Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-I Şura - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 42. Sayfa

SURE-I ŞURA.. 2


SURE-I ŞURA

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli üç âyeti camidir.

Bu misilli sûrelerin evvellerinde bulunan Huruf-u Mukatta'aya müteşâbih denir. Müfessirînin selefleri indinde müteşâbihâtm ilmi Allahü Tealâ'ya mufevvazdır. Cenab-ı Hak kullarına acizlerini bil­dirmek için inzal buyurmuştur. Binanealeyh; teviliyle iştigal lâzım değildir. Amma müfessirînin halefleri zamanında hevâ ve hevese tebeiyet çoğalıp bazı mülhidlerin bu gibi müteşâbihatı kendi arzu­larına muvafık ve kavaid-i şer'iyeye muhalif tevile cesaret ettikle­rinden bu gibi süfehânm şer'e muhalif tevillerine meydan verme­mek lüzumu hissolunduğundan kavaid-i şeriyeye muvafık tevili caiz görülüp bu gibi müteşâbihâtm teviliyle iştigal olunmuştur. Binaenaleyh bu âyette hükm~ü İlâhîye mecd-i İlâhîye yani ululuğuna ilm-î İlâhîye senaya yani Rifta-i şanına kudret-i İlâhîye3ye işaret olması ile

tevil olunmuştur. Buna nazaran vıanâ-yı nazını: [Hakim, mecîd, alîm, âlî ve kadir sıfatlarıyla muttasıf olan zat-ı ülûhiyetime ye­min ederimi demektir.

Yahut bu harfler;    Resulüllah'ın şan-ı nebevilerine işarettir.

Binaenaleyh;  Havz-ı Nebiye   Mülk-ü Nebiye îzzet-i Nebiye, Ulüvv-il Nebiye, Makam-ı Mahmud'da kıyamına işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Resulümün havzma, uzun mülküne, izzet-i şanına, âsârı görülen ulüvv-ü derecesine ve makam-ı Mahmud'da kıyamına ye­min ederim]  demektir.

Yahud bu harfler, sûrenin iki ismidir. Binaenaleyh;  ayn yazılmış ve iki âyet addolunmuştur.        

[Ya Ekrem-er Rusül! İşte böylece azîz ve hakim olan Allahü ealâ sana ve senden evvel geçenlere bu sûrenin mislini vahyeder.]

Yani ey Habibim! Emir ve şanında herkese galip, mülk ü me-lekûtünde carî olan işi ve tedbiri hikmete muvafık olan Allahü Tealâ bu sûrenin ahkâmından olan tevhide, nübüvvete adalete, ahval-i âhirete ve istikamete müteallik ahkâmını sana ve senden evvel geçen enbiyâ-yı izana hazerâtma vahyeder. Şu halde bu sû­renin ahkâmı diğer sûrelerde olduğu gibi enbiyâ-yı sabıkanın şe-riatlerinde dahi vardır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu misilli ahkâmı vahyet-mek Cenab-ı Hakkın âdet-i kadime-i   müstemirresinden olduğuna işaret için vahye delâlet eden kelimesi istimrara delalet eden muzari siğasiyle varid olmuştur. Sûrede mevcud olan ahkâ­mın ulüvv-ü şanına ve bu'd-ü mertebesine işaret için bu'd-ü mer­tebeye mevzu olan lâfzı varid olmuştur. Kezalik bu sûrede vahyolunan ahkâmın şanına ihtimam lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ zatı ulûhiyetini izzet ve hikmetle tavsif buyurmuş­tur. Çünkü ahkâmı vahyeden zatın izzet ve hikmetle muttasıf ol­ması; vahyettiği ahkâmın hikem-i mesâlihi mutazammın kuvvet ve şanında emsaline faik olduğuna delil-i zahirdir. Zira bir emrin kuv­veti; âmirin kuvveti nisbetinde olduğu gibi bir hükmün kuvveti dahi hâkimin kuvveti nisbetinde olacağına şüphe yoktur. Binaen­aleyh; sûrenin müştemil olduğu ahkâm emsalini faik, halelden mahfuz, ayıp ve noksandan arıdır. Zira; kemal-i ilimle ve kudretle muttasıf olan zatı ülûhiyetinden vahyolunmuş ahkâm-ı münzeledir.

Resulüllah'a vahyile enbiya-yı sabıkaya vahiy beyninde mü­şabehet; tevhide, adalete, nübüvvete ve emr-i âhirete müteallik olan ahkâm-ı itikadiyededir. Çünkü; nasıl ki şu ahkâm Şeriat-i Mu-hammediye'de mevcud ise enbiyâ-yı sabıkanın şeriatlerinde dahi mevcuddur. Zira itikadiyât; cemî şerâyi'de müsavidir, tebeddül ka­bul etmez. Çünkü; itikadı lâzım olan zatullah, sıfâtullah, nübüvvet ve emr-i âhiret tebeddül kabul etmez ki onlar hakkında itikad te­beddül kabul etsin. Amma Nasârâ'nm teslisi gibi sonradan karış­mış bir takım gayf-i makul ve fasid itikadlar esas şeriatlerinde ol­madığından bu gibi batıl şeylere itibar yoktur. Binaenaleyh; onlar­la itiraz varid olmaz.[1]

 

Vacip Tealâ âyet-i ûlâda cemi malumata âlim olduğunu beyan­dan sonra cemî makdûrâta kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Göklerde ve yerde olan mevcudatın cümlesi Allah'ındır. O Allahü Teaîâ ki ulüvv-ü şân sahibi pek büyüktür.]

Yani; Allahü Tealâ cümlel>ejnbiyaya ahkâmım vahyeder ve her zamana göre şeriatı tesis eder. Zira; semâvâtta ve arzda bulunan mevcudatın cümlesinin ihya ve imâtesi, icadı, i'dâmı ve her türlü tasarrufu Allahü Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; semâvât ve arzda ve onlarda mevcud olan mahlukâtta Allah'ın gayrı hiç bir kimse tasarrufa kaadir değildir. Zira; o Allahü Tealâ şanı âlî ve kudret-i kaahire sahibi olup mevcudatın cümlesinden büyüktür. Çünkü; Allahü Tealâ mümkinata müşabehet ve mahlukâta müna­sebetten berî, mümkinât ise ulviyet ve azametten ârîdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'-nin kudret-i kâmile sahibi olduğuna ve zat-ı ülûhiyetinin semâvât ve arzda asıl olmaktan münezzeh bulunduğuna delâlet eder. Çün­kü; semâvât, arz ve onlarda bulunan her mevcud kendinin mülkü ve onların her cüz'üne emri nafiz olup onlarda tasarruf zatına ve her zerresinde kudreti tesir ettiğine delâlet edince zat-ı ülûhiyetin onlarda takarrür ve temekkünden münezzeh olmasına dahi delâlet eder. Çünkü; halikın mahlukuna muhtaç olarak onda takarrür et­mesi muhaldir.

Bu âyet-i celile: evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir: «Allahü Tealâ aziz ve hakimdir. Zira; yerde ve göklerde olan mev­cudatın cümlesi Allahü Tealâ'nm mülkü ve onlarda tasarruf ken­dine mahsustur. Her kimse ki yerde ve göklerde olan mevcudat onun mülkü ve tasarrufu ona mahsus ola, o kimse aziz ve hakim­dir. O halde Allahü Tealâ aziz ve hakimdir»[2]

 

Vacip Tealâ aliyy ve azîm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor,

[Semâvât üst taraflarından yarılır, melekler Rablarınm ham-dîne teşbih ve yer yüzünde olan müminlere istiğfar ederler. Agâh ve mütenebbih olun ki Allahü Tealâ sizin günahlarınızı mağfiret ve tevbelerinizi kabul etmekle in'âm ve ihsan edicidir.]

Yani; gökler azamet-i Ilâhiye'nin mehabetinden ve kahr-ı İlâ-hî'nin havf ü haşyetinden üst cihetlerinden uzunluğuna yarılır ve bilûmum melekler gazab-ı İlâhî'den korkularından Rablarmm ni­metlerini saymakla nekâisten daima tenzih ve takdis ederler. Zira abdiçin vazife; ubudiyetin zilletini ve ülûhiyetin mertebe-i ulyâsını bilmek ve her nimetin mümkün olduğu kadar şükrünü eda etmek­tir ki vazije-i ubudiyetin hukukunu yerine getirmiş olsun. Melekler Rab'larını sena ile nekâisten tenzih ettikleri gibi yer yüzünde bu­lunan Allah'ın halis kullarına da istiğfar ederler. Agâh olun ki Al­lahü Tealâ istiğfar edenleri mağfiret edici ve tevbe ile dergâh-ı ülûhiyete rücû edenlere merhamet buyurucudur. Yani günahının afvini istiyenleri   mağfiret ettiği gibi lutf u ihsan olarak sevdiği kullarını rahmet-i İlâhiyesinden hisseyâb eder ve rahmet-i İlâhi-yesinden hissedar olmadık hiç bir kimse yoktur. Çünkü; bu dünya­da cümle zerrât-ı cihan rahmet-i rahimden nasibedârdır. Şu kadar ki rahmetten hissedar olmak herkesin istidadına göredir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile meleklerin istiğfarları; şefaat ve hayır olan şeyleri ilham, ibadetin esbabını hazırlamak ve azablarının tehirine dua etmektir. Kâfirlerin iman etmeleri ihtima­line binaen azabın tehiriyle dua manâsına istiğfar onlara da şamil­dir ve meleklerin istiğfarları kabul olunacağına işaret için Allahü Tealâ'ntn gafur olduğu ve istiğfarla istediklerinden daha ziyade ihsan edici olduğuna işaret için rahim olduğu beyan olunmuş me­leklerin tenzih ye istiğfarları her zaman vaki olduğuna işaret için teşbih ve istiğfar istimrara delâlet eden muzarî sigasiyle varid ol­muştur.

Günahları mağfiret ve kullarına ihsan etmek ancak Vacip Te-alâ'dan olduğuna işaret için hasır ve kasra delâlet eden zamir-i fasılla varid olmuştur. Teşbih; nekâisten tenzih olup tahnîd ise evsaf-ı lâyıkayla medh il senadan ibaret olduğu cihetle tenzih mukaddem olduğuna işaret için teşbih hamdüzerine mukad­dem olarak varid olmuştur. Çünkü; nekâisten münezzeh olmayan kemâlâtla muttasıf olamaz. Kezâlik insan da ahlâk-ı zemîmeden kurtulamaymca ahlâk-ı hamîdeyle muttasıf olamaz. Binaenaleyh; evvelâ ahlâk-ı zemîmeden teberrî etmeli ki ahlâk-ı hamîdeyle te-halluk ve tezeyyün etsin.

Ayet-i Celîle; meleklerin daima ehl-i imana istiğfar ettiklerine delâlet eder, onların istiğfarlarına mukabil müminler de namazla­rında daima meleklere selâm hediye ederler. Çünkü; müminlerin tahiyyâttav kelime-i tayyibelerinde melekler de dahildir. Zira; melekler de ibâd-ı salihînden-dirler. Bazı rivayette meleklerin istiğfarları yla murad; kullar için rızık istemektir. Şu halde bu istiğfar mümine ve kâfire şamildir.

Fahri Râzi'nm beyanı veçhile mahlûkât; iki nevidir: Bi­rincisi; cismânîyât, ikincisi; ruhâniyâttır. Cenab-ı Hak âlem-i cismânînin en büyüğü olan semâ vatta kudretinin tesirini beyan ettiği gibi âlem-i ruhanînin a'zamı olan meleklerde dahi kudretinin tesirini beyanla bundan evvelki âyette beyan olunan aliyy ve azîm sıfatlarıyla muttasıf olduğunu isbat etmiştir ve tak­riri şöyledir : «Allahü Tealâ aliyy ve azimdir. Zira; Allahü Tealâ'-nın azameti karşısında gökler yarılır, melekler nekâisten tenzih ederler. Her kimse ki O'nun azameti karşısında gökler yarıla ve melekler nekâisten tenzih ede, o kimse aliyy ve azimdir. O halde Allahü Tealâ da aliyy ve azimdir.»

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın azamet ve mehabetinden göklerin üst taraflarından yarılacakları ve meleklerin Rablanna teşbih ve tah-mîd ve müminlere daima istiğfar ettikleri, kullarını mağfiret edici ve merhamet buyurucu ancak Allahü Tealâ olup Allah'ın gayrı bir mağfiret edici olmadığı bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ semâvât ve arz kendinin mahlûku ve memlûkü ol­duğunu beyandan sonra zat-ı ülûhiyetinin gayriyi dost ittihaz eden­leri amellerine göre mücazât edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şoî kimseler ki onlar Allah'ın gayrı bir takım hasis şeyleri dost ittihaz ederek onlara ibadet ettiler. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onlara iltifat etme. Zira; Allahü Tealâ onların hallerini bilici ve amellerini hıfzediciâir. Binaenaleyh; onların cezasını Allahü Tealâ vericidir ve sen onlar üzerine vekil değilsin.] Çünkü; onların ahva­lini gözetici, amelleri ve itikadları üzerine muhasebe edip amelle­rine göre cezalarını verici Aliahü Tealâ olunca sen onların işlerine kefil değilsin. Şu halde onların fena fiillerinden müteessir ve mah­zun olma. Zira; sen onlara kefil olmayınca onların fiilinden mes'ul değilsin ki müteessir olasın. Binaenaleyh; senin vazifen tebliğdir. Sen onlara tebliği ifâ edip hakka davet ettikten sonra kabul ve adem-i kabul onlara âid olup amellerini muhafaza Allahü Tealâ'ya âid olduğu cihetle senin için kederi mucib bir şey yoktur.

Bu âyette lâfzı; Allah'ın gayrı putlara ibadet eden müşrikleri tahkir içindir. Zira; Allahü Tealâ'nm yerlere ve göklere malik olduğu, ulüvvü şanı ve azamet-i kemâli beyan olunduktan sonra herkesin ibadetine lâyık olan Allahü Tealâ'nm gayrı bir ta­kım âciz mahlûkları mabud ittihaz eden kimseler elbette tahkire şayandırlar.[4]                                          

 

Vacip Tealâ Resulünün onlar üzerine vekil olmadığını beyan­dan sonra Resulüllah'm Kur'an vasıtasiyle onları inzâr edici oldu­ğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Senden evvel geçen enbiyaya vahyetti-ğimiz gibi sana lügat-ı Arab üzere Kur'an'i vahyettik ki Ümmül Kura olan Melike ve Mekke'nin etrafında olan ahaliyi yevm-i kı­yametle inzar edesin. Zira; o yevm-i kıyamette asla şüphe yoktur.]

Yani ey Habibim! Kâfirler üzerine senin vekil olmadığını vah-yettiğimiz gibi Arabî lügat üzere-Kur'an'ı sana vahyettik ki o Kur'-an'ın inzara müteallik olan âyetleriyle Mekke ahalisini, Mekke'nin etrafında badiyelerde vesair köylerde, şehirlerde sakin olan ahaliyi dahi inzâr edesin, enbiyâ-yı sabıkanın ümmetlerini yevm-i kıyame­tin şiddetli azaplarıyla inzar ettikleri gibi sen de ümmetini yevm-i kıyametin dehşetiyle inzar edesin ki o yevm-i kıyamette asla şüphe yoktur.

Mekke'de cümle ehl-i imana kıble olan (Kabe) ve Makam-ı İbrahim (A.S.) bulunduğu cihetle indallâh ta'zîm olunmaya şayan olduğuna işaret için ümmül kura denilmiştir. Bu âyette Resulül­lah'm ehl-i Mekke ve etrafını inzar edeceği beyan olunmasıyla Re­sulüllah'm hasseten Mekke ve Mekke'nin müştemilâtından olan etrafına meb'ûs olması lâzımgelmez. Zira bir şeyi zikirle hüküm; o şeyin gayrıya şamil olmamasını icabetmez.    Yani Mekke'ye ve Mekke'nin etrafında bulunan ahaliye meb'us olduğunu beyan et­mekten Mekke'nin gayrıya meb'us olmamasını beyan lâzım gelmez. Bu âyetle   Mekke ve etrafına   ba'solunduğu   sabit   olduğu   gibi  misilli diğer âyetler dahi bütün âleme meb'us olduğuna delâlet eder. Hatta başka âyet olmasa bile madem ki bu âyetle resul olduğu sabit olunca dâvasında da sadık olduğu sabit olur. Şu halde bilcümle âleme meb'us olduğunu dâva ettiği tevatür suretiyle bize naklolundu. Binaenaleyh; cümle âleme meb'­us olduğu bizce sabit olmuştur.

Ruhlar cesedlerle, ameller âmilleriyle, zâlimler mazlumlanyla ve herkes birbiri ile cemolunacaklanna binaen yevm-i kıyamete yevm-i cemi' denmiştir. Kur'an'm Arabî olmasını beyan; Kur'an'ı medhiçin olduğu bundan evvelki sûrede beyan olunmuştur. Kur'-an'ın Arabî olmasından kavm-i Arab'a mahsus olması lâzım gel­mez. Zira; bir nebi hangi kavimden neş'et ederse o kavmin lisanı üzere kitap nazil olmak ve o lisan üzere şeriati tahkim ve takviye etmek âdet-i ilâhiye cümlesindendir. Amma şeriatin esası tahkim olunduktan sonra etraf-ı âleme neşr ü tamimi kolaydır. Hususan Resulüllah'm umûm nâsa meb'us olduğuna ve Kur'an'm bilûmum milletler hakkında nazil olup ahkâmının yevm-i kıyamete kadar baki olacağına dair müteaddid âyetler vardır.[5]

 

Vacip Tealâ kıyametle inzarı Resulüne emrettikten sonra yevîn-i kıyamette nâsın iki fırka olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nasdan bazıları Cennet'te, bazıları Cehennem'dedir.]

Yani; halk muhasebe için arsa-i mahşere cemolarak herkesin hesapları görülüp amelleri icabı gidecekleri mahalleri teayyün et­tikten sonra mahallerine sevk olunduklarında nâs iki fırka olur >

O iki fırkadan birisi Cennet'te diğeri Cehennemidedir. Zira dün­yada itikadın esası; ikidir ki onlar da iman ve küfürdür. Amel de ikidir: Birisi; amel-i salih, diğeri; amel-i seyyVdir Binaenaleyh; iman ve amel-i salih sahipleri makamları olan Cen­net'te mesrur ve a'mâl-i kabîha sahipleri Cehennem' de muazzeb ve mahzun olurlar.

Arsa-i mahşere toplandıktan sonra cezalar teayyün edip ikiye ayrılacakları için bu âyetlerde beyan olunan tefrika ile bundan ev­velki âyette beyan olunan icmâ beyninde münâfâat yoktur. Çün­kü; icma mukaddem olup fırkalara ayrılmak muhasebe bittikten sonradır.[6]

 

Vacip Tealâ Allah'ın gayriyi mabud ittihaz edenlerin amelle­rini hıfzedeceğini, Resulüllah'm onlar üzerine vekil olmadığını, yevm-i kıyametle naşı korkutacak ahkâmını vahyettiğini ve ba'dei hesap nâsm iki fırka olacağını beyandan sonra nasm bir fırka ol­masına meşiyyet-i İlâhiye tealluk etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ nasın bir olmasını murad etmiş olsaydı on­ları bir ümmet kılardı. Lâkin istediği kimseyi rahmetine idhal eder. Zalimler için dost ve yardımcı yoktur.]

Yani; ey Rasül-ü Zîşân! Sen naşı imana icbar edemezsin velâ-kin Allahü Tealâ dilemiş olsaydı cümlesini imana idhal etmekle ümmet-i vahide kılardı. Zira; her şeye kaadir olduğu gibi bütün halkı imana idhale dâhi kaadirdir. Lâkin dilediği kulunu din-i İs­lâm'a hidayetle in'âm ü ihsanla rahmetine garkeder, a*hkâm-ı İlâ-hiyesi ve şeriat-i sübhaniyesi haricine çıkan zalimlerin şefaat ede­cek dostları olmadığı gibi azablarım defedecek bir yardımcıları da yoktur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nm dilemiş olsa cümle nâsı imana idhale kaadir olmasından kâfirlerin mazur olmaları lâzım gelmez. Yani «Allahü Tealâ isteseydi biz de iman ederdik veîâkin istemedi biz de iman etmedik. Şu halde bizde ku­sur yoktur» diyemezler. Zira; meşiyyet-i İlâhiye herkesin istidâd ve istihkakına gör:: tealluk eder. Çünkü; abdin ef'âl-i ihtiyariyesin­de Allah'ın iradesi ve dilemesi abdin irade ve dilemesine tabi ol­duğundan abdiçin ef'âl-i ihtiyariyeden olan imanı veya küfrü ihti­yarda mecburiyet yoktur. Herhangisini ihtiyar ederse Allahü Te­alâ onu halkeder. Binaenaleyh; abdin iradesini sarfla kisbi nreşiy-yet-i İlâhiye'ye sebeptir, yoksa meşiyyet abdin kisbine sebep de­ğildir. Çünkü azabı ve sevabı icap eden; abdin ef âlidir. Şu halde iki fırka olup bir fırka olmamasını icabeden, fırkaların halleridir Binaenaleyh; iki fırkaya iki mahal halkolunarak bir fırka kendi ihtiyarıyla Cennet'e diğeri de yine kendi ihtiyarıyla Cehennem'e gidecektir.

Bu âyet-i Celile; rahmet-i İlâhiye'ye dahil olanların! dostları ve yardımcıları olduğu için dahil olduklarına delâlet eder. Zira; onlar iman edip Allah'a ibadet ettiklerinden Allahü Tealâ onların dostu ve yardımcılarıdır. Binaenaleyh; lutf u ihsanına garkeder. Amma zalimlerin azaba duçar olmaları yalnız kendi su-u ihtiyar­ları sebebiyle olduğundan onlara dost ve yardımcı olmaz ve kaba­hati olmayan kimselere de azap olmaz. Zira; günahsız kimseye azap zulümdür. Cenab-ı Hak ise zulümden münezzehtir. Ancak 'amelsiz kimseye sevap verilir. Zira; sevap; lutuftur. Vacip Tealâ ise lutf u ihsan sahibidir.

