluk mertebesinde sabit-kadem bulduk, bizim emrimizi yerine getirmeye ihlâs üzere çalı­şınca ihsan ettik. Bizim sana ihsan ettiğimiz gibi cümle ehl-i ihsanı böylece cezalandırırız.İbrahim (A.S.) emr-i İlâhiye kemal-i ihlâsla imtisal ettiğinden bizzat nida-yı İlâhiye ve ihsan~ı sübhanîye nail olmuştur. Çünkü; baba oğul her ikisi de emr-i İlâhiye teslimiyet gösterince saâdet-i uzmâya nail oldular.[53]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m rüyayı tasdik ettiğini beyandan| sonra emrolunan kurban meselesinin emr-i azîm olduğunu beyanı etmek üzere buyuruyor.

[Şu emrolunan kurban meydanda bir iptilâdır. Biz Azîmüşşan İsmail (A.S.) bedelinde bir büyük koyunu feda ettik.]

Yani; İbrahim (A.S.) a emrolunan şeyin güçlüğü meydanda bir imtihandır ki insan için ondan daha büyük bir imtihan ve ip-tilâ olamaz, bu iptilâ taraf-ı İlâhiden nazil olmuş ihlâsı olanlarla olmayanları tefrik eder, birbirinden ayırır ve İbrahim'in kemâl-i ihlâsla emrimize imtisali, oğlunun taallül ve tereddüt göstermek­sizin hemen bize ve pederine inkıyadla bıçağa teslim-i nefsetmesi üzerine biz îsmail (A.S.) bedelinde cüssesi büyük ve gayet semiz bir koç feda ettik ki her ikisinin de takarrubları tamam olsun. On­ların insanlar arasında emsali görülmemiş iptilâya sabr u taham­mülleri mukabilinde emsallerinin nail olmadığı nimetlere nail ol­sunlar ve onlar için hazırladığımız ecr-i azîm yerini bulsun.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) ha­tiften nidayı işitince iki tarafına bakar, görür ki semadan gözleri sürmeli boynuzlu bir koçla Cibril geliyor. Cebrail (A.S.) Hz. İb­rahim'e hitaben «Şu koç kırk senedir Cennet'te beslenir, oğluna fedadır. Binaenaleyh; oğlunun bedelinde bunu kurban edeceksin» demiştir. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) koçu kurban etmiş ve Ce-nab-ı Hakka hamdü senasını yerine getirmiştir ki o vakit İbrahim (A.S.) a ânz olan sürür ve ferahın ta'rifi mümkün olamaz. Çün­kü nazil olan koç taraf-ı İlâhiden bir nebiye bedel olarak onun ha­lâsı için gönderilmiştir. O koç sebebiyle halâs olan İsmail (A.S.) neslinden seyyidülmürselîn geleceğinden koçun şanına ta'zîm için azametle tavsifolunmuştur. İbrahim (A.S.) oğlunu kurban edece­ğinde şeytan vesvese ettiği zaman İbrahim (A.S.) yedi taşı şey-tan'a attığından şeriat-ı İslâmiyede huccac için o mevkide yedi taş atmak mesnun olmuştur.

Koçu feda eden hakikatta İbrahim (A.S.) ise de gönderen ve feda etmesini emreden Vacip Tealâ olduğundan feda mecaz olarak Vacip Tealâ'ya isnad olunmuştur,[54]

 

Vacip mayıp ilâyevmilkıyam hüsn-ü senasını üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) a cümle-i ihsanımızdan birisi de kendisinde] sonra gelecek ümmetlerin lisanlarında hüsn-ü senasını ibka ettik. Çünkü; o ümmetler daima duasını yad edecek­lerdir ve bu duayı hiçbir surette dillerinden kesmezler. Yani selâj metle ilâyevmilkıyam dua ederler. İşte dünyada ve âhirette İbra­him (A.S.) a hüsn-ü suretle mücazat ettiğimiz gibi niyetlerinde ihlâs ve ihsan üzere olan kimseleri hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz, Çünkü; ihsan edenlerin cezaları da ayn-ı ihsandır.]

Bu âyet-i celilede beyan olunduğu veçhile insan için nas ara­sında hüsn-ü sena ve zikr-i cemil bırakmak bir meziyet-i azîme ve saâdet-i cesîme olduğundan a'mâl-i hasene tahsiline ve ebna-yı cinsiyle hüsn-ü muaşerete sa'y ü gayret etmesi lâzımdır.

cem-i muarrefünbillâm olduğundan ihsan sahibi olan her ferdin taraf-ı İlâhiden ihsanına mükâfat olarak hüsn-ü ceza göreceğine bu. âyet delâlet eder.[55]

 

Vacip Tealâ hüsn-ü ceza ile mücazat olunmanın sebel etmek üzere buyuruyor.

ribrahim (A.S.) hüsn-ü cezaya müstehakta. Zira; bizim mu-min Lut^lnd,,] Binaenaleyh; biz onu ahsen, cezple n^ cazat ettik.][56]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in kurban vak'asmı ve o vak'adan sonra vâki olan in'âm ve ihsanını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan İbrahim (A.S.) ı nübüvveti mukadder ve sa-lihler zümresinden İshak isminde bir oğlanla dahî tebşir ettik.]

Yani; evvelâ oğlunu kurban etmekle iptilâ, saniyen oğluna bir koç feda etmekle mesrur, salisen İshak isminde bir oğlanla tebşir ettik ki îshak (A.S.) ilm-i ezelîmizde enbiyadan ma'dud suleha zümresindendir. Nübüvvetini beyandan sonra salâhını zikretmek; İshak (A.S.) m şanına ta'zîm içindir.

Bu âyette İbrahim (A.S.)- ı üç cihetle tebşir vardır: Bi­rincisi: Tebşir edilen çocuğun oğlan olmasıdır. Çünkü; oğ­lanın kıza nispetle şerefi ma'lûmdur. İkincisi: O oğlanın enbiya zümresinden olmasıdır. Üçüncüsü: Salâhla mutta-sıf olmasıdır.[57]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) üzerine diğer nimetini beyan et mek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan İbrahim ve İshak (A.S.) üzerine hayr-ı kesîr

kıldık.] Zira; neslinde bereket halkettik. Binaenaleyh; cümle enbi-ya-yı Benî İsrail; İshak (A.S.) neslindendir.

Bu âyette bereket; bereket-i diniye ve dünyeviyenin her ikisi­ne de şamildir. Zira; İbrahim ve oğlu İshak (A.S.) dînî ve dünyevî berekete nail olmuşlardır. Çünkü; her ikisinin de zikr-i cemilleri ilâyevmilkıyam bakîdir. Cenab-ı Hak onlar üzerine dînî bereketler feyzeylediğinden ekseri enbiya onların neslinden gelmiş,    şeriat-ı semaviye onların üzerlerine nazil olmuş ve onlarm ellerinde zuhur etmiştir. Bununla beraber dünyevî bereketler de feyzeylediğinden İbrahim ve İshak (A.S.) servet sahipleri olduklarından it'âm-taam etmek ve misafirperverlikle âlem indinde meşhurlardır.

