Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Muhammed Aleyhisselâm - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 47. Sayfa

SURE-İ MUHAMMED ALEYHİSSELÂM... 2


SURE-İ MUHAMMED ALEYHİSSELÂM

 

Mekke-i Mükerreme'de veyahut Medine-i Münevvere'de n\ olduğunda rivayet muhteliftir. Otuz sekiz veya otuz dokuz âj havidir.

[Şol kimseler ki onlar Allahü Tealâ'ya küfrettiler ve tarîk-j İlâhî olan din-i İslâm'a girmekten nâsı nıenettiler. Binaenaleyh^ Allahü Tealâ onların amellerini ibtal etti.]

Yani; kendileri kâfir olmakla beraber zuafâ-yı nâsdan din-i İslâm'a dahil olacakları men edenlerin amellerini ve men'e dair olan çalışmalarını Allahü Tealâ mahvü heba etti ki imana dahil olacakları duhûlden men'e dair olan sa'yleri semeresiz kaldı ve bü­tün emekleri boşa gitti. Yani fasık olan kavim ifâmı taam, komşu hukukuna riayet gibi a'mâl-i salihasmın faydasını göremez. Ve ameli onu helakten kurtaramaz. Zira; kâfirdir. Kâfirin ameli ise se-meredâr olmadığından faydasını göremez. Çünkü amelin kabul olunup faydası görülmesi imana mütevakkıf olduğundan imanı ol­mayan kimsenin a'mâl-i salihası kabul olunmaz ki ameli sebebiyle helakten kurtulsun. Elbette kurtulamaz. Zira küfürle beraber nâsı imana duhûlden menetmek; amâi-i saliha ile istifadeye manidir.

Bu âyet; bundan evvelki sûrenin âhirinde helakleri beyan olu­nan kavmin tarifi mesabesindedir. Keenne bir, sail tarafından «Bir kimse her ne kadar fasık olsa bile Ömrü içinde it'âm-ı taam, sıla-ı rahim ve ebnâ-yi cinsine muavenet gibi amâl-ı saunada bulunursa bu güzel amelinin cezasını da görecektir. Çünkü; zerre kadar hayır işliyen bir kimse o hayır amelinin mükâfatını göreceği diğer âyet­lerle sabittir. Şu halde bir kimsenin fâsık olmasından elbette helak olması lâzım gelmez» diye vaki olan suale cevab olarak bu âyet-i celile varid olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyette kâfirler le murad; Bedir vakasında Kureyş askerinin masrafını vermeyi teah-hüd eden (Ebu Cehil), (Haris) ve (Utbe) gibi rüesâ-yı Kureyş'tir, Çünkü; onlar kendileri kâfir oldukları halde sair ahaliyi imana duhûlden meneder ve hiç bir kimsenin mü'min olduğuna razı ol­mazlardı, Kureyg'in iman etmeyenleri hep bu ahlâkta oldukların­dan âyetin hükmünde cümlesi dahildir. Yahut ehl-i Kitabın küfrü-zere ısrar edenleridir. Çünkü; onlar da Kureyşliler gibi kendileri kâfir olup sair halkı da dini İslâm'a dahil olmaktan menederlerdi. Lâkin amelleri semeresiz kalmıştır, Lâfz-ı âyetin umumuna naza­ran hangi milletten olursa olsun kâfir olduğu halde naşı hayırdan menetmeye çalışan kimselerin cümlesi bu âyetin hükmünde dahil ve amelleri zayi'dir. Zira; bu gün imandan menettikleri kimseleri yarm hâlis bir mü'min olarak görürler ve emekleri boğa gittiğini bilirler.

Kâfirler kendi nefislerini imana duhûlden menettikleri gibi başkalarını da menettikleri cihetle men'de kendileri de dahildirler. Çünkü nefislerini din-i İslâm'a duhûlden, akıllarını hakka ittiba'-dan ve başkalarım imandan menetmişlerdir.

Allah'ın sebili yle murad; iman, Resulüllah'a ittiba ve din-i İslâmdır ki kâfirler imana ve dini İs­lâm'a duhûl ile Resulüllah'a ittibadan naşı menederlerdi. Yahut Sebilillah ile murad; Mekke'de Resulüllah'a ashabına ve henüz iman etmemiş olan akraba-yı Resulüllah'a infak etmek ve onlarla ünsiyet ve ihtilât etmektir. Çünkü; Mekke'de henüz İslâmi­yet kuvvet bulmadığı zamanda müşrikler Resulüllah ve etbama ve Resulüllah'a muavenet eden Hâşimî'lere erzak vermemek ve ihtilât etmemek üzere ahdettiler, üç sene Mekke'nin bir mahallesinde Re­sulüllah ve etbaı mahsur kaldılar İşte o zaman Resulülîah'a ve et-baına infak edecekleri kimseleri Kureyş'in büyükleri menetmişler-di. Şu halde SebiI-i İlâhi ile murad; o zamanda Resulül­lah'a ve etbaına infak etmektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [ Şol kâfirler ki onlar Resulüllah'a ve etbama infak edecek kimseleri in-faktan menettiler. Onların sa'ylarmı Allahü Tealâ ibtâl etti] de­mektir.

ibtâl etti demektir. A'mâlin ibtâlinde üç ihtimal vardır : Birincisi; küfür, hasenatın kâffesini mahvettiğin­den kâfirler her ne kadar sevab islemiş olsalar, sevab küfriçinde muzmahil ve mağlûb olduğu cihetle amellerinin faydasını görmez­ler demektir. İkincisi; kâfirlerin amellerini ibtâl etti, de­mek amellerini yok etti dernektir. Çünkü amelin kabulünün şartı; iman olduğundan iman olmayınca amel asla kabul olunmaz. Bina­enaleyh; har ne kadar amelleri çok olsa dahi yoktur. Zira; kabul olunmadı. Amma mü'minlerin amelleri sabit olup zayi' olmaması; imanları sebebiyle amellerinin kabul olunup amel defterlerinde yazılı olmasıdır, yoksa hakikatte ameli sabit manâsına değildir. Zi­ra a'mâl; a'râz kabilinden olduğu cihetle nefs-i a'mâl bakî ve sabit olamaz, lâkin ind-i İlâhîde kabul olunup faydasını göreceği cihetle hükmen baki demektir. Üçüncüsü; kâfir her ne kadar bir çok hayrat işlerse de Allahü Tealâ'nın rızası için olmadığından hayrat olamaz. Binaenaleyh; emeği boşa gider asla faydasını göre­mez. Çünkü; amelde Allah'ın rızası kasdolunmazsa amelin a^lâ fay­dası olmaz.

Bu makamda amalin ibtali; bir kimsenin kendi kâfir olmakla beraber kendisini ve başkalarını İslâm'a duhûlden menetmesine ta'lîk olunduğundan «kâfirlerin aşağı tabakası gibi kendi kâfir ise de başkalarını din-i İslâm'a duhûlden menetmeye iktidarları olma­dığı cihetle onların amelleri batıl olmamak lâzım gelir» diyerek varid olan suale «Her kâfir muktedir olabildiği kadar dîn-i İslâm'a duhulden men'e çalışır hiç olmazsa kendi nefsini menetmekten de hali kalmaz. Binaenaleyh; kâfir olan kimse gerek dini İslâm'a du­hulden başkalarını menetsin, gerek menetmesin sevab suretinde iş­ledikleri amelleri zayi olup faydasını görmiyecekleri bu âyetle sa­bittir" diye cevap verilir.

Yahut Beyzâvî'nin beyanına nazaran kâfirlerin ibtal olunan amelleri yle murad; Resulüllah'a yaptıkları hileleri,   mekirleri, gadirleri, katletmek veyahut zar arlandırmak için vaki olan tedbir ve tertibleriâir. Çünkü; kâfirler Resulüllah'm mazarratına ne kadar tedbir ve desiseler yapmışlarsa da hep seme­resiz kaldı. Alla nü Tealâ onların cümlesini ibtal etmekle Resulüne muavenet ve muharebelerde nusret vermesiyle kâfirlerin bütün amelleri zayi' oldu, emekleri boşa gitti ve hileleri daima kendi aleyhlerine döndü. Binaenaleyh; kendi amellerinin zararlarını ken­dileri gördü ve dini İslâm'ı cümle edyân üzere galib kılmakla kâ­firlerin dinlerini ibtal etti ve kendilerini hakir ve zelil kıldı.[1]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin amellerinin batıl olduğunu beyandan sonra mü'minierin halleri ve amelleri sabit olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iman ettiler ve amel-i salih işlediler ve Muhammed (S.A.) üzerine nazil olup Rabları tarafından hak olan Kur'an'a iman ettiler. Allahü Tealâ onların günahlardı kefaretle umur-u dünyada ve umur-u âhirette hallerini ıslâh etti.]

Yani; onlar şol kimseler ki Allah'a ve Rasûlüne ihlâs üzere iman edip imanlarının muktezası olan a'mâl-i salihayı da işlediler ve Muhammed (A.S.) üzerine Rabları tarafından hak olduğu halde inzal olunan Kur'an'a iman ve mucibiyle amel ettiler. Cenab-ı Hak onların imanları sebebiyle günahlarını affeder, amel-i salihleri se­bebiyle dünya ve âhirete müteallik umurlarını, hallerini ve bilhassa kalplerini ıslâh eder.

Bu âyet; cümle ehl-i imanın imanları ve amelleri sebebiyle nail olacakları mükâfatı beyan etmiştir. Gerçi bazıları mü'minlerle mu­radın «muhacirin, ensar ve ehl-i Kitabın müminleridir)) demişlerse de lâfzın umûmunu tahsiste bir fayda olmadığı gibi tahsise de ha­cet yoktur. Şu kadar ki günahın keffâret ve ahvalin ıslâh olunması imana ve amel-i şaline ta'lîk edilmiş ve iman olmayınca hiç bir amelin faydası olmayacağı beyan olunmuştur.

Hâzin'in beyanı veçhile Resulüllah'ın taraf-ı İlâhî'den getir­diği ahkâmın cümlesine iman etmek vacip olduğu halde Kur'an'a imanın bu âyette ayrıca zikrolunması; Kur'an'a iman etmedikçe Kur'an'in gayrıya imanın kabul olunmıyacağına ve Kur'an'a ima­nın; iman edilmesi lâzım olan şeylerin cümlesine imanı mutazam-mın olduğuna işaret içindir.

cümlesi arada Kur'an'a imanı te'kid için varid olmuştur. Çünkü Kur'an'm Rab'ları tarafından hak olarak gönde­rilmiş bir kitab olduğunu beyan etmek; Kur'an'a imanın vacip ol­duğunu bir kat daha te'kîd etmektir. Yahut hak ile murad; Muhammed (A.S.) in dinidir ki din-i İslâm'dır. Zira; din-i Muham­medi cemi edyanı nâsih olduğundan hak ve sabittir, ilâ yevmil kı­yam bakidir. Şu halde cümlesi din-i İslâm'a dahil olmak vacip olduğunu beyan için gelmiş bir cümledir. Seyyiatı kef-faretin manâsı; o seyyiât üzerine terettüb eden cezadan vazgeç­mektir. Şu halde mü'minierin imanları sebebiyle iman etmeden evvel kendilerinden sadır olan bilcümle günahlarının cezasını affa imanları sebep olur. Çünkü iman; bir tevbe makammdadır. Bina­enaleyh bir kâfirin iman etmesi; sabunla kirin ve necasetin izâle olunduğu gibi iman da insanın ruhunda ve kalbinde olan fena şey­leri izâle eder.

demek «a'mâl-i salihaya devamları sebebiyle Cenab-ı Hak tevfîk verir, hallerini ıslâh eder ve düşmanları üzeri­ne zafer verir. Binaenaleyh; a'mâl-i saliha olmazsa dinî ve dünyevî işlerine lâyıkı ile muvaffak olamazlar» demektir. Yahut yalnız kalplerinin ıslâhı muraddır. Zira; kalpte salâh olursa bütün azada salâh olacağı hadisi nebevi ile sabittir. Kalbin salâhı; dalâletten muhafazadır.

Hulâsa; imanla beraber amel-i salih işliyen ve bilhassa Kur'­an'a iman eden kimselerin imanları sebebiyle Allahü Tealâ'nm gü­nahlarını kefaret edeceği ve a'mâl-i salihaları sebebiyle hallerini ıslâhla a'mâl-i haseneye muvaffak kılacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin amellerinin ibtal müzminlerin amellerinin ıslâh ve günahlarının kefaret olunmasını beyandan sonra bu ahkâ­mın sebebini beyan etmek üzere buyuruyor..

[Kâfirlerin amellerinin ibtal olunmasının sebebi; onların batı­la ittiba etmeleridir, müminlerin günahlarının kefaret olunmasının sebebi; onların Rab'larından gelen hakka ittiba etmeleridir.]

Yani; bundan evvelki âyetlerde beyan olunan iki hükmün se-bebierini Vacip Teaîâ bu âyetle şerh ve beyan etmiştir. Birin-c i hüküm; kâfirlerin amellerini ibtal etmektir. Onun sebebi; kâ-firlerin din-i hatıla ittiba ile tarik-t hakkı ter helmeleridir. İkin-c i hüküm; müzminlerin günahlarını kefaret ve amellerini ıslâh etmektir. Bunun sebebi; mü'minlerin küfrü terkle Rab'larından gelen din-i hakka ittiba etmeleridir. Şu halde hakka ittibam sebeb-i necat ve batıla ittibam sebeb-i felâket olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin helakini ve müminlerin salâhını beyan­dan sonra şu helak ve salâhın sebeplerini beyan etmek, durub-u emsal kabilinden olup nâsa maksadı anlatmak ve mes'eleyi izah etmek için getirildiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu âyette beyan ettiği gibi Ailahü Tealâ nâsa her zaman mü'-min ile kâfirin misallerini beyan eder,]

Yani; bu makamda Ailahü Tealâ'nm nâsa kâfirle mü'minin hallerini beyan buyurduğu gibi Ailahü Tealâ hakka ittiba edenle­rin fevz ü felah bulacağını ve batıla ittiba edenlerin helak ve berbad olacaklarını nâsa her zaman beyan eder ki nâs hakikati tama-miyle bilsinler ve ondan ibret alsınlar ve kendilerine necat vere­cek bir yol tutsunlar. Çünkü; Vacip Tealâ kâfirin a'mâlinin ibtâl ve mü'minin a'mâlinin ıslâh ve günahının kefaret olunacağını ve bunların sebeblerini beyan buyurunca doğru yol arayanlar için bundan daha açık bir beyan olamaz. Zira bu beyan; her insana şa­mil bir beyandır ki cümle insanların hallerine âdeta bir ayna me­sabesindedir. Binaenaleyh; herkes amelini ve halini bu misale tat­bik edip bu terazi ile tartabilir. Çünkü; efrad-ı insandan her şahıs ya hakka yahut batıla ittiba eder. Eğer hakka ittiba ederse fevz ü felah bulacağını batıla ittiba' ederse ameli zayi' olup kendinin he­lak olacağını bilince herkes amelinde basiret üzere olur. Binaen­aleyh bu darb-ı mesel; asîleri isyandan tenfire ve muti' olanları daha ziyade tâata tereibe kâfidir.[4]

 

Vacip Tealâ insanın iki fırka olduğunu, biri hakka ittiba'la n| cat bulup diğeri batıla ittiba'la helak olacağını beyandan sonra fırkanın itikadları arasında hakla batıl yekdiğeri ile çarpışmakta! hali olamayacağı cihetle muharebe vukuu muhakkak olduğundan muharebe vukuunda ehl-i İslâm'ın alacağı vaziyyeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i iman! Siz kâfirlere esnayı muharebede tesadüf etti­ğinizde boyunlarını vurun, hatta onları çok katledip muharebe şid­detlendiği zaman esirlerini sağlam bağlayın ki firara yol bulmasın­lar. Esirleri sağlam bağladıktan sonra siz muhayyersiniz, ister hiç bir bedel almaksızın, ister her esire bir bedel aldıktan sonra salı­verirsiniz. Bu hal böylece devam etsin: Harp âletleri tarafeynden yere birakılıncaya kadar.]

