Sure-İ Zümer - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 39. Sayfa
SURE-İ ZÜMER
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yetmiş iki veya yetmiş beş âyeti camidir.
[Şu Kur'an; her emrinde galip, her hükmünde hakim olan Al-lahü Tcalâ tarafından indirilmiş bir büyük kitaptır.]
Yani; Cibrili Emîn vasıtasiyle Muhammcd (S.A.) o nazil olan kitap; Allahü Tealâ tarafındandır, yoksa beşerden bir kimsenin icâd ettiği bir şey değildir, Allahü Tealâ herkese ve bilhassa düşmanlarına galib ve her şey hakkında hükmü hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; Kur'an'a iman etmeyenlerden intikam alması da hikmete muvafıktır.
Allahü Tealâ'nın aziz ve hakim olması; cemi malûmatı ilminin ihata etmesine ve cemi mümkünâta kudretinin teallûkuna ve hiç bir şeye muhtaç olmamasına delâlet eder. Şu halde Cenabı Hak çirkin şey işlemez, çirkin şeyle hükmetmez. Zira; şu evsafı selâse — ilminin her şeyi ihatası, kudretinin her şeye teallûku ve hiç bir şeye muhtaç olmaması — kötü olan bir şeyle hükmetmediğine delâlette kâfidir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nın ef âli hikmetten hâlî olmadığından Kur'an'ı inzal etmesi de hikmetten hâlî değildir. İşte şu esasa binaen Kur'an'a imanla intifa etmek her mükellefe farz-ı ayındır. Kur'an'la intifa ise Kur'an'ın Allah'ın kelâm oldu» ğunu tasdik ettikten sonra Kur'an'ın nazarı şeri'de mevzuunlehi olan manüsiyle amel etmek ve ahkâmının tamavıiyle icrasına sa'y etmekle olur. Şu halde Kur'an'ın mevzuunlehhinin gayrı manâyı batini diyerek bir takım manâlar uydurmak caiz olmaz. Çünkü el~ faz-ı Kur'an lisan-ı Arab üzere mevzu olduğundan elfazının lügat-ı Arabta mevzu olan manâ ile tefsiri vaciptir.
Kitabın evvelinde bulunan elif, lâm; ta'zîme delâlet ettiği cihetle kitapla murad; Kur'an olmakla beraber Kitabı Muazzam yani «Büyük kitap» demektir. Taraf-ı İlâhîden inzal olunduğunu beyan etmek; Resulüllah'm icadıdır diyen müşrik ve mülhid-leri reddetmektir.[1]
Vacip Tealâ Kur'an'ın aziz ve hakim olan zat-ı ulûhiyeti tarafından nazil olduğunu beyanla Kur'an'ın azamet-i şanına işaretten sonra Kur'an kendisine nazil olan Resûlullah'ın celâlet-i şanına işaret etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak Biz Azîmüşşan hakka mu karin olarak e\ bim! Kur'an denilen kitabı sana inzal ettik.]
Vacip Tealâ bu âyette kitabı'hakka mukarin olduğu halde inzal ettiğini beyanla Kur'an'a batıldır diyen kâfirleri redle Resulüne ta'zîm etmiştir. Çünkü; Resulünün yedinde olan kitabm hakkaniyetini beyanla düşmanlarının davalarını red edivermek elbette
Resulüne bir hürmet-i mahsusadır. ( yfcfll ) da bulunan elif lâm bu misilli makamda kemâle delâlet ettiğinden bu kitabın bundan evvelki kitapların ahkâmının cümlesini camî olduğu gibi kitaplarda zikrolunmayan bir çok ahkâmı dahî camî olduğuna delâlet etmiştir. Çünkü kitabın kemâli; insanlar için lâzım olan ahkâmın cümlesini camî olmakla olacağında şüphe yoktur. Kitabın ahkâmı hakka mukarin olup batıldan ârî olunca cümle ahkâmıyla amel vaciptir. Kur'an'ın ahkâmı ise tevhid, nübüvveti tasdik, Cenabı Hakka ubudiyet, umûr-ı âhiret ve dünyaca insanları irşâd etmektir. Şu ahkâmın cümlesini kabulde akl-ı selîm ashabı hiç bir zaman tereddüt etmemiştir. Amma ukûl-ü sahîfe ashabı tereddüt etmekle hâib ü hâsir yani zarar ve ziyan edici olmuşlardır.
Hulâsa; Kur'an'm hakka mukarin olarak nazil olmuş bir kitap olduğu ve Cenab-ı Hakkın bizim Peygamberimize inzal buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]
Vacip Tealâ Kur'an'ın hakka mukarin olarak inzal olunmuş bir büyük kitap olduğunu beyandan sonra o kitabı tasdik üzere terettüp eden ahkâmı beyan etmek üzere : buyuruyor
[İbadetinde AUahü Tealâ'ya ihlâs edici olduğun halde ibadet et. Zira itaat; Allah'a mahsustur.]
İbadetle emir; kitabın hak olması üzerine terettüp ettiğine işaret için terettübe delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. İbadetle emir; vücûb içindir. İbadette ihlâs lâzım olduğuna işaret için âbi-din ihlâs üzere ibadet .etmesi şart kılınmıştır. Din ve itaat ancak Allah'a mahsus olduğuna ve Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığına işaret için lâfzı din üzerine takdim olunmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: |Kitab-ı hakka mukarin olunca ya Ekrem-er Rusül! Sen ibadetini Allahü Tealâ'ya hâs kılıcı olduğun halde risaletini sana emanet eden Allah'a ibadet et. Zi-' ra din ve itaat; ancak Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Çünkü; cümlenin Halikı O'dur, bilûmum nimetler O'nundur. Binaenaleyh; ibadete lâyık da ancak O'dur [ demektir.
Hulâsa; ihlâs üzere Allahü Tealâ'ya ibadet etmek vacip olduğu, din ve itaat; ancak Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrı itaata ve ibadete lâyık bir kimse olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]
Vacip Tealâ Resulüne ihlâs üzere ibadet etmesini emrettikten ' ihlâç fi7Pro ibadet lâzım olduğunu beyan et-
sonra bilûmum nâsa ihlâs üzere ibadet mek üzere buyuruyor.
[Ey mü'minler! Agâh ve mütenebbih olun ki riyadan hâlî din: Allahü Tealâ'ya mahsustur.]
Yani; ey mükellef olan insanlar! İyi bilin ki Allah'ın dini din-i hâlistir, o dinde riya ve şirk gibi şeyler makbul değildir. Binaenaleyh; o dine iman ve onun ahkâmıyla amel etmek vaciptir. Çünkü; Allahü Tealâ insanların kalbinde olan gizli esrara muttali olduğundan riyadan hâlî din, yani ibadet; Allah'a mahsustur. Zira; Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazı ulemâ tarafından hulûs üzere ibadetle murad; kelhne-i şehâdettir demişlerse de esah olan ibadet-i haiisayla murad; cemi emirlere imtisâle ve nehiylerden içtinâba şamildir. Hatta Hasan Basrî hazretlerinin «Kelime-i şehâdet çadırın direğidir, çaclırsız direk de fayda vermez» dediği mervîdir. Çünkü; şair (Ferezdak) m haremi vefatında namazını Hasan Basrî hazretlerinin kılmasını vasiyyet etmesi üzerine müşârun ileyh hatunun namazını edadan sonra Fe-rezdak'a «Ahiret için ne gibi şey hazırladın?" diyerek sual edince Ferezdak kelime-i şehadeti hazırladığını söylemesi üzerine Hasan Basrî hazretleri «Kelime-i şehâdet çadırın direği, âmâli saliha da çadır mesabesinde olduğundan cadırsız direkten kemaliyle intifa olunmadığı gibi âmâli saliha olmaksızın yalnız kelime-i şehâdetten de lâyıkı veçhile intifa olunmaz» buyurmuşlardır. Binaenaleyh; direksiz çadırı durdurmak mümkün olmadığı gibi kelime-i şehadet-siz amel de makbul olmaz, kezâlik amelsiz kelime-i şehâdet de ça-dırsız direk gibi lâyıkı veçh üzere intifa olunmadığından kelime-i şehadetle amel yekdiğerine lâzım ve melzum kabilindendir. Şu |halde mü'min-i kâmil olmak için her ikisini cem'etmek lâzımdır.[4]
Vacip Tealâ ibadetin esası ihlâs olduğunu beyandan sonra müşriklerin ihlâsa mugayir olan mesleklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı dost ve mabud ittihaz ettiler. Onlar putlara ibadetlerini savap göstermek üzere derler ki «Biz putlara ibadet etmeyiz. Ancak AUahü Tealâ'ya o putlar bizi yaklaştırsınlar için. ibadet ederiz.»] İste müşrikler böyle demekle putlara ibadetlerini meşru göstermek isterler.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Allah'ın gayrı putları dost ittihaz edenlerle murad; müşriklerdir. ; kemâliyle yakınlıktır, Menfeat ve mazarrata kaadir olmayan, taştan ve ağaçtan yapılmış bir takım putlara ibadet ma'kul bir şey olmadığı cihetle müşriklere «Bu gibi hasis eşyaya niçin ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar işledikleri günahın hata olinadığını beyan etmek üzere «Bizim putlara ibadetimiz başka bir şey için değildir, belki bizim onlara ibadetimiz bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler. Şu esasa binaen âyetin manâsı: | Şu müşrikler ki onlar Allah'ın gayrı putları dost ve mabud ittihaz ettiler. Halbuki din-i hâlis Allahü Tealâ'ya mahsus olup Allah'ın gayrı ibadete müstehak bir kimse olmadığından onlara «Niçin ibadete müstehak olmayan şeylere ibadet edersiniz?» denildiğinde onlar kendilerini mazur ve ibadetlerini meşru göstermek üzere «Bizim o putlara ibadetimiz başka bir maksatla değil, ancak onlar bizi Allah'a yaklaştırsınlar içindir» demekle cevap verirler") demektir.
Bu âyet-i celile; tevhidi ve tevhidin levazımatından olan ibadette ihlâsı tahkik için sevk olunmuştur. Çünkü âyetin hulâsası; ihlâsı terkten ibaret olan şirkin batıl olduğunu beyan hakkında olduğu cihetle tevhidi ve ihlâsı tahkik etmiştir. «Eşya zıddıyla mün-kcşif olur» fehvasınca şirkin butlanını beyan; tevhidin hak olduğunu isbat etmektir.[5]
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerini beyandan sonra müşriki leri tehdit etmek üzere buyuruyor.
[Müşriklerin müminlerle din hakkında ihtilâf ettikleri mesaili Cenab-i Hak beyinlerinde kat'î hükümle hükmeder şüpheli bir mesele kalmaz.]
Yani; kâfirlerin şirk ü inattan, tuğyan ü fesattan ibaret olan itikatlarını -Allahü Tealâ bilir ve ilmi icâbı envâ-ı mezelletle müşrikleri Cehennem'e, mü'minleri kemâl-i hürmet, izzet ü ikbâl ile Cennet'e koymakla din hususunda beyinlerinde olan ihtilâfı hükmeder ki onlar ihtilâf ettikleri dinin hangisi hak ve kendi mezheplerinin batıl olduğunu bilir, nedamet ederler lâkin âhirette nedamet fayda vermez.
Dünyada herkes kabul ettiği dinin hak ve kendi dinine mugayir diğer dinlerin batıl olduğunu iddia ettiklerinden beyinlerinde ihtilâfın vukuu her zaman carî olan ahvâlden olduğu cihetle bu ihtilâfın kat'î bir hükme rabtı ve herkesin dininin neden ibaret oldu-bunu lâyıkıyla bilmek âhirette olacaktır. Bu dünyada delâili kafiyeyle hak ve batıl malûm olduğu cihetle hakkı kabul etmeyenler elbette mes'ul olacaktır. Şu kadar ki hissiyattan ve taassuptan te-cerrüt ederek delâili tedkik ile hakkı kabul etmek herkese müyesser olamaz. Binaenaleyh; batılı haktır diye inat ve devamla batıl üzere gidenler elbette muazzep olacaklardır. Çünkü; hakkı aramak herkes için bir vazife-i farizadır, erbab-ı edyân arasında bu gibi ihtilâfların devamlı, her zamanda carî olacağına ve ilâyevmilkıyâm arkası keslimiyeceğine işaret için ihtilâfı beyanda istimrara delâlet^ eden muzari sıygası varid olmuştur.[6]
Vacip Tealâ kâfirlerle müminler arasında olan ihtilâfı hükümle hail ü fasledeceğini beyandan sonra yalancı kâfirleri hidayette kılmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak Allahü Tealâ küfür ve inadında devam eden ve yalancı olan kimseleri doğru yola ulaştırmaz.]
Hidayet : doğru yola isal etmektir. Kâzib : yalancı demek iye de bu makamda Allahü Tealâ hakkında iftira ve bühtan edici kimse demektir. Küffâr ; küfürde ileri gitmiş ve bütün nimetleri inkârla o nimetleri ihsan eden Allahü Tealâ'ya ibadeti Allah'ın gayrıya yapmış olan kimsedir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: | Zatında ve sıfatında ibadete müstehak olan Allahü Tealâ zat-ı ulûhiyetine iftira edip yalana cesaret eden ve bilcümle nimetleri inkâr ederek ibadetini Allah'ın gayrı putlara sarfeden kimseyi doğru yola gitmeye muvaffak kılmaz| demektir. Çünkü; ibadete ezher cihet müstehak olan Vacip Tealâ'ya ibadeti terkede-rek ibadete ehil olmayan bir takım acizlere ibadet eden kimse elbette doğru yola muvaffak olamaz.[7]
Vacip Tealâ yalancı ve küfürde ileri gitmiş olanları hidayette kılmıyacağını beyandan sonra küfürde ileri gidenlerin iftiralarını ve Allahü Tealâ'nm onların iftira ettikleri şeylerden münezzeh olduğunu beyan etmek üzere
buyuruyor.
[Eğer Allahü Tealâ kendine çocuk ittihaz etmek murad etmiş olsaydı mahlukâtından dilediği şeyi ihtiyar ederdi lâkin veled ittihazı gibi zat-ı ulûhiyeti hakkında noksan olan şeylerin cümlesinden münezzehtir. Zira; o Allahü Tealâ mülkünde müstakil, şerik ü na-zîri yok, her şeye galip ve cümle eşya kahrı altındadır. Çünkü; kendisi birdir, mülkünde ortak yoktur, kahhârdır, kahrına hiç bir kimse mukabele edemez.]
Yani; müşriklerin dedikleri gibi Allahü Tealâ veled ittihaz etmemiştir. Zira; veled ve zevce ittihazına ihtiyacı yoktur. Eğer müşriklerin dedikleri gibi Allahü Tealâ veled ittihaz etmek murad etmiş olsaydı halkettiği mahlukâtından istediğini kendine veled olarak ihtiyar ederdi. Yoksa müşriklerin itikadı gibi kızları veled ittihaz etmezdi. Halbuki Allahü Tealâ müşriklerin isnad ettikleri noksanların cümlesinden münezzehtir. Zira; vahid-i hakikidir, mülkünde ve ef'âlinde şeriki ve naziri yoktur, cümle eşya taht-ı kahrında zebûndur.[8]
Vacip Tealâ veled ittihazından münezzeh olduğunu mabud-u vahid ve kaadir ü kahhâr olmasıyla isbat ettikten sonra kemâl-i kudretine ve veled ittihazından müstağni olduğuna delâlgt eden diğer delilleri zikretmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ semâvâtı ve arzı hakka mukarin olarak halket-t\ ve geceyi gündüz, gündüzü de gece üzerine perde kıldı.]
[Allahü Tealâ güneş ve ayı emrine muti ve münkad kıldı, bunlardan her biri vakt-i muayyenine kadar cereyan eder giderler.]
[Agâh ve mütenebbih olun ki Allahü Tealâ her şeye galip, günahkâr olanlar günahlarından tevbe edince mağfiret edicidir.]
Yani; Allahü Tealâ kudret-i kâmile sahibi ve her türlü ihtiyaçtan müstağni olduğundan veled ittihazına ihtiyacı yoktur. Zira; Allahü Tealâ semâvât ve arzı ve bunların arasında olan bilcümle mahlûkâfîı lialketti. Bu kadar cesametiyle âlem-i ulvî ve süfliyi halkeden Hallâk; elbette kudret-i kâmile sahibidir, semavât ve arzın halkolunmasıyla hasıl olan geceyle gündüzü yekdiğerine örtü kıldı ki gece gelince gündüz, gündüz gelince gece kaybolup birbiri üzerine perde kılındı. Çünkü; geceyle gündüzün yer yüzünde vücuda gelmeleri göklerin harekeleriyle olduğu gibi Vacip Tealâ'nın geceyi gündüz üzerine ve gündüzü gece üzerine setir kılmasıyla tasarruf buyurması kudret-i kaahire sahibi olduğuna delâlet eder. Keenne elbise giyen kimseyi elbise setrettiği gibi gece gelince gündüzü, gündüz gelince geceyi setrettiği her zaman içinde bulunduğumuz halattan ve görülen ahvâldendir. Yahut sarığın dürümleri gibi Vacip Tealâ birbiri arkasında geceyi gündüz ve gündüzü gece üzerine dürmek suretiyle onlarda intizam üzere daima tasarruf eder. Çünkü kelimesinin manâ-yı lûğavisi; dürer manâsına olduğuna nazaran geceyi gündüzü sarık düğümü gibi yekdiğerine dürer demektir. Şu dürümün devamlı olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzarî siyğası varid olmuştur.
Şemsile kameri kendi emrine mutî ve münkâd kıldı ki onlar tâyin olunan zamana kadar mihver-i lâyıkında cereyan eder ve her-biri tâyin olunan devrelerinin nihayeti gelmeyince bir an bile durmaz. Canib-i ilâhîden aldığı emrüzere devreder ve emr-i İlâhîye bir saniye bile muhalefet etmezler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile güneş gündüzün ve kamer gecenin sultanlarıdır. Çünkü; bu âlem-i süflinin bir çok işleri şemsle kamere merbut olduğundan maslahat-ı âlem onların cereyanlarına bağlıdır ve bu cereyan yevm-i kıyamete kadar devam eder. Zira âyette eceI-i müsemmd ile murad; yevm-i kıyamettir.
Vacip Tealâ bu âyette vahdaniyetine ve kudret-i kâmilesine delâlet eden delâil-i felekiyesinden üçünü zikretmiştir: Birincisi: Semevât ve arzın bu ecsâmı azîme üzerine nizâsız ve kavgasız halkolunması Halik'ınm vahid-i hakiki ve kudret-i kâmile sahibi olmasına delâlet eder. İkincisi:' Leyi ü nehârdan her birinin ahar üzerine galebe etmek suretiyle hallerinin değişip durması ve zıya ile karanlıktan her birinin azamet ve mehâbetleriyle beraber yekdiğeriyle çarpışıp intizam, üzere birinin gelip o birinin gitmesi daimî bir galib-i kaahir olan Vacip Tealâ'nm vücuduna delâlet eder. Üçüncüsü: Şemsle kamerin şu görülen İntizam üzere tehallüf etmeksizin cereyanları Halik Tealâ'nm vücuduna ve kudret-i kâmilesine delâlet eder.
Mükellef olan insanlar iyi bilmelidir ki şu görülen mahlukât-ı cesimeyi halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ her şeye ve herkese galip ve âsîlere azap etmeye ve tevbe edenlerin günahlarını mağfiret etmeye dahî kaadirdir. Günahkârların günahlarını şiddetle: mağfiret edici olduğundan dünyada kâfirlerin azaplarını ta'cîl et-; mediği gibi umum kullarına ihsanını dahî esirgemedi. Eğer mağfi-i ret-i İlâhi olmasaydı günahkârların günahlarına nazaran ihsan ka-; püarını kapardı. Halbuki ihsan kapıları daima açıktır.
Hulâsa; âlemin hakka mukarin olarak halkedildiği, gecenin! gündüze, gündüzün geceye kalbolunduğu, şems ve kamerin müsah-har olduğu ve bunlardan ibret alarak iman edenleri Vacip Tealâ'nm mağfiret edici olduğu, ibret almayıp iman etmeyenlere azap edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden âfâkî delilleri :| dan sonra insanların nefsine müteallik olan delilleri beyan üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ sizi yalnız bir nefis olan Âdem den halkettij Sonra o nefs-i vahidden zevci olan Havva'yı halketti,]
[Allahü Tealâ sizin için sekiz çift olan hayvanı inzal etti.]
[Allahü Tealâ analarınızın karnında takdiren ba'de takdirin üç karanlık içinde sizi halketti.]
[Şu er'ali acibesi beyan olunan Allahü Tealâ sizin Rabbınız-dır, bütün mülkler ancak ona mahsustur.]
[Mabudünbilhak yoktur. Ancak Allahü Tealâ vardır.]
[Hâl böyle olunca nasıl oluyor ki ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarf ediyor sunuz ? ]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile nefs-i vahide murad; Hz. Âdem ve zevci ile murad; Hz. Havva'dır. İnsan ünsiyete müptelâ olduğundan ünsiyet için Cenab-ı Hak Hz. Adem'e zevcesi Havva'yı halk buyurdu. Dünyanın vakt-i merhu-nuna kadar i'mârı insanla olup insanın çoğalıp dünyayı ihata etmesi ise tenasüle muhtaç olduğundan Âdem'le Havva arasında akd-i izdivaç husul bulmakla evlâd ve emsali tekessür etti ki bir ana ile bir babadan lâyüad insanlar hasıl olmuştur. İşte bu ahvâl ile beraber insanda olan acîb ve garîb azaların ve o azalarda mevcut olan sanayi-i garibenin cümlesi vahdaniyet-i İlâhiyeye delâlet eder.
Bu âyette in ' a m la murad; hayvanâttan koyun, keçi, deve ve sığırdır. Zevç ile murad; erkek ve dişidir. Bunların aslı dört nevi ise de zevçle zevce sekiz olduğundan âyette sekiz zevç denilmiştir.
Şu zikrolunan hayvanatın evvelen Cennet'te halkolunup saniyen dünyaya inzal olunduğu mervidir. Bu rivayetin sahih olduğu kabul olunduğuna nazaran «hayvanâtı inzal etti» tabiri hakikattir, mecaz değildir. Binaenaleyh; te'vile de hacet yoktur.
Yahut inzal ile murad; levh-i mahfuzda hayvanâtın hal-kolunduklarına dair olan kaza ve kaderin inzal olunmasıdır. Çünkü; levhi mahfuzda kaza olunan şeyin yer yüzünde vukuu kazanın inzaliyle hayvanâtın vücudu keenne o kazanın inzali sebebiyle olduğundan hayvanât inzal olunmuş gibidir.
Yahut hayvanâtın inzal olunması yla murad; Hayvanâtın gıdası olan nebatatın inzal olunmasıdır. Çünkü; hayvanatın gıdası semadan nazil olan yağmurla hasıl olduğundan keenne nebatat semâdan nazil olmuş gibi olduğu cihetle hayvanatı inzal etti denilmiştir ki hayvanatın gıdası olan otların kökü semâdan nazil oldu demektir. Zira; rahmet nazil olmasa ot bitmez, ot bitmeyince hayvanât yaşayamaz. Binaenaleyh; hayvanâtın yaşayabilmesi semadan nazil olan rahmete muhtaç olduğundan mecaz ta-rikıyla hayvanâtı semâdan inzal etti denilmiştir.
Zulüm ât1seIdseyle murad; nutfe olarak pederinin sulbünde bulunmak ve sonra vakt-ı merhunu geldiğinde anasının rahmine intikal etmek, ananın rahminde uyuşmuş kan olarak bir müddet durduktan sonra çocuk halini iktisabla validesinin karnına çıkmaktır ki gerek pederinin sulbü ve gerek validesinin karnı ve rahmi her üçü de karanlık mahallerden ibarettir. İnsan evvelen nutfe, saniyen validesinin rahminde uyuşmuş kan olarak halkolun-duktan sonra cenîıı yani eli ayağı belli çocuk olarak halkolunduğu cihetle bir nevi hilkatten sonra diğer bir nevi hilkatle halkolunduğu beyan olunmuştur. Bu minval üzere mertebe mertebe halkolunup sonra kisve-i insaniyeyi bürünerek dünya yüzüne çıkması vahdaniyet ve kudret-i İlâhiyeye delâlet-i kâfiyeyle delâlet eder.
