Sure-İ Necim - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 53. Sayfa
SURE-İ NECİM
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir, i âyeti câmi'dir.
[Gurûb ettiği vakitte Süreyye yıldızına yemin ederim ki sizh sahibiniz Muhammed (A.S.) tarik-ı hidayetten şaşmadı ve câhi olup azmadı.]
Yani; yıldızların garb cihetinden indiği zamanda o yıldızlar; yemin ederim ki sizin sahibiniz Muhammed (A.S.), Hakk'ı kasdet mekten ve doğru yoldan çıkmadı, batıla ittibâ etmedi, yolunu şa şınp azmadı.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile necm ıle mu rad; Süreyye veyahut mutlaka yıldızlar olmak ihtimali olduğu git seytan'ı semadan tardiçin atılan yıldızlar veyahut yevm-i kıyamet te dökülecek yıldızlar olmak ihtimali dahi vardır. Yahut Necm il murad; Kur'andır. Çünkü: gecenin karanlığında yolunu şaşıra kimse yıldızlarla ihtida edip yolunu doğrulttuğu gibi zulümât cehliçinde yolunu şaşıran kimseler Kur'anla ihtida ettiklerinde Kur'an yıldıza benzediği cihetle bu âyette Kur'andan necmile ta bir olunmuştur.
Buna nazaran manâ-yı nazım : [Semâdan nazil olduğu vakitı Kur'ana yemin ederim ki sizin sahibiniz yoldan çıkmadı ve yolj nu şaşırıp azmadı.] demektir. Yahut necm ile murad; Mulıammt (A.S.)dır, Zira; yıldızlarla ihtida olunduğu gibi Muhammed (A.S.) dahi dalâlette olan insanlar ihtida ettiği cihetle yıldıza benzediğinden bu âyette Resulullalvdan necnı ile tâbir olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım-: [Mîrac'ta semâdan nazil olduğu zamanda Muhammed (A.S,) a yemin ederim ki sizi irşâd için taraf-ı İlâhî'-den gönderilen sizin sahibiniz tarîk-ı haktan ayrılmadı ve bâtıl cihetine gitmedi] demektir.[1]
Vacip Tealâ Resul'ünün yoldan nıkmadığmı yeminle beyandan sonra Resulullah'ın her ne söylerse vahyiîe söylediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yıldızlara yemin ederim ki sizin Resulünüz kendi arzu ve emeline muvafık batıl söz söylemez. Zira; onun söylediği Kur'an olmadı, illâ taraf-ı İlâhî'den vahyolunan şeydir.]
Yani; sizin Resulünüz sizin dediğiniz gibi Kur'an'ı kendi nefsinden icâd edip bâtıl söylemez. Zira onun söylediği Kur'an, belki din hakkında söylediği her sözü vahiyden başka bir şey olmadı. Binaenaleyh onun söylediği sözler kendi tarafından icadolunmuş ve külfetle söylenmiş sözler değildir. Şu halde her ne söylerse söylediği söz ancak vahiydir.
Enbiya-yı İzam için içtihadın cevazına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Enbiya-yı Kiram hazarâtı bir meselede içtihad edip de o mesele kararlaşıp taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğu bildi-rilmeyince o meselenin vahy-i münzel mesabesinde olduğuna ve o mesele hakkında o Resulün sözleri vahiy olduğuna âyet delâlet eder. Zira; içtihad olunan mesele rıza-yı İlâhîye muvafık olmasa derhal taraf-ı İlâhî'den o meselenin hata olduğuna tenbih vârid olurdu. Çünkü; hata olduğu beyan olunmasa o hatanın şeriat olması lâzım gelir, bu ise bâtıldır. Binaenaleyh; enbiyâ-yı izam içtihad ettikleri bir meselede hata olursa derhal onun hata olduğu taraf-ı İlâhî'den bildirilir ki şeriat hata üzere teessüs etmesin.
Resulullah'm bir çok mesâilde içtihadı vâkidir. Çünkü; eshâ-bıyla istişare etmekle emrolunmuştur. İstişare ise içtihattan başka bir şey değildir. Zîra; sarahaten nâss, olan meselede istişareye ihtiyaç olmaz. Şu halde istişare ancak nass olmayan mesâildedir. «Nass olmayan mesâilde istişare» demek «Herkes içtihadım söyli-yecek» demektir, Kezalik Resulullah'm da istişarede söylediği söz aynı içtihattır. Şu kadar ki huzur-u risalette içtihadla kararlaştırılan meselenin hata olduğuna dair bir tenbih-i İlâhî gelmeyince o içtihadın isabeti ve meselenin hak olduğu tebeyyün eder. Çünkü zaman; zaman-ı seâdet ve vahiy zamanı olduğundan hata üzere takrir olunmaz. Elbette vahyile hata beyan olunur. Şu halde hata olduğu beyan olunmayan içtihad elbette haktır. Amma ahâd-ı ümmetin içtihadında hata olmak ihtimali vardır. Zîra; vahiy gelmek imkânı olmadığından hatanın bilinmesi mümkün olamaz. Binaenaleyh; avam-ı nâsm mesaili istinbât ve içtihada iktidarları olmadığından ulemâ-yı ümmetin r içtihadlarına tebeiyyetleri vacip olmuştur.[2]
Vacip Tealâ Kur'an ve Kur'anın gayrı Resulullah'm sözlerinin vahiy olduğunu beyandan sonra vahyi ta'limin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sizin Resulünüze o vahyi kuvve-i ilmiyye ve ameliyyesi kavî ve şedîd olan Cibril-i Emîn talîm etti. O Cibrîl-i Emîn ki kuvvet ve akılda kemal ve manzarda heybet ve azamet sahibidir. Binaenaleyh; Allah'ın halkettiği hey'et-î asliyyesi üzere müstakim ve me'-mur olduğu işlere kuvvetiyle müstevli oldu.] Şu halde Resulümüzün söylediği sözlerin cümlesi sizin zu'munuz gibi geçmiş ümmetlerin kitablarma yazdıkları yalanları değildir. Zira; o sözler taraf-ı İlâhî'den gönderilen Cibril-i Emîn vasıtasiyle söylenen sözlerdir, yoksa Resulullah'm kendi tarafından îcâd ettiği bir şey değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile Cibril-i Emîn'in getirdiği vahiy her cihetten mevsuk ve itimâda şayan olduğuna işaret için Cibril-i Emin (Şedidül kuvâ) unvanıyla tavsif olunmuştur. Binaenaleyh söylenen sözün vüsûkuna medar olan; kuvve-i müdrikenin, kuvve-i hafızanın, kuvve-i fâhimenin ve sair kuvânm kuvvetli olmasıdır. Çünkü; kuvve-i müdrikesi zayıf olursa idraki kısa olur. Hafızası zayıf olursa duyduğunu belleyemez, fâhimesi zayıf olursa işittiğini, anlayamaz. Binaenaleyh; sözüne iti-mad olunacak kimsede bu kuvvetlerin bulunması şart olduğundan vahye memur olan Cibril-i Emîn'in kuvâsı tâm ve her cihetle mevsuk olduğuna işaret buyurulmuştur. Muallimin mevsuk olması müteallimin de mevsuk olmasını müstelzîm olduğundan bu âyette Cibril'i sena olduğu gibi Resulullah'ı da sena vardır. Cibril-i Emîn'i hey'et-i asliyyesi üzerine Resulullah'm bir kere yerde ve bir kere de gökte iki defa gördüğü ve diğer enbiya^yı izamın Cibrili hey'et-i asliyesi üzere görmedikleri mervîdir. Çünkü; Cibril'in cümle enbiyaya vahyile Benî âdem suretinde geldiği kaviyyen mervîdir. Cibril-i Emîn kavidir ve kuvvetine ise kavnı-i Lût'un karyelerini alt üst ettiği ve kavm-i Semûd'un bir sayha ile ihlâk eylediği delil yönünden kâfidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak unvanıyla tavsif buyurmuştur. Çünkü mirre ; kuvvet manâsına olduğundan zûmitre demek kuvvet sahibi demektir.[3]
Vacip Tealâ Cibril-i Emîn'in kuvvetini beyandan sonra Re-sulüllah'la Cibril-i Emîn arasında cereyan eden vukuatı beyan etmek üzere buyuruyor.
[O şiddet ve kuvvetle kuvveti haiz olan Cibril-i Emîn, ufûk-u â'lâ olan güneşin doğduğu cihetten Resulullah'a göründü, sonra Cibril Resulullah'a yaklaştı. Hatta o derece yaklaştı ki aralarında olan mesafe iki yay miktarı kaldı ve yahut daha yakın oldu.]
Bu müşahedât Cibril-i Emîn'in hey'et-i asliyyesi üzerine olmuştur. Çünkü; rivayât-ı mevsûkaya nazaran Cibril-i Emîn sair enbiya-ı kiram gibi Resulullah'a da Benî âdem suretine temessül ederek gelirdi. Fakat Resulullah Cibril-i Emîn'i suret-i asliyyesi üzerine görmesini ister ve mahabbet ederdi. Bir gün Resulullah (Hıra) dağında ibadetle meşgulken Cibril ufûk-u maşrıktan suret-i asliyyesi üzere zuhur edince Resulullah derhal secdeye kapanır ve Cibril-i Emîn de Benî âdem suretine temessül eder, Resulullah'a yaklaşır ve mülâsık olur, Resulullah'm secdede alnına yapışan toprakları siler, işte bu âyet; şu manâya nazaran Cebel-i Hıra'da Cibril-i Emîn'in beyan olunan minval üzere Resulullah'a mülakatını tasvir etmiştir.
Bazı ulemâ «Bu âyet; Leyle-i Miraç'da Resulullah ile Allahü Tealâ arasında ceryan eden vak'ayı tasvir eder» dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Leyle-i Mirâc'da Muhammed (A.S.) ufk-u a'lâya çıktı. Sonra Resulullah Rabb'isine manevî bir yaklaşmakla yaklaştı ki abidle Rabb-ı Tealâ arasında imkânla vücûb kavisleri miktarı yakm oldu. Yani takarrüb o dereceye vardı ki arada abdır] mümkün ve Rabb-i Tealâ'nm Vacibülvücud olmak mertebeleri kaldı.' Binaenaleyh; ubudiyyetle rübubiyyet mertebeleri muhafaza olundu] demektir. Yahut manâ~yı nazım: [Hz. Muhammed (A.S.) vahyin kendine gelmesiyle mertebede sair insanlara nisbetle ufk-ı â'lâya yani semânın burçlarına kadar yükseldi. Sonra kendine ge-len vahyi sûret-i belîğada tebliğe başladı ve ümmetine tebliğle yaklaştı. Hatta ümmetiyle kendi arasında kurbiyyet iki kavis yan iki yay miktarı mesafe kaldı ki birisi mertebe-i nübüvvet diğer mertebe-i ümmettir ki tâbiiyyet metbuiyyet mertebeleri] demek tir. Yani ahkâmı tebliğ etmekle ve daire-i hidâyete almakla üm metini de yükseltti lâkin ümmeti bittabi kendi mertebesine kada yükselemedi aralarında bir miktar mesafe kaldı ki o mesafede üm met olmak mertebesiyle nübüvvet mertebesi arasındaki mesafediı
[Rab'la abid arasında kurbiyyet-i kâmile hasıl olunca rabb i: ahdine vahyettiği şeyleri vahyetti.] Veyahut [Resulullah'la Cibril-i Emîn arasında yakınlık hâsıl olunca Cibril-i Emîn Allah'ın kuluna vahyettiği şeyleri vahyetti.] Yani Resulullah'a haber verdi.
