Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Fetih - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 48. Sayfa

SURE-İ FETİH.. 2


SURE-İ FETİH

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. (Hudeybiye) vak'asmdan sonra nazil olduğu mervîdir. Yirmi dokuz âyeti camî'-dir.

[Ya Ekrem-er Rustil! Biz senin için açık bir fütuhatla Mekke şehrini fethettik, bu fethimiz herkesçe malûm olan bir fetih ki on­da hiç kimsenin şüphesi ve tereddüdü yoktur.]

Bu âyette beyan olunan fetihle murad; Mekke'nin fethi­dir. Gerçi bu âyetin nüzulü Mekke'nin fethinden evvelse de Al­lah'ın vaadi kat'î olup hulfolmadığmdan haberden sonra vaki ola­cak şeyden olmuş geçmiş gibi kafiyyete delâlet eden mazi sigasıy-la haber vermiştir. Çünkü Allah'ın olacağını haber verdiği şey; ol­muş ve geçmiş olan şeyde şüphe olmadığı gibi vukuunu haber ver­diği şeyin olacağında dahi şüphe olmadığına işaret için tahkike de­lâlet eden (inne) lafzıyla varid olmuştur.

Fahri Râzi, Hâzin ve Nisâbûrî'nin beyanlarına nazaran bu sû­renin (Hudeybiye) sulhundan sonra ashabıyla beraber Resulül­îah'm Medine'ye avdeti zamanında (Kevail Gamım) denilen mev­kide nazil olduğu mervidir.

Hudeybiye; bundan sonra bu sûrenin bazı âyetlerinde beyan olunacağı veçhile Mekke ile Medine arasında (Merriizzah-ran) denilen mahalde bir kuyunun ismidir. Bu kuyu; harem-i Mek­ke havalisindedir. Resulullah 1600 kişiden mürekkeb bir ordu ile Umre yapmak üzere Medine'den Mekke'ye hareket edip (Merrüz zahran) denilen mahalle gelince Mekke ahalisi yol vermemek is­tedilerse de-Resulüllah*in ısrarı üzerine sulha talib oldular. Bina­enaleyh; Resulüllah müşriklerle o mahalde bir sulh akdedip Me­dine'ye dönmüş ve bu sûre esna-yı rahda nazil olmuştur. Hudey-biye vak'ası veya sulhu denildiğinde Resulüllah'm o mevkide müş­riklerle vaki olan sulhudur. Medine'den umre niyetiyle çıkıldığı halde Beyt-i şerifi ziyaret etmeksizin geri dönmekten Ashab-ı iza­mın kalplerinin mahzun olduğu bir zamanda Cenab-ı Hak bu sûre ile ve bilhassa bu âyetle ehl-i İslâm'ın kalplerini tesliye etmekle kederlerini sûrüra ve hüzünlerim feraha tebdil buyurmuştur.

Imam-ı Buharı ve Müslim hazretlerinin (Enes) radıyallahü Tealâ anhden rivayetlerine nazaran Mekke'ye kurban için gönde­rilen develer Hudeybiye'de kesilip geri dönülünce bir gece Resulül­lah «Bu gece bir âyet nazil oldu ki bana o âyet bütün dünyadan mahabbetlidir.» buyurdu sûresini  kadar okuyunca ashab-ı kiram tebrik ettiler ve dediler ki «Ya Rasulallah! Allahü Tealâ sana ne muamele yapacağını be­yan etmiştir. Bize ne muamele edecek» deyince âyeti nazil olmuş ve kulub-u mü'minîni bununla mesrur kılmıştır. Yahut bu âyette fetihle murad; Hudeybiye sulhundan sonra o sene vaki olan Hayber'in fethidir. Yahut fethile murad; Hudeybiye sulhudur. Gerçi Hudeybiye musalâhası harple maddi bir fetih olmadı, lâkin bir çok yerlerin fethine sebep olduğu cihetle o sulh ehl-i İslâm hakkında manevî pek büyük fütuhattan ma'dud ve feth-i azim denmeye şayandır. Çünkü bu sulh; Mekke'nin fet­hine mukaddime ve sebep olduğu gibi binlerce halkın İslâm olup şevket-i îslâmiye'nin gün be gün tezayüdüne ve mehabet-i İslâmi-ye'nin etrâf-ı âleme intişarına sebep oldu. Binaenaleyh; Hudeybiye sulhu feth-i mübîn unvanına şayan olmuştur. Bu tevcihât; fetihle muradın Hudeybiye sulhu olduğuna nazarandır.

Yahut feth ile murad; gelecek sene Resulüllah'ın Mek­ke'ye dahil olmasıylv hükümdür. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Nebiyyi Zişân! Biz senin için gelecek sene Mekke'ye gireceğine açık bir hükümle hükmettik demektir. Çünkü lisan-ı Arabda fet­hin hüküm manâsında isti'mal olunduğu da vardır.

Yahut Fetihle murad; Resulüllah'm nübüvvetine delâlet eden kafi deliller, keskin kılıçlar, ince oklar ve sivri kargılarla din-i İslâm'ın fethidir. Zira; dini İslâm'ı âleme Hân bütün fütuha­tın esasıdır. Binaenaleyh; din-i İslâm'ın fethinden ziyade Resulül­lah için açık bir fetih olmaz.

açtfc  fetih ki cümlece malûmdur ve hiç bir kimsenin şüphesi yoktur demektir. Yahut hakla batıl beynini tefrik eder bir fetih demektir. Bu manâlardan herhangi manâ mu­rad olunursa olunsun fütuhat açıktır, gizli olmadığı gibi Hak'la ba­tıl beynini tefrik cümlesinde mevcuttur.

Yahut fetih ile murad; Kayser-i Rum'un ehl-i Fürs'a galebesidir. Gerçi Kayser-i Rum'la ehl-i İslâm arasında din cihe-tiyle bir münasebet yoksa da Rum ahalisi ehl-i kitap olup müşrik olmamak noktasından münasebet olduğu cihetle Rum'un Fürs üze­re galebesi Resulüllah için bir fetih olduğu (Sûre-i Rum'­da) beyan olunmuştu. Çünkü; evvelce ehl-i Fürs'ün Rum'a galebe ettiğinde müşrikler Fâris ahalisi kendileri gibi müşrik oldukları ci­hetle Fâris'in galebesine çok mesrur oldular, şenlikler yaptılar, müslümanlara şemâtet ettiler. Ve dediler ki: «Ey ehl-i İslâm ga­lebe daima bizimdir; zira; sizin gibi ehl-i kitaba bizim gibi müş­rik olan .Fürs ahalisinin galebesi galebenin daima bizde olacağına delâlet eder». Müşrikler böyle demekle ehl-i imanı dilgir etmişler­di. O zaman Resulüllah yakında ehl-i Rum'un Faris üzerine galebe edeceğini haber vermesi üzerine mürşikler gülüşmüşler, hatta Ebu Cehille Ebu Bekir Hazretleri mübahaseye bile girişmişlerdi. Şöyle ki; eğer Rum galebe eder ve Resulüllah'm dediği olursa Ebu Cehil yüz deve verecek ve eğer aksi vaki olursa Ebu Bekir radıyallahü anh Ebu Cehl'e yüz deve verecek. Vakta ki Hudeybiye senesinde Rum'un ehl-i Fürs üzerine galebesi vuku buldu ise Ebu Cehil Bedir vak'asmda hâk-i helake serilip canı Cehennenre gitmiş olduğun­dan Ebu Cehl'in evlâdı pederlerinin vaadlerini yerine getirmek üzere yüz deveyi Ebu Bekir hazretlerine vermişlerdir. îşte bu gibi münakaşalar ceryan ettiğinden Rum'un Fürs üzere galebesi ehl-i İslâm için ferah ve sürura bais olduğu gibi ehl-i İslâm'ın ileride galebesine bir beşaret ve fütuhat-ı azîmeye nail olacaklarına işaret olmuş ve kâfirlerde de bu vukuat ye's-i azîm olduğu gibi kuvve-i maneviyelerini dahi kesr etmiştir, fcinaenaleyh; bu cihetle Rum'un galebesi İslâm için fütuhat kabilinden addolunmuştur.

Bu âyette fethile muradın neden ibaret olduğuna dair müfes-sirîn bazı ihtimaller beyan etmişlerse de esah olan feth ile mu-rad; Feth~i Mekke'dir. Zira; Mekke'nin fethi bütün fütuhatın esası ve dini İslâm'ın şevket ve kuvvetinin mebdei olduğundan her fü­tuhattan ziyade feth-i Mekke feth-i mübîn unvanına şayandır. Bi­naenaleyh; fetih hakkında beyan "olunan ihtimallerin kâffesi üze­rine Mekke'nin fethi murad olunmak müraccahtır. Ancak beyan olunduğu veçhile vukuat ve hadisât itibariyle diğer ihtimallerin de varid-i hatır olabildiğini bu makamda dermeyan etmişlerse de cüm­lesi zayıftır.[1]

 

Vacip Tealâ ResûTüne Feth-i azîm verdiğini beyandan sonra fethin gayesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Senin geçmiş ve gelecek zelleni affetmek için biz sana feth-i mübîn ihsan ettik.]

Yani; ey Habibim! Kâfirlerle muharebe etmek suretiyle şirki izâleye sa'yin ve din-i İslâm'ı ilâ hususunda bir çok meşakkatlere tahammülün ve zalimlerin ellerinden mazlumları kurtarmanın ve terbiye-i şeriatla nüfus-u nâkısanm noksanlarını ikmâle cehd ü gayretin sebebiyle senden su'dur eden zelleyi mağfiret etmek için Allahü Tealâ sana feth-i azîm ihsan etti.

Zenb; günah manasınadır. Gerek bizim peygam­berimizin, gerek sair peygamberlerin günahtan masum oldukları defeatla beyan olunduğu cihetle enbiya-yı izam hazerâtına isnâd olunup günaha delâlet eden elfazm cümlesi işlemesi efdal olan şeyi terketmek manasınadır. Ve bu manâca efdal olan şeyi terke lisan-ı şer'ide hüsn-ü âdaba riâyet olmak üzere zelle tabir olunur.

Yahut mürüvveti ihlâl etmeyecek hisset ve denâet-i tab'a delâlet etmeyecek küçük günahın beşeriyet icabı sehiv tankıyla en­biyâdan suduru caiz olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Hasbel be-şeriyye senden sudur eden günahı mağfiret etmek için Biz Azîmüş-şân sana feth-i azim müyesser kıldık [ demektir.

Yahut bu makamda günah ile murad; ümmetin günahı­dır. Şu halde «Ümmetin günahını mağfiret etmek için biz sana Feth-i Mübîn ihsan ettik» demektir. Çünkü fütuhat ve i'lây-ı din için feda-yı cana müheyya olan, bir çok nıeşakkatlara tahammül eden ümmetin günahlarını mağfiret edeceğini beyanla mücahedeye teşvik ve emeklerinin boşa gitmeyip mağfiret olunacaklarını be­yanla tebşir buyurmuştur.

Yahut manasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Rasul-ü Ekrem! Geçmiş ve gelecek günahlar­dan masum olduğunu âleme bildirmek için Allahü Tealâ sana bü­yük fetih ihsan etti ve Mekke'nin fethini sana müyesser kıldı] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran tekaddüm eden zenb ile murad; izhar-ı nübüvvetten veyahut feth-i Mekke'den evveldir. Teahhur eden zenb ile murad; nübüvveti izhardan veya feth-i Mekke'den sonradır.

Çünkü; Mekke'nin fethiyle bir çok mağfirete sebep olacak ibâ­det yolları açılmış, Beytullah putlardan ve müşriklerin mülevves ellerniden temizlenmiş, ehl-i imanın haccına, umresine ve sair iba­detlerini edaya bir mani kalmamıştır. Bunların cümlesi kulların günahlarının mağfiret olunmasına sebebtir. Kezalik Mekke'nin fet­hi sair beldelerin fethine vesile ve sebep olduğu gibi arz-ı Hicaz'da kökleşmiş olan şirk ve küfür diyar-ı arabta kökünden sarsılmış ve az zaman sonra temelinden silinip süpürülmüştür. Bunların cüm­lesinin günahlarının mağfiret olunacağını beyanla Vacip Tealâ ehl-i imanı mücahedeye teşvik buyurmuştur.[2]

 

Vacip Tealâ Mekke'nin fethine birinci sebebi beyandan1 ikinci sebebi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! AUahü Tealâ senin üzerine ni'metini it­mam ve seni doğru yola isal etmek için sana büyük ve açık fetih ihsan etti.]

Yani; dinini i'lâ ve nübüvvetine kavi bir hükümet zammet­mekle Allahü Tealâ sana merasim-i diniyyeyi tebliğde suhulet ol­mak suretiyle nimetini itmam ve tarik -i müştekimi sana hidayet etmek için feth-i azîm ihsan etti.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Resulüllah üzerine Cenab-ı Hakkm ni'meti Mekke'nin fethi ve arz-ı Hicaz'da düşmanlarının helâkiyle itmam olunmuştur. Çünkü Mekke'nin fethiyle din-i İs­lâm'ın erkânından olan haccı edaya hiç bir mani kalmadığı gibi Mekke'nin fethiyle Kureyş'in bazıları iman, bazıları da aman ta­lebiyle Resûlüllah'm himayesine iltica etmek suretiyle Ceziretül'-Arabda büyük tebeddülat vuku' bulmakla İslâmiyet lâyıkı vechü-zere yerleşmiş ve düşmanlar bilkülliye münkariz ve Rasûlü üzeri­ne bu cihetle nimet-i İlâhiye tamam olmuştur. Gerçi sair beldeler­de bazı müşrikler vardı. Lâkin Mekke'ye nisbetle ehemmiyetleri yoktur.

Yahut ni'meti nitmamı ile murad; dünyada duası­nın ve âhirette şefaatinin kabul olunmasıdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kesulüllah Mekke'nin fet­hinden evvel sırat-ı müstakim üzere olduğu halde «Mekke'nin fet­hi sırat-ı müstakime isal içini demek «felh-i Mekke'den evvel Re-sulüllah'ın her ne kadar dini ikamede, risaîeti tebliğde ve umur-u ibâdı muhafazada istikameti hasıl ise de Mekke'nin fethinden son­ra Resûlüllah'm dini. din-i Hak olduğu nâs beyninde tamamiyle zahir olduğundan emr-i tebliğde suhuletler ve açık tarikler açıldığı gibi fetihten evvel vusulü mümkün olmayan şeylere vasıl olundu» demektir. Binaenaleyh; feth-i Mekke'nin fethinden evvel mümkün lmıyan yollara vusule sebeb olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle be­yan buyurmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ Mekke'nin fethinden birinci ve ikinci gayeleri be­yandan sonra üçüncü gayeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Rasûlü Muazzam! AllahU Tealâ sana kuvvetli bir ti us ret vermek için feth-î azîm ihsan etti.]

Yani; arz-ı Hicaz'da emsali görülmedik bir nusretle nusret için Allahü Tealâ sana Mekke gibi beynel'arab muntazam ve meşhur bir şehrin fethini verdi. Ve bunu ancak sana müyesser kıldı.

Aziz; galib manâsına olduğu cihetle nusretin sıfatı olmaz, belki nusretin sahibinin sıfatı olur. Binaenaleyh: «sana Allahü Te­alâ galib bir nusret verir» demek «Sana bir nusret verir ki o nus­retin sahibi herkese galib olur ve o nusretten sonra hiç bir kimse­den hakaret görmez» demektir. Filhakika Mekke'nin fethinden sonra islâmiyyet hakaret görmemiş ve arz-ı Hicaz'da bulunan bir çok insan kitleleri şeriate ve şeriatın sahibine karşı boyun eğme­ye mecbur olmuşlardır.