İşte beyan olunduğu veçhile insanları ef'âl-i garibesiyle halke-den Allahü Tealâ, enva-ı terbiyeyle kemâlâta da isal eder. Cümle ^mahlûkât mülküdür, O'nun-gayrı mülk sahibi yoktur. Gerçi dünyada bazı emlâke insanlar mâlik iseler de onların malik olmaları ariyet ve mecazdır. Zira hakiki mülk; Allah'ındır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ mülkünde dilediği veçhüzere tasarruf eder, hiç kimse karışamaz. Vacip Tealâ herşeye mâlik ve vahid-i hakiki olunca ibadete müstehak ancak zat-ı ulûhiyetidir. Şu halde ibadetini Allah'ın gayrıya sarfedenlerin halleri teaccübe şayandır. Çünkü; Allah'ın gayrıya ibadeti: sarfa bir sebep yoktur. Halbuki Allahü Tealâ'ya ibadeti icab eder bir çok sebepler mevcuttur. İşte şu esasa binaen Ce-na-ı Hak müşriklerin halleri teaccübe şayan ve bir emr-i münker olduğuna işaret için inkâra ve teaccübe delâlet eden ve edât-ı istij-
Kâmolan lafzıyla buyurmuştur. Yanı "hâl böyle olunca niçin ibadetinizi gayra sarfedersiniz?» demektir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yt âyet: [Ey mükellef olan insanlar! Allahü Tealâ sizi şahs-ı vâhid olan Hz. Âdem'den halketti. Çünkü; Hz. Adem'i halkettikten sonra insanın mübtelâ olduğu ün-siyetin iktizası, insanların çoğalması, dünyanın vakt-i merhununa kadar i'nıarı hikmetine binaen zevcesi Havva'yı halkedip aralarında akd-i izdivaç husulüyle sizi meydana getirdi, sizin menfeatiniz için koyun, keçi, deve ve sığırdan erkek ve dişi sekiz sınıfın rızık-larmm esası olan yağmurları semâdan inzal etti, sizi analarınızın karınlarında bir suretten suret-i uhrâya nakil ve kalbetmekle üç karanlık olan babanızın sulbü, ananızın rahmi ve karnında halketti. Bundan sonra siz insan kıyafetini giyerek dünya yüzünde şu güzel suretle arz-ı endam ettiniz.] Çünkü; insan babasının sulbünde nutfe olarak bir müddet habsolunduktan sonra ana rahmine inerek habsolunup ba'dehu ana rahminden karnına intikal etmek suretiyle bir çok mertebeler katedip acîb ve garîb suretlere girdikten sonra insaniyet halini iktisabla dünyaya çıkabiliyor. [İşte şu ef'âl-i acibenin faili Allahü Tealâ'dır ki o sizi enva-ı terbiyeyle terbiye eden Rabbmızdır, cümle memlûk O'nun mülküdür. O'ndan başkasının iştiraki yoktur. Binaenaleyh; mülkünde keyfe mâyeşâ tasarruf eder, bir suretten suret-i uhrâya nakleder, hiç bir kimsenin karışmak haddi değildir. Şu halde ibadete müstehak mabudun bilhak O'dur, O'nun gayrı ibadete müstehak bir kimse yoktur. Hâl böyle olunca ey müşrikler! Nasıl oluyor ki ibadetinizi, Allah'ın gayrı bir takım putlara ve âciz cemâdâta sarf ediyorsunuz? Bu sarfınız teae-cub olunacak halattandır.] demektir.[10]
Vacip Tealâ insanları nefs-i vahidden evsaf-ı adîde üzere halk ve insanlar için hayvanâttan sekiz sınıf inzal ettiğini ve üç karanlık içinden kat'-ı mesafe ve meratip ederek bu dünyaya çıkardığını ve bilûmum memlûk kendinin mülkü olup başkasının iştiraki olmadığını ve binaenaleyh; mabudun bilhak ancak zat-ı ulûhiyeti olup kendinden gayrı ibadete lâyık bir kimse olmadığı halde müşriklerin ibadetlerini Allah'ın gayrı putlara sarfetmeleri taaccübe şâyân ve münkerâttan olduğunu beyandan sonra kâfirlerin küfürlerinin zararları ancak kendilerine ait olduğunu beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor.
[Eğer siz küfrederseniz küfrünüzün zararı sizedir. Zira Allahü Tealâ sizden ve sizin ibadetinizden ganidir, kulları için küfre razı olmaz, eğer şükrederseniz şükrünüze Allahü Tealâ razı olur.]
Yani; imanı icabeder bir takım aklî ve naklî deliller mevcut, zahir ve batm nimetler meydanda iken onların cümlesini nazarı ehemmiyete almıyarak küfrederseniz Allahü Tealâ sizin iman ve ibadetinizden ganîdir, hiç bir gûnâ ibadetinize ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; sizin imanınızın faydası ve küfrünüzün zararı size aittir. Zira; Allahü Tealâ menfaat ve mazarrattan münezzeh bir ga-niyy-i mutlaktır, asla ihtiyaçtan beridir. Bununla beraber Allahü Tealâ kulları için küfre razı olmaz. Zira; Allahü Tealâ kullarına merhamet sahibi olduğundan merhameti icabı kullarının zararına razı olmaz. Çünkü; kulları fıtratta marifet ve iman üzere halkolun-duklarmdan Allahü Tealâ halkolundukları gayenin gayrı; olan küfürlerine elbette razı olmaz. Eğer Allah'ın nimetlerini nazar-ı iti-bare alarak imanınızla şükrederseniz Allahü Tealâ razı olur. Zira; siz Rabbınızm emrine imtisal ederek iman ve nimetlerine şükredince Allahü Tealâ sizden razı olduğu gibi şükrünüzün sevabını kat kat verir, amma şükretmezseniz Rıza-yı İlâhîden mahrum olursunuz.
Kâfirlerin küfrünü ve müminlerin imanını halkeden Allahü Tealâ'dır. Zira; kâfirler iradelerini küfre sarfedince
da onların küfürlerini irade eder. Ancak irade; rızayı icab etmediğinden razı olması lâzım gelmez. Zira; ilm-i Kelâmda beyan olunduğu veçhile rıza; iradenin gayrıdır. Her rızâ olan yerde irade olur ancak her irade olan yerde rıza olmaz.[11]
Vacip Tealâ küfredenlerin küfürlerinin zararı ve şükredenle-rin şükürlerinin faydası kendilerine ait olduğunu beyandan sonra hiç bir kimse başkasının günahından mes'ul olmıyacağını beyan etmek üzere buyürüyor.
[Hiç bir günah sahibi olan nefis diğer nefsin günahını götür-ez. Bu dünyadan sonra varacak mahalliniz ancak Rabbınızm huzur-u manevîsidir. Siz huzura rücû edince Allahü Tealâ size hayr ü şer dünyada işlediğiniz amellerinizi haber verir. Zira; Allahü Tealâ kalplerde gizli olan esrarı bilir ve cümlesini birer birer haber verir.]
Yani; mükellef olan her insan için lâzım olan emr-i İlâhîye imtisal ve nehy-i sübhânîden içtinâb ederek nefsini günahlardan hıfzetmektir. Zira; hiç bir kimse diğer bir kimsenin vizr ü vebalini götürmez. Herkes kendi yükünü ve günahım çeker. Şu halde emre imtisal etmeli ki vaad-i İlâhî olan sevaba nail olup azaptan kurtulmalı, bu dünyadan sonra sizin varacak merdiniz ancak sizi en-va-ı nimetleriyle terbiye eden ve besleyen Rabbınızm huzur-u manevîsidir. Huzur-u İlâhîye varınca Rabbımz size dünyada küçük, büyük, gizli, aşikâr, iyi ve kötü her ne gibi amel işledinizse onları birer birer haber verir. Zira; Allahü Tealâ kalplerinizde olan gizli esrarınıza muttalîdir. Binanealeyh; herkesi kendi ameline göre mü-cazâat eder ziyade ve noksan olmaz. Çünkü; hepsini, ayniyle bilicidir.
Bu âyet-i celile; gerek umur-u dünyada gerek umûr-u âhirette insanlar için bir düstûr-u a'zamdır. Zira; hiç bir kimsenin diğerinin günahından mesul olmaması her iki cihanda carî bir kaide-i umûmiyedir ve makul olan da budur.[12]
Vacip Tealâ şirkin batıl ve zat-ı ulûhiyetinin mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra müşriklerin mesleklerinde tenakuz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsana bir mazarrat dokunduğunda Rabbısına rücû edici olduğu halde dua eder. Bundan sonra o insana Rabbısı kendi indinden nimet ihsan ettiğinde bundan evvel dua ettiği Rabbısım derhal unutur.]
[O insan Allah'ın tarîkından çıkmak için Allahü TB(fâ'ya şerikler itikat eder.]
Yani; insanlardan birine bir zarar ve musibet isabet ettiğinde kemal-i tazarru' ile Rabbısına iltica eder olduğu halde o musibetin üzerinden kaldırılması için dua eder, sonra o zarar taraf-ı İlâhîden nimete tebeddül edip Rabbısınm lutf u ihsanını görünce bundan evvel zarar zamanında kendisine dua ettiği Rabbısım unutur ve Allahü Tealâ için bir çok şerikler itikat eder ki tarîk-ı İlâhîden kendisi çıktığı gibi başkalarını dahî doğru yoldan çıkarsın.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanla murad; cins-i-insan ve bilhassa insanlar içinden kâfirlerdir. Zira; zarar isabet ettiğinde Rabbısına iltica edip o zarar zail olduğunda Rabbısını unutan kâfirlerdir. Zararla murad; mutlaka insanın gerek kendine, gerek malına, gerek evlâd ü lyâline hastalık ve saire gibi sevilmeyen şeylerdir. Dua ile murad; bu gibi sevilmeyen şeylerin izalesi için Cenab-ı Hakka iltica etmektir. Şu halde müşriklerin hallerinde tenakuz vardır. Çünkü; kendilerine bir zarar isabet ettiğinde o zararı üzerlerinden kaldıracak ancak Vacip Tea-lâ olduğunu itikat ve el kaldırıp dua eder, zarar zail olunca derhal unutur, itikadını değiştirerek bir takım âciz putlara ibadet eder. Halbuki menfeat ve mazarratı halk ve izâle eden Allahü Tealâ olunca ahvalin cemisinde Allahü Tealâ'ya ibadet ve iltica etmek lâzımken zarar zamanında Allah'a iltica edip başka zamanda Allah'ın gayrıya ibadet etmek tenakuzdan başka bir şey değildir.
Allahü Tealâ'ya şerik itikat ederek şirketmek kendi ihtiyarı iledir, bundan maksadı; kendisi doğru yoldan çıkmak ve halkı da çıkarmaktır. Çünkü; kâfirlerin küfr ü dalâletleri nefislerine münhasır değildir, belki evlâdına, ahfadına, sair akraba ve ehibbâsma dahî sirayet eder. Binaenaleyh her kâfir; hem dâl hem de mudildir.
Hulâsa; insanın hiç bir halde kararı olmadığı ve zarar zamanı Allah'a dua edip zarar zail olduğunda Rabbısmı unuttuğu ve yoldan çıkmak için Allahü Tealâ'ya bir takım şerikler itikat ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]
Vacip Tealâ müşriklerin şirklerini beyandan sonra onları şirkten menetmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusiil sen o kâfire de ki «Ey kâfir! Sen küfrünle dünyada az bir zamanda telezzüz et, küfrünü kendine meta' ve azık say. Zira; sen Cehennem'e mülazım ve Cehennem'in daimi sahip-lerindensin.] Çünkü; irtikâb ettiğin küfür sebebiyle sen ebeden Cchennem'de muazzep oluculardansın. Binaenaleyh; küfrünle temettuun az bir zamandır. O azıcık zamanda küfürle mağrur olup küfrü kendine sermaye addettiğinden Cehennem ateşine müsahib-sin» demekle müşrikleri tehdit et.
Bu âyet her nekadar zahirde emir ise de kâfirleri küfürden meniçin varid olmuştur. Çünkü; bir kâfire «Haydi sen küfrünle azıcık bir zamanda temettü' et. Zira; nasıl olsa bu küfürden vazgeçmedikçe Cehennem'de yanacaksın» demek «Sen küfre güvenme. Çünkü; küfür seni kurtaramadığı gibi helakine bâdî ve bais olacak» demektir. Şu halde kâfiri; küfründen dolayı korkutmaktan başka bir şey değildir.[14]
Vacip Tealâ kâfirlerin su-u hallerinden bazılarım beyandan sonra ehl-i imanın hallerinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Küfrüzere maişet eden kâfir mi hayırlıdır, yoksa âhiretten korkar ve Rabbısınm rahmetini ümid eder olduğu halde gecenin bütün saatlerinde secde edici ve namaz kılıcı olarak ibadet eden mümin mi hayırlıdır?] İşte itaat ve ibadet eden mümin hayırlıdır. Zira; âhiretten korkar ve Rabbısmdan rahmetini rica ile vezâif-i ubudiyetinde devam eder. Çünkü mümin; kâfir gibi zarar isabet ettiğinde Rabbısmı bilip zarar zail olunca Rabbısmı unutmadığından ubudiyet noktasında devamlıdır ve kâfir gibi itikadında tered-düd yoktur. Zira; gerek zarar gerek menfeat olsun; her birini Al-lah'dan bilir ve her zaman Allah'a itlica eder, her iki surette ibadetine halel getirmez. Binaenaleyh; mümin, itikadı daima tebeddül eden kâfirden elbette hayırlıdır.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Cenab-ı Hak mümini medhiçin evsafı memduhâdan secde ve kıyamla tavsif ve secdede ibadet manâsı daha ziyade zahir olduğundan secdeyi kıyam üzerine takdim buyurmuştur.
Müminin bu kadar ibadetle meşgul olduğuna iki sebeb beyan olunmı şjtur : Birincisi: Âhiretten korkması, ıkıncisi .v Rabbısından lûtf u ihsan ümid ederek derecâta nail olmasını arzu etmesidir. Yani müminin devamlı ibadeti; iki şey üzere mübtenidir : Birincisi: Allah'ın emrine imtisal ile günahkârlar için hazırlanan azab-ı Cehennem'den kurtulmaktır. İkincisi: Allah'a ibadetle eltâf-ı İlâhiye ve eltâf-ı süphani-yeye nail olmaktır. Müminin korkuyla ümit arasında yaşaması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Geceyle ibadet gündüzdeki ibadetten efdal olduğuna işaret için Vacip Tealâ kâfire karşı mümini medihde geceyle ibadet ettiğini beyan buyurmuştur. Çünkü gecede ibadet; riyadan ârî olduğu gibi huzur-u kalple olduğundan elbette efdaldir. Zira; Amellerin efdali zahmetli olanıdır) hadis-i şerifine de muvafıktır ki gece uyku zamanı olduğundan ibadetle meşgul olmak elbette zahmetlidir. Binaenaleyh; fazileti Ğ& ziyadedir.[15]
Vacip Tealâ kâfirlerin evsaf-ı zemîmelerinden ve müminlerin evsaf-ı memduhalarmdan bazılarını beyandan sonra müminleri ilimle, kâfirleri cehille tavsif etmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişân! Sen kâfirlere «İlmi olanlarla olmayanlar müsavi olur mu? Ancak bunları akıl sahipleri düşünebilir» demekle itikat hususunda câhil olup düşünemediklerini kendilerine söyle.]
Yani; ey Habibim! Sen hakkı beyan ve ilmiyle beraber amelin ilimsiz amel üzerine şerefli olduğuna tenbih olmak üzere kâfirlere hitaben de ki «Hakâyik-ı ahvâle vakıf olan ve mesail-i itikadiye ve diniyesini bilip mucip ve muktezâsıyla amel edenlerle hakâyık-ı ahvale vakıf olmayarak cehl ü dalâl üzere hareket eden ve mesail-i diniyeden behresi olmayanlar mertebede, beraber olabilir mi? Elbette olamaz».
Bu âyet-i celilede erbab-ı ilmin rütbe-i bâlâ ashabından olup erbab-ı cehlin derece-i süflâda olduğuna tenbih vardır. Çünkü; kelimesiyle sual şu iki fırkanın mertebede müsavi olmalarını inkâr ve kâfirleri tekdir içindir. Zira; Allah'ı ve sıfatını bilip, isimlerini zikir, emrine imtisal ve nehyinden içtinab ederek mucibiyle amel edenlerle bunlardan hiç birini tanımıyarak cehalet üzere yol tutup gidenler elbette müsâvî olamadığı gibi müsavi olmaları da hikmete ve adalete muvafık olamaz. Çünkü; ilmi olanlar durub-u emsal ve nasayihten ibret alır, aklı olanlar düşünür, fikirleriyle tefekkür sayesinde menfeat ve mazarratlarım bilir ve onunla amel ederler ve akibet fevz ü necat bulurlar. Bu gibi tefekkür; erbab-ı ilmin şanı olup cehelenin şanı olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı ile tezekkür akıl sahiplerine tahsis olunmuştur ki bununla kâfirlere ta'rîz de vardır. Yani «müşriklerin akılları varsa da o akıldan intifa etmediklerinden keenne akıl sahibi değiller ki ilmin kadrini, şerefini, menfaatini ve cehlin de-nâetini ve mazarratını düşünebilsinler, halbuki düşünemezler. Zira; düşünmek; akıldan intifa edenlerin şanlarıdır» demek olur. Bu âyette akIla murad; akl-ı kâmil olduğuna işaret için lâfzı ta'zîme delâlet eden elif lâm ile varid olmuştur. İşte şu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyemizde beyan olunduğu veçhile zararını ve faydasını bilmeyen sefih, mülkünde tasarruftan men ve kendine bir vasî tayiniyle o vasî tarafından umuru tesviye olunur. Zira; sefih mecnun olmayıp her ne kadar aklı varsa da aklında kemâl olmadığından kendi umurunu tesviye etmekten ve onu düşünmekten acizdir. İşte ufak bir hane umurunu düşünmekte, onu düşünecek kimsenin aklında kemâl olmak lâzım olunca âsıyâb-ı umurda ve bilhassa bir devlet işinde bulunanların akıllarında kemâl, tedbirlerinde isabet şart olduğundan süfehâya teslim olunan işlerde hayır olmadığı gibi süfehânm idare ettiği memlekette dahî beka olmaz. Zira; kendi işini bilmeyen sefihin, umumun işini hiç bilmi-yeceğinde şüphe yoktur.[16]
Vacip Tealâ ilim sahipleriyle ilmi olmayanların müsavi olmadıklarım, menfeat ve mazarratı düşünmenin akıl sahiplerine mahsus olduğunu beyandan sonra ehl-i imana lâzım olan ef'âl-i marzi-yeyi beyan etmek üzere buyuruyor,
[Ya Ekrem-er it usul! Sen bizim tarafımızdan vekâleten halis mümin kullarımıza de ki «Siz Rabbınıza ittikâ edin.»]
Yani; ey Resulü muazzam! Benim sözümü sen onlara tebliğ et ve de ki «Ey benim şu kullarım ki onlar vahdaniyyet-i İlâhiyeyi kalpleriyle tasdik ve lisanları ile ikrar ederek iman ettiler. Siz Allah'ın emirlerine imtisal ve nehiylerinden içtinâb etmek suretiyle sizi enva-ı nimetleriyle terbiye eden Rabbınıza ittikâ edin ki nei> sinizi Cehennem azabından vikaaye edesiniz».
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehli imanın şereflerine işaret ve emrolunan ittikâmn şanına itinaya delâlet için ibâd lâfzı Vacip Tealâ'dan kinaye oları mütekellim yâ'sına muzaf olarak varid
olmuştur.
Fahri Râzi'in beyanı veçhile günahla beraber imanın bekasına âyette delâlet vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak ehl-i imana ittikâ ile emretti. İttikâ ise haram olan şeylerden sakınmaktır. Eğer imanla masiyet birleşmese ve masiyet olan yerde iman bulunmasa mümine, mümin olduğu halde masiyetten içtinâbla emrin manâsı olmazdı. Halbuki emrolunmuştur. Şu halde masiyet; imana mani olmaz.[17]
Vacip Tealâ ittikâ ile emirden sonra .Htikânın faydalarım beyan etmek üzere buyuruyor
[Şu dünyada ibadetini ihlâs üzere işleyen kimseler için hasene vardır, kendi vatanında ihlâs üzere amel edemiyen kimseler için Allah'ın arzı boldur, hicret etsin.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile /iaşene yle murad; emni-_ yet-i tâmme, sıhhat~ı beden ve afiyet-i kâmiledir. Bunların cümlesinin kemâli âhirette olduğundan «Bu dünyada ihlâs üzere amel edenler için âhirette afiyet-i tâmme var» demektir. 1hsânla murad; Cenab-ı Hakkı görmüş ve huzurunda bulunmuş gibi amel etmektir. İhsanın ittikâ cümlesinden olduğuna işaret için bedelinde varid olmuştur. Bu dünyada lâyıkı veçhüzere ibadet etmek suretiyle ihsan edenler için verilecek sevabın ve afiyetin pek büyük olduğuna işaret zımnında lâfzı tazime delâlet-i tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Arzla. murad; arz-ı Cennet olmak ihtimali var ise de esah olan arz-ı dünyadır. Zira; «Memleketinde ihlâs üzere amele muktedir olamayan amel edebileceği mahalle hicret etsin. Çünkü; Allah'ın arzı boldur, istediği mahalle gitsin» demektir.
Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet; [Şu dünyada ibadetini Cenab-ı Hakkı görmüş gibi ihlâs ve kemal-i edeb üzere işleyen kimseler için âhirette akılların künhünü ve miktarını idrak edemiye-cekleri derecede sevap, afiyet ve mertebeler vardır. Eğer bir kimse, kendi vatanında ihlâs üzere ibadete mani bulunursa keyfe mâ yeşâ ibadet edebileceği bir mahalle hicret etsin. Zira; Allah'ın ibadete elverişli arzı boldur, istediği yere gitsin ve hicretten neş'et eden zahmetlere sabretsin] çünkü;
[Sabredenlere hesapsız ecir verilir.]
Yani; kendi vatanında ibadete bir takım maniler arasında zuhur eden meşakkatlere sabrederse hesabsız ecir verilir, eğer memleketinde âdâb-ı diniyye ve ahkâm-ı şer'iyyeyi edâ etmekte müşkülât görürse başka diyara hicret etmekten çekinmesin. Zira; hicrette tesadüf edeceği meşakkate sabredenlerin sabırlarına mükâfat olarak ecirleri hesabsız verilir. Onlara verilen sevabın hesabla ve saymakla zabtı mümkün olamaz.
Bu âyette vatanında ahkâm-ı diniyyeyi edadan âciz olanları hicrete teşvik vardır ki hicrette görülecek müşkilâtı nazarı itibare alarak hicreti terkle ibadette kusur edenlerin mazur tutulmayacaklarına dahî işaret vardır. Zira arzın vüs'atini ve hicrete elverişli olduğunu beyan etmek; kendi beldesinde ibadete mani olduğundan dolayı ibadeti terkedenlerin mazeretlerinin red olunup kabul olun-mıyacağını beyandır, emr-i diyanet için hicret; sünnet-i enbiyâ ve âdet-i sulehâdır.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resûlullah'm «Ehl-i sabrın ecirlerini beyan hakkında yevm-i kıyamette mizan kurulur. Amel sahipleri her nevi amellerini terazide tarttırırlar, herkes ameline göre ecrini alır, ancak belâya ve mesâibe mübtelâ olanların sabırlarına terazi ve tartı olmaz, belki onların ecirleri üzerlerine dökülür,. hesabı olmaz. Hatta dünyada afiyetle geçenler keşke dünyada cesetleri makaslarla kesilmiş olsaydı da bu dereceye onlar da nail olsalardı, bunu isterler lâkin âhirette istemek fayda etmez» buyurduğu mervidir.
Hulâsa ehl-i iman için haram şeylerden ittikâ etmek vacip olduğu ve bu dünyada güzel amel edenler için âhirette büyük ecir olduğu ve vatanında amel edemiyenlerin amel edebilecekleri bir beldeye hicret etmeleri lâzım geldiği, amelde ve hicrette görecekleri müşkilâta sabırlarının ecri hesabsız olacağı bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[18]
Vâcip Tealâ Resulüne vaki olan bazı vesâyâsını beyandan son arı beyan etmek üzere buyuruyor
[Ya Ekrem-er Küsül! Sen ümmetine hitaben de ki «Ben Allahü Tealâ'ya dînini ihlâs edici olduğum halde ibadet etmekle emrolundum ve Allah'a inkıyâd eden müslumanların evveli olmaklığım ile dahî emrolundum.»]
Yani; ey Habibim! Sen ümmetine «Ahkâm-ı dini tebligatta ve emr-i dini edada ve Allah'a ibadette ihlâsla emrolundum. Zira; tev-hidde ihlâs edip şirketmemek ve diyanette rızâ-yı Bârîyi gözetmekle memurum» de ki ümmetin de ibadette İhlasın lüzumunu bilsinler, umur-u dinde riya ve şirk etmesinler, emr-i dine müminlerin evvel başlayanlarından olmakla emrolunduğunu söyle ki emr-i dine sür'atle başlamak lâzım olduğunu bilsinler ve dine yapışmakta kusur etmesinler.
Bu âyet-i celile; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insana lâyık olan mertebenin tahsili vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü bütün tekâlif-i İlâhiyenin hulâsası; ikidir : Birincisi: İnsana lâyık olmayan muharremâttan içtinâb etmektir, ikincisi: Lâyık olan şeyleri tafsil etmektir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ içtinâb lâzım olan muharremâttan kaçınmak mukaddem olduğuna işaret için evvelen ittika ile emir buyurduktan sonra ikinci mertebede bu âyetle tahsili vacip olanlara işaret buyurmuştur.
