Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kuran - 41. Sayfa - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri

EKSİK

 

ve envamdan hiç bir nevi ve ferdi kabuğundan çıkmaz, illâ onun zuhur edip etmiyeceğini, zuhur ettiği surette keyfiyet-i zuhurunu; vaktini, miktarını ve kadınların hamlini vaz' edeceği zamanı ve mekânı, çocuğun keyfiyet-i zuhurunu, erkek ve dişi olduğunu ancak Allahü Tealâ bilir, Allahü Tealâ'nm gayrı kimse bilmez.

Erbab-ı keşfin bazı bildikleri Allah'ın bildirmesiyle olduğun­dan onunla âyete itiraz varid olmaz. Zira; bu gibi şeyler ilham-ı Rabbani ile olduğundan ilm-i İlâhî iledir, onun gayrı ile değildir. Amma müneccimler ve kâhinler tarafından bazı kimsenin ah­valine ve âlemde zuhur edecek bazı havadise, bazı ahvale dair ver­dikleri haberlerden bazılarının doğru görünmesi tesadüf kabilinden ve evvelden beri tecrübeyle sabit olmuş emmârelerle istidlal olun­muş şeylerdir. Binaenaleyh; bu gibi haberler gayet zayıf zan üzere mübtenî olduğundan ekseriyetle yalan ve azdan az tesadüf kabilin­den doğru olduğu cihetle bu gibi haberler üzerine hüküm bina edil­mez ve nazar-ı ehemmiyete dahi alınmaz. İim-i Remil ve ilm-i ta'~ bîr-i rüya da bu kabildendir. Şu halde bu tesadüflerden hiç biri­siyle bu âyetin mealine itiraz varid olmaz. Çünkü; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette    il i m\e murad; ilm-i kafidir. Zira su-ret-i kafiyede bir şeyi bilmek; Allahü Tealâ'ya mahsustur. Şu be­yan olunan esbabla hasıl olan şey gayet gevşek ve zannın zayıf kısmmdandır. Şu halde bunlarla sual varid olmaz. Çünkü; ilim de­ğildir.

 

Vacip Tealâ kıyameti zikirden sonra kıyametin bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret sol zamanı ki o zamanda Allahü Tealâ müşriklere nida eder ve der ki «Ey müşrikler! Siz bana dünyada şeriki var diye itikad ediyordunuz. Nerededir sizin itikadını­za nazaran benim şeriklerim? Gösterin bana. Ben göreyim onları». Cenab-ı Hak müşriklere hitaben bu suretle nida buyurunca onlar derler ki «Ya Rabbî! Biz dünyada itikadımızı sana bildirdik. Âhi-rette bizden şürekânın vücûduna şehadet eden yoktur. Zira; ahvali müşahade ettik ve o itikadın batıl olduğunu bildik, fakat iş işten geçti. Çünkü; nedametin faydası yoktur». İşte müşrikler böyle de­mekle kederlerini izhar ederler ve bundan evvel dünyada onların ibadet ettikleri mabudları kendilerinden kayboldu ve o günde onlar azab-ı İlâhî'd en kurtulamayacaklarını zannettiler.] Bu âyette yevm ile murad; kıyamet günüdür, Ni d â edecek zat ile murad; Cenab-ı Haktır. Çünkü; dünyada müşrikler bir takım putları Cenab-ı Hakka şeriklerdir demişler ve o yolda itikat etmiş­lerdi. Yevm-i kıyamette bu itikatlarının batıl olduğunu yüzlerine vurmak ve tekdir etmek üzere «Sizin itikadınıza nazaran nerede­dir benim şeriklerim? Gösterin bana, göreyim onları» demekle müş­rikleri rezil ve rüsva eder. Allahü Tealâ'nm bu sualine cevapların­da müşrikler «Biz dünyada sana ihbar etmiştik. Fakat bu gün ha­kikat hale vakıf olduk ve senin şerikin olmadığını bildik. Binaen­aleyh; onların vücuduna bizden şehadet eden yok» demekle itikat­larının batıl olduğunu beyan ederler. Yahut «bu gün o putları biz­den müşahade edip gören yok» derler. Çünkü; bundan evvel dün­yada ibadet edip mabud tanıdıkları ve duâ ettikleri putlar onlar­dan kaybolur, onları göremezler. Şu muhavereler cereyan etmekle beraber onlar azab-ı İlâhî'den kurtulanı ıyacaklarmı bilirler, tehas-sürlerini izhar ederler velâkin bu tehassür fayda vermez.

