Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Ahkâf - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 46. Sayfa

SURE-İ AHKÂF. 2


SURE-İ AHKÂF

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Ancaff^ ve âyetlerinin? Medine'de nazil olduğu mervîdir. Otuz dört veya otuz beş âyeti camîdir.

Bu lâfız sûrenin ismidir.   Yahut diğer sûrelerde olduğu gibi} İvil olunur. Sûrenin ismi olduğuna nazaran mübtedâdır, haberi fetidir.

[Ha mîm sûresi aziz ve hakîm olan Allahü Tealâ tarafından; gelen bir kitabın tenzilidir. Ya Ekrem-er Rusül! Senin emr-i nü-j büvvetini te'yîd ve şeriatını takviye için inzal olunan kitap taraf-İ Üâhî'den variddîr ki Allahü Tealâ cümle âlem üzerine galip, bilû-; mum ef'âli ve tedbiri hikmeti mutazammmdır, hikmetten hali bil? işi olamaz.][1]

 

Vacip Tealâ Azız ve Hakîm olduğunu beyandan sonra izzet hikmet sahibi olduğunu ispat etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşân semavâtla arzı ve aralarında olan mahlûka ti halketmedik, illâ hakka mukarin olarak halk ve bir vakt-i muay­yene kadar bakasmı takdir ettik.]

Yani; âlem-i ulvî olan göklerin ve âlem-i süfli olan yerin ye onların arasında tekevvün eden hadisâtm yaratılışı hakka muka-rindir. Zira; hikmetin iktizası bunların yaratılmasıdır, mahlûk olan bir şeyin münkariz olması muhakkak olduğundan onların devam ve bakaları bir vakt-i muayyene kadar takdir olunmuştur ki o vakti tecavüz etmez. Hakka mukarin olarak halkolunması adalet-i îlâhi-ye'ye delâlet eder. Çünkü hakka mukarin olarak halkolunması; adalet üzere olmasını icabeder. Zira; adalet olmayan şey hakka mu­karin olamaz. Şu halde hakka mukarin olarak halkolunması ada­let-i İlâhiye üzerine halkolunduğuna delildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; Vacip Tealâ'nm vücu­duna delâlet eder. Zira; semâvât, arz ve sair mahlûkât hadis ve mevcutlardır, her hadis ve mevcuda bir icad edici halikın vücudu lâzımdır. İşte o halik da Vacibülvücuddur. Bu âlemin Allahü Tea­lâ'nm vücuduna delâleti; eserin müessir üzerine delâleti kabilin-dendir. Çünkü: müessir olmaksızın eserin vücud bulması mümkün olamaz. Binaenaleyh; eserin vücudu elbette müessirin vücuduna delâlet eder.

Bu âyet; kıyametin vücuduna ve insanların kabirlerinden kal­kacaklarına delâlet eder. Zira; bu âlemin bakası bir vakt-i muay­yene kadar mukadder olunca o vakt-i mukadderin hitamında el­bette âlemin fenası hasıl olur ve herkes cezasını görür. Çünkü; maz­lumların zalimlerden hakkını alması kabirlerinden kalkmalarına mevkuftur. Zira; haşr ü neşir olmasa mazlumlar zalimlerden hak­larını alamadıkları gibi ibadet eden abidler de ibadetlerinin ecrine nail olamaz, âsîler de azap görmezler. Bunların cümlesi batıl ve adaletin hilafıdır, âlemin hakka mukarin olmamasını icap eder. Halbuki âyette hakka mukarin olarak halkolunduklan beyan olun­muştur. Binaenaleyh âlemin bakası ve bir müddet-i muayyenede hitam bulması; bu âlemin zeval bulacağına, insanların kabirlerin^ den kalkacaklarına, herkesin birbirinden hakkım alacağına, âbid ibadetinin ve âsî isyanının cezasını göreceğine delâlet eder.

Ef'âl-i ibâdm mahlûk olmasına dahi bu âyet delâlet eder. Cünkü; semâvât ve arzın arasında olan şeyler mahlûk olunca insanları ef'âli de yer ve gök arasında olan mahlukatta dahil ve o mahluku cümlesindendir. EceI-i müsemmâ demek; vakt-i mı ayyen demektir. Şu halde bu âyette eceI-i müsemm ile murad; bu âlem-i mükevvenâtın fenaya gideceği ve cümle ma) lukâtzn adem'e ayak basacağı ve her şeyin nihayet bulması içi tayin olunan dakika-i muayyenedir. O dakika da kıyamettir.[2]

 

Vacip Tealâ vahdaniyete delâlet eden delilleri beyandan som o delilleri tedkik edip vahdaniyeti ispat etmekten müşriklerin i'n ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şoi kimseler ki onlar kâfir oldular. O kâfirler inzar olum korkutuldukları delillerden i'raz edicilerdir.]

Yani; şu âlem-i mükevvenâtı vakt-i muayyeninde bizim i'dâi ifna ve tekrar icad ve iade etmemize delâlet eden delilleri ve bu ların her birine kudretimizi inkâr eden kâfirler kendilerinin ifn siyle dehşetengiz olan yevm-i kıyametin şiddetleriyle korkutulu lar ve o korkutuldukları güne iman etmedikleri gibi o günün v cuduna delâlet eden delilleri tedkik etmekten i'raz ederler ve d lilleri tedkik edip iman etmek cihetine iltifat bile etmediler. Del ili tedkikten kaçtıklarını beyanla Cenab-ı Hak bu âyette onİ£ zemmetmiştir. Çünkü; Vacip Tealâ kıyametin vücuduna delâl eden delilleri camı kitapları ve o kitapları tebliğ eder resulleri gö derdiği ve o resuller inzâr ve terğibe devam ettikleri halde kâf: ler hakka delâlet eden delillerden kaçındılar, iltifat etmediler.

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile itikadiyâta de olan delilleri nazar-ı im'âna alarak tedkik ve mesail-i itikadiyeyi delillerden istidlal etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. naenaleyh; delâilden i'raz edenler dünyada ve âhirette mezmuı durlar. Çünkü delâil; maksuda isal eden vesail kabilinden oldu; cihetle delâilden i'raz eden sebeb-i necatı olan matlûbuna vasıl ola­madığından indallah ve indennas mezmum olacağı tabiîdir.[3]

 

Vacip Tealâ âlemin yaratılışı hakka mukarin "olup her cüz'ü-nün bakası ve intihası birer muayyen vakte muallâk olduğunu be­yandan sonra bu usûl üzere müteferri' olan mesailden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere hitap ederek de ki «Ey kâfirler! Haber verin bana Allah'ın gayrı ibadet ettiğiniz şeyler nedir? Gösterin bana o sizin ibadet ettiğiniz şeyler yer yüzünde ne gibi şey halkettiler? Yoksa semâvâti balketmekte onlar için Va­cip Tealâ'ya şirket mi var».] Sen böyle demekle onları ilzam et.

Yani; Allah'ın vücudu ve vahdaniyeti bir takım delillerle ispat olunduktan sonra hacer ve şecer kabilinden olan putlara ibadet edenleri tekdir etmek üzere ey nebiyy-i Muazzam! Sen de ki «Ey müşrikler! Haber verin bana Allah'ın gayrı ibadet ettiğiniz putla­rınız nedir ve kimlerdir, onlar yer yüzünden hangi şeyi halketti­ler? Yoksa semâvâtı halketmekte Allahü Tealâ'ya müşterekler mi, Allah'la beraber mi halkettiler? Bu âlemin eczasından hangi cüz1-ünü halkettiler? Onlara halik demek mümkün olabilir mi? Elbette olamaz ve böyle ednâ bir cüz'ünü bile halketmeye kaadir olamıyan cemâdâtı nasıl mabud ittihaz eder ve âlemi halkeden Allah'ı ter-kedip de bu gibi âcizleri nasıl mabud tanır ve büyün eğersiniz? Her şeyden âciz olan putlara aklı olan insan ibadet eder mi? On­ların ibadet olunmaya istihkakları var mı?» demekle kâfirleri tek­dir, itikadlarımn batıl ve gittikleri yolların âtıl olduğunu kendile­rine beyan etmekle insafa davet et.[4]

 

Vacip Tealâ Resulünün şu suallerine karşı kâfirlerin^ «Putlara ibadeti bize Allahü Tealâ kitabında emretti»  demeleri ihtimalini defetmek ve böyle bir söze mey'dan vermemek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen müşriklere hitaben «Ey müşrikler! Putlarınızın Allah'a şerik olduğuna dair davanızda sadıksanız Kur'-an'dan evvel bir kitap veyahut ilimden bu davanıza delâlet eder bir eser getirin» demekle onları ilzam et.]

Yani; ey Habibim! Sen onlara hitaben «Ey müşrikler! Siz Al­lah'ın şeriki var yahut putlarımıza ibadet etmemizi bize Allahü Tealâ emretti» diyerek bir takım akıldan hariç davalar dermeyan ediyorsunuz. Eğer şu davalarınızda sözünüz doğru ise Kur'an'dan evvel davanıza delâlet eder bir kitap veyahut evvel geçen ümmet­lerin ilminden davanıza delâlet eder bir eser getirin görelim. Zira-; delilsiz davanın itibarı yoktur» demekle onları iskât et. Çünkü; on­lar şu davalarını enbiyadan hiç bir nebinin kitabıyla ispat ede­mezler. Zira; cemi' enbiyanın tevhide ittifakları zarurî olduğu te­vatürle sabittir. Eski geçenlerden kalmış bir ilimle de davalarım ispat edemezler. Zira; hiç bir nebinin ümmetini şirke davet ettiği görülmemiştir ve görülemez.[5]

 

Vacip Tealâ putlara ibadetin batıl olduğunu putların menfeat ve mazarrata muktedir olmadık birtakım acezeden olmalariyle is­pat ettikten sonra putlara ibadetin batıl olduğunu putlarda ilim. idrak ve kudretin olmamasiyle dahi ispat etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamete kadar bir kimseye icabete muktedir olma­yan ve Allah'ın gayrı olan putlara ibadet eden kimselerden daha ziyade dalâlette kim olur? Halbuki o putlar onların çağırıp bağır­malarından ve ibadetlerinden gafildirler.]

Yani; cehil ve hamakata gayet yakın, hak ve hakikatten ga­yet uzak gol kimsenin emrinden ziyade bir emir olmadı ki o kimse Allah'ın gayrı ilâ yevmil kıyam kendine cevaba muktedir olmayan ve ilm ü idrakten halı olan putlara ibadet eden kimsedir. Hali böy­le olan kimseden ziyade dalâlette kim olabilir? Elbette olamaz. Çünkü; bunun dalâleti herkesten ziyadedir. Halbuki o mabûdât-ı batıla bunların dualarını işitmekten âcizdirler. Zira; herşeyden ga­fillerdir, asla idrakleri yoktur. Binaenaleyh; onların dualarını, ta­zarrû ve niyazlarını işitmezler, istediklerini veremezler.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile yevm-i kıyamete kadar cevap veremiyeceklerini beyanla yevm-i kıyamette putların cevap vereceklerine işaret olunmuştur, cevap vermeleri hayata müteallik olduğundan bir müddet-i muvakkate için ihya olunacak­larına dahi işaret vardır. Çünkü; yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın putları ihya edeceği ve putların, ibadet edenlere husûmet ve onla­rın şirklerinden teberrî edecekleri, ba'dehû ifna olunup diyar-ı ade­me gidecekleri bazı ehâdis-i celilede mervî olduğu gibi ayât-ı bey-yinâtla dahi sabittir. Putlara gaflet isnad etmek; putlara ibadet eden kimselerin itikatlarına nazarandır. Çünkü gaflet; al­danmak ve bir şeyden geçivermek manasınadır. Binaenaleyh gaflet; zevîlukûlde isti'mâl olunur. Şu halde bu makamda cemâdat kabilin­den olan putlara gafleti isnat etmek onları mabud tanıyan müşrik­lerin itikatlarına bina etmektir. Zira; onlar putların menfeat ve mazarrata kaadir olduklarını itikat ettiklerinden onların zu'mla-rmca putlar ukalâ menziline tenzil olunmuşlar ve kendilerine uka­lâya isnad olunan gaflet isnad olunmuştur.

Hulâsa; putlara ibadet edenlerden daha ziyade dalâlette bir kimsenin olmadığı ve putların yevm-i kıyamete kadar ibadet eden­lere cevap vermiyecekleri ve putların ibadet edenlerin dualarından gafil oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ putların yevm-i kıyamette kendilerine ibadet j eden müşriklere husumet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette nâs haşrolumıp cem'olundukları vakit put­lar kendilerine ibadet eden kâfirlere düşman olurlar ve kendileri­ne ibadet eden müşriklerin ibadetlerini red ve inkâr ederler.]

Yani; muhasebe olunmak ve herkes kendi amelinin cezasını görmek için nâs cem olunduğunda o mabud ittihaz olunan putlar ibadet edenlere düşman olur ve batıl ibadetlerini red ve inkâr ederler. Halbuki bunların ibadetleri menfeat ümidine mebnî idi. Bilâkis mazarrat zuhur edince rezil ve rüsva olarak halk içinde mahcup olurlar.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile putların husûmet­leri lisanla söylemek suretiyledir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın bir müd­det-i muvakkata putlara hayat vererek ibadet edenlere husûmet edip beyinlerinde muhakeme cereyan ettikten sonra putları ifna edeceği bundan evvelki âyetin tefsirinde yazılmıştı. Yahut lisan-ı halle red ve inkâr etmeleri murad olunmak dahi muhtemeldir.

Yahut kâfirlere husûmet ede çeklerle mu­rad; Hz. îsâ ve Üzeyr (A.S.) ve Melâike-i Kiram gibi akıl ve idrak sahibi olan zatlardan kâfirlerin mabud ittihaz ettikleri kimseler­dir. Çünkü meleklerle îsâ ve Üzeyr (A.S.) kâfirlerin kendilerine ibadetlerini kemal-i nefretle reddederler ve yevm-i kıyamette Hz. îsâ Nasarâ'dan ve Hz. Üzeyr de Yehûd'dan kendine ibadet eden­lere elbette husûmet edeceklerdir. Yahut kâfirler putlara husûmet ederler demektir. Çünkü nâsm cem'olup muhasebeleri görüldüğün­de kâfirler putlara düşman olacak ve putların kendilerini idlâl et­tiklerinden bahsedeceklerse de faydası olmıyacaktır.[7]

 

Vacip Tealâ tevhide müteallik delilleri beyandan sonra nübüv­vete müteallik mebahisi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müşrikler üzerine bizim, açık âyetlerimiz tilâvet olunduğun­da hakka küfreden kâfirler Kur'an kendilerine geldiğinde «Şu Kur'an meydanda bir sihirdir» derler.]

