Kaf Suresi - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 50. Sayfa
KAF SURESİ
Mekke-i Mükerreme de nazil olan su ti camidir.
Müteşâbihâtm te'vilini tecviz edenlere göre tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile lâfzı esraa-i İlâhiyeden bir isimdir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |Kaaü ism-i celîline kasem ederim] demektir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran lâfzı hu sûrenin ismidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: |şu okunan
sûre; sûre-i Kaaf tır. | Yahut lâfzı Vacip Tealâ'nvn evvelinde kaf harfi olan (Kaahir), (Kaadir), (Karîb), (Kâbız) ve (Kuddûs) esraa-i husnâsınm anahtarıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Kaadir ü kayyûm olan aat-ı ülûhiyyetime, gerîf, kerîm ve ulu olan Kur'an'a yemin ederim | demektir. Yahut lâfzı manasınadır. O halde manâ-yı nazım, : [İlâ yevmil kıyam vuku bulacak şeylerin cümlesiyle hükmolundu ve mecîd olan Kur'an'a kasem edeıcim | demektir.
Mecîd; Al'lahü Tealâ indinde kerîm ve şerif olan şeydir. Çünkü; Kur'an'da hayr-ı kesîr ve bereket-i azim olduğu cihetle Ce-nab-ı Hak Kur'an'ı mecîd sıfatıyla tavsif buyurmuştur. Mecîd; şeref ve ululuk manâ'sma dahi olabilir. Çünkü Kur'an; enbiya-yı sabıka hazerâtma nazil olan kitapları neshettiği cihetle kütüb-ü se-tnâviyenin cümlesinden şereflidir. Şu halde Kur'an'rn manâsını bilen ve ahkâmıyla amel eden kimsenin Allahü Tealâ ve kulları indinde ulu ve şerefli olacağında şüphe yoktur. Zira; şerefli kitapla amel eden kimse elbette şereflidir. Yahut mecîd; azîm manasınadır. Kur'an'ın amel edenlere menfeat ve faydası pek büyük olduğundan Kur'an azametle favsif olunmuştur. Kasemin cevabı mukadder lâfzıdır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Menafi ve fevaidi büyük olan Kur'an'a yemin ederim ki siz öldükten sonra elbette dirileceksiniz, sual ve hesab görüp amelinize göre elbette mücazaad olunacaksınız] demektir.[1]
Vacip Tealâ elbette ba'solunacaklarmı Kur'an'a kasemle beyan ettikten sonra kâfirlerin teaccüblerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar emr-i nübüvvetin sıdkından şekkile iktifa etmediler, belki kendi cinslerinden azab-ı İlâhî ve âhiret ile korkutucu bir zatın nübüvvetle gelmesine teaccüb ettiler.]
Yani; emânet, adalet ve sadakat sıfatlarıyla muttasıf, mürüvvet ve vefa* ile ma'ruf olan bir zatın davasını tasdik ve nasihatini dinlemek lâzımken kendilerini irşâd etmek için Allah'ın gönderdiği Resulünün sözünü dinlemek şöyle dursun kendi cinslerinden âhiret azabı ile onları tehdid eder bir Resulün gelmesinden teaccüb ettiler. Çünkü; onların itikadmca Resul meleklerden olur, beşerden olmaz hatta beşerden olsa bile zengin, hatırlı ve mansıb sahibi kimselerden olması lâzım olduğunu itikat ettiklerinden teaccüb etmişlerdir. Halbuki beşerden beşere Resul gelmesi ma'kul olduğu cihetle teaccübe şayan bir şey değildir.' Onlar cümle âlemin halikı Allahü Tealâ olduğunu bilip ikrar ettikleri halde Allahü Tealâ'nm kendilerini doğru yola sevketmek için beşerden bir Resul göndermesine teaccüb ettiler. Beşerden beşere Resul göndermek hikmet-i bi'sete muvafık ve ma'kul olup Resulün davasını tasdik edip" hüsnü kabul ile karşılamak lâzımken bilâkis teaccüble karşılamanın bir emr-i münker olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.[2]
Vacip Tealâ Peygamberimiz efendimizin Resul olarak gelmesinden kâfirlerin teaccüblerini beyandan sonra âhiretin vücuduna teaccüblerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Resulüllah âhiret azabıyla korkutunca kâfirler dediler ki «Şu öldükten sonra dirilmek ne aeîb bir şeydir ki biz Ölüp toprak olduğumuzda mı dirileceğiz? İşte şu söz akıldan uzak bir şeydir».] Kâfirler böyle demekle âhireti bilkülliye inkâr ettiler. Çünkü; onların aklı sehîf olduğundan lâyıkı ile düşünüp muhakeme edemediler. Binaenaleyh; birdenbire inkâra kalkıştılar. Halbuki ibtidaen halkolunduklarını düşünselerdi inkâr etmezlerdi.
Ehl-i Mekke'nin bu sözleri küfr-ü manızdan ibaret olduğuna işaret için ism-i zamir yerinde lâfzı ism-i zahir olarak varid olmuştur ki bu sözleri küfür olduğunu sarahaten beyanla onların küfrünü âlenıe ilân olduğu gibi âhireti ve haşr ü neşri inkâr etmenin küfür olduğunu dahi kullara talim vardır. Çünkü âlemin hudusunu ve âhiretin vücudunu itikad etmek; dinin üssüi'esasıdır. Binaenaleyh cemi' edyânın temeli; âhireti itikat etmektir.[3]
Vacip Tealâ kâfirlerin âhireti inkâr ettiklerini beyandan sonra onlarm şüphelerini izale etmek üzere buyuruyor.
[Biz muhakkak onlardan arzın tenkîs ettiğim biliriz. Bizim indimizde umum eşyayı hıfzeder kitap vardır.]
Yani ehl-i Mekke insanların öldükten sonra dirileceğini neden uzak bir şey addeder, bizim kudretimizi neden inkâr ederler? Halbuki ölüp toprağa karıştıktan sonra toprağın onların vücudların-dan ne miktarını yedi, ne kadar noksan etti, etlerinden, kemiklerinden ve her bir cüz'lerinin nerelerde kaldığını biz biliriz. Zira; eczâlarıdan ne kadar noksan ve cüzlerinin nerelerde olduğunu ve herkesin isimlerini hıfzeder bizim indimizde kitap vardır ki o kitaptan hiç bir şey kaybolmaz. Her şey yazılır, yazılanlar da yanlış yazılmaz doğru yazılır. Binaenaleyh; vukuat aynıyla zikrolunur tebeddül ve tegayyür olmaz.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hakkın em-vatı ihyaya kaadir olduğuna ve ilminin de cümle zerrât-ı cihanı ihata ettiğine âyet-i celile delâlet eder. Çünkü Beyzâvfnin beyanına nazaran Vacip Tealâ'mn kendi indinde her şeyi hıfzeder bir kitabın mevcut olduğunu beyan etmesi; ilminin her şeyi ihata ettiğini beyan ve temsü kabilindendir. Keenne içinde her şey yazılı bir kitaba malik olup mütaleasıyla meşgul olan kimse o kitapta olan her şeyi bildiği gibi Vacip Tealâ'mn ilminden de kitapta yazılı olduğu gibi hiç bir şey kaybolmaz demektir. Yahut kitapla murad; Levh-i mahfuzdur. Çünkü; Levh-i Mahfuz'da her şey ilminin muktezasmca yazılıdır. Şu halde «ilm-i İlâhî her şeyi ihata etmese levh-i mahfuzda her şey yazılı olamazdı» demek olur.
Evvelki âyette kâfirlerin «Biz toprağa karıştıktan sonra nasıl dirilebiliriz? Zira; eczamız toprağa karıştıktan sonra birbirinden ayırmak mümkün değildir. Eczalar birbirinden ayrılmayınca ihya da mümkün olamaz.» demişlerdi. İşte bu âyet; kâfirlerin bu şüphelerini izale etmekle onlara cevaptır. Zira; ilm-i İlâhînin eczaların her zerresine lâhik olduğunu beyanla eczaların tefriki mümkün olup hiç kimsenin eczası diğerinin eczasına müşabih olmıyacağını ve ilm-i İlâhîde her birerlerinin cüz'leri ayrı ayrı malûm olduğunu ve ilm-i İlâhî icâbı onları cem' ederek diriltmek mümkün olduğunu isbaüa kâfirlere cevab vermiş ve Haşri inkârlarım red ve ibtai etmiştir.[4]
Vacip Tealâ kâfirlerin haşri inkâr etmeleriyle Hakkı tekzibet-miş olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Belki onlar hak olan Resul ve o Resulün kitabı olan Kur'an kendilerine geldiği zaman tekzib ettiler. Binaenaleyh; kendilerine ızdırap verici muhtelif sözler içinde kaldılar.] Çünkü; onlara gelen Resul Hak, sözü doğru ve davası sadıktı. Şu minval üzere Resul kendilerine gelince tekzib ettiler, her biri bir gûnâ söylemekle muhtelif sözler arasında şaştılar, ne yapacaklarını bilemediler. Binaenaleyh; daima ıstırab-ı elim içinde kaldılar. Zira; ehl-i Mekke Resulüllah'a bazan sahir, bazan kahin, bazan da şair dediler ve bu sözlerinin hiç birinde sebat etmediler. Çünkü; her ne söyleseler Resulüllah'm hal ü şanına lâyık olmadık bir söz olduğu cihetle söyledikten sonra o sözden dönmeye kendileri mecbur olduklarından isnâd ettikleri şeylerin hiç birinde sebat edemiyorlardı. Zira; inad ve istikbâl saikasıyla iftira olarak söylendiğinden söylenen söz üzerinde sebat mümkün olamazdı. Çünkü; âlem kendilerini tekzibe-dip söyledikleri sözlerinin hasedden neş'et etmiş iftira olduğunu söylediklerinden söylediklerini bir daha söylemekten çekinir ve utanırlardı. Binaenaleyh; sözlerinde sebat etmeleri mümkün olamayınca Resulüllah hakkında ne diyeceklerini bilmez ve şaşkınlık eseri olarak bir takım hezeyanda bulunurlardı. Fakat herkesin inanacağı bir şeyi söyleyemediklerinden buğz u adavetlerini teskin edemedikleri cihetle daima azab-ı elîm içinde bulunduklarını Ce-nab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
İşte Hakk'a karşı itiraz eden insanlar bir müddet-i kalile zarfında galib gibi görünseler bile daima mağlûp ve Hakkın zebunu olduklarından azab-ı vicdanîden ve ıstırab-ı kalpten kurtulamazlar.[5]
Vacip Tealâ kâfirlerin hasrı inkâr ettiklerini beyandan sonra inkârlarını reddeden delâil-i afakiyyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.
