Sure-İ Rahman - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 55. Sayfa
SURE-İ RAHMAN
Mekke-i Mükerreme veya Medine-i Münevvere'de veyahut bazısının Mekke-i Mükerreme'de ve bazısının Medine-i Münevvere'de nazil olduğunda ihtilâf vardır. Yetmiş altı âyeti camidir.
[Rahman Tealâ kullarına Kur'anı öğretti.]
Yani; dünyada ve âhirette kullarına in'âm ve ihsan edici Al-lahü Tealâ âhir zaman Peygamberi olan Muhammed (A.S.) a ve onun vasıtasıyla kullarına ^kütüb-ü semâviyyenin hulâsası olan Kur'anı talîm etti.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu sûre; dünya ve âhiret nimetlerini ta'dada münhasır olduğundan esma-i husnâ içinden mün'im ve muhsin manâsına olan Rahman ismiyle sûreye ibtidâr olunmuş ve nimetler içinden rütbede a'lâ ve kadr ü menzilede eşref olan Kur'-an takdim edilmiştir. Zira Kur'an; din-i Muhammedi'nin esası ve şer'-i şerifin menşei ve vahy-i İlâhî'nin büyüğü ve kütüb-ü semâviyyenin izzet ve rif'atte yükseği ve hulâsası olduğu ve belagatı ile cümle âlemi i'câz ettiği cihetle kendini ve sair kitapları tasdik ettirmiştir. Binaenaleyh; cümle nimetler üzerine takdime şayandır.
Ta'lim-i Kur'anm efrad-ı beşerden her ferde şâmil olduğuna işaret için lâfzının meful-ü sanîsi zikrolunmamıştır.
Çünkü takdir-i kelâm; demektir. Yani «öğrenmek murad eden her insana Kur'anı Öğretti» demektir. Binaenaleyh; Kur'ana iman etmeyenler ve Öğrenmek istemeyenlerle i'tir az vârid olmaz.[1]
Vacip Tealâ dünyada insan için nimetin en büyüğü olan Kur'anı ta'lîm ettiğini beyandan sonra ni'met-i dünyeviyyenin esası olan hilkati beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ insanı halketti ve o insana buy «m öğretti.]
Yani; Allahü Tealâ insanı âza-yı zahire ve batmas;yla halketti ve hayvanat-ı saireden insanı temyiz eden lisanı ve o lisanıyla hasıl olan beyanı, kitabeti ve sözünü âhara anlatmayı, taraf-ı İlâhîden gelen vahyi Cibril-i Emîn'den almayı ve ahkâm-ı şer'iyyeyi öğrenmek gibi hususatı insana öğretti ve şu evsâfı insanda halket-mekle mahlukât-ı saireden temyiz etti.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile insanla murad; Hz: Âdem olduğuna nazaran beyan ile murad; her şeyin isimleri ve her lügattir. Çünkü; Adem Aleyhisselâm bazı rivayete nazaran 700 lisan bilir ve tekellüm ederdi. Yahut insanla murad; cümle in-dandır, beyanla murad; insanın kendi lisanım bilmesi, sözünü âhara anlatması, başkalarının sözlerini anlamasıdır. Yahut insanla murad; insan-ı kâmil olan Resulüllah'tır ve beyan ile murad; geçmiş ve gelecek ahvali ve hül ü hürmete müteallik cümle ahkâmı Ce-nab-ı Hakk'ın Resulüne beyanıdır. Çünkü; Cenab-ı Hak Resulüne zaman-i nebevilerinden ilâ yevmi! kıyam beşer üzerine arız olacak ahvalin cümlesinin hükmünü beyan ve Resulüllah'da ümmetine tebliğ buyurmuştur. Gerçi bu âyette insanla muradın Hz. Adem veyahut bizim Peygamberimiz olmak ihtimali beyan olunmuşsa da bu makam; mutlaka insanlara Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ni'-, metleri beyan makamı olduğundan burada insanla murad; cümle insanlar olmak makama daha muvafıktır. Binaenaleyh; gerek bilkat ve gerek beyanı ta'lîm cümle insanlara şâmil olduğundan bazı insana tahsiste bir fayda yoktur.[2]
Vacip Te'alâ niâm-ı dîniyyenin en büyüğü olan ta'lîm-i Kur'-anı ve niâm-ı dünyeviyyenin esası olan hilkati ve ta'lim-i beyanı beyandan sonra menfeatı herkese şâmil olan niâm-ı semâviyyenin büyüklerinden Şemis'le Kameri zikirle onların menfeatlarma işaret etmek üzere buyuruyor.
[Güneşle ay kendi menzillerinde ve burçlarında hesab-i muayyen üzere yürürler.]
Yani; Allahü Tealâ'nın insanlara vermiş olduğu nimetler cümlesinden birisi de şemisle kamerin hesab-ı muayyen üzere ceryan edip füsûl-ü erbaanm hasıl olmasıyla insanlara bir çok menfeatlar temin etmeleri, ayların,, günlerin ve senelerin malum olmasıdır. Çünkü; güneş olmasa zulmet zail olmaz âlem daima karanlık olur, meyveler ve sair gıdalar hasıl olmaz, ay olmasa aylar, haftalar, seneler bilinmez. Ziraat ve felâhat zamanları bilinmediği gibi insanlar usul-ü hesaba da vakıf olmazlardı, binaenaleyh; muâmelât-ı ticariye de mümkün olamazdı. Zira; muamelâtta sened alıp vermenin her halde bir müddetle tayin olunması zarurîdir. Bu ise ayların ve günlerin bilinmesine mevkuftur. Şu halde Şemis'le kamer Cenab-ı Hakkın insanlara ihsan ettiği nimetlerin pek büyüklerjn-dendir ki buların insanlara temin ettiği menfeatlar sayılmaz ve tükenmez bir haldedir.[3]
Vacip Tealâ Şemisle kamerin menfeatlarma işaretten sonra yıldızlarla ağaçların menfeatma işaret etmek üzere
buyuruyor.
[Yer üzerinde yatan otlar, ayak üzerinde dikilen otlar ve ağaçlar Allahü Tealâ'ya secde eder ve cümlesini yaratan mevlalarına ta'zîm üzere bulunurlar.]
Beyzâvî'nin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile JVecm ile murad; ayaksız yerde serili olan otlar ve şecerle murad; ayak üzerine kalkan otlar ve ağaçlardır. Bunların secde leriyle murad; mükellef olan insanın itaati-gibi bunların da memur oldukları cihete doğru neşv il nema bulup emr-i İlahiye müsahhar olmalarıdır. Yahut bizim idrak edemediğimiz bir surette Allahü Tealâ'ya tevazu' ve secde etmeleridir. Yahut her birinin gölgelerinin yerde serili olmasıdır.
Vacip Tealâ insanlara vermiş olduğu nimetleri ta'dâd sırasında otları ve ağaçları zikretmiştir. Zira otlar; cümle hayvanâtın rızkının esasıdır. Eğer otlar olmasa hiç bir hayvan yaşayamaz ve bilhassa insan kat'iyyen idame-i hayat edemez. Çünkü; insanın rızkı nebatata ve nebatattan hasıl olan hububat, süt ve et gibi şeylere münhasır olduğundan nebatat olmasa insan için yaşamak mümkün değildir. Şu halde vücud nimetinden sonra insan için en büyük nimet rızık olduğundan Cenab-ı Hak hilkattan sonra insanın rızkının esası olan otları zikretmiş ve insanın baka-yı hayatına hadim olan otların secdelerini beyanla insanın Cenab-ı Hakka secde etmeye daha elyâk olduğuna işaret buyurmuştur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ'nın fâil-i muhtar olduğuna delâlet vardır. Şemis'le kamer'in hesab-ı muayyen üzere ceryanları ve ağaçların nefsinde olan ağırlıkları onların tabiatları sıklet merkezi olan süfliyyet iktiza ederken yukarı gitmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; eğer tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı tabiatının iktizası merkez-i sıklete gitmesidir. Şu halde tabiatın hilafı cânib-i ulviyete doğru gitmesi fail-i muhtarın ihtiyarıyla olduğunda şüphe yoktur.[4]
Vacip Tealâ insana ihsan ettiği semavî ve arzî bazı nimetlerini beyandan sonra baz-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ semâyı yukarı kaldırdı ve sizin adalete dikkat edip adalet haricine çıkmamanız için adaleti meydana koydu.]
