Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Kamer - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 54. Sayfa

SURE-İ KAMER.. 2


SURE-İ KAMER

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli beş Jeti camidir.

[Saat denilen kıyametin zamanı yaklaştı ve ona alâmet olJAak üzere kamer iki şak oldu.]

Yani; kıyametin vukuu yaklaştı ve kamer şak oldu âhiretin tedarikine bakın.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile ehl-i Mekke Resulullah'dan nübüvvetinin sıdkma dair mucize istediklerinde Resulullah parmağıyla kamere işaret buyurunca kamer iki şak oldu. Hatta Cebel-i Hırâ'nm Kamerin iki şakkı arasında kaldığı mervi-dir. İşte bu âyet-i celile mucizât-ı nebeviyyeden şakk-ı kamer mu­cizesini beyan buyuruyor. Şakk-ı Kamer mucizesi âlemin harab olacağına ve kıyametin vukuna pek büyük bir delildir. Çünkü; âlem-i ulvînin en ziyade' kuvvetlisi olan kamer iki parça olunca âlemin diğer eczalarının parçalanacağı evleviyyetle sabit olur. Par­çalanmaya kabiliyeti olanların harab olacağında ise şüphe yoktur. Kamerin parçalanması göklerin hark, iltiyâmı kabul etmez zu'm-ı bâtılında bulunan hükemânm itikadlarım red ve ibtal etmiştir.[1]

 

Vacip Tealâ Resulünün mühim mucizelerinden Şakk-ı Kamer ı beyandan sonra kâfirlerin iman etmediklerini beyanla temerrüdle-rini zikretmek üzere buyuruyor.

[Eğer müşrikler nübüvvetin sıdkina delâlet eder büyük alâ­metler ve daha acîb mucizeler görseler nübüvveti tasdikten i'râz ederler ve derler ki «Bu alâmetler evvelden beri devam edip gelir bir sihirdir. Ara sıra bazı kimseler yed'indo böyle zuhur eder. Bi­naenaleyh; hakka ve hakikata delâlet eder bir şey değildir».] İşte kâfirler böyle demekle küfrüzere ısrar ederek temerrüdlerini mey­dana korlar, o harikulade olarak nübüvvet davasında bulunan zâ­tın mucizesi olduğunu tasdike yanaşmazlar. Çünkü; küfür ve te-merrüdde ve batılı irtikâpta o kadar ileri gitmişlerdir ki bütün alâ­metler gösterilse iman etmek ihtimalleri yoktur.

[Resulullah'ı ve onun yed'inde zuhur eden mûcizâtı tekzibet-tiler, heva ve heveslerine ve nefislerinin arzusuna ittiba' ettiler.]

Yani; kâfirler nur-u nübüvveti tasdik etmediler, belki tekzib-ettiler. Zira onlar şeytanın tezyinâtıyla nefislerinin istediği şeylere ittiba' ettiler. Çünkü onların tıynet-i fasidelerinin iktizası; havala­rına ittiba etmektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile hakkı reddedip batılı irtikâb husu­sunda bunlarm hem dâl hem de mudili olan âbâ ve ecdâdlarma it-tibâ etmek eskiden beri ülfet ettikleri âdet-i kadîme ve müstemir-releri olduğuna işaret için gerek tekzîb ve gerek ittiba' her ikisi de mazi sigasıyla vârid olmuştur.

[Vücudu muhakkak olan her şey şüphesiz vâkidir.]

Yani; herkesin nefsinde hayır, şerr, ibadet ve ma'siyet her ne olursa olsun fiile çıkıp kararlaşan şey elbette sabit ve muhakkak­tır. Binaenaleyh; bilâ şüphe vâki olacaktır. Zira; bir gayeye mün­tehi olmak lâbüddür. Amma dünyada hayır olursa neticesi nusret, eğer şer olursa neticesi de hizlân ve rüsvalık olur. Ancak nefs-i in­sanda tekarrur eden şey âhirete müteallik olduğunda hayrolursa neticesi seadet ve Cennet'te rahattır. Şer olursa neticesi şekavet ve Cehennem'de azabtır, gayesine müntehi olan her şey sabit ve mu­karrerdir.

Bu âyet-i celile kâfirlerin Resulullah'm mucizesine "Gelip ge­çici bir sihirdir, kararı ve sebatı olmaz» dediklerine cevab olduğu­na nazaran manâ-yı âyet şöyledir : [Ey kâfirler emr-i Resulüllah sizin itikadınız gibi gelip geçici ve zail olucu bir şey değildir. Zira; Emr-i Resulullah'm her ferdi sabit ve mukarrerdir. Binaenaleyh; her emrinin hakkâniyyeti kemaliyle vazıh olacak ve hak olduğu herkes tarafından teslim edilecektir. Hatta bir zaman gelecek ki din-i Muhammedi cümle edyân üzerine zahir ve galib olacak] de­mektir.[2]

 

Vacip Tealâ'ya kâfirlerin inad ve istikbarlarından bazılarını beyandan sonra baz'-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki geçmiş ümmetlerin ha­berlerinden küfür ve ilhad'dan men' ve zecri muta zammın hikâ­yeler geldi, o haber vaaz u nasihatta nihayete baliğ olmuş vukuat­tan haber veriyor, o ümem-i salifenin haberleri; lâyıkıyla dinliyen-ler için sekten ve şüpheden ârî hikmetlerdir. Bu hikmeti mutazam-muı olan haberlerin fevkinde daha doğru bir haber olamaz.] Bina­enaleyh; bu haberleri işitenlerin ibret alıp, mütenassıh olması lâ­zımdır. Bu haberlerden ibret almayanlar başka şeyden ibret almaz ve yola gelmezler.

[Halleri böyle olunca korkmaktan hangi korkutmak onları iğ-nâ edebilir.] Hiç bir inzâr onları iğnâ edemez. Zira; onlar nihayet' derecede dalâlete münhemik    olduklarından hangi bir inzar olsa onlara fayda vermez. Çünkü; nasihattan müteessir değiller ki in­zâr fayda versin.

[Onlar muhalefet ettikleri takdirde ya Ekrem-er Rusül! Sen de onlardan i'raz et.] Çünkü; nasihat fayda vermez, i Şu halde kı­tal âyetine imtisal ederek onları kılıçla hakka davet etmek lâzım­dır.]

Yani; kâfirleri küfür ve tuğyan üzere temekkün ve takarrur-dan ve bağy ü fesat üzere inadlanndan vazgeçirmek için onları doğ­ru yola irşâd ve tarik-ı hakka davet eden Kur'anda ümem-i sâlife-nin hallerinin ve küfür ve inad üzere İsrarlarından dolayı başlarına gelen felâketlerin haberleri muhakkak geldi ki o haberlerde bun­ları men' ve zecredecek hikâyeier ve nasihatler vardır. Zira; bun­ların halleri aynıyla onların halleri gibi olduğundan onların başla­rına gelen belânın bunların da başlarına geleceğinde şüphe yoktur. Binaenaleyh; bunların onlardan ibret alıp mütenebbih olmaları lâ­zımdır. Çünkü; onların hikâyelerinde olan veîdât ashab-ı ibrete bi­rer ders olmak lâzım ve vaciptir, o hikâyeler aklı olanlara vaazolmakta nihayete baliğ olmuş birer hikmettir. Halbuki onunla bera­ber kâfirlere inzar asla fayda vermez. Binaenaleyh; sen onlardan i'raz etmelisin. Çünkü; söz dinlemeyen kimselere her zaman söz duyurmak müşkül olduğundan onlardan yüz çevirmek daha mu­vafıktır.