Bu âyette de emir ikidir. Zira ibadetin ve tahsili lâzım olan amelin iki kısmı vardır : Birincisi: A'mâli kalbiye ve ibadette ihlâstır ki bu kısmın emr-i mühim olduğuna işaret için Ce-nab-ı Hak takdim buyurmuştur. İkincisi: İslâmda ve ibadette sair kimseler üzerine sebkat etmektir ki ibadette ve emr-i dini edada ağırlık göstermemektir. Bu kısım aza-yı cevariha teal-lûk ettiği cihetle Cenab-ı Hak evvelkine nisbetle kolay olduğuna işaret için ikinci mertebede beyan buyurmuştur. Ayette emrin birisi; a'mâl-i kalbe, diğeri; a'mâl-i cevariha teallûk ettiği cihetle tekrar yoktur.
Âyette bizim Peygamberimizin Allah'ın Resulü olduğuna ten-bih vardır. Zira evvel-i müslim olmak; o şeriatin ahkâmını herkesten evvel bilen olmasını icabeder. Herkesten evvel ahkâm-ı şeriatı, bilen; elbette o şeriatin sahibi ve taraf-ı İlâhîden gönderilmiş bir resul olacağında şüphe yoktur.[19]
Vâcıp Tealâ ihlâs ve ibadetin emr-i vücup için olduğuna işaret, etmek üzere buyuruyor.
[Ey Resul-ü Ekrem! Sen de ki «Eğer ben Rabbıma isyan edersem büyük olan yevm-i kıyametin azabından muhakkak korkarım.» ]
Yani; ey Resulü zişân! Sana muaraza eden kâfirlere hitaben de ki «Eğer ben Rabbımın emrettiği ihlâsı terkle sizin ülfet ettiğiniz şirke meylederek Rabbıma isyan edersem yevm-i azîm olan kıyamet gününün azabından elbette korkarım». İşte Habibim! Sen âsîlere böyle demekle yevm-i kıyamette azabolacağmı bildir ki isyandan vazgeçsinler ve iman etsinler.
Vacip Tealâ kıyamette vaki olacak ahvâlin şiddetine işaret için yevm-i kıyameti azametle tavsif etmiştir. Asîleri isyandan mende mübalâğa için Resulüllah celâlet ve azamet-i sânla beraber ma'si-yet üzere terettüp edecek azaptan korktuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; efdal-i enbiyâ olduğu halde günahın azabından korkunca sair nasm korkması lâzım olacağında şüphe yoktur.[20]
Vacip Tealâ Resulüne tarafı İlâhiden ibadet etmeye memur olduğunu ümmetine ihbar etmesini emrettikten sonra Allah'ın gay-rıya ibadet caiz olmayıp ancak ibadetin Allahü Tealâ'ya mahsus ©iduğunu beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! İbadeti Allah'a hasrederek sen de ki «İtaat ve inkıyadımı halisen liveçhillâh eda edici olduğum halde ben ancak Allah'a ibadet ederim. Hâl böyle olunca Allah'ın gayrı dilediğinize siz ibadet edin lâkin sonunda vaki olacak azabı, haybet ve hüsranı düşünün.] Çünkü; siz hava ve hevesinize tabi olur, efkâr-ı fâside-nizle amel eder ve Allah'ın gayrı ibadete lâyık olmadık bir takım putlara ibadet ederek Allah'a şirk ediyorsunuz. Bunun cezası; elbette zarar u ziyan ve akibt.' azab-ı niyrândır.»
Bu âyette Allah'ın gayrı istediklerine ibadetle emir; müşrikleri şirkten men ve tehdid içindir, hakiki emir'değildir. Zira; tevhidin delillerini ve tevhidi itikatta vaki olacak saadetin tafsilâtını beyandan sonra şirkin zararı tamamen zahir olduğundan «Ey kâfirler! Hakikat tamamen anlaşılmıştır. Siz istediğinize ibadet edin, Allah'ın gayrıya ibadetten lâzım gelecek zararı gözünüze alın, arzu ettiğinizi işleyin» demektir ki «Akibet zararını göreceksiniz, ne yaparsanız yapın» demek olur.
Lisanımızda muhavere esnasında bir fenalığa müptelâ olan kimseyi o fenalıktan men için evvelâ o fena olan şeyin fenalığına dair bir takım delillerle onun fenalığı ve ondan hasıl olacak mazarrat beyan olunur, fakat müptelâ olan kimsenin vazgeçmiyeceği anlaşılınca daha ziyade tevbih ve tekdir için «Hâl böyledir. Sen istediğini işle, bildiğin elindedir. Zira; nasihat dinlemiyorsun» denir. İşte şu muhaverede «Sen istediğini işle» demek hakiki bir emir olmadığı gibi âyeti celüede «Dilediğinize ibadet edin» demek hakiki emir değil belki müşrikleri tehdittir.[21]
Vacip Tealâ kâfirleri küfürden şiddetle men'için buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Küsül! Sen kâfirlere de ki «Yevm-i kıyamette zarar görenler şol kimseler ki onlar Allah'ın gayrı putlara ibadet etmekle kendi nefislerine, idlâl edip doğru yoldan çıkarmakla evlâd ü ıyâline zarar edenlerdir. Ey insanlar! Agâh ve mütenebbih olun ki işte şu zarar pek açık bir zarardır»] ki bunun fevkinde bir zarar olmaz. Çünkü; cümle zararlar yevm-i kıyamette olacak zararlara nisbetle yok mesabesindedir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfir sermaye-i asliyesi olan ömrünü küfre sarfetmekle zayi ettiğinden ticaretten mahrum olduğu gibi asıl sermaye boşa gitmiş ve i'lân-ı iflâs etmiş, binaenaleyh; saadet yerine felâkete duçar olmakla ebedî zarar-ı azîm içinde kalmış ve açık bir hüsrana mâlik olmuştur. Yalnız kendinin zararıyla iktifa etmemiş kendine mensup olan evlâd ü ıyalini yoldan çıkarmak ve onlara küfrün yollarım öğretmekle onları da zarar-ı azime duçar etmiştir. Hatta evlâd ü lyâli onun gittiği yola gitmemekle nefislerini Cehennemden kurtarıp mümin olarak Cennete gitmiş olsalar bile ebedî o kâfirden iftirak ettikleri cihetle zarar etmişlerdir. Çünkü; bir aile halkı beraber bulunarak Cennette zevk etmeleriyle içinden bazılarının ehl-i nar olarak ayrılıp gitmesi elbette müsavi olamaz.
Bui âfette beyan olunan hüsranın gayet büyük olup bu-dünyada ukut-uj beşerin idrâkten aciz olduğuna işaret için vak'anm büyüklüğüne delâlet eden ve tenbih için olan kelimesi ve zarardan başka hiç bir şey olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı ve bu zararın meydanda bir zarar olduğuna işaret için açıklığa delâlet eden kelimesi vârid olmuştur.[22]
Vacid; Tealâ kâfirlerin küfrü zarardan başka bir şey olmadı- ndan sonra bu zararın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirler için üst ve altlarında ateşten tabakalar vardır. İşte şu beyan olunan azapla Allahü Tealâ kullarını korkutur. Binaenaleyh; kullarına hitaben «Ey kullarım bana ittikâ edin» buyurur.]
Cehennem'in tabakalarıdır. Nasıl ki Cennet'in dereceleri varsa Cehennem'in de tabakaları ve derekeleri vardır. Altlarında ve üstlerinde tabakaların bulunması ile murad; Cehennem ateşinin tamamiyle onları ihata etmesidir, Ibadla murad; ehl-i imandır. Vacip Tealâ ehl-i imanı kâfirlerin azabiyla korkuttuğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; kâfirlerin küfründen dolayı azaplarım işiten ehl-i iman elbette azap korkusuna binaen imanında ihlâs üzere devam eder.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Kâfirlerin saadetten mahrumiyetlerine azab-ı azîme istihkakları da inzimam eder. Binaenaleyh; onların üst taraflarında ateşten tabakalar vardır ki o tabakalar onların her tarafını gölge gibi ihata eder, alt taraflarında ateşten tabakalar var ki o tabakalar onları ihata ettiği gibi onlardan aşağıda bulunan ehl-i Cehennem'! de ihata eder, gölgeler, işte şu beyan olunan azapla Allahü Tealâ mümin kullarını korkutur ki azaptan korkuları sebebiyle günahlardan içtinâb etsinler. İşte Allahü Tealâ şu korkutmasına binaen kullarına hitaben «Ey kullarım! Emirlerime imtisal ve nehiylerimden içtinâb suretiyle bana ittikâ edin ve azap icabeden günahlardan sakının» buyuruyor] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanı gölgeleyecek şey üst tarafından olursa da alt tarafında bulunan ateş ihatada üst tarafında bulunana benzediğinden alt taraflarında olana da zulel denmiştir. Azabı beyandan sonra azaptan kurtulmanın yegâne çaresi olan ittikâ ile emir; Vacip Tealâ'nın kullarına atûfet ve merhametinin eseridir.
Hulâsa; kâfirlerin hüsranları gayet açık ve zahir olduğu, on-larm alt ve üst taraflarından ateş tabakaları kendilerini ihata edip gölgeleyeceği ve azabın bu derecesini beyanla . Allahü Tealâ'nın kullarını korkutup ittikâya davet ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[23]
Vacip Tealâ müşriklere vaki olacak azabım beyandan sonra şirkten içtinâb eden müminlere vaki olacak lütuflarmı beyan etmek üzere buyuruyor
[Şu kimseler ki onlar şeytana ibadet etmekten içtinâb ettiler ve onlar kalpleri ve kalıplarıyla Allahü Tealâ'ya rücû ettiler. Onlar için taraf-ı İlâhiden ancak müjde vardır.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tağut ile murad; şeytandır. Çünkü şeytan; tuğyanda son derece ileri gittiğinden mübalâğa siyğasiyle tağut denilmiştir. Kâfirler her ne kadar putlara ibadet ederek şeytana ibadet etmemişlerse de putlara ibadete teşvik eden ve alıp götüren şeytan olduğu cihetle putlara ibadet şeytanın emrine itaat ve kendine ibadet demek olduğundar Cenab-ı Hak ehl-i imanı şeytana ibadet etmemeleriyle sena buyurmuştur. Allahü Tealâ'ya inâbe nin manâsı; her şeyi terkle Allahü Tealâ'ya cemi aza&iyle ibadete teveccüh etmektir. Be'saretle murad; mekruhâtın yani sevilmeyen şeylerin tamamen zail olup cemi murâdâtın hasıl olmasiyle sevindirmek ve mesrur etmektir. Şu beşaret; sekerât-ı mevtte: kabirde, yevm-i kıyamette ve Cennet'e girdiklerinde vaki olur. Zira; ehl-i imana bunların cümlesinde birer gûnâ gufran, rahmet ve rahatla tebşirât-ı İlâhiye vu-kubulur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Şu kimseler ki onlar putlara ve tuğyanda nihayete varmış olan şeytana ibadet etmekten içtinâp ve bilkülliye masivâyı terkle Allah'a rabt-ı kalbederek te-veccüh-ü tamla ibadet ettiler. Onlar için dünyada ve âhirette enva-ı hayrat ve saadetle beşaret vardır. Çünkü; onlar için â'mâl-i sali-halarıyla dünyada medh ü sena ve kabirlerinde taraf-ı İlâhiden gönderilmiş melekler tarafından müjde olduğu gibi âhirette dahî gerek kabirlerinden kalktıklarında gerek hesap mevkiinde, sıratta, Cennet'e girdiklerinde velhâsıl mevkilerin kâffesinde enva-ı hayır ve saadetle beşarete nail olurlar] demektir. Çünkü; her mevkide o mevkiye münasip onlar için hazırlanmış bir hayır var, o hayırla melekler onları karşılar ve tebşir ederler. Binaenaleyh; bu âyette Vacip Tealâ tağut ismine şayan olan şeytandan içtinâbın lüzumunu beyanla Allah'tan maada bilkülliye mahlûkata rabt-ı kalbetmeyip ancak Allah'a rabt-ı kalbetmek lâzım olduğuna işaret buyurmuştur ki her şeyde Cenab-ı Hakka teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzımdır. Çünkü; her şey Allah'ın kudreti ve iradesiyle vücut bulduğundan Allah'ın gayrı halik olmadığını ve Cenab-ı Haktan başka bir rnüessir-i hakiki bulunmadığını itikat etmek lâzımdır, lâkin bu âlem-i süfli ve esbâbda havadisin zuhuratı ve bilhassa insanların maişetine müteallik olan eşyanın vücudu esbaba tevessüle muallâk olduğundan abdin esbaba tevessülü Allah'a teveccühüne mani değildir. Hatta esbaba tevessül etmeksizin esbabla husul bulacak şeylerin vücut bulmasını gözetmek hikmet-i İlâhiyeye karşı münazaa etmektir. Binaenaleyh; esbabı malumeye yapışmaksızm insanlar için istediği şeyi beklemek tedbir-i İlâhiye muhalefetten başka bir şey değildir. Şu halde insan için gerek umur-u dünya ve maişet hususunda ve gerek âhiret ve rıza-yı Bârîyi tahsil hususunda şeriatın beyanı veçhile esbaba tevessül etmek bir vazife-i diniyye-i mühimmedendir* Zira; tohumu yere ekmeyince yerden ekin bitmez. Ekerse biçer, ekmezse biçemez. Ekmeden ekin bitmesini beklemek Allah'a karşı itirazdan başka bir şey olmadığında şüphe yoktur.[24]
Vacip Tealâ putlara ibadetten ve şeytanın emrine itaatten içtinâb ederek Allah'a iltica edenler için tebşirât-ı uzmâ olduğunu beyandan sonra Hakka ittibâ eden kullarının tebşirâta şayan olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Tebşir et şol kullarınuHi onlar söz din-ter ve o sözün en güzeline ittibâ ederler.]
Yani; şeytana itaattan içtinâb edip bilkülliye Allah'a teveccüh edenler için enva-ı hayratja müjde olunca ey Habibim! Sen tebşir et şol kullarımı ki onlar bir takım sözler işitirler ve o sözler içinden hak olup sevabı çok olanlardan en ziyade güzel olanlarına ittibâ ederler. Çünkü; onlar hakla batıl arasını tefrika muktedir olduklarından işittikleri sözün Allah'ın sözü veya şeytanın vesvesesi olduğunu bilirler, şeytanın vesvesesini terkle Allah'ın sözüne it-tibâ ederler. Zira enva-ı felâket; şeytanın sözüne ittibâda, enva-ı saadet de Cenab-ı Hakkm emirlerine imtisalde olduğunu bildikleri cihetle hemen saadet cihetine sa'yederler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak saadete sa'yeden kullarını tebşir etmekle Resulüne emretmiştir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ibâdla murad; tağut'a itaattan içtinâp ederek Allah'a teveccüh edenlerdir. Çünkü enva-ı saâdâtın başı ve bilcümle hayratın merkezi ve her kerametin madeni Allah'ın gayrıdan irâzla cemi azasîyle taat-ı İlâhi-yeye ikbâldir.
Ibâdın şerefi; dine temessük ve şeytanın vesvese-sinden irâz, hakla batıl beynini tefrik ve efdal olanı tercihle olduğuna işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak ibâd lâfzı varid olmuştur. Çünkü bu âyette ibâdla murad: bundan evvelki âyette beyan olunan kimseler olduğu için zamirle iktifa ederek denilse olabilirdi, lâkin ibâd'm şerefi ne ile hasıl olacağına işaret olmazdı. Binaenaleyh; ibad lâfzı gelince ismi mevsul ve onun sılasıyla kulların söz dinleyenlerini, o sözün güzel olanlarını tercih edenlerini, iyiyi ve kötüyü farkedip iyi olanlara ittibâ ettiklerini beyanla faziletlerine işaret olunmuştur. Bu işaret ise ism-i zahirle olabilir, zamirle olamazdı. Çünkü zamir; zata delâlet eder sıfata delâlet edemez. Binaenaleyh; ism-i zahir varid olmasıyla ibadın makbul olan sıfatları beyan olunmuştur.
Bu âyette ib âdın işittikleri sözle murad; Kur'-an ve Kur'an'ın emirleridir. Ziyade güzel olanı ile murad; sevabı çok olanıdır. Meselâ Cenab-ı Hak Kur'an'da zalimden intikam almak caiz olduğunu beyan ettiği gibi o zalimi affetmek daha evlâ olduğunu dahî beyan etmiştir. Mümin olan bir kimse bunu işitince affı ihtiyar eder. Çünkü; afta sevap çoktur. Keza-lik Kur'an'da azimetle amel ve ruhsatla amel beyan olunduğu gibi azimetle amelin ruhsatla amelden efdal olduğu dahî beyan olunmuştur. Bunları işiten mümin-i kâmil azimetle ameli tercih eder.
Çünkü; azimetin sevabı çoktur, Kur'an'ı ve Kur'an'dan başka kelâmı işitince Kur'an'a ittibâ eder. Çünkü; Kur'an'a nisbetle şâir kelâmın hükmü yoktur.
Kezalik Allah'ın hâs kulları hasenle ahsen cem'olsa ahsen ile, farzla vacip cemolsa farzla, mendupla vacip cemolsa vaciple amel ederler. Bu âyet-i celile; akaidi diniyede istidlalin vacip olduğuna delâlet eder. Çünkü âmâlin ahsenini haseninden tefrik etmek; delillerini tetkikle olacağından mesail-i itikadiyede mezhebin esahını ve ameliyatta ahsenini aramak ibâd üzerine vacip olduğundan, bunları tefrik ise delâili tetkikle olacağı cihetle ahkâmı, delillerden istidlal etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet; ashab-ı izamdan (Osman b. Affan), (Abdurrahman b. Avf), (Talha), (Zü-beyr b. Avvam), (Sa'd b. Ebî Vakkas), (Sa'd b. Zeyd) (R.A.) ha-zarâtı haklarında nazil olmuştur. Çünkü; Ebu Bekir (R.A.) hazretleri iman edince şu isimleri zikrolunan zevât-ı kiram Hz. Sıddîk'm huzuruna gelirler ve imandan sual etmeleri üzerine Ebu Bekir hazretleri imanını haber vermekle beraber bazı nesayihte bulunarak onları imana davet etmesi üzerine derhal imanı kabul ettiklerinden bunları sena makamında bu âyetin nazil olduğu mervidir.
Şu rivayete nazaran bu zevat-ı kiram Sıddîk-ı a'zarnm daveti üzerine iman etmişlerdir. Âyette onları birkaç veçhile medh ü sena vardır. Çünkü; hakkı işitmek, dinlemek, işittiği sözlerin güzelini intihap ve onun sevabı çok olanını ihtiyar etmek akl ü dirayet eseri ve fazlaca kiyaset ve insaf neticesidir ki şu beyan olunan sıfatlar mezâyâ-yı insaniyenin en yükseğidir.[25]
Vacip Tealâ şu evsafla mevsuf olanları senadan sonra bunların hidayete vasıl olmuş akıl sahipleri olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İşte şu evsafı beyan olunan zevat şu kimselerdir ki Allahü Tealâ onları hidayette kıldı ve .ancak akıl sahipleri onlardır.]
Yani; hakkı işitip kabule muvaffak olan zevat-ı kiram şu kimselerdir ki Allahü Tealâ'nın doğru yola ve tarik-ı hakka vasıl,kıldığı kimselerdir. Onlar ancak akl-ı selim ashabmdandırlar. Binaenaleyh; onların akılları vehimlerine, itaat ve inkiyâdları hava ve heveslerine galiptir. Zira; vehimlerine ve havây-ı nefsaniyelerine itibar etmezler, daima tarik-ı hakkı aramakla meşgul olduklarından hidayete müstehak ve tarik-ı necatı bulmaya muvaffak olmuşlardır.
Kazî'nin, Beyzâvi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile, hidayet; nejs-i insanîde hasıl bir emr-i hadis olduğundan onun halikı Allahü Tealâ olduğuna ve nefsi insaninin o hidayeti kabule kabiliyeti bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; nefsin, hidayet ve dalâletten her iki zıddm birini kabule kabiliyeti olduğu halde insanın iradesini hidayet cihetine sarfla senaya müstehak olduğu ve onun irade-sini sarfı üzerine Cenab-ı Hakkın halket-tiği bu âyetle beyan olunmuştur. Hidayeti dalâlet üzerine tercihle iradesini sarfa medar "olan kuvvetin akıl olduğuna dahî âyet delâlet eder.
Hidayet ve akıl sıfatlan kendilerinde bulunan zevatın fezail-i ahlâkiyenin en yüksek tabakasında bulunduklarına işaret için yüksek vb uzattur![26]
Vacip Tealâ hakka ittibâ edenlerin haillerini beyandan sonra Hakka, ittibâ etmeyenlerin hallerini beyan fetmek üzere buyuruyor
[Ey Nebiyyi zişân! Sen nâsm cümle umuruna malik misin ki kclime-i azapla kendi üzerine hüküm sadır olan kimsenin azaptan kurtulmasına sa'yedersin, sen Cehennem'de olan kimseyi Cehennem'den kurtarmağa muktedir misin?] Zira; kendi iradesini küfre sarfla ebedî Cehennem'de kalmasına hükm-ü kat'î sadır olunca sen onu Cehennem'den kurtarmağa sa'yedersin lâkin hükm-ü kat'î tağyir kabul etmediğinden onların Cehennem'den halâsları mümkün değildir. Çünkü; ind-i ulûhiyetimizde onların nar-ı cahîmde olacakları hükm-ü kafiye iktiran etmiştir. Binaenaleyh; (Ebu Le-heb) ve emsali kâfirlerin davetine icabet etmediklerine me'yus olup gam çekme ve kendini yorma. Zira; onlar kendi iradelerini küfre sarfedip ondan vazgeçmedikleri için hidayetten mahrumlardır. Şu halde senin onları Gehennem'den kurtaracağım ümidiyle sa'yin semeredâr olmaz. Şu kadar ki senin üzerine vacip olan tebliğ vazifesini yerine getirdiğinden dolayı sende mesuliyet onlarda da itizara mecal kalmaz.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Cehennem'e duhulüne hükm-ü kat'î sadır olan kâfirlerin Cehennem'den halâsına dair şefaatin emr-i münker olduğuna işaret için istifhâm-ı inkârı varid olmuş ve bu inkârın şiddetine işaret için hemze-i istifham tekerrür etmiş, inkârın illet ve sebebine işaret için zamir mevziinde ism-i zahir olarak varid olmuştur. Çünkü Cehennem'e duhullerine hüküm lâhik olanlar henüz Cehennem'de değillerse de hüküm lâhik olduğundan bilfiil Cehennem'de gibi addolunarak nârda olduğunu beyanla şefaatin caiz olmadığı beyan olunmuştur.
Hulâsa; kelime-i azap kendi üzerine hak ve sabit olup nâra dahil olan kimseyi nârdan kurtarmak için vaki olan va'yin semeredâr olamıyacağı bu âyetten müstefad olan ievaid.cümlesindehdir.[27]
Vacip Tealâ kâfirlerin azab-ı Cehennem'den halâsa lâyık olmadıklarını, altlarında ve üstlerinde ateşten tabakalar olduğunu beyandan sonra onlara mukabil ehl-i Cennet'in altlarında ve üstlerinde dereceleri olduğunu beyan etmek üzere :
[Lâkin şol kimseler ki Şahlarından korktular. Onlar için birbirinden âlâ ve birbiri üzerinde dereceler vardır, o dereceler; Cen-net'in arzı üzerine yapılmış saraylardır ki o sarayların altlarından ırmaklar akar, o saraylar Allah'ın kullarına va'didir ve muhakkak kullarına ihsan edecektir. Zira; Allahü Tealâ va'dinde hulfetmez.]
Yani; kâfirler için nârdan tabakalar olup o tabakaat-ı nârdan kurtulamazlar lâkin şol müminler ki onlar Rablarının kahrından korktukları için bütün muharremâttan kaçınmakla ittikâ ettiler. Onlar için bir takım konaklar vardır ki o konaklar birbiri üzerine bina kılınmış mertebelerdir. Müminler istediği tabakasında istirahat ederler, o konakların altlarından berrak ve saf nehirler akar, şu lütufların cümlesi Allah'ın kullarına va'didir ve muhakkaktır. Zira; Allahü Tealâ va'dinde hulfetmez. Çünkü; va'dinde hulfetmek yalandır. Yalan ise Allahü Tealâ üzerine muhaldir. Binaenaleyh; şu va'dolunan derecâtın cümlesine müminlerin müttekî olanları nail olacaklardır.
