Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Duhân - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 44. Sayfa

SURE-İ DUHÂN.. 2


SURE-İ DUHÂN

 

İşbu sûre-i şerif enin âyetinden madâsı Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Elli yedi yahut elli dokuz âyeti camidir.

Müteşâbihaâttandır. Tevili caiz olduğuna nazaran lâfzı Resulüllah'ın hudud-u İlâhiyi muhafazasına, lâfzı da Resulüllah'ın vahy~i İlâhîyi murakabesine işarettir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Hudud-ı İlâhiye'yi hıfız ve bilûmum ahvalin­de vahy-i İlâhî'yi murakabe edici Resul-ü Zişânım! Sana nida ve hitap ederim] demektir.

[Nasm muhtaç olduğu ahkâmı beyan eden kitaba yemin ede­rim ki Biz Kur'an'ı bir mübarek gecede inzal ettik.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Nâsm dünyevî ve uhrevî muhtaç olduğu hill ü hürmete, usul-ü itikada ve ahval-i âhirete müteallik ahkâmı, mevaiz ve nasihati, durûb-u emsali, ibreti, enbiya-yı sabı­kanın haberlerini, tarihleri ve maârifin lüzumuna dair delilleri be­yan eden kitab-ı azîme yemin ederim ki Biz o Kur'an'ı hayrı kesîr üzere müştemil bir gecede inzal ettik.

Bu âyette LeyIe-i milbarekeyle murad; Şaban ayının nısfında vaki olan Leyle-i BERAT olduğuna dair Hz. Âişe (R.A.) dan bir rivayet varsa da ekser müfessirînm beyanları veç­hile Leyle-i mübareke yle murad; LEYLE-İ KADİR olmasıdır. Çünkü Cenab-ı Hak Kur'an'ı Leyle-i Kadirde inzal bu­yurduğunu diğer âyette tasrîh buyurmuştur. Eğer bu âyette Leyle-i. Berat murad olsa tenakuz olur. Kur'an ise tena­kuzdan mahfuzdur. Çünkü; Allah'ın kelâmı olduğu cihetle tenakuz mümtenî olduğundan âyetler beynini tevfik eder veçhuzere tevcih etmek zaruridir. Kezalik Vacip Tealâ diğer âyette Kur'an'ı Şehr-i Ramazan'da inzal buyurduğunu beyan etmiştir. Şehr-i Ramazanda mevcut olan Leyle-i Mübareke ise Leyle-i Kadir'dir, Leyle-i Berat değildir. Leyle-i Kadr'e Kadir denildiğinin sebebi; kadri alî ve bü­yük şeref sahibi olan Kur'an kendisinde nazil olduğundandır. İşte şu beyan olunan delâilin cümlesi   leyle-i mübarekeyle muradın Leyle4 Kadir olduğuna delâlet eder.

Kur'an'in Leyle-i müb arekede inzali nden murad; Levh-i mahfuzdan sema-yı dünyada mevcut olan Beytül Ma'mûr'a inzal olunmalıdır. Çünkü yer yüzüne Kur'an'm inzali; havadis ve vukuatin iktizasına göre yirmi üç sene devam ettiğin­den Leyle-i Mübarekede inzal ile muradın yer yüzüne inzali ola­maz.

Kur'an dünyevi ve uhrevî menafii cami olduğundan nazil ol­duğu Leyle-i Kadir mübarek sıfatiyle tavsif olunmuştur. Zira mü­barek; Hayr-ı kesîr manâsına olduğundan Kur'an gibi hayr-ı ke-sîri mutazammm ve hayr-ı kesîr olan bir kitap   kendisinde nazı olan gece elbette mübarek unvanını almaya şayandır. Çünkü va kitlerin cüz'leri itibariyle yekdiğerinden farkı olmadığı halde bazı sının diğerinden efdal olması; diğerlerinde olmayan bir ibadetü veya emr-i hayrın o vakitte olmasındandır. Meselâ Cuma gününüıİ fazileti Cuma namazının o günde ve Ramazan'm fazileti sair ay| larda olmayan orucun o ayda bulunmasından neş'et etmiştir. Binaj enaleyh; gerçi Leyle-i Kadrin, zatı, saatları ve eczaları itibariyi! diğer gecelerden farkı yoksa da Kur'an gibi envai hayratı cami bil kitap, semâ-yı dünyaya o gecede nazil olduğundan diğer geceleri den efdal olmuştur. İşte şu esasa binaen «zamanlar, aylar ve gü ler arasında fark yoktur» diyenlerin itirazları varid olamaz. İnşaların da zâtları, vücudları ve azalan itibariyle yekdiğerinden fark­ları olmadığı halde Cenab-ı Hakkın bazılarına ihsan etmiş olduğu akıl, kiyaset, fehm ü feraset, Rabbısma ibadet ve tâat sayesinde şu sıfatlar kendilerinde bulunmıyanlardan elbette efdaldirler, bu­nu inkâra mecal yoktur ve bütün insanların teslim ettikleri bir kaziyye-i muhkemedir. İşte bunun gibi zamanların bazısında da Cenab-ı Hakkın ihsan etmiş olduğu bir hâssa-i mümtaza sayesinde diğer zamanlardan efdal olmasında da bir mani yoktur.[1]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm   inzalinde olan   hikmeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz muhakkak Kur'an'Ia günahkârları korkutucuyuz.]

Yani; biz Kur'an'm vaaza müteallik olan âyetleri, evâmir ve nevahisi ve bir takım tehdidâtıyla adalet-i Ilâhiyeden çıkmış olan asîleri korkuturuz, o korkutmakla vahdaniyetimizi ikrar ve ubudi­yetlerini izharla Canib-i İlâhî'mize teveccühe davet ve davete ica­bet etmiyenleri inzâr ederiz.[2]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm   inzalindeki hikmeti   beyandan sonra Leyle-i Kadir'de inzalinin hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Leyle-i Kadir'de hikmeti m ut aza mm in olan her emir yek­diğerinden ayrılır ve emirlerin cümlesi bizim indimizden emir ol­duğu halde her biri diğerinden seçilir ve biz muhakkak seni ve senden evvel geçen Resulleri Kabbın Tealâ tarafından ihsan ola­rak gönderdik.]

Xani; Kur'an'ı Leyle-i Mübarekede inzal ettik. Zira; o leyle-i mübarekede insanların vesair mahlukâtm ahvaline müteallik hik­meti mutazammm her emir bizim ind-i ulûhiyetimizden varid ol­duğu halde birbirinden ayrılır, birer birer tafsil olunur ve Rabbın Tealâ tarafından kullarına rahmet olsun için kitaplarla resulleri­mizi gönderdik.

Kur'an'ı inzalin envai terbiyeyi camı olduğuna işaret için za­mir mevziinde ism-i zahir olarak esmâ-i husnâ içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur.

Hâzin'in beyanı veçhile (İbn Abbas) hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran emirleri yekdiğerinden tefrikin keyfiyeti şöy­ledir : Bu seneden gelecek seneye kadar olacak vukuatın cümlesi ayrı ayrı melekler tarafından birer deftere yazılır. Hatta her şahıs­tan vaki olacak işlerin cümlesi yazılır. Erzaka müteallik olan def­ter Mîkâil'e, muharebelere müteallik olan defter Cebrail'e, zelzele, saika, husufa, küsûfa vesair vukuata müteallik olan defterler birin­ci semada mevcut bir meleğe ve musibetlere ve ecellere müteallik olan defterler Azrail'e verilmek suretiyle muamelât ve emirler birbirinden ayrılır, bu defterlerin tanzimi ve erbabına teslimi Şa-ban'm 15. günü Leyle-i Berat'ta veyahut Leyle-i Kadir'de olduğu mervîdir. Leyle-i Berat veya Leyle-i Kadir rivayetleri arasında te-favüt varsa da Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Levh-i Mahfuz'da defterin tanzimi Leyle-i Berat'ta başlar ve Leyle-i Kadir'de niha­yet bulup memurlarına teslim edilmek suretiyle rivayetler beyin­leri tevfik olunmuştur. Çünkü; bidâyesi Leyle-i Berat'ta ve niha-yesi Leyle-i Kadir'de olduğundan her iki geceye emirlerin tefri­kinde tealluku olduğu cihetle rivayetlerin ikisine de sahih nazarı ile bakılmakla beyinlerinde olan münafaat mündefi' olmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ kullarına ihsan olarak Resul gönderdiğinin hik­metini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ ancak kullarının münacaâtını işitir ve ihti­yaçlarını bilir.]