Yani; insanlar iki fırkaya münkasem olunca ey müminler! Al­lah'a ve Resulüne küfreden kâfirlere tesadüf ettiğinizde mümkün mertebe onların boyunlarını vurmak sizin üzerinize vaciptir. Bina­enaleyh: her nerede tesadüf eder ve hangi hal üzere bulunursanız derhal katledin. Bu haliniz devam etsin, hatta siz onları çok katle­dip emr-i kıtali ağırlaştırıp baki kalanlarını esir aldığınızda esir­leri sıkı bağlayın ki firara mecalleri olmasın. Onları bağladıktan sonra meccanen salıvermekle her esir mukabilinde bir miktar bedel alarak salıvermek beyninde muhayyersiniz. İster bir bedel almak­sızın âzâd edersiniz. Ç^mkü; meccanen azâd etmekte İslâm'ın, uluvv-ü cenabım i'lânla İslâmiyete terğib eder bir ihsan vardır. İster her şahıs mukabilinde bedel alırsınız. Zira; bedel almakta Tsîâmın şeceatını izhar, kuvvetini- tezyîd vardır, aldığınız bedel si­zin için hayırlıdır, alât-ı harb olan silâhı terkedinceye kadar bu ha­liniz devam etsin. Harp âletlerini tamamen terketmek; ya sulhla yahut hep müslüman olup beyinlerinde uhuvvet-i İslâmiye hasıl olmakla olur. Bu ikiden biri olmadıkça elinizden silâhınızı bırak­mayın, harbe devam edin.

deki fa lâfzı bu ayetin hükmünün bundan evvelki âyetin hükmü üzerine terettüb edip onun neticesi makamında oldu­ğuna işaret için varid olmuştur. Çünkü bundan evvelki âyetin hük­mü; kâfirlerin amelleri batıl olduğunu beyandan ibarettir. İnsana itibar ise ameli sayesinde olduğundan ameli olmayan insan âdeta yırtıcı bir hayvan mesabesinde olduğu cihetle o makule insanların vücudlarmı izale etmek vaciptir. Binaenaleyh; amelleri batıl olan kâfirlere tesadüf edince boyunlarını vurmakla Cenab-ı Hak emret­miştir. Şu tafsilâta nazaran kâfirlerin katlinin meşru' olması; amel­lerinin ibtal olunması üzerine terettüb ettiğini fa lâfzı ilân etmiş­tir. Yani '-insandan maksad-ı aslı olan amel fevtolunca katledilmesi vacip» demektir. Yahut bundan evvelki âyette insanlar iki kısım olup biri hakka diğeri batıla ittiba' ettiği beyan olununca bu âyet o iki fırka arasında vukuu melhuz olan muharebenin ahkâmını be­yan etmiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [İnsanlar iki fırka olun­ca ey hakka tabî olan fırka-i İslâmiye siz batıla tabi olan fırka-i kâfireye mülâki olduğunuzda hemen boyunlarını vurun, firarlarına meydan vermeyin]  demektir. Şu halde fâ lâfzı; âyetin mazmunu olan iki fırkanın birbirinden uzak olduğunu ve ehl-i hakkın daima ehl-i batılı hakka da'vete   memur olduğunu beyan için varid olmuştur.                                                                                             

rikab ; rakabemn cem'idir. Hakabe ; boyun manasınadır. Bu âyetten maksat, kâfirleri sür'atle öldürmek olup boyunlarına vurmakta sür'at ve helakleri daha ziyad^ olduğuna işaret olmak üzere Cenab-ı Hak boyunlarım vurmakla em| retmiştir, yoksa yalnız boyunlarını vurun da başka yerlerini vurnıa| yın demek değildir. Yani her azalarını vurmakla öldürmeniz lâzım ise de hele boyunlarına daha ziyade dikkatle vurun. Zira boynunu vurmakta katli daha sür'atli demektir. Boyun; azanın şereflisi olup kâfirlerin de rezil ve rüsva olmaları indellah müstelzim olduğu ci­hetle eşref-i azalarım vurmakla emir buyurdu ki rüsvalıkları daha ziyade olsun.

deki lâfzı darbla emrin nihay esini beyan içindir. Eshan ; yaralamak ve diğer suretle tab ü tüvan-larını kesmek ve ağırlaştırmak manasınadır. Yani «kâfirlerin boyun­larım bir dereceye kadar vurun ki harple onları kahr u tenkil edip katletmek ve yaralamakla meşyü harekete ve belki kıyama kaadir olamıyacak bir hale gelip ağırlaştıklarında onları esir alın ve sağ­lam bağlayın» demektir. Şu halde darbın nihay esi; onların harbe kudretleri kesildiği zamandır. Katil ve darb bu suretle nihayet bu­lunca onlardan ele geçenleri katletmek vacip değil, belki caizdir .ve ele geçenler hakkında yapılacak muameleyi beyan etmek üzere Vacip Tealâ buyurmuştur. Yani «siz onları esir

edince bağlanacak âletle iyi ve sıkı bağlayın.» demektir. Çünkü vesâk : bir şeyi bağlamaya âlet olan ip, kendir gibi şeylerdir. Şu halde «bağlarını bağlayın demek şiddetle muhafaza edin kaçır­mayın» demektir. Yoksa elbette bir bağla bağlamak lâzım demek değildir. Binaenaleyh; esirleri silâhlı askerlerle bekletmek de bağ­latmak manâsına olduğu cihetle muhafazasına dikkat olunan her esir bağlanmış hükmündedir. bedelsiz esirin nefsini ken­dine ihsan etmektir. esirin bedelinde alınan meblâğdır. Esiri meccanen koyuvermekte ulviyet-i Jslâmiyeyi i'lânla İslâmiyete terğib olduğundan bedel ile âzâd etmek üzerine müraccah oldu­ğuna işaret için (    L.    ) fida üzerine takdim buyurulmuştur

Esir bedelinde alınacak şey; mal olduğu gibi mukabilinde İs­lâm esirlerini kurtarmakla yahut ehl-i İslama menfeatli başka şart­larla da olabilir. Çünkü; zaman-ı seâdette bazı esirler bir çîaha İs­lama seîl-i seyfetmemek şartıyla azâd olundukları gibi Bedir ga­zası üserâsmdan malları olmayanlardan okumak yazmak bilenleri, Ensar'ın çocuklarını okutmak şartıyla azâd edilmişlerdir.

katlin gayesini beyan içindir. Yani «Siz kıtâlş devam edin : harb asarını terkedinceye kadar» demektir. Evzâr ; asar manasınadır. Yahut esliha ve âlât-ı harbiye manasınadır. Yahut evzâr ; vizrin.cemi'idir ki günah manasınadır. Bu makamda müşriklerin sirk ve sair cina­yetleri muraddır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz mukateleye de­vam edin: harp sebebiyle ehl-i şirkin şirklerini terkedinceye ka­dar] demektir.

Tefsir-i Taberi'de beyan olunduğuna nazaran bazı ulemânın harbin evzarmı terketmesi Hazret-i İsa'nın semadan indiğinde ola­cağını zikretmişlerdir. Yani «harbe devam edin : İsa (A.S.) nazil oluncaya kadar» demektir. Çünkü; o zamanda Yehûd, Nasarâ ve millet sahibi olan her kimse İslâm olup koyun kurttan emin ve mevcudatın küllisinden adavetin zail olacağı ve farenin çorabı kes­meyeceği gibi bütün ahali İslâm olacağı cihetle arada münazaa kal­mayacağı ve din-i İslâmın sair dinler üzerine galebesi zuhur ede­ceği İmam-i Mücahidden mervîdir. Binaenaleyh; işte o zaman in­sanlar harb sıkletini ve âlâtını bırakacak, yer yüzü adaletle dola­cak ve harbe ihtiyaç kalmayacaktır.

Bazı müfessirîn bu âyetin "Her ne­rede bulursanız müşrikleri öldürün" ay etiyle mensuhtur demislerse de sahih olan; âyet muhkem olup elyevm amel cari ve hükmü ba­kidir. Çünkü; İmam-ı Taberi'nin beyanı veçhile bu âyetin nesbo-iunmasına ve mensuhtur denilmesine ihtiyaç yoktur. Zira neshin vücuduna kail olmak; nasih olan âyetle mensuh olan âyetin hüküm­leri ayrı ve manâlarının birleşmesi caiz olmayan yerdedir. Burada âyetlerin hükmü birleşebilir. Çünkü: esirin katli caiz olduğu cihetle nâsih farz olunan âyetinin hükmüne']

muvafıktır. Şu halde nasihle mensuh olacak âyetlerin hükmü halet-i vahidede birleşebilir. Zira; esiri meccânen azâd etmekle bir; bedel aiarak azâd etmek beyninde muhayyer olmaktan katlolun4 mak lâzım gelmez.              

Bundan evvel beyan oulnduğu veçhile bir esir hakkında hü4f küm; üçtür: birincisi; meccânen azâd etmek, ikinicisi; bir bedel mukabilinde azâd etmek, üçüncüsü; îca£-j îetmektir. Resulüllah zamanında bu ahkâmın her üçü de carî 614 muştur. Hatta üseray-ı bedirden (Akabetü'bnü ebi Mûîtî) denilen}]; habisin şerrinden katlile kurtulmak mümkün olup eğer katlolun-i maz da fırsat bulursa ehl-i İslama zarar ikamdan geri durmıyaca-f ğıni bildiği için Resulüllah katlettirmiş ve diğer üserâdan bazılarım m meccânen, bazılarını bir bedel mukabilinde, bazılarım ehl-i İslâm'm menfeatine bazı şartlara rabıtla azâd etmiştir. Şu halde âye-v tin muhkem olmasında âyetine muhalif biri hüküm olmadığından mensuhtur demesi icabeder bir hal yoktur.;; Binaenaleyh; âyet muhkemdir.

[Şu beyan olunan hüküm, Allahü Tealâ'nm hükmüdür.] Bina­enaleyh; siz bu muameleye devam edin ki her biriniz ecr ü mesû-" bata nail olasınız ve kâfirleri hakir ve zelîl kılasmız.

[Allahü Tealâ murad etmiş olsaydı askersiz ve muharebesi^ onlardan ahz-ı intikam eder, cümlesini seslerini çıkartmaksızm ih-| lak ederdi.]

[Ve lâkin Allahü Teaîâ size kıtalle emretti ki foŞEinizı bazınız^ la mübieîa kılsın.}

Yanı; Allahü Teaîâ murad buyursaydı harbe hacet b'.nıkmakrsızın onları ân-ı vahıdde ihlâk eder ve intikamını alırdı velâkin si­zin bazınızı bazınızla mübtelâ kılmak için harble emretmiştir ki mü'minler kâfirlerle muharebe etsin ve büyük ecre nail olsunlar ve kâfirler de hakir ve zelil olsunlar ki adâlet-i İlâhiye yerini bul­sun.

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile âyetin manâm şöyledir : [Ve lâkin AUahü Tealâ size muharebe ile emretti ki bazınızı bazınızla im­tihan etsin. Meselâ mü'rn inleri kâfirlerle imtihan eder ki fî sebilil-lah lâyık olduğu vechüzere cihada sâ'yedeıier mi, etmezler mi ve kâfirleri de müminlerle imtihan eder ki bakalım mü'minlerden gördükleri satvet sebebiyle hakkı kabul ederler mi etmezler mi? Şuraları kendilerince bilinsin için size cihadla emretmiştir | de­mektir. imtihan manasınadır. İmtihan ise büinmiyen bir şeyi bilmek için yapılan muameleye yani tecrübeye denildiğin­den imtihanın manâ-yı hakikisi Vacip Tealâ hakkında caiz olamaz. Binaenaleyh; gerek imtihan, gerek onun manâsına olan kelimeler Vacip Tealâ'ya isnad olunduğunda mecazdır. Buna nazaran «imti­han eder>' demek «imtihan muamelesi yapar» demektir. Çünkü; AUahü Tealâ herkesin halini bildiğinden hiç bir kimseyi imtihana ihtiyacı yoktur. Zira; âlimüssırrı velhafiyyâttır. Binaenaleyh; «Va­cip Tealâ'nın imtihanı hakikatte imtihan olmaz» belki "muamelesi imtihan muamelesi olur» demektir. Şu halde imtihan muamelesin-deki hikmet; imtihan edilen kimselerin hallerini meleklere ve ins ü cinne bildirmesi ve ehl-i hakla ehl-i batılın yekdiğeriyle çarpışma-sıyla hakkın tezahür edip hiç kimsenin itizara mecali kalmama­sıdır.[5]

 

Vacip Tealâ kıtalle emirden maksat insanların bazılarının ba-zılariyle imtihan muamelesi olduğunu beyandan sonra esnay-ı harbte şehid olanlara verilecek derecât-ı âliyâtı beyanla cihada terğib etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki fîsebilillah katlolundular. AUahü Tealâ elbet te amellerini ibtal etmez ve onları şehadet sevabına hidayette kıl diği gibi hidayet üzere sabit de kılar ve onların emr-i maişetlerin ıslâh eder, Cennet'e idhâl eder ve o derece Cennet'î onlara bildiri ki keenne onlar yaradıldığı günden beri Cennet'teymiş gibi her ta rafını bilirler ki yabancı gibi olmazlar.]

Yani; ey müminler! Şol kimseler ki, din-i hakkı terviç ve rı za-yı İlâhî'yi tahsil için fedây-ı cân ettiler. Onların amellerini v emeklerini Allahü Tealâ elbette zayi' etmez. Çünkü; mücahedeler rızay-ı ban için olup rızay-ı barî için olan amel boşa gitmiyeceğin den onların amelleri boşa gitmez ve rızay-ı barî için amel edenleı Allahü Tealâ dünyada en iyi işlere-muvaffak kılar, hallerini ıslâi eder, âhirette Cennet-i âlâya isal ettiği gibi Cennet'te saraylarır kendilerine ta'rif eder ki herkes şaşmaksızm ve yol kaybetmekss zin doğruca kendi konağına çekilir gider ve başka bir kimseni tarifine muhtaç olmaz.

ta'rif ten alındığına nazaran beyan olunan manâ muvt fıktır. Bazı ulemâ rayiha-i tayyibe manâsına arf kelimesinden ahnd: ğmı beyan ederek şöyle manâ verdiler: [Cenab-ı Hak şehidleı Cennet'e idhâl eder ve Cennet'i onlara rayiha-i tayyibe sahibi kıla ki her nereye gitseler rayiha-i tayyibe içinde giderler] demekti] Bu âyetin Uhud gazasında ehl-i İslâm'dan yetmiş kadar şehid v bir çok yaralı bulunduğu zaman ehl-i imanı tebşir için nazil oldı. ğu mervîdir.[6]

 

Vacip Teaîâ şehidlerin nail olacakları derecâtı beyandan sonra kâfirlerle mukateleye teşvik etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i imân! Allah'ın dinine yardım ederseniz Allahü Tea-lâ size yardım eder ve muharebe zamanında ayağınızı sabit kılar.]

Yani ey müminler! Size hitab ederim ki eğer siz Allah'ın Re­sulüne tebaiyyet ve dinine yardım ederseniz Allahü Tcalâ düşman­larınız üzerine sizi galib kılmakla' yardım eder. Binaenaleyh; hu-kuk-u İslâmiye'yi edaya ve kâfirlerle mücahedeye size kudret, kal­binize metanet ve ayaklarınıza sebat verir. Şu halde gerek vazife-i diniyyeyi ifâda gerek düşman karşısında yorulmaz bir halde olur­sunuz.

Bu âyette Allahü Tealâ'nm mü'minlere nusreii; mü'minlerm Allahü Tealâ'nm dinine yardım etmelerine ta'lîk olunmuştur. Al­lah'ın dinine müslümanlarm yardım etmesine gelince; dinin i'lâ-sına çalışmak ve ahkâmını gerek kendi nefsinde, gerek sairleri hakkında tatbike uğraşmak ve Besulüllah'ın sünnetine tamamiyle yapışmaktır.