Fahri Hâzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Cen-net'in saraylarının üst tabakaları kuvvette alt tabakalarına müsavidir. Çünkü; fevkânî tabakaların da mebniye olmasıyla tavsif olunması tahtanı olanlar arz üzerine bina kılınıp kuvvetli olduğu gibi fevkanilerin de arz üzerine bina kılınmış gibi kuvvetli ve resânetli olduklarına işarettir.[28]
Vacip Teaiâ âhiretin akıl sahibi olan kimselerin rağbetlerini icabedecek sıfatlarını beyandan sonra dünyanın nefret icabedecek sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Sen görmedin mi Allahü Tealâ semâdan yağmur suyunu inzal etti? Bunun üzerine o suları arz içinde pınar-lara ve kanallara koydu akıttı,]
[Sonra o su sebebiyle renkleri muhtelif ekinleri ve otlan çıkarır. Bundan sonra o ekinler ve otlar kurur, sen sararmış görürsün ve onlar sarardıktan sonra Allahü Tealâ onları kökünden çıkmış ve ezilmiş saman kılar.]
[îşte şu zikrolunan ahvalde akıl sahiplerine va'z-ı beîîğ vardır.]
o suyu idhâl etti ve nizamına koydu demektir.
arz içinde kanallar ve pınarlardır, kurur ve yerden kopmağa hazır, olur. sararmış demektir. Çünkü; otlar ve ekinler kuruyunca yeşilliği gider, sararır.
ezilmiş, kırılmış ve saman olmuş demektir. Bu âyetten maksat; dünyanın halini ve bilhassa insan ve hayvanât-ı saire-nin hallerini otların ve ekimlerin hallerine teşbihle insanları insafa davet edip akibet hallerini onlara bildirmektir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Ey Nebiyyi zişân! Dürir yanın ve bilhassa insanların ömrünün gayet az olduğunu sen görmedin ve bilmedin mi? Her zaman gördün ve bildin ki Allahü Tealâ gökten karlar ve yağmurlar vasıtasiyle suları indirdi, o suları yer yüzünde insanın vücudunda olan damarlara benzeyen nehirlere, kanallara, pınarlara koydu, akıttı ve hikmeti İlâhiyesi icabı sulanması lâzım gelen mahalleri suladıktan sonra o su sebebiyle yerden sarı, yeşil, kırmızı ve beyaz çiçekli ve gûnâ gûn renkli otları, ekinleri, arpa, buğday, susam, mercimek gibi daneleri bitirdikten sonra cümlesini kurutur. Binaenaleyh; sen onları sararmış görürsün. Bundan sonra Cçnab-ı Hak onları kökünden çıkmış ve ezilmiş saman kılar. Hatta rüzgâra mukavemet edemez ve rüzgârla savrulur, ufacık saman çöpleri olur. İşte akıl sahibi olan kimseler için şu zikrolunan ahvalde vaaz u nasihat var] demektir. Çünkü; şu otların ve ekinlerin ahvalini gözleriyle gören kimseler insanların aynı halde olduğunu bilir. Zira; ömrü ne kadar uzun olsa dahî ö insan bir zamana ulaşacak ki o zamanda benzinin sararacağını, vücuduna zaaf arız olacağını, mafsallarının birbirinden ayrılmaya başlıyacağım ve bir gün saman çöpünü rüzgârın savurup yerinde bir şey kalmadığı gibi ölüm gelip alarak âhirete götüreceğini bilir ve şu ahvali düşünen kimse her ne kadar dünyaya sa'ye-derse de âhiret tedarikinden geri durmaz. Çünkü; düşünen kimse için bu ahvâl her zaman bir ders-i ibrettir.
Yer yüzünde olan suların cümlesinin esası semâdan nazil olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; cümlesinin esası rahmetler ve karlardan hasıl olduğu inkârı kaabil olmayan bir hakikattir. Zira; semâdan kar ve yağmur yağmadığı seneler kökleşmiş esaslı ve nice senelerdenberi akan suların kuruduğu görülmektedir. Bu ise pınarların kökünün semadan geldiğine açık bir delildir.[29]
Vacip'tealâ kendine itaatin vacip olduğunu beyandan sonra şu itaat ancak Vacip Tealâ'nın kalpleri nurlandırmasiyle olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.!
[Nâsın küllisi mertebede müsavi olur mu? Elbette olamaz. Zira;'sol kimse ki Allahü Tealâ İslâmı kabule kalbini vâsi' kıldı. O kimse Eabbısından hidayet üzerinedir. Hâl böyle olunca azab-ı azîm; zikr-i ilâhiyi işitmekten kalbi katı olanlar içindir. İşte şu kalbi katı olanlar açık bir dalâlet içindedirler.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette sadırla murad; Ebi şerhle murad; İslâmı kabule istidat ve kabiliyetini mükemmel kılmaktır. Kasâvet-i kalple mu
rad; hakkı işitmekten kalbin nefret üzere bulunmasıdır.
Bu âyetin manâsını bilmek; nefs-i insanînin ahvalini bilmeye mevkuftur. Çünkü; Allahü Tealâ cevheri nüfûsun bir kısmını nurânî, şerîf, hayra mail ve ruhâniyete ittisale daima rağbet eder bir halde halketmiştir. İşte bu kısımdan olan nüfus-u beşerde feyz-i' ilâhîyi kabule istidâd-ı tâm olduğundan ahval-i ruhiyeyi ve halât-ı kudsiyeyi kabule müstenid olduğu cihetle az bir sebeple hakkı kabul kuvveden fiile çıkıverir. Binaenaleyh; bu kabilden olan nefisler hidayet-i İlâhiyeden ibaret olan nur-u İlâhîyi kabulde asla tereddüt etmez. Zira; onun kalbi bu gibi hakayıkı kabule geniş ve elverişli olmasına binaen kabulde sıkıntı çekmez. Amma nefs-i insânînin ikinci kısmı kederli, kötü, daima şerre meyyal ve cismaniyete rağbet, ruhâniyete nefret eder bir karanlık içinde bulunduğundan feyz-i İlâhîyi kabule istidadı kısa olduğu cihetle hakkı işitmez ve işittiğini kabule kalbi dar olması sebebiyle asla kabulemeyledemez. Binaenaleyh; hakka dair deliller zikrolundukça kasveti ve nefreti artar. İşte kalb i şerh olunanlar la murad; kısm-ı evvel ve kalbi katı olanlar la* murad; kısm-ı sânıdır. Kısm-ı evvelden olanların hidayet ve kısm-ı saniden olanların dalâlet üzere oldukları beyan olunmuştur ki bu iki kısmın yekdiğerine müsavi olamayacağını beyandır.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Allahü, Tealâ'nın ahkâm-ı İslâmiyeyi kabule kalbini müsteid ve ruhâniyete rağbetli kıldığı kimseyle kalbi dar ve islâmiyeti kabulden nefret eden. kimse müsavi olur mu? Elbette müsavi olamaz. Çünkü; Allah'ın İslâmiyeti kabul için kalbini açtığı ve genişlettiği kimse tevfik-i ilâhîye mazhar ve canib-i ilâhîden nazil olan inkişâfı tâm ve| yakîn-i kâmil üzere olduğundan o kimse Rabbısmdan hidayet üze-| redir. Amma şol kimse ki kalbi dar ve zulmet içinde hakkı kabulej istidadı yok. îşte bu kabilden olan kimseler yoldan çıkmış, hakki dinlemez, duymaz açık dalâlet içindedirler] demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyetin evveli (Ham-fj za) ve (Ali) (R.A.) haklarında ve ahiri de (Ebu Lehep) ve emsalŞ haklarında nazil olmuştur. Bu âyeti Resulüllah okuyunca huzur-ı$ risalette bulunanlar «Kalbin inşirahı nasıl olur? Ya Resûlallah dediklerinde Resûlullah «Nur-u marifet kalbe girince kalbin kapısı açılır, tevessü' eder» buyurması üzerine ashabı kiram «Buna alâmet nedir?» dediler. Resûlullah «Buna alâmet dar-ı âhirete tedarik üzere bulunmak, Ölüm gelmezden evvel ölüme hazırlanmak ve lüzumundan fazla dünyaya rağbet etmemektir» buyurdukları (İbni Mes'ud) hazretlerinden mervîdir. Allah'ın zikri ehl-i imanın kalplerini yumuşatır ve ehl-i küfrün kalplerini katılaştırır. Çünkü; bir şeyin, mahallin istidadına göre ayrı ayrı tesir yaptığı her zaman görülmektedir. Meselâ güneş bal mumunu yumuşatır, tuzu katılaştırır, hatta tuz suyunu dondurur. Şu halde her şeyin kabiliyetine göre feyzaldığı şüphesizdir.[30]
Vacip Tealâ İslâmiyeti kabul edenlerle etmiyenlerin müsavi olmadıklarım beyandan sonra İslâmiyeti kabul edenlerde imanlarının göstereceği eseri beyan etmek üzere buyuruyor
[AllaffüTTealâ Cibril-i emîn vasıtasîyle Resulüne sözlerin en ziyade güzelini indirdi ki o güzel sözün âyetlerinin intizamında bazısı bazısına müşabih, te'kid ve takviye için ahkâmında tekerrürü Kavi bir kitab-ı azîm ve düstur-u a'zamdır, ilahlarının azametinden havf ü haşyet eden kimselerin o kitabın âyetlerini işitmekten derileri ürperir, ürperdikten sonra yumuşar ve kalpleri Allah'ın zikrine meyleder ve mutmain olur.]
Bu âyette hadis ile murad; Kur'an'dır. Kur'an'ın manâsında tenakuz olmadığı gibi geçmiş, gelecek, gaib, hazır cümle ha-' vadisin ahkâmına şamil ve insanların saadetine yegâne hadim, ve iman etmesi lâzım olan zatullah ve sıfatullah'ın ve ahvâl-i âhire-tin cümlesini beyan eder, semâvât ve arzın ahvalinden bahsedip insanlar için bilinmesi lâzım olan her şeyi bildirdiği için sözlerin ve kelâmların en güzeli olduğundan ahsen-i hadis olduğu beyan olunmuştur. Kur'an'ın âyetlerinin fesahat ve belagatta, manâlarının muhkem, olmasında, halkın dünya ve âhiret menfaatlarım temine kâfi ve elfazının yekdiğerine münasebette birbirine benzediği cihetle müteşabih olduğu beyan olunmuştur.
İnsanın korku zamanında derisine arız olan titremedir. Yani «insanın Rabbısmdan korkanları Kur'an'ın azap veya rahmete müteallik olan âyetlerini işittiklerinde Rablarmdan korkularına binaen vücutlarının derileri ürperir ve hareket arız olur, sonra Rablarının zikrine vücutları yumuşar inbisât peyda eder ve kalpleri zikrullaha meyleder» demektir.
mükerrer dernektir. Çünkü; Kur'an'ın tekid ve takviye için ahkâmında tekerrür olduğu gibi ahkâmı emr ü nehiy, vaad ü vaîd, sevab ü ikâb, dünya ve âhiret, gazab ve lütuf gibi hep çift olduğundan zevç manâsını müş'ir olan lafzıyla tavsif olunmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an'ın şanına tazim ve işitenlerde mehabeti Kur'an'ı tezyîd için âyetin evvelinde lâfza-i celâl varid olmuştur. Çünkü; âyetin bidayesinde lâfza-i celâlin va-rid olması; Kur'an'ın muciz olup Allah'ın gayrıdan suduru mümkün olmadığına delâlet eder. Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Umur-u ibâdı tedbir ve tarik-ı âhirete kullarını irşâd edici Allahü Tealâ sözlerin ifade ve beyanında ve ahval-i sabıka ve lahikayı, dünya ve âhiretin ahkâmını beyanda en güzeli olan Kur'an'ı Cibril-i emin vasıtasiyle Resulüne inzal etti ve o Kur'an bir kitap ki âyetlerinin elfazmda münasebet ve ahkâmında metanet, fesahat ve belagat cihetinden bir nesak üzere bulunduğu cihetle âyetlerin bazısı bazısına müşabihtir, tekid, takviye ve kulların ihtiyacını kemaliyle tekerrür vardır ve o Kur'an'ı işitip Rabbısmdan korkan kimseler Kur'an'm âyetlerini işitince derileri ürperir, âyetleri hu-zur-u kalple dinledikten sonra derileri ve kalpleri yumuşar, zikrul-lah'a meyleder] demektir. Çünkü; satvet-i İlâhiyeyi itikat edip bilen bir kimseye Kur'an'ın azaba müteallik âyetlerini işitince korku arız olacağı aşikârdır. Amma azaba müteallik âyetler bittikten sonra rahmet ve mağfirete müteallik âyetler zikrolununca o korkudan vücuduna arız olan ürpermenin inbisât ve yumuşaklığa tebeddül edeceği şüphesizdir. Binaenaleyh; evvelki ızdırap zail olur hareket sükûnete inkılâb eder.
Füruk-u dâlleden Mutezile bu âyetle Kur'an'ın hadis olduğuna istidlal etmişler ve işbu istidlallerine istinaden Mutezile «Bu âyette Kur'an'm inzal olunduğu, hadis ve kitap olması gibi beyan olunan evsaf, Kur'an'ın hadis olmasına delâlet eder. Zira; bu evsafın cümlesi hadis olan bir şeyin evsafı olduğunda şüphe yoktur» demişlerdir. Ehl-i sünnetin buna cevabı: «Şu beyan olunan evsaf; elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz-ı Kur'an'm evsafıdır, elsine-i ibâdda tilâvet olunan elfâz ise hadistir. Zira; huruf ve asvâttan mürekkeptir, elbette hadistir. Binaenaleyh; ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri Kur'an zat-ı İlâhî ile kâim olan manâ- ve Sıfâtullah olan Kur'an'-dır. Şu âyette beyan olunan evsaf ise o manânın vasfı değil, belki elfazın vasfıdır». Şu halde ehl-i sünnetle Mutezile arasında vaki olan niza; nizâ-i lâfzıdır, hakiki bir niza değildir. Çünkü; Mutezilenin hadistir dedikleri elfâz-ı Kur'an'a, ehl-i sünnet de hadistir der, ehl-i sünnetin kadîmdir dedikleri sıfâtullah olan manâya, Mutezile de kadîmdir derler.
Velhasıl cümle mükellefinin ahval-i ruhiye ve cismiyelerine ve beşikten kabirlerine varıncaya'kadar ahkâmına ve ahval-i âhi-rette Cennet'e duhullerinde zevk ve sefalarına nail olacakları derecelere ve Cehennem'e gireceklerin azaplarına ve insanların yekdiğerine karşı vaki olacak bilcümle muamelâta, ukubâta, küçük bir ailenin idaresine, teayyüşüne, büyük devletlerin teşekkülüne ve emr-i idarelerine müteallik mesailin cümlesini cami olup bunların hepsini havî Kur'an'dan başka bir kelâm olmadığından Kur'an'm ahsen-i kelâm olduğu beyan olunmuştur.
Bu âyetin sebebi nüzulü; ashabı kiramın Resûlullah'a «Bize biraz hadis söylesen» demeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu (Ibn-i Abbas) ve (İbn-i Mes'ud) hazretlerinden mervidir ki «Kur'an varken başka hadise ihtiyaç yok» demektir.
Her sözün nefsinde bir tesiri olduğu gibi o sözü söyliyen zata nispetle dahî ayrıca bir tesiri olacağı tabiidir. Şu halde Kur'an'm zatında olan tesirine O Kur'an'ı inzal eden Allahü Tealâ'mn mehabetinin inzimamıyla tesirin daha ziyade olacağı şüphesizdir. Zira; âhad-ı beşerden sudur eden kelâmla alem-i mükevvenâtı icad eden Allahü Tealâ'mn kelâmı tesirde elbette müsavi olamaz.
Hulâsa; Kur'an'm her âyetinde ehl-i imana başka başka tesir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Zira tesir; mahallin kabiliyetine göre zuhur ettiğinden Kur'an'm mümine tesiriyle kâfire tesiri beyninde fark vardır.[31]
Vacip Tealâ Kur'an'm evsafından bazılarını beyandan sonra evsafın hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İşte şu evsafı zikrolunan Kur'an; Allah'ın hidayetidir. Onunla Âlîalîü Tealâ dilediği kulunu doğru yola sevkeder, hidayette kılar. Amma şol kimse ki Allahü Tealâ onu idlâl etti, önün için hidayette kılıcı bîr kimse yoktur.]
Yani; Kur'an ayn-i hidayettir. Allahü Tealâ Kur'an'da kullarına doğru yolu gösterdiğinden Kur'an'a sülük eden matlubuna vasıl olur, Allahü Tealâ onunla istediği kullarını tarik-ı hakka sevkeder. Amma şol bir kimse ki iradesini dalâlete sarfederse Allahü Tealâ onun yedinde dalâleti halketmekle doğru yoldan çıkarır. Binaenaleyh; o kimseyi Allah'ın gayrı doğru yola sevkedecek bir kimse bulunmaz.
Hidayet ve dalâlet Allah'ın halkı ve kulların kisbiyle hasıl olur. Zira; kul iradesini hidayete sarfederse hidayeti, dalâlete sarfederse dalâleti Allahü Tealâ halkeder. Kur'an insanları doğru yola sevkeder bir kitap olduğundan Kur'an'a temessük etmeyen Kur'an'dan başka doğru yol bulamaz.[32]
Vacip Tealâ Kur'an'a temcssük ederek doğru yola gidenlerle Kur'an'a iman etmiyenlerin hallerini beyandan sonra bu iki fırkanın hallerine sebep olan şeyi beyan etmek üzere :
[Nasm küllisi mertebede müsavi olur da yevmi kıyamette azabının şiddetinden yüzüyle nefsini vikaayc eden kimse azaptan emin olan kimse gibi olur mu?] Elbette ikisi mertebede müsavi olamaz. Çünkü; yevm-i kıyamette elleri bağlı, boynu bukağılı olan ve azabın en ziyade şiddetli ve kötüsü bulunan Cehennem'e atıldığında nefsini azaptan yüzü ile vikaye eden kimse azaba duçar, makhûr ve münhezimdir. Amma sol kimse ki azaptan salim olarak Cennet'e girmiş zevk u safa ile meşguldür. Elbette o kimsenin derecesi âlî vo azaptan emindir. Binaenaleyh; bunun ikisi müsavi olamaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bundan evvelki âyet vo bu âyet kalbinde kasavet olan kimselerin dünyada halleri dalâlet ve âhirette halleri azap olduğunu beyanla kalplerinde olan kasavetin mazarratını tafsil etmiştir. Şu halde kasavet; dalâlete ve dalâletin de azaba sebep olduğu beyan olunmuştur. Amma kalbinde kasavet olmayıp rikkat olan kimse Kur'an'm hidayetiyle ihtida elliğinden azaptan salim olacağı cihetle iki zümrenin mertebeleri müsavi olamıyacağı tabiidir.
Ehl-i Cehennem'in ateşten kurtulmağa çare bulamıyacağma işaret için Cehennem'e giren kimsenin azabı yüzleri ile defi' ve nefislerini yüzleriylo koruyacakları beyan olunmuştur ki yüzle-riylo ateşten vikaye mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Çünkü; her azadan evvel ateşe yüzleri dahil olur. Binaenaleyh; yüz hiç bir veçhile diğer azayı ateşten esirgeyemez, ateşi korumak için yüz âlet olamıyacağından «Yüzleri ile nefislerini vikaye ederler» demek »Onlar için ateşten kurtulmak mümkün değil» demektir, belki dünyada görüldüğü veçhile diğer aza yüzü muhafazaya âlettir. /ini; insanın yüzü güzelliğin mecmai ve havâss-ı hamsenin mah-z'-mi olduğundan diğer azasını, yüzünü korumaya âlet eder. Şu halde «Azaptan yüzüyle sakınım demek «Çaresiz ateşe dahil olur» demektir. Çünkü muhale ta'lîk olunan şey; muhaldir.[33]
Vacip Tealâ kalplerinde kasavet sebebiyle dünyada dalâlet üzere bulunanların âhirette ateşe dahil olacaklarını beyandan sonra ateşe atıldıklarında Cehennem'in hazinedarları tarafından onlara söylenecek sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Cehennem'in hazindârları tarafından ehl-i Cehennem ateşe dahil olduklarında o zalimlere hitaben »Tadınız kazandığınız günahların azabını» denir.] Zebanilerin bu sözden maksatları; onları tekdir etmektir ki gördükleri azap kendi kazançları olduğunu beyanla yaralarına tuz ekmek kabilindendir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlere böyle denileceği muhakkak olduğuna işaret için kelimesi mazi siyğasıyla varid olmuştur. Zalimlerin zulmünü açıktan beyan ve zulümleriyle halka onları teşhir etmekle ve kesbettikleri günahlarının azabını tatmakla emrin illeti; zulümleri olduğuna işaret için isnvi zamir
mevkiinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilmiştir. Bunlar dünyada nefislerinin arzularına ittiba ederek zulüm, gayrın hukukuna tecavüz ve imanı terkle nefislerine zulümle meşgul olduklarından azaplarının ziya-delenmesi için zebaniler tarafından bu gibi tekdiri hâvi hitab varid olacaktır, hudud-u İlâhîden çıkan ve nefsine tebaiyet eden zalimlerin cümlesine bu hitap şamildir.[34]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem ateşe dahil olduklarında yüzle-^le ateşten korunmak istedikleri ve zalimlere zebaniler tarafından söylenecek sözleri beyandan sonra peygamberlerini tekzib etmek yalnız Kureyş kavmine mahsus olmayıp bundan evvel geçen ümmetlerde dahî vâki olduğunu beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Müşriklerden evvel geçen ümmetler de nebilerine «Yaiancı-sın» dediler. Binaenaleyh; onların bilmedikleri cihetten onlara azap geldi.]
Yani; insanları irşâd ve tarîk-ı hakka sevketmek için taraf-ı İlâhîden gönderilen resulleri tekzib etmek Kureyş kavmine mahsus bir şey değildir. Belki Kureyş'den evvel geçen milletlerde dahî bu gibi yolsuz hareketler vâki oldu, kendilerine gönderilen pey-Jjgamberleri tekzible imandan iraz ettiler. Binaenaleyh; onların ha-Itır u hayallerine gelmeyen cihetten azap geldi, onları helak etti. Onlar ise hava ve hevesleri ve arzuy-u nefsaniyeleriyle meşgul, gaflet içinde olduklarından ansızın helak olacaklarını bilmiyorlardı. İşte Kureyş kavmi kendilerinden evvel geçenlerin hallerini düşünsünler, onlardan ibret alsınlar. Zira; onlar gibi bunlar da nebilerini tekzibde devam ettikçe hatırlarına gelmedik bir azapla helak olmak ihtimali her zaman mevcuttur.
Hulâsa; kendilerine meb'us olan nebiye inkıyâd etmeyen kavmin zannetmedikleri bir cihetten gelen azapla ansızın helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[35]
Vacip Tealâ nebilerine itaat etmeyen âsîlerin helaklerini beyandan sonra bu gibi kimselerin dünyada rezil ve âhirette daha büyük azaba duçar olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor
[Kâfirler nebilerini tekzible helak olunca Allahü Tealâ onlara dünyada zelil ve hakir olmalarını tattırdı ve eğer onlar bilmiş olsalar azab-ı âhiret daha büyüktür.]
zelil ve rüsva olmaktır. Kâfirler taraf-ı İlâhîden irşâd için gönderilen Resullerini tekzib edince bu tekzibin cezası onları rüsvay etmektir. Amma onların dünyada rüsvalıklarına gelince bazıları azapla helak olmak, bazıları memleketlerinden tard, bazılarının da suratları başka hayvan suratına tebdil olunmakla vuku bulmuştur. Azab-ı âhiret ise daha büyüktür. Eğer onlar azab-ı ahiretin şiddetini bilmiş olsalardı o azaba sebep olacak günahları ve bilhassa nebilerim tekzibi terkeder, azaptan kurtulmak çarelerini ararlardı.
Dünyada azap ne kadar şiddetli olsa âhiret azabına nisbetle tadımlık kabilinden olduğuna işaret için azabı dünyaya tattırmak manâsına olan izâka'ya nisbet olunmuş ve azab-ı ahiretin şiddetine işaret için yeminle pek büyük olduğu beyan olunmuştur. Kâfirlerin umur-u âhirete cahil olduklarına işaret için, bilmiş olsalar günahlardan vazgeçerlerdi halbuki bilmezler denilmiştir.[36]
Vacip Tealâ dünya, ve âhirete müteallik beyanattan yanâtın kemâle vasıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ hakkı için biz şu Kur'an'da nâsa her şey hakkında misal beyan ettik ki onlar menfeat ve mazarratı düşünsünler mütenebbih ve mütteiz olsunlar.]