Yani; bizim vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimiz kâfir­ler üzerine Resulümüz vasıtasiyle okunduğunda hakka küfreden kâfirler hak olan Kur'an kendilerine geldiğinde «Şu Kur'an but­lanı meydanda bir sihirdir" dediler.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile Kur'an'a sihir diyen kâfirlerin küfürlerini tasrih ve dalâletlerini beyan için zamir mevziinde ism-i zahir olarak vürud etmiş ve Kur'an'm hakkaniyetini tasrih için zamir yerinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Çünkü mercii sebkettiğin-den bedelinde denilse olabilirdi velâkin hak lâfzının ifade ettiği manâyı ifade etmezdi.

zaman manasınadır. Binaenaleyh; demek «hak olan Kur'an geldiği zaman hemen alelacele manâsını ve hakayıkını düşünmeksizin şu Kur'an sihirdir deyiverirler» de­rnektir. Şu halde hakkı aramamak, körü körüne hüküm vermek, delâile nazar etmemek ve aklına gelen sözü söylemekle Vacip Tealâ kâfirleri zemmetmiştir ki «delâili tedkik meziyyetinden mah­rumlar» demektir.

[Yahut onlar yalnız Kur'an'a sihirdir demekle iktifa etmez­ler de «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı iftira etti» derler.] Çünkü; si­hir dedikten sonra hırslarını alamıyarak sihir demeyi de bırakır­lar ve daha esnamı söylemeye cür'et eder, «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi nefsinden icad ederek Allah'ın kelâmı demekle Allahü Tealâ'ya iftira etti» derler.!

Bu âyette kelimesi inkâr ve teaccüb için olduğu gibi kâfirlerin batıl sözlerinin birinden diğerine intikal manâsını dahi ifade.eder. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Onlar Kur'an'ı işittik­leri zaman «Şu Kur'an sihirdir» derler, belki daha acîb ve garîb olarak «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi nefsinden icadla iftira etti» derler] demektir. Fakat bu sözleri batıl ve teaccübe şayan bir sözdür. Zira; Kur'an'a yakışmaz bir söz olduğundan herkesin teaccüb etmek hakkıdır.

Kendileri erbab-ı lisandan fesahat ve belagata âşinâ iken be­şerin icad edemiyeceğini bildikleri halde bu gibi hezeyana cür'et edip söylemekten utanmadıkları teaccübe şayan ahvaldendir.[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin sözlerini beyandan sonra onların helerini izale ve ilzam etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen Kur'an'a sihir ve iftiradır diyen kâ­firlere hitaben de ki «Eğer Kur'an'a sizin dediğini/ g'ûti hr-û İıtira ederim de Allahü Tcaîâ bana gazab ederse siz Allah'ın gazabından benden azıcık bir şeyi defe malik olamazsınız. Halbuki Allahü Te­alâ kendi kitabı hakkında ağzınızdan döktüğünüz batıl sözlerinizi bilir ve sözünüzün icabına göre cezanızı verir.] Çünkü; bo^r1:— ıl-tira olmaz velâkin benim iftira ettiğim farzolunsa ve bu iftira üze­rine Allahü Tealâ bana azabını inzal etse siz Allahü Tealâ'nın aza­bını benden defe malik olamadığınız halde ben iftiraya niçin mec­bur olayım ve neden azap icap edecek şeye cesaret edeyim, neden böyle tehlikeli işe girişeyim cevap verin bana. Eğer sizin dediğiniz gibi Allah'a iftira edersem Allahü Tealâ bana azap eder mi, etmez mi? Elbette azap,eder. Kezalik sizin sihir diyerek iftiranıza dahi azap edeceği şüphesizdir. Çünkü; sizin Kur'an hakkında ağzınızdan döktüğünüz iftiraları ve söylemiş olduğunuz ta'nları bilir ve ilminin muktezası üzerine sizi mes'ul eder».[9]

 

Vacip Tealâ Resulünün kâfirlere söylediği sözleri beyandan sonra bu muhaverelerine zat-ı ülûhiyetinin şahid olduğunu dahi söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu muhaverelerimize ve sizinle benim beynimizde cereyan eden ahvale Cenab-ı Hak -şahid yönünden kâfidir. Zira; Al I ahu Tea­lâ istiğfar edenleri mağfiret ve tevhe edenleri insanıyla mesrur edicidir.]

Yani; ey kâfirler! Siz söz dinlemez ve küfrünüzde inad edince sizin ve benim söylediğimiz sözlerimize şahid yönünden Allahü Tealâ kâfidir, başka şahid istemez. Zira; her halimizi bilir, ona göre herkesin cezasını verir, Allahü Tealâ istiğfar eden kullarının günahlarını şiddetle setredici ve tevbe ile dergah-ı ülûhiyetine ilti­ca eden kimselere ihsan edicidir.

Vacip Tealâ'mn cereyan eden ahvale zat-ı ülûhiyetini şahid kılması kâfirleri korkutmak içindir. Bu tehdit üzerine günahların­dan rücû edenlerin bu korkudan kurtulmuş olacaklarına işaret içiiı Cenab-ı Hakkın gafur ve rahîm olduğu beyan olunmuştur.[10]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a sihirdir veyahut Resûlüllah'ın kendi icadıdır diyerek vaki olan ta'nlarmı ibtal ettikten sonra on­ların şüphelerinden baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Rasûİ-ü Mükerrem! Sen onlara hitaben de ki «Ben Re­sullerden evvel gelen bir kimse olmadım. Bana ve size Allahü Tea­lâ tşrafından ne işleneceğini bilmiyorum, ben tabî olmam, ancak bana taraf-ı İlâhî'den vahyolunan Kur'an'a tabi olurum. Halbuki ben ancak ahkam-ı İlâhîyeyi açık beyan ederek sizi iiuar edici­yim.»]

Yani; ey Habibim! Senin nübüvvetine itiraz eden müşriklere sen de ki »Ben resullerden ilk defa gelmiş değilim. Zira; benden evvel bir çok resuller geldi. Benim nübüvvet davasında bulundu­ğum gibi onlar da nübüvvet davasında bulundular. Şu halde nü­büvvet davası yalnız bende hadis olmuş bir şey değil ki red ve in­kâr edesiniz, benden evvel geçen enbiya-yı izam hazarâtı gaib bili­riz demedikleri gibi ben de size gaib bilirim demiyorum. Binaena­leyh; Allahü Tealâ'mn ileride bana ve size ne gibi şey işleyeceğini bilmiyorum. Benim bu gaibi bilmediğim hakkımda kusur addedil­memek lâzımdır. Zira; enbiyanın cümlesi gaib biliriz demediler. Gaib bilmemek onlar hakkında kusur sayıimadığı gibi benim hak­kımda dahi kusur sayılmamalıdır ve ben hiç bir şeye tabi olmam, ancak taraf-ı İlâhî'den bana vahyolunan şeye tabi olurum, bütün enbiyanın meslekleri de budur. Nasıl ki beşer olmak onlar hakla­rında nübüvvete manî olmadı benim hakkımda dahi beşer olmak nübüvvete manî değildir. Halbuki ben, azab-ı İlâhî ile sizi korku­tucu ve ahkâm-ı İlâhîyi size beyan ediciyim. Binaenaleyh; ben en­biya-yı sabıkanın dava etmediği bir şey davasında bulunmuyorum ki benim nübüvvetimi garib bir şey addedesiniz».

yeni zuhur edip emsali sebketmeyen bir şeydir ki misli görülmediğinden herkesin nazar-ı dikkatini celbeder ve gara-ibten addolunur. Şu halde demek yeni bir şey çıktı de­mektir. Nübüvvet ise yeni çıkmış olmayıp evvel geçen enbiya-yı' izam hazarâtmdan her zaman vukubulmuş bir şey olduğundan Re-sulüilah «Benim dava ettiğim yeni çıkmış ve yalnız benden işitil­miş bir şey değil ki istiğrab edesiniz. Zira; benden evvel bir çok zevat-ı kiram tarafından vukubulmuş bir dava olduğu cihetle is-tiğraba şayan değildir;) demekle taraf-ı İlâhî'den emrolunmuş ve emrolunduğu veçhüzere beyanatta bulunmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulüllah'a kâfirler gaibten ihbar etmesini teklif edip «Gaibi Allahü Tealâ bildirme-yince bilemem» demesine ta'nettikleri gibi «beşerdir, beşerden Re­sul olmaz» dediler ve «taam yiyor, çarşıda yürüyor ve kendine tabi olanlar fukaradır» demekle dahi ta'netmeleri üzerine şu üç cihetle taunlarını reddetmek için bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Resulüliah'm «Bana ve size Allahü Tealâ'mn ne işliyeceğini bilmem» demesi «Umur-u dünyada ne olacağım bilmem» demek­tir. Çünkü; Resulüllah'ın âhiretçe umuru malûmdur. Buna naza­ran vıanâ~yı âyet: [Ey Rasül-ü Ekrem! Sen de ki «ben yeni zuhur etmiş ve emsali sebketmemiş bir şey değilim. Çünkü; benden ev­vel bir çok nebiler geldi geçti. Onların hepsi bu davada bulundu. Ben gaib bilirim diye iddia edemem. Hatta dünyaca Allahü Tealâ size ne yapacak, bana ne yapacak, siz mi galip olacaksınız ben mi ve sizin üzerinize semadan taş yağmakla mı veyahut başka âfetle mi helak olacaksınız? Bunların hiç birini bilirim demiyorum. Al­lahü Tealâ bildirirse bilirim ve illâ bagka gûnâ bilmek imkânı yok­tur. Zira; ben vahiy bekler, gelecek vahye tabi olurum. Binaena­leyh; benim vazifem vahyolunan ahkâmı size tebliğ ve beyan etmek ve azapla sizi korkutmaktır, yemek ve içmek nübüvvete manî ol­muş olsaydı benden evvel geçen nebilerde dahî mani olurdu. Hal­buki bu ahval onlarda nübüvvete mani olmadı, bende dahi mani olmaz] demektir.

Bazı rivayete nazaran lâfzmdaki hitap; Resulül­iah'm ashabınadır. Çünkü; Resulüllah (A.S.) Efendimiz MEKKE'-de hurmalık ve sulak bir mahalle hicret edeceğini rüyasında gördü, ashabına haber verdi, ashabı, müşriklerden görmüş oldukları eza­lardan dilgîr oldukları için bu rüyaya gayet memnun oldular ve eserinin zuhuruna şiddetle intizar ettiler. Biraz zaman geçip eser zuhur etmeyince «Ya Resulallah! Görmüş olduğun rüyanının ese­rini göremedik» demeleri ve Resulüliah'm sükût buyurması üze­rine bu âyetin nazil olduğu mervîdir.

Bu âyeti celîie; dört hükmü camidir: Birincisi; Re­sulüliah'm davasının ilk defa zuhur etmiş garip bir şey olmadığı, İkincisi; gaib bilmediği cihetle kendine ve aharlarına Al­lah'ın ne yapacağını bilmediği,    Üçüncüsü;   Resulüliah'm ancak vahye tabi olup vahyüe ne gelirse onu haber verdiği, düncüsü ;   vazifesi   ahkâm-ı şer'iyyeyi beyan ve amel edenleri azab-% İlâhî ile inzar edeceğidir.[11]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüllah'a bazı cihetle ta'nla|nhı dettikten sonra diğer cihetle dahi reddetmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Muazzam! Sen müşriklere hitaben de ki «Ey müşrikler! Haber verin bana re'yhıiz nedir? Eğer Kur'an taraf-i Ilâhî'den varid olmuş ve siz de o Kur'an'a küfretmişseniz, Kur'-an'ın ind-i İlâhîden geldiğine Benî israil'den bir şahid şehadet eder ve iman da eder, siz de imandan kibir ve imtina ederseniz zulmet­miş olmaz mısınız? Zulmeden bir kavmi Allahü Tealâ hidayette kılmaz.]

Yani; ey Habibim! Nübüvvetini inkâr eden kâfirleri ilzam için sen de ki «Ey kâfirler! Benim dediğim Kur'an taraf-ı İlâhî'den kullarını irşad için gelmiş bir kitap olur siz de tekzible küfreder­seniz ve Kur'an'm min indillâh bir kitap olduğuna Benî İsrail'den bir büyük şahid şehadet eder ve hak olduğunu bildiğinden iman da ederse, siz de o Kur'an'a imandan istikbar ve imtina ederseniz zalimlerden olmaz mısınız? Elbette zalimlerden olursunuz? Bina­enaleyh; hidayete de muvaffak olamazsınız. Zira; Allahü Tealâ mu­hakkak zalimleri hidayette kılmaz. Çünkü: onlar Kur'an'a küfret­mekle dalâleti irtikap ettiklerinden hidayetten mahrum olurlar.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu sual kâfirlerin şüphelerini meydana koyduktan sonra onları ilzam için varid ol­muştur. Benî İsrail'den Kur'an'm hak olduğuna iman eden (Ab­dullah b. Selâm) hazretleridir. Çünkü Rasulullah'm Medine'ye hicret ettiğini işiten Abdullah Hazretleri bir hurmalıkta işiyle meş­gulken işini bıraktı huzur-u peygamberiye geldi. Evsaf-ı Resulül-lah'ı tedkikten sonra ResulüUah'm evsafını Tevrat'ta gördüğü âhır zaman Peygamberinin evsafına muvafık bulunca ResulüUah'm nü­büvvet davasında sadık ve ahır zamanda ba'solunacak resulün bu zat-ı şerif olduğuna hükmetti ve Cenab-ı Peygamber'e hitaben de­di ki «Ben sana üç sual soracağım. Zira; bu üç sualin cevabını an­cak nebî olan zat bilir, başkaları bilmez" dedi ve sualine başladı : Birinci sual; Kıyametin alâmetlerinden evvel zuhur ede­cek nedir? ikinci sual; EhlA Cennetin evvel yiyecekleri nedir? Üçüncü suâl: Pederle valide anasında doğan ço­cuk bazan pedere bazan da valideye benzer buna sebep nedir? (Ab­dullah bin Selâm) bu suretle üç sual sorarak sözüne hitam ver­miştir.

