Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Hadid - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 57. Sayfa

SURE-İ HADİD.. 2


SURE-İ HADİD

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. âyeti camidir.

[Teşbih etti Allahü Tealâ'ya    göklerde ve yerde malı lukat. |

[Zira; Allahü Tealâ her şey üzerine galip ve her f£i hikmete muvafıktır.]

Yani; gerek ruh sahibi olsun, gerek ruh sahibi olmayarak Ce-mâdat kabilinden olsun yerde ve göklerde mevcut olan cümle mah-lukat Allhaü Tealâ'ya teşbih ve nekaisten tenzih ettiler. Nasıl ten­zih etmesinler, elbette tenzih ederler. Zira; o Allahü Tealâ ki her­kese galip ve her şey üzerine kaadirdir, hiç kimsenin karşı koyma­ya iktidarı yoktur, her ne işlerse işi hikmete muvafıktır. Binaena­leyh; cümle mahlukatın vazifesi; ona teşbih etmektir. Çünkü; izzet, celâlet ve hikmet üzere iş işlemek ona mahsustur. Mahlukatta iz­zet olsa bile Allah'ın icadı ile olduğundan arazîdir, izzet-i zatî de­ğildir.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile teşbihin manâsı; noksan olan şeyleri Allahü Tealâ'dan uzak addetmek, zatında, sıfatında, efâlinde, ahkâmında ve isimlerinde nekâisten tenzih etmektir. Binaenaleyh; akıl sahiplerinin teş­bihi; Vacip Tealâ'yı lâyık olmadık şeylerden tenzih ederek noksan olan şeyleri Allahü Tealâ'ya isnad etmekten sakınmak, şerik ü na-zîrden, cisim ve araz gibi şeylerden münezzeh olduğunu kalble iti­kat etmek ve lisanla söylemektir. Amma akıl sahibi olmayan mev­cudatın teşbihlerine gelince; her birinin, halikının kudret-i kahire ve sıfat-ı kâmile sahibi olup cemi' nevâkıstan beri olduğuna delâlet etmeleri onların teşbihidir. Çünkü teşbih; nekâisten münezzeh oldu­ğunu isbat etmek olduğu cihetle mahlukatm her zerresi Vacip Tea-lâ'nın nekâisten münezzeh olduğunu isbatta kâfidir. Yahut onlar­dan her biri bizim anlayamıyacağımız bir lisanla söyler ve teşbih ederler, lâkin biz onun farkında olamayız. Şu halde semada olan ay, güneş, sair yıldızlar, melekler, yerde olan hayvanat, dağlar, taşlar, otlar, sular ve ağaçlar cümlesi Cenab-ı Hakk'a mutî ve her birerleri lisan-ı hal veyahut lisan-ı kaal ile teşbih ve Cenab-ı Hakk'ın azametine delâlet ederler. İşte şu delâlet; aynı teşbihtir.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile tesbih'in bir vakt-i muayyeni olmayıp her zaman caiz olduğuna işaret için sûrelerin bazısında teşbih lâfzı mazi sigasiyle bazılarında müzari sigasıyle varid olmuştur. Şu halde Cenab-ı Hakk'a her şeyin inkiyadı ebedî olup bir vakitle mukayyed olmadığına delâlet eder. Binaenaleyh mükellef olan insan için mümkün olan; her vakitte Allahü Tealâ'ya teşbih etmek vazife-i diniyyedendir.

Teşbihin Allahü Tealâ'nın rızası için olması lâzım olduğuna işaret için tahsise delâlet eden lâm lâfzı ile varid olmuştur. Vacip Tealâ'yı zatında teşbih mahlukâttan hiç bir şeye benzetmemekle olduğu gibi sıfatında teşbih; cemi-i sıfât-ı kemâliyeyle tavsif ve sı-fât-ı nekâisten tenzih etmekle olur. Ef alinde teşbih ise her fiilinde tesiri tam olup o fiili halketmesi başka bir şeye muhtaç olmamak ve mahlukatm cümlesinde bizzat müessir olduğunu itikad etmekle olduğu gibi ahkâmında teşbih; ahkâm-ı şer'iyyenin cümlesi masla­hat üzere müştemil olup hayr-ı mahızdan ibaret olduğunu tasdik etmekle olur.

Bu âyette Vacip Tealâ cümle eşyanın zat-ı ülûhiyyetini takdis ettiğini beyandan sonra teşbihe istihkakını beyan zımnında kendi­sinin azız ve hakim olduğunu beyan buyurmuştur.   Çünkü Vacip Tealâ'ın azız olması; her şeyin kendine mutî olmasını icabeder. Cümle mahlukatm inkiyadı ise Allah'ın her şey üzerine galib olup herkesi daire-i itaatına almasıyla olduğundan Cenab-ı Hakk'ın iz­zet ve hikmetini beyan etmek; nekâisten münezzeh olduğunu be­yandan ibaret olduğu cihetle izzet ve hikmetini beyan; teşbihe is­tihkakını beyan etmektir. Yani «Allahü Tealâ cümle eşyanın teş­bihine müstehaktır. Zira; azîz ve hakimdir. Her kimse ki aziz ve hakîm ola, cümlenin teşbihine müstehaktır. O halde Allahü Tealâ cümlenin teşbihine müstehaktır» demek olur.[1]

 

Vacip Tealâ her şeyin kendine teşbih ettiğini beyandan sonrj teşbihe lâyık olduğunu delil-i aharla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Göklerin ve yerin mülkü Allahü Tealâ'ya mahsustur.]

Yani; yerde, göklerde ve bilûmum mevcudatta icâd, i'dâm, on­ları terbiye ve sair hususatta tasarruf-u külli ve hakiki Allahü Tea­lâ'ya mahsustur. Gerçi Allah'ın gayrı kulların da bazı mevcudatta tasarrufları varsa da onların tasarrufu arızî olduğundan hakiki ta­sarrufa nisbetle hükmü yoktur. Binaenaleyh; dünya mülkü her za­man elden ele intikal etmekte olduğundan insanların mülkü daima zevale maruzdur ki elden ele gezer. Vacip Tealâ'nın mülkü ise eze-len ve ebeden sabittir, zeval ihtimali yoktur. Şu halde cümle mev­cudatın malik-i hakikisi Allahü Tealâ olduğundan herkesin takdi­sine müstehaktır. Çünkü; hiç kimseye muhtaç değildir, herkes ona muhtaçtır.[2]

 

Vacip Tealâ her şeyin   teşbihine müstehc Şâharla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ ölüleri diriltir, dirileri öldürür.]

[Halbuki Allahü Tealâ her şey üzerine ve bilhassa ölüyü di-leye ve diriyi Öldürmeye kaadirdir.]

Yani; Vacip Tealâ nutfe gibi hayat eseri olmayan ve cemadât kabilinden olan şeylere can vermekle ihya eder, hayat şanından olan şeylerin canlarını almakla öldürür ve bunların cümlesine kud-ret-i tâmme ile kaadirdir. Çünkü; hayatı, mematı icada kaadirdir ki nutfelere can vererek ukalâdan kılıp, lisan verip söylettiği, bir takım ibâdâtla mükellef kıldığı gibi onları öldürüp tekrar sual ve cevab için ihya etmeye dahi kaadirdir. Binaenaleyh; cümle mahlu-katm teşbihine lâyık ancak odur, ondan başkası hiç bir kimse tak­dise lâyık değildir.[3]

 

Vacip Tealâ cümle mahlukatm teşbihine lâyık olduğunu diğer delil ile dahi isbat etmek üzere buyuruyor

[Vacip Tealâ her şeyin evvelidir ve herşeyden sonra bakî ve ebedi kalıcıdır, zatına mevcudatın cümlesi delil olduğu cihetle za­hir ve künh ü hakikatini idrakten ukul-ü beşer âciz olduğu cihetle bâtındır.] Zira; gözle görülmekten münezzehtir. [Halbuki Allahü Tealâ her şeyi bilicidir.] 2ira; gizli ve aşikâr cümlesi ind-i ülûhi-yetinde müsavidir.

Yani; Vacip Tealâ cümle eşyayı icad edip eşyanın her biri son­radan meydana geldiği için vücud-u İlânı her şeyden mukaddem ve ezelen mevcuttur. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'yı sebketmiş bir şey yoktur, Allahü Telaâ ezelen ve ebeden baki olup intihası olma­dığından âhirdir. Çünkü; cümle eşya helak olur. Vacip Tealâ ise helakten münezzehtir. Zira; vücudu sabittir zevalden masundur. Binaenaleyh; cümlenin teşbihine müstehaktır, Vacip Tealâ'nm vü-cudüne cümle zerrât-ı cihan delâlet ettiği cihetle vücudunu inkâra mecal olmadığından zahir ve hakikatim havass-ı hamseden birisiy­le idrâk etmek mümkün olmadığından bâtındır. Çünkü; künhünü ukul-ü beşer idrakten acizdir, Allah Tealâ her şeyi bilicidir. Bina­enaleyh; ind-i İlâhfde gizli hiç bir şey yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ ev­veldir. Zira; kendinden evvel bir şey yoktur. Çünkü; eshabm kül­lisi kendisinden başlar, âhirdir. Zira; kendisinden sonra kimse yok­tur. Çünkü; müsebbebâtm küllisi kendisinde nihayet bulur.] de­mektir.[4]

 

Vacip Tealâ semavât ve arza malik olduğunu beyandan sonra mal ikiy ye tinin bazı ahkâmını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[O Allahü Tealâ semâvât ve arzı altı günde yarattı.]

[Bundan sonra mahlukatm en büyüğü olan arş-ı a'lâ üzerine isti'lâ etti ve kalır u galebe altına aldı.]

Yani; Cenab-ı Hak şu görülen azamet ve.celâletiyle gökleri ve yeri altı gün miktarı bir zamanda halketti, bundan sonra cümle mahrukatı ihata eden arş-ı a'lâ üzerine galebe ederek her emrine itaat eder bir hale koydu.

