Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Zuhruf - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 43. Sayfa

SURE-İ ZUHRUF. 2


SURE-İ ZUHRUF

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Seksen âyeti camidir.

Müteşâbihâtın te'vilini tecviz eden ahlâf-ı kiramın tevillerine nazaran lâfzı harâsete yani beklemek manâsına lâfzı mülâzemete delâlet eder ve Resulüllah'a hitabdır. Buna na­zaran manâ-yı âyet: [Ey Allah'ın dinini bekleyici ve tarik-ı vah­daniyete mülâzemet edici olan Habibim! £ana hitabederim] de­mektir.   .

[Ahkâmı cami ve şeriatı beyan eden Kur'an'a yemin ederim ki Biz o kitabı Kur'an kıldık. Zira; hakla hatıl heynini tefrik eder. Ve üsluh-u hikemîyânesinde lisan-i Arap üzere kıldık ki siz manâ­sını taakkul edesiniz.]

Yani; ey Hâmi-i din-i İlâhî olan Habibim! Sana hitab ve ah-kâm-ı İlâhiyeyi tamamiyle beyan eden kitaba yemin ederim ki sizin manâsını lâyıkıyla idrak etmeniz için biz o kitabı muhakkak lü-gat-ı Arap üzere Kur'an kıldık.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Kur'an; ümmetin muhtaç oldu­ğu dünya ve âhirete müteallik ahkâmın cümlesini, menfeat ve mazarratın kâffesini, tarik-ı hidayet ve dalâletin hepsini beyan ettiği cihetle kitab, beyan sıfatıyla tavsif olunmuştur.

Kitapla murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an yemin olunmaya şayan olduğu gibi kitapla murad; kitabet ve resm-i hat olduğuna nazaran dahi yemin olunmaya şayandır. Çünkü; ulûm ve fünunu muhafaza ve muamelâtın tanzimi ve insanlar ara­sında uzak mahallere ifade~i meram etmek resm-i hat ve kitabetle olduğundan kitabet insanlar için bir çok menfeat temin ettiği gibi âlemin intizamına dahi hadimdir. Binaenaleyh; şanına yemin olun­maya şayan olduğu cihetle Cenab-ı Hak yemin etmiştir. Çünkü; insanlara menfeati çok olan şeye yemin etmek âdet-i İlâhiye'dendir, bu âyette kitaba yemin; menfeatinin çokluğuna mebnidir. Zira; evvelden beri insanların umur ve hususlarını ve vekâyi-i mühim-melerini zabtu rabtetmek, devletler arasında itimada şayan mua-hedenâmeler yapmak, nâs arasında muamelât ve senedlerle ahzü ita etmek ve mahkemelerde muhakemeleri tescil ve hükümdarlarm emr ü iradelerini tesbit etmek ve enbiya-yı izama gelen vahiyleri muhafaza etmek için sûresinde beyan buyurulduğu veç­hile kitabet Allah'ın kullarına talim ve ihsan ettiği nimet cümlesin­den olduğu cihetle Cenab-ı Hak şanına tazim için yemin etmiştir.

Kur'an'ın âyetlerini birbirine mukarin olduğu cihetle Kur'an denilmiştir. Lisan-x Arab fesahat, "belagat ve insanların tekellü­müne kolay olması itibariyle cümle lisanm cidali olduğundan Ce­nab-ı Hak Kur'an'ı Arabi olmasıyla sena buyurmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm büyüklüğüne işaret için Kur'an'a yemin ettikten sonra Kur'an'm ind-i ülûhiyetinde sabit ve gayet âlî mer­tebe sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an Levh-i Mahfuzda bizim  indimizde sabit ve hiknıet-i maslahat üzerine şamil gayet yüksek mertebe sahibidir.

[Yani; Kur'an bütün kitapların esası olan Levh-i Mahfuz'da bizim ind-i ülûhiyetimizde sabittir. Ey M'ekke ahalisi! Siz Kur'an'ı kabul etmiyorsanız bile Kur'an mertebe-i âliye sahibidir. Binaen­aleyh; sizin kabul etmemenizden Kur'an'a bir nakîsa arız olmaz. Şu halde ahkâmı ilâyevmil kıyam baki, dünyevî ve uhrevî hikem-i mesâlihi camı, havadis-i beşerin kâffesini kâfil ve ahkâm-ı adalet üzere şamildir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Levh-i Mahfuz Kur'­an'm esası ve Kur'an'm orada yazılı olduğuna ve Cibril-i Emîn ica-bettikçe oradan alıp getirdiğine işaret için Levh-i Mahfuz'a kitabın anası denilmiştir. Çünkü; bir şeyin esasına ana demek nâs arasında âdettir. (îbn Abbas) hazretlerinin beyanına nazaran Cenab-ı Hak­kın her şeyden evvel kalemi halkettiği ve icadını irade buyurduğu şeylerin cümlesini yazmasını kaleme emreylediği ve kalemin de Levh-i Mahfuz'a bütün mahlûkâtm ahvalini ve inzali mukadder olan kitapları yazdığı mervidir. Binaenaleyh; Kur'an ezelde Levh-i. Mahfuz'a yazılmış ve sonra semayı dünyaya ve ondan hadise ve' maslahat icabı iktiza ettikçe nazil olarak yirmi üç senede inzali hitam bulmuştur.

Kur'an hadise üzerine inzal olunur. Hadisenin de aynı veya nev'i âlemde tekerrür edip daima havadisin ahkâmı Kur'an'dan is-tinbât olunduğundan ilâ ycvmil kıyam insanlar üzerinde cereyan etmiş ve edecek hadisâtm ahkâmını hail ü fasletmeye kâfi olduğu cihetle Kur'an'ın gayrı bir kitaba ihtiyaç kalmamıştır. Binaena­leyh; Resulümüz Hatemül enbiya olduğu gibi Kur'an da Hatem-i kütüb-ü semâvivc olmuştur.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm Levh-i Mahfuz'da yazılı olduğunu be­yandan sonra Kur'an'm nesâyihmi kâfirlerin kabul etmediklerini ve onların kabul etmemeleri nesâyihi terki mucib olmadığını beyan ötmek üzere buyuruyor.

[Sizin kavm-i müsrif olmanız için biz sizden va'zı mencder miyiz? Elbette menetmeyiz.]

Yani; ey Allah'ın vahdaniyetini ikrar etmek için yaratılmış olan insanlar! Biz sizi ihmal eder de sizin küfürde israfınızdan do­layı sizden Kur'an'ı ve Kur'an'm mevaiz ve nesayihini terkeder miyiz? Elbette terk etmeyiz. Çünkü; sizin günahta haddini tecavüz etmeniz bizim Resulümüz vasıtasiyle tebligatımıza ve sizi ibadâta terğib ve günahlardan tehdid için Kur'an'ı inzalimize mani ola­maz. Binaenaleyh; sizin küfürde inad ve israfınız bizim sizden Kur'-an'ı refetmenûze sebep olamaz.

Hâzin'in brvanı veçhile manâsına ve etmek manasınadır. Zikirle murad; vahiy ve Kur'an'dır, fa lâfzı âtıfedir. Mukadder üzerine matuf­tur. Şu tafsilâta nazaran manâ-yı nazım: [Biz sizi ihmâl eder.de sizden i'raz edici olduğumuz halde vahiy ve Kur'an'ı terkeder mi­yiz? Elbette terk edemeyiz. Sizin Kur'an'ı ve imanı kabul etmeme­niz bizim size nasihatimizi terk etmeye sebep olmaz] demektir.

Hulâsa; âsîlerin nasihati kabul etmemesinden nasihati terket-mek ve kâfirlerin Kur'an'ı kabul etmemelerinden vahyi inzal et­memek lâzım gelmediği ve insanların hiç bir resulün itizarından hali kalmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin küfrüzere inad etmeleri nasihati terke sebep olamıyacağını beyandan sonra nasın evvelden beri kendile­rine taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resullerine ezâ etmek âdetleri ol­duğunu ve bu âdet-i kerîheleri sebebiyle helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ümem-i salifede çok nebiler gönderdik ve onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar her gelen nebiyi istihza ederlerdi. Onların istih­zaları üzerine Biz senin kavminden daha kuvvetli olan ümmetleri ihlâk ettik ve o ihlâk olunan ümmetlerin sıfatları ve sûret-i helak­leri Kur'an'm bir çok âyetlerinde geçti.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin seni istihza ve îza-larından müteessif olma. Zira; onlardan evvel geçen ümmetlere irşad ve tarik-ı hakka hidayete sevketmek için bir çok nebî gön­derdik, onlara hiç bir nebî gelmedi, illâ onlar o nebiyi istihza et­tiler. Binaenaleyh; kavmin istihzası sana mahsus bir şey olmadığın­dan sen kavminin istihzalarından mahzun olma. Çünkü; senin em­salin resuller, ümmetlerinden bu gibi ezaları görmüşlerdir, bu gibi istihzalar nâsm eskiden beri carî âdetleridir. Eğer kavmin bu hal üzere devam ederlerse onları dahi ihlâk ederiz. Çünkü; mal, evlâd, a'vân ve servet ü saman cihetinden bunlardan daha kuvvetli ve şiddetli olanları ve emri nafiz Firavun ve Şeddâd gibileri ve kuv­vetli hükum'et sahiplerini ihlâk edince Kureyş gibi zayıf bir kavmi ihlâk edeceğimiz evleviyyetle sabittir. Kur'an'm bir çok yerlerinde geçmiş milletlerin helaklerine dair vukuatları ve kendilerine gön­derilen resûlleriyle aralarında cereyan eden mubahaseleri ve itaat etmediklerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyan olun­muştur.

Bu âyette Resulüllah'ı tesliye ve enbiya-yı sabıka gibi akıbet kavminin ezasından halâs olup âsîlere galebe edeceğini vaad oldu­ğu gibi Resulüllah'ın kavmini tehdit dahi vardır. Zira; bu hal üzere devam ettikleri surette helak olacakları beyan olunmuştur. Çünkü; bir kavimde belânın gelmesine sebep olan şey ayniyle diğer kavim­de bulununca o belânın onlara dahi gelmesine sebep olacağında şüphe yoktur. Zira ma'siyet; her zaman Allah'ın gazabına sebep olduğu gibi her kavim hakkında dahi helake sebeptir. Şu halde bir günah ki, geçmiş ümmetlerin helaklerine sebep oldu. O günah üm-met-i Muhammed'de bulunduğu surette onların da helaklerine se­bep olacağında şüphe edilemez.

Hulâsa; Cenab-ı Hak'km bizim Peygamberimizden evvel bir çok Peygamberler gönderdiği ve evvel geçen ümmetler kendilerine gönderilen Resulleri istihza ettikleri ve o istihzaları üzerine Kureyş kavminden daha kuvvetli milletlerin helak oldukları ve evvel ge­çen milletlerin sıfatları ve suretti helakleri Kur'an'm bir çok âyet­lerinde beyan olunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kendilerine meb'ûs olan resullerini is­tihza ettiklerinden dolayı helak olduklarını ve Kureyş kavmi de resullerini istihza ederse akıbet helak olacaklarını beyandan sonra kâfirlere sual olunsa Vacip Tealâ'nm vücudunu itiraf edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nehiyyi Muazzam! Zatı ulûhiyetîme yemin ederim ki eğer sen «Yerin ve göklerin haliki kimdir?» diyerek sual edersen elbette onlar «Cümle âleme galip ve ilmi her şeye şamil olan Allah Tealâ halketti» derler. O Allah Tealâ ki yer yüzünü sizin için mesken ve karargâh kıldı ve sizin maişetinize yol bulmanız için size yollar halketti.]

Yani ey Rasül-i Ekrem! Mekke ahalisinin cahil ve anûd olma­larına sen mahzun olma. Zira; zatı ulûhiyetime yemin ederim ki sen onlara sual ederek «yer ve göklerin halikı kimdir?» desen on­lar elbette derler ki «Yerin ve göklerin haliki cümleye galip kud-ret-i kahire sahibi ve mahlukâtm cümlesinin esrarına muttali, dün­yevî ve uhrevî menfeatlerini bilen Allahü Tealâ'dır». O Allahü Te­alâ şol zatı ecellü âlâdır ki yer yüzünü size karargâh kıldığı gibi o yer yüzünde sizin için yollar halketti ki o yollar sebebiyle mai­şetinize ihtida edersiniz.

îşte şurası garibtir ki kâfirler semâvât ve arzın halikı Allüha Teaiâ olduğunu ikrar ettikleri   halde vahdaniyeti ikrar etmezler.

Halbuki vahdaniyeti ikrar etmemeleri kemali cehaletlerine delâlet eder. Çünkü; bir taraftan Vacip Tealâ'nm pek büyük sıfatlarından kudreti kahire ve kemali ilim sahibi olduğundan bahsederken diğer taraftan bir takım eşyayı hasiseye ibadet ederek vahdaniyeti inkâr etmek cehalet ve hamakattan başka bir şey değildir.

Hâzin'in beyanı veçhile nin asıl manâsı beşiktir. Çocuğun beşikte rahat ettiği gibi insanlar da yer yüzünde rahat ettiklerinden yer yüzüne mehd denmiştir. Şu halde insanların ra­hatı cihetinden yer yüzünün beşiğe müşabeheti vardır. Yer yüzü­nün ekin ekmeye ağaç dikmeye ve ebniye yapmaya kabiliyeti ol­duğu gibi ölülerin yatıp dirilerin oturmasına, ayıplarının setrine ve sair menfeatlerini temine kâfi bir beşik mesabesindedir.

yollar manasınadır. Yer yüzünde yolların insanlara bir nimet-i uz-mâ olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyette yolları nimet sıra­sında saymıştır. Çünkü emr-i maişette suhulet; ahalinin bir belde­den diğer beldeye, bir iklimden diğer iklime seyr ü seferle ihtilât etmeleriyle husul bulup bu seyr ü sefer ise yollar vasıtasıyla müm­kün olabildiğinden yollar insanlar için pek büyük bir nimettir. -

Bu âyet; yer yüzünde yolların insanların ihtiyacım def için en ziyade muhtaç olduğu bir emr-i mühim olduğuna delâlet eder. Zira; gerek ziraat, gerek ticaret, gerek muamelât-ı saireden yolsuz hiç bir şey husul bulamadığından ve insanlar menfeatlerinin ekserisini yolla temin ettiklerinden her şeyden evvel yolların tamir ve ter-mimine ehemmiyet verilmek lâzım olduğunu âyet-i celile müş'ir-dir. Bu hususu her şahıs kendi kendine temin edemeyip cemiyyet halinde temin edebileceğinden hükümetin tedbirinde bu cihete te­şebbüste isabet vardır. Maatteessüf yoluyla tedvir olunamadığı ci­hetle bir çok kusur olduğu cümlenin malûmudur.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nm yer yüzünü insanların rahatlarına, ziraat ve felâhata elverişli ve her hususta tasarruflarına kabiliyetli olarak halkettiği ve insanların maişetlerinde suhulet ve matlûbla-nna nail olmak vesair menfeatlarım temin etmek için yer yüzünde yollar halkettiği ve Allah'ın ahval-i ibâda muttali ilm-i kemâl sa­hibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vâcpi Tealâ yeri, gökleri, insanların yer yüzünde tasarrufla­rını teshil için yolları halkettiğini beyandan sonra semadan rah­metleri inzalle yer yüzünü ihya ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

fAllahü Tealâ sol zat-ı şeriftir ki o zat muayyen miktar üzere semadan rahmeti inzal eder. Biz Azîmüşşân semadan inen suyu yer yüzüne dağıtır, o su ile kurumuş beldeyi ihya eder, otları ve ekin­leri bitiririz. İşte o yağmur suları ile otları topraktan çıkardığımız gibi sizler de kabirlerinizden çıkarılırsınız.]

Yani; yer ve gökleri halkeden Allahü Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki gökten ihtiyacınıza göre yağmur sularını inzal eder, Tu-fan-ı Nuh'da olduğu gibi ziyade inzal edip sizi ihlâk etmez. Şu yağ­mur sularını inzal sebebiyle Biz Azîmüşşân kurumuş ve ravnakı kalmamış olan beldelerin otunu ve ekinini bitirmekle ihya ederiz. İşte şu semadan inzal ettiğimiz su sebebiyle otları bitirdiğimiz gibi sizler de öldükten sonra kabirlerinizden ihraç olunursunuz.

Vacip Tealâ ölmüş insanları kıyamette ihya edeceğine, dünya­da rahmet sebebiyle kurumuş topraktan otları bitirmeye kaadir ol­duğunu beyanla ispat buyurmuştur. Çünkü; kurumuş toprağın, ot­ların ve köklerin ölmüş insandan hiç farkı olmadığı halde otları bitirmeye kaadir olan zatın ölmüş insanları ihyaya kaadir olduğun­da hiç şüphe yoktur, otların topraktan çıktığı gibi insanların da topraktan çıkacaklarına işaret buyurmuştur. Şu halde bahar gün­lerinde otlar nasıl biterse yevm-i haşirde insanların da öyle bite­ceklerine itikad etmek zaruriyyât-ı diniyyemizdendir. Binaenaleyh hasrı inkâr etmek; diyânet-i İslâmiyede küfürdür. (Sûre-i Şûra) da beyan olunduğu veçhile bu âyet semadan nazil olan yağmurun mik-tar-ı muayyen üzere nazil olup lüzumundan ziyade ve noksan ol­madığına delâlet eder. Yani «İhtiyaca göre ve menfeat vereceği kadar nazil olur» demektir. Şu halde her beldenin taksimi İlm-i İlâhî'de ne ise o miktar nazil olur ziyade olmaz. Çünkü; dünyada ölçüsüz yağmur Nuh (A.S.)  zamanında vaki olan TufanJda nazil olmuştur. Başka zamanda ne kadar çok yağsa muayyen olan mik­tardan bir damla ziyade veya noksan olamaz.[6]

 

Vacip Tealâ semadan rahmetin miktar~ı muayyen üzere inzal olunduğunu ve o rahmetle kurumuş beldeleri ihya ettiğini beyan­dan sonra insanlar için halketmiş olduğu nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yeri ve gökleri halkeden Alîahü Tealâ şol zattır ki mahlûkâ-tın küllisini çift olarak halketti, deryada gemiden ve karada hay­vanattan sizin için binidler icad etti ki o binidler üzerine binip de onlar üzerinde kararlaştığınızda Rabbınızm nimetini zikredesiniz.]

Ezvâc; zevcin cem'idir. Zevç; çift demektir. FüIk ; deryada gemi, en'âm ; insanların menfeatleri için yaratılmış hayvanlardır. Yani «Allahü Tealâ şol zatı eceli ü âlâdır ki mahlû-kâtın küllisini çift olarak halkettiği gibi sizin maişetinizin ikmali için deryada gemilerden ve karada hayvanattan at, deve, merkeb ve ester gibi binidler halketti ki siz o binidlere binip üzerinde ka­rar ettiğinizden rahatınız için halkedip size muti ve münkâd olan nimetleri zikirle şükrünü edâ etmiş olasınız.