Cenab-ı Peygamber (A.S.) Efendimiz (Abdullah bin Selâm) m üç sualine cevabında «Kıyametin evvel zuhur edecek alâmeti; nâsı maşrık cihetinden rnağrib cihetine sürecek bir ateştir. Ehl-i Cen-net'in evvel yiyecekleri taam; balık ciğeridir. Çocuğun anadan ba­badan birisine benzemesi; evvel hangisinin nutjesi nazil olursa ço­cuk ona müşabih olur» buyurdu. (Abdullah bin Selâm) «Ya Re-sulallah! Ben senin hakkan resul olduğuna şehadet ederim, iman ettim. Lâkin Yehûd kavmi iftiradan, zem ve ta'yîbten çekinmez­ler. Benim. İslâm olduğumu işitirlerse huzur-u risaietine gelerek bana bir çok iftirada bulunurlar. Şu halde benim İslâm olduğumu haber vermeksizin onları huzuruna celbet, benim halimi, kim ol­duğumu, onların indinde benim meziyyetimi tahkik et» dedi. Bu söz üzerine Resulüllah (Abdullah) ı bir tarafa sakladı ve Yehûd kavminin büyüklerini huzuruna celbetti. (Abdullah) m halinden ve kim olduğunu sual etmesi üzerine Yahudiler «Abdullah bizim büyüğümüz ve büyük zademiz ve en büyük âlimimiz ve âlim zâde-mizdir» dediler. Resulüllah "Abdullah İslâm olmuş ise ne dersi­niz?» buyurunca «Allahü Tealâ onu İslâm olmaktan muhafaza eder. Biz onun İslâm olmasından Allah'a sığınırız.) demeleri üzerine Ab­dullah saklanmış olduğu yerden çıkıp kelime-i Tevhid'i okumak­la İslâm olduğunu ihbar edince Yahudiler «bu bizim şerlimizdir, şer oğlu serdir» diyerek bir çok iftirada bulundular. Resulüllah onlan huzurundan tard etti. Onlar da rezil ve rüsva olarak çıkıp gittiler.

Gerçi bu sûre Mekke'de nazil olmuş ise de bu âyetin Medine'­de nazil olduğu mervidir. Çünkü; Abdullah'ın İslâm olması hicret­ten sonra Medine'de vukubuîmuştur. Buna nazaran bu âyet; Me­dine'de nazil olmuşsa da Cenab-ı Hak âyetin bu sûrenin şu mahal­line dercolunmasmı beyan buyurduğundan Resulüllah'a âyetin bı. mevzie yazılmasını emretmiş, bu mevkie yazılmıştır. Zira âdet-; İlâhî'ye; ayrı nazil olan âyetleri hangi sûrenin neresine yazılacağın beyan etmekti. Beyanat-ı İlâhiye vechüzere Resulüllah da o mev' zie yazdırırdı.

(Abdullah bin Selâm) hazretlerinin ehl-i Cennet'ten olduğum dair (Sa'd bin Ebi Vakkas) hazretlerinden bir hadisî şerif mer vidir.

Bu âyetin âhiri kâfirlerin zalim olduklarına ve küfürlerine se bep zulümlerinden neş'et eden dalâletleri olduğuna işaretle kâfir leri tehdit etmiştir. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Haber veriı bana reyiniz nedir? Eğer Kur'an Allah'ın gönderdiği kitap olu: siz de o Kur'an'a küfrederseniz ve Benî İsrail'den Kur'an'm hal olduğuna (Abdullah bin Selâm) gibi büyük bir kimse şehadet v< iman eder siz de imandan istinkâf ederseniz matlubunuza yol bula bilir misiniz? Zira; siz zalimsiniz. Zalimleri muhakkak Allahü Tea lâ hidayette kılmaz] demektir. Çünkü kâfirlerin iman etmemeler ve kendilerine gelen Resulü tekzip etmeleri zulümdür. Zulmün isi hidayete nail olamamalarına sebep olduğuna âyet delâlet eder. Zi ra; müştak olan zalim üzerine hidayete nail olmamaları hükmünüı ta'lîk olunması ine'haz-i iştikak olan zulmün adem-i hidayetteı ibaret olan hükme illet olmasını icabeder. Binaenaleyh hidayet vasıl olamamalarınla sebebi; zulümleridir.[12]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hidayette olamadıklarını beyandan sor ra iman etmediklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler mü'muıler için dediler ki «Eğer iman hayırlı bir şey olmuş olsaydı mü'minler o imana bizi sebkedemezlerdi». Onlar Kur'an'a iman sebebiyle ihtida edemediklerinden "Şu Kur'an ve bunun emsali şeyler evvelden beri söylenir eski bir yalandır dedi­ler».]

Yani; kâfirlerin şiddet-i adavetlerinden naşî mü'mmlerin Re-sulüllah'a imanları onları tahrik eder kemal-i tehevvür ve heye­canla derler ki «Eğer Muhammed (S.A.) e iman etmek hayırlı bir şey olsa idi o müminler bizden evvel iman edemezlerdi. Çünkü; bizim malımız, mansıbımız, nâs arasında hatırımız ve kadr ü iti­barımız icabı, eğer hayırlı bir şey olsa biz daha evvel bilir ve iman ederdik. Şu halde bizim iman etmediğimiz hayırlı olmadığına delâ­let eder» dediler. Çünkü; onlar dünyaca itibarlarına lüzumundan ziyade mağrur oldukları ve Resulüllah'a iman edenlerin fukara ve zuafa-yı nâsdan olmaları onlara bu sözleri söyletmiştir. Çünkü; on­lar «Dünyaca her şeref bizim olduğu gibi âhiretce dahi şeref bizim olurdu, yoksa dünyaca enva-ı nimetten mahrum olan fukara âhi-rette bir çok nimetlere nail olsunlar da biz mahrum kalalım, bu olamaz. Binaenaleyh; eğer îman hayırlı bir şey olsaydı herkesten evvel bize nasip olurdu» demekle îmanı reddederlerdi. Onlar Kur'-an'la ihtida edemeyince kemal-î gazab ve tehevvürle «Muhammed (S.A.) in sözüne iman etmeyiz. Zira; bu Kur'an gibi şeyler ev-veldenberi söylenir eski bir yalandır. Binaenaleyh; itimadımız yok­tur» demekle küfürlerine devam ettiler, asla imana rağbet etme­diler.

Bu âyet Resulüllah'm nübüvvetini inkâr eden kâfirlerin şüp-lerinden birini ve iman etmediklerinin sebebini beyan etmiştir. Bu âyetin sebeb-i nüzulünde dört rivayet vardır :

Birincisi;   Ashabdan (Ammjar}, (Suheyb) ve (İbn Mes'ud) gibi fukara olan bazı zevatın iman etmeleri üzerine Kureyş kâfir­leri eğer Muhammed'e iman etmek hayırlı olsaydı iman eden fa­kirler sizden evvel iman edemezlerdi» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran mü'minler le murad; Ashab-ı Resulüllah kâfirler le murad; Kureyş müşrikleridir. İkin­ci rivayet; Araptan dört kabile ki (Cüheyne), (Müzeyne), (Eşlem) ve (Benî Gıfar) kabileleri Resulüllah'a iman edince Arap'­tan diğer dört kabile ki (Benî Âmir). (Ğatafan), (Esed) ve (Eşca') kabileleri kendi servetlerine mağrur olarak «eğer Muhammed (S.A.) e iman hayırlı olsaydı iman edenler bizden evvel iman ede­mezlerdi. Zira; onlar behâim gibi çoban güruhundan olup hayır ve şerri farkedemezler» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur. Bu­na nazaran mü'm inler le murad; Arap'tan evvelki dört ka­bile ve    kâfirler le murad; i/cinci zikrolunan dört kabiledir.

Üçüncü rivayet; Hz. Ömer şeref-i imanla müşerref olmazdan evvel bir cariyesi iman etti. Hz. Ömer cariyeyi yorulun-caya kadar dövdü, «eğer yorulmasam daha döverdim» demesi üze­rine Kureyş «eğer iman hayırlı olsaydı Ömer'in cariyesi imanda bizi sebketmezdi, demelerine binaen bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran mü'minlerle murad; Mekke ve civarında iman edenler,    kâfirler le murad; Mekke'de küfre devam edenlerdir.

Dördüncü rivayet; Abdullah bin Selâm iman edin­ce bu sözü Yahudiler söylemişlerdir. Şu halde mü'minlerle murad; Abdullah ve emsalidir, kâfirler le murad; Yahudi-lerdir. Bu rivayete nazaran bu âyet evvelki âyetin mütemmimi ve Medine'de nazil olmuştur.[13]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin «Kur'an'a iftiradır» ve «İman hayırlı olsaydı fukara güruhundan evvel biz iman ederdik» dediklerini be­yandan sonra Kur'an'm evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyan, etmek üzere buyuruyor.

[Kur'an'dan evvel Musa (A.S.) in kitabı Tevrat ki muktedâbih ve âleme rahmet olduğu halde nazil oldu onu da inkâr ettiler ve şu Kur'an lisan-ı Arabî üzerine nazil olduğu halde evvel geçen ki­tapları tasdik edicidir, bu kitabın gelmesi zalimleri inzar ve erbab-i ihsanı tebşir içindir.] Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin Kur'an hakkında söyledikleri hezeyanlarına iltifat etme. Zira; on­lar Kur'an'dan evvel gelen, faydası umuma şamil ve cümleye mük-tedâ'bih olan Tevrat'ı inkâr ettiler, Kur'an diğer kitapları tasdik edici, zalimleri azab-ı İlâhî ile korkutucu ve ibadetinde ihsan ve ebna-yı cinsine in'am edenleri tebşir edici olduğu halde gelmiş bir kitaptır.

Yahut manâ-yı âyet: [Ey kâfirler! Kur'an'a niçin iman etmi­yorsunuz? Halbuki Kur'an'dan evvel âmmeye muktedâ bih ve âle­me rahmet olan Tevrat ki Musa (A.S.) m kitabı Kur'an'ı tasdik edici olduğu halde geldi ve Muhammed'in geleceğini haber verdi. Tevrat'ın Kütüb-ü Mukaddese'den olduğunu biliyorsunuz da Kur'­an hakkında olan ahkâmı ile neden amel etmiyorsunuz? Halbuki Kur'an lisan-ı Arabî üzere nazil olduğu halde Tevrat'ı tasdik edi­yor. Çünkü; Tevrat Kur'an'm geleceğini haber verdi, haber ver­diği vechüzere geldi. Binaenaleyh; Kur'an Tevrat'ın o hükmünü tasdik ettiği halde siz niçin Kur'an'ı tasdik etmezsiniz? Kur'an'm inzalinden maksat; zalimleri azaptan korkutmakla zulümden men etmek ve erbabı ihsanı tâate devama terğib etmektir] demektir.[14]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin şüphelerini beyandan sonra ehl-i hakkın tarîkîarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar »Bizim Rabbuniz Allahü Tealâ'dır» de­diler de sonra istikamet ettiler. Binaenaleyh; onlar üzerine korku yok mahzun da olmazlar.]

Yani; şol kimseler ki onlar vahdaniyete delâlet eden delilleri tahkik ederek kuvve-i ilmiyyeyi ikmâlle «Rabbimiz ülûhiyetle mut-tasıf olan Allahü Tealâ'dır» demekle ülûhiyeti tasdik ettikten son­ra dinî ve dünyevî umurlarında istikamet ettiler. Onlar için azap korkusu olmadığı gibi âlâm ü ekdârdan neş'et eden hüzün ve ke­der de olmaz.

İstikamet; her işte doğruluk manâsına olduğundan füru-u â'mâle aittir. Şu halde bu âyet; ilm-i itikadın esası ve hulâ­sası olan Tevhid'i ve a'mâlin müntehası olan istikameti câmî oldu­ğundan abdın bidaye~i ömründen 'nihayesine kadar olan vezaif-i itikadiye ve ameliyesini icmalen camidir.. Zira mesail-i itikadiyenin cemisi; cümlesinde ve füru-u a'mâlin kâffesi de isti­kamet cümlesinde dahildir.

Füru-u a'mâlin rütbesi itikadiyat vs iman rütbesinden sonra olduğuna ve amelin kabulü imanın vücuduna tevekkuf ettiğine işa­ret için iman, istikamet üzerine takdim olunmuştur. Amâl-i saliha sahipleri yevm-i kıyamette kıyametin şiddet ve mihnetleri korku­sundan eminlerdir. Ancak ehl-i imandan zail olan korkunun azap , korkusu olup azamet-i İlâhiye ve celâlet-i sübhaniye korkusunun t zail olmıyacağı bazı müfessirînin cümle-i beyanatmdandır.[15]

 

Vacip Tealâ    tarik-ı hakkı beyandan    sonra o tariki iltizam I edenlerin nail olacakları dereceleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu evsafla muttasif olanlar ehedî Cennet'te kalıcı olduk lan halde amellerinin cezası olarak Cennet nimetlerine nail oldu

lar ] Zira- bunlar ihlâs üzere iman edip amelleriyle imanlarını tez yin ve Allah'a ibadette hüsn-ü âdaba riayetle ubudiyetlerini ızna ettiler Allah'ın kullarıyla hüsn-ü muaşeret ve musahabette bulundular ve hukuk-u ubudiyet ve uhuvveti tamamiyle yerine getirdik­lerinden bir çok derecelere nail oldular.[16]

 

Vacip Tealâ istikameti beyandan sonra istikametin en mühim bir kısmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz insana, ana ve babasına ihsan etmeyi vasiyyet ettik. Zira; anası kemal-i meşekkatle karnında götürdü, dünyaya getirirken bir çok zahmetlerle getirdi, o insanı validesinin karnında gezdir­mesi ve memeden ayırması otuz aydır.] İşte şu müddet zarfında validenin ve pederin çekmiş oldukları meşakkatlere mukabil insa­nın ebeveynine riayeti vacip kılınmıştır. Çünkü mazarrat; menfeat mukabili olduğu cihetle çekmiş olduğu zahmetler valide ve peder hakkında mazarrat ise de insanın ebeveynine ihsanla mükellef ol­ması onlar hakkında menfeattir.