Yani; kemâl-i dikkat ve itina ile okusunlar, manâsını düşünsünler ve mucibiyle amel etsinler için umumun hidayetini müte-keffil olan Kur'an'da merasim-i diniyye ve meâlîm-i tevhidiyeyi cemi nâsa beyan eder her meseli tafsil ettik ki onlar mütenassıh olsunlar. Binaenaleyh; nâsdan bazısı Kur'an'la amel etti necat buldu, bazısı amel etmedi helak oldu.[37]
Vacip Tealâ Kur'an'da nâsa her şeye birer misal beyan ettiği ni zikirden sonra Kur'an'm bazı evsafını beyan etmek üzere buyuruyor
[Biz Kur'an'ı lisanı Araba mensup kıldık eğrilik yoktur. Me'mul ki Kur'an'ı okuyup dinleyenler dan sakınırlar.]
ki manâsında asla günahlar-
Yani; o Kur'an lisan-ı Arap üzere ilâ yevmükıyâm kıraat olunur olduğu halde manâsında asla ihtilâf ve tenakuz yoktur. Binaenaleyh; Kur'an'm ahkâmında şüphe ve tereddüt icabeder bir şey bulunmaz. Me'mul ki Kur'an sayesinde nefislerini günahlardan sı-yanet ederler. Çünkü; biz Kur'an'ı bu hâl üzere inzal ettik ki onlar haram olan şeylerden sakınsınlar ve azabı mucib olan günahlardan ittikâ etsinler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette Kur'an'ı üç veçhile sena buyurmuştur : Birincisi: Kur'an olduğunu beyan etmiştir ki ilâ yevmükıyâm elsine-i ibâdda kıraat olunacak demektir. İkincisi: Kur'an'tn Arabi olduğunu beyan etmiştir ki fusahâ ve büleğâ-yı Arabi muarazasmdan aciz kıldı ve taraf-ı İlâhîden inzal olunmuş bir kitap olduğunu ispat etti demektir. Üçüncüsü; Manâsında eğrilik olmadığını beyan etmiştir ki manâsında insana şüphe verecek tenakuz yok demektir.
Vacip Tealâ insanların tezekkür ve tefekkürleri ittikaları üzerine mukaddem olduğuna işaret için bundan evvelki âyette «Biz Kur'an'da her şey hakkında birer misal getirdik: Tezekkür etsinler için» buyurdu. Bu âyette «Manâsında eğrilik olmıyarak biz Kur'an'ı Arabî kıldık: ittikâ etsinler için» buyurmuştur. Zira tezekkür ve düşünme/c; bir şeyin hatasını sevabından tefrik etmek için kalpte cevelân eden hâtıradır. İttikâ ise o düşüncenin neticesi olan ameldir. Şu halde tefekkürün amel üzere mukaddem olduğunda şüphe yoktur.[38]
Vacip Tealâ nâsı irşâd için herşeyden birer misal irâd ettiğini icmâlen beyandan sonra durub-u emsalden bazılarını tafsil etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ misal olarak Kur'an'da bir racülü beyan etti ki o racül memlûkte münazaa eder bir çok ortaklar var ve diğer bir racül de selâmet üzere yalnız bir racül-ü aharın malıdır ve asla ortağı yoktur, ancak sahibi olan bir racüle mahsustur. Şu iki racü-lün mertebeleri memlûk olmakta müsavi olur mu? Elbette müsavi olamaz. Zira; birinin sahibi çok, münazaa var, öbüründe sahibi bir, münazaa yok. Binaenaleyh; hamd ü sena ve şükür Allah'a mahsustur lâkin ekser nâs hamde istihkakım bilmezler.]
Yani; Allahü Tealâ Kur'an'da muvahhidle müşrikin hallerini iki memlûkün hallerine teşbihle beyan buyurmuştur. Çünkü; müşrikin hali sol racül-ü memlûkün haline benzer ki o racül-ü memlûkün efendisi bir çok ortaktır. Yani beş veya sekiz kişidir. Onlar o kölenin hizmetinde "Sana az yaptı, bana çok yaptı, senin evde yatacak, benim evde yatmayacak, senden az yedi, benden çok yedi» gibi şeylerle nizalar ederler, her biri o köle için ayrı ayrı hizmetler hazırlar ve teklif ederler, köle için hepsini görmek mümkün olmadığından birinin emrini tutup öbürünün teklifini reddedeceğinden hangisinin hizmetini görecek ve kimin rızasını tahsil edecek şaşırır, hayrette kalır ve daima azap içinde olur. Kölenin ihti-yâcât-ı beşeriyesine gelince; hiç birisi üzerine maletmez. İşte bir çok putları mabud ittihaz ederek ibadet eden müşriklerin hali bir çok efendinin malı olan abdin hali gibi perişanlıktır. Amma mü'-min-i muvahhidin hali şol kölenin haline benzer ki o yalnız bir efendinin kölesidir. O köle daima efendisinin hizmetini görmek ve rızasını tahsil etmekle meşgul ve kalbi selâmettedir. Çünkü; hizmet bir kişiye olduğu için niza yoktur, efendisinin teklifi neyse onu görür ve efendisi de onun hizmetine mükâfat olarak her türlü ihtiyacını temin eder. Binaenaleyh; abdin başkasına ihtiyacı kalmadığından rahat olur. İşte mabudun bilhak olan Allahü Tealâ'ya ibadet eden müminin hali ayniyle bir kimsenin kölesi olan abdin hali gibi selâmettir. Şu iki kölenin halleri ve sıfatları müsavi olabilir mi? Elbette müsavi olamaz. Kezalik mümin-i muvahhidle müşrikin halleri de müsavi olamaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile müşriklerin duçar olacakları azabı beyandan sonra şu misal ile mezheplerinin batıl olduğunu beyan; azaplarına sebep olan mezheplerinin butlanı olduğunu beyan etmektir. ihtilâf ve niza ediciler demektir.
Her bir hamd ü sena Allahü Tealâ'ya mahsustur ki Allah'ın gayrı hamde müstehak olan yoktur. Çünkü; zatında, sıfatında ve ef âlinde şeriki, emrinde ve hükmünde kimsenin nizaı olamaz ve-lâkin ekser nâs ibadete lâyık ve hâmde müstehak olduğunu bilmezler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka şirkederler, dünyada ve âhi-rette zarar görürler. Vacip Tealâ'mn vahdaniyeti sabit olunca bu sübût üzere hamdetmek lâzım olduğuna işaret için darb-ı mesel akibinde Cenab-ı Hak buyurmuştur ki nimet akibin-de hamdetmeye kullarını teşvik etmiştir.[39]
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a ve Resûlullah'a muarazadan âciz kalınca Resûlullah'm vefatını gözetmeye başlamaları üzerine mevtin umumî ve Resulünün vefatını gözetenlerin gözetmek kendi haklarında dahî carî olduğunu beyan etmek üzere :
[Ya Ekrem-er Rusül! Muhakkak sen dar-i âhirete intikal edeceksin, senin düşmanların da vefat edeceklerdir,] Şu halde senin vefatını gözetmekte ve vefatına sevinmekte onlar için bir fayda yoktur. Çünkü; sana arız olacak mevt onlara da arız olacağından kendilerine arız olacak bir musibetin sana ânz olmasıyla teşeffi-i sadrolamaz.
Hulâsa; insanın düşman addettiği bir kimsenin vefatına sevinmekte bir fayda olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesinden d ir.
Vacip Tealâ iyi ve kötü herkesin vefat edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyamette nâs beyninde vaki olacak muhasamayı beyan etmek üzere :
[Vefat ettikten sonra siz yevm-i kıyamette Rabbınızm mizu-runda muhakeme olacaksınız.] Yani; mümin ve kâfir cümle insanlar için mevt muhakkak olunca ceza ve hesap için hazırlanmış olan yevm-i kıyamette umûm ahvalinize muttali olan Vacip Tealâ'mn huzurunda bazınız bazınızla muhasama ve muhakeme olacaksınız, mazlum zalimden, haklı haksızdan hakkını alacak, herkes iyi ve kötü amelinin cezasını görecektir. Binaenaleyh; o günde herkes tuttuğu yolun doğru veya eğri olduğunu bilir, fakat orada bilmek fayda etmez.
Bu âyette beyan olunan husumeti bir hadis-i şerifle Resûlullah'm tafsil buyurduğu Buhârî'de mezkûrdur ve hadisi şerif de şöyledir :
Yani «Bir kimsenin indinde mümin biraderinin ırzından veya malından bir zulüm varsa dirhem ve dinarın bulunmıyacağı ve onlarla ödeşmek mümkün olamıyacağı yevm-i kıyametten evvel bu gün helâllaşsın. Eğer helâllaşmadan kıyamete kalırsa o zalimin amel-i salihi varsa o amelden zulüm miktarı alınır mazluma verilir, eğer amel-i salihi yoksa zulüm miktarı mazlumun günahından alınır zalime yükletilir». Çünkü muhakemenin neticesi; ihkaak-i hak etmektir. O günde ihkaak-ı hak ise bu suretle mümkün olur ve bu minval üzere husul bulur. İşte bu hadis-i şerif; âyette beyan olunan husumeti ve o husumetin neticesini tefsir ve tafsil etmiştir.[40]
YİRMİDÖRDÖNCÜ CÜZ
Vacip Tealâ. insanların hepsinin ölümleri muhakkak olup yevm-i kıyamette muhakemeleri kat'î olduğunu beyandan sonra kâfirlerin diğer k ab ah atlarının insanlardan sudurunu uzak addederek inkâr etmek üzere buyuruyor
[Allahü Tealâ üzerine yalanı irtikâb eden kimseden ziyade zalim kim olabilir ve Kur'an geldiği vakitte Kur'an'ı tekzib edenden daha ziyade zalim olur mu ve kâfirler için Cehennem'de makam olmadı mı? Elbet onların Cehennem'de yerleri vardır.]
Allahü Tealâ üzerine yaIanla murad; şerik ve nazır itikat etmek ve gönderdiği resulünü tekzible iftira etmektir. Sid'k ile murad; Kur'an ve Resulüllah'ın getirdiği bilcümle ahkamdır.
kâfirlerin varacakları makamlarıdır. Küfrün her nevine şâmil ve bilûmum kâfirler dahildir. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ üzerine kizb ü iftirayı irti-kabeden kimseden daha ziyade zalim kim olabilir, doğruluk ve tarîk-ı haktan ibaret sıdk-ı mahzolan Kur'an'ı geldiği vakit, düşünmeksizin ve manâlarını tefekkür etmeksizin tekzibedenden ziyade nefsine zulmeden daha ziyade zalim kim olabilir? Elbette olamaz. Çünkü; Allahü Tealâ'nm Resulüne gönderdiği kitabı ve halka doğru yolu göstermek için gönderdiği Resulünü tekzib etmekten ziyade bir cinayet olmadığından bu cinayeti irtikab edenden ziyade zalim olur mu? Elbette olamaz ve şu cinayeti irtikabeden kâfirler için Cehennem'de yer olmadı mı? Elbette olacaktır demektir.[41]
Vacip1 Tealâ Cehennem'de kâfirlerin makamı olacağını beyandan sonra müminlerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimse ki yalnız doğruluktan ibaret olan Din-i İs lamı getirdi ve o doğruluktan ibaret olan dini tasdik etti. İşte o kimseler ancak haram olan şeylerden sakınan müttakîlerdir. Onlar için, Rab-îarı indinde istedikleri lezzet-i ruhanî ve nimet-i cismanîleri vardır. Şu nimetler dünyada şeriat dairesinde ibadet ederek ihsan edici elan kimselerin mükâfaatıdır.]
Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile sıdkı getiren le murad; Resulüllah'dır. O sıdkı tasdik edenle murad; Ebu Bekir (R.A.) Hazretleri olduğu Hazreti Ali'den mervi-dir. Lâkin sıdkı tasdik; Resıdüllah'a iman edenlerin cümlesine şâmildir. Şu kadar ki, Ebu Bekir Hazretleri rical içinden en evvel Resûlüllah'ı tasdik edip şevket-i İslâm onun iman etmesiyle hâsıl olduğundan cümle etbâ'dan efdal olmuştur. Gerçi evvel iman eden Hz. Ali'dir, diyenler varsa da bu rivayet doğru olsa bile Ebu Eekir (R.A.) mertebesine varamaz. Zira; Hz. Ali o zaman sabi olduğundan Kureyş içinde itibar sahibi değildi. Amma Ebu Bekir hazretleri yaşlı başlı, mansıbı büyük, Kureyş içinde sözü dinlenir hatırlı ve servet sahibi olduğundan onun imanı Din-i İslâmın esasını kurdu, takviye etti ve onun Resulüllah'a iman edivermesi Mekke'de yer tutmuş olan şirki kökünden sarstı, müşrikleri hayrette bıraktı. Binaenaleyh; Ebu Bekir'in imanı İslâmın zuhuruna bâdî olduğu gibi İslâmiyetin de bir temel taşı olduğundan enbiyadan sonra ejdalünnâs olmuştur. Binaenaleyh bu âyette Resulüllah ı tasdik eden zat la murad; Ebû Bekir hazretleri olması râcihtir. Fakat, lâfzın umumunda Resulüllah'a tâbi' olanların cümlesi dahildir.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Şol kimse ki, taraf-ı İlâhî'den hak olan tevhidi ve sıdk-ı mahzolan Din-i İslâmı, dinin esası olan Kur'an'ı getiren Resulü ve o Resulün getirdiği ahkâmı tasdik eden Ebu Bekir ve AH (R.A.) ve onların emsali tâbi' olup tasdik edenlerin cümlesi ancak müttakîlerdir. Zira; Onlar bilûmum mu-harremâttan sakınanlar ve emirlere imtisal ile nefislerini gazab-ı İlâhîden kurtaranlardır. Binaenaleyh; onlar için Rablarmm hazinesinde istedikleri nimetler mevcuttur. İşte şu nimetler muhsinle-rin mükâfaatıdır. Zira; Rabları onları Kur'an'la amele muvaffak kıldığından onlar Rabları huzurunda ibadetlerini ihlâs üzere edâ etmekle, fukara ve zuafâya merhametle ihsan ettiklerinden lütf-u İlâhîye nail oldular] demektir.[42]
Vacip Tealâ müttakîlerin ihsan-ı İlâhîye nail olacaklarını beyandan sonra ihsana istihkaklarının bazı esbabını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muttaki olan kimselerin şu mükâfata istihkakları olmadı, illâ Allahü Tealâ onların kötü amellerini kefaret etmek ve işledikleri amellerinin en güzeliyle mükâfatlandırmak içindir.]
Yani; haramdan kaçan ve şeriatın muktezâsıyla amel eden müttakilerin nail oldukları nimetler ve müstehak oldukları dereceler; Allahü Tealâ'nm, onların amellerinin gayet kötü olanlarını affedip iyi olan amellerinin sevabını verdiği içindir, yoksa asla günahları olmadığından değildir. Zira; kulların Rablarma karşı kusurdan salim olmaları ihtimali yoktur. Şu kadar ki ihlâs üzere kusurunu itiraf ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin kusurlarını Allahü Tealâ kefaret ettiği gibi hulus-u kalble işledikleri amellerinin ecrini daha ziyadesiyle ihsan eder. İşte bu sebeplerle derecâta nail olacaklarına bu âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mefasidi defetmek, mena-fii celbetmek üzerine mukaddem olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; amelin kötüsü mefsedet ve onu kefaret yani setretmek o mef-sedeti defi' kabilindendir, amelin iyisi menfeat, onunla mükâfatlandırmak celb-i menfeat kabilindendir. Cenab-ı Hakkın def-i mef-sedeti takdim buyurması evvel emirde fesadın defi lâzım olduğuna işarettir. Zira; fesat izale olmayınca menfeat ikame olunamaz.
Kötü amellerini setretmek; iyileriyle cezalandırmak kaziyye-sinin şanına itina ve ihtimam lâzım olduğuna işaret için lâfza-i celâl varid olmuş ve amel-i saliha devam ve istimrar üzere sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için fıkrai saniyede mazi ve muzari siyğa-ları varid olmuştur ki «Geçmiş ve gelecek her zamanda sa'yetmek lâzım» demektir.[43]
Vacip Tealâ müttakilerin günahlarını kefaret edeceğini beyandan sonra salih kullarına muaveneti kâfi olduğunu beyan etmek üzere :
[Allahü Tealâ kulunun mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfi olduı]
Yani; Allahü Tealâ her şeye kadir ve zat-ı ulûhiyetine tefviz-i umur eden kulunun dünyevî ve uhrevî mühimmatına kâfi olmadı mı? Elbette kâfidir. Binaenaleyh; kulunun menfeatini celb ve mazarratını defeder. Şu halde o kulunun düşmanları tarafından vaki :,olacak adavetlerinin Allah'ın kudretine ve himayesine karşı hiç bir tesiri yoktur. Binaenaleyh; korkacak kimsenin Allah'dan korkması lâzımdır.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile abidle murad; Resulüllah'dır. Zira; Kureyş'in Resulüllah'a su-u kastetmeleri üzerine bu âyetin Resulüllah'ı tesliye için nazil olduğu mervidir. Lâkin,1e Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur eden kulların cümlesine şamildir. Zifra bu misilli makamda itibar; lâfzın umumî olmasmadır, sebebi nüzulün hususuna itibar yoktur. Abid lâfzının zamire izafeti cins için olduğuna nazaran «cins-i ibâdm işlerine kâfidir» demek olur ki, bu makamda lâzım olan umumiyet de hasıl olmuş olur. Çünkü; Allahü Tealâ bilûmum ihtiyaçlarını bilir, define kadirdir ve her. istediklerini vermeye muktedirdir. Haşa Cenabı Hak banıl veya muhtaç değil ki buhlü veya ihtiyacı kullarının istediğini vermeye olsun.
Bazı rivayete nazaran Resulüllah (Uzza) isminde putu kırmak ; için Hz. Halid'i gönderdi. (Uzza) mn bekçisi (Uzza) nın şiddeti ve 1 dehşetiyle Hz. Halid'i tehdid etti. Halid hazretleri bekçinin sözünü dinlemeksizin Uzza'yı çekti yere yatırdı ve kırdı. Halbuki Kureyş | kavmi Resulüllah'ı putlarla tehdid eder, «Eğer putları ta'yîbi ve i ta'nı terketmezsen onlardan sana bir zarar gelir» derlerdi.[44]
Vacip Tealâ Kureyş'in işte şu tehditlerini beyan için buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Kusul! Senin kavmin Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putlarla seni korkuturlar.] Zira; kemal-i cehalet ve hamakatlarından, hacer ve seçerden yapılmış, hiç bir menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putlarla tehdit abesten başka bir şey olmadığı halde onlarda bir varlık görürler ve onlarla tehdit ederek Resulüllah'a «bizim mabudlarımıza ta'nettikçe hastalık ve cinnet gibi sana bir zarar gelmesinden korkarız, vaz geç bundan» derlerdi.[45]
Vacip Tealâ müminlere ihsanını. veBâfirlere azabını beyandan sonra insanların ahvalini hulasaten beyan etmek üzere :
[Bir kimseyi Allahü Tealâ idlâl ederse o kimseyi hidayette kılıcı hiç bir kimse yoktur ve bir kimseyi Allahü Teâlâ hidayette kılarsa onu idlâl edici bir kimse yoktur. AHahü Tealâ düşmanlarından intikam sahibi bir galib-i kaahir olmadı mı? Elbette düşmanlarına galip intikam sahibidir.]
Yani; ey Habibim! Seni kavmin Allah'ın gayrı mabud tanıdıkları cemâdât kabilinden bir takım aciz putlarla korkuturlar. Halbuki herşeyin halikı Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bir kimsenin iradesini dalâlete sarfı üzerine o kimsede dalâleti halketmekle idlâl ederse o kimsede hidayeti halkedici yoktur, eğer bir kimsenin iradesini hidayete sarfı üzerine Allahü Tealâ o kimsede hidayeti halkederse o kimse için dalâleti halkedici yoktur. Çünkü; herşeyin halikı Allahü Tealâ'dır ve iradesini dalâlete sar-feden düşmanlarından intikam sahibi bir ulu olmadı mı? Allahü Tealâ elbette intikam sahibidir.
Bu âyeti celile; müminlere nusrati va'dle ibadete terğibi ve kâfirlere ihanet edeceğini bej^anla küfürden vesair günahlardan tenfirı mut azaminindir.[46]
Vacip Tealâ müşriklerin putlara ibadet ettiklerini beyandan sonra putlara ibadetle beraber Allahü Tealâ'nm halik olduğunu ikrar ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ hakkı için ey Habibim! Eğer sen kâfirlere «ye-"irin ve göklerin halikı kimdir?» diyerek sual edersen, onlar elbette Allahü Tealâ'nın halik olduğunu söylerler.]
Yani; kâfirler putlara ibadetle beraber Allahü Tealâ'nm vücudunu ikrar ederler, hatta «Alem-i ulvî olan semavâtm, âlem-i süflî olan arzın halikı kimdir?» diyerek sual etsen «cümle âlemin halikı Allahü Tealâ'dır» diye cevap verirler. Çünkü; bu âlemde mevcut taşları, ağaçları, otları, hayvanları, bilhassa insanları ve insanların vücudunda olan sanayi-i garibeyi düşünen ve nazar-ı tedkikten geçiren bir kimsenin vücud-u İlâhîyi ikrar etmemesi mümkün değildir. Zira; cümlesi hadistir. Elbette bir muhdise yani icadedecek bir zatın vücuduna muhtaç olduğunu idraka ednâ akıl kâfidir. Binaenaleyh; vücud-u İlâhîyi ikrar etmek aklen vaciptir, bir nebiden işitmek lâzım değildir. İşte bu esasa binaen sıyt-ı nebiyi işitmeyen bir kimsenin üzerine Vacip Tealâ'nm vücudunu ve vahdaniyetini ikrar etmek vaciptir, şeriatla beyana hacet yoktur. Eğer bu suretle iman ederse imanın levazımatından olan füru-u â'mâl ile iştigal etmese dahi ehl-i Cennet'tir. Zira namaz, oruç, zekât ve hacc gibi ibadâtm vücubu nebiyi işitmek ve şeriatını duymakla olup halbuki şeriat sedasını işitmeyen kimse üzerine bunlar vacip olmadığından bunları terkettiğinden dolayı mesul olmaz. Binaenaleyh; bu gibilerin imanlarında şirkten ihtiraz etmek kâfidir.
Bu âyet-i celile; müşriklerin gabâvet ve hamakatlarına ta'rîz-dir. Çünkü bu âlemin halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrarla beraber Allah'ın gayrı hacer ve şecer kabilinden olan putları mabud ittihaz etmek; hamakattan başka bir şey değildir ve aklın haricidir.[47]
Vacip Tealâ müşriklerin Allah'ın vücudunu ikrarla beraber putlara ibadetlerini beyandan sonra mezheplerinin batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyyi Zişân! Müşriklere hitaben sen de ki «Siz böyle batılı itikat eder de Allah'ın gayrı bir takım mabud tanıdığınız ve ilâh dediğiniz aciz putları gördünüz mü, onlar hakkında reyiniz nedir? Eğer Allahü Tealâ bana bir zarar murad ederse sizin mabud ittihaz ettiğiniz putlarınız o zararı benden kaldırabilirler mi, eğer Allahü Tealâ bana ihsan etmek murad ederse o putlar Allah'ın ihsanını benden men edebilirler mi?] Bunların hiç bir şeye kaadir olmadıklarını bilmez misiniz, bildiğiniz halde neden bu acizlere ibadet edersiniz? Onların Cenab-ı Hakka karşı mukabeleye ve mu-hasamaya kudretleri olmadığını, celb-i menfeat ve def-i mazarrat ellerinden gelmediğini bilmez misiniz ki bunları mabud ittihaz eder ve menfeat beklersiniz, beni o acizlerle nasıl tehdit edersiniz?»[48]
Vacip Tealâ şu âyetle kâfirleri ilzam ettikten sonra Allah'a ibadet kâfi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor
[Ey" Kesul-ü Ekrem! Sen müşriklere tekdir suretiyle de ki «Allahü Tealâ bana kâfidir. Zira; her şeye kaadir ve kullarının cümle umuruna kâfildir ve cemi hallerinde kullarını gözeticidir. Binaenaleyh; kulların irade ve ihtiyarlarına göre her işlerini haİlktir ve tefviz-ı umur eden müminler ancak O'na mütevekkil olurlar, onun gayrı hiç bir kimseye itimat etmezler.] Zira; kullarından mazarratı defe ve menfeatlerini celbe kaadir ancak O'dur.»
İtimat; ancak Vacip Tealâ'ya olup başkasına itimat caiz olmadığına işaret için hasra delâlet eden lâfzı takdimle varid olmuştur. Çünkü lâfzının hakkı tehir iken takdim olunması tevekkülün ancak Vacip Tealâ'ya olup başkasına tevekkülün caiz olmadığına delâlet eder.
Âyet-i celile müşriklerin putlarla Resulüllah'ı tehditlerine cevaptır. Yani «Ey kâfirler! Siz her nekadar beni putlarla tehdid ederseniz, Allahü Tealâ bana kâfi olduğu cihetle sizin putlarla korkutmanızın bana tesiri yoktur» demek olur.[49]
Vacip Tealâ kâfirlerin tehdidine verilmesini Resulüne talim ettikten sonra üzere buyuruyor.