Vahyolunan ahkâmın azametine işaret için ta'zîm, tejhıym ve çokluğa delâlet eden lâfzı vârid olmuştur. Çünkü lâfzı mübhem bir manâya delalet ettiğinden vahyolunan ahkâmın hem büyüklüğüne hem de çokluğuna delâlet eder.
Velhasıl Cenab-t Hak vahyettiği ahkâmı vahyetti ve Resulul-lah'da kemâl-i ta'zîmle telakki buyurdu, her şey münkeşif oldu, Resulullah gördüğünü gördü, bulduğunu buldu. Bu vak'a Cibril-i Emîn'le Resulullah arasında carî olduğuna nazaran Resulullah Cibril'in, Cibril olduğunu gösterdiği mucizeyle yahut ilm-i zarurî ile bildi.
[Gözüyle gördüğü şeyi hayalâta hamlederek kalbi tekzîb etmedi ve Hak olduğunu tasdik etti.] Yahut [Kalb*i Nebevileri gördüğünü tekzîb etmedi] demektir. Çünkü; kudsiyyâtı evvelen kalb idrak eder sonra göze intikâl eder. Yahut manâ-yı âyet : fGözün gördüğünü kalp inkâr etmedi. Binaenaleyh; gözün gördüğünü kalb de tasdik etti] demektir.
Görülen şeye gelince; ya Cibril'in hey'et-i asliyesidir yahut Allahü Tealâ'dır. Allahü Tealâ olmasını ResuluUah'm «Rabb'ini gördün mü?» diyenlere cevab olarak buyurması te'yıd eder. Buna nazaran manâ-yı nazım: \ Kalp gördü, gördüğü şeyi inkâr edip tehayyülâta hamletmedi ve gördüğü gibi tasdik etti] demektir. Çünkü; Resulullah'ın «Ben Rabb'imi kalbimle gördüm» buyurması kalp gözüyle gördüğünü beyandır.[4]
Vacip Tealâ Resulüne vahyettiğini ve gösterdiğini gösterip, Resulünün de gördüğünü tasdik ettiğini beyandan sonra müşriklerin Resulullah'la mücadele ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Siz Resulün gördüğü şeyi tekzibeder de o Resulün gördüğü şey üzerine mücadele mi edersiniz? Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki o Resul gördüğü şeyi merre-i uhrâda ikinci defa olarak Sidre-i Müntehâ indinde tekrar gördü ve o Sidre-i Müntehâ indinde müttekîlere va'dolunan Cennet-i me'vâ vardır.]
Yani; ResuluUah'm gördüğü şeyi inanmaz da şekkeder, mücadeleye mi kalkarsınız? Bu mücadeleniz lâyık değildir. Zira; Resulullah gördüğünü aynel yakın gördü. Binaenaleyh; şekk yoktur, Resulullah gördüğü şeyi Sidre-i müntehâda ikinci defa olarak yine gördü bunda da şüphe yoktur. O Sidre-i müntehâ indinde ervâh-ı şühedâya ve müttekîlere mesken olan Cennet-i me'vâ vardır.
ResuluUah'm gördüğü Cibril-i Emîn olduğuna nazaran ResuluUah'm Cebel-i Hırâ'da hey'et-i asliyyesi üzerine Cibril-i Emîn'i ufk-u maşrıktan zuhur ederek gördüğü gibi Leyle-i Miraç'da Sidre-i Müntehâ indinde hey'et-i asliyyesi üzere ikinci defa olarak gördüğü mervidir, eğer ResuluUah'm gördüğü Allahü Tealâ ise ResuluUah'm Ailahü Tealâ'yı kalbiyle yahut gözüyle iki kere müşahede ettiği mervidir.
İşte bu âyet ResuluUah'm mirac'da müşahede ettiği şeyleri haber verince Kureyş'in tekzib ederek mücadeleye kalkıştıklarını tekdir ve tevbih etmiştir. Çünkü; Resulullah Mi'racmı haber verince Kureyş keferesi tekzib ettiler ve Beyt-i Mukaddes'in evsafından ve Şam'dan gelen kervanlarının ahvalinden sual ettiler, Resulullah da olduğu gibi haber verince mebhût oldular.
Sidre-i Müntehâ'ya gelince; yedinci semada çam ağacı gibi manzarası gayet güzel bir ağaç olup meyvesi fıstık denilen şeye benzediği ve Cennet'in ırmakları bu ağacın kökünden aktığı mer-vîdir. Mahlukâtın ilmi oraya kadar baliğ olup onun maverasına tecavüz etmediği cihetle müntehâ denilmiştir. «Sidre-i Müntehâ indinde gördü» demek «Resulullah-Sidre-i Müntehâda olarak Rab-bısmı mekândan münezzeh olduğu halde gördü» demektir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka mekân ispatı lâzım gelmez. Çünkü Sidre-i müntehâ; Resulullah'm mekânını beyandır. Velhasıl kelimesinden müstefâd olan mekân manâsı Resulullah'a aittir. Vacip Tealâ'ya ait değildir. Amma görülen Cebrail olduğuna nazaran bu tevcihe hacet yoktur. Çünkü; Cibril ve Resulullah ikisi de Sidre-i Müntehâda oldukları halde Resulullah'm Cibril-i JÜmîn'i su-ret-i asliyyesi üzere görmesinde bir mahzur olmadığından tevile hacet yoktur.[5]
Vacip Tealâ Resulullah'la kendi veya Cibril arasında vâki olan müşahedâtm zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Resulullah ikinci defada gördüğü şeyi şol zamanda gördü ki o zamanda Sidre-i müntehâyı ihata eden şeyi ihata etti, o zamanda o acaibi gören göz sağma, soluna meyletmedi, gördüğü şeyi tecavüz etmedi, ancak görülmesiyle memur olduğu şeye nazar etti ve ondan başka bir şeye bakmakla gözü tuğyan etmedi.]
Yani; Resulullah'm Allahü Tealâ'yı müşahadesi veya Cibril-i Emîn'i görmesi şol zamanda vaki olmuştur ki o zamanda Sidre-i müntehâyı nûr-u İlâhî ihata etmişti, görülmesi lâzım olan şeyi ke-mâl-i dikkat ve ihtimamla gördüğünden onu gören göz şaşmadı, sağma soluna bakmadı, nazarının hedefi; maksut olan şey oldu onun gayrıya nazar etmekle nazarını ve vaktini zayi' etmedi. Binaenaleyh; göz n'e şaştı ve ne de bakılacak şeyin gayrıya tecavüzle tuğyan etti hiç birisi vâki olmadı ancak görülecek şey görüldü.
Sidreyi ihata eden şey; melek veyahut melek emsali kuşlar olduğunda rivayetler varsa da esah olan, Sidreyi ihata eden şey; bu dünyada avavı-ı nâsın idrâk edemiyeceği nur-u İlâhVdir. Çünkü; ihata eden şey melek veya kuş olsa elfaz-ı mübhemeden olan lâfzı ile ta'bire hacet olmazdı. Binaenaleyh; ihata eden şeydeı lafzıyla ta'bir, ihata eden şeyin azametine ve ukui-ü beşerin idrâkten kaasır olduğuna işaret içindir.
Bu âyet-i celile; o' makam-ı kudsîde Resulullah'm kemal-i ta'-zîm ve edeble göreceği şeyi gördüğüne delâlet eder. Zira; akılla] müşahadesinde hayran olan nur-u izzeti gördüğünde kemal-i edeb| le nazarında sebat edip metanetini kaybetmediğini ve gaseyan gel lip nazarını kesmediğini beyan etmiştir. Halbuki nur-u İlâhî'nin dağ üzerinde zuhur etmesiyle Hz. Musa'ya gaseyan gelip secdeye kapandığı ve o esnada nazarım kestiği diğer âyette bildirilmiş ve Resulullah'a ise böyle bir hal arız olmadığını bu âyet beyan etmiştir. Binaenaleyh; Leyle-i Mi'rac'da Resulullah gördüğünü tama-miyle görüp noksan olmadığına ve her ne haber verdiyse doğru olduğuna bu âyet delâlet etmiştir.
[Zat-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki Muhammed (A.S.) muhakkak Rabb'ısınm büyük âyetlerini gördü.] Binaenaleyh; acaib ve garaibten her ne haber vermişse doğrudur.
Yani; Leyle-i Mirac'da Muhammed (A.S.) in gözü şaşmadı, hayret1 edip etrafa dalmadı. Yemin ederim ki Rabb'isinin âyetlerinin büyüklerini gördü ve ümmetine bir çoklarını haber verdi, haberleri doğrudur, hilaf yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ'uın azamet ve kudretine delâlet eden alâmetleri pek çoktur, sayılmaz, tükenmez derecededir. Fakat Resulullah'ın bunlardan gördüğü pek büyüklerinden bazıları olduğuna işaret için bazı manâsına delâlet eden min lâfzı vârid olmuştur. Kübrâ lâfzı da bu manâyı teyid eder. Zira; «büyüklerini gördü» demek «Görmediği küçükler de var» demek olur.[6]
Vacip Tealâ-Resulünün Mirâc'tan haber verdiği şeylerin doğru olduğunu beyanla Resulünün risaletini te'yid ettikten sonra salete lâzım olan vazife halkı Tevhid'e davet olup Tevhid'e davet ise müşriklerin ibadet ettikleri putları zemmetmekle tamam olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey müşrikler! Haber verin bana ibadet ettiğiniz Lât ve Uzza ve bunlardan daha aşağı gördüğünüz Menât gibi putların bir şeye kudretleri var mıdır?] Siz onlardan pek büyük bildiğiniz Lât ve Uzza'ya ve mertebede aşağı ve muahhar gördüğünüz Menat'a ibadet ediyorsunuz, bunlarda ne gibi bir meziyyet görüyorsunuz ki ma'budünbilhak olan Vacip Tealâ'ya şerik olduklarını itikat ve benim size haber verdiğim Kudretullah'a delâlet eden acâib ve garaibi inkâr ediyorsunuz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Lât; Taifte Benî Sakife veyahut (Nahle) de Kureyş'e mahsus bir büyük putun ismidir. Lât; esasen bir racülün ismi olup o racül Huccac'a yedirip içirmekle çok hürmet ederdi. Vefat edince onun suretini taştan yaptılar ve ibadete başladılar, gittikçe bu hal ilerledi. Hatta öyle bir hâle geldi ki halk Kabe gibi onu da tavaf eder oldular. Uzza; bir ağacın ismi olup (Benî Gatfan) taifesinin mabududur. Resulul-lah Hz. Halid'i gönderdi. Halid (R.A.) onu kırdı. Halkın gözü Önünden kaldırdı ve o gibi mabudlarm âciz olup hiç bir şeye kaa-dir olmadıklarını halka anlattı. Menat'a gelince; (Benî Hü-zeyl) ve (Huzaa) kabilelerinin ibadet ettikleri bir taştır, Menât, müşrikler indinde Lât ve Uzza'dan mertebede aşağı ve sonra olduğuna işaret için Vacip Tealâ onu muahhar ve dûn manâsına olan uhrâ ile tavsif buyurmuştur. Çünkü Lât; insan suretinde olup insan ise cümle mahlukatm hulâsası olduğu gibi ebna~yı cinsine ziyade hörmet eden bir adamın sureti olduğu cihetle araplar fazla hürmet ettiklerinden birinci mertebede ma'budlarıydı. Uzza ise mahlukât içinde intifa olunan ağaç cinsinden olduğu cihetle ikinci mertebede idi. Menâfi ise bu gibi fezâilden ârî ve daha aşağı gördüklerinden Cenab-ı Hak âyette bu tertibe işaret buyurmuştur.
Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: [Ey kâfirler! Haber verin bana re'yiniz nedir? Şu ibadet ettiğiniz âciz- mahluklarda ne gibi bir meziyyet ve menfeat görüyorsunuz kî ibadet edersiniz, zillet ve hakaretlerini görmüyor musunuz ki bana şerik olduklarım itikad ve benim kudret ve azametime delâlet eden âyetlerimi inkâr ediyorsunuz. Sizin için halikınızı terkle bu gibi âciz şeylere ibadet etmek ayıp değil midir.][7]
Vacip Tealâ ehl-i Mekke'nin ibâdet ettikleri putların menfeat ve mazarrata iktidarları olmayan bir takım âciz şeylerden ibaret olup onlara ibadet ise bâtıl olduğunu beyandan sonra «Melâike Allah'ın kızlarıdır» dediklerini red ve ibtal etmek üzere buyuruyor.
[Şu cemâdat kabilinden olan putlara ibadetinizle beraber daha büyük cinayetiniz Allahü Tealâ'ya veled isnâd ve veledin de sizce makbul olan oğlanı kendinize ve makbul olmayan kızı Allahü Tealâ'ya tahsis etmenizdir. İşte şu taksim mümkün farzolunsa bir taksim ki ziyade zulümdür.]
Yani; ey müşrikler! Sizin sevdiğiniz oğlan evlâdı size mahsus da sevmediğiniz kız evlâdı Allahü Tealâ'ya mı mahsustur, böyle mi taksim ediyorsunuz? Şu taksim mümkün değildir. Zira; Allahü Tealâ erkek ve dişi çocuktan münezzehtir. Binaenaleyh; Allah'ın veled'i olmak muhaldir. Fakat farz-ı muhal olarak veledi olduğu farz olunsa bile sizin taksiminiz dahi ziyade zulmü müstelzim bir taksimdir. Siz nasıl oluyor ki Halik Tealâ'ya veled isnâd ve iyisini kendinize, kötüsünü Cenab-ı Hakka tahsis ediyorsunuz? Halbuki Cenab-ı Hak emâre-i hudûs olan zevce ittihazından ve veled doğurmaktan münezzehtir. Çünkü; bu gibi şeyler kuvvet-i şehvâniyye icâbâtından nevâkıs kabilinden olduğu cihetle Cenab-ı Hak bunlardan mukaddestir.[8]
Vacip Tealâ zat-ı ülûhiyyeti hakkında kâfirlerin bir takım nevâkıs isnad ettiklerini beyandan sonra ma'bûd ittihaz ettikleri şeylerin hakikatları olmayıp mücerred kendilerinin ma'bûd ittihaz etmelerinden ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyüruyor.
[Sizin ma'bûd ittihaz ettiğiniz putlar olmadı, illâ sizin ve babalarınızın nâm verdiğiniz bir takım isimlerdir, onlar hakikatte ma'hûd değillerdir. Çünkü; Allahü Tealâ bunların ma'bûd olduğuna dair bir delil inzal etmedi, onlar kendi kendilerine ma'bûd ittihaz ettiler. Yoksa bunların nıa'bûdiyetlerine taraf-ı İlâhî'den bir hüccet inzal olunmamıştır. Zira; müşrikler tâbi olmazlar, illâ zanna ve nefislerinin arzu ettikleri şeye tâbi olurlar.] Binaenaleyh; itikad-ı hakka malik olamazlar.
Yani; ey müşrikler! Siz putlara ma'bûd dediniz. Halbuki onlar hakikatta ma'bûd değildir, belki o putlar siz ve sizin babalarınızın tesmiye ettiğiniz bir takım isimlerden ibarettir. Zira; onların ibadete müstehik ma'bûd olduklarına dair Allahü Tealâ bir hüccet inzal etmedi. Binaenaleyh; o müşrikler zanna ve nefislerinin arzusundan başka bir şeye tâbi olmazlar ve nefislerinin arzusuna hakkı feda ederler. Herkes kendi nefsinin arzusuna tâbi olarak istediğini işlerse işlediği şey bâtıl olur. Bu makam; hitab makamı* ise de müşriklerin cinayetlerini tâdâd sırasında i'raza şayan kimseler olduklarını ilân için hitaptan gaibe iltifat olunmuştur. Yani «Bunlar hitaba şayan zevil'ukûl değil belki beh'âim gibi şehevât-ı nef saniyeler ine tâbi kimseler» demektir. Binaenaleyh; mertebe-i hitaptan sakıtlardır.
Bu âyette zan ile murad; usul-ü itikatta zarıdır. Zira; usul-ü itikatta zanna ittiba' caiz olmadığından zanlarma ittiba'la zemmolunmuşlardır. Yoksa füru-u amalde zanna ittiba' caizdir. Binaenaleyh; ilm-i fıkıhta zanna ittiba'la memuruz. Şu halde âyetin manâsı: [Müşriklerin ma'bûd ittihaz ettikleri putları hakkında Allahü Tealâ tarafından bir hüccet nazil olmadı onlarsa itikâdiyât-ta zanna ve ameliyatta heva-yı nefsaniyelerine tâbi oldular] demektir. Binaenaleyh; müşrikler iki cihetle zemmolunmuşlardır; Birincisi; itikadiyatta zanna ve hissin vehmiyatına ittiba' etmeleridir, İkincisi; ameliyatta heva-yı nefse ittiba' etmeleridir. Halbuki amelde şeriata ittiba' etmek lâzımdır. Heva-yı nefis ise daima şeriatın hilafı olduğundan bâtıldır. Çünkü amelin muktaza-yı şeriat olması icabeder.[9]
Vacip Tealâ zanna, hevâ ve hevese ittiba etmek bâtıl olduğunu beyandan sonra, putlara ibâdet edenler için daha ziyade cinayet olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki onların RabjSarından kendilerine hidayet geldi.]
Yani müşrikler için zanna ve heva-yı nefse ittiba asla caiz değildir. Zira; onların Rablarmdan itikâdîyât ve ameliyatta doğru 3'olu gösterir Kur'an'la Resul geldi ve Resul'ün risaletini te'yîd eder mucizelerini de gördüler. Binaenaleyh; onlar için zanna ve heva-yı nefse ittibaa ihtiyaç olmadığı halde ittiba' etmekle cina-yet-i azîme işlemişlerdir. Zîra; kitap gelip doğru yolu beyan ve Resul gelip onları irşâd ettikten sonra zanna ve nefsin arzusuna ittiba' etmek asla mazeret kabul etmez. Çünkü; kitab putların ma'bûd olmadığını beyan ve Resul de kitabın beyanâtını lisan-ı beliğle halka tebliğ eder. Binaenaleyh; putlara ibadet edenler için mâzer ret kapısı kalmaz.[10]
Vacip Tealâ putlara ibadet edenlerin ümîd ettikleri şefeâtm ellerine geçmiyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yoksa insan için her istediği mevcut mudur? Dünyâ ve âhi-retin mülkü Allah'a mahsustur.] Binaenaleyh; istediği şeyi istediği kuluna verir.
Yani; yoksa kâfirler, insan için her istediği vardır ve istediğine nail olur mu ve putlara ibadetle ümid ettikleri şefeâta nail oluruz mu zannederler, insan her emeline vâsıl olacağını mı ümid eder? Eğer böyle ümid ederlerse bu ümidleri yanlıştır. Zira dünya ve âhiret; Allah'a mahsus ve Allah'ın mülküdür. Allahü Tealâ dilediği kuluna istediğini verir, dilemediğine de vermez. Binaenaleyh; insan her istediğine nail olamaz. Zira; dünya ve âhirette Allahü Tealâ'nm izni olmadıkça hiç bir kimse bir şeye malik olamaz, ancak onun izni ve insanıyla nail olur. Çünkü; mülkün sahibi odur. Mülkün sahibi tasarrufa izin vermedikçe dünya ve âhirette velev bir zerreye olsun tasarruf kimin haddidir? Şu halde Allah'ın gay-rıdan bir şey istemek sahibinin gayrıdan istemek olduğu cihetle caiz olamaz. Binaenaleyh; putlardan menfeat ümid etmek ve şefaat beklemek aynı hamakattır. Zira; aklı olan kimse akıldan zerre kadar hissesi olmayan cemâdâttan bir şey beklemez.[11]
Vacip Tealâ her şeyin zâtına mahsus olduğunu beyandan sonra izni olmadıkça hiç kimsenin şefeâtı makbul,olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Göklerde bulunan bir çok meleklerin şefâatlan hiç bir kimse hakkında azıcık bir şeye fayda vermez, illâ Allahü Tealâ'nın; dilediği ve razı olduğu kimse için şefâatlarma Allahü Tealâ izin verdikten sonra meleklerin şefâatlan fayda verir.]
