Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Zariyât - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 51. Sayfa

SURE-İ ZARİYÂT.. 2

YİRMİYEDİNCİ CÜZ.. 6


SURE-İ ZARİYÂT

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Altmış âyeti camidir.

[Topraklan ve sair eşyayı savurucu rüzgârlara, ağır yağmur­ları götürücü bulutlara, bulutları götürücü rüzgârlara, deryada ko­laylıkla yürücüyü gemilere ve insafların erzakı ve saire gibi mühim işleri taksim eden meleklere kasem ederim ki sizin vaadolunduğu-nuz şeylerin cümlesi doğrudur.] Yalan olmak ihtimali yoktur.

[Rüzgârlara, bulutlara, denizde yürüyen gemilere ve mühim şeyleri taksime memur olan meleklere yemin ederim ki hesab, ceza, haşir ve neşir cümlesi vuku' bulacaktır]

Şu beyan olunan mahlukatm cümlesinde Cenab-ı Hakkın sana-yi-i garibe ve kudret-i kahire ve sıfât-ı zatiyye-i sübûtiyyesine de­lâlet eder bir çok deliller mevcud olduğundan Cenab-ı Hak bunları yeminine âlet kılmış ve bu vesileyle şu zikrolunan şeylerin şeref­lerine ve ind-i İlâhîde kadirlerine işaret etmiştir, insanlar için mah-lukâttan hiç bir şeye yemin etmek caiz değildir. Hatta (Ka'be) ve (Kudüs) gibi cümlece mukaddes tanınmış olan makamat-ı mübâre-keye ve enbiya-yı izam gibi insanlar arasında mümtaz simalara dahi yemin etmek meşru' olamaz. Amma Vâcib Tealâ'mn araplar nazannda büyük olan mahlukâtma kasem buyurduğu Kur'an'm bir çok âyetlerinde mevcuttur, bu âyet de onların zümresindendir.

Eşyayı taksim eden melekler; dört olup Cebrail'in vahy-i İlâ­hiyi enbiya-yı izama getirip götürmeye, Mikâil'in erzakı ve yağmur­ları taksime, İsrafil'in Sûra ve Levh-i Mahfuzdun umuruna ve Az­rail'in ervahı kabza memur olduğu mervidir.

[Ziynetler, tarîkler ve muhkem binalar sahibi olan semâya yemin ederim kî siz umur-u dinde birbirine muhalif sözler içinde­siniz.] Ve size gönderilen âhır zaman Peygamberi hakkında muh­telif sözler söylüyorsunuz, bu hususta söylediğiniz sözler birbirine mütenâkızdir. Çünkü; bazan yalancı, bazan şair-i mecnun, bazan sâhir, bazan da emîn ve sadıktır diyorsunuz. Bunların cümlesi bir­birini muhalif sözlerdir. Kezâlik Kur'an hakkında dahi sözleriniz birbirlerine muhaliftir. Zira; Kur'an'a sihirdir, şiirdir, esatîr-i ev-vclîndendir, diyorsunuz. Ahiret hakkında dahi sözleriniz birbirini tutmaz. Çünkü; bazan âhiret'vardır, bazan da yoktur demekten hali kalmıyorsunuz. Binaenaleyh; .sözünüzde asla sebatınız yoktur. Şu halde sizler derya-ı hayret ve tereddüde dalmış Hakk'ı görmez bir takım ahmak kimselersiniz, ki sözlerinizin asla kıymeti olamaz.

[Hak'tan ayrılan kimse Kesulullah'ın dininden ayrılır.]

Yani balüa meyletmekle fikri haktan sarf ve tağyir olunan kimse* ResulullalVm sözünü kabulden imtina etmekle Resulullah'ın dininden ayrılıp batılı irtikâpla Haktan vazgeçer. Yahut bir takım­ın üfsid ler tarafından Resulullah'a ve Kur'an'a iman etmek muraü eden kimse o iradesinden sarf olunur vazgeçirilir. Çünkü; iman et­mek istiyen kimse Kureyş'in müşrikleri tarafından döndürülürdü ve »Sizin iman etmek istediğiniz kimse mecnundur, sâhirdir. Bina-enalevh; ona iman etmek bâtılı irtikâbetmektir» demekle imandan menederlerdi. İşte bu gibi imandan m en'olunanlar hakkında denmiştir. Yani «imandan men'olunanlar rnen'o-lunur» demektir. Şu halde «Resulüllah'a hased neticesi kâfirler tarafından tertibolunmuş ifk ü iftiraya ittiba' edenler yalan sözler­le iğfal olundular, Haktan tağyir edildiler, batıl cihetine döndürül­düler» demek olur.[1]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin akval-i muhtelife arasında mütereddid bir halde bulunduklarını ve ifkü iftira ile iman edecek kimselerin imandan vazgeçiriidiklerini beyandan sonra yalan söyleyenlerin ve iftira edenlerin aleyhlerine dua olmak üzere buyuruyor.

[Dalâlet ve cehalet derelerinde gaflet üzere bulunan yalancı­lar kat]olunsun ve helak olsunlar,]

Yani; Resulüllah'a ve Kur'an hakkında bir takım muhtelif sözlerle iftiraya kalkışan yalancılar lanet olundular. Zira: onlar kendilerini ihata eden cehliçinde gaflet üzere bulundular. Binaen­aleyh; hakka delâlet eden delilleri tahkika sarf-ı fikir etmediler, memur oldukları vazife-i cÜniyyelerini bilmedikleri gibi bilmek dahi istemediler ve kabulü lâzım olan tekâlif-i İlâhiyyeyi kabulden imtina ettiler.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile yalancı­lar muttasıl olduklarr cehl ü dalâlet ve onun neticesi olan gaflet üzere bulunup ondan vazgeçemediklerine işaret için büyük gaflet.

manâsına olan lâfzından sonra gafil manâsına ulan lâfzı varid olmuştur. Çünkü cehalet üzere gaflet; umur-u âhireti ve emr-i dini tamamiyle nisyândan kinayedir. Zira; insan için âhireti unutmaktan daha büyük bir gaflet olamaz. İnsan için esasen her şeyin muvazeneli âhirete iman etmeye bağlıdır. Çünkü: âhirete iman etmeven bir kimsenin hic bir şeyden korkusu olmadığından Hakkullah ve Hakk-ı ibâddan çekinmez. Binaeha)-leyh; aklına ne gelirse işler', eline ne geçerse alır, ayağı nereye dör nerse oraya gider, onun için her şey mubah ve her ne işlerse^ güzel olur.[2]

 

Vacip Teaîâ yevm-i cezanın vukuunu beyandan sonra kâfirle­rin istihza tankıyla yevm-i'cezanın zamanından sual ettiklerini bdj yan etmek üzere buyuruyor.

[O kâfirler yevm-i cezanın ne zaman olacağını sual ederleri]

Yani; kâfirler âhirete iman etmediklerinden istihza tarikıyla Resulüllah'a «Ya Muhammedi Kıyamet ne zaman vuku bulacak, azabı hangi zamanda olacak? Haydi getir görelim» derler.

İşte kâfirlerin şu sualleri hakiki bir sual değildir, belki istihza tarîki ile bir sualdir. Zira hakiki sual; bilmediğini öğrenmekjcin-dir. Bunların sualleri ise aksinedir.[3]

 

Vacip Tealâ   kâfirlerin şu istihzalarına    cfjjabı beyan üzere buyuruyor.

[Yevm-i cezanın vukuu o günde olacaktır ki o günde onlar Cehennem'de yanarlar ve ateş fitnesine atılırlar.] Hatta onları iah-kîr ve terzil için yüzleri üzerinde Cehennem ateşine girerler, Ce­hennem'de azaplarına müekkel olan melekler^arafından tevbih ve tahkir tarîki ile onlara denir ki :

[«Ey kâfirler! Siz dünyada istihza tarikıyla alelacele istediğiniz fitnenizi tadın. İşte şu azab; sizin dünyada iman etmediğinizden dolayı istihza ederek alelacele oluvcrsin dediğiniz azab tır».] İşte kâfirier, azaba müekkel olan melekler tarafından böyle, demekle Cehennem'de tekdir olunurlar ki azab üzere azab olsun.

Yani: bu söz onların azabına memur olan zebaniler -tarafından denilir, kendilerinin fitnesi olduğunu tefhimle kendi kazançlarının ve sa'y ü amellerinin cezası olduğu bildirilir ve "Dünyada bu gibi şevlerin asli yoktur. İnsanları aldatmak için tertibolunmus yalanlardır diyordunuz, tadın bakalım Cehennem azabını aslı var mıdır yok mudur, bilin» denilmekle kendileri tahkir olunurlar. Dünyada bunun misali: Cinayet işleyen bir caniye hüküm veren hakim tarafından «şu işlediğin cinayetin cezası şu kadar zaman zin­danda yatmaktır. Haydi yat ve cinayet işlemeyi gör» demekle hük­münü tefhim eder. Cehennem'de müekkel olan Zebaniler tarafın­dan kâfirlere söylenen söz; bu dünyada hakim tarafından caniye hükmün tefhimi esnasında söylenen söz gibidir.[4]

 

Vacip Tealâ günahkarların -hallerini beyandan sonra müttekî-Jerin hallerini ve Cennet'te nail olacakları ni'metleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muttekîier Cennetlerde ve o Cennetlerde vaki pınarlar üze­rinde karar ve istirahat edicilerdir. Rablarmm verdiği nimetleri kemal-i sürurla alıcı oldukları halde Cennet'Ierde istirahat edici­lerdir.]