Müddet-i hamlin ekalli altı ay olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; diğer âyette çocuğun emeceği müddetin iki sene olduğu be­yan olunmuştur. Binaenaleyh; bu âyette beyan olunan otuz ayın altı ayı müddet-i hamil ve yirmi dört ayı müddet-i rıdâ' olduğu sabit olmuştur. Hanefî mezhebinde ekall-i müddet-i hamlin altı ay olması da bu âyetle istidlal olunmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında altı ayda çocuk getiren bir hatunun recmolunması dava olunup Ömer (R.A.) hazretlerinin recimle emretmesini müteakip Hz. Ali'nin bu âyetle ekall-i müddet-i hamlin altı ay olduğunu ispat etmesi üzerine recmin terkolunduğu mervidir. Hukemâ-yı Yuna-niyeden (Calinus) «Validesinin karnında çocuğun duracağı müd­det hakkında bir çok tetebbuât yaptım. Yüzseksen dört günde bir hatunun çocuk getirdiğini gördüm» demiştir. Ebu Ali Sina «Müddet-i hamlin ekall-i nass-ı Kur'an ve tecarib-i tıbbiyenin ittifakiyle altı ay olduğu tahakkuk etti» demiştir. Şu halde bizce Kur'an'dan başka bir delile hacet yoksa da bu bapta etıbbanın tecrübesi de Kur'an'a muvafık olduğu muhakkaktır. Ekall-i müddet-i hamlin altı ay olduğu Kur'an'da beyan olunmuş ise de müddet-i hamlin ekseri hakkında Kur'an'da sarahat olmadığını bazı müfessirîn be­yan etmiştir. Lâkin Hz. Aişe'nin «Validenin karnında çocuk iki se­neden ziyade durmaz» buyurduğu mervidir, Eimme-i hanefiyye ekser müddet-i hamlin iki sene olmasını bu rivayet üzerine bina eylemiştir. Kütüb-ü fıkhiyyemizde beyan olunan da budur. Bina­enaleyh; mezheb-i hanefîde ekall-i müddet-i hamil altı ay olduğu gibi ekser-i müddet-i hamil de iki senedir. Ekall-i müddet-i hamil altı ay olunca yedi ayda dünyaya gelen yaşar, sekiz ayda dünyaya , gelen galib zamanda yaşayamaz, illâ Mısır gibi bazı beldede sekiz ayda dünyaya gelenin ekseriyetle yaşadığı görülmektedir. Müddet-i hamilde ekseriyet dokuz ayda dünyaya gelmektir, dokuz ayda dün­yaya gelen her beldede galib olarak yaşar. Beldeler arasında yaşa­yıp yaşamamak cihetinden fark yoktur.

Ekall-i müddet-i hamil altı ay olunca dokuz aydan evvel ço­cuk getiren hatun zinaya nisbet olunamaz, müddet-i rıdâın ekserisi iki sene olunca iki yaşma girdikten sonra o çocuk diğer bir hatunu emerse Hanefiyye indinde hükm-ü rıdâ' sabit olmaz.

Bu âyet; çocukta validenin hakkı pederden ziyade olduğuna delâlet eder. Zira Allahü Tealâ âyetin evvelinde ebeveyne ihsan etmesini insana emir ve vasiyyet ettikten sonra validenin meşakkati­ni beyanla tekrar zikretmesi validenin hakkı ziyade ve büyük oldu­ğuna işarettir. Şu halde insanın validesine ve pederine riayeti vacip olmakla beraber anaya riayette daha ziyade itina etmesi lâzımdır. Çünkü; nimet külfete göredir. Madem ki ananın külfeti ziyadedir, o halde çocuktan göreceği nimet de ziyade olmak lâzım gelir.[17]

 

Vacip Tealâ insana, ebeveynine ihsan etmesini vasiyyet ettik­ten sonra insanın sinn-i rüşde baliğ olduğunda cereyan edecek ah­vali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hatta insan sinn-i rüşdolan on sekiz ve ba'dehu kırk yaşına baliğ olduğunda «Ya Rab! Bana ve benim validem ve pederim üze­rine in'am ettiğin nimetine şükretmekîiğimi bana ilham et» demek­le tazarrû eder.] Ve bu kadarla iktifa etmiyerek duasına devam eder ve der ki :

[«Ya Rabbî! Senin rızana muvafık amel-i salih işlememi bana ilham et, beni zürriyetim hakkında ıslâh et ki benim salâhım on­lara da sirayet etsin, ben senin rızana muhalif olan şeylerin cüm­lesinden tevbe ettim ve müslimler zümresinden oldum» demekle dergâh-1 ülûhiyete iltica eder.]

Yani; insan aklının kâmil olduğu on sekiz yaşma ve tecrübe­sinin tekemmül ettiği kırk yaşma baliğ olduğunda ibtidâ-yı halin­den sinn-i rüşde baliğ oluncaya kadar Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği nimetleri düşünerek Rabbısma münacat etmek suretiyle der ki «Ya Rabbî! Benim bidaye-i halimden şu ana kadar bana ve ebeveynime ihsan etmiş olduğun nimetlere şükretmemi bana ilham et ki o ni­metlerin hukukunu kudretim nisbetinde edâ edeyim. Çünkü; ebe­veynim üzerine vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmek on­lar üzerine vacip olduğu gibi benim veliyy-i nimetim oldukları cihetle onların hukukunu edâ etmek de benim üzerime vaciptir» demekle tazarruda bulunduktan sonra bununla dahi iktifa etmiye­rek der ki «Ya Rabbî! Beni senin rızana muvafık amellere muvaf­fak kıl ki senin indinde makbul olan amelleri işlemekle rızanı tah­sil edeyim». İnsan yalnız kendi hakkında salâh istemekle iktifa et­miyerek evlâdı hakkında dahi salâh ister ve der ki «Ya Rabbi! Lutf u ihsanınla beni salâha muvaffak kıldığın gibi o salâhı çocuklarım hakkında dahi ihsan et ki salâhım nefsime münhasır kalma­sın evlâdıma da siravet etsin ve sulehâdan olsunlar. Zira: ben rı-zana muhalif olan şeylerin cümlesinden tevbe etmekle dergâh-ı ülûhiyetine müracaat ettim. Çünkü; ben mutî ve işlerini sana tef­viz eden müslümanlar zümresinden oldum» demekle Cenab-ı Hak­ka ubudiyetini izhar eder.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyetin (Ebu Bekir) (R.A.) hazretleri hakkında nazil olduğu Ibn Abbas hazretlerinden mervidir. Çünkü; sinn-i rüşde baliğ olduğunda ve kırk yaşma yakın bir zamanda Resulüllah'a imanla mü'minler züm­resine evvel dahil olan Ebu Bekir hazretleridir. Zira; Resulüllah yirmi, Ebu Bekir Hazretleri de on sekiz yaşlarında oldukları halde ticaret için refakat ederek kafile ile beraber Şam'a gittiklerinde Resulüllah bir ağacın altında oturdu. Hz. Ebu Bekir o mahalde bu­lunan bir rahibe tahkik-ı edyân için gittiğinde rahip ağacın altında oturan zat üzerine bir bulutun gölgelediğini görmesiyle kim oldu­ğunu sordu. Ebu Bekir hazretleri Resulüllah'm ismini ve nereli ol­duğunu haber verince Rahib «Bu zat ahir zaman nebisi olacaktır» dedi. Rahibin bu sözü üzerine cenab-ı Sıddîk Resulüllah'd an ayrıl­madığı gibi Resulüllah'm ahvalini daima teftiş ederken kırk yaşın­da Resulüllah davay-ı nübüvvet etti, otuz sekiz yaşında bulunan Ebu Bekir (R.A.) da derhal iman edip müslimm zümresine dahil oldu ve kırk yaşma baliğ olunca Cenab-ı Hakkın kendine ve ebe­veynine vermiş olduğu nimetlere ve bilhassa nimet-i İslâm'ın şük­rünü edaya muvaffak olmasına dua etti,. Çünkü; validesi ve pederi her ikisi şeref-i islâm'la müşerref olan' muhacirîn-i kiram içinde ancak Hz. Ebu Bekir'dir. Binaenaleyh; Ebu Bekir hazretlerinin va­lidesi ve pederi İslâm olunca Cenab-ı Hak ebeveyne riayetin lüzu­munu beyan ve tavsiye buyurmuş ve tavsiye emrolduğundan anaya babaya riayet vacip olmuştur. Zira; Allahü Tealâ'nm insanlara bir şeyi tavsiyesi emrolduğundan o şey insanlara vacip olur.

Cenab-ı Hak rızaya muvafık amele muvaffak olmasına dair duasını kabul buyurduğundan, evvel emirde Ebu Bekir hazretleri fî sebilillah dokuz köle azad etti. Bilâl-i Habeşî de o cümlede dahil­dir. Emvalini hayra sarfetmek meziyyeti herkesten ziyade Hz. Ebu Bekir'e nasip olmuştur. Evlâdı hakkında duası dahi kabul olunduğundan evlâdının cümlesi şeref-i İslâm'la müşerref olmuşlardır. Ebeveyni ve evlâdı yani usûl ve füruu İslâm olan ashab içinden ancak Ebu Bekir'dir. Hz. Ebu Bekir'in gayrı ashabtan hiç bir kim­seye bu hal nasip olmamıştır. İşte şu ahvalin cümlesi Hz. Ebu Be­kir'de cemolup başkalarında cem'olmadığına nazaran bu âyet Ebu Bekir (R.A.) m halini tasvir etmiş ve onun tercüme-i hali olmuş­tur. Çünkü âyet nazil olduğunda; usûl ve füruu müslim olup duaya salih olan ancak Ebu Bekir âilesiydi. Arama âyetin Ebu Bekir hak­kında nazil olmasından diğer müslümanlara tavsiye olmamak lâzım gelmez. Zira itiba,r; lâfzın umûmunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh ebeveyne riayet; cümle insanlar üzerine va­ciptir.

Bu âyette insan için mümkün olan seâdetin kâffesine işaret vardır. Çünkü insan için seâdet; üçtür : Birincisi; seâdet-i nefsiyyedir ki kalbin niam-ı İlâhiyeye şükürle meşgul bulunması olduğundan evvel emirde duâ onunla vuku bulmuştur. İkincisi ; seâdet-i bedeniyedir ki bedenin ibadetle meşgul olması olduğundan ikinci merrede duâ onunla vuku bulmuştur. Üçün­cüsü; saâdet-i hariciyedir ki ehil ve evlâdın salâhı olduğundan üçüncü merrede duâ onunla vuku bulmuştur. Şükür; â'mâl-i kalb-den olup a'mâl-i kalbin a'mâl-i cevarih üzerine mukaddem oldu­ğuna işaret için duada şükür takdim olunmuştur. A'mâl-i cevarih de harice nisbetle mukaddem olduğundan amel-i saliha muvaffak olması zürriyetin ıslâhına dua üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; insanın nefsine müteallik a'mâli Allahü Tealâ'ya ta'zîm olup zür-riyeti için salâhla duâ kullarına şefkatten ibaret olduğu cihetle Al­lah'a ta'zîm mukaddem olduğuna işaret için evvelki iki matlap takdim olunmuştur.

İşte şu beyanattan anlaşıldığı veçhile bu âyet; insanlara dua­nın usulünü Öğrettiği gibi insanın kemalâta erişmesinin yollarını dahi öğretiyor. Çünkü; insanın, himmetini ibtidâ kendi nefsine sar-fetmesi lazımsa da sırf nefsine hasretmeyip himmetini evlâdına, ebeveynine, ahbabına ve sair akrabasına ta'mîm etmesi lâzım oldu­ğuna delâlet eder. Ebeveynine duanın evlâda duâ üzerine mukad­dem olduğuna dahi işaret vardır.

Duanın kabulü ancak tevbe ile olup tevbesiz kabul olunmıyacağına işaret için üç vecihle duadan sonra şu duâ eden zatın tevbeai de sarahaten beyan olunmuştur.

Ebu Bekir hazretlerinin pederi ^Ebu Kubafe Osman bin Amr) dır. Validesi (Ümmül Hayr) olup (Sahr) isminde bir kimsenin kı­zıdır.

nin ilham manâsına olduğu (Ibn Abbas) hazret­lerinden mervîdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: Ya Rabbi! Nime­tine şükretmeyi bana ilham et] demektir. Bu-manâ; cümle ibadet ve taat ancak Allah'ın ianesiyle olup iâne-i İlâhiye olmayınca hiç bir şey hasıl olamıyacağma işarettir. Çünkü; Allah'ın ianesine muh­taç olmasa abdin Allah'dan iane istemesi abes olurdu. Halbuki bu ve bunun emsali bir çok âyetlerde kullarının zatından istiâne et­melerini Allahü Tealâ beyan ve ta'lîm buyurmuştur.

eşüddün on sekiz yaş olduğu (İbn Abbas) hazretlerinden mervîdir. Buna nazaran demek «İnsanın ebeveyni evlâdının terbiyesini, hakk-ı hızanesini ve âdab-ı diniyyesini talim ve hukukunu muhafaza eder, on sekiz ya­şına baliğ oluncaya kadar, demektir. Amma on sekiz yaşma baliğ olunca ebeveyninin terbiye ve muavenetine ihtiyacı kalmaz, kırk yaşma buluğu şanına ihtimam için zikrolunmuştur. Çünkü; insanın kırk yaşı aklının tekemmül ettiği bîr zaman olduğundan ekser en­biya kırk yaşını ikmal ettikten sonra ba'solunmuştur. Amma Hz. İsa ve Yahya (A.S.) gibi kırkından aşağı ba'solunanlar varsa da nadirdir.[18]

 

Vacip Tealâ şu beyan olunduğu veçhüzere Cenab-ı Hakka iltica edenlerin nail olacakları dorecâtı beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu ebeveynine riayet ve Rabbısına tazarrû ve niyazla iltica etmek sıfatları ile muttasıl olan kimseler şol kimselerdir ki on­ların amellerinin güzellerini kabul ile günahlarından geçeriz. On­lar ashab-ı Cennet'tirler.] Çünkü; amellerini kabul ve günahlarını affetmemizin neticesi Cennet'tir. Binaenaleyh; onlar seâdet-i ebe­diye ve istirahat-ı sermediyeye naillerdir. Şu halde onlar Cennet'e nail olacak mes'ud kimselerdir.

