Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Mü'min - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 40. Sayfa

SURE-İ MÜ'MİN.. 2


SURE-İ MÜ'MİN

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, ancak iki âye­ti Medine'de nazil olmuştur. Seksen beş âyeti camidir.

[Şu sûre her şeye galip kudret-i kâmile ve her şeyi bilir ilm-i] tâm sahibi olan Allahü Tealâ tarafından nazil olmuş bir kitab-ı celilüşşandır.]

hâ; Resulullah'ın vahy-i İlâhîyi hamil olup ^je himaye ettiğine işarettir. Mim; mâsivaullahı kalbinden mahv ü izalesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı âyet; [Ey vahyin hamili ve hamisi ve kalp levhasından mâsivallâhi mahv u izale edici olan Resulüm! İşte şu sûre-i celile; senin işini takviye ve şanını terfi için galib, kahir ve ilmi her şeye şamil olan Allahü Tealâ tarafından sana in­zal olunan kitapların âyetleridir.] demektir. Kitabın gayet muh­kem, âyetlerinin gayet mtetîn ve ahkâmının gayet rasîn olduğuna işaret için esmâ-i hüsnânın en büyüğü olan lâfza-i celâl varid ol­muştur. Çünkü lâfza-i celâl; manâsı itibariyle esmâullah'm ve sı-fât-ı İlâhîyenin cümlesini camı ve manâlarına şamildir. Allahü Tealâ'nm herkese ve her şeye kaadir olduğuna işaret için galib, kaahir ve ulu manâsına olan aziz ism-i şerifi ve cümle malûmata ilmi şamil ve kullarının ahvaline tamanıiyle muttali olduğuna işa­ret için mübaleğayla ilim manâsını ifade eden alîm ism-i şerifi va­rid olmuştur. İşte şu isimlerin cümlesi kitabın her şeye şamil ve ahkâmı her şeyi camî olup ibâdm seâdetini kâfil bir kitab-ı celîlülkadr olduğuna işarettir. Şu halde Kur'an'm ahkâmı şek ve tahmin şaibesinden ârîdir, cemî mefâsit ve mazarratın ahkâmını lâyık oi-duğu veçhile cami olduğundan bu kitapla amel eden kimsenin en-va-ı seadete nail olacağında şüphe yoktur

Vacip Tealâ cümle malumata âlim ve bilûmum mevcudata ga­lip olunca ibad hakkında mesalih ve mefasit cihetlerini bildiğinden efâl-i İlâhîye aynı hikmettir. Binaenaleyh; Kur'an'm da aynı hik­met olduğuna işaret için taraf-ı Ilâhî'den tenzil olunmuş bir kitap olduğu beyan olunmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ bu sûrenin kendi tarafından inzal olunduğunu beyandan sonra zat-ı ulûhiyetini kullarını terğib, tehdit ve vaad ü vaîdini müş'ir olan sıfatlariyle tavsif etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ günahları setredici, tevbeyi kabul ve âsilere şiddetli azabedici ve itaat edenlere fazl u m'âm sahibidir. Çünkü; O'nun gayrı mabudun bilhak yok, ancak O vardır. Binaenaleyh herkesin mercii; ancak O'nun huzur-u manevisidir.]

Yani; Cenab-ı Hak insanın günahlarını sağîre olsun kebîre ol­sun mağfiret edicidir, günahını itiraf ederek dergâh-ı uîûhiyetine ihlâs üzere tevbeyle rücû1 edenlerin tevbelerini kabul eder, tevbe etmeyip günah üzere devam edenlere azabı şiddetlidir, asilerin isyanından, muvahhidlerin tevhidinden ğaniyy-i mutlaktır ve it îai eden kullarına bol bol in'âm sahibidir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; tevbe etmeksizin günah-ı kebîrenin mağfiret olunması caiz olduğuna de­lâlet eder. Zira; zenb lâfzı mutlaktır ki kebire ve sağire günahların cümlesine şâmildir. Mutlaka mağfiret edici olduğu ztkrolunduktan sonra tevbeyi kabul edeceği de ayrıca zikrolunması bu manâyı te-yid eder. Çünkü: mağjiretle muradın tevbe edilen günahı mağfiret olmuş olsaydı âyette faydasız tekrar olmak lâzımgelirdi. Bu ise batıldır. Binaenaleyh; Fırak-ı dâlleden Mutezile'nin «Güna­hın mağfiret olunmasında tevbe şarttır, tevbesiz günah mağfiret olunmaz^ demeleri merduttur. Zira; tevbeye mukarin olmayan günahın affı caiz olduğuna bu âyet ve bu âyeti r. emsali bir çok âyetler delâlet eder.

Tevbenin kabulü fazl u ihsan tarikıyla olup Allahü Tealâ üze­rine kabulü vacip olmadığına işaret için âyette tevbenin kabulü makam-ı medihte zikrolunmuştur. Eğer tevbenin kabulü vacip olaydı medihte bir manâ olmazdı. Zira; vacip olan bir şeyi edâ et­mek rnedhi icabetmez.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet: rahme t-i İlâhiyenin azab üzerine tercihine delâlet eder. Zira âyette zikroîunan evsaf-ı İlâhi-yeden üçü rahmete, yalnız biri azaba delâlet eder. Çünkü; âyette Vacip Tealâ'nın in'âm sahibi olduğu mutlak zikrplunduğundan in'amdan evvel zikroîunan ikaabı terke mahmuldür. Binaenaleyh; Allahü Tealü'rnn bazı günahkârların günahlarını tevbe etmeksizin affedeceğine delâlet eder. Allahü Tealâ şu sıfatlarla muttasıf oldu­ğunu vahid-i hakiki ve mabudun bilhak olmasıyla ispat etmiştir. «Allahü Tealâ şu sıfatlarla muttasıf tır. Zira; mabudun bunaktır. Her kimse mabudun bilhak ola,' elbette şu sıfatlarla muttasıf olur» demektir. Abdin her azasiyle canib-i hakka teveccüh etmesi lâzım­dır. Zira; herkesin mercii O'nun huzur-ı mânevisidir.

Hulasa; Allahü Tealâ'nm günahları mağfiret ve tevbeyi kabul edeceği, âsilere azabının şiddetli olduğu, istediği kuluna in'âm sa­hibi olup ibadete lâyık kendisinden başka kimsenin bulunmadığı ve cümlenin akıbet varacağı ancak O'nun huzur-u manevisi oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cürrilesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'ari'm, bilhassa bu sûrenin âyetlerinin taraf-ı İlâhisinden inzal olunduğunu beyandan sonra Kur'an'm âdetlerin­de mücadele edenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın âyetlerinde münazaa etmez, ancak şol kimseler mü­nazaa ederler ki onlar kâfir oldular.]

Yani; Kur'an'm hak olduğunda münazaa vej| mücadele sure­tiyle itiraz etmez, ancak şol kimseler itiraz ederler ki, onlar şehe-vât-ı nefsaniyelerine tebaiyetle hakkı örterek Kur'an'a «Sihir ve yalandır» demekle itiraz ettiler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mücadele; iki kimse arasında vuku bulan kavga ve çekişmedir. Bu âyette mücadele yle murad; batılı terviç ve hakkı ibtal için vuku bulan mücadeledir. Çünkü mücadele; ikidir : Birincisi; Kur'an'ın müşkilâtını halletmek mühmelâtını keşf ü izah, mücmelâtını tafsil eylemek ve hak yollarını aramak ve hakkaniyeti istinbâtla ehl-i batılın itiraz­larını red ve defetmek suretiyle vuku bulan mücadeledir, bu mi­silli mücadele de aynı ibadettir. İkincisi; Kur'an'ı inkâr suretiyle sihirdir, şiirdir veya kâhin sözüdür diye vuku bulan mü­cadeledir. Bu nevi mücadele aynı küfür olduğu cihetle batıldır ve küfrolduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak mücadele edenlerin küfürlerini tasrih buyurmuştur. Âyett- icâdeleyle mu­rad da ikincisidir. Kur'an'da batıl üzere müc? nin küfür oldu­ğunu Resulullah kavl-i şenimle beyan buyur­muştur ki «Kur'an'da acılık ve kavga etmek küfürdür» demek olur. Resulullah'm «Sizden evvel helak olan ümmetler kendi kitapların­da mücadele sebebiyle helak oldular» buyurduğu da mervidir.

Kur'an'm âyetlerinin bazısı bazısını tasdik eder. Şu halde ba­zısını bazı diğeri ile tekzib caiz olamaz. Binaenaleyh ümmet-i Mu-hammed için vazife; Kitabullah'dan bildiğini söylemek ve bilme­diğini bilenlere tefviz etmek ve Kur'an'da bilmeyerek haksız yere mücadele etmemektir. Çünkü; Kur'an'ı' inkâr tarikıyla Kur'an'da mücadelenin küfür olduğuna bu âyet delâlet eder.[3]

 

Vacip Tealâ Kur'an''da bigayrı hakkın mücadele edenlerin kü­fürlerini beyandan sonra onların dünyaca ellerinde bulunan dün­ya müzahrafâtmm ehemmiyeti olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların beldeleri   dolaşıp bir beldeden diğer beldeye gidi] gelmeleri seni mağrur kılmasın.]

Yani; Kur'an'da haksız olarak mücadele edenlerin küfürleri beyan olununca müşriklerin yaz aylarında Şam cihetlerine, kış ay­larında Yemen cihetlerine gidip gelmekle ticaretleri ve ellerinde bulunan malları ve bedenlerinin sıhhati ile seyr ü seferleri ve geşt ü güzar etmeleri ya Ekrem-er Rusül! Seni mağrur etmesin. Zira; bizim onlara müsaademiz onlar haklarında nimet değildir, belki aynı azabtır. Çünkü; biz onlardan elbette intikamımızı alaca­ğız.

Bu âyet-i celile; Kureyş'in hallerini beyan ve küfürlerini tas­rih üzere müteferridir. Çünkü; Kureyşîler Şam ve Yemen cihet­lerinde beldeleri dolaşırlar, çok ticaret ederler ve maişetlerini ara­mak hususunda her yeri gezerlerdi. Ancak Allahü Tealâ'nm onla­ra mühlet vermesi onları sevdiğinden değildir. Çünkü onların her' birinden sual edilecek ve elbette muahaze olunacaklardır. Şu hal­de onların ellerinde görülen servet ü samanları nazar-ı şer'de mu­teber değildir [4].                                                     

Hulâsa; ehl-i isyanın ve f asıklar m dünyaca gerek mallarına, gerek sair hususatta derece ve itibarlarına ehemmiyet vermemek umur-u lazimeden olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[5]

 

Vacip Tealâ müşriklerin dünyaca ahvaline itibar olmayıp elbette intikamım alacağını beyandan sonra onlardan intikam alına­cağını emsaliyle beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kureyş, kavminden evvel Hz. Nuh'un kavmi kendilerini irşad için gönderilen Nuh (A.S.) ı tekzibettiler ve Nuh kavminden sonra ümmetler dahi nebilerini tekzib ettiler.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Kureyş kavminin seni tekzib et­melerine mahzun olma. Zira; senin kavminden evvel geçmiş olan kavm-i Nuh ve onlardan sonra gelen ümmetler ve cemaatler resul­lerini tekzib ettiler. Binanealeyh; onları irşad için gönderilen re­sullerini onların tekzibleri üzerine o resuller nasıl sabredip, me­tanet gösterdilerse sen de kavmin olan Kureyş'in' ezalarına sabret mahzun olma. Çünkü; resullerini tekzib eden ümmetlerden ahz-ı intikam ettiğimiz gibi senin kavminden dahi intikamımız] alacağız. Binaenaleyh; sabret mahzun olma, akibet senindir ve selâmettir.[6]

 

Vacip Tealâ şu âyette beyan olunan icmali tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Her ümmet resullerini tutmak, esir ve belki katletmek için sû-u kastettiler, onlar batılla hakkı ibtal etmek için mücadele ve batılla hakkı ortadan kaldırmak için bir çok tertiplere müracaat eylediler, hakkı ibtal için deliller irâdettiler. Binaenaleyh; onlar­dan intikam almak için Ben Azîmüşşan onları tuttum. Onlara aza­bın keyfiyeti nasıl oldu?]

Yani; ey Habibim! Kavm-i Kureyş'in sana karşı yaptıkları mücadele ve fena haller Kureyş'e mahsus değildir, belki her üm­metin Resullerine karşı yapmış oldukları hâlât cümlesindendir, Resullerine karşı itirazla vakit geçirip iman etmeyen ümmetler hep helak olmuşlardı!'. Binaenaleyh; onlara bir çok zaman müsaade et­tikten sonra Ben Azîmüşşan onları ahzettim ve azabın keyfiyeti her birerlerine nasıl zuhur etti? Onların harabelerini görüyor ve biliyorsunuz. Biz onları Resullerine itiraz etmeleri sebebiyle nasıl ihlâk ettikse bunları da ihîâk ederiz.

Bu âyette kelimesi azabın şiddetinden teaccüb ma­nâsını iş'âr eder. Çünkü; «Onları kuvvet ve şevketleriyle beraber azab nasıl ihlâk ettiyse Kureyş kavmi de- küfre devam ve ısrar ederlerse bu dehşetli azab onları da ihlâk edecek» demektir. Şu halde âyet-i celilenin şevkinden maksad-ı aslî; Kureyş'i tehditle iman ve insafa davet etmektir.[7]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada helaklerini beyandan sonra âhirette nazil olacak azabla muazzeb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bu dünyada helak oldukları gibi Rabbin Tealâ'nın azaba dair kelimesi şol kimseler üzerine vacip oldu ki onlar kâfir oldular. Eabbm Tealâ'nın kâfirler üzerine vacip olan, kelimesi; onların as-hab-ı nârdan olmalarını ve ashâb-ı nârdan olduklarını beyan eden kelimedir] ki o kelimeyle onların Cehennem'e mülâzim ve musa-hib olacakları beyan olunmuş ve hükm*ü İlâhî lâhik olmuştur. İşte ümem-i salifenin kafirleri üzerine nasıl hükmoldu ise senin üm­metinden de kâfirler üzerine Öylece hüküm lâhik olmuştur. Bina­enaleyh; küfrüzere devam edenler dünyada kahr-ı İlâhî ile helak oldukları gibi âhirette dahi Cehennem'den ayrılmayacaklardır.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile Resulüllah'ın kavminin sû-u kastlarına nail olamıyacaklarma Cenab-ı Hakkın Resulüne nusret ve düşmanlarına azab edeceğini işaret için Rab kelimesi Re-sulüllah'dan kinaye olan kafa nıuzaaf kılınmıştır. Çünkü Resulüne nusret; terbiye-i İlâhiyenin âsârı cümlesindendir.

Vacip Tealâ'nm onların ashab-ı nârdan olmasına kelimesi va­cip olup irade-i İlâhiyenin tealluk etmesinden kâfirlerin küfrüzere mecbur olmaları lâzım gelmediğine işaret için kelimenin hak ol­ması küfrüzere talik olunmuştur. Yani kelimenin vücubu; onların küfründen neg'et etmiştir, yoksa onların küfrü kelimenin vücu-bundan neş'et etmemiştir ki mecbur olsunlar.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin müminlere adavetlerinin şiddetini be­yandan sonra kâfirlerin adavetlerine mukabil meleklerin muhabbet ve istiğfarlarını beyanla müminleri ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.

[Arş»ı Alayı götüren ve tavaf ederek Arşın etrafında bulunan melekler Rab'lar inin nimetlerine hamd ü sena ve şükürle beraber Rab'larını cemi nekâisten tenzih ve vahdaniyetine iman ederler ve şol kimseler için Rab'larından mağfiret isterler ki onlar Allahü Tealâ'ya iman ettiler.]

Yani; meleklerin en yüksek tabakasında bulunan, Arş-ı Âlâyı hamil ve arş etrafında olan meleklerin cümlesi Rablarmm sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf ve cemi nekâisten münezzeh olduğunu be­yanla hamd ü sena ve teşbih eder ve Rab'larma imanla beraber müminlere istiğfar ederler.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan melekler; melâike-i sairenin efdalidir. Zira; ecsam içinde Arş-ı Âlâ eşref olduğu gibi ervah içinde Arş-ı Âlâya müteallik olanların da efdal olması icabeder. Arş-ı Alâ'mn etrafında yüz binlerce arşı tavaf eder sâdât-ı melâi-kenin mevcut olduğuna dair rivayetleri bu âyet te'yid ve melek­lerin vazifesi; Cenab-ı Hakkı medh ü sena, tenzih ve takdis oldu­ğuna bu "âyet açıktan delâlet eder.

Teşbih ve tahmid meleklerin imanlarına delâlet ettiği halde imanın şerefine işaret için meleklerin Cenab-ı Hakka teşbih ve tahmidlerini beyandan so'~.,'a imanları ayrıca beyan olunmuştur. Zira teşbihin zımnında malûm olan imanı sarahaten beyan etmek; imanın şerefine işaret olduğu gibi imana da terğib olur.

Meleklerin müminlere istiğfarı yla murad; Ehl-i imana şefeatları, tevbeye teşvik ve mağfirete vesile olan â'mâl-i salihayı ilham etmeleridir. Yahut  meleklerin bu istiğfarları; Cenab-ı Hakkın Hz. Âdem'i halkedeceğinde meleklerin «be-nî adem yer yüzünü ifsad eder, yekdiğerinin kanıpn döker» diyerek insana ta'netmelerine   mukabil o ta'nlanndan vaki olan kusurlarını itiraf etmektir. Şu halde bir kimse ahar bir kimsenin sevmiyeceği bir şeyle ta'nederse o ta'nı mukabilinde ta'nettiği kimse için istiğfar etmesi lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.

Bu âyet;   imanın şefkat ve nasihat   icabettiğine dahi delâlet 'eder. Çünjoi; melâike insana muhalif bir nevi mahlûk olduğu hal-'de ehl-i imana istiğfar etmeleri imanın icabettiği şefkat ve nasihat neticesidir. Şu halde insanların kendi nevilerine muhalif olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatleri lâzım olunca nev'-i vahit­ten olan ehl-i imanın yekdiğerine nasihat ve şefaatları lâzım ola-cath evlevivetle sabittir. Zir-a; müminler arasında imandan daha h kuvvetli bir münasebet ve rabıta olamaz. Binaenaleyh; îman sebe­biyle müminler yekdiğerlerinin kardeşi olmuştur.

Hulasa; Arş-ı Âlâ'yı hamil olan ve etrafında bulunan melek­lerin Cenab-* Hakkı tenzih ettikleri ve nail oldukları nimet muka­bilinde Rab'larını hamd ü sena ettikleri, nimete şükür, Allah'a iman, müminlere istiğfar ile meşgul oldukları ve ibadetin ruhu: Allahü Tealâ'ya ta'zim ve mahlukata şefkat olduğundan melekler bu noktaya riayet edip evvelen Cenab-ı Hakka ta'zîm ederek tak­dis ve saniyen mahrukata şefkat ederek ehl-i imana istiğfar ettik­leri ve müminlerin'bu üsluba riayetleri lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ Arş'm etrafında bulunan meleklerin müminlere istiğfarlarını beyandan sonra istiğfarlarının keyfiyetini alâ tarîkil hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey in'âm ü ihsanı ve ilmi her şeyi ihata eden bizim Rabbi* miz! Kusuruna tevbe edip senin tarikına ittibâ eden kimseleri mağ­firet buyur ve azab-ı Cehennem'den sen onları vikaye et» demekle melekler müminlere dua ve istiğfar ederler.]