Mekke'nin fethi umur-u Mühimme-i azîme'den dört şeye se­bep olmuştur : Birincisi; Resulüllah'ın geçmiş ve gelecek zamanın küllisinde zellesinin mağfiret olunması ve Mekke'nin fet­hinin büyük tebeddülata vesile olması, ikincisi; Feth-i Mefcke sebebiyle dünya ve âhiret ni'metlerinin Resulüüah üzerine itmam olunması, üçüncüsü; Feth-i Mekke'den evvel vusulü mümkün olmayan yollara Mekke'nin fethinden sonra vasıl olun­ması, dördüncüsü; Beynel'arab emsali görülmedik bir nus-ratın feth-i Mekke sebebiyle Resulüllah'a verilmesidir.[4]

 

Vacip Tealâ Resûl'üne nusret verdiğini beyandan sonra nus retin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ gol zat-ı lâtiftir ki o zat mir m hilemi iman-i aslîleriyle beraber imanları ziyade olsun için kalplerine sebat ve metanet inzal etti ki o metanet sebebiyle düşmanları karşısında mansur ve muzaffer oldular.]

Yani; mü'minlerin fütuhata nail olmalarının sebebi; onların Allahü Tealâ'mn vahdaniyyetine imanlarıyla beraber diğer ah-kâm-ı İlâhiye'ye imanları ziyacîe olsun için kalplerine Allahü Tea-lâ'nm sükûnet, metanet ve vakar inzal etmesidir. O metanet sebe­biyle Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerini kemal-i sükûnetle dinle­diler, amel ettiler ve emr-i Resûl'e muhalefet etmeyip her emrini yerine getirdiklerinden mansur ve muzaffer oldular.

Sekînet; sükûn, sebat, karar, itminan-ı kalp ve ilm-i ya­kın manâlarınadır. Şu halde âyetin manâsı: [Allahü Tealâ mü'­minlerin kalplerine düşmanları karşısında sabır, sebat, ilm-i yakın ve itminan-ı kalp verdi ki zaferyâb oldular.} demektir. Çünkü; se­bat ve itminan-ı kalp olmazsa insan tutmuş olduğu işleri sıkı tu­tamaz ve alelekser kaybeder.

Yahut sekınet ; vekâr ve heybet manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ mü'minlerin kalplerine Al­lah'ın ve Resûl'ünün mehabetlerini inzal etti, o mehabet mü'min-leri Allah'ın ve Resûl'ünün emirlerine itaata sevkettiğinden mü'-minler daima emre intizar eder ve taraf-ı risaletten vaki olan emir­leri kemal-i imanla yerine getirdiklerinden mansur oldular, Eğer bu mehabet olmasa emr-i Resûl'e muhalefet ederler mansur ola­mazlardı] demektir. Şu halde mü'minlerin nail olduğu muzafferi-yete sebep; kalplerinde bulunan sahib-i şeriatın mehabet-i azîme-sidir. Binaenaleyh; mağlûb olan askerlerin mağlûbiyetlerinin sebe­bi tetkik olunsa ekseriyetle âmirlerine adem-i itaatleri olduğu gö­rülür. Çünkü bihakkın âmire itaat etmemek; elbette bozgunluğa sebebtir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mü'minlerin imanlarının ziya-delenmesinde dört ihtimal vardır -.Birinci ihtimal; Vacip Tealâ evvelâ Tevhid'le emretti. Tevhid'e imandan sonra na­mazla emretti. Ondan sonra oruçla emir vukubuldu, cihadla da em­retti. Tekâiif-i ilâhîye gün be gün geldikçe her birine iman, on­dan evvelki imana zamla imanları tezayüd etti.

Bu manâca imanın ziyadelenmesi; ancak zaman-ı seâdete ve vahyin nüzulü zamanına mahsustur. Binaenaleyh; vahyin inkitam-dan sonra imanda bu manâca ziyadelenmek tasavvur olunamaz.

İkinci ihtimal bu âyette imanın ziyadelenmesinin manâsı kuvvettir. Yani «Allahü Tealâ mü'minler iman ettikten sonra kalplerine sekînet inzal etti. Binaenaleyh sabr ü sebat etme­leriyle Allah'ın vaaddettiği nusreti re'yel'ayn müşahede etmekle yakînleri ve imanları kuvvet buldu.» demektir. Şu halde bu manâ­ca imanm tezayüdü her zaman olabilir. Çünkü iman; kuvveti ve za'f ı kabul eder bir küll kabilinden olduğu cihetle mü'min-i kâmilin imam kavi diğerinin zayıf olabilir. Yani «İmanları kuvvetli olsun için Allahü Tealâ kalplerine sekinet inzal ettin demektir.

Üçüncü ihtimal; usûl-ü itikatta imandan sonra fu~ ru-u a'mâle imanları sebebiyle imanlarının tezayüd etmesidir.

Dördüncü ihtimal; iman-ı fıtrîlerine iman-ı istid-idillerinin înzimamıyla imanları tezayüd eder demektir. Çünkü; insan mü'min olarak dünyaya gelir. Bu imana iman-ı fıtrî denir ki yaratılışında mevcut olan imanıdır. Bu iman-i fıtrî bulûğuna kadar gider. Bulûğundan sonra üzerine vacip olan iman-ı istidlâlîye teves­sül eder. Allah'ın varlığına, birliğine ve Rasûl'ünün hak olduğuna iman eder. Bu iman; iman-ı istidlalidir ve «fıtrî olan imana zamla imanı tezayüd eden? demektir. Bu manâca imanın tezayüdü her mü'minde mevcuttur. Çünkü; hal-i sebavetindeki imanına bulû­ğundan sonra vacip olan imam istidlâlîyi zamla elbette tezayüd eder.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın mü'minlerin kalplerine metanet ve vekar inzal ettiği, sekînet ehl-i iman için büyük bir ni'met olup, o ni'met sebebiyle mensur ve muzaffer oldukları ve bu sekinet, imanlarının ziyadelenmesine sebeb olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ fütuhatın sebebi mü'minlere ihsan etmiş olduğu sabr u sebat, sekînet ve vekar olduğunu beyandan sonra fütuhatın diğer bir sebebi de yerde ve göklerde    olan askerin kendi zatına mahsus olup istediği veçhile istihdam ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semâvât ve arzın askerleri Allah'ındır. Binaenaleyh; icabına göre Allahü Tealâ onları istihdam edecek mahalleri hilir, ilmi veç­hile istihdam eder ve tedbiri hikmete muvafıktır.]

Yani; ey Habibim! Allahü Tealâ sana nasıl fütuhat vermez, nasıl düşmanlarına galib olmazsın! Elbette fütuhata nail ve düş­manlarına galib olursun. Zira; göklerin ve yerin askerleri Allah'ın­dır. Allahü Tealâ onlârm işlerini tedbir eder. Binaenaleyh; icabın­da bazısını bazısına musallat küai, istediğini galib, istediğini mağ-lûb eder. Çünkü; herkesin istihkakını bilir ve hakimdir. Hikmeti­nin iktizasına göre onları dilediği yerde isti'mâl eder. Galibiyyet ve mağlûbiyyet hepsi hikmetinin iktizasıdır,

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran semâvât ve arzın askerlerinde üç rivayet vardır:   Birincisi;   meleklerdir. Zira; semavâtta bulunan melekler semâvâtm, arzda bulunan me­lekler de arzın askerleridir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları iste­diği yerde istihdam eder.    İkincisi;   semâvatta Allah'ın as­kerleri : Meleklerdir.    Ve arzda askerleri bilûmum hayvanlardır. Onları Allahü Tealâ istediği veçhile yekdiğerine karşı techîz eder birbirine musallat kılar. İntikama şayan olanlardan intikamını alır. Kimini galib kılar, kimini mağlûb eder.    Üçüncüsü;   semâ­vatta Allah'ın askerleri: Yıldırım, şiddetli sayhalar, husuf, küsûf> taş ve dolu gibi âfat-ı semâviyyedir. Arzda Allah'ın askerleri: "Zel­zele, suya batma ve yerin çökmesi gibi afat-ı arziyyedir. Bunları Vacip Tealâ istediği zaman istediği mahalde istihdam eder. Her hangi manâ murad olunursa olunsun semâvât ve arzda Allahü Tea-lâ'nın askeri bize nisbetle sayılmaz ve tükenmezdir. Binaenaleyh; askerinin adedini Allahü Tealâ bilir, zira alimdir, hikmetine göre onları mevki-i lâyıkmda istihdam eder, zira; hakimdir.

Bu âyet ehl-i  imanın  azlığına ve Cenab-ı Hak'kın nusretini va'dine bakarak aklı zayıf olan kimselerin hatırlarına varid olan bir suale cevaptır. Şöyle ki; «Şu azıcık müslümanlara Allahü Tealâ nusretini va'dediyor. Halbuki düşmanları çoktur. Azların çoklara karşı mağlûb olmaları ise âdettir. Şu halde müslümanlar o kadar çok düşmanlarına karşı nasıl galib olabilirler» diyerek düşünenlere Cenab-ı Hak bu âyetle cevab vermiştir. Yani: «arzın ve semâvâtın askeri Allah'ındır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o askerleriyle dile­diği kullarına yardım eder, herkesin ihtiyacını ve yardıma müste-hak olduğunu bilir, ilmine göre muavenet edince onlar galib diğer­leri mağlûb olur» demektir. Şu halde galibiyyet ve mağlûbiyyet Allah'ın muavenetine bağlıdır. Yoksa, çokluğa ve azlığa bağlı de­ğildir. Evet! Esbab-ı adiyeye tevessül etmek insanlar için lâzımdır. Ancak ba'dettevessül esbabını halketmek Allah'ındır.

Vacip Tealâ Resûl'üne vermiş olduğu nusretini ashabına ih­san ettiği sabr u sebat ve metanet-i kalb sebebiyle hasıl olduğunu bu âyette beyan buyurmasıyla ind-i ülûhiyyetinde ashab-ı Resulül-lah'm kadirlerinin ve mertebelerinin büyük olduğuna işaretle as­hab-ı kiramın kadrini yükseltmiş ve âleme ilân etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ resullerinden bazılarının düşmanlarım sayha ile, ba­zılarını deryaya garkla, bazılarını zelzele ve sair esbabla helak et­tiği gibi bizim Resûl'ümüzün düşmanlarım da ashabının metanet­leri ve onlara ihsan etmiş olduğu şeceâtları ile ihlâk etti. Bu su­retle intikam .almak intikamın en âlâsıdır. Zira; insanın düşmanın­dan kendi eliyle istifâ-yı hak etmesi, bahusus uğraşa uğraşa has­mını tepelemesi kadar insan için şanlı bir şeref olamaz. İşte bizim Resûl'ümüz düşmanlarından intikamını kendi eliyle aldığından en­biyanın efdali olduğu gibi ashabı da diğer enbiyanın ashabından efdaldir. Çünkü; bizim Nebimiz cümle enbiyadan efdal olunca et-bâının da diğerlerinin etbâından efdai olması lâzım gelir.[6]

 

Vacip Tealâ mü'minlere nusret vereceğini vaadettikten sonra bu nusretin mü'minler hakkında aynı menfeat olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ erkek ve dişi cümle ehl-i imam ebedî Cennet'te karar edici oldukları halde altından sular akar Cennetlere idhal etmek ve günahlarım mahvetmek için mü'minlerin kalplerine se-kînet inzal buyurdu. İşte şu Cennet'e girmek ve günahların kefaret olması; Allahü Tealâ indinde büyük bir kurtuluştur ki insan için bunun fevkinde bir kurtuluş olmaz.]

Yani Allahü Tealâ ehl-i imana fütuhat ve nusret va'detti, kalp­lerine sekînet verdij Hudeybiye sulhu ile kendilerine geniş bir it-mi'nan-ı kalp ihsan etti. Bunların cümlesi; erkek, dişi ehl-i imanı ebedî kalıcı oldukları halde altından nehirler cereyan eder Cennet'-lere idhal edip bilcümle seyyiâtlarını kefaret etmek içindir. Çünkü; mü'minler din-i İlâhî'yi ilâ hususunda feda-yi cana hazır olarak sa'y ve ikdamlarıyla dünyada fütuhata nail olduklarını mükâfat olarak âhirette Cennet ve nimetleriyle tatlif olunacaklarını Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Dünyada gaziler aç ve çıplak oldukları halde bir çok zahmet ve meşakkata tahammül ederek ke-mal-i cesaret ve şeceatla Allah'ın düşmanlarına arslanlar gibi hü­cum ettiklerine mukabil hasbelbeşeriyye vaki olan günahlarının affolunacağını beyanla guzât-ı müslimîni harbe teşvik ve âhiretçe azap görmiyeceklerini beyanla taltif buyurmuştur.

Cennet'e girmenin ve günahların afvolunmasmın ind-i İlâhî'de kullar için pek büyük mertebe olduğunu beyanla ind-i İslâm'ı i'lâ zımnında muharebe eden asâkir-i İslâmiyyenin âhirette yüksek de­receler ihraz edeceklerini beyan buyurmuştur.

cümlesi ya merbut olduğuna naza­ran manâ-yı âyet: [Mü'minleri Cennet'e idhâl etmek için biz sana fütuhat verdik] demektir. Mağfirete merbut olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Ehl-i imanı Cennet'e idhal etmek için Allahü Tealâ günâhlarını mağfiret eder] demektir. Eğer cümlesine merbut olursa manâ-yı âyet: [Mü'minleri Cennet'e idhal etmek için Allahü Tealâ sana nusret verir.] demektir. Çünkü; nusret se­bebiyle mü'minler nail oldukları nimete şükretmekle sevaba ve mücahede ile büyük ecre nail olduklarında Cennet nimetleriyle -tal­tif olunacaklarını Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur.[7]

 

Vacip Tealâ müminlerin,Cennet'e gireceklerini beyandan son­ra kâfirlerin ve bilhassa münafıkların Cehennem'e gireceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ zat-ı ülûhiyyetine kötü zanla zanneden ehl-i şirk ve ehl-i nifakı ta'zîbetmek için ehl-i imana nusret verdi.]

Yani; Allahü Tealâ cümle ehl-i imanı Cennet'e idhal ettiği gibi erkek ve hatun bilcümle münafık ve müşrikleri Cehennem'e idhâ-liyle ta'zibeder ki onlar Allah'ın kudretini inkârla ResûTüne yar­dım etmez diyerek su-u zannedicilerdi. Binaenaleyh; onlardan Al­lahü Tealâ ta'zîbetmekle intikamını alır. Zira; Allahü Tealâ'ya su-u zanlarmm cezasını görürler.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile münafıklar; Medine ahalisinden, müşrikler ise Mekke ve etrafı ahalisindendirler. Lâkin münafıkların ehl-i imana adavetleri müşriklerden daha ziyade ol­duğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette münafıkları takdim bu­yurmuştur. Çünkü; münafıklar İslâm suretinde göründüklerinden onların serlerini harb ve darbla defetmek mümkün olmadığından zararları müşriklerden daha ziyadedir. Amma müşrikler açıktan düşman oldukları cihetle onların şerlerinden kurtulmak daha ko­laydır. Zira; düşman oldukları herkesçe malûmdur. Binaenaleyh: münafıkların şerrinden ihtiraza daha ziyade dikkat lâzım o'duğu-na Cenab-ı Hak kullarını irşâd buyurmuştur. Çünkü; münafıklar dahil-Pmemlekette bütün esrara vakıf oldukları gibi bir çok mü'-minleri iğfal edebildikleri için serleri dehşetli sirayet ettiğinden ehl-i imanın onların şerlerinden daima basiret üzere olmaları el­zemdir.

deki sev' lâfzı; fesat manasınadır. Lâ­kin fesat maddiyatta sev' lâfzı ma'kulâtta isti'mal olunmak sure­tiyle aralarında fark vardır. Şu halde bu âyette demek zann-ı fasid demektir. Münafıkların Allahü Tealâ'ya zann-ı fasitlerine gelince; et Allahü Tealâ'nm Resûl'üne ve mü'minlere mu­avenet etmez veyahut muavenete kudreti yok» demeleridir. Müş­riklerin su-u zannı ise «Allahü Tealâ'nm şeriki var Muhammed'e ve ashabına muavenet edecek olsa şeriki bırakmaz» demeleridir. İşte bu zanları üzerine binay-yı muhakeme ederek mü'minler man-sur olarak Mekke'ye giremezler demişlerdi. Şu halde bu zanların cümlesi hevâ ve heveslerine tebeiyyetle söylenmiş evham-ı faside ve i'tikadât-ı kasideden ibarettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onların zanlarını fesadla tavsif buyurmuştur ki tebaiyyet etmeye şayan olmadığını ilân etmiştir.[8]

 

Vacip Tealâ müşriklerin ve münafıkların mü'minler hakkın­daki zanlarımn kendi aleyhlerine döneceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların sû-u zanları ve daire-i fesadları kendi üzerine dön­mekle tamamen onları ihata eder, hiç bir fert zannettikleri şeyden hariç kalmaz. Cümlesi o su-u zannettikleri şeylerde vaki olurlar. Çünkü; Allahü Tealâ onlar üzerine gadab ve la'net etmekle rahme­tinden uzak kılmış ve onlar için Cehennemi izhar etmiştir. O Ce­hennem varılacak makamın en kötüsü ve çirkinidir.]