Bazı erbab-ı tefsirin beyanı veçhile Vacip Tealâ mahrukatı bir günde, belki bir dakikada ve hatta ân-ı vahidde halketmeye kaa-dirken altı günde halkı kullarına teenniyi ta'lîm içindir, hilkatin pazar günü başlayıp Cuma günü nihayet bulduğu mervîdir. Arş-ı a'lâ mahlukâtm cümlesinden büyük olduğu halde arşı isti'lâ edin­ce diğer mahlukâtı istilâ edeceği evleviyyetle sabit olduğundan ar­şa istilâsını beyan diğer mahlukâtı istilâsını beyanı müstelzim ol­duğu cihetle arş üzerine istilâyı beyanla iktifa olunmuştur, İs­ti'lâ; kahr u galebe manasınadır. Gerçi stevâmn manâ­yı lugavîsi; istikrar yani bir mekânda karar kılmak manâsına ise de istikrarı Cenab-ı Hakka isnad etmek mekân iktiza edip mekân ise Vacip Tealâ hakkında muhal olduğundan istevâ mecaz olarak istilâ manâsında istimal olunmuştur. Çünkü; istikrar manâsı murad olunsa manâ-yı nazım: [Allahü Tealâ arş-ı a'lâ üzerinde temekkün ve takarrür etti] demek olur ki bu manâ Vacip Tealâ'nın bir me­kâna ihtiyacını müstelzim olacağından muhali müstelzimdir. Zira; Vacip Tealâ emare-i hudûs olan ihtiyaçtan münezzehtir. Çünkü; Vacip Tealâ kadîm olduğu cihetle hadis olan arşa ihtiyacı muhaldir. Binaenaleyh; istevânm istilâ manâsına te'vili zarurîdir.

Şu mahlukâtı bu kadar cesametiyle beraber yoktan var eden zat-ı ülûhiyyet cümle mahlukâtm teşbihine müstehaktır. Zira; her cümlesinin halikı ve malik-i hakikisidir.[5]

 

Vacip Tealâ arş üzerine istîlây-ı tâmmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ arza giren ve arzdan çıkan eşyanın cümlesini, semadan inen yağmurları, semaya çıkan buharı ve ibâdâtın her birini bilir.]

Yani; Allahü Tealâ insanlar tarafından ekilen tohumların her bir danelerini ve ekilmeksizin hudâ-yı nâbit olarak kendi kendine biten otların tohumlarını arza duhulünü, o tohumlardan hasıl olan otların arzdan çıktığını, sair mahlukâttan arza giren ve çıkanı, yer yüzünden semâya çıkan buharı, insanların semâya doğru giden a'mâl-i salmalarını ve semadan yer yüzüne inen yağmurların her bir danelerini bilir. Binaenaleyh; ilminden hiç bir şey gaib olmaz. Zerrât-ı cihanın cümlesine ilmi lâhik olduğundan yağmurları lüzu­mu kadar inzal eder, herkesin ameline göre ceza ve sevab verir. Allahü Tealâ sizin a'mâlinizi ve işinizi bilir, nasıl bilmesin.

[ş o Allahü Tealâ'nın ilmi sizinle beraberdir.] Zira; siz han­gi mekânda olsanız ilmi sizden ayrılmaz, kudretinden hariç değil-siniz. Çünkü; yerde, gökte, karada ve denizde her nerecle olsanız Allah'ın ilmi ve kudreti size lâhiktır. Binaenaleyh sizin için lâyık olan; daima iyilik tarafına sa'y ile riza-yı İlâhî'yi aramaktır. Çün­kü; Cenab-ı Hak herkesin ne gibi amel işlediğini her yerde ve her zamanda bilince insanlar çirkin amelden sakınmalıdırlar. Zira; Al­lahü Tealâ herkesin amelini bildiği gibi ceza verince ameli iyi ol­malı ki mükâfatım dahi iyi görmeli. Şu halde âyet-i lilhli tââtı tâate terğib ve âsi olanları günahtan tenfîr eder.

[Halbuki Allahü Tealâ sizin cümle amelinizi görücüdür.]

Yani; Allahü Tealâ'nın ilmi her yerde sizinle beraber olunca her yerde iyi ve kötü amelinizin her cüz'ünü görücü ve ona göre amelinizin cezasını vericidir.

Basar; Vacip Tealâ'nın sıfât-ı sübutiyesindendir. Cenab-ı Hak her şeyi her zaman görür. Lâkin bizim gibi bir âlet vasıtasiyle değil, belki basar kendisinde bir sıfât-ı sabitedir

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ âyetiyle cemi' mümkinât ve kainata ma'bûd olduğunu ve bundan sonraki âyetle arş-ı a'lânın, semâvât ve arzın İlâhı ve hâliki oldu­ğunu, bundan sonra ilminin ve kudretinin bizimle beraber olup bii an bile bizi nazarından uzak bulundurmadığını beyanla kendmi teşbih etmemizi davet etmiş ve teşbihe müstahak olduğunu ilân buyurmuştur.

Hulâsa; Vacip Tealâ yeri ve gökleri altı gün miktarı bir za­manda halk ve bundan sonra arş-ı a'lâ üzerine istilâ buyurduğu, arz içine giren ve çıkan, semâdan inen ve semaya çıkan her şeyi tamamiyle bildiği ve biz nerede olsak ilmi ve kudreti bizimle be­raber olduğu ve a'mâlimizin cümlesini görüp amele göre ceza ve­receği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir.[6]

 

Vacip Tealâ semâvât ve arzm mülkü kendine mahsus olduğu­nu beyandan sonra meselenin ehemmiyetine binaen te'kîd için tek­rar ve âyetin âhirindeki hükme mukaddime olmak üzere buyuruyor.

[Göklerin ve yerin mülkü -Allahü Tealâ'ya mahsustur, yerde ve göklerde olan işlerin cümlesi ancak Allahü Tealâ'ya raci' olur.]

Allah'ın gayrı hiç bir kimseye râci' olmaz. Zira; semavat ve arzda mutasarrıf-ı hakiki O'dur, onun gayrı değildir. Binaenaleyh; yerde ve gökte cereyan eden umurun cümlesi onun icad ve ifnâsıyla hasıl olduğundan cümle umurun mercii odur. O halde esbâb-ı vesâilden hiç bir şeye havadis isnad olunmaz. Çünkü; her şeyde müessir-i ha­kiki mülkün sahibidir. Zira; evvelen icad, saniyen, saniyen ifna, salisen tekrar ba's ve iade etmek suretiyle tasarruf- ona aittir.

Bu âyette cümle umurun Allahü Tealâ'ya râci olmasının delili ve illeti semavât ve arza malik olmasıdır ve takriri, kıyas mantıki üzere şöyledir : «Semâvât ve arzın cümle umuru Allahü Tealâ'ya râci'dir. Zira; Allahü Tealâ semâvât ve arzın malik-i hakikisidir. Her kimse ki semâvât ve arzm malik-i hakikisi ola, semâvât ve ar-zm cümle umuru ona râcidir. Binaenaleyh; semâvât ve arzm umu­ru Allah'a racidir.»[7]

 

Vacip Tealâ semâvât ve arzın umurundan Allahü Tealâ'ya râ­ci olanlarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ geceyi gündüze, gündüzü geceye idhal eden buki Allahü Tealâ kalplerde olan gizli kuruntuları bilicidir.]

Yani; Allahü Tealâ kış ve bahar günlerinde gecenin bazı ecza­sını gündüze idhâl etmekle günleri uzatır. Yaz ve güz günlerinde gündüzün bazı eczasını geceye idhal ederek geceleri uzatır ve gün­düzleri kısaltır. Çünkü bilûmum hayvanâtın ve bilhassa insanların maişetlerine muvafık ve hikmet-i maslahata mutabık olan; geceyle gündüzün uzayıp kısalmasında olduğundan Cenab-ı Hak kullarının menfeatlarma muvafık olarak halk buyurmuştur, bazı yerlerde if­rat üzere uzun, bazı yerlerde tefrit üzere kısa olur, Allahü Tealâ sizin kalplerinizde olan gizli esrarınızı bilir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın huzurunda gizli işiniz olmaz ve her işiniz hayır ü şer ceza­sız kalmaz. Zira; amelinizin her cüz'ünü bildiğinden ilminin muk-tezası üzere muamele eder.

Hulâsa; hikmetinin icabı Allahü Tealâ'nın geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığı ve kalplerde olan esrarı bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ vahdaniyyetine ve cümlenin takdisine müstahak olduğuna delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra vahda­niyyetine imanın ve emr ü nehyine itaatin lüzumunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'a ve Resulüne iman edin,    Allah'ın sizi halîfe emvalden muhtaç olanlara verin.]

Yani; bilûmum ef'âlinizi bilici olan Allahü Tealâ'ya, sizi irşâd için gönderdiği Resulüne iman ve imanın muktezası olan itaat-ı tâmmeyle itaat edin, Allah'ın kendi zat-ı ülûhiyyeti tarafından si­zi halk kıldığı emvalden fukara, zuafâ ve eytâm ü erâmile infak edin ki fevz ü necat bulaşınız. Zira insanın helakten halâsı; enır-i İlâhî'ye itaatladır.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insa­nın elinde bulunan malı hakikatta halik olan Allah'ındır. Kullarını o malda tasarruf için Allahü Tealâ kendi tarafından halk kıldı ki izn-i şer'îye muvafık olarak intifa etmek üzere ellerine teslim etti. Şu halde elinde bulunan malda tasarrufu vekilin tasarrufu gibi ol­duğundan malın sahibi ne emrederse ona itaat etmek lâzımdır. Bi­naenaleyh; malın sahib-i hakikisi olan Allahü Tealâ muhtaç olan­lara infakla emredince o emre itaat lâzımdır. Çünkü kulun yedi; yed-i emânettir. Şu halde sahibinin emrettiği mahalle tevdii lâzım gelip muhalefet caiz değildir. Mülkün sahibi öyle emrediyor ve emri veçhüzere hareket etmek de kolaydır. Zira; gayrın ma­lından o gayrın izniyle amel etmek elbette kolaydır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ kuluna ariyet suretiyle teslim etmiş ve tasarrufuna izin vermiş olduğu malının bir miktarını muhtaç olanlara infâk et­mesini emredince muhalefet küstahlıktır. Şu kadar ki o malın hep­sini infâk etmeyip kendinin ve evlâd ü iyâlinin nafakasının fazlasından bir miktarını infâk lâzım olduğuna işaret için bazısına de­lâlet eden lafzıyla vârid olmuştur.

Yahut insanların ellerinde bulunan malları kendilerinden ev­vel geçenlerden irs tariki veya suver-i saireyle intikal edip bu gün mutasarrıf olanlar dünkü geçenlere halef olduklarından emvale müstahlef ve insanlara halef denmiştir. Şu halde her mal sahibi­nin kendilerinden evvel geçenlere bakarak ibret almalarını ve on­lardan nasıl intikal etmişse kendilerinden de o yolda intikal ede­ceğini düşünerek infak etmelerini Cenab-ı Hak emretmiştir. Şu infak ile murad; Vacip olan zekât ve fıtra olmak ihtimali varsa da lâfzın umumundan müstefad olan vacip ve nafile cümle hayrat ve müberrâta şamil olmaktır.