[Ey Resul-ü Muazzam! Sen Mekke müşriklerine hitaben de ki «Ey benim kavmim! Amel edin bulunduğunuz sıfat üzerine ben de amel ediciyim bulunduğum sıfat üzere. Hal böyle olunca kendisini rezil ve rüsva edecek azabın dünyada kime geldiğini ve âhi-rette ebedî azabın kime nazil olacağını yakında siz bilirsiniz."]
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mekânet ; Kâfirlerin bulundukları halleridir ki o da sıfat-ı adavettir. Adavetin kâfirlerde temekkün ve tekarrur etmiş bir sıfat olduğuna işaret için mekânet varid olmuştur. Resûlüllah'm bulunduğu sıfat, sıfat-ı ri-salet, nasihat ve irşâddır. Resûlullah'a adavet edenlerin dünyada rezil ve rüsva, âhirette ebeden muazzeb olacaklarını beyanla tehdit ve kendinin nusret-i İlâhiyeyle muazzez olacağına işaret buyur-1 muştur. Yani «Ey kavmim! Siz adavet ve ihanetinizde devam ve onun muktezâsıyla amel edin, ben de bulunduğum sıfat-ı risâlet ve irşâd üzere amel ederim. Sizin ve benim halim böyle olunca siz, yakında rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve yevm-i kıyamette ebedî azabın kimlere nazil olacağını bilirsiniz». Bu âyette emir; kâfirleri tehdit içindir. Yani «bulunduğunuz jitemerrüd ve adavet üzere yapacağınızı yapın, bildiğinizi elinizden {koymayın. Yakmda amelinizin neticesini görür ve akibetini bilirisiniz» demektir. Yoksa emir, hakikatta mazmunu ile amel vacip j olan emir değildir. Bu âyetin eseri Bedir vak'asında zuhur etmiş-ir. Çünkü; Bedir'de kâfirlere bir belâ nazil oldu ki onlar bilûmum akvâm-ı arap içinde rezil ve rüsva oldular, kuvvet ve şevketleri kırıldı, akvâm-ı arap nazarında sukut ettiler, büyükleri maktul düştüler ve o sukutları Mekke'nin fethine, Din-i İslâm'ın intişarına sebep oldu, âhirette dahi azab-ı ebedîye duçar olup küfürlerinin cezasını göreceklerinde şüphe yoktur. Zira küfrün cezası; ebedî azabtır.[50]
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra onların küfür üzerine devam ve İslâmiyeti kabulden i'râz etmelerinden Resulüllah'a arız olan hüzn ü kederi izâle ve kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Biz Azîmüşşân muhakkak nâsın menfeati için senin üzerine hakka mukarin olarak Kitab-i Kâmil olan Kur'an'ı inzal ettik. Su kitap, nasın menfaati için inzal olununca Kur'an'la ihtida eden kendi nefsi için ihtida eder.] Zira Kur'an; dünya ve âhiret seade-tini camı ve mekârim-i ahlâk ve âdabı havı olduğundan Kur'an'm evanıir ve nevâhîsine imtisal eden kimsenin ihtidası kendi menfeati içindir. [Kur'an'a iman etmemekle dalâleti irtikâb eden kimse ancak kendi üzerine dalâleti irtikâbeder. Zira; mazarratı kendine aittir. Halbuki ya Ekrem-er Rusül! Sen onlar üzerine vekil olmadın.] Zira; herkes kendi iradesini sarfetmekte muhtardır, istediğini yapabilir. Şu halde sen onların dalaletlerine müteessif olma. Çünkü kitap, hayrı ve şerri, menfaat ve mazarratı onlara açık bir surette beyan edip sen de noksansız onlara tebliğ ettiğin cihetle kusur kendilerindedir, sana aid bir şey yoktur. Binaenaleyh; onların küfürlerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Halbuki sen onların hidayetlerine de zamin olmadın.[51]
Vacip Tealâ herkesin dalâlet ve hidayetinden hasıl olacak menfeat ve mazarrat kendisine ait olduğunu beyandan sonra hidayetten faydayı ve dalâletten zararı sahiplerinin göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[ Allah ü Tealâ öldükleri zamanda nefisleri kabzeder, ölmeyen nefisleri uykuları zamanında kabzeder. Her ikisini de kabzedince mevt kendi üzerine kaza olunup hükm-ü İlâhî carî olunca o nefsi tutar cesedine salmaz bedenden alâkasını keser. Amma mevt üzerine kaza olunmayip ömrü bitmeyen nefsi uyku halinde kabzederse de uykudan uyanınca ecel-i muayyeni gelinceye kadar o nefsi bedenine gönderir bedenen alâkasını kesmez.]
Yani; bilûmum mahlukâtı halik ve herkesin esrarına muttali olan Allahü Tealâ ömürleri tamam olup ölecek olan nefisleri öldükleri zamanda ve ömürleri tamam olmayıp ölmeyecek olanları uykuları zamanında tutar onları cesetlerine bırakmaz. Şu kadar ki ömrü tamam olup mevti muhakkak olanın bedenden alâkasını keser, zahir ve batm bedende tasarrufu kalmaz. Ve onu bedene tasarruftan meneder. Amma uykuda tasarruftan menettiği henüz ecel-i muayyeni gelmediğinden uykusu bitince o nefsi vakti muayyeni olan eceli gelinceye kadar bedene gönderir tasarruftan menet-mez. Ölüm gelinceye kadar o ruh bedende tasarruf eder.
Ruh uyku zamanında bedenden çıkarsa da şulesinin bedende kalıp uyku zail olunca ruhun gayet sür'atle bedene avdet ettiği Hz. Ali'den mervidir. Hatta emvâtın ruhlarıyla uyku halinde olan insanların ruhları birbirleri ile görüşürler. Emvâtın ervahını Al-lahü Tealâ tutar bedene avdet etmez, amma diri olan insanların ervahı bedenlerine avdet eder.
Hulasa; nefs-i insâniyye bedene ziya verici bir cevher-i ruhanîdir. Binaenaleyh; bedene tealluk edince onun ziyası azanın cemi cihetinde hasıl olur, cismin hayatı da o ziyanın husulünden ibarettir, mevt zamanında o cevherin bedenden zahir ve batm alâkasını kesmesiyle ziyası söner, mevt de o ziyanın sönmesinden ibarettir. Amma uyku zamanında ruhun zahir-i bedenden alâkası kesilir ise de batm-ı bedende ziyası baki kalır. Şu halde ölümle uyku ikisi bir cinstir. Şu kadar ki ölüm ziyanın bedenden tamamen münkati olup bilkülliye alâkasını kesip bedene veda etmesidir. Uyku ise ruhun bedenden ba'zı cihetten alâkasını kesip diğer cihetten irtibat ve alâkasının baki kalmasıdır.[52]
Vacip Tealâ vahdaniyetine ve kudretine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra o delillerin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu nefisleri bedenlerinden ayırıp bazılarını bedene iade etmekte ve bazı aharı iade etmemekte tefekkür edip düşünen kavmi-çin Allah'ın kudretine açık deliller vardır.]
Yani; gerek mevtte, gerek uykuda ve her ikisinde aklı olup düşünen kavmiçin Allah'ın azametine, kudretinin şümulüne, kıyametin ve hasrın vukubulacağma pek büyük ve açık deliller vardır. Çünkü; cevher-i ruhanî olan nefsin ziyası cemi bedeni ihata eder ve uyku halinde yalnız batını ihata eder zahirde alâkası kalmaz, mevt halinde zahir ve batını ihatası kalmaz, bilkülliye alâkasını keser. Bunların cümlesinde Allah'ın kudret ve san'ati üzerine alâmetler vardır. Binaenaleyh; bunları düşünen kimseler Allah'ın bir ve kud-ret-i kâmile sahibi olduğuna iman ederler lâkin Mekke müşrikleri gibi tefekkürden arî, evham u hayâlâta tabi, heva ve heveslerini icraya dalmış olan süfehâya hiç tesiri olmaz. Çünkü; düşünmek yoktur.
İnsanda akl ü idrakin menbaı nefis olup, teneffüs ve harekenin menbaı ruh olduğu, mevtle her ikisinin, uykuyla yalnız nefsin zail olduğu (îbni Abbas) hazretlerinden mervidir.[53]
Vacip Teaİâ kudret-i kamilesine delâlet eden delilleri tefekkür edenlerin iman edeceklerini ve tefekkür etmeyenlerin iman etmeyerek bir takım aciz putlardan şefaat ümit edip ibadet ettiklerini beyandan sonra putlara ibadetin şefaata faydası olmıyacağmı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Belki Kureyş kabilesi Allah'ın gayrı olan aciz putları şefaat ediciler itikad ettiler.] Çünkü; onlar ibadet ettikleri putları ibadetlerinden dolayı kendilerine şefaat edeceklerini zannederlerdi. [Ya Ekrem-er Rusül! Sen onlara hitaben de ki «O putlar hiç bir şeye malik olmayıp akıl ve idrakten hali olduklarında dahi şefaat ede-çeklerini mi itikat edersiniz?»]
Yani; müşrikler vahdaniyete delâlet eden delillere nazar ederek iman etmediler, belki onlar Allah'ın izni olmaksızın Allah'ın gayrı putları kendilerine şefi'ler ittihaz ettiler. Sen onları ilzam ve iskât tankıyla tuttukları yolu takbih ve inkâr suretiyle de ki «Ey müşrikler! Siz o putların şefaat edeceklerini mi itikad edersiniz velevse o putlar eşyadan hiç bir şeye malik olmasalar ve hiç bir şeyi idrak edemeseler dahi şefaatlerini memul eder misiniz? Hiç idraki olmayan, bir zerreye bile malik olamayan bir takım aciz putlardan nasıl şefaat beklersiniz, bu gibi acizlerin şefaate iktidarları olur mu, kendilerine menfeate malik olmayanların size şefaate malik olacaklarını ne gibi esbaba mebnî zannediyorsunuz? Halbuki sizin bu itikadınız batıldır.
Şu ilzamın sebebi; Allah'ın gayrı cemadâta ibadet edenlere «Siz erbab-ı tefekkürden değilsiniz. Zira; erbab-ı tefekkürden olsaydınız bir takım idrakten aciz putlara ibadet etmezdiniz» denildiğinde onlar cevapta «Bizim onlara ibadetimiz onlardan menfeat beklediğimizden değildir. Belki onlar indellah makbul olan bir takım eşhasın suretleri olduğu cihetle onların suretlerine riayetimizle eşhastan şefeat bekleriz» demeleridir.[54]
Vacip Tealâ müşriklerin «Putlara hürmetimiz o zevat-ı kirama hürmetimizdendir» demelerini red ve bu itikatlarını ibtal etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Sen putlardan şefaat bekleyen kimselere hitaben de ki «şefaatin cümlesi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu halde ancak Allah'a ibadet etmek lâzımdır. Çünkü; Allahü Tealâ izin vermeyince hiç kimse şefeat edemez.] Zira;
[«Semevât ve arzın mülkü Allah'a mahsustur, Allah in velevse sizin şefaat ümit ettiğiniz eşhas olsun hiç birisi bir şeye malik değildir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ izin vermedikçe hiç bir kimse şefaat edemez. Şu halde herkesin ibadetini Allah'a hasretmesi lâzımdır. Çünkü; her şeye Allahü Tealâ malik olduktan sonra sizin merdiniz ancak Allahü Tealâ'nın huzurudur.] Binaenaleyh; her zaman her şeye imdadı Allah'dan beklemelisiniz. Zira; ümit et^ tiğiniz her şeyi ihsan edecek O'dur, O'nun gayrı değildir.[55]
Vacip Tealâ kâfirlerin şefaat ümidiyle cemadâta ibadet gibi bir cinayeti irtikap ettiklerini beyandan sonra diğer kabahatlerini bevan etmek üzere buyuruyor,
[Yalnız olduğu halde Allahü Tealâ zikrolunduğu vakitte âhirete iman etmeyen kâfirlerin kalpleri daralır, tüyleri ürperir nefret ederler. Amma Allah'ın gayrı mabud ittihaz ettikleri putları zikrolunduğu vakit görülür ki derhal ferahlanır, mesrur olurlar.]
Yani; kâfirlerin cehalet ve hamakatları o dereceye varmıştır ki şerik ve nazirden münezzeh olan Vacip Tealâ yalnız olduğu halde zikrolunduğu vakitte âhirete iman etmeyen kimselerin kalpleri daralır, sıkıntının eseri yüzlerinde görülür, derileri titrer, tüyleri ürperir. Amma onların mabud ittihaz ettikleri putları zikrolunduğu vakit kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder. Binaenaleyh; ansızın görürsün ki yüzlerinin derileri güler ve emâ-re-i beşaret onları tamamiyle ihata eder. Çünkü; onlar hukuk-u İlâhiyeyi unuttukları gibi kendi arzuları putları muhafaza etmek olduğundan bu haller onlar için âdet kabilindendir.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette kâfirlerin zikrullahtan nefretlerinin nihayeti olan tüylerinin ürpermesi ve putlarını zikirden hasıl olan meserretlerinin nihayeti olan beşaretleri zikrolunmuştur. Zira Allahü Tealâ zikrolunduğunda kalpleri gam ve kederle dolar, onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzleri daralır ve münkabız olur. Amma kendi putları zikrolunduğunda kalpleri sürurla dolar ve onun eseri yüzlerinde zuhur eder ki yüzlerinin derileri açılır, gözlerinin içi güler. Çünkü bu haller onlarda âdet olmuştur.[56]
Vacip Tealâ bedahet-i akılla batıl olan şu ahval-i acîblerini beyandan sonra kâfirlere karşı dua ile mukabele etmesini Resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Sen düşmanların şu hal-i acîb ve tavr-ı gariblerinden hayrette kaldığında dergah-ı ulûhiy etimize iltica ederek de ki «Ey göklerin ve yerin halikı olan Rabbim, gizli ve aşikâr her şeye ilmi lâhik olan Mevlâm! Ben sana tazarru' ve niyaz ediyorum. Zira; sen kulların arasında ve onların ihtilâf ettikleri müşkilâtta hükm-ü kat'î ile hükmeder bir hakim-i mutlaksın. Ben onları hak olan tevhide davet ettiğim halde bunlar batılda ısrar ediyorlar. Binaenaleyh; onlarla benim beynimizi faslet.»]
Yani; ey Habibim! Sen kâfirlerin etvar-ı garibelerinden mü-tehayyir kaldığın zamanda «Kâfirlerin tevhidden nefretleri ve şirki işlemekte vaki olan sürurları bir emr-i garibdir ki onun fesadı azıcık aklı olan kimseler için malûm olduğu halde bunların bu batıla devamları hamakattan başka bir şey değildir. Bunların şu iti-kad-ı fasit ve mezheb-i batıllarını senden başka kimse izale edemez. Ancak sen izale edersin» demekle düşmanlarına karşı dergahımızdan istimdat et. Zira; Allah'ın hükmüne herkes boyun eğmeye mecburdur.
Hulâsa; bir kimsenin aciz kaldığı bir işte hemen Allahü Tea-lâ'ya iltica etmesi umûr-u lâzimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[57]
Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinin butlanını beyandan sonra o butlanı irtikâb etmek üzere terettüp edecek azabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer yer yüzünde olan mevcudatın cümlesi ve onun bir misli dahi zulmeden kimselerin mülkü olsa yevm-i kıyamette onlara nazil olacak azabın şiddetine o malların hepsini feda ederler, lâkin kabul olunmaz ve azabı defi' de fayda etmez,]
Yani; şol kimseler ki onlar fıtrat-ı tevhid üzere halkolunduk-tan sonra küfrü irtikab ederek nefislerini telvis ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmettiler. Bilfarz vettakdir yer yüzünde mevcut eşyanın cemisi ve onunla beraber o eşyanın bir misli belki ez'af-ı muzâafı onlara mahsus mülkleri olsa yevm-i kıyamette düçâr olacakları azabtan halâs için cümlesini feda ederler, lâkin fayda vermez ve kabul olunmaz. Zira; çare aramak zamanı geçmiştir. Çünkü; onun zamanı ve mekânı dünyadır, âhiret değildir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Resulüllah'ın duasının eserini ve o dua üzerine terettüb eden hükmü İlâhîyi beyandır, hakka davete icabet etmeyen kâfirlerin azaplarının şiddetini zikirle küfürde inad edenleri insafa davettir.
Hulasa; âhiret azabından halâs için insanlar bütün dünyaya malik olsalar da bilcümle mülklerini vermek isteseler fayda etmi-yeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[58]
Vacip Tealâ azabtan halâs için kâfirlerin mameleklerini ver mek isteseler de fayda etmiyeceğini beyandan sonra onların hatır larına gelmiyen azapların zuhur edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar için Allah'dan zannetmedikleri azab zuhur eder ve kes-bettikleri işlerinin seyyiât olduğu dahi zuhur eder.]
Yani; onlar aciz ve batıl putlara ibadetlerinden sevap ve de-racât ümit ederken bilâkis zanlarmm hilâfına azab zuhur eder ve kesbettikleri amâl-i kabihalarım amâl-i hasene itikat ederken o amalin seyyie ve kabih olduğu zuhur eder bu ise azab üzerine azaptır. Çünkü; onlar Cenab-ı Haktan taltif bekler, tazibin ve amellerinin iyi olduğunu itikat ederken kötü olduğunun zuhur ediver-mesi elbette azaplarını tezyîd eder.
Cehennem'de gözlerin görmediği ve kulakların duymadığı ve hâtır-ı beşere hutur etmedik azabların vücuduna ve günahkârların zanları hilâfına bir takım azabların zuhur edeceğine bu âyet delâlet eder.[59]
Vacip Tealâ Cehennem'de âsilerin zanları hilâfına enva-ı azabın zuhur edeceğini beyandan sonra o azabın asilerin her tarafını ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İstihza etmiş olduğu günahların azal ihata eder.]
Yani; o müşrikler kütüb-ü semâviyede beyan olunan akaid-i diniyyeyi ve rüsül-ü kiramın beyan ettikleri ahkâm-ı şer'îyeyi istihza, istihfaf ve ahval-i âhireti inkâr ederlerdi. Bu istihzalarının
cezası olan azab-ı âhiret de onların her taraflarım ihata eder, hiç bir tarafları azabtan halî kalmaz. Binaenaleyh; kitapların ve peygamberlerin beyan ettikleri ahkâmın cümlesinin doğru olduğunu tasdik ederler, fakat fayda etmez. Çünkü; tedarik ve telâfi zamanı geçmiştir. Zira noksanı tedarik zamanı; dar-ı dünyadır, âhiret değildir.
Hulâsa; umur-u diniyye ve ahkâmı şer'îyeyi inkâr ve istihza edenlerin her taraflarını azabın ihata edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[60]
Vacip Tealâ kâfirlerin kötü ef'âlinden sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsana fakr u faka, hastalık vesaire gibi bir zarar isabet ettiğinde bize dua eder, sonra biz o zararı bizim canibimizden lutf-u ihsan olarak nimete tebdil ettiğimizde «bana bu nimet kendi ilmim ve istihkakım üzerine verildi» demekle zararın nimete tebeddülünü kendi faziletine maleder. Halbuki onun dediği gibi değil, belki o nimet; onu imtihandır lâkin insanların ekserisi bu hikmeti bilmezler.] Çünkü Vacip Tealâ'nm zararı menfeate tebdili; insan o nimete şükür mü edecek veya şükrü terkedip küfran-ı nimet mi edecek? Şu cihetlerini imtihan için Cenab-ı Hak bazı menfeatı mazarrata ve bazı mazarratı menfeate tebdil eder.
Yani; münkir-i nimet olan insanın hali daima mütenâkızdır. Zira; o insanın gerek kendi bedenine, gerek malına ve evlâdına bir zarar isabet ettiğinde o zararın üzerinden kalkmasına dua eder, zararın izalesini kemâl-i tazarrû ve niyazla bizden ister. Zira; o zararı ancak bizim izale edeceğimizi ve bizden gayrı o zararı izale edecek kimse olmadığını itikad eder. Sonra biz o zararı nimete tebdil ettiğimizde bizi unutur kendinde o nimete bir istihkak görür ve kendi ilmiyle kazandığını iddia eder. Meselâ o nimet emval kabilinden ise o malın kazanılmasında yaptığı maharete, eğer marazın, izalesiy-le hasıl olan sıhhat ise kendinin güzel muâlece tertib ettiğine ham-leder. Velhasıl her neye malik olsa kendi meziyyeti sayesinde malik olduğunu iddia eder ve Cenab-ı Hakka istinadı keser. Halbuki o nimet; onun hakkında fitne ve imtihandır. Zararın zevaliyle derhal rabbısma şükretmek lâzımken şükrü terketmek aynı kabahat olduğundan ayrıca onun cezasını görecektir. İşte insanın zarar zamanı dua edip zararı zail olunca duayı terketmek halleri yekdiğerini mütenâkızdır.[61]
Vacip Tealâ mutlaka insanların hallerini beyandan sonra bu haller ümem-i salifede dahi mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak o kelimeyi ki nail olduğu nimeti kendi ilmine ve istihkakına vermek sözünü bunlardan evvel geçenlerde söylediler, fakat kazandıkları malları ve amelleri onları muğnî kılıp azabı defedemedi. Binaenaleyh; kazandıkları â'mâlin cezası isabet etti.]
Yani; nail olduğum nimet benim ilmim sayesinde istihkakım-dır, demek sözünü söylemek Kureyş'e mahsus değildir, belki bunlardan evvel geçenlerde muhakkak o sözü söyledi ve bilhassa Karun ve Firavun ile sair ümmetlerden bir çok kimseler nail oldukları nimetlerin kendi ilimleri ve dirayetleri sayesinde istihkakları olduğunu iddia ettiler. Lâkin kesbettikleri malları ve amelleri onlara gelen belâyı defedemedi. Kezalik ümem-i salifeye nazil olan belâyı onların nimetleri ve amelleri def edemeyince kesbettikleri amellerinin cezası onlara isabet etti. Binaenaleyh; bazıları Karun gibi yere battı, bazıları Firavun gibi denize garkoldu, bazıları da diğer azablarla helak oldular. İşte geçmiş ümmetlere kötü amelleri ve malları fayda vermeyip belki helaklerine sebep olduğu gibi Kureys kavmine de ayrı hal cari olacaktır. Şu halde insanlar için en büyük vazife; herşeyi Allah'dan bilmek ve her vakit Allah'ın dergâhına iltica ve nazil olan belâyâmn defini Allah'tan istirham etmektir.[62]
Vacip Tealâ geçmiş ümmetler haklarında kesbettikleri emval ve amalin azabı defide faydası olmadığını beyandan sonra Kureys kavmine dahi mallarının ve amellerinin faydası olmıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu Kureys kâfirlerinden küfür vesair günahlarla kendilerine ve gayrın hukukuna tecavüzle başkalarına zulmedip küfr-ü tuğyanda inad ve ısrar edenlere elbette kesbettikleri amellerinin cezası isabet edecektir. Halbuki onlar Allahü Teâlâ'yı aciz kılamazlar.] Binaenaleyh; Allahü Tealâ onlara amellerinin cezasını verir.
Bu âyeti celile; küffâr-ı Kureyşi tehdit etmiş ve Bedir gazasında bir çokları bu âyette beyan olunan azabı dünyeviyi tattıkları gibi Mekke'de onların zulümleri sebebiyle yedi sene bir damla yağmur düşmeksizin kıtlık olmuştur. Binaenaleyh; umumî bir azab müstevli oldu, hiç birinin ne malı ne de canı o azabı defe kâfi olamadı, lâkin yine mütenebbih olmadılar.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (sin); te'kîd içindir. Kavmi Kureyş'e kesbettikleri günahların cezası elbette isabet etmiştir. Zira; onlara azabetmekte Allahü Tealâ âciz değildir,[63]
Vacip Tealâ Mekke kavminin azab-ı dünyevilerini beyandan sonra geçirmiş oldukları kıtlık üzerine rızıklarmı tevsi' ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu sözleri söylerler de bilmiyorlar mı ki Allahü Tealâ dilediği kulunun rızkını bol, dilediğininkini dar verir. Şu kullarından bazısının rızkını bol, bazısının dar kılmasında mümin olan kavim için Allah'ın kuvvet ve kudretine delâlet eder deliller vardır.] O kâfirler tenbih-i İlâhîden gaflet ettiler, hikmet-i Ilâhiyeyi düşünmediler ve bilmediler mi ki Allahü Tealâ'nm istediği kuluna rızkım bol ve istediğine dar verdiğini? Ve hiç bir kimsenin rızkına Allah'ın gayrının medhali olmadığını idrak etmediler mi? Halbuki azıcık aklı olan kimsenin bunu idrak edip bilmesi lâzımdır. Zira şu rızkın bazı kimse hakkında az, bazı kimse hakkında çok olmasında ehl-i iman için kati deliller vardır. Çünkü; her zaman görülen ahvaldendir ki çok âkil ve zekî olan kimseler maişet darlığına rnübtelâ ve bir çok cahil, ahmak, hasta ve zayıf olan kimseler bol rızka maliktir. Şu halde akl ü zekânın, şeceat ve cesaretin rızıkta medhali yoktur. Kezalik tabiatın, ayın ve yıldızların da rızıkta dahli yoktur. Zira; bir zamanda doğan iki şahsın birisi padişah oluyor diğeri ise açlığından sürünüyor, Binaenaleyh; Allahü Tealâ'-dan gayrı hiç bir kimsenin rızkında bir müessir yoktur. Ancak herkesin rızkında müessir-i hakiki Allahü Tealâ'dır. Evet! Kul esbaba teşebbüs ve sa'yile mükelleftir, lâkin esbabın müsebbibe muvafık olup olmaması Allah'ın iradesine bağlıdır. Dilerse muvafık kılar, muvafık kılmamak isterse muvafık olmaz. Meselâ çiftçi ekin ekmekle mükelleftir. Bitirip bitirmemek ise Allah'ın elin-dedir.