Bu âyette müşriklerin ve münafıkların gayet rezil olup der-gâh-ı .ülûhiyette hiç yerleri olmadığı üç cihetle beyan olunmuştur :

Birincisi; sû-u zanlarının kendi aleyhlerine dönmekte kendi zannettikleri şeylerle mübtelâ olmalarıdır ki başkaları için düşün­düklerine kendileri düşmektir. İkincisi; onlar üzerine ga-zab-ı îlâhî'nin vaki olmasıdır. Şu kadar ki gadabm iki kısmı vardır; Birincisi; hafif olur. Zira; gazab ettiği kimseyi bir miktar tektirle iktifa eder huzurundan tardetmez. İkincisi; şid­detli olduğundan tard ü teb'îde sebep olur. Allahü Tealâ'nm müş­riklerle münafıklara gazabı huzur-u İlâhî'den onlarm tardını icâbe-der. Gazab şedîd olduğunu beyan için Vacip Tealâ onlara lanet et­tiğini gazabına ilâve buyurmuştur. Üçüncüsü; münafıklar için Cehennem'i ihzarını ve Cehennem'in gayet çirkin bir mahal olduğunu beyan buyurmuştur. Bunların her üçü de münafıkların hallerinin gayet fena olduğuna delâlet eder. Çünkü; insanların ib-tilâsı ya alâ vechil imtihan olur. Bu surette o ibtilâdan me'cur olur­lar. Yahut alâ vechitta'zîb olur o ibtilâdan ecre nail olmaz, çektiği zahmetler boşa gider. İşte âyet-i kerimede müşriklerin ve müna­fıkların ibtilâları alâ vechitta'zîb olup ecre nail olamadıkları ve âkibet Cehennem'e giriftar olacakları beyan olunmuştur.

Bunların su-u zanları kendi aleyhlerine nasıl döndü? Onlar «Allahü Tealâ mü'minlere muavenet etmez bize muavenet eder» dediler. Bu zanları hilâfına Allahü Tealâ mü'minlere muavenet et­ti, galib kıldı, kendileri muinsiz kalıp mağlûb oldular. Binaenaleyh; onlar mü'minlerin helakini beklerken bilâkis kendileri helak oldu-lar, din-i İslâm'ın mahv u münkariz olacağını ümid ederlerken kendi din-i batılları mahv u na'bûd oldu.[9]

 

Vacip Tealâ mü'minlere nusret verdiğini ve nusreti istihsalde yardım eden askerler zat-ı ülûhiyetinin askerleri olduğunu t»eyan-dan sonra kâfirleri ve münafıkları ta'zîbettiğini dahi beyan âkibin-de bu ta'zibde istihdam ettiği askerler de kendinin olduğunu be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Göklerin ve yerin askeri Allahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; Allahü Tealâ bilcümle muradatına galib, dilediği gibi mülkünde hakimdir.] Binaenaleyh; her işi hikmetten halı değildir.

Bu âyet; bundan evvelki âyetin aynı ve lâfzan tekerrürü gibi görünürse de hakikatte tekrar yoktur. Çünkü Allahü Tealâ'nm cü-nûdü yani askerleri; iki kısımdır Birincisi; Rahmete müekkel olanlardır. Evvelki âyette mü'minlere yardım ettikleri beyan olunan onlardır ve cünud-u rahmettir. İkincisi; aza­ba müekkel olanlardır, onlar da bu âyette kâfirleri ta'zîbe memur olan cünûd-u azâb yani azab askerleridir. Binaenaleyh; evvelki âyette zikrolunan cünûdun memuriyetleri başka bu ikinci âyette zikrolunan cünûdün memuriyetleri başka olduğundan tekrar değil­dir. Çünkü tekrar; yalnız lâfzile olmaz belki manâda dahi mütte-hid olmak lâzımdır. Burada ise evvelki âyette cünûd le murad; cünûd-ü rahmet, bu âyette c ü n û d le murad; cünûâ-ü ^azabtır. Binaenaleyh; tekrar yoktur.[10]

 

Vacip Tealâ Resûl'üne nusretini, mü'minlere Cennet'ini, kâ­firlere azabını beyandan sonra Kesûl'üne vermiş olduğu ulvî sıfat­lardan bazılarını beyanla iman etmediklerinden dolayı kâfirleri tevbîh etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Biz seni muhakkak olarak ümmetin ha­line şehadet ve itaat edenleri nimet-i İlâhiyeyle tebşir edici, itaat etmeyip kâfir olanları derekât-i Cehennemle korkutucu olduğun haîde kullarımızı irşâd için risaletle gönderdik ki Allah'a ve Re­sûl'üne iman ve cümle kuvvet ve kudret Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu itikadmizla beraber lâyıkı vechüzere ta'zîm ve bunların cti.Tî-i- iv yelle beraber gece, gündüz, her halinizde Allah'ı lâ­yık olmadık sıfatlardan tenzih edesiniz.]

Yani; sizin Allah'a ve Resûl'üne iman, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkîr, her an ve zamanınızda Allahü Tealâ'ya teşbih etmeniz için biz seni âsîleri korkutucu ve itaat edenleri Allah'ın nimetleriy­le tebşir ve ümmetin ahvâline şehâdet edici olduğun halde kulları irşâd için gönderdik. Zira; onların ahvâli fena olduğu için irşad edecek bir nebiye ve islâh edecek bir şerîata muhtaç olduklarından bizim lütfumuzla seni onlara gönderdik ki onların hallerini ıslâh, Allah'a ve Resûl'üne imanı, Allahü Tealâ'ya ta'zîm ve tevkiri, lâ­yık olmadık sıfatlardan Allahü Tealâ'yı tenzihin tanklarını onlara talîm edesin.

Hâzin'in beyanı veçhile bu âyette Resulüllah'ın muttasıf oldu­ğu dört sıfattan her biri insanları birer vazifeye davet ettiğine işa­ret vardır. Çünkü Rasulüllah'm risaletle muttasıf olması; mükellef olan insanların hem Allah'a hem de Allah'ın gönderdiği Resûl'üne iman etmelerini icabettiğine işaret için «Sizin Allah'a ve Resûl'üne iman etmeniz için biz seni risalet sıfatıyla muttasıf olarak gönder­dik» buyurmuştur. Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şehadet sıfa­tıyla muttasıf olması; ümmetin ahvalini lâyıkıyla tanzim ve Allah'a ta'zîm etmesini icabettiğine işaret zımnında «Allahü Tealâ'ya tazim etmeniz için biz seni şahid olduğun halde gönderdik»; buyurmuş­tur. Resulüllah'm, Allah'ın nimetleri ile kullarını tebşir etmesi; Cenab-ı Hakkı tevkîr icabettiğini işaret için «Allahü Teaîâ'yı tev­kîr etmeniz için biz seni mübeşşir olduğun halde gönderdik» bu­yurmuştur. Resulüllah'ın azabtan korkutucu olması; kulların azab-tan halâsı için Allahü Tealâ'yı nekâisten her zaman tenzih etmeleri lâzım olduğuna işaret zımnında «Sizin gece ve gündüz Allahü Tea-lâ'yı teşbih etmeniz için biz seni nezîr olarak gönderdik» buyur­muştur.

Yahut; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulüllah'm dört sıfatın­dan her birisi insanlar için lâzım olan dört vazifeden yalnız her bî­rini icabetmez, belki her bir sıfatı dört vazifeden hepsini i. abeder. Meselâ Allah'ın Resûl'ü olması; yalnız iman etmekle iktifayı ica­betmez, belki hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Al­lah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Kezalik Resulüllah'm ümmetinin ahvaline şahid olması; hem iman, hem dinine yardımla kuvvet, hem de Allah'a ta'zîm ve teşbih etmelerini icabeder. Resûlüllah'ın mübeşşir ve nezir olmak sıfatlarının icâbâtmda dahi hal böyledir. Herhangi suretle tasvir olunursa olunsun Resulül-lah'm bu âyette beyan olunan sıfatları ümmet için vacip olan iman, Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve ta'zîm ve Allah'a teşbih etmek lâzım olduğunu ifâde eder.

«Sabah ve akşam vakitlerinde teşbih ve ta'zîm etmeniz için Resul olarak gönderdik» demekse de bu mi­silli makamda sabaha ve akşama delâlet eden elfazı zikretmek de­vam için olduğundan insan için lâzım olduğu beyan olunan iman ve Allah'ın dinine yardımla kuvvet ve Allah'a ta'zîm ve teşbihten ibaret olan dört vazifeye her zaman devam olunması lâzım olduğu­na delâlet etmiştir. Zira; bunlar vezaif-i mühimme-i erbeadan ol­duğu cihetle insanın bunları hiç bir zaman ihmal etmesi ^aiz ola­maz. Çünkü; birinci vazife olan imanı asla terketmek caiz olmadığı gibi ikinci vazife olan Allah'ın dinine yardımı dahi terketmek caiz olamaz. Allah'ın verdiği nimetlerin şükrünü eda etmekte asla mü­samaha etmek caiz olmadığı gibi o nimetleri ihsan eden Cenab-ı Hakkın nekaaisten münezzeh olduğunu ihmâl etmek insan için asla tecviz olunan vezaiften değildir.[11]

 

Vacip Tealâ Resûl'ünün Risalet, Şehadet, tebşir ve inzar sıfat­larıyla muttasıf olduğunu ve bu sıfatların ümmetine karşı icabet-tiği dört vazifeyi ki iman, Allah'ın dinine yardımla din-i İslama kuvvet, Allah'a ta'zîm ve teşbihtir; beyandan sonra Hudeybiye'de Resûl'üne bîat eden ashab-ı Kiram'a Hatlarında sebat etmelerini tavsiye ve aksi surette zararı kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki muhakkak onlar sana Hudeybiye'de biat et­tiler. Ey, Habibim! Onların bîatları ancak Allahü Tealâ'yadır. Allah'ın nusret ve sevab vermekle kudreti onların kudretlerinin fev-jjf kindedir.]                                           

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Şol kimseler ki onlar Hudeybiye de­nilen mahalde seninle beraber düşmanlarına karşı ölünceye kadar harb edip harpten donmiyeceklerine akd-i ittifak ederek sana biat ettiler. Halbuki onların bîatları ancak Allahü Tealâ'yadır. Zira; Allah'ın her şeyde kudreti onların kudretlerinin fevkindedir. Biâ-tın manâsı; vaktin hükümdanyla bazı şerait dairesinde itaat etmek üzere bir akidtir ki iltizam etmiş olduğu ahdi vefa etmek şarttır. Bu âyette biat; Resulüllah'a Hudeybiye'de vaki olan biattir ki (Bey'atür Rıdvan) unvanıyla yadolunan biattir.

Bu sûrenin evvelinde beyan olunduğu veçhile Hudeybiye; Mekke'yle Medine arasında, fakat Mekke'ye daha yakın bir konak mesafede bir kuyunun ismi olduğu gibi o mahalde (Hudeybiye) isminde ufak bir karyenin dahi bulunduğu Hâzin'in cümle-i beya-natmdandır.

İşte bu kuyunun yanında Mekke ahalisi ile musaleha aktolunduktan sonra o mahalde büyücek bir ağaç altında 1400 ashabdan her biri vefat edinceye kadar Resulüllah'a yardım ederek asla harpten donmiyeceklerine dair söz verip Resulüllah'la ittifak etmiş­lerdi. Bu bîate (Bîatür Rıdvan) denildiğine sebep aşağıda bir âyet­te beyan olunacağından sebep-i tesmiyeye dair beyanat oraya terko-lunmuştur. Allahü Tealâ âlet-i cariha olan yed'den

münezzeh olduğu cihetle bu makamda Allah'ın yed'i demek; Al­lah'ın nusret ve ni'meti demektir. 'Buna nazaran manâ-yı âyet: [Her ne kadar mü'minler Resulüllah'a nusret etmek üzere bîat et­tilerse de Allah'ın Resûl'üne nusreti onların nusretinin ve nimeti onların nimetinin fevkinde] demektir.

Yahut esna-yı bîatta ashabı kiram Resulüllah'ın elini musafaha etmel£ suretiyle bîat vukubulduğundan    keenne Resulüllah'ın eli,   Allahü Tealâ'nm eli makamına   kaim olduğunu   beyan için varid olmuştur. Çünkü; Resulüne itaat Allahü Tealâ'ya itaat olduğu gibi Resulüne bîat da Allahü Tealâ'ya bîat de­mektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Hin-i Bîatta Allah'ın yedi makamında  olan  Resûl'ünün yed'i  onların  yed'lerinin fevkinde] demektir.

Hulâsa; Resûlüllah'a ahd ü misak etmek Allahü Tealâ'ya ahd ü misâk gibi olduğunu bu âyetle Vacip Tealâ kullarına beyan buyur­muştur.[12]

 

Vacip Tealâ ResûTüne biatin kerdi zatına bîat gibi olduğunu beyandan sonra ahdini bozanların zararı kendilerine ait olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse ahdini nakzederse ancak kendi mazarratına nak­zetmiş olur ve eğer bir kimse ahdini yerine getirirse o kimseye Al­lahü Tealâ âhirette ecr-i azîm olan Cenneti elbette verir.]

Yani; eğer bir kimse Resuliülah'la vaki olan mukavelesine ha­lel getirir, ahdini bozarsa ancak o ahdini kendi mazarratına bozmuş . ıur. Çünkü; Resulüllah'la vaki olan ahdi nakzedip bîatı reddetmek dünya ve âhirette nefsini mehlekeye atmaktır. Onun ahdini bozma­sından Resûlüllah'a bir zarar olmayıp ancak zararı kendine ait ol­duğunu bu âyet beyan buyurmuştur. Eğer bir kimse ahdinde sebat eder ve teahhüd ettiği şeyi yerine getirirse o şeyi yerine getirdiği­ne mükâfat olarak âhirette o kimseye Cenab-ı Hak elbette büyük ecir verir. Çünkü; Resûlüllah'a iman eden bir kimse imanın muk-tezası olan ahkâm-ı diniyyeyi ifayı teahhüd etmiş olduğundan muk-tezay-i imanını edâ etmezse nakz-ı ahdetmiş olacağı cihetle maddi ve manevî, dünyevî ve uhrevî zarardan halı olamıyacağına bu âyet delâlet eder. Şu halde zamanımızda müslüman kisvesi altında muk-teza-yı imandan tamamiyle tecerrüd etmiş olur olan kimseler hem mürted hem de münafık oldukları cihetle bu âyetin sadık olduğu kimselerdir. Binaenaleyh; onlar dünya ve âhirette maddî ve manevî zarardan hali olamazlar. Çünkü; onlar evvelâ islâm olarak neşv-ü nema bulup yetiştikleri halde ba'dehû imanın rnuktezasmdan tamamiyle tecerrüd etmekle beraber islâm isminde ve kisvesinde bui lunarak ahkâm-ı islâmiyyeye i'tiraz ettikleri için hem münafıklaf hem de mürtedlerdir.