Yani; melâike-i kiram müminlere istiğfar için münacaatlarm-da «Ey bizi terbiye-i hakikiyye ile terbiye edici ve in'âm ü ihsanı bol olan ve cemi eşyanın her zerresini ilmi ihata eden Rabbimiz! Sana tazarrû ve niyaz ederek deriz ki cümle günahlarına tevbe ve senin beyan ettiğin tarika ittibâ ile dergah-ı ulûhiyetine rücû eden bilcümle kulların kusurlarını afv ve mağfiret buyur ve onları as-hab-ı Cehennem için hazırlanmış olan nâr-ı cahîmden vikaye et» demekle niyazda bulunurlar.

Fahri Râzi, Ebussuud Efendi ve Kazfnin beyanları veçhile meleklerin duadan maksatları; rahmet olduğuna işaret için rahmet, ilim üzerine takdim olunmuştur. Mağfiretle duâ rahmetin vüs'ati üzerine terettüp ettiğine işaret için mağfiretle dua tertibe delâlet eden fâ lâfziyle varid olmuştur. Duanm evvelinde Vacip Tealâ'yı medh ü sena duanın kabulüne sebep olduğuna işaret için melekler mağfiretle duadan evvel Cenab-ı Hakkı rübûbiyet sıfatıyla, rahme­tinin ve ilminin bol olmasiyle senadan sonra duaya başladılar.

Enbiya-yı izam ekser evkâtte dualarının evvelinde esmâ-i hüsnâ içinden Rab ism-i şerifini intihap ettikleri gibi melâikenin de Kablarına tazarru zamanında Rab ism-i şerifini intihab ettikle­rine bu âyet delâlet eder. Bu âyette meleklerin müminlere iki ve-cihle duaları beyan olunmuştur : Birincisi; mağfiretle; ikincisi; azab-ı Cehennem'den muhafaza iledir. Mağfiret Cehennem'den muhafaza üzerine mukaddem olduğuna işaret için mağfiretle duayı takdim etmişlerdir. Zira; mağfiret olmazsa Ce­hennem'den muhafaza olmaz,[10]

 

Vacip Tealâ meleklerin ehl-i imanın Cehennem'den kurtulma­larına dua ettiklerini beyandan sonra Cennet'e duhullerine dahi dua edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey bizim Rabbimiz! Ehl-i imanı adin denilen Cennet'îere id-hal et ki sen o Cennet'i onlara vaadetmiştin, onların babalarından, zevcelerinden salih olan kimseleri dahi Cennet'ine i (Ihâl et. Zira sen; ancak azîz ve hakimsin.»]

Yani; melekler Cenab-ı Hakka münacaatlarmda yalnız mü­minlerin mağfiret olunmasına ve Cehennem'den kurtulmalarına dua ile iktifa etmezler, belki Cennet'e dahil olmalarıyla duayı da ilâve ederler ve derler ki «Ey bizim Rabbimiz! Sen ehl-i imam on­lara vaadetmiş olduğun Cennet'i adine idhâl et, sürür ve rahatları kemaliyle husul bulmak için babalarından, haremlerinden ve ev-lâd ü ensallerlnden salahla muttasıf olanları dahi Cennet'ine idhal et» demekle tazarru' ve niyazda bulunurlar. Çünkü; insanın razı olduğu tarz-ı maişette usulü cihetinden ana ve babasının, füruu cihetinden evlâdının ve zevcesinin yanında bulunmasını ve beraherce vakit geçirmesini arzu eder. Zira; bunlarla beraber bulunur­sa rahatı tamam olur, amma bunlar bulunmazsa her ne kadar rahat olsa da gönlünde keder eksik olmaz. Binaenaleyh; melekler mü­minlere dualarında bu ciheti dahi dercediyorlar ki dua mükemmel olsun. Yani »Ya Habbil Müminleri son her cihetle mesrur et. Zira; sen her şeye galibsin, her işin hikmet üzere mübtenidir» demişler ve matlublannın hikmete muvafık olarak hasıl olacağını ümit et­tiklerine binaen melekler Vacip Tealâ'nın aziz ve hakîm olduğunu beyan etmişlerdir. Zira; Vacip Tealâ herkese galib olmayıp da mağ-!ûb olsa istenilen şeyi vermeye kadir olamıyacağından matlub ha­sıl olmaz, kezalik hakim olmasa hasıl olan şey hikmete muvafık olmaz. Binaenaleyh; izzet ve hikmet sıfatlarıyla muttasıl olduğu­nu beyan etmişlerdir ki "Hikmete muvafık olarak matlubun husu­lüne ümit var» demektir.[11]

 

Vacip Tealâ meleklerin dualarının bakiyyesini bevan ölmek üzere buyuruyor.

(«Ya Rabbi! Sen müminleri günahlardan sakla ve sol kimse­ler ki sen onları günahlardan ycvm-i kıyamette sakladın. Muhak­kak o kimselere rahmet ettin. İste su şenin rahmetin o kimse için büyük kurtulmaktır.»]              

Yani; müminlerin hakkında vâki! olan münacaatlarında me­lekler mağfiret ve Cennet'e idhal ile iktifa etmeyip mmıacaatları-na müminleri günahlardan hıfzetmesini dahi ilâve ederek derler ki cYa Rabbi! Sen müminleri günahlardan hıfzet ki onlar günah­ların ukubetini görmesinler ve bir kimseyi ki yevm-i kıyamette günahın cezasından sen hıfzettin, muhakkak ona merhamet buyur­dun. İşte su irı'âm ü ihsanın sebebiyle cezadan kurtulmak büyük halâs ve necattır».

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seyyiâtla murad; itikad-ı batıl ve amel-i fasittir. Çünkü; dünyada batıl ve fasit amellerden mahfuz olunca âhirette o misilli amellerin cezasından da mahfuz olur ve amâl-i fasideden muhafaza Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanıdır. Günahtan ve günahın cezasından kurtulmak abdiçin en büyük fe­lah olduğu gibi o rahmet-i İlâhîyenin künhünü idrakten ukul-ü beşer hariç olduğuna işaret için     bu'd-ü  merâübe    mevzu olan

lâfzı varid olmuştur.

- Bu âyet; insanın her emelini camidir. Çünkü; insanın bütün emeli; ikiye münhasırdır:' Birincisi; azabtan halâs, İkincisi; nivıet-i Ilâhiyye nail olmaktır. Ayet ise her iki ci­heti camidir.[12]

 

Vacip Tealâ Arş-ı Âlâyı hamil olan ve etrafında bulunan me­leklerin müminler için vaki olan dualarını beyandan sonra kâfir­lerin rüsvalığını ve Cehennenı'de olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.,

[Şol kimseler ki onlar Allabü Tealâ'ya küfrettiler. Yevm-i kı­yamette onlara çağırılır denir ki «Allahü Tealâ'nın size gazabı si-zsn nefsinize gazabından daha büyüktür. Zira; siz dünyada resul­ler vasıtasiyle imana davet olunduğunuzda iman bedelinde küfre­diyordunuz, îşte o küfrün cezası; şimdi içinde bulunduğunuz azab-lır.u]

Yani; dünyada Allah'ın gayrı putları mabud ittihaz eden kâ­firler Cehennem'e girdiklerinde Cehennem'in hazinedarları tara­fından onlara nida olunur ve denir ki ey kâfirler! Siz her ne kadar Cehennem'e girmekle-kendi nefsinize buğz u adavet ediyorsanız da Allah'ın size buğz u adaveti, sizi tahkir ve terzili sizin nefsinizi tahkir ve terziliniz ve buğz-u adavetinizden ziyade ve daha büyüktür. Zira; dünyada sizi doğru yola sevketmek ve tarik-ı hakkı gös­termek için Allah'ın 'gönderdiği resuller tarafından imana davet olunduğunuzda davete icabet etmeyerek kâfir oldunuz. İşte şimdi o küfrünüzün cezasını çekiyorsunuz» demekle Cehennem'in hazi­nedarları onları tekdir ederler.

Makt; buğzun şiddetli olanına denir. Cenab-ı Hakkın mak-tı; gazabıdır. Kâfirler dünyada nefsi emmârelerinin arzusuna te-bâiyyet ederek imanı kabul etmeyip küfrü irtikab ettiklerinden âhirette Cehennem'e girince girmelerine sebep nefisleri olduğun­dan kendi nefislerini levme başladıklarında Cehennem'in hademesi tarafından onlara nida olunur, denir ki «Siz her ne kadar Cehen-nem'de nefsinize gazab ediyorsanız da Allah'ın dünyada ve âhiret­te gazabı sizin gazabınızdan daha ziyadedir». Cehennem'e müek-kei zebaniler böyle demekle onları tekdir ederler. İnsanların nefs-i emmârelerinin arzusuna ittibâ ederek bir takım günahları işle* diktçn sonra o günahın cezasını görmeye başladığında nefsini lev-metmesi bu dünyada dahi âdettir, hatta insanlarda cibillî bir has­let gibidir.[13]

 

Vacip Tealâ azab-ı Cehennem'i görünce kâfirlerin nefislerini övmedeceklerini beyandan sonra Cehennem'de söyleyecekleri söz­lerini ve vuku bulacak temennilerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Cehennem'de derler ki «Ya Kabbi! Bizi iki kerre Öl­dürdün, iki kerre dirilttin. Biz de günahlarımızı ikrar ettik. Bina­enaleyh; bizim Cehennem'den çıkmamıza yol var mıdır?"] İşte kâfirler böyle demekle Cehennem'den çıkmaya çare ararlar.

Yani; müşrikler Cehennem azabını görünce «Ey bizim Rabbi-mizî Sen bizi bir kerre babalarımızın sulbünde ve bir kerre de dünyaya çıkıp müddet-i hayatımızı geçirip ecel-i mev'udümüz geldi­ğinde öldürdün ve bir kerre dünyada, öldükten sonra da âhirette haşr ü neşriçin dirilttin. İkinci ihya üzerine bizim dünyada ceh­limiz ve gafletimiz sebebiyle işlediğimiz günahlarımızı ikrar ettik. Çünkü; re'yel'ayn müşahade ettik asla inkâra mecalimiz kalmadı. Zira; işlediğimizi işledik, olan oldu. Şu halde acaba bizim Cehen­nem'den halâsımıza bir çare ve yol var mıdır?» derler ki Cehen­nem azabını görüp, ebedi orada kalacaklarını bilince Cehennem'­den çıkmaya çare ararlar. İnsan kusurunun cezasını görünce ondan kurtulmanın çaresini araması bu dünyada dahi âdettir.[14]

 

Vacip Tealâ Cehennem'den çıkmaya asla çare olmadıj yanla kendilerine verilecek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu sizin içinde bulunduğunuz azabın sebebi; yalnız olduğu halde Allahü Tealâ'ya imana davet olunduğunuzda küfretmeniz-dir, Allahü Tealâ'ya şirkolunduğünda şirki itikat ve tasdik etme-nizdir. Hal böyle olunca sizin muazzeb olmanızla hüküm; cümle mevcudattan âlî ve büyük olan Allah'a mahsustur.]

Yani; ey kâfirler sizin için Cehennem'den çıkmaya çare yok­tur. Zira sizin şu azabınızın sebebi; Allahü Tealâ'ya şerik ve nazır den münezzeh olduğu halde ibadet etmeyip iman etmeye dave olunduğunuzda vahdaniyet-î İlâhiyeyi inkâr edecek küfür ve Al­lahü Tealâ'ya şirk olunduğunda o şirke inanıp tasdik etmenizdir Halbuki bunların cümlesinde hüküm; büyük ve her şeyden âlî olar Allah'a mahsustur. Binaenaleyh; Allah'ın hükmü tağyir kabul et mez.

Vacip Tealâ'nın zatı cümle müminlerin imanlarından ve kfirlerin küfürlerinden ganî ve hatıra hutur eden şeylerin cümlesin­den berî ve büyüktür. Binaenaleyh; Vacip Teaiâ'nm şanı âlidir. Çünkü; hükmünü kimse red edemez, Allahü Teaiâ'nm fevkinde b'ir büyük yoktur. Çünkü; kullarına vermiş olduğu cezayı kimse me­ne demez.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin Cehennem'den çıkmaya çare aramalarına cevap veya yani hayır

veya evet ile varid olmadı, belki onların amelleri ile cevap varid oidu ki ikinci merrede bir daha diyecekleri kalmasın. Yani «siz Cehennem'den çıkamazsınız. Zira; ameliniz çıkmanıza manidir. Çünkü ameliniz; tevhide davet olunduğunuzda şirketmek, şirke davet olunduğunuzda süratle kabul etmek ve şirki tasdik etmek­tir. Bu ise sizin Cehennem'den çıkmanıza manidir ve Allahü Tealâ böyle hükmetmiştir. Allahü Teaiâ'nm hükmü ise kafidir, istinaf ve temyizi yoktur» demektir.[15]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı kendi küfürlerinden neş'et etti­ğini ve hükmün zat-ı ulûhiyetine münhasır olduğunu beyandan sonra kemal-i kudret ve vahdaniyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki size kudretine ve vah­daniyetine delâlet eden âyetlerini gösterir, sizin için semadan rızık indirir ve bu âyetleri tezekkür etmez, ancak Allahü Tealâ'ya te-veccüh-ü tamla teveccüh edenler tezekkür eder.]

Yanı; her şeyde hüküm kendine münhasır olan Allahü Tealâ şol zat-ı ecell-ü â'lâdır ki vahdaniyet-i İlâhîyesine delâlet eden aklî ve nakli delillerini size gösterir ki o delillere bakarak terbiye-i ruhiyyeniz olan itikadınızı itmam ve sizin için semadan cok rızık inzal eder ki o rızkı yemek ve intifa etmek suretiyle terbiye-i be^ deniyyenizi ikmal edesiniz ve şu âyetleri düşünmez, ancak hulus-û kalple Allahü Teaiâ'nm huzur-u manevisine teveccüh edenler dü<-şünürler. Çünkü; delâile nazar etmeyenler ve taklitle iktifa ederek şirkle me'lûf olanlar şirke münafî olan vahdaniyetin delillerini düşünmezler.                                                                      

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; insan içiıf" ehemm-i mühimmat olan edyana ve ebdâna müteallik olan mesaj îihi camidir. Çünkü; Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden de*{ lilleri göstermekle edyana müteallik mesaliha riayet buyurduğu gibi semadan rızıkları inzaliyle ebdâna müteallik mesaliha dahî riayet etmiştir. Zira delilleri izhar; hayat-ı edyanı, semadan rızıkjj lan inzal ise hayat-ı ebdânı muhafaza içindir. Bu âyet ise her iki ciheti camidir ve bu iki cihete riayeti düşünebilmek tamamiyle Cenab-ı Hakka teveccüh eden kimselere nasib olur. Zira; Allah'a teveccüh etmeyen kimselerin Allah'ın gayrıya ibadetleri bu gibi tecelliyâta manidir. Binaenaleyh; matluba vuslattan mahrum olur­lar[16]                                                           

 

Vacip Tealâ insanlara nimeti etemm-i cihât üzere feyezan et­tiğini beyandan sonra insan için matlub olan Allah'ın gayrıdan i'râz ve bilkülliye Allah'a ikbal ve teveccühü tam olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lütf-u İlâhî sizin üzerinize tamamiyle feyezan edince Al­lah'ın dinini lâyıkıyla yerine getirici olduğunuz halde Allahü Te-aîâ'ya dua ve ibadetini eda edin velevse sizin ihlâs üzere ibadeti­nizi kâfirler sevmesinler, siz ibadetten geri kalmayın.]

Yani; ey müminler! Sizin ruhlarınızın terbiyesini ikmâl için delillerini size izhar ve sizin hayatınıza hadim olan rızıklarm se-beb-i aslîsi olan yağmurları semadan yağdırmakla rızıkları halkedip bedenlerinizin istirahatını temin edince şu nimetlerin şükrünü lâyıkıyla edâ etmek üzere Allah'a din-i ihlâs üzere edâ edici oldu­ğunuz halde dua, tazarrû, niyaz ve ihlâs üzere ibadet edin velevse sizin bu ihlâsınızı kâfirler kerih görsünler. Zira; sizin şirkten i'raz ederek vahdaniyeti kabulünüzü şirkle me'lûf olan kâfirler istemez­ler, lâkin siz kâfirlerin sevip sevmediklerine bakmayın, hemen Al-lahü Tealâ'ya ibadete devam edin kî dininizin vazifesini edâ etmiş olasınız.[17]

 

Vacip Tealâ sıfât-ı celile-i İlâhiyesinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kullarının derecelerim yükseltici Arş-ı A'lânın sahibidir. Kendi emrinden, kullarından dilediğinin üzerine vahyini inzal eder.]

Yani; Allahü Tealâ dünyada ve âhir ette kullarının sa'ylerine ve istidatlarına göre derecelerini yükseltir. Çünkü; dünyada enbi-yâ-yı izam hazerâtınm mertebelerini ulemâ ve evliyasının rütbe­lerini sair nâs üzerine nasıl terfi buyurduysa âhirette dahi insan­ların mertebelerini yekdiğeri üzerine öylece terfî buyurucudur, alem-i cismânînin esası olan Arş-ı Â'lânm sahip ve malikidir, alem-i ecsamı ihata eden Arş-ı Âlâyı elinde tutan ve melek­lere mahall-i tavaf kılan Vacip Tealâ mülkünde şerik ve nazirden münezzehtir' Binaenaleyh; kullarından dilediğinin üzerine vahyile. Cibril-i Emin'i göndermek ve onu kullarını irşada memur etmekle mertebesini sairlerinden yüksek kılar, kimse buna itiraz hakkını haiz olamaz. Zira; her ne yapsa mülkünde tasarruftur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Ruhla murad; vahy-i İlâhî­dir, Zira;-ruhların hayatı ve mertebe-i âliyeyi ihrazı vahiy sebe­biyle hö^ıl olduğundan vahye ruh denilmiştir. Yahut ruhla mu­rad; enbiyaya vahiy getirmeye memur olan Cibril-i Emin'dir.

Bu âyet; mahlukâtm cümlesinin zat-ı ülûhiyetine mutî oldu-1 ğuna delâlet eder. Çünkü mahlukât; ruhanî veya cismanîdir. Âyeti ise her ikisinin de Cenab-ı Hakkın taht-ı itâatında olduğuna dâldir.-; Zira; Arş-ı Â'lâ ecsamın cümlesinin büyüğü olduğu halde Vâcipt Tealâ'mn memlukü ve taht-ı itâatında olunca ondan daha küçükf olan ecsamın memlûk ve mutî olacağı evleviyetle sabittir, bu âlem-4 de zuhur eden ahvalin eşrefi vahiy olup vahiy de Cenab-ı Hakkın;; enbiya-yı kirama tahsis buyurduğu bir emr-i ruhanîdir ki bu dal Cenab-ı Hakkın istediği kuluna göndermesiyle taht-ı itaatmdadır[18]

 

Vacip Tealâ vahiyden illet-i gaaiyeyi ve maksad-ı aslîy etmek üzere buyuruyor,

[İnsanların birbirine tesadüf edeceği yevm-i kıyametten kul larını korkutmak için Allahü Tealâ dilediği kuluna vahiy gönderir Onların birbirine tesadüf edecekleri gün kabirlerinden kalkıp Arsa-i mahşerde zuhur edecekleri gündür ve o günde onların amel* lerinden Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey gizli olmaz.]      

Vahyin gelmesi nden maksat; cümlenin birbiriyle mülakat edeceği günün şiddet ve dehşeiiyle insanları korkutmak­tır. Çünkü; Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile o günde zalim mazluma, âbid mabuda, ehl-i semâ ehl-i arza ve ruhânîyetin cisma-niyete mülâki olacakları gün olduğu için o güne yevm-i telâk den­miştir. Bârız; açığa çıkmak ve zuhur etmek olduğu cihetle o günde herkesin cesediyle beraber kabirlerinden yer yüzürîe çıka­cak olmalarına işaret için o günde bariz yani zahir olacakları be­yan olunmuştur. Herkes ameliyle beraber zahir olunca.Allahü Te-alâ'ya hiç bir şey gizli olamaz ve herkes huzur-u manevi-i İlâhîde ameline göre muhasebe görür, zuhur edecek ferman-ı İlâhîye inti­zar eder durur.