Şu şerait dairesinde müslüman olanlara yardım edeceğini Al­lahü Tealâ kullarına bu âyetle beyan buyurmuştur. Bu şeraite ri­ayet etmeyen müslümanlarm nusret-i Ilâhiyeye istihkakları olma­dığına âyet delâlet eder. Amma istihkakları olmadığı halde bazen lütfettiği de olur.[7]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin esna-yı harbte ayaklarının sebat ede­ceğini beyandan sonra düşmanlarının ayakları sebat etmeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sol kimseler ki kâfir oldular. Onlun» esnayı harbte ajaklar, kaval yere düşerler, Allahü Tealâ amellerini ibtal eder ve sayle-rindeıı bir £ayda görmezler.]

ta'sen; helak olmak, ayağı kaymak, fair ı/erden düşmek, bir şeyden uzak olmak ve mertebesinin aşağı iyımesi ma­nasınadır.   Burada hangi manâ murad olunursa olunsun makama muvafıktır. Ta'sen kelimesi mukadder bir fiilin mefulüdür ve tak*| dir-i kelâm şöyledir:  yani «Allahü TealâJ kâfirleri ihlâk etti onlar da helak olurcasma helak oldular». Yahut «Allahü Tealâ esnay-ı muharebede kâfirlerin ayaklarını kaydırır ve onların ayakları kayar gibicesine kayar ki asla sebat edemez­ler». Yahut «Allahü Tealâ kâfirleri saff-ı kıtalden düşürür, onlar da bir düşüşle düşerler ki asla yerlerinden kalkamazlar. Binaenaleyh; " müslümanları ızrar ve katliçin   kâfirlerin yaptıkları   tedbirlerini Allahü Tealâ ibtâl eder ki asla faydasını görmezler». Yahut «Al­lahü Tealâ kâfirlerin mertebelerini aşağı indirir, onlar da bir de­receye kadar inerler ki ondan sonra bir daha mü'minlerin karşısına çıkamazlar» demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile hangi manâ murad olunursa olunsun bu âyet mü'minlerin hatırlarına gelen bir vehmi defle ehl-i imanı takviye etmiştir. Çünkü; Vacip Tealâ bundan evvelki âyette f «Mü'minler Allah'ın dinini ilâ için çalışırlarsa Allahü Tealâ'nm da onlara yardım edeceğini ve ayaklarını sabit kılacağını» beyan edince mü'minlerin zihinleri «kâfirler de sebat ederlerse harb de­vam eder, ceng ü cidal kesilmez ve meşakkat-i azimeye duçar olu­ruz. Binaenaleyh; halimiz kesb-i vehamet eder akıbet müşkil olur gibi» bir takım şeylerle müşevveş ve muzdanb olması üzerine Ce-nab-ı Hak «mesele onların hatırlarına gelen gibi olmayıp mü'mîn-ler din-i İlâhî'ye yardım ettikçe kâfirlerin sebat edemiyeceklerini» beyanla mü'minlerin kalplerini takviye ve teşci' buyurmuştur. Ke-enne Vacip Tealâ «Ey mü'minler!    Kâfirlerden korkmayın. Zira| sizin imanınız kavi oldukça sebat sizin, zeval ve helak onlarındır| Çünkü; onların rnabudları cemadât kabilinden olduğu cihetle on| lara muavenete iktidarları yoktur. Amma sizin Rabbınız kadir i| kayyum olduğundan size yardım eder ve ayağınızı sabit kılar» buyurmuştur.

Bu âyetin tefsirinden anlaşıldığı veçhile bilûmum mü'minlere ve bilhassa asâkir-i İslâmiye'ye daima kâfirlerin zait olduklarından ve ehl-i İslâm'ın şevket ve kuvvetinden bahsetmeli ki ehl-i İs­lâm'ın kalplerine kuvvet gelsin, şeceat ve metanetleri kaybolmasın. Zira Cenab-ı Hakkın mü'minlerin sebatlarından ve kâfirlerin sebat edemiyeceklerinden bahsetmesi; ehl-i imana bu ma'nâyı ta'lîm için olsa gerektir. Maatteessüf zamanımızda bir çok müslümanlarm ve bilhassa Avrupa'yı gören veyahut görenleri dinleyen bir çok genç­lerimizin halleri bu âyetin şiddetle aksinedir. Zira; Avrupalıyı ca­nından ziyade sevenler daima Avrupa'yı sena ve ehl-i imanı zem­metmekle meşgul olup onların bu gibi sözleri dağıldıkça ehl-i ima­nın kalplerine tesir etmiş, kuvvet-i kaib ve metanet kalmamıştır. Binaenaleyh; kendimizi daima zayıf, düşmanlarımızı kavi görmekle üzerimize bir zili ü meskenet çökmüş, düşkün bir halde kalmış, inkıraza yüz tutmuş ve âkibet harb-ı umûmî belâsında ismimiz ha-rita-i âlemden silinecek bir hale geldiğimiz görülmüştür. İşte bu­nun sebeb-i aslîsi; mezâyây-ı İslâmiye'yi unutmamız ve Avrupa'­nın mezâyasmdan bahisle onları pek yüksek ve kendimizi pek aşa­ğı görmemizle her varlığı ve iyiliği onlardan beklemek ve her türlü fenalığın bizde olduğunu zannetmektir. Şimdi bu zanlar İehülhamd biraz zail olmaya başlamıştır. Zira; harb-ı umumîde Avrupa'nın fenalığına bir derece herkes muttali' olmuş ve Avrupalılarca yapı­lan mezalimi gözleriyle görmüş olduklarından onların mezâyasın-dan bahsedenler dahi fenalıklarını itirafa başlamışlar ve evvelce vaki olan senalarından azıcık utananlar da görülmüş ve medhet-mek isteyenlerin sözlerini de evvelki kadar dinleyenler kalmamıştu[8]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin bi hakkın müslümanİara karşı sebat edemeyeceklerini beyandan sonra sebat edemiyeceklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu kâfirlerin ayaklarının kaymasına ve mertebelerinin aşağı inmesine ve amellerinin boşa gitmesine sebeb; Allahü Tealâ'nın inzal ettiği Kur'an'ı ve ahkâmını onların kerih görmeleridir. Hal­leri böyle olunca Alîahü Tealâ onların amellerini ibtâl etmiştir.]

Zira; küfürle amel kabul olunmaz.

Yani   kâfirlerin   sebatsız ve metanetsiz   olmalarının   sebebi;! Kur'an'a küfretmeleri ve ahkâmını    kerîh görmeleridir.    Çünkü § Kur'an'a iman; cemi seâdâtm üssül esâsı olduğu gibi Kur'an'a küf-r retmek de cemi' rezailin esasıdır. Zira amelin keyfiyetini bilmek; J Kur'an'la olduğundan    Kur'an'a iman etmeyen bir kimse her ne; amel etse şeriat dairesinde amel edemeyeceğinden şeriat haricinde olan her amel batıldır. Kur'an'ı kerih görmelerinin sebebine gelin­ce; Kur'an'm ahkâmı onların ülfet ettikleri şirk, zulüm ve sair fe-4 vahisin cümlesine muhaliftir.    Zira Kur'an; bu ef'âl-i kabihanınl kâffesinden onları nehyeder. Şu halde onların arzu ettikleri şeyle-î rin hilafını teklif onlara ağır geldiği cihetle    Kur'an'm ahkâmmF inkâr ederler. Çünkü; ülfetlerinin hilafıdır. Küffâr-ı Kureyş'e nis-f betle hayır görülen amelleri; Beyt-i Şerifi tavaf, Mescid-i haram| ta'mir, misafire ikram, mazlumlara iane ve yetimlere merhamef etmektir.  İşte bu amellerin    kabulü imana mevkuf olduğundanl imanları olmadığı cihetle bu amellerinin cümlesi zayi' olmuştur.[9]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı hallerini beyandan sonra evve] çen kâfirlerden ibret almayanları tekdir etmek üzere buyuruyor.

[O kâfirler oturdular durdular da yer yüzünde Şam ve Yemei cihetlerine misaferet edip kendilerinden evvei geçenlerin âkibetlej rini görmediler mi?] Gördüklerinde niçin onlardan ibret almıyoijş lar, kendi akıbetlerinin de onlarınki gibi olacağını neden düşüfi müyorlar? Halbuki düşümeleri lâzımdır. Zira; onların harabeleri^ görünce sebebi helaklerini tedkik edip kendilerinin de aynı akibeİ uğrayacaklarını bilmeleri lâzım değil mi? Binaenaleyh lâyık olan; sonra gelenler evvel geçenlerden ibret almak ve dünyanın bekası olmadığım bilmek ve âhiret için çare aramaktır. Evvel geçenlerden ibret almamak kibr ü gurur eseridir ve bu halin ise âkibet helake' sebep olacağında şüphe yoktur.[10]

 

Vacip Tealâ bu âyete «Geçmiş ümmetlerin halleri ne oldu ki onlardan ibret alalım?" şeklinde varid olan suale cevab olmak üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ onları ihlâk etti ve geçmiş ümmetlerin ahlakıy­la tahalluk eden kâfirler için onlara vaki olan helakin emsali var­dır,] Zira; küfürde ve ahlâkta geçmiş kâfirlere benzediklerinden helakleri ve azabları dahi onların helak ve azablarma benzeye­cektir.

Yani; Allahü Tealâ ümem-i salifeyi kendilerine irşâd için gön­derilen Resullerine iman etmediklerinden ve sair günahlarından dolayı dünyada gazab-ı İlâhî ile ihlâk etti. Hatta onlara mahsus olan evlâd ü ahfad ve malları kendi vücudlanyla beraber cümlesi helak oldu gitti, hiç bir şeyleri kalmadı. Ancak memleketlerinin harabeleri kaldı ki sonra gelenlere ibret olsun. Şu halde insanlara lâyık olan; o harabelerden ibret almaktır, yoksa kör körüne ömrünü ifna etmek değildir, geçmiş ümmetlerin ahlâk ve etvarmda olan kâfirlere de onlara nazil olan azabın emsali vardır. Halbuki ümem-i salife servet ü sâmân, a'vân ü etba' ve câh ü mansıb cihetinden bunlardan daha ziyade kuvvete maliklerdi. Onlar o kadar kuvvetle helak olunca bunların helak olacakları evleviyyetle sabittir.

Kâfirler le murad; Zama-ı seâdette bulunan Mekke kâ­firleridir. Emsal ile murad; ümem-i salifenin akıbetlerinin emsalidir: Yani «Onlar Allah'ın gazabıyla helak oldukları gibi bunlarda helak olacaklar» demektir. Çok zaman geçmeksizin ayetin sırrı zuhur ederek bunlardan iman etmeyenler mahv u perişan ve helak oldular.

Gerçi âyette hali hazırda olan kâfirlere ümem-i salifenin âkil) betlerinin emsali varid olmuşsa da mürnaselet yalnız helak olma-larındadır. Çünkü ümem-i salifenin helakleri; zelzele, tufan ve rüzgâr gibi dehşetli vukuatla oldu. Amma Kureyş kâfirlerinin he­lakleri bu gibi vukuatla olmayıp başka suretle vuku bulmuş ve Kureyş'in helaki ümem-i salifenin helakinden daha şiddetli olmuş­tur. Zira Kureyş'in helaki; kendilerinin hakîr ve zayıf gördükleri ve bir meciisde beraber oturmağa tenezzül etmedikleri kimselerin ellerinde bir kısmı katlolunnıak diğer bir kısmı da esir olmak su­retiyle olduğundan bunların helakleri daha elemli ve kederli ol­muştur. Amma ümem-i salifenin helakleri umumî bir belâ ile anî olduğundan Kureyş'in helakine nisbetle hafiftir. Çünkü ânî olan musibet; tedricî olandan elbette kolay olur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kâfirler le mu­rad; ümem-i salifenin kâfirleri olmak ihtimali vardır. Bu ihtimale nazaran emsal ile murad; âhirette olacak azablarıdır. Şu hal­de manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ dünyada kâfirleri ihlâk etti, kâ­firler için âhirette, dünyada gördükleri azabın emsâl-i adîdesi var] demektir. Lâkin bu ihtimal uzaktır. Çünkü; âyetin evveli bu üm­metin seyr ü seferlerinde ümem-i salifenin eserlerinden ibret alma­dıklarını tevbih ve zemmolup onlardan ibret almamak helaki mu-cib olacağını beyan olunca kâfirle r\e murad; bu ümmetin kâfirleri olmak lâzım gelir ki sabıkın ahvâli ile hal-i hazırda olan­ları zemmolsun.

Hulâsa; Allahü Tealâ ümem-i salifenin kâfirlerini helak ettiği azabın emsâliyle bu ümmetin kâfirlerini de helak edeceği bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin helaklerini beyandan sonra helakin sj bebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlerin şu helaklerinin sebebi; Allahü Tealâ mü'minlerin velîsi ve yardımcısıdır. Halbuki kâfirlerin velîleri ve yardımcıları

yoktur.] Zira; mü'minlerin mabudları olan Allahü Tealâ kudret-i kaahire sahibi olduğu cihetle kendine ibadet ve itaat eden kullarına yardım eder. Binaenaleyh; mü'minler aziz ve galib olurlar. Amma kâfirlerin mabudları olan putların menfeat ve mazarrata iktidarları olmadığı gibi kendilerine ibadet edenlere yardım etmeğe dahi ik­tidarları yoktur. Bunun içindir ki kâfirler hakir ve zelîl ve ekser-i zamanda rezil ve rüsva olurlar.

kâfirlerin muin ve nasırları yok demektir. Çünkü mevIâ lâfzı; nasır ve muin manâsına olduğu gibi Rab ve mâlik manâsına dahi olur. Binaenaleyh; bazı âyette Allahü Te-alâ'nın kâfirlerin mevlâsı olmadığı beyan olunur, bu âyette olduğu gibi. Bazı âyette de Allahü Tealâ'nm kâfirlerin mevlâsı olduğu be­yan olunur. Çünkü; «Allahü Tealâ kâfirlerin mevlâsı değil» demek «yardımcıları değil» demektir, Allahü Tealâ kâfirlerin mevlâsı» demek «rabları ve mâlikleri" demektir. Binaenaleyh; âyetler bey­ninde tenakuz yoktur. Zira; her âyette manâ başkadır.

Hulâsa kâfirlerin helake müstahak olmalarının sebebi Allahü Tealâ'ya iman etmediklerinden onların velîsi olmaması ve mü'min­lerin necata müstahak olmalarının sebebi; Allahü Tealâ'ya iman et­tiklerinden onların yardımcısı Allahü Tealâ olması olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyada helaklerini ve mü'minlerin ne­cata müstahak olduklarını beyandan sonra âhirette hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kendine iman eden ve amel-i salih işliyen mü'lj mirileri altından ırmaklar akar Cennet'lerine idhâl eder. Şol kim­seler ki kâfir oldular, dünya metaı ile intifa edip, şehevat-ı nefsaniyelerinin telezzüzatiyle iktifa ederler, hayvanâtın yediği gibi yerler, içerler, o nimeti veren Rab'larma şükretmez adetâ bir behâim sürüleridir, onların âhirette yatacak yerleri Ce­hennem ateşidir.] Çünkü; onların himmetleri hemen dünya nimet­lerine olduğundan intifa'ları dünyaya mahsustur. Zira; hiç bir şeyi düşünmeksizin behaimin yediği gibi yerler o ni'meti halkeden ha­lika şükretmezler. Binaenaleyh; behâimden farkları yoktur, amma mü'minler Rablarına iman edip imanlarının muktezası olan güzel amelleri işleyerek nimetin şükrünü eda ederek nimetin halikını düşündükleri cihetle behaim mertebesinden çok yüksek bir mer­tebe ihraz ettikleri için âhirette Allahü Tealâ onları Cennet'leriyle taltif eder.

idrakten gafil hayvanlar manasınadır. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin yemelerini behaimin yemelerine teşbihte üç ihtimal vardır: Birincisi; kâfirler ancak hayvanat gibi yemek ve içmek düşünürler. Halbuki insana lâyık olan; yemekten içmekten maksat nedir onu bilmek iken onu dü­şünmezler. Lâkin ehl-i iman yiyip içmekten maksadın amel-i salih işlemeye kuvvet olmak için meşru' olduğunu bilirler ve yemesini içmesini bu maksada ibtinâ ederler. İkincisi; Kâfirler be­haim gibi yediği nimetlerin halikını bilmezler ve o nimetlerle ha­likının vücuduna itsidlâl etmezler. Amma mü'minler yedikleri ni­metlerin halikını bilirler ve şükrünü eda ederler. Üçüncüsü; hayvanât semizletmek için yiyip boğazlanacağını bilmediği gibi kâ­firler de semizlenmek için yerler ve lâkin akıbet yanacaklarını bil­mezler.

kendisinde devamlı surette eğleşip karar ede­cek'bir mahaldir. Binaenaleyh; kâfirlerin Cehennem'de devamlı eğleşip karar edeceklerine işaret için Vacip Tealâ Cehennem'in on­lara mesvâ olacağını beyan buyurmuştur.