Yani; Vacip Tealâ kullarını irşâd için Resuller gönderdi. Zira; Vacip Tealâ kullarının kabiliyet ve istidatlarına göre münacaat, ta­zarru ve niyazlarını işitir, cemi ihtiyaçlarını ve hallerini bilir. Bi­naenaleyh; onların ihtiyaçlarına göre Resul gönderir.

Sûrenin bidayesinden buraya gelinceye kadar Kur'an'ı Vacip Tealâ vücûh-u adîdeyle tavsif etmiş, Kur'an'm celâlet-i kadrine işaretle ta'zîm buyurmuştur. Çünkü; Kur'an'm sanma ihtimam ede­rek kasem buyurması Kur'an'm azametine delâlet eder, Kur'an'ı, ahkâm beyan etmek sıfatıyla tavsif ve mübarek bir gecede inzal olunduğunu beyanla azamet-i şanına ve şeref-i kadrine işaret bu­yurmuş ve o gecenin azamet-i kadrine işaret için her umurun o gecede tefrik ve tafsü olunduğunu beyan etmiştir.

[Eğer ehl-i ilimden ve erbab-ı idrakten iseniz Allahü Tealâ yerin ve göklerin ve aralarında olan mevcudatın Rabbısıdır.]

Yani; Vacip Tealâ kullarına nasıl merhamet buyurmaz ve na­sıl hallerini ıslah etmez. Elbette kullarına merhamet buyurur ve ahvalini ıslâh eder. Zira; Vacip Tealâ semâvât ve arzın, âlem-i ulvî ve süflî arasında olan mahlukâtın Rabbısıdır, her birini lâyık ol­duğu veçhüzere hakiki terbiyeyle terbiye eder. Eğer erbab-ı ilim­den ve ehl-i idrâkten iseniz kemâlât-ı İlâhiyesini ve kudret-i süb-hâniyesini bilirsiniz. Bina-enaleyh; Allahü Tealâ'nm Kur'an'ı inza-liyle kullarını terbiye ettiğini ve ahkâmını beyan etmekle merha­met buyurduğunu uzak bir şey addetmezsiniz.[4]

 

Vacip Tealâ semavât ve arzın Rabbısı olduğunu beyandan son­ra vahid-i hakiki olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mabudun bilhak olmadı, ancak o Allahü Tealâ oldu. Zira; Allahü Tealâ ölmüşleri diriltir ve dirileri öldürür.]

Yani; kulların ibadetlerine bihakkın müstehak kimse olmayıp ancak Vacip Tealâ'nm kendi vardır. Çünkü; müşahade ettiğiniz veçhile ölmüşleri ihya eder ve meniden insan vesair hayvanları halkeder ve dirileri öldürür bir kudret-i kahire sahibidir. Binaen­aleyh; kulların ibadetlerini o Allahü Tealâ'ya hasretmesi lâzımdır.

Bu âyet bundan evvelki âyetin delilidir ve takriri şöyledir ; «Allahü Tealâ yerin ve göklerin Rabbısıdır. Zira; Mabudun bilhak ancak kendisidir, ihya ve imâteye kadirdir. Her kimse ki ancak mabudun bilhak olup ihya ve imâteye kadir ola, o kimse semâvât ve arzın Rabbısıdır. O halde Allahü Tealâ semavât ve arzın Rab-bısıdır.[5]

 

Vacip Tealâ mabudun bilhak olduğunu beyandan sonra cümle insanların ve babalarının Rabbısı olduğunu beyanla kâfirleri ima­na ve insafa davet etmek üzere buyuruyor.

[Sizin ve sizden evvel geçen babalarınızın Rabbısıdır.]

Yani; sizin ve babalarınızın Allahü Tealâ'dan başka Rabbımz yoktur. Şu halde zat-ı ülûhiyetin vücudunda ve vahdaniyetinde ne için tereddüt ve neden şirki iltizâm ediyorsunuz, ibadetinizi gayra sarfla faydanız nedir, envai kemâlâta sizi isal eden Rabbmızın iba­detinden ne sebebe mebnî nukûl edersiniz? Çünkü bunların ve ba­balarının veliyy-i nimeti olunca verdiği nimetlerin şükründen iba­ret olan ibadetlerini nimeti veren Rablarma hasretmek lâzımken :

[Belki onlar bir gaflet üzere tereddüt ve şek içinde oyun oy­narlar.] Çünkü; kâfirler Kur'an'ı ve o Kur'an'la kendilerini irşâd için gönderilen Resûl'ü istihza ederek oyunla vakit geçiriyorlar. Bunların halleri böyle olunca :

[Ya Ekrem-er Rıısül! Gözle şol günü ki o günde semâ şiddetli ve açık bir duman ve zulmetle gelir. O zulmet naşı ihata eder ve nâs tarafından «Şu zulmet ve duman acitıcı bir azaptır» denir.]

Yani; ey Rasul-ü Ekrem! Kâfirler küfrüzere ısrar edince on­lar üzerine gel'ecek azaba intizar et şol günde ki o günde semâ şiddetli ve açık meydanda bir dumanla gelir ki o duman nâsm her. tarafını örter ve nâs tarafından «Şu duman azab-ı elimdir» denilir.

Hâzin'in beyanı beçhile (Abdullah b. Mes'ud) un rivayetine nazaran bu âyette duhân ile murad; Resulüllah'ın duası üze­rine Vacip Tealâ'nın Mekke ve havalisinin ahalisi üzerine İnzal ettiği kıtlık sebebiyle o havali ahalisinin açlıktan gözlerine arız olan zulmettir. Çünkü; çok acıkan kimsenin gözüne arız olan za'f-ı basar sebebiyle semayı karanlık görür.

Fahri Kâzi'nin beyanına nazaran Resulüllah Mekke ahalisinin küfrüzere ısrar edip imana davetine icabet etmeyince «Ya Rab! Bunlara Hz. Yusuf kıtlığı gibi bir kıtlık ver ki terbiye olsunlar, belki insaf ederler» diyerek dua buyurması üzerine Allahü Tealâ Mekke'ye öyle bir kıtlık verdi ki hayvanların derilerini, köpekle­rin leşlerini ve ölmüş hayvanın kemiklerini yediler. İşte o zaman ahalinin gözlerine açlık belâsı ile gök yüzü ve bütün dünya karan­lık göründü, bütün âlemin bir duman peklinde göründüğünü Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve Resulüne demiştir ki «Ey Resulüm! Sen gözet şol günü ki o günde kâfirlere küfürlerin­den dolayı arız olan kıtlık sebebiyle semânın yüzü duman gibi olup açlık dolayısiyle o karanlık kendilerini dahi ihata eder ve onlar da (Bu ne şiddetli azaptır) derler. Binaenaleyh; böyle diyecekleri gü­nü gözle, bunların haline mahzun olma» demekle küfrüzere dün­yada gelecek azabı beyan buyurmuştur.

Yahut Kazî'nin beyanı veçhile bu âyette Duhân ile mu­rad; kıyametin evvelinde kıyametin alâmetlerinden ma'dud olan dumandır ki Resulüllah bir gün «Kıyametten evvel zuhur edecek alâmetler; Duman,'Hz. İsa'nın nüzulü, Aden diyarından çıkacak ve naşı mahşere sürecek ateştir» buyurunca huzur-u risalette bu­lunan ashabı tarafından «Duman nedir? Ya Resulallah! denmesi üzerine Resulüllah bu âyeti okumuş ve «o duman mağrible meşrik arasım doldurur, kırk gün devam eder. Bu dumanın mümine tesiri zükâm kadar olur. Amma kâfire tesiri sarhoş eder ve burunların­dan girer arkalarından çıkar» buyurmuştur. İşte şu hadis-i şerife nazaran bu âyet kıyametin evvelinde zuhur edecek dumanı beyan eder.

Dumanın hali açık, meydanda ve herkesçe malûm olup hiç bir kimse şekketmez bir halde olduğuna veyahut olacağına işaret için Duhânı lâfzı ile tavsif buyurmuştur ki «meydanda olup herkesin göreceği ve bileceği bir halde olacak» demektir.