Yara; bütün evamir-i Ilâhiyeye imtisal ve nevahi~i sübhaniyeden ietinabla nefislerini Cehennem azabından vikaye eden mümin müttakîler Cennet'lerde bağlar, bahçeler, akar pınarlar üzerinde karar ve Rablarmm verdiği nimetleri kemal-i neşâtla alır. rahat ederler.

Şu nimetlere nail olmak ittikaya muhtaç olduğuna işaret için ehl-i Cennet'in müttakîler olacağı beyan olunmuştur, Çünkü müş­tak üzere varid olan bir hükmün illeti; o müştakın me'haz-ı iştika­kıdır. Bu makamda Cennet'te karar etmek hükmünün mültekî lâfzı üzerine vârid olması o hükmün sebebi müttekî lâfzının me'haz-ı iş­tikakı olan ittika olmasına delâlet eder. İttikanm manâsı ise bil­cümle evâmire itaatia haram olan şeylerden sakınmaktır. Şu halde Cennet'te ârâm etmeye ve nimetlerine nail olmaya sebeb; Allahü Tealâ'nın emrine imtisal ile muharremâttan ietinabetmektir.[5]

 

Tealâ müttekilerin Ccnnet'de uiac-akîarını beyandan ra m!üttekîler:n dünyada amellerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zira; o muttekîier âhiretten evvel dünyada/ihsanla muttasıl­lardı, onlar geceden az bir zamanda uyku uyurlar ve gecenin diğer vakitlerinde ibadetle meşgul olurlardı. Çünkü; kemal-i safvet-ve bulus-u niyetleri icabı onlar ibadet-i İlâhiyeye devamdan kendile­rine futûr gelmezdi.1 Binaenaleyh; o Cennet'te nimet içinde, olan muttekîier erbab-ı ihtiyaca ihsandan ve gecelerde ibadetten hali kalmayan kimselerdir.

Yani; müttakîler Cennet'te Rablarmm lütf u kereminden ver­miş olduğu nimetleri kemal-i afiyetle alırlar. Çünkü; onlar dünyada ibadetlerini şeriatta beyan olunan şartlara tevfîk ederek edâ etmek­le ihsan edicilerdi ve Resulüllah'la adab-ı sohbete riayet ederek ihtiyaç sahibi olan fukara güruhunu ihsanlarından mahrum etme­diklerinden Cenab-ı Hak onların arzularını âhirette yerine getirir. Zira ihsanın  cezası; aynı ihsan olduğundan onların  ibadetlerinde ihsanlarına Cenab-ı Hak ihsanla mukabele etmiştir. Hadis-i şerifte beyan olunduğu veçhile ihsanın manâsı; Allahü Tealâ'ya görmüş gibi ibadet etmektir. Bunlar yalnız ihsanla kalmazlar. Gecelerin az bir kısmında uyurlar diğer kısımlarında teheccüt namazı ve sair ibadetle meşgul olurlar.[6]

 

Vacip Tealâ müttekîlerin erbab-ı ihsandan olup gecelerde iba­detle meşgul olduklarını beyandan'sonra vakt-ı seherde dahi. iba­detle meşgul olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların cümle-i ihsanlarından istiğfar ederler.]

birisi de seher vakitlerinde

Yani; muhsinlerin az uy umuları ve geceleri çok teheccütleri ile beraber vakt-i seherde daima istiğfar ederler. Zira; bunlar ubû-diyyetlerinin vazifesini edada nefislerini aciz ve kaasır gördükle­rinden istiğfarda mübalağa eder, seher vakitlerini istiğfara hasre­derler.

Vakt-i seherdeki ibadet ve istiğfarın diğer vakitlerdeki ibadet üzerine faziletli olduğuna işaret için Vacip Tealâ evkat-ı saire için­den vakt-i seherde istiğfar ettiklerini beyanla müttekîleri sena bu­yurmuştur. Çünkü; vakt-ı seherde vuku bulan istiğfar ve duanın kabul olunacağına dair Buharı ve Müslim'de hadis-i şerifler mer-vîdir. istiğfar m asıl manâsına gelince; Allahü Tealâ'dan küsurlarının affını ve' günahının setrini istemek olduğu gibi zik-rullahla mağfiret talebetmeye namaz ve saire gibi mağfirete vesile olacak ibadetleri işlemeye dahi istiğfar denilir. Bu makamda her ne sebeple olursa olsun mutlaka mağfiret talebetmektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile gerek gecede az uyku uyuyarak çok ibadet etmelerini ve gerek vakt-ı seherde istiğfarlarını beyan etmek müttekîlerin ihsanlarını beyan etmektir. Çünkü ihsanın' asili manâsı ibadette ihsandır.[7]                                         

 

Vacip Tealâ müttekîlerin cümle-i ihsanlarından birisi de zekât­larını masrafına vermek, fukara ve zuafâ güruhuna da merhamet etmek olduğunu beyan eylemek üzere buyuruyor.

[O müttekîlerin mallarında züll-i suâli ihtiyar eden vej;züll-i suâli irtikâbetmeyip    köşe-i iffette mahrum kalan fukaralar için hak ve nasib vardır.]

Yani; ehl-i imandan zengin olan kimselere Cenab-ı Hakkın vermiş olduğu mallarında ihtiyaç miktarı nafakasını celb için iste-yiciliği ihtiyar eden saillerle kûşe-i iffet ve tevekküle çekileni ve is-teyiciliği nefsine münasib görmeyen mahrum fukaralara hazz ve nasîb vardır. Zira; bunlar Allah'a ibadet ve nâsa merhamet için meşru' olan zekâtlarını muhtaç olanlara verirler, fukaranın hak­kını men'etmezler, onların hatırlarını tatyîb ve ihtiyaçlarını defet­meyi nefislerine vacip bilirler.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyette mahrum ile murad; ihtiyacı olduğu halde isteğiciliği irtikâbetmeyip 'ıkendı mahellinde. sabırla vakit geçiren fakirdir. Çünkü; iffetini muhafaza ederek züll-i suali irtikâb etmediğinden halk kendini zengin zan­nettikleri cihetle sadakalarından mahrum 'ettiklerinden bu gibi fu­karaya mahrum denilmiştir.[8]

 

Vacip Tealâ Cennet'te rahat edecek müttekîlerin ibadetlerini beyandan sonra vahdaniyyetine delâlet eden delâil-i afakiyye ve enfüsiyyeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'ya yakın üzere iman eden müminler için yer yüzünde ve nefsinizde vahdaniyyete delâlet eder bir çok deliller vardır, gözünüzü açıp görmez misiniz ve gaflet üzere bulunur da bakmaz mısınız ve görmemek kabahat değil midir?] Elbette kaba­hattir. Çünkü; görülmeyecek bir yerde değildir. Zira; kendi nefsi­nizde ve her saat içinde gezdiğiniz yer yüzündedir. Binaenaleyh; bu gibi açık delilleri görmemek ve onlarla maksada istidlal etme­mek insan için felâketi mucibtir.

Yer yüzünde vahdîniyyete delâlet eden delillere gelince: yer ' yüzünün insanın tasarrufuna elverişli döşek gibi döşeli olması, mü-saferet için her yere gidebilmeye salih yolların, dağların, ovaların, karaların, denizlerin bulunması, birbirine yakın kıtalardaki insan­ların renklerinin ayrı ayrı olması, akar pınarların, medfun maden­lerin, enva-ı meyvelerin, çiçeklerin ve ağaçların mevcud olması, in­sanların menfaatları için hazırlanmış bir çok hayvanların bulun­ması Vacip Tealâ'nm fail-i muhtar olup kudret-i kaahire sa-hibi ol­duğuna ve vahid-i hakiki olup şerik ve nazirden münezzeh olduğu­na açıktan delâlet eden deliller cümlesindendir. Zira; bunların cümlesi insanın hal-i sıhhat ve marazında rahatı için hazırlanmış, her bîri nice yüzbinlerce sanayi-i garibe ve acîbe üzere şamil ve kemal-i ilim ve kudret-i kahirenin asarından oldukları cihetle er-bab-ı akıl bunların her birinden vahdaniyyet-i İlâhiyyeye ve kud­ret-i sübhaniyyeye istidlal ederek tevhid-i hakka ve itikad-ı sahiha vasıl olurlar.