[Zikret ey Resul-ü Zişân! Şol günü ki o günde İsrafil onları bilmedikleri bir şeye davet eder. Gözleri zelîl ve hakir olduğu hal­de kabirlerinden çıkarlar, davet eden kimsenin daveti tarafına sür'at edici oldukları halde keenne dağılmış çekirge gibi perişan bir surette giderek davete icabet ederler.]

Yani; hevâ ve heveslerine ittiba1 edip nefislerinin arzusuna her şeyi feda eden kâfirler İsrafil (A.S.) m onları bilmedikleri ve esasını görmedikleri bir şeye davet ettiği günde onların gözleri ze­lîl olarak kabirlerinden çıkarlar keenne onlar dağılmış çekirgeler gibi etrafa saçılmış perişan bir halde denizin dalgası misilli temev-vüc ederek davet olundukları tarafa sür'at edici oldukları halde ar-sa-i mahşere giderler.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile onların davet olun­dukları ehvâl-i kıyametin emsali dünyada görülmediğinden onla­rın davet olundukları sedaid-i kıyamete şey-i münker denilmiştir. Yani «görülmedik ve bilinmedik bir şey» demektir. Çünkü kâfir­ler dünyada emsalini görmedikleri gibi vukunu da inkâr ederlerdi. İnsanın sürür, keder; izzet ve zilletine göz sair azadan ziyade delâ­let ettiğinden gözleri huşu ederek gelirler denilmiştir.

Onların çoklukları, perişanlıkları ve dağınık bir surette gele­cekleri çekirge alaylarına teşbih olunmuş ve İsrafil'in davetine ica­betten başka bir çare olmadığına işaret için sür'atle icabet edecek­leri beyan edilmiştir. Çünkü' dikkatle bakarak boy­nunu uzata uzata sür'atle yürüyücü kimseler demektir ki vakit ge­çirmeksizin davete icabet edeceklerini beyandır.[3]

 

Vacip Tealâ kıyametin şiddetini beyandan sonrî detinden nâsa arız olacak ahvâli bevan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler kıyamet günü hakkında «şu gün müşkül bir gündür» derler.]

Yani; İsrafil sûr vasıtasiyle insanları mahşere davet ettiğinde o günün şiddetini gören kâfirler «Şu gün gayet müşkül ve güç bir gündür» demekle kıyametin şiddetini ikrar ederler.

Hâzin'in beyanı veçhile o günde müminler kâfirlere nisbetle selâmette olup kıyametin şiddetinden müteessir olmayacaklarına işaret için kıyametin şiddetini beyan edenlerin kâfirler olduğu be­yan olunmuştur. Çünkü; kâfirler isyanları icabı her türlü zulümât içinde kalıp Cehennem ateşi kendileri için hazırlandığını işitince bizzarûre feryad ederek o günün dehşetini beyanla eseflerini izhar edeceklerdir[4]

 

Vacip Tealâ Kur'an'da vaazı mütezammın ümem-i sâlifenin bir çok haberleri geldiğini beyandan sonra o haberlerin bazısını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Kureyş kavminden evvel Kavm-i Nuh tekzib ettiler. Binaen­aleyh: abd-i ehassımız olan Nuh (A.S.) ı tekzib ettiler, dediler ki «Nuh mecnundum. Yalnız mecnun demekle de iktifa etmediler. Enva'-ı eza ile-Nuh (A.S.) ı tebliğden de menettiler.]

Yani; ey Habibim! Kureyş kabilesinin seni tekzib ettiklerine mahzun olma. Zira; onlardan evvel Nuh kavmi Hz, Nuh'u tekzib ettiler, o tekzibedenler münkariz oldu. Onlardan sonra gelenler Abd-i Muhlisimizi tekrar tekzibettiler ve o tekzibleri ile iktifa et­meyerek mecnundur demeye kadar cür'et ve buna da kanaat etme­yerek Nuh (A.S.) ı halkı hakka davetten menettiler, o da enva'-ı ezâ ile men' olundu. Hiç bir türlü söz duyuramadı.

Bu âyet Hz. Nuh'un dava-yı nübüvveti ispata kâfi bir çok mu­cizeler izhar edip kavmi muarazadan âciz kalarak mecnundur dediklerini ve cinnet ise hiç bir âkilin kabul etmeyeceğini beyanla Nuh kavminin hamakatlarını beyan etmiştir. Çünkü; Nuh (A.S.) m her sözü yüzlerce hikmeti cami' olup insanların sebeb-i necat­ları olan ahkâmı beyan ettiği halde onu cinnetle itham etmek ha­makattan başka bir şey değildir.[5]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un tekziblerini (A.S.) m duasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hz. Nuh'un kavmi kendini tekzib etmeleri üzerine Nuh (A.S.) Rabbi'sine dua etti ve «Ya Rabbi! Ben mağlubum, hakkı duyuramadım, onlar bana galebe ettiler şu halde sen benim için onlardan intikam al» demekle kavminin halini Cenab-ı Hakkın in­tikamına havale etti.]

Yani; Nuh (A.S.) ı kavmi çok seneler tekzibedip sözünü din­lemedikleri gibi enva-ı eza ile de tebliğden menedince onların ima­nından ümidini kesmesi üzerine başka islâh çaresi kalmadığından Rabbisine dua etti ve «Ya Rabbi! Kavmim bana galebe etti, ben mağlub oldum, sözümü dinletemedim. Kudretimi emr-i tebliğe sarfettimse de fayda etmedi. Binaenaleyh; sen bana yardım et, on­lardan intikamımı al. Bildiğin gibi terbiyeni ver» demekle Rabb'ı-sına iltica etti.

Beyzâvî ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile Nuh (A.S.) kav­minin her ferdini ayrı ayrı davet eder ve davet ettiği her şahıs kudret-i miktarı Nuh (A.S.) ı döğer söğerdi. Nihayet bir hale geldi ki kavminin imanından tamamen me'yûs oldu. İşte o zaman kav­minin helakine duaya başladı, yoksa onların hallerinden mustarib olmasa ve imânlarından azıcık ümidi olsaydı helaklerine mezdi.[6]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in duasını beyandan sonra o dua üze­rine vâki olan ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh'un duası üzerine biz göklerin kapılarını şiddetli dökü-lücü yağmur suları,ile açtık ve yerleri pınar olarak kaynattık.]

[Bunun üzerine iki su Aliah'ın ezelde takdiri veçhüzere biri-birine karıştı.]

Yani; Nuh (A.S.) ümmetinin imanından nevmîd olup duasıyla bizden yardım talebedince Biz Azimüşşân şiddetli dökülen su ile semanın kapılarını açtık ve şiddetle devam üzerine semadan sular döküldü, arzın gözlerini açtık yerden sular kaynayıp akmaya baş­layınca ezelde takdir olunduğu veçhüzere iki su birbirine karıştı ve kavm-i Nuh'un helakine sebebolacak miktarı buldu, onların he­laklerine dair takdir-i İlâhi yerine geldi.