Tefsir-i Medarik'de beyan olunduğu veçhile şecere-i Rıdvan altında bîat eden» 1400 kişiden yalnız nakz-ı ahdeden bir münafık olmuş ve mütebakisi sebat etmiştir. Çünkü; (Cabir ibn Abdullah) hazretlerinin «Biz, ağacın altında 1400 kimse Resulullah'a biat et­tik. Bunların içinden nakz-ı ahdeden (Ceddübnü Kays) isminde bir münafıktır ve ashab-ı Resulüllah'la beraber gitti. Halbuki o müna­fık devesinin karnının altına saklandı kaldı» buyurduğu meryidir.[13]

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini beyandan sonra Resulül­lah'la beraber Mekke'ye gitmekten imtina edenlerin hallerini ve söyleyecekleri sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Kusul! Araplardan Hudeybiye'de seninle bera­ber bulunmayıp hanesinde kalmak suretiyle muhalefet edenler itizar tarîkıyla sana derler ki »Bizim emvalimiz ve evlâd ü iyâlimiz seninle gitmekten bizi meşgul etti. Binaenaleyh; seninle bulunmak şerefinden mahrum olduk. Şu halde senin kanadının altına iltica eder ve sığınırız. Sen bizim bu babta vaki olan kusurumuza istiğ­far ediver ki Allahü Tealâ bizi mağfiret buyursun». Lâkin sana on­lar bu sözü söylediklerinde sözlerine itimad etme, ehemmiyet ver­me. Çünkü; kalplerinde "olmayan şeyi lisanlariyla söylerler. Bina­enaleyh; söyledikleri sözleri doğru değildir.]

Hâzin'in ve Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile (Hudeybiye) senesi Umre ibadetini edâ etmek üzere Mekke'ye gitmek için Re-sulüllah sefer tedarikine başladığı zaman Medine'nin etrafında bulunan karyeler ve badiyeler ahalisine Mekke'ye gideceğini ilânla onların da maiyyet-i n ebe viy yeler inde gitmelerini tavsiye buyur­ması üzerine Medine civarında bulunan (Gıfar), (Cüheyne), (Eş­lem), (Eşca') ve (Müzeyne) kabileleri emr-i Resulüllah'a imtisal etmediler, dediler ki «Mekke'liler Medine'lilerin kapılarının önüne kadar geldiler, günlerce muhasara ederek harbettiler, Medine'n­den bir çok kimseler öldürdüler. Şimdi ise Medine'liler Mekke top­rağına gidiyorlar ve oraya girince halleri ne olur? Bir danesi bile geri dönmez». İşte kabail-i mezkûre böyle demekle Resulüllah'a muhalefet edip, hanelerinde kaldılar. Resulüllah ashabıyla beraber Medine'den çıktı, Mekke'de kurban olmak üzere yüz deve gönderdi ki harp maksadı ile çıkmadığım herkes bilsin ve taarruzdan mah­fuz kalsınlar. Resulüllah ihrama girdi, Hudeybiye'ye geldi ve orada Mekke'lilerle hasbel icâb müsalehâ akdolundu, bu müsalehâ ehl-i islâm hakkında çok menafi' temin etti. Resulüllah dönüp salimen Medine'ye gelince Resulüllah'a muhalefet eden Kura ve bâdiye aha­lisi huzur-u risâlete gelerek i'tizâr ettiklerini ve beyan eyledikleri özürlerinin yalan olup itimada şayan olmadığını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Bu âyette beyan olunduğu veçhile münafıkların Resulüllah'dan istedikleri iki şeydir : Birincisi; Resulüllah'la gidemedikleri, mal­larına ve ehl ü iyallerine nezaret edecek kimseleri olmadığından onların muhafazası için, hanelerinde kalmak mecburiyyet-i şer'iy-ye ve ma'kûleye binaen olmakla hanelerinde kalmalarmdaki ma­zeretlerinin kabul olunmasıdır. İkincisi; her ne kadar mazeret-i meşruaya binaen kalmışlarsa da Resulüllah'm emrine muhalefet kusurdan hali olmadığı cihetle istiğfara muhtaç olduklarından ku­surlarının affına dair istiğfar etmesini Resulüllah'dan istirham et­meleridir.

Vacip Tealâ bu âyette münafıkların sözlerinin yalan olduğunu ve mazeretlerinin kabule şayan olmadığını beyanla hem mazeretle­rini hem de istiğfar talebinde bulunmalarını tekzible onları âlem nazarında rüsva etmiştir. Çünkü; bunlar Resulüllah'a muhalefet­lerinin kendilerince pek iyi bir şey olduğunu itikat ettiklerinden muhalefetlerini kusur saymadıkları cihetle istiğfar talebleri sahte ve yalandı. Kezalik mazeretleri de yalandı. Çünkü; onların muhalefetleri, söyledikleri gibi mallarını ve iyallerini muhafaza için de­ğildi. Binaenaleyh; her iki cihette yalancı olduklarını Cenab-ı Hak ilân buyurmuştur.

İşte askere gitmemek için zamanımızda ekser-i ahalînin serd ettikleri mazeretlerin pek çokları bu kabil yalanlardır. Binaena­leyh; bu gibi yalanları irtikâbedenler dünyevî ve uhrevî mes'uli-yetten kurtulamazlar.[14]                                                        

 

Vacip Tealâ münafıkların i'tizar ederek istiğfar talebettikleri-ni beyandan sonra Resulüllah'm onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i Zişân! Yalan olarak sana itizar eden münafıklara ilzam suretiyle sen de ki «Siz malınızı ve evlâd ü iyâlinizi muha­faza için kaldığınızda sizin malınıza ve evlâdınıza Allahü Tealâ bir zarar murad ederse o zararı sizden men'e kim kaadir olabilir? Eğer Allahü Tealâ size lutf u kereminden menfeat murad ederse o men-feati sizden kim men'edebilir? Allah'ın size murad ettiği menfeat ve mazarratı sizden men'etmeye kimsenin iktidarı yoktur. Belki Allahü Tealâ sizin bilcümle amalinizi bilir ve amelinin muktezasi cezanızı verir.»]

Yani; ey Nebiyyi Muazzam! Sen o münafıklara de ki, «haki-kat-i hal sizin dediğiniz gibi değildir. Zira; Allahü Tealâ sizin kal­binizde gizlediğiniz sırlarınızı bilir. Binaenaleyh; lisanınızla söyle­diğiniz sözler kalbinizde olan esrarınıza muhaliftir, doğru söylemi­yorsunuz. Çünkü; siz, Resulüllah'a muhalefet eder muharebeye gitmezsek zarardan salim ve bir çok menfaata malik oluruz zanne­dersiniz. Fakat bu zannımz yanlıştır. Binaenaleyh; ben sizden sual eder, derim ki, Allahü Tealâ size gazabla bir zarar murad eder ve taraf-ı İlâhîden size bir belâ gelirse sizi Allah'ın gadabmdan muha­fazaya kim malik olabilir ve o belâyı sizden kim defedebilir, Al­lah'ın murad ettiği şeye karşı durmak kimin haddidir, eğer size lütfeder bir menfeat murad ederse o rnenfeati men'etmeye kim kaadir olabilir? Şu halde sizin (Biz muharebeye gitmezsek afetten kurtulur nefsimizi muhafaza etmiş oluruz) itikadınız fasittir. Zira; Allahü Tealâ'nm her kim hakkında olursa olsun murad buyurduğu menfeat ve mazarrat o kimse ister muharebede ister hanesinde bu­lunsun elbette o kimseyi bulur geri kalmaz. Çünkü; murad-ı İlâhî her ne ise o olur, yerini bulur. Şu halde sizin hileleriniz ve düşün­celeriniz hep boşunadır». Bu gibi düşüncelerin faydası olmadığı âlemde her zaman görülmektedir. Zira; muharebeye gidenlerin bir çokları sağ salim olarak gelir, bir takım hilelerle evinde kalanlar !ölür veya bir çok belâlara mübtelâ olur ki altından kalkamaz.[15]

 

Vacip Tealâ münafıkların itizarlarının yalan olduğunu beyan­dan sonra i'tikadlarmm hakikatini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey münafıklar! Sizin muhalefetiniz emvalinizi ve ehl ü iyâ-linizi muhafaza için değildir, belki sîz zannettiniz ki "Resulüllah ve maiyyetinde bulunan müminler Mekke'ye gidince hiç birisi ebe­den Medine'ye dönemez ve evlâd ü iyâlini göremez. Zira; düşman­ları onları ili lâk eder, hatta bir fert bile geri gelmez.» Bu gibi söz­ler ve Mekke ahalisinin ehl-i imam ihlâk edecekleri, bu sebeple din-i islâmın münkariz olacağı şeytan tarafından sizin kalplerinize tezyin olundu, şu tezyinat ve şeytanın iğfâlâtını siz öyle olacak zannettiniz, kat'î itikadınızdan dolayı Resulüllah'a muhalefetiniz sebebiyle helak olan kavimler zümresinden oldunuz.] Bu helakini­zin sebgjpi; zann-ı fasit ve itikad-ı kâsidinizdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette zan; iki kısım­dır : Birincisi; Mekke'liler tarafından ehl-i imanın ihlâk olunup hiç birisinin geri gelmiyeceğini ve bu sebeple din-i MuhammedV-nin münkariz olacağım zannetmeleridir. İkincisi; Allahü Tealâ Re­sulüne fütuhat vadetmedi, lâkin Muhammed (S.A.) ashabını kan­dırmak için yalan söyledi demeleri ve öyle zannetmeleridir. Bu zannm her ikisi de helaklerine sebep olmuştur. Çünkü; evelkizan-ları muhalefetlerine sebep olduğu gibi ikinci zanları da itikad-ı ba­tıl ve helake sebeptir. Binaenaleyh; insanların hakikatini bilme­dikleri şeye su-u zanla hükmetmemesi lâzımdır. Zira; su-u zan üze­re olan hüküm, maddî ve manevî her zaman zan sahibinin helakine sebep olacağına âyet delâlet eder.[16]

 

Vacip Tealâ münafıkların itikatları ve zanları batıl olduğunu beyandan sonra kâfirler için Cehennem ateşi hazırladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse Allahü Tealâ'ya ve Resulüne iman etmezse kâfir ve Cehennemce m üste hak olur. Zira; Biz Azîmüşşân kâfirlere Ce­hennem ateşini hazırladık.]

Ya*ü; bir kimse Allahü Tealâ'ya ve kelâmına iman etmez, vaa­dinde hulfeder, zanneyler, Resulünün sözüne iman etmez ve «Ya­lan söyler» derse, o kimse Cehennem azabına müstehak olur. Zira o kimse kâfirlerdendir, kâfirler için biz Cehennem azabını hazır­ladık.

lâfzının manâ-yı aslîsi; hareket eden ateşin alevi­dir. Fakat bu makamda saîr'le murad; Cehennem'dir. Çünkü; Ce-hennem'in kemal-i şiddetine işaret için mücerret ateşten ibaret olan sair lafzıyla ta'bir olunmuştur. Allah'a ve Resulüne iman et­meyen kimse elbette kâfir olduğu cihetle Vacip Tealâ iman etmeyenlerin cezalarını beyan sırasında iman etmeyenleri (kâfirin) laf­zıyla teşhir etti ki münafıkların küfürlerini sarahaten beyan et­mekle tehdid etmiştir. Çünkü; «îman etmeyen kimse kâfirdir ve kâfir için Cehennem hazırdır. Şu halde iman etmeyen münafıklar için Cehennem hazır» demektir.[17]

 

Vacip Tealâ bîat eden müminler için ecr-i azîm olduğunu ve münafıklar için Cehennem hazırlandığını beyandan sonra semavat ve arzın mülkü kendine mahsus olduğunu, dilediği mümini mağfi­ret, dilediğini ta'zib edeceğini, iradesine karşı hiç bir kimsenin mü­dafaaya iktidarı olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semâvât ve arzın saltanatı ve hakikatte mülkü ve onlarda yalnıa olarak tasarruf Allahü Tealâ'ya mahsustur.] Binaenaleyh; yerde ve göklerde hakiki tasarrufla Allah'ın gayrı hiç bir kimse mutasarrıf değildir. Zira; bütün insanların tasarrufu ariyettir. Çün­kü; Allah'ındır. (Şu halde dilediği kulunu mağfiret eder) kimse karışamaz, (dilediği kulunu) ki iman etmeyenleri ve Resulüne mu­halefet edenleri (ta'zibeder) hiç kimse müdafaa edemez. Zira; mülk-ü müstekillinde tasarruftur. Mülkünde tasarruftan hiç bir kimse men'olunamaz (iman edip amel-i salih işleyenlerin günahla­rını mahvedici ve in'âm ü ihsan etmekle merhamet buyurucudur.)

Eu âyette Vacip Tealâ bazı kullarını mağfiret, bazı kullarına azabedeceğini beyan ettiği halde rahmetinin vüs'atine ve ekmel ol­duğuna işaret için âyetin âhirinde gafur ve rahim olduğunu beyan buyurdu da azab fıkrasının ahirinde azîziln zünükâm olduğunu zik­retmedi.[18]

 

Vacip Tealâ münafıkların i'tizar için serdettikleri sözlerinin yalan olduğunu icmâlen beyandan sonra onların yalancı olduklarını tafsile beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'nın size vaadetmiş olduğu emvâl-i ganimeti al­mak için ganimetin mahalline gitmek murati ettiğiniz vakitte Mek­ke'ye gitmekte size muhalif bulunan münafıklar derler ki «Terke-din bizi tâbi olalım size». İşte münafıklar böyle demekle misafe-retinize iştirak etmek isterler. Bundan maksatları size refakat et­mek değildir, belki Allah'ın kelâmını tebdil etmektir.]

Hâzin, Beyzâvî ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile vak' anın cereyanı şöyledir : Resulüllah hicretin altıncı senesi Zilhicce sinde Hudeybiye müsalehasmdan sonra Medine'ye avdet buyurdu. Zilhicce'nin bakiyyesini ve muharrem aymm bazısını Medine'de geçirdikten sonra sebkeden vaad-i İlâhî üzerine (Hayber) fethinin esbabım hazırlamaya başlayınca bunu işiten münafıklar vaadolu-nan emval-i ganimete tama' ederek «Bizi halimize bırakın biz de sizinle harbe iştirak edelim» dediler. Halbuki Hayber'in fethi ve emval-i ganimeti ancak Hudeybiye müsalahasında bulunup Re-sulüllaha biat eden ashab-ı kirama vaad olunmuştu. Çünkü onlar niyet ettikleri umre ibadetini edâ etmeksizin Mekke'den boş dön­müş ve me'yus olmuşlardı. O me'yusiyetlerine mükâfat olarak Ce-nab-ı Hak Hayber'in fethini ve ganaimini vaadla hassaten onları taltif buyurmuştu. İşte bunu işiten münafıklar «Biz de gidelim» dediler. Vacip Tealâ bu âyetle onların yalanlarını tafsil buyurmak­la halk arasında onları rüsva kılmıştır. Çünkü; umre için Mekke'ye gitmekte emval-i ganimet olmadığından «Emvalimiz ve iyalimiz bizi meşgul etti. Binaenaleyh; gidemedik» diyerek itizar eidip du­rurken bütün emval ü iyalden tecerrüd etmiş gibi Hayber; fethine «biz de sizinle gidelim" demeleri evvelki sözlerinin tamamen yalan olduğunu meydana koymuştur.