[İnsan hayır istemekten usanmaz, eğer insana şer erişirse son rece me'yûs ve rahmet-ı İlâhiye'den ümidini kesici olur.]

Yani; nefsi insan iyilik ve ihsan üzere meyyal olduğundan nefsi için daima menfeat istemekten yorulmaz ve usanmaz. Çünkü; insan m'enfeatini celbe haristir. Hatta menfeati olan yere kanat bağ­lar ve uçar. dört elle ona sarılır ve eğer kendine bir belâ gelir ve şer olan bir şey dokunursa o belânın kendisinden zail olup gidece­ğinden şiddetle ümidini keser. Binaenaleyh; tamamiyle me'yûs olur. Halbuki bu gibi belâları Allahü Tealâ'nm defettiğini kirâren ve mirâren görmüştür. Lâkin âdet-i insaniye; belâyı sevmediğinden bir belâ gelince her iyiliği unutmaktır. Binaenaleyh; kendine bir zarar gelince her şeyden me'yûs olur keenne o zararın izalesi müm­kün değil gibi bir hal üzere bulunur. Halbuki Allah'ın rahmetin­den ümit kesmek caiz değildir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ekser efradının sıfatı kat-ı ümîd olmak itibariyle cins-i insanı bu sıfatla tavsif kabilindendir. Yani "İnsanın ekser efradının hali böyledir» demek olur. Yoksa her insan böyle değildir. Çünkü; rahmet-i İlâhiye'den ümit kesmek - günahtır. Binaenaleyh; ehl-i iman hiç bir zaman Rahmet-i İlâhiye'­den kat'-ı ümid etmez.

Şer isabet ettiğinde me'yûs olması gayet şiddetli olduğuna işaret için lâfzı mübaleğa siğasiyle varid olduğu gibi lafzıyla dahi te'kîd olunmuştur. Çünkü ikisi bir ma­nâyadır. Binaenaleyh kelimesinden sonra (    kelimesinin gelmesi me'yûsiyetinin şiddetini beyanda tekid içindir. Zira    Yeûs ;   yalnız kalpte ümitsizliktir. Ama   Kanût ; kalpte ümitsizliğin eseri yüzde dahi zahir olmaktır.

Hulâsa; insanın hayır ve menfaat istemekten yorulmadığı ve bir belâ isabet ettiğinde şiddetle me'yûs olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ insara şer isabet ettiğinde me'yûs olduğunu be­yandan sonra zararı müteakip hayra nail olduğu zaman insanın ha­lini beyan etmek üzere  buyuruyor.

[Zatı ulûhiyetime yemin edebim ki insana isabet eden zararı kaldırdıktan sonra biz ona rahmetimizi ve lütf u ihsanımızı tattır irsak elbette o insan der ki «Şu nimet benim istihkakımdır, bana mahsus bir nimettir ve ben kıyametin kaaim olacağını zannet­mem.»] İşte böyle demekle isyanını ve belki küfriyâtını izhâr et­mekten çekinmez.

Yani; insana isabet eden zarardan son derece me'yûs olması üzerine o zararı defettikten   sonra lutf u keremimizden o insana rahmetimizi ve bolca nimetimizi ihsan eder, tattırırsak o insan «Bu nimet benim istihkakımdır ve bende olan fazilet ve meziyyet se­bebiyle bana mahsustur, buna ben nail olurum, bu nimet benden ayrılmaz, hatta evlâd ü ahfadıma dahi intikal eder ve ben kıyame­tin kaaim olup vuku bulacağını zannetmem» demekten çekinmez, onun tuğyanı kıyameti inkâra kadar gider. Bu itikad ise batıldır. Çünkü; insanların nail olduğu her şey   Allah'ın lutf u keremidir, yoksa hiç bir nimet abdin istihkakıyla değildir. Çünkü; Allahü Te­alâ üzerine bir şey vacip olmadığından Vacip Tealâ'nm üzerine bir kimsenin hakkı sabit olmaz ki o kimsenin istihkakı olsun. Zira; in­san fezail cihetinden her neye nail olsa ihsan-ı İlâhîdir.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile in­sanın dünya nimetine nail oldukça dünyaya rağbeti artması âdettir. Rağbeti arttıkça dünyadan ayrılmak istemez. Binaenaleyh; âhireti inkâr eder. Çünkü; dünyadan ayrılmak istemeyince âhiretten nef­ret eder ve inanmak istemez.