Yani; kâfirler meleklere ve melek suretinde olan putlara ibadet eder ve onlardan şefeât beklerler. Halbuki semâvâtta mevcut ve kurb-u İlâhî şerefiyle müşerref olan bir çok meleklerin şefeat-: lan hiç kimseyi muğnî kılıp fayda vermez, ancak Allahü Tealâ dilediği ve şefeat olunmasına razı olduğu kimseye şefeat etmelerine izin verdikten sonra şefeat ederlerse menfeat verir ve Allah'ın1 izin verdiği şefeat makbul olur. Binaenaleyh; taş ve ağaçtan yapılmış hakîr ve zelîl olan putlar şefeata ehil olmadıkları gibi farz-ı muhal olarak şefeatiarı farzolunsa bile fayda vermez. Çünkü; mak-bul-ü İlâhî olan meleklerin izn-i İlâhî olmadıkça şefâatlan fayda vermeyince putlardan şefeat ümit etmek hamakattan başka bir şey değildir. Ve gabâvetin en aşağı derecesidir. Çünkü; semâvâtta olan meleklerin uluvv-ü mertebesiyle beraber izn-i İlâhî olmadıkça şefeatiarı makbul olmayınca ehass-i mahrukattan olan putların şe-feate ehil olmadıkları gibi şefeat etmeleri farzolunsa bile şefeatla-nnm kabul olunmayacağı evleviyyetle sabit olur. Meleklerin çokluğuna işaret için kesrete delâlet eden lâfzı varid olduğu gibi mertebelerinin âlî olduğuna işaret için herkesçe ulviyyeti malûm olan semâvatta mevcut oldukları zikrolunmuştur.[12]
Vacip Tealâ kâfirleri cemâdâta ibadet etmeleriyle tevbîhtikten sonra onların «biz cemâdâta ibadet etmeyiz. Zira; cemâdatı melek suretinde yapıp ona bakarak meleği hatıra alır ve meleğe ibadet ederiz» demelerini reddiçin buyuruyor.
[Şoî kimseler ki âhirete iman etmezler. Onlar elbette meleklere kız tesmiye ederler. Halbuki onlar için meleklere ve meleklerin sıfatlarına asla ilimleri yoktur.]
Yani; meleklere Allah'ın kızlarıdır demekle ünsâ tesmiye edenler âhirete iman etmeyen kimselerdir. Halbuki bu sözlerini bir ilme müstenid olarak söylemiyorlar. Zira; bu hususa dair onların hiç ilimleri yoktur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar her ne kadar âhireti zahirde ikrar ederlerse de hakikatta âhirete imanları yoktur. Çünkü; âhirete imanı olan kimse meleklere Allah'ın kızları demeye cesaret edemez. Zira; meleklere Allah'ın kızları demek Aliahü Tealâ hakkında muhal olan veled nisbet etmek olduğu gibi melekler erkeklik, dişilikten de münezzeh oldukları .halde onlara dişi demek iki cihetten zulüm olduğundan bu sözleri cinayetin büyüğü ve ukubet icâbeden şenâatm en fenâsıdır. Binaenaleyh; âhirete imanı olan kimse bu sözün icabettiği azabtan korkusuna binaen böyle söylemeye cesaret edemez. Halbuki söylüyorlar. O halde âhirete imanları olmadığına bu sözleri delâlet eder. Zira; umûr-u bâtılada hüküm zahirde deliline isnâd olunur.
[Onlar bu hususta tâbi olmazlar, illâ zanlarma tâbi olurlar. Halbuki zan hakikattan bir şeye ilim ifade edip muğnî kılamaz.]
Yani; kâfirler, melekler Allah'ın kızları olduklarını iddia ederler. Halbuki bunların Aliahü Tealâ'ya ilimleri yok, çünkü; şirke-diyorlar, âhirete ilimleri' yok, çünkü; küfür gibi cinayeti irtikâb edip azab-ı âhiretten korkmuyorlar, meleklere ilimleri yok, çünkü; meleklerde erkeklik ve dişilik olmadığı halde dişilik isnâd ediyorlar. Şu halde bunlar ancak zann-ı fâsidlerine ittiba' ederek söylüyorlar. Halbuki zan; hiç bir şeyin hakikatini keşf ve izah edemez. Zira; her şeyin hakikati ilimle idrak olunur. Zanla hakikat idrak olunamadığından bir şeyin hakikatim idrak hususunda zanna i'ti-. bar yoktur. Binaenaleyh zanria i'tibar; hatası zahir olmadıkça ancak füru-u a'mâldedir. Eğer hatası zahir olursa füru-.u a'mâlde dahi zanne i'tibar yoktur.[13]
Vacip Tealâ kâfirlere tebliğ ve Hakk'a davet etmek tesir ;etme-diğini beyandan sonra haktan i'râz edenlerden i'râz olunmak;lâzım olduğunu Resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! İ'râz et sol kimseden ki o kimse zikrimizden i'râz edip yüz çevirdi ve o kimse hayat-ı dünyadan başka bir şey murad etmez. İşte şu dünyaya şiddetle meyi ü rağbet onların ilimden baliğ oldukları mertebedir.] Binaenaleyh; sen onlardan i'râz et. Zira; onlara söz tesir etmediğinden kılıçla mukabele etmek lâzımdır.
Yani; ey Habibim! Senin şol kimseden i'râz edip iltifattan is-kaat etmen lâzımdır ki o kimse bizim zikrimiz olan Kur'an'dan ve Hakk'a delâlet eden delillerimizden i'râz etti ve olanca himmet ve gayretiyle ancak hayat-ı dünyayı murad eder, âhireti, haşr ü neşri inkârla hemen dünyaya muhabbet ve himmetini sarfeder. Binaenaleyh; insanlar için mev'ûd olan saadetten hiç birini nazar-ı itibare almaz. İşte şu hayat-ı dünyayı murad edenlerin ilimden mertebe ve mansıbları ve vasıl oldukları ancak dünyaya rağbetleridir. Me-ziyyet ve gayeleri bundan ibaret olan kimselere nasihat ve Hakk'a davet tesir etmeyince bunlardan i'râz etmek lâzımdır ki onlar kılıçla ıslâha muhtaçtırlar.
Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile kâfirlerden i'râzı mutazammm olan âyetlerin kıtal âyetleriyle mensuh olduğunu bazı ulemâ beyan etmişlerse de sahih olan i'râzla emir, kıtal âyetine muvafıktır. Çünkü; Resulullah evvelâ Tevhid'e davet ederek Zikrullah'la emretti. Bunu dinlemeyip müstefîd olmayanları kat'î delillerle iknâa çalıştı, bundan da müstefîd olmayanları Cehennem azabıyla tehdid etti, bu tehdidâtla dahi mütenebbih olmayanlara kılıçla mukabeleyle emrolundu. Binaenaleyh; erbâb-ı, fesadın ırkını kesmekle sulehâ-yı ümmeti fesattan kurtarmak usulü ittihaz olundu. Elyevm milletler arasında câri olan usul de budur. Zira; milletler evvelâ sözle yekdiğerini ikna edip hakkı kabul ettiremezlerse âkibet hakkı tanıtmak için silâha sarılırlar. Enbiyayı İzam ise ervah-ı insâniyenin tabibleridirler. Meselâ ecsama ta-bib olanlar evvelâ hastayı muayene ederler. Eğer gıda ile devası mümkün ise gıdadan başka bir şey vermezler. Eğer gıda ile tedavi fayda vermezse hafif tedavi ile tedavi ederler, onunla da mümkün olmazsa kuvvetli ilâçlara müracaat ederler, bununla da tedavi mümkün olmazsa ameliyat icrasına karar verirler. İşte Resulullah da evvelâ gıda-yı rûh olan zikirle başladı. Bununla yola gelmeyenlere delâil-i kat'iyye sertetti, delâil de kâfi gelmeyenleri âhiret aza-bıyla tehdid etti ve tehdid dahi fayda etmeyenlere alât-ı harp olan kılıçla emrolundu, âlemi onunla ıslâha başladı. Şu halde etıbbâ-yı rûh olan enbiya ile etıbbâ-yı ecsâm olan doktorların maraz-ı manevî ile cismaniyi tedavide tertibleri şekil itibariyle müsavidir.
Bu âyette Resulullah'a kâfirlerden i'râz etmesiyle emir ümmetine dahi emirdir. Binaenaleyh; kemal-i gaflet ve nisyanla şe-hevat-ı nefsaniyye ve' dünyeviyyesine himmetini hasırla Zikrul-lah'dan i'râz eden fasıklardan ve Kur'an'm ahkâmından i'râz eden kâfirlerden sülehâ-yı ümmetin i'râz etmelerini dahi âmirdir. Amma bunlarla ihtilât edecek esbâb zuhur ederse zarurî ihtilât etmek lâzımdır. Zira zaruretler; haram olan şeyleri mubah kılar. Çünkü; iktisadiyâtta ve muamelât-ı sâirede ihtilât zaruridir. Fakat bu ihtilât kendi ihtiyarı ile seve seve bir ihtilât değildir, belki zamanın icâbâtmdan olarak zarurî zuhur eden ilcaât üzere kendi maslahat-ı şahsiyyesi veyahut maslahat-ı âmme için kerhen irtikâbolunmuş bir ihtilâttır. Binaenaleyh; bu gibi ihtilâtlarda şer'an günah yoktur.[14]
Vacip Tealâ kâfirlere lisân-ı beliğle davet fayda vermeyince i'râzla emirden sonra i'râzm sebebini beyan etmek üzere :
[Ey Resulü Mükerrem! Sen Hakk'i dinlemeyen münkirlerden i'râz et. Zira; senin Rabb'in tarîk-ı tevhidinden çıkanları ve senin hidayetinle ihtida edenleri herkesten ziyade bilir.] Binaenaleyh; onların yola gelmiyeceklerini ve Tarîk-ı Hakkı kabul etmiyeceklc-rini bildiği için sana onlardan i'râz etmekle emretmiştir. Şu hakh onların dalâletinden sen mahzun olma. Zira; sen emr-i tebliğde kusur etmedin ve lâyıkı vechüzere vazîfe-i tebliği yerine getirdin._Ne çare ki onların tiynetlerinde olan habaset, Hakk'ı kabullerine mani oldu ve Rabb'in Tealâ tarîk-ı selâmet olan Tevhid'den çıktıklarını bilince onların dalâletinden senin telâş etmene mahal kalmamıştır. Amma senin hidayetinle ihtida edip doğru yol tutanları bildiğinden onların amellerine göre güzel ceza ile mücazaat eder[15]
Vacip Tealâ dalâlette ve hidayette olanları lâyıkıyla bildiğini ve bildiğinden dolayı i'râzla emrettiğini beyandan sonra kudret-i kaahiresini beyanla Resulünü tesliye etmek üzere buyuruyor.
[Semavât ve arzda olan mahluka t in cümlesi Allahü Tealâ'y£ mahsustur ki ameli sebebiyle kötülük edenleri kötü ceza ile vte iyilik edenleri iyi ceza ile cezalandırsın.]