[Onların nesillerinden a'mâl-i saliha ve ahlâk-ı haserie' sahibi ve sair ahvallerinde ihsan edici ve Allah'ın kullarına menfaat sa­hihi kimseler olduğu gibi küfür ve masiyeti irtikâpla nefsine zul-medici kimseler de olacaktır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimsenin dalâlet ve hidaye­tinde, salâh u fesadında haseb ü nesebin te'siri olmadığma bu âyet delâlet eder. Çünkü; nesebin salâhta te'siri olmuş olsaydı İbrahim ve İshak (A.S.) m nesillerinden zalim gelmezdi, halbuki onlarm nesillerinden zalim geleceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyur­muştur.

Bu âyette evlâd ü ahfadın zulümleri âbâ ve ecdad haklarında nakısa ve ayıp olmadığı gibi esafilin cürmünden yukarı tabakada olanlara bir şey ait olmayacağına dahî tenbih vardır. Çünkü; İbra­him (A.S.) m neslinden gelecek zalimler olacağı beyan olunduğu halde İbrahim (A.S.) a birşey isnad olunmamıştır. Şu halde pede­rin fezailinden evlâdına birşey intikal etmediği gibi günahından da evlâdına birşey intikal etmez. Binaenaleyh; Yehûd taifesinin evlâd-ı enbiyadan olmalarıyla iftihar etmeleri batıldır. Zira; ken­dileri zalimlerdir. Şu halde babalan enbiya-yı kiramdan olmakla kendilerinin günahları sevap makamına kaim olmak lâzım eeldi-ğinden pederlerinin fezailiyle iftihar etmeleri ayn-ı hamakattırlar"[58]

 

Vacip Tealâ icmalen irsal edeceğim beyan buyurduğu enbi­ya-yı izam hazaratmdan Nuh ve İbrahim (A.S.) in kıssalarına işa­retten sonra Hz. Mûsâ ve biraderi Hârûn (A.S.) m kıssalarına işa-ret etmek üzere buyuruyor.                   

[Zat-i ulÛhiyetime kasem ederim ki ibrahim ve İshak (A.S.) m zürriyetinden Mûsâ ve Hârûn (A.S.) a nübüvvetle beraber me-nafi-i diniye ve dünyeviyeyi in'âm ve ihsan ettik. Onları ve kavim­lerini Firavun gibi bir cebabirenin zulüm ve çevri, kahr u galebesi gibi gam-i azimden kurtardık.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanlar üzerine Ce-nab-ı Hakkın in'âm ü ihsanı her ne kadar çoksa da esas itibarıyla ikidir ki birincisi: îsâl-i menafi', ikincisi: Mazar­ratı defetmektir. Bu âyette her ikisi de beyan olunmuştur. Zira; ihsan ve menfaat ısâl etmek; kerb-i azimden kurtarmak; mazarratı defetmektir. Çünkü menafi-i dünyeviye; vücut, haya, hayat, terbiye, ilim, irfan, akıl, sıhhat-ı beden v.s. gibi sıfat~ı kemaliyedir, Menafi-i diniye ise ibadet, ittika, istikamet ve nübüvvet olup bunların cümlesi minnette dahildir. Def-i mazarrat ise Firavun'un ezasından halâs etmek de mevcuttur.[59]

 

Vâcip Tealâ icmalen işaret ettiği in'âmı tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Mûsâ ve Hârûn (A.S.) a yardım ettik. Bina­enaleyh; galip oldular ve onların nimetleri yalnız Firavun'a galebe etmekle kalmadı. Zira; biz onlara beyanı açık, ahkâmı z,ahir sekten ârî, dînî ve dünyevî insanların muhtaç oldukları cümle ahkâmı ca­mi kitap verdik ki o kitapla onlara tabi olan insanları ıslah ve tarik-i hakka davet ettiler ve Biz Azîmüşşan onları doğru yola hida­yette kıldık, aklen ve naklen tarik-ı hakkı gösterdik. Binaenaleyh; onları ve kavimlerini hak yoluna şevkettik.]

Benî İsrail evvelce Firavun'un elinde esir oldukları halde ina-yet-i İlâhiye imdatlarına yetişerek Mûsâ ve Hârûn (A.S.) vasıta­larıyla Firavun'un esaretinden kurtulmaları onların hakkında pe> büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu makamda necatlarını ih san sırasında zikretmiştir. Çünkü; insanlar için düşmana galebedeı daha büyük bir nimet olamaz. Zira; mağlûpken galip, mahkûmke hâkim olmak kadar lezzetli birşey yoktur.[60]

 

Vacip Tealâ hayatlarında vâki olan ihsanı ba'delbeyan vefa' larmdan sonra dünyada zikr-i cemülerini ibka ettiğini beyan e mek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan sonra   gelecek ümmetler ve kavimler içinde Mûsâ ile Harun'un güzel zikirlerini ibka ettik. Hatta ilâyevmilkı-yam onlar üzerine selâmetle duâ daimdir. Zira; biz Mûsâ ve Hârûn gibi ihsan sahiplerini hüsn-ü ceza ile cezalandırırız. Binaenaleyh; onlara ve sair erbab-ı ihsana yardım eder, düşmanlarına galebe ve­rir, dünyaca nimetlerimizle mütena'ım kılarız. Çünkü ihsanın ceza­sı; ihsandır.] Gerek ibadetini Allah'ın emri üzere şeraitine riâyet ederek ihsan üzere eda edenlere, gerek ebna-yı cinsiyle hüsn-ü mu­aşeret edip ihsan edenlere biz güzel ceza ile mükâfat ederiz.

[Mûsâ ile Harun'a nasıl güzel mükâfat vermeyelim veririz. Zira; onlar bizim mümin kuHarımızdandır.] Vacip Tealâ imanla hasıl olan faziletin eşref ve âlâ olduğuna işaret içiri Mûsâ ve Hârûn (A.S.) ı bu âyette imanla tavsif buyurmuştur. Çünkü Mûsâ ve Harun'un birçok mezâyâsı olduğu halde o mezâyâ-yı âliye içinden imanlarını zikretmek; imanlarının şerefine tenbih içindir. İmanın hüsn-ü cezaya sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü âyette iman; hüsn-ü cezaya illet ve sebep kılınmıştır. Bina­enaleyh imanın'; cümle hayratı calip ve envâ'-ı nimeti cazip ve her türlü saadeti kâfil olduğuna âyet kafi bir delildir.[61]

 

Vacip Tealâ Mûsâ ve Hârûn (A.S.) in   kıssalarına işaretten sonra İlyas (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor

[İlyas (A.S.) muhakkak bizim tarafımızdan kullarımızı ıslah için gönderilen resullerdendir. Zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol Vakti ki o vakitte tlyas kendi kavmine «Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki ma'siyet irtîkâb edersiniz?» dedi ve «Siz (Baal) isminde puta ibadet eder de halikların en güzeli olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkeder misiniz?» demekle kavmine gittikleri yolun kötü olduğu­nu bildirdi.]