Hulâsa bu âyet; iki hükmü camidir : Birincisi; insana isabet eden bir mazarratın zevaliyle onun yerine bir nimet geldi­ğinde bu nimet bana mahsustur demesi, İkincisi; o nimet sebebiyle dünyaya rağbetinden kıyameti inkâr etmesidir.[2]

 

Vacip Tealâ zarardan sonra menfeata nail olan insanın iki hi lini beyan ettiği gibi üçüncü halini beyan etmek üzere  buyuruyor.

[«Allahü Tealâ'ya yemin ederim ki ben Rabbime rücû edersem benim için Rabbimin indinde gayet güzel nimetler vardır» demekle âbiret vücut bulduğu takdirde orada da kendinin büyük mertebe sahibi olacağını iddia eder.]

Yani; kıyametin kaaim olmıyacağını iddia eden insan der ki «Âhiret yoktur, Farz-ı Muhal olarak kitapların ve resullerin be­yanları veçhile âhiret var da eğer ben döner dolaşır Rabbımm hu­zuruna varırsam Rabbimin hazinesinde   elbette benim için gayet güzel nimetler vardır. Dünyada mes'ud olduğum gibi âhirette dahi mes'ûd olacağımda şüphe yoktur.    Binaenaleyh; âhirette hallerin en alası, derecâtm en bâlâsı, nimetlerin en güzeli ve çoğu benim için hazırdır» demekle kendi için bir hakk-ı mükteseb olduğunu id­diadan çekinmez. Kendi için bu nimetler muhakkak olduğuna işa­ret zımnında tahkika delâlet eden ve bu nimetler hazır­lanmış olduğuna işaret için huzura delâlet eden ve bu nimetler güzellikte gayet kemâlde olduğuna işaret için ( lâfızlarıyle sözünü irâd etmiştir.[3]         

 

Vacip Tealâ asî olan insanların sözlerini beyandan sonra vu­kuat bunların itikadlarmm hilâfına cereyan edeceğini beyan etmek üzen buyuruyor.

[Elbette Biz Azimiisşaıı kâfirlerin amelleri sebebiyle cezalarım kendilerine haber veririz ve elbette onlara biz katı azabı ve şiddetli ikaabı tattırırız, o azabtan onlar için kurtulmak yoktur.] Şu halde âhiretin ahvali kâfirlerin itikadlarmm hilâfmadır, yoksa kendileri­nin itikadları gibi derecât-ı âliyeve ve güzel nimetlere nail olmaz­lar. Çünkü; onlar kendileri için cezanın hüsnâsı yani en güzeli ola­cağını itikadları mukabilinde onlara azab-ı galîz olacağı beyan olunmuştur. Azabın gılzatı; şiddetinden kinayedir.

Hulâsa; âsîlerin itikadları batıl olduğu cihetle âhirette amellerinin yüzlerine çarpılarak şiddetli azaba duçar olacakları bu âyet- ; ten müstefad olan fevaid cümlesindendir[4].

 

Vacip Tealâ günahkâr olan insanların çirkin işlerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz insan üzerine nimetlerimizi ihsan ettiğimizde ibadetten irâz eder, yanı başına dönüverir ve o insana zarar isabet ettiğinde uzun uzadıya dua sahibi olur yalvarmaktan geri durmaz.]