İşte şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Size va'dolunan em­val-i ganimeti almak için o ganimetin mahalli olan Hayber'e git­mek murad ettiğiniz zamanda Mekke'ye gitmekte size muhalefet eden münafıklar «terk edin bizi halimize, ittiba edelim size, biz de iştirak edelim harbe» demekle vaadolunan emval-i ganimete tama' ve arzularını izhar ederler, bundan maksatları harbe iştirak etmek değildir. Belki emval-i ganimeti hassaten size vaade dair olan ke-lâm-ı îlâhîjâ tebdil ile ganimeti hususiyetten çıkarıp umumileştir-nı&leriiû ve kendilerinin de iştirak etmelerini murad ederler] de­mektir.[19]

 

Vacip Tealâ Mekke'ye gitmeyen münafıkların Hayber'e git­mek istediklerini beyandan sonra onların ittiba'dan memnu' olduk­larını bevan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusüiî Sen o münafıklara deki «Siz bize elbette ittiba edemezsiniz.» Zira; Hayber'in ganaimi Hudeybiye'de bulu­nan ashab-ı biata vaadolundu, onlara mahsustur. Binaenaleyh; siz ona iştirak edemezsiniz. Çünkü; kelâm-i İlâhî ve vaad-i sübhanî teb­dil olunmaz.] Bu kelâm; nefy-i müekked suretinde haber ise de ma­nâsı nehiydir. Yani; «Siz bize ittiba etmeyin, ittiba etmekten mem-nu'sunuz» demektir.

[İşte şu işittiğiniz gibicesine bizim Mekke'den avdet edip Me­dine'ye gelmezden evvel Allahü Tealâ böyle buyurdu.] Binaena­leyh; Hayber'in ganimeti Hudeybiye'de bulunan ashaba mahsustur ve Allahü Tealâ böylece hükmetmiştir. Hükm-ü İlâhî tebdil kabul etmez. Şu halde «Siz bizimle Hayber'e gidemezsiniz» buyurmakla onîarı Hayber'e gitmekten nehyetmiştir.

[Münafıklar Hayber'e gitmekten şiddetle men'olununca onlar kendi aralarında gizli olarak derler ki «Hal ve şan sizin dediğiniz gibi değildir. Zira; Allahü Tealâ bizi Hayber'e gitmekten men'et-medi, lâkin ey müminler! Bize hased ediyor ve emval-i ganimetten bize hisse vermek istemediğinizden siz bizi men ediyorsunuz.»] İşte münafıklar böyle demekle bu hükmün taraf-ı İlâhîden oldu­ğunu inkâr ederler.[20]

 

Vacip Tealâ münafıkların şu sözlerini reddetmek üzere buyuruyor,

[Belki o münafıklar cahillerdir. Binaenaleyh; Allah'ın mura­dını anlamazlar. İllâ onlardan azıcık kimseler anlarlar.]

Yani; onlar müminler^ «Hased ediyorlar» demekle hükm-ü ilâ­hîye razı olmadılar, belki i onlar söz anlamaz bir takım cahil kim­selerdir, ancak onların içiinden az bir kimseler söz anlarlar, onlar da gizlice Resulüllah'a imsin etmiş ve henüz imanlarını izhar ede­memiş olan kimselerdir. 

Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet şöyledir : [Bel­ki onlar umur-u dinden hiç\bir şey anlamazlar, illâ azıcık bir şey anlarlar o da umur-u dünyaca mahsustur] demektir. Bu âyet-i ce-lile; münafıkları umur-u din& cahil olmalarıyla zemmetmiştir. Çün­kü insana lâzım olan; her şjeyden evvel diyanettir. Binaenaleyh; umur-u diniyyeye cahil olan'.lar her zaman mezmumdurlar.[21]

 

Vacip Tealâ münafıkları j Hayber'e gitmekten menettikten son­ra başka bir muharebeye davj'et olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Hudeybiye'de muhalefet edip bulunma­yan a'râb taifesine sen de ki «Yakında siz şevket sahibi bir kavimle muharebeye davet olunursunuz. Binaenaleyh; onlarla ya mukatele edersiniz veyahut onlar islâm olur kılıcınızı onlardan çekersiniz, bu iki şeyden elbette birisi olacaktır.»] İşte sen taife-i a'râba böyle demekle katı cevab ver ki bu vesileyle Hayber'e gitmekten nehyo-lunmalarından hasıl olan iğbirarlarını izâle etmiş olasın. Çünkü; onlar Hayber'den men'olunmalarından pek çok müteessir olmuş­lardır. Diğer bir gazaya iştiraklerine müsaade olunacağını beyanla onların me'yûsiyetlerim kaldırmak lâzım olduğu gibi ehl-i İslama adavetlerini de azaltmak vardır.

şiddetle şiddet sahibi demektir. Çünkü beis; şiddet manasınadır. Şu halde şiddeti şiddetle tavsif et­mek; kemal-i kuvvet ve şevketten kinayedir. Bu âyette şiddet sa­hibi olan kavimle murad; hangi kavim olduğuna dair müfessirînin bir çok ihtilâfları varsa da hulâsa üçtür: Birincisi; (He-vazin) ve (Sekîf) kabileleridir. İkinci si: (Benu Hanife) ka­bilesi ki Müseylemetül IÇezzab'ın kabilesidir. Üçüncüsü; (Faris ve Rum) kabileleridir ki Fars, Kisna ve Rum kayser melik­lerinin cemaatıdır. Cumhuru müfessirîn bü. âyette şiddet sahibi ka­vimle muradın her üçü de olmasında münaJfaat olmadığından üçünü de birleştirmişlerdir. Çünkü; Resulüllah Mekke'nin fethinden sonra Medine'ye avdet etmeden evvel (Hevazin> ve (Sakif) kabileleriyle mukatele etti, bu mukatelede Resulüllah' la beraber muhalifler de vardı. Şu halde muhalifleri şiddet sahibi olan (Hevâzin) kabile­siyle muharebeye davet eden Resulüllah'tır. Gerçi bu muhaliflere evvelce Resulüllah «siz bizimle çıkamazsınız» buyurmuş ise de o nehiy Hayber'e mahsus bir nehiy olduğundan başka muharebeye iştiraklerine müsaadeye münafi değildir:. Yahut Resulüllah'm bun­ları nehyi eski halleri olan nifak ve şikak üzere kaldıkları surette demek olduğundan sonra tashih-i itikad etmelerine binaen harbe iştiraklerine müsaade evvelki memnu'r; ayetlerine münafî değildir.

Kavm-i Şedi d\e murad; Mi'iseylemetül Kezzab'ın kav-vii olduğuna nazaran muhalifleri onlarla harbe davet eden Ebu Be­kir hazretleridir. Çünkü; Müseyîeme v ak'ası Resulüllah'ın irtiha-line yakın bir zamanda zuhur etti. Resu lüllah'm irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir'in hilâfetinde muharebe devam etti, Müseyleme katlolundu, hâdise bertaraf oldu. Kavm-i Şedidle murad; Rum ve Fürs olduğuna nazaran muhalifleri muharebeye davet eden Ebu Bekir ve Ömer (R. Anhümadır) zira; bunlarla muharebe Ebu Bekir hazretlerinin zamanında başladı ve Hz. Ömer Kisra hükü­metini tamamen ve Kayser hükümetini kısmen imha etmekle mes'e-leye hitam verdi. Şu halde Kavm–i şedidle murad; (He-vazin), (Sakif), (Benî Hanife), (Fürs) ve (Rum) olup muhalifleri da­vet eden; hem Resulüllah hem de Ebu Bekir ve Ömer hazretleri olmasında bir mani yoktur. Çünkü; muhalifleri davet her üçü tara­fından vuku bulmuştur. Binanealeyh bu âyet; Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) hazretlerinin hilâfetlerine de delâlet eder. Çünkü; âyette muhaliflerin mukateieye davet olunacakları beyan olunmuştur. Onları umur-u mühimmeden olan harbe davet ancak halife tara­fından olacağına binaen onların muhalif olan kabileleri davetleri hilâfetlerinin sahih olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; Rafızîlerin: «Hilâfet Hz. Ali'nin hakkı idi. Ebu Bekir ve Ömer hazretleri gasbet-tiler» suretindeki iddiaları bir çok delâil-i rkliyye ve nakliyye ile merdud olduğu gibi bu âyetle dahi merduddur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile itaat ederler de­mektir. Çünkü muharebenin neticesi; ya islâm veyahut inkiyadla cizyeye razı olmak olduğu cihetle burada itaat manâ­sına olmak doğrudur.[22]                                

 

Vacip Tealâ Mekke'ye gitmekten imtina edenlerin Hayber ga­zasına gitmek istemişlerse de müsaade olunmadığım ve lâkin bun­dan sonra şiddet sahibi bir kavimle mukateieye davet olunacakla­rını ba'del-beyan onların halleri davet olundukları zamanda ikiden hali olamıyacağım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz davet olunduğunuzda itaat ederseniz Allahü Tealâ size güzel ecir verir ve eğer siz bundan evvel Mekke'ye gitmekten imtina ettiğiniz gibi bu davetten de imtina ederseniz Allahü Tealâ sizi azab-ı elimle muazzeb kılar.]

Yani; siz bundan sonra şiddet ve kuvvet sahibi bir kavimle mukateleye davet olunacak olunca sizin haliniz ikiden hali değil­dir. Çünkü; davet olunduğunuzda ya itaat veya itaattan i'râz eder­siniz. Eğer siz gerek Resulüllah ve gerek Halifeleri tarafından o kavm-i şeditle muharebeye davet olunduğunuzda o davete icabetle itaat ederseniz Allahü Tealâ size dünyada emval-i ganimet ve âhi-rette Cennet gibi güzel ecir verir. Eğer davete icabet etmez bundan evvel Mekke'ye gitmekten i'raz edip Hudeybiye vak'asmda bulun­madığınız gibi kavm-i şedidle mücahededen i'raz ederseniz dünya­da katlolunmak, esir düşmek ve âhirette Cehennem azabı gibi acı-tıcı azapla Allahü Tealâ size azab eder.

Hulâsa; siz eli silâhlı bir kavimle mukateleye davet olun­duğunuzda ya itaat eder güzel ecre nail olur yahut davete icabet etmez dünyada ve âhirette muazzeb olursunuz. Şu halde siz Hay-ber'e gitmekten menolunduğunuza me'yus olmayın. Zira; muhare­be etmek istediğinizde sizin için daha gidecek muharebe vardır.[23]

 

Vacip Tealâ mücahededen kaçanlara ceza tertib olunduğunu beyan edince mâzeret-i meşrua sahiplerinin cezadan ma'füv olup mes'ul olmayacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kör, topal ve hasta olan kimseler üzerine harbe gitmedikle­rinden dolayı günah yoktur.]

Yani; mümin olan bir kimse hükümet tarafından muharebeye davet olunursa o davete icabet vaciptir. Davete icabet etmez mu­harebeden kaçarsa günah işlemiş olur. Ancak körler, topallar ve hastalar üzerine harbe gitmediklerinden dolayı günah yoktur. Zira bunların davetten kaçmaları mazaretlerine mubnî olduğundan rau-.harebeye gitmediklerinden mes'ul olmazlar. Çünkü teklif; kudrete bağlıdır. Kudreti kâfi olmadığı bir şeyle insan mükellef olmaz. Bi­naenaleyh ;   a'mâlar   tekalifi   askeriyyeyle   mükellef   değillerdir. ..Çünkü askerin düşman üzerine hücuma, onu katle, darba, kahr u tenkile ve icabında düşmandan kaçmaya muktedir olması lâzımdır. Halbuki a'mâ olan bir kimsenin bunlardan hiç birisine muktedir . olamıyacağı meydandadır.    Binaenaleyh; a'mâ kimse askerlikten ; maksadı yerine getiremiyeceği cihetle Cenab-ı Hak a'mâları asker-: ilikten müstesna kılmıştır.   Kezalik ayağında özrü olup topal olan kimse üzerine de askere gitmediğinden dolayı günah yoktur. Çün­kü; düşman üzerine varmak ve icabında düşmandan firar etmek ayakla olacağından Özür olan kimseler mücahededen müstesna kı­lınmışlardır. Kezalik hasta olan kimse üzerine askere gitmediğin­den dolayı günah yoktur. Zira; hastalık bütün azayı takatsiz bırak­tığından hasta olan kimseleri de Vacip Tealâ hizmet-i askeriyeden muaf kılmıştır. Çünkü; hüküm; bir işten maksat ne ise ona1 gör a oldu­ğundan asker olacak   kimsede askerlikten   maksat olan düşmanı kahr u tenkile iktidar şart kılınmıştır. İşte şu esasa binaen askerî kanunlarında hizmte-i askeriyyeyi ifaya mani olacak özür sahipleri rve acizler daima askerlikten müstesna tutulmuşlardır. Askerlikten müstesnanın esasını bu âyet-i celile teşkil eder, sair teferruatı da diğer âyetlerde beyan olunduğu gibi ahâdis-i celilede dahi tafsil 'olunmuştur.[24]

 

Vacip Tealâ askerliğe mani olan a'zâr-ı şer'iyye sahiplerinin ^müstesna olduğunu beyandan sonra mani-i şer'îsi olmayıp da Allah'a ve Resulüne İtaat edenlerin nail olacakları sevabları beyan 'etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse cihad ve sair tekalife davet olunduğunda Allah'a ve Resulüne itaat ederse Allahü Tealâ onu altından nehirler cer-yan eder Cennetlerine idhal eder, eğer bir kimse Allah'a ve Resu­lüne itaattan i'ıaz ederse Allahü Tealâ o kimseye azab-ı elimle azap eder.} Çünkü itaattan nükûlüne bir özr-ü şer'î yoktur. Binaenaleyh; hükümet tarafından cihada davet olunup da bir takım hiyel ü de-sâisle davete icabet etmeyenlerin dünyevî ve uhrevî mesuliyetten kurtularnıyacaklarına bu âyet delâlet eder. Amma itaat edenlerin de sevabı Cennet'tir. Vacip Tealâ rahmetinin vüs'atine işaret için itaat edenlere lutfunu, altından nehirler cereyan eder Cennetler olacağını beyanla tafsil ve ancak kahrı ve gazabı herkesin kusuru­na göre olacağına işaret için azabını icmalen beyanla iktifa buyur­muştur.[25]

 

Vacip Tealâ emrine itaat edenlerle etmeyenlerin cezalarını ter-tib ettikten sonra Hudeybiye'de vaki olan bîatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, muhakkak Allahü Tealâ müminlerden razı oldu. Şol zamanda ki o zamanda ağaç altında onlar sana Mat ediyorlardı. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların kalp­lerinde olan hulus-u niyyetlerini bildi ve onlar üzerine sekînet ve vakarını inzal etti. Ve onların ağaç altında sidk-ı niyyetle Resulü­ne Matlarına mükâfat olarak yakın bir fütuhatla me'cûr kıldı.]

Fahri Râzi ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile Resulüllah Hudeybiye'de ikamet buyurunca ashabdan (Hıraş) isminde bir za­tı ehl-i Mekke'nin ahvalini teftiş etmek ve Mekke eşrafına Resulül­lah'm harbe gelmediğini haber vermek için göndermişti. Yolu kes­mek için Mekke'den gelen bir bölük cemaat Mekke'ye gitmekten (Hıraş) ı menetmeleri üzerine (Hıraş) geri gelince Resulüllah Hz. Osman'ın Kureyş indinde kadri alî olmasına binaen Osman (R.A.) Resulüllah umre için gelip harp maksadıyla gelmediğini Mekke'li-lere haber vermek üzere Mekke'ye gönderdi. Hz. Osman Mekke'ye gelip vazifesini eda ettikten sonra Mekke'liler müşarünileyhi hab-settiler ve Resulüllah'a Hz. Osman'ın katlolunduğunu haber verdi­ler. Bunun üzerine Resulüllah ashabını ölünceye kadar harbedip firar etmeyeceklerine dair bîata davet etti. 1400 efraddan ibaret olan ashab-ı kiram davet-i Resulüllah'a icabetle bir ağaç altında Resulüllah'a biat ettiler. İşte şu biatm rızamı İlahiye muvafık bir bîat olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurduğundan bu bi-ata biât-ı Rıdvan denilmiştir.