Hulâsa; mü'minlerin iman ve amel-i salihleri sebebiyle Cennet nimetlerine nail olacakları ve kâfirlerin iman ve amelleri olma­dığı gibi yemeleri ancak dünyada intifa' ve telezzüz etmek için olup behaim gibi idrâkten halî oldukları cihetle makamlarının Cehen­nem olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ seyr ü seferlerinden ibret almayan kâfirleri tev-bih ettikten sonra Resûl'ünü tesliye ye kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Senin kavmin olan Kureyş kabilesinin seni çıkardıkları Mekke karyesi ahalisinden daha kuvvetli ve şid­detli bir çok karyelerin ahalisini Biz Azîmüşşân ihlâk ettik. Onlar için asla yardımcı olmadı.] Kezâlik Mekke ahâlisini de ihlâk ederiz hiç yardımcıları olmaz.

Yani; ey Habibim! Mekke ahalisinin, seni Mekke'den çıkardık­larına sen mahzun olma. Zira; bir çok karye ahalisi ki onların kuv­vet ve şevketleri .Mekke'lilerden daha ziyade olduğu halde bu gibi fena hallerine binaen onları ihlâk ettiğimiz gibi bunları da onlar gibi ihlâk ederiz ve bizim ihlâkimizden onları kurtaracak yardım­cıları da olmaz.

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyetin Resûlüllah'ı tesliye için gaar-ı şerifte nazil olduğu İbn Abbas Hz.'den mervîdir. Çünkü; Re-sûlüllah Mekke'den çıkıp Gaar-ı Şerifi teşrif buyurduğunda dönüp Mekke'ye bakarak «Ey Belde-i Tahire! Allahü Tealâ'ya ve bana en sevgili bir beldesin. Eğer müşrikler beni senden çıkmağa mecbur etmeselerdi ben senden çıkmazdım» demesi üzerine bu âyetin na­zil olduğu mervîdir.[14]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âkibetleri helak, imi'minlerin akibetleri halâs olduğunu ve kâfirleri helaktan kurtaracak yardımcı olmayıp mü'minlere yardımcı olacağını beyandan sonra iki fırkanın müsavi olmayıp aralarında fark olduğunu beyan ve müsavî itikad eden­lerin itikadlarını reddetmek üzere buyuruyor.

[Siz kâfirlerle mü'minler mertebede müsavî olur mu zanne­dersiniz? Eğer böyle zannederseniz hu zannınız fasit ve yanlıştır. Zira; Rab'bısından hidâyet üzere olup dininin hak olduğuna aklî ve naklî delili olan kimse şol kimse gibi olur mu ki o kimsenin çir­kin ameli şeytan tarafından kendine tezyin olundu, güzel gösteril­di. Ve onlar hevâ ve heveslerine ittiba' ettiler.] Bu iki fırka birbi­rine müsavî olurlar mı? Elbette olamazlar. Zira; bu iki fırkadan birinin gittiği yolun ve tuttuğu dinin hak olduğuna dair elinde kuv­vetli delilleri var. Diğerinin ise gittiği yolun ve tuttuğu mesleğin doğru olduğuna dair elinde bir delili olmadığı gibi işlediği çirkin amelleri şeytan tarafından tezyin ve şehavât-ı nefsâniyyelerine it­tiba etmek var. Hidayet üzere olduğuna Rabbısmdan delil ve şa­hidi olanla ameli şeytan tarafından tezyin olunup hevâ ve heves­lerine ittibâ edenler müsavî olur mu? Ve bunların ikisini müsavî itikad etmek doğru olur mu? Elbette olamaz. Zira; birisi fırka-i naciye diğeri fırka-i hâlike'dir.

Bu âyette tuttuğu yolun doğru olduğuna elinde rabbısmdan delili olanlarla murad; rtıü'minlerdir. Zira; mü'minlerin elinde din-i Muhammedi'nin hak olduğuna delil-i aklî olarak Resulullah'm mu'-cizeleri vardır ki tevatürle sabit olup zamanında hiç kimse muâra-za edememiş, nübüvvetini bilbeyyine isbat etmiş ve bin dört yüz senedir devam etmiş, hilafını ispat eden bulunmamış binaenaleyh; din-i Muhammedi'nin hak olduğu tekarrur etmiştir. Şu halde bu dinle tedeyyün edenlerin ellerinde dinin Hak olduğuna kuvvetli delîl-i aklî vardır. Mü'minlerin ellerinde din-i İslâm'ın Hak oldu­ğuna delîl-i naklî vardır ki Kur'an-ı Azîmüşşân'dır. Zira Kur'an'm ahkâmı; din-i İslâm'ın esasıdır, ilâ yevmilkıyam bakidir, nazil oldu­ğu zamandan Bu ana kadar bir cümlesini değil bir kelimesini bile tebdile hiç bir kimse kaadir olamamıştır. Zira; muhafazası hıfz-ı İlâhî ile te'mîn olunmuştur, ahkâmı ise ins ü cinnin dünyevî ve uhrevî seâdetlerine kâfidir, her hükmü Benî Beşer'in rahatları için bir düstur-u a'zamdır. Zira; cümle ahkâmı akl-ı selimin bilâ tered­düt kabul edeceği bir raddededir. Binaenaleyh; Kur'an'la amel edenlerin doğru bir yol tuttuklarına ellerinde Kur'an gibi kuvvetli delilleri vardır. Amma kâfirlere gelince tuttukları yolun doğru ol­duğuna delâlet eder bir delilleri yoktur. Ancak kötü amellerini şeytanın tezyininden, hevâ ve heveslerine ittiba'dan başka bir şey yoktur, bunun ikisi de işe yaramaz. Şu halde tuttuğu yolun doğru olduğuna Rabbisi tarafından delili olanlarla delili ancak şeytanın tezyininden ve şehevat-ı nefsâniyesinin arzusundan ibaret olanlar mertebede müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. Zira; birisi hidayet diğeri dalâlet üzeredir. Hidayetle dalâlet müsavi değil ki bunlar üzerine bulunanlar müsavi olsun.

Hulâsa; şeriata temessük edenlerle şeytana ve heva ve heves­lerine tebeiyyet edenlerin mertebede müsavi oîamıyacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanla ehl-i küfrün mertebede müsavi ola­madıklarını beyandan sonra beyinlerinde müsavat olmadığını te'-kîd ve ehl-i imanın Cennet'te nail olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müttckî olan mü'minlere va'dolunan Cennet'in sıfatları şun­lardır : Birincisi; o Cennet'te tadı, râyihası ve levni bozulmadık su­dan nehirler vardır. İkincisi; tadı bozulmadık sütten nehirler var­dır ki herkes istediği kadar içerler. Üçüncüsü; o Cennet'in içinde içenlere gayet tatlı ve lezzetli şaraptan nehirler vardır.

sü; safî baldan nehirler vardır ki herkes istediği zaman içebilirj kimse mani' olamaz. J

Yani; ehl-i Cennet'in her arzu ettikleri şey Cennet'te vardır^ Hatta evamir-i İîâhiye'ye imtisal ve nevahi-i sübhaniye'den ictinâa etmek suretivle ittika eden mü'minlere vaadolunan Cennet'in sı't fat-ı acibesi: O Cennet'te levni, rengi ve tadı asla bozulmaz sudan nehirler vardır ki o nehir gayet berrak olup tab'-ı insanın nefret edeceği hiç bir şey karışmaz,, dünya nehirleri gibi bulanmaz. Binaf enaleyh; ehL-i Cennet her ne zaman, neresinden isterse seve içer, hatırına sevmemezlik gelmez, o Cennet'te sütten de nehirle! var ki o sütte ekşilik ve kekremsiîik gibi tadında bozukluk olmazl o Cennet'te şaraptan nehirler de vardır ki o şarabı içenlere ayni; lezzettir, yoksa dünya şarapları gibi kokusunda fenalık olmak, hoşluk vermek gibi tab'-ı beşerin sevmeyeceği bir şey yokluj, 4 Cennet'te safî baldan da nehirler vardır ki o nehirlerin dünya lan gibi tortusu olmaz, safî. berrak ve tab-ı beşere gayet müia1' yimdir.

yaratılışında halis, saiı ve berrak demektir. Yoksa dünya balları   gibi evvelinde   karışık var da sonradan tasfiyö,

olunmuş manâsına değildir. Bu âyette Cennet'in müttekîlere va'do~J lunduğu beyan olunmuştur. Müttekilerle murad; et-d?mr-| İlâhiye ve nevâhi-i sübhaniyenin kâjfesine ivıtisal eden miVtninleri dir. Su halde ittika demek; imanın muktezası vechüzere amel et* mektir. Binaenaleyh; iman-ı kâmil sahibi iyi bir mü'min elbette müttekî zümresinden olduğu cihetle mutUOdlerle murad iman-ı /cd| mil sahibi mü'minlerdir.

Bu âyette beyan olunan ve Cennet'te bulunan dürt nehrin dün|j yada birer numunesi vardır, lâkin dünyada bulunanların her birin| de sevilmeyecek bir takım arızalar olduğundan Cennet'in bu m"-* metlerinde asla arıza bulunmıyacağı her birinde ayrı ayrı beyanj olunmuştur. Binaenalevh bu âyet; ehl-i Cennet'in nail olacakları* ni'metlerin kedersiz olduğunu beyan ve mü'minleri tâât-ı İlâhiye'y^l devama terğib etmiştir.

Hulâsa: Cennet'te ehl-i Cennet için içilmesi lâzım olan her metin tab'-ı beşere mülayim olarak cok ve mebzul olduğu, hirinde asla keder olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[16]

 

Vacip Tealâ insanlar içir? içilmesi lâzım olan her şeyin Cen-net'te mevcut olduğunu beyandan sonra meyvenin her nev'inin de mevcut olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet için Cennet'te her nevî' meyveler ve Rabîarın-dan kusurlarının affına dair büyük mağfiret de vardır.]

Yani; Cennet'te meşrubata dair her şey bulunduğu gibi me'-külâttan her nev'in ve bilhassa meyvelerin her nev'i dahi vardır ve ehl-i Cennet'in Rablan tarafından mağfiret-i azime de vardır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cennet'te yiyip içmek mücerret zevk u safa ve telezzüz için olup ihtiyaç için olmadığına işaret zımnında dünyada telezzüz için eklolunan meyveler zikro-lunmuştur. Binaenaleyh; bu âyette ihtiyaca binaen eklolunan ek­mek ve saire zikr olunmamış tır. Çünkü; Cennet'te yaşamak için ekle ihtiyaç yoktur. Zira; her ne yenilip içilse mücerret telezzüz içindir.

Bu âyette mağfiretin Cennet'te olacağı beyan olunmuştur. Hal­buki mağfiret; Cennet'e girmeden evvel olur. Zira mağfiretin ma­nâsı; günahı affetmek olduğundan Cennet'e girmeden evvel olması lâzımdır. Çünkü; mağfiret olunmazsa Cennet'e giremez. Şu halde Cennet'te mağfiretin manâsı; nimetlerinde helâl, haram, sual ve hesab endişesi olmadığı gibi mazarrat vermek endişesi de yok de­mektir. Amma dünya ni'metleri bunun aksinedir. Zira; dünya ni'-metleri helâl olursa intifa etmek caiz olur, haram olursa intifa et­mek caiz olmaz, çok yenirse insana ezâ verir, hazmı müşkül olur, yendiği kadar da def-i zaruret için zahmet çekilir. Amma Cennet ni'metlerinden çok yenirse şişkinlik, rahatsızlık, ağrı, sızı misilli bir şeyler olmadığı gibi def-i hacet rahatsızlığı dahi olmaz. Şu halde manâ-yı âyet: [Ehl-i Cennet için Cennet'te her nev'i meyveler vardır. Onlardan yerler, içerler, onlar için Rablarmdan mağfiret de vardır ki me'kûlât ve meşrubatlarında asla mazarrat yoktur.] demektir. Yahut «(Cennet'te mağfiret var» demek «Cennet'e girme­den evvel mağfiret var» demektir ki o mağfiret sebebiyle Cennet'e girdiğinden keenne mağfiret Cennet'te gibi zikr olunmuş t ur.

Bu âyette mağfiretin iki cihetle azamet-i şanına işaret olun­muştur : Birincisi; mağfiretin Rablan tarafından olma­sıdır. Çünkü Rabb-ı Tealâ tarafından mağfiret; Allahü Tealâ'nm büyüklüğü nis betinde büyük olacağında-şüphe yoktur. İkincisi ; mağfiret kelimesinin tenvin ile nekre olarak varid olmasıdır. Çün­kü tenvin; bu misilli makamda ta'zbne delâlet eder. Binaenaleyh «Ehl-i Cennet'in Rablarmdan mağfiretleri pek büyük»,demektir[17]

 

Vacip Teala ehl-i Cennet'in ni'metlerini beyandan sonra CehennenVin görecekleri azabları beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cennet'te muhalled olan kimseler, Cehennem'de muballed olup da sıcak su içmekle karınları bağırsakları dökülenler gibi olur mu?] Elbette olamaz. Zira; ikisi müsavi değil ki birisi diğeri gibi olsun.

Yani; şu büyük derecelere ve enva-ı ni'metlere nâü olan mü'-ıninler Cehennem ateşinde yanıp sıcak sular içerek o suyun hara­retinden bağırsakları dökülen tağî ve bağı kâfirler gibi olurlar mı, ikisi mertebede müsavi olur mu?.Elbette olamaz. Zira: Cennet'te mü'mmlerin yalnız telezzüz için içtikleri leziz sular, ballar, sütler, şaraplar mukabilinde Cehennem'de kâfirler hararetin şiddetinden ciğerleri yanıp kebap olduğu bir zamanda kaynar su içerler, bağır­sakları parça parça dökülür. Binaenaleyh; Cennet'te yaşayanlarla Cehennem'de yaşayanlar elbette müsavi olamaz.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celîle lâf zan müs-bet gibi ise de manâda menfîdir.

Çünkü;    mukadder bir hemze-i istifham vardır ve o hemze; istifham-ı inkârıdır ve takrir-i^ kelâm şöyledir

Yani   «mev'ud  olan  Cennet'te

ebedî kalan kimse Cehennem'de ebedî kalan kimse gibi midir? El­bette ikisi mertebede müsavi olamaz.» demektir. Yahut takrir-i ke­lâm şöyledir:   Yani «ehl-i Cennet'in sıfatı Cehennem'de muhalled* olan kimsenin sıfatı gibi midir? Elbette ikisinin sıfatı müsavi olamaz» demektir. Şu halde lâfz-ı âyet müsbet olsa da manâ menfidir. Binaenaleyh; bu, âyette ehl-i imanla ehl-i küfrün müsavi olduklarını itikad eden­lerin itikatlarını redle kendilerini tekdir vardır. Zira; birinin ma­kamı Cennet diğerinin makamı Cehennem'dir, birinin şarabı leziz diğerinin şarabı kaynar sudur. Bunların hiç biri diğerine müsavi midir ki bu hallerin sahihleri de birbirine müsavi olsun. Elbette müsavi olamaz. Şu halde şeriata ve bilhassa Kur'an'a temessük eden mü'minlerle hiç bir delile temessük etmeyen, hevâ ve heves­lerine ve şehevât-ı nefsaniyelerinin arzusuna ittiba' eden kâfirler müsavi olamaz, bunu iddia edenlerin iddialarının merdud olduğu bedihîdir.[18]

 

Vâcîp Tealâ kâfirleri ve makamlarım beyandan- sonra müna­fıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cehennem'de ebedî kalacak kâfirlerden bazıları ya Ekrem-er Rusül! Meclisinizde bulunur, sözünüzü sükût üzere dinler, lâkin hak olduğunu itikad etmediğinden manâsını fehmetmez. Yani ku­laktan geçirir. Hatta huzurunuzdan çıktığı vakit ashabımdan ilim verilen ulemâ sınıfından sorar ve der ki    »Muİıammed (S.A.) su meclisde ne gibi şey söyledi?»]  işte o münafık böyle demekle kelâm-ı nebeviyyenizi'istihza eder.

[İşte şunların Allahü Tealâ kalplerine mühür bastı ve onlj da nevalarına ittiba' ettiler.]

Yani; huzur-u nebevîyerıde bulunarak kelâmım işitip yanın­dan çıktıklarında, bulunmamış gibi bir halde eshabın ulemasından «Muhammed (S.A.) hangi şeyi söyledi» diye sözünüzü istihza eden münafıkların kalpleri üzerine Allahü Tealâ mühür bastı ve kalple­rini kapattı, onlar nefislerinin arzusuna ittiba ettiler. Kur'an'ı işit-tilerse de hakkaniyetini i'tikad etmedikleri cihetle lâyıkı ile dinle­mediklerinden kalplerine bir s,ey girmemiştir.