Şu binidlerin halkolunması sırf insanların menfeati için oldu­ğuna işaret olmak üzere lâfzı menfaata delâlet eden lam lafzıyla varid ve Allahü Tealâ'dan başka mahlukâtm cümlesi çift olduğuna işaret içinde lâfzı varid olmuştur. Şu kadar ki zîruh olan hayvanâtın biri erkek diğeri dişi olur. Amma cemâdatta gerçi bilfiil erkek ve dişi olmazsa da ancak onlar da erkek ve dişi mesabesinde çift olur.   Meselâ semâ mukabili arz, gece mukabili gündüz, kış mukabili yaz, sol mukabili sağ, tatlı mukabili acı, siyah mukabili beyaz ve saire gibi hep mahlukât aranırsa çift bulunur.

Ancak Vacip Tealâ ferd-i vahid olup çift olmaktan münezzeh­tir. Tek adedinin çiftten efdal olduğunu ulemâ-yı hesab vücuh-u adîdeyle ispat etmişlerdir. Çünkü ferd; ahara muhtaç olmaz, zevç ise daima birinden biri âhara muhtaç olur. Şu halde muhtaç olma­yan muhtaç olandan elbette efdaldir. Kezalik ferdin taksimi kabil olmadığından teessürden salim, zevç ise "taksimi kabil olduğundan her zaman müteessir olur. Zevcin birinde bulunan evsaf diğerinde dahi bulunduğundan zevç kendine mahsus kemâl sahibi olamaz. Amma ferdin kemali kendine mahsus olduğu cihetle evsaf ve me-zâyâsmda şeriki olmadığından elbette zevçten efdaldir.

Fahri Râzi'nin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette nimeti İlâhiy e'y i zikirle murad; Allah'ın vermiş ol­duğu nimetleri kalple Allahü Tealâ'dan olduğunu bilmek ve aza-yı cevârihle Allahü Tealâ'ya ibadet etmektir.[7]

 

Vacip Tealâ bu kadarla iktifa etmeyip bu nimetleri halkeden halikı cemi nekaisten tenzih etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Binidleriniz üzerine binip kararlaştığımzda «Şol Allahü Te-alâ'yı nekaisten tenzih ederiz ki p Allahü Tealâ şu binidi bize mutî ve münkâd kıldı. Halbuki bu binide itaat ettirmeye biz muktedir olamadık» deyin ve böyle demeniz lâzımdır.]

Yani; kalbinizle Allah'ın nimetlerini bilip şükrettiğiniz gibi li­sanınızla dahi o nimetlerin şükrünü edâ ve Allah'ın keremini bil­mek ve hakkım ifâ etmek üzere şöyle demeniz lâzımdır ; »Biz şol Allahü Tealâ'ya teşbih ederiz ki o Allahü Tealâ şu binidi bize mutî ve münkâd kıldı. Halbuki o binidi itaat ettirmeye biz muktedir olmadık-. Çünkü; hayvan veya g^-ni üzerine binip rahailaşınca rahat nimetinin şükrünü teşbihle edâ etmek lâzımdır. Zira; su üze-İ rindeki gemileri, kemal-i cesamete malik deve ve atları insanların!} itaatle ellerinde döndürmesi pek büyük nimet olduğundan o nimeti| ihsan eden Allahü Tealâ'nm cemî nekaisten münezzeh olduğunu! tasdik etmek herkes üzerine farzdır.

takat manasınadır. Yani «Cenab-ı Hak bu bindij ğimiz hayvanatı bize mutî kıldı. Halbuki biz buna takat getirici de-j ğildik» demektir. Yahut    mukarin ;    zabıt manasınadır. Yani «Allahü Tealâ bunu bize itaatli kılmasaydı biz bunu zabtedici oll madik» demektir. Yahut "biz bu hayvana kuvvette mukarin olmafl dik» demektir. Çünkü; Allah Tealâ hayvanda iki haslet halketmişfl tir:    Birincisi;    o hayvanın binmeye ve yük götürmeym elverişli olmasıdır. İkincisi; kuvvette insanın çok fevkindâ olmasıdır. Hayvanı itaata sevkedecek akıl da yoktur. Şu halde kuvj vette insandan çok yüksek olduğu ve itaate sevkedecek aklı da ol| madiği halde Cenab-ı Hakkın onu insana son derece itaatli olarak-7' halkettiğini ve bunda olan esrarı düşünen bir âkil Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzihe sür'at eder, eğer bunu yapmazsa küfran-ı nimet etmiş olur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlan veçhile bu âyet; hayvan üze­rine bindiğinde insan için lâzım olan âdâb-ı seferiyye-i şer'iyeyi talim etmiştir. Resulüllah misaferete başladığında binidinin üze­rine oturup yola çıkınca üç kere tekbir sonra bu âyette beyan olun­duğu veçhile teşbih ederek »Ya Rabbi! Bu seferimde ben senden iyilik ve ittikâ isterim, amelde rızana muvafık olanı bana müyesser ve bize uzağı yakın kıl» diye dua buyurduğu mervidir. Binaena­leyh; bir kimse misaferete başladığında o misaferetten hayr ü be­reket istemek, afiyetle beldesine dönmek ve evlâd ü iyâlinin afat­tan selâmet üzere olmasını Cenab-ı Hak'tan istirham etmek net-i seniye~i nebeviyyedendir.[8]

 

Vacip Tealâ hayvana veya gemiye binen kimsenin sözüne sur da ilâve etmesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Halbuki bizler bilûmum ahvalimizde ciyiz.]

Yani; Rabbımızm huzuruna bizim rücûmuz muhakkaktır. Bi­naenaleyh; her halimizde Allah'ın inayetine sığınmak lâzım olduğu gibi hayvan üzerine bindiğimizde dahi Allah'ın kudretine iltica et­mek lâzımdır.

Bu âyet-i celile; yola çıkan ve binitine binen kimsenin inkılâb-ı azîm olan vefatım, dünyadan âhirete seferini, o büyük misaferetten hasıl olacak meşakkati ve huzuruna varacağı Rabbısmm büyüklü­ğünü düşünmesi ehem ve elzem olduğunu beyan etmiştir. Çünkü; alelekser dünyanın işleri âhirete numune olduğu gibi dünyada bir beldeden diğer beldeye misafereti dahi dünyadan âhirete misafere-te numunedir. Şu halde dünyada misaferette azık ve saire gibi yol tedariki nasıl lazımsa âhirete seferde dahi şeriatın beyanı veçhile öylece tedarikât lâzımdır.[9]

 

Vacip Tealâ misaferetin âdabını ve insan için halkettiği nimet­lerin şükrünü edâ etmek lâzım olduğunu beyandan sonra insanın küfran-ı nimet ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Allahü Tealâ için kullarından cüz' yani veled kılar­lar. Zira insan; açık olarak küfran-ı nimet edicidir.]

Yani kâfirler fart-ı gaflet ve kemal-i cehaletlerinden naşı Al­lahü Tealâ'ya Allah'ın kendi kullarından bazılarını Allah'ın cüz'ü ve evlâdı itikad ederler. Zira cins-i insan; nimeti inkârda gayet şid­detlidir ve inkârı galib ve zahirdir.

Bu âyette cüz'en ile murad; veled olmak ihtimali vardır. Çünkü veled; pederinin cüz'üdür. Şu halde kâfirlerin «İbâdm ba­zısı Allah'ın cüz'üdür» demeleri «Allah'ın veledidir» demektir. Ya­hut cüz' ile murad; Allah'ın şeriki demektir. Çünkü; kâfirler ((Melekler Allah'ın kızlarıdır» diye itikad ederlerdi. Melekler ise insanlar gibi Allah'ın kullarıdır. İşte Allah'ın kullarından bazıla­rını «kızları» demek «Allah'ın cüzleri» demektir. Fakat bu zaman-ı cahiliye müşriklerinin itikadıdır. Bu zamanda milel-i mütemeddine arasında bu gibi bâtıl itikadlar kalmamışsa da bundan daha esna' dinsizliklerin teammüm ettiği malûmdur.[10]

 

Vacip-Tealâ müşriklerin zat-ı ülûhiyetine veledi var dedikle­rini beyandan sonra veledden sevmedikleri kız evlâdını Allahü Te­alâ'ya isnâd edip oğlan evlâdını kendilerine mal ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yoksa Rabbıniz mahlukâtından kendi zatına kızları İve size oğlanları mı ihtiyar etti?]

Yani; Allahü Tealâ'ya mahlûkâttan bazılarını cüz' kılarak ve­led isnad edenlerin ne acîb halleri, ne garîb şanları vardır ki onlar Allah'ın mahlûkundan sevmedikleri kızları Allahü Tealâ veled it­tihaz etti dediler, kendilerine sevdikleri oğlan evlâdını ihtiyar et­tiler. İşte şu garib hallerinden sen onlara sual et ve de ki «Ey Müş­rikler! Yoksa Allahü Tealâ sevmediğiniz kızları kendine veled it­tihaz etti de size sevdiğiniz oğlanları mı ihtiyar etti! Bu gibi sözleri söylemekten utanmaz mısınız? Nasıl olur ki halik olan Allahü Tea­lâ mahlukâtından sevilmiyenleri kendi evlâd edinsin de sevilenleri size evlâd olarak versin? Böyle gülünç şeyi nasıl söylersiniz. Çün­kü; halik Tealâ kendi mahlûkundan ednâ olanı alır da sizin gibi aciz mahlûklara âlâ olan oğlanları mı verir? Azıcık aklı olan bu gibi batıl şeye itikad eder mi?

Hulâsa; Vacip Tealâ'mn veled ittihazı muhal olduğu ve evlâd içinden kâfirlerin sevmedikleri kızları kendi veled ittihaz edip sev­dikleri oğlanları onlara vermesi batıl olduğu ve aklı olan kimseler için böyle itikadın caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin itikaaları batıl olduğunu beyandan son­ra kız evlâdını sevmediklerini delil-i aharla ispat etmek üzere buyuruyor.

[Onlardan birisi Vacip Tealâ'mn evlâdı diyerek Allahü Tea-lâ'ya benzettiği kız evladıyla tebşir olunsa hüzn ü keder ve gayz u gazabla kalbi dolu olduğu halde yüzü siyah olur.]

Yani; müşrikler kızları Allah'ın evlâdı derler. Evlâdın pedere benzemesi âdet olduğu cihetle Allahü Tealâ'ya müşabih kıldıkları kız evladıyla onlardan birisi tebşir olunduğunda kemâl-i gamından yüzü siyah olur. Çünkü; sevmediği şeyi işitince yüzünü kırıştırmak ve kararmak insanlarda cibillî bir haldir. Binaenaleyh; insanın sü-rûru ve gumumu daima yüzünden anlaşılır. Zira sevdiği şeyi işitin­ce yüzü güler, sevmediği şeyi işitince yüzü kararır, levni tağayyür eder, tüyleri ürperir ve gayz u gazap her tarafını ihata eder. İşte kız evlâdının dünyaya geldiğini işitince yüzünde sevmediğine dair bir takım alâmetler görülürken nasıl oluyor ki bu kadar sevmediği şeyi Vacip Tealâ'ya isnad eder.

Bu âyet; zaman-ı cahiliyedeki Arapların âdetlerini ve hallerini bayan etmiştir. Çünkü; o zamanda Araplar kız evlâdını asla sevmez­lerdi. Hatta sevmemek o kadar ileri gitmişti ki kız evlâdı dünyaya gelince diri olduğu halde o biçâre sabileri toprağa gömerler ve on­ları büyütüp ahar kimseye tezviç etmeye âr ederlerdi. Binaena­leyh; hâmil olan hatundan kız zuhur ederse, haber verildiğinde gamnâk olup gazablandığmı Cenab-ı Hak bu âyette haber ver­miştir.[12]

 

Vacip Tealâ müşriklerin '«Melekler Allah'ın kızlarıdır» diye­rek kendileri kız evlâdını sevrneyip oğlan evlâdını sevmeleriyle zemmettikten sonra kız evlâdının ziynete muhtaç ve davasını ispat­tan aciz, biçâre olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O müşrikler zînet ve nîmet içinde neşet eden kız evlâdını Al­lahü Tealâ'ya veled mi isnad ederler? Halbuki o ziynete muhtaç olan kız evlâdı bir kimseyle husûmet edecek olsa husumet esna­sında davasını beyan ve maksadım ifade edemez.] Şu halde ziynet içinde terbiye olup, neş'et eden ve davasını ispattan aciz olan nis-vanı Allah'ın çocuklarıdır demek hamakattır. Nasıl oluyor ki akıl­ları kısa, kendileri aciz, münazaa ve mücadele vukuunda davaları­nı da ispattan aciz, fikirleri rekîk, rey ü tedbirleri müşevveş ve azaları noksan olan nisvanı Cenab-ı Hakka veled olarak isnad eder­ler de reyi tâm ve hukukunu muhafazaya muktedir olan oğlan ev­lâdını kendilerine ihtiyar ederler.

Bu âyet; nisvan için ziynetin cevazına ve erkekler için kera­het olduğuna delâlet eder. Çünkü; nisvanın ziynetle terbiye olun­maları ve ziynete ihtiyaçları haklarında noksan olduğu, erkekle­rin ziynete muhtaç olmamaları onlar hakkında kemâl olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; erkeklerin taife-i nisvan gibi ziynetten-mesi mezmumdur. Zira ricalin ziynete ihtiyacı yoktur, ancak rical için sabr u metanet, salabet, geceat, ibadet ve itaat lâzımdır, mezi­yet de budur, yoksa karılar gibi ziynet onlar için nıeziyyet değildir.

İnsanın hüsn-ü ta'bire malik olup davasını lâyıkı veçh üzere tasvir etmesi ve muhaverede meramını ifadeye muktedir olması o insana ziynet veren ahvalden olduğu için kemâlâttan ma'duddur. Çünkü bu âyette taife-i nisvanın hîn-i muhasamada meramlarını ifade ve beyan edememeleri, haklarında noksan olduğunun beyan olunması; erkeklerin ifade-i merama muktedir olmaları onlarır haklarında nıeziyyet ve kemâl olmasını müstelzimdir. Zira bahis oğlanlarla kızlar arasında olan farkları beyan hakkında olduğun­dan taife-i nisvan hakkında ayıp ve noksan olan şeyler taife-i ricalde olmayan şeylerdir ki rical onun zıttıyla muttasıftır. Binaenaleyh; maksadını ifadeden aciz olmak ve zahirini kadınlar gibi tezyin et­mek rical için noksan ve ayıptır. Zira; irtikâb-ı mezellet etmek ve nefsini zelil ve hakir kılmaktır.

Hulâsa; insanın ziynete düşkün olması, maksadını ifade ve be­yandan aciz bulunması nevakıstan madud olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin batıl itikatlarından bazılarını beyandan sonra baz-ı diğerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler Rahman Tealâ'mn kulları olan melekleri taife-i nisvan zümresinden kıldılar ve «melekler dişidirler» dediler.]

Yani; müşrikler kemal-i cehaletlerinden daima ibadetle meşgul olan melekleri — onlar Allah'ın kullarıdır — akılda ve umur-u di-niyyelerini edada noksan olan ve mertebede erkekten aşağı addo­lunan hatunlardan olduklarını itikad ettiler. Halbuki melekler dai­ma Allah'a teşbih ve tehlil ile meşgul olup müminlere istiğfar et­tiklerinden Allah'ın has ve eşref kullarıdır.

Bu âyetlerde müşriklerin üç cihetle küfürleri beyan olunmuş­tur: Birincisi; Allahü Tealâ'ya veled isnad etmeleri, İkincisi; o veledin kız olduğunu iddia etmeleri, üçün­cüsü; Allah'ın kullarının eşrefi, erkeklik ve dişilikten münez­zeh olan meleklerin erkeklere nisbetle mertebeleri aşağı olan nis­vandan olduklarını itikad etmeleridir. Şu halde âyetler melekler hakkında kâfirlerin hezayanlarını beyan etmiştir. Çünkü mertebesi alâ ve eşref olanların 'ednâ mertebede olduklarını, söylemek ve iti­kat etmek; hezeyandan başka bir şey değildir.[14]

 

Vâcip Tealâ müşriklerin meleklere isnad ettikleri dişilik bir delile müstenid olmayıp ancak kendi taraflarından uydurma! bir söz olduğunu beyanla tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Allah'ın melekleri halkettiğinde hazır mıydılar kî meleklerin nisvandan olmalarım iddia ve şehadet ederler?.Onların şehadetleri elhette yazılır ve bu sözlerinden kendileri mes'ul olur­lar.]

Yani; meleklerin erkek ve dişi olmalarını iddia etmek onları re'ye'1-ayn müşahade etmekle, erkek veya dişi olduğunu gözle gör­mekle olur. Şu halde müşrikler Allah'ın melekleri halkettiğinde hazır mıydılar ki meleklerin dişi olduklarına şehadet ederler? On­ların bu şehadetleri defter-i â'mâllerine elbette yazılır ve yevm-i kıyamette yalan olarak-şehadetleri ve diğer amelleriyle beraber cümlesinden sual olunurlar.

Bu âyette hemze; istifham-ı inkârı ve kâfirleri tekdir ve tevbih içindir. Çünkü şehadet ve bilhassa meleklerin erkek veya dişi ol­malarım iddia etmek; bir delile müstenid olması lâzımken kâfir­lerin velev aklî olsun bir delile istinad etmeksizin kendi reyleriyle bilmedikleri bir şeye şehadet etmeleri tevbihe lâyıktır. Halbuki onlar için meleklerin dişi olmalarını ispat zımnında ne aldı ne de nakli bir delilleri vardır. Çünkü; bu gibi gözle görülmeyen bir da­vayı akılla ispat etmek mümkün olmadığı gibi nakille dahi ispat mümkün değildir. Zira delil-i nakli; elbette bir nebî tarafından ha­ber verilmekle olacağından hiç bir nebî tarafından böyle bir haber vaki olmamıştır. Binaenaleyh bu söz; ancak kendilerinin icad et­tikleri bir iftiradan ibarettir. Cenab-ı Hak bu yalanın defterlerine yazılacağını ve kıyamette mesul olacaklarım beyanla kâfirleri teh­dit etmiştir. Çünkü esasını bilmiyerek dillerine ne gelirse söylemek hevâ ve heveslerine ittibâ etmekten ibaret olduğu cihetle bu sözlerinin vebalini çekeceklerdir.[15]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin itikad-ı batıllarını beyandan sonra ken­dilerinin yalancı olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler dediler ki «Eğer Allahü Tealâ bizim kendine iba­det edip kendinden başkasına ibadet etmemekliğimizi murad etmiş olsaydı biz meleklere vesair mahlukâta ibadet etmezdik». Müşrikler böyle demekle itizar etmek istemişlerse de onlar için şu sözlerini ispata ilim olmadı. Binaenaleyh; onlar olmadılar, illâ yalan söyler oldular.J

Yani; ehl-i şirkin irtikâb ettikleri günahları saymakla cehalet ve hamakatları ve aklı olan kimselere yakışmıyacak bir takım acîb ve garîb kabahat ve sefahetlerini ehl-i iman meydana koyup kendi­lerini tevbih edince müşrikler müminlere istihza tarikıyla dediler ki «Ey müminler! Eğer Rahman Tealâ bizim batıl mabudlara iba­det etmemekliğimizi murad etmiş olsaydı biz onlara ibadet etmez­dik. Halbuki ibadet etmemizi murad etti ki ibadet ediyoruz. Bina­enaleyh; Cenab-ı Hak bizim ibadetimizden razı ve hoşnuddur». İşte müşrikler böyle diyerek müminleri ilzam etmek istediler. Onların ise şu istidlale ilimleri yoktur. Zira; onların ilimleri olmadığından daima yalan söylerler,

Medarik'te beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ kâfirlerin mezhepleri ve sülük ettikleri meslek ve itikadları bir ilme müste-nid olmayıp ancehlin olduğunu beyanla mezheplerini red ve ken­dilerini cehille tavsif ve zemmetmiştir.[16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mezhepleri bir delile müstenid olmadı­ğını beyandan sonra onlara asla Kur'an'dan evvel bir kitap gelme­diğini, beyan etmek üzere buyuruyor

[Yoksa Kur'an'dan evvel onlara bir kitap verdik de o kitapla mı istidlal ediyorlar?]