Yani; Allahü Tealâ dalâlette ve hidâyette olanları bilir. Zîra; semâvat ve arzda olan mevcudatın cümlesi kendine mahsus ve onun mülküdür ve her şey kudret-i kahırası altında mahkûmdur. Binaenaleyh; sözünde, işinde kötülük edenleri amellerinin mukte-zası istihkakları veçhile kötü ceza ile cezalandırır, kezalik amelini Cenab-ı Hakk'ı görür gibi kemal-i âdâb, huşu' ve hudû' ile edâ etmekle ihsan edenleri Cennet'le cezalandırır herkesin halini bilmesinin neticesi; ameline göre ceza vermektir, bu vesileyle iyiler kötülerden ayrılırlar ve herkes müstehak olduğu cezayı bulur ki hiç kimsenin kötülük cihetinden ettiği yanma kalmaz, iyilik cihetinden sa'yi de boşa gitmez.
İhsan ile murad; amelde ihsandır. Hüsnâ ile murad; Cennettir. Amelde ihsan; ibadeti şeriatın beyan ettiği şerait dairesinde edâ etmektir. Şu halde amelini şer'a tevfîkle edâ edenlerin Cennetle mücâzâat olunacaklarına âyet delâlet eder.[16]
Vâcıp Tealâ amelde ihsan edenleri Cennet'ten ibaret hüsnâ ile ve kötü amel igliyenleri amellerinin muktezasıyla mücazaat edeceğini beyandan sonra amelde ihsan edenlerin kimler olduğunu ve ihsanlarının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhsînler şol kimseler ki onlar büyük günahlardan ve mürüvveti iskat eden fuhşiyâttan kaçınırlar, ancak fücceten üzerlerine arız olan günah-ı sağîreden ictinâb edemezler, küçük günahları Al-lahü Tealâ mağfiret eder. Zira; Rabbin Tealâ'nm mağfireti boldur.]
Yani; Allah'ın hüsnâ ile mücazaat edeceği kimseler şol kimseler ki onlar Allah'ın gadabma sebeb olacak, âhirette azab icabe-decek, dünyada hadd-i şer'îyi müstelzim olacak büyük günahlardan içtinâb ettikleri gibi mürüvveti iskat eden fuhşiyâttan dahi ictinâb ederler. Ancak defaten arız olan küçük günahlardan içtinâb edemezler. Şu kadar ki o küçük günahta vaki olunca derhal tevbe ettikleri cihetle küçük günahta vaki olmakla ihsan mertebesinden sakıt olmazlar. Günah-ı sağîrenin ihsan mertebesinden İskata sebep olmayacağına işaret için günah-ı sağîre manâsına lemem istisna olunmuştur.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Kebâir ; bir günah ki işleyen kimse için âhirette Cehennem azabı olduğu beyan olunan günahtır. Fevahiş ; işleyen kimseye dünyada hadd-i şer'î icra olunacağı beyan olunan zina, şürb-ü hamir ve sirkat gibi günahlardır. Lemem ; kebireden ma'dud olmayan günahlardır, yahut işlenmesi kasd olunmuş fakat işlenmemiş veya işlenmiş de derhal tevbe olunan günahlardır. Günah-ı sağîre, kebîre mertebesine baliğ olmadıkça farz olan namazları ve oruç gibi ferâizi edâ ile mağfiret olunur.
Günah-ı kebîrenin ta'rifinde ulemâ ihtilâf etmişlerdir. Hakkında nehiy vârid olan günahların kebîre olduğu ibn Abbas Hazretlerinden mervîdir. Yahut rıza-yı İlâhîye muhalif olan her günah azamet-i İlâhfyeye nisbetle kebiredir. Yahut hakkında gazab ve lanet gibi şiddet varit olan günahlar kebîredir ki şirk, zina, livâta, şürb-ü hamir, yalan yere şehadet etmek, yetim malını yemek, si/ı-retmek, afif olan bir kimseyi zinaya nisbet eylemek, anasına babasına eza ve muharebede saff-" harpten firar etmek kebâir cümle-sindendir ki büyüklüğü nisbetinde azabın şiddetini icâbeder.
Bu âyet; muhsinlerin ihsanının ancak kendi nefislerine olduğunu beyan etmiştir. Zira âyet; muhsinlerin ihsanını ta'rif makamında vârid olduğu cihetle kebîre ve fahişeyi irtikâbtan ictinâb ancak kendi nefislerini nâr-ı Cehennem'den vikaaye etmekten, ibarettir. Şu halde bunlar merzî-i İlâhîye muhalif olan şeylerden ihtiraz ettikleri cihetle Cenab-ı Hak onları Cennet'le taltif buyuracağını beyan buyurmuştur. İstiğfar edenlere Allah'ın mağfireti boldur. Allah'tan mağfiret istemiyenleri elbette Allahü Tealâ mağfiret etmez. Ancak istiğfar edenlerin günahlarını mağfiret buyuracağını Cenab-ı Hak bir çok âyetlerde beyan buyurmuştur.[17]
Vacip Tealâ rahmetinin vüs'atini beyandan sonra herkesin ahvalini bildiğini beyanla kullarının a'mâline ve ahvaline göre mücazaat edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ sizi sizden ziyade bilir. Çünkü; halketti.] Şu halde neden bilmesin? Elbette sizin her halinizi ve tavrınızı iyi bilir. Binaenaleyh; mağfirete müstehak olanları ve olmayanları bildiğinden ilminin muktezasma göre herkesin cezasını verir. Allahü Tealâ'nm bu hitabı Hz. Âdem'in topraktan halk olunması itibariyledir. Çünkü; bu âyette hitâb edilen insanlar gerçi nutfeden halkolunmv^larsa da esas cümlenin pederi Hz. Âdem olup Hz. Adem'de topraktan halkolunduğu cihetle cümle insanlar bilvasıta topraktan halkolunmuşlardır. Yani «Allahü Tealâ sizi iyi bilir. Zira; sizi topraktan halketti. Her kimse ki sizi topraktan hal-kede, elbette iyi bilir. O halde Allahü Tealâ sizi iyi bilir» demektir.
[Allahü Tealâ sizin halinizi iyi bilir. Zira; validelerinizin karnında mahbus ve idrâkten ârî ceninler idiniz.] O cenîn halinizde bir sıfattan sıfat-ı uhrâya nakletmek suretiyle enva'-ı terbiyeyle terbiye ve şu lâyık olduğunuz mertebe-i insaniyete îsâl ile size lutf u ihsan etti. Binaenaleyh; elbette Cenab-ı Hak sizin halinizi bilir ve ona göre istihkakınızı verir.[18]
Vacip Tealâ insanın esâsı itibariyle topraktan halkolunduğunu ve analarının karnında bir takım necasetler içinde cenîn olarak bulunduklarını beyandan sonra bu minval üzere meydana gelen insanın haline yakışan nefsini hiç bir şeyle sena etmemek olduğunu tavsiye etmek üzere buyuruyor.
[Nefsinizi tezkiye etmeyin. Zira; Allahü Tealâ ittika' eden kimseyi sizden ziyade bilir.] Yani; sizin evveliniz topraktan halkolunup ahiriniz bir takım' müzahrafâtla karışık validelerinizin karnında cenîn olarak dünyaya gelip gûnâ gûn terbiye-i İlâhiyye ile şu mertebe-i insaniyyete geldikten sonra bir çok nekaisle muttasıf olduğunuz halde nefsinizi medh ü sena etmeyin. Zira; Allahü Tealâ muharremâttan ictinabla nefsini azabtan vikaye eden kimseyi sizden ziyade bilir. Şu halde sizin tezkiyenize hacet yoktur.
İnsanın sebeb-i necatı ancak ittika olduğuna işaret için Ce-.ijıb-ı Hak «Sizden müttekî olan kimseyi Allahü Tealâ bilir» buyurmakla insanın evsafı içinden ittikayı tasrîh buyurmuştur ki lâzım olan it-tikadır, tezkiye-i nefis değildir. Çünkü; menhiyyâttan ictinâb ederek nefsini azabtan vikaaye etmeyen kimse nefsini tezkiyeden zarar görür, fayda görmez. Şu halde ittikâsı olmayan kimsenin tezkiyesi aynı mazarrattır.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile insanın nefsini tezkiyesi; üç şeyle olur: Birincisi; günahtan tebriedir. ikincisi; kendisinde ziyade hayır dava edip diğer insanlara (.(Ben sizden hayırlıyım» demektir. Üçüncüsü; nefsinin mehasin-i â'mâl ile müzeyyen olduğunu iddia etmek ve «Ben iyi amel işlerim» demektir. Şu beyan olunan üç cihetten hiç birisiyle insanın nefsini senası caiz olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü mutlaka tezkiyeden nehyetmek; şu beyan olunan şeylerin kâffesiy-le tezkiyeden nehyetmektir. Yani «Nefsin İndallah tezkiye olunanı müttekî olandır, müttekî olanı da AllaJ^ü Tealâ bilir. Binaenaleyh sizin tezkiyenizde menfeatiniz yok» demektir.
Âyetin sebeb-i nüzulüne gelince; eshabtan bazı kimselerin nefislerini bir takım a'mâl-i sâliha ile tezyin edip onunla kendilerini sena etmeleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Bir kimse işlediği amelini gayra göstermek suretiyle riya ve ahara işittirmek suretiyle süm'a ederek başkalarının indinde işlediği ameli ta'dâdla nefsini tezkiye etmemeli] demektir. Şu halde bir kimsenin nefsini tezkiyesi haramdır.[19]
Vacip Tealâ tezkiye-i nefsin caiz olmadığını beyandan sonra nazar ve basiret sahiplerinin ibret alması, mütekebbir ve muannid' olanları tekdir etmek için buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Sen bakıp gördün mü şol kimseyi ki o, kimse sana îmandan i'râz etti ve vaadettiği malından azıcığını verdi de bakisini kesiverdi.]
Yani; şol kimseyi gördün mü ki o kimse evvel iman etmeye | meylettiği halde sonra imandan donuverdi ve vereceğini vaadettiği malından az bir miktarını verdi bakisini vermekten vazgeçti \ sözünde durmadı.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet (Velid b. Mugîre) hakkın-; da nazil olmuştur. Çünkü (Velid) zahirde Resulullah'a ittiba' eder ve nasihatini dinler ve kelâm-ı Hesulullah'dan haylice müteessir [ olurdu. Müşriklerden bazıları «Âba ve ecdadımızdan şeyhlerimizin* dinini terkle onları tadlîl mi ediyorsun?» deyince Velid «Muham-; med (S.A.) in haber verdiği azabtan korkuyorum. O gibi azabları ben götüremem» demesi üzerine o müşrik «Malından bana şu kadarım verirsen senin azabını ben götürürüm» demekle pazarlığa-girişti ve Velid'i iğfal etti. Derbeder Velid de buna inandı, teklifini kabul eyledi. Binâenaleyh; Resulullah'a* îman ve ittiba'dan i'râz etti ve onu iğfal eden kimseye vaadettiği malın bir miktarını: verdi bakisini vermedi buhletti ve bununla kendisini mağfuruz-: zünûb addederdi. İşte Cenab-ı Hak bu âyetle Velid'in halini tasvir ve zemmetmiştir. Buna nazaran âyetin manâsı: [Ey Resulü mü-; kerrem! Gördün mü şol şahs-ı leîmi ki o sana imanından yüzünüm döndürdü ve kendi gibi. bir müşrikin sözüne aldandı, o müşrike vermesini vaadettiği malının bir kısmını vermekten imtina etti. Yani sözünün sebatı yoktur. Sana imandan nasıl nükûl etti ise"* müşrike malını vermekten dahi öylece nükûl etti.] demektir.!