Bu âyette kendisine ilim verilen zevatla murad; eshabın ulemâsı ve bilhassa (İbn Mes'ud) hazretleridir. Çünkü; münafıkların Mescid-i Resulüliah'da bulunup Kelâm-ı ri-saleti dinledikten sonra mescidden çıkınca istihza tarîki ile ibn Mes'ud'dan Resulüllah'm söylediği sözden sual ettikleri (ibn Ab-bas) hazretlerinden mervîdir.

Münafıkların suallerinin hakiki olması ihtimali de vardır. Zi­ra; mescidde Resulüllah'm sözüne ehemmiyyet vermediklerinden dinlemezler sonra dışarı çıktıkları zaman Cenab~ı Risâletmeâb Efendimiz'in ne dediğini diğerlerinden sual ederlerdi.[19]

 

Vacip Tealâ kâfirlerle münafıkların hallerini beyandan son müzminlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor

[Şul kimseler ki on}ar hidâytt-i Hâhivevle ihtida ettiler. Allahü Tealâ onlara tevfîk verir, Kur'an'ı işittikçe hidayetleri ziyade olur. Ve onlara takvanın yollarını gösterir kitabını verir.]

Yani; münafıklar Kur'an'ı işitirler velâkin intifa etmezler. Amma şol kimseler ki onlar A^ah'm gösterdiği yolu tutmak sure­tiyle ihtida ettiler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların hidayetlerini ziyade eder. Çünkü; her ne zaman Kur'an'ı işitseler manâsını öğ­renmeye çalışır, hak olduğunu itikad ve ihlâs üzere iman ederler. Allahü Tealâ ittikalarmı da verir ki onlar Kur'an'm her emrine imtisal ve nehyinden ictinab ederler. Zira takvanın esası; memur olduğu şeyin küllisini edadan ve menhiyatın cemisini terketmek-ten ibarettir.

Mü'minlerin imanlarının ziyade olmasına sebep olan şey; Re-sûlüllah'dan işittikleri Kur'an ve ehâdis-i nebeviyyedir. Çünkü; Kur'an tedricen nazil oldukça ve Resulüllah'm hadisini işittikçe iman ettiklerinden imanları gün be gün ve an be an tezayüd eder­di. Hidayetleri de imanları nisbetinde ziyade olurdu. Yahut hida­yetlerinin ziyade olmasının manâsı; yollarını göstermesi ve onların da kabul etmesidir. Takvalarını vermek; ilimleriyle amel nasibet-mektir. Çünkü amelsiz ilim başa belâdır.[20]

 

Vacip Tealâ, gün be gün Kur'an nazil oiup ahkâmıyla amel ettikçe hidayetin ve takvalarının ziyade olduğunu beyandan sonra Kur'an'a iman etmeyen kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler beklemezler, ancak bağteten beklerler. Halleri böyle olunca kıyametin alâmetleri uyametin gelmeyimi de geldi.]

Yani: kâfirler iman etmeyince hemen ansızın kıyametin gelip de küfürlerinin cezasını görmek isterler ve onıjı beklerler. Kıyame­tin alâmetleri de muhakkak geldi.

Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğu veçhile  kelimesinin cem'idir.   Sarat:   Alâmet manasına-

dır. Şu halde «Kıyametin alâmetleri geldi» demektir. Bu âyette alâmât~ı kıyametle murad; Resulüllah'ın ba'solunması, ay'ın iki şak olması, sıla-i rahmin kat'olunması, insanların birbiri­ne mahabbetlerinin kalkması, kötü insanların yüz bulup çoğalması ve ilmin azalıp cehlin tezayüdüdür.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran kıy avı etin   alâmet­leri yle murad; kıyametin vücuduna delâlet eden delillerdir. Şu halde «Kıyametin alâmetleri geldi» demek «Kıyametin vücu­duna delâlet eden deliller geldi» demektir.

Reaulüllah'm ba'solunması alâmât-ı kıyamettendir. Zira; Re-sûlullah mekârim-i ahlâkı itmam ve umûr-u şeriatı ikmâl için ba'so-lunduğundan kıyamete kadar kendinden başka bir mütemmim gel-miyeceğine delil olduğu cihetle bizim Resulümüzün ba'solunması kıyametin alâmetlerindendir.

[Onlara kıyamet geldiğinde vaaz u nasihat nasıl meni'eat ve­rir?] Zira; tevbeleri kabul olunmaz. Binaenaleyh; o vakitte hiç bir şeyin tedariki mümkün olamaz.

Yani: eğer ansızın kıyamet gelecek olursa onlar için vaaz u na-sihat nasıl fayda eder. Ve âhiret için sevab tedariki nasıl mümkün olur? Çünkü; kıyamet gelince telâfimi mâfât mümkün olamaz işte kıyamet gelince zayi' ettiği ömrün iadesi ve geçirmiş olduğu amel­lerin kazası mümkün olmadığına işaret için budiyyete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Yani «kıyamet gelince geçmişi tedarik etmek onlar için ne kadar uzak şey» demektir.[21]

 

Vacip Tealâ kıyametin geleceğini, geldiğinde ansızın zuhur edeceğini beyandan sonra kıyamet için tedariki lâzım olan ibadeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Kusul! Aliahü Tealâ!dan başka ma'bud-ün bil-hak olmadığına ilmin vardır. O ilminde sebat et, senden sudur eden zelleye, mü'minlere ve mü'minelere istiğfar et, Aliahü Tealâ dar-ı dünyada maişetiniz ve ameliniz için gidip geldiğiniz, oturup kalk­tığınız mahalleri ve dar-ı âhirette varacak yerinizi bilir.]

Yani; sen mü'minlerin seâdetlerini, kâfirlerin şekavetlerini, her birinin yekdiğerine karşı müsavi olmadıklarını bilince vahda-niyyet-i îlâhiye'ye ilminde sebat ve Aliahü Tealâ'dan maada ma'­bud-ün bühak olmadığını bilince Tevhid'e devanı et ve evlâyı terk kabilinden olarak senden sadır olmuş zelle varsa o zelleye, erkek ve dişi mü'minlere istiğfar ve hatalarının affına dua et. Zira; onlar istiğfarla şefaata muhtaçtırlar, Aliahü Tealâ dünyaya ve âhirete müteallik halinizi bilir. Binaenaleyh; size ancak hayırla emreder. Şu halde emrine imtisal edin. Zira Allah'ın emrine imtisal; sizin her türlü seâdetinize kâfi vezaif-i diniyyenizdendir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile de bulunan fa lâi-zv şart-ı vıahzufun cevabına işarettir. Yani «Kıyamet gelecek olun­ca vahdaniyet-i îlâhiye'ye ilminde devam et» demektir. Resulül-lah vahdaniyet-i İlâhiye'yi bildiği halde Resulüllah'a bilmesiyle emir; devam etmesiyle emirdir. Bu gibi emirler lisan-ı arapta mev­cut odluğu gibi her lisanda esnay-ı muhaverede dâhi mevcuttur. Meselâ oturan bir kimseye otur denir ki «Oturmakta devam et» de­mektir. Kezalik okuyan bir kimseye oku denir ki «okumaya devam et" demektir. Yoksa oturmak ve okumak için yeniden bir emir de­ğildir, işte bu âyette de Resulüllah'a »Sen Allah'ın vahdaniyyetini biliyorsun o ilminde devam et» demektir. Yoksa «Bilmiyorsan bil" demek değildir.

Bu misilli makamda zahirde emir, Resulüllah'a ise de hakikat-ta emir ünimetinedir. Zir-ı: Resulullah on lan  vahdaniyet-i îlâhiyyeyi kabule da'vet ettiği cihetle Vacip Tealâ Resûl'üne Tevhidle emir buyuruyor ki onlar kendilerini Tevhid'le memur ve Resulül-lah'm tevhid'e daveti taraf-ı İlâhî'den olduğunu bilsinler.

Zenb; günah manasınadır. Enbiya-yı izam ma­sum oldukları cihetle günahtan mahfuzlardır. Binaenaleyh; enbiya­ya nisbet olunan zenb lâfzı zelle manasınadır. Zelle ise efdal olan bir şeyi terketmektir. Gerçi efdal ve evlâ olan bir şeyi terketmek günah değilse de Enbiya-yı izamın mansıb-ı celîllerine ve kadr-ı alîlerinin yüksekliğine nisbetle günah gibi görüldüğünden onlann evlâyı terklerinden zenb ile ta'bir olunmuştur. Zira; Hasenâtül'-ebrar seyyiâtül mukarribîn'dir. Yani «İyilerin sevap diye işledikle­ri şeyler dergâh-ı ulûhiyette makbul ve mu'teberse de kurbiyyeti İlâhiye şerefine nail olan mukarribîn için günah mesabesinde» de­mektir.

Yahut Resulullah'a istiğfarla emir; ümmetine istiğfarı ta'lîm içindir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulüllah'a istiğfarla emir; nefsin ahvalini İslahla bütün levâzımatını daha ziyade tekmil için­dir. Yoksa hâşâ Resulüllah'ın kusuru var da ondan istiğfar etme­sini emir değildir,

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran Resulüllah'a istiğfarla emir; tevazuu ve hazra-ı nefsi ta'lvm ve bir kimsenin ibâdeti her ne kadar çok olsa dahi az addederek istiğfara muhtaç olduğuna ir-şâd içindir. Şu halde istiğfarla emir; emr-i irşadıdır.

Yahut Fahri Râzi'nin  beyanı veçhile 'demek demektir.  Yani  «Ey Nebiyy-i Muazzam!

Sen ehl-i beytinden sadır olan günaha istiğfar et* demektir ki mü'­minlere istiğfarla emir de bu manâyı te'yîd eder.

İmam-ı Buharî'nin Ebu Hüreyre hazretlerinden rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resulüllah'ın «Ben bir günde Aliahü Tealâ'ya yetmiş kerre tevbe ve istiğfar ederim» buyurduğu mervîdir. Şifa-i şerif sahibi (Kaadî İyâz) Resulüllah'ın istiğfarla muradı zikrullah-dan gaflet ve fetret üzere istiğfar olmasıyla tevcih etmiştir. Çünkü; Resûlullah'ın hal ü şanı Zikrullah'a devam etmektir. Binaenaleyh; bazı zamanda velev azıcık bir müddette olsun vücud-u nebevilerine arız olan yorgunluk veyahut gaflet sebebiyle zikrullah'ı terketmek vukubulduğunda bu sebeple zikri terketmesini zelle addederek is­tiğfara müsaraat ettiğini hadisinde beyan etmiş ve bu vesileyle de ümmetine istiğfara devamın lüzumunu ta'lîm buyurmuştur.

Bu âyette Vacip Tealâ'nın Tevhid'le emirden sonra istiğfarla emri; amelin vacip olup yalnız imanın kâfi olmadığını beyan için­dir. Zira yalnız iman; elbisesiz?üryan kimse mesabesinde olup amel­le beraber iman; elbiseyle .müzeyyen kimse mesabesindedir. Bina­enaleyh imanın muktezası ameldir.[22]

 

Vacip Tealâ mü'nıinlerle kâfirler ve münafıklar arasında iti-kadîyâtta fark olduğunu beyandan sonra ameliyat cihetinden dahi fark olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler derler ki onlar ihlâs üzere iman etmişlerdi. «Keşke bize muharebeyi emreder bir sûre inzal olunaydı». Bu te­mennileri üzerine muharebeyi emreder muhkem bir sûre nazil olup o sûrede kıtal zikrolunduğunda sen şol kimseleri görürsün ki onla­rın kalplerinde nifak hastalığı vardır. O münafıkları, sana, ölüm kendisini ihata etmiş can çekişen kimsenin bakışı gibi bakar görür­sün. Halleri böyle olunca helak onlara mahsustur]

Yani; yevm-i kıyametin eh birinci azıklarından cihad-ı emre­der bir sûrenin nazil olmasını ashab-ı Resulüllah kemâl-i şevk ve mahabbetle isterler, münafıklar ise bu temenniyâtı istemezlerdi. Ashabın ve münafıkların şu hallerini Vacip Tealâ bu âyetle tasvir sadedinde buyuruyor ki mü'min olan kimseler din-i İlâhî'yi i'lâ için kemal-i şevkle «âh ne olsa da keşke kıtali emreder bir sûre inzal olunsa» derler. Ehl-i imanın arzusu üzerine hükmü kat'î kıtali em­reder tevcih ve te'vil kabul etmez bir sûre nazil olup o sûrede emr-i kıtal zikrolunduğunda mü'minler arzularına nail olduklarına mes­rur olur derhal emre imtisal ederler. Amma kalplerinde nifak has­talığı olan münafıkları, ey Habibim! Sen görürsün ki onlar ölüm kendini ihata etmiş muhtazar bir kimsenin gözlerini belirterek ba­kışı gibi bakışla sana bakarlar. Çünkü; onlara kıtali emreden sûreyi tilâvet edince kalplerinde olan nifakları yüzlerinde görülür ve Ölüm siması kendilerini ihata eden kimseler yakında helak olacaklar, he­lak onlara mahsustur.

Muhkem;   kendisinde nesih ve müteşabihat olmayan sûredir. Yahut asla te'vile ihtiyacı olmayıp -manâsı acık ve katı olan sûre demektir. Burada ashab-ı Resulullah'-ın istedikleri veçhile cihadın farzolduğunu kafi surette beyan eden sûrenin nazil olması demektir.

maraz   ile murad; din-i Muhammedi'de şek, nifak ve zaaf gibi salâbetin zıttı olan şeylerdir. Bu makamda kalplerinde nifak ve şek hastalığı olan münafıklar muraddır. Zira şek; nifak ve zaaf-ı kalp"; kalpteki bir maraz me­sabesindedir. Binaenaleyh bunların her biri münafıklarda mevcut olduğundan maraz ile tabir olunmuştur.

helakin ziyadesi onlara mahsus demektir. Yahut evlânın aslı yakın manâsına olduğundan helakleri 'yaklaştı demektir. Zira; münafıkların akibet-i emirleri helâka avdet edecek demektir ki hangi manâ murad olunursa olunsun münafıkları teh-did ve halka karşı onları rezil ve rüsva etmektir. Her zaman da sıfat-ı nifakı taşıyan kimselerin her birinin akıbeti birer sebeble helake müncer olduğu görülmektedir.

Ölüm kendini ihata etmiş ve her tarafını örtmüş kimse demektir. Çünkü; münafıklar müşrikler­le muharebenin ehl-i iman üzerine vacip olduğunu işitince ehl-i imanla harbe gitmek işlerine gelmediğinden bu sözü duydukları vakitte keenne her tarafım ölüm emareleri ihata etmiş kimse gibi cansız kalırlar ve ölü bakışı gibi bakarlardı. Zira; bunlar müslü-manlara son derece hasedlerinden ve Resulüllah'a buğz u ada­vetlerinden   ehl-i   isîâma. muavenet   etmek   istemedikleri   gibi fehvasınca İslâm'ın galebesinden de korkarlardı.

Fakat ehl-i imanla harbe gitmemek de işlerine gelmezdi. 'Çünkü; İslâm unvanı ve kisvesi altında yaşadıklarından muharebeye git­memekte nifaklarını meydana koymak olduğu gibi muharebeye git­mekte ise ölüm korkusu vardı. Binaenaleyh; onların halleri her iki surette de müşkül olduğu cihetle kıtali emreden âyet nazil olunca ne yapacaklarını şaşırdılar, birdenbire vaziyetleri tebeddül etti. Üzerlerinde ölüm simaları göründü. İşte münafıklar muharebeyi emreden sûre nazil olduğu zaman ölüm döşeğinde yatan ve mevt emareleri her taraflarını ihata eden kimsenin bakışı gibi gözlerini yukarı dikerek cansız cansız bakmağa başladıklarını Cenab-ı Hak bu âyette tasvir buyurmuştur.

Nifak ; kalbinde olan küfrün hilafım zahirde göstermekten ibaret olduğu cihetle iki tarafı idare etmek her zaman için müşkül bir vaziyet olduğundan münafık olan kimse daima ıstırab-ı elîm içinde yaşar ve rahat yüzü görmez bir halde olur[23]

 

Vacip Tealâ bu gibilerin rahatlarını temin edecek tarîki tavsiy-ye etmek üzere buyuruyor.