Yani; müşriklerin batıl iddiaları bir delil-i nakliye mi müste-niddir, yoksa biz onlara Kur'an'dan evvel bir kitap verdik de batıl mezheplerini o kitapla mı istidlal ediyorlar, o kitabın ahkâmına mı yapışıyorlar? Halbuki bunlardan hiç birisi yoktur. Binaenaleyh; her ne söyleseler heva ve heveslerine ve arzularına ittiba ile söy­lerler.

Hulâsa; delile istinad etmeksizin söz söylemek mezmum oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[17]

 

Vacip Tealâ' kâfirlerin ağızlarına ne gelirse onu söylediklerin­den sözlerinin bir delile müstenid olmadığını beyandan sonra âba ve ecdadını taklid ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor

[Müşriklerin davalarını işaret edecek kitap, delil ve senede dair ellerinde hiç bir şey yok, belki onlar «Biz babalarımızı bu mes­lek üzere bulduk, onların isİrlerine ittiba ile matlubumuza vasıl oluruz» dediler.]

Yani; şu batıl itikatları taşıyan müşriklerin ellerinde gerek aklî, gerek naklî ihticaca salih istinad edecek bir senedleri yok, bel­ki onların delilleri babalarını taklid etmektir. Zira onlar «Biz baba­larımızı bir din ve millet üzerine bulduk. Binaenaleyh; biz onları taklid eder, gittikleri yolda gideriz ve onların arkasına gitmekle matlubumuza ulaşırız. Çünkü; onlara hüsn-ü zannımız var hata etmezler. Şu halde gittikleri yol doğrudur ve bizim için onların dininde sebat etmek lâzımdır» demekle küf riy âti arından vazgeç-miyeceklerini söylediler.

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile lâfzı buratarikat ve insanlar için maksud olan din manasınadır. Çünkü; ana manâsına olan Ümm, lâfzından maksut manasınadır. Zira; evlâdı tarafından kasdolunduğu cihetle anaya ümm denilmiştir. Lin; mil­letler tarafından kastol-unduğundan. bu âyette dine dahi  denilmiştir.

Bu sözleriyle müşrikler babalarının irtikâbettikleri dinin her­kes tarafından kasdolunmuş makbul bir din olduğuna işaretle ifti­har ve babalarının dinine suluk edenlerin ihtida etmiş olacağına yani, maksad-ı aksâya vasıl olmuş bulunacağına kanaat ettiklerini beyan etmişlerdir. Halbuki itikadın delâiîini kemal-i dikkatte ara­yıp, lâyıkıyla teftiş etmeksizin abâ ve ecdadı taklid etmek bir emr-i münker ve akibet ukubeti icabeder çirkin bir âdettir.[18]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin itikadiyatta babalarını taklid ettiklerini beyandan sonra bu gibi taklidler yeni bir adet olmayıp eskiden beri bir çok insanların iltizam ettikleri âdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu dalâlete hidayet nazarıyla bakan müşriklerin dedikleri gi­bi ya Ekrera-er Rusül! Senden evvel biz hiç bir karyeye rasül gön­dermedik, illâ o karyenin zenginleri «Biz babalarımızı bir din üze­re bulduk, izlerine iktidâ ediciyiz, onların dinlerinden ayrılmayız» dediler.]

zengin ve tnütena'im olan kimselerdir. Çünkü; Medarik'te ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bir karyenin dünya nimetleriyle nıütena'im olan reislerine mütref denir. Zira nimet; sahiplerim oyuna ve zevk u sefaya sevkettiğinden itikadiyatta ve i-badette tarik-ı Hak'tan çıkmak ekseriya onlarda vukubulur ve fu-

kara güruhu onlara ittiba eder. Şu halde zenginler hem dâll hem de mudili olurlar. Bu misilli dalâlete sülük ve halkı idlâl edenlerin nimet ve rahat sahipleri olduğuna işaret için babalarını taklide he-veskâr olanların mütenâim olanlar olduğunu Genab-ı Hak saraha­ten, beyan buyurmuştur.

Nimette vüs'at insanı ekseriyetle şehevat-ı nefsaniyeye ve çeng ü tarap gibi menhiyata sevkettiğinden dünyada rahat ve nimet sahibi olanlar tekâlif-i İlâhiye'nin meşakkatma baş eğmez, belki de ibadet edenleri istihzaya cesaret ederler. Binaenaleyh; insanlar için alelekser zahirde nîmet gibi görünen şeyler hakikatte nikmet ve aynı azap olur. Zira tuğyanına ve kibr ü gururuna sebep oldu­ğundan o nimeti kazanmak hüner değildir. Belki hüner; o nimeti hazmedip mahalline sarfetmektir.                                     

Vacip Tealâ bu âyette bu misilli babalarını taklid etmek eski zamandan beri delilsiz bir dalâl olduğunu beyanla resulünü,tesliye buyurmuştur[19]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin babalarını taklid etmeleri yeni bir şey olmayıp eski bir âdet olduğunu beyandan sonra onlara! cevap olarak buyuruyor.

[Ey Habibim! Babalarını taklid edip batıl itikadlarmı terk et-miyen müşriklere hitaben sen «Sizin babalarınızın ihtiyar ettikleri dinden daha menfeatli bir din size getirmiş olsam da mı babaları­nızı taklid edersiniz?» demekle mezheplerinin batıl olduğunu kendilerine bildir. Resulüllah'm bu hitabına karşı onlar «Biz sizin irsal olunduğunuz dine küfrediciyiz» dediler.]

Yani; «Biz babalarımızın dininden dönmeyiz, onların gittikleri yola gideriz» demekle küfriyâtta taannüt eden kâfirlere hiitaben ey Nebiyyi Zîşân! Sen de ki «Ey kâfirler! Eğer size ben babaları­nızın dininden daha hayırlı ve menfeatli bir dini getirmiş olsam da mı babalarınızı taklid edeceksiniz ve benim getirdiğim hidayeti terkedip de halâ mı dalâlete ittibâ edeceksiniz?» demekle inad ve istihbarlarının derecesini gör ve bu kelâmı senden işitince onların cevabını dinle. Zira; onlar bu sözü senden işitince .«Ey taraf-ı îlâ-hî'den irsal olunup yeni bir dinle geldiklerini iddia eden resuller! Biz sizin getirdiğiniz dini red ve inkârla küfrediciyiz» demekle küf-rüzere devam edeceklerin i beyan etmişlerdir.

Hulâsa; kâfirler «sizin getirdiğiniz dini kabul ile biz size ittiba edip de babalarımızın dinini terk edemeyiz, sizin getirdiğiniz ah­kâma küfretmek suretiyle dinimizi ibkâ ederiz» demekle davet-i îlâhiyeye icabet etmiyeceklerihe suret-i kafiyede cevap vermiş­lerdir.[20]

 

Vacip Tealâ Resullerinin dini her ne kadar menleat ise de kâ­firlerin ittibâ etmiyeceklerini beyandan sonra onlardan intikamını aldığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Onlar küfrüzere ısrar edince biz onları hol âk etmekle inti­kamımızı aldık.» Ya Ekrem-er Rusül! Enbiyâ-yı izamın dînlerini tekzib edenlerin halleri ve âkibetleri ne oldu? Nazar et gör ki nasıl helak olmuşlardır?] Çünkü; davete icabetten imtina edince intika­mımızı almaya müstehak olmuşlar ve bu istihkak üzere biz de in­tikamımızı aldık, ey- Habibim! Enbiyâ-yı Kiram'ı tekzib edenlerin hallerine bak nasıl oldu ve akıbetleri neye uğradığını gör ki aynı akıbete seni tekzibedenlerin dahi uğrayacağını bilesin. Çünkü hak­kı inkâr edenler; daima helake maruzdur.[21]

 

Vacip Tealâ müşriklerin mezheplerinde itimad ettikleri taklid olup usul-ü itikadda ise taklidin batı!'olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda cedd-i âlân olan İbrahim (A.S.) pederine ve kavmine hitaben dedi ki «Ey pederim ve kavmim! Ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerin cümlesin­den beriyim, illâ şol Vacip Tealâ'ya ibadet ederim ki o zât beni hal-ketti. Binaenaleyh; benim ona ibadetim vaciptir. Zira; elbette beni hidayette kılacak O'dur ve yakında hidâyette kılar, doğru yola sev-keder.»] ibrahim (A.S.) böylece pederine ve kavmine gittikleri tarîkin batıl olduğunu beyan etmiştir.

Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Zikret sol zamanı ki o zamanda İb­rahim (A.S.)- pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi terkle istidlale mübaşeret etti ve onlara dedi ki «Ben sizin ibadet ettiği­niz putlara ibadetten beriyim, illâ ben şol halika ibadet ederim ki o beni halketti. Binaenaleyh; ben ibadetimi ona hasrederim, O'nun gayrıya ibadet etmem. Zira; o halikım beni tarik-ı hak olan dinine hidayette kıldı ve ileride bu hidayet üzere beni sabit kılacak O'dur.» demekle pederinin ve kavminin taklidden ibaret olan dinlerinin batıl olduğunu beyan etmiştir.

Şu kelâmiyle ibrahim (A.S.) pederinin ve kavminin âdetleri olan taklidi istidlale tebdil buyurmasıyla usûl-ü itikadda taklidin caiz olmayıp itikad-ı hakkın istidlal ile sabit olması olduğuna işa­ret etmiştir. Binaenaleyh; mesail-i itikadiyenin aklî ve nakli delile müstenid olması vaciptir.

İbrahim (A.S.) in sözü kelime-i tevhiddir.[22]

 

Vacip Tealâ bu kelime-i Tevhid'i İbrahim (A.S.) m zürriyeti içinde ibka ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) şu söylemiş olduğu Kelime-i Tevhid'i zürri-yeti içinde bir kelime-i bakiye kıldı. Me'mûl ki zürriyetinden şir-kedenler bu kelime sebebiyle şirkten rücû' ederler.]

Yani; İbrahim (A.S.) bu Kelime-i Tevhid'i tekellüm etmesi sebebiyle zürriyeti içinde bakî bir zikr-i cemil bıraktı. Binaenaleyh; zürriyeti içinde çok nebî ve Ehl-i Tevhid meydana geldi ve zür­riyetinden şirkedenler dahi muvahhidlerin davetlerine icabetle şirklerinden dönerler.

kelimesinden, müstefad olan recâ İbrahim (A.S.) a aid olup Vacip Tealâ'ya ait değildir. Zira; Vacip Tealâ recâ'dan münezzehtir. İbrahim (A.S.) in zürriyetinde ilâ yevmil kıyam vah­daniyeti ikrar eder muvahhidlerin bulunacağına işaret için keli­me-i Tevhid'i beka ile tavsif buyurmuştur. Çünkü kelimenin be­kası; ehlinin bekasına tevakkuf eder. Tevhid'in ehli bulunmazsa kelime-i tehvid tekellüm olunmaz ve o kelime de baki kalmaz. Bi­naenaleyh; Kelime-i Tevhid'in bakası ehl-i Tevhid'in bakasıyla olacağından ilâ yevmi'l-Kiyam ehl-i tevhidin bakasma âyet delâlet eder.

Hulâsa; İbrahim (A.S.) m evlâd ü ahfadına üssülesâs olan ke­lime-i hayriye-i tevhidi terkettiği ve o kelimenin evlâdı arasında baki olmasıyla ilâ yevmil kıyam ehl-i tevhidin bulunacağı ve ehl-i Tevhid'in davetleri sebebiyle ehî-i şirkin şirkten rücû etmeleri me'mûl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Belki ben şu Mekke kâfirlerini ve onların babalarını muam­mer kıldım, nimetler verdim, hatta diıı-î İslâm ve risaleti zahir olan Resul kendilerine gelinceye kadar.]

Yani; mucizâtla risaletini ispat ve izhar eden resul ve din-i hakkı beyan eden Kur'an kendilerine gelinceye kadar ben Azîmüş-şân su kâfirlere ve babalarına ömürler ve nimetler verdim.

[Vakta ki onlara hak olan Kur'an gelince dediler ki «risalet-iddiasında bulunan zatın getirmiş olduğu Kur'an sihirdir ve Rab4 bısına iftira ederek kendi nefsinden icadettiği bir şeydir. Halbuki biz bunu inkârla küfrediciyiz»] demekle buğz u adavetlerini mey4 dana. koydular.

Yani; ben İbrahim (A.S.) neslinden olan Mekke ahalisine ve bol nimet verdim. Hatta onlara hak olan Kur'an'ı, kelime-i Tevhid'i ve din-i hakkı yoluyla beyan eden Resul gelinceye kadar müh^ let verdim. Vakta ki hak olan din-i İslâm ve Kur'an onlara gelince dediler ki «Şu Kur'an sihirdir biz bunu inkâr eder kabul etmeyiz.» böyle demekle küfürlerini izhar ettiler ve nimetleri onları mağrur etti, bizim imhalimiz onları şehevât-ı nefsaniyelerine tabi kıldı, âbâ ve ecdadını taklide devam edip refah-ı hale malik olunca de-lâili tedkikten sarf-ı nazarla nimet-i dünya ile mütena'im ve şey­tana ibadetle meşgul olurlar. Halbuki çok nimete nail olmak o ni­metin şükrünü edâ ve kadrini takdirle Cenab=ı Hakka ibadet ve rasûlüne itaat etmek lâzımken nimetleri onları tuğyana sevket-mistir.

Allahü Tealâ'mn verdiği ömrün ve ihsan ettiği rızkm şükrünü edâ etmeyip de ömrüne ve rızkına mağrur olarak sefahat edenleri âyette takbih ve hamakatlarını beyan vardır. Çünkü; hak geldik­ten sonra o hak ve hakikata sihir demekten ve ona küfretmekten daha ziyade hamakat olamaz.[23]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   küfriyâtlarından bazılarını   beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mekke kâfirleri Kur'an'ın Resulüllah üzerine nazil olduğun| itiraz ederek dediler ki »Keşke şu Kur'an Mekke'yle Taif'te bulul nan ricalden bir büyük racüle nazil olaydı.»] Kâfirler böyle de­mekle Kur'an'ın Resulüllah'a nazil olmasını münasip görmediler.

Yani; kefere-i Kureyş mertebe-i nübüvveti dünya malına ve mansıba lâzım zannederek dediler ki «Keşke şu Muhammed (S.A.V.) üzerine inzal olunan Kur'an Mekke köyünde mal sahibi, nâs arasında kadri âlî, mansıbı büyük ve itibarı çok olan (Velid b. Muğire) ile Taif karyesinde maldar, câh ve mansıb sahibi olan (Urve b..Mes'üd) dan birisine nazil olaydı. Zira; bunlar; bu iki karyede herkesin büyük tanıdığı ve hatırlarına riayet ettiği kim­selerdir. Binaenaleyh; mansıb-ı nübüvvet bunlardan birine yakı­şırdı».

Mekke ahalisini şu sözleri söylemeye sevkeden sebep; bunların nübüvvet hakkında olan itikadlarıdır. Çünkü; bunlar «Mansıb-ı nü­büvvet bir büyük mansıptır. Binaenaleyh; bir çok servete, câh ü mansıba, kudret-i tâmmeye, riyaset-i âmmeye ve bir takım eviâd ü etbâa muhtaçtır. Zira; nebî olacak zâtta şu sayılan nimetler olmazsa nâs üzerinde tesiri olamıyacağmdan mertebe-i nübüvvetten gözeti­len matlub husul bulmaz ve lâyıkıyla tebligat icra olunamaz» itika­dında olduklarından bu sözü sarfetnıişler ve şu arzuda bulunmuşlar­dır. Halbuki mansıb-ı nübüvvetin emval-i dünyaya, câh ü mansıba ve evlâd ü etbâa ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh mansıb-ı nübüvvetin erkân-ı mühimmesi; bilûmum masivâyı terkle ahlâk-ı marziye-i İlâhiyeyle tahalluk etmek olduğundan Mekke ahalisinin nübüvvete lâzımdır dedikleri şeylerden hiç birisine lüzum yoktur. Zira nübüv­vet; kisible değildir ihsan-ı İlâhidir, müeyyed min indillah'tır. Es-bab-ı âdiyeden hiç birisinin tesiri yoktur.[24]

 

Vacip Tealâ müşriklerin «nübüvvet zengin, hatırlı ve câh ü mansıb sahiplerine lâyıktır. İşte şu şartlan camî olan Mekke kar­yesinde (Velid b. Muğîre) ve Taif karyesinde (Urve b. Mes'ud-u Sakafî) dir. Zira; bunlar iki karyede birer büyük kimselerdir. Ne olaydı nübüvvet bunlardan birine geleydi, bu vazifeyi bunlar iyi ifâ ederlerdi.» dediklerini beyandan sonra Cenab-ı Hak onların şu itikatlarına binaen söyledikleri sözlerini ibtal etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ'nın rahmeti olan nübüv­veti müşrikler mi taksim ederler? Halbuki hayat-ı dünyada mai­şetlerini onların arasında Biz taksim ettik de Biz Azîmüşşân dere­ce itibariyle bazılarını bazılarının fevkmda kıldık ki bazıları ba­zılarını hizmetçi ittihaz etsin de onlar birbirlerinin ihtiyaçlarını defetsinler ve Rabbm Tealâ'nın ihsanı onların cem'ettikleri em-vâl-i dünyadan hayırlıdır.]