Bu âyet; ehl-i imanı ibadete teşvik ve ehl-i küfrü küfür ve sair günahlardan tenfîr etmiştir. Çünkü; herkes ameliyle beraber kab­rinden çıkarak a'mâli hesap olunup Allahü Tealâ üzerine hiç bir amelin zerresi gizli olmayınca aklı olan kimse o günde rezil ve rüs-va olmamasını düşünür. Binaenaleyh; günahtan kaçar ve sevaba çalışır.

Hulasa; Allahü Tealâ'nın kullarının sa'yme göre derecelerini terfi edici ve Arş-ı A'lâmn sahibi olduğu ve kendi emrinden olan vahyi kullarından dilediğine gönderdiği ve bu vahiyden maksat ise herkesin ameliyle beraber kabrinden zuhur edip birbirlerine te­sadüf edecekleri yevm-i kıyametten korkutmak olduğu ve o günde Allahü Tealâ üzerine kullarının amellerinden velev azıcık bir şev bile gizli olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]

 

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden bazılarını beyandan | sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Bu gün mülk kimindir?» sualine cevap olarak «Vahirî-i kah-hâr olan Allah'ındır» demek olur.]

Yani; yevm-i kıyamette geçmiş ümmetler ve ümmet-i Muham-med birbirlerine mülaki olup arsa-i mahşerde içtimâ ettiklerinde taraf-ı İlâhiden kudret ve saltanat-ı îlâhiyeyi izhar için ehl-i kıya­mete «Bu gün mülk kimindir?» diye sual olunur. Bu suale bütün ehl-i mahşer tarafından cevap verilir, denilir ki «Bu gün mülk; şerik ve nazirden münezzeh ve vahid-i hakîki olan Allah'ındır. O Allahü Tealâ ki cümle mahlukât taht-ı kahrmdadır.»

Bu cevap; ehl-i imandan kemali sürür ve telezzüzle vaki olur. Çünkü; dünyada itikatları böyleydi ve bu itikadları sebebiyle âhi-rette dahi derecât-ı âliyâta nail oldular. Amma ehl-i küfür bu cevabı kemal-i hasret ve nedametle söylerler. Zira; onların dünyada iti­katları bunun hilafı plduğundan cevapları kemal-i hacâletle olur.

Şu sual taraf-ı İlâhîden ve cevabı mahlukât tarafından, arsa mahşerde vaki olur. Yahut kıyamet kaim olup bütün zîruh fenaya: gittiklerinde sual ve cevap her ikisinin de taraf-ı İlâhîden vaki ol­ması Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatmdandır. Çünkü; .bu suale ce­vap verecek, hayatta bir fert yoktur. (Limenil mülk dedikte ceb-s; bâr buyurur lülâhil vahidilkahhâr) beyti de şu manâ üzere tertip olunmustui.[20]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin bazı ahvalini beyandan sonra o günde her nefsin ceza göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O günde her nefis kazandığı ameli sebebiyle cezalanır. Zira;' o günde asla zulüm yoktur. Çünkü; Allahü Tealâ'nm hesabı mu-; hakkak sür'atlidir.]

Yani; kıyamette âsî ve mutî her nefis kendinin kesbettiği amef line göre cezalanır. Herkesin cezası amelinden ziyade veya noksan olmaz. Çünkü; o günde hiç bir kimseye zulüm yoktur, adalet-i Ilâ-hiyenin tamamiyle zuhur ettiği bir gündür. Binaenaleyh, zulmol-madığı gibi zulüm şaibesi dahi olamaz. Zira; hayr ü şer herkesten ne gibi amel sadır oldu ise cezası da ona göre tertip olunur, umum kullarının eizli islerine muttali olan Allahü Tealâ'nın o günde he-sabi gayet seridir. Binaenaleyh; küçük büyük herkesin amelinden bir zerresi bile zayi olmaz hepsi hesaptan geçer.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyeti celile; usul-ü itikadiyemizden üç mesele üzerine şamildir : Birincisi; insan için kisbin vacip olması, ikincisi; o kisbin cezayı icabedeceği, üçüncüsü;   o cezanın yevm-i kıyamette vuku bulacağıdır.

Herkesin müstehak olduğu cezaya derhal nail olacağına işaret için muhasebenin süratle görüleceği beyan olunmuştur. Muhasebe­nin süratle görülmesine gelince; Cenab-ı Hak yorgunluk sehiv ve nisyân gibi avarızdan münezzeh olup ef âlinin bazısı bazısına mani olmadığından ibâdın hepsinin muhasebesi birden görülür. Kulla­rın, ef'âlinin bazısı diğerine mani olduğundan birkaç işi birden yapamadıkları acizlerinin eseridir. Cenab-ı Hak ise kudret-i kâmi­le sahibi olduğundan acizden münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın hiç bir fiili diğerine mani olmaz. Şu halde insanların birinin mu­hasebesini görürken aynı zamanda diğerinin muhasebesini gör­meye mani değildir.[21]

 

Vacip Tealâ kıyametin bazı evsafım beyandan sonra daha şid­detlisini beyan etmek üzere :

[Ya Ekrem-er Küsül! Korkut sen nâsı, şol günün dehşetinden ki o gün asilere azabın, muti olan kimselere nimetlerin yakın ola­cağı ve kalplerin yerinden ayrılıp boğazların çukuruna çıkacağı ve envai hüzün ve kederle dolacakları gündür. Binaenaleyh; o gü­nün azabını beyanla sen nâsı korkut ki mütenebbih olsunlar. Zira; o günde zalimler için dertlerine derman olacak bir yakın hısımları olmadığı gibi şefeati kabul olunur bîr şefeat edicileri dahi olmaz.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile âzife ; yaklaşıcı manasınadır. Yevm-i kıyametin yakın olmasına binaen yevmel âzi-fe denmiştir. Yahut yevm-i âzife ; ölüm günüdür. Zira; herkesin ölümü yakındır. Yahut asilerin Cehennemce atılacakları gün ateş kendilerini ihataya yakın olacağına binaen o güne yevm-i âzife denmiştir. Hanâcir ; boğazın çukuru ve ümüğün ucu demektir. İnsanın korku zamanı kalbi kabanr boğazına tıkılır, ne­fesi daralır söz söylemeye mecali kalmaz. Kazm ; ğussasını ve gazabını yutkunmak ve söz söylemeyip sükût etmektir. Hamim;   merhamet ve şefkat edici yakın hısım demektir. Şu tafsilâta nazaran nianâ-yı âyet: [Ey Habibim! Yevm-i kıyamette ölüm günü veya asilerin Cehennem'e atılacağı günün şiddetinden bilû­mum insanları sen inzar et. Zira; asiler Cehennem'e atılmak üzere Cehennem'in kenarına getirildiklerinde azab-ı Cehennem kendile­rini çevirmeye yaklaştığında envai havi ü telâş ve hüzn ü kederle dolu, yutkunur oldukları halde kalpleri yerinden ayrılır boğazla­rının çukuruna gelir. Binaenaleyh; nefesleri daralır, kalpleri yeri­ne gitmez ki rahat etsinler ve ağızlarından çıkmaz ki ölsünler de kurtulsunlar. Şu halde kalpleri ümüklerinin ucunda kalır — ki ehl-i Cehennem'de her nevi azap olduğu gibi nefes darlığı da ola­cağına bu âyet delâlet eder — o günde envai azab kendilerini ihata ettiğinde o azabtan kurtaracak yakm hısımları veya ahbapları bu-lunmıyacağı gibi o zalimler için şefaati kabul olunur, sözü dinlenir bir şefeatçi dahi bulunmaz ki onlara yardım etsin ve azaptan kur- | tarsm. Şu halde zalimler için azaptan kurtulmak çaresi yoktur] I demektir.                                                                         

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyet yevm-i kıyamete veya ğ yevm-i mevte yani herkesin ecelinin hulul ettiği güne hamlolun- | duğunda bu iki zamanda asilere arız olan dehşetten dolayı nefesleri daralıp söz söylemeye mecalleri olmayıp sükuta mecbur olma- j lan ve o zamanda şefeat ve yardım edecek bir kimsenin bulunma- j ması diğer zamanlarda söylemelerine ve şefaatçi bulunmasına mü- \ nafî değildir. Binaenaleyh bu âyetle şefeate ve ehli narın söz söy-1 leyemiyeceklerine dair olan âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü âhiretin her mevkiinin kendine göre bir hali vardır. O mev­kiin gayrıda vaki olacak hallere münafat yoktur. Binaenaleyh; \ bir kimsenin hîn-i mevtinde veyahut kıyametin hîn-i kıyanımda j? veyahut zalimlerin Cehennem'e hîn-i duhulünde dili tutulup sözl söyleyememesi ve o zamanda şefaat edecek bir kimsenin bulun-) maması başka zamanlarda söz söylemesine ve şefeatçi bulunması­na mani değildir. Şu halde füruk-u dâlleden Mutezile'nin bu âyetle | günahkârlara şefaat olmıyacağım istidlal etmeleri doğru değildir. Zira bu âyet; insanlar içinden zalimlere şefeati nefyediyor. ZaIimIerle murad; kâfirlerdir. Eiıli sünnet indinde kâfirlere şe-l faat yoktur. Buna nazaran âyet; Mutezile'nin mezhebine delil ola-| maz. Amma zalimler \e murad; kendisinden zulüm sadır olani her ferde şamil olduğuna nazaran şefaati nefiy bazı zaman ve me­kânla mukayyet olduğundan âyet Mutezile'ye bu suretle dahi de­lil olamaz. Çünkü; Mutezile şefaati bilkülliye inkâr ederler. Hal­buki âyet şefaatin bazı zamanda olmayacağını beyan ediyor.

Hulâsa; gerek kıyametin hin-i kıyanımda ve gerek ecelin hu-lulüyle ölüm yakasını sarıp envai azabı müşahede edince nefesi daralıp söz söylemeye kudreti kalmadığı veya Cehennem'e atılmak üzere Cehennemin kenarına getirildiği zamanda zalimlere ne ak­raba ve teallukatları, ne de diğer bir şefaatçi tarafından yardım olunmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Allahü Tcalâ gözlerin hıyanetini ve kalplerde olan gizli ve sakh şeyleri bilir.]

Yani; AUahü Tealâ ef'al-i cevarihten en ziyade gizli olan göz­lerin harama bakarak yapmış olduğu sirkat ve hıyaneti ve esba­bına teşebbüs etmeksizin kalplerde gizli olarak muharremâta me­yil ve şehcvât-ı nefsanîyeye ittiba gibi yolsuzlukların cümlesini bilir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın ilminden hariç bir şey yoktur. Gözlerin hıyaneti ikinci merrede an kasdin haram olan nisvana bakmaktır. Çünkü; kasıt olunmaksızın ansızın görülen ma'füvdür. Zira; ansızın görmekten kaçınmak mümkün olmadığı gibi bir ku­sur da yoktur. Bu âyet; ehl-i isyanı şiddetle tehdit eder. Çünkü; AUahü Tcalâ ef'âi-i cevarihin ve cfâli kalbiyenin cümlesini bilin­ce günahkâr olan kimsenin hiç bir günahı saklayamıyacağı cihetle herkesten ziyade korkması lâzım gelir.

[Allahü Tcalâ hakla hükmeder. Binaenaleyh; hükmünde asla zulmolmaz, Allahü Tealâ'nın gayrı kâfirlerin ihadet ettikleri put­ları hiç bir şeyle hükmedemczler. Zira; bir şey bilmezler ki omınla hükmetsinler. Amma kullarından her türlü intikam almaya kimdir olan Allahü Tealâ herkesin söylediği sözü işitici ve işlerinin cüm­lesini görücü ve bilicidir.] Binaenaleyh; herkesin hayr ü şer işle­diği ameline göre ceza tertip eder ve o ceza ile hükmü hak ve kat'î-dir. Zira; aynı adalettir. Çünkü eeza; herkesin ameline göre oldu­ğundan ziyade ve noksan olmaz. Amma kâfirlerin mabudları cemâ-dât kabilinden ilm ü idrakten hali bir takım aciz şeyler oldukla­rından hata ve sevap onlardan hiç bir hüküm vaki olmaz. Zira; kendileri helake maruz bir" takını adi mahrukat olduklarından on­lardan şefaat beklemek aynı hamakattır. Çünkü; şefaata iktidar­ları yoktur.[22]

 

Vacip Tealâ ilim ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyan­dan sonra kâfirleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler seyredip yer yüzünde bakıp görmezler mi kendile­rinden evvel geçen mîlletlerin akıbetleri ne oldu? Onlar yer yü­zünde âsâr ve imaret cihetlerinden bunlardan daha ziyade şiddetli ve kuvvetli olmuşlardı.] Zira; onların kaleleri kavi, bedenleri ce­sîm, ömürleri uzun, servet ü samanları daha çoktu, onların asker­leri, etba ve a'vânları daha ziyade olmakla beraber vesaiti dünye-viyyenin her cihetine malik oldukları halde gazab-ı İlâhînin gel­mesine onların kuvvet ve şevketleri hiç bir.vecihle mukabele ede­medi. Şu halde müşriklerin gadabullaha mukavemet edecek hiç bir halleri yoktur. Binaenaleyh; o müşrikler bizim kendilerinden ahz-ı intikama kudretimizi inkâr ederler de kendilerinden evvel geçenlerden intikal eden arzda seyr ü sefer edip onların duçar ol­dukları akibetleri görmezler mi? Aklı olan kimselerin kendüerinden evvel geçenlerin hallerinden ibret almaları lâzımdır. Halbuki bunların kuvvet ve şevketleri onlardan daha az olduğu halde ga-zabullahı dâî, isyanda devamları evvel geçenlerin hallerinden mü-tenassıh olmadıklarına delâlet eder.

Bu âyet-i Celile; kâfirleri tehdit ve tevbihtir. Çünkü; kâfirler yer yüzünde misaferetlerinde görmüş oldukları harabelerden ve o harabelerde tasarruf ederek geçmiş olan ümmetlerden asla mü­teessir olmadıkları cihetle zem ve takbihe şayandırlar. Binaena­leyh; Cenab-ı Hak bu âyetle onları zemmetmiştir. Bu zem; vuku­attan ibret almayan, her vukuatı kendine bir ders-i ibret saymayan milletlere ve şahıslara da şamildir.[23]

 

Vacip Tealâ geçmiş milletlerin zaman-ı seadette mevcut Ku-reyş kavminden daha kuvvetli olduklarını beyandan sonra onların kuvvetleri azab-ı İlâhîyi def edemediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O kavi ve şiddetli olan milletleri günahları sebebiyle Allahü Tealâ muahaze etti ve Allah'ın azabından onları hiç vikaye edici kimse olmadı.]

Yani; ümem-i salifenin kuvvetleri ziyade olduğu halde Al­lah'ın gazabına o kuvvet mani olamadı. Binaenaleyh; Allahü Tea­lâ günahları sebebiyle onları tuttu ihlâk etti ve onları Allah'ın ga­zabından vikaye edecek hiç bir kimse bulunmadı. Zira; onlar gü­nahları kemal-i memnuniyetle işlediklerinden onlara azab, haber­leri olmaksızın geldi ve helak olundular. Şu halde Kureyş kavmin­den daha kuvvetli olanların kuvvetleri azaba karşı gelemeyince Kureyş'in helak olacakları evleviyyetle sabittir. Zira; onlardan kuvvetli olanlarını Allah'ın azabından vikaaye edecek yani sakla­yacak bir şey bulunmayınca Kureyş'i azabtan saklayacak hiç bir şeyin bulunmıyacağı aşikârdır.[24]

 

Vacip Tealâ umem-i.salifeyi azabla muahaze ettiğinin sebebin^ beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu intikamın sebebi; onlara mucizelerle resulleri gelip de onların iman etmeyip kâfir olmalarıdır. Küfürleri üzerine Allah Tealâ onları azabla muahaze etti. Zira Allahü Tealâ; azabı şiddetli bîr kavidir.]

Yani; şu azablarının sebebi onları irşâd ve tarîk-ı hakka sev-ketmek için mucizelerle resulleri geldi lâkin imanı kabul etmedi­ler. ResuHerine küfrettiler. İşte şu küfürleri helaklerine sebep ol­du. Onlar küfredip resullerinin davetine icabetetmeyince Cenab-r Hak da azabla ahzetti ve intikamını aldı. Zira; Allahü Tealâ resul­lerinin sözlerini dinlemeyen kâfirlerden intikam almaya kaadirdir. Çünkü; asilere azabı şiddetlidir.[25]

 

Vacip Tealâ nebilerini tekzibeden kâfirlerin hallerini beyanla resulünü tesliyeden sonra enbiyâ-yı izam içinde Hz. Musa'nın, kâ­firler içinden eşedd-i küfürle meşhur olan Firavun'un halini be­yanla resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Biz Azîmüşşan Musa (A.S.) ı âyetlerimiz ve delil-i kavî ve açıktan matluba de­lâlet eden hüccetle Firavun'a ve Firavun'un veziri olan Hamân'a ve Benî İsrail'den âsî olan Karun'a gönderdik.] Ki onları irşâd ve tarik-ı hakka davet etsin, onları tarîk-ı dalâletten kurtarıp doğru yola şevketsin.

Yani; zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan lütf u kerem ve cûd ü ihsanımızla Musa (A.S.) ı vahdaniyetimize delâ­let eden âyetlerimiz ve açıktan hasma galebe eden mucizelerimizle tağî, baği ve küfr ü inadda nihayete varmış olan Firavun'a ve küf-riyatmda'Firavun'a muîn olan veziri Hamân'a ve zenginliğiyle em­sal ve akranına fahr u mübâhâtle meşhur olan Karun'a gönderdik ki onları tarik-ı dalâletten tarik-ı hidayete davet etsin.

Firavun; Mısır meliklerinden ve ülûhiyet davasında bulunan bir zalim gaddardır. Hâmân; bütün küjriyât ve zulmünde ona mu­avenet ve iştirak eden büyük veziridir. Karun; Benî İsrail içinde servetle meşhur ve servetiyle   herkes üzerine tekebbür   eden bir münafıktır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sultan-ı mübînle murad; mucize olduğu cihetle âyâtta dahil ise de sul­tan ile murad; Hz. Musa'nın asası ve yed-i beyzâ'sı gibi büyük mucizeler olduğundan ehemmiyetine binaen ayrıca zikir edilmiş ve ayât üzerine atfolunmuştur.[26]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'yı büyük mucizelerle Firavun'a gönder­diğini beyandan sonra Firavun'un ve avanesinin söyledikleri söz­leri beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                 .