Hulasa; rızkın bol veya dar olmasında abdin medhali olmadığı ve zira; bir çok âlim, âkil, cesur ve kavî olanların fakr u fakaya mübtelâ, cahil, ahmak, hasta ve zayıf olanların servet ve vüs'ate malik oldukları her zaman görülen ahvalden olduğu, tabiatın, ayın, yıldızların ve doğduğu zamanının rızıkta tesiri olmadığı, bir saatte ve belki bir dakikada doğan binlerce eşhasın hiç birinin hali diğerine benzemediği görülmekte olduğu ve şu ahvalin cümlesinde ve rızıkta tesirin ancak Vacip Tealâ olduğuna bir çok deliller bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[64]
Vacip Tealâ âsilere azab edeceğini beyandan sonra kullarına merhamet edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusiil! Sen benim lisanımla de ki «Ey şol kullarım ki nefisleri üzerine israf ettiler. Siz Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Zira; Allahü Tealâ günahların cemisini mağfiret eder. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının günahlarını setredici ve dergah-i ülûhiyetine iltica edenlere merhamet buyurucudur.]
Yani; ey Resul-ü Ekrem! Sen bizim tarafımızdan vekâlet suretiyle kullarımızı bize muzaf kılarak de ki "Ey günahlar işlemekle nefislerine zulmü israf eden kullarım! Günahlarınıza bakarak Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ve günahınızın büyüklüğüne nazar ederek tevbenizin kabul olunmıyacağını zannetmeyin. Zira; cümle esrarınızı bilen Allahü Tealâ günahlarınız velevse pek büyük olsun cemisini setreder. Çünkü; Allahü Tealâ tevbe ve istiğfar eden kullarının ve bilhassa ehl-i tevhidin günahlarını setir ve dergâhına iltica edenleri ihsanına garkedicidir. Binaenaleyh; insanın rahmet-i İlâhiyeden ümidini kesmemesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette ibadla murad; müminlerdir. Çünkü ibadı Cenab-ı Hakka muzaaf kılınması; tazim için olup tazim ise müminlere lâyık olduğu cihetle ifaadla murad; müminlerdir, müşrikler değildir.
Bu âyet-i celilede rahmet-i İlâhiyeyi ümit etmek lâzım olduğuna dokuz cihetten delalet vardır : Birincisi; günahkâr olan kimselerden züll ü meskeneti mucib olan abid lafzıyla tabir olundu. Kerim olan zata lâyık olan; miskin, hakir ve muhtaç olanlara merhamet etmek olduğundan kullarından abidle tabir; merhamet edeceğine işarettir. İkincisi; ibadı zatına muzaf kıldı : şu izafetin şerefi ise azabtan emniyyet ve rahmete ümit ica-beder. Üçüncüsü; rahmetten kat'ı ümîd etmekten nehyetti. Bu nehiy; rica ile emretmektir. Kerim olan zât rica ile emredince kendine lâyık olan. keremdir. Dördüncüsü; zamir mevkiinde esmâ-i hüsnanın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid olmuştur. Rahmetin, rahîm olan Allahü Tealâ'nın en büyük ismine muzaaf kılınması taraf-ı İlâhîden feyezan edecek rahmetin pek büyük ve herkese şamil olmasına delâlet eder. Beşincisi; mağfiret, tekid ifade eden lafzıyla varid olmuştur ki mağfiretin muhakkak olduğuna delâlet eder. Altıncısı; te'kîd manâsını ifade ve her günahın afvine delâlet eden lâfzı varid olmuştur ki cümle günahların mağfiret olunacağına delâlet eder. Yedincisi; zat-ı ülûhiyetini mağfirette mübaleğaya delâlet eden sıfatıyla tavsif buyurmuştur ki azdb ica-beden günahların hepsini mağfiret edeceğine delâlet eder. Sekizincisi; lafzıyla tavsif buyurmuştur ki rahmet-i İlâhiyeyi mucib olan sevabı tahsile işarettir. Dokuzuncusu; kullarına kendinden gayrı merhamet edici bir kimse olmadığına işaret için hasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur.
Bu âyetin Hz. Hamza'mn katili (Vahşî) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Resulullah Vahşî'yi İslâm'a davet edince «Ben çok günah işledim nasıl İslâm olabilirim?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut ehl-i Mekke'den bazıları «Biz adam öldürmek ve zina etmek gibi büyük günah işledik. Muhammed (S.A.) ise bu günahlar affolunmaz buyuruyor. Şu halde bizim İslâm olmamız mümkün olamaz» demeleri üzerine nazil olmuştur. Yahut bu âyet (İyâş), (Übeyy b. Rebia), (Velid) ve daha bazı Mekke'de kalan müslümanlar haklarında nazil olmuştur. Çünkü; bunlar İslâm olduktan sonra bazı fitne vukuuna mebnî hicreti terkettiklerinden Medine'ye hicret eden müslümanlar bunların hicreti terkettikleri için tevbelerinin kabul olunmıyacağmı söyle-meleri üzerine nazil olmuştur. Ayet nazil olunca Hz. Ömer. âyeti Mekke'ye gönderdi. Âyeti görünce orada kalan müslümanlar Medine'ye hicret etmişlerdir. Herhangi sebeple nazil olursa olsun İtibar elfazm umumunadır, sebebin hususuna değildir. Binaenaleyh; bir kimse her ne kadar büyük günah işlese onun için mağfiret-i İlâhiye vardır. Şu kadar ki kâfirin mağfireti imana muhtaçtır. İman etmedikçe'mağfiret olunmaz. Amma müminin mağfiretinde cevbe etmesi şart değildir. Şu halde bir müminin günahı ne kadar büyük olsa tevbe etmeksizin mağfiret olunması caizdir. Bu âyet; ehl-i imanın mağfiret olmasının kafi olduğuna delâlet-eder. Çünkü; ehl-i iman Cehennem'e girse bile günahı miktarı azabolunduk-tan sonra herhalde mağfireti İlâhiyeyle Cehennem'den çıkar. Eğer mağfiret olunmasa kâfir gibi Cehennem'den çıkmazdı. Binaenaleyh; mümin için mağfiret muhakkaktır.[65]
Vacip Tealâ rahmet-i İlâhiyeden ümit kesmek caiz olmadığını ve âsileri mağfiret edeceğini beyandan sonra âsiler üzerine tevbe etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Size azab gelmeden evvel Rabbımza tevbe ve Allahü Tealâ'ya itaat ve inkiyâd edin.1 Zira; azab geldikten sonra yardım olunmazsınız.]
Yani; Allah'ın rahmetinin vüs'atini ve mağfiretinin kesretini şitrıekle beraber günahlarınızdan tevbeye müsareatle Allahü Te-alâ'ya tekarrub ve kalbinizle teveccüh edin ki rahmet-i İlâhiyeden nasibedar ve Allah'ın emr ü nehyine tamamiyle inkiyad edin ki mağfiret-i İlâhiyeye nail, imanda, amelinizde ihlâs üzere olun ki Cennetin derecelerine vasıl olasınız. Gerek tevbe, gerek amelde ihlâs, gerek emre itaat bunların cümlesine size azab gelmeden evvel sür'at edin ki rezil ve rüsva olmayasmız. Zira; azab geldikten sonra yardım olunmazsınız. Çünkü; azab geldikten sonra o azaptan sizi kurtaracak yardımcı bulunamaz ki kurtulasımz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile günahtan tevbe-nin vacip olduğuna delâlet eder. Gerçi mağfiret-i İlâhîyeye ehl-i sünnet indinde tevbe şart değilse de bundan evvel beyan olunduğu veçhile mağfiret Cehennem'e girmeden evvel olduğu gibi girdikten sonra da olur. Şu halde eğer tevbe ederse tevbesi Cehennem'e girmeden evvel mağfirete sebep _olur. Binaenaleyh; tevbe-nin faydası; tevbe ettiği günahın azabını kaldırmaktır. Eğer tevbe etmezse günahının afv ü mağfiret olunması caiz ve muhtemel ise de ancak günahı miktarı muazzeb olmak ihtimali galibtir. Şu halde abdin daima tevbe üzere bulunması lâzım ve tevbe, vakit geçirmeksizin derhal vaciptir. Hatta günahı işledikten sonra tevbeyi tehir etmek de ayrıca bir günahtır. Çünkü; tevbe vaciptir vacibi tehir de bir günahtır.
Hulâsa; günahkâr olan kimsenin derhal günahtan tevbe etmesi vacip ve günahı icabı azab gelmeden evvel emr-i İlâhiye inkiyadla azabı defin çaresine bakması lâzım olduğu azab gelinceye kadar tevbe etmezse azab geldikten sonra o azabı defedecek bir yardımcı bulunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[66]
Vacip Tealâ tevbe ve inkıyâdla emirden sonra söylenen sözlerin en güzeline tebaiyyet etmek vacip olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[İttibâ edin siz Kabbımzdan size inzal olunan kelâmın en ziy -de güzeli olan Kur'ari'a ve şu ittibânız, siz idrâk etmez olduğunuz halde ansızın size azab gelmeden evvel vaki olsun ki azab gelmesin, siz de görmeyin.]
Yani; siz bilmeksizin anî olarak günahınızın muktezası azab-ı İlâhi gelmeden evvel sizi kemal-i terbiyeyle terbiye eden Rabbınız-dan efdal-i enam olan Resulü vasıtasiyle size inzal olunan ve ah-sen-i kelâm olan Kur'an'a ittibâ edin ki geçmiş günahlarınıza tevbe etmiş olasınız ve azabtan necat bulaşınız.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile inzal olunan kelâmın ahseniyle murad; Kur'an'dır. Çünkü; Kur'an'da günah olan şeyler zikrolundu ki içtinâb olunsun, kötü olan ve mürüvveti ihlâl eden şeyler zikrolundu ki onlara rağbet olunmasın, ahsen olan şeyler zikrolundu ki ittibâ olunsun. Yahut inzal olunan kelâmın ahseniyle murad; Nâsih olan âyetlerdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Kur'an'm nâsih olan âyetlerine ittibâ' ile mensuh olanları terkedin] demektir. Yahut ahsenle murad; me'mûruribih olan ibadetler olup nehyedilen kabahatler değildir. Azabın filc'eten gelmesiyle murad; günahkârlar günahlanyla meşgul olurken haberleri olmaksızın gazab-ı İlâhînin gelmesidir. Bunu beyandan maksat; âsileri tehditle itaate davet etmektir.[67]
Vacip Tealâ âsilere azabın haberleri olmadan ansızın nazil olacağını beyandan sonra azab nazil olduğunda âsilerin söyliyecekleri sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[ibadete çalışın ve size rabbınızdan inzal olunan ahkâmın en güzeline ittibâ edin ki çok nefislerin «Allah'ın hakkında ve tâatm-da yapmış olduğum kusurlarım üzerine ey hüzn ü esefim gel! Zamanim geldi, halbuki ben din-i İlâhîyi muhakkak istihza eder ol-dumdu» demeleri kerih olduğu için sizin ibadete sa'yfrıiz lâzımdır. İbadete sa'yedin ki siz de böyle diyen nefislerden olmayasmız.]
Zira; nefsin böyle esefini izhâr etmesi kerahettir. Bu keraheti söylemezden evvel çaresine bakın.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile nefisle murad; âsilerin nefisleridir ve kesretine işaret için teksire delâlet eden tenvin ile varid olmuştur. insanın kederli zamanında hüzün ve esefini izhar için söylediği sözdür. Allah'ın tâatı ve hakkı demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Âsi olan nefisler isyanlarının cezasını görünce «Ben dini istihza eder olduğum halde Allah'ın hukukunda ve ibadetinde yaptığım kusurlarım üzerine gel ey benim hüzn ü esefim yanıma gel! Zamanın geldi» demeleri kerih olduğu için inzal olunan kitabın güzeline ittibâ edin] demektir. Azap nazil olduğunda asilerin söyliyecekleri sözleri; üçtür : Birincisi; asî olan nefis, azab nazil olduğunda kusuruna nedametini izhar için şöyle demesidir ki «Taât-ı İlâhiyede, ibadât-ı sübhaniyede ve Kur'an'a ittibada vaki olan kusurlarım üzerine ey hüzün ve esefim bana gelin, toplanın yanıma! Ben Din-i İslâm'a inkiyad ve erbabına itaat etmediğim gibi Din-i İslâm'ı ve erbab-ı şeriatı istihza edenlerden oldumdu, şimdi ise cezasını görüyorum. Binaenaleyh; dünyada şeriatı ve erbabım istihza ettiğim zamanda nefsime arız olan sürür ve gurmiarımu mukabil şimdi gördüğüm azap üzerine hüzün ve kederlerim, hasret ve vaveylalarım gelin yanıma, ihata edin beni, çevirin etrafımı dertleşelim sizinle. Zira; başka çaremiz kalmadı» demekle hasretini izhar eder. Şu halde nefsin böyle demesine hacet kalmaksızın Allahü Tealâ'ya itaat ve Kur'an'a ittibâ etmek lâzımdır.[68]
Vacip Tealâ âsilerin azab nazil olunca söyliyecekleri sözlerden ikincisini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yahut o asî olan nefis der ki «Allahü Tealâ eğer beni hidayette kılmış olsaydı elbette ben de müttakilerden olurdum.»]
Yani; o günahkâr olan nefis, nimet-i İlâhiyeden mahrum olarak azaba duçar olduğunu görünce hasret ve nedamet izhar ederek »Eğer Allahü Tealâ sair evliyası gibi bana da tevbeyi tevfik ve beni hidayete irşad etmiş olsaydı ben de günahlardan içtinab eder ve evliya zümresinden olurdum. Lâkin hidayette kılmadığından eşkiyâ zümresinden oldum» demekle hasretini meydana koyar.[69]
Vacip Tealâ asilerin üçüncü sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yahut o günahkâr olan nefis, azabı gördüğü zamanda der ki: «ah ne olaydı keşke benim için dünyaya bir kerre daha dönmek mümkün olaydı ben de erbab-ı ihsan zümresinden olaydım.»] İşte nefs-i âsiye böyle demekle kederini izhar eder.
Yani; günahkâr olan nefis kendine gelen azabı re'yel'ayn görünce kemal-i tehassürden temenni eder der ki «keşke benim için dünyaya bir daha rücu' etmek mümkün olsa da ben şartlarına riayet ederek ibadet etsem. Ve Resullerini tasdik eden erbab-ı ihsan zümresinden olsam». İşte böyle demekle günahlarına nedametini izhar eder. Şu temenni; muhal-i temenni kabilindendir. Çünkü; âhirete gidenin dünyaya gelmesi mümkün değildir, fakat muazzeb olan kimse azabın şiddetinden şaşırdığı için böyle temenniyâtta bulunur.
Hulâsa; âsi olan kimsenin azabı görünce kemaİ-i hasret ve nedametini izhar ve Allahü Tealâ'nm kendini hidayette kılmadığını beyanla itizar edeceği ve azabı gördüğünde dünyaya bir daha dönse erbabı ihsan zümresinden olacağından rücûunu temenni edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[70]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azabı gördüklerinde söyliye-cekleri sözlerini beyandan sonra ikinci sözlerini — ((Allah Tealâ beni hidayette kılmış olsaydı ben de müttakîlerden olurdum» sözleridir — reddetmek üzere;
buyuruyor.
[Allahü Tealâ seni hidayette kıldı, lâkin hidayeti kabul etmedin. Zira; seni irşad edip doğru yolu gösterecek benim âyetlerim geldi, sen o âyetleri tekzib ve âyetlerin ahkâmını kabulden istin-kafla kendini büyük addettin. Binaenaleyh: sen kâfirler zümresinden oldun.] Çünkü batıla tebeiyyet ettin, hakkı ve hakikati setre-derek zulm ü inad ve istikbarla bir takım ibadete lâyık olmadık putlara ibadet ettin. Şu halde ey asî! Sen «Allahü Tealâ beni hidayette kılmadı, kılsaydı ihtida ederdim» dediğin sözün ve bu itizarın merduddur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kelimesi bundan evvelki âyette vaki nefy-i zımnîyi isbat içindir. Çünkü; âyetinde kelimesi manâda nefiy ifade eder. Zira; manâ-yı nazım1: [Allahü Tealâ beni hidayette kılsaydı ben de müttakilerden olurdum, lâkin hidayette kılmadı] demektir. İşte şu tefsir kelimesini isbat etmiştir ki «Allahü Tealâ seni âyetleri inzaliyle hidayette kıldı velâkin ihtida etmedin» demektir. Yani «doğru yolu sana gösterdi, lâkin sen Allah'ın gösterdiği yola gitmedin. Binaenaleyh; kusur kendinde-dir» demek olur.[71]
Vacip Tealâ iman etmeyen ehli Cehennem'in Cehennem'e girdiklerinde söyliyecekleri sözleri beyandan sonra ehl-i Cehennem'in Cehennem'e girdikten sonra vaki olacak sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Allahü Tealâ'ya iftira ve yalancılık edenlerin yüzlerini yevm-i kıyamette siyah görürsün. Cehennem'de mütekebbirler için hazırlanmış makam olmadı mı? Elbette oldu.]
[Yani; ey müminler! Siz bu dünyada kâfirlerin kibir ve gururlarına bakmayın. Zira; onlar Allahü Tealâ'ya veled ve şerik isnad etmek gibi birtakım yalan söylediklerinden ve lâyık olmadık sıfatlarla tavsif ettiklerinden yevm-i kıyamette sizden her biriniz onların yüzlerini siyahlanmış olarak görürsünüz. Çünkü; onlar narı cahimde yüzleri yanmış kömür gibidir. Binaenaleyh; siz onların dünyada kibir ve gururlarına bakarak hallerine teaccüb etmeyin. Zira; bunlar gibi mütekebbirler için Cehennem'de yer olmadı mı? Elbette oldu.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet; bundan evvelki âyette vaki kavlini takrir ve tesbittir. Ru'yet ile murad; gözüyle görmektir. Çünkü; ehl-i Cennet ehl-i Cehennem'in ahvalini gözleriyle göreceklerdir. Yüzlerinde olan karanlıkla. murad; ateşle yanmaktan hasıl olan siyahlık olduğu gibi kalplerinde olan cehlin zulumâtının yüzlerine vurmasıdır. Bu kalp karanlığının yüzlere aksetmesi sair karanlıkların aksetmesi gibi değildir. Zira; sairlerin zevali mümkündür, lâkin kâfirlerin kalbinden yüzlerine akseden siyahlığın zevali mümkün değildir, ebediyen yüzleri siyah kalacaktır. Çünkü; ebedi azaba sebep olan; küfürden neş'et etmiştir. Mütekebbir ile murad; itaat ve imandan, enbiyanın ve ehl-i hakkın kelâmını dinlemekten kibreden müfsitlerdir.[72]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beyandan sonra imanın halâslarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ fevz ü felahla şol kimseleri kurtarır ki onlar günahlarından sakındılar. Binaenaleyh; onlara asla kötülük dokunmaz ve mahzun da olmazlar.]
Yani; haram olan şeylerden sakınmakla Allahü Tealâ'ya ibadet ve Rasûl'üne itaat eden kullarını fevz ü felaha îsal eden tariklerle Allahü Tealâ onları azabtan kurtarır. Binaenaleyh; onlara yüzleri siyahlanmak ve Cehennem'de yanmak gibi kötü şey asla dokunmaz ve onlar mahzun da olmazlar. Zira; onların ittikaları sebebiyle hüzün verecek şeylerin kapıları kapanır, seadet kapıları açılır, onlar üzerine envai hayrat ve berekât dökülür. Şu halde hüzün verecek bir şeyi görmezler ki hüzün etsinler.
Sû ; insanların sevmediği şeydir, bu cümleler ehl-i imanın necat bulmalarını tefsir ve necatın neticesini beyandır. Mefâze ; saadet ve hayra vusuldür ki muharremâttan içtinâb eden kimselere Allahü Tealâ dünyada vuku bulan ibadet ve taatları sebebiyle necat verir demektir. «Müttakîlere kötülük isabet etmez, mahzun da olmazlar» cümleleri; bir suale cevaptır. Çünkü «Allahü Tealâ müttakîleri azabtan kurtaracak» denilince «Bu necatın keyfiyeti nasıl olacak?» diyerek varid olan suale cevap olarak «tmlara kötülük dokunmaz, hüzün de görmezler» denilmiştir.
Hulasa; insanın korkulacak şeylerin cümlesinden salim ve fe-rağ-ı kalbe malik olması günahlardan ittikaya muhtaç olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[73]
Vacip Tealâ müttakilere necat vereceğini beyandan sonra necat vermeye kadir olduğunu da beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ her şeyi yaratıcıdır. Kullarının necatını dahî yaratır ve her şey üzerine vekil ve mütevellidir.] Kullarının bilûmum işlerini hikmetine muvafık halkeder. Binaenaleyh; kullarını mazarrat verecek şeylerden muhafaza eden odur, onun gayrı muhafaza edecek yoktur.
[Göklerde ve yerde olan hazinelerin cümlesinin anahtarları Allahü Tealâ'nın kahza-i kudretindedir.] Binaenaleyh; cümlesinde dilediği gibi tasarruf eder. Çünkü; her şeyin halikı olunca hazinelerin anahtarlarının ve müttakîlerin necatlarının dahi halikıdır.'
Yani; Allahü Tealâ kulunun imanını, küfrünü, .itaat ve ma'si-yetini halkeder lâkin cebirle değildir, belki abdin esbabına tevessül etmesiyle halkeder. Binaenaleyh; kâfirin küfrünü Allahü Tealâ halkeder. Fakat abdin kisbiyledir cebirle değildir, Allahü Tealâ her şey üzerine hafızdır ve her şeyin tedbiri kendinindir. Zira; se-mavat ve arzı halik olunduğundan onların miftahı onun kudreti altındadır, kudretinden hariç bir şey yoktur.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Hz. Osman Rasulullah'dan mekâlîdin manâsını sual eder. Rasulullah (S.A.) efendimiz de «mekâlîdin tefsiri :
kelimât-ı tayyibesidir» buyurduğu mervidir ki bu kelimât Allahü Tealâ içindir. Bunlarla Allahü Tealâ'ya tevhid ve tazîm olunur, bu kelimât semâvât ve arzda olan enva-ı hayratın miftanıdır. Binaenaleyh; her kim ki bu kelimâta devam ederse semâvât ve arzın hayratından kendine isabet eder demektir.[74]
Vacip Tealâ cümle mahlukâtm halikı olduğunu beyandan sonra bu âyât-ı beyyinâta iman etmeyenlerin zararlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerine küfrettiler. Onlar ancak dünyada ve âhirette zarar edicilerdir. Ya Ekrem-er Küsül! Sen o kâfirlere de ki «ey cahiller! Vahdaniyet-i İlâhiye'ye delâlet eden delilleri gördükten sonra Allah'ın gayrı bir takım aciz putlara benim ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?»]
Yani; Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetlere küfredip vahdaniyeti tasdik etmeyen kâfirler ancak zarar görücülerdir, hüsran, kemaliyle o kâfirlere münhasırdır. Çünkü; müminler için elbette rahmet-i İlâhiyeden nasib vardır. Bu ayât-ı beyyinâtı inkâr eden kâfirlere ey Habibim! Sen de ki «Ey cahil kâfirler! Sizin ir-tikâb ettiğiniz cinayeti ben mi irtikâbedeyim? Bu kadar âfâkî ve enfüsî delilleri müşahade ettikten sonra Allah'a ibadeti terkle Allah'ın gayrıya mı ibadet etmemi emredersiniz?»