Gerçi dumanla muradın Kureyş'in açlık sebebiyle gözlerine arız olan karanlık veyahut kıyametten evvel zuhur edecek duman olmasına dair rivayetler mevcut ise de âyetin evveline ve bundan sonra gelecek âyetlere nazaran açlık sebebiyle Mekke ahalisinin gözlerine arız olan karanlık olmak ihtimali racihtir.[6]

 

Vacip Tealâ alâmât-ı kıyametten oulunan veyahut Kureyş ka­bilesine açlıktan arız olan duman mesabesinde olan karanlığı gö­rünce nâsm   Cenab-ı Hakka tazarrû ve niyazlarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bu azabı görünce onlar «Ya Rab! Sen bizden bu azabı kaldır. Zira; biz senin vahdaniyetine iman ediciyiz» demekle tazarruda bulunurlar velâkin her ne kadar bu sözü söyler ve imanlarını ikrar ederlerse de onlarda musibetten ibret almak yoktur. Binaenaleyh; onlara va'zm tesiri ne kadar uzaktır. Halbuki risaleti meydanda olan Resul onlara geldi. Eğer vaazın tesiri olsaydı ve musibetten mütenebbih olsalardı kendilerini irşâd için gelen Resule iman eder­lerdi, halbuki iman etmediler.]

Yani; onlar dumanla vaki olan azabın şiddetini görünce canib-i İlâhîye teveccüh ederek tazarrua başlar ve derler ki «Ya Rabb! Bizden şu azabı kaldar. Eğer kaldırırsan biz senin vahdaniyetine iman edeceğiz». Kâfirler böyle derlerse de onlar için vukuattan ibret almak ne kadar uzaktır. Binaenaleyh; musibet onlara ders-i ibret olmaz. Halbuki onlara mucizâtla risaletini ispat etmiş olan Resul-ü Muazzam geldi. Eğer iman edecek olsalardı o resule iman ederlerdi.

Şu beyan olunan manâ duhân ile muradın alâmat-ı kı­yametten olan duman olduğuna nazarandır. Amma Duhan ile muradın kıtlığın şiddetinden Mekke ahalisine arız olan za'f-ı ba­sarla dünya yüzünü zindan görmeleri manâsına olursa şu duanın Resulüllah'dan sadır olduğunu hikâye olur. Çünkü; bazı rivayete nazaran kıtlık şiddetlenip Mekke ahalisinin takatları kalmayınca Resulüllah'a (Ebu Süfyan) ı gönderdiler. (Ebu Süfyan) huzur-u risalete gelerek dedi ki «Ya Muhammed! (S.A.) Sen sıla-i rahmin vacip olduğunu söylersin. Halbuki kendi kavmin, akraba ve teal-lukâtın açlıktan ölüyorlar. Sen Rabbına dua et şu azabı ve kıtlığı bizden kaldırsın biz de iman edelim» demesi üzerine Resulüllah duâ buyurdu, kıtlık zail oldu. Fakat kıtlık azabından kurtulunca onlar vaadlerini ifa etmediler ve küfr-ü inadîde devam ettiler. Bi­naenaleyh; Cenab-ı Hak cümle-i calilesiyle «Biz müminleriz» sözlerini reddetmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirlerin ilticası üzerine Resûl'ümüz dua etti ve onlar da dediler ki kŞu azab-ı elîmi ya Rabbi! Bizden kaldır. Zira; biz iman edece­ğiz». Lâkin bu sözlerinde sebat etmediler. Çünkü; onların musi­betten ibret almaları ve vukuattan müteessir olmaları ne kadar uzaktır. Eğer iman -edecek olsalardı onlara Rasül geldiğinde o ra-süle iman ederlerdi] demektir.

[Resulüllah mucizâtla geldikten sonra onlar Resulüllah'dan i'râz ettiler de dediler ki 'Muhammed (S.A.) başkalarından oku­muş bir mecnundur.»]

Yani; Resulüllah onlara gelerek din-i hakka davet edip iman etmeyince Resulüllah'ın duası sebebiyle kıtlığa mübtelâ oldular ve Resulüllah'a iltica edip «Eğer bizim üzerimizden kıtlık kalkarsa iman ederiz» diyerek vadettikten sonra kıtlık kalkınca Resulül­lah'ın davetinden yüzlerini döndürüverdiler ve Resulüllah'ın da­vetine asla iltifat etmediler. Yalnız iltifat etmemekle de iktifa et­mediler, belki tecavüzâtta bulundular ve şan-ı risalete yakışmıyacak sözler söylediler ve dediler ki «Muhammed (S.A.) bu söylediği söz­leri başkalarından öğrendirir mecnundur». Bu mecnun demek kibir ve gururdan   nefs-i habislerini alamadıklarından   neş'et etmiştir.

Bazı kütüb-ü siyerde beyan olunduğuna nazaran Mekke'de müşrikler arasında Resulüllah hakkında iki türlü cereyan vardı: Birinci cereyan; Acem tarafından alınmış Benî Sa-kîfin bazı köleleri Nasrânîce bilirlerdi. Resulüllah'ın söylemiş ol­duğu sözleri o kölelerden ve daha bazı gelip giden seyyahlardan teallüm ettiğini itikat ederlerdi. Düşünmezlerdi ki zamanında vu-kubulan hâdiseye göre derhal bir âyet okur ve âyetin fesehatı be­şerin kudreti fevkinde görülür. Bu kadar fesahatla vukuata göre derhal bir âyet okumak yarım saat bir seyyahla görüşmekle teal­lüm olunamıyacagı gibi bir saat, bir gün, bir ay görüşüldüğü farzo-lunsa bile bunun hepsini bellemek mümkün olamıyacağı meydan­da bir hakikattir. O köleler bu kadar ahkâmı ve hakikati bilirlerse halka neden kendileri ilân edip öğretmiyorlar. Resulüllah'a öğret­tikleri gibi nâsa dahi öğretmeleri lâzım gelmez miydi?.Eğer bu kadar ahkâm bazı köle ve seyyâhdan Öğrenilirse Kureyş kavmi kendileri neden öğrenmeyip de cehalet ve hamakatla vakit geçi-riyorlardı.

İkinci cereyan; Mekke ahalisinden mübtelâ olduk­ları kibir ve gururunu yenemeyen müşrikler daha ziyade terbiye­sizliğe cür'et ederek Resulüllah'a «Mecnundur. Zira; cinnîler ken­disini messettiğinde onun kalbine koydukları sözlerini bize söyler. Binaenaleyh;    Kur'an diyerek bize ilân ettiği sözler cinnüerden aldığı sözlerdir» derlerdi. Halbuki bu ne kadar muannidâne ve mü-temerridâne bir sözdür. Çünkü; bütün ukalâ içtimâ ettikleri halde bir âyetini bile söylemekten aciz oldukları binlerce âyetlere w mec­nun sözüdür» demek inaddan başka bir şey olamaz. İşte şu tafsi­lât üzere Mekke'de mevcut iki cereyanı beyan etmek üzere bu âyette Vacip Tealâ buyurmuştur ki muallem lâfzı birinci cereyana, mecnun lâfzı ikinci cereyana işaret için varid ol­muştur.[7]

 

Vacip Tealâ vaki olan dua üzerine az bir müddet onlardan azabı kaldırdığını beyan etmek sadedinde buyuruyor.

[Biz onlardan az bir müddet zarfında azabı kaldırırız. Siz de ey kâfirler! Vadinizi ifa etmez mübtelâ olduğunuz küfre avdet eder­siniz.]

Yani; müşriklerin Resulüllah'a kıtlığın kalkmasına dua eder­se iman edeceklerini vaadederek müracaat etmeleri üzerine Re-sulüllah duaya başlayınca Cenab-ı Hak «Ey Habibim! Senin duan berekâtiyle azıcık bir müddette biz onlardan bu kaht u galayı kal­dırırız velâkin ey kâfirler! Azap kalkınca (Sizin azap kalkarsa biz iman ederiz) dediğiniz kelâmınız sahte ve yalandır. Zira; azap ref olununca siz mübtelâ olduğunuz şirke döner ve devam eder­siniz, âbâ ve ecdadınızı taklidden vazgeçmezsiniz»  buyurdu.