Zalimlerin dostu olmadığının sebebi; zulümleri olduğuna âyet­te delâlet vardır. Çünkü dostları ve yardımcıları olmamak hükmü­nün, müştak olan lâfzına ta'lîki; rne'haz-ı iştikak olan zulmün sebep ve illet olmasını icabeder. Şu halde bunların dosttan ve yardımcıdan mahrum olmalarına sebep; onların zulümleridir.

Hulâsa; dilemiş olsa Cenab-ı Hakkın nâsı bir ümmet kılmaya kaadir olduğu, iradesini imana sarfeden kullarını rahmetine idhal ettiği ve zalimlerin zulümleri sebebiyle kendilerine nazil olan azabı defedecek dostları ve yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[7]

 

Vacip Tealâ zalimlerin velileri olmadığını beyandan sonra on­ların Allah'ın gayrı bir takım aciz mahlûkları velî ittihaz ettikl'erini ve halbuki veli ittihazına müstehak ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Belki o zalimler Allah'ın gayrı bir takım aciz mahlûkları dost ittihaz ettiler. Eğer onlar dost ararlarsa hakiki dost ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ vefat etmiş kimseleri diriltir ve her şey üzerine kaadirdir.]

Yani; zalimlerin şefeat edecek dostları ve azaplarını defede­cek yardımcıları olamaz. Zira onlar; Allah'ın gayrılarmı dostlar it­tihaz ve onların Allah'a şerik olduğunu itikat ettiler, Allahü Tealâ'­ya şeriktir diyerek itikat ettikleri putları kendilerine şefaat edecek itikadında bulundular. Halbuki o putların onlara şefaate ve yardı­ma iktidarları yoktur. Eğer onlar hakîki bir dost ararlarsa o dost; ancak Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm gayriyi dost ittihaz etmek küfrolduğu cihetle onlar için ayn-ı mazarrattır. Şu halde kulları için Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek lâyık değil­dir, ancak dostluğa lâyık olan; Allah'tır. Zira; Allahü Tealâ ölüleri ihya eder ve her şeye kaadirdir. Çünkü; evvelen nasıl icada kadirse vefat ettikten sonra ihya etmeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; bir takım âcizleri veli ittihaz etmektense her şeyi icada, ölmüşleri ih­yaya ve hal-i hayatta olanları öldürmeye kaadir olan Vacibül Vü­cudu dost.ittihaz etmek vacip olduğunu ednâ aklı olan kimsenin bilmesi lâzımdır. Şu halde Allah'ın gayriyi dost ittihaz etmek; ba­tıl ve eser-i hamakattır. Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetinin gayrıya iti-mad etmek caiz olmadığına ve ancak itimada şayan zat-ı ülûhiyeti olduğuna bu âyetle kullarını irşâd etmiş ve bu davayı emvâtı ihya­ya ve her şeye kaadir olduğunu beyanla ispat eylemiştir. Kıyas mantıkıyla takriri şöyledir : «Allahü Tealâ ancak velîdir.. Zira; Al­lahü Tealâ ölüleri ihyaya kaadirdir. Her kimse ki ölüleri ihyaya kadir ola, nacak velîdir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ ancak velidir»[8]

 

Vacip Tealâ kâfirleri imana icbardan nehyettikten sonra mü­minleri husumetten menetmek üzere buyuruyor.

[Bir şey ki o şeyde ihtilâf ettiniz. Onun hükmü Allah'a raci-dir.]

Yani; Allahü Tealâ velî ittihazına şayan olunca dünyanıza ve âhiretinize müteallik bir şeyin hükmünde ihtilâf ederseniz o şeyin hükmünü Allahü Tealâ'ya ve Allahü Tealâ'nm gönderdiği kitaba havale edin ve onun hükmünü Allah'ın kitabından arayın. Zira; Allah'dan başka umurunuzu tedbir ve ahvalinizde bihakkın tasar­ruf eder bir kimse yok ki o şeyin hükmünü ondan arayasmız. Çün­kü; Allahü Tealâ hakkı batıldan ve batılı hakdan tefrik eder, hak­ka sevap verir, batıl üzerine azap eder. Binaenaleyh hakla batıl beynini tefrik eder hüküm; Allah'a, Allah'ın kitabına ve gönderdiği resulün şeriatine tefviz olunmuştur. Şu halde ihtilâf ettiğiniz şeyin hükmünü bunlardan başka şeyden aramak hata ve batıldır.

Yahut manâ-yı âyet: [Bir meselede intilâf ve münazaa eder­seniz muhakemenizi Allah'ın şeriatine havale ile Allah'ın hükmünü gayrın hükmü üzerine takdim ve tercih edin. Zira Allah'ın hük­mü; tam ve gayrın hükmü nâkıstjr. Çünkü hikmete muvafık olan hüküm; ancak Allah'ın gönderdiği şeriatte olabilir, onun gayrı hü­kümler halelden halî olamaz] demektir.

Hulâsa; havadis-i âlemden ve efâl-i beşerden her şeyin hill ü hürmetinde, cevaz ve adem-i cevazında ihtilâf vaki olursa onun hail ü faslı ve nizam kat'ı Allah'ın emrine ve şeriatinö havale olunup onunla hail ü fasletmek vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vâcip Tealâ ihtilâf olunan mesailin hükmünü Allah'a hava­leyle onun geriatinden halletmek lâzım olduğunun hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu hükmeden Allahü Tealâ benim Rabbimdir. Ben ancak O'na iefviz-i umur ve her işimde ben ancak onun inayetine rücû ederim.]

Yani, şu evsafını ve mülkünde müstakil olduğunu ve kulları arasında maslahata ve hikmete muvafık hükmettiğini işittiğiniz Allahü Tealâ beni enva-ı terbiyeyle terbiye eden Rabbimdir. Bina­enaleyh; ben ona ibadet ve her işimi ona havale eder ve hükmüne razı olurum. Sizin de Rabbmızdır ki siz de ona ibadet edip işlerinizi O'na tefviz etmeniz ve başkasından imdad aramamanız lâzımdır, her umurumda Rdbbıma müracaat ederim ve onun inayetine sığı­nırım. Binaenaleyh; sizin adavetinizden endişe etmem. Zira; Rab-bim umuruma vekildir, sizden intikamını alır. Şu halde siz de O'na tefvîz-ı umur etmelisiniz ki intikamından kurullasınız.

Hulâsa; kullar için ancak Allahü Tealâ'ya tefviz-i umur ve her işinde Allah'a arz-ı ihtiyaç etmek, vazife-i ubudiyetin erkânından olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip Tealâ ancak kendine tefviz-ı umur etmek lâzım olduğu­nu beyandan sonra kendisinin cümlenin mercii olduğunun hikme­tini bevan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şu görülen cesamet üzere gökleri ve küre-i arzı yaratmıştır, sizin için kendi cinsinizden zevceler ve hayvanât-ı sa-irenin de kendi cinslerinden zevcelerini halkettî ki fou âlem-i mü-kevvenâtta sizi çoğaltır.]

Yani; Allahü Tealâ'ya tefviz-ı umur etmek lâzımdır Zira; Al­lahü Tealâ bu âlem-i ulvî olan gökleri, âlem-i süflî olanlyerleri ve onların arasında hadis olan bilcümle mevcudatı yaratıcı ve âlem-i mükevvenâtta olan tabâyi-i heyulayı, hayvanât ve madenîyâtm su­retlerini tasvir edici ve herbirini maslahat ve hikmete muvafık ola­rak halkedicidir, cümle-i tedbirâtından olarak sizin için kendi cin­sinizden arzunuza muvafık ve ünsiyetinize yarayışlı zevceler halk etti ve onlardan istediğiniz veçhile intifâı size helâl kıldı, rnenfeat-lerini size tahsis etti ki ahar tarafından taarruz vuku bulmasın ve cemi hukuk ve hususâtını size tevdî etti ki gayrın müdahaleye hakkı olmasın ve hayvanât-ı sairenin de kendi cinslerinden zevce­ler halketti. Sizi ve hayvanâtı erkekli, dişili halketmekle yer yü­zünde nesilleriniz sebebiyle çoğalttı ve dişilerin rahimleri vasıta-siyle nesiller vakt-ı merhununa kadar âlemde bakî kalır. Şu halde kullara lâzım olan esbaba tevessül edip hüsn-ü tedbiri yaptıktan sonra Allah'a tefviz-ı umur etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; abid esbabına teşebbüs ettikten sonra halkedecek Allahü Tealâ olduğu gibi dergâhına arz-ı ihtiyaç edenlerin ihtiyaçlarım da defe kâadir-dir. Binaenaleyh; abdiçin hüsn-ü tedbirle beraber Allah'a itimad-ı tamla itimad etmek vaciptir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zeri'dendir. Zeri'; döşemek ve çoğaltmak manasınadır. Çoğalmanın es­babı; zevç ve zevcenin bulunmasiyle olacağına binaen evvelâ Va­cip Teaîâ sebep olan zevçle zevceyi halkettiğini ve saniyen çoğaltığını beyan etmiştir. su tedbir sayesinde demektir. Çün­kü Beyzâvî'nin beyanı veçhile nâsı ve hayvanâtı zevcelerle halk ve ikisini bir araya getirerek nesil meydana gelmesine âlet etmek; zürriyetin çoğalmasına menbadır.

Hulâsa; Allâhü Tealâ'nın yeri ve gökleri halkettiği gibi insan ve hayvanat-ı şâire için zevceler halkettiği ve o tedbir sayesinde zürriyetlerini çoğalttığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[11]

 

Vacip Tealâ zatına itimad lâzım olduğunu beyandan sonra ken­dine benzer hiç bir şey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın misli hiç bir şey olmadı. O Allahü Tealâ ki kulları­nın sözlerim işitici ve işlediklerini görücüdür.]

Yani; Allahü Tealâ'nın zatına benzer hiç bir şey olmadığı gibi sıfatına münasip dahi bir şey yoktur. Halbuki Allahü Tealâ işitil­mek şanından olan her ş/eyi işitir-ve görülmek şanından olan her şeyi görür.

Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet; müba­lağa suretiyle aynı kelime-i tevhittir. Çünkü; Allah'ın mislinin mis­li olmayınca kendinin misli olmıyacağı evleviyetle sabit olur. Zira; müşebbehünbih müşebbehten kavî olduğu cihetle o müşebbehün-bihe teşbih olunan müşebbeh ondan zayıf olur. Şu halde zayıf olan müşebbehin misli olmayınca ondan daha kavî ve âlâ olanın misli olmıyacağı bizzarure lâzım gelir. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında nazîri ve mesîli olmayan zatın vahid-i hakîki olduğu sabit olur ki tevhid'in manâsı da budur.

Vacip Tealâ'nın ecsâmdan bir cisim olmadığı ve eczadan mü-rekkeb bir mekânda ve bir cihette bulunmadığı bu âyetle sabittir. Çünkü; cisim olsa sair ecsâma benzer. Kezalik eczadan mürekkep olsa sair mürekkebâta benzer, bir mekânda mütemekkin ise sair mütemekkin olanlara benzer. Halbuki âyet hiç bir şeyin kendine mümasil olmadığını beyan etmiştir. Zira âyet; mümasilini bilkül-liye nefyetmiştir. Mümasil nefyolununca cisim olması vesair ava-rız-ı ecsâmdan bulunması ve emmâre-i hudus olan şeylerin cüm­lesi nefyolunmuştur. Zatında mümaselet nefyolununca sıfatlarının nefyolunması hatıra gelmesin için sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf ol­duğunu beyan zımnında semi' ve basar sıfatlarıyla muttasıf oldu­ğunu beyan buyurmuştur. Bu âyette şey lâfzı nefiy akabinde oldu­ğu için istiğrak manâsını ifade eder. Yani «araz ve cevherden ve bilûmum mevcudattan hiç bir şey Vacip Tealâ'ya mesîl değildir» demek olur.

Buna nazaran manâ-yı âyet: [Veçhen minelvücûh zatında ve sıfatında Allah'a mümasil hiç bir mevcut yok] demektir. Çünkü mümkinattan. her ne tasavvur olunsa elbette bir hadle mahdûd ve bir keyfiyetle mükeyyef ve hadis olmak zarurîdir. Vacip Tealâ ise bunların cümlesinden münezzehtir. Gerçi ilim, irade, kudret gibi sıfâtullahm bazıları kullarında da vardır lâkin Allah'ın sıfatları kulların sıfatları gibi değildir, zira Allah'ın sıfatları kadîm, kulla­rın sıfatları hadistir, Allah'ın sıfatları kâmil, kulların sıfatları na­kıstır. Binaenaleyh; zatında ve sıfatında Allah'a benzer hiç bir şey yoktur.

Bu âyet; iki hükmü camidir : Birincisi; Allah'a ben­zer hiç bir şey bulunmaması, İkincisi; Allahü Tealâ'nın semV ve basar gibi sıfât-ı kemâliyeyle muttasıf olmasıdır.[12]

 

Vacip Tealâ kullarına tevekkül-ü tamla tevekkül lâzım oldu­ğunun bazı delilini beyandan sonra delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semâvât ve arzın anahtarları Allah'ındır ve Allah'a mahsustur. Dilediği kuluna rızkı bol, dilediğine dsr verir. Zira; o AÎIahü Tealâ herkesin istihkakını ve her şeyi bilicidir.]

Yani; yeri ve gökleri Aîlahü Tealâ halkedince yerin, göklerin. hazinelerinin ve nzık kapılarının anahtarları Allah'a mahsustur. Zira; Allah'tan .başka hiç bir kimse ve esbab-ı âdiyeden hiç bir se­bep göklerde ve yerde tesire ve tasarrufa kaadir değildir. Binaen­aleyh; rızkın esbabından olan yağmuru semadan yağdıran ve aynı rızık olan dâneleri yerden bitiren ancak Allabü Tealâ olduğundan istediği kulunun rızkını bol ve istediği kulunun dar verir. Zira; Vacip Tealâ herkesin haline muvafık olanı ve her şeyi bilir, mas­lahata muvafık olan şeyi hal keder. Şu halde rızık hususunda her­kesin nail olduğu miktar onun hakkında hayır olandır, bu da bin­lerce kimsede görülmektedir. Zira; aynı sa'y ve aynı esbaba teves­sül eden iki kimseden birinin say'inir; semeresi çok, diğerinin nis-bet kabul etmez derecede az olur. Binaenaleyh; abdiçin esbaba te­şebbüs ederek sa'yetmek lâzımdır. Amma müsebbibin sebebe mu­vafık olup olmaması Allah'ın takdirine muhavveldir. Dilerse mü­sebbibi halkeder, isterse haîketmez. istediğine çok, diğerine az ve­rir. Çünkü; hazine onundur. İstediği veçhile tasarruf eder hiç kim­senin karışmaya salâhiyeti yoktur. Binaenaleyh; itiraz da caiz ola­maz. Zira; mülkün sahibine niçin böyle yaptın denilemez. MekâIîd : esas itibariyle anahtar manâsına ise de bu âyette ha­zine manâsına da olabilir. Ebussuud Efendi'nin ve Kazî'nin beyan­ları veçhile, manâ-yı âypt: [Semâvât ve arzın hazineleri Allahü Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; cümlesinde tasarrufât Allah'a aittir. Şu halde hazinesinden dilediğine çok, dilediğine az verir. Zira; her şeyi ve hazinesinden verilmesi münasip olanı bilir.] de­rnektir. Şu manâda mübaîcğa-.vardır. Çünkü: MekâIîd ; anahtar manâsına iken hazine manâsında îsti'mâli hazinenin hıfzı ve sarfı Vacip Tealâ'ya mahsus olduğuna f-cıktan dalâlet eder. Zira; mahfuz olan bir şeyin anahtarı Mîrîde ise hıfzı ena ait olduğu gibi sarfiyatı da ona ait olur. Binaenaleyh; Vâc-ip Tealâ indinde mahfuz olan hazinelerinde İstediği gibi tasarruf eder.

Bu âyetle bundan evvelki Ayet; dost-ittihazına şayan ancak Allahü Tealâ olup gayn dost ittihazına şayan bir kimse­nin bulunmadığına delildir ve n^ntıkca  kıyasın  takriri  şöyledir :

«Allahü Teaiâ dost ittihaz olunmaya elyaktır. Zira; Allahü Tealâ yeri ve gökleri balık olup kendine benzer hiç bir şey yoktur, va-hid-i hakikidir, yerin ve göklerin hazinelerinin anahtarları ona mahsustur. Her kimse ki semâvât ve arzın halikı ola. kendine ben­zer bir Rey bulunmrya, semâvât ve arzm miftahı ona mahsus ola, o kimse dost ittihaz olunmaya şayandır. Binaenaleyh; Allahü Te­alâ dost ittihaz olunmaya ve herkesin itimadma sayandır».

Hulâsa; semâvât ve arzın mikanı Allah'a mahsus olduğu, is­tediği kuluna rızkı bol, istediğine az verdiği ve her şeyi bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ gerek Resulüllah'a ve gerek    enbiya-yı saireye vahyettiğiııi sûrenin bidayesinde iemalen beyan ve onun delillerini tafsil ettikten sonra o icmali tafsil etmek üzere buyuıyor.

[Ya Ekrenı-er Rusüü Ailahü T^a'â Uz. Nuh'a vasiyet ettiği şeyi dinden olarak sîze de meşru iuİdı ve §ol şey M ey Habibim! Biz Azîmüşşâîi o şeyi sana vahyettik. İşte o şeyi, ibrahim, Musa ve Isâ (A.S.) a bizim vasiyyet ettiğimiz şeyi dahi size meşru kıldık. O vahiy ve vasiyyet ettiğimin şey; dmi ikame edip abkâmmı halel­den vîkaaye etmek ve dinde teferruk etmemektir,]

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet: Beş hükmü camidir : Birincisi ; Hz. Nuh'a vasiyyet eMiği ahkâm-ı diniyyeyi Ümmet-i Muhar'nmed'e dahi meşru kılma­sıdır. deki hitâb; ümmet-i Muhammed'edir. Yani «Ey Üm­met-i Muhammedi Dinden olarak Nuh (A.S.) a vasiyyet ettiği ah­kâmı Aîlahü Tealâ size de meşru kıldın demektir. İkincisi; Resulüllah*a vakyolunan ahkâmın dahi meşru olmasıdır. Yani «Bizim sana vahyettiğimiz ahkâmı da ey Nebiyyi Muhterem! Sana ve senin ümmetine meşru kıldık» demektir. Üçüncüsü; ÜlüV-azirtı Peygamberân-ı ziyşândan Uz. İbrahim, Musa ve İsa'ya vasiy-yet olunan ahkâmın dahi ümmet-l Muhammed'e meşru olmasıdır. Yani "Biz İbrahim, Musa ve İsa (A.S.) a vasiyyet ettiğimiz ahkâmı size dahi vasiyyet ettik ve meşru kıldık» demektir. Dördün­cüsü; Enbiyaya vasiyyet olunan ahkâmdan birisi dinin huku­kunu ifa ile ikaame edip ahkâmını yerine getirmektir. Yani enbiyaya vasiyyet ettiğimiz şey;,dini ikaame ve ahkâmını halelden ve tağyir­den vikaaye etmektir. Beşincisi; O vasiyyet olunan me­selelerden birisi de dinde İhtilâf edip fırkalara ayrılmamaktır ki esasında ittifak üzere bulunmaktır.

Enbiyâ-yı izama vasiyyet olunup Ümmet-i Muhammed'e &e meşru kılınan; usul-ü itikad, dinin ahkâmına riayet ve din husu­sunda ihtilâf etmemektir, bu mesâilde cümle enbiyânın şeriatları müsavi ve müttefiktir ve bu esasta hiç bir şeriat diğerine muhalif değildir.

Bu âyette zikrolunan enbiyâ-yı izam hazarâtı büyük şeriat sa­hibi ve ülül'azim Peygamberân-ı ziyşân hazarâtmdan olup millet­lerin ekserisi bunların nübüvvet ve şeriatl'erini teslim ettikleri için bu beş zatm isimleri zikrolunmuştum, yoksa bunların şeriatleri böy­ledir de ismi zikrolunmayahlarm şeriatleri böyle değildir manâsı­na değildir. Çünkü usul-ü itikadda, bu âyette beyan olunan dini ikame etmekte ve ihtilâî etmemekte cümlesi müsavidir ki imanda, mekârim-i ahlâkta, rezâil-î ahvalden ihtirazda, helâli helâl, haramı haram tanımakta müttefiklerdir. Amma füru-u â'mâlde zamana ve mizaca göre ihtilâf eden mesâilde şeriatler ayrıdır. Ancak bir dini kabul eden efrâd o dini ikaameye sa'yetmek ve dinde ihtilâf edip dağılmıyarak toplu bulunmak, yekdiğerini kardeş tanıyarak ülfet ve ünsiyet etmek ve cemiyete halel getirmemek her dinde ehem va elzem olan mesailden olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; halkın bir noktada içtimâ edip kuvvet ve şevketleri dinle hasıl olduğun­dan dinde ihtilâftan bütün milletler nehyolunmuşlardır. Zira usul-ü itikadda tefrika; milletin tefrikasını, milletin tefrikası ise kuvvetin za'fa tebeddülünü îcahettiğinden usul-ü dinde tefrika, cemaatin iz­mihlalini mucip olur. Binaenaleyh; cümle enbiyâ usul-ü dinde içtimâ edip halkı da içtimaa davet ve tefrikadan nehyile emrolunmuş-lardır.

Bu âyette vasiyyet; emir manâsını mutazamrpmdır. Zira; bir şeyle Vacip Tealâ'nm tavsiyesi o şeyle emirdir, dini ikaa-"me, o dinde tefrikadan nehyin sanma itina ve ehemmiyetin-e işaret için emir bedelinde tavsiye varid olmuştur. Çünkü; vasiyyet olu­nan şeyin daima ehemmiyetli olması âdettir. Şu halde vasiyyet; emirden daha kuvvetlidir.

