Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Vakıa - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 56. Sayfa

SURE-İ VAKIA.. 2


SURE-İ VAKIA

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Doksan altı âyeti camidir.

[Ya Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki o zamanda kıyame­tin vukuatı vâki olur, o günde kıyametin vukuatını tekzib edip inanmayıcı bir nefis bulunmaz. O kıyamet âsilerin mertebelerini indirici ve itaatli olan kimselerin derecelerini yükselticidir.]

Yani; ey Nebiyyi Zişân! Zikret şol günü ki o günde Rabb'in Tealâ tarafından mev'ud olan kıyametin büyük vukuatı vücûd bu­larak belay-ı azîme meydana gelip herkes indinde zuhur edince o vukuatı tekzib eder bir kimse bulunmaz. Çünkü; o günde vuku bu­lacak hareketi sebebiyle yüksek dağlar toz olup dünyanın her ta­rafı havada savrulduğunu, alî olanların sâfil, sâül olanların âlî ol­duğunu herkes görünce bunu inkâr ve tekzibe hiç kimsenin mecali olmaz, kıyamet hakkında vâki olan haberlerin cümlesini vukuat tasdik edince hiç kimsenin bir diyeceği kalmaz, kıyamet öyle deh­şet ve heybetiyle zuhur eder ki dünyada kibredip kendini herkes­ten büyük addeden bir çok kimselerin dereceleri herkesten aşağı iner ve kendini hakîr görüp tevazu'la ibadet eden bir çok kimse­lerin mertebeleri yukarı çıkar. Binaenaleyh; o günde azizler zelîl zeliller azîz olur, herkes lâyık olduğu dereceyi bulur.

Kıyametin vukuu muhakkak olduğuna işaret için kıyametten Vakıa ile tâbir olunmuş ve kıyametin vukuu defaten vâki olaca­ğına işaret için bir kereye delâlet eden vak'a lâfzı vârid olmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ kıyametin vukuunu beyandan sonra o günde vuku bulacak umur-u azîmeden bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zikret ey Habibim! Şol zamanı ki o zamanda zelzele olmakla arz şiddetle hareket ettiğinde ve dağlar kavut gibi ufatılıp dağlar, ovalar saçılmış ve dağıtılmış havada gezen zerreler misali toz olup savrulduğunda yüksek mahaller engin ve engin mahaller yüksek olur.] Nihayet mahşer kurulup herkes müstahak olduğu mertebe­sini bulur.

Yani; küre-i arz kemal-i şiddetle sallandığı zaman arz ve arz üzerinde bulunan bilcümle mahlukât yıkılır. Binaenaleyh dağlar, ovalar cümlesi ufacık zerrât gibi toz olur. Şu halde insanın güven­diği dünyanın akibeti bundan ibaret olunca insana lâzım olan; o günün dehşetini hatırından çıkarmıyarak vazife-i budiyeti yerine getirmenin ve ibadetinde kusur etmemenin çarelerini düşünmektir,

Ruccet ; şiddetli harekeyle sallandı, bilsset ; gayet ufacık tozlar gibi ufalandı adetâ kavut veya un gibi ezildi demek­tir.   Heba;   pencereden giren güneşin ziyası içinde görünen zerrâttır.dağılmış demektir. Şu halde manâ-yı âyet: | Kıyamette şiddetli hareke ile yerler s allanır cas ma sallandığında, dağlar ufacık tozlar gibi ufalandığında, arzın ve dağların eczaları güneşin şu'lesinde görülen zerreler gibi dağılmış zerrelerden ibaret kalır] demektir[2]

 

Vacip Tealâ kıyametin şiddetini beyândan sonra o günde hal-kın ahvâlini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O günde ey insanlar! Siz üç sınıf olursunuz.]

Bu âyette Vacip Tealâ sınıfın bazısı bazısından olduğu cihetle esnaftan ezvaçla ta'bîr buyurmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ kıyamette   insanların üç sınıf olacağını icmâlen beyandan sonra üç sınıftan her birerlerini tafsil etmek üzere buyuruyor.

[İnsanlar kıyamette üç sınıf olunca üç sınıftan birisi; amel def­terleri sağ taraflarından verilen eshab-ı meymene'dir ki o eshab-ı meymenenin görecekleri keramet ve nail olacakları nimet ne gibi şey bilir misiniz? Elbette bilemezsiniz. Çünkü; onların nail olacak­ları nimetlerin mahiyeti bu dünyada anlaşılamaz. Üç sınıfdan ikin­cisi; amel defterleri sol taraflarından verilen eshab-ı meş'emedir ki onların görecekleri azab ve duçar olacakları gazab-ı İlâhî ne gibi şey bilir misiniz? Elbette bilemezsiniz. Zira; onların mübtelâ ola­cakları azabın künh ü hakikati bu dünyada bilinemez, üç sınıftan üçüncüsü; şol kimselerdir ki onlar bu dünyada ibadât ve taatta her­kes üzerine tekaddüm ve sebkat ettiklerinden âhirette dahi Cen­netle girmekte herkesi sebkat edicilerdir. İşte şu evsafla muttasıf olan kimseler Cennât-ı naîmde mukarreblerdir.]

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile eshab-ı mey­mene; kendi nefisleri hakkında daima hayır işlediklerinden yümn ü berekete nail olacakları cihetle ashab-ı meymene unvanını almışlardır. Çünkü meymene; yümn ü bereketten alındığı cihetle yümn ü berekete nâiİ olacaklara ashab-ı meymene itlakı sezadır. Ashab-ı meş'eme; dünyada daima kendi haklarında şer işlediklerinden defterleri sol taraflarından verilip haklarında zuhur edecek şeamet olduğu cihetle onlara ashab-ı meş'eme den­miştir.

Vaad-i İlâhî'ye kurbiyyetin dereceleri mütefavit olduğundan sâbikûnun kurbiyetlerini beyan diğerlerinin kurbiyetine mani ol­maz. Çünkü; sabikun bilfiil kurbiyete nail olduğu zaman ashab-ı Yemin henüz arsa-i mahşerden Cennet'e yeni teveccüh etmiş olur­lar ve diğer bir sınıfın derecesi daha geride olur. Ba'dehû onlar da kurbiyyete nail olurlar. Binaenaleyh; kurbiyyet yalnız sabikuna münhasır değildir.

Bu âyette sabikun'un nail olacakları derecelerin ukul-u beşe­rin idrakinden âciz olduğuna işaret için Sabikun'dan sabikun'la ha­ber verilmiştir. Çünkü Sabikun'dan aynı sabikunla haber vermek; «Onların âhirette ahvalinden ve görecekleri nimetlerden bu dünya­da haber vermek mümkün değil» demektir. Zira bir kimsenin hü-viyyet ve şahsiyyetini aynı şahsiyyetle tarif etmek; o kimseyi medh ü sena etmektir, bu gibi sena her lisanda câridir. Meselâ bir kimse hükümdarın ahvalinden sual eder. Diğer bir kimse de ceva­bında hükümdarın ahlâk-ı hamîdesini ve ahval-i mardiyyesini hü­kümdara lâyık şeceat ve celâdetini, ahaliye şefkat ve merhametini ve düşmanlara galebesini bertafsîl beyan etmek mümkün olmadı­ğına işaret için «Hükümdar hükümdardır» demekle iktifa eder. Yani «hükümdarı, noksansız bir hükümdar olmakla tarif edebili­rim» demektir. İşte âyette de. Cenab-ı Hak »Sabikun sabikundur» buyurmuştur ki onların şanlarına ta'zîm, meziyyet ve mertebe-i âliye sahibleri olduklarına işaret etmiştir.