[Onlara lâyık olan itaat etmek ve erbab-ı ukûl indinde mak­bul ve müstahsen sözleri söylemektir.] Çünkü; Allah'a ve Resulüne itaat etmek ve herkesçe makbul olan sözü söylemek elbette hayır­lıdır. Binaenaleyh; bu mesleği ihtiyar edenler her zaman huzur-u kalbe ve rahata maliktirler.

[Kıtal kendilerine emrolunan kimseler emr-i kıtali kastedip kıtale başladıklarında eğer münafıklar sözlerinde Allabü Tealâ'ya sadakat etmiş olsalardı onlar için elbette hayırlı olurdu.]

Yani; muharebe emri kendilerine gelen eshab-ı Kesulullah a'dâ-yı dinle muharebeye ciddiyyetle sarıldıkları, zaman münafık­lar muhalefet ederler. Eğer mü'minlerle beraber cihadı arzu ettik­lerine dair söylemiş oldukları sözlerinde sadık olsalardı onlar için elbette hayırlı olurdu. Zira doğru söz; yalandan hayırlı olduğu gibi ihlâs, nifaktan ve muharebe etmek de harpten geri kalmaktan el­bette hayırlıdır.

Mü'minler gibi münafıkların da cihadı emreder muhkem bir sûrenin nazil olmasını istediklerine bu âyette delâlet vardır. Çün­kü; demek; geçmiş sözlerinde Allah'a sadık kalsalardı onlar için hayırlı olurdu demektir. Şu halde bahis bu makamda cihada müteallik olduğundan geçmiş sözlerinin cihada dair olması lâzım gelir.[24]

 

Vacip Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra diğer hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey münafıklar! Sizin zahiriniz batınınıza muhalif olunca eğer siz umur-u nas'a mütevelli olursanız arzı ifsad edip sila-i rahmi kat'etmek sizden me'mul değil midir?]

Yani; ey münafıklar! Eğer siz nâsın işlerine hâkim ve müte­velli olsanız sizden iyilik me'mul müdür? Eğer siz mütevelli olur­sanız yer yüzünü envai fesâdât ve zaman-ı cahiliyyede âdetiniz olan nehb ü gârâtla. ifsad ve sıla-i rahmi kat'etmek sizden me'mul değil midir. Sizin haliniz bu gibi ifsadâtı icab etmez mi?

deki asâ kelimesi reca, intizar ve bir şeyin vukuunu ümid etmek manasınadır.

Vacip Tealâ her şeye âlim olduğu cihetle bir şeyi reça ve ümid etmek manâları kendi hakkında caiz olmadığından bu gibi elfazın delâlet ettiği rica ve ümit manâları muhataplara yanı kullara ait ve intizarın ise onların halleri olduğu şüphesizdir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu makamda asd ; manâyı hakikisinde müsta'meldir. Çünkü; nefsinde mümkün olan bir şeyin hasıl olup olmaması muhtemel bulunduğundan fail olan kim­se husulünü veya adem-i husulünü kat'î olarak bildiği halde matlub olan hangi cihet olursa olsun sözünü recaya delâlet eden kelimeyle irad etmek âdet-i Arap'tandır. Bu hal cümle erbab-ı lisan indinde dahi cari' ve makbuldür. Meselâ bir kimse av için bir tuzak kurup tuzağına avın düştüğünü kat'î olarak haber verdiklerinde tuzak sa­hibi tuzağına avm düştüğünü yakmen bildiği halde yine rica üzere söz söyler ve der ki «Me'mul olabilir av tuzağa düşmüştür)'. Zira; düştüğünü her ne kadar kat'î suıette haber vermişlerse de avm düşmesi mümkün olduğu gibi düşmemesi de mümkündür. Nefsel-emirde iki cihetin emri mümkün olmasına binaen rica ifad^ eder. İşte Vacip Tealâ münafıkların nasm umuruna mütevelli oldukları farzolunsa yer yüzünü ifsad ve sıla-i rahmi kat'edeceklerini suret-i katiyyede bildiği halde bunun aksi de emr-i mümkün olduğuna binaen âdet-i Arab üzerine ricaya delâlet eden asâ kelimesiyle i'rad buyurmuştur. Şu halde kat'î surette ifsat edeceklerini bilmesi iki tarafın imkânına nazaran ricaya delâlet eden lafzıyla be­yan buyurmasına manî değildir..

Mütevelli; kavmin emîridir. Buna nazaran vıanâ-yı âyet: |Eğer siz kavmin umuruna mütevelli emirleri olsa­nız dünyaya hırs ve mülk ü devlete rağbetiniz sebebiyle yer yü­zünü ifsad ve sıla-i rahmi katledersiniz | demektir... Yahut tevellî; bir şeyden i'raz etmektir. Münafıkların i'raz ettikleri şey; din-i Is­lara, sünnet-i Resulullah ve mücahededir. Çünkü bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile münafıklar kıtal âyeti nazil olma­dan evvel kıtali emreder bir sûrenin nazil olmasını ashabla beraber istemişlerdi. Vakta ki kıtalin vücubuna dair âyet nazil olunca so­lukları daraldı. Yüzlerine ölü siması vuruldu, oturdukları yerden kalkmaya mecalleri kalmadı, ölü gözü gibi gözlerini Resulullah'a diktiler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer siz Vacip Tealâ'nm emrettiği din~i İslâm'dan ve din-i İslâm'ın, rnuktezasır.dan uvn mücahededen. i'raz ederseniz zaman-ı cahiliyede Araplar beyninde5 âdet olan yağmageriik, zulüm, gadir, şunun bunun malını kapıp gö* tünnek, ceng ü cidal, kavga, niza, sıla-i rahmi kat'etmek ve akrabanın akrabayı katletmesi gibi fena fiillerimizle yer yüzünü ifsadS edeceğiniz me'muldür. | demek olur.

Hszin'in beyanına nazaran kıtal âyeti nazil olunca münafıklar] »Kıtal; beldeleri tahrib, yer yüzünü ifsad ve sıla-i rahmi kat'et! mektir. Zira kâfirler bizim akrabamızdır. Onlarla muharebe etmek| sıla-i rahmi kat'etmek değil mi?» gibi zuafa-yı İslâm'ı iğfal etmeyel fırsat bulmuşlar ve bu yolda dedikoduyu epeyce ileri götürmüş-:! lerdi. Vacip Tealâ onların bu gibi sözlerle fesatlarını bu âyetle meyi dana koymuştur. Buna nazaran vıanâ~yt âyet: jEy münafıklarji Siz taraf-ı İlâhî'den me'mur olduğunuz cihada «ifsad ve sıla-ı rah^İ mi kat1 etmektir» diyorsunuz. Halbuki cihadın meşru' olması; ha* yır ve salâh ihraz etmek şer ve fesadı defi', zulüm ve udvanı meneUJ. mek, hadsizlere haddini bildirmek ve âlemin rahatım temin et-!. mektir. Binaenaleyh; eğer âlemin intizamına sebep olan ciho^ı fei sattır diye i'raz ederseniz işte o vakit âdet-i cahiliyenize nvdetleV âlemi ifsat ve sıla-i rahminizi kat'edeceksiniz. Ancak bu r;ibi hal| ler sizden memul olur mu? Zira; Allahü Tealâ din-i İslâm ve kelime-i tevhid ile sizi bir sancak altına cem'ettikten sonra aynir^l mı arzu ediyorsunuz. Bu gibi fena işler size lâyık olur mu?l de mektir.

erhâm ; rahim, lâfzının cem'idiı. Ka| him; karabet-i ma'neviyyedir ki müteselsilen onları birbirine rabte-der, bu vesileyle insanlar yekdiğerine merbut olduğu cihetle kavmü kabile teşkiline sebep olurlar. İnsanların yekdiğerinden imtiyazına başlıca sebep olan haseb ve neseb gibi meseleler rahip"1 sebebiyle hasıl olduğundan Cenab-ı Hak rahme riayeti emretmekle rahmin uliivv-ü şanına işaret etmiştir. Rahme sılanın manâsı; akrabaya Hay et, Diârn oc ;/c.mxiı etmektir

Rahmi kat etmekse bunun zıttîdır 'ti akrabaya ziyareti, muaveneti kesmek ve hukuk-u karabete riayet etmemeM tir.

Müslim ve Buharî'nin ittifaklarıyla Ebu Hüreyre'nin rivayetine nazaran Resulullah  buyurmuş­tur. Yani h Rahim Allahü Tealâ tarafından insanlara verilmiş ve birbirine karışmış damarlar mesabesinde bir karabettir.» demektir, Hadis-i Kutside Vacip Tealâ «Ey Rahim! Eğer seni sıla eden olursa ben onu sıla ederim, yani ona fhsan ederim ve eğer bir kimse seni kat'ederse ben de onu kat'ederim yani ihsanımdan mahrum ede­rim» demektir. İşte bu hadis de delâlet eder ki sıla-i rahimde fazi­let ve sıla-i katı'da mahrumiyyet muhakkaktır.[25]

 

Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra âki  erini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu emr-i ilâhî'den i'raz, yer yüzünü ifsad ve- sıla-i rahmi kat;edenler şol kimseler ki Allahü Teaiâ onları rahmetinden uzak kılmakla Cennetinden tardedeceği kimselerdir. Binaenaleyh; on­ların sû-u ihtiyarları sebebiyle hakkı işitmekten kulaklarını sağır kıldı, hidayeti görmekten gözlerini kör etti.]

Yani; şu yer yüzünü ifsad edenlere Allahü Tealâ lanet etti. Allahü Tealâ la'netine müstehak olanların kulaklarını sağır, göz­lerini kör mesabesinde kıldı. Halbuki bunların gözleri ve kulakları sağlamdır. Lâkin Kur'an'ı işittiklerinde ehemmiyet vermeyerek dinledikleri gibi iman etmedİKİerinden keenne kulakları sağırdır, hakkı gördükleri halde ittiba etmedikleri cihetle keenne gözleri kördür. Şu halde bunlar tarîk-ı hidayete nail olmak cihetine ira­delerini sarfetmediklerinden rahmet-i İlâhîye'den uzak kılındılar.

Bu âyette esam ve a'mânm tertibinde hüsn-ü letafet varan-. Çünkü; münafıklar Kur'an'ı işitip manâsını anlamak istedikleri ci­hetle Allahü Tealâ onları hakkı işitmekten mahrum ettiğinden ku­laları duymaz bir hale gelmiştir. Binaenaleyh «cihadla emir; sıla-i rahmi katı' ve alemi tahrib ile emirden ibarettir.» dedikleri halde zaman-ı cahiliyyede yaptıkları ceng ü cidali ve nehb ü gârâtı unut­tular, görmez oldular, gün gibi meydanda olan hakikatleri görmek­ten gözlerini kapadılar. Binaenaleyh; gözleri kör mesabesinde ol­muştur.[26]

 

Vacip Tealâ münafıkları körlük ve sağırlıkla zemmettikten sonra Kur'an'm manâsını düşünmedikleri cihetle zemmetmek üzere buyuruyor.

[O münafıklar nifak üzere ısrar ve hidayetten i'raz ederler de Kur'an'm manâlarını düşünmezler mi? Yoksa onların kalpleri üze­rinde kilitler mi var?]

Yani; Kur'an'm dünya ve âhire t kendilerine menfeat verecek manâlarım neden tefekkür etmezler, nasihat ve vaazlarını neden kabul etmezler, yoksa kalplerinin üzerine kilitler asılmış da mü­hürlü müdür?

Bu âyette kuIuh iJe nıurad; liyakat ve dirayetini Kur1-anhn manâsını işitvıeye sarfetmiyen kimselerin kalpleridir. Zira; onların halleri kemal-i kasvetleri ve şiddet-i cehaletleri sebebiyle hasıl olan şey bir emr-i münker ve gayr-ı makbul bir şey olduğuna işaret için kulûb lâfzı nekre olarak varid olmuştur,

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Kur'an'm manâsını düşünebilmek dört şarta muhtaçtır: Birincisi ; huzur-a kalptir. Zira; huzur-u kalp olmazsa dinleyemez ve düşünemez. İkincisi: manâsını anlamak hususunda Utmam en kudretini sarf etmektir. Çünkü; kudretini sarf etmeksizin h^c !m" ?e^' busule gelmez ki Kur'an'ı anlamak husule gelsin. üçüncüsü. ; gıdası helâl olmaktır. Çünkü haram lokma ile beslenen vücud hay­ra muvaffak olamaz.    Dördüncü s il;    hulûs~u niyy ettir. Çünkü hl lasuâs-u niyyet olmazsa can kulağıyla dinlemez ki manâsını an[27]

 

Vacip Tealâ   münafıkların hallerini   beyandan sonra irtidad edenlerin hallerini beyan et.raek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki hidayet kendilerine beyan olunup kemaliyle açığa çıktıktan sonra eski hallerine döndüler. Zira: çirkin amelle­rini şeytan onlara güzel gösterdi ve ümitler bahşetti.]

Yani; şol münafıklar ki onlara taraf-ı risaletten- doğru yol gös­terilerek tarîk-i hidayet olan sebeb-i necatları kendilerine zahir olup hakikat tebeyyün ettikten sonra eski hallerine avdet ettiler. Zira; şeytan küfürlerini tezyin etti ve onlara bir çok emeller ve ümitler verdi. Binaenaleyh; küfrüzere ısrar ve hal-i aslîlerine de­vamla şeytanın iğf âlâ tını Kur'an'ın nasihatleri üzerine tercih et­tiler.

irtidad   ve riddet ;   bir kimsenin geldiği yoldan geri dönmesidir. Lâkin riddet; lisan-ı şer'ide küfr-ü mahsusta isti'mal olunur. Onun gayrıda isti'mal olunmaz. Amma irtidad küfür ve küfrün gayrıda isti'mal olunur, bu âyette «İrüdat ettiler*- demek «küfrettiler» demektir. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde göründükten sonra küfürle meşgul olduklarından e fal-lerî irüdat hükmünde olduğu cihetle irtidad ettiler denilmiştir.

edbâr : dübürün cem'idir. Dübür ; arka manasınadır. Binaenaleyh; monâ-yı nazım : [Şol mü­nafıklar arkalarına yani hal-i aslîlerine rücu ettiler]  demektir.

tesviI ; bir şeyi tezyin etmek ve çir­kin olduğu halde güzel göstermektir. Bu makamda şeytan münafıklara çirkin olan küfürlerini güzel bir amel suretinde tezyin ve tas­vir etmekle onları iğfal etti demektir.

şeytan onlara ümit verdi demektir. Çünkü münafıkları bir çok hayallerle aldattı, »Muhammed (S.A.)'in ve ashabının âkibeti ne olacağı malûm değildir. Malûm olmayan biı şeye muvafakat etmek doğru olamaz. Siz şimdilik işi iki taraflı tu­tar, afiyetle rahat yaşar, âkibete intizar eder ve âkibeti iyi gördü­ğünüzde iman edersiniz» demekle küfre devamlarını temin atti ve .onlar da bu sözlere aldandılar, Allahü Tealâ da onlara mühlet ver­di. Binaenaleyh; azablarını ta'cil etmedi.[28]

 

Vacip Tealâ şeytanın münafıkları iğfal ettiğini beyandan son ra irtidatlarımn keyfiyyet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Münafıkların şu irtidadlarınm sebebi; Allahü Tealâ'mn inza ettiği Kur'an'ın inzal olunduğunu istemeyen, kimselerle berabe clup onlara bazı emirde «biz size itaat ederiz» demeleridir. Halbuk Allahü Tealâ onların gizledikleri şeyleri bilir, j

Bu âyet-i celile; münafıklarla Yahudiler arasında Resulullal aleyhine vaki olan gizli bir mukaveleyi beyan etmiştir. Çünkü; İs lâm suretinde görünen münafıklar arada sırada yahudilerle v müşriklerle mukavele ederlerdi ve bilhassa Yehûd'dan (Benî Na dîr.) ve (Benî Kureyza) ya «Biz size umur-u harpte itaat eder v> sizinle beraber Muhammed (S.A.) e ve ashabına kılıç çeker mu harebe ederiz» derlerdi ve Yahudiler ise ResuiüDah'a hasedlerin den naşı Allah'ın inzal ettiği Kuran'm inzalini istemezler ve mü nafıklarm kendileriyle gizli bu gibi muahadeye girişmelerine ço. memnun olurlardı. Çünkü; Resulüllah'a imaa etmiş ve ashab-ı,;Resulüllarrsîrasında görünmüş olanların Resulüllah'a sell-i seyfede-ceklerini teahhüd etmeleri elbette Yahudilerin pek ziyade sevecek­leri bir şeydi. İşte Yemid'la münafıkların bu gizli mukavelelerini Allahü Tealâ bu âyetle beyan etti ki münafıkları âleme rüsva etsin ve herkes onların hallerini bilsin^Çünkü münafıklar Resulüllah'a adavet ve ehl-i İslâm'a ihanet etmek üzere ara sıra gizli muahede­ler yapmaktan hali kalmazlardı. İşte Vacip Tealâ bu âyette onla­rın bu hilelerini bildirmiştir.