[Dünyada doğru bir vaadle Rablari tarafından Cennet'e gire­cekleri vadolunmuştu.] İşte o va'd-i İlâhîye nail olmuşlardır. Çün­kü; vaad-i İîâhi'de hilaf olmaz, elbette aynı zuhur eder.[19]

 

Vacip Tealâ valide ve pederine itaat ve riayet eden kimselerin hallerini ve nail olacakları dereceleri beyandan sonra peder ve va­lidesine ezâ eden kimselerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor

[Şol kimse ki valide ve pederine «Öf size ki bana öldükten son­ra kabrimden çıkacağımı mı \ addediyorsunuz ve beni onunla mı korkutursunuz? Halbuki benden evvel bir çok kimseler geçti hiç birisi kabrinden çıkmadı. Şu halde siz bana akim hilafı ve müşahe-dâtın harici bir şey teklif ediyorsunuz" demekle ebeveynine eza etmeye haşladı.]

[Halbuki o kimsenin validesi ve pederi onun hakkında Allah'-dan yardım talep ederek .itikad-ı hakka muvaffak olmasını Allah'-dan isterler ve onu tehdid için derler ki «sen helak olursun, iman et ki helakten kurtulasın. Zira; Allah'ın vaadi haktır hilaf olmak ihtimali yoktur.] Binaenaleyh; iman etmedikçe Allah'ın aziŞbından kurtulunmaz» demekle insafa davet ederler.[20]

 

Vacip Tealâ ebeveyninin bu davetlerine karşı öjın vermiş ol­duğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ebeveyninin hakka davet ve ısrarları üzerine ö kimse der ki «Şu sizin söylediğiniz sözler evvel geçen ümmetlerin kitaplarında yazılmış bir takım yalanlardır».] İşte ebeveynine ezâ eden adam böyle demekle küfrünü izhar ederek ebeveynirîe karşı küstâhâne muamelede bulunur ve nasihatlerinden asla müteessir olmaz.[21]

 

Vacip Tealâ bu gibi insanların duçar olacakları azabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu ebeveynine ezâ edenlerin üzerlerine kelimc-i azap va­cip oldu ki onlar kendilerinden evvel geçen ve ins ü cinden helak olan ümmetler içinde helak ve muazzep olacaklardır. Zira; onlar hâih ve haşir oldular.]

Yani; şol asî kimse ki ebeveyni onu imana ve tarik-ı hakka davet ettiklerinde kemal-ı sefahat ve şiddet-i gafletinden ebevey­nine hitaben «Öf size ki sözünüzden usandım, yeter ettiğiniz, sözü kesin. Beni âhirette kabrimden çıkacağımla mı korkutuyor ve kiyamet mi vaad ediyorsunuz? Halbuki benden evvel bir çok ümmet­ler geçti, onlardan hiç kabrinden çıkan yoktur. Onlar gibi gidip gclmiyeceğim. Şu halde bana ısrar edip durmayın» demekle ebe­veyninin sözlerinden hoşnud olmadığını beyanla davetlerine icabet­ten imtina eder. Halbuki onun valide ve pederi kemal-i şefkatle­rinden onun tevfikma duâ eder, imandan nasibedâr olmasını Ce­nab-ı Haktan isterler ve «Ey oğlumuz! Helak senin içindir. İman el. ki Cehennem azabından kurtulasın. Zira; Cenab-ı Hakkın vaad-leri haktır, hüâf olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; itaat edenlere vadeliiği sevaplar ve âsîlere Resulleri vasıtasiyle beyan ettiği azap­lar hop yerini bulacaktır» demekle tehdit ederler. Ebeveyninin su sa'yi üzerine o günahkâr oğullan onlara karşı serkeşlik eder «Şu sizin nasihat tariki ile söylemiş olduğunuz şeylerin cümlesi evvel geçen ümmetlerin kitaplarında halkı aldatmak için yazdıkları bir takım yalanlardır. Binaenaleyh; öyle insanları aldatmak için yazıl­mış şeylere ben kulak asmam. Siz boşa yoruluyorsunuz» demekle kafi cevap verir. İşte ebeveynine ezâ ile nasihat dinlemiyenlerin üzerlerine onlardan evvel geçen ins ü cinden asî ümmetler üzerine vacip olan azab-ı İlâhî ve hükm-ü sübhanî vacip olmuştur. Zira; on­lar kendilerine tevdi olunan hilâfet-i İlâhiyeyi zayi ettiklerinden bütün sermayeleri bulunan Ömürlerini zayi etmiş zarar ve ziyan görücü kimselerdir.

lâfzı bir sadâ ki insan o sadayı sevmediği bir şey üzerine yüzünde ekşilikle o şeyi inkâr makamında çıkarır ve yüz ekşibiği ile çıkan her lâfız bu manâyadır. Bu makamda o âsî insanın peder ve validesinin nasihatlerine hiddet ettiğinden onları tekdir makamında söylemesinden kinayedir. de bulunan lâm; tahsis içindir. Yani «Sizin nasihatiniz üzerine benden sadır olan yüz ekşiliği size srahsustur, sizden başkasına değil» demektir. Şu halde gazabının yalnız ebeveyninin hakka davetine karşı oldu­ğunu izhar etmekten ibarettir.

Bu âyetin (Ebu Bekir) hazretlerinin oğlu (Abdurrahman) hak­kında nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Abdurrahman) Isiâm olma­dan evvel validesi ve pederi irfana davet edip âhiretin varlığından ve iman etmezse helak olauanı-dnn  bahsettiklerinde    (Abdurrahman) m «Bundan evvel Kureyş'den vefat edenleri ihya edin, me­seleyi onlardan tahkik edeyim» dediğini Cenab-ı Hak bu âyette hikâye buyurmuştur. Buna nazaran âyetin âhirinde beyan olunan azap (Abdurrahman) a masruf değildir. Çünkü; Abdurrahman şe-ref-i İslâm'la müşerref olmuştur. Şu halde azap iman etmeyip inat üzere vefat edenlere masruftur.

Bu âyetin (Abdurrahman) hakkında nazil olduğunu beyan edenlerin rivayetleri şöyledir: Muaviye tarafından (Mervan) Me­dine'de vali iken Muaviye'nin vefatı üzerine oğlu Yezid'e biat olun­mak üzere halka hutbe okuduğu zaman (Abdurrahman) tarafından vaki olan itiraz üzerine (Mervan) Abdurrahman'ın tutulmasını emredince Abdurrahman hemşiresi Hz. Aşie'nin hanesine girdiğin­den Abdurrahman'm üzerine varamadıkları cihetle Abdurrah-man'a söğmek kabilinden bu âyetin müşarun ileyh hakkında ;nazil olduğunu beyan etmiştir.                                                        

Ekser müfessirîn işbu âyetin bir şahıs hakkında olmayıp bu sı­fatlarla mevsuf olan kimseler hakkında nazil olduğunu ve biııaen-\;yh; Abdurrahman hakkında nazil olmadığını iki cihetle ispat .itmişlerdir. Birincisi : âyetin âhirindeki azapla tehdid Ahdv.mıhman hakkında olmadığını ispat eder. Çünkü müşarun-üe; n şeref-i İslâm'la müşerref olmuştur. İkincisi: Mervav bu, sözü söylediğinde Hz. Aişe (R.A.j perde arkasından red ve inkâr etmiştir ve bu inkârını imaın-ı Buhâri beyan buyurmuştur. Şu hal­de Hz. Aişe sika'dan olup Mervan zuafadan olduğu cihetle Mu-van'ın rivayetinin hükmü voktur.[22]

 

Vacip Teaiâ valide ve pedere itaat edenle etımyenieriı hallerini beyandan sonra her birinin amellerinin cezalarını çeklerini icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mutî ve âsî her kimse için amellerine göre dereceler olduğu gibi onların her cümlesi amellerinin cezasını tamamen alsınlar için dahi dereceleri vardır. Halbuki onlar cezalarını almakta asla zulm-clunmazlar.] Çünkü; herkes ameli hayır ise hayır cezası, şer ise ser cezası olarak amelinin cezasını tamam alıp asla noksan veya ziyade olmadığından zulmolmaz, herkesin aldığı ceza ayniyle .ame­linin cezası ve kendi istihkakı olduğu cihetle aldıkları ceza aynı ad?!ettir. Çünkü; ebeveynine itaat edenlerin sevabı tamam veri­lip, noksan verilmez ki zulnıolsun, itaat etmeyip ebeveynine eza edenlerin azabı günahlarına göre olup ziyade olmadığından zulmol­maz.[23]

 

Vacip Tealâ mutî ve âsîden her ikisinin de amellerinin ceza­sını görüp zulmolmıyacağmı beyandan sonra kâfirlerin Cehennem'e girdiklerinde kendilerine tekdirâmiz vaki olacak hitabı beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret sol günü ki o günde kâfirler Ce­hennem azabına arz olunurlar, onlara o zamanda taraf-ı İlâhî'den denilir ki "Siz dünyada yaşadığınız zaman bütün lezzetlerinizi gi­derdiniz,   onunla intifa ettiniz ve âhirete bir şey bırakmadınız».]

işte kâfirlere böyle denilmekle dünyada geçirdikleri zevk u sefaları ve yiyip içtikleri nimetleri başlarına kakılır.

Ehl-i Cehennem'e bu hitap ya bizzat Vacip Tealâ tarafından veyahut melekler vasıtasiyle olur ki kâfirlerin azapları müzdâd olsun.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet dünyada nimet-i İlâhi-yeyle telezzüzden men'e delâlet etmez. Çünkü âyet; kâfirler hak­kındadır. Zira; kâfirler dünyada nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmediklerinden bütün huzuzâtlannı aldılar, her ne ellerine geçtiyse yediler, içtiler, giyindiler, kuşandılar ve asıl imanları olmadiği için hiç bir nimetin şükrünü ifâ etmediklerinden âhirete bir şey bırakmadılar. Binaenaleyh; bu tekdirâmiz hitaba müstehak oldular. Amma mü'minler nûr-u imanla müşerref oldukları cihetle nail oldukları nimetlerin şükrünü mümkün olduğu kadar edâ et­tiklerinden bütün huzuzatîarını ifna etmiş olmadılar. Zira; dünyada nimet mukabili, şükür ettikleri için âhirette nasiplerine halel gel­memiştir. Dünya nimetlerinin şükrünü edâ ettikleri cihetle âhiret­te nail olacakları lezzetlerine noksan tarî olmaz. Gerçi bazı kâfir­ler de nail oldukları nimetlere şükrederlerse de asıl imanları olma­dığından vaki olan şükürleri kabul olunmaz. Çünkü; indallah mak­bul olan şükür, şeriatın tarifi veçhile olmamıştır. Binaenaleyh; dünyada onların şükürleri nimete mukabil şükür addolunmaz.

Vacip Tealâ'nm kullarına vermiş olduğu nimetlerin her cüm­lesiyle şuret-i meşrûada telezzüz ve intifa etmek meşrudur, onunla telezzüz, şükrü edâ olunduğu cihetle âhiret telezzüzüne mani ol­maz. Amma zühd ü takvayı ihtiyar etmek evlâdır. Zira; Resulullah dünyaca arzu buyurmuş olsaydı Cenab-ı Hak ihsan edecekken zühd ü takvayı ihtiyarla dünya nimetine iltifat etmedi.

Hz. Ömer'in «İstesem benden daha iyi yiyen ve giyen bulun­maz, lâkin bütün huzuzâtımı âhirete terkettim» buyurduğu raervî-dir. İşte Ömer (R.A.) hazretlerinin bu sözü de nimetle telezzüze iktidarla beraber dünyaca fazla telezzüzü terkle zühd ü takvayı ihtiyar etmek evlâ olduğuna delâlet eder.[24]

 

Vacip Tealâ kâfirlere âhirette vaki olacak hitabın! beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dünyada arz üzerinde higayrı hakkın kibû    ideniz fücurunuz sebebiyle bu gün siz zelil ve hakir kılıcı azapla cezala­nırsınız.]

Yani: kâfirler Cehenııeın'c girince onlara denilir ki «Ey kâ­firler! Bu gün siz bir azapla cezalanırsınız ki o azap sizi zelil ve hakir kılıcı ve rüsva edicidir. Bu azaba sebep de ikidir : Birin-c i sebeb; Dünyada yer yüzünde Allah'ın kullarına kibreder, kafa tutar ve kendinize bir azavıet süsü vererek büyüklük taslardınız, kibir ve gururunuz sebebiyle iman etmediniz. Ikinci sebep; tâat'i İlâhiye1 den çıkmanızdır» denmekle kâfirlerin dünyada yap­mış oldukları günahları yüzlerine vurulur.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette azabın sebebi olarak beyan olunan iki emirden birisi; amel-i kalbi, diğeri; amel-i cevarihidir. Esasen insan; iki cüz'den mürek­keptir ki ruhla ceset ve kalple kalıptır. Dünyada bu iki cüz de ıslah olursa âhirette selâmettir ve eğer bunlarda fesat olursa âhirette nedamettir. Kibir; ahval-i kalpten, ftsfc ; ahvdl-i eeva-rihten olup ahval-i kalp mertebede ahval-i cevarih üzerine mukad­dem olduğuna işaret için âyette ahval-i kalp takdim olunmuştur. Binaenaleyh insan için en büyük vazife; evvelen kalbini ıslah et­mektir. Çünkü; kalpte salâh olursa bütün azada salâh olacağı şüp­hesizdir. Zira kalbin salâhı; azanın salâhını mucibtir.