Miln hemir ; şiddetle dökülen yağmur suyu demektir. Arzın küllisi keenne pınar olup akmış gibi yerden kaynayan sula­rın çokluğuna işaret için arzın pınar olarak kaynadığı beyan olun­muştur. İki suyun birbirine karışması ezelde Cenab-ı Hakkın tak­diri veçhile olduğu beyan olunmuştur ki «Takdir olunan miktardan ziyade ve noksan voktur» dernek olur.[7]

 

Vacip Tealâ sular tuğyan edip her tarafı ihata edince Nuh (A.S.) m tevâbiiyle beraber haklarında câri olan ahvâli beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Biz Nuh'u ve Nuh'a tâbi olan müminleri tahtalardan yapıl­mış gemi ve geminin tahtalarını rabteden mıhlar üzerinde götür­dük.] Binaenaleyh; onlar helakten kurtulmuş ve Nuh'a iman etmi-yenler helak olup gitmişlerdir.

Yani; tufanla helak olan kavm-i Nuh'tur. Amma Nuh (A.S.) ve ona tâbi olan ehl-i imam biz tahtalar üzerinde ve tahtaları bir­birine rabteden rabıtalar ve geminin sair tetimmâtı üzerinde gö­türdük, bu suretle onları helakten kurtardık. Binaenaleyh; dünya­da imanlarının faydasını gördüler, âhirette dahi görecekleri evlevi-yetle sabittir.

[O gemi su üzerinde bizim emrimiz dairesinde bizzat hıfzımız­la yürür ve emrettiğimiz cihete gider. Zira; onun cereyanı bizim gözümüz önünde olmuştur. Binaenaleyh; bizim hıfzımızdan hâriç değildir, biz bunu kendisine küfrolunan Hz. Nuh'a mükâfaat olarak işledik ki iman etmeyip küfredenlere ceza olsun.] Zira; Hz. Nuh ümmeti hakkında büyük bir nimet ve rahmet olduğu halde bu ni­metin şükrünü iman ederek edâ etmediklerinden helake müstahak oldukları cihetle helak oldular; zira; nail olduğu nimetin kadrini bilmiyenler daima felâkete maruzlardır, onların helâklan Hz. Nuh için menfeat olduğuna binaen menfeat manâsını ifade eden lam varid olmuştur. Çünkü Nuh (A.S.) m düşmanlarından intikam alındığı için elbette onun hakkında menfeattır.[8]

 

Vacip Tealâ Hz. Nuh'a ve etbaını helâktenHîurtarıp kavmini ihlâk ettiğini beyandan sonra Nuh (A.S.) m gemisini alâmet olarak dünya yüzünde terkettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki biz sefine-i Nuh'u muhakkak âleme alâmet olarak terkettik. Bizim alâmet olarak terkimiz üzerine ibret alan ve bunun ne gibi san'atlara muhtaç olduğunu düşünenler var mıdır? Bu alâmetten ibret alan olmayınca benim azabım ve inzârımın keyfiyeti ne acîb ve ne büyüktür.]

Yani; biz Nuh kavminin helakini ve gemi vasıtasiyle ehl-i ima­nın helakten kurtulmalarını ve Hz. Nuh'un gemisini onlardan son­ra gelen ümmetlere ibret ve alâmet olarak muhakkak terkettik. Bunları tezekkür edecek bir kimse var mıdır, beyan olunan hida­yetlerle ihtida edenler var mıdır? Tezekkür edip ihtida eden olma­yınca Resullerine iman etmeyenlere benim azabım nasıl oldu ve -onlar ne acîb surette ihlâk olundular ve benim inzârımın sureti nasıl oldu?

Bu âyet; ehl-i tefekkürü ibrete terğib ve âsîleri de tehdîd et­miştir. Çünkü; kavm-i Nuh'un helakine dair olan alâmetleri yer yüzünde terketmekten maksad-ı asli; gelecek milletlere ibret ve onlara vaaz u nasihat olmaktır. Fakat bu nasihatla mütenassıh ola­cak van mıdır?

[Zat-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki vaaz u nasihati Biz Azi-müşşân Kur'ani okuyacak kimselere kolay kıldık. Fakat bu Kur'an ile mütenassıh olacak var mıdır?]

Yani; biz Kur'anı nasihata elverişli ve insanların hıfzına yara­yışlı gayet kolay kıldık. Lâkin o nasihattan ibret alacak var mıdır?

Cenab-ı Hak bu âyetle Kur'aııı öğrenmeye, talim ve teallüme, tedris ve tedefrüse insanları terğib etmiştir. Zira; Kur'anı küçük ve büyük, Arap ve Acem cümle insanların lâfzını ezber etmekle, manâsını anlamağa gayet kolay kıldığını beyan buyurmuştur. «Ez­berlemesi ve anlaması kolay olduğunu» beyan etmek «Onun vaazı ile mütteiz olmak, kıssaları ve hikâyelerinden ibret almak» lâzım olduğunu beyan etmektir. Kur'anm suhuletini beyandan sonra «Bununla mütteiz olacak var mıdır?» diye sual etmek mütteiz ol­mayanları tekdir etmektir. Çünkü; Kur'an ezberlemeye ve manâsim anlamaya kolay kılındığı halde ondan müstefid olmayan tek­dire müstehaktır.[9]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un helâklarım kavminin helakini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ad kavmi kendilerine irşâd için taraf-ı İlâhî'den gönderilen Hûd (A.S.) i tekzibettiler, tekzibleri üzerine benim onlara azabım ve inzârun nasıl oldu?]

Yani; Hûd (A.S.) kavmine tebligatta bulundu, vaazetti, doğru yolu gösterdi. Fakat kavmi dinlemedi tekzibetti. Çünkü; onlar el­lerinde bulunan mallarına ve sair kuvvetlerine güveniyorlardı. Bi­naenaleyh; kibir ve azametleri onları imandan menetti. Şu halde onların bu azametlerine göre benim onlara azabım nasıl oldu ve inzârımın keyfiyyeti nasıl zuhur etti, Resullerinin nasihatini ve inzarâtını dinlemedikleri için helaklerinin keyfiyeti ne acîb oldu. Erbab-ı ukulün bunları düşünmesi, ibret alması, zamanın Resulü­nü dinlemesi, iman ve şeriatıyîa amel etmesi lâzımdır. Aksi suret­te helâkları muhakkaktır.[10]

 

Vacip Tealâ azabın vukuunu icmâlen beyandan sonra tafsîlen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan onlar üzerine yüksek sesli gayet soğuk rüz­gârı bir günde gönderdik ki o günün şeameti onların cümlesini ihâ-te etmişti.]