Biat-ı Rıdvan'da en evvel Resulüllah'a bîat eden (Benî Esed) kabilesinden (Ebu Sinan) isminde bir kimsedir. Altında biat vuku-bulan ağaç (Sıdre) ağacı veyahut (sakız) ağacı olduğu mervidir. Ağaç altında daha biat tamam olmaksızın Hz. Osman'ın katl'olun-duğuna dair evvelce intişar eden haberin yalan olduğu haberi ge­lince Resulüllah'm bir elini diğer eli üzerine koyarak Hz. Osman tarafından da biat ettiği mervîdir.

Bu biat üzerine Resulüllah'm "Kırmızı devenin sahibinden ma­ada ağaç altında biat edenler elbette Cennet'e dahil olurlar» bu­yurduğu Hz. Cabir'den mervidir. Bu âyetin delâleti de bunu icabe-der. Çünkü rıza-yı İlâhî'nin icabı Cennet'tir. Resulüllah'm Cennet'e duhulden istisna ettiği kimse, yukarıda devesinin altına saklanıp kaldığı beyan olunan münafıktır.

Altında biat olunan şecere-i ma'hûdenin o sene zarfında orta­dan kaybolduğu ve mahallinin tayin olunamadığı Hz. (Abdullah ibn Ömer) den ve daha bazı ashabtan rivayet olunduğu Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur. Çünkü; ağaç meydanda kalsa mürur-u za­manla ümmetin o ağaca ta'zimi ifrat ederek ibadete kalbetmek gi­bi hatalara sebep olmak ihtimaline binaen Cenab-ı Hakkın o ağacı ortadan kaldırması muhtemeldir. Hatta zamanımızda sakız ağacına ibadet eden Nusayrîlerin hataları da buralardan ileri gelmek ihti­mali vardır.

Vacip Tealâ bîat eden ehl-i imanın kalplerinde olan safvet ve ihlâslarmı bildirdiğinden onların kalplerine sekînet inzal ettiğini beyan buyurmuştur. Çünkü Sekînet; vekar, itminan-ı kalp ve metanettir. Eğer Allahü Tealâ ashabın kalplerine sükûnet ve metanet vermemiş olsaydı kalpleri muztarib olur, ne yapacaklarını şaşırır ve biattan nukûl ederlerdi. Feth–i karîb ile nıu-rad; Hııdeybiye vak'asından sonra açılan Hayber fethidir.[26]

 

Vacip Tealâ bu fetihten hasıl elan ganimeti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ ashab-ı bîatı yakında vukubulacak Hayber fü-tühatıyla me'cûr kıldığı gibi ganâim-î kesîreyle dahi me'cûr kılar ki onlar kemal-i sürurla o ganimeti alırlar, Allahü Tealâ cümleye galib kuvvet ve kudret sahibi oldu ve işleri hikmete muvafıktır. Çünkü; kendisi hakimdir.] Binaenaleyh; eshab-ı biata ihsan ettiği fütuhat ve nasibettiği ganimetler kudret ve galebesinin eseri ve hik­metinin icabıdır.[27]

 

Vacip Tealâ ashab-ı biati Hayber'in fethi ile me'cur kıldığını ve bir çok ganimet aldıklarını beyandan sonra ashabın bir çok ga­nimetler daha aldıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ashab-ı bîat! Allahü Tealâ çok ganimetler va'detti ki siz o ganimetleri vakit vakit alır durursunuz, bu ganimetleri Allahü Tealâ dünyada sizin için ta'cîl buyurdu ki çekmiş olduğunuz zah­metlerin mukabilinde menfeat güresiniz, bilcümle ücretiniz bu ga­nimetten ibaret değildir. Belki acele olan budur. Amma âhirette sizin için hazırlanan   ücretiniz daha. çoktur ve Allahü Tealâ size düşman olan nâsm ellerini sizden men etti ki Hayber'in fethi mü­yesser olduğu gibi bir çok ganimete dahi nail oldunuz. Bilûmum müminlere ilâ yevmil kıyam alâmet olsun için bu fütuhatı ve o fü­tuhattan hasıl olan ganimeti Allahü Tealâ size verdi ki o Allahü Tealâ sizi doğru yola hidayette kılsın ve yolunuzu şaşırmayasınız.]

ResulüUah'm Hayber'in fethi yakında vukubulacağını haber vermesi üzerine Hayber'in fethinin az bir zaman içinde zuhur edi-vermesi ResulüUah'm davasında sadık olduğuna delâlet ettiğinden ehl-i imana büyük bir alâmet olmuştur. Vaadolunan ganimet de Hayber'in fethinden hasıl olan ganimettir. Resulüllah ve ashabın­dan elleri men'olunan, kavm ile murad; Hayber ahalisidir. Çünkü; o zamanda Hayber oldukça kalesi muhkem ve mühim bir kasaba olduğundan onun fethi epeyce zayiata ve zama­na muhtaç iken zaman geçmeksizin ve çok zayiat vermeksizin kim­senin me'mui etmediği az bir zamanda Hayber'in fetholunuvermesi Cenab-ı Hakkın Hayber ahalisinin ellerini ashab-ı Resulüllah'dar] men'etmesi ile hasıl olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur.

Yahut elleri men' olunannâs ile murad (Beri* Esed) ve (Benî Gatafan) kabileleridir. Çünkü; Resulüllah Hayber'e hareket edince bunlar Medine'ye gidip garat etmelerini düşündüleı ve müzakeresine giriştiler. Lâkin Allahü Tealâ onların kalplerine korku ilka etmekle cesaretlerini kesir ve bu suretle ehl-i imanır evlâd ü iyallerinden onların ellerini men' etti.

Cenab-ı Hak ganimeti size vaad bu yurdu ki sizi sırat-% müstakim olan din-i İslama hidayette kılsın Çünkü; Hayber'in fethi ve Hudeybiye'nin sulhu sebebiyle islâmıi kuvvet bulması min indillah olduğuna ilm-i yakın hasıl olduğun dan dininizde sebatınız ve Allahü Tealâ'nm va'dine itimadınız zi yade olur. Zira evliyasına nusret ve düşmanlarına gazab edeceğim itminan-ı kalp hasıl olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hak bu ganimeti si ze ta'cil buyurdu ki doğru yoldan şaşmayasmız. Bu âyette hitab eshab-ı kirama ise de bilûmum müminlere ilâ yevmil kıyam hası olacağını beyandır ve cümlesine şamildir.[28]

 

Vacip Tealâ Hayber'in fethi ve ganaimiyle ehl-i imanın şev­ketlerini tezyîd ettiği gibi diğer fütuhat ve ganaimle dahi taltif edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin fethine ve almasına kadir olmadığınız ganimet-i uhrâyı dahi Allahü Tealâ size va'detti ki o ganimeti etrafıyla muhafaza etti ve başkalarının tecavüzünden muhafaza edip size mubah kıldı. Zira; Allahü Tealâ her şeye kaadirdir] ki yalnız Hayber'in fethi ve ganimetiyle iktifa buyurmadı. Çünkü; size bir çok beldelerin fethini müyesser kıldı, onların ganimetlerini size vaadetti. Halbuki siz düşmanlarınızın çokluğundan ve kuvvetlerinden almaya kaadir olamadınız. Belki firar etmeyi tasavvur ettiniz. Düşmanlarınıza ga­lebenizle mallarını size ganimet olarak nasib etmiştir.

Hâzin'in ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile ganaim-i uhrâ ile murad; Mekke'nin fethinden sonra fethi nasibolan (Hevazin) ve (Sakif) kabilelerinin ganimetleridir. Çünkü; bunlarla gazada ibtidaen ehl-i islâm kaadir olamayıp bozuldular ve bir çok­ları firar ettikten sonra Cenab-ı Hak nusret verdimi cihetle sair ga-naimden maada asakir-i islâmiyye 24 bin deve ve kırk bin koyun iğtinâm etmişlerdir.

Yahut ganaim-i uhra ile murad; Fürs ve Rum fü­tuhatından hasıl olan ganimetlerdir. Çünkü; bu iki hükümetle ara-bın muharebeye iktidarı olmadığı gibi emval-i ganimetlerini iğti­nâm edecekleri de hatırlarından bile geçmezdi. Onların şeref-i is-lâmla müşerref olarak islâm bayrağı altında toplanıp camia-i isîâ-miyye sayesinde onların fetihlerini müyesser kıldı ve iğtinamlarmı nasibetti. Binaenaleyh; bu âyette vaadolunan ganaim-i uhrâ yerini buldu, ilâ yevmil kıyam yerini bulacaktır.[29]

 

Vacip Tealâ. ganaimi vaadini beyandan sonra kâfirlerin mu-katele etmiş olsalardı mağlûb olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Mekke kâfirleri sizinle müsalaha akdetmeseler de mu-katele etmiş olsalardı sizden arkasın arkaya firar ederlerdi ve firar ettikten sonra işlerine mütevelli ve kendilerine bir dost ve yardım­cı bulamazlardı.] Lâkin mukateleyi terkle müsaleha akteddikleri için kılıcınızdan kurtuldular.

Bu âyette kâfirler le murad; Mekke ahalisi olduğu gibi Hayber ahalisi ile ittifak eden (Benî Esed) ve (Gatafan) kabileleri olmak ihtimali de vardır. Onların Resulüllah Hayber'e gidince Me­dine üzerine yürümek fikrine düşüp korkularına binaen vazgeçtik­leri bundan evvel beyan olunmuştu.[30]

 

Vacip Tealâ ehl-i küfrün çokluğuyla beraber ehl-i imana nus­ret vermek âdet-i kadîme-i İlâhiyesinden olduğu cihetle va'dolunan fütuhatı ve ganimetleri uzak bir şey saymak caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler bu misillü ganaimi ve fütuhatı Allah'ın kudre­tine nisbetle uzak addetmeyin. Zira; bu gibi fütuhat evvelden beri binlerce emsali sebketmiş ve görülmüş adet-i İlâhiyye cümlesin-dendir. Ya Ekrem-er Rusül! Sen adet-i İlâhiyyenin tebeddül etti­ğini ebeden bulamazsın.]

Bu âyet-i celilede ehl-i imanın mukteza-yı imanlarına riayet ettikleri ve din-i İlâhîyi i'lâ etmek maksadıyla hareket ettikleri tak­dirde her zaman muzaffer olacaklarına işaret vardır. Çünkü; insa­nın bidaye-i hilkatinden beri Cenab-ı Hak'ın rusul-ü kirama ve onla­ra tabi olan ehl-i imana nusret ve galebe ihsan etmesi adet-i İlâhiye cümlesindendir. Cenab-ı Hakkın âdetin tebeddül etmeyeceğini bu âyetle haber vermesi; ehl-i iman için büyük bir beşarettir. Amma enbiya-yı izam tebliğ vazifesini tamamiyle ifa edinceye ka­dar zalimlere müsaade etmek ve zalimlerin i'tizara mecalleri kal­mamak, bundan sonra islâh-ı nefsetmeyenleri ihlâk etmek dahî âdet-i İlâhiye cümlesindendir. Binaenaleyh; zalimlerin bazı galebe eder gibi görünmeleri madde-i nakzolamaz.[31]

 

Vacip Tealâ kâfirler mukatele etmiş olsalardı mağlûb olacak­larını ve bu gibi ehl-i imanın galib ve kâfirlerin mağlûb olması âdet-i İlâhiye iktizasından olduğunu beyandan sonra Mekke aha-lisiyle muharebe vuku bulmadığını beyan etmek üzere buyuruyor. 

[Allahü Tealâ şol zat-i eceli ü âlâdır ki o zat-ı ecel kâfirlerin size galebeleri zamanında onların ellerini sizden ve sizin galebeniz zamanında sizin elinizi onlardan Mekke vadisinde siz onlara galebe ettikten sonra men'etti.]

Yani; Allahü Tealâ'nm hükmü ve hikmeti nasıl tebeddül eder? Elbette tebeddül etmez. Zira hikmetinin icabı; siz galebe ettiğiniz bir zamanda Mekke vadisinde onların ellerini sizden ve sizin elle­rinizi onlardan menetti. Çünkü; hükm-ü İlâhî bu minval üzere sebketmişti.

Bibatn-i Mekke ile murad; Cebel-i tenim denilen met­haldir. Çünkü; Hz. Enes'in «Biz Resulüllahla o mevkide bulundu­ğumuzda Mekkelilerden seksen kimse Resulüllah ve ashabıyla mu­katele etmek üzere geldiler. Resuİüllah onları tuttuktan sonra Mek­ke'ye dönüp gitmek şartıyla salıverdi. Bunun üzerine bu âyet-i ce-lile nazil oldu.m dediği mervîdir. Bu rivayete nazaran âyet (Cebel-i Ten'îm) de vaki olan şu vak'ayı tasvir ediyor demektir.

Diğer bir rivayete nazaran bibatn-i Mekke ile murad; Hudeybiye'dir. Çünkü (Abdullah b. Muğaffel Müzeni) «Biz Resulüllahla beraber Hudeybiye'de mezkûr ağacın altında bulunu­yorduk. Hatta ağacın bir dalı Resulüllah'm üzerine geldiğinden ra­hatsız etmesin için Resulüllah'm arkasından ağacın dalını ben tu­tuyordum. Mekke'lilerden otuz kimse zuhur etti. Resulüllah onları tutturup sonra salıverdi.» Buna nazaran âyet bu vak'ayi tasvir edi­yor.

Beyzâvî bu âyetin tasvir ettiği vak'ayı şöyle beyan ediyor : Ebu Cehl'in oğlu (İkrime) beş yüz kişiyle Hudeybiye'ye mukatele için geldi. Resulüllah (Halid ibn Velid) i bir bölük askerle karşı gönderdi. Hz. Halid onları Mekke'nin içine kadar koğdu, askeri ile beraber salimen geri geldi. Buna nazaran Batn-ı Mekke ile mu­rad Hudeybiye'dir,

Herhangi manâ murad olunursa olunsun Cenab-ı Hak iki kav­min birbirine zararları olmaksızın sulhla işin bitmesi bir n'imet-i uzmâ olduğundan kullarına ni'metini ta'dâd sırasında şu ihsanını beyan buyurmuştur. Çünkü; maksadın zararsız hâsıl olması kadar insana sürür verir bir nimet yoktur. Zira; zararla biteceği tasavvur olunurken zararsız hasıl olmasının elbette iyi bir şey olduğunda şüphe yoktur.

[Allahü Tealâ sizin amelinizi görücü ve bilicidir.] Binaena­leyh; kükremiş develer gibi yekdiğerinin kanma susamış birbirine hamle edip duran iki fırkayı birbirine zarar etmeksizin yerli yerin-, ce mahallerine göndermek Allahü Tealâ'ya mahsus bir halettir [32]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın ellerini onlardan, onların ellerini de ehl-i imandan men' ettiğini beyandan sonra onların kimler olduk­larını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar şol kimseler ki, Allah'a ve Resulüne küfür ve sizi mes-cid-i harama duhulden men'ettiler, Mekke'de kurban olmak için sevkolunan develeri kurban olacağı mahalle varmaksızın mahbus olduğu halde Mekke'ye varmaktan menettiler.]

[Eğer sizin bilmediğiniz erkek ve dişiden müşriklerle karışmış müminlerden birçok kimseler olmamış olsaydı siz bilmeyerek on­ları basıp helak ettiğinizde onların çiğnenmesinden size mazarrat ve keder isabet ederdi.] Binaenaleyh; diyetlerini ve kefaretlerini vermek zahmetini ihtiyar eder, indallah büyük günah işlemiş olur­dunuz. Eğer hal böyle olmasaydı Allahü Tealâ sizin elinizi kâfir­lerden men'etmezdi. Velâkin men'etti ki bilmediğiniz müminleri de müşrik zannı ile telef edip meşakkata duçar olmayasmız. İşte sizin elinizi kâfirlerden men'in hikmeti; sizi bilmeyerek isabet etmek ihtimali olan zarardan muhafazadır.

