Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Sâd - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 38. Sayfa

SURE-İ SÂD.. 2


SURE-İ SÂD

 

Mekke-i Mükerrrme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir.

lâfzı müteşabihattan olduğu cihetle selef indinde ilmi Allahü Tealâ'ya tefviz olunur, halef indinde te'vili lâzımdır. Bina­enaleyh; bazıları lâfzı sûrenin ismidir dediler. Buna naza­ran manâsı: [Şu -sûre Sure-i Sâd'dır] demek olur. Yahut evvelin­de esma-i hüsnaya işarettir. Buna nazaran manâ-y% nazım: [Samed, sadık ve sabûr olan Allahü Tealâ'ya ve şeref-i beyan sa­hibi olan Kur'an'a kasem ederim ki Kur'an mu'cizdir. Binaena­leyh; âlemde hiç kimse    Kur'an'a muârazaya muktedir değildk*]

demek olur. Yahut lâfzı birşeyi arzetmek manâsına emir­dir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Yâ Ekrem-er Rusül! Amelini Kur'an'a arzet ve cemi-i evamir ve nevahisiyle amel et] demek­tir. Yahut lâfzı Resulullak'ın sıdkına ve sabrına işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey ahlâk-ı semimeden safî, risa-let davasında sadık ve emr-i tebliğde tesadüf olunan meşakkatlara sabreden Habib-i Zişan'ım! Şeref-I beyan sahibi olan Kur'an'a ye­min ederim ki emr-i hal ü şan kâfirlerin dedikleri gibi değildir] demek olur.

Fahri Hâzi, Kazı ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette   zikir; şeref ve şan-ı âli manasınadır. Çünkü Kur'an; evvelin ve âhirinin ulûmunu ve devr-i Âdem'den beri ilâyevmilkı-yam vâki olan ınühim vakayı ve hadisatm keyfiyetini ve ahkâmını cami, dünyada ve âhirette insanların saadetine hadim olduğundan kütüb-ü semâviyenin cümlesinden şerefli ve sam âlîdir. Binaena­leyh; bu âyette demek şeref ve şan-ı âlî sahibi demek­tir. Yahut zikir lâfzı beyan manasınadır. Çünkü Kur'an; herşeyi tamamıyla beyan etmiştir. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: \ Din-i İs­lâm'ın ahkâmını ve şeâir-i tevhidin hakayık ve delâilini beyan sahibi,olan Kur'an'a yemin ederim ki kâfirlerin isnad ettikleri ayıp ve noksan sende yoktur. Zira; ayıp ve noksandan salimsin. Sana âr ve ayıp olacak birşey isnad etmek isterlerse de delilleri olmadı­ğından isnad etseler dahi hükmü yoktur. Zira; senetleri ve delilleri yok ki istidlal etsinler. Çünkü; delil bulamazlar ve bulamayacak­lardır. Binaenaleyh; kalb-i nebeviyen müsterih olsun, onların şan-ı nebeviyene lâyık olmadık sözlerinden mahzun olma  demektin. [1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm şan-ı âlî sahibi olduğunu beyandan son­ra kâfirlerin Kur'an'a iman etmediklerinin sebebi; kendilerinin kibir ve gururları olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Belki kâfirlerin iman etmedikleri kendi itikatlarınca-gayet ki­bir ve azametlerinden ve mücerret ResûluUah'a muhalefetlerinden-dir. Yoksa Kur'an'da şek ve şüphe gibi bir halel bulunduğundan değildir.] Zira Kur'an; mu'cizdir, şekk ü şüpheden ârîdir. Şu halde kâfirlerin iman etmedikleri bir delile müstenid değildir, ancak iman­larına mani olan; kendilerinde olan kibr ü azamettir. Binaenaleyh; onların küfürleri kendi nefislerinde bir ululuk tasavvur edip gay­ra ittibâ'a âr ettiklerindendir, yoksa emr-i tebliğde ve tebliğ olu­nan Kur'an'da bir noksan olduğundan değildir.  Beyzâvî'nin beyanı veçhile kâfirlerin kibr ü şikaklarmın şiddeline işaret için izzet ve sikak kelimeleri nekre ve şiddete delâlet § eden tenvinle varid olmuştur.[2]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin imandan i'razları mücerret kendilerin­de tasavvur ettikleri kibirlerinden neş'et ettiğini beyandan sonra | ResûluUah'a muhalefet eden kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Ev Resul-ü Zisan! Zikret sol sevi ki onlardan evvel geçen 1 ümmetler ve kabilelerden ne kadar çok kimseler ihlâk ettik. Bina-1 enalcyh; iman etmedikleri surette onlar gibi bu kâfirleri de ihlâk | ederiz. Azap gelince onlar azaptan kurtulmak için çağrışırlar, bağ­rışırlar. Halbuki onların çağrıştıkları vakit kendilerine «Şu vakit; | firar etmek ve azaptan kurtulmak vakti değil» denilir.] Çünkü; J imanda itibar gaybadır. Binaenaleyh; azabı müşahede ettikten, son-1 ra iman aynelyakin müşahede üzerine olduğundan o vakitte hasıl | olan imana itibar yoktur. Şu halde gazab-ı İlâhiyi icab eden ef'âl-ip kabihayı terkederek gazabın zuhurundan evvel azabın gelmeme-;; sine çare aramak lâzımdır, yoksa azabın zuhurundan sonra define^ çare aramak fayda etmez. Zira; belânın zuhurundan sonra çare ara-| madik bir kavim yoktur. Her kavim helak zamanı çare aramişlar-g

dır, lâkin fayda etmediği Kur'an'la ve tarihle malûmdur. darbımeseli de bu manâyı te'yid eder. Yani «în-; san bir mahalle girmeden evvel oradan nasıl çıkacağını düşündük-| ten sonra girmeli» demektir.

(İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayetine nazaran âyetin sebeb nüzulü şöyledir : Bedir gazasında küffar-ı Kureyş muztar olunca-

«Firar edelim», makamında birbirlerine demişlerdi. Onlan reddetmek üzere Cenab-ı Hak nazmını inza buyurmuştur ki «Bu zaman firar zamanı değil» demektir. Çünkü Kureyş'in âdetleri muharebede sıkışınca «Firar edelim» manâsına demekmiş. Beyzâvî'nin beyanı veçhile menas ; menci yani kurtulacak mahal demektir. İşte Bedir'de Kureyş mün­hezim olunca eski âdetleri üzere «Kaçalım, kurtulalım» manâsına demişlerse de Allahü TeaJâ onları reddetmiştir. Bina­enaleyh; küffar-ı Kureyş'in firara elleri değmemiştir. Çünkü; bü­yüklerinin bir kısmı ehl-i İslâmın kılıcından geçti, bir kısmı da esir düştü. Binaenaleyh; emelleri boşa gitti, kendileri rezil ve rüsvâ oldular.[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin imanı kabul etmediklerinin sebebi ken­dilerinin kibir ve gururları olduğunu beyandan sonra kibirlerinden dolayı söyledikleri sözleri ve sair hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar kendi cinslerinden kendilerine resul gelmesinden ta­accüb ettiler ve kâfirler «Şu nübüvvet davasında bulunan zat sih-redici ve yalan söyleyicidir» dedi.]

Yani;, Mekke ahalisi şiddet-i şikak ve nifaklarından ve Re­sulullah'a buğz u adavetlerinden kendi cinslerinden kendilerine resul gelmesinden taaccüb ettiler, kemal-i taaccüp ve şiddet-i in­kârlarından «Şu Nebinin, âdetin hilafı olarak getirdiği şeyler sihir­dir, mucize değildir. Binaenaleyh; davası da yalandır, doğru değil­dir» dediler.

Fahri Râzi, Kazı, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulullah'a sihir ve yalan isnadı ancak kâfirden vâki ola­cağına ve mümin olan bir kimse bunu söylese kâfir olacağına işa­ret için ism-i zamir bedelinde ( ösj^ ) varid olmuştur. Kâfir-' îerin bu sözleri hasetlerinden neş'et etmiştir. Çünkü; onlar «Su­rette, nesepte, azada, kabilede ve ahlâkta Muhammed (S.A.) bize müsavidir. Bizden ziyade birseyı yoktur. Şu halde nasıl oluyor ki bizim içimizden hu mansıb-ı âlîye nail olur ve taraf-ı Habıden ona tevcih olunur? Eğer böyle bir mansıb tevcih olunmak lazımsa biz­lerden daha zivade hatırlı zenginlere tevcih olunmalıydı» demekle hasetlerini izhar etmişlerdir. Bu sözlerim hikâyeden maksat; bun­ların hamakatlarını âleme ilân etmektir. Çünkü; onlara tarat-ı ila­hiden nebi olarak gönderilen zatın kendi akrabalarmdan ve arala­rında neş'et ederek her halini, yalan ve sair ahlâk-ı zemimeden beri olduğunu bildikleri halde «Yalan söyler», demeleri hamakattan başka birşey değildir, lâkin bu söze cür'etteri ancak kufurlerm-dendir.[4]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a yalancı dediklerini beyan­dan sonra şu sözlerinde itim ad ettikleri delilleri ulûhiyete ve nü­büvvete ve Ahirete müteallik olup ulûhiyete müteallik-olan şüphe­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler »Muhammed (S.A.) birçok ma'budları bir mi kıla­cak? Bu söz ne kadar taaccüb etmeye şayandır» dediler.] Çünkü; birçok putları ma'bud ittihaz ederek onlara ibadet etmek âdetleri­nin ve babalarından gördükleri evvelden beri ülfetlerinin hilâfına. Allah'ın bir olduğunu itikad etmelerini teklif etmek; onların in­dinde gayet acîb ve garib bir şey olduğundan kcmâl-i ehemmiyetle taaccüb olunacak birşeydir dediler.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hz. Ömer islâm olunca ehl-i iman ferahladı, kâfirler de mo'yus oldular. Ku­reyş'in ileri gelenleri Ebû Talibi gelip dediler ki «Yâ Ebû Talih! Sen bizim büyüğümüzsün. Biraderin oğluyla bizi muhakeme et-» Bunun üzerine Ebu Talib Resûlullah'ı çağırır. «Yâ Muhammed (S.A.)! Kavmin senden bazı şeyler suâl ediyorlar. Kavminden ayrı olma» deyince Resulullah «Suâlleri nedir?» buyurması üzerine onlar «Sen bizim ma'budlarımıza ta'netme, biz de senin ma'buduna ta'netmeyelim, bu minval üzere musalaha olalım» demişlerdir. Re-sûlullah «Siz bana bir kelimeyle itaat eder misiniz ki o kelime se­bebiyle Araba ve Aceme malik olasınız?» Duyurunca Ebu Cehil »Bir değil on. mislinde itaat ederiz, nedir o kelime?» dedi. Resulullah da «deviniz» buyurdu. Müşrikler bu kelime-i tevhidi işitince ümid ettikleri şeyin husule gelmeyeceğini bil­diklerinden gayet me'yus oldular. Binaenaleyh; kelime-i tevhidi inkâr ve ma'budun bir olduğunu uzak addederek «Birçok ma'bud-lar bir olur mu, bu âleme bir ma'bud kâfi gelir mi, bu dava ne-acib bir davadır?» dediklerini Cenab-ı Hak bu âyetle hikâye buyur­muştur.[5]

 

Vacip Teaiâ  bundan sonra cereyan ejden sözlerini ve ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.                                               

[Mekke'nin uluları Ebu Talib'in yanından dağıldılar ve birbir­lerine dediler ki «Haydi, gidin, mabudlarınıza ibadete devanı edin ve mabudlarınıza vâki olan ta'n u teşnia sabredin ve Muhammed (S.A.) le musalaha olacağınıza âlihenizle musalaha olun. Zira; şu dava ettiği tevhid bizden isteniyor^ bu şeamet: zamandandır. Bizim için sabretmek lâzımdır.] Çünkü; bu hâdise bizim içimizde hadis oldu. Zamanın kötülüğü bunu icab etti. Binaenaleyh; bizim için babalarımızdan gördüğümüz dinimizde sabr u sebat etmek lâzım­dır ve bu hâl zail oluncaya kadar sabretmekten başka çare yok­tur» dediler.[6]

 

Vacip Tealâ bundan sonra müşriklerin «Biz şu tevhidi Nasra-niyette dahî işitmedik» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz şu tevhidi Nasraniyette dahî işitmedik. Zira; onlar eka-nim-i selâseye kaillerdir. Binaenaleyh; şu tevhid olmadı, ancak Muhammed (S.A.) in kendi nefsinden icad ettiği şeydir ve yalara­dır» dediler.]

Bunlar aklen istidlale sarf-ı efkâr etmeyip evhamlarına tabi| olduklarından vahdaniyete itiraz ve tevhidden nefret ederlerdi. Zi­ra; mahsusata çokça dikkat edip mahsusatta ise fail-i vahidin bir­çok muhtelif işlere kaadir olamadığını gördüklerinden Vacip Tea-lâ'yı mahsus faillere kıyas ederek «vahid-i hakiki nasıl olur ki bu âlem-i mükevvenata kâfi olsun» derler, baba ve dedelerini daha akıllı zannettiklerinden «Çocuklarıyla beraber dinleri batıl olsun da Muhammed (S.A.) bir şahısken, onun icadettiği din hak olsun» di­yerek bunu havsalalarına aldırmazlardı.[7]

 

Vacip Tealâ Resulullah'm' davasını tekzipte kendi zu'mlarmca kâfirlerin şüphelerini ve istidlal   ettikleri delillerinden ilahiyata müteallik olan kısmını beyandan sonra nübüvvete müteallik ola şüphelerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere : buyuruyor.

(«Bizim aramızdan Kur'an   Muhammed (S.A.) üzerine nazil olur mu? Mahaza Muhammed (S.A.) bizim emsalimizdir» dediler.]

Yani; Resûlullah sanadid-i Kureyş'i tevhide davet edince onlaı dediler ki «Muhammed (S.A.) zatında ve sıfatında bize müsavîdir| belki birçok şeylerde biz ondan daha ziyadeyiz. Zira; sinnen dahi yaşlı olduğumuz gibi malımız ve evlâdımız da çoktur, mansıb, seri vet ve dünyaca itibar bizdedir. Binaenaleyh; nübüvvet tevcih olunsa bizlere tevcih olunurdu. Çünkü nübüvvet; mertebelerin eşrefi -olduğu cihetle nas beyninde dünyaca şerefi ziyade olanlara tevcih olunmak lâzım gelir» demekle nübüvvetin Resûlullah'a gelmesine itiraz ettiler ve münasip görmediler, Kureyş'in ileri gelenleri za­yıf ve fakir olanlarını bu minval üzere mugalâtayla iğfal ettiler ve zannettiler ki şeref ancak dünya malıyla olur. Halbuki bu zan ba­tıldır. Zira meratib-i saadet: üçtür ; Birincisi: Nef saniye­dir ki ilim,-amel ve sair ahlâk-ı haseneyle olur. İkincisi : Bedeniyedir ki aza-yı cevarihle işlenilen şeylerdir. Üçüncüsü : Hariciye yani ruhla bedenden hariç olan şeylerle olur. Mal, cah ve bunların emsali dünyaya müteallik şeylerle hasıl olup ev­velki ikiye nispetle üçüncünün değer ve kıymeti yoktur. Kureyş beyan ettikleri delillerde ednâyı â'lâ, â'lâyı ednâ zannettikleri gibi mertebelerin en â'lâsi olan nübüvvetle en âdî ve hasis olan dürvya metâ'ım alâkadar addettiler. Binaenaleyh; yukarıda beyan olunan kıyas-ı fasidi icraya kalkıştılar. Şu beyan ettikleri delillerinden fehmolunduğu cihetle risaleti inkârlarının başlıca sebebi; hasettir. Zira; Resuluilah'ın dünyaya meyi ü rağbeti olmayıp kendilerinin bütün emelleri dünyaya masruf olduğu cihetle her şerefi dünyada gözettiklerinden Resuluilah'a risaleti münasip görmemişler ve ri-saletini inkâra cür'et .etmişlerdir.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin nübüvvet hakkında şüphelerini ve şüp­helerinin sebebini beyandan sonra cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Belki kâfirler veîıyi inzalde şek içinde bulunduklarından ri­saleti inkâr ettiler, bu inkârları bizim azabımızı tatmadıklarmdan-dır.] Çünkü; biz onlara mühlet verip azaplarını te'hir ettiğimizden cesaretlendiler. Eğer yakında bizim azabımızı tadarlarsa bu inkâr­dan vazgeçerler, fakat faydası olmaz. Çünkü; azabı gördükten sonra ikrar ve imanın faydası olmayacağı ve imanda itibarın gayba olup aynelyakin müşahededen sonra imana itibar olmadığı birçok âyetlerle sabittir.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bunların vahyin ken­dilerine gelmesini münasip görmeleri vahyi ve risaîeti itikad et­tiklerinden değildir. Çünkü; babalarını taklide münhemik ve delil­den i'raz etmek âdetleri olduğundan daima şek ve şüphe içinde bu­lunurlar. Binaenaleyh; Resuluilah'ın risaletini inkâra medar olmak üzere risaletin kendilerine münasip olacağını ileri sürmekten iba­rettir.

Bu âyette lâfzı azabın gelmesi yakın olduğuna işaret içindir. Çünkü; kelimesi lisan-ı Arapta karîbülvuku' olan makamda isti'mâl olunmak âdettir. Bu azap da yevm-i Bedir'de vâki olmuştur.[9]                                                                      

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   emr-i nübüvvette   şüphelerine ikil merrede cevap olmak üzere buyuruyor.

[Yoksa onlar indinde yâ Ekrem-er Rusül! Senin Rabbinîn rah­met hazineleri mi var? O Rabbin ki herkese gaîip, istediği şeyi is­tediği kimseye verir, hiç kimse karışamaz.]

Yani; gaflet ve dalâlet deryasına dalmış olan kâfirler gaip bi­lirler ve Allah'ın hazinelerinin anahtarları kendi yanlarında mı ki vahyin kendilerine münasip olacağını iddia ederler, istediklerine vahyi münasip görüp istemediklerinden almak mı isterler, kendi efkârları üzerine nübüvvete münasip kimseler mi intihab ediyor­lar ve nasıl oluyor ki cümle âleme kaahir ve galip ve mülkü mele-kûtunda bilistiklâl tasarruf eden, şerik ve nazirden münezzeh olan ve istediğine istediği şeyi veren Allahü Tealâ üzerine nübüvvete bizim büyüklerimiz münasip diyerek hükmederler de senin münasip olmadığını neden biliyorlar? Halbuki nübüvvet; bir atiyyedir. Aiiahü Tealâ dilediğine ihsan eder. hiç kimse mani olamaz. Zira; Allahü Tealâ herkese galiptir, kimseye mağlûp olmaz, dilediğini ^istediğine verir, hiçbir kimse' "Niçin verdin?» diyemez. Çünkü; jmülk onundur, keyfemâyeşâ* tasarruf eder, başkası -itiraz edemez.[10]

 

Vacip Tealâ Kureyş'-in şüphelerinden üçüncü merrede cevap beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yoksa semâvât ve arz ve bunların arasının mülkü onların da istediklerini sevdikleri kimselere vermek mi isterler? Ve semâvât ve arz kendilerinin olduğunu iddia ediyorlarsa scmâvata çıksınlar, arş-ı âlâya kadar gitsinler. Âlemi tedbir etsinler, hatta vahyi dç is­tediklerine götürsünler.]