Kazî ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu âyette «Bazı emirde biz size itaat ederiz» diyenlerin kimler olduğunda üç ihti­mal vardır : Birincisi; beyan olunduğu veçhile münafık­lardır. Zira; münafıklar Yahudilere «Bazı emr-i harbte biz size ita­at ve size iştirak ederiz, korkmayın mü'minlerle muharebeye kıyam edin» demişlerdi. İkincisi; Yahudilerdir. Zira; Yahudiler münafıklara «Muhammed (S.A.) i tekzibde biz size itaat ederiz, adavette sizinle beraberiz, korkmayın» demişlerdi. Üçüncüsü; Yahudiler ve münafıklardır. Çünkü: Yahudiler ve münafık­lar müşrikleri Resulüllah'la muharebeye teşvik eder ve «Biz size itaat ve iştirak ederiz, korkmayın harbe kıyam edin» demişlerdi. Hangi suret olursa olsun Cenab-ı Hak ehl-i İslâm aleyhine hafi ya­pılan bir mukaveleyi beyanla ehl-i imanı basiret ve intibaha davet ve münafıkları rezil ve rüsva etmiştir.[29]

 

Vacip Tealâ münafıkların Yahudilerle gizli olarak akdettikleri muahadelerini ve hilelerini beyandan sonra vefat ettiklerinde böyle hilelere muktedir olamıyacaklarmı beyanla bu gibi hile yapanları tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Ervahı kabza memur olan melekler yüzlerini ve arkalarını âarbederek onların ruhlarım kabzettikleri zaman hu hileleri nasıl ? Elbette yapamazlar.]

Yani; münafıklar, Yahudiler ve bilûmum kâfirler hal-i hayat­larında Resulüllah'a ve müminlere hile ve gadir yapmakla bazan izrar, bazan da hilelerini gizli mukaveleye rabtederler. Amma hi­leleri çok zamanda kendi mazarratlarına döner. Bunlar dünyada Resulüllah aleyhine gizli mukavele yapar ve zararlandırmaya ça­lışırlar. Amma vefat ettikleri zaman ne yapabilirler? Onların ruh­larını almaya memur olan melekler onların batıl işlere yüzleriyle teveccühlerine mukabil yüzlerini ve hak olan Kur'an'a arkalarını .döndüklerine mukabil arkalarını döğerek ruhlarım aldıkları zaman ne yapacaklar? Ve hilelerini o vakitte yürütebilirler mi? Elbette yürütemezler.

Bu âyet; günahkâr olan kimselerin vefatları zamanında ervahı kabza memur olan melekler tarafından yüzlerinin ve arkalarının darbolunacağma delâlet eder.[30]

 

Vacip Teaiâ asîlerin vefatı suret-i fecîada olacağını bejfandan sonra melekler tarafından dayak yiyerek vefatlarının sebebini be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Asîlerin darbolunarak vefatlarının sebebi; Allah'ın gazab et­tiği şeylere ittiba edip de razı olduğu şeyleri kerih görmeleridir.]

Yani; kâfirlerin suret-i fecîada vefatlarının sebeb-i yegânesi; Allah'ın gazab ettiği küfre ve Resululîah'a adavete ve emr-i İlâhî'-ye isyana ittiba etmeleri ve Allahü Tealâ'nm razı olduğu imana ve adâ-yı dinle mücahadeye ve sair ibadâta buğzedip kerih görmele­ridir. Çünkü; Allah'ın gazab ettiği şeye muhabbet edip ittiba etmek ve razı olduğu şeye buğz u adavet edip kerih görmek elbette ga-zab-i İlâhî'ye sebeb olacağından bu gibi merzî-i İlâhî'ye muhalif hareket edenlerin suret-i fecîada vefat edeceklerinde şüphe yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ âyet-i sabıkada asîlerin melekler tarafından yüzleri ve arkaları döğüleceğini yani iki cihetlerinden azab olunarak ruhlarının kabzolunacağmı beyan buyurmuştu. Bu âyette o iki azaba iki sebep beyan buyurmuştur : Birincisi; Allah'ın gazab ettiği şeye onların ittiba etmele­ridir. Buna mukabil hîn-i vefatlarında yüzleri doğulur. İkin­cisi; Allah'ın razı olduğu ş^ye onların buğzedip arkalarını dön­meleridir. Buna mukabil ruhları kabzolunacağı zamanda arkaları­nın döğülmesi cezasına müstehik oldukları beyan olunmuştur,

Allah'ın gazab ettiği şey demektir. AIIah'in g az ab ettiği şeyle murad; küfür ve ResûVünü tekzib etmek ve şeytanın tezyinatına ittiba'dır. Allah'ın razı olduğu şeyle murad; Allah'a iman, ResûVünü tas­dik ve şeytanın tezyinatını reddetmek, aldanmamaktır.

[Allahü Tealâ onların amellerini habtetti.]

Yani; onlar Allah'ın sevmediği şeye ittiba ve sevdiği şeyi ter-kedince Allahü Tealâ onların amel-i salihlerini ibtal etti. Çünkü; rızayı terkle gazaba ittiba ettiler.

 ) deki fâ lâfzı makabline neticeye işarettir. Ter-tjb-i kıyas şöyledir : «Kâfirlerin amellerini Allahü Tealâ ibtal etti. Zira; kâfirler gazab-ı İlâhi'ye ittiba ile rıza-yı Ilâhi'yi terkettiler. Her kimse ki gazab-ı İlâhî'ye ittiba ve nza-yı İlâhî'yi terkederler, Allahü Tealâ onların amellerini ibtal eder. Binaenaleyh; kâfirlerin amellerini Allahü Tealâ ibtal etti».

Hulâsa; Allah'ın rızası aranmayarak işlenilen amel ne kadar salih olsa batıl olup âhiretçe sevabı değer bir amel olarnıyacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[31]

 

Vacip Teaîâ münafıkların bazı fena amellerini ve âkibet" ga­zab-ı İlâhî'ye dûçâr olacaklarını beyandan sonra onların zan ve tahminleri fasid olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Belki zannederler mi şol kimseler ki onların kalplerinde ma-raz-i nifak ve şek vardır. Allahü Tealâ kendilerinin ehl-i imana adavetlerini izhâr etmez mi zannederler?]

Yani; münafıklar yahudiler veya müşriklerle haü ittifak ak­dederler de Allahü Tealâ onların mü'minlere olan buğz u adavet­lerini elbette ihraç etmez, mü'minlere ve Resululîah'a bildirmez, öylece gizli kalacağını mı zannederler? Eğer böyle zannederlerse bu zanları fasittir. Zira; Allahü Tealâ onların gizli muahadelerini, ehl-i imana olan buğz u adavetlerini ve yapmış oldukları hilelerini Resulüne ve Resulü vasıtasiyle mü'minlere bildirir. Binaenaleyh; büdirmeyeceğini zannetmeleri yanlıştır.

zağn lâfzının cemidir. Zağan gizli ve şiddetli bir kin ve buğz u adavettir ki onun sahibi daima fırsat bekler, fır­sat düşdükçe buğzettiği kimseye zarar î'ras etmekten hali kalmaz. İşte münafıkların hallerinin böyle olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur

[Eğer biz dilemiş olsaydık ya Ekrem-er Rusüî! Onları sana gösterirdik. Sen münafık olduklarını simalarından bilirdin. Zat-ı ülııhiyetime yemin ederim ki sen onların münafık olduklarını söz­lerinden bilirsin ve Allahü Tealâ sizin amellerinizi bilir.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Münafıklar sizin aleyhinizde buğz u adavet ve hilelerini ne kadar saklarlarsa saklasınlar eğer Biz Azî-müşşân rüsva olmalarım murad etmiş olsaydık onları ve gizli hile­lerini sana re'yel'ayn gösterirdik. Sen de görür, kalplerinde olan nifaklarını ve size olan buğz u adavetlerini bilirdin. Zat-ı ulûhiye-time yemin ederim ki sen onların batıl ve mağşuş sözlerinden kalp­lerinde olan nifakı bilirsin. Çünkü; onların sözlerinde din-i İslama ta'rîz ve buğz u adaveti işTâr eder şeyler her zaman mevcut oldu­ğundan elbette münafık olduklarına delâlet vardır. Binaenaleyh; sen onların münafık olduklarını sözlerinden bilirsin. Allahü Tealâ sizin amelinizi bilir, amelinize göre ceza verir. Zira amelin cezası; âmilin niyetine göredir.

Bu âyet nazil olduktan sonra münafıkların her halleri Ke-sulüllah'a keşfolunduğu ve hatta bu âyetin nüzulünden sonra hu-zur-u nebide bir münafık söz söylemez, illâ onun sözünden Resulül-lah kalbinde olan nifak ve adaveti, ne gibi fesat düşündüğünü bil­diği (Enes) radıyallahü Tealâ anhden mervîdir.

deki ilâhin ;   sözün manâsı, sözün haktan meyletmesi, yahut sözün iç yüzü demektir. Yahut sözden maksadın, neden ibaret olduğudur. Buna nazaran manâ-yı nazıra: | Ey Resul-ü Mükerrem! Sen onların sözlerinden maksatlarını ve sözlerinin iç yüzünde olan fesatlarını elbette bilirsin. Binaenaleyh; sözlerinin haktan batıla meyletmesini ve gizli sırlarım dahi bilir­sin.] demektir.

sima; insanın yüzü ve suretidir. Yani «Al­lahü Tealâ dileseydi o münafıkların yüzlerine münafık alâmetini vaz'ederdi. O alâmetle sen onları bilirdin." demektir.

Nisâbûrfde beyan olunduğuna nazaran bu âyetten sonra Re-sulüllah'a münafıkların gizli hiç bir şeyleri kalmamıştır. Hatta Hz. Enes'in bazı gazada «bizimle beraber münafıklardan dokuz kişi bu­lundular. Ara sıra nâs onlardan şikâyet ederdi. Bir gece yattık sa­bahleyin kalktığımızda onlarm alınlarına yani (Şu kimse münafıktır) sözünün yazııl olduğunu gördük. Binaena­leyh; bu âyetin sırrı orada zuhur etti.» dediği mervîdir. Ravînin is­mini zikretmeksizin Fahri Râzi de bunun böylece vaki olduğunu beyan etmektedir.[32]

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra ehl-i ima­na imtihan muamelesi yaptığını beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[Zat’ı ülûhiyyetime kasem ederim ki elbette biz size bir çok meşakkatli emirlerle imtihan muamelesi yaparız ki sizden mücal hede edenlerle saff-i kıtalde sabr « sebat edenleri ve amellerinizin1 haberlerini bilelim.] Emrimize itaat edip ibadetin meşakkatine ta4 hammül edenlerle etmeyenler birbirinden ayrılsın, iyiler kötüleri den seçilsin, amellerinin haberleri fiilen görülsün için kötü ve fasit amellerle güzel ve sahih amellerin haberlerini nâsa izhar eder bil­diririz. Binaenaleyh; mü'minler kendilerine sadık ve dost olanı bi­lirler, münafıkların desiselerine aidanmazlar. Vacip Tealâ her şeyi vukuundan evvel bildiği için imtihana ihtiyacı yoksa da meşakkatli olan emirlerle teklif; mükellef olan kimselere nisbetle imtihan mu­amelesi olduğu cihetle «imtihan ederiz» buyurmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran deki ahbârda üç ihtimal vardır. Birincisi; imanlarını haber ver­mektir. Çünkü; mü'minler ve münafıklar «iman ettik» diye haber verdiler. Ancak müzminlerin haberleri doğru, münafıkların haber­leri yalandır. İşte bu haberlerin sadık olanı yalan olandan tefrik olunsun için cihad ve saire gibi bir takım tekâlif-i şâkka ile Cenab-ı Hak emretti ki imanı sahih olan mü'minlerle olmayan münafıklar arası tefrik olunsun.

İkincisi; mü'minler münafıklara, münafıklar mü'minlere dostluklarını haber verdiler. Mü'minlerin dostlukları samîmi oldu­ğundan zamanı geldiğinde dostluğun vazifesini ifâ ederler. Halbuki münafıkların dostlukları sahte olduğundan zamanı geldiğinde dost­luğun vazifesini ifâ etmediklerinden herkesin foyası meydana çıkar, doğru, eğri nâs arasında zahir olur. Yahut harpten dönmeyiz de­diler, halbuki sözlerinde sebat etmediler. Firar ettiler, ancak mü'­minler daima sözlerinde sebat ettiklerinden harbe devam eder firar etmezlerdi.

Üçüncüsü; mv'minlerin Resulüllah'dan işittikleri haber­leri ve münafıkların mü'minler aleyhlerine işâa ettikleri yalanları var. Bunların cümlesini halk arasında izhâr edeceğini Allahü Tea­lâ bu âyetle haber verdi. Ve izhar etti. Çünkü; herkesin ahvali mey­dana çıkmakta bir çok menfaat vardır. Bu suretle insanlar yekdi­ğerinin halini bilir, ona göre muamelesini tanzim eder.[33]

 

Vacip Tealâ müzminlere imtihan muamelesi yaptığını beyan­dan sonra kâfirlerin hallerini ve amellerinin ibtal olunacağını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Rasulüne küfür, tarik-ı İlâhî olan din-i İslâm'dan nâsı men' ve kendileri için doğru yol leayyün ettikten sonra Allah'a ve Rasulüne muhalefet ettiler, emir ve ne-hîlerine iltifat etmediler. İşte kâfirler şu muameleleriyle Allahü Tealâ'ya elbette hiç bir şeyle zarar edemezler, elbette onların amel­lerini Alîahü Tealâ ibtal eder.]

Bu âyette kâfirlerle murad Yahudilerden (Benî Kurayza) ve (Benî Nadîr) dir. Çünkü; onlar Resulüllah'a iman etmedikleri gibi iman edecek olan bir çok insanların imanlarına da mani olur din-i İslâm'a duhulden men'e çalışırlardı. Onlara Tevrat'ta Resulüllah'm nebiyy-i hak olup dininin efdal-i edyân olduğuna delâlet eder de­liller varid olduğu gibi aynı hidayet olan Kur'an ve din-i İslâm ken­dilerine geldikten sonra Resulullah'a muhalefetle ezâ ettiler. Ken­dileri iman etmedikleri gibi gaynların imanlarına da mani oldu­lar. İşte küfredip nâsı imandan men'le Allah'ın Rasulüne muhale­fet edenlerin bütün emekleri boşa gitmiştir. Zira; bu amelleriyle Aliahü Tealâ'ya hiç bir şeyle zarar îras edemezler, Allahü Tealâ amellerini ibtal eder.

Bu sûrenin evvelinde amelleri ibtai olunduğu beyan olunanlar müşriklerdir. Zira; onların amelleri hiç bir şeriata müstenid olma­dığından esasından batıldır. Amma Yahudilerin amelleri Kur'an nazil olmadan evvel Tevrat'a müstenid olduğu cihetle caiz ve şe-riat-ı Musa'ya muvafık olanları makbul idi. Lâkin Resulüllah ba'so-lunup şeriat-ı İslânıiyye zuhuı ettikten sonra Resulüliah'a iman et­medikleri cihetle evv^l vp âhir isledikleri amellerin hepsi batıl ol-muştur^Hatta Resulüllah aleyhine tertib ettikleri hiyel ü desaislerini dahi Allahü Tealâ ibtaî ettiğinden hiç bir emellerine nail ola­mamışlardır,[34]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulüliah'a muhalefetlerini ve muha­lefetleri sebebiyle   amellerinin ibtal olunduğunu beyandan sonra Resulüne itaati mü'minlere emretmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Allah'a ve Resulüne itaat edin, amellerinizi ibtal etmeyin.