Fahri Râzi ve Hâzinin beyanları veçhile İlyas (A,S.) Hârûn (A.S.) m evlâdmdandır. Pederinin ismi (Yasin) dir. Mûsâ ve Hâ­rûn (A.S.) dan sonra ba'solunan enbiya-yı Benî İsrail'dendir. İlyas (A.S.) in kavmi sebil-i selâmet ve tarik-ı istikametten ayrılınca taraf-ı İlâhiden onları irşada me'mur olması üzerine kavmine hita­ben «Ey müfsitler! Siz Allah'tan korkmaz mısınız ki Allah'ın gayrı birtakım putlara ibadet edersiniz ve cemadat kabilinden olup (Baal) isminde bulunan putlara ibadet eder ve mühim hacetleri­nizde onlara müracaat eder de Allah'ı terk mi edersiniz?» dedi.

fî ; Şam diyarında bir kasaba ahalisinin putlarının is^; midir. Hatta o putlarının ismiyle memleketleri tesmiye kılındığın­dan o beldeye (Baalbek) denir. Bazı rivayete nazaran bu put altın­dan ma'mul yirmi arşm uzunluğunda ve dört adet yüzü varmış ve çok ta'zîm ettiklerinden dört yüz kadar hizmetçi ta'yin etmişlerdir. İşte İlyas (A.S.) m bu ahaliyi tarik-ı hakka davetle; ittika ümmül-j ibadet olduğundan onları herşeyden evvel ittikayı terkettiklerinden dolayı tekdir ederek «Siz Allah'tan korkmaz mısınız da ittikayı| terkedersiniz? ıı demekle kavmini ittikaya davet etmiştir.[62]

 

Vacip Tealâ, İlyas (A.S.) m kavmini halikların ahsenine iba­deti terketmeleri üzerine tevbih ettiğini beyandan sonra Halikıı kim olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın Rab bidir.]

Yani; «Ma'budünbilhak Allahü Tealâ'dır ki o Allahü Tealâ iba­dete elyaktır. Zira; cümle zerrât-ı cihanı yoktan halkettiği gibi her-birini kendine münasip terbiye ile gûnâgûn terbiye ederek kema­line îsâl eden Rabbiniz olduğu cihetle cümle mükellefinin ibadetine müstehaktır. Şu halde nasıl oluyor ki bu kadar nimetleriyle per-verde olduğunuz Rabbinizin ibadetini terkederek menfaat ve ma­zarratı olmayan putlara ibadet edersiniz?» demekle kavmini hide davet etmiştir.[63]

 

Vacip Tealâ İlyas (A.S.) in davetini beyandan sonra kavmini] bu davete karşı nebilerini tekzib ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İlyas (A.S.) in daveti üzerine kavmi İlyas (A.S.) ı tekzib et­tiler ve nebilerinin davetine asla iltifat etmediler. Memleketten çıkarmaya ve katletmeye cür'et ettileı*. Zira; onlar şu tekzipleri sebebiyle azab-ı Cehennem'e hazırlardır, ancak Allah'ın muhlis kulları azaptan müstesnadırlar.] Çünkü; onlar resullerinin dave­tini işitince inkâr ve tekzip gibi cinayetlere cür'et etmeyip iman ve inkıyada sür'at ettiklerinden rıza-yı İlâhiye nail ve azaptan affo­lunmuşlar, ihlâs üzere iman ve ibadet ettiklerinden Cenab-ı Hakkın halis kullarından olmuşlardır.

[Biz Azîmüşşan İlyas'tan sonra gelen ümmetler içinde İlyas (A.S.) in nam-ı celilini ve zikr-i cemilini ibka ettik. Zira; o üm­metler tarafından İlyas (A.S.) a ( C^\ J ' J& fM« ) duâsıyla zikrolunur. Çünkü; biz hudüd-u şer'iyemizi muhafaza ve emr ü nehyimizin muktezasmı icra ile ihsan edenleri böylece hüsn-ü ceza ile mücazat ederiz.] Nasıl mücazat etmeyelim? Zira;

[Muhakkak İlyas (A.S.) bizim mümin kullar muzdandır.] Bi­naenaleyh iman; hüsn-ü cezayı caliptir.[64]

 

Vacip  Tealâ İlyas   (A.S.) in  kıssasına   işaretten  sonra  Lût (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Lût (A.S.) bizim taraf-ı İlâhimizden halkı hakka davet için gönderdiğimiz resullerdendir. Ey habibimî Zikret şol zamanı ki o zamanda biz Lût'u, Lût'un ehl ü ıyalini ve ona tabi olanları nazil olan azaptan kurtardık, cümlesini saha-i necata çıkar­dık, ancak Lût'un haremi kötü fiilinden dolayı helak olanlar içinde kaldı. Lût ile etbâ'ını azaptan halâs ettikten sonra kavm-i Lût'un sairlerini ihlâk ettik. Zira; onların irtikâb ettikleri kötü fiilleri he­laklerini mucip olmuştur.]

Hz. Lût'un haremi Lût (A.S.) m emrine itaat etmeyerek kav­minin çirkin işlerine yardım edip razı olduğundan helak olan cani­ler içinde kalmıştır. Çünkü; iyi olan kimselere mukarenetin fay­dası onun haliyle hallenmek ve salâhından istifade etmekle olup Lût'un haremiyse bilâkis Lût (A.S.) m zıddına âsîlere iştirak et­tiğinden âsîler içinde kalmış, akıbet helak olmuştur. Zira herkesin kendi ef âliylet-mücazat olunması; âdet-i İlâhiye iktizasındandır.[65]

 

Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavminin helak olduklarını beyan­dan sonra ehl-i Mekke'nin onların helake dair olan asarını her za­man gördükleri halde ibret almadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor,

[Ey ehl-i Meleke! Siz sabah ve gecenin iptidalarında kavm-i Lût'un harabeleri üzerine yürür ve görürsünüz, onların günahları sebebiyle helak olup memleketlerinin altı üstüne karıştığını bilir­siniz de hiç mi düşünmezsiniz?] Halbuki insanlara lâyık olan o gibi harabelerden ibret alarak insaf edip günahlardan vazgeçmek ve ıslah-ı nefsetmektir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Mekke Şam ci­hetine ticaret için daima seyrüsefer ettiklerinden gündüzleri kat'-ı mesafe ederlerse akşam vakti kavm-i Lût'un harabesi konak yeri olduğu gibi geceleri kat'-ı mesafe ederlerse sabah vakti o harabeler konak mahalli olduğundan Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'nin kavm-i Lût'un harabelerine şu iki vakitte uğradıklarını beyan buyurmuş­tur. Yoksa gündüzün yarısında ve gecenin nısfında dahî harabele­re tesadüf edebilirler. Çünkü; Şam cihetine seferde ehl-i Mekke'­nin yolu herhalde o harabelerden geçerdi.

Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Mekke'yi birkaç veçhile tevbih etmiştir. Birincisi: İstifhamdı inkârıdır ki bunların her zaman harabelerini görüp de ibret almamaları emr-i münkerdir. İkincisi: Âkil olmadıklarına işaret etmiştir. Zira; âkil ol­salardı akıbeti idrak ederlerdi. İdrak etmeyip nimet-i aklı isti'mal-de kusur ettiklerinden Cenab-ı Hak onları tevbih etmiştir.

Vacip Tealâ İlyas (A.S.) m kıssasını! nus'/un kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor

[Muhakkak Yunus  (A.S.)  taraf-ı İlâhimizden halkı irşad ve ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğ için    gönderdiğimiz resullerdendir.]     Bu âyet; vak'amn Yunus (A.S.) m kavmine risaletini tebliğden sonra olduğuna delâlet eder.[66]

 

Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m risalet olan vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Resul-ü Zişan!    Şol zamanı ki o zamanda Yunus (A.S.)  taraf-ı İlâhiden gelecek azabı kavmine haber vererek içi| dolu bir gemiye gitti. Yunus (A.S.) gemiye gelince gemi ahalisi beyinlerinde kur'a çektiler. Kur'a Yunus (A.S.) hakkında çıkınca kendi nefsini denize attı. Binaenaleyh; denize garkolarak mağlu-bînden oldu. Yunus (A.S.) kendini denize bırakınca nadim olduğu| halde balık onu lokma etti.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in    beyanlarına nazaran    Yunus   (A.S.) kavmini imana davet edip onlar da kabul ve davete icabet etme-j yince azabın geleceğine vaad-i İlâhi vaki olarak mev'ûd olan azabın j gelmesi yaklaşınca azap kendine isabet etmemesi için hemen kav-İ mi içinden çıkıp gitti ve deniz kenarına geldi. Adamlar ve yüklerle| dolu bir gemiye bindi, lâkin gemi durdu. İleri gitmedi, belki garko-lunacak bir hale geldi, içinde olan ahali endişe içinde muztarib ol-| dular. Meğer evvelden beri âdetleri gemiye böyle bir arıza oldu-J ğunda içinde olan ahali beyinlerinde kur'a çekmek ve kur'a kimin yedinde çıkarsa o adamı denize atmak suretiyle gemi yoluna de­vama başladığı gibi, bu cihetle afetten salim olmasıymış.    İşte bu âdete binaen gemi.durunca «Bu gemide efendisinden firar etmiş| bir kul var, gelin bir kur'a çekelim» derler. Kur'ayı çekerler, Yu­nus (A.S.) m ismi çıkınca Yunus (A.S.) bildi ki kendi hakkında bir imtihan-ı İlâhi var. Hemen kaza-yı İlâhiye kalbi mutmain ola­rak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur edip «Abd-i âsî benim» diyerek kendini denize attı. Derhal vakit geçmeksizin ilham-ı İlâhiyle Yu­nus (A.S.) ı balık yuttu ve rahatını te'min etti. Binaenaleyh; asla zarar gelmedi.    Yunus  (A.S.)  Cenab-ı Hak'tan    izin gelmeksizin kavminin içinden çıktığına nedamet etti, fakat fayda etmedi, ola-j cak oldu, kaza-yı İlâhi yerini buldu.

Yunus (A.S.) in zellesinde bir çok ihtilâf varsa da esah olan| Yunus (A.S.) kavmine taraf-ı İlâhiden vaad olunan azabın elbette nazil olacağını zannedip onların tevbe etmesiyle aff-ı İlâhinin ge­leceğinden gaflet etmesidir. efendisinden firar etti manasınadır. Yunus (A.S.) Vacip Tealâ'dan izin gelmeksizin kavminin içinden çıkıp gemiyi teşrif ettiğinden    efendisinden kaçmış olan kul hakkında isti!mat olunan muştur. Âbık) lâfzı    Yunus  (A.S.)  hakkında dahî isti'mâl olun[67]

 

Vacip Tealâ balığın Yunus  (Amf) a ma'bed olduktan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzer buyuruyor.

[Eğer Yunus (A.S.) balığın karnına girince Cenab-ı Hakka teşbih edicilerden olmamış olsaydı balığın karnında kıyamet gü­nüne kadar kalırdı.] Binaenaleyh; balığın karnı Hz. Yunus hak­kında sair emvat hakkında olduğu gibi kabir olurdu, lâkin hariçte ve balığın karnında teşbihe devam ettiğinden balığın karnından kurtuldu. Şu halde teşbihin, insanı birçok müzayakadan kurtara­cağına bu âyet delâlet ettiği gibi teşbihe devama teşvik dahî var­dır. Zira; bol ve sürurlu vaktinde Allah'ın zikrine devam eden kimsenin dar ve zaruret vaktinde imdadına yetişeceğine işaret var­dır. Çünkü; Yunus (A.S.) zikrullaha devam ettiği için her ne hik­mete mebni ise balığın karnına girdiğinde Cenab-ı Hak o dar ma­halli onun hakkında mahall-i istirahat kıldığını ve teşbihe devamı çare-i necatı olduğunu bu âyette beyan, buyurmakla kullarını teş­bihe teşvik buyurmuştur.[68]

 

Vacip Tealâ Hz. Yunus'un baliğin karnında bir gün veya yarım gün yahut kırk gün karar ettikten sonra bir sahile çıktığım beyan etmek, üzere buyuruyor

[Bedeni zayıf ve hasta olduğu halde biz  Yunus'u şenlikten hâlî bir ovaya attık, onun üzerine gölgelenmesi için biz kabaktan ağaç bitirdik.]

Yani; Yunus (A.S.) teşbihe devam edince biz onu ahaliden •hâlî ıssız bir çöle çıkardık. Halbuki o anadan yeni doğmuş bir ço­cuk gibi zayıf, balığın karnmda âdetin hilâfına geçirmiş olduğu ha­yattan müteessir hasta gibi bir haldeydi. O halde hâlî bir mahalle çıkınca Biz Azîmüşşan onun sıcaktan gölgelenmesi, sinek v.s. gibi mûziyattan ezalanmaması için yaprağı büyük olan kabak ağacını halk ve onun gölgesinde rahatını te'min ettik.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Yunus (A.S.) m çı­karıldığı mahallin (Nusaybin) veyahut (Musul) civarında bir kar­ye olması muhtemeldir. Yunus (A.S.) in balığın karnında kararı­nın müddetinde birçok ihtilâf varsa da müddeti ta'yin hakkında sarahaten bir delil olmadığından miktar-ı müddet hakkında bahsi terkederek ilmini Cenab-ı Hakka tefviz etmek daha evlâdır. Ba- '4 lığın karnmda Yunus (A.S.) teneffüste zahmet çekmemiştir. Zira; | emr-i İlâhi üzerine balık, kafasını sudan yukarı kaldırir,' suya ba- % tırmazdı. Binaenaleyh; Yunus (A.S.) da balığın ağzından nefes alırdı, hava bu minval üzere cereyan ettiğinden hayatına halel gel­memiştir. Gerçi Yunus (A.S.) için halkolunan ağacın nevi itiba­rıyla incir, muz, karpuz olmasında ihtilâf varsa da esah olan ka­baktır. Çünkü in manâsı lisan-ı Arapta kabak olduğu 1 gibi Resulullah'a «Kabağa niçin muhabbet edersin?» denildiğinde i «Biraderim Yunus (A.S.) m ağacı olduğu için» buyurması halko-|-lunan ağacın kabak olduğuna delâlet eder. Çünkü şu hadis-i şerif; j bu âyeti tefsir etmiştir.                                                       