Ehl-i Cennet için Cennet'ten maksat; nimetiyle tena'um oldu­ğundan Cennât-ı naîme muzaf kılınmıştır. Bu âyette ehl-i tefsir bir çok manâ beyan etmişlerdir : Meselâ hicrette sabık olanlar Cennette sabıklardır. Yahut islâmı kabulde sebkat edenler rıza-yı İlâhî'ye sebkat etmişlerdir. Yahut salevât-ı hamseye devamda seb­kat edenler Cennet nimetlerine nail olmakta sebkat etmişlerdir veyahut günahına tevbeye sebkat edenler kabulünde sebkat etmiş­lerdir.

[Ümem-i sâlifeden bir çok cemaatla ümmct-i Muhammed'den az bir cemaat altından incilerle örülmüş kürsiler üzerinde karşı karşıya oturup dayanıcı oldukları halde sohbet ederler.]

Yani; Hz, Adem'den bizim Peygamberimize gelinceye kadar geçen enbiyanın ve ümmetlerinin adedi çok olduğundan onlardan sâbikun bu ümmetin sabıklarından daha çoktur. Onlar ve bunlar altından ve inciden yapılmış köşkler ve saraylar üzerinde karşı karşıya oturur muhabbet ederler, oturdukları kürsileri hem otur­malarına hem de dayanmalarına kâfi derecede vasi'dir. İstedikleri gibi otururlar, dayanırlar, asla sıkıntıları olmaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile enbiya-yı sâbikanın adetlerine gö­re hey'et-i mecmuasına nazaran ümmetlerinin çok olması itibariyle her birinin ümmetinin çok olması lâzım gelmediğinden Resulül-lah'm «Benim ümmetim sair enbiyanın ümmetinden çok olur» bu­yurduğu hadis-i şerifi bu âyete muhalif olmaz. Çünkü; âyette be­yan olunduğu veçhile her ne kadar bu ümmetin sabıkları ümern-i sâlifenin sabıklarından az ise de nefsinde bu ümmetin az olması lâzım gelmez. Zira; enbiyadan herbirinin ümmetine nisbetle bu ümmetin onlardan ad'âf-ı mudâaf çok olduğundan hadis-i şerifin mazmunu vakıa mutabıktır.

[Ehl-i Cennet üzerlerine ellerinde kulpsuz ve oluksuz bardak­lar ve kulplu ve oluklu ibrikler ve pınardan akan lezîz şaraptan kâselerle herkesin amelinden halkolunmuş daimî hizmetçi oğlanlar tavaf eder dolaşırlar ve her ne zaman her ne arzu ederlerse iste­dikleri veçhile hizmette hâzırlardır.] Hizmetlerinde velev cüz'i bir şey hususunda olsun asla kusur etmezler, onlar herkesin amelinden halkolunduğu cihetle amele göre güzel yüzlü, tatlı sözlüdürler, bir siyak üzere bulunurlar, halleri asla tebeddül etmez. Çünkü; ölüm, hastalık ve kocalık gibi tebeddülatı mucib ahvalden masunlardır.

Bu âyette viIdân ile murad; hizmetçilerdir ve ehl-i Cennet'in ameline göre halkolunmuşlardır, yoksa bazılarının de­dikleri gibi herkesin hal-i sebâvetinde vefat eden çocukları değil­dir. Çünkü; eğer murad bu olsaydı çocuğu vefat etmeyenlerin hizmetçisi olmamak lâzım gelirdi. Bu muna muhaliftir ki âyet Cennet'e olacağına delâlet eder. Bacıları da eîfal-i kefere olmasını beyan etmiş Çünkü; etfal-i kefere ehl-i a'râftan ehl-i nârdan veyahut ehl-i Cennet villeri muhteliftir. ise bâtıldır. Zira; âyetin umu giren her kimsenin hizmetçisi bu âyette vildân ile muradın;şlerse de bu da sahih değildir. veyahut babalarına tebeiyetle olduklarına dair ulemânın ka-

Ekvâb ; oluksuz ve kulpsuz billur kâselerdir. Ebârîk ; ibrikin cem'idir. İbrik; kulplu ve oluklu olan bardaktır. Keis ; içi şarap dolu kasedir. M aîn ; kaynar pınardır. Eğer sudan olursa ceryanı garîb değildir. Zira; suda ceryân âdettir. Amma sair şaraptan olursa ceryanı garîbtir. Çünkü; lezîz şarapta cereyan âdet olmadığından şarabın kaynar pınardan olması gara-ibten ma'duddur. Ve bu makamda maînin keis karînesiyle şarap­tan cereyan eder pınar olması ağleb-i ihtimaldir.[4]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in telezzüz edeceği şeylerden bazıla­rını beyandan sonra Cennet şaraplarının dünya şaraplarına mu­halif olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cennet'in içtikleri şaraptan başları ağrımaz, akıllarına halel gelmez, onlara hizmet eden vildân istedikleri meyveleri ve arzu ettikleri etleri getirirler onlar da istedikleri kadar yerler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meyvenin ekli zaruri olmayıp arzuya tâbi olduğundan «İhtiyar ettikleri fâkihe var» denmiştir. Amma et gıda nevinden olduğu cihetle açlık zamanında ekli lâzım olduğundan «iştiha ettikleri kuş eti var» denmiştir. Çünkü iştiha; ihtiyardan kuvvetlidir.

[Ehl-i Cennet'in amellerine ceza olarak onları sedef içinde giz­li, güneş görmemiş, saf, berrak, şeffaf inciler gibi beyaz ve gözleri büyük huriler tavaf ederler. İşte bu nimetlerin cümlesini biz on­ların amellerine ceza olarak verdik ve rahatlarını temin ettik.]

Yani; ehl-i Cennet'in hariçte hizmet eder gılmânları olduğu gibi dahilde ve bilhassa döşekte telezzüzleri için arzularına muva­fık evsaf-ı matlubeyi cami' huriler vardır ki o hurilerin gözleri ga­yet büyük, vücudları gayet beyazdır. Hatta güneş görmemiş saklı inciler gibi saf ve berraktır. Bunlar ehl-i Cennet'in amellerine mü­kâfattır.

Cennet'e girmek fazl-ı İlâhî ile ise de^ Cennet'te nimetlere nail olmak ve terfi-i derecât insanların kendi amellerinin cezası oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; her müminin âmâl-i sâli-haya çalışması lâzımdır. Çünkü büyük derecelere nail olmak; an­cak amel sayesindedir. Amel mukabilinde ceza vermek Allahü Te­alâ üzerine vacip değildir. Zira; abd her ne kadar çok amel işlese Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ mümkün olmadığından ame­le göre ceza vermek de lütf u ihsandır. Binaenaleyh; mutezile'nin «Abdin ameli mukabilinde sevab vermek Allahü Tealâ üzerine va­ciptir» yollu itikadları merduddur.[5]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nimetlerinden bazılarım beyandan sonra Cennet'te fena söz olmayıp ancak selâm işitildiğini beyan et­mek üzere buyuruyor

[Ehl-i Cennet Cennet'te bâtıl sözü ve günah yazılacak kelâmı işitmezler, ancak bir söz işitirler ki o söz de her tarafta işitilir se­lamdır.]