Bu âyetler; müttakîlerin ef'âline merbuttur. Zira; yer yüzünde vahdaniyyete ve azamet-i İlâhiyyeye delâlet eden delilleri düşünen kimse Allah'dan korkar ve ittikaya müsaraat eder. rızkının Allahü Teaiâ tarafından ihsan olunduğunu bilen bir kimse fukaraya sada­ka vermekten çekinmez, cümle nimeti Cenab-ı Haktan bilen bir kimse her ne kadar şükretse dahi nimetin çokluğuna bakarak şü­kürle mukabelesini az gördüğünden istiğfara ve sair ibadâta sa'ye-der.  Binaenaleyh; ibadâta müsaraat eden müttekîler olduğu gibi delillerden istifade edenler de yine müttekîlerdir. Gerçi deliller cümle nâs için nasbolunmuşsa da delillere atf-ı nazar etmeyen kâ­firler müstefid olamazlar. Çünkü; o delillerle hakka istidlale letmezler ki istifade etsinler.[9]

 

Vacip Teaiâ insanın muhtaç olduğu nefsi ve arzı zikirdera hayatının bakasına hadim olan rızkı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve semada sizin rızkınız ve vaadolunduğ| cuttur.]

Yani   semada rızkınızın    esbabı olan bulutlar ve yağmurlar

mevcuttur, sizin vaadolunduğunuz sevablar semada yazılıdır. Çün­kü; gerek vücudunuzun bakasına hadim olan erzak-ı sûriyeniz ye gerek ervahınıza hadim olan erzak-ı maneviyeniz semadan nazil olur, mukadder olan ve kendinizden sadır olan amellerinizin cezası levh-i mahfuzda yazılıdır.[10]

 

Vacip Teaiâ bundan evvel beyan olunan aKâmın hak bevamm te'kid etmek üzere buyuruyor.

[Sema ve arzın Rabbısına yemin ederim ki sizin vaadolundu­ğunuz şeyler haktır. Sizin söylediğiniz kendi sözünüzde şekk olma­dığı gibi vaadolunduğunuz şeyde dahi şekk yoktur.] Yahut manâ-yı. âyet şöyledir : [Sizin nazarınızda kendi sözünüzde şekk ve şüphe olmadığı gibi Kur'anda dahi şekk yoktur. Zira; Haktır.

Yani; yerin ve göğün Rabbısma yemin ederim ki Kur'an hak­tır. Binaenaleyh; kendi sözünüzde şüpheniz olmadığı gibi Kur'an'-da dahi şüpheniz olmasın zira; o Kur'an'ı Canib-i İlâhîden melek getirdi ve sizin tekellümünüz gibi tekellüm etti. Nasıl ki kendi sö­zünüzde şüphe etmiyorsanız Kur'an'da dahi şüphe etmeyin.

Yahut lâfzında bulunan zamir yevm-i kıyame­te ratidir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Söylediğiniz sözünüzde şüpheniz olmadığı gibi yevm-i kıyamet olan yevm-i cezada dahi şüphe yoktur. Binaenaleyh; zikroîunan ahkâmın cümlesi haktır | demek olur.[11]

 

Vacip Tealâ"müteedait yeminlerle bazı ahkâmını beyandan sonra Resulünü tesliye etmek üzere İbrahim (A.S.) m misafirle­riyle vaki olan muhaveresini beyan sadedinde buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! İbrahim (A.S.) in ikram olunan misafir­lerinin haberi sana gelmedi mi?]

Yani; ey Habibim; cedd-i a'lân ibrahim (A.Ş.) in misafirle­rinin haberi sana gelmedi mi? O misafirler ki indallah mükerrem-ierdir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) da onlara ikram etmiş ve onun tarafından ikram olunmuşlardır.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile zayf; misafir ma­nasınadır. Bu gelenler melekse de misafir suretinde geldikleri için misafir denilmiştir. Gelen meleklerin on iki, dokuz yahut üt oldu­ğunda ihtilâf vardır. Meleklerin adedi kaç olursa olsun Cebrail, Mikâil ve İsrafil (A.Ş.) her surette mevcutlardı.

İbrahim (A.S.) m bunlara ikramına gelince; beşuş bulunmak, güzel mevkie oturtmak, lûtufla muamele etmek ve alelacele taam getirmek suretiyle vaki olmuştur. Binaenaleyh; bir haneye gelen misafire şu minval üzere ikram etmek sünnet-i İbrahim olduğundan ümmet-i Muhammed'in O sünnete ittibaları lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Kur'an'da beyan buyurmuştur. îbrahimi (A.S.) Rusül-ü Kiramın şeyhi ve Ebul Enbiya olduğundan Cenab-ıJ Hak Resulünü tesliye için onun menakıbmı ihtiyar buyurmuştur!! Binaenaleyh; Resulüllah umur-u adiyede alelekser İbrahim (A.S.)j m sünnetlerini ihtiyar ederdi.[12]

 

Vacip Tealâ   İbrahim (A.S.) la müsafirler eden sözleri beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                        

[Ey Habibim zikret sol zamanı ki o zamanda İbrahim (A.S.) üzerine misafirler dahil oldular ve «Selâmün aleyke ya İbrahim!^ dediler. Hz. İbrahim de onlara mukabele ederek «Selâmün aleyküiri ey bilmediğim kavim!» dedi.]                                                        

'Yani; misafirler İbrahim (A.S.) dan isti'zân etmeksizin huzu­runda isbat-ı vücud edince Hz. İbrahim'e tevkîr ve tekrîm olmak üzere «Biz sana selâm ederiz ya İbrahim.» dediler. İbrahim (A.S.) da onlara selâmla mukabele ederek «Ben de size selâm ederim» dedi ve «Siz benim bilmediğim kimselersiniz» demekle misafirlerin evveldenberi âşinâsı olmadığını ve yabancı kimseler olduğunu be­yan etti. Çünkü; misafirler İbrahim (A.S.) m görmediği ve bilme­diği bir kavim oldukları gibi misafirlerin evzaı ve eşkâli o havalide bulunan halkın eşkaline benzemezdi. Binaenaleyh onlarla muare­fesini inkâr etti. Bu inkârın kendi nefsinde gizli olup onlara karşı alenî olmadığı mervîdir. Yahut kendilerini tarif etsinler için ale­nen onlara «Ben sizi bilmiyorum» diyerek hitabetmiştir. Yani «Siz kimlersiniz? Kendinizi tarif buyurun, ben bilemedim» demektir. Bu minval üzere misafirden kim olduğunu sormak caizdir ve bu gibi sualler zamanımızda esna-yı muhaverede her vakit caridir.

İbrahim (A.S.) kendi selâmını, misafirlerin selâmından daha kuvvetli olmak cihetini iltizam ederek sebat ve devama delâlet eden

cümle-i ismiyye ile irâd buyurmuştur. Çünkü demek; demektir. Amma misafirlerin selâmına gelince; cümle-i fiiliyyedir. Çünkü demek de­mektir.[13]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m meleklerle selâmlaştığını be­yandan sonra Hz. İbrahim'in muamelesini beyan etmek üzere buyurdu.

[Onlarla bu mükaleme üzerine İbrahim (A.S.) onlardan ay­rıldı, hanesine gitti. Derhal yağlı semiz bir dana pişirdi getirdi, on­lara yakın koydu. «Buyurun» dedi.] Onlar yemekten içtinâb edince:

[Yemeğe terğib için onlara «yemez misiniz? Buyurun yiyin» dedi.] Yahut taamı yemediklerini inkâr olarak [«Yemez misiniz taamı? Yiyin. Zira yememek emr-i münkerdir» dedi.] İbrahim (A.S.) in hayvanâtının ekserisi sığır olduğundan misafirlere ikram için derhal pişmiş sığır yavrusu getirmiştir.

İşte İbrahim (A.S.) m derhal misafirlere taam ihzarı ile meş­gul olduğunu Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı bizim için bir ders­tir ki onunla amel etmek müstehab olduğundan ehl-i islâm arasın­da bu gibi misafirperverlik mevcuttur. Ancak Avrupayı taklide yeltenenler bu gibi âdât-ı islâmiyyeyi takbih ve misafiri sevenleri hamakatla itham etmek isterler. Halbuki aynı zamanda kendileri­ne vaki olan ikramı da severler. Şu halde bu gibi kimselerin hal­leri sözlerini tekzibettiği cihetle ne yaptığını ve ne söylediğini bilmeyen bir takım süfehâdır.   Çünkü kendi sevdiği bir Şeyi takbih etmek; hamakat ve sefâhetten başka bir şey değildir.[14]

 

Vacip Tealâ misafirler taamı yemeyince İbrahim Aleyıhissö-lâm'da vaki olan hali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların taamı yememesi üzerine Hz. ibrahim nefsinde kork­tu, korktuğunu onlara bildirmedi nefsinde sakladı.] Onlar m azab için gönderilmiş melekler olduğunu anladu Çünkü; misafirin hane sahibinin taamım yememesi beynennâs, kötülük murad olundu­ğuna işaret olduğu gibi taam yememek melâike şanı olduğu dahi hatırına geldiği cihetle korktu. Zira; misafirlerin halleri ve tavr-ı acîbleri korkunç idi.[15]

 

Vacip Tealâ, misafirler İbrahim (A.S.) m korktuğunu biline* onlar tarafından söylenen sözü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melekler İbrahim (A.S.) a hitaben «korkma ya İbrahim!» dediler ve bir ilim sahibi oğlu dünyaya geleceğini beyanla ibra­him'i tebşir ettiler.]