Nebatat içinden kabağın gölgesi koyu, havası güzel ve sinek- ;j ten hâlî olduğu için Yunus (A.S.) in rahatına kabak tercih olun-1 muştur. Yunus (A.S.) için halkolunan'kabak Hz. Yunus'u gölge-] leyecek kadar yüksek olduğu gibi ondan evvel o nevi kabak mev-1 cut olmadığından Yunus (A.S.) m mucizesinden sayılmıştır.         J

Nisâbûrî'nin beyanına nazaran kabak ağacının altında bulun-1 duğu müddet Yunus (A.S.) in taayyüşü keçi sütüyle vaki olmuş- jj tur. Çünkü; Cenab-ı Hakkın sevk ve ilhamıyla bir keçi gelip sabah| ve akşam onun sütüyle te'min-i maişet ettiği mervidir. Hz. Yunus'un vücudu eski kıvamını bulup mizacı itidal kesbedinceye ka~ i dar bu hal devam etmiş, kabak ağacı altında bulunmuştur.[69]

 

Vacip Tealâ Yunus (A.S.) m   vücudu eski halini   bulduktan | sonra tekrar karye-i mezkûreye avdet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu minval üzere vukuat cereyan ettikten sonra Biz Azîmüşan Yunus'u tekrar yüz bin veyahut daha ziyade ahaliyi cami olan karyeye gönderdik. Onlar Yunus (A.S.) a iman ettiler. Binaena­leyh; biz onları vakt-i muayyenleri gelinceye kadar yaşattık, iman­ları sebebiyle onları kahr u gazabımızdan halâs ve ecel-i mev'ûd-lanna kadar muammer kıldık.]

Bu âyette lâfzının delâlet ettiği şek; vehle-i ûlâda o karyeye bakan kimseye aittir. Çünkü; o karyeyi iptidaen gören bir' kimse ahalisini yüz bin veyahut daha ziyade olmasını tahmin ve zannettiğini beyandır. Yoksa Vacip Tealâ'ya ait değildir. Zira; Va­cip Tealâ şek ve şüpheden müberrâdır ve karyenin nüfusunun kaç kişi olduğunu suret-i kafiyede bilir.

Kavm-ı Yunus'un vakt-i muayyenlerine kadar muammer ve nimet-i dünya ile mütena'im olmalarının sebebi; imanları olduğuna işaret için sebebiyete delâlet eden  lafzıyla varid olmuştur.[70]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının ümmetleriyle vâki olan sözlerini beyandan sonra Mekke'de olan kâfirlerin mezheple­rini iptal ve mezheplerine devam ettikleri surette akıbetinde ola­cak fenalığı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrenı-er Rusül! KüKar-ı Mekke'den suâl et! Kızlar Rab-j bin Tealâ'ya ve oğlanlar onlara mı mahsustur? Yoksa onlar şahit oldukları halde melekleri biz dişi olarak mı halkettik? Bunlar göz­leriyle gördüler mi?]

Yani; onların sakîl addettikleri ve sevmedikleri kız evlâdını bize tahsis edip de kendilerince mergub addettikleri oğlan evlâdını kendilerine tahsisin sebebi nedir? Yoksa biz melekleri halkederken yanlarmdamıydılar ki meleklerin dişi olduğunu nereden bilirler ve dişi olduklarına şehadet edebilirler mi? Elbette şehadet ede­mezler. Zira; meleklerin hilkatmda hazır olmayınca aklın idrak edeceği birşey olmadığından bilemezler ve meleklerin dişi olduğu­na dair enbiya-yı kiramdan bir nakil dahî varid olmadı. Şu halde onlar meleklerin dişi olduklarını esbab-ı ilimden hangisiyle bildi-ler de iddia ediyorlar? Melekler bizim kızlarımız olduğunu hangi delile istinad ederek iddiaya cür'et ediyorlar?

Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile müşriklerin itikatlarını red ve mezheplerini iptal etmiştir. Çünkü müşrikler «Melekler Allah'ın kızlarıdır ve Allah'ın oğlu yoktur, oğ­lan evlâdı bize mahsustur» derler, bu itikadı kendilerine mezheb ittihaz etmişler ve bu mezhebin tervicine de çalışmışlardı. Allahü Zülcelâl açık bir surette ve onları ilzam ve iskât suretiyle reddet­miş ve dâvalarını cevab veremeyecekleri bir tarzda kendilerinden suâl etmiştir. Çünkü; dâvaları an cehlin olup esbab-ı ilimden bir ilme müstenid olmadığından cevabtan âciz ve mebhut olmuşlardır. Zira; mesail-i diniyyenin ve bilhassa itikadiyyatm aklî ve naklî el­bette bir delile müstenid olması lâzımdır.

Meleklerin dişi ve erkek olduklarına dair ellerinde bir delil olmadığı halde meleklerin dişi olduklarını iddia cehalete müstenid olduğundan Cenab-ı Hak onları tekdir ve tevbih etmiştir.[71]

 

Vacip Tealâ müşriklerin «Melekler Allah'ın kızlarıdır» dedik­leri dâvaları bâtıl olduğunu beyandan sonra bu hususa dair beyin­lerinde vaki' olan haberlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Uyanık bulunun ki kâfirler kendi iftira ve ada­vetlerinden neş'et ederek  «Allah'ın veledi vam  derler. Halbuki)! onlar bu sözlerinde elbette yalancılardır.] Zira; Allahü Tealâ ehl üj iyâl ve evlâd gibi eser-i acz ü hudus olan şeylerden münezzehidir. Çünkü; çocuk doğurmak ecsama mahsustur. Halbuki Allahü Tealâ cisim değildir. Zira; cisim fânî ve Cenab-ı Hak ise kadîmdir. Bina-* enaleyh; kâfirlerin Allah'a veled isnadları sırf yalandan ibarettir.; Çünkü aklî ve naklî bir delile müstenid değildir. Delile müstenid olmayan dâva her zaman merduddur.[72]

 

Vacip Tealâ kendine veled isnadı bâtıl olduğu gibi müşrikle­rin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri dahî bâtıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kendi zatı için kız evlâdını oğlan evlâdı üzerine ihtiyar mı etti? Ey müşrikler! Size ne oldu ki böyle yanlış ve bâtıl şeylerle hükmedersiniz. Lâyıkiyle düşünüp de itikadınızın bâtıl ol­duğunu tezekkür etmiyor musunuz?] Nasıl oluyor ki noksan gör­düğünüz kız evlâdını Allahü Tealâ'ya ve şerefli gördüğünüz oğlan evlâdını kendinize isnad ediyorsunuz ve şu dâvanızın butlanına be-daheten akıl şahadet ederken nasıl oluyor da siz sıhhatini dâva edi­yorsunuz?