Hulâsa; Allah'a ve Resulüne imanın vacip ve Allah'ın kendi­lerini halife   kılıp tasarrufuna izin verdiği maldan bir miktarım muhtaç olanlara infakm lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fe­vaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ iman ve infakla emirden bu emre imtisal eden­lere büyük ecir vereceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hal böyle olunca sizden şol kimseler ki iman ve infak etti­ler. Onlar için büyük ecir vardır.]

Yani; iman ve infakla emrolununca sizden şol kimseler ki iman ederek ihlâs üzere ef'âl ü akvâl ile imanlarını te'kîd ve tezyin etti­ler, riya ve süm'a gibi mümine lâyık olmadık şeylerden beri oldu­lar, ihlâs üzere ellerinde bulunan mallarından fukaraya infâk et­tiler. Onlar için büyük ecir vardır. Çünkü; emr-i İlâhîye imtisal et­tikleri cihetle vaad-i İlâhîye nail olacaklardır. Binaenaleyh; muhtaç olanlara infak eden kimse infak sebebiyle malına noksan arız ola­cak zannetmemelidir. Zira; noksan olmak şöyle dursun belki malı ziyadelenir. Çünkü Cenab-ı Hakkın infak üzerine vadetmiş olduğu büyük ecir; dünyevî ve uhrevî mecur olacağını vaadetmek olduğu cihetle her ikisine de şâmildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ecr-i kebir iman ve infakm mec-muuna vaadolunduğu cihetle yalnız imanla iktifa edip infâk etme­yenler için ecir olursa da büyük olamaz.

Hulâsa; imanla infak edenler için dünyevî ve uhrevî pek bü­yük ecir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip Tealâ iman ve infakla emirden ve emre imtisal edenler için büyük sevap olduğunu beyandan scnra iman etmeyenleri tek­dir etmek üzere buyuruyor.

İe oldu ve hangi şey arız oldu ki iman etmiyorsunuz?]

[Halbuki sizi irşâd için gönderilen Resul, Rabbinize iman et­meniz için sizi davet eder.]

[Halbuki eğer müminseniz Rabb'iniz sizden ahd ü nıisâk aldı.]

Yani; ey insanlar! Sizi imandan menedecek ne gibi bir mani arız oldu ki siz iman etmiyorsunuz. Sizin Resulünüz imanın lüzu­muna delâlet eder aklî ve naklî delillerle Rabb'inize iman için sizi davet ediyor. İman etmeniz için vuku bulan davete icabet vacipken niçin iman etmiyorsunuz? Halbuki eğer inanırsanız Rabb'iniz iman etmeniz için sizden ahd ü nıisâk aldı. îman üzere vaad-i kavi ver­dikten sonra vadinizden niçin dönüyorsunuz?

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette iman et­meyenleri iki cihetle tevbih buyurmuştur : birincisi; bir takım delâü~i kat'iyyeyle Resulün suret-i ciddiyede davet etmesi­dir. Çünkü; bir takım mucizâtla, tilâvet-i Kur'an ve ahkâmını be­yanla vâki olan davete derhal icabet lâzımken icabet etmemek bü­yük bir kusur olduğundan tekdiri mûcibtir.

İkincisi; Cenab-ı Hakkın iman edeceklerine dair almı§ olduğu ahd ü misâktır. Çünkü; iman edeceğine ahdedip ikrar ver­dikten sonra o ikrarından dönmeyi icabeder bir şey olmadığı hal­de ikrarından dönmek; meziyyet-i insaniyyeye münafî olduğu ci­hetle tevbih icab eder. Halbuki ikrarında sebatını icabeden delâil meydanda iken o delâili nazar-ı ehemmiyete almayarak ikrarından dönmek elbette zemmi mûcibtir. Ahdüm isâk ile murad; Hz. Adem'in zahnndan zürriyetini çıkarıp «Ben sizin Rabb'iniz ol­madım mz?» sualine cevabta verdikleri ahd ü misâk olduğunu söyleyenler varsa da Resulüllah'm davetini kabul icabeden delille­ri ortaya koymak ve o delillere nazarın ahd il nıisâk olmasını ek-ser-i müfessirin beyan etmişlerdir. Çünkü iman icabeden delilleri ortaya koymak; o delillere nazar etmek şanından olan kimseler için öahd ü misâk mesabesindedir. Belki yeminle olan ahd ü misâktan daha kavidir. Maahazâ ikisi de mevcut olduğundan her ikisini mu­rad etmekte bir mani yoktur.[11]

 

Vacip Tealâ iman etmiyenleri tevbih ettikten sonra iman eden­leri küfür karanlığından iman aydınlığına çıkaracağım beyan et-mek üzere buyuruyor.

[O AHahü Tealâ şol zatı Eceli ü a'lâdır ki sizi zulümât-ı kü­fürden nur-u imana çıkarmak için kendi abdi olan Resulü üzerine açık ve meydanda olan âyetlerim indirdi.]

[Halbuki AHahü Teaîâ sizi esirgeyici ve in'âm ü ihsan edil dir.]

Yani; size imanla emreden Allahü Tealâ şol zattır ki o zat-ı ce-îilül-kadir sizi zulümât-ı cehilden nur-u ilme, zulümât-ı küfürden nur-u imana çıkarmak için kendi kulu olan Muhammed (A.S.) üze­rine ahkâm-ı şer'iyyeye delâlet eden ayât-ı Kur'aniyyeyi inzal etti. Şu halde size münasib olan; o âyetlerin delâletlerinden istifade ede­rek zulümât-ı şirkten çıkmaktır. Halbuki Allahü Tealâ muhakkak ve elbette küfürden ve sair günahlardan esirgeyici ve irşâd için Resul gönderip doğru yolu size göstermekle merhamet buyurucu­dur. Çünkü; siz küfür içinde cehaletle perişan bir haldeyken kendi razı olduğu ahkâmını beyan için Resulünü gönderip dünyevî ve uh-revî menfaet ve mazarratınızı size öğretmek sizin için Rabbinizin merhameti ve lutfudur.

Hulâsa;    Allahü Tealâ'nm Resulü Üzerine Kur'anı inzalden maksad-ı aslîsi kullarını küfürden imana çıkarmak için olduğu, Al-lahü Tealâ Resul göndermek ve kitap inzal etmekle kullarını kötü şeylerden esirgeyici ve iyi şeyleri ihsanla merhamet buyurucu ol­duğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ iman ve infakla emredip iman etmeyenleri tevbih ettikten sonra infak etmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Size ne oldu ki elinizde olan malınızdan fîscbilülah infak et­miyorsunuz?]

[Halbuki semâvât ve arzın mirası Allahü Tealâ içindir.]

Yani; Allah'ın size verdiği maldan siz niçin Allah'ın rızasını tahsil zımnında infak etmiyor ve infakmıza mani nedir ki infaktan kaçıyorsunuz? Eğer malınızın bekasını ümid ediyorsanız bu ümi­diniz yanlıştır. Zira; göklerin, yerin, göklerde ve yerde olan mev­cudatın mâlik-i hakikisi ve -vârisi Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; emvalinizde tasarrufunuz hâl-i hayatınızda arızî olduğu gibi vefa­tınızda ise asla alâkanız kalmayacağından fîsebîlillâh infâk sizin için hayırlıdır. Zira; vefatınızla meccânen kalmaktan ise hal-ı ha­yatınızda infak daha evlâ değil midir?[13]

 

Vacip Tealâ infak etmeyenleri tevbihten sonra Mekke'nin fet­hinden evvel infakm ba'del fetih infaktan hayırlı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizden Mekke'nin fethinden evvel infak edip bilfiil m uk a tele eden, fethinden sonra infak ve mukatele edene müsavi olmaz. Zira; fetihten evvel infak ve mukatele edenlerin dereceleri fetihten sonra infak ve mukatele edenlerin derecelerinden daha büyüktür. Çün­kü; fetihten evvel ihtiyaç fazla ve muhatara ziyade olduğundan ih­tiyaç zamanında Resulullah'a muavenet, bedenle mukatele ve ma­lıyla fîsebilillâh infâk ederek hizmet etmek dine nusrette tesiri zi­yade olduğundan Mekke'nin fethiyle islâmiyyetin kuvvet bulduğu ve yardımcının çoğaldığı zamanda hizmet edenlerin ecirleri elbet­te müsavi olamaz.] Çünkü; her şeyin kıymeti ihtiyaç nisbetindedir. Binaenaleyh; aç olan kimse indinde ekmeğin kıymeti, tok olan kim­seye nisbetle daha ziyadedir. Zira; açm ihtiyacı şiddetlidir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile imanla beraber infak üze­rine büyük ecri vaadettikten sonra infak edenlerin zamanları ve ahvali icabı derecelerinin farkını bu âyette beyan; ibadetin efdâlini aramağa teşvik içindir. Kıtalde yani muharebede infak başka za­manda infaktan ehem olduğuna işaret için kıtal, infak üzerine atfo-Ummuştur. Çünkü; infak olmadıkça muharebe olamaz. Zira; esliha, mühimmât-î harbiyye, efradın elbisesi, erzak, mekkâre ve nakliy-yât bunların cümlesi emvali sarfla hasıl olduğundan muharebenin rükn-ü mühimmi infaktır. Malını infakla beraber bedeniyle muca-hede edenlerin derecelerinin ulviyyetine ve mertebelerinin gayet büyüklüğüne işaret için bu'd-ü meratibe delâlet eden lafzıyla işaret olunmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet islâmiyyeti sebkedenle-rin efdâl olduklarına delâlet eder. Zira; islâmiyyeti âleme onlar neşredip garîb olduğu bir zamanda i'lâsma çalıştıklarından, izzet ve kuvvetini onlar tanıttıkları için sairlerinden ziyade fazl u me-ziyyetleri olduğunda şüphe yoktur. Hatta Resulullah'm «Ashabıma sebbetmeyin. Zira; ashabımdan birinin bir ölçek miktarı infakına sizden birinizin Uhud dağının miktarı inf akınız muâdil olamaz.» buyurması da ashabın sair nâsdan efdâl olduğuna delâlet eder Âye­tin Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olduğu mervî ise de itibar lâfzın umumuna olduğundan şu evsâf kendisinde bulunan kimselerin cümlesi bu faziletten hisseyâb olurlar.[14]

 

Vacip Tealâ feth-i Mekke'den evvel infak edenlerle sonra infak edenler arasındaki fark-ı azîmi beyandan sonra her ikisine de Cen­net vadettiğini beyan etmek üzere buyurdu.