[Musa (A.S.) Firavun'a gelip mucizesini izhar edince Firavun ve ona tabi olanlar dediler ki «Musa (A.S.) sihredici ve mü bal eğ ah yalan söyleyici bir kimsedir.»] İşte Firavun ve etbaı böyle demekle Musa (A.S.) m davetine icabet etmediler. Halbuki Musa (A.S.) m gösterdiği mucize sihir olmakdan pek uzak olduğu gibi söylediği söz­leri dahi yalandan gayet uzak ve yalanla münasebeti yoktu.[27]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'ya birinci mukabelesini be­yandan sonra ikinci mukabelesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Musa (A.S.) bizim indimizden hak olan mucize ile onlara gelince Firavun ve erkân-ı hükümeti «Musa'ya iman eden kimselerin oğlan çocuklarını öldürün, kızlarını ve karılarını ibkâ edin» diye emir verdiler. Halbuki kâfirlerin ehl-i imana hile­leri olmadı, ancak zayi ve muz m ah il oldu.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette batile murad; Hz. Musa'nın dünyaya geleceği zamandaki katil değildir. Çünkü; Hz. Musa'nın dünyaya tulûu zamanında. Benî İsrail'den bir oğlan mey­dana gelip Firavun'un mülkü ve hükümeti onun eliyle helak ola­cağını kâhinlerin haber vermesi üzerine Firavun Benî İsrail'den dünyaya gelen oğlan çocuklarının öldürülmesini emretmiştir. Bir vakit sonra Firavun bu emrini geri aldı ve katil de terkolunmuştu. Vaktaki Hz. Musa mucizeyle izhar-ı nübüvvet edip Firavun'u dîne davet edince Firavun tekrar Benî İsrail'in oğlan çocuklarını katlet­mekle emretti. Bu emirden maksadı; Din-i Musa üzerine neş'et edenler çoğalıp Hz. Musa kuvvet bulmasın içindi ve katli oğlan çocuklarına tahsis etti ki bilfiil harbe iştirak ve kendine galebe edecek erkek olduğundan idi. Nisvanı katilden esirgemek ise Benî İsrail'i tahkir ve terzil içindir. Çünkü Benî İsrail'in erkekleri katlo-lununca karıları kendilerine kalacak ve istedikleri gibi onları ya­taklarına alacaklar ve kapılarında taht-ı esarette kullanacaklardı. Halbuki kâfirlerin hileleri daima zayi ve muzmahildir. Çünkü Hz. Musa'nın tulûu zamanında kendilerinin helaklerine sebep olacak Musa (A.S.) in helakine çok sa'yettikleri halde ca'yleri hiç bir menfeat temin etmedi, emekleri bütün boşa gitti. Hatta Musa (A.S.) ı Firavun kemal-i izz ü nâzla kendi hanesinde besledi ve kendi çilerinde büyüttüleı. Zira; kaza-yı İlâhî ve kaderi sübhanî-ye karşı hiç bir şey  hâil olamaz ve olamadı.

îşte her zaman kâfirlerin müminler haklarında hileleri batıl ve zayi olduğuna vu olacağına bu âyet delâlet eder. Lâkin mümin­lerde ihlâsla ubudiyet ve tamamiyle şeriate yapışmak şarttır. Amma bu şarta riayet etmeyen müminlere kâfirlerin mekr ü hiyleleri-nin tesiri olduğu ve belki o misilli hudud-u İlâhîyeden çıkmış olan müminlere Allahü Tealâ'nm kâfirleri musallat kıldığı görülmek­tedir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin müminlere hi­lelerinin zayi olup semeresiz kalmasının sebebi; onların küfürleri olduğuna.ve küfürle onları zem ve takbihlerini tescil ve kabahatlanna işaret için zamir mevkiinde lâfzı'ism-i zahir ola­rak varid olmuştur. Çünkü; bedelinde varid olsa olabilirdi, lâkin küfürle zemleri husul bul­mazdı.

Bu âyet-i celile; kâfirlerin Allah'a ve Resulüne hile ve mekir-leri her zaman zayî ve semeresiz olduğuna delâlet eder. Ancak müminlere karşı hile ve desiselerinin zayi olması müminlerin şe­riate temessük etmeleriyle  meşruttur,[28]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve âvânma gönderdiğini beyandan sonra Firavun'un Musa Aleyhisselâm'ın mucizesine mu­kabele edemeyince mukateleyc mübaşeret etmek istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun «terkedin beni, öldüreyim Musa'yı, çağırsın Rab'bı-sını, kurlarsın kendisini»  dedi.]

Yani; Firavun mucize ve maneviyat cihetinden Hz. Musa'ya mukabele edemeyip mağlûp    olunca maddiyâta teşebbüs  ederek dedi ki «Beni kendi halime bırakın Öldüreyim Musa'y1 ve eğer de-diği gibi Rab'bısı kadir ise çağırsın Rab'bısını benim katlimden Musa kendisini kurtarsın.» Firavun işte böyle demekle gazabının nihayetini izhar etti.

Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Fira­vun'un vüzerâsı içinde Musa (A.S.) in nübüvvetini bilenler ve iti-kad edenler Firavun'u katilden bazı tevilâtla menederek derlerdi ki «Eğer sen bunu öldürmeye kıyam edersen halk senin aczine ha­mil ve mübahasede mukabele edemediğin cihetle mukateleye mü­başeret ettiğini zannederler. Halbuki senin aciz göstermen halka karşı iyi bir şey değildir» demekle Firavun'u avuturlardı. Buna karşı Firavun da ikide bir «Koyuverin beni, öldüreyim şunu, ça­ğırsın Rab'bısmı, kurtarsın kendisini» demekle, celâdet gösterir ve Hz. Musa'nın Rab'bısmdan istimdadından korkmadığını izhar eder­di. Halbuki Musa (A.S.) m Nebi olduğunu kalbinden bilir ve kat­line cür'et edemezdi, fakat bu muzmirini de izhar etmez vüzerâsma ve sair halka karşı cesareti elden bırakmazdı. Yahut vüzera kendi manevralarını çevirmek için Firavun'u Hz. Musa ile meşgul eder­lerdi ki Firavun'un kendi hallerini tedkika eli değmesin. Çünkü her devlette vükelânın âdetleri; padişahı veyahut reis-i hükümeti haricî bir düşmanla meşgul etmektir. Zira; reis-i hükümet haricî işlerle meşgul olmasa dahilîyi tedkike başlar, vüzerânın ahvalini teftiş ve te'dibe kıyam eder. İşte bu te'dipten nefislerini vikaaye için ekser vükelâ reis-i hükümeti bir takım evhamât ve hayâlât ile ve haricî işlerle meşgul ederler. Firavun'u da vükelâsı bu minval üzere meşgul ederlerdi. Firavun ise bazen hiddete gelir «Koyuvej-rin beni öldüreyim Musa'yı» derdi ve lâkin öldürmeye eli değmefc ve son derece korkar, yutkunur dururdu. Ve. katle bilfiil mübaşeh ret etmek de istemezdi. Çünkü; Musa (A.S.) m mucizesi beni.kar tilden meneder de aleme rüsva olurum korkusundan da hâlî değilk di. Binaenaleyh; vükelâsının bazı tevilâtla katilden menettiklerine kalben memnun idi ve a'vânının kulûbuna riayeti de elden koyj-maz «Siz beni bırakmıyorsunuz, eğer bırakmış olsaydınız şimdiye kadar ben onu bitirir sözünü tüketirdim, lâkin bırakmıyorsunuz» diyerek onlara vücud verir ve hatırlarım eline alırdı.[29]

 

Vacip Tealâ Firavun'un katle müsaade istemesinin sebebini izah ve Firavun'un bakiyye-i kelâmını hikâye tarikıyla beyan et­mek üzere buyuruyor.

[«Zira Musa (4-S.) m dininizi tebdil veyahut yer yüzünde fesat izhar etmesinden korkarım» demekle kavmini Musa (A.S.) in aleyhine çevirmek isterdi.]

Yani; Firavun Hz. Musa'nın katline müsaade istemesinin se­bebini beyanda dedi ki «Ben Musa'nın sizin dininizi tebdil ve bana itaatinizi ihlâl etmesinden muhakkak korkarım, yahut etraf-ı mem­lekette halkı bizim tankımızdan çıkarmakla âleme fesat dağıtma­sından ve âlemi zararlandırmakla fesadını izhar etmesinden kor­karım. Binaenaleyh; beni koyuverin de şunu öldüreyim âlem de fesattan kurtulsun» derdi.

Öteden beri halkı her şeyden ziyade galeyana getiren; iki şey­dir : Birincisi; din, ikincisi; ırz, namus ve mem­leketi muhafaza olduğundan Firavun Hz. Musa'nın katline kıya­mına bu iki şeyi sebep göstermekle katli kastinde kendini mazur göstermek istemiştir. Çünkü; Firavun'un kavmi kabul ettikleri di­ni hak bildiklerinden Hz. Musa evvelâ dinlerinin .butlanından bah­sedince Firavun katil kastının birinci sebebi din meselesi olduğu­nu ileri sürerek «Dininizi tebdil edeceğinden korkarım» demekle halkı galeyana getirmek istedi, ikinci merrede halkın her zaman arzu ettikleri muhafaza-i mal ü can, ırz ve istirahat meselesini ileri sürdü ve «Korkarım yer yüzünü ifsad eder, rahatınızı kaçırır» de­mekle mal ve can hususunda emniyyet ve asayişi ihlâl edeceğini ve rahatlarının münselip olacağını beyanla halkın asabiyyetini tahrik etti. Firavun her ne kadar din ve dünya cihetinden Hz. Musa aleyhine halkı tahrik etmişse de fayda etmedi. Binaenaleyh; âki-bet korktuğu vartaya düştü ve Musa (A.S.) elinde helak oldu. Zi­ra; muhafazasına çalıştıkları dinleri ve dünyaları batıldı her ikisi de helak ve muzmahil oldu. Çünkü; batılda devam olamaz.[30]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı katletmek kastettiğin) beyandan sonra Musa (A.S.) m Firavun'a cevabını beyan etme] üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) «Âhirete iman etmeyen her mütekebbirin şeı rinden benim ve sizin Rabbımıza sığınırım» dedi.]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'ya vuku bulan tehdidâtma karşı Musa (A.S.) Cenab-ı Hakka tevekkül ve tefviz-i umur ederek dedi ki «Ben Rabbıma ve sizin Kabbmıza yevm-i âhirete iman etmeyen her mütekebbir-i anûdun şerrinden sığınır ve Allah'ın himayesine iltica ederim». İşte Hz. Musa böyle demekle Firavun'un Allah'ın kulu bir mütekebbir olduğunu söyledi.

Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın kendi nefsinden afatı ve belâyâyı defi'de en kavi yol Allahü Tealâ'-ya itimad-ı tamla itimat olduğuna işaret için Musa (A.S.) kelâmına

itimada ve te'kîde delâlet eden lafzıyla başlamış ve ins ü. cinnin şerrini defi'de makbul olan tarîk; istiâze tariki olduğuna işaret için istiâze ve iltica manâsına olan lâfzını ihtiyar buyurmuş ve Cenab-ı Hakka ilticasında Hz. Musa esma-i hüsnâ içinden Rab ism-i şerifiyle tazarruda bulunmuştur. Çünkü ter­biye; bir şeyi kemaline isâlden ibaret olup kemâline isal ise her afattan mahfuz olmaya mütevakkıf olduğu cihetle Musa (A.S.) Firavun ve etbâmm şerrinden istiâzede muhafaza manâsını müş'ir olan Rab ismini ihtiyar buyurmuştur. Binaena­leyh; insan için bir şeyin şerrinden ve afat ve beliyyâttan Cenab-ı Hakka iltica lâzım olduğuna ve iltica esmâ-i Ilâhiyeden her biriyle olursa da rab lafzıyla tazarru' etmek diğerleriyle tazarrudan evlâ bulunduğuna âyette delâlet vardır. Bu manâyı (Muâvvezeteyn) sûreleri de teyid eder. Çünkü; her iki sûrede istiâze rab ism-i şe­rifiyle varid olmuştur.

Bu âyette Musa (A.S.), kavminin kendine ittibâ etmeleri lâzım olduğuna işaret için «(Benim Rabbim sizin de Rabbiniz» de­miştir. Çünkü; ervâh-ı tahirenin bir hacetin husulünü Cenab-ı Hak'tan talebde içtimâ suretiyle müracaat etmeleri her ferdin yal­nız müracaatından evlâdır. Çünkü; içtimada te'sir daha ziyadedir. Binaenaleyh; Hz. Musa Cenab-ı Hakka mütekebbirlerin şerrinden istiâzede kavminin iştiraklerine delâlet için «Benim ve sizin Rab-bimize sığınırım» demiştir. Diyanet-i İslâmiye'de cemaatle edâ-yı salât etmek de bu kabildendir. Çünkü; bir çok ehl-i imanın birlik­te Rablerine ilticalarıyla şahs-ı vahidin ilticası arasında fark-ı kül­li olduğundan cemaatle edâ olunan namazın sevabı yirmi yedi de­rece ziyadedir. Cenab-ı Hakka istiâzede madde tayin etmeyerek şerrin küllisinden istiâze etmek efdal olduğuna işaret için Musa (A.S.)   lâfz-ı âmmiyle istiâze buyurmuştur. Yani

«şahıs tayin etmeyerek mütekebbir olan her şahsın şerrinden isti­âze ederim» dedi ki Firavun ve emsali her mütekebbir dahildir ve cümlesinin şerrinden bir sözüyle istiâze etmiş ve umum üzere is-tiâzenin evlâ,ve menfeatte ziyade olduğuna işaret buyurmuştur.

Bu âyette Hz. Musa Firavun'u; iki sıfatla tavsif etti: Bi­rincisi; mütekebbir olması, ikincisi; âhirete iman etmemesidir. Bu iki sıfatta Firavun'u tayin etmeyerek umum su­retinde zikretti ki Firavun'a mahsus olması matlub değil, belki bu iki sıfat her kimde bulunursa şerrinden sakınmak lâzım olduğuna işaret buyurmuştur. Çünkü halka ezanın menşei; bu iki sıfat oldu­ğundan her kim bunlarla muttasıf olursa serden ve zulm ü taad-diden hâlî kalmaz. Zira; mütekebbir ve kalbi kasvetli olan kimsede şefkat ve merhamet olmadığı cihetle zulümden çekinmediği gibi âhirete imanı olmayan kimsede dahi sual, cevap ve Cehennem kor­kusu olmadığından halka ezâ ve aklına gelen her şeyi işlemekten çekinmez. Şu halde kibir etmek ve âhirete iman etmemek her kim­de bulunursa sahibinin perişan ve âlemin harabına sebep olduğu gibi âlemde cereyan eden zulmün menşei de bunlardır. Çünkü; âhirete imanı olan merhamet sahibinden hiç kimseye zarar gelmez ve onun yüzünden hiç kimse ziyan görmez.

Bu âyette Musa (A.S.) tarafından Firavun'a mukabelede ga­yet zarafet vardır. Çünkü; Firavun «terkedin beni öldüreyim Musa'yi" dedikten sonra istihza tarikiyle «Çağırsın Rab'bısmı benim kahrımdan kurtarsın onu» demişti. Firavun'un bu sözüne muka­bele ederek Musa (A.S.) «Ey Firavun! Sen her ne kadar beni kat­letmek istiyor ve istihza suretiyle çağırsın Rabbısım diyorsan da ben ciddî olarak senin ve emsalinin şerrinden Rab'bime sığınırım ve-Rab'bim beni senin şerrinden muhafaza eder» dedi.

Hulasa; düşmanın şerrinden, sair belâya ve mesâibden kur­tulmanın çaresi Allahü Tealâ'ya iltica ve istiâze olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[31]

 

Vacip Tealâ Firavun'un şerrini def etmekte Musa (A.S.) m istiâze edip başka esbaba tevessül etmediğini beyandan sonra Mu­sa (A.S.) m tevekkülü neticesi olarak Cenab-ı Hakkın bir ecnebi vasıtasiyle Hz. Musa'ya muavenet ettiğini ve o ecnebinin müda­faasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un et kundan imanını saklayan bir mümin-i racül dedi ki «Rabbim Allahü Tealâ'dır diyen racülü siz katleder misi­niz?»] İşte o racül böyle demekle katli kerih gördü.

Yani; Firavun Musa (A.S.) m katlini azim ve helakini kastet­mesi üzerine iman-ı sahihle iman edip Firavun'un şerrinden kor­kusuna binaen imanını saklayan bir racül-ü mümin Firavun'a ve vükelâsına hitaben «Benim Rabbim ancak Allahü Tealâ'dır diyen racülü böyle dediğinden dolayı öldürecek misiniz, Rabbim Allah'­tır diyeni öldürmek günah değil mi?» demekle Firavun'u katil kas­tından vazgeçirmeye çalıştı ve bu fitneyi teskin için kemal-i zara­fetle uğraştı.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu racül Firavun'un amcası oğlu veliahdı ve o zamanda memleketin muhafazasına memur zabtiye nazırı idi. Yahut Firavun'un kavnünden bir racül ise de akrabasından 'değildi. Yahut Benî İsrail'­den bir racül idi. Yahut gurabâdan bir racül-ü mümin idi. Lâkin bu rivayetlerden esah olan; bu racülün Firavun'un akrabasından olmasına âyet delâlet eder. Çünkü Al; insanın akrabasına denir. Binaenaleyh; amcazadesi olmak rivayeti sahih olsa gerektir.[32]

 

Vacip Tealâ o racülün kelâmının bakiyyesini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.

[O racül-ü mümin «Halbuki Musa (A.S.) size Rabbımzdan da­vasının s ki kına delâlet eder bir takım mucizelerle geldi, davasını isbat etti» demekle Firavun'un hiddetini teskine çalıştı.]

Yani; Firavun'un Hz. Musa'nın katlini tasavvuru üzerine o zamanın inzibat memuru olan zat Musa (A.S.) a muavenete kıyam etti, dedi ki «Nasıl oluyor ki bu zatı siz öldürmeye kıyam ediyor­sunuz? Halbuki sizin öldürmek istediğiniz kimse size Rabbinizden tevhide delâlet eder bir takım kuvvetli delillerle geldi (Rabbim Allah'tır) dedi. Rabbim Allah demek ve davasını beyyineyle isbat etmek katlini icabeden şeylerden midir ki katlini tasavvur ediyor­sunuz?» demekle Firavun'u ve erkânı hükümetini katilden menet­meye çalıştı. Bu zatm Hz. Musa'ya münasebeti olmadığı halde mu-. avenete sa'yetti. Çünkü Musa (A.S.) o zamanda en zalim ve gad­dar, istediğini biğayri hakkın asar, keser koca bir hükümdarın şer­rinden yalnız Allahü Tealâ'ya iltica ile iktifa etmişti. Binaenaleyh; Allahü Tealâ, düşmanın kendi etbâ ve erkânından, mühim işler elinde olan bir zatı müdafaa edici olarak halketmekle Musa (A.S.) ı onun şerrinden himaye buyurdu. Şu halde tevekkül-ü tamla Al­lah'a mütevekkil olan her ferdin muini Allahü Tealâ olduğuna bu âyet delâlet eder.[33]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'ya muavenet eden zatm sözüne devamla söylediği sözleri beyan, etmek üzere buyuruyor.

[O racül-ü mümin «Musa (A.S.) yalancı ise yalanının zararı kendine aittir. Binaenaleyh; onun yalanından size bir zarar gelmez, eğer davasında doğru ise size vaadetmiş olduğu   şeylerden bazısı size isabet eder. Binaenaleyh; ona su-u kasttan sakınmalısınız. Zi­ra; sadık olduğu takdirde su-u kastın neticesinde vaki olacak kö­tülük size aittir. Şu halde iki surete nazaran da hayatına taarruz etmemelidir. Zira; Allahü Tealâ işinde ifrat edip haddini tecavüz eden ve yalan söyleyici olan kimseyi doğru yola sevketmez, ona hidayeti tevfik etmez.] Binaenaleyh; sizin onu katledeceğiz diye­rek uğraşmanızda bir manâ yoktur. Çünkü; eğer yalancı ise, Allahü Tealâ onun davasını beyyineyle isbat etmediği gibi derhal onu ih-lâk eder. Sizin katlinize hacet bırakmaz, eğer davasmda sadık ise sizin ona riayet etmeniz lâzımdır" demekle Firavun ve etbamın yalancı ve müsrif   olduklarından doğru yolu    bulamıyacaklarma işaret etti.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu söz gayet insaf üzere sudur etmiş bir kelâmdır ve asla taassup şaibesi yoktur, Firavun'un o kadar azgın ve kahırlı zamanında gayet zarafetti ve nazikâne ser-dolunmuş bir takım delâil-i ilzâmiyedir. Çünkü; bir taraftan Fira­vun'u ve erkân-ı hükümetini korkutuyor, diğer taraftan da Hz. Musa'nın yanlış bir şey söylemediğini ve eğer söylemişse zararı kendine ait olup bunlara bir şey dokunmıyacağını beyanla gazab-larını teskin ediyor. Şu muhavere; Bu zatm Firavun'un meclisin­de rey sahibi olup o vaktin söz sahiplerinden olduğuna delâlet edei. Çünkü; âhad-ı nâsdan olsaydı Firavun'un saltanatına ve kahr u ga­zabına karşı söz söyliyemiyeceği gibi söyliyecek olsa bile Firavunj söylemeye yol bulamaz ve yol bulsa bile dinleyen olmazdı. Bu is hem söyledi hem de söylediğini dinletti. Şu halde vükelâ-yı dev­letten olduğuna âyet delâlet eder.