Yani; melekler kendi hallerinin korkunç bir hal olmadığırij beyanla İbrahim (A.S.) m korkusunu izale ve bir ilim sahibi oğlu dünyaya geleceğini beyanla tebşiri ilâve ettiler, ilim insanın en ziyade takınacağı bir kisve olduğuna işaret için dünyaya gelecek oğlunun ilim sahibi olduğunu beyanla tebşirlerini te'kîd eylediler. Evlâd içinden oğlan evlâdı daha ziyade sevgili olduğu cihetle me­leklerin haberine tebşir itlâk olunmuştur.

Bir kimse görüştüğü kimseden korkarsa karşısında olan kim­senin derhal o korkuyu izâleye sa'yetmesi lâzım olduğuna âyette delâlet vardır. Çünkü; İbrahim Aleyhisselâm'm korktuğunu anla­yınca melekler her şeyden evvel derhal o korkuyu izâleye sa'yet-mişlerdir. Bu ahvali Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyanı; bizler için bir derstir ve amel lâzım olan bir düsturdur. Meleklerin tebşir ettikleri oğlanla murad; İshâk (A.S.) dır.

Hulâsa; bir kimse bir haneden taam yerse yediği taâmm hu-kunu muhafaza etmek lâzım olduğu, taamı yemezse yemediğinin sebebini beyanla i'tizâr etmesi icâbettiği, keder verecek bir şeyi defaten haber vermek muvafık olmadığı, surûr verecek şeyi tebşir etmek müstehab olduğu ve ilim sıfatı cümle evsafın fevkinde bu­lunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[16]

 

Vâcıp Tealâ melâikenin bir oğlanla İbrahim (A.S.) ı tebşir et­tiklerini beyandan sonra şu tebşîr üzerine İbrahim (A.S.) m hare­minden sudur eden bazı halatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[ibrahim (A.S.) in haremi şiddetli bir sadâ ile misafirlere kar­şı döndü ve elini yüzüne vurup, dedi ki «Ben çocuk getirmekten kalmış bir ihtiyar hatunum, benden nasıl çocuk gelir? Benîm gibi bir kadından çocuk gelmesi âdetin hilafıdır».]

Yani; melâike Hz. İbrahim'i bir oğlanla tebşîr edince o hane derûnunde ve perde arkasında bulunan Sare (R.A.) bu haberden tee.ccüb ve istiğrâb ederek âdetin hilafı olan haberi havsalası alma­dığından zaruri çıkan şiddetli bir sadâ ile onlara teveccüh ederek elini yüzüne vurup dedi ki «Ben çocuk getirmek istidadından halî bir koca kadınım. Nasıl oluyor ki benden çocuk geleceğini haber haber veriyorsunuz?» Hz. Sare böyle demekle bu haberden istiğra-bmı izhâr etti. Çünkü kadınların âdetleri bir emr-i garibi işitince vaveyla ve âh ü figân etmektir. Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile Melâikenin bu tebşiri üzerine ana hali zuhur edince hararet-i de­min galebesiyle zaruri olarak bu sözü söylemiştir.

Sarra; büyük ve şiddetli şadadır. Sakk; vurmak manasınadır. İbrahim (A.S.) in haremi Sâre (R.A.) hâne-i saadetinin bir köşe-, sinde misafirlerin hallerini ve İbrahim (A.S.,) la vaki olan muha-j verelerini perde arkasından temaşa edip dinlerken misafirlerin teb-şirâtmı işitince haline muvafık bulmadığından zarurî çıkan bir sa­dâ ile elini yüzüne vurduğunu ve «Ben çocuktan kalmış bir koca kadınım» dediğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.[17]

 

Vacip Tealâ Hz. Sare'nin bu istiğrâbına karşı meleklerin ver­miş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melekler dediler ki «Bizim haber verdiğimiz gibicesine Rab-? bin Tealâ haber verdi, biz kendimiz icâdetmedik. Ancak senin ve bizim Rabbimiz neyi haber verdi ise biz onu söyledik. Binaenaleyh; haberimiz doğrudur yanlış değildir. Zira; Rabbin Tealâ'mn her işi hikmete muvafık ve her şeyi bilicidir.] Şu halde sizden çocuk do­ğacağını bilir ve doğan çocuk da hikmete muvafık olur.» demekle çocuğun doğacağını Sare (R.A.) ye temin ettiler. Bazı müfessirî-nin beyanına nazaran Sare'nin istiğrabı üzerine Cibril-i Emîn «Ya Sare! Damda olan kuru ağaçlara bak» der. Sare dama bakıb oradaki kuru ağaçların yaprak açmış, meyveler vermiş olduğunu görünce misafirlerin taraf-ı İlâhîden geldiğini ve Allah'ın emrini tebliğ et­tiklerini bilir, sözlerini tasdik eder.[18]

 

YİRMİYEDİNCİ CÜZ

 

Vacip Tealâ meleklerin Sare'ye verdikleri cevabı beyandan sonra Hz. ibrahim'in meleklere vaki olan hitabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[ibrahim (A.S.) meleklere hitabederek «Ey Resuller! Hal ü şanınız nedir ve niçin geldiniz, yalnız bize bir oğlan olacağmı teb­şire mi geldiniz, yoksa başka memuriyetiniz var mıdır? Haber ve­rin bana» dedi.][19]

 

Vacip Tealâ bu suale cevab olarak meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melekler iz günahkâr ve sahib-i cürüm olan bir kavme gön­derildik ki onların üzerine çamurdan yapılmış taşladı atalım, ki o taşlar müsrifler için Rabbin Tealâ'mn indinde alâmetlenmiş ve ha­zırlanmıştır» demekle memuriyetlerini haber verdiler.]

Yani; İbrahim (A.S.) in meleklere «Siz niçin geldiniz, memu­riyetiniz nedir?» demesine karşı melekler «Biz bir günahkâr kav­min üzerine çamurdan yapılmış, pişirilmiş taş hali almış saksı par­çalarını atmak için gönderildik, o taşlar üzerinde alâmetler vardır ve Rabbin Tealâ indinde harama tecavüz eden müsrifler için ha­zırlanmıştır)) demekle tafsil üzere memuriyetlerini haber verdiler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile taşların alâmeti her kim hangi taşla helak olacaksa onun isminin o taş üzerinde yazılı olmasıdır. Binaenaleyh; o taş başka bir kimseye isabet etmez, ancak ismi yazılı olan kimseye isabet eder. Yahut taşların, âlâm- eti yle murad; o taşların dünya taşı olma­dığına alâmetin bulunmasıdır. Melekler o taşların müsrif olan bir kavme atılacağını beyan ettiler ki o kavim de Kavm-i Lût'dur. Çünkü; onlar kendilerine taraf-ı İlâhîden,ihsan olunan nimeti te­cavüz ederek insanın halkolünması için yaratılan cevher-i nutfe-i insanın halkolunacağı mahallin gayrıya sarfla israf etmişlerdi. Bi­naenaleyh;'bu gibi çamurdan-yapılmış taşlarla   helake müstehak oldular.

Kavm-i Lût'un helakleri ne sebep; iki şey ol­duğu bu âyette beyan olunmuştur : Birincisi; mücrim, ikincisi; müsrif olmalarıdır. Şu halde bu iki sıfat kendile­rinde bulunan her kavmin helake müstehak olduklarına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; bu gibi helake badî olacak şeylerden kaçınmak her insan için lâzım olan vezaif-i diniyyedendir.[20]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a meleklerin memuriyetleri kavim ihlâk etmek olduğunu beyandan sonra meleklerin memuriyetlerini icraya başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melekler memuriyetlerim icraya başlayınca Biz Azimüşşân o karyede müminlerden olan kimseleri çıkarıp, onları helakten muhafaza ettik. Fakat müslimlerden bir haneden başka bulama­dık, ancak bir hane halkını bulduk.]