Ekser helâl ve harama müteallik olan ahkâmın ve iki karde­şin birbirini almasının hürmeti ibtidâen Nuh (A.S.) a vahyolun-duğundan Nuh (A.S.) a tavsiye olunan ahkâmın meşru kılındığını beyan bu âyette takdim olunmuştur.

Resulüllah'm risaletini inkâr eden kâfirlere Resul olduğunu beyan vahiy lâfzında daha ziyade olup vahyile hitabın tesiri ziyade olduğu cihetle Resulüllah'a gelen ahkâmdan vasiyyetle tabir olun-mayıp vahyile tabir olunmuş ve Resulüllatfa vahyolunan ahkâmın şanına işaret için azamete delâlet eden mütekellim-i nuni iie varid olmuştur,

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile dini ikameyle murad; dinin erkânında adalet ve batıl olan şeylerin du­hulünden dini muhafaza etmek ve dinin ahkâmını tatilden vika­yeyle vezaifini edaya devam, ve kemâl-i ciddiyyetle hukukunu ifa­ya müsareat etmektir.[14]                                                  :

 

Vacip Tealâ meşâhir-i enbiyaya vasiyyet ettiği ahkâm-ı esasi-yeyi Ümmet-i Muhammed'e de meşru kıldığını beyandan sonra Resulüllah'm bu ahkâma davetine müşriklerin icabet etmedikleri­nin sebebini beyan etmek üzere

buyuruyor

[Ey Rasul-ü Ekrem! Senin davet ettiğin tevhide icabet etmek müşriklerin Üzerine pek ağır oldu. Halbuki Alîahü Tealâ dilediği , kimseyi kendine ihtiyar eder ve kendine arz-ı ihtiyaç ederek iba­detle rücû eden kimseyi    hidayette kılar ve tarik-ı    tevhide isal eder,]

Yani; ey Kabibimî Müşrikler kendilerinin servet ü samanla­rına, etbâ ve aVânlarma mağrur olarak kendilerini büyük gördük­leri halde ülfet ettikleri şirkin gayrı olan tevhide onları senin da­vetin onlar üzerlerine gayet ağır ve güç oldu ve tevhidi kabulü kendilerine âr ve ayıp addettiler. Çünkü nübüvvetle şeref ve hay­siyetin cümlesini haseb ve neseb ve zenginlikte olur zannettiler. Halbuki bu zanları batıldır. Zira; Allahü Tealâ dilediği kulunu nü­büvvetle ihtiyar 'eder ve kullarım irşâd için istediği kimseyi resul gönderir, umuru hususunda Rabbısına iltica ve dergâhına müra­caat eden kullarını hayrata ve seâdete muvaffak kılmakla hidayete isal, doğru yola sevk ve kendine rücû eden kullarına lutf u inaye-tiyle imdâd eder.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile in­sanlara âdetlerinin hilafım teklif etmenin o insanlara ağır gelmesi cibillî olap âdetini terkle hilâf-ı âdeti ihtiyar etmek her zaman müşküldür. Binaenaleyh; kâfirler şirkin hilafı olan tevhidle teklif olununca gayet istiğrâb ettiler ve dediler ki «Bir çok mabudları terksdip de yalnız bir mabuda rabt-ı kalbetmek ne acîb şeydir ve böyle garîb bir şeyle teklif olur mu, bu teklifi bizr nasıl kabul ede­riz?». İşte müşrikler böyle demekle Resulüllah'm davetine icabet­ten istinkâf ettiler.

Bu âyette üç fıkra vardır : Birincisi ; Resulüllah'ın tevhide daveti onlar üzerine ağır olmasıdır. İkincisi; dile­diği kimseyi Allahü Tealâ'nın nübüvvetle ihtiyar etmesidir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ'ya ibadet ve tevbeyle rücû eden kulunu hidayette kılmasıdır. Birinci fıkrada Resulüllah'ın davetini ağır görmelerini ikinci fıkra ile reddetmiştir ki «Allahü Tealâ is­tediği kulunu ihtiyar eder, sizin ona itiraza hakkınız yok» demek­tir. Üçüncü fıkrada şirki terkle dergâh-ı ülûhiyete rücû ederlerse kabul olunacağım beyanla kâfirleri davete icabete terğib etmiştir.[15]

 

Vacip Tealâ tefrikadan ba'dennehiy ehl-i kitabın tefrikaları, tefrikanın fenalığına ilim geldikten sonra vaki olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ümmetler ihtilâf etmediler, illâ îftirakın fenalığına kendile­rine ilim geldikten sonra sahibi şeriaie adavetlerinden naşı ve dün­ya riyasetini taîeb için ihtilâf ettiler. Eğer onların vakt-i muayye­nine kadar heîâk olmayacaklarına dair kaza-yı İlâhî sebketmemiş olsaydı derhal onların helaklerine hükmolunurdu lâkin onlardan intikam almanın tehirine dair kelime-i İlâhiye sebkettiğinden he­lakleri ecel-i muayyenine kadar tehir olunmuştur.]

Yani; dinlerin küllisi esas itibariyle tevhid'te birleşip enbiyâ-yı izam hazerâtı tevhit'te ittifak    ederek edyânın yekdiğerine karşı ihtilâfları mesail-i fer'iyede olduğu sabit olduktan sonra helak olan milletlerin ihtilâfları vaki olmadı, ancak hakikat neden ibaret ol­duğuna ilim geldikten sonra hasedlerinden-, mansıb-ı dünyaya rağ­betlerinden ve birbirlerine zulm ü adavetlerinden naşı ihtilâf et­tiler. Yoksa bilmediklerinden ihtilâf etmediler, belki ihtilâfın da­lâlet olduğunu bildiler. Zira; Resuller geldi hakikati onlara bildirdi ve kendinden sonra gelecek resulü de haber verdi, ancak evvel ge­len nebinin ümmeti sonra gelen   nebiye iman etmemek suretiyle tefrikalar hasıl oldu. İman etmiyeriler ekseriyetle helak oldular. İşte bu cümleden olmak üzere Hz. Musa ve İsa (A.S.) ümmetleri­ne âhır zaman nebisinin geleceğini haber verdiler, evsafını, belde­sini ve ismini bildirdiler. Vaktaki âhir zaman nebisi haber verdik­leri veçhüzere ufk-u nübüvvetten tulu' edince hasedleri galeyana gelip, kendi riyasetlerini muhafaza için inkâra kalkıştılar. Binaen­aleyh; hakkaa nebî olduğunu bilerek inkâr ettiklerinden büyük ih­tilâflar zuhur etti.   Eğer riyasetlerini feda ederek insaf etselerdi iman ederler ihtilâf da olmazdı velâkin dünyayı feda edemediler.

Binaenaleyh; din hususunda haksızlığı irtikabedenlerin helakleri­nin vakt-i muayyene tehirine dair Rabbm Tealâ tarafından kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı ihtilâfın vukuu zamanında derhal he-lâkleriyle hükmolunur ve onlar da helak olurlardı.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ihtilâf edenIerle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Zira; nebilerinin ve kitapla­rının beyaniyle Resulüllah'm hakkaa nebî olduğunu bildikten son­ra ihtilâf eden onlardır, irtikabettikleri cinayetin helaklerini mu-cib olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü; «helaklerinin teehhu-runa hükm-ü İlâhî olmasa derhal helak olunurlardı» demek «Cina­yetleri helaklerini mucib» demektir.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyette eceI-i müsevımâ ile murad; yevm-i kıyamettir. Yani «bu cinayetin aza­bı yevm-i kıyamete tehir olunacağına dair kelime-i İlâhiye sebket-ti» demektir. Yahut eceI-i müsemma ile murad; her ümmetin dünyada helak olacaklarına dair tayin olunan zamandır ki to zaman takdim veya tehir kabul etmez» demektir.

Hulâsa; tefrika edenlerin tefrikaları an cehlin olmayıp, hak neden ibaret olduğuna'dair kendilerine ilim geldikten sonra fırka fırka oldukları ve fırka olmalarının sebebi; hasedleri ve dünyayı feda edemeyip riyasetlerini muhafaza kaygısı olduğu ve bunların cinayetleri helaklerini mucib olup helaklerinin, teehhuruna ise hükm-ü İlâhî tealluk ettiği ve eğer hükm-ü İlâhî tealluk etmese derhal helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[16]

 

Vacip Tealâ Resulünün tevhide daveti müşriklere ağır oldu­ğunu ve nübüvvete dilediği kulunu ihtiyar ettiğini, ehl-i kitabın an cehlin değil bilerek ihtilâf ettiklerini beyandan sonra ehl-i ki­tabın kendi kitapları hakkında dahi şek içinde bulunduklarını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki nebilerinden sonra kendilerine Tevrat ve İn­cil mevrus oldu. Onlar muhakkak kendi kitaplarında şek içinde bulunuyorlar ki o şek onlara şüphe verip izdırap üzeredirler. On­lar kitaplarında şek üzere olup enbiyâ-yı izam tevhidde ittifak et­tikleri için sen onları tevhide davet et ve emrolunduğun veçhüzere davette istikamet ile ve onların arzularına ittibâ etme.]

Yani; şol kimseler ihtilâf ederler ki onların ecdadına nazil olan kitaplar babalarının ve dedelerinin inkirâzmdan sonra kendilerine irs tariki ile intikâl etti. Onlar kendi kitaplarından şüphe ve endişe içindedirler ve o endişeleri izdırap vericidir. Çünkü; şekketm'eseler Resulüllah'ı ve Kur'an'ı inkâr etmezlerdi. Zira; kendi kitaplarında bunların hak olduğu tasdik olunmuştu. Şu halde kitaplarına îman­ları olsa Kur'an'a ve ahir zaman nebisine îman ederlerdi. Binaen­aleyh; Kur'an'a îman etmemeleri kitaplarına imanları olmadığına delâlet eder. Zira edyândan bir dine, enbiyadan bir nebiye, kü-tüb-ü İlâhî'den bir kitaba iman; cümlesine iman etmeyi icabeder. Çünkü bunlardan her biri yekdiğerini tasdik ettiğinden Resullerin ve kitapların cümlesine iman etmek; her dinin akaaid-i asliyesin-dendir. Şu halde edyân-ı saire ashabından birisi din-i İslâm'ı tasdik etmezse kendi dini nazarında dahi mümin olamaz. Çünkü edyân­dan birini inkâr; kendi dininin kabulü ve itikadı zarurî olan ahkâ­mından birini inkâr etmiş olur. Halbuki kendi dininin hükmü cemi enbiyaya ve edyana iman etmek olduğundan edyândan birisini in­kâr küfrünü icabeder. Kâfirlerin ihtilâfları dalâlet olunca ya Ek-rem-er Rusülî Sen onları tevhid'e, enbiyaya vasiyyet olunan ahkâ­ma, ikaame-i dine davet ve emrolunduğun veçhüzere istikamet ve adalet et, ashab-ı dalâletin arzularına ittiba etme. Zira; onlar ce-halât derelerinde hayran, evham ü hayâlât arkasında mütereddid/ ve şek içinde olduklarından ittibâya şayan değillerdir.

Taberî ve Hâzin'in beyanları veçhile istikametle emir; istika­mete devama emirdir. Zira; Resulüllah her halinde istikamet üze­re bulunup istikametten ayrılmadığı cihetle istikametle emri de­vamla emir manâsına hamletmek zaruridir. Çünkü; istikameti ma-nâ-yı hakikisine hamletmek hasılr tahsildir.

Bu âyette davetle murad; dinin ahkâmını edaya ve muk-tezâsiyle amele sa'yetmeye davettir. Binaenaleyh; din-i İslâm'ı ka­bul eden her mümin bu davete icabet etmiş olduğundan icabetin muktezâsı bid'atleri kaldırmak, sünnetle amel etmek, nefsin hilaf-ı şeriat arzusunu terk eylemek ve muktedir olduğu kadar gaynlan irşâd etmektir.

Bu âyeti celile; dört hükmü camidir: Birincisi; ehli kitabın kitapları Kur'aria iman etmelerim emrettiği halde Kur'-an'a iman etmedikleri cihetle kendi kitaplarının ahkâmındû, dahi şekkiçinde bulunmalarıdır, ikincisi; Rasulüllah'in ümme­tini hakka davetle -memur olmasıdır. Üçüncüsü; emrolun-duğu veçh üzere istikamete devamla memur olmasıdır. Dör­düncüsü; kâfirlerin arzularına ittibâdan nehyolunmasıdır. Zira; ukûl-ü zaîfe erbabının nevalarına ittibâ etmek caiz olamaz. Çünkü onlar daima hevay-ı şeytâniyelerinin meramını tervice uğ­raştıklarından onların arzularına ittibaın akibeti felâkettir. Ayette Resulüllah'a emir, ümmetine emri müstelzim olduğundan her mü­minin muktedir olduğu kadar ebna-yı cinsini hakka davetle irşâd etmek ve her umurunda istikamete çalışmak ve kötülerin arzula­rına ittibâ etmemek vazîfe-i diniyyesidir.[17]

 

Vacip Teaiâ Resulüne istikametle emir ve kâfirlerin arzuları­na ittibâdan nehyettikten sonra kâfirlere karşı söylemiş olduğu söz­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlere «Ben Allah'ın inzal ettiği kitaplara iman ettim ve sizin beyninizde adalet etmekle emrolun* dum. Zira; Ailahü Teaîâ bizim ve sizin Rabbımızdir. bizim ameli­mizin cezası bize, sizin amelinizin cezası size aittir, bizimle sizin beyninizde delil ikamesine hacet kalmadı. Çünkü; hakla batıl biıS bîrinden ayrıldı. Allalıü Tealâ yevm-i kıyamette beynimizi cem'e^ der. Zira; herkesin varacağı ancak onun huzuru manevîsidir» dei mekJe onlara hakikati beyan et.]

Yani: ey Rasul»ü Ekrem! Sana ve Kur'an'a imandan i'râz eden kimsel'ere hitaben sen de ki  "Ben Allah'ın inzal ettiği kitapları^ cümlesine iman ettim. Zira; taraf-ı İlâhî'den gelen kitapların cürnileşi hak olduğundan hepsine iman vaciptir. Binaenaleyh; :bazısına iman etmek ve bazısına etmemekle beyinlerini ayırmak caiz değil­dir. Hatta içinden bir tanesine iman etmemek küfürdür. O halde siz Kur'an'a iman etmemekle küfrü irtikab ediyorsunuz, ben vahy-i İlâhî üzere her halinizde ve işinizde adalet etmekle emrolundum. Binaenaleyh; cümle hukukunuzda ve muhakemenizde adaletle hük­me î"nemurun"i. Hatta feraiz-i îlâhiyeyi size beyanda ziyade ve nok­sandan sakınmakla aynı hak ve adaleti beyan ederim, sizin zengin­lerinizle fakirleriniz ve hatırlılarla hatırsızlarınızın arasında hukuk cihetinden hiç fark olmıyacaktır. Zira; hukukta ve muhakemede cümlenizi bir tutmaya Tirem urum ve ahkâmda bizimle sizin, farkı­mız olmıyacaktır. Çünkü; Ailahü Tealâ bizim ve sizin Rabbimiz olduğundan hukuk noktasında ve umur-u muhakemede bâb-ı İlâ­hîde cümle kullar müsavidir, beyinlerinde asla fark yoktur. Ancak kullar beyninde fark; iman ve itaat edip etmemektedir. Bab-ı Ilâ-hfde iman edenler makbul, etmiyenler merduddur. Binaenaleyh; bizim imanımız ve amelimiz var cezası bize aittir, sizin imanınız ve amelinizin olmamasının cezası da size aittir ve batıl amellerinizin azabı size mahsustur. Çünkü; her kul kendi kazancı ile mücâzaat olu­nacağından iyi ve kötü ameli kendine aittir. Şu ahval böylece beyan olunup her şey açıklıkla anlaşılınca sizinle bizim beynimizde başka delil getirmeye hacet kalmadı. Zira; hakla batıl meydana çıktığın­dan söz ile muaraza ve mübâbaseye ihtiyaç yoktur. Bundan sonra, mücadele kılıçladır. Ya İslâm veyahut kılıçtır, başka çare yoktur.

Çünkü; siz söz dinlemiyorsunuz. Allahü Tealâ âhirette beynimizi cem'eder, haklı, haksız orada bilinir ve cümlenin mercii ancak onun huzur-u manevisidir, başka merci yoktur»,

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette hakkı tahkik ve usul-ü itikatta kitapların ittifakını-ve ehl-i kitabın kitaplarına ima­nını beyanla kalplerini te'lif ve onlara; kitaplarına iman ettiğimiz halde onların bizim kitabımıza iman etmediklerini beyanla tariz ve ehl-i tâatı taata terğib ve ehl-i ma'siyeti ma'siyetten tenfîr var­dır.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyette cümlesiyle bütün bütün kâfirlerle mütareke olunduğuna

delâlet yoktur. Yalnız sözle mübahaseden mütareke muraddır. Çünkü «hak tezahür ettiği cihetle sözle delil iradına hacet yok» demektir. Binaenaleyh; muharebe ve kılıçla mücadeleyi terke de­lâlet etmediği cihetle kıtal âyetiyle bu âyet arasında münafaat yok­tur. Zira bu âyetle murad; huccet-i kavliye yok demektir. Amma kıtal âyetiyle huccet-i fiiliyye var demektir. Çünkü; Hüccet-i kav-liyeyi nefyetmekten huccet-i fiiliyeyi nefyetmek lâzım gelmez. Ancak huccet-i kavliyeye tekrar ihtiyaç görülürse tekrar ibrazında bir men1 de yoktur. Şu halde bu âyetin hükmü bakî olup kıtal âye­tiyle mensuh değildir. Şu kadar ki bu âyetten maksat; müddet-i muvakkatte de mütareke olup herkes kendi mühimmâtiyle meşgul olsun icabederse kılıçla icabına bakılır" demektir.[18]

 

Vacip Tealâ hakikat tezahür ettiğinden şimdilik Resulü tara­fından kâfirlere huccet-i kavliye ibrazına hacet olmadığını beyan­dan sonra din-i ilâhîye itiraz edenlerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki halk din-i İlâhîye icabet ettikten sonra Allah'ın dininde muhasama ve mücadele ederler. Onların hüccetleri Rabları indinde batıldır, ancak onlar üzerine gazab-ı İlâhî olduğu gibi onlar için şiddetli azap dahi vardır.]

Yani; şol kimseler ki din-i İlâhîye itiraz ve aleyhinde delâil ibraziyle muhasama ederler ve adavetlerini izhâr etmekten çekin­mezler, bu itirazları din-i İlâhî'ye nâs tarafından rağbet gösterilip icabet olunduktan sonra vaki olur ki pişmiş aşa soğuk su katmak kabilinden dine dahil olanların fikirlerini döndürmek isterler. İşte bu gibi mücadele edenlerin hüccetleri Rabları indinde batıldır. Bi^ naenaleyh; onların hüccetleri daima zevale maruzdur. Çünkü; hak­ka karşı batıl her zaman mütezelzildir ve hükmü yoktur. Gerçi ba­tıl iptidasında ziya verir ve parlar gibi görünürse de ziyası devam etmez hemen söner. Onların bu batıl mücadelelerine mukabil onlar üzerine Allah'ın gazabı vardır. Zira; onlar için şiddetli azap hazır­lanmıştır. Çünkü ceza; cinayete göredir. Bunların cinayetleri olan din-i İlâhîyi redde çalışmaları pek büyük olduğundan cezaları da şiddetli azaptır. Zira küfür: her cinayetin fevkinde olduğundan ce­zası da her cezanın fevkinde şiddetli azaptır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette din-i İIâhi'ye itiraz edenlerle murad; Yahudilerdir. Çünkü; yahudi-lerce «Tevrat'ın kitab-ı İlâhî, Musa (A.S.) hakkaa nebi olduğu müttefekunaleyhtir. Muhammed (S.A.) in hakkaa nebî olduğu muhtelefünfihtir. Kabule şayan olan; hakkında ittifak olandır. O halde ^kabule şayan olan din; din-i Musa'dır din-i Muhammed de­ğildir» diyerek hüccet ibrazetmişlerdi. Cenab-ı Hak bu hüccetleri­nin batıl olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; gerek Yehûd'un, gerek bizim, Hz. Musa'ya imanımız nübüvvet davasını mucizeyle isbat ettiğindendir. Kezalik Muhammed (A.S.) efendimiz de ay­niyle davay-ı nübüvveti mucizeyle isbat ettiğinden bizim iman et­tiğimiz gibi Yahudilerin de iman etmeleri lâzımdır. Zira; bir sebe­bin bir makamda hükmü neyse diğer makamda dahi hükmü odur. Şu halde davaya muvafık mucize izharı Musa (A.S.) hakkında iman etmeyi icabettiği gibi Muhammed (A.S.) efendimiz hakkında dahi imanı icabeder. Binaenaleyh; birine iman edip diğerine imanı ter-ketmek tercih-i bilâ müreccahtır ve iki müsavinin biriyle amel vâcip diğeriyle amel caiz değil demekse tenakuz olduğu cihetle ba­tıldır.

Her zaman dini İlâhî'ye itiraz batılsa da nas icabet edip dini kabul ettikten sonra butlanı daha ziyade fena olduğuna işaret için Cenab-ı Hak icabetten sonra itirazlarını beyan etmiştir. İcabet nâs tarafından olmak ihtimali olduğu gibi Allahü Tealâ'nm resulüne nusretle icabeti murad olunmak- ihtimali dahi vardır, Allah'ın Re­sulüne nusretinden sonra itirazlarının batıl olduğunu murad etmek makama daha muvafıktır.[19]

 

Vacip Tealâ din-i İlâhîye muhalefet edenlerin hüccetleri batıl olup gazaba ve azaba müstehak olduklarım beyandan sonra din-i İlâhî'ye muhalefet edenleri tehdit etnrek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki o zât hakka ve mizana mukarin ve batıldan uzak olarak kitaplarım inzal etti. Ya Ekrem-er Rusül! Sana hangi şey bildirdi. Memul kî kıyamet yakındır. Şol kimseler kıyameti istical ederler ki onlar kıyameti inkâr eder iman etmezler.]

Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı kaadirdir ki enva-ı delâil üzerine müştemil, hakka mukarin, kullarının amellerini ve ihiâs üzere hüsn-ü niyetlerinin bilinmesine vesile ve âlet olan ahkâmını, ve mizan-ı adaletini inzal buyurdu. Ey ITabibirn! Sana kıyametin ne zaman vuku bulacağını hangi şey bildirdi? Memul ki kıyamet ya­kındır. Zira; hiç bir şey sana kıyametin vaktini bildirmedi. Bina­enaleyh; her saatte kıyametin vukuu melhuz olduğundan hazırlık üzere.bulunmak lâzımdır. Halbuki kıyamete iman etmeyenler kı­yametin alelacele olmasını isterler. Çünkü; kıyameti inkâr edenleri kıyametin vukuunu beyanla Resulullah teli dit ettikçe onlar «Nerede kıyamet, ne zaman olacaktır? Eğer kıyamet varsa vücut bulsun da görelim, olacaksa oluversin.» derler ve «kıyamet varsa olsun da görelim, haklı haksız belli olsun. Bakalım biz mi haklıyız siz mi haklısınız?» demekle kıyameti isti'câl ederlerdi. İşte şu şüphe­lerini def'için Cenab-ı Hak kıyametin yakın olduğunu sarahaten beyan buyurmuştur.                     

Kazî'nin ve Ebussuud Efend'inin beyanları veçhile kitabiyi ah­kâmı sabit olup zevalden mahfuz olduğuna işaret için Cenab-ı Hak kitabı hakla ve kitabın ahkâmından her biri ibadın amellerini ve hukukunu tartmak   için birer mizan menzilince olduğuna işaret zımnında kitabı mizanla tavsif buyurmuştur. Buna nazaran mizanla murad; kitabın ahkâmıdır. Çünkü ibâd beyninde müsa-, vât; ahkâm-ı şer'iyeyle hasıl olur. Şu halde ahkâm-ı İlâhiye; her­kesin a'mâlinin doğru veya eğri olduğunu tartmak için ortaya kon­muş bir terazi menzilindedir. Zira; iyi ve kötü mizan-ı şeriatla ha­sıl olur. Yahut mizanla murad adalettir. Zira; Cenab-ı Hak adaletle emrini inzal buyurmuştur. Yahut mizanla murad; hakikatte Ölçü ve tartıdır. Çünkü; insanların bütün muamelâtın­da saymak, ölçmek ve tartmakla muvazene ve musavaat hasıl oldu­ğundan Cenab-ı Hak kitaplarında mizanla emretmiş ve kitapla be­raber mizana müteallik emrini inzal buyurmuştur. Binaenaleyh mizan; âlemin- intizamına ve hukukun zıyâ'dan muhafazasına me-dar-ı yegânedir.   İnsanın kitaba tebaiyeti ve şeriatla ameli vacip olup kıyamet gelmeden evvel adalete dikkat lâzım olduğuna işaret için kıyametin yakın olduğu beyan olunmuştur.[20]

 

Vâcip Tealâ iman etmiyenlerin hallerini beyandan edenlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki âhirete iman ettiler, onlar âhiretten korkar­lar ve suret-i katiyede bilirler ki âhiret haktır. Ey müminler! Agâh olun ki kıyamette şekkedenîer hidayetten pek uzak dalâlet içinde­dirler.]

Yani; âhirete ve âhirette olacaîc suale ve hesaba, sual ve hesap neticesinde görülecek felâketlere iman edenler âhiretten korkar­lar. Binaenaleyh; onların daima endişeleri Allah'ın gazabından kurtulmanın çaresini düşünmek, harekât ve sekenâtını, sözünü ve işini Allah'ın inzal buyurduğu kitaba ve o kitabın ahkâmına tevfîk etmektir. Zira; kıyamete imam olunca âhirete bir şey tedarik et­meksizin ansızın kıyametin vücud bulmasından korktuğu için dai­ma tedarik üzere bulunur. Çünkü; yakinen bilir ki kıyamet haktır. Şu halde ey Allah'ın kudret ve kemâline iman eden ehl-i iman! Agâh olun ve uyanık bulunun ki kıyametin vuku bulacağında şüp­he edenler doğru yolu bulmaktan gayet uzaktırlar. Çünkü; kıya­mete iman etmediklerinden envai kabahatları irtikab'sderler ve belki o çirkin amellerini güzel .addederler. Binaenaleyh; dalâletten çıkamazlar.

Âhirete iman etmiyenler, masiyetleri iyi amel itiKadıyle irti-kabettikleri için terk etmek onlara gayet uzak olduğu cihetle ta-rik-ı hakka hidayetleri mümfeni' gibidir. Çünkü- insanlar tutmuş oldukları meslekin hak olduğunu itikat ettiklerinden velev batıl olsun o mesleği terketmeyi kendi haklarında cinayet saydıkları cihetle ondan vazgeçmezler. Bu haller küfr-ü sarîh üzere musırr olanlarda her zaman müşahede olunmaktadır.[21]

 

Vacip Tealâ müminlerin kıyametten korktuklarım ve kâfirle­rin dalâlet içinde olduklarını beyandan sonra dünyada umum kul­larına lutf edici olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Teaiâ kuH;ıvina iutfedicidir, dilediği kulunu merzuk eder. Çünkü; her şeye kaadir ve herkese galiptir.]

Yani; hudûstan ve noksan alâmetlerden münezzeh olan! Allahü Tealâ'nm kullarına lutf u ihsanı boldur. Zira; kullarının dünyâ ve âhiret saadetlerini beyan eden ve a'mâl-i saliha ve akaid-ij hakka-larını camı kitabını inzal buyurdu ve o kitabın ahkâmiyîe âmil olanlar enva-ı seadet ve meserrete nail ve eltaf-ı İlâhiyeye vasıl olurlar, Allahü Tealâ'nm cümle-i lutf u ihsanından birisi de dile­diği kulunu merzuk etmektir. Çünkü; Allah'ın lutfu cümle kulla­rına şamil olup her kulunu istediği gibi merzuk eder, hatta akıl­da ve fehm ü idrakte, hayatta ve hayatın idamesinde sebeb-i müs­takil olan rızikta cümle kullar müsavidir. Şu kadar ki ihsanın mer­tebeleri her kul hakkında türlü türlü zuhur eder. Binaenaleyh; rız­kı meşiyyetine muallak kıldı. Zira; herkesin yaşayabileceği kadar zarurî lâzım olan rızıkta herkes müsavi ise de o rızkın feyezanında hiç birisi diğerine benzemez. Bazısına az bazısına çok verir. Çün­kü; lutf u ihsandır ve Allah'ın herkes hakkında atiyyesi ayrı ayrı­dır. Herkesi merzuk edip atiyyesiyle mesrur etmek kuvvet ve kud­ret üzere terettüb ettiği cihetle Allahü Tealâ bu lutf u ihsana kaa­dir olduğunu beyan buyurmıiş ve istediğine istediği veçhile lütfet­mek, bir mania ve redde uğramamak lâzım olduğundan Allahü Tealâ kendinin azîz ve herkese galip olup atiyyesini red 'edecek bir kimse bulunmadığını beyan etmiştir.

Nisâbûrî ve Taberî'nin beyanları veçhile Allahü Tealâ'nm kul­larının günahlarına karşı lutf ü ihsanının nihayeti olmadığına işa­ret için lütfunu beyan, mübaleğa sigasiyle varid olmuştur. Çünkü; lütf-u ilâhînin nihayetini idrakten ukul-ü beşer acizdir. Kulların­dan her birini hikmetinin iktizası veçhile birer nevi lutf u ihsanla taltif buyurduğuna ve kulların şahısları muhtelif olduğu gibi ih-san-ı İlâhîye nail olmaları dahi muhtelif olduğuna işaret için lut-funu meşiyyetine ta'lîk buyurmuştur ki her kuluna Allahü Tealâ dilediği miktarı verir ziyade vermez.[22]

 

Vacip Tealâ kullarına lütuf sahibi olduğunu beyandan sonra âhirette lutf u İlâhîye mazhar olmak ibadete sa'y ü kabahattan ih­tiraz etmekle olacağım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse amelinden âhiret sevabı isterse onun sevabını zi­yade kılarız, eğer amelinden dünya metâı isterse dünyadan bir mik­tar şey veririz, onun için âhirette nasib yoktur.]

Yani; bir kimse ameliyle âhiret murad eder, ihlâs üzere âhi­ret için çalışır, kazanırsa onun amelinde sevabını birden ona kadar ziyade eder, hayrat yollarını ona kolaylaştırır, daha ziyade amel-i salihe muvaffak kılarız, eğer bir kimse ameliyle hemen dünya me-taı murad eder ve bütün amelini dünyaya hasrederse onun için taksim olunan rızık ne ise o miktarı veririz, dünyayı kasdederek işlediği amelden âhirette nasibi yoktur. Zira amelin hükmü; niyet­le hasıl ve binaenaleyh; herkes niyetine göre sevaba nail olur.

Taberî'de beyan olunduğu veçhile Hars; tohumu yere atmaya denildiği gibi o tohumdan hasıl olan hasılata dahi denir. Bu makamda amel üzere hasıl olacak ecir muraddır. Binaenaleyh; Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın ameli üzerine terettüp eden se­vap ekin ekmekle hasıl olan hasılata teşbih olunmuştur. Zira hars ile murad; amel üzerine terettüp eden sevaptır. Gerek dünya gerek âhiret her ikisi de çalışmakla, birtakım zahmetle hasıl olacağına işaret için dünya ve âhiret menfeatlerinden hars ile ta­bir olunmuştur. Zira hars; beyan olunduğu veçhile yere ekilen to­humun hasılatı olduğu cihetle zahmetsiz ve çalışmaksızın meydana gelmez. İşte zahmetle meydana gelen harsa sevabı teşbih etmek sevabın zahmetle husul bulacağına işarettir.

Dünya menfeatiyle âhiret menfeati arasında büyük fark oldu­ğuna işaret için âhiret menfeatinin ziyadeleneceği ve dünya menfe­ati, maksûm ne ise ondan ibaret olacağı beyan olunmuştur. Şu hal­de menafi-i âhiret daima ziyadeye meyyal olup menafi-i dünya ise noksana meyyal ve âkibet zevale mahkûmdur.

Hulâsa; âhirete iman ederek amelini rızaya muvafık olmak suretini aramak ve âhirette sevaba nail olmak maksadiyle edâ eden kimsenin âhirette ziyadesiyle ecre nail olacağı ve ahiretten gaflet ederek amelinin ecrini yalnız dünyaya kasredip hemen dünya için amel eden kimse maksadının bazısı ki ind-i İlâhî'de onun için mak-sum olan rızık neden ibaret ise odur ona nail olup âhiretçe bir ecre nail olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[23]

 

Vacip Tealâ dünya veya ahiretten herhangisini murad ederse herkesin amelinden murad ettiği şeye nail olacağım beyandan son­ra kâfirlerin hakkı kabul etmemesinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yoksa o kâfirler için şeytandan şerikleri mi var ki b şerikleri onlara dinden Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru kıldılar. Eğer onların azaplarının tehirine dair kelime-i ilâhiye sebketmemiş ol­saydı kâfirlerle müminler beyni faslolunur ve hükm-ü ilâhî lâhik olur da asiler derhal helak olurlardı. Halbuki Allahü Tealâ'ya şirk­le nefsine ve aharın hukukuna tecavüzle gayrılara zulmeden za­limler için muhakkak acıtıcı azap vardır.]

Yani; âhireti unutup bütün sa'yini umur-u dünyaya sarfeden kimseler için lezzet-i uhreviyye yoktur, belki onlar için ins ü cin­den şerikleri mi var "ki onları yoldan çıkarır da Allah'ın izin ver­mediği ve müsaade etmediği bir takım çirkin amelleri onlara meş­ru mu kıldılar ki Allah'ın müsaade etmediği işleri işlerler ve bu gibi Allah'ın müsaade etmediği kötü anvelleri neden işlerler? Al­lah'ın izin vermediği şeyleri işlemeye cesaret etmemeleri lâzım­dır. Zira; bir şeyi meşru kılmak; Allah'a mahsustur. Çünkü mülk; Allah'ın olduğundan o mülkte tasarruf, hıll ü hürmete, cevaz ve adem-i cevaza dair hüküm vaz'etmek ancak Allah'a aittir. Binaen­aleyh; kâfirleri ve mutlaka heva ve heveslerine tabi olan sefihler yoldan çıkaran şeytanlar hiç bir şeyi meşru kılamazlar. Eğer Al­lah'ın izin vermediği şeyleri nefislerine tabi olarak arzuy-u şeytanî ile işlemeye cesaret edenlerin cezalarının teehhuruna dair kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı bu gibi ahkâm vaz'ma cür'et edenle­rin cezalarıyla derhal hükmolunur, dünyada cezalarını görürlerdi fakat azaplarının tehirine hükm-ü İlâhî lâhik olduğundan bu dün­yada helak olmazlar. Zira; onlardan intikam almak, ehl-i hakla ehİ-i batıl beyinlerini fasletmek, herkesin ameline göre ceza ver­mek -âhirete tehir olunmuştur ve zalimler için âhirette azab-ı elîm muhakkaktır.

Ayette kelimesi Beyzâvî'nin ve Ebus'süud Efendi'nin beyanlan veçhile istifhâvı-ı inkârı ve kâfirleri tevbih ve tekdir ma­nâsını mutazammmdır. Kâfirlerin şerikleri ins ü cinden onları az­dıran şeytanlar olduğu gibi onların putları ve mabud ittihaz ettik­leri şeylerdir, Zira şeytan; «Şirk et, âhireti inkâr et ve yalnız dün­ya için amel etmek, helâl olan şeye haram, haram olan şeye helâl demek)) gibi çirkin ef âli onlara tezyin 'edip o gibi amellere sevket-tiğinden ve onlar da meşru gibi bilâ perva işlediklerinden şerikleri Allah'ın izin vermediği şeyleri meşru kıldılar denilmiştir. Buna na­zaran manâ-yı âyet: [Belki onların mabud ittihaz ettikleri putları ve sözüne aldandıkları şeytanları şirketmek ve kıyameti inkâr ve gayrıiarm hukukuna tecavüz eylemek gibi Allah'ın izin verm'ediği şeyleri onlara tezyin ederek meşru mu kıldılar ve din-i İslâmm gayrı bir din mi ihdas ettiler de onlar o dini kabul mü ettiler ki böyle bir takım lâyık olmadık şeyleri helâl ve meşru gibi irtikab ediyorlar? Allah'ın izin vermediği- şeye bir hüküm vermek kimin haddidir. ki onlar bu gibi şeylere, cesaret ederl'er? Ve bir kimse Al­lah'ın izin vermediği bir şeyi işlemeye cesaret ederse zulmetmiş olur. Zira; bilâ izin Allah'ın mülkünde tasarruf etmeye mülk sahi­binin izni olmadığı cihetle zulümdür. Halbuki zalimlere acıtıcı azap vardır. Binaenaleyh; Allah'ın izni olmayan şeyi işlemek caiz olmaz.

işte zamanımızda şehevât-ı iıef saniyesine tabi olan bazı sefih­ler içtihadın bu günde dahi cereyan edip arzularına göre meseleler içtihadıyla ahkâm-ı dini kendi, arzularına uydurmak suretiyle tağ­yir etmek isterler. Çünkü şeytanları onlara o yolda talimat verir ve güzel gösterir.

Hulâsa; kâfirlerin putları ve şeytanları Allah'ın izin vermediği ef'âli tezyin etmekle meşru gibi gösterdikleri ve onların da seve seve işledikleri ve azaplarının teehhuruna dair kelime-i İlâhiye sebketmemiş olsaydı derhal helaklerine hüküm lâhik olacağı, za­limler için azap muhakkak olduğu ve bu gibi gayr-ı meşru ahkâm vaz'ma cür'et edenlerin zalimler zümresinden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid. cümlesindendir.

Vacip Tealâ bu dünyada kâfirlerin azaplarının tehirine hüküm lâhik olduğunu beyandan sonra zalimlerin âhirette dünyada kazan­mış oldukları günahlarından korkacaklarını beyan etmek üzere :

[Ya Ekrcm-er Rusülî Sen zalimleri kendilerinin severek arzu ve ihtiyarlarıyla kcsbctmiş oldukları günahlardan korkarlar görür­sün. Halbuki o korktukları şey onlara vaki ve lâhik olur.] Çünkü korkuları gelecek azaba mani olamaz. Binaenaleyh; onlar her ne kadar korkarlarsa da korktukları kor'a basarlar.

Yani; hain .olan korkar denildiği gibi bu dünyada gerek çirkir amelleri irtikâbetmekle kendi nefsine gerek sair insanlara zulme­den zalimleri kazandıkları günahlardan şiddetle korkarlar görür sün. Halbuki korkunun ecele faydası olmaz fehvasınca korkular onların azaplarını defedemez ve korku onlara menfeat vermez. Zi ra; geçmişi tedarik etmek zamanı dünyadır âhiret değildir. Çünkü dünyadan geçtikten sonra âhirette tedarik etmek mümkün değildir

Kâfirlerin zulümlerini tasrihle âl'eme teşhir için zamir mevzi inde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü zalimin sebkettiği için yerinde dense olabilirdi. Fakat kâfirlerin zulmü tasrih olunmazdı. Korku larınm sebebi kendi kisibleri olduğuna işaret için rain-i ta'liliyy ve sebebiyye varid olmuştur. Zalimlerin korkuları kıyametti olacaksa  da kazandıkları  günahların  vebali  onlara  lâhik  olac muhakkak   olduğundan   keenne   şimdi   vaki   olmuş gibi denilmiştir ki olmuş bitmiş gibi bir tarzda beyan olun-muştur[24]

 

Vacip Tealâ zalimlerin ahvalini beyandan sonra müminlerin âhirette nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Rasullerine îman ettiler, iyi ameller işlediler onlar Cennetlerin bağlarının, bahçelerinin en iyi mevkilerinde olacaklardır, onlar için Rabları indinde istedikleri ni­metleri vardır. İşte şu mevkiler; Allah'ın müminlere büyük ihsa­nıdır.]

Yani; gol kimseler ki onlar vahdaniyet-i İlâhiyeyi tasdik ve nebilerinin davetine icabetle iman ettiler ve imanlarının muktezası olan a'mâl-i saliha işlediler. Onlar Cennet-i âlânın en yüksek ta­bakalar ındalar dır. Zira Rabları indinde istedikleri nimetler mev­cuttur. İşte şu beyan olunan nimetler; Allah'ın pek büyük fazl u ihsanıdır. Çünkü; ehl-i iman tekâlif-i İlâhîye ve şerai-i sübhani-yeyle nefislerini tehzib ve kalblerini bir takım necasete benziyen günahlardan tathîr edip, vücudlarını haram lokmayla beslemeyip sakındıkları için bu fazl'a nail olmuşlar ve sadâkatla Rablarına ubu­diyetlerini ifâ ettiklerinden bu dereceleri bulmuşlardır.

Bu âyet-i celile; Cennet'te müminler için hazırlanmış olan de­recelerin nihayeti olmadığına delâlet eder. Zira; müminler için Cennet'te her istedikleri verileceği beyan olunmuştur ki insan ne kadar alî ve yüksek bir dereceye nail olsa ondan daha âlâsını iste­mekten hali kalmaz. Her istediği verilecek olunca derecenin niha-yesi yoktur. Çünkü; ebedî bir müddette ebedî talebler vuku bulur ve Cenab-ı Hak da istediğini verir. İnsanın nail olduğu dereceler çok olduğu gibi büyük olacağına dahi âyette delâlet vardır. Çünkü derecenin büyüklüğünü; azamet-i kibriyâ sıfatıyla muttasıf olan Vacip Tealâ haber verdiği için gayet büyük olmak lâzım gelir. Zi­ra; büyüğün büyük diye haber verdiği şey elbette büyük olur[25]

 

Vacip Tealâ âhirette müminlerin nail olacakları derecelerin büyüklüğünü beyandan sonra o derecelerle Allahü Tealâ kullarını tebşir ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu beyan olunan ihsan; Allah'ın kullarını tebşir ettiği nimetlerdir, tebşir olunan kullar; Allah'a iman eden ve amel-i sa-lih işliyenlerdir. ]

Yani; şu beyan olunan nimetler şol şeylerdir ki o şeylerle Al­lahü Tealâ vahdaniyetine iman eden ve amel-i salih işliyen kulla­rını tebşir eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şu tebşir olunan nimetlerin aza-met-i şanına ve uluvv-ü mertebelerine işaret için uzak ve yüksek mertebeye işarete vaz'olunan (     elli     ) lâfzı varid olmuş ve tebşîr olunan nimetin gayet büyük olduğuna işaret için pek büyük olan Allahü Tealâ'nm tebşir ettiği beyan olunmuştur. Şu tebşire nail olacaklar; mümin olanlar ve imanlarını amel-i salihle tesbit ve takrir edenlerdir.[26]

 

Vacip Tealâ kullarına nimetlerini beyandan sonra o nimetleri tebliğ eden Resulünün tebliğ mukabilinde ücret istemediğini! ale­nen beyan etmesini emretmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen ahkâm-ı şeriatı tebliğ ettiğin kim­selere de ki «Ben hidayete sizi davetim için ücret istemem, ancak ehl-i beytime, akraba ve taallukâtıma muhabbetinizi isterim».]

Yani; sen onlara tarik-ı hidayet ve dalâleti gösterip vahyolu­nan ahkâmı tebliğ ettikten sonra de ki «Ben ahkâm-ı İlâhiyeyi size tebliğ ettiğime mukabil sizden ücret istemem, illâ ehl-i beytime muhabbetinizi isterim. Çünkü; ehli beytim tevhid üzere yaratıl­dıklarından her zaman onlardan istifade edersiniz. Binaenaleyh; onlara muhabbetinizi kesmeyin ki dünyevî ve uhrevî fayda göresini

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'*ıin beyanları veçhile Kurbâ ile murad; Hz. Ali, Fatıvıa, Hasan ve Hüseyin (R.A.) Çünkü; bu âyet nazil olduğunda bazı ashab tarafından Resulullah'a bu âyet­teki kurbâ lâfzının delâlet ettiği karabetle murad kimler olduğu sual olunduğunda Hz. Ali, Fatıma ve onların nesilleri olduğunu beyan buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Tebliğ muka­bilinde sizden ücret istemem, illâ ehl-i beytimin erkânından Fa­tıma, Ali ve onların evlâtlarına muhabbet isterim |_ demektir.