Yani; Vacip Tealâ semayı mahal cihetinden yüksek kıldı ki arzın en yüksek dağlarından daha yüksektir ve mertebe cihetinden dahi yüksek kıldı ki sema ahkâm-ı İlâhîyenin menşei ve kazayay-ı İlâhîyenin masdarı, meleklerin meskeni ve enbiya-yı izam üzerine nazil olan vahyin mehbiti olduğu cihetle semânın mertebesi arzın mertebesinden yüksektir ve insanların yekdiğerine karşı tecavüzünü menetmek için adaleti de vazetmiştir ki herkes müstahak olduğu hakkından mahrum olmasın, hak sahibi hakkına nail olsun. Zira, âlemin intizamı adaletle, adalet de istikametle kaaimdir, binaenaleyh; her şeyde adaleti tecavüzde âlemin intizamını ihlâl bulunduğundan Cenab-ı Hak her umurda adaleti tecavüzden menet-miştir. Şu manâ mizan ile muradın adalet olduğuna nazarandır. Amma Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mizan ile murad; âlet-i vezn olan terazi ve ölçek olduğuna nazaran manâ-yi nazım: [Allahü Tealâ âlet-i vezn olan terazi ve Ölçeği vazetti ki siz terazi ve ölçekte tecavüz etmeyesiniz] demektir. Zira mîzan; cümle halkın hukukunu temine hadim olup muamelâtın sıhhatma yardım ettiği için intizam-ı âlem mizana riayetle hâsıl olacağından Cenab-ı Hakkın mîzanı vazetmesi kullarına pek büyük bir nimet olduğundan bu makamda sair nimetler arasında mîzan da ta'dât olunmuştur. Çünkü mîzan; gerek adalet manâsına, gerek terazi manâsına olsun her ikisi de halkı zulumdan men'ettiği gibi insafa ve herkesi hakkına razı olmaya davet ettiği için ebna-yı beşerin rahatlarını temin eder, binaenaleyh mîzan; intizam-ı âleme hadim olduğu cihetle insanlar için en büyük nimetler sırasında ta'dât olunmaya şayandır.
Huâlsa; Cenab-ı Hakkın semâyı gerek mahal ve gerek mertebe cihetinden yüksek halkettiği ve insanları zulümden vikaye aralarına adaleti ve teraziyi vazeylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]
Vacip Tealâ mizanda tuğyanı nehyettikten sonra mîzanı ikamet ve zarar etmemeyi vasiyet etmek üzere buyuruyor.
[Siz mîzanı adaletle ikame edin ve tarttığınız şeyde noksan etmeyin.]
Yani; ey ahkâm-ı İlâhiyeyle mükellef olan kimseler! Aranızal Allah'ın koymuş olduğu vezni adalet ve insaf dâiresinde isti'mâlj edin ki yekdiğerinize zulmetmeyin ve tarttığınız şeylerde noksatfj vermeyin ki birbirinizin hukukuna tecavüz etmiş olmayasınız. ZU ra mîzan; ahali arasında muamelâtın iyi cereyan etmesi için Câ-? nib-i İlâhîden ihsan olunmuş bir kanun-u İlâhîdir. Binaenaleyh;' onu kemal-i ehemmiyetle icraya sa'yedip tebdil ve tağyir ile mevzuun lehini değiştirip gazab-ı İlâhîye sebep olacak ef aide bulunç mayasınız.
Mîzan'ın ehemmiyetine işaret için bu sûrede mîzan tekrar zik^ rolunmuştur. Zira mizandan maksat; halk arasında müsavaatı te'sis ve erbab-ı hukukun haklarını noksansız kendilerine isal etmekle insanların istirahatlarını temin etmektir, buna cümle insanların riâyet ve dikkat etmeleri vaciptir. Binaenaleyh; hilâfında hareket etmek hukuk-u nâsı ihlâl ettiğinden beynennâs intizamı ve muamelenin hüsn-ü ceryanını ihlâl ettiği cihetle gazab-ı İlâhî'yi muciptir. Çünkü; gayrın hukukunu teraziyi doğru tartmamak ve kileyi hakkıyla ölçmemek suretiyle almak zulüm olduğu gibi emni1; yetsizliği de mucib olduğundan kaht u gala gibi azab-ı dünyeviyye ve nar-ı Cehennem'le azab-ı uhrevîye sebep olacağı diğer nusûs-ıi celilelerle dahi sabittir.[6]
Vacip Tealâ mizanda adaletin vücubunu beyandan sonra adaleti icra edeceğimiz mahalli beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ ins ü cinnin menfeaü için arzı vaz'eyledi ki o arzda insanın telezzüz edeceği bir çok meyveler vardır ve bilhassa hurma ağaçları vardır ki o hurmalar yaprakları ve sair lifleriyle meyvesini örter perdeler sahibidir, arzda insanların gıdası için yaratılmış buğday, arpa gibi yeşil yaprak ve râyiha-i tayyîbe sahibi daneler de vardır.]
Yani; Cenab-ı Hak insanların ve cümle zîruhun menfeatları için arzı döşedi ki cümlesi onda rahat ederler ve her arzu ettikleri şeylerin cümlesini arzda bulurlar, onlarla hayatlarım idâme ve Rab'larmm verdiği nimetlerin şükrünü edâ ederler. Zira; o arz üzerinde enva-ı meyveler vardır ki onlarla telezzüz ederler ve bilhassa meyvesini setreder perde sahibi hurrna ağaçları vardır ki onun menfeatı umuma şâmildir. Zira; meyvesi yaza ve kışa yarayışlı, fusûl-ü erbaanm kâffesinde bulunur, herkesin ihtiyacını defeder ve arz üzerinde yeşil yapraklı, güzel râyiha sahibi daneler de vardır ki insanların hayatlarına hadimdir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile enâm ile murad; insan olduğuna nazaran arz üzerinde insanın intifaı mahlukâtin cümlesinden çok olduğuna işaret için arzın insanlar için vaz'olunduğu beyan olunmuştur. Zira; insan hem arzla hem de arzın üzerinde mevcut olan hayvanât ve saireyle intifa eder. Hayvanât ve saire ise yalnız arzın üzerinde olan şeylerle intifa eder. Amma âyette enam ile murad; mutlaka arz üzerinde olan ins il cin ve sair zîrûh murad olunduğunda bir cinse tahsis olunmadığından şu tevcihe hacet yoktur.
Meyvenin yer yüzünde çokluğuna işaret için lâfzı çokluğa delâlet eden tenvin ile nekre olarak varid olmuştur. Meyve alelekser ağaçlarda hasıl olduğu cihetle fâkihe lâfzı bil'iltizam ağaca delâlet ederse de ağaçlar içinden eidâliyetine işaret için hurma ağacı, ayrıca zikrolunmuştur. Evvelen fâkiyeyi, saniyen hurmayı, salisen daneyi zikir; aşağı tabakadan yukarı tabakaya doğru terakki içindir. Zira; fâkihe yani meyve mücerred telezzüz için olup gıdası zaruret zamanına mahsus olduğundan insanın giydiği elbise, üzerine ziynet için giymek gibi olduğu cihetle menfeatı yalnız telezzüzdür. Hurmada ise hem telezzüz hem de tegaddî olduğundan üzüm gibi daima iki menfeatı cami' olduğu cihetle mutlaka sair meyvelerden efdaldir. Arpa ve buğday gibi hububata gelince; bütün küre-i arz üzerinde bulunan insanların her yerde ve her zaman gıdası olduğu cihetle bünye-i insanînin kıvamı ve mizac-ı insanîye gayet muvafık olduğundan insanların yedikleri şeylerin cümlesinden efdaldir. Binaenaleyh; arpa ve buğday gibi hububatı Cenab-ı Hak her yerde halletmiştir. Fâkihe bazı zamanda ve bazı kimse indinde bulunup, diğer zamanda ve baz-ı ahar indinde bulunmadığından nekre olarak varid olmuştur. Amma hububatın her zaman bulunup, herkesçe maruf olduğuna, hurmanın ise yaşı ve kurusu her zaman bulunup herkesin bildiğine işaret için hab ve nahil lâfızları elif lâm ile ma'rife olarak vârid olmuşlardır. Çünkü herkesin her zaman muhtaç olduğu şey; elbette ma'ruf olur.
Bu âyette arzın insanlar için vazolunduğunu, meyvelerin, hurmaların ve hububatın arzda bulunduğunu beyan; insanların bu gibi menfeatları arzdan istihsâl için çalışması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü insanın sa'yi olmaksızın arzdan bir şey hasıl olmaz. Zira; ağaç dikmezse meyve olmadığı gibi yere tohum atmazsa ekin de bitmez. Binaenaleyh; arzın feyzini istihsal için insanın sa'yi lâzımdır.[7]
Vacip Tealâ umuma şâmil olan nimetlerinden bazıların:, yandan sonra mükellef olan ins ü cinnin cümlesine imtinan 1 ile hitabetmek üzere buyuruyor.
[Ey ins ü cin! Raöb'inizin hangi nimetlerini tekzibedersiniz?]