Yahut âyet Vacip Tealâ tarafından kâfirlerin «ya Rabbî! Biz­den azabı kaldır. Zira; biz iman edeceğiz'- dediklerine cevaptır. Buna nazaran m'anâ-yı âyet: [biz sizden az bir müddet azabı kal­dırırız, fakat siz bu sözünüzde sebat etmez eski halinize rücû eder­siniz I demektir.[8]

 

Vâcip Tealâ kâfirlerin  sözlerine itimad olmadığını beyandan sonra onlardan intikamını alacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette veyahud Yevm-i Bedir'de biz detle tutar intikamımızı alırız.]

Yani; ey Rasül-ü Zişân! Onlar iman etmezler sözlerinden do ner küfürlerinde ısrar ederler. Binaenaleyh; zikret şol günü ki ı günde biz onları büyük ve ihtimamlı bir tutuşla tutunca onlarda] şiddetle intikamımızı alırız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyetin tefsiri Duhân lâfzını: tefsirine nazarandır. Çünkü; eğer Duhân ile murad; kıtlık st bebiyle hasıl olan açlıktan Mekke ahalisinin gözlerine arız ola1 karanlık manâsına olursa bu âyette y e v m ile murad; Yevm-Bedirdir. Allahü Tealâ bu âyette beyan buyurduğu veçhile Yevm-Bedir'de Mekke'nin büyüklerinden şiddetle intikamını aldı. Eğe Duhân ile murad; kıyametin alâmetlerinden madud olan v kıyametin kabilinde olacak duman manâsına olursa bu âyett yevm ile murad; Yevm-i Kıyamettir. Binaenaleyh; Yevm-i K yamette Cenab-ı Hak şiddetle ahz-ı intikam edecektir. Lâkin yevr ile muradın yevm-i kıyamet olmasına lâfz-ı âyet delâlet ede: Çünkü Batşa-i Kübrâ; ancak yevm-i kıyamette olur bu dünyad olamaz. Zira; Batşa-i Kübra demek; envai cezanın büyükleriyl ahz-ı intikam ederiz demektir. Halbuki dünyada azap ne kads çok ve büyük olmuş olsa âhiret azabına nisbetle gayet azdır.[9]

 

Vacip Tealâ Resulünün Kureyş kavminden görmüş olduğu yo suz muamelelerden mahzun olan kalb-i Nebevilerini tesliye etme üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki seni Resul göndermekle Kureyş kavmini imtihan ettiğimiz gibi onlardan evvel geçen Fira-vun'un kavmini de biz imtihan ettik. Halbuki onlara da senin gibi keramet sıfatıyla muttasıl bir Resul geldi.]

Yani; ya Ekrem-er Husul! Sen kavmin tarafından vaki olan bir takım nâlâyık ahvâlden mahzun olma. Çünkü; bu hal yalnız senin kavmine mahsus bir şey değildir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki biz Kureyş'den evvel Firavun'un kavmini dahi mübtelâ kıldık. Zira; bir Resûl-i Kerîm geldi, bizim ahkâmımızı tebliğ etti velâkin onlar da senin kavmin gibi Resulün davetine icabetten ve ahkâmı kabulden i'raz ettiler ve mücerred i'razla dahî iktifa etme­yerek, o Resulü de istihza ettiler. Binaenaleyh; kendilerini irşâd için gönderilen resullerine eza etmek senin kavmine mahsus bir hal değildir ki onların ezalarından mahrum olasın.

Bu âyette fitne; imtihan ve tecrübe manâsına olduğuna nazaran imtihanın lügat manâsı Vacip Tealâ hakkında carî olma­dığından imtihan ile murad; imtihan muamelesidir. Buna nazaran âyetin manâsı; [Biz Kureyş'ten evvel kavm-i Firavun'a imtihan muamelesi yaptık] demektir. RasûI ile murad; Hz. Musa'dır. Kerîm ile murad; indallâh envai ikramla müker-rem demektir. Yahut ahlâk-ı hasene sahibi ve kavminin eşrafın­dan demektir.[10]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'un kavmine karşı söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hz. Musa kavm-i Firavun'a hitaben «Allah'ın kulları olan Benî İsrail'i bana teslim edin. Zira; ben size emin bir resulüm» dedi.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'a ve kavmine geldi, »Allah'ın kul­larına azabetmeyin, onlan bana teslim edi?a. Zira; ben taraf-ı İlâhî'den gelmiş emin bir resuiüm» demekle risaletini tebliğ etti, maksadını onlara söyledi, Benî İsrail'i azaptan kurtarmak esas va­zifelerinden birisi olduğunu ve teslim etmeleri lâzım olup muha­lefet caiz olmadığını Firavun'un kavmine anlattı. İşte Hz. Musa'nın onlara gelip emr-i İlâhî'yi tebliğ etmesi onlar hakkında imtihan muamelesi olmuştur. Bu âyette ibâdIa murad; kavm-i Fi­ravun olmak ve edât-ı nida mukadder olup nidanın da onlara mah­sus olarak (Ya ibâdellâh) takdirinde olmak ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ben size geldim ya ibâdallah! Şu halde sizin üzerinize vacip olan; hukuk-u İlâhiyeyi edâ etmektir. Bina­enaleyh; sözümü dinleyin, davetime icabetle iman edin. Zira; ben size taraf-ı îlâhî'den gelmiş emin bir Resulüm. Çünkü; Cenab-ı Hak vahyini ve risaletini bana emanet etti] demektir.

Hz. Musa'nın davasının sıdkma mucizeleri delâlet edip sözün­de yalan olmadığına işaret için emin ünvaniyle tavsif olunmuştur.[11]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın Firavun'a ve kavmine birinci tebli­ğini beyandan sonra ikinci tebliğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz Allahü Tealâ üzerine tekebbür etmeyin. Zira, ben size açık bir mucizeyle geldim ve o mucizeyi nübüvvetimi ispat için size getirdim.]

Yani; Musa (A.S.) Firavun'un kavmine birkaç teklifte bulun­du. Birinci teklifi; Benî İsrail'i teslim etmeleri veya-hud vacip olan imanı yerine getirip vazife-i asliyeyi edâ etmeleri­dir, ikinci teklifi; Allahü Tealâ üzerine tekebbür etmemeleridir. Bu teklifinde «Ey kavm-i Firavun: Ben size dava­mın sıdkma delâlet eder açık bir mucize getirdim. Siz Allah'ın ibadetini terk ve Rasûlüne ihanet etmek suretiyle Allahü Tealâ üzerine tekebbür etmeyin» demekle tekebbürden nehyetti Çünkü; Firavun ve kavminin âdetleri kibir, ceberut ve azamet olduğundan Cenabı Hakkın Musa (A.S.) vasıtasiyle ikinci teklifi kibir etme­meleri olmuştur.[12]

 

Vacip Tealâ Musa (A,S.) m    üçüncü teklifini   beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve ben sizin beni katletmenizden benim ve sizin rabbimize sığınırım.]

Yani; Musa (A.S.) Kavm-i Firavun'a Allah'ın emirlerini teb­liğ edince onlar tarafından vaki olan su-u kastları üzerine dedi ki «Sizin beni katletmenizden, lisanınızla şetmedip eza etmenizden sizin ve benim rabbimiz olan Allahü Tealâ'ya iltica eder ve hima-ye-i İlâhiyesine sığınırım.»

recvı ile murad; döğmek suretiyle öldür­mektir. Yahut lisanla fena söyleyip söğmektir. Bunun her ikisi de insanlar arasında gayet çirkin bir muamele olduğundan Hz. Musa her ikisinden de istiâze etmiştir. Çünkü katil; hayata taarruz oldu­ğu gibi söğmek de namusa taarruz olduğundan her ikisi de istiâze olunmaya şayandır. Binaenaleyh; düşman tarafından gelecek olan ve gelmesi melhuz bulunan bilûmum belâdan Cenab-ı Hakka isti­âze etmek lâzımdır. Zira; enbiyâ-yı izam hazerâtımn sünnetleridir. Bu gibi fena şeylerden istiâze etmek lâzım olduğunu Cenab-ı Hak diğer âyetlerde dahi kullarına talim buyurmuştur.[13]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) m dördüncü teklifini beyan etmek üzere buyuruyor

[Eğer bana iman etmezseniz benden uzak olun.]

Yani; Firavun iman etmediği gibi bir takım cevr ü cefâya baş­layınca Musa (A.S.) onlara dedi ki ["Eğer siz sözümü dinleyip iman etmezseniz bana ihanete tasaddî etmeyin, benden uzlet edin, su-u kasıtla bana taarruzdan vazgeçin.»]