[Gerek fetihten evvel, gerek sonra nifakla beraber muharebe edenlere Allahü Tealâ ve Cennet'in derecelerini vaadetti. Halbuki Allahü Tealâ sizin evvel ve âhir amelinizi bilici vq ona göre ceza

vericidir.]    Şu kadar ki Feth-i Mekke'den evvel iman edenlerle sonra iman edenler beyninde fark-ı azîm vardır.

Hulâsa; malından infak etmeyip buhledenlerin tevbihe şayan oldukları, semavât ve arzın mirası Allahü Tealâ'ya mahsus olup Mekke'nin fethinden evvel infakla beraber muharebe edenlerle fethinden sonra infakîa muharebe edenlerin dereceleri arasında büyük fark olduğu ve her iki sınıfa Allahü Tealâ'nın Cennet vadet-tiği ve kullarının her amellerinden haberdâr olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ her mü'mine Cennet vaadettiğini beyandan sonra Cennet'e nail olmanın bazı esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kimdir o kimse ki malını kendi rızası ile Allahü Tealâ'ya karz-ı hasen olarak vere de Allahü Tealâ da ona kat kat mükâfa­tını vere, o kimse için güzel ecir vardır.] Bu âyet; hüsn-ü rıza ile infak etmeye nâsı terğib için sevkolunmuştur. Çünkü; dini i'lâ için muharebede infak ve fukara-yı müslimîne muavenet her zaman ağ-niyâ üzerine lâzımdır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kimse karzan diğerine ver­miş olduğu para aynen onun eline gelip muavenette bulunduğundan dolayı sevabı fazla olduğu gibi fî sebilillah infak olunan malın faz­lasıyla mükâfatını görüp zayi olmayacağına binaen bu misilli rıza­yı Bari için infak olunan mala karz denilmiştir. Karzın hasen ola­bilmesinin şartı; on'dur: Hüsn-ü rıza ile olmak, Allahü Tealâ'nın rizası için injak etmek, helâlinden ve malının makbulünden olmak, hal-i hayatında kendinin muhtaç olduğu zamanda ehil olan fuka­raya vermek, mümkün mertebe gizli vermek, eza etmemek, riya karıştırmamak, verdiği her ne kadar çok olsa bile onu gayet az ad­detmek, nefsini aziz ve fukarayı zelil görmemektir. İşte şu evsafı haiz olan infak; karz-ı hasendir. Ancak bu evsafı haiz olmayan in­fak makbul olur ve sahibi de ecir alırsa da hasen olamaz, hasbeten lillâh infak eden büyük sevab alır ve o sevab ziyadesi ile olduğun­dan kerîm denilmiştir. Çünkü bu gibi ecir; sahibi için fevz ü necat ve bâis-i seâdet olduğundan kerim denmeye şayandır. Zira; sahi­bini korktuğu şeylerin cümlesinden halâs etmek suretiyle aynı ke­remdir.[16]

 

Vacip Tealâ hüsn-ü rızası ile malını fîsebilillâh sarfeden kim­seye büyük ve güzel ecir olduğunu beyandan sonra o ecrin zuhur edeceği günü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amellerinin kerîm olan ecrin şol günde zuhur eder ki o gün­de erkek ve dişi cümle ehl-i imanın amellerinin nuru ve ziyası onların Önlerinde ve sağ taraflarında sa'yeder olduğu halde ya Ek-rem-er Rusülî Sen ve görmek şanından olan kimseler görürsünüz.]

Yani; ey nebiyy-i muazzam! Tebşirât kabilinden olarak şol gü­nü hatıra getirmelidir ki o günde erkekleri ve kadınları onların in-fak ve sair ibadetlerinin ziyası önlerinde ve sağ taraflarında par­layarak onları Cennet'e alıp götürdüğünü görürsün. Onların nur-u iman ve ibadetle müşerref olarak görmek kendileri için bâis-i ne­cat ve saadet olduğu gibi nebileri için de bâis-i sürür ve mefharettir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile 'ehl-i imanın amel defteri Önle­rinden ve sağ taraflarından verileceğine binaen ibadet nurunun parlamasını beyanda bu iki cihet zikrolunmuştur. Herkesin nuru o günde ibadeti miktarıdır. Binaenaleyh; Resulullah «bazı mümi­nin yevm-i kıyamette ziyası Medine'den Sana'ya kadar bir mesafeyi ihata ve bazılarının ziyası da hemen ayaklarının ucuna kadar im-tidad eder.» buyurmuştur. İşte bu hadis-i şerif de herkesin nuru ameli miktarı olacağına delâlet eder. Bu nura ihtiyaç; arsa-i mah­şerde ye sırat üzerindedir.[17]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanın ibadetlerinin nuru parlayacağını be­yândan sonra o günde melekler tarafından nail olacakları iltifatı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i iman! Sizin için bu gün müjde vardır ki ebedi, için­de kalıcı olduğunuz halde altından nehirler akar Cennet'ler vardır. İşte şu Cennet'lere duhûl sizin için fevz-i azîm yani büyük kurtu­luştur.] Her türlü seâdete nail olmaktır. İnsan için bundan daha büyük felah olamayacağından şu duhule fevz-i azîm denmiştir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâmil olan mü­minlerin yevm-i kıyamette kıyametin şiddetini görmiyeceklerine delâlet eder. Çünkü; onların nurlarının parlaması ve Cennetle tebşir olunmaları bilkülliye kıyametin mihnetinden kurtulduklarına delildir. Zira; Cennet'le tebşir olununca onlar için hiç bir endişe kalmaz ki şiddet görsünler.[18]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette   ehl-i imanın halini beyandan sonra münafıkların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü mükerrem! Şol günü zikret ki o günde erkek ve kadın münafıklar ehl-i imana hitabederek «Ey müminler! Bizim tarafımıza teveccühle nazar edin de nurunuzdan biz de ziya alalım» demekle müminlere yalvarırlar,]

[Onların müminlerden ziya istemesi üzerine taraf-ı ilâhî'den denilir ki «Dönün arkanıza arayın nuru bakalım bulur musunuz?»]

Yani; bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile ehl-i ima­nı nur-u iman ihata edince onlar o ziya ile Cennet'e berk-ı hâtıf gi­bi yürüyüş ettiklerinde kıyametin şiddeti ve nifak u susaklarının karanlığı içinde kalan o nüfus-u habîsenin her taraflarını zulmet ihata ettiği zamanı hatıra getirin ki işte o zaman ehl-i nifak mümin­lere yalvarırlar ve derler ki «Ey ehl-i iman! Nazar-ı inayetle bize nazar edin de biz de nurunuzdan bir miktar istifade edelim, saye­nizde sayebân olalım, ağır gidin acele etmeyin de biz de size uya­lım». İşte münafıklar böyle demekle ehl-i imandan merhamet ta-lebederler. Fakat şu recâdan asla fayda görmezler. Çünkü; herke­sin ziyası kendi imanı ve amelinin nuru olduğu cihetle ancak kendişine mahsus olduğundan başkaları o nurdan istifade edemez. İşte o zaman taraf-ı İlâhî'den yahut müminler veya melekler tarafından münafıklara hitaben «Arkanıza yani dünyaya dönün a'mâl-i saliha işlemekle nur-ı İlâhî'nin esbabını arayın veyahut nurun taksim ol­duğu mahalden geldiniz, oraya dönün nuru oradan arayın» denil­mekle onlara cevab-ı yeis verilir. Çünkü; onların nurdan istifade­leri mümkün değildir. Zira nûr amel-i salih ve itikad-ı sahih eseri olup münafıklarda ise bunlardan hiç birisi olmadığından onlar o nurdan istifade edemezler. Zira; ekmeyen biçmez ve çalışmayan bulmaz. Onlara «dönün de nur arayın» demek istihza içindir ki nâs arasında tahkir ve terzil olunsunlar. Dünyaya dönmeleriyle emir murad olduğu takdirde bu emir onları ta'cîz içindir. Çünkü; dünya­ya dönmeleri muhal olduğundan muhal olan bir şeyle emir onları ta'zîb içindir. Onlar dünyada müminleri istihza ederlerdi. Ona mu­kabil olarak âhirette onlar da istihza olunurlar.[19]

 

Vacip Tealâ münafıklara verilen cevap üzerine aralarında ce­reyan edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Münafıklar müminlerden nurlanmak isteyerek sırata gelince görürler ki kendileriyle müminler arasında bir divar çekilmiş mü­minleri göremezler. O divarm bir kapısı var ki iç tarafında rah-met-i Ilâhfye doludur. Çünkü; müminlerin bulunduğu Cennet'tir, o kapının dış tarafında azab-ı İlâhî doludur. Çünkü; münafıkların bulunduğu Cehennem'dir.]

Vacip Tealâ kendine iman eden hâlis kullarını ziyafet-i rahma-niyyesine alarak rahmet deryasına müstağrak kılmakla taltif ve ehl-i ibâdeti nifak ve şikakla meşgul olan erbabı fısk u fücurdan temyiz eder ki erbab-ı fesadı kahr-ı İlâhi'si altında âh ü figâna dû-çâr eder. Çünkü; hâlis ile münafıkm makamlarını tefrik etmemek adalete münafîdir. Binaenaleyh; ehl-i imanı Cennet'le rahatgüzâr ve ehl-i nifakı Cehennem'de rahmetinden uzak kılmak ve azabına dûçâr etmekle tahkir ve terzil eder.

Hulâsa; münafıklar müminlerden nûr talebedince aralarına bir divar yani bir perde çekilip yekdiğerini göremez bir hale gele­ceği ve o divarda bir kapı olup müminlerin o kapıdan girecekleri ve kapının iç tarafı rahmetle dolu Cennet olup dış tarafında müna­fıklar kalarak orasının Cehennem ve aynı azab olacağı bu âyetten müsteiad olan fevaid cümlesindendir.[20]

 

Vacip Tealâ müminlerle münafıklar arasına çekilecek duvarı beyandan sonra o perdenin çekilmesini müteakib vâki olacak ahvâli beyan etmek üzere buyuruyor.

[Münafıklar müminlere nida ederek, derler ki «Ey ehl-i iman! Dünyada biz de sizinle beraber olmadık mıydı?». Müminler onlara cevabta «Evet! Siz de bizimle beraber bulundunuz, lâkin siz ken­dinizi nifak sebebiyle fitneye koymakla helak ve müminlere belâ isabetine intizar ve din-i islâmm hak olduğunda şüphe ettiniz, ölüm size gelinceye kadar bâtıl emelleriniz sizi mağrur etti» demekle münafıkların dünyadaki hallerini beyan ederler.]