Bu âyette istihbar; din-i hakkı kabulden büyilkleumek ve Resulüllah'a iman etmekten istinkaf etmektir ki arlanmak ma­nasınadır, Fısk ; yalan, gıybet ve aharın hukukuna tecavüz etmek gibi günahlardır. Şu halde kâfirlerin fısk sebebiyle azap olunmaları a'mâl-i kalbiyeden olan imanla mükellef oldukları gibi n'mâi-i cevarih olan füru-ı â'rnalle dahi mükellef olduklarına bu '.yd delâlet eder. Çünkü fısk; füru-u amali terketmektir. Bunu ter-ketükierinden dolayı muazzep olmaları mükellef olmalarını ica-beder. /.mı mükellef olmadığı bir şeyi terkinden dolayı insan mesul ve muuzzep olmaz. Halbuki kâfirlerin iki sebeple azap olu­nacakları beyan olunmuştur ki birisi imanı diğeri memurat-ı sai-reyi terkle menhiya+ı işlemecidir.

Hulâsa; Cehennem'de kâfirlere -Siz bu gün iki sebeple hakir ve zelil kılıcı azapla cezalanıyorsunuz. Birincisi ;   kibriniz.ikincisi:   fıskımzdır» denileceği bu âyetten müstefkd olan i'evaid cümlesindendir.[25]

 

Vacip Tealâ ehl-i Mekke'yi Cehennem'e arz olunacaklarını beyanla tehdit ettikten sonra kavm-i Âd'm hallerine Mekkelilerin ;) hallerini kıvasla dahi tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Rasûl-ü Mükerremî Şol zamanı ki o zamanda kaVm-i }< Âd'ın biraderi Hud (A.S.) (Ahkaf) denilen beldede kavmini ahi- J ret azabiyla korkuttu. Halbuki Hûd (A.S.) dan evvel geçen ve" sonra gelecek eııbiya-yı kiram ümmetlerini «Allah'ın gayrı hiç bir-v şeye iman etmeyin, ancak Allah'a iman edin. Zira; iman etmedi-; ğiniz surette sizin üzerinize pek büyük olan yevm-i kıyametin azabı nazil olmasından korkarım» demekle inzar ettiler.]

Yani;    ey Nebiyy-i Muhterem!    Kavm-i Âd'm biraderi  (A.S.) Yemen'de (Mehre) denilen mahalde »Allah'ın gayrıya iba­det etmeyin. Ancak Allah'a ibadet edin. Zira ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarfederseniz ben sizin üzerinize azametle muttasıf olan yevm-i kıyametin azabından korkarım» demekle kavmini inzar et­tiği zamanı düşün; Halbuki Hûd (A.S.) dan evvel geçen ve sonra gelecek nebilerin cümlesi ümmetlerini tevhide davetle tevhid'in zıttı olan küfürden menettiler ve yevm-i kıyametin azabından kor? kuttular,                                         

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ahkaf ; kumlu mahaller manasınadır. Yahut kum yığınları ki küçük, büyük, uzun­ca ve eğri büğrü mahallerdir. Burada Yemende (Hadramut) civa­rında Umman ile Mehre arasında bulunan Âd kavminin memle­ketidir. Hûd (A.S.)  m o mahalde kavmini tevhide davet ettiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. 

Nüzür ; nezîrin cem'idir. Nezir; korkutucu manasınadır. Nüzür le murad; Rusül-ü Kirâmdır. Çünkü; Allah'ın resulleri ümmetlerini isyan ederlerse azap olunacaklarını beyan ile kork­tukları için kendilerine taraf-ı İlâhî'den nüzür unvanı verilmiştir. Bu âyetten maksat; kavm-i Âd'm hallerini beyanla Mekke ahalisini insafa davet etmektir. Çünkü; Resulüllah'ın Mekke ahali­sini imana davet ettiği gibi Hûd (A.S.) da kavmini imana davet etmiş ve Ad kavmi iman etmediklerinden helak oldukları gibi Mekke kavmi de iman etmezlerse helak olacaklarını beyan etmiş­tir. Halbuki Ad kavmi mal, servet ve kuvvetçe esbab-ı istirahatın her cihetine malik ve dünyada refah ve seâdetleri mükemmeldi. Onlar Hûd (A.S.) in nasihatini dinlemedikleri için helak olunca onlardan daha zayıf olan kavm-i Kureyş Resullerinin nasihatini dinleyip insafla iman etmedikleri surette helak olacakları evleviy-yetle sabittir ve cümle enbiyanın halleri ümmetleriyle beraber bu minval üzere geçmiştir. Binaenaleyh; Resullerinin nasihatlerini dinleyenler felahyâb oldular, dinlemeyip temerrüd edenler hak-i helake serilip gittiler.[26]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) "in şu nasihati'üzerine kavminin ver­miş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hûd (A.S.) in Âd kavmini şirkten nehyederek imana davet etmesi üzerine onlar «Bizim mabudlarımıza iftira ve bizi onlara ibadetten menetmek için mi geldin? Eğer bunun için geldin ve sö­zünde sadık isen vadettiğin azabı bize getir görelim» dediler.]

Yani; «Ya Hûd! Senin sözüne inanmıyoruz. Sen bizi mabudla­rımıza ibadetten döndürmek için mi geldin? Eğer sözün doğru ise vadettiğin azabı bize getir ki doğru söylediğini bilelim» demekle temerrüdlerini izhar ettiler. Çünkü; insanlar sevmedikleri sözleri daima redde çalışırlar, tâ ki kendilerine tevfîk yar olup dfelâiiini tetebbu' ederek hakkaniyetine kanaat getirinceye kadar.[27]

 

Vacip Tealâ Âd kavminin Hûd (A.S.) a verdikleri cevabı be­yandan sonra Hûd (A.S.) m onlara vermiş olduğu cevabı] beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hûd (A.S.) azabı isti'câl eden kavmine cevap olarak dedi ki «Azabın geleceği vakte ilim ancak Allahü Tealâ indindedir. Ben size tebliğine memur olduğum ahkâmı tebliğ ediyorum, lâkin ben sizi cahil bir kavim görüyorum».]

Yani; Hûd (A.S.) kavmine hitaben dedi ki "ben vahy-i İlâhî vasıtasiyle suret-i kat'iyede size azabın geleceğini biliyorum. El­bette siz bu itikatta devam ettikçe size bir azap gelecektir. Fakat o azabın geleceği vakti bilmek Allahü Tealâ'ya mahsustur. Onu ancak Allahü Tealâ bilir. Zira; azabın geleceği vakti bana bildirmedi ki ben kendim bilsem ve size de bildirsem ve ben ancak tebliğ etmekle irsal ve emrolunduğum ahkâmı size tebliğ ederim, onun haricinde bir şey söyleyemem velâkin sizi cahil bir kavim görüyo­rum ki bu kadar nasihatlerim size tesir etmiyor. Binaenaleyh; ima­nınızdan ümidim kesilmiştir. Şu halde helak olacaksınız, helakini­ze dair azap gelecektir velâkin vaktini tayin edemem» demekle kavmine cevap vermiştir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile ( demek «Siz peygamberlerin niçin ba'solunduğunu bilmiyorsunuz» demektir. Çünkü; Hûd (A.S.) kavmine hitaben «Rusül-ü Kiram ahkâm-ı diniyyeyi ümmetlerine tebliğ ve onlara hakikati anlatıp imana davet etmek için ba'solunurlar. Binaenaleyh; ben de size Allah'ın emrini tebliğ ediyorum, bu cihetle vazifemi ila ettim. Enbiya-yı kiram gaibden haber vermek için ba'solunmazlar ki siz benden azabın geleceği vakti sorasımz» demekle kavmini ilzam etmiştir. Yahut «Siz cahilsiniz» demek «Siz küfrün zararını bilme­diğinizden küfrüzere ısrar ettiğiniz cihetle azabın vakti yaklaştı zannederim» demektir. Yahut «Ben sizi cahil görüyorum. Zira; benden şiddetle azabın gelmesini istiyorsunuz. Aklı olan bir kimse nefsine gelecek azabın acele gelmesini istemez. Vakıa benim doğru söylediğim sizce zahir olmadı ise de yalan söylediğim dahi zahir olmamıştır. Şu halde böyle mütereddit bir vaziyette sizin azabın gelmesini istemeniz cehaletten başka bir şey değildir» demekle kavmini itham etmiştir.[28]

 

Vacip.Tealâ Hûd (A.S.) m tebliğ vazifesini edâ edip kavmi de sözünü dinlemeyip şirke devam ettiklerini beyandan son^- onlara nazil olan azabı ve helaklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki onlar kendi vadilerine karşı gelen azabı bir bulut parçası olduğu halde görünce memnun ve mesrur olarak «İşte şu görülen şey bize çok yağmur yağdıracak bir buluttur» dediler. Hûd (A.S.) da onların bu sözlerine karşı «Belki o bulut yağmur yağdırıcı bir bulut değildir. Zira; sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir ve o bulut zannettiğiniz şey n/ab-i elîm kendisinde bulunan bir rüzgârdım demekle kavmine mukabele etti.]

Yani; Ad kavmi Hûd (A.S.) in davetine icabet etmeyip küfrü­zere musir olunca Allahü Tealâ onların yağmurlarını habsetti vo-lâkin asla mütenebbih olmadılar, kendileri ıslâh olmadıkları ci­hetle azaplarının hululü zamanı gelmişti. Binaenaleyh; Hûd (A.S.) kavmi ile bir mahalde bulunduğu bir zamanda ufk-ı semadan on­ların vadilerine doğru, teveccüh etmiş bir siyah bulut zuhur edince yağmura susamış Âd kavmi o bulutu yağmura emmâre addederek «şu bulut ki bize bir çok yağmur yağdıracaktır» dediler. Hûd (A.S.) onların sözlerini red ile zanlarının 'yanlış olduğunu beyan etmek üzere »gördüğünüz şey bulut değildir, belki aceleten gelme­sini istediğiniz azaptır ki içinde azab-ı elim dolu, bulut suretinde zuhur etmiş bir rüzgârdır» demekle imana müsareat edip vaki olan kusurlarına tevbe ile dergâh-ı ülûhiyete iltica etmelerine işaret etti. İşte şu işaret üzerine mütenebbih olup iman etmekle azaptan halâs olmaları ve seâdet-i dareyne nail olup her türlü refaha er­meleri lâzımken bilâkis mübtelâ oldukları küfrüzere inatta devam ettiler ve akibet helak oldular.[29]

 

Vacip Tealâ azabın zuhurunu beyandan-sonra keyfiyetimi b! yan etmek üzere buyuruyor.

[O rüzgâr Rabbısının emriyle uğradığı her şeyi ihlâk eder. Onlar sabaha dahil oldular ki sen ancak onlardan eser olarak ev­lerini görürsün, evlerinden başka bir şey göremezsin, işte bunları cezalandırdığımız gibi her günahkâr olan kavmi biz cezalandırırız.]

Yani; kavmi Âd'ı ihlâk eden rüzgârda öyle şiddet vardı ki o rüzgâr Rabbısının emriyle Âd kavminin kendilerinden ve malların­dan her neye uğrarsa onu derhal ihlâk ederdi. Azap gelip de onlar sabaha dahil olunca ey Habibim! Sen onların harap olmuş evlerin­den başka birşey görmezdin. Yani o vakitte bulunmuş olsaydın hal­lerini bu minval üzere görürdün. İşte bunların helaki gibi biz her kavm-i mücrimi ihlâkle cezalandırırız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; Kureyş kavmini ve on­lar gibi iman etmeyip temerrüd edenleri tehdit etmiştir. Ey Mekke ahalisi! Eğer siz de kavm-i Hûd gibi söz dinlemez ve küfrünüzde devam ederseniz onları ihlâk ettiğimiz gibi sizi de ihlâk ederiz. Zira her günahkâr olan kavmi tâib ve müstağfir olmadıkça ihlâk etmek adetimizdir» demek olur. Şu halde tarik-ı İlâhî'den çıkmış olup, tarik-ı hakka dahil olmayan her kavmin âkibeti helak olduğuna âyette delâlet vardır.

Tefsirdi Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Âd kavminin he­laki şöyledir : Âyette beyan olunduğu veçhile azapları şiddetli bir rüzgâr vasıtasiyle olmuştur. Rüzgâr gayet şiddetli olup hatta ça­dırları vesair eşyayı havada çekirge gibi uçururdu. Rüzgârın bu dehşetini gören Âd kavmi dışarda durabilmek imkânını göreme­yince hemen hanelerine kapandılar, kapılarını, pencerelerini kapat­tılar. Rüzgâr ise olanca dehşetiyle hanelerine hücum etti, kapıla­rını söktü, onların ayakta olanlarını yerlere yatırdı üzerlerine kum yığdı, bir müddet kum yığınları altında kaldıktan sonra rüzgâr tek­rar kumları süpürdü kendilerini ihlâkla canlarını Cehennemce gön­derdi.

Bunların helakini Cenab-ı Hakkın Kur1 an'da bize hikâye bu­yurması; ibret ve tenbih içindir ki onlar gibi peygamberlerinin sö­züne inanmıyan kavmin âkibeti helak olduğunu bildirmekle insafa davet etmektir.

Rüzgâr esip azap gelmeye başlayınca Hûd (A.S.) yanında bu­lunan mü'minlerle beraber bir daire çevirdi. Rüzgâr onlara gayet latîf olarak dokunur. Bir tarafda âsîleri ihlâk eden rüzgâr aynı ma­halde Rablarına itaat ve resullerine iman edenlere serin serin eser bad-ı sabâ gibi ferah ve sürür bahşederdi. İşte aynı rüzgârın bir tarafta sebeb-i helak olup diğer tarafta sebeb-i hayat ve sürür ol­ması Hûd (A.S.) için büyük bir mucize olduğu gibi Allahü Tea-lâ'nın fâil-i muhtar olmasına da büyük bir delildir. Çünkü; tabiat vasıtasiyle olsaydı rüzgâr tabiatını her yerde bir seviyede icra eder asla fark olmamak lâzım gelirdi. Zira; tabiat değişmez herkes hak­kında hükmünü icra eder.