Bu âyet Firavun'un müsrif-i kezzâb olduğuna ve müsrif-i kez-zâb olduğundan dolayı muvaffak olamı^acağma ve Musa (A.S.) in uluvv-ü şanına.işaret vardır. Firavun kati kastında muvaffak ola­madı. Çünkü; müsrif-i kezzâbdır. Her kimse ki müsrif-i- kezzâb ola, muvaffak olamaz. Binaenaleyh; Firavun da muvaffak olamadı ve bütün emeklen boşa gitti. Musa (A.S.) ise muvaffak oldu. Zira; müsrif-i kezzâb değildi.[34]

 

Vacip Tealâ mümin-i racülün sözlerinden bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey benim kavmim! Bu gün yer yüzünde galip olduğunuz halde mülk sizindir. Şu halde eğer gazab-ı İlâhî bize gelirse Al­lah'ın azabından kurtulmak için bize kim yardım eder?»]

Yani; o racül-ü mümin Firavun'a ve etbaına hitaben «Ey kav­mim! Bu gün Amâlika memleketi sizindir ve bu memleketinizde size bir münazi ve şerik yoktur. Şu halde arz üzerinde umum nasa galip olduğunuz cihetle bu nimetin şükrünü edaya sa'yedin ve Al­lah'ın gazabına sebep olacak ef'âle cesaret etmeyin. Eğer Musa'yı katle cesaret ederseniz Allah'ın gazabı size gelir. Zira katil; azaba sebeptir. Eğer katli terketmediğinizden dolayı azap gelirse bize kim yardım eder ve yardım etmek kimin haddidir?» demekle Fi­ravun ve etbamı ilzam ve bu kelâmım dahi gayet zarafetle irâd etti. Çünkü; kavminin hissiyatını okşayacak ve sürür verecek mül­kü ve yer yüzünde galip olduklarını beyanla onları neşelendirdi, sevilmiyecek şeylerde kendini onlara şerik kıldı. Çünkü nefsin sevmiyeceği şeyleri nasihatta kendini şerik kılmakta nasihatin te­siri ziyade olduğundan azabın nüzulünde kendini onlara şerik farzetti. Zira; yalnız onlara geleceğini beyanla iktifa etmiş olsaydS asabiyetlerini tahrik eder ve nasihatin tesiri kalmazdı.

Bu âyet; nasihat eden racül-ü müminin Firavun'un kavmin­den olduğuna delâlet eder. Çünkü; kavmi kendine nisbet etti. Kavmle murad ise Firavun ve etbâıdır. Eğer Firavun'un kav-minden olmasaydı kendine nisbet etmezdi.[35]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin sözlerini beyandan sonra Fira­vun'un o racüle mukabele suretiyle söylediği sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun dedi ki «Şu müddeiyi def'ide işaret; ancak evvelki reyimi ve savab gördüğüm şeyi işaret ederim ve şu rey ü tedbi­rimle başka şeye delâlet etmem, illâ size doğru yolu göstermekle savap olan yola delâlet ederim.] Zira bu müddeînin katli aklıma, muvafık, reyime mutabık, fikrimce savaptır ve benim reyimce bu­nun şerrini defetmek ancak katletmekle olacağından bu tarika te­vessül etmenin savap olduğunu söylüyorum. Binaenaleyh; bunun şerrinden kurtulmak ve fesadını defetmek ancak öldürmekle olur» demekle racül-ü müminin sözlerini reddetmek istemiştir.

Yani; racül-ü müminin müdafaasına karşı Firavun dedi ki «Ben sizin için rey ü tedbir etmem, ancak kendi nefsim için reyet-tiğim şeyi reyederim ve bu reyimle başka maksadım yok, ancak sizi selâmete isâledecek tariki söylemektir, benim korktuğum şey; millet arasına fesâd ilkâ eder, milleti tefrikaya düşürür. Binaena­leyh; bu gibi fesatlara meydan vermeksizin Musa'nın vücudunu ortadan kaldırmak mülk ü saltanat ve millet hakkında maslahat ve menfeattir» demek istedi.[36]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Musa (A.S.) m katlolunmasmda inad ve İsrarına ve bu fikrinde sebatına dair sözünü beyandan sonra o racül-ü müminin tekrar müdafaasını beyan etmek üzere buyuruyor,

[Şol zat dedi ki o zat-ı şerif Musa (A.S.) a iman etti «Ey kavmim! Ben sizin üzerinize dünyada şiddetli azab gelmesinden korkarım. O azab sizden evvel geçen cemaatlere nazil olan azab gibi olur ki o azab; kavm-i Nuh, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen milletlerin âdetleri üzerine nazil olan azabların misli olur.»]

Yani; «Ey kavmim! Musa'yı katletmek fikrinde devam eder-seniz sizden evvel geçen cemaatler ki kavm-i Nuh, Ad, Semûd ve onlardan sonra gelen milletlerin âdetleri üzerine yevm-i muay­yende azap gelmişti. Onlara gelen azabın mislinin sizlere de gel­mesinden korkarım. Çünkü; onlar taraf-ı İlâhî'den kendilerine gönderilen resullerini tekzib ettiklerinden azaba müstehak oldu­lar. Binaenaleyh; onların her birine yevm-i muayyende gûnâ gûn azablar geldi. Siz de onlar gibi nebinizi tekzib ettiğinizden dolayı bir muayyen günde size de onlara gelen azabın misli gelmesinden korkar ve endişe ederim. Zira; sizin âdetinizle onların adetleri ara­sında fark yoktur. Şu halde onların âdetleri helaklerine sebep ol­duğu gibi sizin âdetinizin de helakinize sebep olacağında şüphe yoktur. Çünkü âdet-i kabih üzere gelen ceza; elbette kabin olur. Binaenaleyh; onların hallerinden ibret almanız lâzımdım dedi ve bu sözden maksadı; onları azab-ı dünyeviyyeyle tehdit etmekti.[37]

 

Vacip Tealâ bu racül-ü müminin, herkese gelen belânın kendi kusur ve istihkakı sebebiyle olduğunu kavmine söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Allahü Tealâ kullarına zulüm muradetmez.»]

Yani; hudud-u İlâhiyeye münafî günahlardan vesair çerâiir mutlakadan korkup işlemeyen kullarına Allahü Tealâ zulüm mu­radetmez. Zira; Allah'ın her fiili hikmete muvafık ve maslahata mutabık olduğundan Allah'ın işinde asla zulmolmaz. Çünkü; zu­lüm; eser-i cehil ve aciz olup Cenab-ı Hak ise cehil ve acizden mü­nezzeh olduğu cihetle zulümden de münezzehtir. Binaenaleyh; Al­lahü Tealâ'ya zulüm isnadetmek küfürdür. İşte şu esasa binaen gü­nahı olmayan kimseye Allahü Tealâ azap etmez ve günahı olan kimseyi affetmedikçe azabtan hâlî kılmaz.

Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet­te Cenab-ı Hak'tan zulmü nefiyde mübalağa vardır. Zira; Allahü Tealâ kullarına zulüm muradetmeyince zulüm etmiyeceği evlevi-yetle sabit olur. Çünkü murad olmayan şey; vücud bulmaz.[38]

 

Vacip Tealâ şu racül-ü müminin kavmini azab-ı dünyevî ile tehdit ettiğini beyandan sonra azab-ı uhrevî ile de tehdit ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey kavmim! Yevm-i kıyametin şiddetinden ben sizin üzeri­nize korkarım. O yevm-i kıyamet öyle bir gündür ki o günün şid­detinden ve günahınızın çokluğundan ve günahınız üzerine gelen azabtan siz arkasın arkaya kaçarsınız ve o günde sizi Allah'ın aza­bından kurtarıcı hiç bir kimse olmaz ve o azabtan sizi saklayacak bir kimse bulunmaz» dedi.]

Yani; o racül-ü mümin Firavun'u ve etbâını Hz. Musa'ya iman etmedikçe azab-ı dünyevinin geleceğini ve dünyada belâdan kur-tulamıyacaklarını beyandan sonra azab-ı âhireti beyana intikal ederek dedi ki «Ey kavmim! Siz Hz. Musa'yı tekzibte ve onu kat­letmek kastında devamederseniz herkesin çağırışıp bağırıştığı kı­yamet gününün azabından ben muhakkak korkarım, o günün azabı sizin üzerinize gelir. Zira; sizin haliniz gazab-ı İlâhîyi câlibtir ve o gün Öyle bir gündür ki siz günahınızın çokluğundan arkasın arkaya kaçar ve ne yapacağınızı şaşırırsınız, siz dünyada olan şevket ve saltanatınıza güvenmeyin. Çünkü; o günde sizin için Allah'ın aza­bından kurtarıcı ve hıfzedici bir kimse olmaz. Şu halde sizin için çare; bu dünyada taraf-ı İlâhîden size gönderilen Resul'e iman ve itaatle azab-ı dünyevî ve uhrevîden kurtulmak ve bu vesileyle Re-sul'ün dâmen-i pâkine yapışarak Allah'ın himayesine iltica etmek­tir» demekle kavmini insafa davet etti. Yevm-i kıyamette herke­sin günahının azabını görünce bağırıp çağrışacağı bir gün olduğu için o güne yevm-i tenâd denmiştir. Çünkü tenâd ; çağrışmak manasınadır.

[«Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı bir kimse bulunmaz.»]

Yani; bir kul iradesini dalâlete sarf ve Allahü Tealâ onun ira­desi üzerine dalâleti halk ile idlâl ve dalâletine irade-i İlâhîye te-allük edince onu hidayette kılacak ve doğru yola sevkedecek bir kimse bulunamaz, amma iradesini hidayete sarfeder de Allahü Tealâ da onun hidayetini halkederse onu idlâl edecek bir kimse de bulun­maz.[39]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı bulunmadığını söylediğini beyandan sonra şu sözünü bir mi­salle temsil etmek üzere buyuruyor.

[«Allahü Tealâ'ya yemin ederim ki bundan evvel Yusuif (A.S.) bir takım açık ve zahir mucizelerle size geldi. Siz onun ge«j tirdiği dinde ve o dinin ahkâmında şek ve tereddüt içinde sabit ve' daim oldunuz.»]

Yani; racül-ü mümin kavminin dalâletlerini o kavim içinde sebketmiş bir maddeyle ispat etmek üzere dedi ki «Allah'a yemini; ederim ki Musa (A.S.) dan evvel Yakub (A.S.) m oğlu Hz. YusuÇ birtakım delâil-i kat'iyye ile vahdaniyeti ispat için size geldi, hakkaj davet etti. Siz ise onun getirdiği dinde şekketmekte devamettiniz,, tasdik etmediniz. Çünkü; iradenizi şerre sarfettiğinizden dolayı si4~ zin yedinizde dalâleti halketmekle idlâl ettiğinden sizde hidayeti yoktur. Zira; Allah'ın idlâl ettiğini hidayette kılıcı olmaz» demekle| kavmini tevbih etti.

Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette Yusuf (A. S.) ile nıurad; Hz. Yakub'un oğlu Yusuf (A.S.) ve Firavun ile murad; Musa (A.S.) m Firavun'udur. Çünkü; Yusuf (A.S.) zamanındaki Firavun'un Hz. Musa zamanına kadar yaşadığı mervidir. Buna nazaran her ikisinin zamanında bu­lunan Firavun şahs-ı vahidden ibarettir, nâsıh olan racül-ü mümi­nin «Size Yusuf (A.S.) da geldi» diyerek hitabı da şahs-ı vahid ol­masını icabeder. Yahut; Yusuf ile murad; Yusuf (A.S.) m oğlu­nun oğludur. Buna nazaran Firavun-ı Yusuf Firavun-ı Musa'­nın başkasıdır, "ikinci Yusuf Firavun'u imana davet için geldi fa­kat söz duyuramadı» demektir. Fakat sahih olan Yusuf ile murad; Yakub (A.S.) in oğlu Yusuf (A.S.) dır. Firavun ise Hz. Yusuf un za­manında olan Firavun'un oğlu veyahut hafididir. Âyetteki hitaba gelince; zarnan-ı Musa'da olan Firavun'a babasının veya dedesinin seyyiâtıyla hitabtır. Çünkü; babaların seyyiâtiyle evlâda hitabet-mek âdettir. Meselâ bir kabilenin birkaç batın evvelde büyük pe­derlerinin işlediği bir günahı onun neslinden birkaç batın sonra ge­lenlerin başına kakmak ve «Siz şöyle yapmadınız mı?» demek in­sanlar arasında her zaman carî olan ahvaldendir.[40]

 

Vacip Tealâ   racül-ü müminin   Firavun'a ve etbaına   Yusuf (A.S.) a iman etmediklerini beyanla tevbih ettiğini beyandan sonra onlarm ef'âlinden daha ziyade fena olanını söylediğini zikretmek üzere buyuruyor.

[«Yusuf (A.S.) in size getirmiş olduğu dini tasdik etmemekle beraber vefat edip zaman-ı Yusuf münkariz olduğunda siz (Bun­dan sonra Allahü Tealâ resul göndermez) dediniz. Bu sözünüzle hem Yusuf'u hem de Yusuf'tan sonra gelecek enbiyayı tekzib et­tiniz. Şu halde siz şiddet-i inadınızla Yusuf (A.S.) in getirmiş ol­duğu dinden intifa etmediğiniz gibi Musa (A.S.) in getirdiği din­den dahi intifa etmezsiniz. Çünkü; fikrinizde isabet yoktur, dalâle­te ısrarınız çoktur, sizin dalâletiniz gibi emr-i hakta şekkedici müs­rif olan kimseyi Allahü Tealâ idlâl eder.] Binaenaleyh; size mebus olan resullerin getirdikleri dinde şüphe ettiğiniz gibi adaleti mu­hafaza için Allah'ın vaz'ettiği ahkâmı tanımamakla müsrif olduğu­nuz cihetle Allahü Tealâ sizi idlâl ettiğinden Yusuf (A.S.) ı tanı­madığınız gibi Musa (A.S.) ı da tanımıyorsunuz. Zira; vehminiz aklınıza galip olup âbâ ve ecdadınızı taklide son derece gayret et­tiğinizden hakka meyletmiyorsunuz, dinde şekkettiğiniz gibi ahkâ­mını kabul etmemekte ısrar ediyorsunuz. Binaenaleyh; harekâtınız aynı dalâlettir» demekle Firavun'u ve etbâmı tevbih etti.[41]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin Firavun'un ve etbâmm Musa (A.S.) m davasını red edecek ellerinde bir burhan olmadığını ve mücadeleleri sırf vehimlerine tebaiyetten ibaret olduğunu beyanla ilzam etmeye çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«O müsrif olan ve dinde şekkeden sol kimseler ki vahdaniyete delâlet eden âyâtı İlâhiyede mücadele ederler, lâkin bu mücadele­leri kendilerine yahyile veya ilhamla gelmiş kavi bir hüccetle de­ğildir, belki mücerret babalarım ve dedelerini taklidledir yahut adî şüphe üzerine evham ve hayaletlerine tabi olmak suretiyledir, yoksa kavi bir delile müstenit değildir. İşte şu minval üzere hakka karşı mücadele eden kimselerin helakleri Allahü Tealâ ve Allah'a iman eden müminler indinde pek büyük oldu.'»] Böyle delilsiz mü­cadele edenlerin cidalleri gerek Allahü Tealâ, gerek müminler in­dinde pek büyük helake ve husran-ı ebediye sebep olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile delilsiz mücadelenin batıl olup sahibinin helakine sebep ve delile istinadederek mücadelenin hak ve güzel olduğuna bu âyet delâlet eder. Cenab-ı Hak bu gibi mü­cadelenin helak yönünden pek büyük   olduğunu beyanla bu gibi. delilsiz mücadeleye cesaret etmekten insanları menetmiştir.

[Böylece Allahü Tealâ nâsı zararlandıran her zalimin vl halk üzerine tekebbür ve iftihar eden her mütekebbirin kalbini mühür­ler.] Çünkü; küfür üzerine ısrar ettiğinden kalbi şekavetle ülfet ettiği cihetle taş gibi şiddet peyda eder. Binaenaleyh; hakkı kabul etmemekte ağzı kapalı ve mühürlü bir sandık gibi içine bir şey giremez ve hak üzere delâlet eden delilleri kabul etmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kalbi mütekebbir ve ceberutla muttasıf olan kimsede merhamet ve şefkat olmadığından bu iki sı­fat onların bigayrı hakkm mücadelelerine ve azaba istihkaklarına sebep olduğuna âyet delâlet eder. Kibri ve gayra zulmü âdet eden kimsede seâdet olmaz. Zira seâdete sebep; iki şeydir: Birin­cisi; Allah'ın emrine ta'zîm, ikincisi; Allah'ın mahlû­kuna şefkat ve merhamettir. Kibir ve ceberut ise bunun ikisine de münafidir. Zira; mütekebbir olan kimsenin kibri emr-i ilâhîye ta'zime münafi olduğu gibi ceberut da halka merhamete manidir. Binaenaleyh; insanda bu iki sıfat seadete mani olduğundan Firavun ve emsalinin kalpleri hayır olan şeyleri kabulden imtina et­mekte mühürlü eşya gibi olmuştur.[42]

 

Vacip Tealâ Firavun'un mütekebbir ve cebbar olduğunu be­yandan sonra hamakat ve belâhette nihayeye vardığım beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Firavun veziri Hamân'a dedi ki «Yâ Hamânî Benim için bir köşk yap ki me'mûl ederim, o köşk sebebiyle göklerin yollarına ben vasıl olurum da Musa'nın mabuduna muttali olurum.»] Firavun işte böyle demekle Haman'a bir saray yapmasını emretti.

Yani; Hz. Musa'nın dini ahali arasında intişara başlayınca Mu­sa (A.S.) m, halkı semâvât ve arzın halikı olan Allahü Tealâ'nın dinine davet ettiğini gören halk Hz. Musa'ya itaate başladılar. Fi­ravun ise Musa (A.S.) tarafından getirilen berâhin-i kafiyeye ve mucizât-ı vâzıhaya mukabeleden aciz kalmasına binaen şaşkınlık eseri olarak veziri Haman'la min vechin istişare ve min vechin Haman'a emir suretiyle dedi ki «Ya Haman! Korktuğumuz başımı­za geldi. Sen benim için bir bina yap ki o bina cümle binalardan yüksek olsun. Umarım ki o bina üzerine çıkınca Musa'nın işini takviye ve davasını te'yki eden esbaba ben vasıl olur ve Musa'nın ma'budunu bulurum, Musa'nın davasında sadık olup olmadığını Rabbisinden sual ederim. Çünkü; o bina vasıtasiyle benim vasıl olacağım esbâb alem-i ulvî olan semavâtm esbabıdır. Binaenaleyh; semâvâtm esbabına ve haline muttali olmak ihtimali vardır.»