Yani; müminlerle münafıklar arasına duvar çekilince müna­fıklar müminlere tazarru ederek derler ki «ey ahkâm-ı İlâhiyyeye itaat eden müminler! Dünyada biz de sizinle beraber bulunmadık mı, ekmek yiyip su içmedik mi? Şu halde burada bizden niçin ayrı­lıyorsunuz ve biz neden zulümât ve azab içinde kaldık, sizin nail olduğunuz nimetlerden neden mahrum olduk?» Münafıkların böy­le demeleri üzerine müminler cevap olarak «Evet! Dünyada siz de bizimle beraber bulundunuz ve lâkin siz müminlere husumet ve Resulullah'a buğz u adavet etmekle nefsinizi fitneye atarak ihlâk ettiniz ve ehl-i imanın inkırazını gözettiniz, din-i Muhammedîde şekkederek bir takım bâtıl emeller ve evham u hayâlât ölüm ge­linceye kadar sizi mağrur etti. İşte şu ef'âlinize ceza olarak bütün nimetlerden mahrum olduğunuz halde zulümât içinde kaldınız» derler ve dünyada her ne kadar zahirde müminlerle beraber olsa­lar da batında ve itikad-ı amelde ayrı olduklarından dolayı âhiret-te ayrı düştüklerini beyan ederler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ münafık­ların Cehennem'e duhullerine dört sebep beyan buyurmuştur : Birincisi; küfür ve sair günahları işlemekle nefislerini ih­lâle etmeleridir. İkincisi; Resulullahhn vefatı ve i&lâmın inkırazıyla nefislerinin halâsına intizar etmeleridir. Üçüncü-s ü ; Rasulullah'ın nübüvvetinde, kıyamette ve ahval-i âhirette şekketmeleridir. Dördüncüsü; tul-ü emelle mağrur olma­larıdır. Çünkü tul-ü emel; insana âhireti unutturur, kalbe kasavet verir, hırs ve tama'ı arttırır. Bunların cümlesi envai hayrattan mahrumiyyete ve azâb-ı Cehennem'e sebeptir.

E mr ull ah ile murad; ölüm olduğuna nazaran münafıklar şu beyan olunan evsaf-ı mezmumeye ölünceye kadar devam ettik­lerine işaret için intihaya delâlet eden lâfzı vârid olmuş­tur.

Bu âyeti celile; uzun mesafenin, sadânın işitilmesine mani ol­madığına delâlet eder. Çünkü; Cennetle Cehennem arasında uzak mesafe odluğu halde ehl-i Cehennem ve ehl-i Cennet aralarında muhave|r^ı cereyan edeceğini bu âyetle Cenab-ı Hak beyan buyur­muştur][21]

 

Vacip Tealâ münafıkları evham ü hayalâta düşüren kimler ol­duğunu! beyan etmek üzere buyuruyor

[Sizi Allahü Tealâ'ya şeytan mağrur etti.]

Yani; ey münafıklar! Sizi bir takım evham ü hayalâtla aldatan ve iğfal eden şeytandır. Zira; şeytan size Allahü Telaâ'mn afv edici ve kerîm olduğunu beyan ederek «istediğinizi işleyin çünkü; Al-lah affeder.» demekle Allah'ın affına sizi mağrur etti. Garûr ile murad şeytandır.    Çünkü şeytan;    ilmine mağrur olarak Hz. Adem'e secdeden istinkâf ettiği için garûr denmiştir.[22]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanla münafıklar arasında cereyan edecek muhavereyi beyandan sonra yevm-i kıyamette onlardan azabın mündefi' olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey münafıklar! Haliniz böyle olunca o günde sizden fidye alınmaz ki nefsinizi azahtan kurtarasınız ve küfürlerini izhar eden kâfirlerden dahi fidye alınmaz ki onlar da kendilerini azabtan kur-taralar.]

Yani; cümle esrarın meydana çıktığı kıyamet gününde günah­lara fidye ve kefaret kabilinden olan iman ve tevbe sizden kabul olunmaz ki o tevbe sebebiyle azabtan kurullasınız, kezâlik şol kim­selerden de kabul olunmaz ki onlar alenî kâfir olmuşlardı. Zira; o günde iman ve tevbe fayda etmez! Çünkü; teklif sakıttır. İman ve tevbe tekâlif kabilinden olup kıyamet günü ise tekâlifin zamanı değildir. Münafıkların küfrü gizli olup kâfirlerin küfrü alenî oldu­ğundan her ikisi de kâfirler ise de yekdiğerine küfrü icrada muga­yir olduğundan ikiden birini ahar üzerine atfetmek sahihtir. Bina­enaleyh; kâfirin münafık üzerine atfolunmasından münafıkm kâfir olmaması lâzım gelmez.

[Cehennem ateşi sizin mekânınızdır, Cehennem sizin veliy-yi 1 akrâbinizdir. Cehennem ne çirkin varılacak mahaldir.]    Şu halde sizin yardımcınız, r üs vay lığınız, muininiz ağlamanız ve çareniz ise ebeden İCehennem'de yanmanızdır. Çünkü; ef âliniz sebebiyle Ce-henem'e lâyıksınız, ahvaliniz ateşe liyakatinizi beyanda kâfidir. Binaenaleyh; sizin için hakiki bir yardımcı yoktur.[23]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ve münafıkların hallerini beyandan son-ıüminlerin ibadette tekasülleri üzerine itâb etmek sadedinde buyuruyor.

[Yakîn olup zamanı geldi mi şol müminlere Allah'ın zikri ve Cenab-ı Hak tarafından nazil olan Kur'an için kalplerinin korka­cağı ve haşyet edeceği zaman.]

Yani; müminlere zikrullah ve Kur'an için kalplerinin korka­cağı ve rikkat edeceği zaman gelmedi mi, halâ mı tekâsül üzere bu­lunacaklar? Halbuki tekâsül zamanı geçti, kalplerin haşyet edeceği zaman hulul etti. Çünkü; islâmiyyet takarrür ve delilleri tavazzuh eyledi. Tereddüde mahal kalmadı. Binaenaleyh kalplerin mutmain olarak çalışacağı ve haşyet üzere bulunacağı bir zamanda niçin haş­yet üzere ibadete devam etmiyorlar?

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i islâm Mekke'de iba­dete pek ciddiyetle çalıştıkları halde Medine de o kadar çalışkan olmadıklarına binaen eski hal üzere çalışmalarım tenbih için bu âyet nazil olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran âyetin münafıklar hakkında nazil olması muhtemel ve mervidir. Buna nazaran manâ-yı âyet: i Lisanlarıyla imanı izhar edip kalplerinde küfrü saklayan içi mü­nafık dışı mümin olan kimselerin Allah'ın zikrine ve hak olarak nazil olan Kur'ana kalplerinin haşyetle iman edecekleri ve kalple­rinin mutmain olacağı, tereddütten feragat edecekleri zaman gel­medi mi?] demektir. Fakat (İbn Mes'ud) hazretlerinin «İslâm ol­duğumuzla bu âyetin nüzulü arasında dört sene vardır» buyurduğu mervidir. Bu rivayete nazaran âyet müminler hakkında nazil ol­muştur. Çünkü; hicretten sonra ashâb-ı kiram kolaylıkla maişete ve rahata vasıl olunca bazı nafile ibadetlere fütur ve keselân arız olduğundan bu âyetle itâb olunmuşlardır. Ve âyetin âhiri de bu rivayeti teyîd eder.

Zikrullaha h'u§u'un manâsı; evamir ve nevahîye tamamiyle inkiyâd etmektir, Hak olan Kur'ana huşu 'un manâsı; mevâizine i'tinâ etmek ve ahkâmı ile âmil olmaktır.

[Müminler kendilerinden evvel geçen şol kimseler gibi olma-Ş .sınlar ki onlara bundan evvel kitap verildi amel etmediler. Yehûd'aJ Tevrat, Nasarâ'ya İncil verildiği halde ameli terkettiler. Zira; onlar,, üzerine zaman uzadı ve zamanın uzamasıyla kalpleri kasavetlendi.^ Gerek Zikrullah'ın ve gerek kitaplarının ahkâmı tesir etmez oldu.f Çünkü; onlardan çokları taât-ı Ilâhî'yeden hariçler ve evânıir-i îlâ-j hî'yeye imtisalden beriler, hudud ve ahkâmına riayetten ârîlerdir.]| Bunların cümlesi kasâvet-i kalp neticesidir.                      

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ümmet-i Muhammed'den evvelj kendilerine kitap verilen kimselerle murad; Yehûd ve Nasarâ^dvr Emedle murad; kendileriyle nebileri arasında müddetin uzamaM, sidir. Çünkü; nebinin vefatı sebebiyle nur-u nübüvvetin ziyası uza-f dıkça ümmette kasâvet-i kalp, atalet ve ibadette tekâsül çoğalır^ Yahut gafletle Ömürlerinin uzamayıdır. Çünkü; gaflet içinde ysşa-Ş-dıkça kasâvet-i kalp hâsıl olur. Yahut tul-ü emeldir. Bu sebeblöj kasâvet-i kalp çoğalır. Emed'le şu manâlardan hangisi murad olunursa olunsun kasâvet-i kalbe sebep olacağına işaret için sebebiy-i yete delâlet eden jâ lafzıyla vârid olmuştur. 

İşte Cenab-ı Hak müddetin uzamasıyla kasâvet-i kalp hasıj olarak kitaplarının ahkâmından müteessir olmayıp şehevât-ı nef-? saniyelerinin galebesiyle ihtilâfa düşen veı ahkâmı tağyirle bir takim bid'atlar icad eden Yehûd ve Nasarâ gibi olmamalarını üm-met-i Muhammed'e bu âyetle tavsiye ve bu gibi bid'atlar icadına sebep ise zamanın uzaması olduğunu beyan buyurmuştur. Yani «zamanın uzaması kitabınızla amelinize mani olmasın. Binaena­leyh; kitabınıza inkıyadınıza, nebinize imanınıza ve dininize riaye­tinize devam edin, ümmet-i Musa ve İsâ gibi olmayın» demektir. Şu halde âyetin lâfzı haber ise de manâsı inşâ ve nehiydir.[24]

 

Vacip Tealâ kasavetle Ölmüş olan kalplerin Zikrullah'la ihya olunacağını beyandan sonra zikirle kalbin ihyasını yağmurla arzın ihyasına; teşbih etmek üzere buyuruyor.