Yani; onlar Allahü Tealâ'nın vahyi gönderdiği zata itiraz edip münasip görmüyorlar. Yoksa âlem-i ulvî olan semâvâtla âlem-i süfli olan arz ve onların arasında olan mevcudata malik ve sahip midirler ki Cenab-ı Hakkın tedbirine karışıyorlar ve Allah'ın işine tahakküm ötmek istiyorlar? Eğer bütün âleme malik olduklarını iddia ediyorlarsa arş-ı â'lânın yollan olan semâvâta çıksınlar, istedikleri gibi tedbir etsinler ve risaleti de istediklerine versinler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette ittika ile murad; onları âciz kılmak ve istihza içindir. Çünkü; hadlerini bilmoyip kendilerinde bir kuvvet ve kudret . tasavvur ettiklerinden Conab-ı Hak onları istihza ve hadlerini bildirmek için «Elinizde birşey varsa haydi, semâya çıkın, beğendiğinizi yapın, elinizden ne gelirse onu işlevin»' buyurmuştur.[11]

 

Vacip Tealâ kâfirleri âciz kılmak için kendilerine semâya çıkmalarını emrettikten sonra âciz olduklarını    açıktan beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar bulundukları makamda mağlûp ve azıcık bir cemaj tular.]

Yani; Kureyş kavmi enbiya-yı izam aleyhlerine tecemmu' eden -cemaatlardan mağlûp ve gayet az bir cemaattır ki hiçbir şeye kaadir olamazlar. Şu halde nasıl oluyor ki tedbir-i İlâhiye karışır ve risaleti bizim münasip gördüğümüz Resulümüze münasip gör­mez ve itiraza cesaret ederler, kendilerini münasip gördükleri ırtebeyle münasebetleri olmadığını bilmezler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzı bu makamda takli kâfirleri tahkir içindir. Yahut kâfirleri istihza ve tehekküm s tiyle ta'zim içindir ki «Sizler kendi zu'munuzca büyük adanıl nız velâkin mağlûpsunuz» demektir.[12]

 

Vacip Tealâ kâfirlere azabın taahhurundan tuğyan ettiklerini beyandan sonra enbiya-yı sairenin ümmetlerinin de azapları taah-hur ettiğinden tuğyan edip sonra azap nazil,olarak helak oldukla­rını beyanla Kureyş'i tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Kureyş'ten evvel Hz. Nuh'un kavmi kemâl-i kuvvet ve kud-retleriyle beraber biraderin Nuh (A.S.) 1 tekzib ettiler. Biz Azî-müşşan tufanla cümlesini garkettik ve kezalik Ad kavmi kemâl-i inat ve tckebbürleriyle beraber Hûd (A.S.) 1 tekzib ettiler. Biz onlan rüzgârla ihlâk ettik. Firavun dünya üzerinde en ziyade kavı ve sabit bir devlet ve saltanat sahibi olduğu halde Mûsâ (A.S.) ı tekzib etti. Kendini ve askerini deryaya garkettik, Semud kavmi kema-li şiddetleriyle beraber Salih (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz on­ları şiddetli sayhayla ihlâk ettik, kavm-i Lût hudud-u İlâhiyi teca­vüzün nihayetine varmışken Lût (A.S.) i tekzib ettiler. Biz onları memleketlerinin altını üstüne çevirerek üzerlerine taş yağdırmakla ihlâk ettik, ashab-ı Eyke Şuayb (A.S.) ı tekzib ettiler. Biz onları da ihlâk ettik. Ey Nebiyy-i Muhterem! İşte şu âyette beyan olunan ümmetler tarik-ı haktan ayrılmış olan cemaatlardan bazılarıdır. Bunların küllisi resullerini tekzib ettiler. Binaenaleyh; onlar üze­rine azabım vacip oldu ki dünya ve âhiret muazzeplerdir.] Bun­ların cümlesi Kureyş'ten kuvvetli ve şevketli oldukları halde he­lak olunca onlara nispetle pek zayıf, devlet ve kuvvetten ârî olan pCureyş miskinlerinin helak olacakları evleviyetle sabit olur. Bina-fjenaleyh; kalb-i nebeviniz müsterih olsun.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile Firavun'un Mevleti, saltanatı kararlaşmış sabit olduğundan Firavun'a denilmiştir. Çünkü evtad ; veledin cem'idir. Veted ise çakılmış kazık manâsına olduğundan bu makamda ça­kılmış kazık gibi devleti'sabit olduğuna işaret için denilmiştir. Yahut Firavun gazab ettiği kimseye azap için dört ağaç dikerek o kimsenin ellerinden ve ayaklarından çiviyle o ağac­lara çaktığından denilmiştir. Yahut huzurunda eğ- için ellerinde değnekler ve iplerle canbazlar oynadıkların­dan denilmiştir. Yahut askerinin çokluğu nispetin­de çadırlara çok çivi lâzım olduğu cihetle unvanı verilmiştir.

Şuayb (A.S.) in kavmi meşelik mahallerde bulundukU onlara ashab-ı Eyke denilmiştir.

Hulasa; kendilerine taraf-ı İlâhiden gönderilen resulleri tek- ümmetler helak oldukları gibi Kureyş kavmi de kendilerine gönderilen Resulü tekzipte devam ederlerse onların de helak olacağı şüphesiz demektir[13]                  

 

Vacip Tealâ Kureyş'in- küfür ve inatlarında devam ederlerse helak olacaklarını beyandan sonra helaklerinin az bir zamanda ha­sıl oluvereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey habibim! Senin dinini kabulden imtina' eden Kureyşkav-mi beklemezler, ancak bir sayha beklerler ki o sayhayla suret-i se-riada helak olurlar. Zira; o sayhada asla karar etmek, durmak ol­madığı gibi o sayha gelince dönmek ihtimali de olmaz.] Yani; say­ha gelsin de ihlâk etmeksizin geri dönsün, bu ihtimal yoktur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile fevak ; koyunu sağarken me­mesini bir kere sıkmasıyla ikinci sıkmanın arasında geçen zamana denir. Yahut sağan kimsenin memeyi sıkıp elini çekince memenin ucuna gelmiş olan sütün geri döndüğü zamandır ki azıcık bir tevak-kuftan kinayedir. Yani "Onları ihlâk edecek sayha gelince azıcık bir zaman durmaksızın hemen ihlâk eder» demektir ki gazab-ı İlâ­hi zuhur edince bir nefes alıncaya kadar müsaade olmaz.

Sayha yla murad; Arap indinde garetlerde vaki olan say­halardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Kureyş beklemezler, ancak garette vâki olan sayhayı beklerler. Zira; o misilli sayhalarda Ölüş olur, dönüş olmaz. Şu halde bunların bir sayhalık işleri vardır.  O bir sayha 'bunların işlerini bitirir |  demektir[14]

 

Vâeip Tealâ müşriklerin Resûlullah'ı tekziplerinin sebebi ila­hiyatta, nübüvvette ve emr-i âhirette şüpheleri olduğunu, o şüp­helerinden ulühiyete ve nübüvvete müteallik olanlarım beyan ve reddettikten sonra âhirete müteallik olan şüphelerini reddetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler «Ey bizim Rabb.niz! Yevm-i kıyamet ve rûz-ü he­saptan evvel azaptan nasibimiz neyse ta'cil et» dediler.]

Yani; kâfirler ahval-i âhireti, nasm bazısı ashab-ı yemin, ba­zısı ashab-ı şimal olup herkesin defter-i a'mali eline verileceğini Resulullah'tan işitince istihza tarikıyla «Yâ Rab! Ahiretten evvel azaptan nasibimiz neyse ver de görelim, yevm-i kıyamete te'hir etme» demekle azabın yokluğuna hükmettiler. Çünkü; iman etme­diklerinden azabın vücudunu itikad etmezlerdi. Binaenaleyh; emr-i

âhireti'inkârla Resûlullah'ın risaletini de inkâr ederlerdi. azaptan hissemiz veya dejter-i a'malimiz demektir. Buna nazaran manâ-yt nazım: [«Yâ Rabbi! Yevm-i hesap olan kıyamet günün­den evvel defter-i a'malimizi elimize ver de, bakalım, görelim, ame­limiz neymiş, cezası Cennet mi yahut Cehennem midir bilelim» demekle Resulullah'ı istihzaya cesaret ettiler.][15]

 

Vacip Tealâ müşriklerin Resûlullah'a itiraz ve istihzalarından hasıl olan hüznü defetmek üzere buyuruyor.

[Sabret yâ Ekrem-er Küsül! Onların dediklerine.]

Yani; ey Habib-i Zişanım! Her ne kadar kâfirler inat ve istik-bar ederek senin şanına lâyık olmadık şeyleri isnad ediyorlarsa da sen onların sözlerine.sabret ve hezeyanlarına iltifat etme ve yara­maz sözlerinden mahzun olma. Zira; onlarıfi şerrinden ben seni muhafaza ediciyim."Binaenaleyh; müsterih olmanız lâzımdır.[16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabın ta'cilini arzu ettiklerini buyan­dan sonra günahın ne derece büyük birşey olduğunu beyan sade­dinde Dâvûd (A.S.) m kıssasına işaret etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Ekrem! Kuvvet ve kudret sahibi olan Dâvûd ku­lumuzun başından geçen macerayı zikret. Zira; Dâvûd kulumuz herşeyde Allahü Tealâ'ya rücû' edicidir.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile  kuvvet manasınadır.

Bu makamda kuvvetle murad; ibadette ve umur-u dinde kuv­vettir. Çünkü; Dâvûd (A.S.) bir gün oruç tutup bir gün iftar ede­rek taata devam ettiği gibi gecenin nısfında teheccüde kalkar, bir­çok meşakkata tahammül eder, her umurunda rıza-yı İlâhiyi arar ye münasebetsiz şeylerden nefsini muhafaza ederdi.[17]

 

Vacip Tealâ Bâvûd  (A.S.)  m meriakıbmdan bazılarını beyia etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan Davud'a dağları muti' ve münkad kıldık. Bi­naenaleyh; kuşluk ve akşam vakti dağlar devam üzere Dâvûd'la beraber teşbih ederlerdi, ona kuşların her nev'ini itaatli kıldık ki kuşlar etrafına toplanır cümlesi beraber teşbih ederlerdi.] Şu hal­de kuşlardan ve dağlardan herbirerleri Dâvûd (A.S.) m teşbihi için teşbihe müracaat ederlerdi.

Yani; Hz. Davud'un teşbihi onların teşbihine sebep olurdu. Ve Dâvûd (A.S.) nerede bulunur, teşbihle meşgul olursa orada bulu­nan dağlar ve kuşlar ona tebaiyet ederek teşbihe devam ederlerdi. Bu âyette Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) ı birkaç veçhile sena bu­yurmuştur. Birincisi: Dâvûd (A.S.) hakkında cemi' sıy-gasıyla ahdimiz buyurmuştur. Çünkü cemi' sıygasıyla abdimiz de­mek; ta'zîmin nihayesi ve teşrifin gayesidir. İkincisi: Ab­dimiz ta'birinde ubudiyetin manâsım Dâvûd (A.S.) a nefsinde lâ­yıkıyla tatbik ettiğine işaret buyurmayıdır. Çünkü abdiçin ubudiye­tin vazifesini nefsinde izhar etmek; en büyük bir meziyettir. Üçüncüsü; ~Eydi sahibi olduğunu beyan buyurmasıdır. Çün­kü bu makamda eydi ; taatı edaya ve günahtan kaçınmaya kuvvet ve kudret sahibi demektir. Hatta Hesûlullah'm bir hadisin­de «Orucun en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) m orucudur. Zira; bir gün tutar, bir gün yer ve namazın en ziyade sevgilisi Dâvûd (A.S.) in namazıdır. Zira; gecenin nısfında uykuya'varır ve sülüs-ü ahirinde kalkar, namaz kılar, gecenin sülüs-ü ahirinde uyku uyur» buyurduğu mervidir. Şu halde bu hadis-i şerif Dâvûd (A.S.) m ibadete ziyade mütehammil olduğunu beyan eder. Dördün­cüsü:    Dâvûd (A.S.) in her umurunda Cenab-ı Hakka müracaat ettiğini beyan buyurmasıdır. Çünkü; mübalâğa sıyga­sıyla her şey de hakka mütevekkil ve tefviz-i umur ettiğini müş'ir-dir. Beşincisi: Dağları ve kuşları Hz. Davud'a müsahhar kıldığını, dağların ve kuşların Dâvûd (A.S.) a inkıyad ederek teş­bihe devam etmeleriyle Dâvûd (A.S.) in muktedabih olduğunu be­yan buyurmasıdır.

Dağların teşbihinin keyfiyetinde ihtilâf varsa da ekseri müfes-sirînin beyanları veçhile o saata mahsus olarak Cenab-ı Hakkın onlarda lisan halkcdorek onunla teşbih etmeleridir. Çünkü; etle ke­mikten ibaret olan insanlarda akıl, hayat ve nutuk gibi evsafı hal-keden Allahü Toalâ'nın taşla topraktan ibaret olan dağlarda bu gibi evsafı halketmesi uzak birşey değildir. Binaenaleyh dağların ve_ kuşların teşbihleri; manâ-yı hakîki ve zahirîsi olan lisanla teş­bihtir. Çünkü lisan-ı halle teşbih; her zaman carî olduğundan Dâ­vûd (A.S.) a tahsiste bir manâ yoktur. Yahut Dâvûd (A.S.) in sa-dası gayet güzel ve uzun olduğundan Zebur'u kıraat ettiğinde kuşlar etrafına toplanır, dinlerler ve herbiri türlü avaza başlamakla teşbih ederlerdi. Dâvûd (A.S.) in sadasmdan dağlara akseden şada onlar hakkında teşbih idi. Çünkü; her cümlesinde Vacip Tealâ'yı nekaisten tenzih olduğu cihetle dağlardan akseden şada ye kuşla­rın nağamâtı ayn-ı teşbihtir.[18]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m menakıbından ba^^^ı beyan­dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz mülk-ü Davud'u kuvvetlendirdik ve ona ilm-i tün la kat'-ı husumâtı verdik.]

Yani; Dâvûd (A.S.) a kemâl-i lûtfumuzdan zahirde mülkünü askerle kuvvetlendirdik ve diğer memleketleri istilâ ile takviye, ahali beynine mehabetini ilkaa ettik. Binaenaleyh; cümle halk onun emrine itaat eder oldular, Davud'un mülkünü biz takviye et­tiğimiz gibi ona nübüvvet, kemâl-i ilim, güzel ve muhkem amel ve hakla batıl beynini tefrika kudret-i kâmile verdik.

Fahri Râzi, Kazı, Nisâbûrî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları­na nazaran Dâvûd (A.S.) m hükümetinin takviyesi ve mülkünün kuvvetlenmesi şöyledir : Bir kimse diğer bir kimseden öküzünü gasbettiğini dava etmesi üzerine müddeialeyh olan inkâr eder. An­cak müddeinin şahidi yokmuş. Dâvûd (A.S.) taraf-ı İlâhiden müd-deialeyhi katletmesiyle rüyasında üç defa emrolunmuş. Binaena­leyh; Dâvûd (A.S.) müddeialeyhe katlolunmasıyla emrolunduğu-nu söyleyince müddei beyyinesiz katlolunamayaeağmı söyler. Dâ­vûd (A.S.) emr-i İlâhiye itaata mecbur olduğunu ve suret-i kafi­yede emr-i İlâhinin infaz olunacağını tekrar anlatır. Müddeialeyh emr-i İlâhiden kurtuluş olmadığını anlayınca hakikati beyan eder ve der ki «Yâ Nebiyallah! Ben bu öküzü gasbetmedim ve lâkin müddeinin pederini öldürmüştüm. Benim katlime emr-i İlâhinin zuhuru bu hikmete mebni olsa gerektir» demesi üzerine kısns tarikıylâ'kâtlolunur. Zira;— Kişi ikrarıyla mu-âhaze olunur» fahvasma mebni kısas olununca umum Beni İsrail üzerinde büyük bir te'sir hasıl ederek Dâvûd (A.S.) m mehabeti herkese dağılır. Hatta herkes mukteziyatı şer'in haricine çıkamaz bir hale gelmiştir. Çünkü; şeriatın haricine çıkarsa Dâvûd (A.S.) bilir de mücazat eder itikadı herkeste yerleştiğinden şeriatın hilafı ma'siyeti irtikâptan sakınmayı herkes kendine çare-i selâmet ve necat saymıştır. Binaenaleyh; hükümet-i Dâvûd kuvvetlendi, her­kes Dâvûd (A.S.) m emri haricinde birşey yapamaz bir hale geldi ki o zamanda dünyada bulunan hükümetlerin en kuvvetlisi Dâvûd (A.S.) m hükümeti oldu. Zira; ahali yekdiğerine merbut, hükü­mete emin, adalet yolunda, asayiş ve intizam mükemmeldi. Hatta kürsi-i Dâvûd (A.S.) ı pek çok kişinin beklediği mervidir. Dâvûd (A.S.) a hikmet-i ilmiye, dünya ve âhirete müteallik hikmet-i ameliye verilip hikmet i'ta olunan kimseye hayr-ı kesir verilmiş olduğundan cümle hayrat Dâvûd (A.S.) a i'ta olunmuş demektir.