Yani; melekler kavm-i Lût'u ihlâke başlayınca Biz helake müstehak olanları olmayanlardan ayırdık. Binaenaleyh; mümin­lerden olan kimseleri helakten muhafaza için kavm-i Lût'un karye­sinden dışarı çıkardık. Lâkin o karyede müslim olarak bir hane halkından başka bir kimse bulamadık ancak bir hane bulduk ve o hane halkını helakten-istisna ettik.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Lût (A.S.) m karye­sinde mümin olan kimseler Hz. Lût'un hanesi halkı idi. Çünkü;. Hz. Lût'a iman eden kendi çocuklarıydı. Hatta diğer âyetlerde be­yan olunduğu veçhile Lût'un haremi bile iman etmeyip helak olan­lar içinde kalmıştır. Fısk u fücurun çok olduğu mahalde itibarın ekseriyete olduğuna bu âyette delâlet vardır. Çünkü; karye-i Lût (A.S.)'da Hz. Lût'un hane halkı iman ve ibadet ettikleri halde on­ların ibadetleri, ekseriyetin işledikleri kabahatlar üzerine gelecek felâketi defe kâfi olmadığı beyan olunmuştur. Amma halkın ekse­risi muti ve münkaad olunca onların ibadet ve itaati arada bazıla­rının isyanı üzere gelecek belâya karşı gelir. Zira itibar; ekseriye­tedir. Binanealeyh; ekser-i ahalisi salâhla muttasıf olan belde aha­lisi çok zaman saha-i selâmette olur. Kezalik ekser-i ahalisi fesad-ı ahlâka mübtelâ olan belde ahalisi mahv u münkariz olur. Çünkü; ekserin hasenatı ekallin seyyiâtmdan tevellüd edecek felâkete kar­şı gelir, bilâkis ekserin fesadı ekallin salâhına galebe eder. Zira; bütün âlem ve bilhassa bir belde ahalisi şahsı vahid menzilesinde-dir. Binaenaleyh; bir kimsenin bedeni menfeatten hali ve mazar­ratla dolu olursa helak olur, eğer mazarrattan hali menfeatla dolu olursa felahyâb olur rahat yaşar, eğer bedende menfeat ve mazar­rat ikisi de bulunursa itibar galibedir. Kezalik bir karyede meskûn olan ahalide dahi hüküm böyledir. , Şu halde hüküm; ekseredir, ekalle değildir.

Bu âyet; mümin ile müslim'in ikisi bir manâya olduğuna de­lâlet eder. Çünkü «O karyede mümin olanları çıkardık, helakten kurtardık» dedikten sonra «o karyede müslim olarak bir haneden başka bulamadık» demek «Çıkan müminler o hanede bulunan müs-limler» demektir. Şu halde müslimlerle müminler ikisi bir manâ­yadır. EhI-i Beyt-i Lût (A. S.) la murad; iki kerime­leridir veyahut on üç kişi olduğu mervidir.

[Biz Azimüşşân o karyede şol kimseler için alâmet terkettik ki o kimseler azah-ı elimden korkarlar.]

Yani; kaym-i Hut'un karyesinde onların helâklarma delâlet eden alâmetler bıraktık ki ilâ yevmil kıyam gelecek insanlara ib­ret olsun ye bilhassa şol kimselere ibret ve alâmet olur ki onlar âhir ette acıtıcı azaptan korkarlar, binaenaleyh; bu gibi azaba de­lâlet eden şeylerden ibret alırlar.

Bu âyette azabtan korkanlar için terk olunan alâ­met le murad; onların helâklan için gönderilen taşlar ve kokar bir su olduğu mervidir. Kavm-i Lût'un helakinden korkanların ve ibret alanların azabtan korkanlar olduğuna ve azabtan korkmayan, kimselerin bu gibi alâmetlerden intifa edemiyeceklerine dahi âyet delâlet eder. Çünkü; Allah'dan ve Allah'ın azabından korkmayan­lar hiç bir vukuattan mütenebbih olmazlar.[21]

 

Vacip Tealâ kavm-i Lût'un helakinde ibret olduğunu beyandan sonra kavm-i Musa'nın helakinde dahi ibret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musa (A.S.)'ı irsalde dahi âleme ibret vardır. Şol zamandaki o zamanda biz Musa'yı açık mucizeyle Firavun'a gönderdik.]  İşte o zamanda cereyan eden vukuat; azabtan korkan kimselere ibret ve nasihattir.

Bu âyette Sultan-ı Mübîn ile murad; Musa'nın mucize-i bakireleridir ki birisi asa diğeri yed-i Beyzâ'dır, Bu mu­cizeler herkes indinde zahir olup gizli bir şey olmadığından Sultan lâfzı mübîn ile tavsif ve mucizesiyle Musa (A.S.) herkese galebe ettiğinden mucizeden galebe manâsına olan sultan lafzıyla ta'bîr olunmuştur.[22]

 

Vacip Tealâ Musa (A.S.)'m şu mucizeyle Firavun'a gönderil­diğinden sonra Firavun'dan vaki olan muameleyi beyan etmek üzere :buyuruyor.

[Hz. Musa mucizesiyle Firavun'a gelip imana davet edince Firavun kendi kavmine, istinad ettiği mülküne ve askerine güve­nerek imandan i'raz etti, Musa (A.S.)'a «Sahirdir yahut mecnun­dur» dedi.] Halkı iğfal etmeye çalıştı, bir takım iftiraya kalkıştı. Binaenaleyh; Musa (A.S.)'a cinnet ve sihir gibi şanına lâyık ol­mayan şeyleri isnadla kendi saltanatını muhafaza etmek istedi. Bu muhafaza ise kendini herkesten büyük göstermekle hasıl olduğun­dan Musa (A.S.)'a iman edemedi. Zira; iman etmiş olsa Hz. Musa'­ya tâbi olması ve kendinin herkese küçüK görünmesi icabedip bu suretle saltanatını muhafaza mümkün olamıyacağı cihetle Hakk'ı batıl göstermeye çalışıyordu. Taht-ı hükmünde bulunan ahalinin bir kısmı hakikati biliyorsa da korkusundan, bir kısmı da Fira-vun'u haklı zannederek itaat ediyorlardı.

Firavım'un Hz. Musa'ya «Sahirdir veya mecnundur» deme­siyle her halde cinnilerle teması var demek istemiştir. Çünkü; onun zu'munca sâhir dahi sihrini cinnîler vasıtasiyle yapar ve ha­rikulade gösterir ve mecnuna cinnîler temas etmekle mecnun olur. Şu kadar ki sahir cinnilere bilihtiyar temas eder, amma mecnun bilâ ihtiyar temas eder ve her ikisinden sudur eder hârikalar cin-nîler vasıtasiyle olur. Binaenaleyh; Hz. Musa'nın izhâr ettiği hâri­kalar her halde cinniler vasıtasiyle oluyor demekle halkı Hz. Mu­sa'nın davetine icabetten menetmeye ve halk nazarında kendi iti­barını tutmağa çalışıyordu. Halbuki sırf iftira ve bühtan ediyordu. Çünkü; Hz. Musa'nın» Firavun'un isnad ettiği sihir ve cinnetten beri olduğunda şüphe yoktu. Zira; enbiya-yı îzâmm cümlesi bu gibi ayıplardan mukaddestirler ve onların ellerinde. görülen hari­kuladeler Allahü Tealâ'nın halk buyurması iledir.[23]

 

Vacip Tealâ Firavun'un iman etmemesi üzerine helak olduğu nu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun'un iman etmemesi üzerine biz onu ve askerini aza­bımızla tuttuk. Onları denize attık. Halbuki Firavun kendinin levm olunacağı günahları işleyicidir.]

Yani; bizim Resulümüz Musa (A.S.) Firavun'u imana davet edip Firavun imandan i'râzla kendi kuvvet ve askerine itimat edin­ce biz Azimüşşân onu ve askerini derhal azabla ahzettik, cümlesini denize döktük ve denize atmakla Resulümüzün davasını ve hakkaa Resul olduğunu te'yîd ettik. Halbuki işlediği günahlarla kendi zem-molunuyordu. Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Firavun .işlediği kü­für ü fesad ve bağy ü inadla denize garkolunmaya ve helake müs­tahak olmuştu. Firavun'un irtikâbettiği günahlar sebebiyle akıl sa­hipleri kendini levmediyorlardı. Binaenaleyh; âkibet helak oldu gitti.

Yahut; demek «Firavun helaki zamanında nefsini levmedici ve işlediği günahlara nedamet edici olduğu halde helak oldu gitti» demektir. Çünkü Firavun; helaki zamanında diğer âyetlerden de anlaşıldığı veçhüzere nedamet edip imana müsaraat et­mişse de o zamanda nedamet menfaat vermemiştir. Zira; kendi o zamana kadar küfür üzere bulunduğundan hal-i ye'sinde küfürden tevbe makbul değildir. Binaenaleyh; Firavun'un o zamanda neda­meti kendine fayda vermemiştir.[24]

 

Vacip Tealâ Resulünü tesliye etmek üzere İbrahim, Lût ve Musa (A.S.) in vak'alarma işaretten sonra kavm-i Âd'm helakini beyanla dahi tesliye etmek üzere buyuruyor.

FKavm-i Âd*de aklı olanlar için ibret vardır. Şol zamanda ki zamanda biz onlar üzerine mühlik rüzgârı gönderdik, onları o pzgârla ihlâk ettik.]