Yani; ehl-i Cennet Cennet'te nail oldukları nimetlerle telezzÜ2 ettikleri vakit manâsız ve faydasız söz işitmedikleri gibi birbirleri­ne «Günah işledin» demek gibi sözleri de işitmezler. Çünkü; Cen­net'te günah yok ki yekdiğerini günahla itham ederek «Sen günah işledin» desinler. Zira; Cennet dâr-ı teklif olmadığından günah sö­zü söylenmez ki işitsinler. Ancak ehl-i Cennet Cennet'te birbirle­rinin yekdiğerine selâmını ve meleklerin selâmlarını işitirler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile- selâm iki taraftan teâtî oluna­cağına işaret için selâm lâfzı iki kerte zikrolmuştur. Çünkü; selâir bu dünyada nasıl alınıp, verilirse âhirette dahi onun aynıdır. Bi­naenaleyh; gerek ehl-i Cennet'in birbirine, gerek meleklerin ehl-i Cennet'e selâmları iki taraftan olacağına işaret olunmuştur. Şu halde (Selâmünaleyküm) ve (Aleykümüsselâm) lâfızlarıyla yekdi­ğerine iltifatın Cennet'te dahi cereyan edeceğine âyet delâlet eder[6]

 

Vacip Tealâ sâbıkunun ahvalini beyandan sonra ashab-ı yemi­nin halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Defter-i amallerini sağ taraflarından alan eshab-ı yemîn kim­lerdir? Onlar Allahü Tealâ'dan ne kadar lütf u kereme nail olur­lar bilir misiniz? Onlar Cennet'te dikenleri temizlenmiş, gölgesi çok ve dalları birbirine karışmış sidr ağacının altında rahat eder­ler, onlar muz ağacının altında dahi bulunurlar ki meyvesi bütün dallarına örülmüş, meyveden hali bir yeri bulunmaz, o ağaçların gölgesi gayet çok ve uzun asla noksan olmaz. Ehl-i Cennet daima o ağaçlar ve gölgeler altında ârâmgüzâr olurlar, yalnız gölgeyle kalmazlar öyle bir suya nail olurlar ki o su istedikleri mahalle akar, azalmaz ve tükenmez daimi bir karar üzere bulunur, bir çok meyvelere malik olur ki o meyveler asla inkitaa uğramaz, bir kimse tarafından men'olunmaz, her zaman bulunur isti'maline hiç bir kimse mani olamaz. Ve yüksek döşeklere nail olurlar ki o döşekler yatıp oturmağa gayet elverişlidir.]

Sidt ; yapraklan küçük bir ağaçtır ki güzel kokuludur. Mendud ; dikenleri kesilmiş demektir yani «ashab-ı yemîn sidr ağacının altında bulunurlar ki o ağacm dikenleri kesilmiş dün­ya ağaçlarına benzemez» demektir. Çünkü; ashab-ı yemîn'in amâl-i salihaları ağacın dikenine benzeyen riya, sum'a menn' ve ezâ gibi şeylerden halı olduğundan ihlâsları neticesi altında gölgelendikleri ağaçların keyfe keder verecek dikenlerden ve sair pürüzden halî ve safî olacağı beyan olunmuştur.

TaIh ; muz ağacı veyahut Ümm~ü gaylân denilen ağaç ki gayet güzel rayihalı pek çok çiçeği olur. Muz ağacı olduğuna naza­ran kökünden dallarının ucuna kadar meyveden halî hiç bir yeri bulunmaz. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürlerinin her dakikasını ibâ­detten halî kılmadıklarından onların nail oldukları ağaçların hiç bir tarafı meyveden hali olmaz. Hatta meyvesinin kabuğu bile ol­maz her tarafı zahmetsiz yenir.

Onlar bir gölge altında bulunurlar ki o gölge her tarafa uza­nır, asla zail olmaz, her zaman bir karar üzere bulunur. Çünkü; eshab-ı yemîn ömürleri oldukça ibadâta mülâzim olduklarından zıll-i İlâhî onlar üzerine devamlıdır. Zira; güneş olmadığından göl­ge her tarafı ihata eder ve her şahıs hakkında müsavidir. Hatta Cennet'te gayet cesîm bir ağaç olup ehl-i Cennet istedikleri zaman o ağacın altına teîerrüce çıkarlar ve bazıları dünyadaki çalgıları isteyip gönlünden geçirdiğinde, Allahü Tealâ'nın bir rüzgâr halke-dip ağacm dallarına dokununca yapraklarının her biri dünyada görülen ve görülmeyen çalgıların sadâlarmı vereceği ve herkesin ondan istediği kadar zevkiyâb olacağı ibn Abbas    hazretlerinden mervîdir.

Ehl-i Cennet bir suya malik olurlar ki o su istedikleri mahal­le istedikleri veçhüzere akar asla güçlük çekmezler, o su azalmaz, tükenmez. Çünkü; ashab-ı yemîn her nereye gitseler amellerini terketmeyip küre-i arzın neresinde bulunsalar emr-i İlâhî'ye imti­sal ettiklerinden Cennet nimetleri de onları takib eder istedikleri yerde bulunur.

Ashab-ı yemîn çok meyveye nail olurlar ki o meyveler dün­yada görüldüğü gibi mevsime tâbi değildir. Her zaman her meyve bulunur, tükenmez ve herkese helâl olur. Binaenaleyh; bazı kim­seye helâl, bazısına haram olmak gibi memnûiyyet olmaz, hiç bir kimseden esirgenmez, kurumak ve çürümek gibi şeyler de olmaz.

Ashâb-ı yemîn yüksek döşekler üzerinde otururlar. Zira; cüm­le ahkâmdan yüksek olan ahkâm-ı Kur'aniyyeyi iltizâm edip onun­la amel ettiklerinden amellerine mükâfaat olarak yüksek döşekler üzreinde oturur, rahat ederler.

Fahri Râzfnin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette meyvesiz olan sidr ağacı ile meyvesi gayet çok olan talh (Muz) ağacım zi­kirle Cennet'te meyveli ve meyvesiz ağaçların hepsinin bulunaca­ğına işaret buyurmuştur. Ağaçtan maksat ikidir : Birincisi; meyve, ikincisi; hüsn-ü manzara ve gölgedir. Binaenaleyh; Cennet'te her ikisi de mevcuttur.

Bazı rivayete nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Taif'te her nevi meyvenin bolluğu ile beraber sidr ağacının çokluğu ashâb-ı kirama hayret verip bu gibi meyveli ve meyvesiz ağacı çok bahçelere ma­lik olmak için temenniyâtta bulunmaları üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[7]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in me'kûlât ve meşrubat cihetinden mâlik olacakları nimetleri beyandan sonra menkûhât cihetinden dahi malik olacakları nimetleri beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz âhirette dünya hatunlarını ihya ve icad ederiz, onları ye­niden icâd eder gibi icadımız muhakkaktır. Binanealeyh; biz onları bakir kılarız, onlar da zevçlerine kemal-i mahabbetle mahabbet ederler ve ashab-ı yemîn için onları bir siyak üzere hepsini otuz üç yaşında kılarız, erkek kadın ehl-i Cennet'in cümlesi otuz üç ya­şında tüvanâ delikanlı olurlar. Dünyada olduğu gibi kocamak yoktur, zevç zevce yekdiğerine karşı tatlı dilli güzel sözlü olmak me-ziyyetini haiz olurlar.] Kadınlar için bakir olmak ve kocasına ma-habbet etmek en ziyade bir meziyyet ve her şüpheden arî, tarafey­nin yekdiğerine kargı mahabbetini câlib olduğundan Cenab-ı Hak Cennet-i âlâda bulunacak kadınları bekâret ve zevçlerine mahab-betle tavsif buyurmuştur.

kadınlardan kinaye olduğu cihetle zamiri, fürüş-ü merfuanın delâlet-i iltizâmiyeyle delâlet ettiği ka-dınlara irca olunmuştur.[8]

 

Vacip Tealâ ashâb-ı yeminin nâü olacağı nimetleri beyandan sonra eshab-ı yeminden ümem-i salifeden ve ümmet-i Muhammed'-den olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ashab-ı yemûı ümem-i mâziyeden büyük bir cemaat ve üm­met-i Muhammed'den dahi büyük bir cemaat olacaktır.] Veyahut [Ashab-ı Yemin ümmet-i Muhammed'in sabıklarından bir cemaat ve lâhiklarmdan da bir cemaattır.] Çünkü; ehl-i Cennet'in sülüs veya nısfı ümmet-i Muhammed'den olacağına dair ahadis-i celile mervîdir. Hatta Resulullah'm «Bana ümmetler gösterildi. Ben en­biyadan bazılarını bir racül, bazılarını iki veya üç racül ümmetle gördüm. Sonra bana bir cemaat-i azmıe gösterildi ben kendi üm­metim zannettiğimde Hz. Musa'nın ümmeti olduğu haber verildik­ten sonra diğer ufuka nazar edince dehşetli bir sevâd-ı azam gör­düğümde bu senin ümmetindir» dediler buyurduğu ibn Abbas haz­retlerinden mervîdir. İşte bu rivayet; ümmet-i Muhammed'in Cen-net'te her nebinin ümmetinden ziyade olacağına delâlet eder. Çün­kü; dünyada Hesulüllah'dan ziyade çok ümmete malik bir nebî geç­mediği meydanda bir hakikat olduğu cihetle Cennet'te dahi üm* metin her nebînin ümmetinden ziyade olacağında şüphe yoktur.[9]