[«Ve ben zannederim ki Musa davasında yalancıdır» dedi.]

Yani; Firavun bu sözü ile Musa (A.S.) m sözüne inanmama­larım tavsiye etmek istemiş ve demiştir ki «Benim zannıma göre bu yalancı sahirdir, sihrini terviç için mabuduna iftira ediyor ve aklı zayıf olan avâm-ı nâsı aldatıyor».

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Firavun'un Haman'a emrettiği bina ile murad; rasathanedir. Bu rasathane sebebiyle Hz. Mu­sa'nın tâliinin kuvvet ve za'fma muttali olmak, semanın esbabı olup havadis-i arziyeye delâlet eden yıldızların ahvalini gözetle­mek, onunla Cenab-ı Hakkın resul gönderip göndermediğini bil­mek ve Musa (A.S.) m sıdkına veya kizbine istidlal etmek için böyle bir rasathane yapılmasını emretmiştir, yoksa semaya çıkmak âdet vechüzere insanlar için mümkün olmadığını bilmiyecek kadar divane değildi.

[Şu tafsilât vechüzere Firavun'a kötü amelleri tezyin olundu. Binaenaleyh; Firavun hu gibi evhamât-ı batilayîa yoldan çıktı ve maksad-ı aksaya isal eden tariki haktan men'olundu.]

[Hz. Musa hakkında Firavun'un hileleri olmadı; ancak helak ve hasarda oldu.] Çünkü; bir çok esbaba tevessül etti, lâkin hiç birisinden istifade edemedi, belki hilelerinin cümlesi kendi aleyhi­ne netice verdi. Zira; tutmuş olduğu yolların cümlesi batıldır. Ba­tıl ise hakka karşı daima muzmahildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bazı tarihlerin «Haman Hz. Mu­sa'dan çok zaman sonradır» dedikleri bu âyetle merduttur. Zira âyet; Hz. Musa'nın muhatabı olan Firavun'un veziri Haman oldu­ğuna delâlet eder. Amma tarihlerin beyan ettikleri vechüzere Hz. Musa'dan bir çok zaman sonra (Haman) isminde bir gaddarın da­ha bulunmasından Firavun'un veziri başka bir Haman olmasına mani değildir. Şu halde tarihlerin beyan ettikleri ve Hz. Musa'dan sonra olan Haman Firavun'un veziri olan Haman'm başkasıdıı[43]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin Firavun'u envai delillerle ilzam etmesi üzerine Firavun'un Haman'a bir rasathane bina etmesiyle emrettiğini beyandan sonra, racül-ü müminin tekrar Firavun'a na­sihatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un kabilesinden iman eden racül-ü mümin kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Bana ittibâ edin ki ben sizi doğru yola sevkedeyim.»]

Yani; racül-ü müminin delâil-i kat'iyyesi Firavun'a tesir et­meyince nasihat suretiyle kavmine dedi ki «Ey kavmim! Beni din­leyin, sözümü doğru bilin, gittiğim yola gidin ve bana ittibâ edin ki ben sizi tarik-ı müstakime ulaştırayım». O racül-ü mümin böyle demekle kavmini Firavun'a ittibâdan menetmek istedi ve bu kelâ-mıyla Firavun'u ve kavmini dalâlete nisbet etti. Çünkü; «Eğer ba­na tebaiyyet ederseniz ben sizi doğru yola götürürüm» demek «Si­zin gittiğiniz yol eğridir, eğri yol maksuda isal etmez» demektir. Zira   Sebilürrâşâd;   sebil-i dalâletin zıddıdır.[44]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin kavmini tariki necata davet et­tiğini beyandan sonra dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğunu zi­kirle kavmini ikaza çalıştığını beyan etmek üzere buyuruyor

[«Ey kavmim! Şunu iyi bilin ki bu dünya meta-ı kailidir. Amma âhiret; Dar-ı karar yani erbab-i basiretin karar edeceği mahal-dir.n]

Yani; «dünyanın fanî ve âhiretin baki olduğu kafidir. Şu halde fani ve her zaman inkirâza ve zevale maruz olan dünyanın me-taı gayet az ve zahmeti lezzetimden daha çoktur. Amma âhirete ge­lince; âhiret baki, zevalden mahfuz, nimeti ve nimetinin lezzeti ebedî ve süruru daimdir. Binaenaleyh; âhiret, dünyadan hayırlı ve efdaldir. Şu halde aklı olan bir kimse azıcık bir Ömür ve lezzete mukabil ebedi sürür ve nimeti feda etmez». Bu sözüyle raeül-ü mümin kavmine dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla dünyaya aldanmamalarını tavsiye etmiştir.[45]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin dünyanın ve âhiretin hallerini beyanla nasihat ettiğini beyandan sonra âhireti kisbin yollarını be­yanla Cennet'e terğib ve Cehennem'den tenfîr ettiğini beyan ,etmek üzer buyuruyor.

[«Bir kimse günah işlerse cezası o günahın misli olur ziyade olmaz, erkekten, dişiden her kim olursa olsun mümin olduğu halde amel-i salih işlerse onlar Cennet'e girer ve hesabsız merzûk olur­lar.] Ey kavmim! Şunu bilin ki bir kimse Allah'ın azabını îcab eder bir günah işlerse o günahın cezası âhirette adalet-i İlâhîye mukte-zâsı onun misli olur, ziyade olmaz. Amma bir kimse erkek veya dişi herhangi sınıftan olursa olsun mümin olduğu halde iyi amel işler­se o kimse hesapsız rızıkla merzûk olur, Cennet'e girer, ebedi Cen-net'te kalır».

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir saat küfrüzere bulunup ve­fat ederse ebedi muazzeb olmasından ceza cinayetin misli olma­mak lâzım gelmez. Zira; kâfir küfrünü ibadet itikat ettiğinden ebe­dî muammer olsaydı küfretmeye niyet ettiği cihetle ebedî azab; ebedî küfre niyetinin cezasıdır. Binaenaleyh; ceza cinayetin misli­dir, ziyade değildir.

Bu âyet; cinayete müteallik olan ahkâm-ı şer'iyyenin esasını teşkil ve ukuubâtm hiç birisinde cezanın cinayet üzere ziyade ol-mıyacağma delâlet eder. İşte bu esasa binaen kütüb-ü fıkhiyede ukuubât daima cinayete göre tertip olunur ve cürümle ceza bey­ninde nisbet-i âdileye riayet üzere hüküm bina kılınır. Çünkü; ge­rek nefse müteallik kısasta olsun, gerekse sair azada olsun tertib olunan  ceza   cinayete  müsâvaat   esasından   ayrılmaz.   Şu   halde âyeti kadar müsavat esasını tesis eder bir düstûr-u layeteğayyer olamaz ve akl ü mantıka muvafık olan da müsâvaat olduğu için hiç bir âkilin itiraza mecali yoktur. Çün­kü müsavat esası; cümle ukulün kabul ettiği bir kanun-u lâyeteğay-yerdir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ameli salihin cezası hesab-sız yani tartısız ve amelinin birkaç misli ecri fazla olacağını işaret için bigayrı hesap merzuk olacakları beyan olunmuş ve iman ol­maksızın amelin faydası olmıyacağma işaret için imân; şart manâ­sını ifade eden cümle-i hâliye olarak varid olmuştur.[46]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin muktezayı merhameti kavmine nasihatten feragat etmeyip tekrar nasihat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O racül-ü mümin «Ey kavmim! Bana ne gibi şey arız oldu kî ben azab-i İlâhîden halasınıza davet ediyorum da siz beni günah­kârlar için hazırlanmış olan nav-i cahîme davet ediyorsunuz. Zira; siz beni Allah'a küfretmeye ve şeriki olduğuna benim için ilim ol­mayan şeyle Allahü Tealâ'ya şirketmekliğime davet ediyorsunuz. Halbuki ben sizi herkese galip ve kullarının isyanını mağfiret edici olan Allah'ın dergahına davet ediyorum» demekle kavmini yola getirmeye çalıştı.]

Yani; o racül-ü mümin «Ey kavmim! Bana ne oldu ki siz beni Cehennem'e davet ettiğiniz halde ben sizi cemi lezzât-ı ruhâniye-nin mahalli olan Cennet'e davet ediyorum. Zira; siz beni vahid-i hakiki olduğuna itikat ettiğim Allahü Tealâ'ya küfür ve ülûhiye-tine ilmim lâhik olmayan bir takım putları Allahü Tealâ'ya şerik itikat etmekliğime davet ediyorsunuz, sizin davet ettiğiniz küfür ve şirk ise nar-ı cahime girmeye ve rüsvalığa sebep ve ebedî zarara bâdîdir» demekle kavmine nasihat etti.

Fahri Râzî'nin beyanı veçhile Firavun'un kavmi iki kısım olup bir kısmı ülûhiyeti bilkülliye inkâr diğer kısmı ulûhiyeti ikrar ve-lâkin putların ibadete istihkakta Allah'a şerik olduğunu itikat ederlerdi. Binaenaleyh; ulûhiyeti büsbütün inkâr edenlere hitaben «Beni küfre davet ediyorsunuz», ulûhiyeti ikrar edip de şirk eden­lere «Beni şirke davet ediyorsunuz» demekle her iki sınıfın itikat­larını beyan ve o itikadlarm batıl olduğuna işaret etmiştir. Çünkü; racül-ü mümini her iki sınıfta kendi mezheplerine davet ediyorlar­dı. Racül-ü mümin Allahü Tealâ'nm Azız ve Gaffar olduğunu be­yanla Firavun'a ta'rîz etmiştir. Çünkü; «Mabud olan zatın kudret-i tâmme ve ilm-i kâmile ile muttasıf olup sevdiği kullarına nimeti bol vermeye ve günahkârlardan intikamını almaya kaadir ve is­terse affetmeye muktedir olması lâzımdır. Firavun ise gayet aciz bir kimse olduğundan ülûhiyetle münasebeti yoktur. Şu halde Fi­ravun nasıl oluyor ki ülûhiyet davasında bulunuyor ve siz nasıl oluyorsunuz ki onun ülûhiyetine itikat ediyorsunuz» demekle kav­mini tekdir etmiştir.

Firavun'un kavmi küfrüzere devam ederlerse azabtan kurtul­mak olmıyacağmı beyanla beraber Allah'ın rahmetinden ümitleri­ni kesmemelerine de işaret için Cenab-ı Hakkı Gaffar sıfatıyla tav­sif etmiştir. Yani «Siz her ne kadar küfrüzere ısrar ediyorsanız da eğer iman ederseniz Allahü Tealâ imanınız sebebiyle geçmiş gü­nahlarınızı tamamen affeder» demekle imana teşvik etmiştir. Çün­kü; Cenab-ı Hak bir kimsenin bir dakika imanı sebebiyle seksen senelik günahını affeder.[47]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin1 zat-ı ülûhiyeti lâyık olduğu bazı sıfatlarla tavsif ettiğini beyandan sonra Firavun'un kavminin ma-bud tanıdıkları putları zemmetmek suretiyle söylediği sözleri alâ tarikilhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Şüphe yok ki sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünya ve âhi-rette davete iktidarı yoktur ve bizim dünyada ve âhirette mercii-miz ancak Allahü Tealâ'nm huzurudur. Zîra; dünyada ibadete ve âhirette Cennet'e davet edici odur, umur-u itikadiyede bir takım evham-ı batıİaya ittiba ederek Allahü Tealâ hakkuıda hezeyan eden müsrifler ashab-ı Cehennem'dirler, Cehennem'in sahipleri ve mülazimleri onlardır. Onlar için Cehennem'den kurtulmak yok­tur.»]

Yani; şu racül-ü mümin nasihatine devam ederek dedi ki nEy kavmim! Siz beni hacer ve seçerden yapılma bir takım putlara iba­dete davet ediyorsunuz. Onlar ise itaata lâyık değillerdir. Zira; on­lar için dünyada ve âhirette bir emri hayra davet olmaz. Çünkü; cemadâtm insana tekellüme iktidarı olmadığı gibi hidayete sevk ve irşâd etmeye dahi iktidarı yok ki davet etsin. Halbuki bizim dünyada ve âhirette merdimiz Cenab-ı Haktır. Binaenaleyh; O'nun rızasını tahsile çalışmamız ve huzur-u İlâhîde hacâletimizi mucib olacak kötü amellerden sakınmamız lâzımdır.»

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette davetle murad; müstecab bir dua olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kavmim! Şüphe yok ki sizin beni davet ettiğiniz putla­rın dünyada ve âhirette müstecab bir duaları yoktur. Şu halde bize asla menfeat isâline ve şefeat etmeye iktidarları olamaz. Binaena­leyh; celb-i menfeat ve defi mazarrata iktidarları olmayan şeye si­zin itaatiniz ve beni itaate davetiniz hamakattan başka birşey de­ğildir. Sizin ve bizim cümlemizin merdimiz Allahü Tealâ'dır. Zira;

Allahü Tealâ kullarının menfeatini celbe ve mazarratını defe ka­dir ve cümlenin ibadetine müstehaktır. Şu halde kulların vazifesi; ancak Allahü Tealâ'ya ibadet etmektir, yoksa bir takım âciz put­lara ibadet etmek demek]  değildir.

Müsrif; şeriatın haricinde bir takım günahları irtikâbta ileri giden kimsedir. Sefk-i dimaya alışmış ve ebnâ-yı cinsini ızra­ra dadanmış ve zulm ü taaddiye dalmış olanlar ve bu gibi şeyler­den lezzet alanlar Cehennem'in yaranlarıdır.

Hulâsa; şu racül-ü mümin kavmine itikad-ı hakkı telkin ve onların itikadlarmm batıl olduğunu beyanla kendilerinin zalim, gaddar ve haksızlıkta ifrata varmış bir takım müsriflerden olduk­larını söylemekle vazife-i diniyyesini hakkıyla edâ ettiği ve her mümine lâyık olan da bu olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[48]

 

Vacip Tealâ racül-ü müminin kavmine vaki olan nasihatlerini ve o nasihatlerin tesiri olmadığını beyandan sonra o racülün kav­mine son sözünü beyan ve hikâye etmek üzere buyuruyor.

[O racül-ü mümin «JEy kavmim! Yevm-i kıyamette benim size nasihat suretiyle söylediğim sözleri hatırlarsınız ve birbirinize şu cereyan eden vakaları söylersiniz lâkin hiç fayda etmez, ben cümle umurumu Allahü Tealâ'ya tefviz ederim. Zira; Allahü Tealâ kul­larını görücü, bilûmum hallerini bilici ve herkesin ameline göre ceza vericidir.] Binaenaleyh; Rabbim benim size nasihatlerimi bi­lir, ona göre beni sizin şerrinizden muhafaza eder, sizin ahvalinizi bilir, ona göre sizin cezay-ı sezanızı verir» demekle kelâmına hitâm vermiş ve kavminin ıslahından me'yûs olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile racül-ü mümin nasihatmda Fi­ravun ve etbaının mezheplerinin batıl olduğunu beyan edince Fi­ravun ve cemaatinin sû-u kastedeceklerini ve kendi aralarında ha­karet etmeği tasnıim ettiklerini   anlaması üzerine onları âhiretie korkutmak ve kendinin de himaye-i İlâhiyeye iltica ettiğini beyan­la sözüne son vermiş ve hatimesi de bir hâtime-i latife olmuştur. Çünkü; bütün nasihatlerinin tesirini ve düşmandan gelmesi me'-mûl olan serden mahfuz kalmasını velhasıl celb-i menfeat ve def'-i mazarrat hususlarının cümlesini Allahü Tealâ'ya tefvizle sözünü bitirmiştir.[49]

 

Vacip Tealâ Racül-ü müminin her umurunu Allah'a tefvîz et­tiğini beyandan sonra o tefvizin neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ o racül-ü mümini kâfirlerin şerrinden sakladı ve kötü azab âl-i Firavun'u ihata etti.]

Yani; Firavun ve etbâmm racül-ü mümine su-u kastlarına kar­şı racül-ü müminin Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur etmesine binaen Allahü Tealâ o racülü onların mekir ve hilelerinin şerrinden mu­hafaza etti ve hile etmek isteyen âl-i Firavun'u şiddetle azab ihata etti ve etraflarını çevirdi.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran o racül bir dağa firar etti. Firavun o racülü takip için bir çok asker gönderdi. On­lar o racülü, ibadetle meşgul olduğu halde etrafını kuşların ve kurt­ların çevirmiş olduklarını görmeleri üzerine kendilerine arız olan korku sebebiyle cesaret edip yanma yanaşamadılar, elleri boş ola­rak geri gelip ahvali hikâye edince Firavun cümlesini birden katlet­tirdi. Bu rivayete nazaran onlar- racül-ü mümini katledelim derken kendilerinin kahr altında maktul olmaları su-u azabtır. Şu halde âyetteki sû-u azabla murad; onları dünyada ihata eden azabtır. Yahut su-u azabla murad; Firavun'un bütün cema­atini ihata eden azab-ı âhirettir.[50]

 

Vacip Tealâ şu ikinci manâya nazaran su-u azabı tefsir olmak üzere buyuruyor.

[Firavun ve ethaı akşam ve sabah ateş üzerine arzolunurlar.]

Yani; kabirde bulundukları müddet sabah ve akşam ashabı şe­kavet için hazırlanmış olan ateşe onlar gösterilirler ve bilûmum kâfirlerin ruhları kıyamete kadar sabah ve akşam Cehennem'deki mahalleri kendilerine gösterilip «İşte kıyamette sizin makamınız budur» diyerek kendilerine azabolunacağı mervidir.

Müslim ve Buhârî'nin ittifakları ile rivayet ettikleri bir hadis-i şerif de bu manâyı teyid eder. Çünkü; (İbn Ömer) Radıyallahü anh efendimizin rivayetine nazaran ResulüUah (S.A.V.) efendimiz «Sizden biriniz vefat ettiğinde o kimseye günde iki defa âhirette yeri gösterilir. Eğer ehl-i Cennet'ten ise Cennet'ten, ehl-i nârdan ise Cehennem'den gösterilir. Ve kıyamete kadar kendine (İşte şu senin yerindir) denilir» buyurmuştur.

Bu âyet; ruhun bakasma ve azab-ı kabrin vücuduna delâlet eder. Çünkü; bundan sonraki âyette âl-i Firavun'un yevm-i kıya­mette olacak azablarmın beyan olunması bu âyette beyan olunan azabın kıyametten evvel olmasını icabeder. Şu halde vefattan son­ra kıyametten evvel olunca kabirde olmak lâzımgelir.

Bu âyette akşam ve sabahı zikretmek; azabın devamına işa­rettir. Çünkü; kabirde akşam ve sabah yoktur. Akşam ve sabah bu dünyaya mahsustur. Yahut onlara kabirlerinde azap; «Ehl-i dün­yanın akşamında ve sabahında ateşe gösterilirler» demektir.[51]

 

Vacip Tealâ Al-i Firavun'un kıyamette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kıyamet kaim olduğunda ve herkes kabrinden kalkıp Arsa-i mahşere geldiği gün taraf-j İlâhîden Cehennem'in hazinedarları ve hademesi olan zebanilere «Al-i Firavun'u Cehennem azabının şid­detlisine ithal edin» denilir.]