Yani; ey insanlar ve cinler! Rabbinizin size ihsan etmiş olduğu nimetlerinden hangisini inkâra cesaretle küfran-ı nimet edersiniz, sûrenin ihtidasından buraya kadar sayılan nimetlerden hangisini tekzib edebilirsiniz? Elbette hiç birisini inkâr ve tekzib edemezsiniz. Çünkü; cümlesi meydanda, herkesin gördüğü, bildiği, bir çoklarının kendinde bilfiil müşahede ettiği hakayık cümlesinden olduğu cihetle azıcık akıl sahibi olan bir kimse bittabi' tekzibe cür'et edemez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu sûrede şu âyet otuzbir defa zikrolunmuştur. Bu gibi nusus-u celîlede zikrolunan adedlerin hikmetini bilmek sahib-i şeriattan işitmeye mevkuf ise de ukul-ü beşerin idrak edebileceği ve makama münasib olarak hikmet beyanında da beis yoktur. Meselâ bu sûrede şu âyetin 31 defa zikrolun-masmdaki hikmet; her âyetin evvelinde nimetler ayrı ayrı zikro-lunduğu için evvelinde zikrolunan nimeti hatırlatmak nimetin kadrini takdire ve şükrünü îfaya davet içindir. Yahut Cehennem'in yedi tabakasının kapılarının kapanması ve Cennet'in sekiz tabakasının kapılarının açılması ins ü cinden ehl-i îman için her biri bir nimet olup onbeşi ins ve onbeşi cin için otuz nimete mukabil âyet otuz kere tekrar olunmuştur. Gerçi sûrede âyet otuzbir kere zik-rolunmuşsa da mertebe-i tekrar bir adedinden sonra başladığı için tekrar eden otuzdur.
Allah'ın nimetlerini tekrar için zikrolunan âyette nimetleri inkâr eden münkirlerin tevbihinin şiddetine delâlet etmek üzere es-ma-i husnâ içinden malikiyyete delâlet eden Rabb ism-i şerifi va-rid olmuş ve münkirlerin tekzibleri âyetin evvelinde beyan olunan nimet üzerine terettüb ettiğine işaret için âyet daima jâ lafzıyla varid olmuştur.
Şu beyanata nazaran manâ-yı nazım: [Ta'dâd olunan nimetleri gözleriniz görür, kulaklarınız duyar, ağzınız tadarken hangisini inkâra kadar cür'et edersiniz ve tekzibe cesaretiniz neden ileri geliyor?] demektir.[8]
Vacip Tealâ bundan evvel ta'dâd olunan nimetleri İnkâr e leri tekdir ettikten sonra diğer nimetleri ta'dâd etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ insanı ateşte pişmiş kiremit gibi kuru çamurdan halketti ve cinnîlerin pederini ateşin alevinden halketti. Asıl yaratılışınız böyle olunca ey ins ü cin! Kabil'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; Allahü Teaiâ ebü'lbeşer olan Adem'i şada sahibi ve kurumuş ateşte yanmış saksıya benziyen çamurdan yarattı ve güzel bir surete malik kıldı. Şu halde insanların asıl hilkatlarmı düşünerek Allahü Tealâ'ya imanla beraber çok şükretmeleri lâzımdır, Allahü Tealâ cinnîlerin babaları olan İblisi safî beyaz ve kırmızılıkla karışmış ateş alevinden halketti. Şu halde nasıl oluyor ki bu gibi nimetleri inkâra cesaret eder ve hangilerini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile saIsâi ; o kadar kuruvıuş ki cam gibi ses çıkarır hale gelmiş çamur demektir, Fahhâr ; ateşte pişmiş saksıjii testi ve ibrik bu kabildendir. C ân n ; cin-nilerin babalarıdır, Hz. Âdem insanların babalarıdır. Maric ; safî alevdir. Şu halde insanların babası kuru çamurdan, cinnîlerin babası safi ateşten halkölunmuştur. Binaenaleyh insanın kalın, karanlık katı bir çamurdan halkolunup cinnin beyaz, safs parlak ve latif bir cisimden halkolunduğu halde insanın efdal olması insanların Cenab-ı Hakka daha ziyade şükretmelerini, müstelzimdir. Hz. Adem'in,maye-i asliyyesi toprak olup sonra yapışıp yuğrulmuş ve daha sonra kiremit parçası gibi kurumuş çamurdan ve evlâdının mâ-i mühîn yani hakir nutfeden halk olunduğu cihetle bazı âyette salsalden, bazı âyette topraktan ve bazı âyette hame-i mesnûnden yani kokmuş çamurdan halk olunduğunu beyan eden âyetler beyninde münafaat yoktur. Zira; her bir âyet ayrı bir zamanda vaki olan halleri beyan ettiğinden hepsi doğrudur. Çünkü; hilkat-ı Âdem etvârdan etvâra nakil suretiyle husul bulduğundan her bir âyetin mercii başka başkadır. Binaenaleyh; âyetler beyninde asla ihtilâf yoktur. Şu halde bu nimetlerin hangisi inkâr ve tekzib olunabilir?[9]
Vacip Tealâ insle cinnin yaratılışlarına dair olan nimetlerini beyandan sonra bunların haricinde olan bazı nimetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ iki mağrib ve iki meşrıkın Rabb'ısıdır. Öyle olunca îtabb'ımzın hangi nimetlerini tekzibedersiniz?]
Yani; | Allahü Tealâ güneşin-yazın ve kışın doğduğu meşrık-larm, yazm ve kışın indiği mağriblerin Rabb'isi olunca ey ins ü cin! Bu maşrıklar ve mağribler üzerine terettüb eden nimetlerden hangilerini inkâr ve tekzibe kadar cesaret edersiniz?]
Bir şeyin iki tarafına malik olan ekseriyyetle küllisine malik olduğundan Cenab-ı Hak bu âyette maşrıkla mağribe malik olduğunu beyanla bütün dünyaya malik olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; maşrıka ve mağribe malik olan Allahü Tealâ'nm onların arasına da malik olacağı evleviyyetle sabittir. Binaenaleyh; bu âyet Cenab-ı Hakk'm mevcudatın kâffesinin maliki ve reisi olduğuna ve o mevcudatta insanlar için halkolunan menfeatlarm halikı ve Rabb'isi olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; fusul-ü erbaanm ve fusul-ü erbaadan her fasla münasib yenecek ve içilecek nimetlerin meydana gelmesi ve itidal üzere havanın hasıl olması, bunun emsali nice nice yüzbinlerce nimetlerin maşrık ve mağrib vasıtalarıyla hasıl olduğuna işaretle insanların bu gibi nimetleri inkârları gayet çirkin olduğunu beyanla bu nimetlerin şükrünü edâ etmek vacip olduğunu beyan buyurmuştur.[10]
Vacip Tealâ maşrıkla mağribin Rabb'isi olduğunu beyaıj sonra onların arasında olan denizleri zikirle denizlerde olan nü lere işaret etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ iki denizi birbirine gönderdi. Onlar da mülâki clurlar, lâkin aralarında mani vardır, birisi diğerine galebe etmez. Hal böyle olunca Allahü Tealâ'nm nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; Allahü Tealâ suyu tatlı olan denizle ,suyu acı olan denizi gönderdi ki o denizler birbirine mücavir oldu, her ikisi yekdiğerine dokunduğu halde aralarında kudret-i İlâhîyeden hâil ve mani var ki onların yekdiğerine uçları muttasıl olmakla beraber bütün bütün birbirine karışıp birisi öbürünü ibtâl edemez, kuvvetine, tab'ına ve hâssiyetine halel getiremez. Binaenaleyh; her biri kendi hâssiyetini ve tab'ını muhafaza eder. Yani; acı su acılığını, tatlı su da tatlılığını muhafaza eder. Şu halde ey insücin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile iki denizle murad; Suyu acı ve tatlı olan denizlerdir. Yahut bahr-i Kumla bahr-i Fâristir. Yahut Bahr-i Kumla Bahr-i Hind'dir. Yahut Bahr-i Muhîdle ondan ayrılan parçalardır.
Hulâsa; denizlerin birbirine mücaveretleriyle beraber her bi^ rinin kendi mevkiinden taşarak diğerlerine galebe ve kendi mevkiinde bulunup tuğyan ederek halkı izrâr etmemesi ve her birinirii] kendi hâssasını muhafaza ile halkm menafiine hadim olması inkâri: gayr-ı kabil nimet-i İlâhiyye ve merhamet-i sübhamyye cümlesin^ den olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüınlesindendir.[11]
Vacip Tealâ iki denizin birbirine muttasıl olmalarıyla beraber herkesin mevkiinde mevcudiyetini muhafaza edip âhara galebe etmemesi nimet-i İlâhiye cümlesinden olduğunu beyandan sonra denizlerin bazı menfaatlarım beyan etmek üzere buyuruyor.
[O iki denizden inci ve mercan çıkar. Hal böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edersiniz?]