Kâfirlerin, vahdaniyetin delillerini tedkikten temerrüt ettiklerine işaret için cehaletle zemmolunmuşlardır. Çünkü; Allahü Te-alâ'nm her şeyin halikı, semâvât ve arzın anahtarları elinde olduğunu, bildikten sonra bir takım aciz ve cansız putlara ibadet cehaletten başka bir şey değildir. Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfirlerin, babalarının dinine Re-sulüllah'm riayet etmesine karşılık onlar da Resulüllah'm dinine riayet edeceklerini teklif etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[75]
Vacip Tealâ âyât-ı İlâhiyeye küfredenlerin dünya ve âhirette zarar göreceklerini beyandan sonra küfrün gayet çirkin olduğunu Ve küfr üzere devam edenlerin rahmeti Ilâhiye'den elbette mahrum olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zatı ülûKiyetime yemin ederim ki ya Ekrem-er Rusül! Sana ve senden evvel geçenlere bir kelime vahyolundu ki muhakkak o kelime de şudur : Eğer sen şirkedersen elbette amelin habt yani mahvolur fayâasmı görmezsin ve elbette sen zarar ediciler zümresinden olursun.]
Yani; ey Habibinı! Allahü Tealâ hakkı için sana ve senden evvel ba'solunan enbiyâ-yı kirama vahyolunup denildi ki «eğer sen bilfarz vettakdir Allahü Tealâ'ya şirkedersen senin kemal-i ihlâsla işlediğin amellerin mahvolur ve elbette zarar edicilerden olursun. Zira; şirk sebebiyle amellerin zayi olunca zarardan başka bir şey kalmaz. Çünkü; o amelden menfeat beklerken bilkülliye yok olmak elbette zarardan başka bir şey değildir».
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resûlüllati'tan vesair enbiya-yı kiramdan şirkin vaki olması muhaldir. Zira; enbiya-yı kiram masum oldukları cihetle onlardan şirkin suduru vuku bulmıyacağma ilm-i İlâhî lâhik olduğundan onlardan küfrün sadır olması muhaldir. Şu halde âyetin manâsı; muhal olan şeyi farz kabilindendir. Yani «Enbiyanın indallah dereceleri pek alî ve yüksek olduğu halde böyle fena bir amelin onlardan suduru farzolunsa bile onların zarar göreceği ve amellerinin mahvolacağı muhakkak olunca kâfirlerden vesair nâsdan suduru bütün bütün helaklerine sebep olacağı evleviyetle sabit olur» demektir. Şu halde âyet; kâfirlere tarizdir. Yani «Enbiyanın bu kadar makbul ve merğub kimseler oldukları halde sizin muttasıf olduğunuz küfür onların amellerini ibtal eder derecede fena olunca siz mertebe ve meziyyetten arî kimseler olduğunuz halde sizin irtikabettiğiniz şirkle haliniz ne olur hiç düşünmez misiniz?» demektir.
Bu âyette enbiyadan şirkin sadır olması muhal olduğu halde kaziyye-i şartiyye sahihtir. Çünkü; kaziyye-i şartiyyenin sıhhati
eczalarının sıhhatim icabetmez, «eğer senden şirk sadır olursa amelin habtolur» demek doğrudur, lâkin cüz'-ü evvel olan şirkin sudu-ru ve cüz'-ü sanı olan amelin habtolunması her ikisi de batıldır. Şu halde tarafları batıl ve belki muhal olduğu halde kaziyye-i şartiy-ye sadıktır.
Hulasa; şirk o -kadar fena bir şey ki farz-ı muhal olarak enbiyada bile vaki olsa onların amellerini ibtal eder. Binaenaleyh; şirkten herkesin her zaman ihtiraz etmesi ehemm ve elzemdir. Çünkü; dünyada ve âhirette felâkete sebebtir.
[Şirketme, belki Allahü Tealâ'ya ibadet et.] Allah'ın gayrıya iltifat etme. Zira; ancak ibadete lâyık ve müstehak odur, onun gayrı ibadete müstehak yoktur. [Ve sen şükredicilerden ol.] Çünkü; Allah'ın nimetini mahalline sarfla nimete şükredenler Allah'm halis kullarıdır.
Yani; ey Nebiyyi Zişân! Küffâr-ı Kureyş'in sana teklif ettikleri şirke iltifat etme, belki ezher cihet ibadete lâyık olan Allahü Tealâ'ya ibadet et. Zira; zatında, sıfatında ve ef'âlinde şerik ve'na-ziri olmadığından her cihetten ibadete müstehak ancak Vacip Tea-lâ'dır. Binaenaleyh; her kulun ibadetini Allahü Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır. O halde ibadetini Allah'a hasretmekle şakirler zümresinden ol ki nimetin tezâyüd etsin. Bu emir; zahirde Resulüllah'a ise de hakikatte ümmetine talimdir. Çünkü; Resulüllah'ın ibadetini Cenab-ı Hakka hasrettiği ve şakirîn zümresinden olduğu malûmdur. Binaenaleyh; bu emir; hakikatte ümmetine emirdir.[76]
Vacip Tealâ kâfirlerin irtikab ettikleri şirkin batıl olduğunu beyandan sonra şirki irtikâblarmm sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Halbuki o kâfirler Cenab-ı Hakka lâyıkı ile tazim edip kadrini takdir edemediler.] Çünkü; azamet-i İlâhiyeyi lâyıkıyla takdir etmiş ve kendi vücutlarında olan sanayi-i garibeye bakarak Vacip Tealâ'nın kadrini bilmiş olsalardı Allahü Tealâ'ya şirket-mezlerdi, halbuki şirkettiler. Şu halde azamet-i İlâhiyeyi takdir edemediler. [Yevmi kıyamette arzın cemisini kabzederim, semâvât kud-ret-i İlâhiyeyle dürülür, bükülür muattal olur. Allahü Tealâ cemi nekaaisten münezzeh ve müberrâdır, müşriklerin şirkettikleri şeylerin cümlesinden zat-ı ulûhiyet âlî oldu.] Bu âyet-i celile; azamet-i İlâhiyeyi beyan için varid olmuştur. Yani «Yevm-i kıyamette ke-mâl-i azamet ve kudretimle yer yüzünü kabzederim, yedi kat gökler kudret-i İlâhiyeyle dürülür ve ef'âl ü harekâttan sakıt olur. Zira; muktazıyâtmm cümlesi muattal olduğundan ezelen ademden ibaret olduğu gibi ebeden dahi ademe ser çeker gider ve kâfirlerin şirkettikleri şeylerin cümlesinden zat-ı ulûhiyet âlî oldu.
Ebussuud üjfendi'nin beyanı veçhüe-Cenab-ı Hakkın azamet ve kudretine nisbetle ukûl ve evhamın hayrette kaldığı pek büyük işler gayet kolaydır. Binaenaleyh; gerek âlem-i ulvî olan gökleri, gerek âlem-i süflî olan yerleri bir anda tahrib eder ve yevm-i kıyamette bu tahribatın vuku bulacağına âyet delâlet eder.
( câi y Kabız; bir şeyi elinin ve avucunun içine almaktır. Yemin; sağ el manasınadır. Ancak bu manâlar âlet-i carihadan ibaret olup Allahü Tealâ ise âlet-i cariha-dan münezzeh olduğundan Vacip Tealâ hakkında bunların manâ-yı lüğavileri muhaldir. Binaenaleyh; gerek kabız ve gerek yemîn Vacip Tealâ'nın kudretinden kinayedir. Yani «sağ eliyle avucunun içine alman bir şey nasıl hakîr ve zelil olursa yerler ve, gökler bu kadar azametleriyle beraber Cenab-ı Hakkın kudretine nisbetle bunlar da avuç içine alman şey gibi hakir ve zeliller» demektir. Gerek kabız, gerek yemîn eslâf-ı kiram indinde Vacip Tealâ'nın sıfatındandır, amma keyfiyeti tayin bizim için müşkül loİduğundan bu sıfatların keyfiyetinden bahsetmek lâzım değildir.[77]
Vacip Tealâ azamet ve kudretine delâlet eden efâl-i acibesinden bazılarını beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[İsrafil (A.S.) tarafından sur'a üfürülünce yerde ve göklerde olan ruh sahibi cümle mahlukât helak olur. Ancak Alîahü Tealâ'-nın helakini murad etmediği lanseler helakten müstesna olurlar.]
Yani; dünyanın ömrü nihayet bulup mamuriyetine .dair im-dad-ı İlâhî kesilince taraf-ı ilâhîden varid olan emir üzerine emanetleri mahallerine, red için İsrafil (A.S.) tarafından Sûr'a üfürülünce âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan bütün zîruh saday-ı Sûr'ım dehşetinden helak olur, ancak Allahü Tealâ'nm helakini murad etmediği dört melek helak olmazlar. Binaenaleyh; Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail (A.S.) biraz müddet berhayat olarak kaldıktan sonra evvelâ Mikâil sonra İsrafil ondan sonra Cebrail ve onun arkasından mervidir.
Azrail'in vefat edecekleri İbn-i Abbas hazretlerinden
Bu âyette helakten müstesna olanlar hakkında şüheda-yı kiram, yahut huriler veya.Arş-ı A'zam ve Kürsi'de olan melekler olduğuna dair rivayetler mevcut ise de bu zevatın kimlerden ibaret olduğu hakkında delil-i kat'î olmadığından bizim için bunları tayin hususunda i'mâl-i fikir etmeye hacet yoktur. Yalnız evvelce zikrolunan dört melek olduğuna dair varid olan rivayet diğer rivayetlerden kuvvetlidir.[78]
Vacip Tealâ ikinci Sûr'un üfürülmesini etmek üzere buyuruyor.
[İbtidâen Sûr'a bir kerre üfürüldükten sonra onları kabirden kaldırmak- için ikinci merrede tekrar Sûr'a üfürülür. Bir de görülür ki cümle insanlar kendilerini ayak üzerinde nazar eder görürler.] Mebhût ve hayran olarak kabirlerinden kalkmışlar bir büyük sahra içinde kendilerini bulur ve yekdiğerlerine nazar ederler.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran evvelki Sûr ile ikinci Sûr arasında kırk sene veyahut kırk gün olduğu mervidir. İkinci Sûr akîbinde teehhür etmeksizin derhal insanların kabirlerinden kalkacaklarına işaret için.biZâ teehhür vukua delâlet eden fâ lâfzı varid olmuştur. Nazarları; nazar-ı hayrettir. Çünkü; ansızın kabirden kalkıvermeleri kendilerine hayret ve dehşet vermesine binaen etrafa kemâl-i hayretle bakacaklarına işaret için nazar edecekleri açıktan beyan olunmuştur.[79]
Vacip Tealâ Sûr'un üfürüleceğini ve insanların kabirlerinden kalkacaklarını beyandan sonra o zamanda vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
[Arz-ı kıyamet Rabbısının nuruyla zıyalanır, herkesin defter-i â'mâli kendi önüne konur, enbiyâ-yı izam ve şuheda-yı kiram getirilir, taraf-i İlâhîden kulları arasında hakkaniyetle hükmolunur. Halbuki kullar, zulmolunmazlar.]
Yani; yevm-i kıyamette bütün zıya veren ecrâm mahvolup ziyaları kalmayınca nur-u İlâhîden başka zıya verecek bir şey olmadığından arz-ı mahşer ve arsa-i kıyamet Allahü Tealâ'nm nuruyla nurlanır, zıyasıyla zıyalanır, o zamanda herkesin defter-i â'mâli kendi Önüne konur ve defteri mucibince muhasebe olunur ve herkes defteri muktezası ceza görür, o günde enbiya ve şühedâ arsa-i mahşere getirilir. Enbiya ümmetlerine, şühedâ akraba ve ahbab-larına şehadet ederler, herkesin defter-i âmâii getirilip enbiya ve şühedâ şehadet edince ibâd arasında hakla hükmolunur, ehl-i Cennet Cennet'e, ehl-i Cehennem Cehennem'e hükm-ü İlâhî icabı giderler, hiç.kimsenin bir şey demeye salâhiyeti olamaz. Çünkü; hükm-ü İlâhî'nin hak olduğunu herkes bildiğinden itiraza mecal olmaz. Halbuki ibâd bu hükümle asla zulmolunmazlar. Zira; herkesin sevabından bir zerresi noksan olmadığı gibi günah-ı üzerine dahi bir zerre ziyade kılınmaz, her şahsın ameli ne ise cezası da odur.
Fahri Râ2İ'nin beyanı veçhile bu âyette arzla murad; kıyamette nâsın cemohnası için halkolunacak arz-ı mahşerdir, yoksa şu içinde bulunduğumuz arz-ı dünya değildir. Kitapla murad; herkesin defter-i a'raâlidir veyahut Levh-i Mahfuz'dur. Çünkü; Levh-i Mahfuz'da hata, savap, küçük, büyük bilcümle insanların amelleri yazılıdır. Enbiya-yı izam ümmetlerine şehadet için geti-iriiir. Şühedâ ile murad; Fî sebilülâh şehit olanlardır veyahut ümmet-i Muhammeddir. Çünkü; ümmet-i Muhammed.Kur'an'-da gördükleri veçhile enbiya-yı sairnein şeriatlarını ümmetlerine tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Nur-ı İlâhî ile murad; dar-ı âhireti tenvir için Allahü Tealâ'nın âhirete mahsus halketiiği nur veyahut nur-u adalettir.[80]
Vacip Tealâ herkesin beyninde adaletle hükmolunacağını ve hiç bir kimseye zulmolunmıy a cağını beyandan sonra zülmolunmamanın neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Her nefis amelinin cezasını alır, asla noksan olmaz. Halbuki Allahü Tealâ onların isledikleri işlerini herkesten ziyade bilir.]
Binaenaleyh; herkesin amelinin cezasını tamamiyle verir. Çünkü; herkesin küçük ve büyük bilcümle amelini bildiği için her şahıs tamamen hakkını istifa eder, asla noksan olmaz, hükm-ü İlâhî; vaki nefsel'emre mutabık olur.[81]
Vacip Tealâ kıyametin vukuunu, kıyametten sonra vaki olacak muhakemâti, her nefsin amelinin cezasını göreciğini beyandan sonra cezanın mahalli olan Cennet ve Cehenneme nasırı sevkolu-nacağmı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şol kimseler ki onlar hakdan i'râzla kâfir oldular. Onlar fırka fırka Cehennemdin tabakalarına sevkolunurlar, hatta Cehennem'e geldiklerinde Cehennemin kapılan açılır, herkes kendi için hazırlanmış olan tabakaya girince Cehemıem'in hazinedarları sual ederek derler ki «Size kendi cinsinizden resuller gelmedi mi, o resuller sizin üzerinize Rabbınızın âyetlerini tilâvet eder ve sizi bu gününüzle korkutur oldukları halde gelmediler mi?»] Cehennemce müekkel zebaniler böyle demekle ehl-i Cehennem'i rezil ve rüsvâ ederler. Çünkü bu sual; ehl-i Cehennem'i tekdir içindir.
Ehl-i Cehennem'i şevkin şiddetine ve behâyimin şevkine müşabih bir sevk olduğuna işaret için sevk kelimesi varid olmuştur. Çünkü; ehl-i nâr olduklarından tahkire ve şiddetle sevkolunmaya şayandırlar'. Cehennemin kapıları bunlar gelinceye kadar kapalı olup bunlar geldiklerinde açılacağına âyet delâlet eder.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunan tevfiyeyi yani her nefis amelinin mukabilini tamamiyle alacağını tafsil ve onun keyfiyetini beyandır. Ehl-i küfür dalâlet-i şerârda müteferrik olduklarından Cehennem'e herkesin dalâlette müşterek oldukları kimselerle cemaat cemaat olarak gidecekleri beyan olunmuş ve Cehennem'e gidenlerin bir takım âh ü eninler ve bağrışıp çağrışmalarla gideceklerine işaret için
sâdâ manasını müş'ir olan varid olmuştur. Çünkü zümrenin cemiidir ve fırka manasınadır, savt manâ-sına olan kelimesinden müştak olduğu için «savt ve sa-dalı yani ağlaşarak ve çağrışarak ve gürültülü fırkalar olarak Cehenneme sevkolunurlar» demektir.[82]
Vacip Tealâ Cehennem kapısına gelen ehl-i Cehennem'e hazinedarlar tarafından tekdir suretiyle «Size Resuller gelmedi mi, size bu günü haber verip korkutmadılar mı?» diye vaki olacak suali beyandan sonra ehl-i Cehennem'in verecekleri cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Cehnenem'in memurlarına cevap olarak ehl-i Cehennem derler ki «Bize Rabbımızın âyetlerim tilâvet eder resuller geldi, bu güne mülakatla bizi korkuttular, lâkin kelime-i azab kâfirler üzerine vacip olduğundan bizim üzerimize azab vacip oldu» demekle izhar-ı esef ederler ve hazene-i Cehennem tarafından onlara «Ebeden Cehennem'de kalıcı olduğunuz halde Cehennem'in kapılarından girin» denir. Binaenaleyh; hakkı kabulden i'raz ve tekebbür eden mütekebbirlerin makamı olan Cehennem ne kötü mahal oldu.]
Bu âyette azabın illeti ve sebebi küfür olduğuna işaret için ism-i zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü yerinde varid olsa, olabilirdi, lâkin azabın illeti küfrolduğuna işaret olmazdı. Çünkü müştak olan kâfirin lâfzı üzere azabın vacip olması hükmünün ta-lîk olunması; me'haz-ı iştikak olan küfrün azaba illet olmasını icabeder.
Bu âyette her zümrenin ayrı ayrı kapılardan gireceklerine delâlet vardır. Çünkü; bir cemî lâfzı diğer cemi lâfzına tekabül ederse âhâd'm âhâda inkisâm etmesi kavaid-i arabiyye iktizasındandır.
Bu âyette ise cem'i cemine mukabil kılınmıştır. Binaenaleyh; her fırkanın ayrı ayrı kapılardan gireceğine delâlet eder, hikmet de bunu muktazîdir. Çünkü; her fırkanın günahı ve dalâleti ayrıdır. Şu halde her fırkanın kendi günahının cezası için tayin olunan tabaka-i nara dahil olması, o tabakanın kapısından girmesi emr-i tabiidir.
Ashabı cinayetin Cehennem'de makamları ayrı ayrı olduğuna dünya hapishaneleri de birer misal ve numunedir. Zira; her caninin o cinayet sahiplerinin bulunması için tahsis olunan koğuşta kalması âdettir ve adaletin iktizası da budur.[83]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'e sevkolunmalarım beyandan sonra ehl-i Cennet'in sevkolunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Fırka fırka sevkolunur Cennet'e şol kimseler ki onlar Rabla-rından korktular ve günahlardan kaçtılar, hatta onlar Cennet'e gelip Cennet'in kapıları açıldığında Cennet'in hazinedarları ehl-i Cennet'e «Selâmet sizin üzerinizedir, envai günahlardan ve günahların icabettiği fenalıklardan tahir oldunuz. Binaenaleyh; ebeden Cennette kalıcı olduğunuz halde girin Cennet'e» dediklerinde onlara orada vuku bulacak ikramın lisanla tabiri mümkün olamaz.]
Yani; mehârimden emr-i İlâhî ve nehy-i sübhanî vechüzere içtinâb eden kimseler.enva-ı lezzât-ı ruhaniyyenin feyezanı için hazırlanan Cennet'e fırka fırka olarak sevkolundular ve kemal-: sürür üzere Cennet'in kapısına geldiklerinde, inayet-i İlâhiyeyle Cennetin kapıları açılır, herkes amellerine göre derecelerinin kapılarından girerler. Çünkü; herkesin ameline göre sevap verileceğinden elbette dereceler birbirinden farklıdır, Cennet'in hazinedarları ehl-i Cennet'e tazim ve tekrim için merhaba makamında cümleleriyle taltif ederler, hal ve hatırlarını sual ile beraber bilcümle m'ekârihten selâmet üzere olup korktuklarından, kurtulduklarını, cemi maâsîden ve tabâyi-i behîmîyeden temizlendiklerini beyanla tebşir ederler ve bu tebşirâta şayandırlar. Çünkü; dar-ı imtihan olan dünyada şehevât-ı hayvaniyeden tecerrüt. ve nüfus-u habîseye arız olan me'lûfâUı tabiiyyeden ittikâ edip nefislerini esirgedikleri için her tekâliften vareste ve her habâisten âzâde olarak muhalled oldukları halde Cennet'te kalacaklardır.[84]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in Cennet'e girdiklerini beyandan sonra kendilerinden sadır olacak kelimât-ı tayyibeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennet nail oldukları nimetlerin şükrünü edaya sür'at eder ve derler ki «Her medh ü sena ve şükür sol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki o Allahü Tealâ âhi-re'te müteallik itikadımızdan bize her ne vaad ettiyse o vadini bize tasdik etli, tarai-ı İlâhiden gönderilen resullerin bize haber verdiği Cennet'in arzına bfc i Haris kıldı, biz Cennet'tcn dilediğimiz yerde mekân ittihaz edemz» demekle nimetin şükrünü edâ ve izhâr-ı şadümânî ederler.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girince vadinde sadık olan Allahü Teaiâ'ya hamd ü sena ederler. Çünkü; tekâlif içinden itikâdiyât, zikrullah ve nimete şükür âhirette bakidir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet gördükleri nimetlere mukabil şükrederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imanın Cennet'e varis olacakları beyan olunmuştur. Zira; Cennet evvelâ Hz. Âdem'e. teslim olunup ba'dheû evlâdı girince keenne pederleri Hz. Adem'den irsen intikal etmiş gibi olduğu cihetle «Cenab-ı Hak bizi varis kıldı» diyeceklerdir. Yahut amelleri Cennet'in derecelerine vail olmalarını irâs ettiğinden irs denilmiştir. Yahut irs tarikıyla insana intikal eden mülkte münazaasız tasarruf ettiği gibi Cennet'te dahi münazaasız tasarruf edeceklerine binaen irs denilmiştir. Yahut ehl'i Cennet kâfirlerin Cennet'te olan makamlarına varis olduklarından ehl-i Cennet'in nail olacakları mekânın bazısına irs denilmiştir.
Ehl-i Cennet istedikleri mahalde konak ittihaz ederek istirahat ettiklerini beyan ederler, herkese verilen Cennet kâfi olduğundan aharın Cennet'ine ihtiyacı olmadığı cihetle hiç birinin diğerinin mülkünde gözü olmaz. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'te asla haset bulunmaz, hukemâ-yı İslâm m beyanlarına nazaran cismanî olan Cennet'te asla iştirak olmaz, ama ruhanî olan Cennet'te birine hasıl olan lezzet-i ruhanînin diğerine dahi hasıl olmasında bir mani yoktur.
[Amel eden kimselerin ecirleri olan Cennet ne güzel1 öidu.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girip enva-ı nimetlere nail olunca caraf-ı ilâhîden "Amel edenlerin ecirleri ne güzel oldu» denilir.[85]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in hallerini beyandan sonra meleklerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i nâr nârda ve ehl-i Cennet Cennet'te karar ettikten sonra Arş-i Âlâ etrafında melekler saf bağlamış ve halka olarak Rab-bılannuı hamdine teşbih eder oldukları halde sen görürsün ve Al-lahü Tealâ tarafından beyinlerinde hakla hükmolunur ve bu hüküm üzerine «Alemlerin Rabbisı olan Allahü Teââl'ya mahsustur hamd ü sena» denir.]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'te telezzüzât-ı ruhaniye ve cisma-niyeyle meşgul oldukları zamanda melekler de Arş-ı Âlâ'nın etrafında Cenab-ı Hakkı lâyık olmadık sıfatlardan tenzih ve medh ü sena ile iştigal ederler.
Bu âyette beyan olunan hamd ü senanın müminler veya melekler tarafından olduğunda ihtilâf varsa da âyet-i celile meleklerin evsafını beyan hakkında olduğuna nazaran bu hamdin dahi onların hamdi olması âyetin şevkine daha ziyade muvafıktır.[86]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4832-4833
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4833-4834
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4834
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4835
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4836
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4837
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4837-4838
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4838-4839
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4839-4841
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4841-4844
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4844-4846
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4846-4847
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4847-4848
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4848-4849
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4849-4850
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4850-4851
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4851-4852
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4852-4854
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4854-4855
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4856
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4856-4857
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4857-4858
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4858-4859
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4859-4861
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4861-4863
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4863-4864
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4864-4865
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4865-4866
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4866-4868
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4868-4870
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4870-4873
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4873
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4874-4875
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4875
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4875-4876
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4876-4877
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4877-4878
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4878-4879
[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4879-4880
[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4880-4882
[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4883-4884
[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4884-4885
[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4885-4886
[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4886-4887
[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4887-4888
[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4888
[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4888-4889
[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4890
[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4890-4891
[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4891-4892
[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4892-4893
[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4893-4894
[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4894-4895
[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4895-4896
[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4896-4897
[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4897-4898
[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4898-4899
[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4899
[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4900
[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4900-4901
[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4901-4902
[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4902-4903
[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4903
[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4903-4905
[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4905-4907
[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4907-4908
[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4908-4909
[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4909-4910
[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4910-4911
[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4911
[71] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4912-4913
[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4913-4914
[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4914-4915
[74] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4915-4916
[75] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4916
[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4916-4918
[77] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4918-4920
[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4920
[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4920-4921
[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4921-4922
[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4922-4923
[82] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4923-4924
[83] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4924-4925
[84] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4925-4926
[85] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4926-4927
[86] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4928
İslami Okul Okulların En Önemlisi