 

Vacip Tealâ ashab-ı yeminin hallerini beyandan sonra ashab-ı şimalin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şekavetle me'lûf oldukları cihetle kitapları sol taraflarından yerilen ashab-ı şimal kimlerdir, onların halleri nedir bilir misiniz? Onlar alevli Cehennem ateşi, sıcak ve hararette nihayete varmış kaynar su içinde, siyah dumandan hasıl olmuş kasavetengîz gölge ve elem verici azab içinde ebeden muazzeb olurlar ki onların bu­lunduğu dumandan gölge matlup olan soğukluk vermediği gibi na-fi' değildir. Binaenaleyh; azabtan başka bir şey görmezler.]

Yani; ashab-ı şimal'in havaları yanar ateş ve suları ma-i ha-mîm ki kaynar sudur. Hatta bir kere yutunca bağırsaklarını döker ve onlar yahmum isminde dumanla dolmuş karanlık içinde kalmış bir takım âsiler ki onlar daima muazzeb olurlar.

Eshâb-ı şimalin azablarının şiddetine işaret için onların azab-larmı beyan hakkında vârid olan elfâz, mübaleğa sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü Semûm ; bir ateş ki bütün menfezlere si­rayet eder. Hamım; bir su ki hararette son dereceye var­mıştır. Yehmûm ; bir duman ki karanlık ve insanı bunaltı­cıdır. O dumanın gölgesi sair gölgelere benzemez. Zira; gölgede memul olan serinlik olmadığı gibi menfeat da yoktur. Binaenaleyh; âyette azabın tertibine husn-ü riâyet vardır. Çünkü; ehl-i Cehen­nem hararetleri müşted olup nefes almak için hava arzu edince bir rüzgâra tesadüf ederler ki Semûm yani içinde ateş yanar rüz­gârdır, şiddet-i azâb sebebiyle ciğerlerinin ateşini söndürmek için suya seyirtirler ve bir suya tesadüf ederler ki hamîmdir, yani kay­nar sudur, bütün hararetlerini söndürmek için gölge ararlar, bir bölge bulurlar ki o da Yehmûm yani sıkıntılı dumandır. Yeh-mûm'un dumanla dolu Cehennemiden bir tabaka olduğu da mer-vidir. İşte şu tafsilâttan anlaşıldığı veçhile eshab-ı şimal'in bir azaptan kurtulmak için azabtan azaba atılıp halaslarına bir çare bula­mayacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip 'Tealâ eshab-ı şimalin azablarından bazılarını beyandan sonra bu azaba istihkaklarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor

[Zira; onlar âhiretten evvel dünyada günah üzerine musırr ol­muşlar ve günah-ı kebîre üzerine dahi İsrar etmişlerdi. Kendi ara­larında «Biz Ölüp toprak ve çürümüş kemik olduğumuzda mı diri­leceğiz, bizden evvel geçmiş çürümüş ve toprak olmuş babaları­mız da mı dirilecek?» demekle âhireti inkâr ederlerdi.]

Yani; eshab-ı şimal âhirette azab olunmazdan evvel'bu dün­yada kemal-i gaflet ve şiddet-i inadlarmdan günah işlemeye hevesli ve ma'siyetten lezzet alırlar, işlerler, Tevhid'e muhalefetle şirk üzere İsrar ederlerdi. Ve kıyamete müteallik vahy-i İlâhî geldiğin­de kendi aralarında âhireti istib'âd ederek «Biz Ölüp toprak ve çü­rümüş kemik olduğumuzda mı ihya olunup kabrimizden kalkaca­ğız, bizler vefat ettikten sonra niı ba'solunacağız, bizden evvel geç­miş babalarımız da mı dirilecek?» diyerek âhireti ve haşri inkâr ederlerdi. İşte şu âyette beyan olunan ma'siyete münhemik olma­ları, günah-ı kebireye İsrar etmeleri ve âhireti inkârları bundan evvelki âyette beyan olunan azablarma sebeptir. Binaenaleyh as-hab-ı şimalin şu azaba istihkakları; usul-ü itikadiyeden enbiyayı tasdik etmemelerinden ve Tevhid'e muhalefet edip şirketmelerin-den ve âhireti inkâr eylemelerinden neş'et ettiği bu âyetten müs­tefad olan fevaid cümlesindendir.

Ashab-ı şimalin günahlarının büyük olduğuna işaret için zenb bedelinde hins lâfzı vârid olmuştur. Çünkü Hins zenbîn fevkinde bir günahtır, büyük günaha devamlarını işaret için İsrar lâf­zı varid olmuş ve devam ettikleri büyük günahın şirkolduğuna işaret için Hins lâfzı azamet ile tavsif olunmuştur, Çünkü hins; I büyük günah olduğu halde azametle tavsif etmek daha büyük ol­duğuna işarettir. Bunların âhireti inkârları gayet şiddetli olduğu- na işaret için istifham-ı inkarı varid olmuştur.

Mütref ;   rahat edici ve dünyaca esbab-ı istirahatları mü­kemmel olan kimselerdir.

Şu halde eshab-ı şimali Vacip Tealâ'nm olmalarıyla zemmi; nail oldukları nimetlerin şükrünü edâ etmedik-i,lerine işarettir. Çünkü mütref; nimet sahibi olan kimse olunca ni­met sahibi olmak zemmi icabeder bir şey olmadığı halde makam-ı zemde gelmesi elbette o nimetin şükrünü edâ etmediklerindendir.[11]

 

Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin haşri inkâr ettikl sonra o inkârlarını reddetmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Küsül! Sen onların âhireti ve haşri inkârlarına karşı cevap olarak "Evvel geçenler ve sonra gelenler cümlesi kıya­metin vakt-ı ma'lûmunda kabirlerinden kalkıp cem'olacaklardır» de.]

Yani; ey Habibim! Haşri inkârda şiddet gösteren eshab-ı şi­male sen de ki «Ey kendilerinin ve pederlerinin öldükten sonra dirileceklerini inkâr eden kimseler! Ümem-i sâlife, ümmet-i Mu-hammed, babalar, evlâdlar, evvel geçenler, sonra gelenler velhasıl kâffesi dünyanın hitâmı olan kıyamet gününde ve malûm olan va­kitte hepsi cem'olunacaklar ve haşrolunmadık hiç bir kimse kal­mayacaktır ve cezasını görmek için herkes dirilecektir» demekle haşrin muhakkak olduğunu onlara beyan et.