Bir şeyi kesivermektir. Velid vereceği malın bir kısmım verip diğerini kestiğinden ekdâ denmiştir.[20]
Vacip Tealâ Velid'in halinden bazısını beyandan sonra ba'z-ı âhârı beyan etmek üzere buyuruyor.
[O şahs-ı leîm indinde gaibe ilim mi var ki o gaibe ilimle kendinin vebalini başkasının götüreceğini biliyor da onun için mi al-danıyor?] Halbuki gaibe ilmi yok ve olmadığını kendi de bilir. Şu halde günahının başkasına yükleneceğini neyle biliyor, esbab-ı ilimden hangisine istinad ederek aklanıyor? Halbuki bu itikadın küllisi bâtıldır. Zira; hiç bir kimse diğerinin vebalini yüklenmez. Şu halde bir kimsenin bilmediği bir şeyde kendi gibi bir câhil-i le-îmin sözüne aldanmaması lâzımdır, ilme istinad etmeyen bir şeye inanmak doğru olmadığından aldanmasında ma'zûr görülmez. Çünkü'; aldanmak hiç bir şeyde ve hiç bir zamanda kabule şayan bir mazeret teşkil etmez.[21]
Vacip Tealâ o şahsın gaibe ilmi olmadığı gibi enbiya-yı sâ|bıka-nın kitaplarına bile ilmi olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yoksa o şahs-ı leîme haber verilmedi mi Hz. Musa'ya nazil olan Tevrat'ın levhalarındaki ahkâm ve Hz. İbrahim ki Allah'ın emrettiği ahkâmın cümlesini itmam ve îfa etti.] Bu şahıs da Hz. İbrahim'i iltizam eder. Binaenaleyh; ona nazil olan sahifelerde mevcut ahkâm haber verilmedi mi? Elbette haber verildi, lâkin bu şahsın onlarda olan ahkâma vukufu yoktur.. Çünkü; onlarda bir kimsenin günahını başka bir kimsenin yüklenmiyeceğine dâir ahkâm mevcuttur. Ve bunların itikatlarının batıl olduğu dahi o i sahifelerde beyan olunmuştur.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) in sabrının çokluğuna ve başkalarının tahammül edemıyeceği şeylere tahammül ettiğine işaret için İbrahim (A.S.) in ahdini vefa ettiği sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; İbrahim (A.S.) nâr-ı Nemrûd'a göğüs gerdi ve hiç bir kimseden istimdâd etmedi, oğlunu kurban etmeyi te-ahhüd etti, ahdini yerine getirdi, her gün bir fersah mesafe gider misafir arar bulursa ikram eder, bulmazsa oruç tutardı. Binaenaleyh; Hz. İbrahim ahdini vefa ile sena olunmuştur, kendine nazil olan evâmir-î İlâhiyye ve nevâhi-i sübhaniyyeyi tamamen yerine getirir, asla noksan bırakmazdı. Yoksa yalancı müddetler gibi değildi. Çünkü yalancılar hiç bir zaman söylediği sözü yerine getirmez, ahdini îfa etmez ve mütâbeât davasında bulunur halbuki mü-tâbeât etmez. Musa (A.S.) in kitabı olan Tevrat Yahudiler vasıta-siyle müşrikler arasında meşhur olmasına binaen zikirde Suhuf-u İbrahim üzerine takdim olunmuştur.[22]
Vacip Tealâ şahs-ı leîmin İbrahim ve Musa (A.S.) m kitaplarında olan ahkâma vukufu olmadığını beyandan sonra mezkûr kitaplarda olan ahkâmdan bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Suhuflarda olan ahkâm: günahkâr bir nefsin vebalini diğer bir nefis götürmez.]
Yani; gerek Suhûf-u İbrahim'de, gerek Kitâb-ı Musa'da mezkûr olan ahkâmdan birisi; bir kimse diğer bir kimsenin günahını götüremez. Zira; Amr'in günahında Zeyd'in medhali olmayınca Zeyd'in ondan mes'ul olup onun azabını çekmesine bir sebeb yoktur. Binaenaleyh; Amr'in günahından Zeyd mes'ul olsa şu mes'u-liyyet zulümden başka bir şey olmaz. Bu ise tecviz olunur ahvalden değildir.
İşte şahs-ı leîmin suhuflarda olan bu ahkâma vukufu olmadığmdan malının bir miktarını vermekle günahını başkasına tahmîl edeceğini zannederek aklanmış ve bir miktar mal da vermiştir.[23]
Vacip Tealâ bir insan için gayrın ameliyle kendi mazarratını defetmek suretiyle intifa' etmek caiz olmadığını beyandan sonra celb-i menfeât suretiyle dahi başkasının ameli ile intifa' mümkün olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsan için hiç menfeat yok, illâ sa'yinin men her ferd sa'yinin semeresini elbette görür.]
Yani; her insan nail olmaz, ancak kendi sa'yinin sevabına nail olur. Gayrın amelinin sevabına nail olamaz, gayrın menfeatmdan intifa edemeyince şerrinden de mazarrat görmez ve herkes kendi sa'yinin faydasını elbette muhakkak olarak görür, şerre sa'yetmişse de onun cezasını da alır.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetle bilûmum insanları sa'ye teşvik ve sa'yi olmayan bir kimsenin men-feattâr olmayacağını, her sa'yeden kimsenin elbette sa'yinin faydasını göreceğini beyanla atâletten menetmiş ve çalışmayan kimselerin başkalarının çalışmasından müstefid olamıyacaklarını beyanla yaşamak ve âhirette seâdete nail olmak için insanın ömrü oldukça dünyaca maişetine ve âhiretçe de meşru' ve mukannen olan ibadât-ı mefrûzaya çalışmak lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde emeksiz bir şey olmaz, olsa da insan intifa etmez. Binaenaleyh; herkesin emeğinin gayrı bir şeyden intifa' edemiye-ceğine bu âyet delâlet eder.
Bu âyet-i celîleye «Enbiyanın, sulehânın şefaatları, meleklerin istiğfarları, müminlerin duası, geride kalan evlâdü ahvadm(vefat etmiş olan babaları ve dedeleri için vermiş oldukları sadakaları ile intifa; sa'yinin gayrı ile yani sa'y olmayan şeylerle intifa» diyerek vârid olan sualin cevabı şöyledir : Enbiyanın şefaatından, meleklerin istiğfarından, ihvanın duasından ve evlâdın sadakasından intifa'm sebebi; îmândır. Binaenaleyh; bunlardan intifa'; imana ve salâh-ı hâle sa'yinin semeresidir. Eğer îmâna sa'yetmemiş olsaydı enbiya şefaat ve melekler istiğfar etmezdi. Şu halde bu intifa; ancak imanın neticesidir, iman da müminin sa'yinin mahsulüdür, evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından intifa etmek dahi imanın sevabı olduğu gibi evlâd ve ahbabı kisbe sa'yin dahi semeresidir. Bunların hiç birinden kâfirler intifa edemezler. Zira; îmanları olmadığı için enbiya şefeat, melekler de istiğfar etmezler ki intifa etsinler. Kezalik evlâd ü ehibbanın dua ve sadakalarından âhirette intifa dahi îmana mevkuf olduğundan imana sa'yi olmayanlar bunlardan dahi âhirette intifa edemezler. Amma dünyada kâfir ve mümin herkes evlâd, ahbab ve yaranından intifa eder. Zira; onları kesbiçin sebkeden sa'yinin semeresidir. İşte suhûf-u mez-kûrede bu mesâil mevcud olunca (Velid b. Mugire) ve onun emsali iyi bilmelidirler ki herkes günahını ahar bir kimseye tahmil edemediği gibi gayrın amâl-i hayriyyesinden de intifa edemez. Zira sa'yetmek lâzımdır. Sa'yolmayan yerde semere olmaz. Binaenaleyh; ekmeden hiç bir çiftçi ekin biçemez. Kezalik bir hatun nikahlanmadan veyahut helâlinden bir cariye almadan hiç bir kimse meşru' surette çocuk sahibi olamaz. Binaenaleyh; âlemde her intifa bir sa'yin mahsulüdür. Sa'yetmeksizin hiç bir kimse hiç bir şeyden dünyada ve âhirette intifa edemez.
Dünyada sa'yin semeresi görüldüğü herkesçe malûmdur. Dünya âhirete nümûne- olduğu cihetle herkes amelinin ve sa'yinin cezasını iyi ve kötü âhirette dahi göreceğine âyette delâlet vardır. Çünkü; her ferdin âhiret için sa'yettiği ameli eğer hayrise suret-i haseneden tasvir olunup derecât-ı Cennet olarak o kimse amelini görür ve sebkeden sa'yi sayesinde rahat eder, eğer ameli şer ise çirkin bir surette tasvir olunup derekât-ı Cehennem olarak onu görür ve sebkeden sa'yi neticesi muazzeb olur durur. Binaenaleyh aklı olan bir kimse için lâzım olan; amelini derecât-ı Cennet olarak görmesine sa'yetmesi lâzımdır.
Kâfirler dünyada hayır olan amellerinin cezasını dünyada görürler âhirete kalmaz. Zira; küfür âhirette hayır cezasını görmeye mani olduğundan âmâl-i hayriyyesinin mükâfaatmı rızkı bol ve bedeni afiyette olmak gibi şeylerle dünyada alır âhirette bir diyeceği kalmaz. Hatta münafıklardan (Abdullah b. Übey) Bedir gazasında Amm-i Resulilleh Hz. Abbas uryân kalınca bir gömlek vermişti. Abdullah'ın vefatında Resulullah'm âhiretçe müsab olacağı bir ha-senesi kalması için kefen olmak üzere bir gömlek gönderdiği mer-vîdir. Âhirette herkesin sa'yinin faydasını göreceğini beyan; müminler için beşaret ve kâfirler için tekdir ve tevbihtir. Zira; mümin âmâl-i hasenesinin sevabını güzel olarak görünce mesrur ve ferahnak olacağı gibi kâfirin de â'mâl-i seyyiesini görünce gamnâk ve mahzun olacağı tabiidir.[24]
Vacip Tealâ herkesin sa'yi miktarı fayda göreceğini beyandan sonra sa'yinin faydasını etemm ve ekmel olarak vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İnsan evvelâ sa'yinin cezasını gördükten sonra sa'yinin daha etemm ve ekmeli ile cezalanır.]