[O münkirler gaflet ettiler de üzerlerinde bulunan semaya ve semada bulunan kudret-i İlâhiyenin eserlerini görmediler mi, onlara bir kerre nazar-ı ibretle bakmadılar mı, biz gökleri nasıl bina ettik, onların üzerlerinde direksiz nasıl durdurduk ve hiç nazar edip görmezler mi ki? Biz yıldızlarla semayı nasıl tezyin ettik? Halbuki semânın o kadar azamet ve cesameti ile beraber asla yarık, yırtık ve delik gibi bir noksanı yoktur] ki her nereden bakılsa bir siyak -üzere müsavidir. Bazı mahalli çukur, eğri veya yüksek olmak gibi noksanlardan salimdir. Şu halde bunları nazar-ı itibare almak ve düşünmek lâzımken terketmek ve mümkün olan haşri inkâr eylemek hamakattan başka bir şey değildir. Çünkü; âlem-i ulvîde olan acaib ve garaibin kâffesi haşrin imkânını ispata kâfi delâil-i kaviyye cümlesindendir. Zira; bu kadar cesamet üzere acaib ve garaibi havi gökleri halketmeye kaadir olan Allahü Tealâ'-nın insanları öldükten sonra diriltmeye kaadir olacağı evleviyyet-le sabit olur.
Semâ lâfzı üst tarafta olduğuna delâlet ettiği halde semayı zikirden sonra lâfzını zikir; haşri inkâr eden kâfirleri cekdir içindir. Yani «ey haşri inkâr eden insanlar! Üzerinizde olan semayı görmüyor musunuz ve görülmiyecek bir yerde midir? Her an her saat başınızın üzerinde gözünüzü açtığınızda görüp durursunuz. Şu halde kudretullaha delâlet eden bu kadar delilleri görüp dururken haşri niçin inkâr ediyorsunuz?)' demektir.
Bu âyette semanın fevk lafzıyla te'kîd olunması, binasının garabeti ve bir çok tezyinatla müzeyyen olduğunu, bir tarafında delik ve yırtık gibi bir noksan olmadığını ve semanın kudret-i İlâhi-yeye delil olduğunu beyan etmek; semanın mevcut bir bina olduğunu beyanla hukemâ-yı cedîdenin «sema mevhûmâttan ibarettir» sözlerini red ve ibtal etmiştir.[6]
Vacip Tealâ âlem-i ulvîden haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyandan sonra âlem-i süflice haşrin vücud bulacağına delâlet eden delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yer yüzünü biz uzattık, döşedik, arzın üzerine yüksek ve cesîm dağlar koyduk ki yer kemal-i süratle hareket edip mihverinden çıkmasın ve yer yüzünde her neviden gayet güzel otlar bitirdik ki insanlar her birinden intifa etsinler.]
Yani; âhireti inkâr edenler yer yüzüne nazar edip Allah'ın acayib ve garaibini görmezler mi ki haşri inkâr ederler? Eğer arza nazar-ı ibret ve in'amla baksalardı onlar haşri inkâr etmezlerdi. Çünkü; Biz Azimüşşân arzı döşedik, insanların maişetine ve isti'-rnallerine elverişli bir surette uzattık. Üzerinde bulunan insanları rahatsız edecek derecede sallanmasın için arz üzerine yüksek dağlan sabit olarak koyduk ve yer yüzünde insanların menfeatleri için her neviden güzel otları bitirdik ki o otlara bakanların gözlerine cila, kalplerine sürür ve inşirah verir. Bunların cümlesi kudretul-lahm azametine ve haşrin imkânına delâlet eden delâil cümlesin-dendir.[7]
Vacip Tealâ yerde ve gökte haşrin imkânına delâlet eden delilleri beyandan sonra o delilleri zikirden maksadı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Cümle işlerinde bize mütevekkil olup Ufviz-i umur eden her abdkin vaaz u nasihat ve hakkı görüp umur-u hakka istidlale âlet diye gökleri bina ve tezyin ettik, yori döşedik, üzerine büyük dağları koyduk ve bunların cümlesini Kakk'ı arayıcı kullarımıza ibret olsun için işledik.] Şu mevcudatı halketmektea maksat ve
hikmet; bu mevcudatın cümlesi bizim canib-i manevimize teveccüh edici her abdiçin kemal-i kudret ve azametimize, metanet-i hikmetimize delil, erbab-ı teemmüle ibret ve Hakk'ı arayıcı olan kimselere ayna mesabesinde Hakk'ı görmeğe vesile olmasıdır, dergâh-ı ülûhiyyete rücû edici kul demektir. Bu makamda delâüe nazar,-semanın ve arzın acayibini tefekkür ve tezekküre rücu edici abdiçin yeri ve göğü gözüyle görmeye ve kalple düşünmeye vesile kıldık demektir.[8]
Vacip Tealâ haşrin imkânına, emvâtın ihyâsına, kudret-i İlâ-hiyyenin şümulüne delâlet eden delâil-i semaviyye ve arziyyeyi beyandan sonra sema ile arz arasında olan delilleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz semadan hayrı ve bereketi çok yağmur sularını inzal ettik, o mübarek su sebebiyle bağlar, bahçeler ve biçilmek şanından olan arpa, buğday gibi hububatı ve uzunluğuyla beraber bir çok yük götürmeye mütehammil olan hurma ağaçlarını bitirdik ki o hurma ağacının birbiri üzerine teraküm etmiş meyveleri vardır.][9]
Vacip Tealâ bunların cümlesini insanlara nzjk olarak tiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bu ni'metlerin cümlesini insanlara ve sair mahlukâta rızik olsun için halkettik.]
Yani; semadan yağmur yağdırmakla ölmüş insan gibi kurumuş yer yüzünü ihyaya kaadir olan Allahü Tealâ ölmüş olan insanları ihyaya kadir olamaz mı, o yağmur suları sebebiyle halkettiği bağların meyveleri, hububat-ı saireden hasıl olan enva-ı nimetler, bilhassa hurma ile dünyada insanları merzuk eden Aîlahü Tealâ Cen-net'te kullarını merzûk etmez mi bu dünyada şu ni'metleri halke-den Allahü Tealâ âhirette halketnıeye kaadir olmaz mı, bunların cümlesindeki kudretini müşahade edip dururken niçin inkâr edersiniz? Halbuki sizin inkâr ettiğiniz haşir ve öldükten sonra insanı diriltmek sizin gördüğünüz yeri ve gökleri ve onların arasında olan mevcudatı halketmekten daha kolay, daha ehvendir. Gerçi Allahü Tealâ'nm kudretine nisbetle güçlük, kolaylık yoktur. Binaenaleyh; büyük, küçük, ağır, hafif her şeyin icadı ind-i ilâhîde müsavi ise de bizlere nisbetle güç ve müşkül olan şeyleri halkettiğini her zaman görüp dururken daha kolay olan insanın ihyasını muhal addetmek ve kudretin haricinde görmek aynı hamakattır.
Vacip Tealâ bu âyette semâ ile arz arasında olan ve haşrin vücuduna delâlet eden delilleri zikirle kâfirlerin âhireti inkârlarını reddetmiştir. Çünkü her sene ekilip biçilerek insanlara gıda olan arpa ve buğday gibi hububat nev'inden olan şeyleri zikrettiği gibi asırlarca payidar olup evlâd ü ahfada kalan hurma ağaçlarını, bir çok ağaçlardan terekküp eden bahçeleri ve bahçelerin meyvelerini zikretti ki cümlesi haşrin imkânına delâlet eder. Zira; her biri kudret-i İlâhiyenin kemâline birer bürhan-ı kâfidir. Çünkü; meyve ağaçlarının güz günlerinde yapraklarını dökmesi insanların Ölümlerine benzediği gibi bahar günlerinde yeni doğan çocuklar gibi ufacık yapraklar ve çiçekler açarak başlayıp her birinin kemale ermesi öldükten sonra insanın dirilmesine neden delâlet etmesin, elbette delâlet eder.[10]
Vacip Tealâ haşrin imkânına delâlet eden delilleri zikirden sonra o delillerin maksada delâlet ettiğini sarahaten beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz Azimüşşân ölmüş adamlar gibi kurumu^ beldeyi o yağmur sularıyla ihya ettik. O kurumuş beldeyi yağmur suyu ile ihya ettiğimiz gibi öldükten sonra sizi ihya ile kabrinizden böylece çıkarsınız.]