Yâni; kendilerini irşâd için gönderilen Resullerine iman etme­yen Âd kavminin helakinde âleme ibret vardır. Zira; menfeattan halt ve aynı mazarrat olan rüzgârı biz onlar üzerine gönderdik ve ihlâk için rüzgârı musallat kıldığımız zamanı sen tezekkür et ve nasıl helak olduklarını düşün. Halbuki onlar bulutlardan ve rüz­gârdan bir çok menfeatler beklerlerken günahlarına mücâzâat ola­rak me'mullerinin hilafı zuhur edip helak olmuşlardır.[25]

 

Vacip Tealâ kavm-i Âd'ın helakine gönderilen rüzgârin! kuv-[etini ve ne yaptığını beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[O rüzgâr, üzerine uğradığı eşyadan hiç bir şeyi terketmez. illâ o eşyayı kurumuş ot parçası gibi kılar.   Binaenaleyh; o eşya havada savrulur toz kabilinden olur.]

Yani; kavm-i Âd'ı ihîâk eden rüzgâr zîrûh ve gayrı zîrûh uğ­radığı her şeyi bıçak gibi kesti hal-i aslîsi üzere hiç bir şeyi terket-medi, ancak hepsini kurumuş ot parçaları gibi havada savurdu.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette rüzgârın uğradığı ve üzerinden geçtiği şeylerle murad; emr-i İlâM^ ve izn-i Sübhanî ile uğraması ve isabeti matlûb olan Ad kavminin emval ve eşyaları, bağları ve bahçeleridir. Binaenaleyh; onların beldeleri haricinde olan eşyaya rüzgâr dokunmamıştir. Yani; «rüzgâr, do­kunmaya memur olduğu şeylere dokundu ve onları çürümüş ot gi­bi kıldı» demektir. Yoksa bütün âlemi çürümüş ot gibi kıldı de­mek değildir. -

Kavm-i Âd'a isabet eden rüzgâr gayet soğuk olduğundan do­kunduğu ağaçları yaktı ve bazısını adetâ ocakta yanmış odun par­çaları gibi yaktı. Bu afetin zamanı; Şubat'm ahirinde Eyyam-ı acûz denilen sekiz gündür.[26]     

 

Vacip Tealâ kavm-i Âd'ın rüzgârla   helakini beyandan sonra kavm-i Semûd'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Semûd'un helakinde dahi aklı olanlar için ibret var­dır. Şol zamanda ki o zamanda onlara «az bir zamana kadar eşya­nızla intifa edin, yaşayın» denildi.]

Fahri Râzi, Kazı ve Hâzin'in beyanları veçhile az bir zamanla murad; üç gündür. Zira; Salih (A.S.)'m devesini öldürdükten son­ra onlara üç gün müsaade olundu. Birinci- gün yüzleri sarardı, ikin­ci gün kızardı, üçüncü gün karardı. İşte onlara verilen dünyada yasayabilecekleri müddet-i kalîle bu üç gündür ki renkleri değişmiş ve enıare-i helak kendilerini bürümüş ve ölüm simaları kendi­lerinde görülmüştür.

Yahut ile murad; onların ecel-i muayyenleri­dir. Çünkü; indellah her şahsın ecel-i muayyeni olduğu gibi her kavmin dahi ecel-i muayyeni vardır. Şu halde kavm-i Semûd'a «Siz bir müddet malınızla intifa edin, yaşayın» demek «ecel-i mu­ayyeninize kadar yaşayın» demektir.[27]

 

Vacip Tealâ kavm-i Semûd'a verilen mühletten onlar ibret al­mayıp bilâkis tuğyanlarını teşdit ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hz. Salih/mları imâna davet ettikçe onlar Rab'larmın emri­ni kabulden istinkâHa tuğyanlarını arttırdılar ve tekebbürlerini tezyld ettiler. Binaenaleyh; yüksek sadah saika onlstrı ihlâk etti. Halbuki onlar azabın geleceğini bilir ve nazar ederlerdi.] Yoksa gazab-ı İlâhî onlara gaflet üzere gelmedi, belki azab gelirken ba­kıp görüyorlardı. Binaenaleyh; «Haberimiz olmadı haberimiz ol­saydı iman ederdik» diyerek itizara mecalleri kalmadı.[28]

 

Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un azabın zuhurunu gözleriyle gördükleri halde hiç bir şeye kaadir olamadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Azab-ı İlâhî gelince Semûd kavminin her ferdi bulundukları mahalden kıyame kaadir olamadılar. Belki herkes olduğu mahalle yapışmış gibi kaldılar, onların kendileri âciz olup bir şeye kaadir olamadıkları gibi diğer bir kimse tarafından yardım da görmedi­ler.] Binaenaleyh; azabtan kaçmağa dahi kaadir olamadılar, helak olup gittiler. İşte bunların bu minval üzere helaklerinden akıl sa­hiplerine ibret ve nasihat vardır. Çünkü; Resullerine iman etme­yen ve sözünü dinlemeyen ve şeriatı ile amel eylemeyen her kav­min âkibeti bu gibi felâket olacağına delâlet eder.

[Şu beyan olunan Âd ye Semûd kavimlerinden evvel biz Nuh kavmini dahi ihlâk ettik. Zira; onlar enva'i küfür ve tuğyanı irti-kâb etmiş ve tarik-ı istikametten çıkmış bir takım âsi kimselerdi.]

Binaenaleyh; irtikâb ettikleri cinayetleri mukabilinde ceza olarak biz onları da ihlâk ettik. Zira; kendilerini irgâd için gönderilen re­sullerinin sözünü dinlemeyen ye şeriatı ile amel etmeyen kavmin cezası helaktir.[29]

 

Vacip Tealâ ümem-i salifenin resullerine iman etmediklerine binaen helak olduklarını beyanla kâfirleri tehdit ettikten sonra bü­tün kâinatı halketmeye kudret-i kâmilesini beyanla putlara ibadet eden müşrikleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân kendi kuvvet ve kudretimizle gökleri bina et­tik ve böyle azîm cisimleri binaya bizim kudretimiz vâsidir.] Bi­naenaleyh; ibadetin ancak bize olup bizim gayrımıza olmaması lâ­zımdır. Zira; bizim gayrımız her şey aciz olduğundan ibadete is­tihkakları yoktur. Çünkü; her şeyi îcada biz kaadir olduğumuz gibi herkese de galibiz. İbadete istihkak ise galibtedir. Mağlûbta değildir. Ve bizim işimize karışmaya ve enirimize muhalefete ve hük­mümüzde münazaaya hiç bir kimsenin hakkı olmadığı gibi muha­lefete kudreti de yoktur. Şu halde cümlenin ma'budu da biziz.

[Biz arzı döşedik, biz ne güzel döşeyiciyiz.]

Yani; bizim ma'bûdün bilhak olduğumuza kudretimizle sema­yı bina ettiğimiz delâlet ettiği gibi arzı döşediğimiz dahi delâlet eder. Çünkü; insanların ve cümle zîrûhun maişetlerine elverişli olarak yer yüzünü ayaklar altına biz döşedik. Binaenaleyh; her veçhile kullanmaya sâlih bir halde döşediğimizden dolayı biz ne güzel döşeyiciyiz. Çünkü; herkesin menafime hadim böyle cesîm bir döşeği döşemek bize mahsustur, bizim gayrımızdan böyle bu kadar cesameti haiz döşeği döşeyebilecek hiç bir kimse yoktur. Binaenaleyh; kullarımızm ibadetlerine müstahak dahi biziz ve biz­den gayrı ibadete lâyık bir kimse yoktur.

Semâ, olduğu hal üzere kaaim olup tebeddül ve teğayyüf ka­bul etmiyeceğine işaret için binayı, semaya ve arz döşek mesabe­sinde her zaman tegayyurâta maruz olduğuna işaret için ferşi arza isnad buyurmuştur. Bu âyette arzı döşemek semanın yaratıldığın­dan sonra olduğuna işaret vardır. Çünkü; hanenin döşemesi bina­sından sonradır. Binaenaleyh; arzın hilkati semanın hilkatinden sonra ve döşemesi ise arzın hilkatinden sonradır.[30]

 

Vacip Tealâ semanın ve arzın icadıyla kudret-i kahire sahibi olduğunu beyandan sonra bu ikisinin arasında olan mevcudatla kudret-i kahiresini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz her şeyden iki sınıf halkettik ki sizler bunların yai atılışm d a olan acaibi düşünüp kudret-i kahire sahibi olduğumuza istid­lal edesiniz.]