[Ey ehl-i iman! İyi bilin ki Allahü Teaîâ yer yüzünü öldük­ten sonra rahmetler vasıtasıyla ihya eder. Muhakkak biz sizin için hidayetinize delâlet eden âyetleri lâyıkıyla düşünüp istidlal etme­niz için size beyan ettik.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celîle; Ölmüş kalbin zikre devamla ihya olunacağını kuruduktan sonra yağmur sebebiyle ihya olunan arza teşbih için sevkolunmuştur. Şu halde nasıl ki Ölmüş arz raiimet sebebiyle ihya olunuyorsa kasavet sebebiyle kurumuş kalplejr1 rahmete benziyen Zikrullah'la hayat bulur. Kalbin hayatı ma'kulât kabilinden olduğu cihetle kalbin ihyasını arzın ihyasına teşbih ma'kulü mahsusa teşbih kabilindendir. Emvâtm ihyası da arzın ihyasına müşabihtir, bunların cümlesine delâlet eden âyetler taraf-ı İlâhî'den kullarına beyan olunmakla tarik-ı hakka irşâd olunmuştur, beyan oluna.n âyetler cümlesinden birisi de arzın ihyâ-sıdır. Bunların her birin:i beyan; insanların düşünmesi içindir. Çün­kü aklı olan kimse için ].âzım olan; ayât-ı beyyinâtı düşünüp mevâ-izini kabul etmek ve âyetlerin işaretlerini anlayıp hikâyelerinden ibret almaktır.

Bu âyet; ehl-i imanı Zikrullah'a terğîb ve kasâvet-i kalpten] tenfîr etmiştir. Çünkü; Allahü Tealâ rahmetle kurumuş topraktan otları bitirip gûnâ gûn çiçekler ve meyveler halk ettiği gibi Zik-J rullah sebebiyle kalbte çiçeklerin envai mesabesinde türlü ibadet-j ler ve ihlâslar meydana getirir. Binaenale5rh; mümin olan kimseniii zikrin meyvesini toplamak için çalışması lâzımdır.[25]

 

Vacip Tealâ kalb-i insana tesir eden Zikrullah'ı beyandan sona­ra merhamet ve rikkat eseri olan ibadet-i mâliyyeye dahi terğiti etmek üzere buyuruyor.

[Sadaka veren erkekler ve dişilerin ve Allahü Tealâ'ya karz4ı hasen mesabesinde fukaraya nafile sadaka verenlerin dünyada ec*i iki kat ve âhirette sevapları gayet güzel olur.]                  

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sadaka ile murad; zekat gibi vacip olan, karz ile murad; nafile olandır. Şu halde ge­rek vacip ve gerek nafile sadakanın ecri iki kat olup gül ü gıştan, mihnet ü meşakkattan hali keremle muttasıf olacağını beyanla Va­cip Tealâ ağniyâyı fukara ve zuafaya muavenetle ihtiyaçlarını defettirmek suretiyle rahatlarını temine teşvik etmiştir. Nafile; borç olmayarak yalnız ihsandan ibaret olduğu cihetle karz-ı hasene teşbih olunmuştur. Çünkü; insanların yekdiğerine karşı karzı borç olmayarak mücerret nruavenet-i içtimaiyye esasına mübteni oldu­ğu gibi karz-ı hasen tâbir olunan nafile sadaka da aynı haldedir. Karzın hasen olmasına gelince; yukarıda beyan olunduğu gibi tay-yib veçhile olan maldan niyyeti hâlisa ile müstahak olan fukaraya vermektir. Ecrin iki kat olması; sadakayı malından ayırmakla uh­desine terettüb eden vazifeyi îfa ettiği cihetle ibadet olduğu gibi fukaranın ihtiyacını defetmek de ayrıca bir ibadet olduğundan her iki ibadet mukabilinde bir sadakanın ecri iki.kat olacağı beyan, olunmuştur.[26]

 

Vacip ÎTealâ müminlerle münafıkların hallerini beyandan son­ra müminlerle kâfirlerin hallerini bevan etmek üzere buyürüyor

[Şol kimseler ki onlar Allah'a ve Resullerine ihlâs üzere iman ettiler. İste onlar ancak hakiki iman eden sadıklardır ve nebilerini tekzib eden ümmetler aleyhlerine şahidlerdir, Rab'ları huzurunda şehadetleri makbuldür, onlar için âhirette ecr-i azîm ve nur-u vasi' vardır.]   

sol kimseler ki onlar Rab'larına küfrettiler, kendilerini irşad için taraf-ı İlâhî'den gönderilen Resulleri ve o Resuller vasıtasiyle inzal olunan kitapları ve kitapların âyetlerini tekzib ettiler. İşte şu küfürj ve tekzib ile me'lûf olanlar Cehennem ashabıdırlar.]

Yani; şol kimseler ki onlar Allah'ın vücudunu ve vahdaniyye-tini tasdik, kendilerini doğru yola sevk için gönderilen Resullerine iman, zahir-i bedenleriyle amelleri eda etmekle imanlarını te'kîd ve ihlâslarmı te'yîd ettiler. İşte onlar hakikatta kemal-i sadâkatla sâdıklardır. Çünkü; enbiyayı derhal tasdika müsaraat ve tekzibten ictinab ettiler, şu nebilerini tasdik edenlerin. Rab'ları indinde şeha­detleri makbuldür. Binaenaleyh; huzur-u İlâhî'de her neye şehâdet etseler red olunmazlar. Çünkü; Allah'ın emirlerine imtisal ve ne-hiylerinden içtinabla adalet mertebesini ihraz ettiklerinden şeha­detleri kabule şayandır, onların bu amellerine mükâfat olarak bü­yük Rab'ları indinde hazırlanmış ecir ve cânib-i ilâhî'den mev'ûd olan nûr vardır. Zira; muttasıf oldukları iman ve sadâkatin seme-ratmı toplamaya şayandırlar. Amma şol .kimseler ki onlar küfürle muttasıf oldular, cümle âyetleri tekzib ettiler. İşte onlar; Cehen-nem'e mülâzım ve musahiblerdir. Çünkü; onlar küfürleri ve tekzibleri sebebiyle ebedi Cehennem'de kalacakları cihetle daima Ce-hennem'e ^nusahîblerdir. Binaenaleyh; Cehennem'den ayrılmazlar. Hulâsa; Allah'a ve Resullerine iman edenlerin sadakat merte­besini ihraz ettikleri, makbulüşşehâde oldukları ve küfredenlerin Cehennem'e mülâzim olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[27]

 

Vacip Tealâ kâfir ve mümin insanların hallerini beyandan son­ra kâfirlerin mağrur oldukları dünyanın halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mükellef olan insanlar! Siz iyi bilin ki hayat-ı dünya; ehl-i gafletin oynadığı bir takım bâtıl oyuncak ve müddet-i ömürlerinde nefislerini faydasız meşakkata duçar eden lehviyyâttan ibaret ol­duğu gibi şeytanın kendilerine tezyin ederek nefislerinin arzu etti­ği taam, güzel elbise ve hayalât kabilinden olan lezzât-ı vehmiyye ve şehevât-ı hayvaniyyeden ibaret olan ziynettir. Hayat-ı dünyanız; sizin beyninizde yekdiğerinize karşı mal ü mansıbınız, servet ü sa­manınızla iftihar etmekten ibaret ve emval ü evlâdınızla birbiri­nize karşı çoğalmak, muavenet ve müzaharette adedinizi teksir et­mektir.] Halbuki bunlardan hiç birinin kararı olmadığı cihetle sevinmeye değer bir şey değildir.[28]

 

Vacip Tealâ dünyanın bazı evsâfını beyandan sonra herkesçe malûm olan bir suret üzere dünyanın halini temsil etmek zımnında buyuruyor,

[Hayat-ı dünyanın sıfatı ve hal ü sanı şol yağmura benzer ki o yağmur yağar otları, ekinleri bitirir. Biten otların ve ekinlerin kesreti, güzelliği kâfirleri teaccübe sevkeder, sonra bir âfetin isa-betiylc o kâfir görür ki o otlar ve ekinler kuruyup, sararmış solmuş, yüzüne bakılmaz bir hale gelmiş, bununla da kalmaz onun kuru­larını rüzgâr savurur ince saman çöpü olarak havaya uçar, hiç fay­dasız mahv ü nâbûd olur gider.] İşte insanın dünyada geçirmiş ol­duğu hayatın hali de böylecedir. Zira; bakâsı yok, zevali ise serî'-dir. Binaenaleyh; nimet-i İlâhiyyeyi münkir olan âsilerin müddet-i Ömürleri ve dünyada zevkiyâtla geçirmiş oldukları sefahat evvelin­de revnaklı görünse de âhirinde kurumuş otlar gibi mahvolur hiç birinden fayda görmez. Çünkü; sermaye kabilinden olan ömrünü ticaret kabilinden olan a'mâl-i sâlihaya sarfetmedi ki fayda görsün, belki onun ömrü kendi hakkında vebalden başka bir şey olamaz.

[Halbuki âhirette şiddetli azab vardır,]

Yani; hayat-ı dünyası lu'b ve lehivden ibaret olanların dünya­da amelleri ve bâtıl olan. şeylere sa'y ü gayretleri heba olur, bu za­rar u ziyanla da kalmazlar. Zira; onlar hakkında âhirette şiddetli azab vardır. Çünkü; bunlar görürler ki mağrur oldukları malları gitmiş, lezzeti kalmamış ve bütün sa'yleri heba olmuş. Artık onlar için ebeden hasretten başka bir şey kalmaz. Zira; malını Allah'ın gazab edeceği yerlere sarf ettiğinden onun için azab üzerine azab-tan başka bir şey olmaz.

[Âhirette Allah'ın evliyasına mağfiret-i azîme ve erbab-i tâa-ta rizay-ı sübhanî vardır.]

Yani; Allahü Tealâ'ya itaat edenlerin günahlarını mahıv, ha-tîelerini setir ve rıza-yı İlâhî vardır ki o rızanın miktarını Allah'­tan gayrı kimse bilmez.

Vacip Tealâ dünyanın halini beyandan sonra âhirette ahvali ikiye taksirn etmiştir ki insanlar için âhirette ya azab-ı şedîd ve yahut mağfiret-i rıdvan vardır. Bu ikiden başka bir şey olmayacağını Vacibül vücud suret-i kafiyede beyan etmiştir. Mağfiret ve rıza­nın kesret ve azametine işaret için mağfiret ile rıdvan, tazime de­lâlet eden tenvin ile varid olmuştur.[29]

 

Vacip Tealâ dünyanın hâsılatı âhirette ya azab veyahut mağ­firet olduğunu beyandan sonra hayat-ı dünyanın azıcık bir menfe-attan ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hayat-ı dünya olmadı, illâ mağrur olanlara azıcık attan ibaret oldu.]