Fahri Râzi'nin beyanı' veçhile münkirlerin ba'sı inkârlarına mukabil cem'olacaklarmı beyanla cevab gayet kuvvetlidir. Çünkü mîkât-ı malûmda cem'olmak; ba'stan sonra olduğu cihetle elbette yalnız ba'sla cevabtan daha kuvvetlidir, onların vakt-ı muayyende içtimâ edeceklerini beyan; bir çok acaibe işareti mütazammmdır. Çünkü; uzun müddet toprağın altında kalan erimiş ve çürümüş kemiklerden sarf-ı nazar değil ölü olmak hatta diri olduğu halde uzun müddet mahbus olsa bile yürümeye kudreti olamazken bir şada ile hepsinin birden bir anda mahşere içtimâ edivermeleri ga-raibtendir ve hiç birisinin bir mahalde unutulmaması ve herkesin ispat-ı vücut ^etmesi elbette ukul-ü beşere hayret verecek şeyler­dendir.[12]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr edenlere Rasulullah tarafından verilen cevabın tetimmesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz kabrinizden kalkıp arsa-i mahşere içtima ettikten sonra ey hidayetten uzak, dalâlet içinde olan, resulün risaletini, âhireti inkâr ve tekzibeden kimseler! Açlık sebebiyle bir ağaçtan yersiniz ki o ağaç zekkûm ağacıdır. Binaenaleyh; o ağaçtan yediğiniz zek-kûmdan karınlarınız dolar. Halbuki açlığınıza hiç faydası olmaz, belki onu yedikten sonra açlığınız artar, onun üzerine Cehennem ateşinden kaynamış sudan içersiniz. Lâkin o su hararetinizi kes­mek şöyle dursun bilâkis hararetinizi ziyadelendirir. Zira; o sudan bir nevi hararet icâbeder illete mübtelâ olan devenin hemen her ne bulursa içtiği gibi elinize geçince şiddet-i hararetinizden fayda edecek zannıyla hemen içersiniz. İşte şu beyan olunan enva-ı azab sizin konuğunuz ve yevm-i ceza olan kıyamet gününde sizin ceza-nızdır.] Binaenaleyh; dünyada inkâr ettiğiniz şeylerin cümlesini re'yelayn göreceksiniz ve her biriyle ayrı ayrı muazzeb olacaksınız.

Fahri Râzî'nin beyanı veçhile şu beyan olunan azabın cümlesi haşirden sonra olacağına işaret için zamanen sonra olmaya delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bunların şu beyan olunan azablara dûçâr olmalarının sebebi; tarik-ı müstakimden çıkıp ru-sül-ü kiramı ve âhireti tekzibederek dalâleti irtikâb etmeleri oldu­ğuna işaret için varid olmuştur.

Zekkûm; tadı acı, yakışılmaz derecede sıcak, râyihası fena, manzarası siyah, gayet çirkin, Cehennemide bir nevi meyve­dir. Ehl-i Cehennem takatlarmm fevkinde açlığa mübtelâ olunca onu yerler, lâkin açlığa hiç faydası olmaz, zira gıda değildir, ye­dikçe azabları ziyadelenir yalnız azabla karınları dolar, karınları dolunca su içmek lâzım geldiğinden sıcak su içerler. Hararetleri arttığından hararet hastalığına tutulan devenin her ne bulursa iç­tiği gibi ne bulurlarsa içerler. Hîm ; insanın istiskasına ben­zer bir hastalığa tutulup harareti müşted olarak çok su içen deveye itlâk olunur. Şu halde teşbih hırs-ı şedîdle içmektedir. Nüzul; misafir için hazırlanan konuktur. Ehl-i Cehennem'in azablarma is­tihza için nüzul denilmiştir. Çünkü nüzul; müsafire ikram ve ilti­fat için hazırlanan misafirhaneye dendiğinden Cehennem ve azabı ile nüzulün münasebeti olmadığı halde ehl-i Cehennem'e "Cehen­nem sizin nüzülünüzdür» demek elbette tahkir içindir. Zira; misa­firhanede ümid edilen ikramdır; yoksa azab değildir.[13]

 

Vacip Tealâ ashâb-ı şimalin âhirette dûçâr olacakları azabla-rın bazılarını beyandan sonra onların münkir-i ni'met olduklarını başlarına kakmak ve kudret-i kahiresiyle tasarruf kendine mahsus olduğunu beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Ey müşrikler! Niçin haşri inkâr edersiniz. Biz Azimüşşân kuvvet ve kudretimizle sizi halkettik tasdik etmez misiniz, evvelen sizi icada kaadir olan âhirette ihyaya kaadir olmaz mı? Elbette kaadir olur. Şu halde evvelen icâdda şüpheniz var mı ki iadede şüphe ediyorsunuz? Nazar edip görmez misiniz ki sizin vücudunuz­daki menîyi hatunların rahmine nasıl dökersiniz. Biz size kudret vermesek siz o menîyi dökmeye kaadir olabilir misiniz? Şimdi biz size sual eder deriz ki bir damla çirkin sudan ibaret olan meniden ilim ve idrak sahibi olan insanı şu suret-i hasene üzerine biz mi halkettik, yoksa siz mi halkettiniz?] Elbette kendi aczinizi bildiği­nizden dolayı bizim halkettiğimizi ikrar ederisiniz. Şu halde evve­len nutfeden inşam halketmeye kaadir olan elbette âhirette dahi aynı insanı iadeye kaadir olur.[14]

 

Tealâ hilkati beyandan sonra hilkatin levazımından olan mevti boyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân beyninizde mevtinizi takdir ettik. Binaena­leyh; hiç bir kimsenin mevti vakt-i muayyenini fevtetmez. Takdir olunduğu dakikada ölür ve biz sizi ili lâkla sizin emsaliniz bir kav­me tebdile ve bilmediğiniz bir surette sizi icadda hiç bir kimseye mağlûb değiliz.] Zira; hem sizi emsalinize tebdile hem de bilmedi­ğiniz bir surette sizi icada kaadiriz.

Yani; Biz kudretimiz ve ilm ü hikmetimiz iktizası beyninizde ecelinizi bir vakt-i muayyenle takyîd ve takdir ettik. Binaenaleyh; küçük, büyük, genç ve koca vakt-i muayyeni gelmeyince ölmek yoktur. Amma vakti gelince de bir dakika tehir olmaz elbette ölür, biz hiç bir kimseye karşı mağlûb ve âciz değiliz, kudret ve kuvvette Bize hiç bir kimse sebkedemez. Binaenaleyh; eceli gelince bizim tayin ettiğimiz vakitte ecelini bir dakika bile takdim veya tehire hiç kimse kaadir olamaz. Çünkü; irademiz cümlenin irade­sine, kudretimiz cümlenin kudretine gâlibtir. Şu halde biz bir kim­seye mağlûb olmayınca sizi emsalinize tebdile ve bilmediğiniz bir surette icada kaadiriz, vefatınızdan sonra da sizi hatır u hayalinize gelmeyen bir surette icada neden kaadir olmayalım? Elbette kaa­diriz. Bunları bildiğiniz halde âhireti ve haşri neden inkâra cesa­ret edersiniz?

[Halbuki neş'et-i ülâyı muhakkak bildiniz. İbtidaen hilkatini­zi bilince âhiret hususunda biraz düşünmeniz lâzımdı. Keşke dü­şünseydiniz hasrı inkâra cesaret etmezdiniz.]

Yani; ey insanlar! Hasrı inkâra neden cesaret ediyorsunuz? Halbuki ibtidaen nutfeden sonra kan ve et parçasından halkolu-duğunuzu ve pederlerinizin belinden analarınızın rahminden dola­şarak nasıl yaratıldığınızı muhakkak bildiniz, bu minval üzere halk olunduğunuzda şüpheniz yoktur. Binaenaleyh; bu cihetleri düşün­seydiniz haşri inkâra cesaret etmezdiniz. Çünkü; dünyaya geldik­ten sonra tufûliyetten sabâvete, sebavetten şebabete, şebabetten şeyhûhate doğru bir çok mesafe kat'ederek ecele doğru gitmek su­retiyle bir çok ahval-i garibenin şahidisiniz, bu ahval-i garibe üze­re sizi icada kaadir olanın neş'et-i uhrâda dahi icada kaadir olacağı evleviyyetle sabittir. Şu halde bu gibi ahvali halka kaadir olan Al-lahü Tealâ'nm neş'et-i uhrâyı halka kaadir odluğunu neden düşün­mezsiniz?[15]

 

Vacip Tealâ insanın hilkatini beyandan sonra otların hilkati­ni beyanla haşri ispat etmek üzere buyuruyor.