Bu âyette beyan olunduğu veçhile Dâvûd (A.S.) a nutk-u be­liğ ve adaletle hükm-ü sahih verilmiştir. Çünkü ecsam-ı âlem; üçe münkasemdir : Birincisi: Cemadat ki ilimden hâlidir. İkincisi: Hayvanat-ı saire ki idraki varsa da kalbinde olan şeyi ifadeye kaadir değildir. Binaenaleyh; kemalâttan nasibi yok­tur. Üçüncüsü: İnsan ki idraki olmakla beraber kalbine gelen manâyı başkalarına ifadeye kaadirdir. Ancak bu kudrette bulunan insanlar da birbirinden farklıdır. Bazısı suret-i muntaza-mada söz söylemeye, kendi hukukunu müdafaya ve gayrm huku­kunu muhafazaya kaadirdir, bazısı da söz söylerse de intizamına riâyet edemediği gibi hukukunu müdafa da edemez. Dâvûd (A.S.) ise güzel söz söylemeye/manâsını zapta, belagat ve talâkat-ı lisan­la ifade-i meram, nas beyninde adaletle hükmetmeye ve muhafâza-i hukuka muktedir olduğunu beyan etmek üzere Cenab-ı Hak fasl-ı hitap verdiğini beyanla bu âyette sena buyurmuştur. Çünkü / a .s- /. - ı hitap; hakla batıl beynini tefrik eder gayet açık : şüphesiz maksuda delâlet eder kısa bir kelâmdır ki mealini her-h's anlayabilir.[19]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) m bazı senasını beyandan sonn itikadında zaaf olan kimselerin hatırına gelen vehmi kaldırmal için iki hasmın huzur-u Davud'a.imtihan suretiyle geldiklerim bej yan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Muhakkak sana hasmın haberi geldi. Zik­ret iki hasmın duvardan mihrab-ı Davud'a çıktıkları zaman ki o zamanda onlar duvardan Dâvûd (A.S.) üzerine girdiler. Binaen­aleyh; Dâvûd (A.S.) da onlardan korktu.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette istifham ; ;ifc-rolunacak haberin şanının büyüklüğüne ve kemâl-i dikkatla dinle­meye şayan olduğuna tenbih içindir. Hasmın haberi yle murad; hasımların muhakemelerinin haberi demektir. Dâvûd (A.S.) üzerine âdetin hilafı olarak duvar yarılarak girdiklerinden korkmuştur. Çünkü; Dâvûd (A.S.) zamanını dörde taksim etmişti ki bir gün ibadet eder, bir gün fasl-ı hukuk ve hükm-ü kaza eyler, bir gün hususat-ı beytiyeyle ve bir gün de ahaliye vaaz u nasihatla meşgul olurdu. İbadet günü halvetteyken, bekçiler kapıda içeriye kimseyi koymadıkları bir zamanda ansızın duvar yarılarak onların, me'mûlün hilafı girivermeleri Dâvûd (A.S.) ı korkutmuştur. Şu halde manâ-yı nazım: |Ey habibim! Dâvûd (A.S.) halvetteyken âdetin hilafı duvardan iki hasmın muhakeme için Dâvûd üzerine ansızın girdiklerinin haberi sana geldi. Binaenaleyh; sen o zamanı hatırına getir ve tezekkür et ki ne garip bir kıssadır. Adetin hilafı geldiklerinden dolayı Dâvûd (A.S.) onlardan korktu I demektir.[20]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in    korktuğunu hasımları vâki olan sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Duvar yarılarak içeriye giren İki hasım Hz. Davud'a dediler ki »Korkma bizden. Zira; biz iki hasını/ ki bazımız bazımıza zul­metti. Şu halde bizim beynimizde hakla hükmet ve batıla meylet­me, bize doğru yolu göster.»]

Yani; o iki hasmın âdetin hilafı duvardan girmeleri Dâvûd (A.S.) a korku verince onlar Dâvûd (A.S.) a hitaben «Sen kork­ma bizden. Zira; biz sana suikasd için gelmedik. Belki iki hasmız, muhakeme için geldik. Çünkü; bazımız bazımıza zulmetti. Binaen­aleyh; sen bizim beynimizde adaletle hükmet, adaletin haricine çıkma, doğru yol neyse onu bize göster, herkes hakkına razı olsun» dediler.

Dâvûd (A.S.) mihrabında ibadetle meşgul olduğu esnada kim­se yanma giremez, bekçiler kapıda bekler, hiç kimseye müsaade etmezlerken bu iki melek, iki insan suretinde kapıya gelerek mü­saade isteyip bekçiler müsaade etmeyince duvara çıkarak içeriye girmeleri üzerine Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale için mu­hakeme maksadına mebni geldiklerini beyan etmişlerdir.[21]

 

Vacip Teâlâ huzur-u Davud'a hasımların geldiğini beyandan sonra davalarını tasvir ettiklerini beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Hasımlardan birisi Hz. Davud'a hitaben söze başlayarak «Şu benim mümin biraderimdir. Kendisinin doksan dokuz haremi vardır. Benim de bir tane haremim vardır, bana, sen o bir haremi de bana ver» dedi ve sözüyle bana galebe etti. Zira; benden fasihtir.]

Yani; iki insan suretinde gelen melekler Dâvûd (A.S.) a arız olan korkuyu izale ve kalb-i nebevilerini teskinden sonra davala­rını tasvir ve birinin öbürüne zulmetmek istediğini beyana başla­dılar, içlerinden birisi diğerine işaret ederek «Şu benim dinde kar­deşim ve tarik-ı sülükte meslektaşımdır. Bunun doksan dokuz tane hatunu vardır, benim ise bir tanedir. Bana o bir hatunu kendine vermemi teklif ediyor, diyor ki (O bir hatunu da bana ver, ona da ben kefil olayım. Benim zevcem yüz olsun, senin hiç olmasın) dedi. Böyle demekle beraber birtakım delâille bana galebe etti. Zira; kelâmda ben müdafaaya kaadir değilim ve muharebeye ikti­darım yoktur. Çünkü ben âciz bir kimseyim» demekle davayı tas­vir etti.

beni o bire de malik kıl, yahut ben taht-ı nikâ­hımda olanlara kefil olduğum gibi buna da kefil kıl demektir. Ya­hut kefil; nasip manasınadır ki «Bu biri de benim nasibim kıl» demektir.[22]

 

Vacip Tealâ hasımların dadayı tasvirlerini beyandan sonra Dâvûd (A.S.) in kemâl-i taaccüple söylediği sözü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dâvûd (A.S.) hasımlara hitaben «Senin hatununu kendi ha tunlarına ilhak etmeyi istemesiyle Allah hakkı için o adam sana zulmetti, şürekâdan çokları mallarını birbirine karıştırmakla ba­zısı bazısına zulmeder, illâ şu kimseler ki onlar iman ettiler ve anıel-i salih işlediler. Onlar zulmetmezler, fakat imanla ve amel-i salihle meşgul olanlar bu dünyada azdan azdır ve enderdir» de­mekle esefini izhar etti.] Dâvûd (A.S.) doksan dokuza bir tane hatunun zammını istemesiyle zulmettiğini beyanla beraber ihtilâl eden insanlardan çoklarının bu halde olduğunu dahî beyan etmiş­tir. Ancak Allah'ın vahdaniyetine lâyıkıyla iman, evamir ve ne-vâhîye imtisal eden ve bilhassa hukuk-u ibada riâyetle amel-i sa-lih işleyenler bu gibi zulüm ve taaddîye cesaret etmezler, ve bu misilli salih kimseler de azdır dedi.

iyi kimselerin gaayet azlığını te"kid için azlık­tan kinaye nlcnt lâfzını irad etmiştir. Dâvûd (A.S.) m bu hükmü diğer hasmın kirarından sonradır. Yahut müddeialeyh söy-lememişse de sükûtu ikrar olmasına binaen zulme nispet ederek hükmetmiştir. Yahut. «Kğov senin dediğin gibiyse sana zulmetti" demektir[23]

 

Vacip Tealâ Dâvûd  (A.S.)  in f|ikmünü beyandan sonra vâki olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[O vakitte zannetti Dâvûd ki biz onu müptelâ kıldık. Binaen­aleyh; derhal Rabbisine istiğfar etti, rükûa vardı ve dcrgâh-i ulû-hiyete rücû' etti. Biz de ondan sadır olan zelleyi afla mağfiret et­tik. Zira; Dâvûd için bizim indimizde kurbiyet ve hüsn-ü merci' vardır.

Yani; Dâvûd (A.S.) hükmü verince melekler birbirine baka­rak bu hüküm hakimin kendi aleyhinedir derler ve kaybolurlar. Dâvûd (A.S.) İki tarafına nazar eder, görür ki, ansızın kaybolmuş­lar. İşte o zaman bildi ki Dâvûd (A.S.) biz onu müptelâ kıldık ve imtihan muamelesi yaptık. Derhal sadır olan zelîeden Rabbisine istiğfarla rükû'a vardı ve münacatla dergâh-f ulûhiyete rücû' etti. Biz de onu mağfiref ettik. Zira; Dâvûd; için' bizim indimizde bü­yük mertebe ve gayet kurbiyet vardır.

Bu âyeti tilâvetle Şafiî indinde secde lâzım gelmez, amma İmam-ı A'zam indinde tilâvetle secde lâzımdır ve rükû'un secde makamına kaim olacağı bu âyetle istidlal olunmuştur. Bu âyeti ti­lâvet edince Resulullah'ın secde ettiği mervidir.

Bu âyetin delâleti veçhile Dâvûd (A.S.) (Urya) denilen kim­senin hıtbe ettiği hatuna hıtbe ederek nikâhlandığmdan (Urya) nın me'yus olması üzerine şu hıtbe üzerine hıtbenin zelle olduğuna tenbih için iki hasım suretinde Vacip Tealâ melekleri gönderir, tenbih eder ve Dâvûd (A.S.) .da hakikati anlar. Binaenaleyh; Ce-nab-ı Hak'tan zellesinin affını istirham ettiğini Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.

Dâvûd (A.S.) dan sudur eden zellenin sebebi; ikidir : Bi­rincisi: Hıtbe üzerine hıtbe etmesidir, İkincisi: Dok­san dokuz haremi mevcutken yüzüncü birini dahi istemesidir. Dâ­vûd  (A.S.)  dan vâki olan zelle hakkında birçok rivayetler varsa da mu'tenıed olan rivayet budur. Çünkü âyette  (uU»>-'j J/j) nazmında zellenin hıtbede olduğunu ima ettiği cihetle bu rivayeti te'yid eder. Amma (Urya) hakkında vâki olan rivayetler aklen ve naklen sahih değildir. Binaenaleyh; iftira, bühtan ve yalandan iba­rettir.

Bazıları da zelleyi Dâvûd (A.S.) zamanında mevcut bir âdet üzere tasvir etmişlerdir, şöyle ki : Benî İsrail'den bir kimsenin di­ğerine kendine nikahlanmak üzere haremini terketmesini rica ve teklif etmek adetmiş. Binaenaleyh'; bu teklif nas arasında âdet ol­duğundan herkes çok görmez, hatta kabul edip terkedenler de olur­muş. İşte nas beyninde carî olan şu âdete binaen Dâvûd (A.S.) da Beni İsrail'den bir kimseye böyle bir teklifte bulunması üzerine Vacip Tealâ muhakeme suretiyle iki melek göndererek Dâvûd (A.S.) a tenbih buyurmuştur. Gerçi bu âdet nas arasında carî ise de mansıb-ı nübüvvete bu misilli teklif ve âdet-i hasiseye ittibâ' et­mek münasip görülmemiştir. Çünkü; dir. Ayette bu rivayete işaret de vardır. Çünkü âyette iki hasımdan birisi «Kendinin doksan dokuz hatunu varken benim bir hatunum var. Bana o bir hatunu da kendinin kefil olmasını ve taht-ı kefale­tine almasını ister» demek aynı rivayeti te'yid etmektedir.[24]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) dan vâki olan zelleyi ve Dâvûd (A.S.) m derhal tevbesini kabul buyurduğunu beyandan sonra tevbenin kemal-i ihlâs ve samimiyet üzere olduğundan hil'at-ı hi­lâfetle Dâvûd (A.S.) ı mesrur ve müşerref buyurduğunu beyan et­mek ve lutf u keremini Dâvûd (A.S.) üzerine izharla nida ederek buyuruyor.                                          [Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife kıldık Hilâfet sana teveccüh edince sen nas beyninde adaletle hükmet. Sen arzu-yu nefsine tâbi olma ki seni doğru yoldan çıkarmasın.]

Yani; yâ Dâvûd! Biz Azîmüşşan senin ihlâsla istiğfarından son­ra sana arız olan halât-ı beşeriyeyi kaldırdık ve seni yeryüzüne halife kıldık. Binaenaleyh; bizim tarafımızdan sen niyabet et. Çün­kü; yeryüzü mahall-i fesad ve envâ'-ı fitne ve fesatla dolu olduğu cihetle nizam ve intizam bir halifenin vücuduna muhtaçtır. İşte şu ihtiyaca binaen biz seni halife kıldık ki nas arasında adaletle hükmedesin ve nas sayende sayebân olsun, adaletinden kalpleri rahat bulsun, hükümde ve fasl-ı hukukta hava ve hevesine*- ittibâ' etme, umum hükmünde kitabullaha rücû' et, muhalefet etme ki doğru yoldan çıkmayasm. Eğer biz nehyettikten sonra nefsinin ha­vasına ittibâ' edersen o ittibâ'm seni doğru yoldan çıkarır.

Fanri Kâzi'nin beyanı veçhile insanlar bittabi' medenî olduğu cihetle adaletle hükme ihtiyaç zaruridir. Zira; insan kendi başına maişetini te'min edemez. Ancak muntazam bir kasaba mevcut olup o kasabada insanlar taksim-i a'mâl kaidesine riâyetle herbiri bir san'atla meşgul olarak bir ihtiyacın defini ihtiyar ve o cihetle taayyüşünü te'min eder, cümle efradın sanayii o cemaatın mesalihini intizamına koymak suretiyle yaşanabileceğinden elbette insanlar cemiyetle yaşamak zaruretindedir.

Bir mahalde içtimâ" eden birçok cemaat beyninde mümızaât. muhasamat, yekdiğerinin hukukuna tecavüz ve zulm ü udvan za­ruri olduğundan şu münazatı kat'edip zulm ü adaveti kaldıracak kaahir ve cümleye kendini tanıttırmış emri nafiz bir reis-i hükü­met elbette lâzımdır. Binaenaleyh; mesalih-i âlemin intîzam-ı tam tahtında cereyanı ancak ^siyasete vakıf bir reis-İ kaahir ve kaadirle olabileceğinde şüphe yoktur. Eğer bu adam adaletle hükmeder, işi­ni ve sözünü şeriata tatbik ederse mesalih-i âlem muntazam ola­cağı gibi hayrat kapıları açılır, maişette vüs'at hasıl olur. Binaen­aleyh; âhann hukukuna tecavüze hacet kalmaz. Amma o reis-i hü­kümetin hükmü hava ve hevesine tâbi olur, şeriata temas oimezse âlemin tahribine sebep olur. Zira zulümle hüküm; âlemin harabımı bâdı olduğu gibi nas beyninde here ü merci mucip olarak nzık kapılan kapanır, nasın maişeti daralır ve akıbet zulüm o mülkün harabına sebeb-i müstakil olur. Binaenaleyh; şu hikmete binaen Cenab-ı Hak kütüb-ü semaviyenin cümlesinde adaletle emretmiş­tir. İşte; şu içinde bulunduğumuz zamanda memalik-i Islâmiyede vâki olan here ü merc ve hükümât-ı Hıristiyaniyenin ittifakıyla memalik-i İslâmiyeyi yer yer istilâları ve her an tezayüd eden kaht u gala, dîk-ı maişet, nasta olan zili ü meskenet ve sair rahat­sızlıkların cümlesinin esbabı rical-ı hükümetin cehaleti, hava ve heveslerine tebaiyetleri, zulm ü taaddînin teammüm etmesi, er-bab-ı umurun şeriatın ahkâmıyla amel etmemesi, zamane süfeha-sının terakkiyâtı küfriyatta ve medeniyeti süflîyattâ aramaların­dan mütevellittir, bu ahval te'siriyle memleketler zîr ü zeber olup gidiyor da halâ ayılmak ve mütenebbih olmak da yoktur.[25]

 

Vacip Tealâ havaya ittibâ'm dalâle sebep olacağını beyandan sonra dalâlin akıbetinde olacak vehameti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar tarik-ı ilâhiden çıktılar. Onlar için he­sap gününü uluttuklarından dolayı şiddetli azap vardır.]

Yani; yâ Dâvûd! Sen hava-yı nefsine tâbi olma ki tarik-ı hak­tan çıkmayasm. Zira; tarik-ı haktan çıkanlar için şiddetli azap vardır. Çünkü; yevm-i âhireti unuttukları için herşeye cesaret edip hill ü hürmeti aramadıklarından dünya ve âhirette azaba müste-haklardır. Şu halde insanlar hava ve heveslerine ittibâ' etmesinler ki doğru yoldan çıkıp azaba müstehak olmasınlar.

Bu âyet-i celile; havaya ittibâ'dan nehyin illeti ve ittibâ'dan neş'et eden vehameti beyanla nehyin hikmetini ilân etmiştir. Âyet­te adaletle hükümle emir ve havaya ittibâ'dan nehiy; her ne kadar Dâvûd (A.S.) a ise de bizim için de amel vaciptir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını AUahü Tealâ bize Kur'an'da hi­kâye ederse mensuh olmadıkça bizim için o hüküm ayn-ı.şeriattır. Binaenaleyh; Dâvûd (A.S.) a emr ü nehiy bize de ayn-ı emr ü ne-hiydir.

Yevrn-i âhireti unutmamak hakka ittibâ'a ve havaya muhale­fete sebep olduğuna işaret için tarik-ı haktan çıkanlara azab-ı şe­didin sebebi âhireti unutmaları olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde âhireti hatn'da tutmak insanlar için bir mürşid'i kâmil de­mektir. Çünkü; âhiret hatılda oldukça insan fena işe cür'et ede­mez. Zira; cür'et ederse ceza göreceğini bilir.[26]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin yevm-i hesabı unuttukları cihetle azab-ı şedide müstehak olduklarını beyandan sonra yevm-i hesap mevcut olacağından unutulacak bir'gün olmadığını ispat etmek üzerebuyuruyor.