Yahut âyette hitâb; Kureyş kabilesinedir. Çünkü; Kureyş'in her kabilesine Resulüllah'ın karabeti olduğu halde onlar Resulul-lah'ı tekzible eza etmekten hali kalmadıkları gibi Resûlullah'a «Bunun dava-yı nübüvvetten maksadı elimizde bulunan maldan bir miktar ücret almaktır.» diye bir takım isnâdâtta bulunurlardı. Cenab-ı Hak Resulünün ücret istemediğini velâkin karabete riayet lâzım olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna nazaran mc-nâ-yı âyet: [Ey Rasûl-ü Ekrem! Sen ehl-i Mekke'ye hitaben de ki »Ben size Allah'ın kelâmını tebliğimden dolayı ücret istemem, illâ sizinle beynimizde olan karabete muhabbet ve o muhabbet sebe-biyle bana ezayı terketmenizi, isterim. Çünkü; karabetin icabı iyi­lik, şefkat ve merhamettir, yoksa ezâ ve cefa etmek münasip de­ğildir] demektir. Bu manâca karabete riayetin umum nas üzerine lâzım olduğuna bû âyet delâlet eder.

Bu âyette karabete muhabbet ve riayet eylemelerini istemesi ücret istemek değildir. Zira; cümle müslümânlar üzerine yekdiğe­rine karşı muhabbet vacip olduğu gibi akraba ve teallukât beynin­de karabete riayet dahi vaciptir. Müslümanlar arasında karabete riayet lâzım olunca Resulüllah'ın karabetine daha ziyade riayet lâ­zım olduğunda şüphe yoktur. Şu halde Resûîüllah'ın karabete mu­habbet etmelerini istemesi ahkam-ı şeriyeden bir hükm-ü şer'îyi, tekâlif-i İlâhiye'den bir teklif-i İlâhî'yi beyan etmektir, yoksa teb­liğine mükâfaat olarak ücret istemek değildir.

Resuiüllah'm akrabasına riayet vacip olduğuna bu âyet delâ­let, ettiği gibi bir çok hadisler de delâlet eder. Hatta Resulullah «Ben sise iki sıklet terkediyorum. Birincisi; Kitabullah'-dır ve hidayetiniz ondadır; kitaba sağlam yapışmanız lâzımdır. İkincisi; Ehl-i Beytim'dir, onlara riayet etmelisiniz» buyur­muştur, Ehl-i Beytin; Hz. Ali, Ukayl, Cafer, Abbas ve onların ev-lâd ü iyalleri olduğu ekser kitaplarda rnervîdir.

Bu âyette kurbâ ile murad; ibadetle Cenab-ı Hakka ta-karrub murad olmak ihtimali de vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: JBen sizden ücret istemem,'ancak ibadetle Cenab-ı Hakka takarrub etmeye muhabbet etmenizi isterim i  demektir.

Enbiyâ hazerâtmdan hiç birisi tebliğ mukabilinde ücret iste­memiştir. Zira; onlara tebliğ vacip olduğundan ibadettir. İbadeti edada ise ücret olmaz, ücret istemek mansıb-i nübüvvete münafi-dir. Binaenaleyh; hiç bir n'ebî tebliğ mukabilinde ücret talebinde bulunmamıştır.

Hulâsa; Resulüllah'ın muhabbet ettiği akrabasına samimi ve candan muhabbet etmek vacip ve Resûlullah'a ittiba farz-ı aynol-duğundan Resulüllah'ın muhabbet ettiği kimselere muhabbet et­mek de vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]

 

Vacip Tealâ karabete riayetin lüzumunu beyandan sonra ria­yet edenlerin ecri ziyade olacağını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Eğer bir kimse sevap kazanırsa biz onun için sevabında ziya de ederiz. Zira; Allahü Tealâ kullarının günahlarını setredici ve sevaplarının mükâfatım tam vericidir.]

Yani; bir kimse Resulüllah'a tebaiyyet ve Ehl-i Beytine mu­habbet ederek Allah'a itaat kesbetmiş ise biz onun için sevabında ziyade kılarız. Zira; kullarının cemi esrarına muttali' olan Allahü Tealâ günahkârların günahlarını setredici, ibadet edenlerin seva­bını baliğan ma belağ vericidir.

Vacip Tealâ hakkında şükrün manâsı; İbadet eden kullarının ibadetlerinin mükâfaatını kat ender kat verir noksan vermez ve envai ihsanla mesrur eder demektir. Çünkü Cenab-ı Hakka ishad olunan şükür; atiyyesini bol vermek manâsında müs-ta'meldir.[28]

 

Vacip Tealâ Resulünün tebliğ mukabilinde kavminden ücret istemediğini ve sevap kesbeden kimseye ziyadesiyle mükâfaatını vereceğini beyandan sonra kâfirlerin Resulüllah'a «iftira ediyor» dediklerini beyan etmek üzere buyuruyor,

[Belki onlar «Muhammed (S.A.) yalan söyler ve yalan olarak Allahü Tealâ'ya iftira etti» derler. Eğer Allahü Tealâ Kur'an oku­mayı senden menetmek istese kalbini mühürlerdi. Binaenaleyh; kalbine manâsı ve lisanına lâfzı doğmaz ve hatırına bir harfi bile gelmezdi. Zira adet-i İlâhiye; hatılı mahvetmek ve kaza-yı İlâhiye-siyle hak olan şeyi sabit kılmak ve kararlaştırmaktır. Çünkü; Al­lahü Tealâ kalplerde olan esrarın cümlesini bilicidir.]

Yani; hakkı kabul etmeyip sana ve akrabana riayet etmeyen kâfirler nübüvvet ve risaletini inkâr ederler de «Muhammed (S.A.) nübüvvet davasında yalan olarak Allah'a iftira ve müddeâsını ter­viç için bir takım âyetler ihdas etti» derlerdi. Eğer böyle derlerse bu sözleri batıldır, daima zevale maruzdur. Zira; eğer onların de­dikleri gibi sen Allah'a iftira edecek olsaydın Allahü Tealâ suret-i kafiyede seni men'eder bu iftirayı sana yaptırmazdı. Çünkü; kal­bini mühürler ve Kur'an'm manâsı kalbine girmediği gibi elfazmı da lisanın söylemezdi, belki bir harfini bile söylemeye kadir ola­mazdın. Halbuki Allahü Tealâ seni menetmediği gibi zaman beza-man iktizasına göre âyetleri vahyediyor. Şu halde onların zannet­tikleri gibi Kur'an senin tarafından icadolunmuş bir erar-i batıl ve iftira değildir. Eğer iftira olmasaydı Allahü Tealâ seni söyletmezdi. Çünkü; Allahü Tealâ'nm âdeti; batılı mahvetmek ve hakkı ispat etmektir. Şu halde nübüvvetini mucizelerle takrir ve peyder pey Kur'an'ı inzalle şeriatini takviye ve esasını tahkim etmek; davanı­zın sıdkına delil-i kâfidir.

Yahut manâ-yı âyet: [Onlar «iftira etti» derler. Halbuki iftira etmedin. Çünkü; eğer iftira etseydin Allahü Tealâ kalbini mühür­ler marifet-i İlâhiye kalbine girmezdi ve Allahü Tealâ'ya cahil olur­dun ve bu cehil sebebiyle iftiraya cür^et ederdin de böyle basîret-i kâmile sahibi olamazdın. Halbuki Allahü Tealâ kalbini kapatmadı bilâkis basiretini cümlenin fevkinde açtı. Binaenaleyh; vahy-i İlâ­hîyi tamamiyle telâkki ediyorsun, mezâyây-ı insaniyenin cümlesini sende cem'etti, seni hulasa-i mevcudat kıldı ve naşı irşada memur etti. Bunların cümlesi davanda sadık olduğuna delâlet eder.. Eğer kâfirlerin dedikleri gibi iftira etseydin Allahü Tealâ davanı mah­vederdi. Zira; Allahü Tealâ batılı mahveder ispat etmez. Halbuki senin davanı ispat ediyor, şu halde davanız doğrudur, Allahü Tea­lâ senin ve onların kalplerinizi ve kalplerde olan esrarın cümlesini bilir, ilminin muktezâsiyle hükmeder. Binaenaleyh; senin gibi doğ­ruları aziz, eğrileri hakir ve zelil kılar] demektir.

Hulâsa; müşriklerin Resulüllah'a «İftira ediyor» dedikleri ve Allahü Tealâ istemiş olsa Resulünün kalbini mühürleyip söyletmi-yçceği ve eğer Kur'an onların dedikleri gibi iftira ve batıl olsa Al­lahü Tealâ'nm âdeti batılı imha ve hakkı ispat olduğu, şa halde Kur'an'ı ispat etmesi hak olduğuna delâlet ettiği ve Allahü Tea­lâ'nm esrar-ı kulûba muttali olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip T-ealâ Kureyş kavminin Resulullah'a vaki olan iftirala­rını, iftiraları sebebiyle yaptıkları cinayetlerini ve irtikâb ettikleri günahlarım beyandan sonra bir kimsenin günahı ne kadar büyük olsa tevbesi kabul olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor,

[Kalplerde olan esrarı bilen Allahü Tealâ şol zatı eceli ü â'lâ-dir ki hulûs üzere kullarından vaki olan tevbeyi kabul ve günah­larını affeder ve sizin işlediğiniz şeyi bilir.]

Yani; Allahü Tealâ sıdk-ı hulûsla kullarından sudur edan tev­beyi kabul, büyük ve küçük cümle günahlarını, tevbeleri sebebiyle mahv ü izale eder. Çünkü; kullarının gizli ve zahir işledikleri işle­rinin hepsini bilir hiç bir zerresi ilminden hariç olmaz.

Her günahtan tevbe etmek abdüzerine vaciptir. Hatta günah işler de tevbeyi tehir ederse ikinci bir günah işlemiş olur. Çünkü; günahtan tevbe alelacele vacip olduğundan her ne zaman tevbe ederse o zaman kabul olunursa da tevbeyi tehiri, vacip olan bir şeyi tehir etmiş olduğu cihetle günahkâr olur. Eğer tevbe ettiği günah Allah'la kendi beyninde bir günah olursa tevbenin kabulü­nün şartı; üçtür; Birincisi; Tevbe edeceği günahı terket-mek, ikincisi; o günahı işlediğine nedamet etmek, üçün­cüsü ; bir daha o günahı istememeyi kastetmekdir. Eğer şu üç şart bulunursa tevbesi kabul olunur, bu üçten biri bulunmazsa tev­besi kabul olunmaz. Eğer tevbe edeceği günah hukuk-u ibâda ait olursa şu üç şarta riayetle beraber dördüncü şartı; hak sahibiyle helâllaşmaktır.

Fahri Râzi'nin, Kazî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran (Câbir) (R.A.) m rivayetiyle Hz. Ali, «Tevbenin hulâsa­sı: altı şeydir. Onlarda geçmiş günahlara nedamet eylemek, feraiz-den geçirmiş olduğu şey varsa onu kaza etmek, hukuk-u ibâdı yerli yerince eda etmek, ibadetle nefsini pişirmek, günahın lezzetini nef­sine tattırdığı gibi ibadetin zahmetini dahi tattırmak ve her güldü­ğüne bedel ağlamaktır» buyurmuştur.

Mutezile; «tevbeyi kabul etmek Allahü Tealâ üzerine vaciptir»

demişlerse de ehl-i sünnet "tevbeyi kabul etmek Allahü Tealâ'nm kullarına fazl u keremidir» demişlerdir. Çünkü bu âyet, tevbenin kabulünün; lütuf kabilinden olduğuna delâlet eder. Ayette tevbeyi kabul ile Vacip Tealâ zatını medhetmiştir. Eğer Mutezüe'nin de­diği gibi Allahü Tealâ üzerine kulunun tevbesini kabul vacip olsay­dı zatım tevbeyi kabuliyle medih caiz olmazdı. Halbuki medih .bu­yurmuştur. Şu halde tevbeyi kabul vacip değildir. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmadığına delâil-i akliye ve kafi­ye vardır. Çünkü; Allah'ın fevkinde bir hakim yok ki o hakim Al­lahü Tealâ üzerine bir şeyi vacip kılsın. Bu bahis ilm-i kelâmda tamamiyie beyan olunmuştur.[30]

 

Vacip Tealâ tevbeyi kabul ve günahları affedeceğini beyandan sonra ehl-i imanın tevbelerini kabul ile beraber lutf u kereminden ecirlerini ziyade ve tevbe etmiyen kâfirlere şiddetli azap edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol kimselerin dualarını kabul eder ki onlar iman ve imanlarını amel-î salih işlemekle tezyin ettiler ve dua ile dergâhına iltica eden kullarına fazl u kereminden sevaplarını ziya­de eder. Tevbe ve dua ile nefsini İslah ve iman etmiyen kâfirler için şiddetli azap vardır.]

Yani; amel-i salihle imanlarını tahkim eden müminler dua et­tiklerinde dualarını ve ibadetlerini kabul etmekle icabet buyurur ve fazl u kereminden sevaplarını arttırır. Tevbe etmiyen kâfirler küfre devam üzere öldüklerinden onlara âhirette şiddetli azap var­dır. Zira; bunlar küfran-ı nimet ettiklerinden müminlere verilen atiyye bedelinde onlara azap verilecektir[31]

 

Vacip Tealâ müminlerin dualarına icabet edip kâfirlerin kü­fürlerine mukabil azap edeceğini beyandan sonra kullarının istih­kakına göre rızıklarmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ kullarının arzuları veçhile rızıklarmı bol vermiş olsaydı yer yüzünde tuğyan ederlerdi lâkin dilediği kadar verir, ziyade vermez. Zira; kullarının hallerini ve hazmedebile­cekleri miktarı iyi bilir ve ona göre verir fazla vermez.]

Yani; Allahü Tealâ istedikleri veçhüzere kullarına rızkı dökü-verse arz üzerinde tuğyan ve yer yüzünü ifsad ederlerdi. Çünkü servet; ekseriyet itibariyle kibr ü gurura ve fısk u fücura sebep ol­duğundan insanlar yekdiğerine karşı galebe sevdasına düşer ve bir­birini zararlandırmak kastiyle âlemi intizamından çıkarırlardı.

Yahut manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ herkesin rızkını kesbet-meksizin bol bol vermiş olsaydı herkes maişet müzayakasından emin olurdu. Binaenaleyh, rahatları onları yer yüzünü ifsada sev-kederdi velâkin rızıklarmı kisbe muallâk kılıp, kisible meşguliyet­leri fesada sa'ye meydan bırakmadığından rızrklarmm meşakkatle husule gelmesi âlemin intizamına sebep olmuştur. Zira; Cenab-i Hak kullarının rızkını dilediği miktar üzerine inzal eder. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının cemi' işlerini, gizli ve aşikâr her hallerini bilir, herkesin istihkakına göre verir]  demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bir Hadis-i Kud-sî'de Allahü Tealâ «Bazı mümin kulumun imanını, fukaralığı mu­hafaza ettiğinden onu fakir kılarım, eğer zengin kılsam imanını if­sad eder, bazısının haline ğınâ muvafık olur, eğer onu fakir kılsam -fakirlik onun imanını ifsad eder, bazısının haline sıhhat, bazısının haline hastalık muvafık olduğundan herkesi muvafık olan hâl üze­re bulundururum. Zira; aksi surette bulunmak onun hakkında ma­zarrattır. Çünkü; ben onların hallerini tamamiyle bildiğimden cüm­lesinin haline göre lütfederim» buyurmuştur.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran bu âyet: Ashab-ı Suffe hakkında nazil olmuştur. Çünkü (Habab b. Eres) biz bir gün Yehud'dan Benî Kureyza'nm vesair bazı zenginlerin emvalini mü­lâhaza ederek (biz de zengin olsak da hayrat ü müberrâta sarf et­seydik) dedik. Bizim bu sözümüz üzerine bu âyet nazil olmuştur» buyurmuştur. Bazı rivayette badiyenişin olan Araplar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Araplar ucuzluk nenelerde muharebe ve nehb ü gârâtla yekdiğerine karşı zulm ü teaddi ederlerdi ve kıtlık senelerde tevazu üzere bulunurlar, yekdiğeriyle ülfet ve ünsiyet ederlerdi. Onların hallerini beyan için bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. Fakat sebeb-i nüzulün hususî olması manânın umumuna ma­ni olmaz. Binaenaleyh; âyet-i celile umum nasın hallerini bayan etmiştir. Çünkü; âyette ibâd lâfzı abdın cem'i ve zamire muzaftır. Cemi muzafta zahir olan; istiğraka delâlet etmek ve umuma şamil olmaktır. Binaenaleyh; ibâdla murad; Allah'ın cümle kulla­rıdır. İnsanların rızkı bol olduğu zaman kıtal, kavga ve nizâm çok olduğu herkesin görüp bildiği bir şeydir. Herkesin rızkım haline göre verip bazısını zengin, bazısını fakir kılmak; âlemin intizamına sebeb-i kavidir. Eğer bazısı fakir olup hizmetkâr, bazısı zengin olup yekdiğerinin ihtiyacını defetmemiş olsaydı âlemin intizamına ha­lel gelir, muattal olur, kimse ihtiyacını def'edemez, binaenaleyh; âlem harabolurdu.

Ashabı Suffe; zaman-ı seâdette menba-ı ilmü irfan olan Pey­gamberimizin fem-i seâdetlerinden sudur eden ehâdis-i celüeyi ve âyât-ı beyyinâtı ahzile o mecliste bulunmayan İİmmet-i Muham-med'e neşr ü tamim maksadına binaen Mescid-i Resulüllah'ın so­fasında haps~i nefsetmiş olan zevat-ı kirâmdır. Bunlar tahsil-i ilmin gayrı bir şeyle meşgul olmazlar. Ancak muallim-i âlem olan Efen­dimiz hazretlerinden ahz-ı füyuzat edip aharlarına rivayetle meş­gul olurlardı. İşte o zamanda bile ümmetin bir kısmı fünûn ve ma­arifi muhafaza ve erbabından aldıkları ulûm ve ahkâmı neşr ü ta­lîm için ayrılmışlardı. Elyevm ulum-u şer'iyye hususunu deruhte eden sınıf-ı ulemâ ve talebe zaman-ı seâdette bulunan Ashab-ı Suf­fe meslekini takip etmektedirler. Bunların vazifeleri pek mühimdir. Zira; hâdim-i şeriattirler. Ve esfâ ki nûr-u nübüvvet uzadıkça o meslekin kadri azalmış ve kıymeti kısalmıştır.[32]

 

Vacip Tealâ insanın ihtiyacının fevkinde rızık verilmiş, olsa kendi hakkında mazarrat olup tuğyanına sebep olacağını beyandan sonra muhtaç oldukları kadar rızık verip mahrum etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zatı celîldir ki, o zat-ı latîf, nâs ümidini kes­tikten sonra yağmurlarını inzalle etraf-ı âleme ihsanını dağıtır. Zi­ra; bilûmum kullarının velisi ve cemi ef'âlinde hamd ü senaya lâ­yık inemduhtur.]

Yani; Allah Tealâ kullarının cemi hallerini bilir. Zira; nâs ümi­dini kesip rahmetinin yağmasından me'yûs olduktan sonra inâyet-i İlâhiyesi zuhur ederek âleme yağmurlarım yağdırır ve âlem-i ulvî olan göklerden âlem-i süflî olan yer yüzüne indirir ve o yağmur­lar sebebiyle etraf-ı âleme ve alemde bulunan mahlûkata feyz u bereketini isal eder. Binaenaleyh; yer yüzünde, ovalarda, dağlarda ve meskenlerde sakin olan hayvanât ve hatta yer altında gizli olan madenler ve otların kökleri, hububat ve deryada balıklar o yağ­murlardan fayda görürler. Çünkü Allahü Tealâ; cümle âlemin iş­lerinin velîsidir, zatında ve sıfatında her sena edenlerin senalarına müstehaktır. Zira; cüml'e zerrât-ı cihan kendi rızaları ile lisân-ı hal veya lisan-ı kaal ile Allah'a hamdederler. Çünkü; her fiili memduh olup hiç bir fiilinde asla çirkinlik yoktur. Bir şeyi bitirdikten sonra o şey bulunduğunda ferahın ziyade olduğu gibi Vacip Tealâ rah­meti, kulları ümidini kesip me'yûs olduktan sonra inzal ettiğini beyan buyurdu ki ferahları ziyade olsun ve kadrini bilsinler. Çün­kü; ibtilâdan sonra nimetin husulünde sürür elbette ziyade olur, kullar kendi acizlerini ve Rablarınm kudretinde olan azameti iyi düşünürler. Çünkü; bütün dünyada mevcut olan irisanlajr bir araya gelseler bir damlasını semadan yere düşürmek imkânı olmadığını bildikten sonra Allahü Tealâ'nm ihsan etmesi elbette kemal-i kud­retine açıktan delâlet eder.

Semadan yağmur miktar-ı muayyen üzere nazil olur, asla bir damla ziyade ve noksan olmaz. Hatta bazı rivayette her senenin ve her beldenin yağmuru müsavi olup lâkin bir belde ahalisinin is­yanı çoğalınca Vacip Tealâ o beldenin yağmur hissesini başka bel­delere sarfeder. Binaenaleyh; isyan rahmetin inkitâma, sebeptir.[33]

 

Vacip Tealâ kullarının rızkına müteallik ahkâmını beyândan sonra ulûhiyetine ve kudret-i kahiresine delâlet eden bazı âyetle­rini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'nm zatına ve kemâl-i sıfatına delâlet ederi âyet­lerinden birisi gökleri, yeri, göklerde ve yerde hareket eden cümle zîruhu halketmesidir. Allahü Tealâ yevm-i kıyamette dilediği za­man mahrukatın cümlesini bir noktada cem'etmeye kaadirdir.j

Yani; semâvât ve arzı, semâvât ve arzda bulunan ve hareket eden zîruhu halkedip âleme neşr ü tamim etmesi Allahü Tealâ'nm ulûhiyetine ve kemal-i kudretine delâlet eden dalâil cümlesinden-dir, bu kadar dağınık ve her biri bir yerde olan zîruhu yevm7i kı­yamette istediği vakit jıepsini bir mahalde cem'etmeye kaadirdir.