Yani; insanın sebatı yoktur, hali daima müteğayyirdir. Çün­kü; Biz Azimüşşân o insan üzerine nimetlerimizi ihsan ettiğimizde vazifesi o nimetlere şükretmek iken bilâkis şükürden i'râz eder ve binefsihi gidiverir ve Bizim 'emrimize itaattan tekebbür ve teazzum eder, bizden uzaklaşır, in'âmımızı unutur ve her meziyyeti kendin­de görür. Binaenaleyh; hakka ibadet ve halka şefkat ve merhamet­ten imtina eder. O nimetin zevaliyle insana bir zarar isabet etti­ğinde eski halinden döner ve uzun boylu duâ sahibi olur, zararın izâlesine yalvarır, tazarru' ve niyazdan geri durmaz. Duanın kes­retine, uzamasına ve o zararın izalesi hususunda Allah'a yalvar­ması çok olduğuna işaret için duâ lâfzı ile tavsif olun­muştur.

Hulâsa; insanın halinde sebat ve karar olmadığı, şükür vazife­sini küfre tebdil ederek onda da sebat etmeyip vaktı aharda küfrü f şükre tebdil hasletlerine malik olduğu bu âyetten müstefad olanf fevaid cümlesindendir.[5]                                                             

 

Vacip Tealâ Kur'an'a itiraz edenlerin ziyade dalâlette olduk­larını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyyi Mükerrem! Kur'an'a itiraz eden kâfirlere sen de ki «Ey kâfirler! Haber verin bana eğer Kur'an Allahü Tealâ indin­den nazil olur da siz de düşünmeksizin küfrederseniz daima şikâk-i bâîd içinde bulunan kimseden daha ziyade dalâleti irtikab eden kim olabilir?] Elbette kimse olamaz. Şu halde sizin dünyada ve âhirette haliniz ne olur? Zira; daima itiraz, kavga ve niza içinde bulunup akıldan uzak münazaalar ihtiyar ediyorsunuz».

Yani; siz her ne zaman Kur'an'ı işittiniz ise i'râz ettiniz. Hak olup olmadığını tedkik etmediniz, hatta bizim kulaklarımızda sa­ğırlık var dinlemeyiz dediniz. Kur'an'm butlanına dair bir delili­niz olmadığı halde Kur'an hakkında nifak ve şikâk ihtiyar ettiniz. Şimdi ben sizden soruyorum: Eğer Kur'an taraf-ı îlâhî'den gelmiş de siz de Kur'an'a küfrettiniz ise haliniz ne olur, bu hususta reyi­niz nedir? Söyleyin. Eğer hak olduğu sabit olursa sizin küfrünüz azab-ı ebedîyi mucib olmaz mı? Elbette mucib olur. Zira; hak olan şeyi ibtâl için niza edenlerden   daha ziyade dalâleti irtikab eden kim olabilir? Şu halde sizin için aslâh olan; delilleri tedkik ve na-zar-ı itibare alıp hak olduğu sizce sabit olursa iman etmektir, sabit olmazsa reddedersiniz. Binaenaleyh delâili tedkik etmeden evvel redde kalkışmak aynı mazarrattır.

Bu âyette bir inâanm kabul veya reddedeceği şeyi delâiliyle tetkik etmesi vacip olduğuna delâlet vardır. Zira; delile nazar et­meksizin kabul veya red ekseriyetle hata olduğunu herkes nefsinde çok kere tecrübe eder. Binaenaleyh; insan her işini ve bilhassa aka-id-i diniyyesini kavı delil üzere bina etmesi lâzım olduğundan de­lilsiz redde kalkışanları Cenab-ı Hak dalâlette olduklarını beyanla zemmetmiştir. Hatta.insanın mesmuâtmı delile istinad etmeksizin söylememesi lâzımdır. Zira; işitilen şeylerin bir çoğunun yalan ol­duğu her zaman görülmektedir.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin tedkik etmeksizin Kur'an'ı inkâr ettik­lerini beyandan sonra her şeyin delillerini gösterdiğini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Gerek nefislerinde gerek nefislerinin haricinde vahdaniyete delâlet eden âyetlerimizi hak tebeyyün edinceye kadar biz onlara elbette gösteririz.]