Ebussuud Efendi'nin ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile dünya devam ettikçe akşam ve sabah azaba arzolunurlar amma kıyamet günü azabın daha şiddetlisi olan Cehennem azabına konmaları için meleklere emrolunur. Yahut Firavun ve etbaınm Cehennem azap­ları içinden daha şiddetlisine idhâl olunmaları için emrolunur. Çünkü; Cehennem'in tabakaatmda azap muhteliftir, herkesin gü­nahına göre bir tabakaya girmesi emrolunduğunda Al-i Firavun'un en ziyade şiddetlisine idhâl olunmaları taraf-ı İlâhîden meleklere

emrolunur. Yahut sülâsîden kıraat olunduğunda Âl-i Firavun'a hitap olarak «Ey Âl-i Firavun! Siz azabın ziyade şiddet­lisine girin» denilir. Bu âyet; kabir azabına delâlet eder. Çünkü kı­yamette azabın eşeddine gireceklerini beyan etmek; kıyametten ev­vel azabın ehveninde olduklarını beyan etmektir. Kıyametten evvel azab da kabirdedir.[52]

 

Vacip Tealâ Firavun ve etbaınm Cehennem'de azabın şiddet­lisine gireceklerini beyandan sonra Cehennem'de beyinlerinde ce­reyan edecek muhavereyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusülî Zikret sol zamanı ki o zamanda Firavun ve ethaı Cehennem'de niza ederler. Binaenaleyh; onlardan fakir ve zayıf olan esâfil güruhu dünyada onlar üzerine reis olup tekeb­bür eden zalimlere derler ki «biz dünyada size tabi olduk, her de­diğinizi tuttuk ve emrettiğiniz yola gittik, bizi envai hile ve desi­selerle aldatmıştınız. Bu gün Cehennem ateşinden nasibimizin bir miktarını bizden defedebildiniz mi, dünyada bize vaadettiğiniz şeylerden azıcığını ifa edebildiniz mi?»] İşte zuafâ güruhu böyle demekle büyüklerine hücum ederler.

Yani; ehl-i Cehennem ve bilhassa Firavun ve etbaı Cehen-nem'e girince muhasama ederler. Onlardan fukara güruhu dünyada büyüklük taslayan bir takım cebâbireye «Biz dünyada size tabi ol­duk ve hizmetinizde bulunduk, siz de herşeye muktedir olduğunuz­dan bahsediyordunuz. Bu gün bize isabet eden Cehennem ateşinden velevse azıcık olsun bizim nasibimizden bir miktarını bizden defe­debildiniz mi, şu halde sizin büyüklüğünüz nerede kaldı?» demekle küberâyı terzil ederler.[53]

 

Vacip Tealâ zuâfaânm şu suallerine |i cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler dediler ki onlar dünyada kendilerini büyük ad* detmişlerdi. «biz hepimiz Cehennem'deyiz. Zira; Allahü Tealâ kul| lan beyninde kat'î olarak hükmetti. Onun haricine çıkılmaz.»]     L

Yani; esâfil tarafından varid olan suale cevap olarak reislera dediler ki «sizin gibi biz de Cehennem'deyiz. Binaenaleyh; eğeij azabtan kurtulmak veyahut bir miktarım azaltmak elimizden gel­se kendi nefsimizi kurtarır veyahut kendimizden hafifletiriz, bu ise mümkün değildir. Zira; Allahü Tealâ kulları arasında hükmetti ve herkesin istihkakına göre hakkını verdi. Hiç kimsenin bir diye­ceği kalmadı. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'i Cennet'e, ehl-i nârı Ce-hennem'e koydu. Bundan sonra hiç kimsenin kurtulmasına dair söz kalmadı» demekle cevap verirler.

Esâfil güruhu rüesâmn iktidarı olmadığını ve dünyada kendilerinin aldandıklarını bilirler velâkin dünyada envai dalâlete götü­ren ve aldatan ruesâ olduğu için onları rezil ve rüsva etmek ve kalplerini incitmekle intikam almak için bu suali irâd ederler, yok­sa hakikati bilmedikleri için bu suali irâd edecek değillerdir.[54]

 

Vacip Tealâ ruesânın esâfile karşı vermiş oldukları cevabı be­yandan sonra zuafânm Cehennem'in hazinedarlarına müracaatla­rını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehennem'de olan kâfirler Cehennem'in hazinedarlarına mü­racaat ederek derler ki «Ey melekler! Rabbınıza çağırın ve dua edin, bir gün Rabbmız, bari bizden azabı tahfif eylesin. Biz bir ne­fes alalım.»] işte esâfil kefere böyle demekle hazinedarlara yalva­rırlar.

Cehennem'in hazinedarlarına müracaat edenlerin nârda olduk­larına, zillet ve hakaret içinde bulunduklarına işaret için zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü bedelinde dense olabilirdi, lâ­kin onların bu sözü Cehennem'de zelil ve hakir olarak söyledikle­rine işaret olmazdı. Zira; bu misilli makamda ism-i mevsul haka­ret manâsını ifade eder. Bilkülliye Cehennem'den çıkamıyacakla-nnı bildikleri için hiç olmazsa bir gün bari azablarmın hafiflenme-sini arzu edecekleri beyan olunmuştur. Hazinedarlara müracaatları ancak hasbeten lülâh şefaat etmelerini rica etmekten ibarettir. Zi­ra; kendileri kâfir olup, küfrise mağfiret olunur bir cinayet olma­dığını bildikleri için bilkülliye kurtulmalarını isteyemiyeceklerdir. Binaenaleyh; hiç olmazsa bir günceğiz bari azablarmın hafiflenme-sini arzu ederler, fakat bu kadara bile nail olamazlar.[55]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in azablarmın tahfif olunması için zebanilere müracaat ettiklerini beyandan sonra Cehennem'in hazi­nedarlarının onlara cevapların beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehennem'in hazinedarları ehl-i Cehennem'i terzil için onla­ra hitaben «Size mucizelerle resulleriniz gelmediler mi, doğru yol­ları size göstermediler mi, size Cehennem'in bu azablarmı haber verip korkutmadılar mı?» diyerek sual edince ehl-i Cehennem bu suale kemal-i teessüf, hasret ve hacâletle «Evet! Bize sizin dediği­niz veçh üzere resuller geldi velâkin biz onların sözlerini dinleme­dik» derle*. Hazinedarlar onlara «Bizim kâfirlere şefaat etmeye cesaretimiz yok ve izn-i İlâhî de yoktur. Binaenaleyh; bizden şefaat beklemeyin. Siz isterseniz Rab'bınıza dua edin. Zira; duadan mcn'o-lunmadımz. Halbuki kâfirlerin duaları olmadı, illâ ziyada ve hüs­randadır.]

Yani; bizden dua beklemeyin siz kendiniz dua edin. Şu kadar ki kâfirlerin duası kabul olunmaz. Binaenaleyh; duanız zayi ve batıl­dır. Çünkü; Cenab-ı Hak kabul etmeyince o dua faydasızdır.

Bu âyette kâfirlerin dualarının kabul olunmaması âhirete mahsustur. Zira âyet; âhir ette vaki olacak muamelât hakkındadır. Binaenaleyh; dünyada kâfirlerin dualarının kabulüne bir mani yok­tur. Çünkü; bu âyet kabul olunmıyacağma delâlet etmez. Gerçi lâfzın umumuna nazaran bazı ulemâ dünyada kâfirlerin duaları ka­bul olunmıyacağını bu âyetle istidlal etmişlerse de beyan olundu­ğu veçhile bu âyet, âhirete mahsustur.[56]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ahvalini beyandan sonra Resulü!  ehl-i imanı teşvik etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan vahyimizi hamil, tebliğa memur olan resulle-r'mize ve onlara iman eden müminlere dünyada ve yevm-i kıya­mette ki o yevm-i kıyamet; âdil şahidlerin kaaim olacakları gün­dür. İste o günde elbette biz dostlarımıza yardım ederiz ve düşman­ları üzerine elbette onları, galib kılarız.]

[O günde zalimlerin özürleri menfeat vermez, onlar için la­net ve kötü dâr olan Cehennem vardır.]

Yani; biz elbette kullarımızı irşad ve doğru yola sevketmek için tarafımızdan gönderdiğimiz resullerimize ve müminlere dün­yada yardım ederiz ve yardımımızın eseri dünyada zuhur eder. Çünkü; resullerimizin dinlerini ilâ ve âleme neşr ü ilân etmekle nusretirnizin eserini izhar ettiğimiz gibi onlara iman eden mümin­lere de a'mâl-i saliha tevfik etmek suretiyle nusretimizin eserini izhar ederiz, müminlere bihakkın imanın icabâtını yerine getirdik­leri surette düşmanlarına galebe veririz ve eseri nusret; âhirette meleklerin enbiyâ-yı izamın ümmetlerine ahkâm-ı şer'iyyelerini tebliğ ettiklerine adalet üzere gehadetleriyle zahir olur ve mümin­leri Cennet'e idhâl etmekle seâdete isal ederiz, bu suretle nusreti-miz gerek dünyada gerek âhirette resullerimize ve ehl-i imana va­sıl olur. Enbiyaya ve onlara iman eden müminlere nusret; dünyada eserlerinin ve menakıb-ı âlîyelerinin baki kalması suretiyle dahi olur. Çünkü; enbiyânın vefatiyle geriatleri ve ümmetleri baki kal­mak taraf-ı İlâhîden onlara nusret olduğu gibi ehl-i imanın vefat­ları ile arkalarında bir çok eserleri ve yâdolunur bir takım menki-beleri kalmakla da nusret olunurlar, amma kâfir ve zalimlerin ve­fatları ile eserleri büsbütün muzmahil ve kendileri ahalinin dille­rinde lanet ve nefretle zikrolunurlar, zulümlerinin eseri evlâd ahfadlarına intikal ettiğinden onlar da halk nazarında menfur ol­makla talihleri nuhusete tebeddül eder ve eserlerinin münkariz olduğu da âlemde her zaman görülmektedir. Yevm-i kıyamette za­limlerin günahlarına dair olan mazeretleri asla menfeat vermez1. Çünkü; mazeretleri meşru olmadığından kabule şayan görülmez;, onlar için o günde rahmet-i Ilâhiyeden uzaklık ve uzaklığın neti cesi olarak meskenin en kötüsü olan Cehennem vardır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette ehl-i imana ta'İ zîm vardır. Zira müminlere nusretle düşmanlarının mazeretleri! nin kabul olunmaması ve rahmet-i İlâhiyeden uzak olmaları ve akıbet Cehennem'e dahil olacaklarını beyan etmek; ehl-i imam tal­tif etmektir. Çünkü; insan düşmanının makhûr olduğunu görünce elbette mesrur olur.[57]

 

Vacip Tealâ enbiyâ-yı izam hazerâtma ve müminlere nusrelj edeceğim icmalen beyanla Resulünü tesliye ettikten sonra enbiya-j dan bazılarına nusretini tafsilen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ülûhiyetime yemin ederim ki Musa (A.S.) a şeriat ve hidayete delâlet eder mucizât-ı bahire verdik ve Benî İsrail'i Tev^ rafa varis kıldık. O Tevrat ise onları hidâyete isal ettiği gibi onlara ve sair akıl sahiplerine mev'izadir.] Çünkü Tevrat; akıl sahipleri-; nin cümlesini makasıd-ı diniyyenin cemisine isal eder, dünyevî ve-uhrevî insanların seâdetine kâfildir. İşte Tevrat'la Musa (A.S.) aj nusret ettiğimiz gibi ya Ekrem-er Rusül! Sana da Kur'an'la nusretj edeceğimizde şüphe yoktur.                                               

Taraf-ı İlâhîden Peygamberlere nazil olan kitapların vaaz vej nasihat olması herkes için olmayıp belki ukuul-ü selime ashabı için]

vaaz olduğuna işaret zımnında mev'iza manâsına olan lâfzı ile takyîd olunmuştur. Çünkü uIül eI bâb ; akıl sahipleri demek olduğundan Tevrat'ın nasihat olması akıl sa­hiplerine tahsis kılınmıştır. Zira; aklanda istikamet ve selâmet ol­mayan kimseler vaaz u nasihatten müstefid olamazlar; Tevrat-ı şe­rif, Benî İsrail'de haleften selefe devrolunduğundan Benî İsrail'in Tevrat'a varis oldukları beyan olunmuştur.[58]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hallerini ve onlara taraf-ı İlâhîden gön­derilen resullerine vaki olan ezalarını beyandan sonra Resulüllah'a Kureyş tarafından vaki olacak ezaya   sabretmesini tavsiye olmak üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Senden evvel geçen enbiyânın ahvalini işitince sen sabra devam et. Zira; Allah'ın vadi haktır, hilaf ihtimali yok­tur.] Çünkü; vaa'd-i İlâhîde tehallüf olmaz. Zira; Allahü Tealâ sa­na nusretini vaadetti, elbette mansur olacaksın. Binaenaleyh; şim­dilik vaki olan îzaya sabretmen lâzımdır. Akibet selâmet olunca sabra müsareat vaciptir.

Yani; Firavunla Hz. Musa'nın aralarında cereyan eden rnübâ-hesâtı, Firavun'un Musa (A.S.) in katlini kasteddiği halde Fira­vun'un kavminden Musa (A.S.) a bir yardımcı zuhur ederek Fira­vun'un tasavvur ettiği katle muvaffak olamayıp akibet kendi he­lak olduğunu ve Musa '(A.S.) a Tevrat'ı verip ümmeti olan Benî İsrail'e irsen intikal ettiğini işitince ya Ekrem-er Rusül! Sen sab-rptmelisin. Zira; Allahü Tealâ sana nusreti vaadetti. Vaad-i İlâhî ise haktır, elbette sana vaadi yerini bulacaktır, fakat acele lâzım de­ğildir, sabretmek ister.[59]

 

Vacip Tealâ Resulüne sabırla emirden sonra istiğfar  ve teş­bihle emretmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyyi Muhterem! Evlâyı terk kabilinden olan zellc va­ki olmuş ise onun için istiğfar et, gece ve gündüzde Rab'binin se­nasına mülâbis olduğun halde teşbih et.]

Yani; ey Resul-ü Muazzam! Beşeriyetin hasebiyle senden sa­dır olan zelleden dolayı akşam, sabah belki cümle evkatmda istiğ­farla meşgul ol ki senin bu istiğfarın ümmetin hakkında sünnet olsun. Sen evvel-i nehâr ve ahir-i nehârda Rab'bm Tealâ'y] hamdi-le beraber cemi nekâisten tenzih et ki sana nazil olan nimetin şük­rünü eda etmiş olasın.

Bu âyette Resulüllah'â istiğfarla emir; ubudiyette devamla emirdir, zenble murad; evlâyı terk kabilinden olan zelledir. Enbiyadan hatanın vukuu caiz olduğuna göre bu emir; hataya istiğ­farla emirdir. Çünkü; enbiyadan ankasdin günah sadır olmaz. Bi­naenaleyh; «Günahına istiğfar et» demek «vaki olan hata varsa ona istiğfar et» demektir.

Tesbihle emir; Rab'bm Tealâ'nın cemi nekâisten münez­zeh olduğunu lisanınla zikret demektir. Yalnız tenzihle de iktifa etme.'Rab'bm Teaiâ'nm medh ü senasını teşbihe mukarin kıl ki nevakıstan münezzeh olduğunu beyanla beraber cemî sıfât-ı kemâ-liyeyîe dahi muttasıl' olduğunu beyan etmiş olasın. Çünkü; Cenab-ı Hak nekaaisten münezzeh olduğu gibi bütün kemâlâtıyla dahi mut-tasıftır.

Evvel-i nehâr ve âhir-i neharı zikr; istiğfarın ve teşbihin cemî evkatta lâzım olduğuna işarettir. Yani «umum ahvalinde ve cemi evkatmda istiğfar ve teşbihe devam et» demektir. Bu misilli ayât-ı beyyinâtda emir, Resulüllah'â ise de ümmeti hakkında dahi emir­dir. Zira; Resulüllah, ümmetinin metbuu olduğundan metbua em­rin ümmetine de emir olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; leyi ü neharda ümmeti Muhammed istiğfar ve teşbihle memurdur.

Asiyy ; akşam ve ibkâr ; sabah manasınadır. Bu iki vakit alel ekser iştigâlden hâlî olduğu için sarahaten zikrolunmuştur.

Bu âyet; envai ibadetin menbaıdır. Çünkü; Fahri Razî'nin be­yanı veçhile ibadetin mecmuu; ikiye münhasırdır: Birinci-s i ; günahlardan ve kötü şeylerden tevbe ve istiğfar etmektir. İkincisi; ibadât ve tââtla meşgul olmaktır. Evvelki kısım zatı itibariyle mukaddem olduğundan günahtan teberrî manâsına olan istiğfarla emri takdim buyurmuştur. Çünkü tevbe; tathirât kabilinden, teşbih ve tehlil ise tezyinat kabilindendir. Elbette tat­hirât, tezyinat üzerine mukaddemdir. Zira; bir hanenin süpürün-tüsü temizlenmeyince döşemesi döşenmez. Binaenaleyh; evvel sü-pürülür, sonra tezyin olunur. İşte şu esasa binaen evvel istiğfar sonra teşbihle emri İlâhî varid olmuştur -

Resulüllah'a istiğarla emir; ümmetine talim içindir. Yahut iş­lenmesi evlâ olan bir şeyi terketmek; enbiya hakkında zelle oldu­ğu cihetle bu âyette zenble murad; zelle olduğundan zelleden istiğfarla emrolunmuştur. Yahut istiğfar günahın bulunmasını icab etmediğinden istiğfarla emir; mücerret ibadet içindir. Yahut «gü­nahına istiğfar et» demek «ümmetinin günahına istiğfar et» de­mektir. Şu manâların cümlesine nazaran enbiyaya istiğfarla emir; onların günahları olmasına ve günahtan masum olmadıklarına de­lâlet etmez. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetler ile enbiyanın masum olmadıklarına istidlal edenlerin davaları merduttur. Çün­kü; tevcih olunduğu vecitile bu âyet adem-i masumiyetlerine de­lâlet etmez.[60]

 

Vacip Tealâ bu sûrenin evvelinde «Ayât-ı İlâhıyede mücâdele etmez, illâ kâfirler mücadele ederler» buyurmuştu. Bundan sonra kâfirlerin mücadeleleri birbiri arkasında buraya gelinceye kadar beyan olununca mücadelelerinin sebebi onlarda mevcut olan kibir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'ın âyetlerinde mücadele ederler. Halbuki taraf-ı İlâhîden onlara gelmiş ve mücadelelerini icabeder ellerinde bir delilleri de yoktur. O mücadele edenlerin mücadele­lerinin sebebi olmadı, illâ onların kalplerinde olan kibirleri oldu, lâkin onlar o kibirlerinin icabettiği kötü şeylere vasıl olamazlar. Şu halde ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şerlerinden Aîîahü Te-alâ'ya iltica et. Zira; Allahü Teaiâ onların sözlerini işitir ve işle­diklerini görür. Binaenaleyh; onların şerrinden seni muhafaza eder.]