Yani; Musa (A.S.) «matlub olan imanı yerine getirmek sure­tiyle davetime icabet etmezseniz bari bir kötülük yapmayın, ben­den ve bana fenalık yapmaktan uzak olun» demekle Firavun'dan ve kavminden hayır ümit edilmediğini işaret etmiştir.[14]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) tarafından Firavun'un kavmine vaki olan tekliflerini beyandan sonra imanlarından me'yûs olup dua ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.) in sözünü Firavun ve kavmi dinlemeyip belki bir takım ezâ ve cefaya da başlayınca Musa (A.S.) Rabbısma dua etti ve dedi ki ya Rab! Bunlar nasihat kabul etmez mücrim günah­kârlardır.] Zira; nasihat onlara aks-i tesir hasıl ediyor. Binaena-l'eyh; enva-ı cürüm ve cinayeti irtikâp, küfürde inad ve ısrar edi­yorlar. Şu halde bunların cezay-ı sezalarım ver.»

Bu âyet; fasık ve fâcir olan kimselerin mazarratlarına dua caiz olduğuna delâlet eder. Zira Musa (A.S.) m duasına sebep; mücrim oldukları beyan olunmuştur. Yani Musa (A.S.) «Ya Rabbî! Bunla­rın müstehak oldukları azabı ta'cîl et» dedikten sonra «Ya Rabbîî Şu benim dua ettiğim kimseler bir takım günahkâr kâfirler, cü­rüm ve cinayet irtikâp etmiş zalimlerdir)) dedi ve bununla zalim­lerin aleyhlerine dua etmek caiz olduğuna işaret etti.[15]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın duasını kabul ile Mısır'dan çıkmasına dair varid olan emr-i İlâhî'sini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Musa! Kullarım ile geceleyin Mısır'dan çık. Zira; siz Fira­vun'a ve kavmine metbû olursunuz ki onlar size tabî olur arkanıza düşerler.]

Yani; Musa (A.S.) duâ edince Cenab-ı Hak duasını kabul bu­yurdu ve Musa (A.S.)'a Benî İsrail'i alarak geceleyin Mısır'dan çık­masını emretti ve buyurdu ki «Ya Musa! Gece kullarımı al, Fira­vun ve kavmine anlatmaksızm Mısır'dan çık. Zira; onların haber­leri olunca sizin arkanıza düşecekleri cihetle siz metbu olacaksınız onlar tabî olacaklardır.»

Diğer âyetlerde beyan olunduğu veçhile Musa (A.S.) Benî İsrail'i aldı ve emr-i İlâhî veçhüzere gece vakti Mısır'dan çıktı de­nize geldi ulaştı, asa ile işaret edince denizden on iki yol açıldı, her bir yoldan Benî İsrail'in bir kabilesi geçti, bilûmum Benî İs­rail Firavun'un şerrinden kurtuldular. Musa (A.S.) gece Mısır'dan çıkınca Firavun'un kuşluk vakti haberi olarak askerini tanzim edip yola çıkıncaya kadar Hz. Musa biraz uzaklaştı. Denize olan mesa­fede takib edinceye kadar Hz. Musa denizi geçti. Firavun gelip yetişti ise de hikmet-i İlâhiye ve irade-i sübhaniye icabı askeriyle beraber denize battı, hükümeti münkariz oldu ve Mısır âlemi zulmünden kurtuldu.[16]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.) a gece Mısır'dan çıkmasını emretti­ğini ve Firavun'un arkalarına düşeceğini beyandan sonra Musa (A.S.) m Firavun'un geçmemesi için denizin yollarını kapamak üzere asa ile işaret etmek istediğinde Cenab-ı Hakkın denizin alâ-hâlihi bırakılmasını emrettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Musa! Denizi sakin olarak terket. Zira; onlar gark oluna­cak askerlerdir.] Yani emr-i İlâhî üzere Musa (A.S.) Benî İsrail ile beraber denizden mürurundan sonra Firavun'un yolunu kapa­mak için denizin hey'et-i asliyesine rücuunu Cenab-ı Hak'dan ta­lep edince emr-i İlâhî şöyle zuhur etmiş ve denilmiştir ki «terket denizi, hali üzere bırak. Zira; Firavun ve kavmi denize batacak askerlerdir." Vacip Tealâ Musa (A.S.) dan havf ü endişeyi kal­dırdı ve kalb-i nebevilerinin istirahatı için a'dâsınm denize bat­makla helak olacaklarını haber verdi.

Hâzin ve Medarik'te beyan olunduğu veçhile sakin olmak manasınadır. Çünkü; deniz yarılarak oniki parça olup Benî İsrail ile beraber Musa (A.S.) geçtikten sonra Musa (A.S.) deni­zin eski haline gelmesi için asayı denize vurmakla denizin hareke­sini talep edince Allahü Tealâ «Denizi sakin olduğu halde terket. Zira: Firavun kendi için açıldı zannı ile denize girip gark olacak­lardır» buyurdu ve öyle de oldu.

Yahut açık yol ve fürce manasınadır. Buna naza­ran «terket denizi açık yol olduğu halde. Zira; onlar açık yol zannı ile girip garkolacaklardır» buyurdu. Binaenaleyh; Firavun aske­riyle beraber mağrur olarak geldi, denizde açık yolları gördü, bu yollardan denize girdi, askerinin arkası karadan kesilip bittamam denize girince denizin parçaları kapanıp bilkülliye helak oldukları diğer nusus-u celîle ile dahi sabittir.[17]

 

Vacip Tealâ Firavun'un helakinden sonra terkettikleri eşyayı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun ve kavmi çok bağlar, bahçeler, akar pınarlar, etra­fında ekinler, güzel konaklar, oturacak saraylar, yüksek köşkler ve daha bir çok nimetler terkettiler ki o nimetler içinde onlar mü-tena'îmler idi.] Çünkü; o zamanda dünyanın en zengin ve ihtişam mevkii Mısır'dı. Zira; hükümet.kuvvetli olup nimet çok, rahat fev­kalâdeydi. Ancak küfürle dolu ve Benî İsrail'e cevr ü cefayı âdet etmiş kıbtî milleti hakimdi. Cenab-ı Hak bunların üzerine Hz. Mu-sa'y1 Resul olarak irşâd için gönderdi. Onlar iman edip nasihat din­lemediklerinden Allahü Tealâ onları ihlâk edince bütün emval ü emlâki, servet ü samanları, bağları, bahçeleri velhasıl bilcümle nimetleri döküldü kaldı.

[Firavun ve kabilesi küfrüzere ısrar edip iman etmedikleri gi­bi Hz. Musa'ya dahi bir takım ezâ ve cefaya cesaret ettiklerinden onları ihlâk ettiğimiz misilli her küfredip iman etmiyenleri ihlâk ederiz ve âdet-i îlâhiyemiz de bu minval üzere cereyan etmekte­dir.][18]

 

Vacip Teaiâ Firavun'un helakini ve bir çok nimetler terkettik-lerini beyandan sonra o nimetlere kimlerin varis olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşân o bağ ve bahçeleri vesair nimetlere onlarla asla beyinlerinde karabet ve münasebeti olmadık bir kavmi varis kıldık ve o emvalin cümlesini irs olarak o kavme verdik. Firavun ve kavmini ihlâkten sonra yer ve gök onlar üzerine ağlamadılar ve onlara gazabımız üzerine azap geldiğinde mühlet verilmedi.] Zira; azap gelince derhal helak oldular ki asla müsaadeye nail olamadılar.

Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile bu âyette kavm-i âharla murad; Beni israil'dir. Çünkü: Kıbtîlerle İsrailîler ara­sında nesep cihetiyle münasebet olmadığı gibi din, âdet ve milliyet cihetinden dahi münasebet olmadığına işaret için kavmi, aharla tavsif etmiştir. Çünkü «Ahar kavim» demek; «Evvelki kavme mu­gayir bir kavim» demektir.