[Allahü Tealâ dilediği kulunu mahza rahmet-i İlâhiyesînden ibaret olan din-i ıslama idhal etmek için sizin elinizi onlardan men'­etti.] Ve Hudeybiye musalahasımn esbabını halketmekle musalâha akdolundu. Çünkü Hudeybiye sulhunda mevcut olan bir çok müş­rikler Mekke'nin fethiyle şeref-i islâmla müşerref oldular ve din-i İslama bir çok hizmetler ettiler. Binaenaleyh Hudeybiye sulhu is­lâm için bir çok fütuhata mukaddime olmuştur.

[Eğer mümin olan rical ve nisvân müşriklerden temeyyüz et­miş olsalardı onlardan kâfirleri katil ve esaret gibi azablarla aza-bederdik.]

Yani ya Ekrem-er Rusül Allahü Tealâ'mn sizin, elinizi men' ettiği kimseler şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resulüne küfür, sizi Mescid-i haramı ziyaretten ve Beyt-i şerifi de tavaftan ve kur­banlarınızı mahalline varmaktan mahbus olduğu halde menettiler. Eğer o kâfirlerle karışmış sizin bilmeyerek kendilerini çiğneyece­ğiniz erkek ve dişi bir çok ehl-i iman olmamış olsa ve onları itlafla meşakkata dûçâr olmanız muhtemel olmasaydı biz sizin elinizi on­lardan menetmezdik, lâkin o ehl-i imanı bilmeyerek katlinizden dolayı diyet ve kefaret vermenizi ve kâfirlerin sizi ta'yîb etmeleri gibi bir takım meşakkatlar arız olmasından sizi himaye ve dilediği kulunu rahmet-i İlâhiyesine idhal ve onlara din-i islâmı tevfik et­mek için sizin elinizi onlardan men'ettik. Eğer Mekke'de olan mü­minler kâfirlerden temeyyüz etseydi biz sizi onlar üzerine musallat kılar ve onların bazılarını esir ve bazılarını katletmekle ta'zibeder-dik.

Maarra ; sevilmeyecek bir şey demektir. Burada bilmeye­rek ehl-i islâmın Mekke'de bulunan müslümanları katletmeleridir. Çünkü; ehl-i islâm doğrudan doğruya yürüyüp, bilmeyerek Mek­ke'de mevcut bir çok müslümanları katletselerdi diyet ve kefaret lâzım geldiği gibi masum olan kimseleri katlettiklerine nedamet ve esef edecekler ve kâfirler de «Müslümanlar müslümanları katlet­tiler» diyerek zemmedecekler, müslürnanlar da büy*ük günah işle­miş olacaklardı. Cenab-ı Hak bu gibi sevümiyecek şeylerden ehl-i islâmı muhafaza için Hudeybiye sulbünü hakketmekle müminleri bu gibi meşakkatlardan muhafaza buyurduğunu bu âyette beyan buyurmuştur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Hudeybiye müsa-lehası şöyle cereyan etmiştir. Hicretin altıncı senesi Resulüllah umreye niyet ve ashabına sefer hazırlığını emretti, Medine havali­sinde bulunan kabâile de refakat etmelerini emretmişse de kabail-den muvafakat eden olmadı. Zilkade'nin ilk Pazartesi günü niyyeti veçhile Medine'den hareket etti ve Mekke'de kurban olmak üzere yetmiş deve beraberinde götürdü. Ve (Zülhuleyfe) denilen mahal­de ihrama girdi. Resulüllah ehl-i Mekke'nin ahvalini teftiş için (Huzaa) kabilesinden (Utbe) isminde bir zatı gönderdi. O zat teftiş etti. (Asfan) denilen mahalle karîb bir yerde Resulüllah'a geldi ve «Ya Resulallah! Kureyş müteferrik asker topladılar. Sizi ziya­retten inen' ve muharebe etmek azminde bulunuyorlar.» dedi. Re-sulüllah ashabı ile müşavere etti. Ya geri dönmek yahut niyyet-i sabıka üzerine hiç kimseyle kıtal kastetmemek ve eğer ziyaretten meneden olursa onunla mukatele etmek hususlarını müzakere etti­ler. Bunun üzerine Ebu Bekir hazretleri «Yolumuza devam edelim. Eğer mukateleye tesaddî eden olursa biz de mukatele edelim, eğer müdahale eden olmazsa ziyaret edip geri dönelim» dedi, bu re'y üzerine istişare hitam buldu. Resulüllah (Halid ibn Velid) i bir müfreze ile Pişdar tayin etti, yola devam olundu. Hudeybiye vadi­sine gelince Resulüllah'm biniti olan (Kusva) ismindeki deve çök­tü. Ashab-ı Kiram «yatağan alışmış» dediler. Resulüllah «Devenin yatağan alışması yoktur. Ve lâkin fili hapseden Allahü Tealâ de­veyi de hapsetti» buyurdu. Deve oradan kalktı. Hudeybiyede a'lâ bir mevkie kondu. Asla ileri hareket etmedi. Binaenaleyh; Resulül­lah orada ashabı ile beraber ikamet buyurdu.

Kureyş tarafından Resulüllah'a elçiler geldi. Tertip üzere ge­len elçiler şunlardır : Birinci gelen (Büdeyi b. Verka') dır ki zekî ve islâm hissiyle mütehassis bir zat idi. İkinci gelen (Urvetübnü Sakif) dir ki Benî Sakîf kabilesindendir. Gayet çok gezmiş, her ye­ri görmüş, bir çok büyüklerle oturmuş ve mescidlerinde bulunmuş bu zattır. Binaenaleyh; o zamanın meclişârâ ve söz bilenlerindendi. Resulüllah'la konuştuktan sonra Kurevş'e gelip demiştir ki: «Ev Kureyş Ben Kisraları ve Kayserleri gördüm, lâkin Muhammed (S.A.) in ashabının ona riayeti gibi hiç bir padişahın ctbamın bu kadar riâyetini görmedim." demekle Kureyş'in yol vermelerine ve mümaneat etmemelerine çalıştı, fayda etmedi. Elçilerden üçüncü gelen (Benî Kenane) den bir- racüldür. Dördüncü gelen o günde Mekke'de asker sergerdesi olan (Huleys) dir. {Huleys) huzur-u risalete gelip gittikten sonra Resulülîah'a mümanaat olunmayıp yol verilmesi münasib ve Beytullah'ı ziyaret için gelen züvvârm ziya­retten men'olunması akla ve hikmete muhalif olacağı mütaleasmda bulunmuşsa da Kureyş ona «Sen cahil bir çobansın otur yerinde» demekle sözünü red ve kalbini kesrettikl erin den Huleys'in sa'yi müsmir olmadı. Bundan sonr.a (Mükriz) isminde- bir kimse geldi.

Onunla mükâleme ederken (Süheyl b. Amr) geldi Resulüllah Sü­heyl'i görünce (iş kolaylaştı) buyurmuştur. Süheyl gelinceye ka­dar elçilerin Resulüllah'dan temenni ve niyazları; Mekke'ye gir­meksizin avdet etmesini rica ve eğer avdet etmeyip mukatele olur­sa Mekke ahalisi Resulüllah'm akraba ve teallukâtlarmdan olduk­ları cihetle merhamete şayan olduklarından bahsederlerdi. Ve Re­sulüllah (S.A.) efendimiz de elçilerin bu rica ve niyazlarına mu­kabil maksadının kıtal olmayıp ancak ziyaret olduğunu beyan etti, fakat müdahale olunursa kıtalin zarurî olduğu cevabını da verdi. Maiyyetinde (Huveytabübnü Abdüluzza) ile (Süheyl) geldi. Ve söze şöyle başladı: «Ya Muhammed (S.A.) Kureyş sizinle akd-i sul­ha razı oldular. Fakat şu şartla ki (Bu sene ziyaretten feragat edip ziyareti gelecek seneye te'hir edeceksin.)» Resulüllah bu şartı ka­bul buyurdu. Diğer şeraitin müzakeresine geçildi.

Birinci şart; on sene zarfında ehl-i islâmla Kureyş arasında harp olmayacak binaenaleyh; tarafeyn yekdiğerinin taht-ı temellükünde olan memleketlerde arzuları veçhile seyr ü sefer ede­bilecekler,                                                                                 

İkinci şart; tarafeyn yekdiğerinin malına ve ûdnına gizli ve aşikâr su4 kastetmeyecek.                                          

Üçüncü şart; Resulüllah'ın amânına girmek isteyen­lere Kureyşîler müdahale etmedikleri gibi Kureysilerin emânına. girenlere de Resulüllah müdahale etmeyecek.

Dördüncü şart; ehl-i islâm bu sene ziyareti terkle Medine'ye avdet edecekler. Gelecek sene kılıçları kınında olduğu halde üç günden ziyade ikâmet etmemek şartıyla Beyt-i şerifi zi­yaret edecekler.

Beşinci şart; tarafeyn birbirine kendileri gibi mu­amele edecekler.

Altıncı şart; rüesânın izni olmaksızın müşriklerden müslüman olarak Medine'ye gelen olursa Mekke'ye iade olunacak, fakat müminlerden irtidat ederek Mekke'ye gelen olursa iade olun­mayacak. İşte şu şartlara tarafeyn razı olarak Hz. Ali tarafından sulhnâme yazıldı ve imza olundu.[33]

 

Vacip Tealâ sulhnâme yazıldığı sırada Kureyşîlerin hamiy-yet-i cahiliyyeleri galeyan ve bazı çirkin ahval ihdas ederek bir takım itiraz ettiklerini ve bunlara karşı Resulüllah'ın ve mü'min-lerin sekînet ve vekar üzere bulunduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ya Ekrem-er Rusiil! Şol zamanı ki o zamanda kâfir­ler gayret-i cahiliyyeyle gayretlerini kalplerine koydular ve gazab-iandıiar. Onlar gazablandıklari ve hiddetlendikleri zaman Allahü Tealâ Resulü ve Resulünün maiyyetinde olan müminler üzerine sükûnet ve vekarıni inzal buyurdu, kelime-i takva olan kelime-i tevhidi onlara lâzım kıldı. Halbuki onlar kelime-i tevhide ve keli­me-i Tevhidin ehline elyaklar idi. Ve Allahü Tealâ her şeyi bili­cidir.] İlminin icabı onlara lâzım olan sekînet ve vekarmı inzal ile onları gazab ve gılzattan ve lâyık olmayan hiddetten muhafaza bu­yurdu. Çünkü; kâfirlerin hiddet ve şiddetleri ve gayret-i cahiliye-leri üzerine ehl-i islâmın hiddet ve gılzatı muvafık değildi. Zira; onlar da hiddet etmiş olsalardı sulh bozulur, müsalemet muhare­beye inkilâbeder, tarafeynden bir çok mukatele vuku' bulur ve is­lâmın mağlubiyetiyle neticelenmesi, ihtimali mevcut idi. Bu sebeple Hayber'in fethi ve ganimeti geri kalır, Şam cihetinden endişe ke­silmez, bu sulh sebebiyle hasıl olan; fütuhat ve islâmm kuvvet ve şevketi haleldar olurdu. İşte bu cihetleri bildiği için kâfirlerin şid­detlerine karşı Allahü Tealâ müminlere sükûnet ve mülâyemet ih­san ettiğini bu âyetle beyan buyurmuştur.

Hamiyyet; ar, gayret, unf ü şiddet ve bigayrı hakkın gazab ve tehevvür manâlarınadır. Hamiyyet. cahiliyye lâfzına iza­fetle kâfirlerin o zamanda çirkin bir manzara takındıklarına işaret olunmuştur. Kâfirlerin hiddetleri şöyle vaki olmuştur : Sulh şera­iti müzakere olunup kararlaştıktan sonra sulhnâmenin yazılmasını

Resulüllah Hz. Ali'ye emretti. Hz. Ali besmele-i şerifi yazmaya başlayınca sulha memuren gelen (Süheyl) ve şahid olarak bulu­nan (Hüveytab b. Abdüluzza) ve (Mükriz b. Hafs) üçü birden «Biz böyle şeyi bilmeyiz. Bismikâllahümme yazsın» dediler. Re­sulüllah kemal-i sekînetle şu itirazlarına müsamaha ederek «De­dikleri gibi yaz, ya Alif» buyurdu. Bundan sonra Resulüllah «Ya Ali! Şu sulh Resulüllah'ın ehl-i Mekke ile sulhudur» diyerek yaz Duyurunca kâfirlerin gayret-i cahiliyyeleri galeyan ederek nefis­lerini zabtedemedüer, tekrar itiraza cür'etle «Biz senin Resul oldu­ğunu bilmiyoruz. Eğer Resul olduğunu bilseydik. Ziyaretten men'et­mezdik. Resulüliah yerine Muhammed b. Abdullah yazsın» dediler. Bunların bu küstahane itirazlarına karşı Resulüllah ve maiyyetin­de imza vaz'etmek için bulunan ashab-ı kiram vekar ve sükûnet­lerini muhafaza ettiler, gayz, gazap ve hiddet gibi nâ lâyık şeyler izhâr etmediler. Ve dedikleri gibi yazılmasını Resulüllah emretti ve öyle yazıldı.

İşte bu âyet-i celile ile Cenab-ı Plak esna-yı sulhda tarafeyn'in hallerini tasvir etmekle kâfirleri zem ve müminleri medh ü sena buyurmuştur. Şöyle ki; Bi gayrı hakkın unf ü şiddet manâsına olan hamiyyet. nefsinde mezmum olduğu gibi hamiyyeti cahiliyye lâf­zına izafetle kâfirlerde bulunan hamiyyetin gayet çirkin olduğunu izhar etmekle kâfirleri zem üzere tekrar zemmetmiştir. Ve bunun mukabilinde herkesçe makbul ve memduh olan vekar, sükûnet ve itminân-ı nefis manâsına olan sekîneti müminlere inzal buyurdu­ğunu beyanla müminleri medhettiği gibi sekineti kendi nefsine iza­fetle müminleri medih üzere medih olduğu gibi kalplerini daha zi­yade tatyîb buyurmuştur. Yalnız bununla iktifa buyurmadı belki kelime-i takvayı müminlere lâzım kılıp müminlerin de onu ilticam ettiklerini beyanla daha ziyade sena buyurduğu gibi ehl-i imanın kelime-i takvaya ehak ve ehil olduklarını beyanla naeziyyetlerini âleme i'lân etti ve kadirlerini yükseltti. Kâfirlerin fena halleri ve müminlerin iyi halleri ile hüküm an cehlin olmayıp bu hükümlerin ilm-i İlâhîye müstenid olduğunu beyanla kâfirlerin zemmini ve müminlerin medhini bir kat daha tahkim buyurdu.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanlarına nazaran Kelime-i takva   ile murad; kelime-i Tevhîd ve kelime-i Şehadet veyahut Muhammedi, Resulüllah kelimesidir. Yahut ahdinde vefa ve sebat etmektir. Bunların her cümlesi kelime-i takva denmeye sezadır. Zira; cümlesi ittikanın esasından, birr ü takvâ'nm erkânındandır. Bunların cümlesinden kâfirler imtina edip müminlerin iltizam et­tiklerini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Hulasa; bi gayrı hakkın gazab, unf ü şiddet ve hafiflik âdât-ı cahiliyyeden olup insan için bunların lâyık olmadığı, sükûnet ve vekar Allah'ın kullarına lutf u ihsanı olduğu cihetle müminlere lâzım bir emr-i mühim olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[34]

 

Vacip Tealâ esna-i sulhda kâfirlerin izhar ettikleri hammiy-yet-i cahiliyyeyle onları zem ve müminleri iltizam ettikleri sekinet ve vekarla medihden sonra Resulüllah'm görmüş olduğu rüyanın sadık olduğunu beyanla münafıkların itikatlarını red ve sözlerini ibtal etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ülûhiyyetime yemin ederim ki Allahü Tealâ resulünü Hakka mukarin olarak gördüğü, rüyasında sadık kıldı.] Ki, o rüya­da gördüğü şey muhakkak vaki olacaktır. Bunun hilafı olmak ih­timali yoktur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celile Re-sulüllah'ın Hudeybiye sulhundan daha evvel görmüş olduğu bir rüyayı tasvir ve o rüyanın hak ve sadık olduğunu beyan buyuru­yor. Çünkü; Resulüllah Hudeybiye seferinden evvel Medine'de ge­ce rüyasında eshabıyla beraber emîn olarak Mekke'ye ve Harem-i Şerife girdiler, ihramdan çıktılar tıraş oldular. Bu rüyayı ashabına haber verince eshab ferahlandılar ve o sene içinde Resulüllah'la be­raber Hacca gideceklerine istidlal ettiler. Sonra Resulüllah yalnız kılıçlarını alıp başka silâh almamalarını ve umre niyetiyle Mek­ke'ye gidileceğini   eshabma ilân etti ve beyan   olunduğu veçhile

Hudeybiye'de müsaleha üzerine geri dönülünce bazı münafıklar is­tihza tarikıyla «Mekke'ye gidildi, traş olundu, ihramdan çıkıldı» gibi sözler sarfetmeye başladılar, eshab-ı kiram da Beytullah'ı zi­yaret etmeksizin avdetlerine me'yus oldular. İşte bu sırada (Zatül gamim) denilen mahalde bu sûre nazil oldu ve Resulüllah binidi-nin üzerinde eshabını cem'ederek bu surenin inzalini esbabına teb-şîr ve kıraat etti. Çünkü sûrede Cenab-ı Hak münafıkları redle müminleri tesliye ve yakm vakitte Mekke'nin fethini vaadle kalp­lerini tatyîb ve kederlerini sürura tebdil buyurmuştur.[35]

 

Vacip Tealâ rüyanın hak olduğunu    beyandan sonjk rüyanın keyfiyetini tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ülûhiyyetime yemin ederim ki siz düşmanlarınızdan cmîn ve başlarınızı tıraş edici ve kırkıcı olduğunuz halde meşîy-yet-i îlâhiyye tealluk ettiği zaman elbette mescid-i Haram'a gire» çeksiniz. Binaenaleyh; bundan sonra siz düşmandan korkmazsınız.]