Yani; insanların ziynetlerinden en kıymetli inciler ve mercanlar denizlerden çıkıp Allahü Tealâ da bunları sizin için halkederek sizler de bununla tezevyün edince Rabbinizin bu gibi nimetlerinden hangisini tekzibe cesaret edersiniz? Çünkü; gözleriniz gördüğünden inkâra mecaliniz yoktur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile incinin acı suda hasıl olup tatlı suda olmadığı meşhur ise de sahih olan sadef denilen balık evvelâ Nisan yağmurundan hasıl olan inciyi tatlı sudan alır. Badehu hâmil hatunların hamlin icâbı bazı şeyi ziyadece arzu ettiği gibi sadef de inciye hâmil olduktan sonra hamlin icabı tuzluluk arzu ederek suyu acı olan denize çekilir ve inci büyüdükçe sikletinin icabı acı su içinde kalıp inci arayıcıları acı su içinde bulduklarından incinin acı suda olması şöhret bulmuştur ve âyette her iki su da hasıl olduğunu beyan etmiştir. Zira; sedef inciyi tatlı sudan alıyor acı suda büyütüyor. Binaenaleyh; incinin her iki su ile de hasıl olduğunu bu âyet beyan etmiştir. Eğer şöhreti gibi hakikaten acı suda hasıl olursa iki denizin'birbirine mülâki olmasıyle bir deniz hükmünde olduğu cihetle âyetin manâsı doğrudur ve vakıa mutabıktır.
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde topraktan Âdem'i ve ateşten cinni halkettiğini beyan ettiği gibi bu âyette de inci ve mercan gibi gayet katı ve sert şeyleri cıvık sudan halkettiğini beyanla anasır-ı erbaadan bu üçünün acîb ve garîb mahluklara esas olduğunu beyan buyurmakla kudret-i kahire sahibi olduğunu isbat etmiştir.[12]
Vacip Tealâ denizlere ve denizde olan insanların bazı n atlarına işaretten sonra denizler üzerinde yürüyen gemilere etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ için deryada yapılmış, yüksek gemiler vardır ki onlar dağlar gibi sudan yukarıdadır, siz onlara biner istedisnmz yerlere seyr ü sefer edersiniz, yüklerinizi yükletir giitürürs-Şu halde Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerden hangisin: zibedersiniz?] ,
Yani; sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar ta'dâcl olunan nimetlerden bir çokları varsa da o nimetler cümlesinden. Allahü Tealâ'mn dağlar gibi deryada yüksek gemileri de vardır. Onlar deryada sizin menfeatmıza hizmet etmek üzere cereyan ederler.
Her ne kadar deryada ceryan eden gemilerin sahipleri varsa da onlar sahib-i mecazî olup sahib-i hakîkîsi Allahü Tealâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ onları kendi zatına nisbet etmiş ve gemilerin dağlar gibi azametli olduğunu beyanla denizlerin azametine işaret eylemiştir. Zira; deryada cesamet almasa dağlar gibi gemileri kaldıramıyacağı herkesçe malum olan bir hakikattir,, gemileri insanlar yapar ve işletirlerse de mevadd-i esâsiyesi olan tahtaları, çivileri, demirleri Cenab-ı Hak halkettiği için gemileri kendine isnad buyurmuştur.[13]
Vacip Tealâ nimetlerini beyandan sonra |; nimetlerin olan ibadete terğib etmek üzere buyuruyor.
[Arz üzerinde olan her kimse heîâk olucudur. Azamet, kullarına lutf u ihsan sahibi olan Rabh'in Tealâ'nın zat-ı uîûhîy-yeti bakidir. Hal böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?]
Yani; arz üzerinde karar eden ins ü cin ve belki cümle hayvanât ve mahlukât fanî ve helake maruzdur. Akibet cümlesi helak olacaktır, celâlet, azamet, ikram ve inam sahibi olan Rabb'in Tea-lâ'nm zat-ı ülûhiyyeti bakidir. Yani mahlukâta arız olan avarızın cümlesinden Rabbm Tealâ münezzehtir. Şu halde mahlukâtm helaki sebebiyle âhiret meydana gelip insana hayat-ı ebediyye hasıl olacağı cihetle helak insan için nimet olduğu gibi Allahü Tealâ'nın bekası da nimettir. Binaenaleyh; şu nimetlerden hangisini tekzibe-dersmiz?
Fahri Hâzi ve Kazî'nin beyanları veçhile mahlukâtm cümlesi fanî ve helake maruz oldukları halde tehdidden intifa edecek akıl sahihleri olduğu cihetle akıl sahihlerine mahsus olan ( j* ) lâfzı vârid olmuştur ki zevilukûl fanî olunca başkalarının fanî olacağı evleviyyetle sabit olduğu gibi zevilukûlü başkalarının üzerine tercih ve tağlib de vardır.
Hulâsa; insanların fanî ve az zamanlarını çok ibadete sarf etmek lâzım olduğu, elinde bulunan emvale ve maiyyetinde bulunan evlâda ve ahbaba itimad etmek caiz olmadığı, belâyâya sabrın lüzumu, dünyaca itibar sahibi olan büyüklere yakın olmakta fayda olmadığı, cümle mahlukâtm helake maruz olduğu ve ancak baki olan Vacip Tealâ olduğundan dünyada ve âhirette ancak itimat zat-ı ülûhiyyete olup itimad etmek lâzım olan Vacip Tealâ'ya ibadetten halî kalmamak lâzım geldiği bu âyetten müstefâd olan fe-vâid cümlesindendir.[14]
Vacip Tealâ zat-ı ul-ûhiyyetinin bekasını beyandan sonra cümle mahlukâtm kendine muhtaç olduğunu ve herkes muhtaç olduğu şeyi kendinden istediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Göklerde ve yerde bulunan zîruhun cümlesi muhtaç oldul ları şeyi Allahü Tealâ'dan isterler. Allahü Tealâ da istediklerini verir. Zira; Allahü Tealâ her gün gûnâ gün şeyler ihdas eder. Hail böyle olunca Allahü Tealâ'nın hangi nimetlerini tekzib edersiniz?]!
Yani; baki olan Allahü Tealâ'dan göklerde ve yerde buluna melekler ve ins ü cin cümle mahlukât vücudlarınm sıhhatim, di ve dünyalarını, kusurlarının mağfiret olunmasını, ibadet edecek vücudlarınm kuvvetini ve sair muhtaç oldukları şeylerin cümlesini Allahü Tealâ'dan isterler. Çünkü; irade-i İlâhiye haricinde hiç bir şey vücud bulamıyacağından herkes muhtaç olduğu her şeyi ' nab-ı Hak'tan istemekten başka bir çare olmadığını1 bildiğinden on dan ister, onun kudretine iltica eder. O halde her şahıs muhtaç ol duğu şeyi Allahü Tealâ'dan istemekle mükelleftir. Zira; Allahi Tealâ her gün kaza ve kaderine muvafık olan şeyleri icâd eder. Bi naenaleyh; bazılarını ihya, bazılarını imâte, bazılarını zengin, ba zılarım fakîr, bazılarını azîz ve bazılarını zelîl kılar. Bazılarım sa hih, bazılarını hasta, bazılarını mesrur ve bazılarını mahzun eti mekle dua edenlerin dualarına icabet etmek ve istediklerini istin! kaklarına göre vermek gibi nice yüzbinlerce acîb ve garîb şeyle icad eder. Binaenaleyh; her gün şuûnât-ı İlâhiyye sayılmaz ve tükenmezdir. Halüşan böyle olunca ey ins ü cin! Rabb'inizin hangi nimetlerini tekzibe cesaret, edersiniz?
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile bu âyet Yehûd taifesini red için nazil olmuştur. Çünkü; Yahudiler Allahü Tealâ Cumartesi günü hiç birşeyi icâd etmez derler. Bunların şu itikad-larmı âyet-i celile ibtal etmiş ve Allahü Tealâ'nın şuûnu ve icadı her vakit câri olduğunu beyan buyurmuştur. Şe'tı ile murad; mukadderât-ı Ilâhiyyeyi vakt-ı merhununa sevketmekten ibarettir denildiğine nazaran «Her şey ezelde takdir olundu. Binaenaleyh; şimdi şe'n olmaz» diyerek i'râd edilen sual merduddur. Zira şu tev-cihâta nazaran ezelde mukadder olan şeyin vakit ve zamanında hasıl olması; şe'n-i İlâhî'dir. Çünkü; ezelde takdir ettiğini lâyezalde icâd ediyor ve bilhassa kulların gözleri önünde her gün binlerce şuunât-ı İlâhiyye zuhur edip durmaktadır. Allahü Tealâ ân-ı vahid-de birbirine muhtelif binlerce şeyi icad eder. Zira; şuûnattan bazılarını icad diğerlerini icada rnani değildir. Çünkü; Allahü Tealâ bir fiili icad ederken diğerini icada mani bulunsa aciz olması lâzım gelir. Halbuki Allahü Tealâ âcizden münezzeh kudret-i kâmile sahibidir. Amma bizlerin bir .isi işlerken diğerini işleyemediğimiz kemal-i aczimizdendir.
(İbn Uy ay ne) den rivayet olunduğuna nazaran bütün zaman; indallah İki gündür : birisi; müddet-i dünyadır, diğeri, zaman-ı âhir ettir. Vacip -Tealâ'nın dünyada şuûnâtı; emir, nehiy, icad, ihya, imâte, vermek, almak, aslâb-ı abâ'-dan erhâm-ı iimmehâta insanların maye-i asliyyeleri olan nutfeleri isal etmek, erham-ı ümmehâttan dünyaya insanları çıkarmak, dünyada ömrünü ikmâl edenleri kabirlerine sevketmek ve sair acâib ve garaibi icâd eylemektir.