[Gökleri, yeri ve onların arasında olan mevcudatı biz batıl olarak halketmedik. Amma şu batıl olarak halkolunduğunu zan­netmek kâfirlerin zanmdır. Binaenaleyh helâk-i azîm; şu zann-ı fasid ve itikad-ı batıl üzere bulunan kâfirler içindir ve onlar Cer hennem'in en derin mahallinde bulunacaklardır,]

Yani; ölüleri neden ihya edip ceza vermeyelim, onların dün­yada işledikleri amellerini neden hesab etmeyelim? Elbette hesab edip herkesin cezasını vereceğiz. Zira; biz gökleri, göklerde bulu­nan mevcudatı, yerleri, yerlerde bulunan mevcudatı ve onların arasında bulunan mahlûkatı abes ve batıl olarak halketmedik ki ölmüş kimseleri ihya etmek batıl ve abes olsun, abes olamaz. Çün­kü; her birerlerini birçok hikmet ve maslahatı mutazammm olarak halkettik. Zira; abes halketmek bizim şan-ı ulûhiyetimize lâyık olamaz. İşte su butlan üzere halkolunduğunu iddia etmek imandan i'raz eden kâfirlerin zanmdır ve bu zann-ı fasidleri sebebiyle en­va'-] azaba müstehak olmuşlardır. Bu âlemin halkolunmasmdaki hikmet; insanları öldükten sonra diriltmek ve mümin-i kâmile gü­zel ceza, kâfire ise çirkin ceza vermektir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; hasra de-' lâlet eder. Zira Vacip Tealâ'nın insanları halketmesi; ya mücerret menfaat için, yahut mücerret onları ızrar için veya menfaat ve mazarrattan hâli abestir. Mücerret ızrar için halketmek; batıldır. Çünkü; Vacip Tealâ Rahimdir. Rahîm olan zat-ı ulûhiyete mücer­ret ızrar için halketmek lâyık olamaz. Kezalik abes olarak halket­mek dahî batıldır. Zira; Vacip Tealâ abesle iştigalden münezzeh­tir. Şu halde insanları halketmek mücerret menfaat içindir. Lâkin o menfaat; halkeden Halikın emrine imtisal ve nehyinden içtinab etmek şartıyla meşruttur. Yoksa hiçbirisine riayet etmeyen muat­tal bir kimsenin o menfaattan istifade etmesi lâzım gelmez. Bu menfaat, menfaat-ı uhreviyedir, -dünyeviye değildir. Zira meni'a-at-ı dünyeviye; gayet az ve seriüzzeval olduğundan menfaat denil­meye değmez, itibardan sakıt olup kıymeti yoktur. Şu halde âlemin hilkati abes değil menfaati mutazammm olup menfaat da menfaat-ı uhreviye olunca âlemin hilkati âhirete delâlet ettiği cihetle bu âyet âhirete ve insanların hasrına delâlet eder. Zira; haşrolmayınca insanlar o menfaattan intifa' edemezler.  Binaenaleyh; hasrın vücu­du lâzımdır ki herkes amelinin cezasını görsün.[27]

 

Vacip Tealâ âhiretin    vücuduna  ikinci    delili  beyan    etmek üzere buyuruyor.

[Yoksa biz müminleri ve amel-i salihle amel edenleri arzı if-sad edenler gibi kılar mıyız veyahut müttekilcri kâfirler gibi kılar mıyız?]

Yani; iman eden müminleri ve amel-i salih işleyen âmilleri cnvâ'-ı fısk u fücurla yeryüzünü ifsad eden müfsitler gibi mı kı­larız? Elbette müfsitler müminler gibi kılınmaz, kezalik evamire imtisal ve nevâhîden ictinab eden müttekiler kâfirler gibi kılın­maz. Zira bunları müsavi kılmak; adalete münafidir. Çünkü; müf-sitlcri kemâl-i cehalet, belâhet ve tıynetlerinin habasetiyle beraber tıynet-i tahire sahipleri olan salihlere müsavi zannetmek kadar ce­halet ve hamakat olamaz. Şu halde iyilerle kötüler müsavi olama­yınca iyilerin iyi ve kötülerin de kötü cezasını görmeleri akla ve hikmete muvafıktır. Zira; şu iki sınıf müsavi olsa ibadetle kaba­hatin müsavi olması lâzım gelir. Bu ise ednâ aklı olanların indinde bile batıldır. Binaenaleyh; iyiler kötülerden ayrılacak, herkes ame­linin cezasını görecek bir gün lâzımdır ki o gün de yevm-i âhiret ve yevm-i cezadır. İşte o günde mümin-i salihler â'lâ-yı illiyyîne refi', kâfir ve facirler ise esfel-i safilîne reddolunacaklardır. Bu ci­hetle adalet-i İlâhiye o günde tecelli edecek ki iyilerin kadri terfi', kötülerin kadri tenzil olunsun. Zira; fırka-i ûlâ nazar-ı İlâhide rüt-be-i bâlâ ashabındandır. Fırka-i saniye ise dereke-i sefalete tenez­zül etmiş bir takım hazelc-i süfehadandır. Binaenaleyh; iki fırka­nın müsavi olamayacağı tabiidir.

Boyzâvi'nin beyanı veçhile    âyette  istifhamlar iki fırka beyninde müsavatı inkâr içindir. Müminlerle kâfirler beyninde müsa­vat olamayaeag! gibi müminlerden salih olanlarla facir olanlarm dahî müsavi olamayacakları beyan olunmuştur. Ittıka cümle muharremattan içtinapla evamire imtisal etmektir.[28]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) in kıssasını beyanc bililvaaz habibine hitab etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Kur'an bir büyük kitaptır, biz onu sana inzal ettik. Sana inzalin hikmeti; onun âyetlerini düşünmek ve akıl sahiplerinin manâsım tezekkür etmeleridir.] Zira; o kitapta hayr-ı kesir olduğundan erbab-ı ukulün onun manîsini düşünüp mukteza-' sıyla amel etmeleri ve o hayr-ı kesirden müstefid olmaları mat­luptur.

Kur'an'in azamet-i şanına işaret için    kitap   lâfzı nekre. olarak varid olmuştur. Zira; kitaptaki    t e n v i n    ta'zime delâlet ettiğinden nekre olarak varid olması azamet-i şanına delâlet ettiği gibi Vacip Tealâ'nm inzalini kendi zatına nispet buyurması dahî delâlet eder.    Mübarek;    hayr-ı kesir manâsına olduğundan Kur'an'ı hayr-ı kesiri mutazammın olduğu dahî beyan olunmuştur. . Çünkü Kur'an-ı Azîmüşşan; kütüb-ü sabıkanın fevaidini cami, ev-velîn ve âhirinin ahkâmını hâmil,    menafi-i diniye ve dünyeviye üzerine müştemil olduğundan o kitapla amel eden insanların sa­adetine kâfildir. Binaenaleyh; o kitaba yoluyla yapışan her saadete nail olur. İşte bizini o kitabı sana inzalimiz; âyetlerinin üslûbunda ve kclimatının hüsn-ü intizamında erbab-ı tefekkür teemmül et­sinler, akl-ı selim sahipleri manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel eylesinler içindir. i,    Bu âyette kâfirlerin tefekkürden hâlî ve akıldan ârî olduklarına işaret vardır. Çünkü; teemmül etselerdi iman ederlerdi. İman etmemeleri; akl-ı selim sahibi olmadıklarına delâlet eder.[29]

 

Vacip Tealâ Dâvûd (A.S.) a vâkî olan lutf u kereminden ba­zılarını beyandan sonra Dâvûd (A.S.) a pek büyük ihsan-ı İlâhi olan Süleyman (A.S.) m bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Ne güzel kuldur Süleyman. Zira; her umurunda, bize rücû' edicidir.]

Yani; biz hilâfet hil'âtıyla Dâyûd (A.S.) a ikram ettikten sonra Süleyman'ı ona verdik. Süleyman (A.S.) pederine varis olarak mülkünü, hilâfetini, ismini, merasim-i dinini ve milletini muhafaza edici ne güzel bir kulumuzdur. Zira; her halinde, cümle umurunda ve cemi-i evkaatmda bize müracaatla tefviz-i umur edicidir. Bina­enaleyh; bizim indimizde makbul ve huzurumuzda mükerremdir.

İnsan için her umurunda Cenab-ı Hakka tefviz-i umur etmek pek büyük bir meziyet olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Ce­nab-ı Hakka işini ısmarlamakta insanın kendi aczini itiraf olduğu gibi Cenab-ı Hakkın azametini de ikrar olduğundan Hakka tefviz-i umur etmek en büyük bir ibadettir.[30]

 

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) ı Dâvûd (A.S.) a ihsan ettiğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) in menakıbını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey habibim! Şol zamanı ki o zamanda Süleyman (A.S.) üzerine ikindi vaktinden sonra üç ayağı üzerinde durur ve gayet güzel yürür atlar arzolundu.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Süleyman (A.S.) vâki olan bir gazasında bin adet at igtinam etmiş. Bir gün muha­rebe esbap ve âlâtını teftiş ve edevat-i sairesini hazırlamakla meş­gul olduğu ve askerini muayene ettiği bir zamanda âlât-ı muhare­benin en kuvvetlisi olan atların da muayene olunmasını emreder, fakat emrettiği zaman ikindi vaktine tesadüf eder. Atlan birer bi­rer muayeneden geçirirken gaflet olunur, ikindi namazının vakti

fevt olur.

Safin; bir ayağının üzerine döner demektir. Feres cin­sinde bir ayağının üzerine dönmek evsaf-ı memduhadandır. Çünkü: muharebe esnasında ata binen bir kimsenin atını bir ayağı üzerine döndürmesi icab eder. Zira; istediği zaman matlub veçhüzere dö­nerse düşmandan kurtulabilir, yoksa düşman eline geçer, esir olur. Süleyman (A.S.) üzerine arzolunan atların evsafından birisi de gayet seri yürümeleriydi. Çünkü atın evsaf-ı memduhasından bi­risi de seriüsseyr olmaktır. Atlar ayak üzere durduklarında üç adaklarının üzerinde dururlar, dördüncü ayaklarının ucuna basar­lardı. Cenab-ı Hak Süleyman (A.S.) a arzolunan atları şu beyan olunan sevsafla sena buyurmuştur ki atlarda bu evsaf memduh olup bu evsaf da ekseriya Arap atlarında bulunur.[31]

 

Vacip Tealâ Hz. Süleyman a atlar arzolunduğu zamanda carî olan ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Atların arzolunmasi üzerine Süleyman (A.S.) «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim,    Rabbimin zikrinden meşgul oldum. Hatta güneş kayboldu. Reddedin atları bana» de­dikten sonra Süleyman (A.S.) atlara yaklaştı, ayaklarını ve boyun­larını kesti, fukaraya tasadduk etti.] Çünkü; onların şeriatında atın etini yemekte kerahet yoktu.

Yani; Süleyman (A.S.) (Dımışk-ı Şam) ve (Nusaybin) cihet­lerine gaza etmek murad ettiği vakitte öğle vaktine mahsus olan ibadetini edadan sonra kürsüsü üzerine oturarak âlât-ı harbi göz­den geçirirken nöbet atlara geldiği zaman ikindi ibadetinin zama­nı olup atların geçit resmi icra olununcaya kadar ibadetin zamanı fevt olduğunu tezekkür edince kemâl-i esefinden nefsini levmet-mek üzere «Ben atlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim. Binaenaleyh; atlar beni zikrullahtan meşgul ettiler. Atların muhab­betini ihtiyar ettim. Hatta güneş kayboldu. Döndürün atları, bana verine dedi. Atlar yakın gelince vâki olan noksanı tedarike başladı. Kılıcını kınından sıyırdı. Zikr-i İlâhiyi unutturan atların ayakla­rını ve boyunlarını kesti. Çünkü maksadı; bilkülliye atların mu­habbetini kalbinden çıkarmak ve rıza-yı İlâhiyi taleb için fevt olan evradına kefaret olarak tasadduk etmekti.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ali'den varid olan rivayete nazaran ikindi ibadeti fevtolunca Süleyman (A.S.) güneşe nıüekkel olan meleklere emretti. Meleklere vaki olan vahy-i İlâhi ve izn-i sübhaniyle melekler güneşi geri döndürdüler. Süley­man (A.S.) ibadetini eda ettikten sonra güneş mahalline avdet et­ti. Ba'dehu bin atın dokuz yüzünü kurban ve yüzünü damızlık için ibka eyledi. Atın etini yemek şeriat-ı Süleyman'da mubah oldu­ğundan atı kesmek dahî mubah idi.

Mesih.; bazı rivayete nazaran muharebeye mahsus oldu­ğuna işaret için atların ayaklarım ve boyunlarım dağlamaktan ki­nayedir. Buna nazaran nazmının manâsı: [Süleyman (A.S.) atların ayaklarını ve boyunlarını dağlamak su­retiyle muharebe için atları hapis ve hıfzetti] demektir ve bu ri­vayet sıhhata daha ziyade yakın olsa gerektir.

Şu âyette beyan olunduğu veçhile birkaç rivayet mevcutsa da esah olan; Süleyman (A.S.) gaza murad etmesi üzerine atları tef­tiş için kürsüsü üzerine oturdu. Atları temaşa etti ve dedi ki «Benim bunlara muhabbetim dünya için değildir, belki Allah'ın emri­ni yerine getirmek içindir. Binaenaleyh; bunlara hayra muhabbet eder gibi muhabbet ettim». Böyle dedikten sonra atları koşuya sal­dırdı! Hatta atlar gözü önünden kayboldu. Ba'dehu atlar geri gel­diğinde kürsüsünden indi, bizzat atların ayaklarını ve boyunlarını mübarek elleriyle mesnetti ve sığadı. Mesihten maksat; atlar düş­manı defi'de yardımın kuvvetlisi ve hayırlısı olduğundan atlara ta'zîm ve iyi bakılmak lâzım olduğunu süvarilere tefhim, umur-u siyasette ve memleketi muhafazada padişahların kendi elleriyle ise girişmeleri ehemm ü elzem olduğuna işaret etmek ve atın maraz ve sakatı olup olmadığını kendisinin daha iyi bildiğini bildirmek­tir. İşte şu cihetle tefsir; elfaz-ı âyete daha muvafık olduğundan ikindi namazını geçirmek ve gazaplamp atları kesmek gibi külfet­lerden varestedir.

Bu âyette ata hayır tesmiye kılınmıştır. Çünkü at; birçok hay­ra vesiledir. Hatta bizim Peygamberimiz buyurmuştur ki «Yevm-i kıyamete kadar atın alın saçında hayır bağlı»  demektir.

Hulâsa; harp için atın iyi yürümesi, sair evsaf-ı memduhayi cami olması, âlât-ı harbin seferden evvel teftiş olunması ve sahib-i umur olan kimsenin âlât-ı harbi bizzat kendi teftiş edip âhara inan­maması, cins atın envâ'-ı hayrata sebep olması ve âlât-ı harb olan atların ma'lûl olup olmadığını muayene ötmek harbe hazırlanan hükümet için ehem ve elzem olduğu bu âyetten müstefad olan fc-vaid cümlesindendir. Binaenaleyh; kuvvetini takdir etmeden işe başlayanların her zaman mağlûp olduğu ve yolun yarısında kaldığı görülmektedir.[32]

 

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m âlât-ı harbi bizzat muayene ettiğini beyandan sonra bazı hüzün verecek şeylerle müptelâ oldu­ğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah hakkı için muhakkak biz Süleyman'ı müptelâ kıldık ve kürsüsü üzerine ahar bir cismi koyduk. Bu iptilâdan sonra bize rücû' etti, kemal-i ihlâsla dedi ki «Ey benim Rabbim! Beni mağfi­ret buyur ve bana bir mülk ihsan et ki o mülk benden sonra hiçbir kimseye lâyık olmasın. Zira; sen kemaliyle atiyye verici ve kul­larına ihsan edicisin.»]

Yani; Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerine bir ceset koymakla muhakkak biz Süleymanı müptelâ kıldıktan sonra Süleyman (A.S.) kemâl-i ihlâsla tazarru ve niyaz ederek bize rücû' etti ve dedi ki «Yâ Rab! Benden sadır olan zelleyi mağfiret buyur, benden sonra bir kimseye lâyık olmayacak bir mülkü bana ver ki benim mu'cizenV olsun.»

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile emr-i dini emr-i dün­ya üzerine takdim lâzım olduğuna işaret için Süleyman (A.S.) istiğfarı azîm bir mülk istemesi üzerine takdim buyurmuş ve istiğ-fai nimet-i âhirete sebep olduğu gibi nimet-i dünyayı celbe dahi sebep olduğundan dünyayı talep üzerine takdim olunmuştur.

Süleyman (A.S.) m müptelâ olduğu fitne-i azîmeye gelince: Ehl-i tefsirin bu hususa dair birçok rivayetleri varsa da bunlar­dan esah olan şöyledir: Süleyman (A.S.) m bir oğlu dünyaya gel­di. Şeyâtînin o oğlanı katletmeye karar verdiklerini anlayınca Sü­leyman (A.S.) onu saklı bir mahalde büyütürken bir gün meyyit olduğu halde oğlan Süleyman (A.S.) m kürsüsü üzerinde bulundu. Süleyman (A.S.) bunu görünce bu oğlanın muhafazasını Ceriab-ı Hakka tefviz etmeyip de kendi bizzat muhafazasına sa'yettiği ci­hetle hata ettiğini bildi, derhal secdeye kapandı ve istiğfara mü-saraat etti.

Yahut kürsü üzerine konulan cesetle murad; Süleyman (A.S.) in kendisidir. Çünkü; bazı rivayete nazaran Süleyman (A.S.) hasta oldu. Keenne kürsüsü üzerinde hastalığın şiddetinden arız olan zaafdan dolayı ruhtan ârî bir ceset gibi bulunduğundan kürsü üze­rine bir ceset konmakla müptelâ olduğu beyan olunmuştur ki umur-u saltanatı tedvir edemeyecek derecede hastalığından kina­yedir. Velhasıl bazı esbaptan dolayı vücuduna arız olan zaaftan naşi cesetle tabir olunmuştur.

Yahut Süleyman (A.S.) birgün «Bu gece ben yetmiş hatuna muâmele-i zevciyede bulunacağım. Herbirinden birer oğlan doğup a'da-yı dinle mücahede edecekler» diyerek yemin etti. Lâkin inşa-allah demediğinden yalnız bir hatun hamile olup diğerleri hamile olmaz, hamile olan hatun yarım insan suretinde bir çocuk getirip kürsü üzerinde Süleyman (A.S.) m kucağına verilince Süleyman (A.S.) inşaallah lâfzım terketmek kendi hakkında zelle olduğunu bildi, hemen secdeye kapandı. Binaenaleyh; kürsü üzerine vaz ' -olunan ceset le murad; bu yarım çocuk ve fitneyle murad da bu olsa gerektir. Yoksa bazı kassasların «Şeytan, Süley­man (A.S.) in mührünü çalıp, Süleyman suretine girerek kürsüsü üzerinde kırk gün hükümet etti» şeklinde hikâye ettikleri şeyler her yönden merduddur. Aslı esası olmadık birtakım yalandan iba­rettir.