Yani ey münkirler! Öldükten sonra insanın ihyasını neden uzak addedersiniz? Yer yüzü kurumuş ve birbirine muttasıl asla bir menfez yokken yağmur suları ile nasıl yarılıp bahar günlerinde otların bittiğini görmez misiniz? İşte öylece irade-i Ilâhiyye te-alluk edince otların bittiği gibi insanlar da biter, otların bitmesi ile insanların bitmesinde hiç fark yokken bir nev'ini gözlerinizle görüp kalpleriniz tasdik ettiği halde aynı surette ihya olunacak insanın dirilmesini neden inkâr edersiniz? Şu halde aynı imkân ve hükümde olan iki şeyin birini tasdik diğerini tekzîb etmek; inad ve istikbârdan başka bir sev değildir.[11]
Vacip Tealâ zaman-ı seâdette bulunan müşriklerin haşr-ı ec-sâdı inkâr ettikleri gibi ümem-i salifenin de inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Mekke ahalisinden evvel geçen Hz. Nuh'un kavmi Nuh (A.S.) ı ve ashab-ı Ress nebileri (Hanzala) yi, Semud kavmi Hz Salih'i, Âd kavmi Hûd (A.S.) ı, Firavun ve kabilesi Musa (A.S.) ı, Lût (A.S.) m irkan kardeşleri Hz. Lût'u, Ashabı Kyke Şuayb (A.S.) ı, Yemen'de Himyerîlerden Tübba' kabilesi nebilerini ve bunlardan her biri taraf-i İlâhîden kendilerini irşâd için gönderilen resullerini tekzîbettiler. Binaenaleyh; cümlesi azab-ı ilâhîye müstehak ve gazab-ı sübhânî ile helak oldular.] Şu halde seni tek-
zibedenler de elbette onlar gibi helak olacaklarından onların tek-ziblerine senin mahzun olmaman lâzımdır. Zira; senden evvel geçen enbiyâ biraderlerinin hepsi kavimleri tarafından bu gibi tek-ziblere maruz kaldılar, akıbet tekzîbedenlerin vücudlan helakle âlemden süpürülüp gittiler, ehl-i iman payidar oldular.
(Ashab-ı Ress) in kimler olduğunda ihtilâf varsa da Ni'metul-lah efendinin tefsirinde beyan' olunduğuna nazaran Ress; bîr kuyunun ismi olup o kuyunun etrafında sakin olanlara ashab-ı Ress denilmiştir. Onlara (Hanzalatübnü Safvan) namında bir nebt gönderilip onu tekzibettikleri mervîdir.
(Ashab-ı Eyke) Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran (Med-yen) karyesinden başka meşelik orman içinde sakin olduklarından Ashab-ı Eyke denilmiş ve bunlara Şuayb (A.S.) ba'solunmuştur.
Kavm-i Tübba'a dair bahis (Sûre-iDühân) da geçmiştir. Tübba'; Yemen'de (Rimyer) kabilesinden zuhur eden padişahların unvanıdır. Tübba'nın kendi mümin olup kavmi kâfir olduğundan Cenab-ı Hak kavmini zemmetmiştir. Hatta Resulüllah'ın «Tübba' nebi midir, değil midir? bilmiyorum» buyurduğu mervîdir. Şu halde (Tübba') nın salih bir kimse olduğunda şüphe yoktur. Lût (A.S.) m kavmi kendi ırkından ve alel ekser akraba ve teallukâtmdan olduğu cihetle Lût (A.S.) m biraderleri denmiştir.[12]
Vacip Tealâ ümem-i salifenin halleri de Resulüllah'ın kavmi olan müşriklerin halleri gibi olduğunu beyanla Resulünü tesliye ettikten sonra müşriklerin haşri inkârlarını delâil-i enfüsiyyeyle reddetmek üzere :
[Müşrikler bizim kudretimizi inkâr ederler de onları evvelen icadımızla bizi aciz mi zannederler? Belki onlar yeni bir icadda sek edicidirler.]
Yani; onlar haşri inkâr ederler de düşünmezler mi? Yoksa onları evvelen icadımız sebebiyle bizi yoruldu, kudretimiz tükendi ve ikinci defa haiketmeye kudretimiz kalmadı zannederler de haşri onun için mi inkâr ederler bilmezler mi bizim kudretimizin ve sair sıfatımızın nihayeti yoktur? Binaenaleyh; onları evvelen icada kudretimiz nasıl tealluk ettiyse âhirette icadlarma da Öylece tealluk eder. Çünkü; imkânda bidaye ile nihayenin farkı yoktur. Her iki suret, imkânda müsavi olduğu gibi kudretimizin tealluku da müsavidir. Şu halde onlar evvelen icadımızı bilirler. Onda şüphe etmezler. Belki onların şüphesi ikinci icaddadır. Zira; ölmüş bir kimsenin tekrar dirilmesi âdetin hilafı olduğundan inkâr ederler. Yoksa evvelen kendilerinin icad olunduklarını her zaman ikrar ederler. İnkâra mecalleri yoktur. Ancak şüpheleri; öldükten sonra yeni bir icadla tekrar icad olunmaların dadır[13]
Vacip Tealâ evvelen icadı ve saniyen icada mani bir şey olmadığını beyandan sonra insanın her haline ilm-i İlâhî lâhik olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat~ı ulûhiyy etime yemin ederim ki biz muhakkak inşa haikettik ve biz insanın hatırına hutur eden şeyleri biliriz. Z ilmimiz hasebi ile biz insana boynundaki damardan daha yakım/.
Yani; zat-ı ülûhiyyetime kasem ederim ki biz insanı evvele" topraktan ve saniyen nutfeden icadettik. İnsanın nefsine arız olâ] ve kalbinde cevelân eden gizli hatıralarını biliriz. Binaenaieyl insanın gönlüne gelen hatıralardan ve sair ahvalinden bize hiç bır gizli olmaz. Çünkü; ilmimiz ona boyun damarından daha yakındır. Bu âyetten maksat; insanın ibtidaen icadını beyanla öldükten sonra ihya olunmasına istidlal etmektir. Çünkü ibtidaen icada kaa-dir olanın Öldükten sonra da iadeye kadir olacağı evleviyyetle sa-bit olur.
Vesvese; gizli bir şadadır. Nefsin vesvesesi; kalb-i insana hutur eden şeydir. Vacip Tealâ insanın kalbine hutur eden şeyleri tamamen bildiğini bu âyette beyan buyurmasıyla zat-ı ülû-hiyyetine hafi bir şey olmadığını beyan buyurmuştur ki kâfirler kalplerine gelen hatıraları gizli zannetmesinler. Verîd ; insanın boynunda iki damardır ki biri sağından diğeri solundan gelir. Kafasında birleşir ve vücud-u insaninin her tarafına kan bu damarlardan cereyan eder. Binaenaleyh; bu iki damar; insanın vücudunun kıvamıdır ve ruh-u insanın bedene hululüne medardır. Şu halde verîd denilen damarlar insana ne kadar yakınsa ilm-i İlâhînin ondan daha yakın olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur.
Bu makamda yakın olan ilm-i İlâhî olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; zat-ı İlâhîde mesafe itibariyle yakınlık ve uzaklık tasavvur olunmadığından âyette her ne kadar zatın yakınlığı zikrolunmuşsa da ilminin kemal-i. şümulünden kinaye olarak mecazdır. Çünkü; zatın yakın olması ilmin yakın olmasına sebep olduğundan zatının yakın olduğunu zikirle ilminin yakın olduğu murad olunmuştur ki zikr-i sebeb ve irade-i müsebbib kabilinden mecazdır.[14]
Vacip Tealâ insanın her halini bildiğini beyandan sonra insanın ahvalini gözetici sağında ve solunda melek bulunup cümle ef'âlini ve bilhassa ağzmdan çıkan sözlerini yazdığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[insanın sağında ve solunda canib-i İlâhîden umum ahvalini gözetmek ve ef âl ve akvalinden her ne sadır olursa onları muntazaman deftere yazmağa memur olan iki melek oturucudur.] O melekler insanın ahvalini telakki ettikleri zaman ilm-i İlâhî lahiktir. Ve boyun damarından daha yakındır. [Ve insan bir söz söylemez; illâ onun huzurunda hazır bir melek amelini gözeticidir.] Binaenaleyh; insandan gerek sevab ve gerek günah her ne sadır olursa onun cümlesini yazar.