Besse ; döşemek ve dağıtmak manasınadır. Vacip Tealâ melekl'eri semaya ve hayvanâtı yer yüzüne dağıtmış ve döşemiştir, Dâbbe; hareket edici manâsına olduğu cihetle Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile melâikeye dâbbe ıtlâkı caizdir. Zira; onlarda da hareket vardır.[34]

 

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra insanlara isabet eden musibetlerin, kesbettikleri masiyetleri sebebiyle isabet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Size isabet eden musibetler elinizle kazandığınız günahlarınız sebebiyledir, çok günahlarınızı Allahü Tealâ affeder ve siz musi­beti karşılamakla Allah'ı âciz kılamazsınız, sizin için Allah'ın gayrı bir dost ve yardımcı yoktur.]

Yani günah; musibetin esbab-ı âdiyesindendir. Zira size isabet eden her musibet sizin kesbetmiş olduğunuz günahlarınızın ceza­sıdır. Halbuki Allahü Tealâ çoklarını affeder. Eğer günahınıza mu-sîbet verse musibetten halı bir zamanınız olmamak lâzım gelirdi. Şu halde siz yer yüzünde karar etmekle beni aciz kılamazsınız. Bi­naenaleyh; size isabet edecek musibet elbette isabet eder. Çünkü; isabeti mukadder olan musibetten halâs yoktur ve sizin için Al­lah'ın gayrı bir dost ve yardımcı olmadı. Şu halde size isabet eden mazarrat ve musibet; ancak sizin kesbettiğiniz günahlarınızın ba­zısı sebebiyledir. Zira; ekserisini Allahü Tealâ affettiğinden affo­lunan günahların zararı bu dünyada musibete sebep olmaz. Yahut affolunanlar l<x murad; nâsın çoklarından affolunmaktır. Şu halde bazı insanları bu dünyada günahla muahaze ederse de çoklarını affetmez, isyanlarının cezası âhirete kalır» demektir.

Beyzâvfnin beyanına nazaran âyet; mücrimler hakkındadır. Zira; mücrimlerin gayrı âbidlere ve zahidlere isabet eden musibet­ler terfi-i derecât ve tezyîd-i srevâb ve teksir-i iltifat içindir.

Musibetle murad; insanın sevmediği hastalık, ağrı, sızı, kahtu gala, zelzele, saika ve yangın gibi bir takım belâyadır. Bun­ların ekserisi insanın kendi kesbettiği günahın bazısının şeâmetiyle olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; insan günahtan hâli olamaz. Hatta ibadetinde bile bir çok günah işler. Zira şeraitine bihakkın riayet edemez. Lâkin âhirette azabını azaltmak için Allahü Tealâ bazı kullarını bu dünyada günahının bazıları mukabilinde muahaze eder ki yevm-i kıyamette yükü azalsm. Eğer Allah'ın affı olmasa-da her günahla muahaze edecek olsa günah sahibi derhal helak olur. Çünkü; Allah'a kargı herkesin kusuru sayılmaz ve tükenmez derecededir. İsabet edecek musibete karşı ne kadar tedbir yapılsa-fayda etmez. Zira; insanlar tedbirleriyle Allah'ı aciz kılamazlar, Allah'ın gayrı insanların hiç bir dost ve yardımcıları yoktur. Bina­enaleyh; gelecek belâyâya karşı kimse duramaz.

Bu âyet-i celilede, kulları tesliye olduğu gibi musibetin defi­nin çaresi de herkesin kusurunu taharri edip tevbe etmesi oldu­ğuna tavsiye vardır."Şu halde insana lâzım olan; daima günahın­dan tevbe etmekle necasete benzeyen günahtan nefsini tathîr et­melidir.

Şu tafsilâttan anlaşıldığı ve Fahri Râzi'nin beyanı veçhile in­sanlardan salih olan kimselere gelen musibet bazı vaki olan güna­hına kefaret olduğu cihetle âhirette o günahın cezasını görmez. Günah oimıyarak gelen musibet âhirette derecesinin yükselmesine sebep olur. Amma facir ve günahkârdan kimselere gelen belâya alel ekser imtihan için gelir. Eğer ibret alır masiyetinden vazge­çerse o belâ onun hakkında nimet olur. Zira; ıslâhına sqbep olmuş­tur. Eğer ibret almaz da fısk u fücura devam ederse dünyada gör­düğü rnusîbet günahına kâfi gelmediğinden mü'min olduğu halde âhirette dahi muazzeb olur. Şu halde dünya ve âhirette rezil ve rüsva olur. Bazı facire istidraç olarak dünyada asla belâ gelmez. Her gü­nahının cezası âhirete kalır. Binaenaleyh dünyada ibtilâ; insanlar için faydadan hali değildir. Resulüllah'm «Belâyânm eşeddi enbi­yaya, sonra evfiyaya, sonra onların madununda olanlaradır» buyur­duğu Hadis-i şerifi terfi-i derece için mübtelâ olan zevât-ı kiram hazerâtı içindir. Hz. Âişe (R.A.) dan rivayet olunan bir hadiste Resulüllah'm «Mümine bir diken ve dikenin mafevki bir şey isabet etmez, illâ o musibet sebebiyle Allahü Tealâ bir derecesini yüksel­tir ve bir günahını mahveder» buyurduğu kavl-i şerifi de bu ma­nâyı teyid eder.

Hz. Ali (R.A.) «Kur'an'da müminler için en ziyade ümidli olan âyet budur. Zira; Resulüllah bu âyeti ba'delkırâe (Yâ Ali! Bu âyeti size tefsir edeyim mi?) dedikten sonra (Mümine hastalık ve-sair sevmediği bir belâ isabet ederse o belâ onun kesbetmiş olduğu günahının cezasıdır. Allahü Tealâ bir günaha iki ceza vermez. Zira; ekremdir ve Allahü Tealâ dünyada muahaze ettiği cürümle âhi-rette tekrar muaheze etmez.) buyurdu. Şu halde müminlerin dün­yada gördükleri musibetler âhirette aynı menfaattir» buyurmuştur.

Hulâsa; insana isabet eden musibet kendi günahı sebebiyle isabet ettiği ve günahlarının çoğunu Cenab-ı Hak'km affettiği, mu­sibete karşı gelmek suretiyle insanların yer yüzünde kararları se­bebiyle Cenab-ı Hak'kı aciz kılamıyacakları ve insanlar için Al­lah'ın gayrı o musibete mukabele edebilecek bir dost veyahut mu­sibeti defedecek yardımcıları olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[35]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dağlar gibi gemilerin denizde yürümesi vahdaniyet-i İlâhi-ye'ye deliller cümlesindendir. Eğer Allahü Tealâ isterse rüzgârı durdurur, o gemiler su üzerinde dururlar. Bir adım ileri gitmez­ler. İşte şu güzel rüzgârlarla deryada gemiler yürürken Allahü Tealâ'nın rüzgârı durdurmasiyle o gemilerin duruvermelerinde musibetlere sabır ve nimete şükredici olan her mümin için kudret-i Ilâhiye'ye ve vahdaniyet-i sübhaniyeye alâmetler vardır, j

Yani; cesamette ve siklette dağlar gibi gemilerin denizde seyr ü sefer etmeleri Allahü Tealâ'nın vahdaniyetine, kudret-i kaa-hire ve hikmet-i garibesine delâlet eden delâil cümlesindendir. Zi­ra; bunların rüzgârla cereyanları ancak Vacip Tealâ'nın kudretiy-ledir.    Çünkü; Allahü Tealâ'nın gayrı hiç bir kimsenin velev bir dakika olsun yürütmesi mümkün değildir. Eğer Allahü Tealâ o ge­minin durmasını isterse rüzgârı durdurur gemiler de su üzerinde durur bir adım olsun ileri gitmez, o kadar sikletiyle beraber suya batmaksızm suyun yüzünde karar etmesi de kudretullaha ayrıca bir delildir. İşte şu gemilerin beyan olunan hallerinde Vacip Tea­lâ'nın vücuduna ve vahdaniyetine belâya sabreden ve nimete şük­reden mümin için alâmetler vardır. Zira; gemilerin bu minval üzere seyr ü seferlerinde insanlar için bir çok menfeatler vardır. Çün­kü; Cenab-ı Hak her memleketi bir nevi meta ve günâ gûn hası­latla mümtaz kıldığından bir memleketin metaından diğer beldenin intifaı ancak nakliyâtla olup gemiler de vezâifi nakliyeyi yoluyla edâ ettikleri için alem-i ticarette büyük bir vüs'at hasıl olur. Bina­enaleyh; gemiler insanların yekdiğeriyle görüp konuşmasına ve her beldenin diğer beldelerin metaı ile intifama sebep olduğu gibi harpte, darpta ve sair hususâtta menfeatleri sayılmaz ve tükenmez­dir. Lâkin şu menafii düşünerek ve Allah'ın verdiği nimetlere ba­karak Halik'ın vücuduna ve vahdaniyetine istidlal etmek herkes için müyesser olmayıp belki Allah'ın verdiği kısmete rıza ile sabr ve metanet eden ve her himmetini ve kuvvetini âyât-ı Ilâhiyeye nazar-ı im'ânla sarfedip sanayi-i İlâhiyeyi nazarı tefekküre alan ve nimet-i Ilâhiyeye şükriçin nefsini bağlayan mümin-i kâmile mü­yesser olur. Çünkü delâilden intifa eden; mümin-i kâmildir. Ve o mümin-i kâmil de bu âyette sabırla ve şükürle tavsif olunmuştur. Zira iman; iki nısıftır : Bir nısfı; sabr, diğer nısfi; şükürdür, insan ya belâya mübtelâ veya nimete müstağrak olur. Hiç bir zamanda bu ikiden hali olamaz. Binaenaleyh; belâya mübtelâ olduğu zaman ona sabır ve nimete müstağrak olduğu za­man ona şükretmek mümin-i kâmilde olur, mümin-i nakısta jolamaz.

[Veyahut isterse Vacip Tealâ şiddetli rüzgâr gönderir, insan­ların kesbettikleri günahları sebebiyle o gemileri deryaya batır­makla ihlâk eder ve çoklarından günahı affeder batırmaz.]

Yani; Vacip Tealâ isterse gemileri mutedil rüzgârla yürütür, isterse rüzgârı durdurmakla gemileri durdurur, isterse o gemilere binen kimselerin buhl ü hasetleri, kibr ü gururları, hukuk-u nâsa tecavüzle zulm ü taaddîleri ve sair ahlâk-ı mezmumeleri gibi kes-bettikleri masiyetler sebebiyle o gemileri ve içinde olan kimseleri suya gark etmekle ihlâk eder ve bununla beraber bir çok günahla­rını affeder. Binaenaleyh; günahlarının her ferdi ile muahaze et­mez.

Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile manâ~yı âyet: | Ai-lahü Tealâ insanların günahları sebebiyle gemileri ve içinde bulu­nanları garkeder, bir çok kimselerin hüsn-ü niyetleri ve güzel amel­leri sebebiyle hasbelbeşeriye sadır olan günahlarını affeder. Bina­enaleyh; gemilerine ve kendilerine necat verir.] demektir. Derya­da uzun boylu seyr ü "sefer edenlerin şiddetli fırtınaya tutulup kur­tulmak ümidini kestikten sonra fırtına durup helakten kurtulduk­larına dair bir çok vakayı bu manâya şahiddir.

d'en alınarak manasınadır. Yani «isterse Allahü Tealâ o gemileri ve içinde bu­lunanları ihlâkeder» demektir. Bu âyette insanın her halinde gerek nimette, gerek mihnette marifet~i İlâhiyeye delâlet eden alâmet­leri tefekkürden gaflet etmemesi lâzım olduğuna tenbih vardır.

Hulâsa; deryadaki gemilerde üç halin cari olduğu ve o üç hal­den birincisi; mutedil rüzgârla gideceği canibe geminin kolaylık ve sükûnetle yürüyüp yol alması bir nimet olup o nimete şükrün lüzumu, İkincisi; rüzgârın durmasiyle geminin deryada yol almayıp durması, Üçüncüsü; şiddetli rüzgâr­larla geminin ve içinde bulunanların helak olması ve bu iki belâ ki geminin durması veya helak olması insanların günahları sebe­biyle olduğu ve günahlarından derhal tevbe etmekle kusurlarının affını Cenab-ı Hak'tan istirhamla helakten kurtulmanın çaresini düşünmeleri lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[36]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra âyât-ı İlâhiyede mücadele edenlerin hallerini ve bu dünyada kullarına vermiş olduğu şeylerin meta-ı dünyadan ibaret olup her zaman zevale maruz ve ibadetin ecri bakî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimize muhasama ve itiraz edenlerin kendileri için azaptan kurtulmak olmadığını bi­lirler. Şu halde emval-i dünyadan size verilen şey; hayat-ı dünya­nın metaı ve menfeatidir. Binaenaleyh; fânî ve zevale maruzdur, Allahü Tealâ indinde olan amelinizin sevabı bakî ve hayırlıdır.]

Yani; Allahü Tealâ onların günahları sebebiyle gemilerini im­tihan için durdurur yahut helak etmek suretiyle intikamını alır, kudreti İlâhiyeye delâlet eden âyetlerde ve Kur'an'da hased ve inadlarmdan naşi müeadele ve inkâr eden kimseler kendileri için kahr-ı İlâhî'mizden kurtuluş olmadığını bilirler. O asiler âzab-ı İlâhîden kurtulmak çaresi olmadığını bilince ziynet-i dünyadan her ne ki size verildi ise bakası olmayan dünyanın metaldir. Bina­enaleyh; Ömrünüz oldukça intifa edersiniz. Ömrünüz ise azıcık bir müddet olduğundan intifamız da azdır. Çünkü; akıbet ölüm sebe­biyle kemal-i hasret ve nedametle o meta-ı dünyayı terkeder gider­siniz. Amma Allahü Tealâ indinde olan amelinizin sevabı dünya metamdan hayırlıdır. Zira; safî, kederden salim, bakî, zevalden halî ve afattan masundur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyette su üze­rinde geminin üç hali beyan olunduğu gibi bu âyette dahi dünya yüzünde insanın gemiye benzer üç hali olduğuna işaret olunmuş­tur : Birincisi; mutedil rüzgârla geminin varacağı yere vardığı gibi insanın arızadan salim amel-i salihle matlubuna vasıl olmasıdır. İkincisi; rüzgârın durmasıyla geminin matlu­buna vasıl olamayıp su üzerinde sallanıp durduğu gibi insanın da delâilden istidlal edemeyerek matlubuna yol bulamayıp tereddüt içinde hayran olup kalmasıdır.    Üçüncüsü;    şiddetli rüzgâr sebebiyle gark olan geminin helak olduğu gibi insanın bir takım, itikâdât-ı batıla ile helak olup husran-ı ebedîye dûçâr olmasıdır.

Hulâsa; dünyanın hasis ve zevale maruz olduğu, ahiretin ise inkırazdan salim ve zevalden masun bulunduğu ve insan için âhi-reti bırakmamak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ dünyanın ve ahiretin ahvalini beyandan sonra ahiretin dereceleri ve mertebeleri kimler için olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar Allah'a iman edip ancak Rablarma tefviz-ı umur eden halis müminlerdir. Yoksa Rab-larına isyan ve âyetlerine itiraz eden muazzeb olacak kimseler için hayırlı değildir.]

[Ve dahi şol kimseler için hayırlıdır ki onlar cezası pek büyük olan katil, zina ve şirk gibi büyük günahlardan ve gayet çirkin olan fahiş sözlerden içtinab ederler. Yoksa büyük günahları irtikab eden günahkârlar için hayırlı değildir.]

[Ve dahî âhiret şol kimseler için hayırlıdır ki onlar bir kim­seye gazab ettiklerinde derhal gazablarını hazımla sahib-i kusurun kusurunu af ve aybmi setretmeye sa'yederler.]

[Ve dahi âhiret şol kimseler için Çayırlıdır ki onlar Rablarinm rızası için Allah'ın davetine icabet ettiler ve itaate davet eden peygamberin davetine icabet ettikleri gibi beş vakit namazı edaya devam ettiler, onların ahlâk-ı hamîdelerinden birisi de bütün umur-u dünya ve umur-u âhirctlerini beyinlerinde istişare etmek-dir ki kendi reyleriyle amel etmekle istibdad etmezler ve nıezâ-yây-ı insaniyenin en büyüklerinden olan sehavet mertebesini dahi haizlerdir. Zira; onlar bizim kendilerine vermiş olduğumuz rızıklar in d an muhtaç olanlara infak ederler.]                                      

[Ve dahi âhiret şol kimselere hayırlıdır ki onlara bir zalim tarafından bigayrı hakkın zulüm vaki olursa meşru suretle derhal intikamlarını alırlar ve kendilerini mertebe-i acizde görmez, hak­larını müdafaaya lüzumu kadar uğraşırlar.]

Yani; âhiret hayırlıdır fakat herkes için değildir, belki şu âyette beyan olunan mezâyây-ı aliyeyi camı olan kimseler için ha­yırlıdır. Gerçi ubudiyet noktasında sebatın bir çok şartları varsa da mühim olanlarından dokuzunu Cenab-ı Hak bu âyetlerde be­yanla derecât-ı âhirete vasıl olmanın şartlarının cümlesi bu dokuz­da dahil olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ahiretin hayırlı olması için in­sana birinci mertebede iman lâzımdır. Binaenaleyh; ehl-i iman için âhiret, dünyadan hayırlıdır. Zira; imanı olmayan kinişe Allah'ı bilmediği için Allah'ın lutfundan mahrum ve niam-ı Ilâhiyeye nail olamadığından mahzundur. Amma müminler Al­lah'ı bilip azametini takdir ve ubudiyette zilleti bilerek Rabbısına rabt-ı kalbettiğinden abd-i mümin için âhiret hayırlıdır.

Ahiretin hayırlı olmasına ikinci sebep; Müminlerin Cenab-ı Hakka itimat ederek cümle umurunu O'na tefviz edip Al­lah'tan başkasından bir şey beklememesidir. Zira; her şeyin halikı ve cümle zîruhun râzıkı olduğu cihetle her şeyi ondan beklemek ve esbabına teşebbüsle iktifa etmek vazife-i ubudiyettendir.

Ahiretin hayırlı olmasına üçüncü sebep; küçük ve büyük günahlardan sakınmaktır. Yani Allah'ın nehyettiği bilûmum günahlardan ihtiraz etmek insan için ahiret derecelerine nail olmaya vesiledir. Büyük günahlar la murad;-ukubet ica-beden katil, zina, sirkat ve saire gibi günahlardır, Fevahişle murad; kavlen ve fiilen herkesin çirkin gördüğü şeyler, vesair kü­çük günahlar ki musirran işlenirse büyük günah olmaya müsteid olanlardır.

Ahiretin hayırlı olmasına sebep olan evsaf-ı mgmduhadan dördüncüsü ; bir kimsenin kusuruna binaen vaki olan ga­zabını yutmakla kusur eden kimsenin kusurunu setretmektir. Zira; bir kimsenin vaki olan kusuruna karşı intikamla muamele caizse de affetmek daha evlâ olduğundan kusuru affetmek derecât-ı Cen­nete vasıl olmaya sebep olmuştur.

Ahiretin hayırlı olmasına vesileden beşincisi; Rab-larımn rızasını tahsil için enbiyâ-yı izam hazarâtının davetlerine icabet'etmeleridir. Çünkü; tekâlif-i İlâhiyeyi kabule dair olan da­veti kabulde ve kaza-yı Ilâhiyeye rızada asla tereddüt etmezler ve emr-i îlâhîye tamam iyle inkiyâd ederler.

Kendileri için ahiret hayırlı olan müminlerin altıncı sıfatları; beş vakit namazı vaktinde edâ ederek bir günde beş defa haliklarına teveccüh-ü tamla teveccüh edip ubudiyetlerini itiraf ile vazife-i ubudiyetlerinde sebat ve imanlarını takviye et­mektir.

Âhirvetin hayırlı olmasına sebep olan yedinci sıfat­ları; Zuhur eden bir hâdisede birbirleriyle o hâdise hakkında meşveret etmektir. Çünkü; beynel'ibâd cereyan eden muamelâtta ve âlemde zuhur eden havadiste akt-ı içtimâ ederek müdavele-i efkârla bir karar vermekte ve yekdiğerinin reyine müracatla işin hakikatini meydana koymakta suhulet vardır. Ehl-i îmanın ve yek­diğerleriyle ülfet ve ünsiyetleri sebebiyle savap bir karara iktiran etmek dahi memul-ü kavidir, bu vesileyle istibdad dahi aradan kal­kar, hiç bir kimsenin diğerine karşı itirazı ve bir diyeceği kalma­dığından ittifak-ı kulûb hasıl olur. Resulüllah'm bir emrin zuhu­runda ashabıyla istişare âdetleri olduğundan Cenab-ı Hak bu âyetle istişareyi sena buyurmuştur. Binaenaleyh; zuhur eden bir vakada müminlerin istişareleri Sünnet-i Resûlullah'dır. Şu halde istişare­lerinde sevap da vardır. İstişareye rağbet etmiyerek kendi reyi ile amel eden kimselerin ekseriyetle tuttukları işlerde zarar göirdük-::) leri herkesçe teslim olunmuş bir hakikattir.

Âhiret kendileri için hayırlı olan müminlerin sekizinci sıfatları; Allah'ın onlara vermiş olduğu rızıktan bazısını-J muhtaç olanlara infak etmekle ebnâ-yı cinslerine muavenet etmektir.