Bazı müfessirînin beyanları veçhile hükümdarın birisi vezirine bu âyetin manâsını sual etmesi üzerine veziri bir gün düşünmek üzere müsaade ister. Vezir ne cevap vereceğini düşünürken maîy-3^etinde bulunan kölesi vezirin ne düşündüğünü sual eder vezir hakikati beyan edince köle bu sualin cevabını müsaade ederse tâcdâ-rın huzurunda vereceğini söyler. Vezir müsaade edip huzura gelince köle âyeti tefsire başlar ve der ki «Ey Melik! Allah'ın şe'ni; geceyi gündüze, gündüzü geceye koymak, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmak, hastalara şifâ vermek, sağ olanları hasta etmek, afiyette olanları mübtelâ kılmak, mübtelâ olanları saha-i selâmete çıkarmak, fakiri zengin, zengini fakır, kaviyi zayıf, zayıfı kavî kılmaktır» deyince hükümdar vezirine vezâret elbisesini çıkarmasını emredip köleyi vezir tayin edince köle efendisine «Ey efendi! İşte bu da Allah'ın bir şe'nidir» demekle meclise hitab verilir. Velhasıl şuunât-ı İlâhiyye; her gün binlerce şeyleri icad etmektir.[15]
Vacip Tealâ kullarına ihsan ettiği şeyleri beyandan sonra bu nimetlerin şükrünü edâ lâzım olduğunu beyan etmek üzere :
[Sizin için dünya şuûnâtından yakında fariğ oluruz. Ey ins ü cin! Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; sûrenin bidâyesinden buraya gelinceye kadar ta'dâd olunan nimetler üzerine şükredip etmediğinizi size göstermek için biz şuûnât-ı dünyeviyyeden feragat eder, şuûnât-ı kıyamete başlarız. Binaenaleyh; şükrünüzün sevabını ve şükretmeyenlerin cezasını veririz. Şu halde sizin için vacip olan; Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edâ edip ind-i İlâhî'de mahçub olmamaktır.
Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile ins ü cin arz üzerinde sakil olduklarından sakalân denmiştir. Bu âyet-i celile; ehl-i tâatı tâata teşvik ve ehl-i ma'siyeti ma'siy etten tenfîr etmiştir. Çünkü Vacip Tealâ yevnvi kıyamette herkesin cezasını vermek için dünyadan yakında feragat edeceğini beyan edince azıcık akh olan bir kimse huzur-u İlâhî'de mesruriyetini mucib olacak a'mâUi sa-lihaya sa'yedip mahzun olmasını icabeden fena amellerden ihtiraz eder. Binaenaleyh bu âyet-i celile; sâlihler zümresine tebşiri ve fâ-sıklar zümresine tehdidi mütazammmdır. Tehdid ile tebşirin mercileri başka olduğu cihetle bir âyette içtimâmda mani yoktur. Binaenaleyh; bir âyet hem-tehdidi hem de tebşiri mutazammin olur.[16]
Vacip Tealâ şuûnat-ı uhreviyyeye işaretle sakalâna hitabettik-ten sonra sakalâm tefsir ve onların âciz olduklarını kendilerine tef-hîm etmek üzere buyuruyor.
[Ey ins ü cin cemaatı! Eğer siz semavaat ve arzın etrafından çıkıp gitmeye kaadirseniz çıkın gidin. Halbuki sız çıkmaya kaadir olamazsınız, illâ bir kuvvet ve kudretle çıkabilirsiniz ki o kudret de sizde yoktur. Haliniz böyleyken Rabb'inizm nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; ey ins ü cin cemaatı! Eğer siz memur olduğunuz tekâ-lif-i İlâhiyemden kaçmak ve kahrımdan kurtulmak maksadına binaen ibadeti terketmek. isterseniz, yerin ve göklerin etrafından bir yol bulup yerin ve göklerin haricine çıkmaya kaadir olursanız derhal çıkm ve lâkin çıkamazsınız, ancak bizim tarafımızdan size ihsan olunan bir kudretle çıkabilirsiniz. Halbuki bizim tarafımızdan size verilmiş böyle bir kudret de yoktur. Binaenaleyh; dünyada yerden ve gökten çıkmak suretiyle kahrımızdan kurtulamadığınız gibi âhirette dahi azabımızdan kurtulamazsınız. Şu halde Rabb'inizin size doğru yolu göstermek ve eğri yola gitmemek üzere ten-bihi, kusurlarınızın affı, delâil-i akliyye ve nakliyyeyle irşadı gibi bir takım nimetlerinden hangisini tekzible inkâra cesaret edersiniz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile etraf-ı âlemden çıkıp kaçmak mümkün olsa cinnilerin hali kaçmağa insanların hallerinden daha ziyade müsait olmasına binaen bu âyette cinnîler takdim olunmuş ve azabtan kurtulmaya başka çare olmayıp ancak kudret-i İlâhiy-yeye iltica etmek olduğunu beyanla Cenab-ı Hak ins ü cinhi itaata davet etmiştir. Yani azabtan kurtulmak için ne kadar çare arasa* lar,. hileler düşünseler aff-ı İlâhî'den ve kudret-i Sübhaniyeden başka çare olmadığını beyanla evâmir-i İlâhiyeye imtisalin lüzumuna işaret olunmuştur.[17]
Vacip Tealâ ins ü cînnin dünyada ve âhirette azabtan kurtulmalarına kudret-i İlâhiyeden gayrı bir çare olmadığını beyandan sonra azabtan halas olamayanların azablarmın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey ins ü cinn! Sizin üzerinize dumanla karışmış ateşin alevi gönderilir. Şu halde o ateşten kurtulmak için siz hiç bir kimseden yardım göremezsiniz. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?]
Yani; ey ins ü cin! Allah'ın kudretinin gayrı sizi azabtan kurtaracak bir şey olmayınca yevm-i kıyamette kötü amellerinizin cezası olarak sizin üzerinize şiddetli ateşle karışmış duman ve ateşte eritilmiş başınızdan dökülmek üzere bakır gönderilir, siz de bu ateşten ve eritilmiş bakırdan kurtulmak için bir yardımcı bulamaz, yardım göremezsiniz. Cenab-ı Hakkın âhiret azabını size beyan etmesi bir nimet olduğu gibi itaat edenlerle isyan edenlerin cezalarını ayrı ayrı tertib etmek dahi bir nimet olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz? Çünkü; Allahü Tealâ'nın günah işliyen kullarını tehdidle günahtan vazgeçmelerini tenbih buyurması, zâlimlerden intikam alacağını ve mazlumları mes'ud edeceğini beyan etmesi kulları hakkında aynı ni'mettir, bu ni'met» lerin hiç birisinin inkârı kabil değildir. Binaenaleyh; âhireti görmeden evvel bu nimetlerin şükrünü edâ ile azabtan kurtulmanın çaresini aramak insanlar üzerine vaciptir.
Hulâsa; ins ü cinden âsîler üzerine dumanla karışmış ateşırî alevi ve ateşle eritilmiş başlarına dökülmek üzere bakır gönderileceği ve bu azabtan kurtulmak için âsîlerin bir yardımcı bulamı-yacaklarmı Cenab-ı Hakk'm beyan buyurması kulları hakkında nimet olup bu nimetleri tekzibe mecal olmadığı bu âyetten tad olan fevâit cümlesindendir.[18]
Vacip Tealâ ateşten alev göndermekle âsîlere azab edeceğini beyandan sonra yevm-i kıyametin şiddetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kıyamette semâ yarıldığı vakitte zeytinyağı gibi kirmızî; olur. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzıtyedersiniz?
Yani; gazab-ı İlâhî'nin şiddetinden müteessir olarak gök yarılıp parça parça olduğunda sema açılmış gül gibi kırmızı olur ve eritilmiş zeytin yağı gibi gûnâ gûn renklere girer, sema bu hale girince sizin için âhiret tedariki mümkün olamaz. Hal böyle olunca Rabb'inizin size bunları beyanla âhiret için tedarikâtta bulunmasına tenbihi gibi nimetlerden hangisini inkâr edersiniz? Elbette hiç birini inkâr edemezsiniz. Zira; bu gibi azabları haber vermekle kullarını intibaha davet- etmiştir. Şu halde inkâr şöyle dursun bu misilli nimetlerin şükrünü edâ şîme-i ubudiyetten ve levâzım-ı imandandır.