Çünkü bu misilli hikâyeler akla ve şer'a muhaliftir. Zira; şey­tan enbiya-yı faham suretine temessülden memnû'dur. Eğer şey­tan için enbiya suretine girmek mümkün olsaydı hiçbir şeriata ve nübüvvet davasında bulunanlara itimad olunmamak lâzım gelirdi. Çünkü; nebi suretinde görülen kimsenin nebi olmayıp başka bir şahıs olmak ihtimali her zaman mevcut olduğundan asla itimad olamazdı. Kezalik şeriatı tebliğe memur olan ulema ve sulehaya dahî itimad olamazdı. Onların suretine temessül ederek halkı id-lâl için birtakım şeyler icad etmek her zaman mevcut olur ve hiç­bir doğru söze ve söyleyene itimad olmaz, herşeyden emniyet kal­kardı. Bu ise edyamn bilkülliye itimaddan sukutunu icab ettiğin­den şeytan erbab-ı şeriatın suretlerine temessülden memnû'dur. Binaenaleyh; kassasların hikâyeleri yalan ve iftiradır. Çünkü; hik-met-i şeriata muhaliftir, bu gibi yalanları bizim zamanımızda ol­duğu gibi her zamanda mevcut olan birtakım dinsizler edyanı tez­yif etmek maksadına binaen kütüb-ü diniye içine fırsat buldukça ithal ettiler, kütüb-ü sabıkanın tahrifleri de bu misilli maksad-ı mefsedete mcbni vâki olmuştur.

Süleyman (A.S.) m kendinden başkasına lâyık olmadık bir mülk istemesi dünyaya rağbet ettiğinden veya meyi ü muhabbe­tinden delildir, belki dünyanın halini âhad-ı ümmete bildirmek içindir. Çünkü; nastan bazıları lezzât-ı dünyaya muhabbet ettik­lerinden «Saadct-i dünya peşindir, saadet-i âhiret ise veresiyedir. Peşin olan dünyayı veresiyeye değişmek müşküldür» derlerdi. Bu­nun üzerine Süleyman (A.S.) «Yâ Rabbi! Bana bir mülk ver ki beşer için mümkün olan memalikin en büyüğü olsun, onunla be­raber benim ona rağbet etmediğimi herkes görsüler, dünyanın de­ğeri olmadığını bilsinler"  diye tazarruda bulundu.

Yahut müIkle-murad; kuvvet ve kudrettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : Yâ Rab! Bana bir kuvvet ve kudret ver ki o kud­retle ben bazı şeylere kaadir olayım, onlara gayrı bir kimse kaadir. olamasın. O benim mucizem olsun, nübüvvetimin sıdkına delâlet etsin |  demektir.

Hulasa; maksad-ı sahiha binaen insan için dünya metâ'ım ta-leb etmek, sahih ve caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Çünkü; sahih olmasa Süleyman (A.S ) istemezdi. Halbuki istediğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. O halde sahihtir.[33]

 

Vacip Tealâ Süleyman (A.S.) m pek büyük bir mülk istedi­ğini beyandan sonra Süleyman (A.S.) a verilen mu'cizâtindah ba­zılarını beyan etmek üzere buyuruyor

[Biz Süleyman'a rüzgârı muti' ve münkad kıldık. Rüzgâr mü­layim olduğu halde emr-i Süleyman'la istediği yere yürür, bina yapıcı ve denize dalıcı oldukları halde şeytanları ona itaat edici kıl­dık, şeytandan âsî olan bir kısmını dahî muti' kıldık ki zincirlerle birbiri yanında Süleyman (A.S.) onları bağladı.]

Yani; Süleyman (A.S.) zellesinden istiğfar ederek âlemde kimseye nasip olmayacak büyük bir mülk talebinde bulununca biz onun istediği şeyi verdik, rüzgârı onun emrine itaat edici kıldık. Binaenaleyh rüzgâr her zaman onun enirine bakardı, gayet lâtif, zahmetsiz Süleyman (A.S.) 1 istediği yere, istediği zaman götürür ve herhangi tarafa emretse o tarafa giderdi. Kezalik cinnîleri de biz onun emrine muti' ve hükmüne razı kıldık ki onların bir kısmı ebniye yapmakla meşguldü. Binaenaleyh; Süleyman (A.S.) onlara istediği gibi acîb ve garîb konaklar, kışlalar, kaleler yaptırırdı ki beşer için öyle muhkem ebniye yapmak mümkün değildi. Diğer bir kısmı da denizden inci ve mercan gibi kıymetli şeyleri çıkar­makla meşgullerdi.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile denizden en evvel inci çıkartan Süleyman (A.S.) dır. Cinlere istediği veçhile istedi­ği kadar inci çıkarttırırdı. Bu suretle hizmet-i Süleyman'da istih­dam olunan cinnîler itaatta bulunanlardı, Bir kısmı da şeytanın âsîleri ve taattan hariçleriydi. Binaenaleyh; onları Süleyman (A.S.) birbiri yanından zincirlerle bağlamak ve hapsetmek suretiyle nas üzerinden onların şer ve fesatlarını defederdi.

Bazılarının «Şu hidemât-ı şâkkaya kaadir olan şeytanların ci­simleri kesif olsa biz görürdük. Halbuki göremiyoruz ve eğer ec-sam-ı lâtifeyse şu beyan olunan a'mal-i şâkkaya kaadir olamazlar, eğer şu beyan olunan kuvveti haiz olsalardı kendilerine lanet eden ehl-i imanı helak eder ve memleketlerini harab ederlerdi. Halbuki ihlâk ve tahripte bulunmuyorlar» unvanında irad ettikleri suâle cevap olarak «Onlar cism-i kesiftirler. Bizim görmediğimizden on­ların olmaması lâzım gelmez. Çünkü; biz ecsam-ı kesifeden birçok mevcudatı göremiyoruz. Halbuki bunlar mevcut ve görülmesi de mümkündür. Meselâ etıbbanın mikroskopla gördükleri ve keşfet­tikleri mikroplar mevcut oldukları halde biz göremiyoruz» denir. Yahut «şeyatînin ecsamı lâtiftir. Yani elvan ve renkten halidir, lâ­kin salâbetli olduğundan   beyan olunan kuvveti haizdir.    Çünkü levnden'ârî manâsında letafet kuvvete mani değildir. Süleyman (A.S.) m emri veçhüzere birtakım ağır işlere kaadir olmalarından onlara düşman olan ohl-i imanı ihlâke ve memleketlerini tahribe kaadir olmaları lâzım gelmez. Çünkü; İblis benî âdem'e adavetini beyan ettiği zaman yalnız ehl-i imanı iğfal ve idlâl edeceğine ye­min ve ahdettiği gibi Cenab-ı Hak ehl-i imana lütuf olarak onları ehl-i imanı iğra ve idlâlinden maada başka cihetlerden tasalluttan menetmiştir. Binaenaleyh: ağır hizmetlere kaadirseler de memle­ketleri tahribe ve ahaliyi ihlâke kaadir değillerdir» diye cevap ve­rilir.[34]

 

Vacip Teaîâ Süleyman {A.S.) a verdiği nimetlerden bazılarını beyandan sonra o nimetlerin colâlet-i şanına işaret ve o nimet­leri isti'mâlde Süleyman  (A.S.)  m muhayyer olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[İşte şu beyan ulunan nimetler sana mahsus vergimiz ve insa­nımızdır. Sana mahsus olunca yâ Süleyman! İstersen sen o nimet­ten istediğin kimselere ver. Müstchaklara mühah olan haklarım vermekle onlara ihsanını la'dad et, istersen nefsin için tut, kim­seye verme. Muhayyersin. Senin üzerine verip vermemekte bizim tarafımızdan suâl yoktur.] Zira; verip vermemek emri sana mü-fcvvazdir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği nimetlerden zekât ve fit­re gibi vacip olandan maada fukaraya tasadduk insanın yed-i ihti­yarında olup isterse müstehakkına ihsan eder, sevab alır. İstemez­se vermez, ecrinden mahrum olur. Şu kadar ki vacip olmadığı için vermediğinden dolayı azap olunmaz.[35]

 

Tealâ Süleyman (A.S.) ı nimetleri müstehaklanna sarfedip etmemek cihetinde muhayyer kıldığını beyandan sonra^mu-hayyer kılındığının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Süleyman (A.S.) için bizim indimizde kurbiyet-i maneviye ve hüsn-ü akıbet vardır.]    Binaenaleyh; ihsanımızı isti'mâlde biz

onu muhayyer kıldık. İstediği gibi isti'mâle mezundur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Süleyman (A.S.) in dünyada hiç kimseye nasip olmadık müîk-ü azîm sahibi olduğu gibi âhirette da­hî kurbiyet-i tâmmeye ve güzel mercie nail olacağına bu âyet de­lâlet eder.[36]

 

Vacip Teaiâ Dâvûd ve Süleyman (A.S.) in dünyaca pefe bü­yük nimetlere nail ve bazı hüzün verecek bir çok iptilâ ile de müp­telâ olduklarını beyanla bizim peygamberimizi tesliye buyurduğu gibi Eyyûb (A.S.) m kıssasını zikirle dahî tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Zikret yâ Ekrem-cr Rusülî Kulumuz Eyyûb'u sol zamanda ki o zamanda Rabbisine nida etti ve dedi ki «Meşakkat ve elemle şey­tan beni messetti.»]

Yani; ey Habibim! Zikret abdimiz Eyyûb'u müptelâ olduğu meşakkatları ve o meşakaktlara sabr u metaneti ki sağlığında ve hastalığında sabrına halel getirmediği gibi marazında şükrünü da­hî noksan yapmadı.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran Eyyüb (A.S.) İshak (A.S.) in oğlu (Iys) m oğludur. Haremi, Ya'kub (A.S.) m kızı (Leya) dır. E}^yûb (A.S.) ı kemâl-i lutf u rızasına işaret için Vacip Tealâ nef­sine muzaf kılmıştır.    Eyyûb (A.S.)  Cenab-ı Hakka tazarruunda

«Ey benim Rabbim! Şeytan birtakım mihnet ve meşakkatla bana dokundu. Sana şikâyete muztar oldum. Ben senin kulunum. Kud­retim yettiği kadar sana itaata ahd ü misak ettim. Merhamet bu­yur. Zira; senden başka iltica edecek bir kimsem yoktur» demekle niyazda bulundu.

Eyyûb (A.S.) in iptilâsmm sebebinde ihtilâf olunmuştur: Ba­zı rivayete nazaran Eyyûb (A.S.) bir koyun keser, ekleder, komşu­suna birşey vermediğinden müptelâ olmuştur. Gerçi komşusuna o koyun etinden bir miktar vermekle komşusunu memnun etmek vacip değilse de onun halini düşünmek efdal olduğundan bu fazileti terketmek Eyyûp (A.S.) hakkında zelle olduğundan iptilâsına se­bep olmuştur. Yahut malı pek çoktu, memleketi bir kâfir melikin civarında olduğu halde o melik üzerine gaza etmediğinden müp­telâ olmuştur. Sahih olan iptilâsı; bir zelle sudurundan neş'et et­memiş, belki terfi-i derecât içindir.

Eyyûb (A.S.) m iptilâsına gelince; iki nevidir: Birin­cisi: Yedinde olan nimetlerin zevalidir. İkincisi: Vil-cud-u nebevilerine arız olan hastalıktır. İşte Eyyûb (A.S.) arız olan kederi beyan sırasında söylemiş olduğu sözünde iptilâsı iki nevi olduğuna işaret için iki nevi lafzıyla beyan etmiş, demiştir ki «Be­ni şeytan nusb ve azapla messetti». Hasıl olan elem; şeytan'm ves-vesesiyle olduğundan şeytan'a muzaf kılınmıştır. Çünkü sadır olan zeİleye sebep; şeytan'm vesvesesi olup vesvese ise mihan ü meşak-kata vesile olduğundan Eyyub (A.S.) m mihneti şeytan'a nispet olunmuştur, yoksa o elemi halkeden Allahü Tealâ'dır. Zira; şey­tan'm nas üzerinde emraz ve âlâm halkına kudreti yoktur. Eğer şeytan'm bu misilli âlâm ü ekdari, emraz u eskamı halka kudreti olmuş olsaydı kendi hayat ve mematımız, maraz ve sıhhatimiz şey-tan'dan mıdır veya Allahü Tealâ'dan mıdır, bilinmez, şüpheli bir halde olması lâzım gelirdi. Bu ise batıldır. Zira; bu gibi şeylere kaadir olsa enbiya, evliya ve ulema gibi sevmediği kimseleri ızrar ederdi. Çünküs hayra sarf-ı efkâr etmeyeceği tabiatının iktizasıdır. Halbuki vultuât bunun aksini ispat etmektedir. Binaenaleyh; em­raz u âlâm hayat ü memat cümlesinin Halikı Allahü Tealâ'dır.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'm vesve­sesinin keyfiyetinde ihtilâf vardır, şöyle ki : Eyyûb (A.S.) in hastalığı ziyadelenince şeytan niam-ı sabıkayı ve âlâm-ı hazırayı zi­kirle Eyyûb (A.S.) ı rahatsız ederdi. Yahut şeytan vesvese sure­tiyle gelir, afiyet bulamayacağından bahisle zihnini meşgul ederdi. Yahut haremine zevcin bana itaat ederse ben hastalığını gideririm der ve haremi de Eyyûb (A.S.) a söylediğinde Eyyûb (A.S.) rahat­sız olurdu. İşte şu beyan olunan suretlerden herhangisiyle vesvese ederse etsin, Eyyûb (A.S.) m rahatsızlığını mucip olduğundan Ce-nab-ı Hakka tazarru ve niyaza başlayarak «Yâ Rab! Beni şeytan messetti, şerrini benden kaldır» demiştir.

Şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile şeytan'm Eyyûb (A.S.) ı ves­vesesinde iki ihtimal vardır : Birincisi: Bazı hususai hak­kında vesvese etmekle Eyyûb (A.S.) dan zellenin suduruna sebep olmasıdır, İkincisi: Terfi-i derecât için Eyyûb (A.S.) a arız olan hastalığın uzadığı zamanda vesvese vervıekle kalb-i nebevi­lerini mahzun ve evlâd ü lyalini idlâle tasaddi etmesidir. Çünkü; Hâzin'in beyanına nazaran bazı rivayette Eyyûb (A.S.) m hastalığı on sekiz sene kadar uzamış ve maraz uzadıkça şeytan vesveseden geri durmamış ve binaenaleyh Cenab-ı Hakka şikâyet etmiştir.

Eyyûb (A.S.) m hastalığı ahaliye nefret verecek bir hastalık değildi. Zira; enbiya-yı izam hazaratı nasa nefret verecek ilel ü em­razdan masunlardır. Çünkü; enbiya-yı faham hazaratı naşı hakka davet, dünyevî ve uhrevî menfaatlarmı halka tebliğe me'mur ol­duklarından nasla ihtilât ve ünsiyet etmeleri. Binaenaleyh; nasm kendilerinden nefret edeceği emrazdan salim olmaları elbette lâ­zımdır. Eğer salim olmasalar enbiyadan matlub olan maslahat ve ba'solunmalarlndaki hikmet zayi olacağından halkı irşada me'mur olan kimselerde halkın nefret edeceği birşey zuhur etmez. Şu hal­de Eyyûb (A.S.) in hastalığı hakkında bazı kassasların hikâyeleri ve yazdıkları şeyler yalandır. Zira; kavaid-i şer'-i şerife, akla ve mantığa muhaliftir. Binaenaleyh; mümin olan kimse bu misilli hi­kâyelere sem-i itibar etmez. Evet! Hastalığı vardı, fakat sabrı ve tahammülü çoktu. Şikâyeti şeytan'dan olup hastalığından değildi.[37]

 

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) in şeytan'dan şikâyetini itkâyetini   kabul edip hastalığından    halâsın sebebini ta'rif beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Eyyûb! Vur ayağını yere. Ayağını vurduğun yerden çı­kan su gaslolunacak ve içilecek bir soğuk sudur.]

Yani; Eyyûb (A.S.) kemal-i ihlâsla bize iltica ve duasının ka­bulünü rica edince bizim inayet-i ezeliyemiz ve merhamet-i süb-haniyemiz zuhur ederek alâtarikılilham biz ona dedik ki "Yâ Ey­yûb! Ayağını yere vur. O mahalden çıkacak suyu gözle.»*O su çı­kınca yıkanmasını kendine talim ve tenbih olmak üzere «İşte. su su senin gusledeceğin ve şifayab olacağın soğuk bir sudur» demekle şifa bulacağını beyan ettik, bu emrimize imtisalen gusletti, içti ve iutf u keremimizle afiyet buldu. Zira; vücudunun dışına arız olan hararet yıkanmasiyla ve batınına arız olan hastalık da içmesiyle bilkülliye zail oldu, eski afiyeti yerini buldu.

Bazı müfessirînin «Pınar iki zuhur etti. Biri sıcak su, onunla yıkandı. Biri de soğuk suydu ki onu da içti» demişlerse de âyetin zahiri pınarın iki olmasına müsait değildir. Zira; yıkanacak suyun soğuk olduğu sarahaten beyan olunduğu gibi lâfz-ı âyet de müfred olarak varid olmuştur.[38]

 

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) in afiyetini bilbeyan cism-i nebevi­leri şifayab olduktan sonra vâki olan lûtf-u ilâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Eyyûb'a ehlini ve ehliyle beraner onların bir mislini verdik. Zira şu verdiğimiz; bizden Eyyûb'a ihsan ve akıl sahiplerine vaaz u nasihat olsun ki herkes bundan ibret alsın.]

Yani; Eyyûb (A.S.) m sıhhati yerine gelince bize secdeyle iba­det, nimetimize şükrettikten ve zatımıza ihlâsla meşgul olduktan sonra vefat eden çocuklarını tamamıyla verdiğimiz gibi bizden Ey­yûb'a ihsan ve sair erbab-ı ukule va'z olsun için onların bir mislini daha verdik ki akıl sahipleri Eyyûb (A..S-) in. sabır ve metanetle zaferyab olduğunu tezekkür ederek belâya ve mesaibin nüzulünde ona iktida etsinler ve bilsinler ki sabrın sonu selâmettir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Eyyûb t A.S.) in ehlini ve evlâdını vermek; öldükten sonra diriltmek suretiyle midir, yahut başından dağıldıktan sonra toplamak suretiyle midir, yahut onların iki mis­lini vermek suretiyle midir? Ulema arasında ihtilâf vardır. Çün­kü; âyetin zahir lâfzında beyan olunan tevcihlerin cümlesine mü­saade ve ihtimal vardır.[39]

 

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) afiyet bulduktan sonra hastahgMda vâki olan bazı şeylerin ikmali için gelen emr-i İlâhiyi beyajBetmek üzere buyuruyor.

[«Sen elinle bir tutam ot al. Onunla haremine vur. Yeı de hâni s olma» dedik.]

Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb'un sıhhatini iade ve cemi' âlâm ve ekdarmı izale ettikten sonra hastalığı zamanında haremi (Le-ya) ki Ya'kub (A.S.) m kızı veyahut (Rahime) ki Hz. Yusuf'un oğlu Efraim'in kızına hastalığından afiyet bulursa yüz değnek vur­mak üzere vâki olan yemininden beraetini ta'lim etmek üzere «Yüz parçadan bağlanmış eline bir tutam ot al, onunla haremine yüzü de isabet edercesine bir defa vur ki yemininde hanis olma» dedik. Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile haremi bir hacet için gittiğinde biraz geç geldiğinden gazab ederek «Hastalığımdan iyi olursam sana yüz değnek vurayım» diye yemin etmişti. İşte bu yemini yerine gelmek üzere suhulet ta'limini Cenab-ı Hak bu âyet­te beyan buyurmuş ve Eyyûb (A.S.) m haremine lütfettiğine da­hî işaret etmiştir. Çünkü; Eyyûb (A.S.) a haremi çok hizmet etti­ğinden Eyyûb (A.S.) ona çok muhabbet ederdi. Lâkin ne çare ki gazap halinde yemin etmişti. Binaenaleyh; Eyyûb (A.S.) m muhab­betine ve hareminin hüsn-ü hizmetine mükâfat olmak üzere Ce­nab-ı Hak bu teshilâtı ta'lim buyurmuş ve her ikisini de mesrur etmiştir. Zira; Allahü Tealâ'nm sevdiği kullarına merhameti bol­dur, fakat hüner, Cenab-ı Hakkı razı kılmak ve merhametini celbe istihkak kesbetmektir ki asıl işin müşkül ciheti de burasıdır, yok­sa Cenab-ı Hak dilediği veçhüzere kullarının müşkülâtını halleder, işlerini teshil buyurur. Şu ruhsat-ı şer'iye ilâyevminahaza bakîdir. Çünkü; bizden evvel geçen enbiyanın şeriatını Cenab-ı Hak Kur'-an'da bize beyan edince o hüküm bizim için de ayn-ı şeriattır.[40]

 

Vacip Tealâ Eyyûb (A.S.) m ihsana ve hüsn-ü mükâfata lâ­yık olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz muhakkak Eyyûb'u sabrediçi bulduk, ne güzel kulumuz-dur Eyyûb!] Zira; her umurunda bize.son derece rücû' edicidir.

Yani; Biz Azîmüşşan Eyyûb (A.S.) a ihsan ettik. Nasıl ihsan etmeyelim? Elbette ihsan ederiz. Zira; üzerine hücum eden bilcüm­le belâyaya biz onu sabrediçi bulduk. Ne güzel abiddir Eyyûb ki hastalığının şiddetinde bile fezi' u feryad etmedi. Çünkü; cemi' umurunda bize rücû' ve umurunu bize tevkil ve tefviz eder.

Fahri Râzi ve Kâzî'nin beyanları veçhile-Eyyûb (A.S.) Cenab-ı Hakka şeytan'dan şikâyet edip hastalığından şikâyet etmemiştir. Düşmandan dosta şikâyet caiz olduğundan şu şikâyeti sabrına mani değildir. Maamafih şeytan'm vesvesesi din hakkında olduğun­dan Cenab-ı Hak Eyyûb (A.S.). ı sabrıyla sena buyurmuştur. Bi­naenaleyh; bir kimsenin hastalığında marazının defi için Cenab-ı Hakka ilticası şikâyet addolunmadığı cihetle sabrına mani değil­dir ve ecrine noksan gelmez. Şu halde hastalığında afiyet istemek, şifasını aramak, tabibe müracaat edip ilâç içmek ve esbap taharri etmek şikâyetten ma'dud değildir. Kezalik hastaların tekkelere tür­belere gitmesi, o tekke ve türbelerde yatan zevatın hürmetine Ce­nab-ı Hakka duâ etmesi, şifa istemesi tevekkülüne ve sabrına mani olmaz.[41]

 

Vâcip Tealâ Eyyûb (A.S.) m kıssasını zikirle Resulünü tesli-ye buyurduğu gibi İbrahim, İshak ve Ya'kub (A.S.) m kıssalarını zikirle dahî tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Resul-ü Zişan! Kullarımız ibrahim, İshak ve Ya'-kub'u ki onlar taatta kuvvet, merasim-i diniyede basiret sahiple­ridir.]

Yani; ey Habibim! Ecdadından İbrahim (A.S.) m halini, zik­ret ve nara ithal olunduğunda sabrım düşün ki sen de kavminden gördüğün ezaya onun gibi sabra devam edesin, İbrahim'in oğlu îs-hak (A.S.) ı dahî zikret ki birçok mihan ü meşakkata göğüs gerdi. Ya'kub (A.S.) in oğlu Yusuf'u kaybedip çok seneler hüzün ve ke­der içinde vakit geçirdiğini zikret ki müteselli olasın ve onların ahlâk-ı hamidelerini zikirle nas ibret alsın ve mütenassm olsunlar ve evsaf-ı cemilelerinde onlara iktida etsinler. Zira; iktida etmek lâzımdır. Çünkü; onlar itaat-ı İlâhiyede kudret-i kâmile ve ah-kâm-ı dinde ma'rifet-i tâmme sahipleridir. Binaenaleyh; iktida edenler fevz ü felah sahibi oldukları gibi saâdet-i dareyne dahî nail olurlar. Çünkü; onlar ashab-ı tevhidin ve erbab-ı keşfin mukteda-bihleridir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan peygambe-ran-ı zişanın a'mâl-i kaviyye ve basiret-i tâmmelerini zikirle ca­hillere ta'riz olunmuştur. Zira; anûd cahiller onlara nispetle kör, topal ve kötürüm mesabesindedirler. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nefs-i natıka-i insaniye için iki kuvvet vardır : Birisi; kuv-ve-i âmiledir ki ondan sudur eden itaat-ı ilâhiyedir. Amelin ekse­risi elle olduğundan    mezkûr zevat-ı fahamın amellerinden eydî,

yani elleriyle ta'bir olunmuş ve denmiştir. İlm ü irfanda basiretin methali ziyade olduğu cihetle irfanlarından eb-sarla ta'bir olunmuştur. Diğeri; kuvve-i âlimedir ki ondan sudur eden maârifin eşrefi ma'rifetullahtır. Bu ikiden maadayla meşgul olmak abes ve lağıvdır. Binaenaleyh; ilim ve amelden halı olan ce-hele kör ve topal kimseler menzilesindedir. Zira; ilmi olmadığın­dan köre ve ameli olmadığından çolağa ve kötürüme benzerler.

[Onlar nasıl muktedabih olmasınlar? Muktedabihtirler. Zira; onları biz haslet-i hamide sahibi ve ahlâk-i hamideleriyle mümtaz kıldık ki o haslet-i hamide; dar-ı âhireti zikirdir ve onlar bizim indimizde nübüvvet için müntehab hayırlı kullarımızdır. Çünkü; nazarlarının nihayesi emr-i âhirettir ve.daima hayır taleb etmek­tir. Binaenaleyh; müstecabüdda've ve dünyada zikr-i ccmil ve âhi-rette ref'-i derecât sahipleridir.]

İşte bu âyet-i celileden anlaşıldığı veçhile insanlar için en bü­yük vazife; enbiya-yı izama iktida ve onların ahlakıyla tahallûk etmektir. Zira; saadet-i insaniyenin cümlesi onlara iktida etmekte­dir, yoksa zamanımızdaki süfeha güruhu gibi Avrupa kâfirlerini taklid etmekte saadet yok, belki ayn-ı sekamet ve felâket-i azîme vardır. Evet! Erbab-ı sanayiden velev kâfir olsun sanat öğrenmek lâzımdır. Lâkin onların âdât-ı İslâmiyeye mugayir olan âdetlerini almak lâzım değildir. Onların âdâtmı âdât-ı İslâmiye üzerine ter­cih etmek gazab-ı İlâhiyi caliptir ve günümüzün vukuatı da buna şahittir.

[Zikret yâ Ekrem-er Rusül! Ecdadından İsmail, Elyesa ve Zül­kifl (A.S.) Hazaratım. Zira; bunların cümlesi ahyardandır.j Çün­kü; bunlar kader-i İlâhiye ve kaza-i sübhaniye nasıl razı oldular, sabrettiler, birçok mihan ü meşakkata tahammül ettiler, göğüs ger­diler. Binaenaleyh; insanlar onların mesleğine sülük edip ahlâk noktasından onların muktedabih olmaları lâzımdır. Elyesa Hazret­leri Yahtub'un oğludur. İlyas (A.S.) Benî İsrail üzerine hükmet­mek için onu halife ta'yin etmişti.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Zülkifl), (Elyesa) nın amca­sının oğludur. Yahut Eyyûb (A.S.) m oğlu Beşerin oğludur ve Be­nî İsrail'in şerrinden firar etmiş olan yüz adet nebileri himaye edip kefil olduğundan kendisine  (Zülkifl)  denilmiştir.

[Şu zikrolunan enbiya-yı izamın menakıbı bir zikr-i cemil ve menakıb-ı şerifedir.] Zira; onların celâlet-i kadirleri ve şan ü şe­refleri vardır. Binaenaleyh; onlara iktida edenler fevz ü felah bu­lacaklarından iktida lâzım olduğu tavsiye olunmuştur. O halde in­san daima işinde ve sözünde enbiya-yı izam hazaratına iktida et­melidir ki dünyada ve âhirette saadete nail olsun.[42]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı izamdan bazılarının menakıbını zikirle kavminin sefahetleri üzerine sabretmesini Resulüne tavsiye ettik­ten sonra ehl-i hayrın nail olacakları dereceleri beyanla dahî sab-rolunmasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Haram olan şeylerden içtinab eden erbab-ı ittika için ind-i ulûhiyetimizde hüsn-ü merci' vardır.] Zira; onlar rıza-yı Bari'yi tahsil ve gazab-ı sübhânîden sakınmak için bütün haram olan şey­lerden nefislerini vikaye ve bilûmum evamire imtisale sa'yettik-lerinden âkıbet-i haseneye nail olacakları muhakkaktır Çünkü it-. \ tika; cemi-i saâdâta sebeptir. Binaenaleyh; insan ittika etmelidir ki ittikası sayesinde bu âyette beyan olunan güzel mercie nail olsun.[43]

 

Vacip Tealâ müttekiler için hüsn-ü meâb olduğunu beyandan sonra hüsn-ü meâbı tefsir ve mealini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O müttekiler için hazırlanan hüsn-ü meâb ebedî olarak ikaa-met olunacak Cennetlerdir ki onlar için kapıları açılmıştır. O müt­tekiler Cennetlerde kürsüler üzerinde oldukları halde çok meyve­ler ve şaraplar isterler ve ehl-i Cennetin yanlarında zevceleri var­dır ki o zevcelerin gözleri ancak zevçlerine münhasır ve zevçleri­nin gayrıya bakmazlar.]

Yani; müttekiler için müheyya olan Cennetler adin ismiyle müsemmâ olan Cennetlerdir ki o Cennetlerin kapıları açık, yolları geniş, asla izdiham yok, herkes istediği kapılardan girer, mani ol­madığı gibi perde de yoktur. Cennette sandalya ve koltuklar üze­rinde kemâl-i istirahatla çok meyveler ve şerbetler isterler, onlar­la taltif olunurlar, her ne isterlerse istedikleri ellerine istedikleri zaman gelir, arzuları asla geri kalmaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Cennet'te me'kûlât ve meşrubat mücerret telezzüz için olup tagaddi için olmadığına işaret zımnın­da Cennet nimetlerinden yalnız fakihenin ve şarabın zikriyie iktifa olunmuştur.    Cennet'te her nevi meyve bulunacağına işaret için kesretle tavsif olunmuştur. Cennet nimetlerinin en mü-himmi nikâh ve tezevvüc olduğuna işaret için Cenab-ı Hak nisvanı sarahaten zikretmiştir. Ehl-i Cennetin müteaddid zevceleri varsa da beyinlerinde gayret ve haset gibi ahlâk-ı faside olmaz. Zira;. cümlesi adalet, kemâl-i letafet ve melâhat üzere olduklarından be­yinlerinde küçüklük, büyüklük olmadığı gibi hüsn-ü cemal cihe­tinden de müsavi olup asla tefavüt olmadığı cihetle cümlesinin iş-tihası ve meyli müsavi olur, yekdiğerine tercih olmaz. Binaena­leyh; birbirlerini kıskanmak yoktur, ekserisi insanların a'mâl-i marzıye ve ahlâk-ı hasenelerinden halkolunmuş hurilerdir ve hep­sinin otuz üçer yaşında olacakları mervidir.[44]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in kemal-i rahatlarını beyandan son­ra ehl-i Cennete taraf-ı İlâhiden vâki olacak taltifi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i Cennet! İşte şu sizin huzurunuzda bulunan nimetler kütüb-ü semaviyede resullerin lisanıyla yevm-i hesab için size va-ad olunan nimetlerdir. İşte şu nimetler bizim size kemal-i cûd ü keremimizden verdiğimiz rızkımızdır, o rızık için tükenmek yok­tur.]  Binaenaleyh; yiyin, için, keyfinize bakın.

[İşte şunu iyi bilin ve alın ki hakikat bundan ibarettir.] Bun­dan başka şeytan'ın ve avamın iğfalâtına kapılmayın. Zira itikad-ı hak; budur, bunun hilafını itikad etmek batıldır. Binaenaleyh; bu itikad üzere sebat etmek lâzımdır.[45]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i na-rm ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taât-ı îlâhiyeden çıkmış olan âsîler için merci-i şer vardır. İşte o şer olan merci; Cehennemdir. Asîler Cehennem'e dahil olur­lar. Ne fena döşektir ehl-i Cehennem'in döşeği.]

Yani; ahkâm-ı şer'iyemiz haricine çıkan ve şehevat-ı nefsani­yelerine tebaiyet eden âsîlere varılacak şer mevki vardır, o mevkie varırlar. Zira; onlar isyanda gayrıları tecavüz ettiklerinden vara­cakları mahallin şerri gayrılarından ziyadedir. Çünkü ceza; cina­yete göredir. Ehl-i Cehennem'iri, amellerinden hasıl olmuş akrep­ler, yılanlar içinde kemâl-i rezaletle Cehennem'e girerler ve en-vâ'-ı hasretle ebedî Cehennem'de kalırlar. Binaenaleyh; ne kötü döşek üzerinde kalırlar ki o döşek ayn-ı Cehennem ateşidir.

[İşte şu Cehennem ateşi onların mahalleri di r. Oraya dahil olunca onlara taraf-ı ilâhiden «Tadın siz Cehennem azabından, işte sizin cezanızdir» denir, şu gösterilen azaptan tatmaları teklif olu­nan ateş ve şarap onların yüzlerini kebap edecek derecede sıcak sudur. Zira; onlar merzi-i İlâhinin hilâfına işlemiş oldukları şeha-vat-ı nefsaniye ateşlerinin yakmış ve kızdırmış olduğu sularla ba­ğırsakları yanar, onların içtikleri suların bir kısmı da ehl-i Cehen­nem yandıkça onların vücutlarından akan kanlı irindir, diğer bir kısmı da gayet soğuk su ki içince ağızlarında donmak suretiyle mu­azzep olurlar.] Çünkü; Cehennem ateşi nasıl yakarsa Cehennem'de bulunan 'zemherir tabakalarının soğukları da o derece müşküldür. Binaenaleyh; azab-ı Cehennem sıcakla olduğu gibi soğukla dahî olacaktır. Belki Cehennem'de ateş tabakalarından zemherir taba­kalarının azabı daha şiddetlidir. Cehennem'de azaplar müteaddid ve birçok nebileri bulunduğundan ve azap üzere azap olduğundan ezvac denmiştir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ehl-i narın gıl-zat-ı tabiatları sebebiyle dünyada Allah'ın kullarına soğuk bulun­dukları cihetle zemherirle muazzep olunacakları gibi Allah'ın kul­larını ıslah için vaz'olunan kavanin-i İlâhiyenin haricine çıkıp hu-dud-u İlâhiyeden gaflet ederek alîm ve hakîm olan Vacip Tealâ'nm ahkâmından i'razla müstehak oldukları Cehennem azabıyla^ahî muazzep olacaklardır.[46]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in bazı azaplarım beyandan sonra Cehennem'e giren reislerin tabi'leri Cehennem'e girip sıkışınca feryad ettiklerinde Cehennem'in hazinedarları taraflarından veri­len cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

["Ey reisler! Şu sizin arkanızda sizi daraltanlar sizinle Cehen­nem'e girici bir cemaat ki dünyada onlar sizin etbâ'ınızdır. Nasıl ki dünyada sizi taklid ederek arkanızdan giderlerdi, kezalik âhi-rette dahî sizin arkanızdan Cehennem'e girmişlerdir. Binaenaleyh; onların tazyikinden sizin kurtulmanız mümkün olamaz» demekle zebaniler ehl-i Cehennem'in feryadını reddederler.] Çünkü dünya­da etbalarından ne kadar memnun olurlarsa âhirette o kadar sı­kıntı görecekleri şüphesizdir.

Yani; ehl-i Cehennem Cehennem'e girdikten sonra arkadan gelenlerle yerleri darahnca feryad ü figana başlarlar ve yerlerinin daralttırılmamasını isterler, zebaniler tarafından onlara «Dünyada sizin tabileriniz sizinle Cehennem'e gireceklerdir» demekle cevap verirler.[47]

 

Vacip Tealâ şu cevap üzerine söyleyecekleri sözlerini alâta-rikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rüesa yani metbu'lar derler ki «Onlar için vüs'at yok ve ol­masın. Zira; onlar da bizim gibi Cehennem'c dabil oluculardır, onlar bizim etbâ'ımızdır. Binaenaleyh; bolluğa lâyık değillerdir.][48]

 

Vacip Tealâ metbu'larmın sözlerini işiten tabi'lerin muhasama tarikıyla söyledikleri sözlerini hikâye suretiyle beyan etmek üzere buyuruyor.

[Reislerine cevap olarak etbâ' güruhu muaraza tarikıyla der­ler ki «Belki onlar dalâletleriyle bizi idlâl eden ve yoldan çıkaran mctbû'larımızdır. Binaenaleyh; ey reisler! Sizin hakkınızda demek lâyıktır. Yani vüs'at olmamak size lâyıktır, taz­yike şayan sizsiniz. Zira; Cehennem'e girmemize sebep olan küfrü bize takdim, telkin ve icad eden siz olduğunuzdan aleyhinize duaya lâyıksınız. Binaenaleyh; sizin gibi metbû'larm ve bizim gibi tabi-lerin karar edecekleri ne çirkin mahaldir Cehennem.»]

Merhaba; yerin bol olsun, rahat ol demektir. Şu halde yerinizde vüs'at olmasın, dar olsun demektir.