Yani; biz kavm-i Âd üzerine bir rüzgâr gönderdik ki o rüzgârın sesi gayet şiddetli ve kendi pek soğuktu. O rüzgâr öyle meş'um bir günde onlar üzerine geldi ki o günün şeameti onların helakleri­ne kadar devam etti, üzerlerinden bir an bile kesilmedi.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Ad kavminin helak olduğu gün ayın son çarşambası olduğu mervidir. Din-i Muhammedîde böyle meş'­um bir gün yoktur. Ancak kadınlar arasında ayın son çarşambasını iyi bir gün saymadıkları belki buradan alınma ve bundan galat ol­sa gerektir.[11]

 

Vacip Tealâ kavm-i Hûd üzerine nazil olan azabın şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ad kavmini ihlâk için gönderilen rüzgâr gayet şiddetli oldu­ğundan onları yerlerinden söktü çıkardı. Keenne o nâs hurma ağaç­larının kökleri gibi ölü olarak arz üzerine serilmiş ve yerlerinden başka mahalle naklolunmuş olarak helak olmuşlardır.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beynaları veçhile rüzgârın şiddetine karşı bunlar çukurlar kazdılar, içlerine girdiler, mağaralara iltica ettiler ve rüzgâr kaldırmasın için ağır şeylere sarıldılar. Fakat hiç birisinin fayda etmediğini ve rüzgârın her birini hurma kökü gibi yerinden söküp çıkarıp başka yere attığını ve ruhsuz olarak her birini bir yere serdiğini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan ve Ad kav­minin dalsız budaksız hurma ağacı gibi cesetlerinin cesametine dahi işaret buyurmuştur. Çünkü; minkair ; daldan budaktan ârî ve kökünden sökülmüş bir ceset demektir. Rüzgârın kafalarını koparıp sırf cesetleri kaldığına işaret için hurmanın daldan budak­tan hali köküne ve gövdesine teşbih olunmuşlardır. Keenne «dalı budağı alınmış hurma ağacının gövdesi gibi yer yüzüne uzanıp kaldılar» demektir. İşte böyle fecî bir halde helak olmalarının se­bebi; iman etmeyip Resullerine itaat etmemeleridir. Kur'anda he­laklerinin beyan olunmasından maksat; halkı insafa davet ve Hakk'a Htiba' etmek lâzım olduğunu tavsiye etmektir.

[Hal ü şan böyle olunca benim Âd kavmini ihlâkla azabım na­sıldır ve onları ihlâkla onlardan sonra gelenlere hızarınım keyfi­yeti nasıldır ve ne acîb bir gazabla zuhur etmiştir.]

[Zat-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki Kur'anı vaaz u nasihat için kolay kıldık; fakat Kur'anm vaaz u nasihati ile mütenassıh olucu var mıdır?]

Yani; Kur'an envâ'-ı delâiü cami' olduğundan cümle akvamın akıllarına mülayim ve i'ehm ü idrâkine kolay kıldık ki herkes dün­yevi ve uhrevî menfeatini kolayca öğrensin zahmet çekmesin.;Zira Kur'an; hîn-i nüzulünden ilâ yevmil kıyam beşer üzerine câri ola­cak havadisin ahkâmını cami olduğundan lâfzı okumağa, manâsı anlamaya, amel etmeye gayet kolay kılınmıştır ki herkes müstefîd olsun, "her cihetten nasibini alsın ve âhirette "Ben anlayamadım» demekle itiraza mecali kalmasın.[12]

 

Vacip Tealâ Âd kavminin helakini kavminin helakini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semûd kavmi Salih (A.S.) in lisanından çıkan inzârâtl tek-zibettilcr ve Allahii Tealâ'nın gönderdiği vahyi ve Salih (A.S.) in tebliğini reddettiler, asla ehemmiyet vermediler. Dediler ki «Bizim kendi cinsimizden bir beşere mi akraba ve teallukâtı olmadığı ci­hetle ferd-i vâhid olan bir şahsa mı ittibâ edelim? Eğer biz böyle kavm ü kabileden ârî tek başına bizim gibi beşer olup başkaca biz­den fazla meziyyeti olmayan bir şahsa ittiba    edersek bu surette büyük bir hatada ve azâb-ı şedîd içinde kalırız ve mukteza-i aklın haricine çıkmış oluruz».] İşte böyle demekle Salih (A.S.) a ittiba-dan i'râz ettiler.

Bunların zu'munca Resul melekten olup beşerden olmadığını beyan etmek için istifham-ı inkarı suretiyle de­mişlerdir. Koca bir kavmin bir şahsa ittiba etmesi acîb v& müstek-reh olduğuna işaret için onlar dediler. Yani «Biz bu kadar ahalî bir tek şahsa mı ittiba edeceğiz böyle şeyi akıl ka­bul eder mi? Zira; koca bir kavmin bir şahsa ittiba'ı dalâldır, azab-ı elimdir» demekle kibirlerini izhâr ettiler. Çünkü; kavm-i Semûd gayet mütekebbir ve anûd olduklarından Salih (A.S.) a ittibaı ken­dilerine pek ağır ve âr addetmişlerdi, onlar şeref ü haysiyeti dün­ya malında ve a'vân ü etba'da zannettikleri için servet ü sâmânı olmayanlara i'tibar etmezler ve bu gibi itikadlarm âkibeti felâket olduğunu düşünmezlerdi.[13]

 

Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un Hz. Salih'i tekzibe dair söyle­dikleri sözlerini beyandan sonra istihzalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Bizim içimizden Salih (A.S.) a mı vahiy ilkaa olundu? Bel­ki Salih (A.S.) ziyade yalancı ve kendini beğenmiş bir adamdım demekle adavetlerini meydana koymuşlardır.]

Yani; Semûd kavmi «bizim aramızda zengin ve hatırlı bir çok kimseler vardır. Salih (A.S.) ise kimsesiz tek başına bir zattır. Hal 'böyle olunca vahye ve nübüvvete elyâk bir çok kimseler varken taraf-ı İlâhî'den vahiy hemen Salih üzerine mi geldi, vahye elyâk olan kimseler dururken vahiy, Salih'i mi buldu? Böyle akim ha­rici şey olmaz, belki Salih (A.S.) Cenab-ı Hakk'a iftira etmiş, ya­lan söylemekte nihayete varmış, kendini beğenmiş bir zattır. Binaenaleyh; (Bana vahiy geldi) diyerek yalancılıkla bizim üzeri­mize tefevvuk etmek ister» demeleriyle Salih (A.S.) m nübüvvete elyâk olmadığını beyan etmişlerdir ki Salih (A.S.) m şanına lâyık olmadık bir takım hezeyanda bulunmuşlar ve bu gibi hezeyanları âkibet helâklarına sebep olmuştur. Esir; hodbin yani kendini beğenmiş mütekebbir ve azgın bir kimse demektir.[14]

 

Vacip Tealâ Semûd kavminin Peygamberleri hakkında lâyık olmadık şeyleri söylediklerini beyandan sonra söyledikleri sözlerin ancak kendi haklarında söylenmesi lâyık olduğunu beyanla Salih (A.S.) ı tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Onlar yarın yalancı ve kendini beğenmiş kinjj&lduîjuıfg bi­lirler.]