Yani; onlar çürük akılları ve bozuk tedbirleriyle beraber nü­büvvet ve risalet hazinelerinin anahtarları kendi ellerinde de mer­tebe-i nübüvveti istediklerine mi taksim ediyorlar? Bu ne acîb ce­halet ve ne'garib hamakattır ki taksim-i İlâhî'ye itirazla kendi hül­yaları ve nüfus-u habîselerinin arzu ve iştihaları vechüzere taksim etmek isterler. Halbuki hayat-ı dünyanın azlığı ve zevaliyle bera­ber dünyaca maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Dünyaca de­rece cihetlerinden bazılarını bazılarının fevkmda kıldık ki birini zengin diğerini fakir, birini malik diğerini memlûk ahar birini za­yıf diğerini kavı kıldık. Hiç bir kimse bizim bu taksimimizi tağ­yire muktedir olamadı. Nasıl oluyor ki pek büyük olan mansıb-ı nübüvveti tevcihimizi tağyir edecekler. Ehemmiyetten arı olan dünya malının taksimini tağyir edemiyen ve tebdilden aciz olanlar nasıl oluyor ki daha mühim olan emr-i nübüvveti tağyir etmek ve istediklerine vermek isterler? Halbuki emr-i nübüvveti biz istedi­ğimize veririz, hiç bir kimsenin itiraza hakkı yoktur. Dünyaca na-sm bazısı bazısının fevkmda kılındığının hikmeti; insanların rahat etmesi ve âlemin intizam üzere bulunmasıdır. Çünkü fakir olan zengine hizmet etmek suretiyle maişetini temin ettiği gibi zengin olan da işini fakire gördürmekle ihtiyacını defetmekle âlemin is.i intizam üzere cereyan eder. Eğer küllisi zengin veya fakir olmakla cemî ahvalde müsavi olmuş olsalar hiç birisi öbürsüne inkiyâd et­mez ve herkes de kendi ihtiyacını defedemez. Çünkü; ya hep zen­gindir, binaenaleyh; hizmet edecek olmaz veyahut hep fakirdir, hizmet edip ihtiyacını defedecek bir efendi bulunmaz. Bu ise âle­min harap olmasını icabettiği gibi bütün dünya ahalisi bir ıztırab-ı elîm içinde kalır. İşte âlemin imarına halel gelmesin ve insanlar azab-ı elim içinde kalmasın için Allahü Tealâ dünyaca nâsm ba­zısını zengin, bazısını fakir kıldı ki bazısı malı ile ve bazısı ameliy­le âlemin kıvamına hizmet etsin ve intizam-ı âlem yoluyla cereyan etsin de herkes daimî bir ıztırap içinde kalmasın.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile rahmetle murad; Cennet veya nübüvvet veya din-i Ulamdır. Herhangi manâ murad olunur­sa olunsun rahmet-i İlâhiye elbette kâfirlerin cem'ettikleri dünya malından hayırlıdır. Çünkü; rahmet-i İlâhiye baki ve zevalden mah­fuzdur, amma emval-i dünya daima zevale ve inkıraza mahkûmdur.[25]

 

Vacip Tealâ rahmetinin dünya malından hayırlı olduğunu be­yandan sonra dünya nimetlerinin denâ'etini, lezzetinin redâetini ve icabettiği şehevât-ı nefsaniyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer nâs kâfirlerin nail oldukları bol rızka ve dünya metaına bakarak küfre meyledip de ümmet-i vahide olmamış olsa Rahman Tealâ'ya küfreden kâfirlerin oturdukları hanelerinin damlarını ve damları üzerine çıkacakları merdivenleri gümüşten kılardık, onlar da o merdivenler üzerine çıkarlardı.]

[Ve onların haneleri için gümüşten kapıları ve yatıp oturacakları köşkleri, kürsüleri ve karyolaları gümüşten kılar ve Ifu eş­yaların cümlesini altınla ziynetlerdik.]

Yani; insanlar kâfirlerin rahatlarını ve nimetlerinin çokluğunu j| görmekle hubb-ü dünya ve hırs-ı câh sebebiyle küfre meyletmek j ve cümlesi küfrüzere bir millet olmak korkusu olmamış olsaydı? cümle insanlara in'âm ü ihsan eden Rahman Tealâ'ya küfreden-I kâfirlerin evlerinin damlarıyla, o damlar üzerine çıkacakları mer-ij divenlerini, hanelerinin kapılarını, yatıp ve oturup dayanacakları^ koltuklarını gümüşten kılar ve altınla ziynetlerdik. Lâkin kâfirlere?] çok nimet vermek bütün nasın küfre meyi ü rağbet etmelerini ica-1 betmek ihtimali vardır. Binaenaleyh; cümle nasın küfrüzere icti-j mâ ederek millet-i vahide olmaları muvafık-ı hikmet olmadığından | lüzumundan' ziyade vüs'at vermedik.                                

Hulâsa dünya nimetlerinin Allahü Tealâ indinde asla kadrtj olmadığı ve kadri olmadığından halkm küllisinin küfre rağbetine) sebep olmak ihtimali olmasa kâfirlerin evlerinin damlarını, kapı-j larını, yatıp oturacak karyolalarını, koltuklarını gümüşten kılacağı] velâkin kâfirlerde bu kadar gına ve serveti gören halkm küfre rağ-j bet etmeleri ihtimali bu gibi emvali onlara bol vermeye mani ol*î duğu ve eğer dünya malının İnd-i İlâhîde kadri olmuş olsa kâfir­lere hiç bir şey vermemek lâzım geleceği ve hal böyle olduğu halde en alî mertebe olan mansıbı- Nübüvveti Mekke ahalisi dünya malı ile müzeyyen. kimselere münasip gördüklerine dair olan zu'm ve itikadlarmm batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[26]

 

Vacip Tealâ dünya malının kadri olmadığı cihetle nasın itika­dına hafel gelmek olmamış olsa kâfirlere daha çok vereceğini be­yandan sonra âhiret nimetlerinin hayırlı ve müttakîlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor

[Şu sayılan nimetlerin küllisi olmadı, illâ hayat-ı dünyanın metaı oldu. Halbuki Rabbın Tealâ indinde âhiret müttaldlere mah­sustur.]

Yani; şu beyan olununan nimetler dünyada az bir zamanda intifa olunan eşya-yı hasisedir, âhiret nimetleri ise Rabbın Tealâ indinde günahlardan sakınan ve nefsini azaptan vikaye eden müt-takîlere mahsustur. Zira; âhiret nimetlerinin kadri büyük olduğun­dan, indaîlâh kadri alî ve makbul olan kullara mahsus olması lâ­zımdır. Çünkü; kâfirler haliklarına küfretmekle ecnebi oldukları cihetle menfeat-i âhiretten mahrumdurlar.[27]

 

Vacip Tealâ âhiretin müttakîlere mahsus olduğunu beyandan sonra zikr-i İlâhîden i'râz edenlerin mukârini şeytan olacağını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse Rahman Tealâ'nın zikrinden i'raz ederse ona biz şeytanı musallat kılarız. Binaenaleyh; şeytan da daima ona muka-rin olur.]

[Halbuki şeytanlar insanları doğru yoldan men'ederler, şey­tana ittibâ eden insanlar da kendilerinin doğru yola gittiklerini zannederler,]

Yani; bir kimse kullarına ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın zikrinden ibaret olan Kur'an'dan iraz ve o Kur'an'm ahkâmını ka­bulden imtina ederse biz o kimseye bir şeytan musallat kılarız ki o şeytan daima ona mukarin olur ve tarik-ı dalâleti, günahları ve bütün muayyebâtı tezyin eder, güzel gösterir, ona hidayette olup, doğru yola gittiğini vesvese tarikıyla söyler. Halbuki şeytanlar in­sanları muhakkak doğru yoldan menederler, şeytanın tuzağına tu­tulan ve iğfâlâtma kapılan insanlar kendilerinin doğru yola gitti­ğini ve en alâ bir meslekte bulunduğunu zannederler, kendine mu­karin olan şeytanı kendine rehber ittihaz eder ve bu hal ikisi be­raber Cehennem'e gidinceye kadar devam eder

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette şeytanın insana mu­karin olmasının sebebi; insanın müstemirren Kur'an'dan i'raz et­mesidir. Çünkü; kaziyye-i şartiyede mukaddem, talîye illet ve se­bep olduğundan zikirden i'râzı; şeytanın mukarenetine sebep ol­muştur. Şu halde Kur'an'dan i'raz etmeyen kimseye şeytan fırsat buldukça mukarin olur, vesveseden hali olmazsa da mukareneti daimî olamaz.

Hulâsa; Allah'ın zikrinden daimî i'râz eden kimseye şeytanın devamlı musallat olacağı ve şeytanın insanı doğru yoldan çıkarmak için sa'yi muhakkak olduğu ve iğfal olunan insanların dalâleti hi­dayet zannettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[28]

 

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın mukarin olup onu tarik-i haktan men'ettiğini beyandan sonra şeytan ile mukarin olduğu kimselerin yevm-i kıyamette aralarında cereyan edecek ah­vali beyan etmek üzere buyuruyor

[Hatta şeytanın iğfâlâtma aldanan kimse yevm-i kıyamette bize geldiğinde şeytana hitaben der ki «Ne olaydı ey şeytan! Be­nimle senin aramızda mağrible maşrik arası kadar uzak mesafe olsaydı da birbirimizi görmeseydik. Zira; kötü arkadaş imişsin sen ey şeytan! Biz bilmedik sana aldandık.»] Şeytanla mukarin olan kimse böyle demekle nedametini izhâr eder.

Yani; dünyada Kur'an'dan i'raz edip mûcibiyle ameli terke-den kimse yevm-i kıyamette bizim huzurumuza geldiğinde şeytanın iğfal ettiğini ve tarik-ı haktan dalâlete saptığını bilince ona mukarin olan şeytana hitaben kemal-i tehassür ve teessüfle der ki «Ne olaydı seninle benim aramızda maşrıkla mağrib arası kadar uzaklık olaydı da birbirimizi görmiyeydik. Ne çirkin arkadaşsın sen ki beni aldattın».

Hulâsa; şehevât-ı nefsaniyeye ittibâ ve lezzet-i dünyaya tama* ederek şeytanın iğfalâtma aldanmanın neticesi nedamet, tehassür. şeytanla münazaa ve mücadele olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip Tealâ şeytanın iğfalâtına aldanan kimsenin yevm-i kı­yamette şeytana itâb edeceğini beyandan sonra o itabın faydası ol-mıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı ilâhî'den şeytan ve şeytan'ın aldattığı kimselere hi­taben denilir ki «Bu gün şu sözünüz size menfeat vermez. Zira; siz nefsinize zulmettiniz. Binaenaleyh; azapta müştereksiniz, Çünkü; dünyada o azabın sebebinde müşterektiniz.»] İşte böyle denilmekle yevm-i kıyamette nedametin faydası olmıyacağı beyan olunur.

Yani; siz tehassürünüzden ve nedametinizden naşî «ne olaydı dünyada aramız uzak olaydı da birbirimizi görmiyeydık» dersiniz lâkin yevm-i kıyamette bu sözlerin asla faydası olmaz. Zira siz küfrü ihtiyar, vesair günahları irtikâbla nefsinize zulmettiniz. Bi­naenaleyh; Cehennem azabında ikiniz müştereksiniz.

Yahut manâ-yı âyet: [Bu gün sizin yekdiğerinizle mücadele­nizin faydası olmadığı gibi azapta müşterek olmanızda dahi men­feat yoktur. Gerçi belâ umumî olunca azabı hafif olursa da kıya­mette herkes kendi derdiyle meşgul olup gayrın haline bakmaya vakitleri olmadığından yekdiğerinin haliyle müteselli olamazlar. 1 Binaenaleyh; azapta müşterek olmaları azaplarının hafiflemesine seben olmaz.

Yevm-i kıyamette sözün kıymetini ve yalvarmanın fayaasım gideren    zulmolduğuna işaret için sözün    menfeat vermemesin; zulüm illet olarak varid olmuştur.[30]

 

Vacip Tealâ Kur'an'dan i'raz ettiklerini beyandan sonra Kur'-an'ı gözlen görmez, kulakları duymaz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habîbim! Sen nefsini meşakkate duçar etmekle kulakları sağır mesabesinde olan müşriklere işittiririm veyahut körlere yol gösteririm ve-açıktan dalâleti irtikâb edenleri hidayette kılarım mı zannedersin?]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen nefsine ne kadar zahmet edi­yorsun. Onlarin zikr-i İlâhî'den i'razları ve küfrüzere ısrarları te-mâdî ettikçe gözleri görmez, kulakları duymaz bir hale geldiler. Şu halde sen zanneder misin ki o sağırlara söz duyurmaya, körlere yol göstermeğe ve açıktan dalâleti irtikab edenleri hidayette kıl­mağa muktedir olasm ki kör ve sağır mesabesinde olan müşrikleri irşada ne kadar sa'yediyorsun?

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Resulüllah'ın kavmi­ni irşada son derece sa'y ve onların hidayetlerine gayrette nefsini tehlikeye atarcasına ileri vardığında Cenab-ı Hak bu derece me­şakkati nefsine tahmil etmek iktizâ etmediğini beyanla resulünü tesliye etmek üzere bu âyeti inzal buyurmuştur. Bu rivayete na­zaran hemze; istifham-ı inkârı ve teaccüp içindir. Buna nazaran manâ-yı nazıra: [Ey Nebiyy-i Zişân! Emr-i tebliğde ne kadar sa'-yediyorsun? Onlar hakkı işitmekten imtina ettikleri sana, senin dinine buğz u adavetleri cihetinden sağırlar ve körler gibi hakkı işitmez ve görmez   oldukları halde sen zanneder misin ki onlara hakkı gösterir ve duyurursun ve açıktan dalâleti irtikâbedenleri hidayete ithal edersin? Halbuki bunları hidayete ithal etmek mu­hal gibidir. Binaenaleyh senin üzerine lâzım olan; onlara tebliğdir; emr-i tebliği yerine getirdikten sonra elbette kabul ettireceğim diyerek nefsine îzâ lâzım değil] demektir.

Bu âyette birkaç vecihle hakkı işitmek ve görmekten imtina edenleri zem vardır. Çünkü; bundan evvelki âyette Kur'an'dan i'raz edenlere şeytanın musallat kılınacağı ve i'raz edenlerin âhi-rette nedamet edecekleri ve nedametlerinin fayda vermiyeceği be­yan olunmuştu. Bu âyette ise Kur'an'dan iğrazları uzadıkça imti-nâları sağırlığa, körlüğe, açıktan dalâl ü tuğyana müncer olduğu beyan olunmuştur. Şu halde bunların zikrullah'dan i'razda devam ettikleri ve devamları ternâdî ettikçe hakkı işitmez ve görmez bir hale geldikleri, açıktan dalâli ihtiyarla Allah'dan korkmaz ve halk­tan utanmaz bir dereceye vardıkları, ne kadar irşada sa'yolunsa-lar sa'yin tesiri olmıyacağı ve bu veçhile hakkı kabul etmemekte inad ve temerrüdleri beyan olunmuştur ki envai mezemmetleri meydana konmuştur.

Hakka karşı inad edenlere nasihatin, sağıra söz duyurmak ve köre yol göstermek ve açıktan dalâleti irtikabeden kimseyi hidaye­te davet kabilinden olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetl-e beyan buyur­muştur ki «Hidayetten uzak olanlara söz anlatmak müşküldür» de­mek olur.[31]

 

Vacip Tealâ resulünün kâfirleri irşâd için nefsini çok meşak-kata duçar ettiğinden onları irşâd hususunda nefsine o kadar zah­met etmemesini tavsiyeden sonra elbette ahz-ı intikam edeceğini beyanla tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Ey Rasul-ü Ekrem! Eğer onlara Sap etmeksizin seni âhirete götürürsek dünyada veya âhirette bizim onlardan intikam alacağı­mız muhakkaktır veyahut bizim onlara vadettiğimiz azabı elbette sana gösteririz. Zira; biz onlar üzerine azaba muktediriz. Her ne zaman istersek azap eder, azaplarım size gösterir, onları muazzep kılarız.]

Yani; ey Nebiyy-i Muazzam! Sen müteselli ol ve müşrikleri ir­şâd için nefsine bir takım meşakkat tahmil etme. Zira; elbette biz onlardan ya S'enin hayatında yahut vefatından sonra intikamımızı alacağız. Eğer onlardan intikamdan evvel seni âhirete götürürsek elbette intikam alırız. Zira; intikamımız muhakkaktır veyahut eğer sana göstermek istersek hal-i hayatında onları katil ve fakr u esa­ret gibi her türlü azaba muktediriz. Şu halde onlardan gördüğün bir takım lâyık olmadık hallerden mahzun olma. Elbette onlar amellerinin cezalarını göreceklerdir. Çünkü; onlardan intikam al­maya bizim kudretimiz kâfidir.[32]

 

Vacip Tealâ gerek Resulünün hal-i hayatında, gerek hal-i me-mâtmda kâfirleri ta'zîb edeceğini beyandan sonra vahyolunan Kur'-na'a tamamiyle temessük buyurmasını, sebat ve devamını tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Küsül! Sana vahyolunan Kur'an'a sen temessük et. Zira; doğru yol üzerindesin.]

Yani; ey Habibim! Kâfirlerin icazlarından müteessiî olma. Zi­ra; biz onlardan intikamımızı alacağız, biz senin intikamını almaya muktedir olunca sana vahyolunan Kur'an'm kavâidiyle hasıl olan şeriatine ve din-i mübînin esası olan Kur'an'a sağlam yapış, hak olduğunu itikad ve muktezasiyle amelde sebat ve devam et. Zira: sen doğru bir din üzerindesin ki o dinden i'raz etmez, ancak dalâ­lete münhemik olanlar i'raz ederler.

Cenab-ı Hak intikamına karşı şükür olmak üzere vahyolunan Kur'an'a yapışmakla emir buyurmuş ve vahyolunan Kur'an'm ah­kâmı insan için gayet doğru bir yol olduğunu beyanla Kur'an'a ya­pışmak lâzım olduğunu temessüke teşvik etmiştir. Kur'an'a Re-sulüllah'm temessük ettiği halde temessükle emir; devamla emir­dir ve Resulüllah'a emir; ümmetine de emrolduğu cihetle bütün Ümmet-i Muhammed üzerine. Kur'an'a temessük vaciptir. Çünkü; dine yapışan kimseyi o din matlubuna isal eder.[33]

 

Vacip Tealâ dine yapışmanın menfeati uhreviyyesi olduğu gibi dünyaca dahi menfeati olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Rasul-ü Mükerrem; Kur'an sana ve kavmine doğru yolu gösterir bir mev'iza-i belîğadir, o mev'izayla amel edip etmemek­ten ve temessük edip etmediğinden yakında sual olunursunuz?]

Yani; Kur'an Resulüllah'a ve kavmine bir vaazdır ki o vaazla amel etmek vaciptir. Zira; yakın vakitte o Kur'an'm ahkâmiyle amel olunup olunmadığından sual olunacaktır. Vaki olacak suale lâyıkıyla cevap vermek için amel etmek lâzımdır.

Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette zikirle murad; zikr~i cemîl ve medh ü sena olmak ihtimali vardır. Euna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Habibim! O Kur'an sana ve se­nin kavmin olan Kureyş'e zikr-i cemîl ve şeref-i azimdir, bu şeref sizin için ilâ yevmilkıyam bakidir. Binaenaleyh; bu şerefin hukuku­nu eda ve şükrünü ifâ edip etmediğiniz elbette sizden sual oluna­cak] demektir.

Şu manâya nazaran insan için dünyada zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena ibkâ etmeye sa'yetmek iyi bir şey olduğuna bu âyet delâlet eder. Eğer ibkâsı iyi bir şey olmasaydı Cenab-ı Hak Rasûlüne Kur5-an'ın zikr-i cemîl olacağım beyanla imtinan buyurmazdı ve İbrahim (A.S.) da zikr-i cemîl ve hüsn-ü sena istemezdi. Halbuki İbrahim (A.S.)  ile zikr-i cemîl lçbinde bulunmuştur. Şu halde insanın zikr-i cemîl ibkâsma sa'yi ive ken­dinden sonra geleceklere bir güzel eser terketmesi meşru ve mem-duh olduğuna bu âyet delâlet eder.