Sema ile arzın ağlamasında ekser müfessirînin beyanları veç­hile üç suretle tevcih vardır :

Birincisi; hakikaten ağlamaktır. Çünkü; Hz. Enes'in rivayetiyle Resulüllah (S.A.) efendimiz «Hiç bir kul olmadı; illâ onun için semada iki kapı vardır. Birinden rızkının manevî sebebi ve bereketi iner, diğerinden amelinin sevabı çıkar. Binaenaleyh; o adam vefat ettiğinde rızkının inmesine ve amelinin çıkmasına dair hareketin kesilmesinden sema ağlar» buyururdu ve bu âyeti okurdu. İşte bu rivayete nazaran Resulüllah bükâyı hakikaten ağ­lamakla tefsir buyurmuştur. Diğer bir rivayette "Mümin olan bir kul vefat ettiğinde yer yüzünde namaz kıldığı yerler, gökte ameli­nin çıktığı mahaller ağlar, amma kâfirin namazı ve semaya çıkacak güzel ameli olmadığından kâfirin vefatıyla yer ve gökten hiç birisi ağlamaz» buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Firavun ve kavminin helakinden yer ve gök ağlamadılar. Çünkü; kâfir olup yerde ve. gökte işe yarar amelleri olmadığından helaklerine hiç bi­risi ağlamamıştır.]

İkinci Tevcih,; semâ ve arz ile murad; ehl-i semâ ve ehli arz demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Firavun ve kavminin helakleri üzerine ehl-i arz olan müminler ve ehl-i se­mâ olan melekler ağlamadılar] demektir. Belki ehl-i semâ ve ehl-i arz onların vücud-u habislerinin yer yüzünden izâlesine memnun ve mesrur olmuşlardır.

Üçüncü Tevcih; büyük bir kimsenin vefatında mü-baleğa suretiyle nâs onu pek büyük bir musibet sayarak «Bu ada­mın vefatına yerler, gökler, dağlar ve taşlar ağladı» derler. Şu hal­de bu âyette «Firavun ve kavminin üzerine sema ve arz ağlamadı­lar» demek onların vücudlarının kıymeti ve ehemmiyeti olmadığın­dan kinayedir. Yani «onların helakinden hiç bir kimse müteessir olmadı, hatta semâ ve arz bile ağlamadılar» demektir. Gerçi beyan olunduğu veçhile bu âyette bükânm manâsı birkaç veçhile tevcih olunmuşsa da bunlardan esah olan : birinci tevcihtir. Çünkü; hadisi şerifle müeyyed ve müfesserdir.[19]

 

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve emvalinin kavm-i âhara verildiğini beyandan sonra Firavun'un şerrinden Benî israil'i kur­tardığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zatı ülûhiyetime yemin ederim ki biz Benî İsrail'i Firavun'un ihanet edici azabından kurtardık. Zira; Firavun müsriflerden mü-tekebbir bir cebbar idi.]

Yani; Firavun'un zulmü ahalinin tehammül edemiyeceği bir dereceye varınca biz lutf u keremimizle Allahü Tealâ hakkı için Benî İsrail'i Firavun'un zulm ü taaddîsinden ve ihanet edici aza­bından kurtardık. Zira Firavun; müsrif, sefih ve cebabiredendi.

Bu âyette Hâzin'in beyanına nazaran azab-ı mühînle murad; Firavun ve kavminin Benî İsrail'i abd-i memlûk olarak kullanmak, oğlanlarını öldürmek, kız evlâdım hayatta bırakıp hi-demat-% süfliyede istihdam etmek suretiyle ihanet ve hakaret et­mekti, Firavun'un, müfsidlerin en yüksek tabakasında olduğuna işaret için Firavun hakkında âlî tabir olunmuştur. Firavun'un aza­bından kurtarmak; zarardan kurtarmak olup zararın defi ise ehem ve elzem olduğu cihetle Firavun'un azabından halâs, nefs-i Firavun­dan halâs üzerine takdim edilmiş ve Firavun'un aynı azap olduğu­na işaret için Firavun, azabı mühînden bedel kılınmıştır.[20]

 

Vacip Tealâ Firavun'un şerrinden Benî İsrail'i halâs ettiğini beyandan sonra onlara isal ettiği menfeatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ hakkı için biz Benî İsrail'i kendi zamanlarının âlemleri üzerine ihtiyar ettik.] Zira; bizim onların istihkakına il­mimiz var ki o ilim üzerine onları ihtiyar ettik.

Âlemler le murad; o zamanda bulunan milletler ve üm­metlerdir. Binaenaleyh; diğer zamanda bulunan âlemler ahalisin­den Benî İsrail'in efdal olması lâzım gelmez, Hz. Musa'nın terbiyesi sebebiyle o zamanda Benî İsrail'in riyasete, mansıba ve envai ser­vete müstehak olduklarına ve o zamanda bulunan bütün milletler üzerine bunların fazla meziyetleri olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hakkın bunları zamanlarının âlemleri üzerine ihti­yarı ilmüzere olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü iIm ile murad; onların istihkak ve meziyetlerine ilim demektir.[21]

 

Vacip Tealâ âlemler üzerine Benî İsrail'i ihtiyar ettiğini be­yandan sonra ihtiyar ettiği nimetlerin bazılarını işaret etmek üzerebuyuruyor.

[Biz Benî İsrail'e alâmetlerden nimet-i zahire olanlarım ver­dik.]

Yani; Biz Azîmüşşân Benî İsrail'e nimetleri ve imtihanları mu-tazammm olan alâmetleri verdik. Medarik'te beyan olunduğu veç­hile Vacip Tealâ'mn Benî İsrail'e vermiş olduğu alâmet ve âyet­ler; deryanın yarılıp yol olması, harareti şiddetli olan Sahray-ı Tîh'te bulutun onları gölgelemesi, menn ve selvanın onlara rızik olarak nazil olmasıdır. Bunların cümlesi açık alâmet ve mucize ol­makla beraber Benî İsrail'i imtihan ve ibtilâ dahi vardır.[22]

 

Vacip Tealâ Firavun'un helakini ve Musa (A.S.) m BeJ ile beraber halâsını beyandan sonra Mekke müşriklerinin ve itikatlarını beyan etmek üzere buyuruyor:

[Şu Mekke müşrikleri; «akibet-i emir ve encâm-ı hal ölüm bir kerredir, öldükten sonra biz kabrimizden kalkmayız. Eğer sözünüz­de doğru iseniz ölmüş babalarımızı kabirlerinden getirin de göre­lim» derler.]

Yani; şu Mekke'de şirkle me'lûf olan müşrikler elbette derler ki «ölüm olmadı, illâ hayat-ı dünyayı izale eden ölüm oldu. Bina­enaleyh; biz bir kerre dünyada öleceğiz, bir daha kabrimizden kalk­mak yoktur. Eğer sizin dediğiniz gibi ölenler dirilecek, kabrinden kalkacaksa ve bu sözünüzde sadık iseniz ölmüş babalarımızı kab­rinden kaldırın bize getirin görelim, sözünüze inanalım». İşte müş­rikler böyle demekle haşri inkâr ettiler.[23]

 

Vacip Teâlâ Kureyş kavminin bu sözleri istihza tariki ile söy­ledikleri cihetle tekdir ve tevbih suretiyle onların sözlerini reddet­mek üzere buyuruyor.

[Mekke ahalisi mi hayırlı yoksa Yemen meliki Tubba'nın kav­mi mi hayırlıdır? Mekkeliler mi hayırlı yoksa onlardan evvel ge­çen bizim ihlâk ettiğimiz ümmetler mi hayırlıdır? Zira; onlar müc­rimlerdi.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Kefere-i Kureyş seni tasdik etme­yip kıyameti, haşr ü neşri inkârla küfürlerinde ısrar ediyorlar. Hal­buki mal ü mansıp ve servet cihetinden Mekkeliler mi hayırlıdır, yoksa Yemen padişahı Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçen bizim ihlâk ettiğimiz Ad ve Semûd kavimleri mi hayırlıdır? Onla­rın cümlesini büyük günah ve cinayet sahibi olduklarından ihlâk edince, onlar gibi cürüm ve cinayet sahibi olan Mekke ahalisini ih­lâk edeceğimiz evleviyetle sabittir. Zira; Mekke ahalisi kuvvetçe onlardan daha zayıf oldukları gibi cinayette daha büyüklerdir.

"Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ba ; Yemen meliklerinin unvanıdır. Nitekim Kisrâ; Acem, Kay­ser; Rum ve Hakan; Türk meliklerinin unvanı olduğu gibi Yemen meliklerinin unvanı da Tubba' idi. Ceziretül'Arab'm şark cihetle­rinde o zaman Tubba'nın makamı İslâmiyet zamanında adetâ hilâ­fet makamı menzilesindeydi. Etraf ü eknâfta bulunan tavaif-i mü-lûk kendilerine tabi olduklarından Yemen meliklerine Tubba' de­nilmiştir.