Bu âyet; müşriklerin iftiralarını isbat ve yalanlarım takrir et­miştir. Zira; sözleri muhali müstclzimdir. Muhali müstelzim olan söz; her zaman bâtıldır. Çünkü; Vacip Tealâ şerefli olan oğlandan

müstağni olunca yaratılışında ve ahlâkında'noksan olan kız evlâ-.j dmdan müstağni olacağı evleviyetle sabittir. Zira; eşref olan şey-J den müstağni olanın edna olan şeyden müstağni olacağı aşikârdır.[73]

 

Vacip Tealâ müşriklerin dâvaları bâtıl olduğunu beyandan'] sonra onları ilzam ve iskât için vücudu olmayan bir şeyi onlara.j teklif ile tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Yoksa melâikenin Allah'ın kızları olduğuna dair size açık de-] lil mi nazil oldu ve sözünüz doğru ise dâvanızın sahih olduğuma beyan eden kitabınızı getirin?]

Yani; ey müşrikler! Meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia^ ediyorsunuz. Bu iddianızın sıhhatine delâlet ve maksadınızı açık-jl tan beyan eder,deliliniz var da sözünüz doğru ise kitabınızı getirinl görelim. Zira; bir dâva delile müstenid olmak lâzımdır, delilsiz dâ-l va dinlenmez.                                                                                   ij

Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendinin beyanlarına nazaran; bu âyetlerde bulunan istifhamlar; kâfirlerin dâvalarını inkâr ve redj içindir. Şu halde bu âyetler kâfirlerin akıllarının noksan ve tabU! atlarının sefih ve bu hâl üzere devam ettikleri surette âkibet zab-ı ilâhiye duçar olacaklarım beyan etmiştir.[74]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin cehalet ve sefahetlerini ve sülükleri mesleklerinin sekametini ve âkibetlerinin vehametini beyani dan sonra cehaletlerinin neticesi olarak Vacip Tealâ hakkında vaki' olan fena sözlerini beyan etmek üzere

[Müşrikler Allahü Tealâ ile cin arasında nesep isi) a t ederek dediler ki «Allahü Tealâ cinden bir hatun tezevvüc etti ve ondan kız evlâdı olan melekler doğdu». İşte böyle demekle iftirada bulun­dular. Zat-i Ulûhiyetime kasem ederim ki şu iftiralara cesaret eden kâfirlerin Cehennem azabında hazır olacaklarını cinniler bildiler.]

Kâfirler Allahü Tealâ'nm Hâlık, cinnilerin mahlûk olup Hâlık ile mahlûk beyninde tezevvücün cereyanı mümkün olamayacağını düşünemediler. Zira tezevvüc; ihtiyaç üzerine terettüp eder. İhti­yaç ise ulûhiyete münafidir. Bu âyette kâfirlerin su-i itikadlarmm butlanına ve onların derece-i hitabtan sakıt olduklarına işaret için hitabtan gıybet siygasma intikal olunmuştur.

Bunların şu iftiralarının cezası azab-ı Cehennemde hazır ola­caklarının kat'î olduğuna işaret için edat-ı te'kid olan kasem ve tahkika. delâlet eden  ve lâm-ı te'kidle varid olmuştur.

Bazı ulema «cin ile melek bir cinsdir, daima işi şer olanlar cin ve işi hayır olanlar melektir» demişler ise esah olan her biri ayrı cinstir. Zira; meleklerin küllisi hayır ve ibadetle meşgul olup cin­den muti' ve münkad olanlar mümin-i muvahhiddir ve itaat etme­yenler âsî ve şeytandır. Yahud şeytan da ayrı bir cinstir. Gerçi şeytanın cinden bir kısım olmasına bazı nusûs delâlet ediyorsa da bu delâlet kat'î olmadığından mesele muhtelifün fihtir.[75]

 

Vacip Tealâ Zat-ı ulûhiyetinin şu isnad ettikleri şeylerin cüm­lesinden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[Kâfirlerin isnad ettikleri şeylerin cümlesinden Cenab-i Hak münezzehtir ve noksan olan sıfatların hepsinden Vacip Tealâ berî olmakla berî oldu. İns ü cinden âsî olanların cümlesi azab-ı Cehen­nemde hazırlardır. Ancak Allah'ın muhlis kulları azaptan müstesnadirlar.] Zira; onlar ulûhiyeti lâyık olduğu sıfatlarla tavsif edip, ubudiyetlerinde daima sabit bilkadem oldukları cihetle azaptan halâs oldukları gibi bir çok nimetlere de nail olacaklardır. Çünkü; bunlar ibadetlerini ihlâs üzere eda ettiklerinden taltif-i İlâhîye müs-tehaktırlar. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak hâlis kullarının ihlâsları se­bebiyle azaptan muaf ve mertebe-i âliye sahibi olduklarını âleme ilân etmiştir.[76]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azaba hazır olacaklarını ve muhlis olan­ların azaptan halâslarını beyandan sonra kâfirlerin ehl-i imanı iğ-vadan âciz olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müşrikler! Siz ve sizin mabudlarınız olan şeytanlar Al­lah'ın kullarını idlâl ederek Allahü Tealâ üzerine ifsad edemezsi­niz, ancak nar-i cahime dahil olacakları ifsad edersiniz.]