Resulüllah'ın kavmi yle murad; Kureyş kavmi olduğuna nazaran Kur'an bilûmum Kureyşîler için büyük bir şe­reftir. Zira Kur'an onların lügati üzerine nazil olduğu gibi cümle âlemi ıslaha memur olan Peygamber-i Zişan dahi onların cinsin­den neşet ettiğinden ilâ yevmilkıyam iftihar etmek onlara aittir. Belki k av m ile murad; bütün kabâil-i araptır've şeref de bü­tün arap ırkına aittir. Yahut kavmile murad; Resulüllah'a iman eden ehl-i imanın kâffesidir. Zira; Resulüllah'm şerefi ümmetine ş'eref olduğu gibi Kur'an'm şerefi de Kur'an'la amel eden bütün ehl-i imana aittir. Binaenaleyh; bu âyette    Resulüllkh'ın ziyade muvafık ve umumîdir.[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a buğz u adavetleri;1'putlara ibadetlerinin batıl olduğunu söylemesinden mütevellid olup hal­buki putlara ibadetin butlanını beyan etmek Resulüllah'a mahsus olmayıp enbiyanın kâffesinin beyan ettiklerini beyan zımnında buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Muazzam! Senden evvel gönderdiğimiz resulle­rimizin ümmetlerinden ve ümmetlerin âlimlerinden ve kitapların­dan sual ve teftiş et ki Biz Azîmüşşân Rahman Tealâ'nın gayrı bir takım ibadet olunmaya şayan mabudlar beyan etmiş miyiz?]

Bizim tarafımızdan onlara nazil olan kitaplarda batıl şeylere iba­detle emrettiğimiz var mıymış, geçmiş nebilere ve ümmetlerine Allah'ın gayrı mabud ittihaz etmelerini beyan etmiş miyiz? Hâşâ Öyle bir emrimiz yoktur ve olamaz. Belki Allah'ın gayrı mabud olmadığı ve kâfirlerin mabud tanıdıkları putların batıl olduğu Kur'an'da beyan olunduğu gibi onların şeriatlarında dahi beyan olun­muştur. Şu halde bunların batıl mabudlarma ta'netmek sana ve se­nin şeriatına mahsus bir hal değildir. Zira; cümle enbiyada ve on­ların şeriatlarında dahi carî olmuş ahvaldendir. Binaenaleyh; kâ­firlerin putlarına ta'nettiğinden dolayı yalnız sana buğzetmeleri manasızdır. Çünkü; senin söylediğini senden evvel geçen enbiya--nın cümlesi de söylemiştir.[35]

 

Vacip Tealâ Mekke kâfirlerinin Resulüllah'a itirazları; fakrı ihtiyar buyurup Mekke ve Taif'te ise daha zenginler varken fakir bir kimseye nübüvveti münasip görmediklerini beyandan sonra Firavun gibi bir hükümet-i azime sahibine Hz, Musa'y1 Resul ola­rak göndermesiyle Mekke ahalisini ilzam, Resulüllah'ı tesliye ve kavmini tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki kudretimize delâlet eden âyetler ve mucizelerle Musa (Â.S.) i Biz Azîmüşşân Firavun'a ve cemaatine gönderdik. Binaenaleyh; Musa (A.S.) onlara hitaben «Ben âlemlerin Kabbısınm rasûlüyüm, bana iman edinn dedi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Seni, fakrı ihtiyar ettiğin halde Ku-reyş'e resul olarak gönderdiğimiz gibi Allahü Tealâ hakkı için Mu­sa (A.S.) ı da nübüvvetinin sıdkına delâlet eden âyetlerimizle Fi­ravun'a ve kavmine resul olarak gönderdik, Musa (A.S.) da bizim tarafımızdan Resul gönderildiğini onlara söyledi.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile Musa (A.S.) m bu kelâmında Firavun'a tariz vardır. Çünkü; Firavun kendini Mısır ahalisinin Rabbısı olduğunu ilân ve ahaliyi o yolda ibadete davet ederdi. Musa (A.S.) m Firavun'a hitaben «Âlemlerin Rabbısı tara­fından resulüm» demesi Firavun'a «Sende rübûbiyet eseri yoktur. Halkı iğfal edip aldatıyorsun» demek manâsını anlatmıştır.

Bu makamda bu kıssayı beyandan maksat; Kureyş'in Resulül­lah'a «Bu fakirdir, nübüvvete lâyık değildir. Zira; nübüvvet ya Mekke'de veya Taif'te servet sahibi olan iki racülden birisine lâyık ve münasiptir» diyerek vaki olan itirazlarına cevaptır. Çünkü; Ku-reyş'e karşı bunu hikâye etmek şöyle demektir : «Ey ehl-i Mekke! Musa (A.S.) da fakirdi fakat Firavun gibi maldar, sahib-i şevket ve hükümet olan bir kimseye rasül gönderdik. Ey Kureyş! Eğer si­zin dediğiniz gibi fakir olan-nebi olmasa Musa (A.S.) da resul ol­mazdı. Halbuki canib-i İlâhîden Firavun'a resul gönderildiğinde şüphe yoktur». Şu halde bu kıssa; Kureyş'in mertebe-i nübüvvet zengine lâyıktır» dediklerinin nakîzmı ispat etmiştir. Kezalik bu kıssa; Resulüllah'ı da Kureyş'in «Sen fakirsin nübüvvet zenginlere lâyıktır» demelerinden neş'et eden kederi izale ettiği için tesliyedir.[36]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) ı Firavun'a ve kavmine Resul olarak gönderdiğini beyandan sonra Musa (A.S.) Firavun'a geldiğinde onlar tarafından gördüğü muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Musa (A.S.) onlara mucizelerimizle gelince derhal Firavun ve kavmi mucizeye güldüler.]

Yani; Musa (A.S.) nübüvvetinin sıdkına ve bizim kudret-i kahiremize delâlet eden harikulade mucizelerimizle Firavun'a ve kavmine gelince akıbetini düşünmeksizin, söylenen sözün hakika­tini ve mucizenin esasını tedkik etmeksizin Musa'nın davasını ve davasını tasdik eder mucizesini görünce birdenbire gülüşüp istih­zaya kalkıştılar. Halbuki bu gibi umur-u mühimmede gayet derin bir hisle düşünmek ve etrafıyla delillerini tedkik etmek lâzımken onlar hiç düşünmeksizin istihzaya koyuldular. Binaenaleyh; hâib ü hasır, dünya ve âhiret meserretlerinden mahrum oldular. Eğer ke-mal-i teenni ile kisve-i insafı giyinerek Musa (A.S.) in mucizelerini

nazar-ı tedkikten geçirselerdi kendilerine kanaat hasıl olarak nü­büvvetini tasdikle iman eder, dünya ve âhirette mesrur olurlardı, lâkin alelacele istihza etmeleri onları her seâdetten mahrum bırak­mıştır. Binaenaleyh insana lâzım olan; her şeyde teenni etmek ve insafla düşünmek ve düşünmeden hüküm vermemektir.[37]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) in mucizesine gülüştüklerini beyan­dan sonra bu mucizelerin büyük olduğunu ve gülenleri azapla mu-ahaze ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim onlara gösterdiğimiz âyetler olmadı, illâ ondan evvelki mucizeden daha büyük idi. Küfürlerinden rücû etsinler için onları azapla da muâhaze ettik.]

Yani; Musa (A.S.) vasıtasiyle Firavun'a ve Kabilesine bizim gösterdiğimiz mucizelerden her biri kendinden evvelki mucizeden büyüktür. Hatta derece-i i'câzm nihayesine balîğ ve her bir mucize ke'ndi nev'inde emsaline faikti. Firavun ve kabilesi bu büyük mu­cizelere kanaat etmeyince Biz Azîmüşşân Tûfân, çekirge, bit, kurt ve kurbağa gibi afatla azabettik ki küfriyâtlarmdan rücû etsinler ve küfürlerinden dönmeleri için biz onları envai azapla muahaze ettik.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Musa onlara asayı yılan suretinde gösterince sihirdir dediler ve gülüştüler. Ba'dehû yed-i beyzâ'yı gösterdi aynı muamelede bulundular. Bundan sonra Al-lahü Tealâ kıtlık verdi ve çekirge hasılatlarını yedi yine müteneb-bih olmadılar. Vacip Tealâ onlara kıtlıktan daha büyük kurbağa musallat kıldı buna da kanaat edip tâib ü müstağfir olmayınca on­lara daha büyük musibet olarak Nil suyu onların hakkında kan oldu, bunların cümlesi dünyaca azap ve insafa davet ve gitmiş ol­dukları meslekin fena bir meslek olduğuna tenbih idi lâkin mütenebbih olmadılar. İşte dünyada bütün vukuat insanları insafa davet içindir.[38]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın mucizelerinin Firavun üzerinde te­vali ettiğini ve iman etmediklerinden o mucizelerden bazılarının onlar üzerine afat ve azap olduğunu beyandan sonra bu gibi âfet­ler uzadıkça Firavun'un ve kavminin Hz. Musa'ya iltica ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun ve kavmi dediler ki «Ey sâhir! Bizim için sen Rab-bine duâ et sana vadini ifâ etsin. Eğer vadini ifâ ederse biz muhak­kak iman ederiz.] Firavun ve kavmi böyle demekle Musa (A.S.) duasını ricaya müsareat ettiler.

Yani; şu beyan olunan mucizeleri gördükleri halde küfürlerin­den dönmediler, dediler ki «Ey büyük sahir! Rabbının sana ahdet­tiği ve senin bize haber verdiğin şeyle dua et. Eğer senin dua et­menle Rabbın Tealâ bizden bu azabı kaldırırsa bizim sana iman edeceğimiz muhakkaktır». Çünkü; Hz. Musa onlara «Eğer iman ederseniz Rabbım sizden bu afatı kaldıracak» demişti. Hz. Musa'­nın bu sözüne itimad ederek onlar da «Rabbın Tealâ'nın sana vadi doğru ise bizim için dua et. Eğer azabı kaldırırsa iman ederiz» dediler.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile sihir o zamanda bey-nennâs meşhurdu. Hatta iyi sihir bilenlere çok tazim ederlerdi. Bi­naenaleyh; Musa (A.S.) dan belâyânın ref'i için duâ etmesini iste­diklerinde «Ey sahir!» demeleri de tazim içindir. Çünkü; sihir o zamanda o kadar ileri gitmişti ki hükümet-i Mısriye ve Firavniye hemen sahirler elinde olup sahirlerin rey ü tedbirleri olmaksızın hükümet iş göremezdi. Çünkü; ahalinin sahirlere itaatlarına naza­ran millet içinde manevî hakim olan unsur ve kuvvet ancak sahir unsuru idi. Şu halde Hz. Musa'ya demek «Ey ilm-i sihirde mahir olan üstad! Sen Rabbine dua et. Eğer vadettiği ve senin bize haber verdiğin gibi bu afetleri bizden kaldırırsa biz de seni tasdik ederiz» demektir. «Ancak bu belâları kaldırırsa iman ederiz» dedikleri yalan ve sahte idi. Çünkü; bu sözleri doğru olsa sözlerinin bidayesinde sahir demezlerdi. Zira; sahire iman ederiz demekte bir manâ yoktur. Şu halde madem ki sahir dediler. İman ederiz sözleri kalplerindeki tasavvurlarının hilafıdır.[39]

 

Vacip Tealâ Firavun'un ve kavminin bu sözlerinin hilafı haki­kat olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vaktaki Biz Azîmüşşân onlardan azabı kaldırınca derhal ahid-lerini bozdular.].

Yani; onların ilticaları üzerine Musa (A.S.) m duası sebebiyle Biz Azîmüşşân onlardan azabı kaldırdık. Onlarsa verdikleri vaada asla itibar etmiyerek hemel alelacele vaadlarmda hulfe, ahidlerini nakza sür'at ve imandan istinkâf ederek eski temerrüdlerinde de­vam ettiler. Bu hal insanlarda ekseriyetle caridir. Çünkü; insan bir musibete mübtelâ olduğunda eğer o musibet üzerinden kalkarsa ibadet edeceğini ve bir kimseye tecavüz etmiyeceğini kat'iyyen söylediği halde o musibet zail olunca hali derhal değişir ve o sözle­rin cümlesini unutur yine eski hamam eski tas olur. İşte Firavun'un kavminde dahi aynı hal vaki olmuştur. Zira; belâyânm ref'iyle iman etmek şöyle dursun bekli küfriyâtlarma daha ziyade musir oldular ve verdikleri ahidlerinden derhal döndüler.[40]

 

Vacip Tealâ Firavun'un kavmiyle Musa (A.S.) beyninde vaki olan vakayı beyandan sonra Hz. Musa'ya karşı Firavun'un muame­lesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun kavmine nida etti ve dedi ki «Ey kavmim! Mısır'ın mülkü benim değil mi, şu nehir benim sarayımın altından cereyan etmez mi, bunu görmüyor musun?»]

[«Belki ben şu hakir olan sahirden hayırlıyım. Halbuki o, sair maksadını beyandan âcizdir» demekle kavmine karşı kendini gayet büyük ve Musa (A.S.) ı pek küçük göstermek istemiştir.]

Yani; Firavun'un kavmi içinde Hz. Musa'nın kadri ve şerefi gün be gün artmağa başlamış ve nazil olan belâyânm izâlesine Fi­ravun bir çare bulamayıp Hz. Musa'ya «Dua et de Rabbm bizden bu afatı kaldırsın» diye Firavun'un kavmi Musa (A.S.) a müra­caat edince Firavun tahammül edemiyerek bir gün kavminin te­cemmu ettiği bir mahalde kemal-i mübâhât ve iftiharla söze baş­ladı ve dedi ki «Ey kavmim! Mısır benim mülküm değil mi ve şu Nil'den ayrılan nehirler benim köşkümün altından akmıyor mu, bu kadar kuvvet ve şevketimi görmüyor musun ki bazı şeylerde, Mu­sa'dan istimdat edip müracaat ediyorsunuz ve ondan bir fayda bek­liyorsunuz? Belki ben şu fakir olan Musa'dan daha ziyade hayırlı­yım. Halbuki o Musa (A.S.) m lisanında olan lüknetten dolayı mak­sadını ifade ve beyana kaadir değildir. Şu halde nasıl oluyor ki bazı ihtiyacınızın defi için ona müracaat ediyorsunuz?».   İşte Fi­ravun böyle demekle kavmine karşı kendinin kuvvetli ve şevketli ve Hz. Musa'nın aciz olduğundan bahisle kavmini Musa (A.S.) a meyletmekten men'e çalıştı, bundan başlıca maksadı; Hz. Musa'ya müracaatları üzerine tehdid ve bütün kemalâtı servete ve şevket-i dünyaya hasretmekti ve bu gibi âdi şeylerle eskiden beri halkı al­datıp iğfal ettiği gibi bu sözleriyle dahi iğfal etmek istiyordu. Bu sözü Firavun'un bizzat kendi söylemek ihtimali olduğu gibi bir mü-nadî vasıtasiyle halkın tecemmu ettiği mahalde nida ettirmek ih­timali de vardır.

hakir manâsına ise de Firavun'un Hz. Musa'ya m ü hî n demesiyle muradı fakir demektir. Çünkü; Musa (A.S.) m hakaretini icabedecek bir hali yoktu, hakaret icabeder bir şey olmadığını Firavun'un kavmi de bilirlerdi. Zira; Musa (A.S.) Fi­ravun'un sarayında büyüdüğünden nezahet-i hali herkesçe malûm olduğu cihetle Firavun Hz. Musa'ya hakaret manâsını murad ede­mezdi. Mühîn ile muradı fakir manâsı olduğuna sözünün ev­velinde de delâlet vardır. Çünkü; Firavun sözünde kendinin mül­kü, servet ü samanı, şevket ve kuvvetiyle iftihar etmiş ve sözünü zenginliğiyle tezyin etmiştir. İşte burası delâlet eder ki Musa (A.S.) ı fakırla itham etmek istemiştir.

Firavun'un sarayı altından akan nehirler (Nehr-i Tolûn), (Nehr-i Dimyat) ve (Nehr-i Tenîs) olduğu mervidir. Çünkü mü­teaddit saraylarda müteaddit nehirler cereyan ederdi, Mısır'ın bü­tün nimetleri onun elindeydi.

Firavun'un Musa (A.S.) a ikinci ta'nı; lisanında bulunan re-kâkettir. Gerçi Musa (A.S.) m (Sure-i Tafta) da beyan olunduğu veçhile duası sebebiyle Cenab-ı Hak lisanından o rekâketi kaldır­mışsa da Firavun rekâketinin kalktığını bilmediği için eski hali na­zarı itibare alarak meramını beyandan aciz demiştir. Yahut mera­mım beyandan aciz demekten maksad; dava ettiği nübüvveti ispat etmekten aciz demektir ve maksadının bu olmasını bundan sonra gelecek sözü teyid eder.[41]

 

Vacip Tealâ Firavun'un Hz. Musa'yı fakırla itham etmek iste­diğini beyandan sonra sözünün bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun sözüne devam ederek dedi ki «ne olaydı Musa üzerine Rabbısı tarafından bir altın bilezik atılmış olaydı yahut onunla beraber müçtemî' olarak melekler gelse de ona muavenet etselerdi, bunlardan hiç birisi yoktur. Şu halde davası doğru değildir.»]

Firavun böyle demekle Musa Aleyhisselâm üzerinde altından bilezik olmadığını veyahud kendisiyle beraber melek bulunmadı­ğını beyanla nübüvvetini inkâr etmiştir.

Yani; Firavun Musa (A.S.)" m nübüvvetini kavmine tasdik et-tirmemek sadedinde dedi ki «Eğer Musa kendi dediği gibi" Rabbısı indinde muhterem ve muazzez olsaydı izzetine ve makbuliyetine delâlet eder Musa'nın üzerine altından bir bilezik atmaz mıydı ve­yahut onunla beraber birbiri arkasında müctemi melekler gelip ona muavenet etmezler miydi? Keşke altından bir bilezik Musa üzerine konulmuş olaydı veyahut beraberinde melekler bulunaydı. Bunlardan hiç birinin olmaması davasının yalan olmasına delâlet eder» demekle kavmini Hz. Musa'yı tasdik etmekten men'etmiştir.

Hâzin'in beyanı veçhile Firavun zamanında büyükler ve man­sıp sahipleri kollarına altın bilezik ve boyunlarına gerdanlık takar­lardı. Bu âdet onlar için pek muhkem ve mer'î olduğundan Fira­vun Hz. Musa'nın büyüklüğünü bununla tasdik etmek istemiştir. Her kavmin kendine mahsus bu gibi âdetleri takbih olunmaz. Me­selâ salâtîn-i maziye-i osmaniyede Tuğ takmak ve bazı avrupa krallarında murassa' tâç giymek ve elyevm bazı devletlerde mev­cut ve mer'î olan nişan adeti bu kabildendir.[42]

 

Vacip Tealâ Firavun'un sözünü beyandan sonra Firavun'un bu sözleriyle kavmini tahkir ettiği halde kavminin itaat ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun şu sözleriyle kavmini hakir addetti. Onlar da derhal Firavun'a itaat ettiler. Zira; onlar tâat-ı İlâhSye'den çıkmış bir ta­kım fa sık kavimdiler.]