Ehl-i narın birbiriyle şu beyan olunan veçhüzere münazaa edip çekişmekten halî kalmayacaklarına bu âyet delâlet eder. Çün­kü; insanların tuttukları işin akıbetinde fenalık zuhur edince «Sen­den oldu, benden olmadı, filândan oldu» gibi suça sahip çıkmamak ve münazaa etmek bu dünyada dahî âdettir. İşte aynı halin âhiret-to dahi zuhur edeceğini bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.

Merhaba; bu dünyada ehl-i imanın oturdukları meclis­lerde yekdiğerine karşı teâtî tetikleri iltifat ve hürmetleridir. Binaenaleyh; bu minval üzere her mecliste duâ edip birbirini mem­nun etmek ve gönlünü almak âdât-ı İslâmiyedendir. Bu âdetin ehl-i Cennet arasında dahî cereyan edeceğine bu âyet delâlet eder. Çün­kü; ehl-i Cehennem'in bu yolda iltifatı birbirinden menetmesi ehl-i Cennet'in menetmeyeceklerine delildir.[49]

 

Vacip Tealâ ehl-i narın birbirlerine muâraza edeceklerini be­yandan sonra etbâ' güruhunun Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyaz edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dünyada fukara güruhunu idlâl eden reislerim âhirette fu­kara güruhu tevbih ettikten sonra derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Bize şu küfrü takdim ve telkinle idlâl edip aldatan reislerimizin azabını Cehennem'de iki kat yap.] Zira; onlar kendileri dalâlette oldukları gibi bizi de idlâl ettiler. Binaenaleyh; bizim gibi yalnız dalâletle iktifa etmediler. Zira; bizleri de kendileri gibi yoldan çı­karmaya sa'yettiler» demekle teşeffi-i sadrederler.

Hâzin'in beyanı veçhile kendinin dalâletiyle iktifa etmeyip başkalarını idlâl edenlerin azapları iki kat olur. Zira; birisi dalâlin, diğeri idlâlin cezasıdır. Çünkü herkesin cezası; ameline göredir. Binaenaleyh; bu gibilerin azapları iki kat olmak onlar haklarında zulüm olmaz ki kendi istihkaklarıdır.

Resûlullah'm «Bir kimse bir kötü âdet icad ederse o âdetin ve­bali onun üzerine olduğu gibi ilâyevmilkıvam o âdeti işleyenlerin vebalinin bir misli dahî icad eden kimsenin üzerine olacağını» be­yan buyurması da bu manâyı te'yid eder.[50]

 

Vacip Tealâ dünyada bu gibi küfrü ve sair günahlara herkesi türğib edenlerin envâ'-ı azapla muazzep olacaklarını beyandan sonra onlar arasında   cereyan edecek   muhareveleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehennem'e girince o reisler derler ki «Bize ne oldu ki dün­yada erazilden addettiğimiz birtakım recülleri görmüyoruz. Hatta biz onları istihza ve âlet-i maşhara ittihaz ederdik. Yoksa gözleri­miz onları görmekten yanıldı mı?» demekle dünyada beğenmedik­leri fukara güruhunun Cehennem'de kendileriyle beraber bulun­madıklarından bahsederler.]

Yani; reisler envâ'ı azaba duçar olunca derler ki «Bize ne oldu ve gözümüze ne gibi şey arız oldu ki birtakım fukarayı itibardan sakıt oldukları cihetle aramızda erazil güruhundan addeder, ehem­miyet vermezdik. Şimdi biz onları görmüyoruz. Halbuki dünyada biz onları meclisimizde oyuncak ittihaz ederdik, yoksa dünyadaki itikatları gibi onlar Cehennem'e girmediler mi yahut bizim kemâl-i ıztırap ve elemimizden gözlerimiz onları görmekten imtina' mı edi­yor?» İşte rüesa böyle demekle Cehenem'de fukara-yı Müslimîni görmediklerine izhar-ı esef ederler.

Hulâsa; bu dünyada etbâ'mı idlâl eden rüesamn Cehennem'e girdiklerinde fukara-i Müslimîni göremediklerine esef edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[51]

 

Vacip Tealâ ehl-i narın   muhasamalarını beyandan   sonra bu rnuhasamanın hak olup vâki olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! İşte şu ehl-i nardan hikâye olunan sÖz-ler hak ve sabittir, elbette vâki olacaktır.] Çünkü; onlar Cehen­nem'e girince beyinlerinde bu gibi mükâleme cereyan edeceğinde

şek yoktur. Zira; rüesamn etbâ'ma, etbâ'm rüesaya ile duada ve mukabelede bulunacakları husumetten başka birşey de­ğildir. Bununla beraber dünyada ehl-i imanı istihza edip eğlenir­ken, onlarla hemmeclis olup onları küçük görerek kendilerinin meclisinde bulunmalarını münasip görmeyip şerar-ı nastan adde­derken kendilerinin Cehennem'e girip onların girmediğini görünce ehl-i imanı Cehennem'de göremediklerinden dolayı mahzun ola­cakları haktır ve azapları üzerine azaptır.[52]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in muhasamalarını beyandan sonra sûrenin bidayesinde beyan olunan hakka daveti te'kid etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habibimî Sen kâfirlere hitaben de ki «Ben ancak hakka icabet etmeyen münkirleri korkutucuyum ve vâhid-i kahhar olan Allahü Tealâ'dan maada ma'budünbilhak yoktur.»] Binaenaleyh; müşriklerin itikatları batıldır ve şu batıl itikat sahiplerini korkut­mak vazife-i risalet cümlesindendir. Zira; batıl itikat üzere teret-tüb edecek azabı beyanla menetmek lâzımdır ki âhirette i'tizara mecalleri kalmasın.

Bu âyet-i celile; mesail-i itikadiyeden ResûluUah'm vazifesi inzar olduğunu ve Allahü Tealâ'nm vahdaniyetini, sıfat-ı kahrile muttasıf olduğunu beyan etmiş ve ResûluUah'm inzar ettiği âsîleri tehdid için âyetin âhirinde Kahhar ism-i şerifi varid olmuştur. Bi­naenaleyh; Allah'ın kahhar olduğunu bilen bir kimsenin kahr-ı ilâ­hiyi icab edecek ef'âlden ihtiraz etmesi lâzımdır.[53]

 

Vacip Tealâ kahhar olduğunu beyandan sonra rububiyet sıfa­tıyla muttasıf olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ göklerin, yerin ve onların arasında olan mah-lûkatm Rabbisidir, her umurunda herkese galip ve tevbe eden kul­larının günahlarını mağfiret edicidir.] Yani vâhid-i kahhar olan Allahü Tealâ âlem-i ulvî, âlem-i süfli ve onların arasında olan mev­cudatı kemâline îsâl etmek suretiyle terbiye edicidir. Çünkü her umurunda galip ve dergâh-ı ulûhiyetine iltica eden âsîlerin günah­larını kemâl-i mübalâğayla affedicidir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, tehdidi mu-tazammin olan Kahhar ismi mukabilinde ricayı ve terğibi müş'ir olan Rab ve Gaffar isimlerini zikir buyurmuştur. Çünkü Rab ism-i şerifi; herşeyi tedriç tarikıyla kemaline îsâl etmekle cûd ü kere­mini müş'ir olduğu gibi Gaffar ismi de günahları affedeceğini müş'-irdir. Şu. halde bu âyet; hem tehdid, hem de terğibi mutazammın-dır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya ibadet etmek vaciptir. Zira; aza­bından korkulur, çünkü; kahhardır. Vacip Tealâ'nın fazl ü ihsanı­nı ümid etmek lâzımdır, çünkü; gaffardır.

[Ey Nebiyy-i Zişanî Sen onlara de ki «Allahü Tealâ'nın âlem-i ulviyet ve süfliyetin terbiyesini haber vermesi büyük bir haberdir. Ey âsîler! Siz o haberden Fraz edicisiniz.»] Çünkü; birliğini, nü­büvvetin hakkaniyetini, haşr ü neşri haberin haber-i azîm olduğu­nu onlara haber verdi ki dinlesinler, müstefid olsunlar, ehemmi­yetsiz addetmesinler. Zira; gerek vahdaniyete, gerek nübüvvete ve gerek ahval-i âhirete müteallik olan mesail" usul-ü itikattan ol­duğu cihetle şu itikadatta istikamet sebeb-i saadet olduğundan ehemmiyeti vardır. Binaenaleyh; ihmali caiz olamaz ki aksi sebeb-i sefalettir. Şu halde bu itikadın hak olduğunu beyan etmek; insan için büyük bir haberdir. Bu misilli haberin büyüklüğünü tasdik etmeyenler Cenab-ı Hakka şirkettiklerinden dünya ve âhirette re­zil ve rüsvâ olacaklardır. Ey müşrikler! Sizler bu habere iltifat et­mez, i'raz edersiniz. Binaenaleyh; dünyada rezil, âhirette rüsvâ olacaksınız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette insanları akaid-i dini-yede nazara, istidlale ve kemâl-i ehemmiyetle düşünüp, tefekkür etmeye terğib vardır. Çünkü; bu metalib pek âlî olduğundan müsa­mahayla iktifa caiz olamaz. Zira; insan itikatta hakkı bulursa saa­det kapıları, eğer itikatta batıl üzere olursa şekavet kapıları açıl­dığından itikatta taklit makbul değildir, belki kemâl-i basiretle is­tidlal lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak i'raz edenleri zemmetmiştir ki itikad-ı batıl üzere olanların azabı ebe­dîdir.[54]

 

Vacip Tealâ bu haberin haber-i azîm olduğunu beyandan son­ra haberin canib-i İlâhiden olduğunu tahkik etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Şu haberin büyük bir haber olduğunu beyanla beraber onlara de ki «Benîm için onların muhasamaları zamanında mele-i â'lâ olan ehl-i semanın ahvaline dair ilim olmadı ve bana vahyolunmadı, ancak benim sizi açıktan inzar edici oldu­ğum vahyolundu.] Zira; benim size her haberim vahy-i İlâhiyle­dir. Çünkü; benim ne meleklerin ahvaline ve ne de Hz. Adem'den beri geçmiş zamana ilmim yoktur ve bilhassa Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halk buyuracağında meleklerle beyinlerinde cereyan eden mübahasâta ve sair hususata dahî ilmim olmadığı gibi ilmin husu­lüne esbab-ı âdiyeye dahi tevessül etmediğim halde o vakitte cere­yan eden sözleri size haber vermem elbette vahiyledir. Çünkü be­nim bilmeme vahiyden başka bir sebep de yoktur. Binaenaleyh;

her haberim de böylece vahyiledir. Kezalik melâikenin ahvalini size vahiyle haber vermemdeki hikmet ancak inzar etmek içindir. Binaenaleyh; Hz. Adem'le İblis arasında olan muhasamatı hikâye­den maksat; hüsn-ü ahlâka terğib ve su-u ahlâktan men ve zecir­dir. Şu halde ey kâfirler! Bu haberler esbab-ı âdiyeyle olmayıp ancak vahyile olunca sizin iman etmeniz lâzımdır. Çünkü; itiraza mecaliniz yoktur» demekle müşrikleri nübüvvetini tasdike da­vet et.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile mahlûkat dörde münkasemdir.    Birincisi:    Melâikedir ki bu âyette    meie-i â'Iâ    ile murad; meleklerdir. Onlar için akıl vardır, lâ­kin kuvve-i sehevaniye yoktur.    Binaenaleyh; işleri daima ibadet ve hayırdır.    İkincisi:    Behâimdir ki onlar için kuvve-i şe-hevaniye vardır, lâkin akıl ve ilim yoktur. Binaenaleyh; mükellef değillerdir.    Üçüncüsü:    Cevıadattır ki onlar için ilim, akıl ve şehvetten hiçbir şey yoktur, ancak insanların menfaati için hal-kolunmuş şeylerdir.    Dördüncüsü:    İnsandır ki ilim, akıl ve şehevat-ı  nefsaniye sahibidir.  Binaenaleyh:  Hz.  Âdem  halko-lunduğu zaman insanın şehvet sahibi olduğundan yeryüzünü insan­ların ifsad edeceklerini ve kuvve-i gazabiyeleri sebebiyle yekdiğe-. rini katle cür'etle kan dökmeye kadar ilerleyeceklerini melekler beyan etmişlerdi. Vacip Tealâ onların şu beyanına  "Sizin bilme­diğinizi ben biliyorum. Zira; insanda fesadı daî şehvet ve kan dök­meyi daî gazap varsa da onlarda olan akıl onları ma'rifete, muhab­bete ve hizmet-i Mevlâya sevkeder. Binaenaleyh; siz akıbetini bi­lemezsiniz»  demekle cevap vermişti.  Şu halde insanın halkolun-masındaki hikmet; ilim, ibadet, taat ve ma'rifettir. Yoksa cehil, ki­bir ve temerrüd değildir. Zira cehil ve temerrüd; sıfat-ı behâimdir. Binaenaleyh insan üzerine vacip olan; ilim ve irfan gibi kemalât-i insaniyeyi tahsile sa'yile sıfât-ı behâimden ihtiraz etmektir ki İblis kibr ü inatla dünya ve âhirette zarar görücü oldu. Hz. Adem ise ilim, hilim ve tevazu kisvesini bürünmekle derecât-ı âliyeye nail olmuştur.[55]

 

Vacip Tealâ icmalen mele-i a'lâya işaretten sonra tafsilen be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Resul-ü Zişan! Şol zamanı ki o zamanda Rabbin Tealâ meleklere hitaben «Muhakkak ben çamurdan bir beşer hal-kedeceğim» demekle Hz. Âdem'in halkolunacağım bildirdi.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zikrolunan tıyn; sal-sâle, hame-i mesnuna ve türaba şamil olduğundan diğer âyetlerde zikrolunan salsâle ve hame-i mesnundan halkolunduğunu beyana münafi değildir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur.

Bu kıssayı bu makamca zikirden maksat; haset ve kibir gibi ahlâk-ı rezilenin ne gibi felâketi mucip olduğunu beyanla insanları bu misilli ahlâk-ı fasideden menetmektir. Zira İblis'in Cenab-ı Hakka itirazı; Hz. Âdem'e hasedi ve kibri sebebiyledir. Çünkü; ki­birle haset onun dünyada ve âhirette rezil ve rüsvâ olmasına sebep olmuştur. İşte Kureyş müşriklerinin Resulullah'a karşı kibr ü ha­setleri Resulullah'la münaazaya bâdî olduğundan İblis gibi onla­rın da hüsran-ı ebedîlerine sebep olacağına işaret olunmuştur. Bi­naenaleyh; kibr ü haset sebebiyle İblis'in başına gelen beliyeyi dü­şünen bir kimsenin kibr ü hasetten ihtirazı kendisi için ehem ve elzem görmesi lâzımdır.[56]

 

Vâçip Tealâ Hz. Âdem'i halkedeceğini beyandan sonra halke-e cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben Azîmüşşan Adem'in cesedini tesviye edip ve ıuhumûan üfürüp hayatını cesedine ifaza ettiğim zaman meleklere secdeyle emrim gelince biz meleklere hitaben dedik ki «Siz Âdem'e ta'zîm etmek üzere secde suretiyle yere kapanın.»] Ve şu emrimiz üzerine:

[Meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblis secde et­mekten kendini büyük addetmekle kâfirler zümresinden oldu.]

Yani; meleklere çamurdan insan halkedeceğimi haber verip onun eczasını anasır-ı muhtelifeden terkib ederek suret-i insaniye-sini tasvir ve tadil edip hayat-ı insaniye kendisiyle hasıl olan cev-her-i ruhu bedenine ifaza ettiğim vakitte meleklere secdeyle em­redince vakit geçirmeksizin Hz. Adem'e ta'zim ve tekrim suretiyle meleklerin küllisi secdeye kapandılar ki hiçbirisi secdeye muhale­fet etmediği gibi takaddüm ve taahhur dahi olmaksızın cemii bir­den secde ettiler. Fakat İblis secdeyle emrimize imtisal etmedi. Zi­ra; kendisini Hz. Âdem'den büyük addetti. Binaenaleyh; Âdem (A.S.) a karşı tevazu gösteremedi ve kâfirler zümresine iltihak etti. Şu halde kibr ü gururu küfrüne sebep olmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile; in­sanın ruhla cesetten mürekkep olup cesedin terekkübünden hasıl olan istidad ve kaabiliyet üzerine ruhun feyezan edeceğine delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak azanın tesviyesini ve ruhun nefhini be­raber olarak beyan buyurmuştur ki hilkat-ı insanın bu ikisiyle ha­sıl olduğunu beyandır.

Nefihle murad; ruhu cesede ijasadır. Yoksa hakikatta ne­firi yoktur. Zira; nefhin manâ-yı hakîkîsi üjürmek olduğundan Ce­nab-ı Hak üfürmekten münezzehtir, lâkin ruh emr-i İlâhiyle be-den-i insana cereyan ettiğinden Vacip Tealâ zatına muzaf kılmış­tır. Ruhla murad; hayat kendisiyle hasıl olan şeydir. Hz. Âdem'e ta'zim için gerek cesed-i Âdem'i tesviye, gerek ruhunu ifazayı Va­cip Tealâ zatına muzaf kılmıştır.[57]        

 

Vacip Tealâ îblis'in Âdem (A.S.) a tazim iuretiyle secdeden imtina' ettiğini ba'delbeyan secdeden imtinâ'ımni sebebini suâl et-ligini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İblis secdeden imtina' edince Cenab-ı Hak İblis'e hitaben de­di ki «Ey İblis! Benim kudretimle halkettiğim Adem'e ta'zim için secde etmekten seni ne gibi şey menetti, yoksa emrimize imtisal-den kibir mi ettin, bizim hükmümüze itaattan nefsini daha büyük mü addettin yahut kendini daha büyük mertebe-i ulviyette bulu­nanların zümresinden mi zannettin?»] Cenab-ı Hak şu itab-ı İlâhi-siyle İblis'in secdeden imtinâ'ınm sebebini suâl etti ve iki cihetle tevbih ve tekdir buyurdu. Çünkü emr-i İlâhiye muhalefet edenler; her zaman tevbihe müstehak ve sefalete mahkûmdurlar.

Vacip Tealâ İblis'e imtinâ'ınm sebebini suâlden sonra İblis'in nefsinde olan kibrin mani olduğuna işaret etmiştir ki istikbarın omr-i nıünker olduğunu istifham-ı inkârîyle beyan buyurmuştur.[58]

 

Vacip Tealâ İblis'in vermiş olduğu cevabı alâtarikılhikâye be­yan etmek üzere buyuruyor.