Yani; ey kâfirler! Siz ve sizin mabudlarınız olan putlar ve şeytanlar bilûmum naşı ibadet-i İlâhiyeden men' etmek ve din-i İlâhî hakkında iğva etmekle murad-ı İlâhîyi geri döndüremezsiniz, ancak Cehenneme dahil olmaları ile hükmolunan mahkûmları iğva ve iğfal edersiniz ve sizin iğvanızla dalâlette olanlar bilâ tereddüt Cehenneme gireceklerdir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları-veçhile şeytanın iğvasınm ve vesvesesinin tesiri olmayıp ancak tesirin kazay-ı İlâhîde olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak «Siz ve sizin mabudla­rınız Allah'ın kullarım ıdlâl edemezsiniz, illâ Cehennem'e duhûl­leri mukadder olanları ıdlâl edersiniz» buyurmuştur. İnsanların ahvali ve hariçteki vukuat dahî bunu te'yid etmektedir. Zira; şey­tanın iğva ve ıdlâline uğraşmadığı bir insan olmadığı halde bunla­rın hepsini idlâl edemediği meydandadır. Eğer iğvasmda tesir ol­muş olsaydı cümle insanları ıdlâl ederdi, halbuki insanların hali bunun aksinedir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile kelâmın manâsına dikkat lâzım olduğuna işaret için gıybetten hitaba iltifat olunmuştur. Kâfirlerin mabudiar ı ile murad; put­lar ve şeytanlardır.[77]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin «melekler Allah'ın kızlarıdır» dedikleri itikatları bâtıl olduğunu beyandan sonra meleklerin ulûhiyete mü­nasebetleri olmadığını ve ubudiyette sabit ve daim olduklarını söy­lediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[»Bizden hiç bir kimse olmadı, illâ onun için bir makam-i ma­lûmu ve nıarifet-i İlâhiyye ve ibadet-i Sübhaniyyede herkesin birer muayyen mekânı ve mertebesi vardır ki o mertebede ibadetle meşgul olur ve muayyen olan makamını kimse tecavüz edemez ve c makam­dan tecavüze kimse muktedir olamaz. Binaenaleyh; herkes maka­mında sabit ve ibadette daim olur ve bizler arş-i â'lâ etrafında saf tutucuyuz ve bizim vazifemiz elbette Allahü Tealâ'ya teşbih etmek­tir.»]  Çünkü; herkes ubudiyetini izhar sadedinde birer vazife ile mükellef ve birer nevi' ibadetle meşguldür ve Resûlullah'ın bir ha-dis-i şerifi de bu âyeti tefsir eder. Çünkü; Resûlullah «Semada asla hâlî bir mahal olmayıp her tarafı meleklerle dolu olup kimi namaz kılar, kimi teşbih ve sair ibadetle meşgul olur, hatta bazıları rükû'da asla belini doğrultmaz ve bazıları da secdeden asla başlarını kal­dırmaz» buyurmuştur. Binaenaleyh; bu hadis-i şerif âyet-i celileyi tafsil etmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Meleklerden kimse olmaz, illâ her biri birer ibadetle meşgul ve vazife-i muayyenle-riyle mükellef olur] demektir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile meleklerin şu kelâmları kâfirlerin itikatlarını red ve iptal etmiştir. Çünkü; ubu­diyetlerini ikrar ve itiraf etmeleri Allah'ın kızları olmadıklarını ve ulûhiyetle münasebetleri bulunmadığını ikrar ve itiraftır, şu ke­lâmlarını kemal-i neşat ve rağbet üzere irad ettiklerine işaret için envâ-ı te'kidatla irad etmişlerdir.

Meleklere nispetle insanların ibadetleri hemen yok mesabe^ sinde olduğuna işaret için melekler şu kelamlarında makam-ı ma'j lûmu ve teşbihi kendilerine tahsis etmişlerdir.                         

Hulâsa; meleklerin Allahü Tealâ'yı ma'rifet noktasında birer muayyen makam sahibi oldukları ve Allahü Tealâ'ya ibadet için safbeste bulundukları, Allahü Tealâ'nm evlâdı olmayıp ancak kul­ları oldukları, "Melekler Allah'ın kızlarıdır» diyen kâfirlerin iti­katlarının batıl olduğu ve meleklerin ibadet-i saireyle meşgul ol­dukları gibi herhalde Cenab-ı Hakkı nekaisten takdisle meşgul bu­lundukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[78]

 

Vacip Tealâ müşriklerin ahvalinden bazılarını beyandan bazı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar «Ümem-i salifeye nazil olan Tevrat'la İncil bizim indi­mizde olsaydı biz Allah'ın halis kullarından olurduk» derler. Hal­buki kendilerine Kur'an gibi bir kitap nazil oldu, o kitaba küfret­tiler. Binaenaleyh; yakında küfürlerinin, kötü sözlerinin ve işleri­nin cezasını görürler ve bilirler.]

Yani; kâfirler evvel geçen ümmetleri ta'yib etmek suretiyle alâsebilittahassür vettemenni derler ki «Keşke bizden evvel geçen ümmetlere nazil olan kitaplar bizlere nazil olsaydı kütüb-ü sema-viyeye iman eder, o kitabın sahibi olan nebiye kemaliyle inkıyad eyler, Allah'ın halis kullarından olur, ibadetimizi Allah'a hasırla bize gelen kitabın vaazını kabul eder, kısas, hikâye ve durub-u em­salinden ibret alır, hiçbir şeyi ihmal etmezdik». İşte kâfirler böyle demekle kendilerinin ukalâdan olduklarını iddia ederler de kendi­lerine kütüb-ü semaviyenin. ekmeli, insanların menfaatim beyanda etemmi, hikmet-i burhanda eblâğı- olan Kur'an nazil olunca bu sözlerin hepsini unuttular, küfrettiler. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin elbette ceza-yı sezalarını bilirler.

Bu âyet; kâfirleri sözlerinde sebat etmemekle levmettiği gibi sözlerinde sebat etmemenin akıbeti vahim olduğunu beyanla teh-did etmiştir. İşte reyinde sebat etmeyen mütelevvin kimseler dai­ma melûm ve mezmumdurlar.[79]

 

Vacip Tealâ kâfirleri   sebatsıznj etmelerine te.rğib olmak üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki taraf-ı İlâhimizden kulla­rımızı irşad için gönderilmiş resul, kullarımız hakkında vaadi ve nusreti mutazammın kelimemiz sebkat etti. Muhakkak onlar dün­yada hüccet ve âhirette izzetle galebe ederler ve hu kelimemiz kat'î olarak sabit oldu, o sabit olan kelime şudur : «Rusül-ü kiram elbette nusret olunurlar, onlara tâbi olan bizim askerlerimiz elbet te düşmanları üzerine galip oluculardır.»]

Bu âyette sebkat eden kelimeyi Cenab-ı Hak iki kelimeyle tef­sir buyurmuştur: Birincisi: Rusül-ü kiramın taraf-ı İlâ­hiden mansur, ikincisi: Rusül-ü kiramın etbâ'ları asakir-i İlâhiye olup onların da düşmanları üzerine galip olacaklarıdır.

Gerçi rusül-ü kiramın etbâ'larıyla beraber bazı kere mağlûp oldukları görülürse de itibar akıbete olduğundan bununla âyete iti­raz varid olmaz. Zira; akıbet itibarıyla enbiya-yı kiram daima ga­lip ve düşmanları makhur ve münhezim olmuşlardır. Çünkü; ga­lebe; sebat ve devamla olduğu gibi devletle ve istilâ ile dahî olur. İptilâ kabilinden enbiya-yı kiramda bazan görülen mağlûbiyete itibar yoktur. Zira itibar; akıbetedir.

Rusül-ü kiramın galebesine müteallik kelime gerçi mütead-didse de manâlan bir olduğundan' kelime-i vahide denmiştir.