Yani; Semûd kavmi Peygamberlerinin şanına lâyık olmayarak «Yalancıdır ve kendini beğenmiştir» dediler. Onlar yakında azabın geldiği gün bilirler ki yalancı ve kendini beğenmiş kimdir? Sen misin, yoksa kendileri midir? Onları Hakk'a davet eden, doğru yo­lu gösteren Peygamber mi yalancıdır, yoksa kibir ve inadları ken­dilerini Hakk'a ittiba'dan menederek nebilerini tekzibe çalışanlar mı yalancıdır? Onlar azabın geldiği gün bilirler ve azab da elbet­te gelecek ve gelmesi yakındır, lâkin o günde bilmek fayda vermez. Şu halde azab gelmeden düşünmek ve iman etmekle kendilerini azaptan kurtarmak lâzımdır.[15]

 

Vacip Teaîâ Salih (A.S.) in kavminin söyledikleri sözleri ve Nebilerini istihzalarını beyandan sonra mucize olan devenin onlara fitne olduğunu ve aralarında suyun nöbete bağlandığını beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân onlara meşhur nâkayı imtihan olarak gönder­dik. Binaenaleyh; ya Salih! Şen onların deveye yapacakları mua­meleye intizar et, sana ve deveye yaptıkları eziyetlere sabret, ha­ber ver onlara ki ma'hûd kuyunun suyu deveyle onlar arasında taksim olunmuş ve nöbete bağlanmıştır. Şu halde herkes nöbetin­de suya hazır olup lüzumu kadar alır ve nöbetinin gayrıda su ba­sma gelmez.]

Bazı rivayete nazaran Semûd kavmi Salih (A.S.) dan mucize istediler. Salih (A.S.) da Allah'ın izniyle bir taştan deve çıkma-sına dua etti. Adetin hilafı taş yarıldı, bir deve çıktı ve nübüvve­tini onunla kavmine isbat ettiyse de iman etmediler. Cenab-ı Hak onların su kuyusunu deveyle onlar arasında taksim etti ve bir gün suyun nöbeti onların diğer gün devenin oldu ve nöbet günü ku­yudan sularını almak ve hayvanlarını sulamak üzere kuyu basma hazır olmalarım ve devenin nöbeti günü de kuyu başına gelmeme­lerini kendilerine Salih (A.S.) vasıtasiyle tenbih ettirdi. Ancak kavm-i Semûd kuyunun bir gün yalnız bir deveye tahsis olunup diğer günde bütün nâsa ve hayvanlarına tahsis olunmasından şi­kâyete ve tenbih-i İlâhîyi dinlemeyerek tecavüzâta başlamışlarsa da deve onları kuyuya yanaştırmadığından mustarib oldular, mü­zayaka görmeye başladılar.[16]

 

Vacip Tealâ kavm-i Semûd'un deve yüzünden gördükleri ıztı-rab ve müzayaka üzerine içlerinde seceâtle meşhur olan (Gaddâr)a şikâyetle vâki olan cinayetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Semûd kavmi Nâkadan muztarib olunca ondan şikâyet ve nâ-ka hakkında ne yapmak lâzım olduğuna dair istişare etmek üzere arkadaşları (Kudâr)ı çağırdılar ve nâkanın kendilerini dilgîr etti­ğini söyleyince Kudâr kılıcını aldı deveyi yaraladı ve vesâyâ-yı İlâhî'yeyi dinlemedi ve taksime riayet etmiyerek deveyi öldürme­ye cür'et etti. Onlar böyle yapınca benim azabım ve onlardan son­ra geleceklere inzârâtım nasıl oldu ve Resullerine iman etmeyen­lerin halleri neye müncer oldu.]

Teati; bir şeyi almaktır. Binaenaleyh onlar (Kudâar) ile istişare edince Kudâr kılıcını aldı deveyi öldürdü, yahut deveyi tuttu öldürdü veyahut deveyi öldürmek için kavminin verdiği üc­reti aldı deveyi öldürdü demektir. Çünkü; Kudâr Semûd arasında ün almış bir çok vak'alarda bulunmuş bahadırlıkla meşhur en şeci' bir kimse olduğundan kavminin deveden şikâyetleri üzerine gadab-lanıp derhal kılıçla deveyi itlafa koştu ve sair vekâyia kıyas ede­rek şecaatini göstermesiyle kavminin helakine sebep oldu.[17]

 

Vacip Tealâ nâkayı öldürdükten sonra onlar azabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân üzerlerine Cibril'in bir sadâsım gönderdik. Onlar da ağıl sahibinin hayvanâtı için ağılın etrafına toplamış ve hazırlamış olduğu ot kurusu gibi oldular.]

Yani; Semûd kavmi nöbetlerine riayet etmeyip deveyi itlaf edince biz üzerlerine mühl.ik ve dehşetli bir sadâ gönderdik ki on­lar koyun ağılı veya hayvanât-ı saire mandırasının etrafında kuru­muş ve dökülmüş ot döküntüleri gibi oldular ve ruhsuz olarak her biri yere serildiler!

Heşim ;   ot kurusu, muhtazır ;    hayvanât ağılı manâsınadır. Yani «O sadânm şiddetinden keenne Semûd kavmi can­sız ot kurusu gibi yere döküldüler» demektir.

[Zât-ı ülûhiyyetime kasem ederim ki Biz Kur'anı okumaya, ezberlemeye, ahkâmını anlamaya ve mucibiyle amele kolay kıldık, lâkin kolaylığından istifade ederek vaazıyla mütteiz olan var mı?]

Çünkü; Kur'anın nefsinde kolay olması fayda etmez. Belki insan için fayda; onun suhuletinden intifa etmek için çalışması lâzımdır.[18]

 

Vacip Tealâ Semûd kavminin helakini oeyandan sonra kavm-i Lût'un helakini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lût (A.S.) in lisânından vâki olan inzarâtı Lût kavmi tek-zibettiler. Biz üzerlerine şiddetli sadâ sahibi ve taşlarla karışmış onlara savurur rüzgâr gönderdik. İllâ Lût (A.S.) in evlâdım Biz o rüzgârdan muhafaza ettik. Çünkü; bizim tarafımızdan onlara ni­met olsun için vakt-ı seherde âl-i Lût'a necat verdik ve kavmine isabet eden belâdan onları kurtardık. İşte Lût (A.S.) in etbâını he­lakten kurtardığımız gibi nimetimize şükreden her şahsı biz gü­zel ceza ile cezalandırırız.]

Yani; Lût (A.S.) m kavmi Hz. Lût'tan vâki olan mevâiz ne-sayih ve inzarâtı tekzibedip imandan i'râz ettiler. Binaenaleyh; biz üzerlerine şiddetli şada verici taşlarla karışmış rüzgârı göndererek memleketlerinin altını üstüne çevirmekle onları ihlâk ettik, ancak Lût (A.S.) a îman eden evlâdını ve sair ittibâ edenleri bizim ta­rafımızdan ni'met olmak üzere vakt-ı seherde helakten kurtardık, iman edip nimetimize şükredenlere böylece her zaman biz belâdan ve helâktan necat veririz.

Vacip Tealâ âl-i Lût'u dünyada helakten halâslarının kendile­ri için nimet olduğunu beyan etmiştir. Zira; âsîlerle beraber onlar da helak olup imanlarının semeresi ile âhirette taltif etmek olabi­lirdi. Fakat dünyada onları helakten halâsla taltif buyurması ay­rıca bir nimet olduğunu ve nimetine şükredenleri her vakit böylece taltif ettiğini beyanla insanları ibadete ve nail olduğu nimetin şük­rünü edaya terğib etmiştir. Çünkü nimete şükredenin dünyada he­lakten ve âhirette azabtan kurtulacağını vaadetmek; herkesi şükre terğib etmektir.[19]

 

Vacip Tealâ Lût kavminin kıssasına icmâlen işaretten sonra bazı cihetlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyyetime kasem ederim ki bizim şiddetli azabımı­zı beyanla Lût (A.S.) onları inzâr etti ve lâkin onlar inzârâtta şek-kettiler inanmadılar.]