Yani; ey Allah'ın vücuduna, vahdaniyyetine. Resûl'ünün risa-letine ve kullarını irşâd için inzal buyurduğu kitabına iman eden mü'minler! Allah'ın emrettiği bilcümle farzolan ibadâtı edâ ve ma­lınızın zekâtını vermekte Allahü Tealâ'ya ve Resûl'ünün sünnet­lerini edâ, kâfirlerle mücahedede ResûVüne muvafakat ve emrine imtisal suretiyle Resûl'üne itaat edin, küfr ü nifak ve ucb ü riya gibi fena ahlâkla amellerinizi ibtal etmeyin. Zira; ihlâs üzere edâ olunmayan amel indallah makbul olmadığından batıl ve yok hük­mündedir.

Hâzin'in beyanı veçhile emr-i ilâhî ve sünnet-i Resulülîah üze­rine edâ olunmayan amellerinin batıl olduğuna âyette işaret var­dır. Çünkü Allah'a ve ResûVüne itaatla emirden sonra ameli ibtal etmekten nehyetmek; itaat üzere şeraitine riayet olunmayan ame­lin batıl olduğuna delâlet eder. Ucub ve riya, el-iyâzü billah küfür ve nifak ameli ibtâl ettiğinden bu âyette «amelinizi ibtal etmeyin-: demek «bu gibi ameli ibtale sebep olan kötü amelterde bulunma­yın» dernektir.

Niyet ederek başladığı nafile ameli bozmak caiz olmadığına bazı ulemâ bu âyetle istidlal etmişlerse de esah olan nafile amele başladıktan sonra bir sebeple nafile ameli terketmek caizdir. Zira; Sahih-i Buharı ve Müslim'de rivayet olunduğuna nazaran Resulül­lah nafile oruca niyet ederek Mescid-i şerifte sabah namazını edâ edip hane-i seâdetine geldikten Sonra Hz. Aişe'ye «Taam getir her ne kadar oruca niyet etmiş isem de yiyeceğim» buyurduğu mervî-dir. Bu hadis-i şerif âyeti te'vil vç tefsir ettiği gibi Resuluilah da nafile ibadete başladıktan sonra o nafileyi terketmek caiz olduğu­nu fiili ile ümmetine talîm buyurmuştur. Şu kadar ki nafile iba­dete başlamakla vacip olduğundan o nafileyi terkederse sonra kaza etmek vacip olur.[35]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin küfürleri sebebiyle amelleri batıl oldu­ğunu, Allah'a ve Resulüne itaatin lüzumunu beyandan sonra kâfir olarak vefat eden kimsenin günahları mağfiret olunmıyacağım be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar Allahü Tealâ'ya ve Resulüne itaati terk­le muhakkak küfür ve naşı tarik-ı İlâhî olan din-i İslâm'a dahil ol­maktan menettiler, sonra kâfir oldukları halde vefat ettiler. Allahü Tealâ onları ebeden mağfiret etmez.] Zira küfür; asla affolunmaz, ancak dünyada iman etmekle affolunur. Amma mü'min olarak ve­fat eden kimsenin bir çok günahları olsa dahi mağfiret olunmak caizdir.

Bu âyet her ne kadar Bedir'de (Kalîb) ismindeki kuyuya atı­lan (Ebu Cehil) ve onun emsali kâfirler hakkında nazil olmuşsa da küfrüzere vefat eden her kâfire şamildir. Ve onların mağfiret olunmıyacağına delâlet eder. Zira muteber olan; lâfzın umûmudur sebebin hususu değildir. Lâfz-ı âyet her kâfire şamil olduğundan sebeb-i nüzul olan Ebu Cehiî ve emsaline tahsisde bir fayda yoktur.[36]

 

Vacip Tealâ mü'minlere itaat ve inkiyadla emredip küfrüzere vefat edenlerin elbette mağfiret olunmıyacaklarını beyandan sonra Cenab-ı Hakka ehl-i imanın tamamiyle itimatları lâzım olduğunu ve kâfirlere daima kuvvetli görünüp zayıf görünmek caiz olmadı­ğını beyan ve tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlere zayıf görünmeyin, siz alî olduğunuz halde kâfirleri sulha davet etmeyin. Zira; Allah'ın muaveneti sizinle heraberdir. Elbette Allahü Tealâ sizin amelinizin ücretini noksan vermez,]

Yani; Allahü Tealâ'ya ve Resûl'üne itaat edince ey müminler! Kâfirlere emr-i cihatta, onlarla mukatelede zayıf görünmeyin, dai­ma onlara karşı kuvvetli görünün, kâfirleri siz alî ve galib olduğu­nuz halde sulha davet etmeyin. Zira; ibtida sizin onları sulha da­vet edip sulha talib olmanız sizin zelil ve hakir olmanızı iş'âr eder. Halbuki; dininizin icabı siz alî ve galibsiniz. Çünkü; Vacip Tealâ'-nm dinine yardım ettikçe muaveneti sizinle beraberdir ve Allah'ın rızasını taleb ederek ihlâs üzere işlediğiniz amelinizin ecirlerini Al­lahü Tealâ zayi' etmez. Ve noksan vermez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitab; ashab-ı Resûlül-lah'a ise de bilûmum müslümanlara şamildir. Zira zayıf göstermek­ten nehiy; umûmidir. Binaenaleyh; bu âyetle Cenab-ı Hak müslü-manlarm cemisini kâfirlerle harbe teşvik etmiş ve muavenet ede­ceğini vaadle ehl-i imanı teşci' eylemiştir. Mü'minler bihakkın şe-riate temessük ederek düşmanla muharebeye girişirlerse nusret-i İlâhiye'nin muhakkak, olduğuna bu âyet delâlet eder. Amma mü'­minler ahkâm-ı İlâhiye'ye riayetten uzaklaşır, askerin başbuğu olan zabitler de malâyânî ile meşgul olur, diyanete ehemmiyet ver­mezler ve hatta mütedeyyin neferleri tahkîr ederlerse böyle olan asker nusret-i İlâhiye'den hisseyâb olamaz. Zira; mütedeyyin olan bir millet diyanete hakaretle bakarsa o milletin düşman elinde her zaman esir olacağında şüphe yoktur. Çünkü; vukuat ve tarih bu davaya her zaman şahittir.

Bu âyette dört hüküm vardır :    Birincisi;   mü'minlerin kâfirlere karşı zayıf görünmeleri caiz değildir. İkincisi; mü'minler galip ve âlî oldukları halde musalâhaya talih olmaları vıünasib değildir. Üçüncüsü**; mü'minler ibadetlerinde ku­sur etmedikleri taktirde Allah'ın nusret ve muavenetleri onlarla beraberdir. Dördüncüsü; mü'minler halisan livechülâh işledikleri amellerin ve bilhassa mücahedenin sevabını tamam ola­rak alacaklardır.

Ehl-i imanın bazan mağlûb olmaları bu âyetin mazmununa münafî değildir. Zira âyette ehl-i imanın âlî ve galip oldukları ek-seriyyet ve âkibet itibariyledir. Binaenaleyh; mü'minlerin âlî ve galib olmaları imanlarının muktezası olan daire-i şeriatte hareket ve sadakat üzere sa'y ü gayret etmeleriyle meşruttur. Çünkü; ehl-i imanın galib olması muaveneti İlâhiye'yle olup muavenet-i İlâhiye ise ahkâm-ı şer'iyyeye riayet etmek suretiyle olacağından şeriate riayet etmeyenlerin ve ahlâkı bozulmak suretiyle mağlûb olanların mağlûbiyetleri bu âyete münafî olamaz.

Mukateleye mani; ikidir : Birincisi; âhiretçe mes'uli-yettir. Kâfirlerin katlinde ise âhirette mes'uliyet olmadığı gibi se-vab dahi vardır. Çünkü; kâfirlerin dünyada rızaya muvafık ameli olmadığı cihetle âhiretçe indallah kadri yok ki onu öldüren nıüs-lüman mes'ûl olsun. İkincisi; dünyaya muhabbettir. Zira; dünyaya muhabbet ve hayatını sevmek mukateleye manidir.[37]

 

Vacip Tealâ   dünyayı zemle mü'minleri cihada teşvik etmek üzere buyuruyor.

[Hayat-ı dünya ancak oyuncaktır. Binaenaleyh; dünyaya ma-habbetin âhiret talebine mani olmaması lâzımdır. Eğer siz iman eder ve muharremâttan sakınmakla ittika ederseniz Allahü Tealâ size ecirlerinizi verir, amelinizi zayi etmez. Allahü Tealâ ecir ver­mek için sizin malınızı istemez.]

Yani: dünyaya muhabbetiniz mücahede etmekle nail olacağı­nız ecirlerinize mani olmasın. Zira: hayat-ı dünyanın bakası olma­dığı gibi dünya faydasız bir oyuncaktır. Binaenaleyh; sizin için ha­yırlı olan şey iman ve ittika etmektir. Eğer Allahü Tealâ'ya iman, emrine imtisal ve nevahisinden içtinabla ittika ederseniz Allahü Tealâ ecirlerinizi tam verir ve size verdiği nimetlerin mukabilinde emvalinizi taleb etmez ve size iman ve ittika ile emrediyor ki âhi­retçe büyük ecre nail olasınız.

her ikisi de oyun manâlarında isti'mal olunurlarsa da laible lehiv beyninde fark vardır zira laib; şol oyu­na denir ki onunla meşgul olan kimseye hiç bir zamanda menfeati olmaz. Ancak insanı mühim olan vazifesinden de men'etmez. Dinî, dünyevî menafimi unutturmaz. Amma lehiv şol oyuna denir ki laib gibi asla menfeati olmamakla beraber vazife-i mühimmesine de mani olur, dünya ve âhiretini unutturur.

Fahri Râzi'nin beyanma nazaran bu âyet üç cihetle tevcih olunur : Birincisi ; Allahü Tealâ ecr-i uhrevî vermek için sizin malınızı istemiyor, belki ecir vermek için size iman ve ittika etmenizle emrediyor demektir. İkincisi; cihada sarfetmek lâzım olduğu cihetle size muhtaç olduğunuz ci­hetlere sarfetmenizle emrettiği emval Allahü Tealâ'nm kendi ma­lıdır ve sizin elinizde o mal ariyettir. Zira; mülkün cümlesi Al­lah'ındır. Şu halde Allah'ın malını sarfetmekte niçin buhlediyorsu-nuz? demektir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ sizin malınızın hepsini istemiyor, belki fukara, zuafa ve sair mesalih-i mühimme-nize sarfolmak üzere malınızın onda birini istediği cihetle asıl ma­lınıza nisbetle taleb olunan şey azdan azdır. Binanealeyh; bu kadar az bir şeye buhletmeniz münasib değil demektir.[38]

 

Vacip Tealâ mallarının küllisini istemediğini beyandari fonra küllisini istemiş olsa ne lâzım geleceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ emvalinizin küllisini istemiş olsa sîze me­şakkat etmiş olur da siz de buhledertliniz, mihlünüz sizin bıığz U adavetinizi meydana çıkarırdı.]

Yani; Allahü Tealâ ve ResûVü eğer sizin emvalinizin küllisini isterlerse siz elbette buhle dersiniz. Zira; malınızın küllisini iste­mekte nefsiniz üzerine ağırlık ve meşakkat vardır. Binaenaleyh; siz buhiederdimz ve o buhlünüz Resulullah'a olan buğz u adaveti­nizi meydana çıkarırdı. Çünkü; emvale rnahabbetiniz sabrınıza ma­ni olur. Hepsini isteyince dayanamaz, alenen muhalefette bulunur­dunuz. Halbuki Allahü Telaâ sizden hiç bir mal istemiyor, ancak azıcık bir şey istiyor şu halde buhletmek asla lâyık olmaz.

[Ey gafil insanlar! Sis meta-ı dünyaya aldanmış ve lezzâtına mağrur olmuş bir takım kimselersiniz ki siz fîsebilillâh infak için da'vet olunursunuz.] Davetten maksat; infakmız sebebiyle âhirette büyük ecre nail olmanızdır, înfak için davet size vasıl olunca [Siz­den bazınız laraf-ı İlâhî'den emrohmduğu zekâtı vermez, buhle­der, taraf-ı risalctten emrolunduğu cihada sarfiyatta buhleder. Bel­ki kalbinde olan buğz u adavetini meydana kor. Halbuki buhleden kimse ancak kendi nefsine buhleder.] Çünkü; Allah'ın ve Resûl'ü-nün emrine imtisal ederek infak ettiğinde infakın menfeati kendi­ne ait olduğu gibi infak etmeyip buhlettiğinde o buhiün mazarratı da kendine aittir. Şu halde bahil olan kimse buhletmekle malını başkalarından esirgedim zanneder. Halbuki kendi malını kendin­den esirgemişi ir. Bu bahil kimsenin hali şol hastanın haline benzer ki tabibin tedavisine muhtaçtır, ancak tabibin ücretini, devanın parasını vermez. Halbuki şu buhui kendi hayatına Duhuldür. Çünkü; tabibin tedavisi hayatına hizmet olduğu cihetle onun ücretine bu-hul kendi hayatına buhulden ibarettir. (Ve Allahü Tealâ ganidir) sizin malınıza ihtiyacı yoktur. Halbuki (siz fukarasınız) binaena­leyh; dünya ve âhirette nafakaya muhtaçsınız. Çünkü eğer elinizde olan malınızın bir kısmını cihada sarfetmez, kâfirlerle mücahedeyi terkederseniz onlar cesaretlenir, size hücum eder, mağlûb olur. katlolunursunuz. Şu halde dünyada yaşamak için infak etmeniz lâ­zımdır. Âhirette dahi nafakaya muhtaç olan sizsiniz. Şu halde fîse­bilillâh infaka sa'yetmeniz lâzımdır ki dünyada ve âhirette: rahat edesiniz.[39]

 

Vacip Tealâ insanların iisebilillah infaka davet olundu1ar mı ve onlardan buhledenlerin kendi nefislerine buhlettiklerini beyan­dan sonra infaktan i'raz edenlerin cezalarını bevan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz infaktan i'raz ederseniz sizi sizden başka bir kavme tebdil eder sonra o kavim shin emsaliniz olmaz.)       

Yanı; eğer siz imandan, bilûmum memur olduğunuz şeylerden, fîsebüillah infaktan, fukara ve zuafaya ve ihvanınıza merhametten i'raz ederseniz Allahü Tealâ sızı sizin gaynnız olan bir kavme teb­dil eder ki o kavim her hususta enirine imtisal eder, sizin gibi ol­maz, sizden daha ziyade itaatli ve inkiyailı olur Çünkü; onlar sizin emr-i İlâhî'ye imtisal etmediğinizden dolayı helak olduğunuzu bil­diklerinden sizden ibret alarak Vazife-î ubudiyetlerini yerine geti­rir ve suleha-yı ümmetten olurlar.

Bu âyet nazil olduğu zaman ashabtan bazıları bu kavmin kim­ler olduğunu sual etmeleri üzerine Resulüllah (Selmanı Farisî) hazretlerine işaret ederek «İşte o kavim şu racül ve bu racüiün kav­midir» buyurduğu rnervidir. Bundan sonra "Resuiüllah »Eğer iman Süreyya yıldızında bağlı olsa Fâristen bir çok kimseler ahzederlerdi.» buyurmuştur. Resulülîah'm bu sözlerinin eseri zuhur ederek çok zaman ehl-i ilim fürs ahalisinden zuhur etmiş ve din-i Muham­medi'ye çok hizmetleri sebketmiştirrBunun şahidi ise bu gün mey­danda olan asar-ı müdevveneleridir. Şu halde kavm-i Arap emr-i Resulüllah'a imtisal etmemiş olsalardı. Cenab-ı Hakkın onların ye­rine kavm-i faris'i ashab-ı Resulullah'dan kılacağına bu âyet ve su hadis-i şerif delâlet eder.[40]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5365-5368

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5368-5369

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5370

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5370-5371

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5371-5376

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5376-5377

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5377-5378

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5378-5380

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5380-5381

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5381-5382

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5382-5383

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5383-5384

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5384-5386

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5386

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5386-5388

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5388-5390

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5390-5391

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5391-5392

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5392-5393

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5393-5394

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5394-5395

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5395-5398

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5398-5400

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5400-5401

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5401-5404

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5004-5405

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5405-5406

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5406-5407

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5407-5408

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5408-5409

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5409-5410

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5410-5412

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5412-5413

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5414-5415

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5415-5416

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5416

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5416-5418

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5418-5419

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5419-5421

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5421-5422