Bu âyette fâ lâfzı bazı ehâdis-i celîiede beyan olunduğu veçhile bundan evvelki âyette ins ü cin üzerine gönderileceği beyan olunan ateşin, kıyametten evvel Yemen cihetinden zuhur edip nâsı mahşere sevkedecek ateş olmasına delâlet eder. Zira jâ lâfzı; takibe delâlet ettiğinden o ateşin evvel vaki olup akîbinde semanın yarılması hasıl olacağına delâlet eder. Semanın yarılması ise kıyamette vaki olacaktır. Bu âyette şartın cezası mukadderdir. Yani «Kıyametin dehşetinden sema yarılıp parça parça olarak zeytin yağı gibi eriyip kızardığı vakitte âsiler o günün şiddetli azabından kurtulmak için yardımcı bulamadıkları gibi firara meydan da bulamazlar, »demektir. Şu halde şartın cezası; firar edemiyeceklerini beyandır.[19]
Vacip Tealâ semânın yarıldığmda âsilerin firar edemiyeceklerini ve yardımcı bulamıyacaklarmı beyandan sonra kıyamet gününde cereyan edecek bazı halleri beyan etmek üzere buyuruyor.
[Semanın yarıldığı kıyamet gününde insle cin günahlarından sual olunmazlar. Çünkü; henüz sual mevkiine gelmemişlerdir. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; o günün şiddetinden gökler parçalanıp nâs mahşerâ sevkolunmak üzere kabirlerinden kalkıp herkes kendi ameline mu| vafık bir surette mahşere giderken insle cinden hiç bir kimsenüi günâhından sual olunmaz. Zira; herkes yoldadır, sual zamanı de£ ğildir.
İşte Allahü Tealâ'nm bu ahvali haber vermesi ve bu haberin herkesin o günde azabtan kurtulmak için çare aramasına sebep olması insle cin haklarında aynı nimet olunca bu nimetlerden hangisi tekzib olunabilir? Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile herkesin simasından günahkâr olduğu malûm olduğu cihetle sual mevkiine varmaksızın suale hacet yoktur. İnsle cin yekdiğerinin günahından sual olunmaz. Zira; herkesin günahı kendi defterinde görülecektir.[20]
Vacip Tealâ semânın yarüacağı günde ceryan edecek ahvalden bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sahib-i cürmolanlar sîmâlarıyîa bilinir. Zira; hüzün alâmetleri yüzlerinde görülür. Binaenaleyh; zebaniler tarafından onlar alınlarının saçlarıyla ayaklarından tutulurlar. Hal böyle olunca Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; herkesin siması, günahkâr olup erbâb-ı cürüm ve cinayetten olduğunu bildirir ve cinayet erbabından -olunca onlar zebaniler tarafından alm saçlamyla ayakları birbirine bağlanarak Ce-hennem'e atılırlar.
Cinayet erbabının simaları yla murad; günahlarının eseri olarak yüzlerinde olan siyahlık, gözlerinde olan çirkinlik ve her taraflarını hüzün ü kederin ihata etmesidir. Bu gibi alâim ile onlar ehl-i arasâd indinde malûm olurlar, hiç kimsenin sualine hacet messetmez. Zira; herkes onların cürüm ve cinayet sahipleri olduğunu bilir ve onlara ihanet ve hakaret olrcıak üzere Cehennem'e alınlarından ve ayaklarından tutularak atılırlar. İşte Vacip Tealâ'-nın ehl-i isyanın isyanları sebebiyle yüzlerinde bir takını çirkinlikler zuhur edip herkes nazarında rezil ve rüsva olacaklarını ve akibet kemal-i hakaretle Cehennem'e atılacaklarını beyan buyurması aklı olanlar için nimet olup âhiret için tedarikatta bulunmaya sebeb olunca Rabb'inizin şu nimetlerinden hangisini tekzibeder ve inkâra cesaret edersiniz?
Alınlarından ve ayaklarından tutulmaya gelince; müfessirîn-den bazıları âsilerden bir kısmının alınlarından, bir kısmının da ayaklarıdan atılmasıyla tevcih ettiler, bazıları da âsilerin ayakları alınlarına bağlanmak suretiyle tortop bir kütük mesabesinde kemal-i hakaretle atılacaklarını beyan olmasıyla tevcih ettiler. Şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun Cehennem'e atılacak kimselere ihanet manâsı mevcuttur.
lâfzında bulunan fâ lâfzı tertibe ve sebebiy-yete delâlet ettiğinden âsîlerin alınlarından ve ayaklarından atılmalarının sebebi; mücrimlerin simalarında görülen cürümleri olduğuna delâlet eder. Şu halde âsilerin kemal-i rezaletle Cehennem'e atılmalarına illet; kendi cinayetleridir. Binaenaleyh; bu cümle makablinde olan cümlenin neticesidir ve takrir-i kelâm şöyledir : «Ehl-i cürüm alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. Zira; onların cürüm sahibi oldukları simalarından bilinir. Her cürüm sahipleri ki simalarından biline, onlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar. O halde cürüm sahibi olanlar alınlarından ve ayaklarından tutulurlar» demektir.
[Ehl-i Cehennem Cehennem'e atılınca onlara hitaben «şu Cehennem mücrimlerin tekzibettikleri Cehennem'dir, o mücrimler Cehennem'in ateşiyle gayet sıcak su arasında dolaşırlar. Rabb'inizin âsilere azabı böyle şiddetli olduğu halde size doğru yolu göstermekle bu gibi azablardan kurtarınca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?" denilir.]
Yani; o mücrimler Cehennem'e atıldıklarında zebaniler tarafından onlara hitaben tekdir suretiyle denilir ki «İşte şu içine atıldığınız Cehennem şol Cehennem ki onu dünyada mücrimler tekzibeder lerdi». Zira onlar şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi olup dünyayı âhiret üzerine tercih ettiklerinden her lezzeti dünyada görürlerdi. O cürüm ve cinayet sahibi olanlar Cehennem ateşiyle Cehennem'de kızdırılmış ve hararette nihayete varmış sıcak su arasında iki tarafa koşarlar. Çünkü; ateşten firar eder sıcak suya tesadüf ederler, su hararette nihayet dereceye vardığı için sudan firar ederler şiddetli ateşe tesadüf ederler ve bir tarafta azabı teşeddüt edince diğer tarafa iltica eder, ilelebed bu minval üzere muazzeb olur dururlar.
Ân ; Cehennem'den bir dere olup o dereye ehl-i nârdan akan irinler ve sarı sular toplanır ve o suretle akar. Ehl-i Cehennem o derede kalıp Cehennem ateşine atıldığı (Ka'b Ahbar) hazretlerinden mervîdir. Ehl-i Cehennem'in cürümlerini ve cinayetlerini
âleme teşhir için zamir mevzi'mda ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuştur. Zira bedelinde zamir vârid olsaydı sahib-i cürmolanları cürümle teşhir olmazdı.[21]
Vacip Tealâ âsilerin Cehennem'e ayaklarıyla alın saçlarından tutulup atılacaklarını beyandan sonra Cehennem'de onlara olacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor
[Râbb'ısının huzurunda kıyamdan korkan kimse için iki Cennet vardır. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr ve tekzibed ersiniz? ]
Yani; bu dünyada ins ü cinden mükellef olan her şahıs ki âhire tte Rabb'ısınm huzurunda hesab vermek ve a'mâlinin cezasını görmek için kıyamdan havfeder ve o günün sual ve cevabından korktuğu için a'mâl-i sâlihaya sa'yederek o günde makbul olacak ibadetle saadetin esbabını hazırlar. İşte o kimse için iki Cennet vardır. Zira Cennet'ten birisi; ibadetine mükâfaat olup diğeri ise günahları terkine mukabildir. Çünkü ins ü cinne bütün tekâlif; iki şeyle olur: Birincisi; evâmire imtisal, ikincisi; menhiyatı terketmekledir. Binaenaleyh; bu iki teklifi kabul edip riâyet edenler iki Cennet'le taltif olunurlar.
Yahut iki Cennet'ten birisi ci&mânî diğeri ruhanîdir. Çünkü; mümin dünyada şehevât-ı nefsaniyesini cismiyle terkederek ibadet ve itaat zahmetlerine tahammül ettiği için âhir ette cismiyîe telez-züz eder, itikadâta riayet, ahlâk-ı haseneye tehalluk ve ahlâk-ı re-zîleden ictinâbettiği için ruhla telezzüz eder. Binaenaleyh; böyle olan kimse için Cennet ikidir ki biri akide-i sahihine diğeri de amel-i hâlisine mükâfattır. Yahut Cennet'in birisi; ameline mükâfattır, diğeri ise ihsan-ı İlâhî3dir. Velhasıl günahkârlar için nasıl ki azab iki olup birisi azab-ı nâr diğeri sıcak su ise ehl-i Cennet için de Cennet iki olup biri ruhanî, diğeri cismânîdir. Binaenaleyh; bu âyette Cennet'in iki olduğu ve ehl-i Cennet'in her iki cihetle telezzüz edecekleri beyan olunmuştur.
Ehl-i Cennet'in, Cennet'ler kendi mülkleri olup keyfe mâ yeşâ
tasarruf edecekleri cihetle temellüke delâlet eden lam ile varid olmuştur ki herkesin nail olduğu Cennet'e başka bir kimse tarafından müdahale olmaz ve nimetleri herkesin kendine mahsustur. Asla memnu' değildir.[22]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'e Cennet'in iki olduğunu beyandan sonra Cennetlerin bazı sıfatlarını zikirle kullarını ibadete teşvik etmek üzere buyuruyor.