Yani; insanların mühmel olarak sözleri ve tuttuğu işleri hükümsüz kalamaz hepsi yazılır. Zira; insanın cümle amalini gözetmek için taraf-ı İlâhîden gönderilmiş iki melek memurlardır. O melekler insanın her bir harekât ve sekenâtını telakki ettikleri zaman iîm-i İlâhî onun boynundaki damarlardan daha ziyade yakındır. Binaenaleyh; meleklerde gaflet olmaz. Farz-ı muhal olarak meleklerde gaflet olsa Vacip Tealâ'mn ilmi kâfidir. İnsanın ahvalini gözetmeye memur olan meleklerden biri insanın sağında diğeri sorundadır. Sağ tarafında oturanın vazifesi; insanın sevabını, sol tarafında oturanın vazifesi; günahını yazmak olduğu ehâdis-i şerife ile sabittir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran Resulüllah'ın «Hasenatı yazan melek seyyiâtı yazanın emiridir.» buyurduğu mervidir. Binaenaleyh; insan hasene işlediğinde sağ tarafında olan melek derhal on sevab yazar. Amma bir günah işlediğinde sağ tarafta olan sol tarafta olan melek:e «Sen yedi saat terket, yazma. Zira; me'mul ki bu adam tevbe veya istiğfar eder de günahına kefaret olur» demekle seyyiâtm derhal yazılmayıp yedi saat tehir olunduğu mervidir.
Vacip Tealâ insanın her halini bildiği halde ahvalini gözetmeye bir melek memur etmesi büyük bir lütuf ve ihsandır. Çünkü; insan meleğin hasenat ve seyyiâtım yazacağım ve yevm-i kıyamette amel defterinin eline verileceğini bilince günahtan vazgeçip sevaba rağbet etmeğe sa'yeder. Bu meleklerin memur olmalarının hikmetlerinden birisi de insan yevm-i kıyamette günahını inkâr ederse meleklerin şehadeti ve defterin elde bulunması ile insanı ilzam ve iskât içindir, yoksa Vacip Tealâ'mn kullarının amelini bilmesine ihtiyacından değildir. Zira; Vacip Tealâ kullarının her hallerini her zaman bilir deftere ihtiyacı yoktur. Melekler insanın her hallerinde bulunurlar, illâ defi zaruret ve cima hallerinde geriden gözetirler. Binaenaleyh; melekleri ezadan vikaye İçin insanın za-ruriyyül vuku olan bu iki haliiMe söz söylemesi kerahet olduğu bazı ehâdis-i celîleden istinbât olunarak kütüb-ü fıkhiyyemizde mezkûrdur.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hayır ve şer insandan sadır olan her şeyin melekler tarafından yazıldığına bu âyet delâlet eder. Hatta hastalığında inlemesinin dahi yazıldığı mervidir. Bazı ulemâ da Meleklerin yazdığı sevap veya azap ica-beden şeyler olup sevaba veya azaba^ müteallik olmayan şeyleri yazmadıklarını beyan etmiştir.[15]
Vacip Tealâ herkesin amelinin yazılacağını beyandan sonra o amelin cezasını mevtinden sonra göreceği cihetle herkes için mevtin muhakkak olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Hakka mukarin olarak ölümün şiddeti geldiğinde taraf-i İlâhîden denilir ki «Şu sana gelen ölümden sen firar edemezsin.»]
Yani; meleklerin insanın işlerini gözetip yazmaları ölümün şiddetleri gelip mevtin emareleri zuhur edinceye kadar devam eder, mevt kendilerine gelip acısı her taraflarını çevirince kıbel-i ilâhîden onlara «Şu senin üzerine şimdi nazil olan ölümden sen firar edemezsin, bu ölümü sen kerîh görürdün. İşte kerîh gördüğün ölüm bağrına çöktü, firara mecalin kalmadı.» denir. Evet! Ölüm insanın bütün me'lûfât ve lezâizini kat'ettiğinden cümle insanlar nazarında gayet çirkin ve acı bir şeydir. Binaenaleyh; mümkün olsa her insan ölmemek ister, lâkin fayda etmediğini ve ölümden kaçmak mümkün olmadığım Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.
ölümün şiddeti ki akla galib ve fehme mani bir haldir. Ölüm gelince bu şiddet onun her tarafını ihata eder. I9te o zaman insan akibetinin seâdet veyahut şekavet olduğunu müşahede eder ve kendi için hakikat-i hal tebeyyün eyler.[16]
Vacip Tealâ insan için Ölüm muhakkak olup Ölümden kaçmak mümkün olmadığını beyandan sonra ba'delmevt cezanın mevkii yevm-i kıyamet olup yevm-i kıyamet dahi İsrafil'in Sura üfürme-siyle olacağı cihetle sura üfürüleceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İsrafil tarafından sura üfürülüp herkes hayran olarak ayak üzerine kalktıkları zaman kıbel-i ilâhîden »İşte şu gün; dünyada size vaadolunan gündür» denmekle o günün kıyamet günü olduğu herkese ilân olunur, j
Bu âyette nefih'le murad; ikinci defa üfürülecek olan sur'dur. Çünkü; bundan evvelki âyette mevt beyan olunmuştu. Zira kıyamette birinci nejihle murad; insanların ve sair ruhların ölmeleri ve âlemin intizamından çıkıp harabolması için vaki olan nejih'tir. İkinci nefih ise insanların kabirlerinden kalkıp hayat bulmaları ve herkesin cezalarını görmesi içindir. Şu halde mevti beyandan sonra nefh'in beyanı; nefih'le muradın ikinci sur olduğuna delâlet eder. Dünyada Peygamberler vasıtasiyle kıyametin geleceği ümmetlerine vaadolunduğundan o güne yevm-i v aîd denilmiştir.[17]
Vacip Tealâ sur'un üfürülmesini beyandan sonra insanlar kalkıp arsa-i mahşere geldiklerinde ceryan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
[Her nefis arsa-i mahşere gelir. Halbuki kendisiyle iki melek bulunur. O iki melekten birisi onu mahşere sevkeder, diğeri amelinin iktizasına göre menfeatma veyahut mazarratına şehadet eder.]
Yani; sûr üfürülüp herkes kabrinden kalkıp mahşere geleceğinde her şahıs yanında iki melek bulunarak gelir. O meleklerden birisi o şahsı mahşere sevkeder diğeri de onun lehine veya aleyhine şehadet eder.
Kazî'nin beyanına nazaran her şahısta bir melek olup iki sjfatı cami olmak ihtimali vardır ki o bir melek hem sevkeder hem de menfeat veya mazarratına şehadet eder. Yahut sevkeden melek dünyada günahını yazmaya şehadet eden melek de sevabını yazmaya memur olandır. Yahut sâikle murad- insanın nefsi ve onun mu-karinidir. Şehîdle murad; insanın azasıdır.
Hulâsa; sûr üiürüldükten sonra nâsın mahşere geldiği zaman herkesin iki melekle geleceği ve o meleğin biri sevkedici olup diğeri ameline şehadet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid ciimlesindendir.[18]
Vacip Tealâ her nefsin iki melekle huzur-u İlâhîye geleceğini beyandan sonra o zamanda canib-i İlâhîden gelecek hitabı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Taraf-ı ilâhiden insanlara hitaben «zat-ı ülûhiyyetime kasem ederim ki ey insan! Sen şu günün geleceğinden gafletteydin. Binaenaleyh; bu gün biz senin gözünden perdeyi açtık şu halde bu gün senin gözün keskindir şiddetle her şeyi görür» denmekle kıyameti inkâr edenler tekdir olunurlar.]
Yani; sûr üfürülüp insanlar mahşere geldiklerinde taraf-ı İlâhîden her insana hitabederek denilir ki «Ey insan! Sen dünyada şu günden gaflet üzereydin/İşte gaflet ettiğin günü re'yelayn-müşahade ettin. Biz senin gözünden o gaflet perdesini kaldırdık. Binaenaleyh; bu gün gözün gayet hiddetli ve keskindir. Her şeyi görür ve i görülmesi mümkün olan her şeye tesir eder. Halbuki dünyada gözün rnahsusâtı görmeye alıştığından ma'kulâtı görmez ve âhirete inanmazdı. Bu günse o perdeler açıldı, meydana çıktı ve her şeyi görür oldun, hiç bir şeyde şüphen kalmadı» denmekle dünyadaki kusurları yüzüne vurulur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet; bu dünyada müşahadesi mümkün olmayan şeyleri âhirette herkesin müşahade edeceğine delâlet eder. Çünkü; dünyada görmeye mani olan gaflet, gözün za'fı ve sair perdeler âhirette zail olur.. Şu halde «mani zail olunca memnu avdet eder» kaidesince perde zail olunca görülmesine mani olan şeylerin cümlesi görülür. Binaenaleyh; insan görmediği bir çok şeyleri görür ve dünyada görülmesi mümkün olmayan bir takım şeyleri görmek mümkün olur. Çünkü; gözün za'fı gider ve gayet keskin bir hale gelir.[19]
Vacip Tealâ âhirette asi olan insanlara söylenecek sözleri beyan ettikten sonra asîlerin mukarinleri olan şeytan veya melek ta-f rafından söylenecek sözü beyan etmek üzere buyuruyor,
[Günahkâr olan kimsenin mukarini olan şeytan der ki «işte şu asî benim indimde Cehennem için hazırdır».]