Hulâsa; rusül-ü kiram ile onlara tabi olanların mansur ve ga­lip olacaklarına dair kelime-i İlâhiyenin sebkat ettiği ve bu galebe akıbet itibarıyla olduğu cihetle bazan mağlûp olmalarıyla itiraz varid olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[80]

 

Vacip Tealâ bizim Nebimizin kavmine karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Nusret sizin olunca sen küf f aV-F Ku-reyş'in azıcık bir zaman içinde i'raz ve ezalarına sabret ve onlara yakında nazil olacak azabı göster.] Zira; duçar olacakları azabı sen onlara gösterince elbette göreceklerdir. Çünkü; görmemek ihti­mali yoktur.

Azap görecekleri azıcık zamanla murad; yevm-i Bedir veyahut Mekke'nin fetih günüdür. Çünkü; küffar-ı Kureyş'in dünyaca en makhur ve münhezim oldukları gün bu iki gündür. Zira; va'd-i İlâ­hinin dünyada onlar hakkında eseri bu iki günde zuhur etmekle Resulullah acilen azabı Kureyş'e bu iki günde göstermiş ve onlar - da görmüşlerdir. Binaenaleyh; mazlum ve doğru olanm Allah'ın intikam sahibi olduğunu düşünerek sabır ve teenni üzere zalimler­den i'raz ve akıbete intizar etmeleri lâzımdır. Zira; zalimlerden intikamını alacağını Allahü Tealâ va'd etmiştir. Va'd-i İlâhi ise yerini bulur, geri kalmaz.

[«Onlar üzerine dünyada ve bilhassa yevm-i Bedir'de azabı­mız nazil olduğu halde âhirette azabın inzaline kudretimizi inkâr ederler de bizim yevm-i cezada nazil olacak azabımızın alelacele vukuunu mu isterler?»] Onların emsaline nazil olan mesaili idrak etmezler de derhal azabın gelmesini mi isterler?           

Tefsir-i Hâzin'de beyar olunduğu veçhile evvelki âyet nazil olunca «Nerededir o azap? ]Nazil olsa da görsek» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[81]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabın nüzulünü isti'cal ettiklerini be­yandan sonra istedikleri azabın geldiği zaman zuhur edecek hal­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların isti'cal ettikleri azap hanelerinin avlusuna ^e yakı­nına nazil olunca o azapla inzar olunan kâfirlerin sabahları ne kö­tü ve ne çirkin oldu.] Çünkü; envâ'-ı azap kendilerine gelince on­ların vakitleri siyah olmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Araplar indinde ga­rât ekseriya sabah vakti olup garât ise bir nevi azap olduğundan vakt-i azaba sabah denmek âdettir. Binaenaleyh bu âyette sabah ; azabın geldiği vakitten kinayedir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [ Aceleten azabm gelmesini isteyen kâfirlerin evleri avlu­suna azap gelince azabm nüzulü zamanı ne çirkin oldu] demektir.

[Onlar gaflette ve tecavüzatta devam ederlerse sen aziabm ge­leceği zamana kadar onlardan i'raz et, konuşmaktan vazgeç ve azar bin geleceğini onlara göster. Elbette onlar da görürler, inkârları ve seni tekzipleri üzerine gelecek azabı bilirler.]

Bu âyet-i ceille te'kid için tekrar zikrolunmuştur. Zira; tekrarda mübalâğa olduğu gibi Resûlullah'ı tesliye üzerine tesiiyedir. Yahut evvelki âyet; dünyaya, ikinci âyet âhirete müteallik olduğu cihetle tekrar yoktur.

Resûlullah'm göstereceği ve onların göreceği azabm lisanla ta'biri mümkün olmadığına işaret için görülecek şeyin neden iba­ret olduğu beyan olunmamıştır.

[Yâ Ekrem-er Rusül!, Rabbin Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri evlâd ve ezvac gibi nekaisten münezzehtir.] Zira, cümle kuvvet ve kemalin sahibidir, cemi sıfât-ı kemaliyeyi camidir. Binaenaleyh; hiç bir noksana mahal olmaz.

Bu âyet-i celile; cümle metalib-i âliyeyi camidir. Çünkü âkile lâzım olan; üç şeydir : Birincisi: Ma'budunu ve ma'budu-nun cemi-i nekaisten münezzeh ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle mut-tasıf olduğunu bilmek ve itikad etmektir. Binaenaleyh bu' âyet; bu­nun cümlesini camidir. Çünkü  lâfzı cemi-i nekaisten münezzeh olduğuna lâfzı cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle I muttasıf olduğuna ve cemi-i sıfât-ı kemaliyeyle    muttasıf olunca İT şerik ve nazîri olmadığına, delâlet eder ikincisi: Herkes bu dünyada kendi nefsine ve ebna-yı cinsine,    hayvanata ve sair mahlûkata ne gibi muamele edeceğini bilmektir. Bu ise herkesin j kendi kendine bileceği birşey olmayıp bir mürşidin irşadıyla ola bilir. O mürşid ise enbiya-yı izam hazaratıdır.[82]

 

Vacip Tealâ bu hikmete işaret için buyuruyor.

[Dünyada ve âhirette selâmet resuller üzerinedir.]  Çülâfızla duâ; onların beşere lâyık olan evsafı haiz olduklarına, şu evsafı haiz olamayanların onlara iktidası vacip olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; âhad-ı ümmetin enbiyaya iktidası vaciptir.

İnsana bilmesi lâzım olan üç şeyden üçüncüsü: Ve­fatından sonra halinin ne olacağım bilmektir. Vefatından evvel bunu bilmek ise insan için müşküldür. Binaenaleyh bu bapta iti-mad; Allah'ın ganî ve rahîm olmasmadır.[83]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4687-4689

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4689-4690

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4690-4691

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4691-4692

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4692-4693

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4693-4694

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4694-4695

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4695

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4696

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4696-4697

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4697-4698

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4698-4699

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4699-4700

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4700

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4701

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4701-4703

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4703-4704

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4704-4705

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4705

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4705-4706

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4707-4708

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4708-4709

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4709-4710

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4710

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4710-4711

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4711

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4711-4712

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4712-4713

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4713-4714

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4714

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4714-4716

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4716

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4716-4717

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4717-4718

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4718-4719

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4719-4721

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4721-4722

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4722

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4722-4723

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4723

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4723-4724

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4724-4725

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4725-4726

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4726-4727

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4727-4728

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4728-4729

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4729

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4730

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4730-4731

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4731-4733

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4733-4734

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4734-4735

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4735

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4735-4736

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4737

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4737

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4738

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4738-4739

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4739-4740

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4740-4741

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4741-4742

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4742-4743

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4743

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4743-4744

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4744-4745

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4745-4746

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4746-4748

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4748

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4748-4750

[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4750-4751

[71] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4751-4752

[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4752-4753

[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4753

[74] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4753-4754

[75] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4754-4755

[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4755-4756

[77] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4756-4757

[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4757-4758

[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4758-4759

[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4759-4760

[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4760-4761

[82] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4761-4762

[83] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4762