Yani; Lût (A.S.) muhakkak onları inzâr etti, enva-ı azabımızı ve şiddetle onları tutacağımızı beyanla korkuttu ve Lût (A.S.) in onları irşâd için son derece gayretine rağmen onlar da inzarâtınds şekkettHer ve kendilerine kanaat gelip iman etmediler. Binaena­leyh; I ilâk olup gittiler.

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in inzâr ve tebliğ ettiğini bizzat ka­semle beyan buyurmasıyla Lût (A.S.) m tebliğde kusur etmedi­ğini beyan ve ümmetine karşı tebrie etmiştir. Batş ; Cendb-ı Hakkın şiddetle ahzetmesidir. Binaenaleyh batş; azab-ı dünya ve azab-ı âhiretin her ikisine de şâmildir. Zira; enbiya-yı izam ümmet­lerini her ikisiyle de korkutmuşlardır.[20]

 

Vacip Tealâ kavm-i Lût'un sebeb-i helakleri  olan  cinayetle­rinden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i ülûhiyyetinıe yemin ederim ki onlar Lût (A.S.) dan misafirlerinin teslimini istediler ki maksatları misafirlere âdet-i kabîhaîarı olan cinayetlerini işlemektir. Bunun üzerine biz melek­lerimiz vasıtasiyle onların gözlerini kör ettik ve dedik ki «Siz şim­di azabımı ve inzârımı tadın».]

Yani; Lût (A.S.) m hanesine misafir suretinde melekler gelin­ce kavm-i Lût, Lût (A.S.) dan misafirlerin teslimini istemek için derhal kapıya gelip, misafirleri teslim etmesinde İsrar ve içeriye girince biz onların gözlerini yüzleriyle beraber kılarak gözlerini görmez ettik ve «Benim azabımı ve inzârımı tadın»  dedik.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile Cbiril-i Emîn arka­daşlarıyla beraber Lût (A.S.) a misafir suretinde gelince âdet-i kerîheleri üzerine misafirlere tasallut için kapıya geldiler. Lût (A.S.) misafirlerini siyanet için içeriye koymamak istediğinde Cebrail (A.S.) «Bırak ya Lût! Korkma girsinler. Onlar bize ulaşa­maz. Zira; biz Allah'ın Resulleriyiz» demesi üzerine Lût (A.S.) çekildi. Onlar haneye girince Cibril'in bir tokatıyla gözleri görmez oldu, çıkmak için kapıyı bulamadılar. Lût (A.S.) ellerinden tutup dışarı çıkardı, işte o vakit taraf-ı İlâhî'den »Haydin şimdi tekzibet-tiğiniz azabımı ve inzarâtımı tadın» denilmiştir.

üat-i ülûhiyyetime yemin ederim ki sabah vaktinin evvelinde yani seher vaktinde onlara bir azab geldi ki o azab onları tamamen ihlâk edip nâra teslim edinceye kadar karar ve devam etti.] O va­kitte bizim tarafımızdan onlara hitaben denildi ki :

[Vakt-ı seherde onlara bizim tarafımızdan azab gelince «Siz Hz. Lût'un lisânı ile haber verilen azabı ve inzarâti tekzib ediyor­dunuz. Şimdi o tekzib ettiğiniz azabı tadın, görün ki Lût (A.S.) in doğru söylediğini bilesiniz» denildi.]

[Muhakkak biz Kut'anı, okumaya ezberlemeye ve ahkâmı yi e amele kolay kıldık. Fakat bunu düşünüp istifade edecek var mıdır?]

Resullerin her cümlesini tekzibetmek azabın nüzulüne sebeb olup her birinin kıssasını Kur'anda zikretmek; ibretle mütteiz ol­mak lâzım olduğuna işaret için bu âyet her kıssanın âhirinde tek­rar olarak zikrolunmuştur ki gaflet ve sehiv olmasın, her birinden maksadın ibret olduğu bilinsin, herkes ümem-i sâlifenin hallerine ve sebeb-i helaklerine bakarak mütenebbih olsun. Yani «Biz Nuh kavmini şu yolda ihlâk ettik, onların helaklerini ve sebebini Kur'­anda zikrettik, Kur'anı biz vaaz için kolay kıldık, fakat bunu dü­şünecek kimdir? Kezâlik Ad kavmini de böyle helak ettik, helak­lerini Kur'anda zikrettik, Kur'anı zikre kolay kıldık, fakat bunu düşünecek kimdir? Kavm-i Semûd'un helakini beyan ettik, fakat bundan mütenebbih olacak kimdir? Lût kavmini de helak ettik, Kur'anda zikrettik, Kur'anı düşünenler için kolay kıldık, fakat bu­nu düşünecek kimdir?» demek olur.[21]                   

 

Vacip Tealâ âsîleri tehdid ve Resulünü tesliye için enbiya-yi1 izamdan bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra Firavun'un ve avenesinin hallerini ve âkibet maruz kaldıkları felâketlerini be­yân etmek üzere buyuruyor.

[Zât-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki âl-i Firavun'a Musa (A.S.) vasıtasiyle bir takım inzârât geldi. Onlar bizim âyetlerimi­zin küllisini tekzibettiler. Binaenaleyh; biz onları öyle bir ahizle ahzettik ki her emrine gâlib ve muktedir bir zâtın ahzi gibi ahzet-tik.] Çünkü; onlar bizim inzâratımızı dinlemediler, Hz, Musa'ya iman etmediler, isyan ve tuğyanlarından asla vazgeçmediler. Ni­hayet helakleri takarrür etti, öyle bir azabla azabettik ki yer yü­zünde onlardan kimse kalmadı. Çünkü; Hz. Musa'ya mucize izhâr etmesini teklif ve İsrar ettikleri halde izhâr olunan mucizelere si­hirdir dediler ve inkârla imana yanaşmadılar. Binaenaleyh; Biz on­lardan şiddetle intikamımızı aldık ve cümlesini denize garkettik.

Vacip Tealâ Firavun'u ve kavmini şiddetle muahaze ettiğini onların iki fiili üzerine tertib buyurmuştur. Birincisi; in-zarât gelmesi ki onlara inzârât muhakkak olarak geldi velâkin in-zârâtı dinleyip kabul etmekle müstefid olmamalarıdır. İkin­cisi; hakka delâlet eden ve bilhassa Musa (Â.S.) m Hakka nebî olduğuna delâlet eden âyetleri tekzib etmeleridir. İşte şu iki sebep hangi millette bulunursa Allah'ın intikamına mazhar olacağına âyet delâlet eder.[22]

 

Vacip Tealâ ümem-i sâlifenin ahvâlini beyandan sonra Kureyş müşriklerini tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i Mekke! Sizin kâfirleriniz şu ahvâli beyan olunan kavm-i Nuh, Âd, Semûd, Lût ve âl-i Firavun'dan daha mı hayır­lıdır,   yoksa sizin için' kütüb-ü semâviyede beraet mi yazılıdır?]