[Siz görmüyor musunuz yere attığınız tohumları, o tohumları siz mi ekip bitiriyorsunuz yoksa biz mi bitiriyoruz? Eğer murad etmiş olsak biz onu kurumuş ot kılarız. Siz ise bu hale teaccüb ve teessüf ederek «Ektiğimiz tohumlardan zararlandık ve intifadan mahrum olduk» dersiniz.]

Yani; ey âhireti inkâr eden münkirler! Tarlayı nadas edip to­hum olarak toprağa karıştırdığınız daneleri görmüyor musunuz? Haber verin bana ki o daneleri siz mi bitiriyorsunuz, yoksa biz mi bitiriyoruz? Her halde onu bitirmek bizim kudretimize münhasır­dır. Binaenaleyh; sizin kudretiniz onu bitirmeye kâfi değildir. Zi­ra; irâde-i İlâhiyemizin haricinde bir şey meydana gelmek imkânı olmadığından bizim irademiz o tohumların bitmemesine tealluk edince siz ne kadar bitmesine çalışsanız fayda etmez. Eğer istersek o daneler bittiğinde biz onu rüzgâr önünde savrulur kurumuş ot kılarız ki asla faydasını göremezsiniz. Bazı senelerde hâsılatın. da-nesiz sam çalgım olması kabildendir.

Hasılatın âfete uğradıj'idan müteessir ve müteessif olarak «Hasılatımız âfete uğradı, telef oldu, zararlandık, rızkımız kesildi ve intifadan mahrum olduk» demekten başka elinizden bir şey gel­mez, böyle demeniz de bir fayda te'min etmez. Zira; hasılat âfete uğrayınca sizin için eseften ve açlıktan başka bir şey olmaz. Şu halde hasrı neden inkâr edersiniz. O daneleri yerden bitiren ve âfetten muhafaza eden Vâcibül Vücud olunca kabrinizderı sizi kal­dırıp ihy| etmeye ve otlar gibi bitirmeye kaadir olmaz mı?[16]

 

Tealâ haşre delâlet eden delâilden insanın yaradılışına ve birin ji mertebede insanın hayatına hadim olan me'külâtm biti­rilmesine müteallik delâili zikirden sonra mertebe-i saniyede insa­nın hayatına hadim ve taamın hazmına medar olan suyun yaratılı­şını beyan etmek üzere büyültüyor.

[Ey haşri inkâr eden insanlar! Siz nazar edip görmez misiniz içtiğiniz suları? Haber verin bana ki o suları buluttan siz mi inzal edersiniz, yoksa biz mi inzal ederiz? Her halde o suları bizim inzal ettiğimizi ikrar ve sizin inzal etmeye iktidarınız olmadığını teslim edersiniz. Çünkü; kudretinizin o sulardan bir damlasını bile inzale kâfi olmadığını bilirsiniz, eğer istemiş olsak o kemal-i afiyetle te-lezzüz ederek içtiğiniz suları Biz içilmez derecede acı kılarız. Hal­buki Biz sizin rahatınız için acı kılmadık. Bu hallere teşekkür,et­mez misiniz?] Keşke teşekkür etseydiniz. Zira; münasib olan bu gibi nimetlere teşekkür etmektir. Çünkü; insanın hayatına hizmet­te meşrubatın me'külâttan farkı yoktur.

İşte bu gibi nimetlere teşekkür etmeyenleri Cenab-i Hak bu âyetle tekdir ve tevbîh etmiştir. Çünkü; insanın asla sa'yi karışma­yan nimetlere şükretmemesi kabahatin en büyüğüdür. Suyun in­sanlara menfaati sayılmaz ve tükenmezse de içmek faydasının di­ğer faydalarına nisbetle ehem ve elzem olduğuna işaret için yalnız içmekte olan faydasını zikirle iktifa olunmuştur.[17]

 

Vacip Tealâ insanın bakâsma hizmet eden me'kûlât ve batı zikirden sonra    baka-yı insana    hadim olan ateşi zikretmek üzere buyuruyor.

[Siz düşünüp de görmüyor musunuz şol ateşi ki o ateşi yakı­yorsunuz. Haber verin bana o -ateşin ağacını siz mi icad ediyorsu­nuz, yoksa biz mi icad ediyoruz? Her halde kendi aczinizi bilir bi­zim icad ettiğimizi ikrar edersiniz. Halbuki biz dünya ateşini Ce-hennem ateşine hatıra ve dağlara, ovalara konan misafirlere men-feat kıldık kî onlar o ateşle yemeklerini pişirir ve işlerini görürler.]

Beyzâvî'nin beyanı veçhile    seçerle murad; çakmakla ateş çıkan ağaçtır. Çünkü; arapların adeti bu ağacı taşırlar ve şenliksiz çöllerde bu ağacı çakmakla ateş uyandırırlar, ihtiyaçlarım defe-derlerdi. Cenab-ı Hak bu ateş çıkan ağacı zikirle iki faydaya işaret buyuruyor ki    birisi;   Cehennem ateşini hatırlatmak,   ikin­cisi;   insanlara nimet olduğundan şükrünü hatırlatmaktır. Ya­hut   ağaçla murad;    mutlaka ateşin mâye-i asliyesi olan ağaçtır. Çünkü; ağaç olmazsa ateş de olmaz. Her hangi manâ murad olu­nursa olunsun ateşin aslı olan ağaç ve ağaçtan hâsıl olan ateş insan için pek büyük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimeti beyanla kullarına imtinân edip nimet sırasında   ta'dâdla insanları bu ni­metlerin şükrünü edaya davet buyuruyor. Çünkü; insan ateş olma­sa gıdasının pek çoğunu ihzar edemez. Şu halde ateş hayat-ı insana hadim olan nimetlerin büyüğüdür.

İşte şu tafsilât üzere kuru topraktan yeşil ağacı, yeşil ağaçtan kızıl ateşi icada kaadir olan ^.llahü Tealâ Ölmüş insanların çürümüş kemiklerinde harareti ve hararet vasıtasiyle hayatı icad edip in­sanları ihyaya ve mahşere cenıetmeye kaadir olmaz mı? Elbette kaadirdir. Binaenaleyh; her âkilin haşri itikad edip âhiret tedari­kine çalışması lâzımdır.

Bu âyette Vacip Tealâ icada delâlet eden elfaz içinden bedayi' ve garaibe delâlet eden inşa lâfzını zikretti. Çünkü; ağacı ve ağaç­ta ateşi halketmekte ukul-ü beşere hayret verecek nice yüzlerce garîb sanatlar vardır. Düşündükçe hayret etmemek elden gelmez.[18]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri reddetmek üzere insanın hil­katini ve hayatını idâme eden rızkın envâını ve o rızkı yekdiğeri­ne mezcile gıda-yı insaniyi husule getiren ateşi zikirle haşrin im­kânını ispat ettikten sonra her mümini vazife-i ubudiyyete davet etmek üzere buyuruyor

[Ya Ekrem-er Rusül! Azametle muttasif olan RabVini lâyık olmadık nekâisten tenzih et.]

Zira şu zikrolunan nimetlerin cümlesinin şükrünü edâ; teş­bihle ta'zime muhtaçtır. Âyette teşbihle emir; Resulullah'a ise de Resulullah'a emir ümmetine de emir olduğundan cümle ehl-i iman Cenab-ı Hakka teşbih etmekle memurdur. Zira; şu beyan olunan nimetler Resulullah'a mahsus olmayıp herkese şâmil olduğundan onun şükrünü edadan ibaret olan teşbih de cümle müminlerin va­zifesidir, Resulullah ümmetinin metbuu olduğu cihetle metbua em­rin tâbia da emir olduğu kavâid-i usûl iktizasındandır.