Yani; Firavun kavmini iğfal için kavminin akılsızlıklarından bahsetti ve rey ü tedbirleri olmadığını söyledi, bütün Mısır kendi­sinin mülkü olduğunu ve Musa (A.S.) in büyüklüğüne delâlet eder Rabbısı tarafından verilmiş üzerinde bir bileziği bulunmadığını beyanla kavmini akılsız ve fikirsizlikle itham ve tahkir etti, kavmi de bu sözlerin cümlesini dinlediler ve doğruluğuna hükmederek derhal Firavun'a itaat ettiler ki kendilerinin akılsız olduklarını ita-atlarıyla ispat ettiler. Çünkü; Din-i İlâhî'den çıkmış ve adaleti ter-ketmiş bir kavm-i fasık idiler. Binaenaleyh; Firavun gibi bir tâğî ve bağının sözünü dinleyip ittibâ ettiler de Musa (A.S.) gibi bir nebiyy-i zişâmn nasihatlerini dinleyip kabul etmediler. Her zaman ekser nasm adeti menfeatini kendine söyleyenlerin sözlerini dinle­memek ve şirâr-ı nâsdan mazarratını söyliyen kimselerin hezeyan­larını dinlemektir, bu halin şu zamanda ne kadar ileri gittiği de cümlenin malûmudur.

Yahut kelimesi sür'at talebetti demektir. Buna na­zaran manâ-yı âyet: [Firavun kavminden suret-i serîada itaat et­melerini istedi ve kavmi de derhal itaat ettiler] demektir. Bu manâ makama daha ziyade mülayimdir. Çünkü; Firavun, kavminin afa­tın ref'i için Musa (A.S.) a müracaatlarını kendine itaatsizlik ad­detmesine binaen itaate davet ve bazı sözleriyle Musa (A.S.) a ta'netti ve kavmi de derhal itaat ettiler. Zira; menfeati mazarrat­tan tefrik eder bir cemaat değiller fasıklardı.[43]

 

Vacip Tealâ Firavun'un sözlerini ve kavminin ona itaatini be­yandan sonra onları garkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki onlar bizi gazablandırdılarsa biz intikam aldık. On­ları garkettik ve onları geçmiş bir kavim ve geleceklere darb-ı me­sel ve ibret kıldık ki herkes ibret alsın mütenebbih olsun.]

Yani; onların küfrüzere ısrarları bizim kahr u gazabımıza ve gayret-i İlâhiye'mize badı oldu, onlar bizi gazablandırdı. Binaena­leyh; biz cemisini garkla ihlâk ettik, yer yüzünde eserlerini bırak­madık ve onları geçmiş bir kavim kıldık ki sonra gelip onların mes­leklerine sülük edenlere ibret ve darbı mesel olsun ve Ümmet-i Muhammed için onları darb-ı mesel kıldık ve bir günah kasdettik-lerinde onların hallerini misal olarak getirsinler ve vukuattan mü-tenassıh olsunlar. Çünkü isyan; mucib-i helak olduğundan her za­man daire-i şeriat ve adaletten çıkan cemaatler helake maruz ol­muşlardır.[44]

 

Vacip Tealâ sûrenin bidayesindenberi Kureyş'in küfriyâtından bazılarını beyandan sonra bazı aharı dahi beyan etmek üzere buyuruyor

[Vakta ki Isa (A.S.) misal olarak ortaya kondu. Ya Ekrem-cr Rusiil! Senin kavmin İsâ (A.S.) in misal olmasından ferahlanıp şa­mata ederek bağrıştılar.]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü: (Abdullah b. Ezzüb'arî) nin bazı Nasârânm İsâ (A.S.) ı mabud ittihaz etmeleri dolayısiyİe Resulüllah'la mücadele etmesi­dir. Bu mücadelenin sebebi; Resulüllah âyetini kıraat buyurunca (Abdullah b. Züb'arî) müca­dele suretiyle dedi ki «Ya Muhammed (S.A.)! Allah'ın gayrı ma-budlar Cehennem'de olunca Nasârâ İsâ (A.S.) a ibadet edip onu mabud tanıdıkları cihetle İsa (A.S.) da Allah'ın gayrı mabud ol­makla onun da Cehennem'de olması lâzım geliyor. Biz de meleklere ibadet ederiz. Binaenaleyh; meleklerin de Cehennem'de olması lâ­zım gelir. Halbuki sen İsa (A.S.) ı nebidir diye sena ediyordun. Nasıl oluyor ki bir nebinin ve meleklerin Cehennem'de olmaları­nı söylüyorsunuz» deyince Resulüllah sükût buyurmuş ve o mec­liste hazır bulunan Kureyş cemaati (İbn Züb'arî) nin bu mücadeleşinden gayet hoşlandıklarından ve Resulüllah'm sükûtunu cevap­tan aciz kaldığına hükmettiklerinden kahkaha ile gülmek, haykır­mak, çağırışmak ve bağırışmak gibi bir takım terbiyesizlikte bu­lunduklarını Vacip Tealâ bu âyette hikâye buyurmuştur. Şu tafsi­lâta nazaran manâ-yı âyet: [Ey Nebiyy-i Zîşân! Batıl mabudlarm Cehennem'de olacaklarını beyanın üzerine (Abdullah b. Ezzüb'arî) . nin «Hz. İsa da Nasârânın mabududur onun da Cehennem'de ol­ması lâzımgelir» diyerek misal irâd etmesi üzerine şu misalden hoşlanan kavmin kemal-i ferahlarından gülüşüp bağrışarak senden i'râz ederler.] demektir.

Bazı rivayete nazaran (îbn Züb'arî) nin mücadelesine Resulüllah sükût edince âyeti nazil olmuştur ki bu âyet (İbn Züb'arî) nin itirazına cevaptır. Çünkü; bu âyetin manâsı «Şol kimseler ki onlar için bizim tarafımızdan güzel muamele sebketti. İşte onlar Cehennem'den    uzaklardır». (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseline bu âyet cevap olarak varid ol­muştur. Zira Hz. İsa, melekler ve Hz. Uzeyr gerçi müşrikler ve bazı ehl-i kitap tarafından ibadet olunurlarsa da onlar bizim mak­bul kullarımızdır. Nasârâ İsa (A.S.) a ibadet ettiklerinden dolayı Nasârâ Cehennme'de olurlar, İsa (A.S.) a ondan bir zarar gelmez. Zira; İsa (A.S.) onlara «bana ibadet edin» demedi.   Binaenaleyh; onların İsa (A.S.) a ibadet etmelerinin mazarratı kendilerine ait­tir, İsa (A.S.) a zararı olamaz. Şu halde (İbn Züb'arî) nin darb-ı meseli yanlış ve kıyası fasittir. Çünkü; Hz. Isa ve melekler Allah'ın makbul kulları oldukları    cihetle müşriklerin mabudlarma kıyas olunamaz. İşte bu âyetle (İbn Züb'arî) ye cevap verildikten sonra tefsiri sadedinde bulunduğumuz şu âyet bu vakanın cereyanını ve Kureyş'in ahval-i mezemmetlerini beyan için nazil olmuştur.[45]

 

Vacip Tealâ Kureyş'in (İbn Züb'arî) nin mücadelesinden mem­nun olmaları üzerine vaki olan şemâtetlerinin bakiyesini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Müşrikler dediler ki «Bizim mabudlarımiz mı hayırlıdır, yok-îsa Muhammed (S.A.) in mabudu mu hayırlıdır?»]

Yani; Resulüllah'ın sükûtu üzerine müşrikler meserret izhâr gederek «Bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır, yoksa Muhammed (A.S.)  in âlihesi mi hayırlıdır?» demekle kendilerini haklı ve mesleklerini doğru göstermek istediler. Yahut zamirinin mercii Hz. İsa'dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [bizim mabudlarımız mı ha­yırlıdır, yoksa Nasarâ'nın mabudu olan İsa mı hayırlıdır? Elbette İsa  (A.S.)  hayırlıdır. Şu halde İsa Aleyhisselâm hayırlı olmakla beraber ya Muhammed (S.A.)! Senin okuduğun âyete nazaran Hz. İsa da Cehennem'de olunca mabudlarımızla beraber bizim Cehen­nem'de olmamıza endişe yok] demektir. Bu sözden maksatları Re-sulüllah'ı istihza etmektir. Yani «sen bizim Cehennem'de olacağı­mızı beyan ederken Hz. îsa'nm dahi Cehennem'de olacağını beyan öettin» demek istediler. Yahut onlar «Muhammed (S.A.) bizim kendişine ibadet etmemizi ister» dediler. Şu halde zamirinin mercii Resulullah olur. Buna nazaran manâ-yı âyet:  [Bizim mabudlarımız mı hayırlıdır, yoksa Resulullah mı hayırlıdır? Elbette bizim mabudlarımız hayırlıdır. Zira; âbâ ve ecdadımızın mabudları ve onları meslekleridir. Eğer hayırlı olmasalar babalarımız bunları mabud tanımazlardı]  demektir.[46]

 

Vacip Tealâ (İbni Züb'arî) nin Hz. İsa'yı misal olarak  meşinden maksadını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Onlar İsa (A.S.) ı sana darb-ı mesel ola-[ rak getirmediler, illâ kavga etmek ve husumet eylemek garazına \ mebnî darb-ı mesel olarak getirdiler, belki onların husumetleri şiddetli ve eşedd-i husumetle husumet edici kavimlerdir.] Çünkü; müşrikler (siz ve Allah'ın gayrı mâbudlarınız hep Cehennem odunusunuz» âyet-i celilesinin şu ve-cihle manâsımn kendilerine ve kendilerinin mabudlarma mahsus olduğunu bilirlerdi. Zira; muhatab kendileri olup lâfzı aklı olmayanlarda istimal olunmak âdetleridir, lâkin lâfzm ihtimalini İbni Züb'arî fırsat addederek hiyel ü desâise koyuldu ve mugala­tayla mücadeleye başladı, yoksa bir şüphe gelmiş de o şüpheyi izale için misal getirmiş değildir.

Hâzin'in beyanına nazaran Ashabdan (Ebu Ümâme) Resulül-lah'ın «Hidayetten sonra bir kavim dalâleti irtikâbetmez, illâ bi-gayrı hakkın mücadele sebebiyle dalâli ihtiyar ederler,» deyip şu âyeti kıraat buyurduğunu rivayet etmiştir. Bu halin zamanımızın ekser insanlarında da carî olduğu görülüyor. Çünkü hevâ ve heye-sine muvafık görmediği ahkâm-ı şeriyeye bir itiraz kapısı açıp uzun boylu mücadeleye girişiyorlar, ve bunları bu gibi şeylerden mene muktedir olanlar da sükût ettiğinden zuafâ-yı nâs bu mücadeleler­den bir vehme düşüyorlar. Binaenaleyh; ahkâm-ı seriye bir takım ayarsız insanlar elinde oyuncak olup gidiyor.[47]

 

Vacip Tealâ (İbn Züb'arî) nin   misal olarak   irâd ettiği İsa (A.S.) m halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İsa (A.S.) olmadı, illâ bizim kendisine in'âm ettiğimiz bir kulumuz oldu ve onu Biz Benî İsrail'e bir m es el-i acîb kıldık. Eğer biz istemiş olsaydık sizin bedelinizde yer yüzünde melekler halke-derdik ve yer yüzünde sakin olurlar, onlar imâr ederlerdi.}

Yani; ey ibn Züb'arî! Hz. İsa'yı mabudât-ı batılanıza kıyâs ede­rek misal getiriyorsunuz. Halbuki Hz. İsa mabudlarımza kıyas ka­bul etmez. Zira; İsa (A.S.) ancak bizim kendisine fazl u keremi­mizden in'am ettiğimiz bir kulumuzdur ki biz onu Benî İsrail'e darb-ı mesel kıldık. Çünkü; Hz. İsa'nın şan-ı acibî vardır. Zira; pedersiz meydana geldi ve hîn-i sahavetinde bir çok harikulade ga­ribeler yedinde zuhur etti. Bunların cümlesi Benî İsrail'e birer ib­ret oldu. Zira; her biri bizim kudret-i kahıremize delâlet eder acâ-ibâttandır. Eğer biz sizin babasız doğmanızı isteseydik sizleri de babasız halkederdik, dileseydik sizin bedelinizde yer yüzünde me­lekler halkeder, onlara imâr ettirirdik ve yer yüzünde onlar sakin olur bize ibadet ederlerdi.

[İsa (A.Ş.) kıyamete alâmettir. Hal böyle olunca kıyametin vukuunda şek etmeyin ve bana ittibâ edin. Zira; şu size göstermiş olduğumuz tarîk bir doğru yoldur.]

[Şeytan sizi doğru yoldan menetmesin. Zira; şeytan size ada-|eti meydanda bir düşmandır.]

Yani; İsa (A.S.) m babasız meydana gelmesi ve bir takım acîb ve garîb zuhurata menba' olması kıyametin vücuduna alâmettir. Çünkü; Hz. İsa'nın eliyle ölülerin dirilmesi kıyamette emvâtm ih­ya olunacağına delâlet eder. Yahut Hâzin'de beyan olunduğuna na­zaran Hz. İsa'nın semadan yer yüzüne inmesi kıyamete alâmettir. Şu halde Hz. İsa'nın babasız doğması ve âhir zamanda semadan inmesi kıyamete delâlet edince kıyametin vukuunda elbette şek-ketmeyin, benim şeriatime ve Resulüme ittibâ edin. İşte benim size tavsiye ve ittibâ etmenizle emrettiğim tarîk sizi matlubunuza isal eder doğru bir yoldur. Binaenaleyh; bu tarîka sülük eden dalâlette olmaz, fevz ü felah bulur ve bu doğru yoldan şeytan sizi elbette men'etmesin. Zira şeytan; adaveti meydanda sizin pek büyük bir düşmanmızdır. Binaenaleyh; daima sizi cadde-i tevhidden çıkar­mak ve intikamını almak ister. Şu halde sizin uyanık bulunup tu­zağına basmamanız lâzımdır.

Hz. İsa'nın âhir zamanda semadan yer'yüzüne nazil olacağına bazı âyetler delâlet ettiği gibi bir çok ehâdis-i celile dahi vardır. Hatta İmam-ı Buharı ve Müslim hazeratmın ittifakları ile (Ebu Hüreyre (R.A.) m rivayeti ile Resulüllah'm «Hz. İsa arz-ı Mukad-des'e nazil olur. Elinde bir harbe ile Deccal'ı katleder, Beyt-i Mu-kaddes'e gelir. Nâs sabah veyahut ikindi namazı kılarlar. İmam geri çekilir ve İsa (A.S.) Şeriat-i Muhammediye üzerine imam olur ve adalet üzere hükmeder. Salibi kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kal­dırır, kiliseleri tahrib eder, diyanet-i İ-slâmiye üzerine Nasarâ ile muharebe eder, İslâmiyeti kabul etmeyeni öldürür ve kırk sene yer yüzünde ikamet buyurur. Sonra vefat eder ve ehl-i iman namazını kılarlar» buyurduğu mervîdir. İşte bu ve bunun emsali ehâdis-i celîle Hz. İsa'nın âhir vakitte nazil olacağına ve adaletle hükmede­ceğine delâlet etmektedir.

Hulâsa; Hz. İsa'nın kıyamete alâmet olduğu ve kıyametin vu­kuunda şekketmek caiz olmadığı ve tarik-ı müştekim olan tarik-ı İlâhî'ye ittibâ etmek ve şeytanın doğru yoldan menetmemesi için vesvesesine aldanmamak lâzım ve şeytanın insanlara adaveti mey­danda bir düşman olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cünıle-sindendir.[48]

 

Vacip Tealâ İsâ (A.S.) in Benî İsrail'e bir mev'iza ve ibret olduğunu beyandan sonra nübüvvetini izhara dair bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki İsa (A.S.) mucizeler, İncirin âyetleri ve ahkâm-1 vazıha ile gelince Benî İsrail'e hitaben «Rabbım tarafından Resul olarak İncil vesair marifet-i İlâhiyeyle ben size geldim, ihtilâf et­tiğiniz bazı mesaili de ben size beyan edeceğim. Binaenaleyh; Al­lah'tan korkun ve nefsinizi günahlardan vikaye ile azaptan kurta­rın ve bana da itaat edin» dedi.]

Yani; İsa (A.S.) nübüvvetini izharla davasını ispat eder muci­zeler ve kitap ile Benî İsrail'e geldiğinde onlara hitaben '(Ben size usul-ü itikadiye ve füru-u â'mâlde ihtilâf ettiğiniz ahkâmdan bazı­larını beyan için geldim. Hal böyle olunca küfür ve isyandan nef­sinizi vikaye edin, Allah'dan korkun ve bana itaat edin» demekle nasihatta bulundu ve ahkâm-ı şeriatı tebliğ etti.

Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette hikmetle murad; usul-ü itikattır. İhtilâf ettikleri şeyle murad; Tevrat'ın ahkâmından bazı mesail-i fıkhiyedir. İhtilâf et­tikleri mesailin bazısını beyan edeceğini beyan; her ihtilâf ettik­leri şeyleri beyan etmeyeceğini beyandır. Çünkü; nâs lüzumsuz bir çok şeylerde ihtilâf ederler ki beyana hacet kalmaz. Binaena­leyh; beyana lüzum gördüklerini beyan edeceğini sarahaten zikret­miştir ki her birini beyan lâzım olmadığına işaret olsun.[49]

 

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın ittikâ ve itaatle emrettiğini beyandan sonra bu emrin illet ve sebebini beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Muhakkak Allahü Tealâ benim ve sizin Rabbımızdır. Cümle­mizin Rabbımiz olunca O'na ibadet edin. İşte Allahü Tealâ'ya iba­det; doğru bir yoldur.]

Yani; Allah'a ittikâ ve Allah'ın azabından korkmak vaciptir. Zira; Allahü Tealâ benim Rabbim ve sizin de Rabbinizdir. Şu halde Allah'a ibadet edin, çünkü başka Rabbiniz yok ki ona ibadet ede­siniz. İşte Allahü Tealâ'ya şu beyan olunan ibadet; bir doğru yol­dur ki ona sülük eden asla şaşmaz maksadına vasıl olur.

Rab; envai nimetle terbiye edici manâsına olduğundan en­vai neşvünema ve nimetlerle terbiye ve ihsan eden Rabba lâyık olan; ibadet etmek olduğuna işaret için itaatla emrin illeti olmak üzere Allahü Tealâ'nm kendisinin ve onların Rabbısı olduğunu be­yan etmiştir.[50]

 

Vacip Tealâ Hz. İsa'nın Resul olarak ba'solunduğunu ve kavmi­ne vakî olan bazı nesâyihini beyandan sonra o zamanda Yehud'un ihtilâf ettiklerini ve âkibet zalimler için helâk-i azîm olduğunu be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Hz. İsa'nın Nebî olarak kavmine geldiği zaman Yehûd ve Nasarâ'dan fırkalar ihtilâf ettiler. Onlar ihtilâf edince yevm-i kı­yametin acıtıcı azabından helak zalimler içindir.]