Yani; şol kimseler İp onların kendilerine canib-i ilâhîden gel­miş davalarını te'yîd eder ellerinde hüccetleri olmadığı halde Al­lah'ın âyetlerinde niza ve seninle mübahase ederler. Halbuki senin dinini teyid ve şanını terfi için Allah'ın sana inzal ettiği âyetleri vardır. Bunların nizalarımn sebebi olmadı, illâ onların kalplerinde mevcut olan kibirleri sebep oldu. Çünkü; onların hakka karşı te­kebbür etmek âdetleri olduğundan ey Habibim! Sana da tekebbür ederek senin getirdiğin âyetlere itiraz ederler ve derler ki «Mu-hammed (S.A.) in vahiy dediği yalandır. Zira; eğer vahiy gelse karyenin büyüğüne ve kavmin ulusuna gelirdi. Halbuki büyüklere gelmedi. Binaenaleyh; bu vahiy yalandır» demekle muhasama ederler, lâkin onlar kibirlerinin muktezâsma vasıl olamazlar Çün­kü onların Resulallah'a itaattan tekebbürleri; riyaset ve nübüvvet kendilerine verilmek içindir. Şu halde kendi itikatlarınca riyasete kendilerini ehil gördüklerinden mücâdeleye kalkışmışlardı. İste bu emellerine nail olamıyacaklarım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu­yurmuştur. Onlar sana kibir ve' haset edince sen onların şer ve mefsedetlerinden Allahü Tealâ'ya iltica et. Zira; Allahü Tealâ on­ların sözlerini işitir ve işlerini görür ve onların şerlerinden seni muhafaza eder. Şu halde müfsitlerin ve hasudların şerlerinden Al­lahü Tealâ'ya iltica etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; mutlak olan emirler vücub ifade ettiğinden bu âyette istiâ-zeyle varid olan emrin mutlak her türlü serden istiaze vacip oldu­ğunu ifade eder, emr-i dinde tekellüm bir delil-i kaviye müstenid olmak lâzım olduğuna işaret için şu mücadele edenleri delilsiz mü­cadele ettiklerinden dolayı    Cenab-ı Hak zemmetmiştir. Çünkü: bunların mücadelesi mücerret kibr ü hasetlerinden neş'et etmiştir, yoksa bir delile istinad ederek hakkı aramak suretiyle değildir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyetin müşrikler hakkında na­zil olması ihtimali varsa da esah oîan Yahudiler hakkında nazil olmuştur. Zira Tevrat'da zikrolunan bizim sahibimiz le murad; deccâldır. Yahudiler «O deccâl ahir zamanda zuhur edecek ve saltanatı denize ve karaya şamil olacak, bütün dünyayı ihata edecek, onun yedinde harikuladeler zuhur ederek mülk ve saltanat bize intikal edecek» demelerine binaen bu âyet nazil olmuştur. Şu halde âyette mücadele edenler le murad; Yahudiler ve kibirle murad; onların istedikleri saltanattır. Şu arzula­rına nail olamıyacaklarına âyet delâlet eder. Deccâl hakikatta ahir zamanda zuhur edecek bir büyük belâdır, nübüvvet davasmda bu­lunmayıp ülûhiyet davasında bulunacağından yedinde istidraç su­retiyle zuhur edecek harikuladeler enbiyanm mucizelerine benze­mez. Çünkü; zahir hali ülûhiyet davasını tekzib edeceğinden mu­cize olamaz, devr-i âdemden ilâ yevmil kıyam bunun kadar büyük bir fitne olmayacağına dair birçok ehâdis-i Nebeviye vardır. Şark­tan yani Horasan veya İsfahan'dan   zuhur edeceğine dair eserler mevcuttur.[61]

 

Vacip Tealâ âyât-ı beyyinâtında mücadele edenlerin mücade­lelerine sebep kibirleri olduğunu beyandan sonra haşri inkâr ve haşir hakkında mücadele edenleri reddetmek üzere buyuruyor.

[Gökleri ve yeri halketmek nâsi haİketmekten büyüktür, lâkin nasin ekserisi bunu bilmezler.]

Yani; zatı ülûhiyetime kasem ederim ki âlem-i ulvî olan gök­leri ve âlem-i süflî olan yeri yaratmak naşı yaratmaktan daha buyüktür. Zira; halkı icadetmek elbette ehvendir. Binaenaleyh; bu âlemleri halkeden Hallâkm kabirden ölüleri ihya edeceği evleviy-yetle sabittir. Lâkin halkın ekserisi bunu düşünmez ve bilmezler. Binaenaleyh; inkâr ederler. Zira; cehaletleri bu gibi delilleri ted-kike mânidir, âbâ ve ecdatlarını taklidle iktifa ettiklerinden dalâ­lette kalmışlardır.[62]

 

Vacip Tealâ ekser nâsı cehaletle zemmettikten sonra ' dâhil, âbidle âsî aralarında fark olup müsavi olmadıklarını etmek üzere buyuruyor.

[Cahille âlim ve iman edip amel-i salih işleyen muininle gü­nahkâr olan âsî müsavi olmaz, lâkin müsavi olmamak cihetini ga­yet az düşünürler.]

Yani; Allahü Tealâ'nın zatına ve sıfatına âlim olup itikad-ı hak üzere bulunan ve hakkı gören, kimseyle Allah'ın zatını ve sı­fatını bilemeyip hakkı görmeyen kimsenin ikisi indallah merte­bede müsavi olmazlar. Zira; âlimle cahil beyninde fark vardır. Çünkü; görenle görmiyen bir olamaz. Kezâlik Allah'ın vahdani­yetine iman eden ve amel-i saiih işliyenle iman etmeyen ve iyi amel işlemeyen kâfir müsavi olmaz. Alimle cahilin, abidle âsinin müsavi olmadıklarını gayet kısa düşünürler. Çünkü; taklide musir olduklarından iradelerini düşünmek ve tedkik etmek cihetine sar-fetmezler. Binaenaleyh; haşri ve kıyameti inkâr eder cehlin ilim­den, isyanın ibadetten iyi olduğunu iddia ederler. Çünkü: âbâ ve ecdatlarını iaklid ettiklerinden onların batıl itikadlarını aynı mari­fet, haset, kibir ve hakka buğz u adaveti mahzâ ibadettir itikadın­da bulunurlar. Zira; bu itikadda bulunmasalar da hakkı arasalar itikatlarını tashih mümkün olurdu. Halbuki batıl üzere devam eder­ler ve düşünceleri kısadır.

Bu âyette ama ile murad; cahil ve hasır ile mu-rad; âlimdir. Zira; cahil hakkı görmemekte köre, âlim hakkı gör­mekte gözü gören kimseye müşabihtir.

Hulasa; batıl hakka ve fasid sahiha müsavi olamaz.[63]

 

Vacip Tealâ kıyametin ve haşr ü neşrin imkânına delâlet eden bazı delâili beyandan sonra kıyametin bilfiil vuku bulacağını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Resullerin lisanlarıyla beyan olunan kıyamet günü elbette gelecektir. Zira; o günün geleceğine dair deliller kuvvetli ve şahit­ler pek çok olduğundan o günün vaki olacağında asla şüphe yok­tur.] Çünkü; rusül-ü kiram ve enbiyâ-yı izamdan her birerleri o saatin vukuunu haber verdikleri gibi kütübü semâviyenin cümle­sinde de beyan olunmuştur. [Velâkin nâsm ekserisi buna iman et­mezler.] Çünkü; onlar hevâ ve heveslerinin arzusuna ittibâ ile muhakeme ettiklerinden kıyametin vücudunu inkâr ederler. Kıya­meti inkâr etmenin; küfrolduğuna bu âyet açıktan delâlet eder. Zi­ra; âyetin ahirinde varid olmuştur ki kıyameti inkâr edenlerin mümin olmadıklarını Cenab-ı Hak sarahaten beyan bu­yurmuştur.[64]

 

Vacip Tealâ kıyametin elbette vuku bulacağını beyandan son­ra kıyamette insanın intifa edeceği şey ancak ibadet olduğu ve dua dahi ibadetin eşrefi olduğu cihetle kullarına duayı tavsiye üzere buyuruyor.

[Rabbmız size «Bana, dua edin duanızı kabul ederim» dedi. Zira; şol kimseler ki onlar duadan kibrettiler. Yakında zelil ve hakir oldukları halde Cehennem'e dahil olurlar.]

Yani; sizi terbiye eden Rabbmız dedi ki «Ey kullarım! Siz ba­na dua edin, ben de sizin duanızı kabul edeyim. Zira duadan ve bana ibadetten kendilerini büyük addedip ibadetimden istinkâf edenler zelil oldukları halde yakında Cehennem'e dahil olurlar». Çünkü; ceza amel kabilinden olduğu cihetle onların dünyada ki­birlerine mukabil âhirette Cehennem'e hakir ve zelil olarak girer­ler.

Dua; Cenab-ı Hakdan insanların muhtaç oldukları şeyleri tazarru ve niyaz ederek kemal-i tevazu'la istirham edip istemektir. Bu âyette dua; manâ-yı hakikisinde müstameldir. Buna nazaran manâ-yı nazım:. [Siz benden muhtaç olduğunuz şeyleri kemal-i te­vazu'la isteyin. Ben de sizin duanızı kabul edeyim, istediğinizi ve­reyim]  demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile duanın ibadet manâsına olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [İbadet edin ba­na sevap vereyim size. Zira; ibadetten kibredenler zelil oldukları halde Cehennem'e dahil olurlar] demektir. Bazı duaların kabul olunmamasıyla bu âyete sual varid olmaz. Zira; dua ile istenilen şey dua olunan kimse hakkında maslahat ve hikmet olmadığından kabul olunmamasından mutlaka duanın kabul olunmaması lâzım-gelmez. Amma kabul olunmayan dua aynı ibadet, Cenab-ı Hakka il­tica ve tazarrû olduğu cihetle dua eden kimseye-sevap olduğundan faydadan hâlî değildir. Çünkü dua; Allahü Tealâ'ya teveccüh ve itimad-ı tâm ile itimad olup ahardan itimadı kesmek olduğu cihet­le dua ibadetin halisidir. Duanın kabulünün .mühim şartlarından birisi de dua esnasında Allah'ın gayrı evlâd ü iyâl, akraba ve ahib-bâdan itimadı tamamen kaldırmak ve Cenab-ı Hakka bel bağla­maktır. Binaenaleyh; istediği şeyi münhasıran Cenab-ı Haktan is­temek ve mahrukatın küllisinden kat-ı ümid etmek lâzımdır. İşte şu esasa binaen bir kimsenin her şeyden me'yûs olduğu zamanda ekseriyetle duası kabul olur.

Duada; iki haslet vardır :   Birincisi;   izzet-i rububiyeti bilmek, ikincisi; ubudiyette olan zilleti idrak edip Rab'bı-sının himayesine iltica ve ihsanından müstefid olmasını arzu et­mektir. Duayı terketmekte bu hasletler olmadığından terkedenle-rin Cehennem'e dahil olacaklarını beyanla tehdit olunmuşlardır.[65]

 

Vacip Tealâ kullarına dua etmekle emredip duadan kibreden-leri Cehennem'e girmeleriyle tehdit ettikten sonra dua eden kim­senin istediği şeyi vermeye muktedir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zatı eceli ü â'lâdır ki o zat sizin rahatınız ve içinde sakin olup eğleşmeniz için geceyi, sizin kazanmanız için gündüzü gözünüzün her şeyi göreceği veçhüze^e halketti. Zira; Al­lahü Tealâ nâs üzerine hüyük ihsan sahihidir velâkin nâsın ekse­risi Allah'ın nimetlerine şükretmezler.]

Yani; Allahü Tealâ'ya dua ederek dergâhına müracaat eden­lere istediklerini ihsan eder.    Çünkü; istemedikleri halde bir çok nimetler veriyor. Şu halde isteyince vereceği evleviyetle sabittir. Zira; Allahü Tealâ şol vacibülvücuttur ki sizin rahatınız için ge­ceyi karanlık ve soğuk olarak halketti ki siz o gecenin içinde sakin olasınız ve sükûnet üzere rahat edesiniz. Çünkü; gece karanlık ve soğuk olup harekete ve iş görmeye mani olduğundan geceyle in­sanların hareketleri sükûnete ve meşakkatleri rahata inkılâb eder ve bu hal ise daima harekete kuvve-i beşeriye mütehammil olma­dığından hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Çünkü; daima hareket insanın kuvay-ı müdrikesi olan gözlere, kulaklara ve sair âlât-ı idrâk olan azalara, hatta ruha bile zafiyet îrâs eder. Binaenaleyh; hareket sebebiyle arız olan za'fı gecede vaki olan sü­kûnet ve rahat izâle eder. Allahü Tealâ gündüzü insanların görebileceği bir surette ziyalı ve seyr ü sefer edip maişetlerini kazan­mağa elverişli bir surette, soğuğu, sıcağı insanların tahammül ede­cekleri raddede halketti ki böyle halkolunması da hikmete muvafık ve insanlar için aynı nimettir. Zira; insan bittabi medenî olduğu cihetle teayyüşüne ait olan her şeyde bir çok kimselerin amelleri­ne, bu ameller ise ziyaya, mutedil havaya ve sa'y ü harekete muh­taçtır. Bunlar da ancak gündüzde olabilir. İşte şu esasâta binaen geceyle gündüzün bu minval üzere halkolunması insanların mai­şetlerine muvafık ve tarz-ı hayatlarına mutabıktır. Binaenaleyh; insanların bu nimetlere şükretmesi vacip olduğu halde ekserisi şükretmez ve şükretmedikleri aynı kabahat olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette ve bu âyetin emsali bir çok âyetlerde şükretmeyen-leri zemmetmiştir. İşte şu nimetleri halka kaadir olan Allahü Te­alâ dua eden kullarının istediklerini vermeye de kaadirdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insan dünyaya, emvale ve sair dünyaya ait olan hususâta muhabbet ettiğinden arzu ettiği nimet­lerden birisi eline geçmeyince diğer nimetlerin şükrünü unutur ve bütün nimetleri inkâra cesaret eder.[66]

 

Vacip Tealâ bazı nimetleri beyandan sonra o nimetlerin ha ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte size şu nimetleri halkeden Allahü Tealâ sizin Rab'biniz-dır. Zira Allahü Tealâ'nın gayrı mabudun bilhak yok, mabudun bilhak ancak odur ve her şeyin halikıdır. Hal böyle olunca ne aca­yip Allahü Tealâ'ya şirketmekle iftira ediyorsunuz. İşte böylece-sine Allahü Tealâ'ya ifk ü iftira eder şol kimseler ki onlar Allah'ın vahdaniyete delâlet eden âyetlerini inkâr ederler.]

Yani; şu nimetleri size ihsan eden Allahü Tealâ sizin üzerini­ze ulûhiyetinin muktezâsını izhâr edip envai nimetleriyle terbiye ederek sizi kemâlinize ulaştıran    Rab'bımzdır ki o Rab'bmız her şeyin halikı ve ibadetinize müstehak mabudun bilhaktır, onun gay­rı ibadete müstehak yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor ve ne acaib haliniz var ki Allah'ın ibadetini terkle bir takım aciz putlara iba­detle Allahü Tealâ'ya iftira eder ve onun hakkında şeriki var di­yerek yalan söylersiniz, sizin iftira edip yalan söylediğiniz gibi Al­lahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söyler sol kimseler ki onlar Al­lah'ın âyetlerini inkâr ederler. Çünkü; onlar hevâ ve heveslerine tabi olup vahdaniyete delâlet eden âyetlerden sarfı nazar ederek şir-ketmeye cesaret ederler,   Allahü Tealâ'ya ifk ve iftiradan çekin­mezler ve âyetlerde olan hakayıkı tedkik. etmediklerinden inkâr ederler.                                   

Hulâsa; insanın içinde bulunduğu gece ve gündüzü ve sair nail olduğu nimetleri halk ve insanı envai terbiyeyle kemâline isal eden ancak Allahü Tealâ olduğu gibi her şeyin hatta kulların işlerini halkeden ve mabudun bilhak olan Allahü Tealâ olup bunların ak­sine itikad Allahü Tealâ'ya iftira ve onun hakkında yalan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[67]

 

Vacip Tealâ zat-ı ulûhiyetinin kudretine delâlet eden afakî de­lillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı şeriftir ki yer yüzünü sizin için karar­gâh ve gökleri onun üzerine bina kıldı ve suretinizi şu minval üzere tasvir etti. Suretinizi gayet güzel kıldı ve lutf u ihsan olarak güzel nimetleriyle sizi merzuk etti ki dünyada en ziyade lezzetli olan şeyler sizin yiyip içmenize tahsis olundu. İşte şu zikrolunan şeyleri halkeden Allahü Tealâ sizin Rab'bin izdir. Hal böyle olun­ca âlemlerin Rab'bısı olan Allahü Tealâ'nın in'âm ü ihsanı ne ka­dar çok oldu, zatı, sıfatı ve ef'âli itibariyle cümle mevcudatın tan­rısı ve âlemin her cüz'u  :in mürebbîsi oldu.]

Yani; Allahü Tealâ şol kadir ü kayyutndur ki sizin için dünya­da yer yüzünü gezip, ekip dikmenize, evler yapıp içinde karar et­menize elverişli bir surette halketti, onun üzerine semâyı bina etti, suretinizi gayet güzel tasvir etti ki mahlukât içinde sizin sureti­nizden daha güzel bir suret yoktur, Çünkü; Cenab-ı Hak insanın emzicesini emzicenin a'deli ve kıyamını kıyamın ahsenı olmak üzere halkettiğinden insanın sureti, cümle hayvanâtın suretinden güzeldir. Zira; insanın hilkatından maksad-ı aslî olan hilâfete müs-taid bir surette yaratılmıştır. Hatta insanın sureti cümle hayvanâ­tın suretinden güzel olduğundan yiyeceğini eliyle alır ağzıyla yer, hayvanât-ı saire ise ağzıyla alır, ağzıyla yer. Allahü Tealâ me'ku-lât ve meşrubatınızdan gayet güzel olanlarla sizi merzûk kıldı. Bi­naenaleyh; insanın me'kûlâtı ekseriyet itibariyle nebatatın danele-ridir, hayvanâtı sairenin me'külâtı ise nebatatın kabuğu ve sama­nıdır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın suretinin güzel olması; bo­yunun itidali ve beşeresinin kıldan an, azasının yekdiğerine tena­sübü, san'ata kabiliyeti ve ilm ü irfan gibi kemâlâtı iktisaba müs-teid olmasıyla hasıl olmuştur. Yer yüzü insanlara dünyada men­zil, kabirde makarr ve mesvâdır, gökler bereketlerin feyezanına mebde' kılınmıştır. Zira; arza cümle bereket semadan nazil olur. Binaenaleyh; insanlar üzerine şu nimetlere şükretmek vaciptir, şükrü terkedenler hâib ü hâsir ve âhirette cümle nimetlerden mah­rumdurlar.

Şu nimetleri in'ârn ve insanları her kemâle isal eden Allahü Tealâ Rab'ları olunca o Rabb-ı Tealâ'dan zaman zaman feyezan eden nimetlerin şükrünü edâ etmekle ibâdeti o zat-ı eceli ü â'lâya[68]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4929-4930

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4930-4931

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4931-4932

[4] Bu âyetin tercemesi esnasında garîb bir eser-i tesadüf olarak Fransa'dan Konya'ya ilk defa bir teyyâre gelmiştir. Çünkü; bu âyet ehl-i küfrün beldelerde seyr ü sefer ettiklerinden bahsediyordu. Tam bu sırada gökte uçan bir Fransız teyyâresi ve içinde iki zabit Konya'ya geldiler. Biz de «Bizim olsaydı» diye temenniyâtta bulunmuştuk.

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4932-4933

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4933-4934

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4934-4935

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4935-4936

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4936-4938

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4938-4939

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4939-4940

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4940-4941

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4941-4942

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4942-4943

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4943-4944

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4944-4945

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4945-4946

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4946-4947

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4947-4948

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4948-4949

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4949-4950

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4950-4953

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4953-4954

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4954

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4955

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4955-4956

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4956

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4957-4958

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4958-4959

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4960

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4961-4963

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4963-4964

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4964

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4965-4966

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4966-4967

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4967

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4968

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4968-4969

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4969-4970

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4970-4971

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4971-4972

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4972-4973

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4974-4975

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4976

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4976-4977

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4977-4978

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4978-4979

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4980-4981

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4981-4982

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4982

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4983

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4983-4984

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4984-4985

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4985-4986

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4986

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4987

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4987-4989

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4989-4990

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4990

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4990-4992

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4992-4994

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4994-4995

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4995-4996

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4996

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4996-4998

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4998-4999

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/4999-5000

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 12/5000-5001