Bazı rivayete nazaran bu âyette Tubba' ile murad; (Ebu Kerb) dir ki ismi (Saîd) veya (Es'ad) dır, kavmi küfrüzere iken bazı rahiplerin beyan ve tarifleri veçhile Resulüllah'a iman etmiş­ti. Mümin olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; bu âyette Vacip Tealâ Tubba'nın kavmini zemmetti.de Tübba'ı zemmetmedi ve Re-sulüllah'ın «Tübba' nebî midir değil midir? bilmiyorum» buyur­ması da Tübba'nm iyi bir kimse olduğunu teyid eder.

Bu âyette hayırlı olup olmamak kuvvet ve şevket cihetinden-dir, yoksa esas küfrün hiç birinde hayır tasavvur olunamaz, Şl halde «Tubba'nın kavmi ve onlardan evvel geçip ihlâk olunan üm­metlerin Mekke ahalisinden daha kuvvetli ve şevketli olduklar: halde onları ihlâk edince Mekke ahalisinin ihlâk olunacağında şüp he yok» demektir.[24]

 

Vacip Tealâ Kureyş'in hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonri haşr e delâlet eden delilleri zikretmek üzere buyuruyor.

[Biz yeri ve gökleri oynayıcı olduğumuz halde oyuncak olara halketmedik, illâ onları hakka mukarin olarak halkettik ki bunla rın bu minval üzere yaratılışından bizim kudret-i kahiremize istiklal etsinler ve insanları öldükten sonra diriltmeye kaadir olduğu muzu bilsinler velâkin nasın ekserisi bunları bilmezler.]

[Hakla batıl beynini tefrik eden kıyamet günü onların cümle­sinin cezasına tayin olunan vakt-i muayyendir.] Binaenaleyh; her­kes o günde amelinin cezasını görecekler ve şüphesiz âsîler belâla­rını bulacaklardır.

Vacip Tealâ nasm ekserisinin bu gibi hakayıkı düşünüp bile-miyeceklerini beyanla Kureyş kavmini zemmetmiştir. Zira; onların aklı kısa olduğundan mahsusât-ı adiyeyi idrakle iktifa ederler, ma'-kûlât cihetini lâyık olduğu derecede idrake atf-ı nazar etmezler. Binaenaleyh; hagri inkârla kudret-i İlâhiyeyi inkâra cesaret eder­ler. Halbuki semâvât ve arzr halka kadir olan Zat-ı Ecellü Âlâ'nın ölmüş insanları ihyaya kadir olacağı evleviyyetle sabittir.[25]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyametin, cümle nasm amellerinin ceza­sını tayin edeceği bir gün olduğunu beyandan sonra o günde hiç bir kimsenin diğerine faydası olmıyacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyyi Zisân! Şol günü zikret ki o günde akraba, akra­bayı hiç bir şeyden ganî kılamaz, birbirlerine yardım edemezler.]

Çünkü; birinin günahını diğeri yüklenip yükünü azaltamadığı gibi birisi diğerinin azabiyle dahi muazzeb olunmaz. Binaenaleyh; hiç bir kimse bu suretle diğerinden fayda göremez. Yani kıyamet günü öyle bir gün ki hiç bir kimseden diğer bir kimseye fayda olmaz, velevse akrabası olsun.

lâfzı dinde ve nesebde yakın olan kimseye denir. Yahut birisi diğerini azad etmek suretiyle birisi öbürünün mevlâsı olur. Burada hangi manâ murad olunursa olunsun muhtemel oldu­ğu gibi maksat da birdir. Çünkü; yakın akrabadan birbirine fayda olmadığı gibi yekdiğerine yardım da edemezler. Şu halde «akraba beyninde yardım carî olamayınca ecnebi beyninde carî olamıyaca-ğı evleviyetle sabit olui» demektir.[26]

 

Vacip Tealâ akrabadan akrabaya fayda olmıyacağını b< sonra fayda olacak kimseleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[insanlar âhirette birbirine muavenet edemezler, illâ şol kim­seler muavenet ederler ki o kimselere AUahü Tealâ merhamet bu­yurdu. Allah'ın merhamet ettiği kimselere muavenete nıüsaade-i İlâhiye zuhur eder. Zira Vacip Tealâ her muradına galib ve kulla­rına merhamet edicidir.]

Yani; âhirette akraba beyninde bile muavenet cereyan etmez. Ancak Allah'ın lutf u ihsan ettiği kimseler arasında muavenet ce­reyan eder. Zira; ancak Allahü Tealâ herkese galiptir istediğini yapar. Binaenaleyh; bazı kullarına merhamet buyurur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette Allah'ın merhamet buyurduğu ki m seter le murad; Ehl-i iman olduğu ibn Abbas hazretlerinden mervîdir. Çünkü; müminler beyinlerinde birbirlerine şefeat etmekle menfoat olacağı gibi enbi­ya ve melekler de ehl-i imana şefeat edeceklerdir. Şu halde birbir­lerinden yardım gö'remiyecek kâfirlerdir, müminler değildir.[27]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyameti zikirden sonra yevm-i kıyamette mücrimlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zakkum ağacı günahkârların taamıdır. Sıcağın şiddetinden suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar erimiş tunç gibidir.]

Yani; Cehennem ateşinin şiddetinden erimiş tunç gibi olduğu halde asî ve mücrim olan kimsenin taamı zakkum ağacıdır. Sıcak suyun kaynadığı gibi günahkârların karınlarında kaynar.

Medarik ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Zakkum ağacı dünya ağaçları gibi yapraklı ve meyvelidir, ancak Cehennem'in ateşi içinde ateştendir, zekkum onun meyvesidir, günahı çok olan kimselerin akşam, sabah taamları olduğu bu âyetle sabittir, gayet şiddetlidir. Zira; Resulüllah'm «Eğer zekkumdan bir damla dar-ı dünyaya damlamış olsaydı ehl-i dünyanın maişetlerini ifsad eder­di. Hal böyle olunca her gün taamı zekkûm olanın hali nice olur» buyurduğu ibn Abbas'dan mervîdir.[28]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem hakkında Zebanilere vaki olacak hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı İlâhî'd en Cehennem zebanilerine denilir ki «Tutun o günahkârı Cehennem'in ortasına çekin, sonra başının yukarısından sıcak su dökün».]

Yani; «o mücrimin yakasından şiddetle Cehennem'in ortasına çekin ve sonra sıcak suyun azabını başından dökün» demekle gü­nahı ziyade olan mücrimlere hakaret meydana konur ki azap üze­re azap olsun.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile atü lâfzından me'huzdur. Atıl; bir kimsenin omuzundan ve yakasından tutup şiddetle çekmek hapse ve sair mihnet mahalline kemal-i ga-zabla sevkedip götürmektir. Şu halde ehl-i Cehennem'! Zebaniler çekerken şiddet ve hakarete delâlet eden kötü çehre ve ekşi yüzle götüreceklerini bu âyet ve bilhassa ( •jtefc ) kelimesi beyan etmiştir. Hamım; sıcak sudur. Ehl-i Cehennem üzerine dö­külecek aynı hamım yani sıcak su olduğu halde azabın her cihet­lerini ihata edeceğine ve kemal-i şiddetine işaret için sıcak suyun azabının döküleceği beyan olundu ki azabın gayet şiddetli olduğun­dan kinayedir.[29]

 

Vacip Telaâ ehl-i Cehennem'in zebaniler tarafından tutulup Cehennem'in ortasına çekileceklerini beyandan sonra Cehennem'-de onlara vaki olacak hitabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey günahkâr kimse! Şu içinde bulunduğun Cehennem azabını tat. Zira; sen kendi zu'munca kavminin büyüğü ve ikram sahihi idin, şu görmüş olduğun azap; dünyada sizin şekkettiğiniz azaptır.]