Yani; İsa (A.S.) in nebî olarak gelip kavmini hakka davet ede­rek ittikâ ve itaatla emrinden ve tavsiyesinden sonra fırkalar zu­hur etti, onlar usul-ü itikatta ihtilâf ettiler. Böyle ihtilâf edince helak şol kimselere olsun ki onlar Allah'ın emrinden çıktılar. Bi­naenaleyh; gerek kendi nefislerine ve gerejc kendilerinin gayrılara zulmettiler. İşte onlar Yevm-i kıyametin azabından helak olacak­lar ve akıbet Cehennem'in veyl deresi onlara mahsustur.

[O zalimler başka şey beklemezler, ancak kendilerinin haber­leri olmaksızın ansızın kıyametin onlara gelmesine intizar ederler. Çünkü; onların zulümlerinin cezay-ı sezası ancak kıyamette ola­bilir.]

Yani; Hz. İsa'dan sonra ahkâm-ı dinde ihtilâf edip gûnâ gûn mezhepler icadedenler umur-u âhireti inkârla umuru dünya ile meşgul oldukları bir zamanda ânı olarak kıyametin gelmesini ve kendilerinin helak olmasını gözlerler. Bu âyeti celilenin manâsı Türkçede bir darb-ı mesel hükmündedir. Çünkü; zalim ve gaddar olan bir kimse hakkında «filân adam falan vak'ayı arar, bakalım Allahü Tealâ yoluna verir» denildiği gibi «O adam başka bir şey beklemez, Allah'dan bir belâ bekler yakmda başına bir taş düşer» denir ki «ettiğini bulacak» demektir. İşte bu âyette dahi zalimler beklemez, ancak kıyametin gelmesini beklerler» deniliyor ki «ora­da belâlar mı bulacaklar» demektir.[51]

 

Vacip Tealâ icmalen kıyametten bahsettikten sonra kıyametin bazı ahvalini tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Bu dünyada küfrüzere dostluk edenlerin yevm-i kıyamette bazıları bazılarına düşmandır, illâ müminler ve müttakîler birbir­lerine düşman olmazlar.]

Yani; yevm-i kıyamette küfrün cezası olan azapları görünce dünyada küfr ü ma'siyet üzere dostluk edip masa başında dostâne teâtî-i akdâh edenlerin bazıları bazılarına adavet ve husumet eder­ler. Çünkü; birbirlerini küfre teşvik ve yekdiğerini idlâl ettiklerin­den beyinlerinde olan muhabbet adavete inkılâbeder. Zira; dünya­daki muhabbetleri âhirette azaplarına sebep olmuştur. Amma mü-rnin-i müttekîlerin yekdiğerine karşı muhabbetleri Allah'a ibadete terğibe sebep olduğundan muhabbetlerindi neticesi âhirette dere-cât-ı âliyeye vesile olduğu cihetle muhabbetleri dünyada cereyan ettiği veçhile âhirette dahi devameder. Çünkü; muhabbetlerinden menfeat görüp zarar görmediklerinden muhabbetleri daha tezayüd eder. Günahkârlar ise muhabbetleri günah üzere müesses olduğun­dan aynı mazarrattır. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı cürmederek birbirlerine lânethan olurlar. Zira; muhabbetleri garaz-ı fasit üze­re bina olunduğundan akibeti de fasit olur.

Dünyada muhabbet; ikidir : Birincisi; insanların yekdiğerine şehevât-ı nefsaniyeye ait bir takım günahlarda ittifak sebebiyle hasıl olan muhabbettir. Bu nevi muhabbetin bakası ol­maz. Zira; muhabbete sebep olan lezzât-ı dünyanın bakası yok ki onun üzerine bina kılman muhabbetin bakası olsun. Elbette ola­maz, belki bu gibi muhabbetlerin akıbeti nefrettir. Çünkü; bir çok azaba müeddî olur. Binaenaleyh; böyle muhabbetler dünyada dahi devam etmez. Zira; bir menfeat uğrunda dostluk o menfeatle kaim olduğundan menfeatin zevaliyle o dostluk da zail olur. İkin­cisi; İnsanlar beyninde tâat-ı İlâhiyede ve imanda ittifak et­tiklerinden hizmet-i mevlâda birbirine muavenetle Allah'ın rıza­sını tahsil için vaki olan muhabbetleridir ki bu kabil muhabbetler dünyada ve âhirette devameder tezelzüle uğramaz. Zira; muhabbe­tin sebebi olan ibadet ve iman ve uhuvvet-i diniye tebeddül kabul etmez ki ondan hasıl olan muhabbet tebeddül etsin. Belki bu gibi muhabetl'er günden güne ziyadeleşir eksilmez. Çünkü; muhabbe­tin sebebi daimî olup zevale maruz olmadığı gibi bir çok mükâfata dahi sebep olunca elbette muhabbet ziyadelenir. Bunların emsali hariçte binlerce görülmektedir. Meselâ her şahıs kendi nefsinde samimi ve hasbî olan muhabbetle bir menfeat-ı dünyeviyye mu­kabilinde hasıl olan muhabbet arasında bir çok fark bulur. Bina­enaleyh; şu zamanda muhabbetler hep sahtedir. Çünkü; kâffesi menafi-i hasise için olduğundan dün gördüğün dost bu gün düşman olur.[52]

 

Vacip Tealâ kıyametin ahvalinden günahkârların dünyada bir­birlerine muhabbetleri âhirette adavete inkılâb ve mümin-i mütta-kîlerin yekdiğerine muhabbetlerinin devamedeceğini beyandan sonra kıyamette Cenab-ı Hakkın müminleri taltif edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kullarım! Bu gün sizin üzerinize korku yoktur ve siz mah­zun olmazsınız.]

Yani; Allahü Tealâ'nın rızası için dünyada birbirlerine muhab­bet eden müminleri taltif etmek üzere Vacip Tealâ müminlere hi-tâb ve iltifat olarak buyurur ki «ey iman ve uhuvvet-i diniyye icabı beyinlerinde samimi muhabbet cereyan eden kullarım! Kıyamet gününde bizim gazab ve kahrımızdan size korku yoktur. Binaena­leyh; siz mahzun olmazsınız».

Bazı müfessirîn'in beyanları veçhile Kur'an'da lâfzı müminlere mahsus olduğundan bu âyette hitab müminleredir. Bina­enaleyh; bu âyette müminlere dört vecihle ikram vardır: Bi­rincisi; Cenab-ı Hak yevm-i kıyamette müminlere vasıtasız bizzat hitap edeceğini beyan buyurmuştur. İkincisi; ubu­diyet sıfatı ile tavsif ederek demek müminler için teşrif ve ta'zîmdir. Üçüncüsü; yevvı-i kıyamette müminlerin korkusunu izale* edeceğini beyan buyurmuştur. Dördüncüsü ; onlarda o günde hüzün olmıyacağını beyan etmiştir. Ehl-i mahşer bu hitabı işitince cümlesi bu iltifattan hissedar olmayı ümit ederler.[53]

 

Vacip Tealâ bu hitab-ı İlâhîdeki tebşirâtın yalnız müminlere mahsus olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu tebşir âtla mübeşşer olanlar şol kimseler ki onlar bizim âyetlerimize iman ettiler, resullerimize mütî ve münkad oldular.]

Çünkü; bilcümle emirlere itaatla işlerini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek her işini Allah'ın rızası için işlediklerinden her türlü kor­kudan kurtulmuşlar ve- Cenab-ı Hakkın bu suretle beyan buyur-masıyla ehl-i isyan kat'-ı ümîd ederek meyus olmuşlardır.[54]

 

Vacip Teaİâ kıyametin ahvalinden üçüncüsünü üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennete «Siz ve zevceleriniz gayet mesrur olduğunuz halde Cennet'e girin» denilir.]

Yani; Allah'ın hâs ve mümin kullan kıyamette Rabları tara­fından şu iltifata nail olmakla kalmazlar, belki korku ve hüzün ol­madığım tebşir iltifatına nail olduktan sonra muhasebeleri kemal-î sür'atle görülür. Ba'dehû ehl-i imana ta'zîm ve tekrîm olmak ve meserretlerini tebşir etmek için tarafı İlâhî'den onlara «Siz ve zev­celeriniz kemal-i meserretle müzeyyen ve mutantan olarak Cen­nete girin» denilir. habre'den alınmış jerah ve sürür manâsında mübaleğadır ki o sürürün eseri yüzünde görülmek şart­tır. Yahut ziynet manasınadır. Yİahut ikramda mübâleğadır. Bu makamda şu manâların her üçü de murad olunabilir. Zira; cem'in-de inat yoktur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [kıyamette ehl-i ima­nın muhasebeleri görüldükten sonra canib-i İlâhî'den onlara hita­ben «Ey halis kullar! Siz mükerrem ve muhterem ve yüzünüzde eseri görülürcesine sürür-u tamla mesrur ve envaî ziynetle müzey­yen olduğunuz halde zevcelerinizle beraber Cennet'e girin» deni­lir]  demektir.

İnsanların meyi ü muhabbetleri ezvâç üzerinde daimî ve raha­tın kemali zevceyle beraber olduğuna işaret için ferah ve sürürün en çok olduğu Cennet'e girileceği gün Cenab-ı Hak «Zevceleriniz­le beraber girin» buyuracağını beyan eylemiştir.[55]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın Cennet'e girip kemâl-i sürurla karar-laştıktan sonra vaki olacak ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet üzerinde, ellerinde altından büyük çanaklar ve küçük kâselerle hizmetçiler tavaf eder. Yani başlarında dönerler ehl-i Cennet'in her istedikleri şeyler ve gözlerinin telezzüz edeceği güzeller vardır, onların sürür ve ferahları tam olsun için onlara «Ey ehl-i Cennet! Siz ebedî Cennet'te kalacaksınız» denilir ki «aca­ba tekrar Cennet'ten çıkar mıyız» endişesi olmasın.]

Yani; âhirette cereyan edecek ahvalden birisi de ehl-i Cennet Cennet'e girdikten sonra onlara vaki olacak ikramlardır. Çünkü; ehl-i Cennet, Cennet'e girince hizmetçilerin ellerinde altından ta­baklar içinde me'külât ve altından billurlar içinde meşrubat oldu­ğu halde ehl-i Cennet'in etrafını dolaşırlar, her ne isterlerse hiz­metçiler getirirler. Zira; Cennet'te her nefsin istediği şeyler ve gözlerin telezzüz edeceği nimetler mevcuttur. Ehl-i Cennet'e «siz­ler ebedî Cennet'te kalıcısınız» demekle onların sürurlarmı ikmâl ederler ki Cennet'ten çıkmak korkusu kalplerinden bilkülliye zail olur ve ferah içinde ebedî kalırlar.

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyet nazil olunca ashabdan bi­risi Resulüllah'a «Ya Resulallah! Ben atı pek severim, Cennet'te at var mıdır?» Ve diğer biri de «Ben de deveyi çok severim, deve de var mıdır?» dediklerinde «Her ne isterseniz âlâsı vardır» bu­yurduğu (Abdurrahman b. Basit) dan mervidir.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile bu âyette envai nimetin Cennet'te bulunacağı ve insanın arzu ettiği şeyden hiç bir noksan olmıyacağı beyan olunmuştur. Çünkü nimet; ikiden halı olamaz: Birincisi; nefsin iştihâ ettiği, ikincisi; gözün te­lezzüz eylediği şeylerdir. Âyette ise her iki nevi de zikrolunduğun-dan nimetin her nevi zikrolunmuş demektir.[56]

 

Vacip Tealâ ehl-i iman için Cennet'te hazırlanan nimetler ve dereceler müminlerin amellerine göre olup meyvenin her nevi mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu Cennet ki siz ona ameliniz sebebiyle varis olarak dahil oldunuz. Sizin için o Cennette çok meyveler vardır ve o meyveler­den siz yersiniz.]

Yani; ey ehl-i Cennet! Sizin fevz ü felahla dahil olduğunuz şu Cennet ameliniz sebebiyle varis olduğunuz Cennet'tir, o Cennet'te envai meyve mevcut olup onlardan istediğinizi istediğiniz veçhile yersiniz. Sîzin için hiç bir manî yoktur ve nev'î de çoktur tüken­mek kaygısı hatıra gelmez ve sarfetmekle yok olmaz.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile Cennet; mal-i mevrusun verese üzerinde kaldığı gibi ehl-i Cennet üzerinde baki kalacağın­dan mal-i mevrusa teşbih olunmuştur. Çünkü; ceza ve sevap amel üzerine terettüb edip amelin halefi olduğu cihetle amelin cezası olan Cennet mirasa benzemiştir. Yahut ehl-i iman kâfirlerin Cen­net'te olan makamlarına varis olduklarından «Siz o Cennet'e varis oldunuz» denilmiştir. Cennet'te olan meyvelerden ekletmek devam­lı ve müstemir olduğuna işaret için meyvelerden yemek istimrara ve devama delâlet eden muzarî sigasiyle varid olmuştur.

İnsanların bu dünyada gördükleri ve bildikleri nimetlerin bü­yükleri bu âyetlerde zikrolunmuştur. Çünkü insan için bu dünya­da mühim olan nimetler; Dörttür : Birincisi; taam kısmı­dır ki mat'ûmâttır. İkincisi; şarap kısmıdır ki meşrubattır. Hizmetçilerin ellerinde kâselerle dolaşmalarıyla enva-ı meşrubatın bulunacağına işaret olunmuştur. Üçüncüsü; zevceleridir ki menkûhâttır. Buna da «zevcelerinizle Cennet'e girin» denilece­ğini beyanla ve telezzüz-ü a'yünle yani gözlerin telezzüz edeceği şeylerin bulunacağını beyanla işaret olunmuştur. Dördün­cüsü; meyvelerdir. Onun da Cennet'te pek çok olacağı beyan olunmuştur. Gerçi Cennet'te gözlerin görmediği ve kulakların duy­madığı bir çok nimetler varsa da insanların bu dünyada anlıyabi-leceği nimetler bunlar olduğundan âyette bunların zikriyie iktifa olunmuştur. Yoksa Cennet'te lâyuad velâ yuhsâ nimetler mev­cuttur.[57]

 

Vacip Tealâ'nın âdet-i İlâhiyesi; Kur'an'da  ehl-i  Cennet'le ehl-i Cehennem'in zikirleri birbiri akabinde olmaktır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in ahvalini beyandan sonra ehl-i Cehennem'in ahva­linden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Günahkârlar ve cinayet irtikâbedenler azab-ı Cehennem'de ebedidirler, asla azabları tahfif olunmaz. Halbuki onlar azaptan kurtulacaklarından ümitlerini keserler.]

Yani; günahların pek büyüğü olan küfrü irtikâbeden kâfirl-er azab-ı Cehennem'de ebedi kalıcılardır, Cehennem'de kaldıkları müddet asla azapları tehaffüf etmez ve onlar da azaptan kurtul­maktan kat'ı ümM ederler. Binaenaleyh; daima muazzeb olur du­rurlar.

Bundan evvelki âyetler mutlaka ehl-i imanın ahvalini beyan hakkında olmak karinesiyle bu âyette mücrim I er le murad; kâfirler olduğundan bu âyet günahkâr olan müminlerin Cehen­nem'de ebedî kalmasına delâlet etmez. Gerçi mücrim asıl lügat ma­nâsına nazaran mutlaka günahı irtikâbeden kimseye denildiği ci­hetle mümine ve kâfire şamilse de bu âyette kâfirlere mahsustur.

Bu âyette kâfirlerin azaplarının üç cihetle şiddeti beyan olun­muştur : Birincisi; azaplarının muhalled olmasıdır. İkincisi; azaplarının tahfif olunmamasıdır. Üçüncü-s ü ; azaptan kurtulmakdan kafi ümîd etmeleridir. Bunun her üçü de azap üzerine azaptır.

demektir. Çünkü fütur; bir şeyin gevşemesi, yorulması ve noksan olmasıdır ki burada; onlardan azab noksanlanmaz demektir.

[Biz onlara zulmetmedik velâkin onlar kendileri zalim oldular.]

Yani; onlar üzerine azab-ı Cehennem'i inzal etmedim o azabın ebedî olması ve hafif olmamasıyla biz onlara zulmetmiş olmadık velâkin onlar küfür gibi bir azîm cinayeti irtikâp etmekle onlar kendi nefislerine zulmettiler. Binaenaleyh; azab-ı ebedîye duçar oldular. Çünkü cezanın büyüklüğü; cinayet nisbetindedir.[58]

 

Vacip Tealâ mücrimlerin Cehennem'de muhalled olduklarını ve azaplarının hafiflemiyeceğini ve onların Cehennem azabından kurtulmalarından ümitlerini keseceklerini ve bu azabın onlara zul-molmayıp kendileri zalim olduklarını beyandan sonra Cehennem'-de vaki olacak nidalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cehennem üzerlerine vaki olan azaba tehammülleri kal­mayınca Cehennem'in hazinedarlarına çağırırlar ve derler kî «Ey Cehennem'in maliki! Rabbın Tealâ bizi Öldürsün ki azab-ı Cehen­nem'den halâs olalım. Zira; tahammülümüz kalmadı.» Ehl-i Cehen­nem böyle demekle tazarrûda bulununca Cehennem'in maliki «Siz Cehennem'de kalacaksınız» demekle cevap verir.]

Ehl-i Cehennem'in bu nidaları muhal olan bir şeyi temenni kabilindendir. Zira; kendileri için necat olmıyacağı bildirildiğin­den azaptan kurtulmaktan nâ ümîd oldukları bundan evvelki âyet­te beyan olunmuştu. Yahut Cehennem'in malikini vasıta ittihaz ederek hakikatte azaptan halâslarım istirhamdır. Zira; her ne ka­dar halâs olamıyacakları kendilerine tefhîm olunmussa da azabın şiddetinden unuttukları için hakikatte azaptan kurtulmak çarele­rini arayacaklardır.

Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyette kaza ile murad; ölümdür. Yani ehl-i Cehennem demek isterler ki «Ey malik! Bizim için Rabbına şefaat et ki ruhumuzu kabzile bizi öl­dürsün, azabı idrak etmez bir hale gelelim.» Bunların feryad ederek tekrar be tekrar Cehennem'in malikine müracaatları vuku bulunca bu nidalarına cevap olarak Cehennem'in maliki kendileri için kurtulmak olamıyacağı cihetle ebedî Cehennem'de kalacaklarını ve Cehennem'de ölüm olmadığını haber verir. Ancak bu haberi vermesinin derhal olmak ihtimali varsa da Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran bir çok müddet sonra ve belki yüzlerce seneler geçtikten sonra cevap ve­recektir. Lâkin bu gibi şeylerin ilmi Allahü Tealâ'ya aittir. Çünkü; âyette onların sualleriyle Malik'in cevabı arasında geçecek müd­dete dair bir işaret yoktur.