Yani; mevcud olan şeylerin her cinsinden iki nevi halkettik ki erkek, dişi, yer, gök, gece, gündüz, ay, güneş, kara, deniz, karan­lık, aydınlık, iman, küfür gibi her şeyi böyle iki sınıf olarak hal-keden Hallâk sizi öldükten sonra ihya etmeye kaadirdir. Zira; aynı maddeden meydana gelen şeyi iki kısma ayırmak ve onları ayrı ayrı ahlâka, âdete ve ahkâma tâbi tutmak ve her birini yekdiğe-rinden ayıracak kadar alâmetler halketmek halik Tealâ'mn fâil-i muhtar ve kudret-i kaahire sahibi ma'budünbilhak olduğuna delâ­let eder ve şu mevcudatı iki sınıf olarak ve her birini birer sıfat~ı mümtazeyle halketti ki siz bunları tezekkür ve teemmül etmekle halikının kudretine ve ibadete istihkakına istidlal edesiniz.[31]

 

Vacip Tealâ her şeyi halkettiğini beyandan sonra kulların va­zifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Her şeyin halikı Allahü Tealâ olup ibadete lâyık ancak zat-ı ülûhiyyeti olunca siz iman ve ibadetinizle dergah-ı ülûhiyyete ilti­ca edin ki azab-ı İlâhî'den kurtulup ümît ettiğiniz nimetlere nail olasınız ve şu tebliğ ettiğim ahkâma sizin tâbi olmanız ve mukte-zasiyle amel etmeniz vaciptir. Zira ben; size taraf-ı İlâhî'den gel­miş korkutucuyum.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Bizim vahdaniyyetimizi, kudret-i kahire sahibi, mabudünbilhak olduğumuzu ve her şeyi halkettiği-mizi beyan edince sen onlara hitaben de ki «Siz her nevi belâyâdan Allah'ın hıfz u himayesine iltica ve azabından rahmetine, kahrın­dan lutfuna firar edin ki her türlü mesaibten kurtulasınız, benim bu nasihatimi dinleyin. Zira; size taraf-ı İlâhî'den gönderilmiş açıktan korkutucuyum. Binaenaleyh; size şefkatim icabı tavsiye edi­yorum. Şu halde sözümü kemal-i ehemmiyetle dinlemeniz ve ma­nâsına dikkat etmeniz lâzımdır. Çünkü; kıbel-i İlâhî'den size ma­zarrat verecek şeylerden korkutucuyum ve korktuğunuz şeylerin cümlesinden kurtaracak âdâb-ı tarikat ve ahkâm-ı şeriatı size be­yan ediciyim.[32]

 

Vâcip Tealâ   zat-ı ulûhiyyetinin inayetine iltica etmek olduğunu beyandan sonra bu ilticanın lüzumunu tekid etmek üzere buyuruyor.

[Siz Allah'la beraber Allah'dan başka bir ma'bûd ittihaz et­meyin. Zira ben; sizi fena itikattan inzar ediciyi

Yani; siz Vacip Tealâ'dan başka bir ma'bûdun vücudunu iti-kad etmeyin ki Allah'a şirketmeyesiniz. Zira; ben sizi fena itikat­tan korkutucuyum.

Bu âyet evvelki âyette zımnen beyan olunan tevhid'i ifade eder. Çünkü Cenab-ı Hakk'm vücudunu ikrarla tevhid etmek; ta'-tîl ile teşriki nefyetmektir. Şu halde bu iki âyeti hem ta'tili hem de teşriki reddetmiştir. Zira; evvelki âyette «Vacip Tealâ'ya iltica ve vücudunu ikrarla Cânib-i ülûhiyyete teveccüh edin ki Allah'ı inkâr edenlerden olmayasınız» demek olduğu gibi ikinci âyette dahi «Allah'la beraber başka bir ilâh'ın vücudunu itikat etmeyin ki şirketmiş olmayasımz» demektir. Binaenaleyh bu iki âyetjs keli-me-i Tevhîd manâsını ifade etmiştir.                  

Bu âyette tekrar yoktur. Çünkü evvelki âyette inzâr; imanı ve itaati terkedenlere râcîdir, İkinci âyette inzâr; şirkedenlerejıaittir. Şu halde her iki âyetlerde hızarın mercileri başka başka |lduğu cihetle tekrar değildir.[33]                                            

 

Vacip Teaîâ vahdaniyyetini beyandan sonra Resulünü jjtekrar tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Kureyş'ten evvel geçen ümmetlerin hali Ku-reyş'in hali gibidir. Zira; bunlar seni nasıl tekzibederlerse evvel geçen ümmetler de kendilerine gelen Resullerini öylece tekzibet-miştir. Zira; ümem-i salifeye bir resul gelmedi, illâ o kavmi o re­sule «sahirdir veyahut mecnundur» dediler.]

Yani; her kaviıh taraf-ı İlâhî'den kendilerini irşâd için gönde­rilen Resullerini lâyık olmadık bir takım evsafla tavsif ve şan-ı nübüvvete.münasib olmadık iftiralara cür'et ettiler. Hatta ümem-i salifeye bir nebi gelmşdi, illâ o nebî hakkında sahir ve mecnun de­mek gibi hezeyanda bulundular. Binaenaleyh; bunlardan iman edenler helakten ve azabtan kurtuldular, iman etmeyip temerrüd edenler helak olup gittiler. İşte Kureyş kabilesi de tıpkı böyledir. Şu halde Resullerine iman eden kurtulacak, etmeyen helak olup gidecektir.[34]

 

Vacip Tealâ ümem-i salifenin Nebilerine karşı sahirdir veya mecnundur, dediklerini beyandan sonra ümmetlerin hepsinin bu kelime üzerine içtimâ etmeleri teaccübe şayan bir emr-i münker olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar şu sahirdir veyahut mecnundur sözünü birbirlerine va­siyyet mi ettiler? Zira; cümlesinin bu kelimeler üzerine ittifak et­meleri teaccübe şayan bir emr-i münkerdir. Bunlar vasiyyet etme­diler, belki onlar bir takım tâgî ve bâgî kimselerdir.] Zira; o keli­me üzerine ittifakları vasiyyet ettiklerinden değildir, belki tıynet­lerinde olan habâsetlerindendir.   Çünkü; tabiatlarında olan habasetleri icabı onlar daima bu gibi çirkin sözleri söylemekten çekin­mezler. Binaenaleyh; refah-ı halleri Allah'ı unutturmakla Resul­lerini tekzibe cür'et ettirmiştir.

Her zaman görüldüğü veçhile nimetin çokluğu insanları tuğ­yana sevkeder. Allah'ın verdiği nimeti hazmeden tînet-i tâhire sa­hibi gayet az buluhur. Binaenaleyh; her zamanda enbiyaya iman eden az, iman etmeyen çoktur, hakkı kabul edenin az ve etmeye­nin daha çok olduğu meydanda bir hakikattir ve içinde bulundu­ğumuz zaman buna şahittir. Zira; devr-i Adem'den beri emsali gö­rülmemiş fenalıklar zuhur ettiği halde her fesada bin türlü yar­dımcı görülür. Halbuki o fesadın izalesine çalışan gayet az bulu­nur ve fesadın izalesine çalışan tek başına me'yûs olarak kalır, belki ekseriyet arasında menfur bile olur. Evet! Erbab-ı fesat her gün zekkûm çiçeği gibi gûnâ gûn renklerle açılıp şımarmakta ve erbab-ı namus ise goncası geçmiş gül yaprağı gibi yere dökülüp ayaklar altında çiğnenmektedir.[35]

 

Vacip Tealâ müşriklerin hallerini beyandan sonra Resulüne terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sen onlardan i'raz et. Zira; ey Habibim! Sen onlardan i'rai etmekle levm olunanlardan değilsin.]

Yani; onlar sana lâyık olmayan sihir ve cinnet gibi jbir takın evsaf-ı nakısa isnâd edince sen onlardan yüzünü çeviriver. Zira sen yüz döndürmekle melûm olmazsın. Çünkü; sen onları irşâd içiı sa'yettikçe tuğyanlarında devamettiklerinden onlara irşâd ve nasi hat tesir etmez. Binaenaleyh; sen tebliğ vazifesini edâ ettikten son ra onların ihtida etmemeleri üzerine sen levmolunmaszm. Onları] ihtida etmemesi senden değildir, belki kendi su-u ihtiyarlarında]

neş'et etmiştir. Şu halde mahzun olma. Zira; imandan i'raz ettik­lerinden dolayı levmolunacak onlardır. Sen değilsin.[36]

 

Vacip Tealâ kâfirlerden i'raz etmesini resulüne tavsiye ettik­ten sonra nasihat onlara menfeat verdiği cihetle müminlere nasi hata devametmesini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen vaaz u nasihat et. Zira; vaaz u nasi­hat müminlere menfaat verir.]