Yani; elbette siz Mescid-i haram'a gireceksiniz. Şu kadar ki meşiyyet-i İlâhiyyenin tealluk etmesi şarttır. Çünkü; meşiyyet te­alluk etmezse hiç bir şey olamaz ve mescide girmeniz kemal-i em-niyyetle emin olduğunuz halde olacaktır. Kemal-i emniyyetle girin­ce başınızı tıraş etmek veyahut kırkmakla ihramdan çıkarsınız. Si­zin için korku dahi olmaz.

kelimesinin burada gelmesinde üç ihtimal vardır : Birincisi; kullara ta'lim için gelmiştir ki her­kes sözüne (inşaallah) kelime-i tayyibesiyle başlayacağım ve böyle başlanmakta bir yümn ü bereket olduğunu bilsin. İkincisi; Mescid-i Haram'a girmek ehl-i islâmın kuvvet ve kudretleri ile olmayıp ancak Allah'ın iradesi ile olduğunu bilsin. Üçüncü­sü; Cenab-ı Hakkın Mescid-i Haram'a gireceklerini beyanı vaad kabilinden olup din kabilinden olmadığını beyan için gelmiştir.

Âyette hem tıraş olmanın hem de kırpmanın beyan olunması her ikisinin de cevazına işarettir. Elyevm fukahanın içtihadı ve Huccacın amelleri de bu minval üzere caridir. Binaenaleyh Huc-cactan bazıları ihramdan traşla ve bazıları da saçından veya saka­lından bir miktarını kırpmakla çıkarlar.

Mekke'ye girmek ve Mekke'den çıkmakta siz korkmaz serbest girer çıkarsınız demektir. Yani «Mekke'ye gir­meniz muhakkak olduğu gibi emniyyetiniz de devam edecektir. Zira; siz kelime-i takvaya devam ettikçe emniyyetiniz de devam eder. Binaenaleyh avdet ve azimetiniz her ikisi de bir emniyyet-i tâmme üzere cereyan eder, asla endişeniz olmaz» demektir. Em-niyyetin devam edeceğini işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari sigası varid olmuştur.[36]

 

Vacip Tealâ resulünün rüyası sadık olduğunu ve rüyanın key­fiyetini beyandan sonra Mekke'ye duhûlün tehiri insanların bilme­dikleri bir hikmete mebnî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ sizin bilmediğiniz hikmet ve maslahat] bildi. Bi­naenaleyh; Mekke'nin fethinden evvel size yakın zamanda büyük bir fetih halkedecektir.]

Yani; Mescid-i Haram'a girmeniz muhakkak olunca siz tehiri­ne me'yûs olmayın. Zira onun te'hirinde bilmediğiniz bazı hikmet­leri Allahü Tealâ bildi ve onun fethinden evvel size yakın zaman­da bir fetih nasibetti. Binaenaleyh Mekke'nin fethinde isti'câl sizin hakkınızda iyi değildir. Çünkü her şey vakt-i merhûnuna mual­lakta

Feth-i karibte iki ihtimal vardır : Birincisi; Hudeybiye sulhudur. Zira; Hudeybiye sulhunun islâm için pek büyük bir fe­tih olduğu sûrenin evvellerinde beyan olunmuştur. İkincisi; Hayber'in fethidir. Çünkü Hudeybiye musalahasının akabinde eti yakın fetih Hayber'in fethi olmuş ve Hayber'in fethi ümmet-i Mul hammed için pek büyük fetih olduğuna işaret zımnında ta'zîme delâlet eden tenvin ile varid olmuştur. Çünkü Hayber Medine'nin Şam cihetinde dört konaklık bir mesafede, o zamanda büyük bir yahudi şehri olup etrafında müteaddit kal'alar, hurmalıklar ve mezrealar mevcut idi. Arabın mâbihil hayatı olan ticaret Şam'a gidip gelmekle olduğundan bu yol üzerinde büyük ve kuvvetli bir Yahudi şehrinin bulunması menafi-i islâmiyyeye mu­halifti. Fakat islâmlarla Kureyşîler arasında temadi eden mücade-lât Şam yolunun açılmasını ve bu mazarratın ortadan kaldırılma­sını düşünecek bir zaman bırakmıyordu İşte Hudeybiye musale-hasıyla Kureyş endişesi muvakkaten bertaraf olunca Şam cihetini düşünmek zamanı geldiğinden Resulüllah Hudeybiye'den avdet bu-yurunca Hayber'in fethine atf-ı nazar etti ve Hayber'e hareket olu­nacağını eshabma ilânla (Sebba' b. Urfata) yi Medine'ye kayma­kam nasbederek muhacirin ve ensârdan mürekkeb bir ordu ile Hay­ber'e hareket ve fetihle bir çok emval-i ganimet iğtinâm edinmekle Hudeybiye'den avdet esnasında nazil olan  âyetinin sırrı zuhur etmiştir[37]

 

Vacip Tealâ Resulünün rüyasının sıdkmı beyandan sonra o rüyanın sıdkmı te'kîd olmak üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'ladır ki o zat Resulünü dayet ve din-i hakla gönderdi ki o dini cümle edyaıı üzere izhar buyursun ve galib kılsın, Muhammedin Resulüllah olduğuna şahid yönünden Allahü Tealâ kâfidir.]

Yani; Aîlahü Tealâ Resulünü hidayet-i rnahza olan Kur'an'la ve o Kur'an'm ahkâmı olan din-i islâmla kullarını irşad için gön­derdi ki Allahü Tealâ o din-i hakkı edyânın küllisi üzerine izhâr etsin de din-i islâm her yere dağılsın, âlem nurundan müstefid ol­sun ve Muhammed'in Resulüllah olduğuna şahid yönünden Allahü Tealâ kâfi oldu. Binaenaleyh; başka şahide hacet yoktur. Zira Al­lah'ın şehadeti; cümle şehadetlerin fevkindedir.

Bu âyet; esna-yı sulhda kâfirlerin Biz senin Resul olduğunu biliniyoruz, eğer bilmiş olsaydık ziyaretten menetmezdik» dedik­lerine cevabtır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kâfirler! Siz her ne kadar Muhammed'in risaletini inkâr ederseniz de Allahü Tealâ onu Resul olarak hidayet ve din-i Hakla gönderdi ki dinini cümle edyân üzerine izhar etsin, Resulünün risaletine Allahü Tealâ'nın şehadeti kâfidir. Binaenaleyh sizin inkârınızın hükmü ^yoktur. Ey müminler! Esna-yı sulhda kâfirlerin sözlerine hiddet etmeyin. Zi­ra; Resulünün risaletine Allahü Tealâ şahid olunca kâfirlerin inkâr­larının ehemmiyeti yoktur. Şu halde kâfirlerin hiddetlerine karşı sizin hiddetinize de mahal yoktur. Çünkü lüzumsuz hiddetin aki-beti nedamettir] demektir.

[Şol müminler ki Kesuîüîlah'la beraber bulunurlar onlar kâ­firler üzerine gayet şiddetlidirler. Çünkü kâfirler Resulüllah'm ri­saletini inkâr ettiklerinden güzât ve şiddete müstehaktırlar.] Bina­enaleyh; kâfirlerin istihkakları veçhile eshab-ı Resulüllah kükre­miş arslanlar gibi kâfirlere şiddet gösterirler. Ve maiyyet-i Resulül-lah'da bulunan müminler kendi aralarında birbirlerine gayet mer­hametli, şefkatli ve hürmetlidirler. Onları, Allah'dan îutf u ihsan ve rıza taleb eder oldukları halde rükû ve sucûd ederler görür­sün ki; Nazm-ı celilini onların yüzlerinde okunur bir halde bulursun. [Onların yüzlerinde alâmetleri secdenin eserinden görülür.] Çünkü ehl-i iman çokça namaz kıldıklarından secde ile Hakka teveccüh­lerinin eseri olarak yüzlerinde tıynetlerinin taharetleri, fıtratları­nın kerameti görülür. Yüzlerinde lemeân eden bu parlaklık rükû ve sücûdlarının alâmeti olarak imanlarına delâlet eden nur-u İlâ­hîdir ve dünyada rükû ve sücudlarmm eseri olan nur-u iman sebe­biyle âhirette yüzleri beyaz olarak kabirlerinden kalkarlar.

İşte bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak askab-ı Resulüllah'ı üç ci­hetle sena buyurdu : Birincisi; kâfirler üzerine şiddetli bulunmalarıdır. Zira; kâfirler Allah'a ve Resulüne iman etmedikle­rinden merhamete lâyık olmayıp şiddet ve gilzata lâyık oldukları cihetle ashab-ı kiram onların lâyık oldukları şiddeti onlara icradan geri durmazlar ve lâyık oldukları dereceye indirirler. İkincisi ; kendi aralarında birbirlerine gayet merhametli olmalarıdır. Zira müminler yekdiğeriyle kardeş olduklarından merhamete şa­yandırlar. Çünkü onlarda olan iman, merhamet ve şefkati icâb et­tirdiği cihetle müminler birbirlerine hürmetle derecelerini terfi ederler. Üçüncüsü; fazl-ı İlâhîyi ve ihsan-ı sübhânlyi talebe-derek rilkûa ve secdeye kapanırlar, Allah'ın azametine karşı ubu-diyyetin zilletini bilirler. Ve Cenab:ı Hakka ta'zımle dergâhtı ülû-hiyyetine teveccüh ederler. Cenab-ı Hakkın bu sıfatlarla eshab-ı Resulüllah'ı sena buyurması bütün müslümanların bu halde olma­ları lâzım olduğuna işarettir.

[İşte şu beyan olunan sıfatlar ashab*ı Resulüllah'm Tevratjta ve İncil'de beyan olunan sıfatlarıdır.]                    

Yani; eshab-ı Resulüllah'm bu sıfatlarını beyan yalnız Kur1-an'a münhasır değildir. Belki Tevrat'ta ve İncil'de dahi böylece beyan olunmuştur.

[Tevrat'ta ve İncil'de beyan olunan sıfatlara nazaran Resulül-lah'm aslıabı ekine benzerler. Öyle bir ekin ki evvelâ ufacık dal­larını çıkarır, sonra kuvvetlenir, kökleri kalınlaşır, daha sonra ayak üzerine kalkar ki o ekini eken zürra bile teaccüb eder ve eshab-ı izamın az vakitte ekin gibi neşv-ü nema bulup kuvvetlenivermesi kâfirlerin hasedîerini arttırmak ve gazapîandırnıak içindir.]

İşte Allahü Tealâ ashab-ı Resulüllah'ı ekin misali ufacık ufa­cık dallarla tedricen büyüttü ve onlar da akıbet kâfirlerden inti­kamlarını aldılar ve Ceziretül araptan küfrün kökünü kestiler.

yerde yatarken ayak üzerine kalktı, düşmanlarıyla müeahede edip) galebe çalmaya başladı. Hatta bir dereceye kadar büyüdü ki bütün-âlemlerin teaccübünü celbe başladı, Cenab-ı Hak kuvvet verdi vej büyük bir hükümet halini aldı.

Bu âyette birkaç cihetle kıraat vardır. Meselâ de vakfolunursa manâ-yı nazım şöyledir : [Şu beyan olunan evsaf;İ ashab-ı Resulüllah'm Tevrat'ta beyan olunan sıfatlarıdır, amma İn| cil'de beyan olunan sıfatları bidâyeten onlarm zayıf olarak zuhurj edip sonra kuvvet bulan ekin gibi olmalarıdır] demektir

[Allahü Tealâ müminlere ve o müminlerden amel-i salih işle­yenlere mağfiret ve büyük ecir vaadetti.]

Yani ashab-ı Resulüllah'm Tevrat'ta ve İncil'de zikrolunan sı­fatları; onların a'dâ-yı din olan kâfirlere gayet şiddetli ve gilzatlı olmaları, geceat-ı islâmiyyeyi göstermeleri ve din kardeşleri olan mü'minlere gayet merhametli, şefkatli, kemal-i ülfet ve ünsiyyet üzere bulunmalarıdır. Bu sıfat-ı acibeleri çiftçiler tarafından ekil­miş bir ekine benzer ki o ekin ibtidaen ince dallarını çıkarır, sonra köklenip kuvvetlenir, ba'dehû kalınlaşır tyak üzerine kalkar. Hat­ta bir dereceyi bulur ki onu eken ekinciye bile teaccüb verir. Va­cip Tealâ'nın bu derece bunları besleyip büyütmesi onlara kâfir­ler hased etsinler ve gazaplansinlar içindir ki gayz u gadaplarıyla muazzeb olsunlar ve müminlerden güzel amel işleyenlere Allahü Tealâ günahlarının affıyla âhirette büyük dereceler vaadetti.

Bu âyette Vacip Tealâ Resulünün eshabmı ekine teşbih etti. Çünkü; eshab bidayet-i hallerinde ekin gibi zayıf olarak neşv-ü ne­ma buldu. Zaman geçtikçe dal budak salarak adetleri çoğaldı, at-raf ü eknafa dağıldı, gittikçe kuvvet buldu. Öyle bir hale geldi ki[38]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5423-5426

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5426-5427

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5427-5428

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5429

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5429-5431

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5431-5433

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5433-5435

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5435-5436

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5436-5437

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5437-5438

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5438-5440

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5440-5442

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5442-5443

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5443-5445

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5445-5446

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5446-5447

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5447-5448

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5448

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5449-5450

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5450-5451

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5451

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5451-5453

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5453-5454

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5454-5455

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5455-5456

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5456-5458

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5458

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5458-5459

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5460

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5460-5461

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5461-5462

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5462-5463

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5463-5467

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5468-5470

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5470-5471

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5471-5472

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5472-5473

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5473-5477