Gerçi ehl-i Cehennem'in bu nidaları ileride olacaksa da vukuu muhakkak olup asla hilaf ihtimali olmadığına işaret için mazi si-gasiyle varid olmuştur.[59]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in Cehennem'de meksedecekleri-nin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ulûhiyetime yemin ederim ki muhakkak Biz Rasûl'ü-müz vasıtasiyle size hak olan Kur'an'ı ve ahkâm-1 Islâmiyeyi ge­tirdik, lâkin sizin ekseriniz hak olan Kur'an'a ve o Kur'an'ı geti­ren Resûl-ü Mükerrem'e nefretle buğz u adavet edersiniz, belki hakkı kabul etmemeye hükm-ü kat'î verirsiniz. Binaenaleyh; biz de sizin üzerinize azab-ı ebedî inzaline hükm-ü kat'î veririz.]

Yani; ey kâfirler! Siz Cehennem'de ebedî kalmaya mahkûm­sunuz. Nasıl mahkûm olmazsınız? Elbette mahkûm olacaksınız. Zira; muhakkak size nebilerimiz vasıtalariyle hak olan ahkâm-ı şeriyemizi getirdik velâkin sizin ekseriniz hakkı kabulden imtina ettiğiniz gibi hakkı size tebliğ eden Peygamberlerden de nefret et­tiniz, itaat ve inkiyâd cihetine asla meyletmediniz, belki hakkı ka­bul şöyle dursun hakkı tebliğ eden Resule hile etmeye, hakkı ka­bul etmemeye, desise aramaya ve hak sahibini itlafa cür'et etme­ye hükm-ü kat'î verdiniz. Binaenaleyh; biz de kahr u gazabımız îcabı size karşı mekrimizi tahkim ettik, azabımızla onları ihlâk et­mek ve ebedî CehennemMe kalmalarıyla hükm-ü kat'î verdik.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile ehl-i nâr'ın ebedi Cehennem'de kalmasına sebep; ikidir: Birincisi; haktan nefret edip kabul etmemeleridir. İkincisi; hakkı tebliğ eden resule birtakım hiyel ü desaisle hakkı tekzibe karar-ı kafi vermeleridir. Bu hal insanlarda çok zamanlar vaki olan bir âdet-i seyyiedir. Çünkü; insanın kendi garaz-ı fasidi fevt olmamak için açıktan bir hakikati red ve onun reddi için bir takım hileler düşünerek hak sahibini terzil etmek insanlar arasında her zaman görülen haller­dendir. Gerçi âyet Mekke kâfirleri hakkında nazil olmuşsa da bu gibi kötü halleri âdet ve hakka buğzedenlerden ve hiyel ü desaisle hakkı redde karar-ı kat'î verenlerden Cenab-ı Hakkın intikamını alacağında şüphe yoktur. Vakıa ehl-i iman kâfire kıyas olunmazsa da günahının cezasını çekeceğinde şüphe edilemez. Zira; hakkı red için hile arayanların hileleri ayaklarına dolaşır. Binaenaleyh; ekserisi dünyada cezasını görür. Bu gibilerden ahz-ı intikam ede­ceğini Cenab-ı Hak hükm-ü kat'isiyle haber ver­miştir

[Yoksa onlar zannederler mi ki biz sırlarını, kalpıerindeki gizli sözlerini ve aralarındaki fısıltılarını bilmiyelim? Evet biz her şeylerim işitir ve biliriz. Zira; bizim meleklerimiz onların yanla­rında herşeylerini yazıp duruyorlar.]

Ehl-i Tefsirden bazılarının beyanına nazaran Kureyş müşrik­lerinin (Darün-Nedve) de gizlice Resulüllah'ı katil hususunda yapmış oldukları müzakere ve netice-i müzakerede vermiş olduk­ları kararları hakkında bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Resuller le murad; hafaza melekleridir. Çünkü; onlar insanın gizli, aşikâr, hata, savap amellerinin cümlesini bilir ve ya­zarlar. Cenab-ı Hakkın yarattığı kulları bunların esrarına vakıf olunca Allahü Tealâ'nm bileceği evleviyyetle sabit olur.

[Ya Ekrem-er Rusülî Sen müşriklere hitaben de ki «Eğer Rah­man Tealâ'nm veledi olsa o velede ibadet edenlerin evveli ben olurdum.] Zira; ben Allah'a ibadet ediyorum. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'ın veledi olsa pederine tazim ve ibadet ettiğim gibi ev­lâdına dahi evvelen tazim eden ben olurdum. Zira; pederine tazim eden; evlâdına dahi tazım eder. Çünkü; Vacip Tealâ hakkında sa­hih olanı, olmıyanı, tazim edileceği ve edilmiyeceği ben sizden da­ha ziyade bilirim. Eğer veledi olmuş olsaydı size de haber verir­dim velâkin ben ta'zîm etmiyorum. Çünkü; yoktur. Mevcut olma­yan şeye ta'zîm olmaz. Şu halde benim velede ta'zîm etmediğim Vacip Tealâ'nm veledi olmadığına delâlet eder».

Bu âyet tarafları kâzib kendi sadık bir kaziyye-i şartiyyedir. Zira kaziyyenin şartının manâsı; Vacip Tealâ'nm veledi olmasıdır, bu ise batıldır. Ceza tarafının manâsı; Resulüllah'm o velede iba­det etmesidir, işte bu da batıldır. Fakat kaziyye-i şartiyenin taraf­ları batıl olmaktan kaziyyenin batıl olması lâzımgelmez. Çünkü kaziyye-i şartiyyenin manâsı; farziyet üzerinedir. Yani «Eğer Va­cip Tealâ'nm bilfarzı vettakdîr veledi olsaydı mabud olurdu» de­mekten ibarettir. Böyle demekle veledi olmuş olmaz. Şu kadar ki Vacip Tealâ'nm veledi olması muhal ise de; muhali f arzetmek caiz­dir. Şu halde âyet-i celile Vacip Tealâ'nm veledi olmasını şiddetle nefiy ve kâfirlerin itikadlarını tamamiyle- red ve ibtâl etmiştir. Çünkü; muhali farz kabilinden «Veledi olsa» demektir.[60]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerine işaret ettikten sonra veled ittihazından münezzeh ölduğu:nu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Göklerin, yerin ve Arş-i âlâ'mn Rabbısım kâfirlerin tavsif ettikleri nekâisten tenzihle takdis ederim.]

Yani; Vacip Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri nekâisten münez­zehtir. Zira; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süflî olan yerin ve arş-ı â'lânm Rabbısıdır. Şu halde bu kadar âlemlerin Rabbısı olan zatın elbette cemî nekâisten münezzeh olması lâzımdır. Bina­enaleyh; «Müşriklerin zulmen ve inaden isnad ettikleri noksan sıfatların cümlesinden tenzih ve teşbih ederim»  demektir.[61]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin veled isnad ettiklerini ve kendisinin veled ittihazından münezzeh olduğunu beyandan sonra bu gibi ba­tıl îtikad taşıyanları tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zîşânt Terket onları, dalsınlar günahlarına ve vadolıındukları yevm-i [kıyamete gelinceye kadar oynasınlar.]

Yani; ey Rasul-ü Mükerrem! Bunların halleri batılı itikad olunca sen terket onları, dalsınlar dünyalarına ve batıl olan iti­katlarına, oynasınlar evham ü hayalleriyle vadolundukları yevm-i kıyamete ve o günde vuku bulacak azaba mülâki oluncaya kadar.

Bu Ayetten maksat:; Cenab-ı Hakka veled isnad edenleri teh­dit ve onların bu itikatlarının batıl oyuncaktan ibaret olduğunu beyan etmektir. Çünkü; bu gibi itikadın batıl olduğuna dair serdo-lunan delillere iltifat e'tmeyip hemen eskiden beri ülfet ettikleri mal, cah, mansıp ve riyaset gibi bir takım zevale maruz olan şey­lerle meşgul olup itikad-ı hakka meyletmediklerinden tehdide müs-tehak olmuşlardır. İşte şu istihkaklarına b:inaen bu âyetle Cenab-ı Hak onları tehdit buyurmuştur.

Hulâsa; kâfirlerin Vacip Tealâ'ya veleo! isnad etmeleri ceha­let üzere söylenmiş bir söz olduğu, onların hevâ ve heveslerine tebeiyete münhemik oldukları ve yevm-i kıyamette muazzep olacak­ları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[62]

 

Vacip Tealâ nekâisten münezzeh olduğunu beyandan sonra yerde ve gökte bulunan bilcümle mevcudatın mabudu olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ gökte ve yerde mabuddur. Zira; haldm-i mut­laktır, çünkü fevkinde hakim yoktur, ilm-i kâmil sahibidir. Çün­kü; fe,vkinde âlim yoktur.]

Yani; Vacip Tealâ için nasıl veledi var denilebilir. Bunlardan hiç birini söylemek caiz olamaz. Zira; Allahü Tealâ ehl-i semânın, ehl-i arzın ve cümle ibâdet ehlinin mabududur, kendisine yerde, gökte ve her yerde ibadet olunur cümlenin mabududur. Şu halde Vacip Tealâ'nm şeriki kim olabilir? Elbette kimse şerik olamaz. Çünkü; Vacip Tealâ kullarının mesalihini tedbiri hikmet üzere ya­par, işi ve sözü muhkem ve sağlamdır, kullarının her hallerini bi­lir. Binaenaleyh; cümlenin ibadetine müstehaktır, onun gayrı iba­dete ehil ve müstehak yoktur.

kelimesi' mabud manâsına olup de bu­lunan fî lâfzı e tealluk edince s-ema ve arzın. Vacip Te­alâ'ya mekân olması lâzım gelmez.[63]

 

Vacip Tealâ yerde ve gökte olan mahlûkatm cümlesine ma­bud olduğunu beyandan sonra ibadete ehil olduğuna delâlet eden delillerden bazılarını beyan etmek üzere :

[Veled ittihadından âlî ve: büyük oldu şol zat-ı eceli ü â'lâ ki semâvât ve arzın ve onların arasında olan bütün mevcudatın malik-i hakikisidir, mülkü ona mahsustur, kıyametin ilmi ancak ona münhasırdır, ancak onun huzur-u manevîsine rücû olunur.]

Yani; yerin ve göklerin ve onların arasında olan bilûmum mevcudatın mülkü kendine mahsus olan Vacip Tealâ isnad olunan nekâisin cümlesinden alî oldu ve ilm-i kâmil sahibidir. Çünkü; kı­yametin ilmini ve ne zaman vukua geleceğini bilmek Allahü Tea-lâ'ya mahsustur. Allah'dan başka bir bilecek de yoktur ve âhir-i emride Vacip Tealâ'ya noksan isnad eden kimselerin varacakları yer ancak onun huzur-u manevisidir.

( iîjlf ) lâfzı sebat ve beka manâsından müştak olursa Na-sarâ'nm «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dediklerini red ve ibtal et­miş olur. Çünkü; buna nazaran nin manâsı; yerin ve göklerin mülkü kendine mahsus olan Vacip Tealâ sabit ve bakî oldu demektir. Hz. İsa ise hadis olup bakî olmayınca Vacip Tealâ ile İsa (A.S.) arasında münasebet ve müşabehet yok ki Allahü Tealâ'nm oğlu olsun, olamaz. Zira; sabit ve baki olanın çocuğu dahi sabit ve baki olur. Halbuki Nasârâ İsa (A.S.) ı Yahudilerin katlet­tiklerini itikat ederler. Eğer Allah'ın oğlu olsaydı onların zu'mun-ca katlolunur muydu?

Eğer lâfzı çok hayır manâsına bereketten müş­tak olursa yine Nasârâ'nm «İsa (A.S.) Allah'ın oğludur» dedik­lerini red ve iptaldir. Çünkü semâvât ve arzı ve bunların arala­rında bulunan bütün hayvanâtın rızkını halketmek gibi hayrat-ı kesîre ve bereket-i tâmme sahibi olan zat-ı ecellü âlâya Hz. İsa nasıl veled olur? Elbette olamaz. Çünkü; Hz. İsa taam yemeye, su içmeye, yatıp oturmaya ve uykuya muhtaçtır. Cenab-ı Hak ise bu ihtiyaçların cümlesinden beridir. Binaenaleyh; Nasârâ'nm bu bab-taki itikatları batıldır.[64]

 

Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyetirie veled isnad edenleri red ve da­valarını iptal ettikten sonra Allahü Tealâ'ya şerik itikat edenleri reddetmek üzere buyuruyor

[Müşriklerin Allah'ın gayrı mabud ittihaz ederek ibadet ettik­leri şeyler onlara şefaate malik olmazlar, illâ şol kimseler şefaate malik olurlar ki onlar Cenab-ı Hakkın ülûhiyetini bilerek kelime-i Tevhid'le hakka şehadet eden kimselerdir. Halbuki onlar lisanla-rıyla şehadet ettikleri şeyleri kalpleriyle bilirler.]

Yani; müşrikler batıl olarak itikad ettikleri mabudlarmm in-dellâh makbulüşşehâde olduklarını ve kendilerine şehadet edecek­lerini itikad ederler. Halbuki bu itikatları batıldır. Zira; onların ibadet ettikleri şeyler şefaate malik değillerdir. Ancak şefaate ma­lik olan şol kimselerdir ki Cenab-ı Hakkın mabudünbilhak oldu­ğunu ilm-i yakînle bildiği halde kelime-i tevhidle vahdaniyetine şehadet edenlerdir.

Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile müşrikle­rin Allah'ın gayrı ibadet ettikleri §eyierle murad; İsa ve Üzeyr (A.S.) ile meleklerdir. Halbuki bun­lar müşriklere şefeate malik değillerdir. Çünkü; müşrikler şefeate müstehak olmadıklarından onlar haklarında şefeat olmaz ve ola­cak olsa kabul olunmaz. Amma İsa ve Uzeyr (A.S.) ile Melâike şoi kimselere şefeat ederler ki onlar ilm-i yakın ile Vacip Tealâ'­nm vahdaniyetine şehadet eden raümin-i muhlislerdir. İşte onlara şefeatleri makbuldür, yoksa müşriklere şefeat edemezler.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran mukallidin imanı sahih ol­madığını söyleyenler bu âyetle istidlal etmişlerdir, «âyette hak ile murad; kelime-i tevhiddir. Şu halde şefeat; ilm-i yakînle keli­me-i Tevhid'e şehadet edenler için olup mukallidde ise kelime-i Tevhid'in mealine ilm-i yakın olmadığı cihetle mukallid için şefaat caiz olmadığına âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mukallidin mümin olmaması lâzım gelir. Zira; hakkında şefaatin caiz olmaması mü'-min olmadığına delâlet eder» demişlerse de ehl-i sünnet ulemasın­dan ekserisi indinde mukallidin imanı sahih, hakkında şefaat de caizdir.

[Zat-i ülûhiyetime kasem ederim ki ya Ekrem-er Rusül! Sen müşriklerden kendilerinin halikının kim olduğunu sual etsen el­bette Allahü Tealâ olduğunu söylerler. Haliklarının Allahü Tealâ olduğunu bildikleri halde nasıl ifk ü iftirada bulunup da Allah'ın şeriki vardır diyorlar.] Ve şerik dedikleri şeylere ibadet ederek Allah'a ibadeti nasıl terkederler, Allahü Tealâ'yı bildikten sonra Allah'a olacak ibadeti Allah'ın gayrıya nasıl sarfederler?

[Cenab-i Hak Resulünün münacaatmda «Ya Rabbî! Şunlar iman etmez bir kavimdir» dediğini bilir.]

Yani; Resulüllah kavminin gafleti, kalplerinin kasveti ve küfr üzere inat ve ısrarları hakkında Vacip Tealâ'ya nıünacaat etmiş ve münacaâtında «Ey benim Rabbim! İşte şunlar ki Hak'dan i'râz ederek cinayetin nihayesi olan küfürde devam ediyorlar. Bunlar öyle bir kavim ki iman etmiyorlar» dediğini Allahü Tealâ bilmişti.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nın kıyamete ilmi olduğu gibi Resûl'ünün kavminden şikâyet hususunda münacaatmdaki şu sözlerine dahi ilmi vardır demek olur.[65]

 

Vacip Tealâ Resulünün kavminin iman etmediklerinden şikâ­yet etmesi üzerine Resulünün hatt-ı hareketini tayin ve müşrikle­re karşı alacağı vaziyeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler nasihat dinlemeyip iman etmeyince ya Ekrem-er Rusül! Sen müşriklerden i'râz et ve onlara selâm söyle, yakında ne olacağını bilirler.]

Yani; iman etmeyince sen onlardan yüz çevir. Şimdilik emr-i terbiyelerinden sarf-ı nazar et, biraz müddet davetlerinden vazgeç, mütareke olmak üzere «Benim emrim ve hal ü şanım sizden selâ­mette olmaktır» demekle iktifa et. Zira; yakm bir zamanda onlar amellerinin cezasını görürler ve bilirler.

Bu âyet Resulüllah'ı tesliye ve müşrikleri tehdittir. Çünkü yakında bilecekleri, kötü amellerinin netice-i vahîmesi olduğunu kelâmın şevki anlatmıştır. İ'râzla emir; bir müddet mütarekeye mahmuldür, yoksa bükülliye i'râza mahmul değildir. Çünkü; umur-u dine davette bazı kere mütareke vukuu siyer kitaplarında mezkûrdur. Burada i'râz ve selâmla emir, mütareke kabilindendir. Kâfire selâm vermek caizdir diyenler bu âyetle istidlal etmişler­dir, fakat şu kadar ki kâfire yalnız selâm lafzıyla iktifa olunduğun­dan kâfire selâm lâfzı kafî, mümine «Selâmün aleyküm» demek lâzımdır denilmiştir.

(İbn Abbas) hazretlerinden bu âyetin âyet-i kıtalle mensuh olduğu mervî ise de Fahri Râzi bu misilli makamda nesih iltizam etmenin müşkül olduğunu beyan etmiştir. Zira; emrin mazmunu­nu bir kere işlemekle lâfzın delâleti hasıl olur. Binaenaleyh; neshi iltizama hacet yoktur. Belki emir; muvakkat bir müddete mahmul­dür. Şu halde «Nusret-i İlâhiye zuhur edinceye kadar selâmetle vakit geçir» demekten ibarettir.[66]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5177-5178

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5178-5179

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5179-5180

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5180-5182

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5182-5183

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5184-5185

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5185-5186

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5186-5187

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5187-5188

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5188-5189

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5189-5190

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5190

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5191-5192

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5192

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5192-5193

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5194

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5194-5195

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5195-5196

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5196-5197

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5197-5198

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5198

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5198-5199

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5199-5201

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5201-5202

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5202-5204

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5204-5205

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5205-5206

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5206-5207

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5207-5208

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5208-5209

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5209-5210

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5210-5211

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5211-5212

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5212-5213

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5213-5214

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5214-5215

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5215-5216

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5216-5217

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5217-5218

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5218

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5218-5220

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5220-5221

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5221-5222

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5222-5223

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5223-5224

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5224-5225

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5225-5226

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5226-5228

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5228-5229

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5229-5230

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5230-5231

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5231-5232

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5232-5233

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5233

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5233-5234

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5234-5235

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5235-5236

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5236-5238

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5238-5239

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5239-5241

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5241-5242

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5242-5243

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5243

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5243-5244

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5244-5246

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5246-5247