Yani; dünyaya itimad ederek ancak dünyaya sa'yedip âhiret-ten i'raz edenler için hayat-ı dünya azıcık dünya metamdan ibaret­tir. Çünkü dünya; hud'a ve yalan mahalli olduğundan yalan ve hile ile dünyaya sarılan ve güvenenler helake müstehak oldukları gibi izzet ve sürurdan ve envai nimetten mahrum olacakları şüphesizdir.

Fahri Râzi'nin (Sa'd b. Cübeyr) hazretlerinden rivayeti veç­hile dünyanın mezmum olması; insanı âhiretten meşgul kılıp dere-cât-ı âhirete mani olduğu takdirdedir. Amma dünya, rıza-yı Ilâhî'yi tahsile ve âhireti talebe vesile olduğu takdirde memduhdur. Çün­kü; ebedî bir hayata ve rahata vesiledir. Zira sebepler; mekasıdm hükmünü haiz olduğu cihetle âhirete vesile olan dünya âhiret hük­mündedir. Binaenaleyh; eğer dünya Cennet'e vesile olursa Cennet gibi memduh, Cehennem'e vesile olursa Cehennem gibi mezmum olacağı şüphesizdir. Çünkü; lilvasâil hükmülmakasıddır. Yani; ve­sileler için maksatların hükmü vardır.[30]

 

Vacip Tealâ dünyayı ve dünyanın akibetini, âhireti ve âhiret üzerine terettüb edecek menfeat ve mazarratı beyandan sonra de-recât-ı âhirete terğib etmek üzere :

[Sizi terbiye eden Rabb'inizden günahınızın mağfiret olunma­sına sürat edin ve bir Cennet'i tahsile sürat edin ki o Cennet'in vüs'ati ve genişliği yerle göğün vüs'ati kadardır, o Cennet Allah'a ve 'Resullerine iman eden müminler için hazırlanmıştır.]

Yani; fıtrat-ı hidayet üzere sizi terbiye eden Rabb'inizden gü­nahınızın af ve mağfiret olunmasının esbabını tahsile müsaraat edin ve bir Cennet'e müsaraat edin ki o Cennet'in bolluğu semavât ve arzın bolluğu gibidir, o Cennet şol kimseler için hazırlanmıştır ki o kimseler Allah'a ve Resullerine iman etmişlerdir. İşte o Cen-net'i tahsile sa'yedip, birbirinizle müsabaka edercesine sür/at edin ki haib ü hâsir olmayasınız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile mağfirete müsabaka ile murad; tevbe etmek, günahlardan kaçınmak ve ibadete çalış­mak gibi mağfiret icabeden esbaba müsaraat etmektir. Çünkü ge­rek mağfiret, gerek Cennet'in her ikisine de nail olmak; cemi gü­nahlardan sakınmak ve taâtın küllisi ile meşgul olmakla olur.

Her şeyin tülü arzından daha ziyade olduğundan Cennet'in vusatmda mübalega için arz zikr olunmuştur ki arzı semavât ve arz miktarı olan Cennet'in, tülü kat' ender kat fazla olacağına işaret edilmiştir. Mücerred imanı olan kimsenin taâtı olmasa dahi Cen­net'e gireceğine bu âyet delâlet eder. Çünkü Cennet'in yalnız Al­lah'ın ve Resullerine iman edenler için hazırlandığını beyan sıra­sında yalnız imanm zikrolunup da tâatm meskût kalması Cennet'e duhulde mücerret imanın kâfi olacağına delâlet eder. Amma sair taatin terkinden dolayı ikab olunması, ba'del'ikâb Cennet'e girme­sine mani değildir. Şu kadar ki iman üzere vefat etmek şarttır. Binaenaleyh; evvelâ iman edip de sonra imanı terkeden murtede âyet şamil olmaz.[31]

 

Vacip Tealâ Cennet'e girmek fazl-ı İlâhî olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[işte şu nimet-i Cennet mücerret fazl-ı Ilâhî'dir. Dilediğij luna verir. Zira; Allahü Tealâ büyük ihsan sahibidir.]

Yani; şu Cennet ve nimetleri ve Cennet'e girmek yalnız Al­lah'ın lütf u ihsanıdır. Binaenaleyh; dilediği kuluna verir. Zira; kuldan sebketmiş ve bu nimeti icâb eden bir şey bedelinde değildir. Şu halde kullarını Cennet'e koymak Allahü Tealâ üzerine vacip değildir. Belki mücerred inayet-i İlâhiyedir. Fakat bu inayet diğer âyetlerle de beyan olunduğu veçhile emrine imtisalle itaat eden kullarına vâki olur, yoksa âsilere inayet olmaz, belki âsilere ihanet olur. Şu halde nefs-i Cennet'e girmek amel mukabili değil fazl-ı îlâhî'dir, lâkin Cennet'te verilecek derecât amel mukabilidir. Bi­naenaleyh amel; mucib-i Cennet değilse de mucib-i derecât ve ni­mettir.

Fahri Râzi'nin beynaı veçhile Vacip Tealâ Cennet'te kullarına vereceği atıyyenin azametine işaret için kendisinin fazl-ı azîm sa­hibi olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; atiyyenin sahibi fazl-ı azîm ve ihsan-ı vâsi' sahibi olunca onun atiyyesi de kendisinin aza-metiyle mütenâsib olacağı tabiidir. Binaenaleyh; fazl-ı azîm sahibi olduğunu beyan; atıyyesinin büyüklüğünü beyanı müstelzimdi[32]

 

Vacip Tealâ mağfiret icabeden esbaba tevessülü emrettikten sonra her şeyin levh-i mahfuzda yazılı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor

[Gerelfyer yüzüne, gerek nefsinize bir musibet isabet etmez, illâ o musibeti ve nefsinizi biz halketmezden evvel o musibet Levh-i mahfuzda yazılıdır. Zira; vukuundan evvel musibeti levh-i mahfuz­da isbat etmek Allahü Tealâ üzerine gayet kolaydır.]

Yani; kaht u gala gibi yer yüzünde, hastalık, fakr u faka gibi nefsinizde olan musibetler olmadı, ancak o musibeti biz halketme-den daha evvel levh-i mahfuzda yazılıdır. Zira şu mesaibi yazmak; Allahü Teaiâ'nm ilmi dahilinde olduğu için kolaydır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile yer yüzünde mu­sibet; kaht u gala, yağmurların yağmaması, meyvelerin nok­san olması, ağaçlan böcek yemesi, otların az bitmesi, rüzgârın ha­sılatı yakması, ekinleri don alması, tufan ve ^eyelâp gibi şeylerin vücud bulması, zelzele gibi afetlerle bazı beldelerin harabolması, açlık ve susuzluk gibi âfetlerin birbiri arkasında gelmesidir. Nufus-u beşerde musibet; hastalık, evlâdın ölümü, fakr u faka, evlâd ü iyalin itaat etmemesi ve bir takım günahlara cür'etle nefsini mehlekeye atmasıdır. İşte musibetlerin cümlesi halkolunmadan evvel ilm-i İlâhî'de dahil ve Levh-i mahfuzda ya­zılıdır, bunları vukuundan evvel yazmak Allahü Tealâ üzerine ko­laydır.

deki zamir; arza ve enfüse râci olmak ihtimali varsa da musibete râci olmak evlâdır. Zira bu makamda maksud olan; musibettir. Çünkü «arzda ve enfüste musibet olmadı, illâ halkolunmazdan evvel kitapta yazıldı» demek «O musibet halko­lunmadan evvel» demektir ki her halde arz veya enfüs halkolun­madan demekten evlâdır.

Hulâsa; yerde ve nufus-u beşerde vaki olan musibetlerin cüm­lesi vukuundan evvel Levh-i mahfuzda yazılı olup bunları yazmak ise Cenab-ı Hak üzerine gayet kolay olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ mesâibin cümlesi Levh-i mahfuzda yazıldığını be­yandan sonra vuku bulmadan evvel cümle vukuatı yazmanın hik­metini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin nimet-i dünyadan elinize gelmeyen ve ulaşamadığınız lezzât ve şehvetinizin fevtine esef ve Allah'ın size vermesiyle eli­nize gelen nimetlere ferah etmemeniz için musibetlerin cümlesi vukuundan evvel Levh-i Mahfuza yazılmıştır.] Şu halde geçmişe esef ve geleceğe ferah etmekte asla fayda yoktur. Çünkü; fevti mu­kadder olan şeyin elbette fevtolacağmı ve gelmesi mukadder olan şeyin elbette geleceğini bilen bir kimse geçene esef, geleceğe ferah etmez. Zira; esefte, sürür ve ferahta fayda olmadığını bilir ki gide­cek olan şey esef etse de etmese de gider, gelecek olan şey de fe­rah etse ve etmese herhalde gelir çünkü; mukadderdir.[34]

 

Vacip Tealâ herkesin nail olduğu nimet sebebiyle fukara üze­rine tekebbür icadedecek kadar ferah etmemesi lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Halbuki Allahü Tealâ dünya nimetiyle iftihar eden her i kebbiri sevmez.]

Yani; bakası olmayıp her zaman zevale mağruz olan fât-ı dünyeviyyeye mağrur olarak iftihar edici kibredenlerin hiç bi­risini Allahü Tealâ sevmez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile herşeyin   mukadder   ol­ması; nasın rahatı içindir, Resulüllah'm kavl-i şerifi de bu manâyı teyid eder. Yani «Bir kim­se kaderde olan sırr-ı İlâhî'yi bilirse onun üzerine musibetler kolay olur» demektir.

Bir kimsenin nail olduğu nimete ferah etmesi geçmişe esefin­den daha kötü olduğunu beyan ve işaret için Allah'ın verdiği ni­mete iftihar eden kimseye mahabbet etmediğini beyan ferah aka­binde varid olmuştur. Şurasını bilmeli ki şükürle beraber nimet üzerine ferah memduhtur. Zira mezmum olan ferah; kibirle bera­ber olan ferahtır. Yani mezmum olan ferah bir ferahtır ki haddini tecavüz ederek kibre bâdı olandır. Binaenaleyh; nail olduğu nime­tin şükrünü eda ile beraber ferah mezmum değildir.[35]

 

Vacip Tealâ mütekebbir-i fahurun mahabbet-i İlâhî'yeye nail olamayacağım beyandan sonra mütekebbir-i fahurun bazı evsafını beyan!etmek üzere buyuruyor.