Halbuki siz şu ta'dâd olunan milletlerden daha ziyade kavi olamaz­sınız. Zira; onların servetleri, câh ve mansıbları, şevket ve celâdet­leri, kuvvet ve kudretleri sizden daha ziyadedir. Öyle olduğu halde onlar gazab-ı İlâhî'den kurtulamadılar. Şu halde siz hiç necat bu­lamazsınız ve sizin için azabtan kurtulmanıza beraet de yoktur.

Binaenaleyh; sizin için iman ve itaat etmekten başka çare olma­dığından hemen itaata sür'at etmeniz lâzımdır.[23]

 

Vacip .Tealâ ehl-i Mekke'nin ümem-i Sâlifeden zayıf oldukla­rını ve ellerinde bir beraet-i zimmet mazbatası olmadığım beyana dan sonra onların bu hususa dair itikadlarmı reddetmek, üzere buyuruyor.

[Yoksa küffâr-ı Mekke kemal-i hamakatlarından nâşî «Biz müctemi' bir cemaat ve müttefik bir kavmiz re'yimiz birbirimize muvafıktır. Binaenaleyh; biz birbirimize yardım eder bir kitle ol­duğumuzdan düşmanlarımıza galebe eder sarsılmaz bir kavmiz mi? derler. Eğer böyle derler ve bu itikatta bulunuyorlarsa bu sözleri ve itikatları bâtıldır. Zira; yakında o cemiyet mağlub olur ve harp zamanı harpten arkalarını dönerler,]

Yani; müşrikler cemiyetlerine mağrur olarak kendilerinin gâ-lib olacaklarını itikad ediyorlarsa yakın vakitte onların cem'iyyet-leri elbette münhezim olur, muharebede arkalarını dönerek firar ederler-. Zira; onların gururları sürurlarma mani ve âdetleri ;olan zulüm ve butlana ısrarları dahi helaklerine sebep olur.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyetteki va'dini yevm-i Bedir'de ihsan buyurmuştur. Çünkü; ehl-i islâma nazaran kâfirler bir cemaat-i- azîme oldukları halde bozulup katlolunan ve esir olanlardan maada bakiyyetüssüyûfları muhare­beden arka dönerek firar ettiler. Hatta Hz. Ömer (R.A.).dan «Bu âyet nazil olduğunda Resulüllah'm bu nusret ne zamandır "buyur­duğu ve sonra Bedir günü çadır altında Cenab-ı Hakka iltica ede­rek zırhını giyip nazmını okuduğu» mervidir. Binaenaleyh; bu âyetin mazmunu o gün tamamiyle zu­hur etmiştir. Zira; ehl-i şirkin cemiyetleri münhezim oldu ve asâ-kir-i islâmiyyeye karşı arkalarını dönüp firar ettiler.[24]

 

Vacip Tealâ Bedir'de münhezim olduklarım beyandan sonra o günde gördükleri azabtan daha ziyade görecekleri azabın kıya­mette olacağını beyan etmek üzere :buyuruyor.

[Belki kıyamet günü onları ta'zîb için vakt-i mev'uddur ve kı­yamet gününde mev'ud olan azab onların yevm-i Bedir'de gördük­leri azabtan daha şiddetli ve daha acıdır.] Çünkü; kıyametin azabı bir beliyye ki ondan kurtulmak yoktur. Ve azab-ı dünyanın kat kat. fevkindedir. Binaenaleyh; dünya azablarma asla kabil-i kıyas değildir.

[Mücrimlerin cümlesi dünyada dalâlette ve âhirette nâr-ı Ce-hennem'dedir.]

Yani; evârnir-i İlâhiyyenin haricinde olan bir.takım cinayet­leri işleyen mücrimlerin her ferdi dünyada Haktan uzak ve âhi­rette alevli ateşler içinde olacaklardır. Zira; onlar dünyada Cen-net'in tariki olan a'mal-i haseneden hariç oldukları gibi âhirette dahi şiddetli azaba müstağraklardır.[25]

 

Vacip Tealâ mücrimlerin şiddetli azabla muazzeb olacaklarını beyandan sonra azabın zamanını ve keyfiyyetini beyan etmek üzere buyuruyor,

[Zikret sol günü ki o günde onlar yüzleri üzerine Cehennem ateşine çekilirler.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen kıyamet gününü hatırına getir ki o günde onlar yüzleri üzerine Cehennem'e tarholunurlar Ve o zamanda denilir ki:

[«Tadın siz Cehennem'in   dokunmasını»   denmekle   kenc tahkir olunurlar.]

Yani; «Ey kâfirler siz bizim resulümüzü tekzibetmiştiniz^ şim­di tadın Cehennem ateşinin size dokunmasını ve yakmasını, görün tekzibinizin yanlış olduğunu, bilin size Resulümüz tarafından; ha­ber verilen şeylerin doğru olduğunu, anlayın* denmekle mücrim­ler tahkir olunurlar. sahb; şiddetle bir şeyi çekmek ve mess; dokunmak manâsına olduğu gibi (sakar) da Cehen-nem'den bir tabakanın ismidir. Şu halde manâ-yı nazım: [Yevm-i kıyamette kâfirler yüzleri üzerine Cehennem ateşinin içine çeki­lirler ve onlara «sakar isminde olan Cehennem tabakasının ateşi size dokunmasından hasıl olan azabı tadın» denilir] demektir.[26]

 

Vacip Tealâ mücrimlerin hallerini beyandan sonra her şeyin takdir-i İlâhî ile olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz her şeyi takdir-i sabık üzere halkederiz.]

Yani; bizim ilmimizin kemali, kudretimizin şümulü ve ifade­mizin umumî icabı semâvât ve arzdan ve onlarda mevcut olan eş­yadan her şeyi biz kadere mülâbis olarak miktar-ı muayyen üzere halkettik ve o mevcudatın her birini ezelde takdir ettiğimiz veçhü-zere mev'ud ve muayyen olan zamanda keyfiyyet-i ma'lûmeye mu­vafık surette meydan-ı aleniyyete ve sahra-yı vücûde çıkarırız. Binaenaleyh; her bir mevcut ezelde sebkeden kadere mutabık olur, ezelde takdir olunan miktarın ve muayyen olan zamanın hilâfında hareket ve vücud bulmak muhaldir.

Bu âyet-i celile; kaderin vücuduna suret-i kat'iyyede delâlet ettiğinden şeriat-ı islâmiyyede kadere îman vaciptir. Binaenaleyh; kaderi inkâr caiz değildir. Hatta kaderi inkâr eden kimse tekfir olunur.

Kaderin vücuduna delâlet eden bir çok ayât ve ehâdis-i celîle mevcut olduğundan bilcümle ahlâf-ı kiram, eslâf-ı izam, ashâb ve tabiin rıdvânullahi tealâ aleyhim ecmaîn hazarâtı kaderi isbat üze­re ittifak etmişlerdir. Şu halde lâyezalde zuhur edeceği vechüzere ezelde ilm-i İlâhî'nin ve irade-i sübhaniyenin tealluku kaderdir ve lâyezalde ezelde takdir olunduğu vechüzere zuhuru kazadır veya­hut emir ber akistir. Yani ezelde Cenab-ı Hakk'm ilminin tealluku ve ilminin tealluku üzere irade-i İlâhiyye'ye iktiran ederek Levh-i Mahfuz'a yazılması kazadır ve o kaza olunduğu vechüzere lâyezal­de zuhuru kaderdir.