Yani; insan amelini görüp mesrur veya mahzun olur, herkes kendi amelini bildikten sonra mümin alan kimse amelinin daha etenimi ve daha ziyadesiyle, cezalanır. Amma kâfir aynı ameliyle ceza görür. Zira; amelinin cezası azab olduğundan onu amelinden ziyadesiyle cezalandırmak zulüm olduğu cihetle kâfirin amelinin cezası ameli miktarı olur ziyade olmaz. Fakat müminin amelinin cezası sevab ve Cennet olduğundan amelinin miktarı ihsan olunduktan sonra daha ziyade ihsan etmek aynı lütuf olduğu cihetle ziyadesi kendi hakkında nimettir. Binaenaleyh; âyette beyan olunan ceza-yı evfâ müminler hakkındadır.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendinin beyanları veçhile insan vefat ettiği dakikadan itibaren amelinin cezasını görmeye başlarsa da cezanın ekmeli kıyamete ve Cennet'e te'hîr olunacağına işaret
için lâfzı varid olmuştur. Yahut a'mâlin cezasını Cennet'-te gördükten sonra cezanın etemmi rü'yetullah ile hasıl olacağına işaret için lâfzı vârid olmuştur.[25]
Vâcib Tealâ herkesin amelinin cezasını göreceğini beyandan sonra her şeyin merci' ve müntehası huzur-u İlâhî olduğunu beyanla âsîleri tehdit etmek üzere buyuruyor.
[Herkesin ve her şeyin müntehası Rabb'irt Tealâ'nın huzurudur.]
Yani; suhuf-u mezkûrede beyan olunan mesailden birisi de cümle mümkinâtın merci' ve müntehası Rabb'in Tealâ'nın huzurudur. Çünkü; mümkinâtın kâffesinin mucidi Vacip Tealâ olduğu cihetle âkibetleri de onun irade-î İlâhiyesine râcidir, mükellef olanların hesabları ve cezalarının muameleleri dahi huzur-u İlâhî'de olacaktır. Binaenaleyh; cümlenin mercii her hususta Vâcibül Vü-cud'dur.
Yahut m ünteha ile murad; {ikrin müntehasıdır. Çünkü; insanların fikirleri her yere cevelân eder ve her şeyde mümkün olduğu kadar imal-i nüfuz eder, lâkin Vacip Tealâ'nın zâtına gelince orada tevakkuf eder ve a'mâl, nüfuzdan aczini itirafa mecbur olur. Binaenaleyh; insanlar her şey hakkında mübahaseye girişebilir, fakat Allahü Tealâ zikrolununca onun hakikatini bu dünyada idrak mümkün olmadığından ukûl-ü beşer onda tevekkufa mecburdur, orada dayanır kalır. Yahut manâ-yı âyet: Ya Ekrem-er Ru-sül! Sen kâfirlerin muamelelerinden mahzun olma. Zira; Rabbın Tealâ'nın huzur-u manevîsi cümle kâinatın müntehâ ve mercileri olduğu cihetle onların muamelelerinin de müntehasıdır. Şu halde dâvalarının halli Rabb'inin huzurunda olunca Rabb'm onlardan in* tikamını alacak ve cezalarını tertib edecektir. Binaenaleyh; her ne kadar tuğyan ederlerse etsinler senin mahzun olmaman lâzımdır] demektir.[26]
Vacip Tealâ cümle umurun müntehası olduğunu beyandan sonra diyanet-i İslâmiyyenin esası kudret-i İlâhiye ve irâde-i süb-haniye olduğunu ispatla tabiiyyûnu reddetmek üzere buyuruyor.
[Ve o Allahü Tealâ ki insanları güldürür, ağlatı riltir.]
Yani; Allahü Tealâ öyle bir Kadir ü kayyumdur ki bir madde ve bir şahısta iki zıddı cemi' ve icâd eder. Binaenaleyh; bir şahsı hem ağlatır, hem de güldürür. Halbuki ağlamak ve gülmek iki şey ki birbirine zıttır, bir şahsı hem öldürür hem diriltir. -Halbuki ölmek ve dirilmek iki şey ki birbirine zıttır. İşte bu iki zıttı iki vakitte bir şahısta icâd etmek kudret ve irade ile olacağından Vacip Tealâ'nın fâil-i muhtar olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiiyyûnun^ dedikleri gibi eğer her şey tabiatın iktizasıyla olmuş olsaydı şahs-ı vahidde iki zıd olan ağlamak ve gülmek olmazdı. Zira; şahs-ı vâ-hidde tabiat-ı vahide olduğu cihetle tabiatın iktizası bir olurdu. Yani insanın tabiatında ağlamak varsa gülmek olmaz, gülmek varsa ağlamak olmazdı. Halbuki ikisi de vardır. Şu halde tabiatta tesir yoktur, tesir ancak Fâil-i Muhtarın kudret ve iradesindedir. Ke-zâlik şahs-ı vâhid'in tabiatında ölmek varsa dirilmek olmaz, dirilmek varsa ölmek olmazdı. Halbuki ölüyor ve diriliyor. Binaenaleyh; bu da Fâil-i Muhtarın tesiriyle olup tabiatın tesiriyle olmadığına delâlet eder.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyet-i celîle; insanın her fiili hatta gülmesi ve ağlaması Allah'ın halkı, kaza ve kaderiyle olduğuna delâlet eder. Çünkü; gülmesi ve ağlaması Allah'ın halkı ile olunca sair ef'âlinin Allah'ın halkıyla olacağı evleviyyetle sabit olur. Allah'ın güldürmesi ve ağlatması âhirette güldürüp ağlatacağına masruf olmak ihtimali vardır. Çünkü; Allahü Tealâ Cen-net'te müminleri güldürecek ve Cehennem'de kâfirleri ağlatacaktır. Fakat âyetin dünyaya ve âhirete şâmil olmasında bir manî yoktur. Çünkü; her ikisinde de kullarını güldürür ve ağlatır. Yahut gülmek ve ağlamak; sürür ve hüzün manasınadır. Şu halde «güldürür» demek «mesrur eder» «Ağlatır» demek '(Mahzun eder» demektir. Yahut gülüp ağlamak insana mahsus değildir. Zira; Allahü Tealâ mahlukatınm cümlesini hallerine münasib veçhile güldürür ve ağlatır. Meselâ gökleri yağmurlarla ağlatır, yer yüzünü otlar ve ekinlerle güldürür, sair mahrukatta dahi hal böyledir.
Bu âyet; insanların bazı zamanda gülmeleri ve ağlamaları meşru olduğuna delâlet ve ehadisi nebeviyede bu manâyı te'yîd eder. Çünkü; bir hutbesinde Resulullah'm, «Eğer siz benim bildiğimi bilseniz az güler çok ağlarsınız» buyurduğu" ve huzurda bulunan eshâbm ellerini yüzlerine tutarak çokça ağladıkları Buhârî ve Müslim'de mezkûrdur. Eshabtan (Cabir b. Semre) nin «Ben Re-sulullah ile yüzden ziyade oturdum. Huzur-u nebevilerinde eshâb zanian-ı cahiliyedeki âdâb ve ahlâklarına müteallik şiirler söylerler ve gülüşürler, Resulullah'm da onlarla beraber bazan tebessüm ettiği görülürdü» buyurduğu mervidir. İşte gerek bu âyet ve ehâ-
dis-i celile ve gerekse âyeti gülmek ve ağlamak insan için meşru' olduğuna delâlet eder.
Kezalik madde-i vahide olan şahsın mevti ve hayatı kabil olması fail-i muhtar olan Vacip Tealâ'nm eseri olup tabiatın eseri olmadığına delâlet eder. Çünkü; eğer tabiatın eseri olsaydı maddenin tabiatında mevt varsa hayat olmaz, hayat varsa mevt olmazdı.[27]
Vacip Tealâ fâil-i muhtar olduğuna delil-i aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ve Allahü Tealâ anaların rahimlerine pederlerin sulbünden dökülen meni damlasından erkek ve dişiden ibaret olan iki zevceyi halketti ve bu dünyada icâd Allahü Tealâ üzerine olduğu gibi insanları hesab için âhirette diriltmek de onun üzerinedir.] Binaenaleyh; herkes amelinin cezasını görmek için âhirette insanları ihya edecek ve herkesin ameline göre cezasını verecektir.
Yani; madde-i vahide olan nutfeden birbirine muhalif erkek ve dişi iki sınıfı halketmek Allah'ın fâil-i muhtar olduğuna ve kendi ihtiyarı ile istediğini erkek, istediğini dişi halkettiğine ve tabiatın tesiri ile olmadığına âyet delâlet ve vukuat da şehâdet eder, bunları ukalânın fehmi idrâkten âcizdir. Binaenaleyh; âsâr-ı âlemi gözleriyle gören kimse ednâ akü. sahibi olursa bunların cümlesinin eser-i fail-i muhtar olduğunu teslime mecbur olur. Zira; bir nutfeden erkek ve dişi birbirine muhalif iki zıddı halkettiği gibi o nutfeden birbirine muhalif gözler, kulaklar, burun ve ağız gibi azaları halketmek Kudretullah'a ve Allah'ın Fail-i Muhtar olduğuna delâlet eder. Eğer tabiiyyûnun dedikleri gibi tabiatın tesiriyle olsaydı tabiatın iktizası erkekse ancak erkek,, dişiyse ancak dişi olup başka olmamak lâzım gelirdi. Halbuki her ikisi de oluyor. Şu hal. de hiç bir şey tabiatın tesiri ile değildir.
Cenab-ı Hakkın vaadi veçhile neş'et-i uhrâ olan âhiret mec-zûm ve muhakkak olduğuna işaret için vaadi hicaza ve cezme delâlet eden lâfzı ile vârid olmuştur. Çünkü lâfzı; kullar hakkında her ne kadar vücuba delâlet ederse de Vacip Tealâ hakkında vücub manâsı mümkün olmadığından burada vadinin her halde yerine geleceğine delâlet eder, yoksa mu'tezilenin dedikleri gibi vücub-u alellâha delâlet etmez. Zira; Allahü Tealâ üzerine hiç bir şey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkinde Al-lah'dan büyük bir hâkim yok ki Allahü'Tealâ üzerine vacip kılsın da «Elbette sen bunu işlemeye borçlusun» desin.[28]
Vacip Tealâ Fâil-i Muhtar olduğuna delil-i üzere buyuruyor.