Yani; Vacip Tealâ Zebanilere emreder, âsîler Cehennem'e girip sıcak su başlarından dökülürken emr-i İlâhî üzerine zebaniler ta­rafından âsîlere hitaben «Ey günahkâr kâfir! Şu azabı tat. Zira; sen dünyada kendini herkesten büyük ve kavî ve envai kerametle muttasıf bilir ve öyle itikat, ederdin. İşte şu görmüş olduğun azap; dünyada inanmayıp şüphe ettiğiniz azaptır» denilir. Zebanilerin bu sözleri asilere azap üzerine azap olur. Çünkü; bir kimse rezil ve rüsva olup dururken «sen ulusun, büyüksün, kerimsin» demek is­tihza ve tahkirdir. Dünyada inkâr ettiği azap içinde yanıp tutuşur­ken «İşte bu, sizin şekkettiğiniz azaptım demek yarası üzerine tuz saçmak kabilindendir.

Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Ce­hil) hakkında nazil olduğu mervîdir. Çünkü; Ebu Cehil Resulül-lah'a «Bu vadi içinde benden daha büyük, kavi ve ikram sahibi kimse yoktur. Hal böyle olunca Allah'a yemin ederim ki ya Mu-hammed (S.A.) sen ve senin Rabbm Tealâ bana bir şey yapamazsiniz» dediği defeatla vukubulmuştur. İşte Ebu Cehü'in bu sözüne ceza olarak Cehennem'de Zebaniler tarafından istihza tarikıyla bu sözün söyleneceğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ebu Cehil'in emsali kâfirler hakkında dahi aynı halin cari olacağı tabiîdir.[30]

 

Vacip Tealâ ehl-i    Cehennem'in halini beyandan sonra ehl-i Cennet'in halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şirkten sakınan müminler Cennet'lerde bağlar ve bahçelerde, akar pınar başlarında ve emin bir mahalde bulunurlar.]

Yani; Allah'ın razı olmadığı günahlardan nefislerini vikaye eden kimseler Cennet'te emn ü emân içinde her türlü avarızdan salim, enva-ı sürûru camî bağlar ve bahçeler arasında olacaklardır.

Bu âyette ittikâ ; mücerred şirkten ihtiraz etmek ma­nasınadır. Binaenaleyh; bu manâca ittikâda velev fasık olsun ehl-i imanın cümlesi dahildir. Makam; ikamet edilecek mahal-dir. ikamet edilecek makamın iyiliği; iki şeyle hasıl olur: Bi­rincisi mekânın cemi' tehlikeden ve korkulacak afattan emin olmasıdır âyette lâfzı bu manâyı temin etmiştir. ikincisi; kemal-i sajayı, enva-x lezzetleri ve sürûru camî olmasıdır âyette lafızları da bu manâyı temin

etmiştir. Çünkü; insanlarda bağ ve bahçeyi sevmekten, sahralarda gezmekten, pınarbaşlarında oturmaktan lezzet almak tabii bir hal­dir. Şu halde âyet müttakîlerin rahat, emîn, cemî afattan salim ve enva-ı sürûru camî bir mahalde olacaklarını beyan etmiştir.[31]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları bazı nimetleri beyandan sonra giyecekleri elbiseye müteallik nimetlerini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet ipekten yapılmış ince ve kalın libaslar giyerler, oturduklarında kemal-i ünsiyet hasıl olsun için birbirlerine karşı oturur sohbet ederler, güzel meskenler ve ipekten mamul libaslarla ehl-i Cennet'e ikram ettiğimiz gibi onları büyük gözlü ve beyaz yüzlü hurilerle tezviç ederiz. Onlarla dahi mütelezziz olurlar.]

Yani; ehl-i Cennet güzel giyinirler, oturdukları meclislerde âdâb-ı sohbete riayet için karşı karşıya otururlar, onlara bu gibi nimetlerle ikram ettiğimiz gibi güzel zevceler vermekle dahi mes­rur ederiz. Bu âyette ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerden dördü zikrolunmuştur ki bunlar da nimetlerin esasları ve büyük­leridir : Birincisi; mesken, İkincisi: elbise, üçüncüsü ; meclislerde mukabil olarak sohbet ve ünsiyet et-mek, dördüne il sil; güzel zevcelerdir. İnsanın en ziyade sevdiği nimetlerin esası da bunlardır.[32]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerini beyandan sonra leririn isteyecekleri nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet Cennet'te tükenmeyeceğinden emin oldukları halde her meyveden isterler.] Binaenaleyh; her zaman istemekten Seri durmazlar. Her zaman ve her verde istediklerini mevcut ve hazır bulurlar,    Cennet meyvelerinde şişirmek ve sıkıntı vermek gibi asla mazarrat olmaz.

Cennet meyvelerinde ağrı vermek ve mideyi bozmak gibi şey­ler olmadığına işaret için ehl-i Cennet'in her korkudan emin. ve her âfetten salim oldukları, her meyveden istiyecekleri beyan olun­muştur, her ne arzu ederlerse zaman geçmeksizin arzu ettikleri şeylere nail olurlar.[33]

 

Vacip Tealâ Cennet'in nimetlerinden bazılarını beyandan son­ra nimetten istifadenin şartı olan hayatın daimî olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet Cennet'te ölümü tatmazlar, illâ dünyada tattık­ları Ölümü tadarlar ondan başka ölüm görmezler.] Cennet'te ehl-i Cennet her nimetle mütena'im ve mütelezziz oldukları gibi hayat nimetiyle dahi ebeden mütelezziz olurlar. Çünkü; dünyada gördük­leri ölümden maâdâ ölüm tatmazlar. Zira hayat ebedidir, asla afata maruz olmaz. Gerçi ehl-i nar da ölüm görmiyeceklerse de Cehen-nem'de azap içinde olacakları cihetle onlar hakkında hayat mazar­rat olduğundan hayatla tebşir pM-i Cennet'e tahsis olunmuştur. Çünkü; hayattan menfeat görecek ve mesrur olacak ehl-i Cen-net'tir.[34]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ebeden ber hayat olacaklarını be­yandan sonra azab-ı Cehennem'den onları sakladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rıısül! Kanom Tealâ tarafından fazl u ihsan olarak ehl-i Cennet'i Cehennem azabından vikaye etti.]   Binaenaleyh; beyan olunan nimetlerin cümlesi Rabbın tarafından fazı ı\ ihsan olduğu gibi Cehennem azabından da vikaye etmek ayrıca lütf-u İlâhîdir.[35]

 

Vacip Tealâ bu Cehennem azabından vikaye etmenin nimetle­rin cümlesinin fevkinde bir nimet olduğuna işaret olmak üzere buyuruyor.

[İşte şu Allah'ın kullarına vermiş olduğu Cennet nimetleri ta-raf-ı İlâhîden fazl u kerîm ve necât-ı azimdir ki bundan büyük bir lütuf olmaz.] Zira; bütün korktuklarından kurtulup sevmediği şey­lerden halâs oldukları gibi bilcümle umduklarına nail olacaklardır. Binaenaleyh; bunların fevkinde insan için bir saadet tasavvur olu­namaz.

[Onlar tezekkür etsinler ve düşünsünler için Biz Kur'ân'ı se­nin lisanınla kolaylaştırdık.]

Yani; ey Habibim! Kur'an'ı senin lisanın olan lisan-ı arap üze­re inzal etmekle Biz Kur'an'ı kolay kıldık ki onlar manâsını dü­şünmekle mütenassıh ve vaazı ile mütteiz olsunlar. Kur'an'ı biz kolay kılınca:

[Sen onlara nazil olacak gazab-ı İlâhîye intizar et. Onlar da kendi zu'm-ü fasitlerince size nazil olacak şeye intizar edicidirler.]

Yani; Biz Kur'an'ı lisan-ı Arap üzere onların anlayabileceği bir derecede kolay kıldığımız halde onlar iman edip mucibiyle amel etmeyince ey nebiyy-i muazzam! Onlara gelecek azabı gözle, elbet­te bir azap gelecektir. Zira; onlar da kendi itikatlarınca size bir belâ geleceğini gözlüyorlar.[36]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5248-5250

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5250

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5250-5251

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5251-5252

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5252-5253

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5253-5255

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5255-5258

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5258

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5258-5259

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5259-5260

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5260-5261

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5261-5262

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5262

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5262-5263

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5263

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5263-5264

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5264-5265

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5265-5266

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5266-5267

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5268

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5268-5269

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5269

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5269-5270

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5270-5271

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5271-5272

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5272-5273

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5273

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5273-5274

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5274-5275

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5275-5276

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5276

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5276-5277

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5277-5278

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5278

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5278-5279

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5279