Kendileri için ahiret hayırlı olanların dokuzuncu sı­fatları; bigayn hakkın kendilerine zulmeden kimselerden lüzumu kadar ahz-ı intikam etmektir. Çünkü; o müminlerin düş­manlarından bir takım süfehâ kendilerine haksız olarak hücum et­tiklerinde kendilerini mertebe-i acizde bırakarak onların zulüm-.-leri altında ezilmek ve nefislerini zulme karşı hakir ve zelil kılmay; âr ve ayıp bildiklerinden böyle bir zalim tarafından kendilerine! zulüm vaki olduğunda o zâlimden haklarını almaya sa'yederler| Fakat ahz-ı intikama tasaddî etmeksizin affetmek evlâ ise de gör-j müş olduğu zulüm miktarı intikam almak dahi caiz olduğuna âyet-Ö celile delâlet eder. Lâkin ahz-ı intikamda hakkından ziyadeye te-| cavüz ederse bu tecavüzü de ayrıca bir zulüm olduğundan mazlumş zümresinden iken bu tecavüzü sebebiyle zalimler zümresine dahili ve kendisi de aynı hükme ve muameleye müstehak olur.

Kur'an'da ve ehâdis-i nebeviyede ahz-ı intikamın cevazına de-l lâlet eden âyetlerle affın rnemduh olduğuna delâlet eden âyetler^ ve hadisler arasında tenakuz yoktur. Zira af; iki kısımdır: birincisi ; affetmek fitneyi teskine ve caninin cinayeti terkin^ sebep olur. İşte memduh olan aflar bu kabil olan ^flardır^ affın memduh olduğuna dair olan âyet ve hadislerde bu manâca affa mahmuldür. Affm ikicinci kısmı; fitneyi tezyide ve ca­ninin cinayetini arttırmasına sebep olan aftır. Bu manâca af caiz değildir. İşte ahz-ı intikama delâlet eden deliller bu manâya mah­muldür. Yani afta mahzur görüldüğünde ahz-ı intikam etmelidir. Hulâsa; âhirette hayra nail olmak ve seadete ermekle rahat etmek istiyen kimse için iman-ı kâmil sahibi olmak ve Rabbısma tevekkül-ü tâm üzere bulunmak, büyük ve küçük günahlardan ha-zer, mümin biraderinden vaki olan kusuru setir, tekâlif-i İlâhiyeye icabet ve salâvât-ı mefruzayı edâ etmek, dünya ve ahiret işlerine meşveretle başlamak ve merzuk olduğu rızıktan bir miktarını muhtaç olanlara infak eylemek, zalimlerin zulümlerini kaldırmaya ça­lışmak lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[38]

 

Vacip Tealâ zalimden intikam almak caiz olduğunu beyandan sonra intikamın miktarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Günahın cezası kendi misli günahladır. Bir kimse düşmanı­nın günahını afla ıslah-i beynederse onun ecrini Allahü Tealâ ve­rir. Zira; Allahü Tealâ zalimleri sevmez.]

Yani; bir kimseye diğeri tarafından vaki olan kusurun mik­tarı ne ise o kusura karşı intikam almak istediğinde vaki olan ku­surun miktarı ile mukabele etmek caizdir ziyadesi zulümdür. Al­lahü Tealâ zalimleri sevmez. Meselâ bir kimse diğerine bir kerre vurmuşsa bir kerre, iki kerre vurmuş İse iki kerre vurmak caizdir, eğer ikiye mukabil üç vurursa ikisi ikiye mukabil caiz olup üçün­cüsü zulümdür, sair hususâtta da hal böyledir. Çünkü düşmandan intikam almak; düşmanın yapmış olduğu cinayete karşı bir ceza­dır. Ceza ise cinayete göre olur fazlası zulümdür, eğer noksan olur­sa mazlum zalimden intikamını almış olmaz. Çünkü adalet; cezanın cinayete müsavi olmasında olduğundan Vacip Tealâ bu âyette mu­kabelenin misliyle caiz olup ziyadesi caiz olmadığını beyan etmiştir.

Fahri Râzi, Kazî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bir kimseye ibtidâen vaki olan bir günaha karşı mukabilinde yapılan ceza günah değilse de o cezayı görecek kimseye nazaran bir seyyie olduğu cihetle günah mukabilinde yapılan cezaya dahi seyyie den­miştir. Yahut zalim tarafından evvel vukubulan seyyieye karşı ol­duğundan her ne kadar ikinci yapılan seyyie değilse de evvelki sey­yie sebebiyle husule geldiğinden buna da seyyie denmiştir. Yahut ikinci yapılan ahz-ı intikam olduğu cihetle meşru ise de esas iti­bariyle seyyie olduğundan  seyyie denmiştir. Çünkü  mukabilinde seyyie olmasa ikinci de evvelki gibi zulmolur caiz olmazdı. Şu hal­de esas itibariyle ikincinin evvelkinden farkı yoktur. Lâkin iptidâ-en bigayrı hakkın vaki olan bir kusura mukabele olduğundan meş­ru kılınmıştır ki günah olmadığı gibi hakkını istifa olup zulüm de olmadığından mukabilinde ceza da yoktur. Yahut ahz-ı intikam caizse de vacip ve mergub olmadığından terki daha evlâ olduğuna işaret için seyyie olmadığı halde seyyie denmiştir. Hatta bir kimse hasmından vaki olan kusuru affeder, hasmiyle kendi beynini ıslâh ederse ecri Allah'ın lutf u keremine müfevvazdır. Binaenaleyh; yevm-i kıyamette bunların sevaplarını Allahü Tealâ bizzat kendi lutf u kereminden ihsan edecektir. Çünkü ahz-ı intikam; ruhsat-ı şer'iyeyle sabit cevaz kabilinden olduğu cihetle affetmek azimettir.

Bu âyet-i celile; ilmi fıkhın ukubat bahsine esastır. Binaena­leyh; kısasta vesair cinayetlerde müsavatın vacip olması bu ve bu­nun emsali âyetlerden ve hadislerden istinbât olunmuştur. Seyyi­eye seyyieyle mukabelenin cevazı; mukabele meşru olan yerlerde olur. Amma kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile mukabele caiz olmayan yerlerde mukabele ederse aynı cezaya müstehak olur. Meselâ kazif eden yani «Sen zanîsin» diyen kimseye eğer aynı sö­züyle mukabele ederse evvelkine hadd-i kazif lâzım geldiği gibi mukabele eden kimseye dahi aynı hadd-i kazif lâzım gelir, Kezalik zinaya zina ile mukabele caiz değildir, kâfir lâfzı ile söğene aynı kâfir lafzıyla mukabele olunmaz.

Hulâsa; herkesin kendi için hasmı tarafından vaki olan kusu­ru affetmek evlâ, affederse sevabı Allah'a ait ve affın sevabını Al­lahü Tealâ'nın vereceğini sarahaten beyan etmek affa teşvik oldu­ğu ve "eğer affetmezse misliyle mukabele caiz olup ziyadesi zulmol-duğu ve zulmeden zalimleri Allahü Tealâ'nın sevmediği bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[39]

 

Vacip Tealâ müsavat üzere intikam almak caiz olduğunu be­yandan sonra ahz.-ı intikam eden kimseye intikamını aldığından dolayı ukubet lâzım gelmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimse ki bir zalim kendine zulmettikten sonra o zalimden hakkını almakla ahz-ı intikam etti. İşte bu misilli hakkını alan kim­selere haklarını aldıklarından dolayı onlar üzerine muahazeye yol yoktur.] Çünkü; kendi hakkını aldığından dolayı bir kimse mes'ûl olmaz ve zalimden hakkını alan kimse diğeri tarafından itâb olun­maz. Zira; kendine zulmolunduğundan dolayı hakkını alan kimse için hakkını almak ruhsat-ı şer'iyeyle sabit olduğundan şeriatın ruhsat verdiği şeyi şeriat dairesinde işleyen kimseye diğeri tarafın­dan müdahale caiz olamaz ve zalimden aynı hakkını istifa eden kimseye ceza ve ukubet olmaz, emval kabilinden ise aldığı hakkını ödemesiyle emrolunamaz. Zira; şeriatin cevazı zımana münafîdir, hakkını almak mubah olduğundan . mubah olan bir şeyi işleyen kimse azaba müstehak olmaz.[40]

 

Vacip Tealâ mazlumun zalimden hakkını istifa etmesinden mesul olmayacağını beyandan soma mesuliyet ancak zulümle yer yüzünü ifsad edenlere ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muahaze tariki şol kimseler üzerinedir ki onlar nasa zulme­der ve bigayrı hakkın yer yüzünü ifsad ederler. İşte onlar için acı-tıcı azap vardır.]                                          .                          .

Yani; işlediği işten dolayı mesuliyet ve muahaza, şol kimseler üzerinedir ki onlar doğrudan doğruya nasa zulüm ve nasın huku­kunu pâymâl eder ve bigayrı hakkın nasın malını elinden almak isterler ve cebren alırlar ve zulm ü udvân, bağıy ve tuğyanla yer yüzünü ifsad ve âlemin intizamına halel vermekle herkesi rahatsız ederler. İşte onlar için âhirette azab-ı elîm vardır.

Azaba yol; ibtidâ nasa zulümle başlayan kimselere mahsus ol­duğuna işaret için hasra delâlet eden lâfzı ve bunların azaplarına müsebbib olan zulüm ve yer yüzünü ifsâd etmeleri ol­duğuna işaret için lâfzı ism-i işaret olarak varid ol­muştur. Çünkü; ism-i işaretler zat-r maassrfata delâlet ettiklerinden lâfzı zalimlerin hem şahıslarına hem de âdetleri olan zulüm sıfatlarına delâlet edip hüküm de azab olunca azabın illeti zulüm ve fesâd olduğuna delâlet eder.[41]

 

Vacip Tealâ zalimlerden intikam almak caiz olduğunu ve za­limlerin azaba dûçâr olacaklarını beyandan sonra zalimin zulmüne sabırla affetmek mazlum için daha efdal olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol -kimse ki düşmanından vaki olan zulüm ve ezaya sabırla kusurunu affetti. İşte o kimsenin şu sabrı ve hasmından kendine sadır olan kusurunu affı insan için işlenmesi lâzım olan işlerden­dir.]

Yani; bir kimse hasmından ah;;-ı intikam cihetini iltizam etmi-yerek vuku bulan hatayâyı afla Allah'a tefviz-ı umur edip sabret­mesi insan için kasdı lâzım ve nefsine vacip kılacağı umurların ehem ve elzem olanlarmdandır. Fakat bundan evvel beyan olun­duğu veçhile kusuru affetmenin caiz olması zalimin zulmünü ziya-delendirmesine sebep olmamak şarttır. Eğer affetmek zulmünü tezyide sebep olursa affetmekten intikamını almak daha iyidir. Af­fetmenin intikam almaktan evlâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ sabrı ve affı bu âyette üç cihetle tekîd buyurmuştur :  Birin­cisi;   hükmü ifade cümle-i ismiyeyle varid olmuştur ki afvin kuvvetine işarettir.    İkincisi;    edât-ı te'kidden Üçüncüsü;    da bulunan lam-ı te'kîdle varid olmuştur. Bunların cümlesi hükümde tekid ifade ettiğinden Ce-nab-ı Hak affın ahz-ı intikamdan daha kuvvetli olduğuna işaret buyurmuştur. Eğer ahz-ı intikam ederse bu dünyada ödeştiği için âhirette davası kalmaz. Çünkü; bir hak iki kerre istifa olunmaz. Eğer affederse sevabı Allah'a ait olduğu bundan evvelki âyetlerde beyan olunmuştu. Binaenaleyh; affettiği şey için de âhirette davası kalmaz. Şu kadar ki zalim, affeden kimse tarafından mes'ûl olmaz­sa da Allahü Tealâ'ya karşı bigayrı hakkın zulmettiğinden ve Al­lah'ın men'ettiği bir şeyi işlediğinden mes'ûl olur ve eğer mazlum olan kimse aczinden dolayı ahz-ı intikam edemez ve af da etmezse zalim âhirette Allah'ın nehiy ve hurmet-i kafiyeyle haram ettiği şeyi istediğinden dolayı mesul olduğu gibi mazluma karşı dahi mesul olur. Çünkü; hukukuna tecavüz ettiğinden o hukukun ceza­sını görecektir. Şu halde helâl olunmadık zulmün suali âhirette ikidir : Biri Allah'a diğeri mazluma karşıdır.

Hulâsa; mazlumun zulme karsı vazifesinde ahzı intikam mu-rad ederse müsavata riayetin vacip olduğu ve ahzı intikamda men-feat hemen dünyaca bir teşeffi-i sadırdan ibaret olup o da fanı ve serîüzzevâl olduğundan ehemmiyeti olmayıp intikamı terkle affın sevabı âhirette olacağı cihetle ba.kî ve zevalden masun bulundu­ğundan affın evlâ olduğu bu âyetlerden müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[42]

 

Vacip Tealâ zalimle mazlumun bazı ahvallerini beyandan son­ra zalimleri Allah'ın idlâl ettiğini ve onları Allah'ın azabından kur­taracak bir dostları olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor

[Şol kimse ki irade-i cüz'iyesini dalâle sarfettiğinden dolayı Allahü Tealâ ihtiyar ettiği dalâli halkederek Allah'ın idlâlinden sonra o kimse için bir dost yok ki onu dalâlden kurtarsın ve azab-tan kurtarmak için onun hakkında sa'yeden bir kimse bulunmaz.]

Çünkü; Allah'ın ihanet edip zelîl kıldığı'bir şahsı hiç bir kimse aziz kılamaz. Binaenaleyh; Allah'ın zelîl kıldığı kimse ilelebed ze­lil olur.[43]

 

Vacip Tealâ zalimleri ıdlâl ettiğini beyandan sonra o zalimle­rin Cehennem azabını gördüklerinde dünyaya avdete yol araya­caklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zalimler kendilerini ihata edeıtı azabı gördüklerinde ya Ek-rem-er Rusül! Sen görsen, onlar «Dünyaya yol var mı diyerek dünyaya dönmeye bir tarîk ve azabtan kurtulmaya bir çare arar­lar.]

Yani; ey Rasûl-ü Mükerrem! Dünyada enva-ı rüsvalığı ve zulm ü u&vânı irtikab eden zalimleri Rabbın Tealâ âhirete redde­dip onlar da âhirette duçar oldukları azabı müşahade edince sen görürsün ki o zalimler kendilerinin azablarını gördüklerinde onlar «dünyaya ric'ate bir daha yol var mıdır? Keşke dünyaya bir daha dönmek mümkün olsa da biz de dünyaya avdet etsek ve bu azab-larm defi için biraz çare arasak» derler. Çünkü; azabın dehşetin­den hasıl olan ızdırapla ne yapacaklarını şaşırırlar ve şaşkınlık eseri olarak bu sözleri söylerler.

Zalimlerin gördükleri azab devam ettikçe ara sıra bu sözleri söylemekten halî kalmıyacaklarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla ve azap görecekleri muhakkak olduğuna işaret için ru'yete delâlet eden raev lâfzı, mazi sigasıyla varid ol­muştur.

Hulâsa; dünyada heva ve hevesiyle ifna-yi ömredip tedarikât-ı uhreviyede bulunmayanlar ve gayrın hukukuna tecavüzle zulmedenler âhirette azabı görünce dünyaya bir daha rücu'la te-dârikâtta bulunmak isteyecekleri velâkin âhirete gidenlerin bu dünyaya ricatları mümkün olmadığından bunun faydası olmıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Ey Habibim! Onlar Cehennem'e arzolunduklarmda sen onları zelil, hakir, gayet huzu ve huşu üzere göz ucu ile Cehennem ateşi­ne gizlice bakarlar görürsün.]

Yani; ehl-i nâr Cehennem'e sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakîr ve perişan bir halde ey Rasul-ü Mu­azzam! Sen görürsün ki onlar kemal-i endişe ve korkularından göz­lerini açıp bakmaya vakitleri olmadığından göz kapakîarmı kıpir-datmaksızm gözlerinin uçlarıyla gizli bir surette Cehennem ateşine bakarlar.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanların pek ziyade korktuk­ları şeylere gayet gizli ve göz ucuyla bakmaları âdetleridir. Meselâ dar ağacına asılmak için getirilen bir adam korkusundan ipe ve ağaca bakmak istemez ve bakamaz ise de gizlice göz ucuyla bak­maktan yine hali kalamaz. Kezâlik kılıçla kısas olunacak bir kim­senin kılıca bakmasında dahi hal böyledir. İşte ehl-i Cehennem, Cehennem'e geldiklerinde girmeden evvel Cehennem'! görünce korkularından Cehennem tarafına bakmaya mecalleri olmadığın­dan bakamazlar velâkin gizlice göz ucuyla bakmaktan da hali kal-mıyacaklarmı Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Kâfir­lerin âhirette a'mâ olacaklarına dair âyetle bu âyet beyninde tena­kuz yoktur. Zira; bu âyette beyan olunan gizlice nazarları ibtidâî hallerini beyandır, âmâ olacaklarına dair âyet ise Cehennem'e gir­dikten sonraki hallerini beyandır veyahut bu âyet bir kavmin ha­lini, âmâ olacaklarını beyan eden âyet de diğer bir kavmin halini beyan eder. Şu halde evvelki tevcihe nazaran görmeleriyle görme­melerinin zamanları muhteliftir, ikinci tevcihe nazaran görecekler bir kavim, görmiyecekler de diğer bir kavim olduğu cihetle mevzuları:muhteliftir. Binaenaleyh; tenakuzun şartı olmadığından te­nakuz ' yoktur.[44]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Cehennem'e kemal-i zillet, havf ve en­dişeyle gireceklerini beyandan sonra buna mukabil müminlerin ferahlarını ve bu ferah üzerine söyliyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Düşmanlarını Cehennem'e arz olunur gördüklerinde, mümin­ler derler ki «zarar-ı ebedî ile zarar ediciler şol kimseler ki onlar kendi nefislerini ve evlâd ü iyallerini yevm-i kıyamette zarara uğ­rattılar. Agâh ve mütenebbih olun ki zalimler ebedi azap içinde­dir».]  İşte müminler böyle demekle ferahlarını izhâr ederler.

Yani; arsa-i kübrâda kâfirlerin perişan hallerini gören ehl-i îman derler ki «Muhakkak zarar şol kimseler ki onlar zulm ü dalâ­letle kendi nefislerini, iğfal ve idlâl etmekle de evlâd ü iyallerini, etbâ ve a'vanlarını yevm-i kıyamette zarara uğratanlardır. Agâh olun ki zalimle^ zulümleri sebebiyle ebedi azap içinde bulunacak­lardır».

Hüsran; sermayeden kaybedip zarar etmektir. Daire-i şeriattan çıkıp sermaye-i asliyeleri olan ömürlerini heva ve heves­lerine ve şehevat-ı nefsiyeîerine sarfla âhiret menfeatinden mah­rum olanlara âyette «zarar ettiler» denilmiştir ki kendileri için sermaye-i aslolan ömürlerini hevaya sarfla heba edenler elbette zarardîde olurlar.[45]

 

Vacip Tealâ zalimlerin ebedi azab içinde olduklarını beyandan sonra onlara bir yardımcı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zalimler için kendilerine yardım edecek Allah'ın gayrı bir dostları yoktur. Zira; bir kimse ki Allahü Tealâ idlâl ederse onun için hidayete ve necata yol yoktur.]

Yani; kâfirler küfür ve zulümlerinden dolayı Cehennem'e gir­diklerinde onların Allah'ın gayrı bir dostları yoktur ki yardım edip azabtan kurtarsın. Şu halde onlara asla yardım eder bir kimse yok­tur. Zira; Allahü Tealâ onları idlâl etmiştir. Bir kimse ki Allahü Tealâ idlal ederse onun için dünyada hidayete ve âhirette azabtan kurtulmaya yol yoktur. Çünkü; su-u ihtiyarı ve dalâleti irtikabı sebebiyle kabr-ı ilâhîye mazhar olduklarından azaptan kurtulma­ya çare bulunmaz.[46]

 

Vacip Tealâ müminlerin ve kafirlerin hallerini beyandan son­ra maksad-ı aslîyi emir ve tavsiye 'etmek üzere buyuruyor.

[Defi mümkün olmadık bir gün Allahü Tealâ'dan gelmeden evvel Rab'bmızin davetine icabet edin. Zira; o gün gelirse sizin için bir melce' yoktur, halinizi inkâra mecaliniz olamaz.] Zira; her şey meydana çıkar ve cümle a'mâliniz defterinizde yazılı elinize verilir.

Yani; ey mükellef olan kimseler! Sizi enva-ı terbiyeyle terbiye edip akıl vesair azanızı halketmekle teklife mahal kılan Rabbmızm resulleri ve kitapları vasıtasiyle davetine icabet edin, âhiret teda­rikinin çaresine bakın şol bir gün gelmezden evvel ki o günde ta-raf-ı İlâhî'den size gelen azabı reddetmek mümkün olamaz. Zira; hükm-ü İlâhî vaki olduktan sonra onun tebdil ve tağyiri mümkün değildir ve o günde azab-ı lİâhî'den kurtulmak sizin için mümkün olmıyacağı ve saklanacak bir mahal olamıyacağı gibi günahlarınızı inkârla size yardım edecek bir kimse de bulunmaz ve sizin de amel­lerinizi inkâra mecaliniz, olamaz. Şu halde o gün gelmeden evvel amellerinizi ıslah ve şer'a tevfik etmekle azaptan halâsın çaresini düşünün.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile reddi mümkün ol­mayan g ü nle murad; herkesin vefatı günüdür. Çünkü; mevt yakasına yapışıp ölümle Allah'ın emri gelince o günde sair evâmire imtisal ve nevâhîden içtinâb imkânı olamadığından mevt günü gel­meden evvel emr-i İlâhî'ye icabet lâzım olduğunu beyan buyur­muştur. Çünkü ölüm gelince reddi mümkün olmadığı gibi bir da­kika olsun firarla tehiri dahi mümkün değildir. Yahud reddi mümkün olmayan g ü nle murad; yevm-i kıyamettir. Çünkü kıyametin hiç bir kimse tarafından reddi mümkün olmadığı gibi Allahü Tealâ da reddetmez. Zira; hükm-ü İlâhî tağyir kabul etmez. Ve o günde Allah'ın himayesinden başka sığınacak bir ma­hal de yoktur ve herkesin kötü amelini inkâr edecek bir kimse de yok ki onun inkârı sebebiyle azaptan kurtulsun. Yahut «o günde sizin için amalinizi inkâr mümkün değildir. Zira azalarınız ve aza­larınıza mevdu olan kuvânız işlediğiniz günahlarınıza şehadet ede­ceklerinden inkâr fayda vermez» demektir. Çünkü; Lâfz-ı âyette «Sizin için bir inker edici» yok dernek «inkârı fayda verici bir kim­se yok» demektir.