Yani; günahkâr olan kimselerin'dünyada âhiretten gafletleri üzerine yevm-i kıyamette tekdir olunduktan sonra dünyada insanın daima yanında bulunan ve azdıran şeytan der ki «İşte şu asî benim indimde Cehennem için hazırdır. Zira; ben iğfal ettim, aldattım ve kötü amellerini kendine güzel gösterdim, onu yoldan çıkarmakla, bir çok günahlar işletmekle Cehennem'e istihkak kesbettirdirn, hazırladım. Binaenaleyh; bu günahkâr benim indimde Cehennem için hazırlanmıştır.» demekler cürmünü itiraf eder. Şu manâ; karın ile muradın şeytan olduğuna nazarandır. Amma bazı müfessirinin beyanı veçhile karin ile muradın insanın amelini gözetmeye memur olan melek olduğuna nazaran manâ-yı âyet: {İnsanın işlediği amellerini yazmak için daima kendine mukarin olan melek der ki «İşte şu defter-i amalinde yazılı olan ameller senin için benim hıfzettiğim ameller ki benim indimde hazır ve mahfuzdur».] demektir.
İnsanın yanında daima bulunur bir -karin olduğuna bu âyet delâlet eder. Amma meleğin bulunduğuna ve amelinin yazıldığına diğer âyetlerde dahi delâlet vardır. Binaenaleyh; herkesin amelini yazmak için meleğin bulunduğu kat'idir, hilafını itikat caiz değildir. İnsanı azdırmak için şeytanın bulunduğu dahi kafidir. Bunda da şüphe olmadığı gibi herkesin yanında ona mahsus bir şeytanın mukarin olduğuna dahi bazı ehâdis-i celile delâlet eder.[20]
Vacip Tealâ insanın karini tarafından söylenecek sözü beyan dan sonra kendi tarafından söylenecek sözü beyan etmek üzere buyuruyor.
[Hesap görülüp herkesin gideceği mahal meydana çıkınca Al-îahü Tealâ tarafından denilir ki «atın Cehennem'e her küfredici kâfiri ki o kâfir Hakka inad edici, emvalinin zekâtını vermeyici. haktan geçerek batıla meyil ve dininde şekkedicidir». İşte şu sıfatları taşıyan kâfirin istihkakı Cehennem'dir.]
Yani; asîlerin karinleri söyledikten sonra Vacip Tealâ tarafından asîleri sevkeden melekle a'mâlihe şehadet eden meleğe hitaben «ey Melekler! Küfründe ileri giden ve şiddet gösteren her kâfiri Cehennem'e atın ki o kâfir hakkı inkâr etmekte son derece inad edici, emvalinin zekâtını vermeyici, din-i İslama girmek istiyenleri men' ve hakkı terkederek başkalarına zulüm ve din-i islâmm hak olduğunda şekkedicidir. İşte şu sıfatları taşıyan kâfirin istihkakı Cehennem'dir.» buyurulmakla kâfirin Cehennem'e atılması emro-lunur ve emr-i İlâhî derhal icra edilir.
Vacip Tealâ kâfirleri bu âyette beş sıfatla tavsif etmiştir: Birincisi; şiddetle küfredici olmalarıdır. İkincisi; hakkı kabul etmemekte inad edici olmalarıdır. Üçüncüsü; hayır olan işlere şiddetle mani olmalarıdır. Dördüncüsü; zulm ü teaddî edici ve Haktan tecavüzle batıla meyledici olmalarıdır. Beşincisi; din-i Muhammedi'de şekkedici olmalarıdır. Bunlardan her biri Cehennem'e istihkaka kâfi olduğu halde hepsinin bir adamda bulunması onun şiddetle Cehennem'e atılmasını mucib olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu misilli kâfirler hakkında Cehennem'e atılmalarına dair emr-i İlâhî şiddetle varid olacaktır. şiddetle küfredici demektir ki müşriklerdir. Zira şirk; küfrün her nevrinden eşeddir. ziyade inad edici demektir ki Hakkı kabul etmemekte şiddet göstericidir. hayır; enım-ı ibadât ve hayrata şamildir.
Şu halde, her hayra mani olan kimseye mennâun lilhayır denilir. Bu makamda zekâtını men'ile fukaranın hakkını vermeyenler ve din-i islâma girecekleri men'edenler murad olunmaya elyaktır. Çünkü; âyetin (Velid b. Mugîre) hakkında nazil ve (Velid) in ise sadakat-ı mefrûzasmı vermekte gayet bahil olduğu mervîdir.
zulüm ve haktan batıla meyledici demektir ve kâfirlerin cümlesinde bu manâ mevcuttur. din-i islâmdp, şekkedici Jemektir.[21]
Vacip Tealâ şu beyan olunan sıfatlarla kâfirleri zemme sonra itikatta en fena olan şijki irtikâb ettiklerini beyan zemmetmek üzere buyuruyor
[O kâfir-i anîd sol kimsedir ki Allah'la beraber Allah'dan başka mabud ittihaz etti, Allah'dan başka mabud olduğuna zahib oldu. Şu halde o muannid kâfir Allah'ın şeriki olduğunu itikad edince «Siz onu şiddetli azab içine atın» denilir.] Binaenaleyh; müşrikler Cehennem azabının en şiddetli mevkiinde bulunurlar. Zira şirk; küfürlerin her nev'inden eşedd olduğu cihetle şirki irtikâbedenler azabın şiddetlisine müstehak olurlar. Çünkü cezanın cinayete göre tertib olunması; adalet ve kavaid-i esasiyye iktizasındandır.[22]
Vacip Tealâ Allahü Tealâ'ya sirkeden müşrikin Cehennem'in şiddetli ateşine atılması.taraf-ı İlâhîden emrolununca bütün günahlarını şeytana tahmil etmesi üzerine şeytan tarafından irâd edilecek nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[O müşrikin karini olan şeytan der ki «Ya Rabbi! Ben onu id-lâl edip tuğyana sevketmedim. Lâkin o kendi hidayetten pek uzak dalâletteydi.»] Şeytan böyle demekle kâfirin cinayetini kendine yükletir.
Yani; kâfirin Cehennem'e atılmasını Cenab-ı Hak emretmesi üzerine o kâfir Cehennem'e girince «Ya Rabbi! Beni, mukarinim olan şeytan azdırdı, bütün günahları irtikabıma sebeboldu» diyerek şeytandan şikâyet edince şeytan mukabele eder der ki «Ey bizim Rabbimiz! Ben onu idlâl etmedim o kendi yoldan çıktı ve bir dalâlette bulundu ki o dalâlet hidayetten gayet uzaktı. Ve doğru yola girmek ihtimali yoktu.»
Şu manâ; karinin şeytan olduğuna nazarandır. Amma karinin melek olduğuna nazaran manâ-yı âyet şöyledir : [Kâfirler Cehennem'e girince «Ya Rabbî! Ben tagî değildim ve lâkin amelimi yazan melek benim demediğim sözleri ve işlemediğim amelleri yazmış. Ben defterimde olan günahları işlemedim» demesi üzerine karîn olan melek «Ey bizim Rabbimiz! Ben emrolunduğum veçhüzere yazdım. Binaenaleyh; acele etmedim, ancak söylediğini ve işlediğini yazdım. Söylemediğini ve işlemediğini yazmadım. O kendisi tuğyan etmekle dalâleti irtikabetti» demekle kâfiri ilzam eder. |
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kâfirin küfrü şüphe üzerine olmayıp mücerred inad ve istikbârdan neş'et ettiği cihetle imanı ihtiyar etmesi gayet uzak olduğuna işaret için Cenab-ı Hak dalâleti bu'diyyet yani gayet uzak olmakla tavsif buyurmuştur.
Şeytanın bundan evvelki âyetlerde «benim idlâlim sebebiyle Cehennem'e hazırlanmış» demesiyle bu âyette «idlâl etmedim» demesi arasında tenakuz yoktur. Çünkü; «İdlâl ettim» dediğinde ihtiyarıyla dalâleti kabul etti.» demektir. Bu âyette ise «idlâl etmedim» demek «idlâle icbar etmedim» demektir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şeytan evvelki âyette idlâl ettiğini ikrar etmişse de ikinci âyette kendi de Cehennem'e girince şeytan idlâlini inkâr etti demektir. Binaenaleyh; âyetler şeytanın ikrar ve inkârını beyan ettiği cihetle tenakuz varsa şeytanın sözündedir, ke-lâm-ı ilâhîde değildir. Zira; âyetler şeytanın söyliyeceği sözleri hikâyedir.[23]
Vacip Tealâ Cehennem'e giren asî ve karini olan melek ve şeytanla aralarında vaki olan mücadelelerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ onlara dedi ki «benim huzurumda muhasama etmeyin. Çünkü; şimdi muhasamamn faydası yoktur. Halbuki Rü-sul-ü Kiram vasıtasiyle sizi irşâd için inzal ettiğim kitaplarımda tuğyan ve isyan edenlere azab edeceğimi beyan ve takdim etmiştim. Siz ise kabul etmediniz. Binaenaleyh; sizin için ihticaca salih bir i'tiraz kalmadı. Şu halde mücadelenizde fayda yoktur. Zira; benim indimde sebkeden. hükm-i İlâhiyyem tebeddül etmez ki (Ben işlemedim ve beni şeytan idlâl etti) demek gibi bir takım vahî i'tizarlardan fayda göresiniz vfc ben kullarıma zulmedici değilim.] Şu halde herkesin isyanı üzerine azab ederim, günahından ziyade azabetmem ki zulüm olsun. Binaenaleyh; size vaki olan azab sizin günahınız miktarıdır ve hiç bir kimseye atf-ı cürmetmeye se-lâhiyetiniz yoktur.» demekle Cenab-ı Hak onları muhasamadan nehiy ve feryadın, çağırışıp bağırışmamn faydası olmayacağını kendilerine tefhimle iskât eder.[24]
Vacip Tealâ ins ü cinden Cehennemi dolduracağını kitaplarında haber verdiği cihetle o haberini tasdik ve vaadini tahkik etmek üzere buyuruyor.