Ezelde kaza olunup lâyezalde o kaza vechüzere zuhur etmesin­den abdin fiilinde mecbur olması lâzım gelmez. Çünkü; ezelde abd'in o fiiline iradenin tealluku lâyezalde abdin iradesini o fiile sarfedeceğini Allahü Tealâ bildiği için öyle takdir buyurdu. Yoksa Allahü Tealâ ezelde takdir ettiğinden dolayı abid onu işlemeye mecbur olmadı, belki abd'in kendi iradesini sarfla lâyezalde işle­yeceğini bildiğinden Cenab-ı Hak Öyle takdir etmişti. Şu halde ezel­de takdire sebep; iâyezalde abd'in iradesini sarfıdır, yoksa ezel­de takdir etmek lâyezalde abdi mecbur etmiş değildir. Zira; farz-ı muhal olarak ezelde ilm-i İlâhî tealluk etmese ve takdir olunma-saydı lâyezalde abid ve abdin fiili bu minval üzere zuhur ederdi. Çünkü; abid iradesini o fiile sarfedecek ve onu işleyecek. Şu halde ezelde takdir olunduğundan dolayı bu minval üzere zuhur etmiş değildir, belki bu minval üzere zuhur edeceğinden ezelde o minval üzere takdir olunmuştur.[27]

 

Vacip Tealâ her şeyi kadr-i muayyen üzere halkettiğini be­yandan sonra her şeyi halketmesi gayet sür'atli olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim icadımız ve işimiz olmadı, illâ üil-i vahid oldu ve o kadar süYatlidir ki keenne gözle bir kerre bakmak gibidir.]

Yani; bizim mahlukâtı icadımız ve icâd hususunda emrimiz muavenet ve miıalecesiz bir kelimeyle emretmekten ibaret oldu, sür'atte keenne göz ucuyla bir kere bakmak gibi kolaydır. İşte o bir kelime de künn kelimesidir. Yani; icadı murad olunan bir şeye ol emrini vermekten ibarettir. Binaenaleyh; ol emri tealluk eden her şey derhal olur ki sanki o şeyin vücuduna göz ucuyla bir kere bakıvermiş gibi olur.

Vücudüne irade tealluk eden şeyin bir emirle husul bulup tek­rara hacet olmadığı gibi halkolunacak şeyin büyüklüğünün ve kü-çükülğünün tesiri olmadığına işaret için emrin bir kelime olduğı; beyan olunmuştur. Zira; Cenab-ı Hakk'm kudretine nisbetle Arş-s A'zam'ı halkla ufacık bir karıncayı halketmek beyninde fark yok­tur. Binaenaleyh; mahlukattan ulvî, süfli, ecsâm ve ervah her han­gisinin icadına irade-i İlâhiye tealluk ederse künn yani ol emrinin zuhuru île derhal olur muavenete, muâleceye ve tekrara hacel yoktur.

Hulâsa; Vacip Tealâ'mn ilmine ve kudretine nisbetle bilcümle mahlukâtın vücûdu emr-i , İlâhî ve kaza-yı sübhanî üzere umurr. zaman ve mekânda ancak bir fiilden ibarettir, belki suret-i seriade göz ucuyla bir kere bakmak gibidir. Fiil-i İlâhî'nin şu suretle sür'-atini temsil beşerin aklının idrak edebileceği surette bir temsildir, yoksa Cenab-ı Hakkın kazasının sür'atinin künhünü ukul-ü beşer idrakten acizdir. Binaenaleyh; fi'l-i İlâhî'nin kemal-i sür'ati beşe­rin idrak edebileceği lemh-i besarla yani göz ucuyla bakmakla temsil olunmuştur ki akl-ı beşer sür'atte ancak onu idrak edebilir.[28]

 

Vacip Tealâ müşriklerin Cehennem'de hallerini ve her şeyin kadere merbut ve her şeyin vücûd bulması göz ucuyla bakmak ka­dar sür'atîi olduğunu beyandan sonra kâfirleri tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyyetime yemin ederim ki sizin emsalinizi biz mu­hakkak ihlâk ettik, lâkin onların ihlâkinden ibret alan var mıdır? Her şeyi ki onlar işlediler cümlesi defterlerinde yazılıdır.]

Yani; Zât-ı Ülûhiyyetime kasem ederim ki ey müsrif müşrik­ler! Küfr ü inad ve fısk u fücurda sizin emsaliniz olan kâfirleri en-va-ı belâya mübtelâ kıldık ve ümem-i salifeden bir çok milletleri ihlâk ettik, lâkin onların ihlâkinden ve onlar üzerine ceryan eden vekâyi-i mühlikeden ibret alanlar var mıdır? Zira; vukuattan mak­sat insanları ibrete ve insafa davettir ve insanlar için de vukuat­tan ibret almak ehem ve elzemdir. Şu halde vukuattan ibret alma­mak ne garib ve çirkin bir manzaradır, onları dünyada ihlâk et­tiğimiz gibi âhirette dahi enva-ı azabla muazzeb kılacağız. Zira; her ne isledilerse cümlesi hafaza meleklerinin yedlerinde bulunan amel defterlerinde yazılı olduğundan amellerinin cezasını görecek­lerdir.

[Küçük ve büyük cümle amelleri yazılıdır.] Hiç bir zerresi kaybolmaz. Çünkü; gerek Levh-i Mahfuz'da, gerek amel defterle­rinde sabittir. Binaenaleyh; her birerlerinin ayrı ayrı cezasını gö­receklerdir.[29]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin cezalarını beyandan sonra müminlerin nail olacakları derecelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muharremâttan ictinâb eden müttakîler dar-ı âhirette bos­tanlar, bahçeler ve o bahçelerde akan nehir üzerinde yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde rahat edicilerdir, onlar razı ve hoş-nud oldukları halde bir makamda otururlar ki o makamda her şe­yi halketmeye kaadir ve tedbir-i umura malik bir muktedir melik huzurundadır.] O melikin kudreti onlara her şeyi bol vermekle ihtiyaçlarını defe kâfidir. Çünkü; kudret-i kâmile sahibi olduğun­dan hiç bir şey onu âciz kılamaz.

Yani; haram olan şeylerin cümlesinden kaçınmak, menhiyyâtı terk ve evâmirin cümlesine imtisal etmek suretiyle ittika eden ve nefislerini azabtan sakınan müttakîler Cennetlerde ve ırmaklar kenarında bulunacaklar ve karar edeceklerdir ki o mekân her se-ye mâlik olan Vacip Tealâ'nm kurbiyyet-i maneviyesiyle şerefyâb olmuş ve kalplerin razı ve rahat edeceği bir mahall-i mübarektir.[30]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5661

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5661-5663

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5663-5665

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5665-5666

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5666-5667

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5667

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5668

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5668-5669

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5669-5671

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5671

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5671-5672

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5672-5673

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5673-5674

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5674-5675

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5675

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5675-5676

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5676-5677

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5677-5678

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5678-5679

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5679

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5680-5681

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5681-5682

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5682-5683

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5683

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5684

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5684-5685

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5685-5686

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5686-5687

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5687-5688

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5688-5689