Yani; kâfirler Kur'an'ı inkâr ve hak olduğunda şek ediyorlar. Halbuki onların şek ve inkârlarına mahal yoktur. Zira; Biz Azî-müşşan bedenlerinin haricinde yerde, göklerde, anasırı erbeada, ot­larda, madenlerde vahdaniyetimize delâlet eden delilleri ve beden­lerinde havas-ı hamse-i zahireyi vesair acayip ve garaipten olan delillerin cümlesini elbette onlara gösteririz ki Kur'an'm hak oldu­ğu ve senin Allahü Tealâ tarafından gönderilmiş resul olduğun te­beyyün ve tahakkuk etsin de onların itizara mecalleri kalmasın.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran delâil~i afakiye yle; murad; Resulüllah'ın ileride olacak şeyleri haber vermesidir ki kendine ve kendinden sonra hulefâsına harikulade vechüzere mü­yesser olan fütuhatlardır. DeIâil - i enfüsiye yle murad; Ehl-i Mekke'ye nazil olan belâlar ve kemal-i kudret üzere insanın vücudunda olan sanayi'-i bedîa ve garibelerdir. Çünkü; bunların cümlesi Resulüllah'ın hakkaa rasul ve Kur'an'ın hak bir kitap ol­duğuna delâlet eder. Zira; Resulüllah'ın istikbâle ait haber verdiği şeylerin hepsi haber verildiği vechüzere zuhur etmiş, asla hilaf ol­mamıştır. Yahud Fahri Râzi'nin beyanı veçhile delâil-i afakiye yle murad; Ümem-i salifenin harabeleri ve delâ­il-i enfüsiye ile murad; hastalık ve nefis üzerine nazil olan diğer belâyadır. Çünkü; gerek o harabeler, gerek nefis üzere nazil olan belâlar fâil-i hakikînin vücuduna ve vahdaniyetine de­lâlet eder.[7]

 

Vacip Tealâ âfak ve enfüste delilleri gösterdiğini beyandan sonra her şey üzerinde delilleri mevcut olduğunu beyan etnrek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Küsül! Vahdaniyete delil yönünden her şey üze­rinde Rabbm Tealâ'nm alâmetleri ve her şey üzerine yazılmış ha­zır olan sah idleri kâfi olmadı mı?]

Yani; müşrikler vahdaniyette şekkederler de tefekkür etmez­ler mi ve Rabbm Tealâ'nın her şeyde vahdaniyetine alâmeti ve şa-hidleri kâfi olmadı mı? Halbuki her şey üzerinde Rabbm Tealâ'nın vahdaniyetine delil hazırdır, hiç bir şey ilminden gaib değildir, âle­min her cüz'üne ve her zerresine bakıldığında Vacip Tealâ'nın vü­cuduna ve vahid-i hakîki olup şeriki ve naziri olmadığına yüzlerce şahid görülür. Şu halde bu kadar delâili görüp de kanaat etmeme­leri ve hâla şek üzere bulunmaları teaccübe şayandır.

Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile manâ-yt âyet: [Allah'ın her şey üzerine ilmi vasıl olup hiç bir şeyin kendine gizli olmaması insanları günahtan mene kâfi olmadı mı? Allah'ın ilmi insanı ma'-siyetten mene kâfi olmak lâzımdır] demektir. Zira; insanın her işi­ne Allahü Tealâ'nın muttali' olduğunu itikad eden bir kimsenin günah işlemesi hamakat ve belki bir nevi cinnettir.

[Agâh olun ki onlar muhakkak Rab'larına mülakat etmekten şek içindedirler.]

Yani; onlar kıyameti, haşr ü neşri ve kabirden kalkıp arsa-i mahşere varıp hesap olunacaklarını inkâr ettiklerinden Cenab-ı Hakkın huzuruna varacaklarmda şek ve şüphe üzerine bulunurlar. Çünkü; âhirete imanları yoktur.

[Agâh olun ki Cenab-ı Hak ilmiyle her şeyi ihata ectteidir.]

Binaenaleyh; her şeyin zahirini ve batınım bilir, herkesin ameline göre cezasmı verir. Şu halde herkes amelini şeriate tatbik ederek işlemeli ki rızâ-yı Ilâhî'ye muvafık olarak güzel mükâfata nail olsun.[8]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5090-5092

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5092-5093

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5093-5094

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5094-5095

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5095

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5095-5096

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5097

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5097-5099