[Zikret ya Ekrem-er Rusül şol günü ki o günde biz Cehennem'e sual eder deriz ki «sen asîlerle dol d un mu?» Cehennem de «Bize daha ziyade var mı?» demekle cevab verir.]
Yani; ehl-i Cehennem gelip fevç fevç Cehennem'e atıldığında biz Cehennem'e «Ey Cehennem! Seri günahkârlarla doldun mu? Daha boş yerin kaldı mı?» deriz. Cehennem-de bize «Daha ziyade var mı?» der. Çünkü; asîler gelip Cehennem'e atıldığında daha boş mahalleri kaldığı için asîlerden daha ziyade olsa alabileceğini beyan eder.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu sual Cehennem'e ehl-i Cehennem'in cemisi dahil olmadan evvel olmak ihtimali ga-libtir. Çünkü; ehl-i Cehennem'in cemisi dahil olduğunda dünyada Cenab-ı Hakkın haber verdiği cihetle Cehennem dolacağından ziyade talib olmaz. Şu halde ziyadeye talib olması ehl-i Cehennem'in hepsinin girmeden evvel olacağına delâlet eder.
Vacip Tealâ Cehennem'in dolup dolmadığını ilm-i ezelîsi ile bildiği halde Cehennem'e sualinin hikmeti; ikidir: Birinci-s i -dünyadaki vaadini tahkik etmektir. Çünkü; dünyada inscinden Cehnenem'i dolduracağını Kur'an'da beyan buyurmuştu. ikincisi; kâfirlere tevbih ve tekdir içindir.[25]
Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in hallerini beysyndan sonrJı Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Uzak olmadığı halde Cennet müttekîiere yakîaştırılmıştir.]
[Cânib-i İlâhîden ehl-i Cennet'e denilir ki «işte şu derecât-ı âliyye; evâmir-i İlâhiyyeyi hıfzederek her işinde Allah'ın şeriatına rücû' edenlerin küllisine dünyada vaadolunsn sevabtîr.»]
[O müttekîler sol kimselerdir ki onlar anilgıyâb Rahman Tea-lâ'dan korkar ve halis kalbiyle Cenab-ı Hakkın huzuruna gelenlerdir.] Şu halele Allah'tan korkanlara ve huzur-u kalple gelenlere Cennet gayet yakınlaştırılmıştır.
Yani; şirkten ve sair günahlardan kaçınmakla nefislerini tehlikeden vikaye eden müminlere Cennet uzak olmadığı halde yak-laştırılmıştır, ehl-i Cennet, Cenneti görünce taraf-ı İlâhîden onlara «Şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennet'tir» denilir. O Cennet ma'siyetten dönerek taat-ı İlâhiyyeye rücû edip emr-i İlâhîyi lâyık olduğu veçhüzere hıfzeden kimselerin cümlesine yaklaştırılır, ki o kimseler Rahman Tealâ'yı görmedikleri halde korkarlar. Binaenaleyh; huzur-u İlâhîye ihlâs üzere taat-ı Ilâhiye-ye rücû ederek hâlis kalpleriyle gelirler.
Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile ehl-i Cennet Cennet'e dahil olmadan evvel arş-ı a'lânı^ sağ canibinden yakın bir mahalden Cennet-i âlâ ehl-i Cennet'e gösterilir ve o zaman «şu gördüğünüz Cennet; dünyada size vaadolunan Cennettir» denilir. İşte o zamanda ceryan edecek ahvali Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Ehl-i Cennet'in Rahmet-i İlâhiyyeyi fazlaca recâ ettiklerine işaret için esma-i husnâ içinden rahman ism-i şerifi varid olmuştur. İnsanda muteber olan Allah'ın emrine rücu eden kalb-i halis olduğuna işaret için bu âyette kalp; mürâb lafzıyla tavsif olunmuştur. Çünkü Allah'tan korkmayan ve emrine rücu eylemeyen kalp kasavet sahibi olduğundan nazar--ı İlâhîde itibardan sakıttır.
Hulâsa, ehl-i Cennet'te beş sıfat lâzım olup onlar da müttekî olmak, her emrinde Cenab-ı Hakkın şeriatına rücû etmek, ahkâm-ı İlâhiyyeyi hıfzedici olmak, Allah'tan korkmak ve kalbi Cenab-ı Hakka merbut bulunmak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[26]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in evsafım beyandan sonra ehl-i Cen net'e vaki olacak iltifat-ı İlâhiyyesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Taraf-ı İlâhîden ehl-i Cennet'e taltif suretiyle «azabtan kurtulmuş olarak Cennet'e girin. İşte şu gün; ebedî Cennet'te kalacağınız bir gündür» denilir. Halbuki ehl-i Cennet için «Cennet'te her istedikleri vardır. Ve bizim indimizde onlar için hazırlanmış daha ziyadesi vardır.» denilmekle iltifat olunurlar.]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e dört şeyle iltifat edeceğini bu âyette beyan buyurmuştur : Birincisi; bilûmum afat ve azabtan ve sair korkulacak şeylerin cümlesinden salim olduklarını beyanla Cennet'e girmelerine emr-i İlâhî'nin zuhur etmesidir, ikincisi; Cennet'e girdikleri gün yevm-i hulûd olup Cennefte ölüm olmayacağının beyan olunmasıdır. Üçüncüsü; Cennette arzu ettikleri her şeyin bulunacağını-beyanla tebşir olun-;malarıdır. Dördüncüsü; ind-i İlâhîde onların gördüklerinden daha ziyade ni'metlerin bulunmasını beyanla kalplerinin vıesrur olmasıdır.
Bu âyette ziyade yle murad; ehl-i Cennet'in Cenab-ı Hakîki bizzat görmeleri olduğu cumhur-u müfessirîn'in cümle-i beyâna tındandır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile seIâm ile murad; \azabtan iselâmet olduğu gibi nail oldukları nimetlerin zevalinden 'dahi se-.iâmettir. Yahut Allah'dan ve meleklerden selâm lâfzını almaktır. JÇünkü selâm lâfzı; enva-ı mekârihten selâmeti iş'âr ettiğimden selâmla taltif olunmak ehl-i Cennet için büyük tebşiri mutsjzammırı seâdet-i uzmâdır.[27]
Vacip Tealâ kâfirleri azab-ı uhrevî ile tehdid ve ehjl-i Ceil-net'in nimetlerini beyan imana terğib ettikten sonra azab-ı jdünyeVî ile dahi tehdid etmek üzere buyuruyor.
[Mekke ahalisinden evvel Rasullerini tekzib edip iman etmeyen bir çok ümmetler ihlâk ettik ki onların kuvvetleri ve şiddetleri senin kavminden daha ziyadeydi, tutuşları Mekkelilerden şiddetliydi. Onlar yer yüzünde dereleri, dağları ve taşları deldiler. «Günahları iktizası helakten ve ölümden kurtulmaya bir fcare bulup bir melce' ele geçirebildiler mi?»]
Yani; ya Ekrem-er Rusül! Senin kavminden evvel nice ümmetleri meselâ Âd ve Semud ve Firavun'un kavmi gibi satvet ve saltanat sahipleriyle, Mekke'lilerden daha ziyade emval, evlâd, a'van ve etba'lan çok bir takım akvamı biz ihlâk ettik ki onlar yer yüzünü gezdiler, dereleri, dağları deldiler, yollar yaptılar, köşkler ve saraylar inşâ ettiler. İşte bu kadar kuvvet ve satvet sahibi olan akvam gazab-ı İlâhîden kurtulmaya bir çare bulabildiler mi? Elbette bulamadılar. Binaenaleyh; helak olup gittiler. O ümmetler o kadar kuvvet ve kudretle helakten halasa bir çare bulamayınca Mekke'-liler hiç bulamazlar. Şu halde onlar kendilerini irşâd için taraf-ı İlâhîden gönderilen Resullerine iman etmediklerinden helak olunca, Ya Ekrem-er Rusül! Senin kavmin de sana itaat etmedikçe helak olacaklardır. Helakten halâsa ise iman etmekten başka çare yoktur.
tenkib ; bir şeyi delmek manasınadır.