[O iki Cennet bir çok nimet sahibidir. Hal böyle olunca e^ ins ü cin Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; Cenab-ı Hakkın huzurunda kıyamdan korkan kulları için hazırladığı Cennetler, bir çok ağaçlar ve meyveler sahipleridir. Çünkü; her Cennet'te yüzbinlerce ağaçlar ve onlarda hatır u hayale gelmedik meyveler mevcuttur. Onların çokluğuna işaret
için çokluğa delâlet eden tenvin iîe lâfzı nekre olarak vârid olmuştur ki ağaçların ve meyvelerin nevilerini saymakla tükenmeyeceğine delâlet etsin.
Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu makamda efnân ; ağacın dalları manâsına olduğuna nazaran «Cennetler ağaçların dallarıyla dolu ve yaprakları gayet revnaklı, gölgeleri pek ziyade latif, her cihetle ferahfeza ve manzarası bakanları usandırmaz» demektir. Zira; yaprakları acîb ve meyveleri garîb olup yiyenler için zahmet yok ancak lezzet ve meserret vardır. Şu halde bu gibi nimetlerin hangisi inkâr olunur?[23]
Vacip Tealâ Cennet'in bazı nimetlerini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[O iki Cennet'te cereyan eden iki nevi pjnar vardır. İBÖyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
[O iki Cennet'te her bir meyveden ikişer nevi mevcuttur. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edersiniz?]
Yani; o Cennet'in her birinde bir nevi pınar var ki o pınar sahibinin arzusuna tâbidir. Sahibi nereye isterse oraya akar, levni, ta'mı ve râyihası asla bozulmaz. Çünkü; safiyeti ebedîdir ve içenler için gayet lezizdir, o iki Cennet'te her nevi meyveden biri kuru diğeri yaş veya renkleri başka başka ikişer sınıf meyveler vardır ve sahibinin arzusuna tâbidir. İstediği meyve istediği zaman ve mekânda mevcuttur. Binaenaleyh; getirmek, götürmek ve ağacından devşirmek zahmetleri yoktur.[24]
Vacip Tealâ Cennet'in bazı evsâfını beyandan sbnra ehl-i Cennet'in bazı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennet Cennet'te döşekler üzerinde- dayamcı oldukları halde telezzüz ederler ki o döşeklerin iç yüzü kalın dibadandır, Cennet'in ermiş meyveleri, ekledecek kimselere gayet yakındır. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; Allah'dan korktukları için seâdet esbabına tevessül edenler Cennet'e girince itikatları ve amelleri mucibince hazırlanmış olan döşekler üzerine ittikâ edici oldukları halde Cennet nimetleriyle telezzüz ederler ki o döşeklerin iç yüzleri yeşil ve kalın atlastandır, Cennet'in meyveleri, yiyecek olan kimselere oturdukları, kalktıkları, yattıkları yerlere gayet yakındır, yemesinde hiç zahmet yoktur. Çünkü; nasıl arzu ederlerse arzularına göre zuhur eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet'in her biri için bir
çok döşekler olduğuna işaret zımnında lâfzı cemi' si-gasıyla varid olmuştur. Ehl-i Cennet'in döşeklerinin dış yüzleri bu dünyada tarifi kabil olmayan kumaşlardan olduğuna işaret için iç yüzleri beyan olunup dış yüzleri beyan olunmamıştır. Zira dış yüzleri dünya kumaşlarına benzemediğinden ukul-ü beşer idrakinden kaasırdır, iç yüzleri beyan olunduğu veçhile şerefli olunca dış yüzlerinin daha ziyade şerefli olacağında şüphe yoktur.
Ehl-i Cennet'in kalplerinin ve cisimlerinin kemal-i rahatlarına işaret için fevkalâde rahatlığa delâlet eden döşek üzerine dayanmaları zikrolunmuştur. Çünkü döşek üzerine dayanmak; kemal-i rahata ve kalben huzura delâlet eder. Cennet'in ağaçları dağınık olsa da ehl-i Cennet arzu ettiklerinde meyvelerin zahmetsiz yaklaştığı sarahaten beyan olunmuştur ki ağaçların onların üzerlerini tavaf edip duracağına işarettir.[25]
Vacip Tealâ Cennet'te olan nimetlerden bazılarını beyandaki sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[O Cennet'lerde gözlerini zevçlerine hasretmiş asla başka bir kimseyi nazarından geçirmez kadınlar vardır ki onları zevçlerinden evvel ins ü cinden hiç bir kimse messetmemiştîr. Hal böyle olunca Rabbi'nizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?]
Yani; ehl-i iman ve erbab-ı ibâdet için hazırlanmış olan Cennetlerde nazarlarını ancak zevçlerine hasretmiş, zevçlerinin gayriyi hatırından geçirmez ve başkalarına bakmaz hâtûnlar vardır ki onları zevçlerinden evvel insandan olan hatunları insten ve cinden olan hatunları cinden hiç bir erkek messetmemiştir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'in hatunları gözleriyle zevçlerinin gayrıya bakmadıkları gibi kalpleriyle dahi zevçlerinin gayrıya mahabbet etmezler k: zevçle zevceden her birinin kalpleri yekdiğerine karşı emîn ve raa-habbetleri daim olur. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisi ni tekzibe cür'et edersiniz?
Âyet-i celilede taife-i nisvanm tesettürü memduh ve yekdiğerine karşı mehabbetlerinin devamı ancak tesettürde olduğuna işaret olunmuştur. Kadınların mecliste ahar bir kimse tarafından ismi zikrolunmak tab'an kerih, âdeten mezmûm ve şer'an müstehcen olduğuna işaret için bu âyette hatunlar sıfatları olan lafzıyla zikrolunmuştur. Binaenaleyh; erkek meclisinde bir kimsenin hareminin ismi gayrı tarafından zikrolunması makbul bir şey olmadığından kinaye tarîkıyla zikrolunmak islâmiyyet arasında âdet hükmündedir. Cennet'te kadınların ahlâkı gayet safvet üzere olduğu ve nazarlarını başkalarına atfetmedikleri kendi ihtiyarları ile olup zevçlerinin menetmesiyle olmadığına işaret için ihtiyara delâlet eden lâfzı vârid olmuştur. Yani «Kendileri kasr-ı nazar ederler, yoksa zevçlerinin gayra bakmaktan menettikleri için değil» demektir. Bu hal ise onların kemal-i iffet, taharet ve dere-cât-ı âliye sahipleri olduğuna delâlet eder. Cennet-i âlâda insanların simaları gayet güzel olduğundan herkes kendi helâlinden gay-rıya bakmaya ihtiyaç görmez.
Ayette mutlak olarak zikrolunduğundan nisvâ-nın cümlesine hatta Hurilere şâmil olmak ihtimali ağlebtir. Binaenaleyh âyet: Cennet'te olan nisvânm cümlesinin aynı hal ve sıfatta olacaklarına delâlet eder.[26]
Vacip Tealâ insanlar için lüzumu zaruri olan meskeni evvelâ beyan etmekle beraber yalnız mesken kâfi olmayıp teferrüc ve te-nezzüh olunacak mesîregâh olan bağları, bahçeleri, pınarları, te-nezzüh olunacak mahallerde yenilecek meyveleri, yiyip içtikten sonra yatacak mahalde nefis döşekleri ve o döşekler üzerinde te-lezzüz olunacak hatunları beyandan sonra o hatunların evsafından bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Cennet'te müminler için hazırlanan hatunların yanakları kırmızılıkta keenne yakuta, vücudları berrak ve beyazlıkta hâlis mercana benzerler. Hal böyle oulnca Kahirinizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda mercan; incinin ufağı ve beyazı manasınadır. Şu halde Cenab-ı Hak bu âyette ehl-i Cennet'in hatunlarını güzellikte iki şeye teşbih buyurmuştur ki şeffaf ve yüzleri kırmızılıkta yakuta ve gayet beyaz olmakta incinin ufağına teşbih eylemiş ve kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul olan renkte olacaklarını beyan buyurmuştur.
[Allahü Tealâ'ya ibadetle kulların ihsanlarının cezası olmadı, illâ Allah'ın onlara ihsanı oldu. Cenab-ı Hak ibadetinize mükâfaat olarak ihsan edince RabVinizin nimetlerinden hangisini tekzibe?-, dersiniz?]
Yani; insanların şeraitine riayet ederek ibadetlerini edada ih| sanlarının karşılığı ancak Cenab-ı Hakkın onlara nimetlerini ihsanıdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile evvelki ihsan ile mup rad; amel olduğuna nazaran ikinci ihsan ile murad; Cenf nettir. Ve eğer evvelki ihsan ile murad; marifet-i İlâhiyye ve teu| hid-i sübhanî olursa ikinci ihsan ile murad; Cennet'te iskân ve ceğ mali bâ kemâlini müşahade ettirmektir. Yani; «Tevhid'in ceza olmadı, illâ Cennet oldu» demektir.