Resulüllah'ın havada bir bulut görünce levninin tağayyür et­tiği görülmesi üzerine ashabı tarafından sebebi sual olunduğunda »Şu bulutun kavm-i Hûd'a nazil olan azap gibi bir azap bulutu ol­masından korkarım" buyurduğu Hz. Aişe (R.Aj'dan mervîdir. Şu halde insanlar için her zaman Cenab-ı Hakkın himayesine iltica et­mek lâzım olduğa gibi bilhassa havada bir bulut gördüğünde Cenab-ı Hakka iltica ve istiaze etmek lâzım olduğuna bu hadis-i şe­rifte işaret vardır ve bu istiazenin lüzumuna da bir çok vukuat şahittir. Meselâ bazı zamanda semada zuhur1 eden buluttan nafî yağmurlar beklenirken şiddetli bir âfet ve dolu yağar, bağları, bahçeleri vesair hasılatı mahvettiği gibi saika isabetiyle de bazı insan ve hayvanları ihlâk ettiği görülür. Binaenaleyh; insan her türlü âfete maruz olduğu cihetle Cenab-ı Hakka ilticadan hali kal­maması lâzımdır.  

Bu âyette iki kıraat vardır: Hitab olarak kıraat olunduğuna nazaran hitab Resulüllah'adır. Gaib suretiyle kıraat olunduğuna nazaran manâ-yı nazım ; [Onların ihlâk olun­dukları zamanı görmek şanından olan kimse sabah vakti onların hanelerinin harabelerinden başka bir şey görmez, ancak eser ola­rak hanelerinin eserini görürdü] demektir.[30]

 

Vacip Tealâ kavm-i Âd'm helakini beyandan sonra^ kuvvet ve kudretlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki ey Mekke ahalisi! Size kudret vermediğimiz şeylerde kavm-i Âd'a kudret verdik, onlar için kulaklar, gözler ve kalpler halkettik. Şu saydığımız azadan onların kulakları, gözleri ve kalpleri onları hiç bir şeyden ganî kı­lamadı. Zira; Allah'ın âyetlerini inkâr ederlerdi ve onları kendi istihza ettikleri şeylerin cezası ihata etti. Etraflarım çevirdi, âki-het helak olmuşlardır.]

Yani; ey ehl-i Mekke! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederini kavmine bir takım kuvvet ve kudret verdim ki o kuvveti size ver­medim. Biz onlar için kulak halkettik ki işitsinler, kabul etsinler, gözler halkettik ki hakkı görsünler kabul etsinler, ellerinde bulu­nan nimetleri görsünler şükretsinler, kalpler halkettik ki marifet-i İlâhiyeye sarfla hakikate vakıf olsunlar velâkin onlar şu saydığımız uzuvlarını mahall-i lâyıkına ve menfeatlerine sarfetmediler, belki şehevât-ı nefsaniye, heva ve heveslerine sarfla zayi ettiklerinden istifade edemediler. Halleri böyle olunca kulakları, gözleri ve kalp­leri hiç bir şeyde ihtiyaçtan kurtarıp azab-ı İlâhî'yi onlardan defe­demedi. Binaenaleyh; bu nimetlerden her cihetle istifade mümkün iken mahalline sarl'edemedikleri cihetle her türlü menfeatten mah­rum kalmışlar ve onlar için bir faydayı müfîd olmamıştır. Çünkü kalpten maksat; marifete sarfla cehilden kurtulmaktır. Gözden maksat; bu âlem-i mükevvenâta bakıp her bir zerresinden ibret almak ve kendine verilen nimeti görüp şükretmektir. Kulaktan maksat; Hakkı işitip dinlemek ve kabul etmektir. Ad kavmi ise bunlardan hiç birini mahalline sarfetmedikleri cihetle istifade ede­memişler, âkibet helak olmuşlardır. Şu halde ey Mekke ahalisi! Onlara verdiğimiz uzuvları size de verdik. Bunları mahalline sarfe-derseniz intifamız muhakkaktır, bu vesileyle dünyada helûkten ve âhirette azaptan kurtulursunuz, eğer onlar gibi mahalline sarfet-miyerek zayî ederseniz bu uzuvlarınız sizi helakten kurtaramaz. Binaenaleyh; siz de helak olursunuz. Zira onların mallan sizden çok, ömürleri sizden uzun, bedenleri ve cisimleri sizden kuvvetli ve yüksekti. Köşkler, saraylar, muhkem kaleler, uzun bağlar ve bahçeler onlarda mevcuttu. Sizde ise şu saydığımız nimetlerden hiç birisinde onlar kadar kuvvet yoktur. Onlar o kadar kuvvete malik oldukları halde helak olunca sizin helak olacağınız evleviy-yetle sabittir.

Şu manâ lâfzmdaki kelimesinin nafiye olduğuna nazarandır. Amma Beyzâvî'nin beyanı veçhile lâfzının şartiye olmak ihtimaline göre -manâ-yı nazım : | Ey Mekke ahalisi! Âd kavmine bir takım şeylerde kuvvet ve kudret verdik. Eğer o şeylerde size de onlar gibi kuvvet vermiş olsak siz onlardan daha ziyade tuğyan eder asla hiç bir şeye boyun eğmezdiniz} de-, inektir. Hûd (A.S.) in kavmini bu kadar kuvvetleri helakten kurtaramadı. Zira onlar; iki cihetle helake müstehak olmuşlardı :;J Birincisi; vahdaniyet-i İlâhiye'ye delâlet eden âyetleri inkâr edip şirküzere ısrar etmeleridir, İkincisi; o âyeti teb-§ lig için kendilerine gelen Peygamberlerini ve o peygamberin getirdiği ahkâmı istihza etmeleridir. Çünkü; onlar Allah'ın âyetlerini i inkâr ettikleri gibi bir takım ahkâm-ı şer'iyyeyi istihza ettiklerin-3 den istihzalarının vebali kendilerini ihata etti ve hiç birisi kurtul-1 maksızm hepsi helak olup gittiler. İstihzanın manâsı ;İ Bir şeyi hafif ve hor görmekle eğlenmek ve onunla vakit geçirmektir, İşte Hûd"(A.S.) m kavmi de iman etmedikleri surette ken4j dilerine gelecek azabı Hz. Hûd'un beyan etmesi üzerine o gelecekj azabı istihza ettiler ve «Haydi söylediğin doğruysa gelecek azabı?, getir görelim» diyerek eğlenmişlerdî. Binaenaleyh; istihza ettikleri azap kendilerini ihata etmekle helak olmuşlardır. O halde hak-j ka ihanet ve istihzaya cür'et edenin istihza ettiği şeyle muzmahil; olacağına âyette delâlet vardır ve bu da her zaman görülmekte ve;j vukuatla sabit olmaktadır.[31]

 

Vacip Tealâ Âd kavminin helakini beyandan sonra Mekfc lisine nasihat ve onları tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Ey Mekke ahalisi! Karyelerden etrafınızda olan karyeleri ih|j lâk ve vahdaniyetimize delâlet eden âyetlerimizi isyandan rücû| etsinler için onlara kiraren ve mirâren beyan ettik.]

Yani; ey Mekke ahalisi! Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin etra-t fmızda bulunan karyelerini ihlâk ettik. Şu halde siz bunların ha| rabe ve eserlerinden ibret almalısınız. Onlar hakkı istihza, küfril irtikab ve Resullerine ezâ gibi günahlardan vazgeçsinler için onlara âyetlerimizi defâatle beyan ettik. Onlarsa bu âyetlerde istifade etmediler. Çünkü; irtikâb ettikleri cinayetlerinden rücû eylemediler. Binaenaleyh; helak oldular.

Fahri Kâzi ve Hâzin'in beyanları veçhile karyeler le murad; geçmiş ümmetlerin karyeleridir. Salih ve Lût (A.S.) in kavminin karyeleri Şam cihetinde, Âd kavminin karyesi Yemen cihetinde olduğundan her cümlesi Mekke'nin etrafındadır. Mekke ahalisi yazın Şam ve kışın Yemen cihetlerine seyr ü seferlerinde bu karyelerin harabelerini gördükleri cihetle Cenab-ı Hak onları bu karyelerle tehdit buyurmuştur. Yani «O karyeler sekenesi nasıl ki küfürlerinde devamları sebebiyle helak oldularsa siz de küfrü­nüzde ısrar ederseniz helakiniz muhakkak» demektir.

tasriftendir. Tasrif; bir şeyi bir halden di­ğer hale döndürmek ve tebdil etmektir. Şu halde âyetin manâsı: [Onların küfürden rücû etmeleri için Biz Azîmüşşân hakka delâlet eden âyetlerimizi onlara suver-i muhtelif ede gösterdik. Ona kanaat etmeyince diğer bir suretle dahi gösterdik ve akıllarının idrak ede­bileceği raddede kirâren ve mirâren beyan ettik velâkin tıynetle­rinde olan habaset sebebiyle bu âyetlerden intifaa asla meyletme­diklerinden bütün helak oldular, ancak âleme ibret olmak üzere harabeleri kalmış] demektir.

Her zaman Cenab-ı Hak her millete türlü alâmetler göster­mek ve musibetlere mübtelâ kılmak suretiyle insafa davet eyler, günahlarından vazgeçerek dergâh-ı ehadiyete rücû etmeleri lâzım olduğuna tenbih eder. Binaenaleyh; mütenebbih olan tâib ve rnüs-tağfir olçare-i necatını bulur, mütenebbih olmayan günahında ısrar edet akibet helak olur.[32]

 

Vacip Tealâ Mekke etrafında bulunan karyeleri ihlâk ettiğini beyandan sonra mabud ittihaz ettikleri putların onlara asla yardım­cıları olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Keşke bunlar o mabudlanna ibadet ettiklerine göre Allah'ın dununda Allah'a takarrub için mabud ittihaz ettikleri putları bun­lara yardım etmiş olsalardı. Halbuki yardım edemedikleri gibi, yar­dım zamanı onlardan kayboldular. İşte şu Allah'ın gayrı putları mabud ittihaz ederek, yardım beklemeleri onların yalanları ve if­tira ettikleri şeyleridir.]

Yani; o helak olan kâfirlere, Allah'a takarrub için Allah'ın gayrı olarak mabut ittihaz ettikleri putları, onların ibadet ettikle­rine göre helak zamanı keşke onlara yardım etmiş olsalardı. Azap­tan kurtarmak için yardım şöyle dursun bilâkis yardım zamanı on­lardan kayboldular. Çünkü; onlardan yardım ümit eylemek ve. Allahü Tealâ'ya takarruba vesile ittihaz etmek onların iftira ve yalanlarıdır.

Kâfirlerin putlara ibadetleri aynı iftiradır. Çünkü; putlarda mabud olmağa salâhiyet olmadığı gibi onların ibadet ettiklerine göre helak olacakları zaman helakten kurtarmak için bari yardım edebilseler de ibadetlerinin menfeatini görselerdi, o da olamaz. Zi­ra; yardım zamanı görmezler kaybolurlar. Onları mabud ittihaz etmek yalan ve Allah'ın şeriki olduklarını itikat etmek ise iftiradır.

kurbân; Allahü Tealâ'ya yakınlığa vesile ittihaz olunan şeydir. Kâfirlerin putlara ibadetleri ind-i İlâhî'de şefeat edeceklerini itikad ettiklerindendir. Bunun için putlara kur­bân denilmiştir.

Hulâsa; kâfirlerin putları kendilerine yardım edemedikleri gi­bi yardım zamanı kaybolup hiç bir fayda göremiyecekleri ve put­ları mabut ittihaz etmeleri ifk ü iftiradan ibaret olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ insanların mü'min ve kâfir olanlarına müteallik bazı ahkâmını beyandan sonra cinnîlere müteallik bazı ahkâmını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda Kur'an'ı işitir oldukları halde sizin tarafınıza cinden bir taifeyi biz mey­lettirdik. Onlar sizin huzurunuza geldiklerinde bazısı bazısına "sü-kût edin, dinleyelim» dediler. Vakta ki Kur'an'm kıraati tamam oldu ise kendi kavimlerini korkutucu oldukları halde memleketle­rine döndüler.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sana inad edip iman etmiyenlere zikret -ol zamanı ki o zamanda Biz Azîmüşşân senin şanını teyîd etmek üzere cinden bir bölük kimseleri senin bulunduğun mahalle gönderdik. Onlar da Kur'an'ı işitir oldukları halde senin huzuruna geldiler hazır oldular. Vakta ki Kur'an'ı okuyup bitirince onlar kendi kavimlerini inzâr edici oldukları halde döndüler gittiler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile (Ebu Talib) in vefa­tından sonra Resulüllah (S.A.) Efendimiz Mekke'lüerin hallerin­den me'yûs olmasına binaen (Taif) e gitti. (Benî Sakîf) in eşra­fından üç birader birlikte oldukları halde Resulüllah onlara misa­fir oldu ve hane sahiplerini imana davet etti. Bu davet üzerine on­lar Resulüllah11 misafirliğe kabulden imtina edince Resulüllah Mek­ke'ye avdet ederken (Batn-ı Nahle) denilen bir mahalle £eldi ora­da kaldı, istirahat buyurdu. Gecenin yarısında teheccüd namazına kalkıp Kur'an okurken (Nusaybin) cinlerinden Yemen'e gitmek üzere yola çıkmış olan eşraf-ı cinden bir bölük kimselerin yolla­rını Cenab-ı Hak Resûl'ünün bulunduğu vadiye döndürdü. Onlar huzur-u risalete gelip Cenab-ı Risaletmeâb Efendimiz'i Kur'an kı­raat eder görünce Kur'an'm fesahat ve belagatı onları hayrette bıraktığı cihetle yekdiğerine «Sükût edin, dinliyelim» dediler ve dinlediler. Vakta ki Kur'an'm kıraati bitince Kur'an'm kelâmullah olduğunu bildiler ve Resulüllah'a iman ettiler, taraf-ı risaletten kendi kavimlerini inzara memur olarak memleketlerine döndüler.