[İblis cevabında dedi ki «Ben Âdem'den hayırlıyım. Zira; sen beni ateşten ve Âdem'i çamurdan halkettin. Ateş ise çamurdan ha­yırlıdır."] İşte İblis böyle demekle kendinin hayırlı olduğunu iddia etti ve Cenab-ı Hakkın suâlinde şıkk-ı saniyi ihtiyar eyledi, kendi- nin maddesi ve sureti Âdem'in maddesi ve suretinden hayırlı oldu­ğunu bilâperva söyledi ve anasır-ı erbaa içinden ateşin mekânı yüksek tabakada olduğundan kendinin mertebe-i âliye ashabından olduğunu ve çamur anâsırın süflisi, kadr ü itibar ve mekân cihe­tinden   ednâsı   olduğunu   beyanla çamurdan   halkolunan Âdem  (A.S.) in kendinden daha aşağı olduğunu iddia etti ve «A'lânm ednâya secde etmesiyle emri muvafık görmedim» demekle secde etmediğinin sebebini beyan etmek istedi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanın hilkatma kemâl-i itina ve şanına tazim için Cenab-ı Hak insanın hilkatim kendi kudretine nispet etmiştir. Çünkü; cümle-i mahlûkat kendi kudretiyle halko-lunduğu halde insanın hilkatini kendi kudretine nispetle tahsis et­mek; elbette ta'zim ve tekrimdir.

Bu âyette İblis'in davası; üç mukaddimeyi camidir: Bi­rinci mukaddime: Şeytan'ın asıl maddesi ateşten ol­duğunu beyan etmektir. Bu mukaddime müsellemdir. İtiraz yok­tur. Çünkü; ateşten halkolunduğunu Cenab-ı Hak bizzat beyan bu­yurmuştur.

İkinci mukaddime: Ateşin topraktan efdal olma­sıdır. Halbuki bu mukaddime yanlıştır. Müsellem değildir. Zira; toprak ateşten efdaldir. Çünkü; toprak emin ve muslihtir. Binaen­aleyh toprak; kendine emanet edilen taneleri tamamıyla muhafaza ettiği gibi nebatatı meyva vererek sahibine birçok menafi' te'min eder. Ateş ise bunun aksinedir. Zira; haindir, müfsittir. Binaena­leyh; ateşe her ne teslim olunsa ifsat ve itlaf etmekle sahibini ız­rar eder. Toprak ateşi söndürmekle galebe ettiği cihetle dahi ef­daldir. Çünkü gaalip; mağlûptan elbette efdal olur.

Üçüncü mukaddime: Aslı hayırlı olan şeyin fer'i-nin de hayırlı olmasıdır. İşte bu mukaddime memnu' ve birçok de­lillerle merdud ve vâki nefselemir de buna şahittir. Çünkü eşcar-ı müsmirenin esası; toprak ve külün esası ateştir. Halbuki eşcar-ı müsmire külden efdaldir. Zira; ağaçlardan insanlar intifa' ederler. Kezalik hasib ve nesib olan bir cahilden nesib olmayan bir âlim efdaldir. Yani İblis'in madde-i aslisi olan ateşin Hz. Adem'in esası olan topraktan efdal olduğu teslim olunmuş olsa bile ateşin fer'i olan İblis'in efdal olması lâzım gelmez. Şu halde İblis'in kıyası fa-siddir. Binaenaleyh; kabule şayan değildir.

İblis'in küfrüne sebep; emr-i İlâhiye muhalefet, itiraz ve zem­metmesi ve kıyasla kendini haklı göstermeye çalışmasıdır, yoksa yalnız emre muhalefeti değildir. Çünkü emr-i vücubiye muhalefet; isyanı icab ederse de küfrü icab etmez. Şeytan ise yalnız muhalefetle iktifa etmedi, belki birtakım itiraz ve kıyaslarla Cenab-ı Hak­ka karşı geldiği gibi emr-i İlâhinin hikmete muvafık olmadığından dahî bahsetti ve hilâfete kendini münasip gördü, Adem (A.S.) in hilâfete ehil olmadığından bahsile Cenab-ı Hakka mukabelede bu­lundu. Vacip Tealâ'nm tensibini münasip gormentek; küfrü icab ettiğinden İblis kâfir olmuştur.

İşte zamanımızda ahkâm-ı şer'iyenin bazılarının haşa masla­hata muvafık olmadığını dermeyan eden ve İslâm kisvesi altında ahkâm-ı şer'iyeyi kabul etmeyen birçok kâfir sefihler vardır. Evet! Bir kimse ahkâmın mucibiyle amel etmezse fasık olur, ancak ah­kâma itiraz etmediği cihetle kâfir olması lâzım gelmez. Eğer ahkâ­ma itiraz ederse o zaman kâfir olur.[59]

 

Vacip Tealâ İblis'in itaattan huruç ettiğini beyandan sonra itaat-ı İlâhiyeden çıktığına binaen dergâh-ı ulûhiyetten tardolun-duğunu beyan etmek üzere buyuruyor,

[İblis isyan edince Cenab-ı Hak "Madem ki sen âsî oldun, çık Cennet'ten. Zira sen huzur-u ilâhimden merdudsun ve yevm-i kı­yamete kadar lanetim muhakkak senin üzerine nazil olacaktır» de­mekle şeytan'ı tardetti.]

Yani; İblis'in Hz. Adem'e secde etmemesi üzerine Vacip Tealâ «Yâ İblis! Sen emrime muhalefet edince, taattan çıkmana mücazat olarak nimet-i Cennetten çık. Zira; sen huzuruma lâyık değilsin, yevm-i kıyamete kadar rahmetten uzak olmaya müstehaksın» bu­yurdu.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette re­cim;   semadan yıldızlarla şeytan'ı tardetmek manâsına olup lânet de rahmet-i İlâhiyeden mahrum olması murad olunca recim ve lanet başka başka manâları ifade ettikleri cihetle âyette tekrar yoktur. Yahut reci m ; mutlaka rahmet-i İlâhiyeden tard u leb'îdini beyav nivv lanet ise tard u teb'idin üâyevmilkıyam devamını beyan olduğu cihetle tekrar yoktur. Yahut recim; Cen-net'ten, semâdan veya izzet-i huzurdan tard manâsına olup Ianet ise rahmet-i İlâhiyeden tard manâsına olduğu cihetle tek­rar yoktur.

Bu âyette ( ti' ) lâfzı yevm-i kıyamette lanetin intihasını iş'âr ederse de nusus-u saire lanetin yevm-i kıyamette de bakî ola­cağına sarahaten delâlet ettiğinden bu âyetten müstefad olan in­tiha; te'vil olunur, şöyle ki: Dar-ı dünya rahmete kesb-i istihkak edecek mahal olduğundan dünyada lanet üâyevmilkıyam bakî olun­ca dünyada rahmete asla kesb-i istihkak edemeyen kimse için âhi-rette dahî lanetin bakî olacağı evleviyetle sabittir. Yahut dünyâda devam yalnız lanet olup âhirette ise envâ'-ı azaba duçar olunca la­neti unutacağı cihetle müptelâ olduğu azaba nispetle keenne lanet nihayet bulmuş gibi olacağından kinayedir.

Şu ûyet-i celileden anlaşıldığı veçhile evvelce şeytan ubudiyet noktasında devam etmişken hasedi ve kibri sebebiyle emr-i İlâhiye red ve itiraz tarikıyla muhalefet ettiğinden güzel suratı çirkin bir surata 'tebeddülle cism-i nûrânîsi zulmânîye inkılâb etmiştir. Çün­kü; ibadetle hasıl olan nuraniyetin ma'siyetle zulümâta tahavvül edeceği şüphesizdir. İşte şu esasa binaendir ki biraz zaman ibadetle meşgul olan insan yoldan çıkarak salâh-ı halini fesada değişince güzel simasının çirkin bir simaya tebeddül ettiği her zaman görül­mektedir. Binaenaleyh itibar; hatimeyedir. Şu halde insan için lâ­zım olan Cenab-ı Hak'tan tevfik istemek ve hüsn-ü hatime temen-niyatmda bulunmaktır. Zira; her işte hüsn-ü hatime olmazsa emek­lerin boşa gideceği şüphesizdir.

Bu âyet-i celilede emri; CenneVten çık veyahut auret-i asliyeden çık demektir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile şey-tan'ın bidayc-i hilkati gayet beyaz, nûrânî ve güzelken Cenab-ı Hak onun güzelliğini çirkinliğe, nûrâniyetini zulmaniyete ve beyaz­lığını siyahlığa tebdil buyurmuştur. Şu halde manâ-yı nazım : Ey şeytan! Sen hilkat-ı asliyen olan suret-i haseneden çık. Zira; sen izzet-i huzurumuzdan merdudsun | veyahut  |Semâvâttan çık demektir.

Hulâsa; şeytan'a- Cennet'ten veya semadan veyahut hilkat-ı asliyesinden çıkmasıyla emr-i İlâhinin varid ve huzur-u İlâhiden; matrud olup üâyevmilkıyam lânet-i İlâhiyeye mazhar olduğu bu! âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Binaenaleyh; şey--tan'm matrud ve mel'ûn olduğunu inkâr eder bir kimse kâfir olur. Zira; şeytan'm matrud olduğu nass-ı kafiyle sabittir. Delil-i kat'iy-j le sabit olan bir hükmü inkâr, küfürdür.[60]

 

Vacip Tealâ İblis'in tard-ı ebedîye duçar olunca rahmet-i İlâ­hiyeden me'yııs olduğunu beyandan sonra şu me'yusiyeti üzerin* söylediği sözleri ve vâki olan istirhamatım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şeytan «Yâ Rab! Bana yevm-i kıyamete kadar mühlet ver» dedi. Şeytan'm şu temennisini terviç olmak üzere Vacip Tealâ «Sen ilmi bana münhasır olan vakte kadar mühlet verilenlerden­sin» buyurdu.]

Yani; İblis rahmet-i İlâhiyeden me'yus olunca münacat ve isi tirhâm suretiyle «Ey Rabbim! Dergâh-ı ulûhiyetinden tardedinej yevm-i kıyamete kadar bana mühlet ver»- dedi. Onun şu talebi üze­rine Cenab-ı Hak «Ey İblis! Benim indimde ma'lûm olan vakte ka­dar sen mühlet verilenlerdensin, o vakte kadar sana müsaade mu­hakkaktır. O vakte kadar sana ölüm yoktur» buyurdu.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile şeytan'ın mühlet is­temekten maksadı; benî âdem'den ahz-ı intikaama fırsat bulmak ve ölümden kurtulmaktır. Çünkü; yevm-i kıyametten sonra Ölüm olmayacağım bilirdi. Zira; Cenab-ı Hak kıyamete kadar ölüm olup kıyametten sonra ölüm olmayacağını haber vermişti ki kıyamette cümle ziruhla beraber helak olup tekrar hayat bulduktan sonra ölüm yoktur. Bu müsaadenin ezelde mukadder olup yeni bir mü­saade olmadığına işaret için mühletin vukuunu kat'iyete delâlet eden cümle-i ismiyeyle ihbar buyurmuştur.

Bazı zalimlere Vacip Tealâ'nın müsaadesi şeytan'a müsaade kabilindendir ki hakkında iyiliğe alâmet sayılamaz. Çünkü; ömrü oldukça şeytan gibi zulümle ve âlemi ifsadla meşgul olacağından günbegün günahı ziyadelenir, âhirette de günahı nispetinde azabı tezayüd edeceğinden o müsaade onun hakkında ayn-ı azaptır.

Hulâsa; şeytan'ın müsaade talebi üzerine Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamete kadar müsaade buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[61]

 

Vacip Tealâ şeytan'ın şu müsaade üzerine kıyamete kadar be­nî âdem'e musallat olup iğva ve idlâl edeceğim dediğini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şeytan «Sen bana mühlet verince yâ Rab! Senin izzet-i celâ-letin hakkı için benî âdem'in cemiini îğva ve idlâl ederim, ancak onlardan senin halis kulların müstesnadır.] Zira; onları iğva ede­mem» demekle husumetini izhar etti.

Yani; Cenab-ı Hak şeytan'a yevm-i kıyamete kadar müsaade edince şeytan benî âdem'e husumetini izhar ederek dedi ki «Yâ Rab! Senin izzet-i şanına yemin ederim ki ben onları tarik-ı tevhid-den çıkarır, yollarını şaşırtırını, cümlesini sana isyana teşvik ede­rim, ancak onlardan sana ihlâs üzere iman ve ibadet edenleri idlâl edemem ki onların ihlâsı benim yoldan çıkarmama manidir. Çün­kü; ihlâsları sebebiyle rahmetinden ümitleri, gazabından korkuları ve nar-ı Cehennem'i gözleri Önüne getirdikleri için benim idlâlim onlara te'sir etmez».

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile şeytan'ın halis kulları istisnadan maksadı; yalandan ihtiraz etmektir. Zira; istisna etmeksizin «benî âdem'in cemiini idlâl ederim demiş olsaydı idlâl edemeyeceği birçok suleha bulunmakla kelâmında yalan zuhur edeceği muhakkak olduğu cihetle kelâmını istisnayla irad etmiş­tir. Şu halde şeytan'ın şu istisnası; ehl-i iman için büyük bir ders­tir. Çünkü; şeytan yalandan ihtiraz edince ehl-i imanın daha ziya­de ihtiraz etmesi lâzım olduğu gibi yalan olmak ihtimali olan yer­de sözüne istisna ilâve etmesi de lâzımdır ki yalandan kurtulsun.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın şeytan'a müsaadesi üzerine şeytan'ın benî âdem'i idlâl etmeye yemin ve ihlâs üzere olan insanları idlâl edemeyeceğini ikrar ve itiraf ettiği ve ihlâs-ı tammın şeytan'ın iğ-vasına mani olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin­dendir.[62]

 

Vacip Tealâ şeytan'a müsaadesini ve şeytan'ın benî âdem'i idlâl edeceğine azmettiğini beyandan sonra vâki olan beyanatın hak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey şeytan! Sabit ve vâki olacak şey bu dünyada benim'sana dediğimdir.j Zira; benim seni izzet-i huzurumdan tard u teb'îdim ve sana mühlet vermem haktır; senin idlâlin üzerine terettüb ede­cek ahkâmda ben ancak hak söylerim. Zira; hakkın gayrı birşey söylemek zat-ı ulûhiyetimizde tasavvur olunmaz. Binaenaleyh; be­yanatımızın cümlesi hak ve sabittir.[63]

 

Vacip Tealâ beyanatının hak olduğunu beyandan sonra şey­tan'ın idlâli üzerine terettüb edecek ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor

[Ey İblis! Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki elbette senden ve sana tebaiyet eden benî âdem'in cemiinden Cehennem'i dolduru­rum.]

Yani; hak ve sabit olan zat-ı ulûhiyetim hakkı için seni, sana tebaiyet eden insanları ve cümlenizi CehennenVe doldurur ceza-yi sezanızı veririm. Zira; dal ve mudil cümlenizi Cehennem azabıyîa muazzep kılacağım muhakkaktır.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sana vahyolunan ahkâmı tamamıyla teb­liğ ettikten sonra sen de ki «Rabbimden gelen emr ü nehyi size tebliğime ücret istemem, ben de Kur'an'ı kendi indinden külfetle icad edenlerden değilim.»]

[Zira; Kur'an olmadı, ancak cümle âleme mev'ize öldü.] Çün­kü Kur'an; ins ü cinni hidâyete sevk ve onlara dünyevî ve uhrevî menfaatlarını beyan eder bir zikr-i azîm ve vaaz-ı beliğdir.

[Zâtft ulûhiyetime yemin ederim ki siz Kur'an'ın haberi sa­dık ve Ivffidatının hak olduğunu biraz zaman sonra elbette bilir­siniz.]

Yani; siz vefat edip yevm-i kıyamette kabrinizden kalktığınız­da bütün gizli esrar meydana çıktığı zaman Kur'an'ın hak olduğu­nu, külfetle meydana gelmediğini ve uydurma birşey olmadığını elbette bilirsiniz.

Hulâsa; emr-i dini talep ve tahkikte gayet ihtiyat ederek dine davet eden kimsenin halini ve suret-i davetini kemâliyle düşünmek lâzım olduğunu ve bu makamda dine davet eden Resûlullah'ın da­veti üzerine ücret istemediği, halbuki yalan olarak böyle bir davayi uyduran kimsenin elbette dünyaya ve mal cemetmeyc meyi ü rağbeti olacağı meydandayken Resûlullah'ın böyle şeylere tenez­zül etmediği halde dine davete son derece gayret ettiği ve davetin keyfiyetine gelince davet ettiği dinin sıhhatim bilmek birçok kül­fete muhtaç olmadığı ve belki dinin sıhhatma şehadet-i akıl kâfi olduğu bu âyetle beyan olunmuştur. Çünkü; Resûlullah evvelâ Al­lah'ın vücudunu ikrara ve saniyen zat-ı ulûhiycti lâyık olmadık nekaaisten tenzihe ve sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olduğunu itika­da ve salisen şerik ve nazirden münezzeh olduğunu itikada, rabian cemadat-ı hasise kabilinden olan, menfaat ve mazarrata kaadir ol­mayan putlara ibadeti terke, havıisen ervah-ı mukaddese olan me­leklere ve enbiyaya ta'zime, sadisen kıyameti ikrara ve âhireti dü­şünmeye davet buyurmuştur. İşte beyan olunan şu usul-ü süte ki din-i İlâhi ve din-i Muhammedide muteber olup ukul-ü selime tes­limde ve efkâr-ı sahiha kabulde tereddüd etmediği cihetle davet olunan din şu .usul üzere müesses olup Resûlullah tarafından kül­fetle yapılma birşey olmadığına bu âyet, delâlet eder. Şu halde kötü itikat ve cehl ü inat üzere imrar-ı evkat edenler akıbet Kur'an'ın sıhhatim ve mazmunu olan usul-ü mezkûrenin hak olduğunu elbet­te bileceklerini beyânla âsîleri tehdid buyurmuş ve sure-i celileye hitam vermiştir.[64]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4763-4764

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4764-4765

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4765-4766

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4766-4767

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4767-4768

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4768

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4768-4769

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4769-4770

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4770-4771

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4771-4772

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4772-

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4772-4773

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4773-4775

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4775

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4775-4776

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4776

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4777

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4777-4779

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4779-4780

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4780-4781

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4781-4782

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4782-4783

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4783-4784

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4784-4786

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4786-4787

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4787-4788

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4788-4790

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4790-4791

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4791-4792

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4792

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4792-4793

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4793-4795

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4795-4798

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4798-4800

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4800

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4800-4801

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4801-4803

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4803-4804

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4804-4805

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4805-4806

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4806-4807

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4807-4809

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4809-4810

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4810-4811

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4811

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4812-4813

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4813

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4813-4814

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4814-4815

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4815

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4815-4816

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4816-4817

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4817

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4818-4819

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4819-4820

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4820-4821

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4821-4822

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4822-4823

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4823-4825

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4825-4827

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4827-4828

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4828-4829

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4829

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4829-4831