Hulâsa; insanlar için amellerini inkâra ve firara mecal olma­dık ve reddi mümkün olamıyacak bir gün gelmeksizin Öyle bir gün için tedarikâtın o günde olamıyacağı ve herkesin başının çaresine bakması lâzım olduğu cihetle dünyada Allah'ın emrine hemen im­tisal etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[47]

 

Vacip Tealâ yevmi kıyamet gelmeksizin Resulü vasıtasiyle vaki olan davete icabetin vacip olduğunu beyandan sonra davete icabetten i'raz ederlerse Resûl'ünün üzerine bir şey terettüp etme­yip ancak zararı icabet etmiyenler üzerine olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer onlar icabetten i'raz ederlerse ya Ekrem-er Rusül! Biz seni onlar üzerine kefîl göndermedik. Zira senin üzerine vacip olan; ancak tebliğdir.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Sen vaaz u nasihatta ve tebliğ-i ahkâmda devam et. Eğer kabul ederlerse kendileri matlublarina kavuşurlar. Sen vazife-i tebliğde devam edince eğer onlar senin vazıru dinlemezler, nasihatini kabul etmezler, davetine icabetten imtina ederlerse biz seni onlar üzerine kefil ve her hususlarına bek­çi göndermedik, onlar da ihtiyar-ı cüz'ileri kendi 'ellerinde olduğu cihetle senin mazarrat ve menfeatlerini beyan etmekliğin kâfidir. Zira; kabul ederlerse menfeati, etmezlerse zararı onlara aittir. Bi­naenaleyh senin üzerine vacip olan; ahkâm-ı diniyyeyi tebliğ et­mektir. Şu halde kabulden i'raz ederlerse sen mahzun olma.[48]

 

Vacip Tealâ Resûl'ünün davetine icabetten i'raz ederlerse Re-sulüllah için bir mazarrat olmadığını beyandan sonra davete ica­betten i'razlarmm sebebini ve batıl mezhebi irtikâb etmelerinin il­letini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüsşân insana dünya nimetini tattırdığımızda insan o nimete ferah eder mesrur olur, eğer kendi eliyle kazandığı günah sebebiyle bir kötülük isabet ederse insan o nimeti şiddetle inkâr eder hiç nimet görmemiş gibi bir vaziyet alır.]

Yani; biz cins-i insana lutf u keremimizden dünya nimetlerini bol verip tattırdığımızda insan gayet mesrur olur. Zira dünyaca servet ü sâmâna, seâdete, cah ü mansıba, evlâd ü emvale ve sair nimetlere nail olduğunda sevinmek insanlar için tabii bir haldir, eğer insanlara kendi kesb-i yedleri olan günahları sebebiyle sevme­dikleri bir beliyye gelirse nail oldukları bütün nimetleri inkâr eder­ler. Zira insan; nimeti inkâra mail, nisyanı galib, her zaman ferahı sever, menfeatini caliptir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile dünyanın nimeti, seadeti, fevz ü felahı ne kadar büyük ve çok olsa âhiret nimetine nisbetle deniz­den bir damla mesabesinde olduğuna işaret için Vacip Tealâ'nm dünya nimetini beyanda cüz'iyâta delâlet eden izâka lâfzı varid ol­muştur. Çünkü izâka; tatmak manasınadır. Tadmak ise azıcık bir şeyle hasıl olur. Şu halde «âhiret nimetlerine nisbetle dünya ni­metleri tachmlık» demektir. Lâkin âhirete itikadı zayıf olan kimse bu azıcık nimete nail olunca mesrur olur, ferahından ne yapacağını şaşırır, kibir, gurur, ucüb ve riya her tarafını ihata eder ve zanne­der ki bütün nimetlere nail olunca her maksada vasıl olmuş ve her türlü muradına ermiş ve hiç bir şeye ihtiyacı kalmamıştır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile her insanın dünyada is-tihkaklı, istihkaksız nimet-i İlâhiye'ye nail olacağı muhakkak oldu­ğuna işaret için tahkika delâlet eden lâfzı ve ilel ü emraz ve fakr u ihtiyaç gibi afâtm isabeti nadirâttan olduğuna işaret için vukuuda nedrete delâlet eden lâfzı varid olmuştur. Çün­kü; insanın nail olduğu nimetlere karşı âfât azdır ve nimetin vu­kuu kat'î,    âfetin isabeti meşkûk olduğundan şekke delâlet eden

lâfzı varid olmuştur. Bu âyet; insanların ekserisinin halini beyan etmiştir. Zira; mümin-i kâmil olanlar nimete ve belâya sab­reder ve beliyye geldiğinde nimeti inkâr etmez, her ikisi, müsavi olur.

Hulâsa; insan azıcık nimete nail olduğunda kemal-i sürurla memnun ve kendi günahı sebebiyle bir musibet isabet ederse mah­zun olduğu ve zira; insanın nimeti şiddetle inkâr edici bulunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[49]

 

Vacip Tealâ insanın azıcık nimete mağrur olduğunu beyandan sonra dünya nimetinin asla değeri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Göklerin ve yerin mülkü ancak Allah'a mahsustur. Allah'ın gayrı göklere ve yere bir malik yoktur, malik-i hakiki ancak O'dur. Binaenaleyh istediğini halkeder hiç kimse karışamaz, istediği ku­luna erkek, istediği kuluna dişi evlâd halkeder hiç bir kimse bu kuluna neden oğlan diğer birine neden kız evlâdı verdin? diyemez. Yahut bazı insanlara oğlan kız karışık verir ve dilediği kulunu ev-lâddan mahrum kılar. Zira; Cenab-ı Hak herkesin halini bilir ve her şeye kaadirdir. Binaenaleyh; herkesin istihkakına göre lütfeder ve istediğini icada kadirdir.] a k % y m ; kısır yani çocuk doğ­maz ve doğurmaz demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; dünya nimetine insanın mağrur olmamasına tenbih için varid olmuştur. Çünkü; mülkün küllisi Allah'ın olup insan her şeye malik olsa onun haliki Allahü Tealâ olunca insanın elinde bulunan ariyettir feraha değ­mez. Çünkü; hepsi Allah'ındır, o nimeti veren de Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; insanın gururuna mahal yoktur, belki o nimet insana şükretsin için verilmiştir, yoksa tekebbür etsin için verilmemiştir.

Kız evlâdı oğlan evlâdına nisbetle ğamnâk olduğundan Vacip Tealâ evvelen kız evlâdı ve saniyen oğlan evlâdı i'tâ ettiğini beyan buyurdu ki gamdan feraha ve kederden sürura intikalin daha lez­zetli olduğuna işaret olsun şükrünü ve ibadetini ziyade 'etsin, her ikisini verdiği kimse de oğlan evlâdının şerefine işaret için zükûru takdim buyurmuştur. İnsanlardan bazısına yalnız kız, bazısına yal­nız oğlan, bazısına oğlan ve kız karışık vermesi, bazısını da hepsin­den mahrum etmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olup tabiatın, yıl­dızların ve göklerin tesiriyle olmadığına delâlet eder ve hepsini kendi halkedip dilediğini istediği kuluna verdiğini beyan etnvek; nutfenin ve karı kocada olan hususatın dahi asla tesiri olmadığına delâlet eder.[50]

 

Vacip Tealâ kemal-i ilim ve kudretini beyandan sonra kudreti kahiresine delâlet eden vahyin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hiç bir beşer için Allahü Tealâ'nm o beşere söz söylemesi olmaz. İllâ vahiy suretiyle veyahud Vacip Tealâ'yı görmeksizin perde arkasından bir sadâ işitmekle yahut bir Resul gönderip Al­lah'ın izniyle istediğini Allahü Tealâ'nm o Rasûlüne vahyetmesiyle söyleşir. Zira; Vacip Tealâ cemi sıfatında ve zatında âlî olduğun­dan gözüyle görmek suretiyle insanlar tekellümden âcizdir. Çünkü; insan nakıs ve fânidir Cenab-ı Hak ise kâmil ve bakidir.]

Yani; cins-i beşerin kuvvet ve kudretinde ve vüs' u tâkatında tahammül olmadığından gözleriyle Allah'ı görmek suretiyle konuş­ması sahih olamaz. Zira; uluhiyetle ubudiyet beyninde münasebet yoktur. Binaenaleyh; hiç bir vecihle abidle Rab beyninde tekellüm cereyan edemez ancak ilham, vahy veya verâ-yı perdeden yani be­şer, Vacibül Vücud'u görmeksizin bir sada-yı hatif işitmekle, yahut bir meleği sefîr gönderip Allah'ın izniyle dilediğim vahy edip teb­liğ etmek suretiyle tekellüm eder. Zira; Allahü Tealâ âlîdir. Kud-ret-i beşer doğrudan doğruya tekellümden acizdir, her fiilinde bir çok hikmetler vardır. Binaenaleyh; bazı kerre vahyile tekellüm eder. Çünkü hikmete muvafık olan odur, bazı kerre de hikmetine muvafık olan perde arkasından tekellüm etmektir, bazan da hik­metine muvafık olan melek vasıtasiyle tekellüm olduğundan melek vasıtasıyle tekellüm eder.

Fırak-ı dâlleden Mutezile âhirette insanların Vacip Tealâ'yı görmesi mümkün olmadığım bu âyetle istidlal etmişlerse de bu âyet dünyaya mahsus olup âhiret bu hususta dünyaya kıyas kabul etmediğinden şu istidlalleri merduddür. Zira; Âhirette Vacip Te-alâ'y1- görmek caiz olduğuna delâlet eden âyetler âhirete mahsus­tur. Görülmesi caiz olmadığına delâlet eden âyetler de dünyaya mahsustur. Binaenaleyh; âyetler beyninde münafaat yoktur. Şu halde bu âyetin manâsı; [Bu dünyada beşer için Allah'la konuşmak mümkün olamaz, ancak beyan olunan üç suretten birisiyle müm­kün olur] demektir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın beşerle tekellümü; üç suretledir: Birincisi; melek vast-tasiyle enbiya-yı izam hazerâtına gelen emr-i ilâhiye ve nehy-i süb-hanîye dair tebligat-ı İlâhiyedir. Enbiya-yı izam hazerâtına gelen vahyin cümlesinde o vahyin taraf-ı İlâhî'den olduğunu o nebi ya ilm-i zarurî ile yahut mucize-i saireyle bilir. Hatta ibtidâen vahiy geldiğinde Resulüllah'm Cibril-i Emîn'den mucize istediği de mer-vidir. İkincisi; ilham suretiyle olur: Hz. Musa'nın valide­sine Friavun'un şerrinden saklamak için Musa (A.S.) ı bir sandık derununa koyup denize bırakmasını ilham buyurduğu gibi. Yahut uyku halinde rüya suretiyle vahyolur: Hz. İbrahim'e oğlunu kur­ban etmesini rüyada emrettiği gibi. Üçüncüsü; Doğrudan doğruya bilâ vasıta Vacip Tealâ'dan emir ve nehiy telâkki etmesi­dir. Bu kısım vahiy; enbiyâ-yı izam hazer'âtından iki zat-% şerife müyesser olmuştur. Birincisi; Hz. Musa'ya Tûr'da bu­lunduğu zamanda vuku bulmuştur. İkincisi; Bizim, Pey­gamberimize Mirac'da vuku bulmuştur. Bu ikiden maada diğer en­biya-yı izam hazerâtmdan bu şerefe nail olan olup olmadığına dair kati bir delil olmadığı cihetle bu hususta söz söylemek caiz olamaz. Bu âyette verâ- yıhicabdan tekellüm le murat; bu kısım vahiydir.

Bu ve bunun emsali âyetler Cenab-ı Hakkın kelâm sıfatıyla muttasıf olduğuna delâlet eder. Şu kadar ki kelâm sıfatı Vacip Tealâ ile kaaim ve kadîm bir manâdır. İnsanların lisanlarıyla oku­dukları elfâz ve mushafta yazılı olan nakışlar hadistir.

Enbiyaya vahiy geldiğinde vahiy telâkki ederken şeytan me­lek suretine temessülden ve vahye vesvese karıştırmaktan mem­nudur, memnuiyeti edille-i nakliyeyle sabit olduğu gibi edille-i ak­liyeyle dahi sabittir. Çünkü; vahye şeytanın vesvesesi karışmak ihtimali olsa vahiy şüpheden salim ve kat'î olamadığından itimad olunamaz. Bu ise Resul göndermek hikmetine külliyyen münafidir. Binaenaleyh vahiy; bütün şüpheden salim ve katiyyetine mani ola­cak avarızdan mahfuzdur. Eğer vahiy şüpheden salim olmasa iman etmeyenlerin mazur olmaları lâzım gelir, bu ise batıldır. Binaen­aleyh; bir nebî ba'solunduğu kavme itimad-ı tam hasıl olmak için enbiyâ-yı izam hazarâtı davalarını mucizeleriyle ispat edip mucize-i kafiyeyle davalarını ispat ettikten sonra iman etmeyenler kâfir olmuşlardır.[51]

 

Vacip Tealâ'nm insana tekellümü vahiy suretiyle olup rusülü kirama vahyettiğini beyandan sonra rusülü kiram içinden bilhassa bizim peygamberimize vahyettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Senden evvel geçen enbiyaya vahyetti-ğimiz gibi sana da kendi emrimizden Biz Kur'an'ı vahyettik, o za­manda ki sen kitap ne gibi şeydir, imanın tafsilâtı neden ibarettir? Bunlara dair ilim sana gelmemiş ve sen tafsilâtını beyana başla­mamıştın velâkin o Kur'an'ı Biz bir nûr kıldık ki o nurla kulları­mızdan istediğimizi hidayette kılarız ve sen de emrimiz veçhile kullarımızı Kuran vasıtasiyle doğru yola hidayette kılarsın.]

Yani; ey Habibimî Enbiya-yı saireye şu beyan olunan üç ta-riktan birisiyle vahyettiğimiz gibi sana da emrimizden insanlara hayat bahşetmekte nura benzeyen Kur'an'ı vahyettik. Sen ise oku­yup yazmadığından ve henüz kitab da gelmediğinden kitabın neden ibaret olduğunu ve ahkâm-ı İlâhîye'de nazil olmadığından imanın şartlarından ve alâmetlerinden ibaret olan tekâlif-i İlâhiye'nin ne­den ibaret bulunduğunu tafsilâtı veçhile bilmiyordun. Lâkin biz Kur'an'ı âleme zıya verici bir nûr kıldık ki o nûr-u Kur'an'la dile­diğimiz kulumuzu hidayette kılarız ve o nûr-u Kur'an sebebiyle ey Resûl-ü Ekrem! Sen de bizim niyabet ve hilâfetimizi haiz oldu­ğun cihetle kullarımızı din-i İslâm'a hidayette kılarsın.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar şeriat bilmezden evvel cehil ve küfür sebebiyle meyyit gibi oldukları halde vahyolunan Kur'an ile cehil ve küfrün zevaliyle kalpleri hayat bulduğundan Kur'an'a ruh denilmiştir. Ruhla cesedin hayat bulduğu gibi Kur'­an'la da kalpler hayat bulduğundan teşbih tariki ile Kur'an'a ruh denilmiştir ki Kur'an hayat bahşetmekte ruha teşbih olunmuştur. Vahiy gelmezden evvel Resulüllah'ın okuyup yazmaması kendi hakkında kemâldir. Zira okuyup yazarak bir muallimden taallüm etmiş olsaydı Kureyş kavminin itirazları daha çok olur ve derlerdi ki «Bu getirdiği Kur'an vahiy değildir, falan muallimden okudu ve öğrendi». Halbuki ümmî olduğu halde bu kadar mükemmel ilme malik oluvermek, her suale muvafık cevap vermek ve gaibden ha­ber verip ayniyle zuhur etmek itiraz kabul etmez bir şey olduğu halde itiraz etmişlerdir.

Bu makamda iman ile murad; namaz ve sair tekâlif-i İlâ-hiye'dir. Zira; namaz ve emsali tekâlifi bilmek ancak vahyile olup vahiy gelmeden evvel akılla bilinir bir şey olmadığından vahiy gel­meden evvel Resulüllah'ın bunları bilmemesi Resulüllah hakkında noksan olmaz, belki vahyile bilmek kemaldir. Buna nazaran ma-nâ-yı nazım: [Ya Ekrem-er Rusül! Vahiy gelmeden evvel sen na­mazı vesair tekâlifi bilmezdin.] demektir. Asıl imanı, enbiyanın cümlesi vahiy gelmeden evvel bilirlerdi ve bilûmum enbiya mari-fet-i İlâhiyeyle meşgul ve bahr-i irfanda müstağrak olmuşlardır. Çünkü; hiç bir nebî vahiy gelmeden evvel Allah'a cahil olup küfrü ihtiyar etmemiştir. Yahut «imanı bilmezdin» demek «Ehl-i imanı bilmezdin» demektir. Çünkü; Resulüllah vahiy gelmeden evvel! ehl-i îmanla ehl-i küfrü bilmezdi. Yahut Resulüllah'ın imanı bilmediği zaman hal-i tufuliyettir. Şu halde «Sen imanı bilmezdin» demek «hali tufûliyetinde bilmezdin» demektir.                               

Velhasıl iman ile murad; füru-u â'mâldir, usul-ü} itikad değildir. Zira usul-ü itikadiyeden olan imanı nübüvvetlerini!) izhar etmezden evvel enbiya-yı izam hazarâtınm cümlesi bilirleri ve küfürden masumlardır. Çünkü; hiç bir nebî ba'solunmadan ev-j vel küfrü icab eden sözde ve işte bulunmamıştır. Zira; cümlesi hi-| mâye-i İlâhiye altında neşvü nema bulmuşlar ve halkın çirkin gör-| düğü şeyler onlardan vuku bulmamıştır. Onları nasa pişvâ olarak? göndermek, sözlerine itimad ve işlerine ittibâ etmelerini nâsa em-J retmek; onların ef'âl ve ahlâkta nâsın en yüksek tabakasından olupf mürüvveti ve haysiyeti ihlâl edecek şeylerde bulunmamalarını ik-| tiza eder, bütün milletler ve ukalâ bu hususta müttefiklerdir. Bi-i| naenaleyh; bu âyeti şu tevcihât misilli şan-ı nebiye lâyık olmadıkc ahvalden tenzih edecek bir suretle tevil etmek ümmetin bil'ıcmâ1? kabul ettiği mesail-i zaruriyyedendir. Şu halde Resulüllah kablel^ ba's aklen bilinmesi lâzım olan vahdaniyeti vesair vesaf-ı İlâhiye'yij bilir ve takdir ederdi, füru-u amalde din-i İbrahim üzere ibadet et-| tiği mervidir. Sirat - müştekim ile murad; Din~i Ilâhî'dir. Din; kullan matluba isal edecek en doğru yol olduğu\ için din-i İslama Sırat-ı Müstakim denmiştir.[52]

 

Vacip Tealâ kullarını resulünün Sırat-ı Müstakime hidayett^ kıldığını bevandan sonra Sırat-ı Müstakimi tarif etmek üzere buyuruyor.

[Semâvât ve arzda mevcut olan bilcümle mahlukat kehdiniii mülkü olan Allahü Tealâ'nın tarîkına hidayette kılasm. Ey mükel| lef olan insanlar! Agâh olun ve uyanık bulunun ki her işler ve bilhassa sizin her işleriniz Allahü Tealâ'ya rücû eder.]

Yani; ey Nebiyy-i Muhterem! Kur'an halkı irşâd ettiği gibi sen de halkı din-i İslâm'a davet edesin. O din-i İslâm; göklerde ve yer­de bulunan mahlukât kendinin mülkü olan Allahü Tealâ'nm tari­kidir ve o tarik doğrudur, asla eğrilik yoktur. Ey müminler! Agâh ve mütenebbih olun ki kulların iyi ve kötü cümle amelleri Allahü Tealâ'ya racîdir, iyi amele güzel, kötü amele çirkin ceza verecek Allahü Tealâ'dır. Bu âyet; ehl-i imana Cennet'i, ehl-i küfre Cehan-nem'i zımnen beyan ettiği cihetle, ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfrü küfürden tenfir etmiştir. Şu halde mükellef olan bir kimseye lâyık olan; güzel amele sa'yüe hüsn-ü cezaya mazhar ol­masının çaresini düşünmek lâzımdır.[53]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5100-5102

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5102-5103

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5103-5105

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5105-5106

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5106-5107

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5107-5108

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5108-5110

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5110-5111

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5111-5112

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5112

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5112-5114

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5114-5115

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5115-5117

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5117-5119

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5119-5120

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5121-5122

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5122-5124

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5124-5126

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5126-5128

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5128-5129

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5129-5130

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5130-5131

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5131-5133

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5133-5135

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5135-5136

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5136-5137

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5137-5139

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5139-5140

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5140-5141

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5142-5143

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5143

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5144-5146

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5146-5147

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5147

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5148-5150

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5150-5152

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5152-5154

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5154-5158

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5158-5159

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5159-5160

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5160-5161

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5161-5162

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5162-5163

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5163-5165

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5165

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5165-5166

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5166-5167

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5168

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5168-5170

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5170-5171

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5171-5173

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5173-5175

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5175-5176