Gerçi teşbih kalpte itikad ve lisanda zikirle olursa da yalnız itikadla iktifa olunmayıp lisanla da devam etmek lâzım olduğuna işaret için bu âyette isim lâfzı zikr olunmuş tur. Çünkü ismi zikir; ancak lisanla olur ve Allahü Tealâ'yı azametle tavsif; sıfât-ı sübû-tiyye ve Selbiye'yi camidir. Zira kemal-i azamet; sıfat-ı kemaliye-nin cemisinin sübutunu ve sıfat-ı Selbiye'nin cemisinden münez­zeh olmasını icabeder.[19]

 

Vâcip Tealâ vahdaniyyetine, kıyametin vukuuna ve haşrin vücudüne delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra kıyameti inkâr edenleri kasemle ikna etmek üzere buyuruyor.

[Yıldızların doğduğu ve indiği yerlere yemin ederim eğer bil­miş olsanız o yemin pek büyüktür.] Zira; o yemin, edilen yıldızla­rın mevkileri kudret-i İlâhiyenin. azametine ve hikmetinin kemâli­ne ve rahmetinin kesretine delâlet ettiğinden yemin edilen şey bü­yük olunca yeminin de büyük olacağında şüphe yoktur.

Yıldızların mevkileri yle murad; mağrib ve maş­rıktır. Zira mağrib; yıldızların eserlerinin zevaline ve maşrık ise' eserlerinin zuhuruna delâlet ettiklerinden gerek mağrib ve gerek maşrık bir müessir-i hakikinin vücudüne delâlet eder. Yahut mevaki ile rnurad; yıldızların burçlarıdır. Yahut Beyzâvî'-nin beyanı veçhile nücûm ile murad; Kur'an ve mevakî ile murad; Kur'anın kulûb-u ibâddaki mevkileridir. Zira; yıldızlar insanların yollarını doğrultmaya ve ihtidalarına sebep olduğu gibi Kur'an da insanların dünyevî ve uhrevî menieatlarına ihtidaya se­bep olduğu cihetle Kur'anın ahkâmına ve Kur'ana nücûm denil­miştir.

Bu âyette cümlesi münkirleri tevbih için ge­tirilmiş cümle-i mu'terizadır. Çünkü manâ-yı âyet: [Bu yemin bü­yüktür. Eğer büyüklüğünü bilseniz ta'zîm edersiniz. Lâkin ta'zîm etmediğiniz bilmediğinizdendir.    Çünkü; bilseniz herhalde ta'zîm ederdiniz.] demektir. Bu makamda lâfzı zaide olduğundan demek manasınadır. Yahut mesele zahir ve meydanda olduğu için kaseme ihtiyaç olmadığını beyan zımnın­da lâfzı vârid olmuştur.[20]

 

Vacip Tealâ kasemin cevabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Resulullah üzerine nazil olan şey hakla bâtıl beynini tefrik eder Kur'andir, ahkâmıyla amel edenlere dünya ve âhirette men-featı büyük olduğu cihetle kerîmdir. Çünkü; Kur'ana iktidâ eden­leri dünyevî ve uhrevî menfeatlarına irşâd eder, Kur'an ind-i İlâ­hîde mahfuz ve şeytanın ahzinden masundur. Binaenaleyh; kıya­mete kadar ahkâmı tegayyürden ve elfazı tebeddülden mahfuzdur, Kur'ana dokunmaz, ancak hadesten ve necasetten tahir olanlar do­kunur. Zira Kur'an; âlemlerin Raboısı olan Vâcibül Vücud tarafın­dan nazil olmuş bîr kitap olduğundan ona yapışacak kimse abdestli necasetten temiz ve tahir olmalı ki kitabın kudsiyyetine riayet et­miş olsun.] Zira; abdesti olmayan ve cünüb olan kimsenin Kur'ana yapışması günahtır.

Kur'an; âlemlerin her zerresini şey'en feşey'en terbiye eden Rabbül'alemîn tarafından nazil olduğu için Kur'an sihir ve kehânet değildir. Çünkü; bütün âlemi envai terbiyeyle her türlü menfeatla-rına isal eden Allahü Tealâ tarafından nazil olan Kur'an sihir ve kehanet olmaz.

Kur'an; dünyada ve âhirette kıraat olunduğu için Kur'an denilmiştir. Kur'ana müracaat edenlerin müşkülerini hallettiği için Kerîm denilmiştir. Hatta fakîh olan kimse nıesele-i fıkhiyyesini is-bat için müracaat ederse meselesini Kur'anla istidlal eder. Velhasıl hakîm hikmetini, edîb âdabını Kur'anla te'yîd ederler. Her kim hangi ihtiyaçla müracaat derse Kur'an o ihtiyacı defi' ve meseleyi hail ü fasleder. O halde; Kur'an unvanına lâyıktır. Yahut Kur'anı oku­makla lisan ve dinlemekle kulak lezzet alıp yorulmadığı ve çok okumakla eskimediği ve tekrarla melal vermediği cihetle kerîm denmiştir. Her sözün büyüklüğü söyleyenin büyüklüğü ile ölçül­düğünden Kur'anın büyüklüğü Âlemlerin Rabb'ısı tarafından nazil olduğunu zikirle beyan olunmuştur.[21]

 

Vacip Tealâ Kur'anı, Kerîm olmakla tavsif ettiğini ve tahrif­ten masun olduğunu ve messetmenin ancak tâhir olanlara caiz ol­duğunu beyandan sonra Kur'anı tekzib edenleri tevbih ve tekdir etmek üzere buyuruyor.

[Ey müşrikler siz iftira ederek Allah'ın şu kelâmı île müdaha-ne mi edersiniz ve kelâm-ı İlâhîden nasibinizi onu tekzib etmek mi kılarsınız?]

Yani; şu kulaklarınızla dinlediğiniz kelâm-ı İlâhîyi hakir bir şey addederek zahiriniz bir türlü "batınınız bir türlüdür. Onunla müdahene mi edersiniz? Halbuki kemal-i ta'zîmle irşadından inti­fa etmeniz lâzımken kelâm-ı İlâhîden rızkınızı onu tekzib etmek mi kılarsınız? Akil için kelâmullahtan rızkını; dünyevî ve uhrevî men-featını Öğrenmek ve envai hidayetiyle ihtida etmek ve cami oldu­ğu ahkâmı teemmül ve tefekkürle amel etmek kılması muvafık-ı akl-ü hikmet iken aksini iltizam etmek kabihtir.

Bazı müfessirînin beyanları veçhile    rızkı   tekzib   ile murad; rızkın şükrünü edâ etmemektir.    Çünkü; Allah'ın verdiği nimetin şükrünü edâ etmek herkes üzerine vaciptir.    Şu vücubu terkeden elbette günahkâr olur,   rızkı Allah'dan bilmek vaciptir. Binaenaleyh; Allah'ın verdiği rızkı gayrıya isnâd etmek küfürdür, küfür olduğunu (Yezid b. Halidil Cühenî) hazretlerinin rivayet et­tiği bir hadis-i şerif isbat eder. Şöyle ki Hudeybiye'de gece yağan yağmurdan sonra Resulullah ashabı ile beraber sabah namazını edâ akibinde cemaata teveccüh ederek    «Rabbiniz ne buyuruyor bilir misiniz?» demesi    üzerine eshab-ı kiram    «Rabb'imizin dediğini Rabb'imizle resulü bilir» cevabmı verdiler, Resulullah »Allahü Te­alâ buyuruyor ki kullarım sabaha dahil olunca bana mümin olan­ları olduğu gibi kâfir olanları da vardır. Amma mümin olanlar şol kimseler ki semadan yer yüzüne yağan yağmuru bizim fadl ü ihsa­nımızdan bilir, başka esbaba isnad etmez. İşte o kimse bana mümin yıldızlara kâfirdir, amma kâfir olan şol kimseler ki yağan yağmur lan yıldızlardan bilir. İşte o kimse yıldıza mümin bana kâfirdir.» buyuruyor dediğini müşarünileyh rivayet etmiştir. İşte bu hadis-i şerif; insanın nail olduğu nimetlerin cümlesini Allahü Tealâ'dan bilmesi ve onun ihsanı olduğunu itikad ve şükrünü edâ etmesi va­cip olup aksini itikad eylemesi küfür olduğuna delâlet eder, aksini itikad edenler bu âyetle tevbih olunanlardır.