[Bundan evvel beyan olunan iki Cennet'in dûnunda iki Cennet dahi vardır. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz? ]
Yani; bundan evvel iki Cennet beyan olundu. Herkesin amâl ve ahlâkı mütefâvid olduğu gibi onun mükâfaatı olan Cennet'lerde dahi tefavüt vardır. Binaenaleyh; derecede ve mertebede evvelki Cennetlerden aşağı tabakada iki Cennet dahi vardır ki o Cennet'-lere nail olanlar için de her istedikleri mevcuttur, arzularından hiç bir şey noksan olmaz, ancak mertebede fark vardır. Meselâ biri üst tabaka, diğeri alt tabakadır.
[O iki Cennet hadravâtm şiddetinden siyaha mail yeşildirler. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?]
Yan; evvelki beyan olunan iki Cennet'te nasıl bağlar, bahçeler ve ağaçlar çoksa ikinci derecede beyan olunan Cennet'lerde dahi yere döşenmiş yeşil .otlar ve havaya ser çekmiş görünür, revnaklı ağaçlar vardır. Otların ve ağaçların fevkalâde istekli olduğundan yaprakları siyaha mail kuvvetli ve nadretlidir ki bakanlara sürür verip siyaha mail cansız sararmış değil demektir. Çünkü; Cennet'in ağaçlarının suya ve tımara ihtiyacı olmadığından bir karar üzere durur bozulmaz.
[Ehl-i iman için hazırlanmış olan Cennet'lerde şiddetle kay-nayıcı iki pınar vardır ki bakanlara ferah verir.] Çünkü; pınarların suyu gayet çok ve kuvvetli olduğu cihetle fıskiye gibi havaya feveran eylediğinden bakanlar zevk alır, mesrur olur. Binaenaleyh; bu dünyada bile zengin olan kimseler bir çok paralar sarfıyla zevk edip, eğlenmek için fıskiyeler yaparlar, zevk u sefa ederler. Halbuki dünyanın her şeyi haraba müşerref ve zevale maruz olup endişeden halı değildir. Cennet'te ise her şey daima mamur ve ebe-diyyen baki olduğu cihetle elbette safâsı dünyanın safâsma kıyas kabul etmez. [Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?}
[O iki Cennet'te içinde bulunanların telezzüz edeceği her nevi meyve var, meyvelerin içinde bilhassa herkesin sevdiği hurma ve nar dahi mevcuttur. Şu halde Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Fâkihe ; vıutlaka meyve olduğu cihetle hurma ve nar fâkihede dahil oldukları halde şereflerine işaret için her ikisi de ayrıca zikrolunmuşlardır. Çünkü; hurma hem gıda hem de meyvedir. Nar ise hem mevye hem de devadır. Bu ikisi mevcut olan yerde bilûmum meyvelerin mevcut olacağına dahi işaret olunmuştur. Çünkü; birisi bilâd-ı bâride diğeri bilâd-ı hârre meyvelerinden oldukları cihetle her tarafta bulunan meyvelerin Gennet'te bulunacağına delâlet ettiği gibi bunların-biri tatlı diğeri ekşi olmakla ikisinin arasında olan ta'mlar dahi mevcut olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; bunları zikirle diğerlerini zikirden iktifa olunmuştur.
[Zikrolunan dört Cennet'te batınları hayır zahirleri güzel hâtûnlar vardır. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Yani; bundan evvelki âyetlerde zikri sebkeden ve ehl-i iman için hazırlanan nimetler içinde ehl-i Cennet'e mahsus hatunlar vardır ki onların derûnları sade hayır ve ahlâk-ı hamide ve zahirleri zevçlerinin memnun olacağı hüsn-ü cemâl ve güzel simalardır.
Bu âyette hayrat lâfzı ahlâk-ı haseneyle, hisân lâfzı zahirde güzellikle tefsir olunmuştur. Bu manâyı ezvac-ı mutahharâttan (Ümmü Seleme) (R.A.) dan rivayet olunan bir hadis-i şerif de te'yîd eder. Çünkü Ümmü Seleme «Ben Resulullah'a ya Resulallah Cenab-ı Hakkın kavlinden bana haber ver» dediğimde Resulullah «buyurdu» demiştir. Yani «Hayrat demek; onların ahlâkı hayır ve hisan demek; yüzleri güzel» demektir.
[Bundan evvel beyan olunan Cennet'lerde ehl-i Cennet için hazırlanmış huriler vardır ki onlar çadırlar içinde daima mesturelerdir, zevçlerine kemal-i mahabbetlerinden daima zevçlerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar. Şu halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini tekzib edersiniz?]
Cennet-i alada ehl-i Cennet için konaklar, saraylar olduğu gibi tenezzüh için çadırlar da vardır ve bazı rivayete nazaran o çadırlar yekpare incidendir, sahibi için o çadırlar içinde huriler vardır. Arzu ettikleri zaman o çadırlar içinde arzuları veçhile icra-yı ahkâm ederler. Binaenaleyh; bazı âyette kusur (köşkler) ve bazı âyette Hıyara (çadırlar) zikrolunmasmda münafaat yoktur. Çünkü; ehl-i Cennet için her ikisi de mevcut olduğundan bazı âyette köşkler ve bazı âyette de çadırlar zikrolunmuştur. Huriler; insanın araâl-i sa-lihasına göre Cenab-ı Hakkın herkesin rahatı için halk buyurduğu kadınlardır. Onlar kimlerin amelleri mukabilinde halk olunmuşsa onlara mahsus ve gayrın faarruzundan masunlardır. Zira; ancak zevcinin malıdır, başkası iştirak edemez. Çünkü; her nefis hayır ve şer olsun ameli ne ise onunla merhune olduğundan herkesin amelinden halkolunan nimet onun malıdır gayra tecavüz etmez.
[Cennet'te olan hurilere zevçlerinden evvel ins ü cinden hiç bir kimse dokunmamış tır. Hal böyle olunca Rabb'inizin nimetlerinden hangisini tekzibedersiniz?] Şu halde Cennet'te olan huriler bakir kız olarak zevçlerine teslim olunurlar, yoksa evvelden bir koca görmüş dul olmazlar. Bu âyetin lâfzı aynen sebketmişse de evvelki âyet o âyetten evvel zikrolunan iki Cennet'te olan nis-vana, bu âyette ikinci defada zikrolunan iki Cennet'te bulunan nis-vana mahsus olduğundan lâfızda tekrar olsa da manâda tekrar yoktur.
Yahut evvelki âyet dünyadan varan hatunlar hakkında, ikinci âyette ise Huriler hakjanda olduğundan tekrar yoktur.
[Ehl-i Cennet yeşil ve renkli döşekler, gayet nefîs ve acîb yataklar ve yastıklar üzerinde oturucu oldukları halde telezzüz ederler. Hal böyle olunca Rabb'inizin hangi nimetlerini tekzib edersiniz?]
Yani; ehl-i Cennet kendileri için hazırlanan ve amelleri üzerine terettüb eden yeşil yastıklar, güzel döşekler, acîb ve nefis yaratılmış ipekten yataklar üzerinde oturucu ve yastıklara dayanı-cı oldukları halde Rab'larmın ihsan ettiği nimetlerle tena'um ederler.
Refref ; yastık ve döşek manasınadır ki üzerinde oturup koltuğunda dayanacak şeylerdir. İnsanlar tab'an yeşilliğe mail olup sevdiklerine binaen Cenab-ı Hak refrefi yeşillik manâsına olan lafzıyla tavsif buyurmuştur ki yeşil kumaştan olacaklarını beyan etmiştir. Abkariyyin; gayet acîb ve nefîs olan şeye denir ki o yastıkların ve döşeklerin gayet acîb ve nefîs olduğunu beyandır. Hatta araplar nin cin taifesinin beldelerinden bir acîb belde olduğunu zanneder ve acîb addettikleri şeyleri o beldeye nisbet ettiklerinden iyi olan şeylere abkari demek onlarca darb-ı mesel hükmünü almıştır. Binaenaleyh; Vacip Tealâ Cennet-i âlânın tefrişâtının acîb olduğunu ispat için : buyurmuşdur.buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Celâlet, azamet, ikram ve ihsan sahibi olan Rabbin Tealâ'nın ismi yüce, baki ve daim oldu.] Başkalarının isimleri gibi zail olucu değildir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın ismi zikrolunan yerde bereket feyezan eder. Hatta ehl-i Cennet'ten tekâlif sakıt olduğu halde zikrullah bakidir. Binaenaleyh; ehl-i Cennet daima Allah'ı zikrederler.[27]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5690-5691
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5691-5692
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5692
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5692-5693
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5694-5695
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5695
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5696-5697
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5697-5699
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5699-5700
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5700-5701
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5701
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5702
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5703
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5703-5704
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5704-5706
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5706-5707
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5707-5708
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5708-5709
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5709-5710
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5710-5711
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5711-5712
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5713-5714
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5714-5715
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5715-5716
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5716-5717
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5717-5718
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5718-5723
İslami Okul Okulların En Önemlisi