Yani; kâfirlerden i'raz etmek lazımsa da- külliyyen terketmek de muvafık-ı maslahat-olmadığından nasihat etmen lâzımdır. Zira nasihat; müminlere menfeat verir. Çünkü nasihat; ya kâfirlerin ihtidasına sebep olmakla mümin olur veyahut bilfiil mümin olan kimselerin basiretlerini tezyîd ettiği cihetle menfeat verir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bundan evvelki âyet nazil olunca Resulüllah ve eshabl mahzun oldular. Çünkü; Resulullah kâfirlerden i'raz etmesiyle emrolununca vahiy münkati oldu ve azab hazırlandı zannettiler. Zira enbiyanın bi'setlerinden maksat; evamir-i İlâhiyeyi tebliğ etmek olduğundan Resulullah'a «kâfirlerden i'raz et» demek dinin tekemmülünü ve iman etmiyen-leri tazibi imâ ettiği cihetle şu zannı tevlîd etmişti. İşte bu zannı def'için Resulüllah'm vazifesinin henüz hitam bulmadığını beyan­la Resulünü ve ashabını tesliye için bu âyetin nazil olduğu mervî-dir. Binaenaleyh; hüzünleri feraha tebeddül etmiş ve mahzun kalp­leri mesrur olmuştur. Nasihatin menfeati müminlere tahsis edil­mekle kâfirler tevbih olunmuştur.[37]

 

Vacip Tealâ Resulüne vaaza devamını emirden sonra ins ü cinnin halk olunmalarından maksad-ı aslî ibâdet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[İns ve cinni ben halketmedim, ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler için halkettim.]                                  

Yani; cinnin efradından her ferdini ve insanların efradından! her bir ferdini ben halketmedim, ancak beni bilsinler ve bana tev^i hidle tezellül ederek ibadet etsinler için halkettim.

Bu âyette ins ü cinle murad; cemi efradlarıdır ki mü-1 min, kâfir cümlesi dahildir. Zira ibadetle mükellef olan; her cüm*j-lesidir, yoksa yalnız mümin olanlar değildir. Binaenaleyh; «iba-; detle mükellef olanlar müminlerdir, âyet de müminlere mahsus^; tur» denilemez. Ayet; ins ü cinnin yaratılışından maksad-ı aslininj marifet-i İlâhiyye ve ibadet-i sübhaniyye olduğunu, marifet ve ibarj detin gayrı insan ömrünü her neye sarfetse ziyana uğradığını be^: yan etmiştir. Yani ins ü cinnin hilkatinden maksat; Allah'ı bilip ibadet etmekten başka bir şey olmadığını beyan ve Resulüllah'm ins ü cinne meb'us olup melâikeye meb'us olmadığına dahi işaret olunmuştur. Çünkü; melekler de ins ü cin gibi ibadet için halko-lundukları halde bu âyette melekler zikrolunmamış ve gizli ibadet alenî ibadetten efdal olup cinnilerin ibadetleri bizlere nisbetle gizli olduğundan cinniler takdim olunmuştur. Çünkü ibadet-i ha-r fiyye; riyadan ârîdir.

Bu âyette ibadetle murad; Allah'a ta'zim ve kullarına şefkat ve merhamettir. Zira her şeriatte ibadetin manâsı; Hakk'a ta'zîm ve halka merhamettir. Hakk'a ta'zimin keyfiyeti ise şeriat ve şeriatı getiren resulün tarifiyle bilinir. Aklen bilinemez. Bina­enaleyh; ibadet edecek kimsenin ibadetini şeriatın beyanı veçhile yapması vaciptir ki şeriatın beyan etmediği surette ibadet bid'at olduğundan makbul olmaz, ibadet hilkatin gayesi olduğundan iba.-deti olmayan insanın behaim zümresinden farkı yoktur, belki bej haimden daha fenadır. Zira; insan mükelleftir. Binaenaleyh mü|-. kellef olduğu ibadeti terketmiştir. Amma behaim mükellef olma| dığından mes'ul değildir.[38]              

 

Vacip Tealâ insandan maksad-ı aslî ibadet olduğunu beyandan sonra insandan ibadetten başka pek mühim olan şeylerin murad olmadığını beyanla irîühim olmayan şeylerin murad olmayacağı evleviyyetle sabit olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben onların hiç birisinden nzik murad etmem ve beni ifâm etmelerini dahi murad etmem.]

Yani; kendi nefirlerini ve gayrılari merzuk etmelerini ve kul­larımdan başkalarına taam yedirmelerini murad etmem. Çünkü; gerek gayrın, rızkını vermeye ve gerek taam yedirmeye iktidarları yoktur. Zira; herkesin rızkını vermeye ben kefilim. Binaenaleyh; onları benden başkası râzık olamaz.

Bu âyette «Allahü Tealâ beni ifâm etmelerini murad etmem» demek «Benim kullarımı ifâm etmelerini murad etmem»; demek­tir. Çünkü; Allahü Tealâ teâm yemekten münezzeh olduğu cihetle zat-ı ülûhiyetinîn if âmini murad etmek muhaldir, lâkin mahlukâ-tın cümlesi Allah'ın kulları ve rızıklarma kefil Allahü Tealâ oldu­ğu için keenne mahlukunu ifâm Allahü Tealâ'yı ifâm gibi addo­lunarak ifâm, Allah'a isnad olunmuştur. Yoksa hakikat manâsı raurad olunarak -Allah'a taam nisbeti küfrolduğundan hiç bir ve-cihle caiz olamaz.

Bu gibi mecaz olarak bazı ef âlin Allah'a isnadı ehadis-i celi-lelerde dahi mevcuttur. Çünkü; hadîs-i kudsî olarak Resulullah'm buyurduğu mervîdir. Yani Cenab-ı Hak «Bir kimse bir mümine ik­ram ederse bana ikram etmiş olur ve eğer bir mümine izâ ederse bana izâ etmiş olum buyurmuştur. Gerçi bu hadîs Resulullah'dan mervî ise de hadîs-i kudsî olduğu için lâfzı Resulullah'dan manâsı Cenab-ı Hak'tandır. Cenab-ı Hak ezadan münezzeh olduğu halde mümine ikrama terğib ve izâdan tenfîr için mümine ikramı ken­dine ikram, izayı da kendine izâ olduğunu alâtarîkilmecaz beyan buyurmuştur.[39]

 

Vacip Tealâ kullarından   rızık murad    etmediğini beyandan sonra rızık murad etmediğinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zira; Allahü Tealâ cümle kullar inin rızkını verici kuvvet ve kudret   sahibidir ve her şeyi muhkem   bir kaadir ü kayyumdur.]

Binaenaleyh; herkesin rızkını vermek Allahü Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı bir rızık veren yoktur. Şu halde cümle kulların rızkı AUah'dan olunca Allahü Tealâ hiç bir kimsenin rızkını diğerinden istemez ve if âm-ı taam gibi amel de talebetmez. Zira; kuvvet ve kudret sahibidir. Binaenaleyh; gayrm rızkına ve ameline ihtiyacı yoktur.[40]

 

Vacip Tealâ ins ü cinnin yaratılışından maksadı aslî ibadet ol-Jduğunu beyandan sonra Allah'ın gayrı putlara ibadet eden zalim-İlerin zulümleri üzerine terettüb eden-cezalarını beyan etmek üzerebuyuruyor.

[İbadetlerini ma'bûdünbilhak olan Vacip Tealâ'ya yapmayıp gayrıya ibadet eden ve Resulullah'ı tekzibeden zâlimler için dünye­vî ve uhrevî az ab tan büyük nasibleri vardır. Onlardan evvel geçen ve Resullerini tekzibeden ashablarımn nasibleri olduğu gibi bunla­rın da nasibleri vardır, belki bunların azabtan nasipleri daha çok­tur.]

Zalimlerin -ashabı ile murad; ümem-i salifeden nebilerini tekzib eden muannid kâfirlerdir. Bunlar da onlar gibi nebilerini tekzib ettiklerinden yekdiğerinin ashabı ve yaranıdır, ma'siyette müşterek olduklarından her birinin bu cihetten azablar: aharın azabının aynıdır.

[Onların zulümleri mukabilinde azab muhakkak olunca ben­den azabın acele olmasını istemesinler.] Zira; er ve geç olacaktır. Şu halde isti'câlde fayda yok, belki mazarrat vardır. Zira isti'câl; felâket ve helaklerini alelacele istemektir. İnsanın alelacele kendi belâsını istemesi mezmum olduğundan Cenab-ı Hak isti'calden ne-hiy buyurmuştur.

[Helâk-i azîm şol kâfirlere mahsustur ki onlara azabın vaad olunduğu yevm-i kıyamette olucudur.] Çünkü; hakkı setredip ba­tılı terviç etmekle zulmettiklerinden azabın nüzulü o günde ola­caktır. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu azaba müstehak olanların istihkaklarına sebep küfürleri olduğuna işaret için zamir mevkiinde ( üt& ) ism-i mevsulü varid olmuştur.[41]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5550-5552

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5552-5553

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5553

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5553-5554

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5554-5555

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5555-5556

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5556-5557

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5557

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5557-5559

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5559

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5559-5560

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5560-5561

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5561-5562

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5562-5563

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5563

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5563-5564

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5564-5565

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 13/5565

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5577

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5577-5578

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5578-5580

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5580-5581

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5581-5582

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5582-5583

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5583

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5583-5584

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5584-5585

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5585

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5585-5586

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5586-5587

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5587-5588

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5588-5589

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5589

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5589-5590

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5590-5591

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5591-5992

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5592

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5592-5593

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5594

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5595

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5595-5596