Ümem-i salifeden bir çokları dağları deldiler, yollar yaptılar, taşları deldiler köşkler yaptılar, beldeleri dolaştılar görülmesi mümkün olan ma'mureleri gördüler, fakat helakten kurtulmaya bir çare bulamadılar. Halbuki onlar yer yüzünü i'mârda muktedâ bih olmuşlar, kuvvet ve kudretlerini âleme tanıtmışlardı. Böyle oldukları halde kendilerine irşâd için gönderilen Resullerine iman etmedikçe helakten kurtulamadılar. Binaenaleyh; kendi Resullerine iman etmeyen Mekke ahalisi de kurtulamazlar. Zira; bunlar evvel geçenlerden daha zayıflardır, Mekke'liler ticaret sebebiyle seyr ü sefer edip evvel geçenlerin harabelerini seyr ü temâşâ ediyorlar. Onlardan ibret alıp mütenebbih olmaları lâzımken mütenebbih olmuyorlar. Binaenaleyh; helake müstehaklardır,[28]
Vacip Tealâ evvel geçen milletlerden Resullerine iman etmedikleri için bir çoklarının helak olduklarını beyandan sonra onların helaklerinden bu ümmet için hisse ve nasibin ibret almak olduğunu bey an. etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Şu sana inzal olunan Kur'an'da ve o Kur'an'ın beyan ettiği ahkâm ile o ahkâm içinden bilhassa ümem-i salifenin helaklerine dair olan ahkâmda aklı olup kalb-i selime malik olan veyahut kendine kulak verilmiş can kulağıyla, kalbi hazır ve zihni toplu olarak dinleyen kimse için nasihat vardır.]
Yani; şu sûrede zikrolunan gerek kâfirlerin hallerinde, gerek müminlerin derecelerinde, gerek evvel geçen ümmetlerin helaklerinde gafil olmayıp huzur-u kalple düşünen ve kendine verilen kulağıyla dinleyen akl-ı kâmil sahipleri için ibret vardır. Binaenaleyh bunları sathi bir bakışla bakıp ehemmiyetsiz bir dinleyişle dinleyip geçivermemek lâzımdır. Zira; bunların her birinde insanlar için ayrı ayrı maksatlar ve faydalar vardır. Onları düşünmek ve birer birer arayıp bulmak ve muktezasma göre amel etmek vezaif-i diniyye cümlesindendir. Çünkü; aklı olan bir kimse için bu âlemin elden ele devredip ve ahvalin gün be gün saat be saat değişip teğayyür etmesini ve Cenab-ı Hakkın ef'âlindeki acaib ve garaibini tefekkür etmekle nefsini bir saha-i selâmete çıkarmanın çaresini araması levazım-i insaniyedendir. Kezalik taraf-ı İlâhîden kendine verilen ve doğru sözü dinlemeye lâyık olan kulağıyla taraf-ı risaletten tebliğ olunan ahkâmı kendi hazır ve kalbi toplu olduğu halde dinleyerek muktezasiyle amel edip nefsini mehlekeden kurtarması vaciptir. Binaenaleyh; bir kimsenin aklı olmaz veyahut aklı olur lâkin hak olan sözü dinlemez veyahut dinler fakat gafil olursa o kimse hiç bir şeyden müteessir olmaz, kendini mehlekeden kurtaramaz. Adetâ yırtıcı bir behâim menzilesinde olduğu cihetle nefsini helakten tahlîs edemez.
"Kendine söylenen doğru sözü kalbi hazır olduğu halde dinler, manâsını düşünür, zihnini toplar, ve sadakatla mecliste hazır olduğu halde kemal-i itaatle alır ve mucibiyle amel eder» demektir.
Tefekkür şanından olan kalbe ta'zîm için bu âyette kalp lâfzı tâ'zime delâlet eden tenvin île nekre olarak varid olmuştur. Çünkü; tefekküre kaadir olmayan akıl elbette hakir, tefekküre malik olanın şanı ise azimdir.
Hulâsa; sahib-i şeriattan vaki olan tebligatı lâyıkıyla dinlemek vacip ve ondan müstefid olmak üç şart ile meşrut olup birincisi; safî kalbe malik olmak, ikincisi; Hak sözü dinliyecek sadık kulağa sahib olmak, üçüncüsü; kalbin ve kulağın bulunmasıyla beraber vücudu o makamda hazır olup zihni toplu olarak can kulağıyla dinlemek ve düşünmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümles indendir.[29]
Vacip Tealâ ümem-i salifenin helaklerinde ümmet-i Muham-med için ibret olduğunu beyandan sonra haşrin imkânına delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ulûhiyyetime yemin ederim ki semâvat, arz ve onların aralarında olan mevcudatı altı gün miktarı bir vakitte Biz Azimüş-şân halkettik. Halbuki bu kadar cesametli mevcudatı halkettiğimiz az bir zamanda bize yorgunluk gelmedi ve azıcık bir durgunluk bile arız olmadı.] Şu halde bu kadar yeri, gökleri ve onlarda olan
ayları, yıldızları, hayvanları, otları ve ağaçları altı gün miktarı bir zamanda halkedip de asla yorgunluk arız olmayan Vacibül Vü-cud'un insanları Öldükten sonra ihya edip amellerine göre ceza vereceğinde şüphe yoktur.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile bu âyetin Yahudilerin batıl itikatlarını red ve ibtal etmek için nazil olduğu mervidir. Çünkü; Yahudiler «Allahü Tealâ âlemin i'câdma ehad günü başladı Cuma günü bitirdi ve Cumartesi günü hâşâ arş-ı ala üzerine arkası üstü yattı dinlendi» derler. Bu itikat üç cihetten batıldır: Birincisi; Cenab-ı Bak'ka yorgunluk isnadıdır. Zira yorgunluk isnad etmek; kudret-i İlâhîyyeyi tenkîs ve tahdid etmektir. Halbuki kudret-i İlâhiyye mütenahiye değildir. İkincisi; arş-ı ala üzerinde kararlaşıp yatmasıdır. Zira; Allahü Tealâ'nm mekâna ve yatıp oturmağa ihtiyacı olmadığından mekândan ve' sair emâre-i hu.dûstan münezzehtir. Üçüncüsü; âlemin hilkati ehad günü başladı ve Cuma günü bitti demeleridir. Çünkü; âlem halkolunmadan evvel zaman ve zamanı taksim eden gece, gündüz, ay ve güneş yoktu ki Cuma ve ehad günleri olsun. Amma âyette zikrolunan. "Altı günde» demek bunda» evvel bazı âyetlerde beyan olunduğu veçhile «altı gün miktarı bir zamanda» demektir. Ve bu te'vü zaruridir. Zira; gün, hafta, ay, sene ve bunların cümlesinin vücudu bu âlemin vücudundan sonradır. Çünkü ayı, günü tayin gece ve gündüzün vücuduyla olup ay ve gün ise arzın ve semanın vücuduyla olduğundan bu âlem halkolunmadan evvel ehad, cuma ve sair günler yoktu. Binaenaleyh âyette beyan olunan altı gün; miktardan kinayedir. Şu halde Tevrat'ta böyle yanlış bir şey olmadığından Yehud'un Tevrat'ta naklettikleri itikatları,; tahrif olunan ve su-u te'viie uğrayan mesaildendir.[30]
Vacip Tealâ müşriklerin akibet helak olacaklarını ve mevcudatı altı gün miktarı bir zamanda halkettiğini beyandan sonra Resulüne bazı vesayâsını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kâfirlerin hali temerrüd ve inad olunca ya Ekrem-er itusül! Müşriklerin söyledikleri sözlerine sen sabret, gün doğmadan ve gün inmeden evvel Eabbinin senasına mülabis olduğun halde ne-vâkistan Rabbini tenzih et.]
Yani; ey Habibim! Müşriklerin hasrı inkâra dair söyledikleri şeyler üzerine sabret. Zira; bu âlemi icada kaadir olan Rabbin Tealâ öldükten sonra insanları ihyaya ve onlardan ahz-ı intikama kaadir olur. Binaenaleyh; müşriklerin âhireti inkârlarına müteessir olma, akşam ve sabah Rabbin Tealâ'nm hamdine mülabis olduğun halde Rabbini nevakıstan tenzih et.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette tulu' ve Gurub-u Şemsi zikretmek, umum evkatte teşbihin lâzım olduğun^ işaret içindir. Yani; «Her zaman Rabbini sena etmekle beraber ne| kaisten tenzih et» demektir. Bu iki vakti zikretmek; onların şerefilerine işarettir. Yani «Rabbin Tealâ'nın hamdine mukarin olduğun halde Vacibülvücudu her zaman tenzih etmek lazımsa da hele şu iki vakitte daha ziyade teşbih etmek lâzım» demektir.
Bu âyette teşbih; namaz manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Resul-ü mükerrem sen kâfirlerin nâlâyık sözlerine sabret, akibet selâmettir. Allahü Tealâ'ya hamd ü sena eder olduğun halde sabah ve akşam namazlarını eda et] demektir.[31]
Vacip Tealâ şems'in tuluundan ve gurubundan evvel teşbihin lüzumunu beyandan sonra geceleri dahi teşbihin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Gecenin bazı cüz'lerinde ve secdelerin arkasında Rabbini teşbih et.]
Yani; gündüzün iki tarafı olan akşam ve sabahta Rabbin Tea-lâ'yı teşbih ettiğin gibi ey Nebiyy-i Zişân! Gecenin bazı saatlarmda ve secdeyle kıldığın namazlar akabinde dahi teşbih et.
Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sücûdun edbarı ile murad; akşam namazından sonra kılman iki rekat ve sabah namazından evvel kılman iki rekat sünnetler olduğu (Ömer)., (Ali) ve (İbn Abbas) (R.A.) hazerâtmdan mervîdir. Resulüllah'ın nevafil içinde sabah namazının evvelindeki iki rek'at sünnete ihtimamı sair nevafile ihtimamından daha ziyade olduğu Hz. Aişe (R.A.) den mervîdir.
Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyetler beş vakit namaza şamildir. Çünkü gün doğmazdan evvel teşbih ile murad; sabah namazı ve gurubtan evvel teşbih ile murad öğle ve, ikindi namazları ve gecenin bazısında teşbih ile murad; aksam ve yatsı namazlarıdır. Secde akabinde teşbih ile murad; farz namazları akabinde edâ olu-nan nevafil-i mesnunedir.
Hulâsa; gecede, gündüzde ve bilhassa tayin olunan vakitlerde!; Cenab-ı Hakka ta'zîm ve teşbihin lâzım olduğu bu âyetten rnüste-f fad olan fevaid cümlesindendir.[32]
Vacip Tealâ teşbihin lüzumunu beyandan sonra o teşbihlerin faydası görüleceği yevm-i kıyameti zikretmek üzere
buyuruyor.
[Ey Habîbim! Yakın bir mekândan münadînin nida edeceği gün hakkında sana vahyolunan haberi işit ve o güne intizar et.]
Yani; ey Resulü Mükerrem! İşit sen sol günü ki o günde İsrafil , dünyanın her tarafında bulunan emvâta işittireceği derecede yakın bir mahalden nida eder ve o sadâyı alesseviye herkes işitir. Binaenaleyh; o günde insanların göreceği zahmetler ve mihnetler hakkında sana vahyolunan haberleri sen işit ve ümmetine tebliğ et.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette münadî ile murad; Cib-ril-i Emîn olmak ihtimali varsa da ekser-i müfessirînin beyanlarına nazaran münadî ile murad; İsrafil'dir. Zira nida; sür3un sadâsıdır. Sûra üfürecek ise İsrafil'dir. Onun sadâsıyla halkın hayat bulacağı diğer nususla da sabittir. Rivayet-i sahih aya nazaran İsrafil'in nidası şu kelimelerle olacaktır : »Ey çürümüş kemikler, kesilmiş mafsallar, toprağa karışmış etler ve dağılmış saçlar! Siz hayat bulun, kabirlerinizden kalkın ki Allahü Tealâ fasl-ı kaza. hesap ve ceza için sizin mahşere içtimâinizi emrediyor» demekle emvâtı mahşere davet eder. ve bilcümle emvât derhal hayat bulur, şu sözleri işitir, derhal davete icabet ederek mahşere içtimaa müsaraat ederler, zaman geçmeksizin her şahıs hesap mahallinde hazır bulunur ve vaki olacak emr'-i İlâhîye intizar ederler, Mekân-ı karîbile murad; Beyt-i Mukaddeste Sahratullah mevkii olduğu Tefsir-i Hâzin'in çümle-i beyanatmdandır. Binaenaleyh; İsrafil'in sadâsı Sahratullah'tan her tarafa alesseviyye vasıl olur. Zira; SahratullarTın dünyanın ortasında olduğu mervîdir. Ebussuud Efendinin beyanı veçhile ibtidâen icad kiln kelimesiyle olduğu gibi nihayette iadenin dahi kün kelimesiyle olması muhtemeldir.
Halkın dirilmesi için İsrafil'in Sura lifüreceği ve' Cibril-i Eminin mahşere davet için nida edeceği ve bu makamda münadi ile muradın Cibril-i Emin olduğu Tefsir-i Medarik'te beyan olunmuştur.
Mekân-ı karîb hangi mekân ve münadî kim olursa olsun nidanın vukuu, hesab ve ceza için içtima kafidir. Binaenaleyh; nasm mahşere içtimaını inkâr etmek zaruriyyât-ı diniyyeyi inkâr olduğu cihetle küfr-ü sarihtir.[33]
Vacip Tealâ bir münadînin nida jMceğini beyandan sonra o günde herkesin o sadâyı işiteceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Hasrolunmalarına irade-i îlâhiyye taalluk edince ins ü cin haşre müteallik olan ikinci sedayı bak olarak işitirler ve o günde vaki olacak abvale dair sana vabyoîunan şeyleri işit ki işte o sayhanın vuku bulacağı ve emvâtm kabirlerinden kalkacakları gün kabirlerinden çıkacakları gündür.] Binaenaleyh; o günde bilcümle ins ü cin büyük, küçük, erkek, dişi. islâm, kâfir kabirlerinden çıkıp mahşere gideceklerdir.[34]
Vacip Tealâ kabirlerinden kalkacaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz dünyada insanları ihya eder ve Öldürürüz, âhirette mercileri ancak bizim huzur-u İlâhîmizdir, bizim huzurumuzdan başka merci1 yoktur.]
Yani; biz dünyada insanı evvelen icâdeder sonra öldürürüz âhirette tekrar ihya ederiz, âhirette cümle halkın mercii bizim huzur-u manevimizdir. Binaenaleyh; bizim huzurumuza gelmedik kimse bulunmaz. Zira; herkesin cezasının tertibolunacağı ve hesabının görüleceği bizim huzurumuzdur. İyi, kötü herkes amelinin cezasını görecektir ve o hükmü verecek mahkeme-i Kübrâ orasıdır.[35]
Vacip Tealâ İsrafil'in Sura üfüreceğini ve herkesin o sadâyı işiteceğini ve nâsm kabirlerinden kalkacağını beyandan sonra mahşere içtimain keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Muhterem! Zikret sol günü ki o günde insanla rın kabirleri yarılır ve kemal-i sür'atle kabirlerinden çıkar, işte şu, onların kabillerinden sür'atle çıkmaları; nâsın mahşere içtimaları-dir. Bu içtimâ, nâsi ihya etmek ve mahşere toplamak bir haşirdir ki bizim üzerimize bu pek kolay bir şeydir.] Yoksa kâfirlerin düşündükleri gibi nâsı ihya etmek, kabirlerinden kaldırmak, mahşere cem'etmek, herkesin hesabını sormak ve cezalarını vermek bizim kudretimize nazaran_ müşkül bir şey değildir.[36]
Vacip Tealâ yevm-i kıyamette cereyan eden ahvalin t azısın beyandan sonra Resulünü tesliye ve ehl-i Mekke'yi tehdîd etmel üzere buyuruyor.
[Biz onların dedikleri sözleri biliriz ve sen ey Habibim! Onlar üzerine cebredici olmadın.]
Yani; biz kıyameti inkâr edenlerin inkâra dair söyledikleri sözleri ve senin sözlerine itiraz ve inkâr sadedinde söylediklerini .gizli ve aşikâr cümlesini biz bilirz, sen onlar üzerine ahkâmı kabule ceb-redici değilsin, ancak sana vahyolunan ahkâmı tebliğe memursun. Binaenaleyh; vazifeni ifa ettikten sonra onların sözlerinden müteessir olma. Zira; söyledikleri sözlerine bizim ilmimiz lâhik olduğundan cezay-ı sezalarını veririz. Şu halde esef kâfirlere aittir, size ait değildir.
Bu âyette iki cümle vardır : Birinci cümle kâfirleri tehdid etmiştir. Zira Öenab-ı Hakkın onların söyledikleri her sözü bilmesi; o sözleri üzerine ceza vereceğini iş'âr ettiğinden söyledikleri sözlerin cezasından kâfirlerin korkması lâzım gelir. İkinci cümle; Resulüllah'ı testiyedir. Çünkü Resulüllah'm onlar üzerine cebredici olmadığını beyan; ancak vazifesi tebliğ olup bu vazifeyi edâ ettikten sonra bütün mes'uliyyet kâfirlere ait olduğunu iş'âr ettiğinden Kesulüllah için kederi mucib bir şey olmadığını bevan etmektir.[37]
Vacip Tealâ Resulünün kâfirleri iman etmeye icbar etmek vazifesi olmadığını beyandan sonra vazifesini beyan ve tayin etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Sen vaîdimizden korkanlara Kur'an'ı zikret.]
Yani; siz onların söylediklerini bilince ve sen de onları din-i hakkı kabule icbare memur olmayınca bizim tehditlerimizden korkan kimselere sen Kur'an'ı zikirle ahkâmını beyan ve Kur'an'm muktezasıyîa onlara vaazet ki azabımızdan korkan kimseler kabul ederler, korkmayanların bildikleri ellerindedir.
Kur'an'm nasihatlarmı nazar-ı itibare alarak intifa edenler an-| cak Allah'tan korkanlar olduğundan bu âyette Vacip Tealâ Kur'-g an'm zikrini azabtan korkanlara tahsis buyurmuştur. Çünkü; Allah'-J dan korkmayanlar Kur'an'm nasihatından intifa etmezler.[38]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5514-5515
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5515-5516
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5516
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5516-5517
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5518
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5518-5519
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5520
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5520-5521
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5521
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5521-5522
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5523
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5523-5524
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5524-5525
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5525-5526
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5526-5528
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5528-5529
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5529
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5529-5530
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5530-5531
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5531-5532
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5532-5533
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5533-5534
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5534-5535
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5535-5536
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5536-5537
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5537-5538
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5538-5539
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5539-5540
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5540-5542
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5542-5543
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5543-5544
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5544-5545
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5545-5546
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5546
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5546-5547
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5547
[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5547-5548
[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5548-5549
İslami Okul Okulların En Önemlisi