Müdhin ; yalancı olmak, sözün doğru olmadığını itikad ederek doğru gibi söyleyip işiten kimseyi inanmaya meylettirmek, doğru itikad etmediği şeyi doğru gibi göstermek ve mülâyemetle geçiştirmektir.[22]        

 

Vacip Tealâ beyan olunan ahkâmı tekzibedenleri tevbibten sonra şu ahkâmdan mütteiz olmayanları ve akibetini düşünme­yenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Ruhların boğazlara gelip can çıkmak üzere bulunduğu vakti keşke düşünmüş olsanız işlediğiniz günahların pek çoklarından vazgeçersiniz. Halbuki vefat etmek üzere hazırlanan kimsenin ru­hu boğazına geldiğinde ne gibi zahmetler çektiğini siz etrafında na­zar eder görürsünüz.] Şu halde sizden evvel vefat edenlerin o hal­lerinden ibret almanız lâzımdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet, haşri inkâr eden­lerin davalarını ibtal için sevkolunmuştur. Çünkü; insanların zat­ları, yiyecekleri, giyecekleri ve içecekleri kudret-i İlâhiye altında olduğu tamamen beyan olunduktan sonra inad ve temerrüdleri bâ­tıl olduğu meydandadır

[Halbuki bizim ilmimiz, kudretimiz ve tasarrufumuz o muh-tazır olan kimseye sizden daha ziyade yakındır, lâkin siz onu gör­mezsiniz.] Çünkü; biz hal-i sekerâtmda onun çektiği elemi ve üze­rinde 'cereyan eden ahvali tamamiyle biliriz. Binaenaleyh; istersek ruhunu pek kolay istersek pek güçlük çektirerek alırız. Zira; cüm­lesi elimizdedir, istihkakı her ne ise onu noksansız veri­riz. Fakat siz bunların hiç birini idrâk edemezsiniz. Çünkü; ef âli­mize cahilsiniz ve sekerât-ı mevtte onun üzerine nazil olan azabtan bir zerresini bile defa kaadir değilsiniz.[23]

 

Vacip Tealâ meyyit-i muhtazırm bazı ahvalini beyandan ra haşri inkâr edenleri ilzam etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz dediğiniz gibi haşir ve neşir yok da ceza görmeyecek-seniz ve bu sözünüzde sadık iseniz o muhtazırın boğazına gelen ru­hu cesedine geri iade etseniz, niçin iade etmiyorsunuz? Keşke iade edebilseniz.] O ruhu, boğazına dayanıp çıkmak üzere bulunan kim­se sizin indinizde ne kadar kıymettardır. Eğer muktedir olsanız bir nefesine dünya ve mâfîhâyı feda edersiniz, lâkin bir dakika bile te-ahhuruna kaadir olmazsınız. Şu halde hakikat sizin dediğiniz gibi değildir. Belki her şeyin mutasarrıf-ı hakikisi Allahü Zülcelâl'dir. Binaenaleyh; iman etmek ve haşr ü neşre inanmak lâzımdır.[24]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr edenleri ilzam edecek bazı delâili ba -delbeyân insamn vefatından sonra câri olacak bazı ahvali beyan etmek üzere buyuruyor]

[Amma eğer ruhu bedeninden ayrılan şahıs masivâdan ferâ-gatla kurbiyyet-i maneviyye hasıl etmişlerden olursa onun için ölüm aynı rahat ve rahmettir, râyiha-i tayyibe sahibi misk ü anber-dir, nimeti daim Cennet'tir ve rızk-ı tayyib, râhat-ı ebedîdir.] Çünkü dünyada görmüş olduğu meşakkatlarm cümlesinden halâs olmuştur. Zira; mümin-i kâmilin Cennet'te yerini görmeyince ve reyhan-ı Cennet'ten bir dal gelip onun. râyihasını koklamaymca ruhu kabzolunmayacağına dair müteaddit ehâdis-i celile vardır.

Bu âyette mukarrabîn ile murad; kalbinde itikad-ı hak, lisanında ezkâr-ı tayyibe ve a'zâsında a'mâl-i saliha olan kim­selerdir. Çünkü insanın bihakkın ubûdiyyet noktasında bulunma­sı; ancak pu üç şeyle olabilir. Bu üç şey de yekdiğerine bağlıdır.

Zira; kalbinde itikad-ı hak olmasa lisanda kalbe delâlet eden zikir i ceryan etmez ve lisanda zikr-i sadık olmasa kalpte itikadı ve li-; sanda zikri tasdik eder a'zâda a'mâl-i saliha olamaz. Şu halde a'mâl, | lisan-ı sadıka lisan-ı sadık da kalpteki itikad-ı hakka delâlet eder. * Binaenaleyh; her biri diğerinin tercümanıdır.

[Eğer vefat eden kimse eshab-ı yeminden olursa ona taraf-ı İlâhî'den denilir ki «ey ashab-ı yeminden olan zat! Senin emsalin ashab-ı yemin taraflarından sana selâm vardır».] İşte eshab-ı ye-1 mîne böyle denmekle taltif olunur. Bu manâya nazaran ehl-i Cen­net'ten ashab-ı yemin olanlar birbirlerine selâm ve merhaba hediy-ye ederler.

Yani; vefat eden meyyit yukarıda beyan olunan ashab-ı yemin­den olursa onun için herşeyden selâmet vardır. Hatta taraf-ı İlâ­hî'den ona müjde olarak «Ey ashab-ı yeminden olan zat! Senin için emsalin olan ashab-ı yemîn taraflarından sana selâmlar vardır.» denilir. Yahut âyette hitab; Resulullah'adır. Çünkü eshab-ı yemin Cennet'e girip rahat edince Resulullah için endişe kalmaz ve o kim­seyi rahatlaştırmak için telâş olmaz, buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer meyyit ashab-ı yeminden olursa ya Ekrem-er Rusül! Ashab-ı yemîn taraflarından senin için selâmet vardır. Zira; onların azab-tan kurtulmaları için şefeata ihtiyaçları kalmayınca sen de onları azabtan kurtarmak endişesinden vareste olursun.] demektir.

[Amma eğer müteveffa tarik-ı istikametten hariç ve âhireti tekzibeden zümreden olursa onun için hazırlanmış Ceheıınem'in sıcak suyundan konuk ve Cehennem'e idhâl etmek vardır.] Çünkü; ehl-i Cehennem'in gıdaları zekkûmdur, zekkûmu yiyince hasıl olan harareti defetmek için içtikleri su, kaynar sıcak sudur. Zira; dalâ­leti irtikâblarına ve âhireti tekziblerine ceza olarak onlara müsa-firh an elerindeki ikramları bunlardır.

[İşte şu meyyit için beyan olunan ahkâm; Haktır.] Yalan ol­mak ihtimali yoktur. Hal böyle olunca :

[Ey Nebiyyi Mükerrem! Azametle nıuttasıf olan Rabb'in Tea-lâ'nin ismini tenzih ve takdis et.] Zira; şu üç fırka hakkında be­yan olunan ahkâm lutf-u İlâhfdir. Bu lutfa karşı teşekkür etmek lâzım olunca sen teşbih et ve Rabb'ini nekaisten tenzih et ki nime­tin şükrünü edâ etmiş olasın.[25]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5724

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5725

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5725-5726

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5726-5729

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5729-5730

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5730-5731

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5731-5733

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5733-5734

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5734

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5735-5736

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5736-5737

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5737-5738

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5738-5739

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5739-5740

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5740-5741

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5741-5742

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5742-5743

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5743-5744

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5744-5745

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5745-5746

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5746-5747

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5747-5748

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5748-5749

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5749-5750

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5750-5752