Vacip Tealâ Tâifte Resûi'ünü insanların me'yûs etmesine kar-J şı (Vadi-i Nahil) de cinleri gönderip iman ettirmekle mesrur et-'İ mistir. Zira; her darlığın bir bolluğu ve her kederin akibinde bir ferahın vücudu dünyanın levazımındandır.

on kişiden aşağı ve üç kişiden yukarı bir cemaate^ denir. Vadi-i Nahle gelen kimselerin yedi veya dokuz oldukları ibn?' Abbas hazretlerinden mervidir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu cinler taife-i cinnin semadan tardolunmalannm sebebini aramaya memur olarak memleket­lerinden çıkmışlardı. Vadi-i Nahle gelip Resulüllah'ı teheccüd na4; mazında Kur'an okur bulunca tardolunmalarımn sebebini Kur'an'4; m nazil olması ve Resulüllah'm ba'solunması olduğunu biMiler; Binaenaleyh; Kur'an'ı dinlediler ve iman ettiler. Taraf-ı risalet­ten kavimlerini inzara memur olarak memleketlerine döndüler ve' kendi kavimlerini din-i îslâm'a davete başlamakla ashab-ı Resulül­lah sırasına girdiler.

Hulâsa; cinden bir taifeyi Cenab-ı Hakkın Resûl'ünün huzurum na gönderdiği ve onlar da huzur-u risalette Kur'an'ı dinleyip kabul-ile kendi kavimlerine ahkâm-ı Kur'aniye'yi tebliğe memur olduklan halde memleketlerine döndükleri bu âyetten müstefad olan fef vaid cümlesindendir.[34]

 

Vacip Tealâ cinnilerin Resulü!lah'tan Kur'an'ı işitip kendi ka| hilelerine döndüklerini beyandan sonra cinnilerin kendi kadimle** rini imana davetlerinin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cinnîîer Resulüllah'dan Kur'an'ı işittikten sonra kendi ka| hilelerine geldiler ve dediler ki «Ey bizim kavmimiz! Biz Hazret-, Musa'dan sonra inzal olunmuş bir kitap işittik ki o kitap kendiniden evvel geçen kütüb-ü semâviyenin cümlesini tasdik ediyor, 0 kitabın üslûbu gayet garip olduğu ve taraî-ı Ilâhî'den geldiği açık bir surette anlaşılıyor. Binaenaleyh; Allah'ın kullarını tarîk-ı Hak­ka ve doğru yola davet ettiği gibi herkese doğru yolu gösterir.]

Şu halde o kitaba iman etmek lâzımdır. Çünkü; tarik-ı necattır» demekle kendi kabilelerine tebligatta bulundular. Bazı rivayete nazaran (Vadi-i Nahil) de Resulüllah'a mülakatla müşerref olan cinnîler Yahudi olduklarından Hz. Musa'yı zikretmişlerdir. Çün­kü; insanlarda her millet mevcut olduğu gibi cinnilerde dahi İslâm, Nasarâ, Yahudi, Mecusî ve putperest gibi her nevi millet mevcut­tur. Binaenaleyh; Resulullah'la müsahabet eden cinnîlerin yahudi olmaları garîb bir şey değildir.

Kur'an'm kendinden evvel geçen kitapları tasdiki onların be­yan ettiği ahkâm-ı esâsiyeyi beyan etmesidir. Çünkü kütüb-ü sabı­ka; insanları tevhid'e davet ve enbiya-yx sabıkayı tasdik, âhireti ve kıyametin vukuunu beyan ettiği gibi Kur'an da bunların cüm­lesini beyan etmiş ve tarik-ı necaü göstermiştir. «Kur'an hakka da­vet eder» demek «Akâid-i hakka davet eder» demektir. Sîtat-ı Müstakim ile murad; Ahkâm-ı şer'iyye-i fer'iyyedir. Şu hal­de Kur'an; insanın seâdetini kâfil olan itikadiyât ve ameliyatı yani her iki ciheti de cami olduğunu cinnîler itiraf ederek kendi kavim­lerine tebliğde bulunmuşlardır.[35]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin kendi kavimlerini imana davete başla* dıklarını beyandan sonra nasihatlerinin bakiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey bizim kavmimiz! Allah'ın davetçisinin davetine icabet ve on» îman edin ki sizin günahlarınızın bazısını AHahü Tealâ mağ­firet etsin ve azab-ı elimden sizi kurtarsın.]

Yani; Resulüîlah'dan Kur'an'ı işitip memleketlerine avdet eden cinnîler Kur'an'ı kendi kavimlerine sena ettikten sonra ka­bilelerini imana davet etmek üzere dediler ki «Ey bizim kavmimiz! Allah'ın kullarını din-i hakka davet için gönderdiği davetçinin da­vetine icabet ve kendine iman edin ki Allahü Tealâ sizin günahla­rınızı mağfiret etmekle kâfirlere hazırlanmış olan acıtıcı azaptan sizi kurtarsın. Şu halde davete icabet etmiyerek iman etmezseniz azaptan kurtulamazsınız» demekle nasihate başladılar.

İman; icabet olunacak şeylerin ehemmiyetlisi, şanlı ve şeref­lisi olduğu cihetle davete icabette dahil olduğu halde davete ica­betle emirden sonra imanla tekrar emrolunmuştur ki şerefine işa­ret olsun. Çünkü icabetle emir; ahkâm-ı İlâhiye'nin kâffesine şamil olduğu gibi imana dahi şamildir. Binaenaleyh; imanın ayrıca bir daha zikrolunması şanına ihtimam ve şerefini ilân içindir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette daî ile murad; Resulullah'dır. Zira; Resulullah taraf-ı Ilâhî'den kullarını § tarik-ı hakka davet için memur edilmiştir. Resulullah tarafından! ümmetini hakka davet için gönderilen kimseler velevse cinnî olâj onlara da daî denilebilirse de Resulullah tarafından gönderilen el-| çiler ikinci derecede daîdirler. Binaenaleyh; Kur'an'da daî unvanı Resulüllah'a mahsustur. Bu âyet; Resulüllah'ın cinne de Peygam-J ber olduğuna delâlet eder, Resulüllah'aan ev w; ins ü cinne meb'us| bir peygamber gönderilmediği müfessirinin cüuıi.. i beyanatındandır. Amma cinne mahsus olarak kendilerine kerr'i cinslerinden peygamber olmasına mani yoktur. Şu halde insle cin ahkâmda mü-* savi oldukları gibi sevapta ve nimet-i İlâhiye'ye nail olmakta dahi farkları yoktur. Çünkü; insanlar nasıl mükellef ise cinniler de aynı teklifle mükelleftirler. Binaenaleyh; cinden mümin olup Resulül­lah'ın davetine icabet edenler mümin olan insanlar gibi Cennet'te ve iman etmiyenler Cehennemdedirler ve İbn Abbas hazretlerinin! rivayeti de bunu teyid etmektedir. Çünkü; ahkamı kabulde ve bitj dinle tedeyyünde insle cinnin farkı olmayınca o dinle amelin ne-j ticesi olan seâdete nail olmakta dahi farkı olmayıp mü£?.vî olma lan lâzımdır, fukaha-yı izamdan (İbn Malik) in ve (İbn Ebi L lâ) nın mezhepleri de budur ve diğer nusus-u celile de bu manâyi te'yid etmektedir.

Bu âyette lâfzında bulunan min lâfzı ba'z manâsına delâlet eder. Binaenaleyh; Allah'ın emrine "icabet etmek icab eden kimsenin günahlarından bazılarının mağfiret olunacağı­na sebep olduğuna işaret için ha'za delâlet eden miri lâfzı varid olmuştur. Çünkü Allah'ın davetine icabet; günahlardan hukukul-laha müteallik olanların mağfiret olunmasına sebep olur. Amma hukuk-u ibâdda hak sahibiyle helâllaşmak lâzım olduğundan yal­nız emr-i İlâhîye icabetle hakk-ı abd sakıt olmaz. Binaenaleyh; bazı günahın affolunup hepsinin affolunmıyacağmı beyanla hukuk-u ibâda ait olan günahların hak sahibiyle istihlale muhtaç olduğuna işaret olunmuştur.[36]

 

Vacip Tealâ cinnilerin sözlerinin bakiyyesini    beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimse ki Allah'ın davctçisi olan ResûTünün' davetine ica­bet etmezse o kimse yer yüzünde Allahü Tealâ'yı aciz kılamaz.]

Binaenaleyh; Allah'ın intikamından ve bir mahalden diğer mahalle firar etmekle Allah'ın gazabından kurtulamaz. Zira; aktâr-ı âlemin her yeri ve her zerresi Allah'ın eli altında ve ilm-i tamla malûmudur. Şu halde günah sahibi olan kimse firar etmek ve bir tarafa saklanmak suretiyle kahr-ı ilâhî'den kurtulamayınca Allahü Tealâ ondan intikamını alır. [Halbuki davete icabet etmi-yenlerin Allah'ın gayrı dostları yoktur ki o dostları onları azaptan kurtarsın.] Çünkü; Allah'a düşman olan kimsenin sadık bir dostu olamaz ve olsa da fayda vermez. [Binaenaleyh; Allah'ın davetine icabet etmiyenler meydanda bir dalâlet içindedirler.] Zira; tarik-i hakta a hariçtirler.

yer yüzünün cemr cihetine şamildir. İnsle cinnin n^skenleri yer yüzü olduğu için «Yer yüzünde aciz kıla­mazlar» denilmiştir. Yoksa yerde ve gökte hiç bir mahalde Allahü Tealâ'yı kiaı.se aciz kılamaz. lâfzmdaki fî lâfzı zarfa delâlet ettiği cihetle mübaleğa vardır. Yani «davete icabet etmiyen kimse ister arzın yüzünde olsun ister içine girsin, herhangi cihe­tinde olursa olsun kudretullah'a karşı gelemez» demektir.

Hulâsa; davet-i İlâhiye'ye icabet etmeyen kimsenin Allah'ın intikamından kurtulamıyacağı ve Allah'ın gayrı azaptan kurtarır bir dostu olamıyacağı ve davete icabet etmediğinden dolayı tarik-ı haktan hariç dalâlet içinde olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[37]

 

Vacip Tealâ vücuduna ve vahdaniyetine delâlet eden delilleri, nübüvveti, nübüvvette kâfirlerin şüphelerini, şüphelerinin reddini, kâfirlerin iman etmemeleri; dünyaya rağbetlerinden ileri geldiğini, onların hallerini Ad kavminin hallerine kıyasla helak olacaklarını. Resulüllah'ın inse meb'us olduğu gibi cinne dahi meb'us olduğunu bu sûrenin evvelinden buraya kadar beyandan sonra âhirete mü­teallik mesaili beyan etmek üzere buyuruyor,

[Onlar şekkederler de bilmezler mi ki Allahü Tealâ yeri ve gökleri halketti, onları halketmekle kendisine asla yorgunluk gel­medi. Böyle kudret sahibi olan Allahü Tealâ'nın vefat edenleri di­riltmeye ve kabirlerinden kaldırmaya kaadir olduğunu bilmezler de hala mı şüphe ediyorlar? Evet! O Allahü Tealâ Ölmüşleri dirilt­mek ve dirileri öldürmek gibi her şeye kaadirdir.]

Yani; o kâfirler Allah'ın kudretinde şek ve ma'dumu iade et­mekte tereddüt, emvatın ihyasında tevehhüm ederler de bu kadar cesametiyle gökleri ve yeri haîkeden ve onların halkında yorulma­yan Allahü Tealâ'nm kudretini ve ölmüşleri ihya etmeye kaadir olduğunu bilmezler mi? Şu görülen âlem-i mükevvenâtı halketme-ye kaadir olunca bu zayıf insanın cismini ibtidâen halkcçi gibi yet, rey ve tedbir sahibidir ve cümlesi ümmetlerinden gunâ gün eziyyetler gördüler ve sabrettiler ve metanet gösterdiler. Binaen­aleyh ülül azm ile rnurad; cemi enbiyadır» dediler.

Bazıları »ülül azm ile murad; Nuh, Hud, Salih, Lût, Şuayb ve Musa (A.S.) lavdır veyahut Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Yusuf, Eyyub (A.S.) hardır. Zira; bunların her birerlerinin hususi ve mü­him meselelerde sabır ve sebatları Kur'an'ın bir çok âyetlerinde beyan olunmuştur» dediler.

Bazıları da »Ülül azm ile murad; sahib-i şeriat olan Nuh, İb­rahim, Musa, İsa ve bizim Nebimiz Aleyhimüsselâmdır. Zira; şeri­at sahiplerinin emr-i tebliğde sa'y ve gayret ve ced ve içtihadları yekdiğerlerinden ziyade olduğundan sabırları ve azimetleri elbette ziyade olur. Çünkü; şeriati tesis etmek ve erkânını kararlaştırmak ve hariçten hücum edenlerin ta'nlanm red eylemek ve düşmanların adavetlerine mukavemet etmek elbette çok sabır ve sebata muh­taçtır» dediler.

[Şu Kur'an'da olan hidayet ve deliller ve ahkam ve şeraiin cümlesi Allahü Tealâ'dan size tehliğdir ve onun mucibiyle amel etmeniz vaciptir] yahut [Şu sûrede olan vaaz ve nasihat ah-kam-i şer'iye sizin için bir tebliğ ki onda bir çok menfeatiniz mev­cuttur] demektir.

[Inlâk olunmaz, ancak taat-i îlâhiyeden çıkmış olan kavim ihİâk olunur.] Zira azabın nüzulüne sebep; fısk ve fücurdur. Bina­enaleyh; fıskla meşgul olan kavim her^zaman gazaba müstehak olur.[38]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5313

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5313-5315

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5315-5316

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5316

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5317

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5317-5318

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5319

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5319-5321

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5321-5322

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5322

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5322-5325

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5325-5327

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5327-5329

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5329-5330

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5330-5331

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5331-5332

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5332-5333

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5333-5337

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5337-5338

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5338-5339

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5339

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5339-5341

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5341-5342

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5342-5343

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5343-5345

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5345-5346

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5346-5347

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5347-5348

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5348-5349

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5349-5351

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5351-5353

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5353-5354

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5354-5355

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5355-5357

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5357-5358

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5358-5360

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5360-5361

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5361-5364