[Ve Allahü Tealâ kullarını zengin kılar, daha ziyade servet verir ihtiyaçtan kurtarır ve o Allahü Tealâ ki (şi'râ) isminde olan yıldızın Rabbisidir.] Ey kâfirler! Siz (şi'râ) denilen yıldız gayet parlak olduğundan ona ibadet eder ve her şeyi ondan beklersiniz. Halbuki Allahü Tealâ o yıldızın Rabb'isidir. Binaenaleyh; sizin ma-bud tanıdığınız yıldız da sizin gibi mahlûk ve âcizdir. Şu halde size de gınayı ve serveti halkeden Allahü Tealâ'dır, (şi'râ) yıldızı değildir. Zira Alîahü Tealâ âdî esbab ve vasıtaya müracaat eden kullarını iğnâ ettiği gibi bazan da zahirde esbaba müracaat etmeksizin kulunu bizatihi ganî kılar bir çok emval verir ihtiyaçtan kurtarır.
Iğnâ ; ihtiyacı defedecek kadar servet olup ikna ise ihtiyacı defi'den daha fazla mala ıtlak olunduğu cihetle iğnâ ile ikna beyninde fark^ vardır. Yani; «Allahü Tealâ kullarının ihtiyaçlarını defedecek kadar mal vermekle iğnâ ettiği gibi daha ziyade vermesiyle de ikna eder» demektir. Binaenaleyh; insanlar zengin olur : Bütün ihtiyaçtan kurtulur, daha zengin olur : Servetin esasını teş-. kil eden koyun, sığır, deve, altın ve gümüş gibi emvali iddihar eder. Bunların cümlesini ihsan eden Allahü Tealâ olduğuna âyet delâlet eder.
(Şî'ra) mn evvelindeki lâm'ın cins için olması bu makama daha münasiptir. Çünkü; ehl-i nücûm indinde (Şi'râ) yıldızı ikidir : Birisi; Yemânî, diğeri; Şamidir, Yemen'de (Ebu Hu-zaa) kabilesi onu gayet parlak olmasına binaen mabud ittihaz etmişlerdi, bunu (Ebu Kebeşe) namında eşraflarından birisi âdet ederek diğer putperestlere muhalefet etmişti. Cenab-ı Hak bu âyetle onların itikatlarını ibtâl etmiştir. Gerçi Yemenlilerin Yemanî olan (Şi'râ) yi mabud tanıdıklarına nazaran (Şi'ray-ı Yemanî) mu-rad olmak ihtimali varsa da elif lamın cins için olup «Cümle şi'-rânm Rabb'ısıdır» demek daha evlâdır. Zira; Cenab-ı Hak cümle mahlukâtın Rabb'ısıdır. Yoksa rübubiyyeti yalnız (Şi'ray-ı Yema-ni) ye mahsus değildir.[29]
Vacip Tealâ insanları ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten, bir-maddeden erkek ve dişi muhtelif şeyleri halkeden zat-ı ülûhiyyeti olduğunu beyandan sonra bu ef'âli halkeden hallâka şükretmek vacip olup şükretmeyenlerin ihlâk olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ Âd-ı ûlâ olan kavm-i Hûd'u ve Âd-ı Saniye ofaij Kavm-i Semud'u ihlâk etti. Binaenaleyh; bu iki kavimden hiç bir kimseyi ihkâ etmedi.] Zira her iki kavim de Cenab-ı Hakka itaatj tan çıkıp nail oldukları nimete şükretmediklerinden helake müstai hak oldular ve Allahü Tealâ da istihkakları veçhile ihlâk etmiştir Zira; nimete şükretmeyen milletler her zaman helake maruzlardın
[Âd ve Semûd kavimlerinden evvel Allahü Tealâ Nuh kavmij< ni ihlâk etti. Zira; onlar her kavimden ziyade zâlim ve tağîlerdi.]
Binaenaleyh; helake her kavimden ziyade müstahak olduklarından âlemde emsali görülmedik bir surette Cenab-ı Hak onları ihlâk etj-ti. Kavm-i Nuh'un zulüm ve tuğyanlarının ziyade olmasının sebebij; onlar şirkte cümle akvamı sebketmekle beraber Hz. Nuh'a ezada her milletten ziyade ileri gittiklerinden zulm ü tuğyanda herkestem ziyade oldular. Onlar küfrün en kötüsü olan şirki icad ettiklerinden onlardan sonra ilâ yevmil kıyam şirkedenlerin vizr ü veballeri onj-ların defterlerine yazılmaktadır, onların zulüm ve tuğyanları ziya.<-de olduğundan gazab-ı İlâhîye mazhar oldular gittiler.
[Mü'tefike ahalisi olan kavm-i Lût'u Allahü Tealâ ihlâk eti ve memleketlerinin altını üstüne çevirdi, onları ve memleketlerini azablardan ihata eden şeyler ihata etti ve her taraflarını türlü türlü azablar bürüdü. Binaenaleyh; helakten kurtulmalarına ihtimal kalmadı.]
Beyzâvî'nin beyanı veçhile Mü'tefike; Hz. Lût'un kavminin karyeleridir. Ehva ; yukarı kalktıktan sonra yere düştü demektir. Onları ihata eden azabın şiddetli ve umumî olduğuna işaret için umuma ve şiddete delâlet eden lâfzı ile tâbir olunmuştur. Şu beyanata nazaran manâ-yı âyet: \ Ahali-i Mü'tefike ki onlar Lût (A.S.) m karyeleri ahal isidir. Allahü Tealâ onların karyelerini altını, üstüne çevirmek ve semaya kaldırıp düşürmek suretiyle ihlâk etti. Binaenaleyh; azab ve gadab onları öyle ihata etti ki o azabın tarifinden ukûl-ü beşer âcizdir, hadsiz, hesab-sız gazab-ı İlâhî onları bürüdü. Binaenaleyh; ondan kurtulmak ihtimali kalmadığından bilûmum helak olup gittiler.][30]
Vacip Tealâ insanlar üzerine cereyan eden vukuattan bazılarını beyandan sonra onları icmâlen iade ve nimet-i İlâhiyyede te-reddüd edenleri tekdir etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ bir takım zâlimlerin fesadını yer yüzünden kaldırınca ey insan! Sen Rabb'in Tealâ'nın nimetlerinden hangisinde şek ve tereddüt edersin? İşte şu ahkâmı size beyan eden Muham-med (A.S.) evvel geçen enbiya-yı izam zümresinden olarak sizi azabtan korkutucu bir nezir-î mübîndir.]
Yani; şu beyan olunan nimetler sayılıp görülünce sen Rabb'in Tealâ'nın nimetlerinden hangisinde şekkedersin, hiç birinde şek caiz değildir. Zira cümlesi meydadadır ve inkâra mecal yoktur. Şu sizin Resulünüz bundan evvel geçen enbiya gibi sizi azabtan korkutucudur. Bu manâ nezîr ile muradın Resulullah olduğuna göredir. Amma nezîr ile murad; Kur'an olduğuna göre «Şu Kur'an bundan evvel nazil olan kitapların milletleri inzar ettiği gibi sizi muharremâtı irtikâbtan inzar edici olduğu cihetle Kur'an da evvel geçen inzarât cümlesindendir.» demektir.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile şu tadâd olunanlardan nikmet olanlar varsa da onlarda vaaz u nasihat ve »ibret-i müessire olduğu cihetle cümlesi nimetten ma'dûd olarak beyan olunmuştur. Çünkü; hususî bir kavme nazil olan belâ gerçi o kavim hakkında nikmet ise de umum nâsa tenbih ve İslahına sebep olduğundan umûm hakkında nimet olmuştur. Âsîleri kahr u tenkil etmek enbiya ve ehl-i iman için düşmanlarından intikam almak olduğu cihetle bütün müminler hakkında nimet olduğunda şüphe yoktur. Bu âyette hitab Resulüllah'a olmak ihtimali olduğu gibi kâbil-i hitab olan her şahsa hitabolmak ihtimali râcihtir. Çünkü; tadâd olunan nimetleri her şahıs biliyor. Binaenaleyh; Resulüllah'a tahsiste bir fayda yoktur.[31]
Vacip Tealâ Resulullah'm enbiya-yı saire gibi ümmetini inzâr edici olduğunu beyandan sonra inzâr olunan şeyler zümresinden olan kıyametin yakın olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Zamanı yakın olmak sıfatıyla muttasıf olan kıyamet yaklaştı. Allahü Tealâ'nın gayrı onu refi' ve izâle edici olmadı. Allahü Tealâ da onu bir an bile tehir etmez elbette vaktinde vuku bulacaktır ve yakındır, onun vaktini Allahü Tealâ'dan başka hiç bir bilen yoktur. Zira; Allah'ın gayrı o günün vaktini bilen ve onun vaktini Allah'dan maada keşfeden olamaz.] Kıyametin saat geçtikçe;yaklaştığına işaret için âzife denilmiştir. Çünkü âzife ; yhklaşıcı manasınadır.
[Hak olduğunda şekkeder de Kur'andan mı tefnicüb Yani; bu kadar nimetleri size ta'dâd eden ve doğru yolu gösteren Kur'anda şekkeder de onun ahkâmında mı teaccüb edersiniz? Yahut hadîs; kıyametten haber manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: j Siz şu kıyametin haberinden mi teaccüb edersiniz?] demektir. Yahut [Kıyamette vaki olacak haşrin haberinden mi teaccüb edersiniz?] demektir.
[Ve Kur'an'ın haberine güler de halinize ağlamazsınız.] Halbuki size lâyık olan halinizi düşünüp ağlamaktır, yoksa gülmek değildir. Zira; sizin için haber verilen ahkâma yapişamadığımzdan dolayı ağlamak lâzımken gülmek doğru değildir.
[Halbuki siz gafilsiniz, hamakat ve cehaletinizle evâmir-i İlâ-hiyeye tekebbür ediyor, cümle ahkâm-ı İlâhiyeye gafletinizle beraber başkalarına Kur'anı işittirmemek için tegannî ile vakit geçiriyorsunuz. Bu gibi nâ lâyık hallerinize tevbe ve kefaret olmak üzere Allahü Tealâ'ya secde ve ibadet edin ki Allahü Tealâ geçmiş günahlarınızı affetsin.]
Yani; siz halinizden gaflet edici olduğunuz halde gülüyor ağlamıyorsunuz. Halbuki size yakışan ağlamaktır. Binaenaleyh; vâki olan kusurlarınızın afvım istirham olmak üzere secdeye kapanın ve ibadetinizi Allahü Tealâ'ya hasredin ve Allah'ın gayrıya ibadetinizi terkedin ki günahlarınıza kefaret olsun.[32]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5623-5624
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5624-5625
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5625-5626
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5626-5628
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5628-5630
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5630-5631
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5631-5633
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5633-5634
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5634-5635
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5635
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5636
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5636-5637
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5637-5638
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5639-5640
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5640-5641
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5641-5642
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5642-5643
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5643-5644
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5644-5645
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5645-5646
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5647
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5647-5648
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5648-5649
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5649-5651
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5651-5652
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5652-5653
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5653-5654
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5654-5655
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5655-5656
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5657-5658
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5658-5659
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5659-5660
İslami Okul Okulların En Önemlisi