[Mütekebbir-i fâhûr sol kimseler ki onlar Allah'ın verdiği ni­mette buhl ve fukaraya tasadduktan imtina ederler, akran ve em­sallerine tefevvuk edecek kadar nimet ellerine gelince gayet im­saklerine binaen şâir nasa da buhletmeleriyle emrederler.] Ki buhl gibi sıfat-ı mezmûmede kendilerine bir takım arkadaşlar bulsunlar ki buhulden arız olacak ar yalnız kendilerine lâhik olmasın ve di­ğer bahiller arasında bunların da isimleri kaybolsun. Çünkü; «Be­lâ umumî olursa tayyib olur» fehvasınca herkesle beraber zemmo-. lunmak kendilerine o kadar tesir etmesin. Şu halde bunlar fukarayı dünya nimetinden mahrum etmeye çalıştıkları gibi ağniyâyi da âhiret nimetinden mahrum etmeye çalışırlar.[36]

 

Vacip Tealâ bunların bunlunun zat-ı İlâhî'sine zarar verme yeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki Allah'ın emrine arkasını döner ve nimetine şükürden i'raz eder. Onun i'razi Allahü Tealâ'ya asla zarar vermez ve şân-ı ülûhiyeite bir şey noksan etmez. Zira; Allahü Teaiâ mu­hakkak ganî, her fiilinde memdûh ve senaya müstehaktır.] Çünkü; Allahü Tealâ bizatihi kullarının tâatmdan müstağnidir ki ibadetin menfeatı ve terkinden hasıl olan mazarrat ibâda ait olduğundan Cenab-ı Hakkın zatına nisbetle abdin ibadetinin vücudu ve ademi müsavidir. Binaenaleyh bâhilin buhlünden arız olacak ayıp; ancak bâhile aittir, Allahü Tealâ'ya bir şey râci1 olmaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bâhilin buhlünü bildiği halde bâhile malı ihsanında yine senaya lâyık ve hani­de müstahaktır. Zira şan-ı ülûhiyete lâyık olan; rahmet kapılarını herkese açmak, nimet deryasını umum kullarına tamim ve bezlet-mektir. Amma o nimetten dünyevî ve uhrevî istifade edip etmemek abdin vazifesidir. Şu manâya işaret için Cenab-ı Hak kendinin gar nî ve hamîd olduğunu beyan buyurmuştur.[37]

 

Vacip Tealâ buhlün mezmum olduğunu beyandan sonra cümle kullarını doğru yola sevk ve irşâd etmek üzere Rusül-ü kiramı gön­derdiğini beyan zımnında buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki biz aza met-i şanımızla kul­larımızı irşâd için açık mucizelerle Rasullerimizi gönderdik, onları zahir ve bahir delillerle te'yîd ettik, Resullerimizle beraber ibâdın ahvaline evi âk olan ahkâmı beyan eder kitap da inzal ettik ki o ki­taptan, sebeb-i necâdları olan ahkâm-i şer'iyyeden istifade etsinler, enbiya-yı kiramla beraber mizanı da inzal ettik ki nâs muamelele­rinde adaletle kaim olsunlar.] Herkes hakkına razı olup gayrın hu­kukuna tecavüz etmesin, yekdiğerini noksan veya ziyade muamele

etmekle zararlandırmasm. Zira; dır. Yani «İslâmda ne bir taraftan, ne de iki taraftan zarar yok» de­mektir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile gerek enbiyayı gön­dermek, gerek kitabı ve mizanı inzal etmek; cümlesi nâsm adaletle kaim muamele yapması içindir. Zira; enbiya halka' doğru yolu gös­terir ve menfeatlarına irşâd ederler, kitap da menafi-i dünyeviyye ve uhreviyyeyi nâsa beyan, mîzan ise yekdiğerine ziyade ve nok­sanla tecavüzden muhafaza eder. Şu halde bunların hepsi halkın rahatım ve muamelâtta adaleti temine ve intizamı âlemin lâyıkı veçhüzere ceryanma hadimdir.

Bazı rivayete nazaran mîzan; evvelâ Hz. Nuh'a nazil olmuştur. Çünkü; Cibril-i Emin mizanla geldi, Hz. Nuh'a teslim etti ve kav­minin mizanla muamele yapıp yekdiğerini ziyade veya noksan alış verişten himaye etmeleri lâzım olduğunu tavsiye etti.[38]

 

Vacip Tealâ kullarına ahkâmını tebliğ edecek Resullerini gön­derdiğini ve ahkâmını beyan eder kitabını inzal ettiğini beyandan sonra ahkâmı tebliğe vasıta ve âlet olan kılıcın madde-i asliyyesi olan demiri inzal ettiğini beyan etmek üzere  buyuruyor.

[Biz Azimüşşân demiri inzal ettik. Zira; demirde şiddet-lBzî-me ve nâs için menfaat-ı kesire vardır.]

Yani; hakkı kabul etmeyen muannidlere hakkı kabul ettirmek için biz demiri inzal ettik. Zira cadde-i şeriattan çıkmışları ve din-i mübinden ayrılmışları hakka davet hususunda demirde mihnet-i azîme ve savlet-i şedide vardır. Çünkü; bütün alât-ı harbiyyenin top ve tüfek gibi edevât-ı nâriyenin cümlesi demirden olup cemi' sanayi' demire muhtaç ve cümle alât-ı smaat demirden hasıl oldu­ğundan nâs için demirde bir çok menfeat vardır. Binaenaleyh; de­mirden intifa etmedik bir kimse olmayıp cümle nâsm intifa etti­ğine işaret için nâs lâfzında bulunan elif lam, istiğraka mahmuldür. Çünkü insanın hey'et-i içtimâiyyesi dört şey ile kaim olur ki çift­çilik, terzilik, ev yapmak ve saltanattır. Bu dördün her birinin bir çok teferruatıyla beraber her birini bir sınıfın deruhte etmesiyle intizam-ı âlem husul bulur ve bunların hiç birisi demirsiz tamam olmayıp her biri demire muhtaç olduğundan cümle nâs demirden intifa etmektedir.

Bu makamda manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Biz demir madenlerini icad ve madene mü­teallik ilimleri yahy ü ilham ile insanlara talim ettik] demektir. Hatta Hz. Âdem Cennet'ten yer yüzüne indiğinde beraberinde de­mirden mamul örs, kerpeden ile alet-i harpten topuz, elbise dikmek için iğne ve alet-i ziraatın mevcut olduğu mervidir.

kendi manâsına olduğuna nazaran demirin es­babı inzal olunduğu cihetle vârid olmuştur. Çünkü; demirin kendi nazil olmazsa da demir madeninin husulüne sebep olan rutubet ve rutubetten hasıl olan buhar, hararet ve burudetin cümlesi semâdan nazil olmuştur. Şu halde «Demiri inzal ettik» de-*1 mek «Demirin esbabını inzal ettik» demektir.[39]

 

Vacip Tealâ demirde nâsm bir çok menfeatları olduğunu be­yandan s|qnra demiri inzalden maksad-ı aharı beyan etmek üzere buyuruyor

[Resullerinden gâib oldukları halde Allahü Tealâ'nin dinine ve Resullerine yardım eden kimseleri bilmek için demiri icad ve esbabını inzal etti.    Zira;    Allahü Tealâ herkes üzerine kavidir.]

Çünkü; emrine hiç kimse muhalefet edemez, dininden i'raz eden­lerden ahz-ı intikama kudreti kâfidir, ihlâkini murad ettiği kimse­leri derhal ihlâk eder. [Ve Aİlahü Teaîâ mülkünde uludur.] Çün­kü; Allahü Tealâ cümleye galip olup mülküne kimse iştirak ede­mez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan Rusül-ü kiram, kitap, mizan ve demir bunların cümlesi yekdiğerine merbut lâzım ve melzûm kabilinden mütenasiptir.. Çünkü Rusül-ü kiram; kanun-u İlâhfyi ve ahkâm-ı sübhaniyi Allah'ın kullarına tebliğe memurlardır. Lâkin ahkâmın mazbut olması ve Resulün vefatından sonra ümmetin elinde kalması için bir kitaba ihtiyaç olduğundan Resulün elinde kitap bulunması' lâzımdır. Çünkü kitab; kanun-u şeriatın ve ahkâm-ı diniyyenin düsturu, hudud-u şerîyyeyi cami' ve adi ü ihsan ile âmirdir. Bu kitabın emrettiği adaleti yerine getir­mek ve nâsı zulümden vikaye etmek elde bir âlet-i tesâvînin bu­lunmasıyla olabileceğinden âlet-i müsavaat olan mizana ihtiyaç ol­duğu cihetle Cenab-ı Hak Rusül-ü kiram ve kitaplarıyla beraber mizam dahi inzal buyurmuştur. Gerek kitabın ahkâmını ve gerek mizanı tatbik ve halk arasında icraya muhalefet edenleri kabule mecbur etmek ancak kılıçla husul bulacağından Cenab-ı Hak de--miri icad buyurmuş, muannid ve münkirleri kılıçla yola getirmesini emretmiştir. Çünkü nâsm muamelesi; ya halik ile olur, onun tarîki kitaptır veya mahluktan ehl-i insafla olur, onun tariki mizandır yahut mahluktan hakkı kabuJ. etmeyen mütemerridlerle olur, onun tarîki kılıçtır. Zira nâsm hali; bu üçten hali değildir. Birinci kışı m,,;& sâbikun güruhudur ki onların muameleleri kitabullah iledir. İkinci kısım; muktasıdlardır ki onların muame­leleri raîzan iledir. Üçüncü kısım; zalimlerdir ki onları hakka davet ve zulümden vazgeçirmek için kılıç lâzımdır, o da de­mirden hasıl olur. Velhasıl kitaba ve mizana itaat etmeyenleri te'« dîb için kılıcın bir emr-i mühim ve elzem olduğuna Cenab-ı Hak bu âyette işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; kılıcı isti'mâl reis-i hükümetin şanı olduğundan ahkâm-ı şer'iyyeyi kabulden imtina edenlerle mizanı adaleti haleldar eden zalimleri yola getirmek için kılıç isti'mâl edip halkı doğru yola sevketmek hükümet ve reisi üzerine vaciptir. Şu halde bu âyet-i celilede ulemâ ve ümerâ mer­tebelerine işaret vardır. Çünkü kitabın ahkâmını beyana ve naşı tebliğe memur; erbab-ı kitap olan ulemâdır ve ulemânın beyan et­tikleri ahkâm-ı şer'iyyeyi kabulde temerrüd eden kefere, zaleme ve âsiler-e kılıç isti'mâl etmekle vazifedâr erbab-ı seyfolan ümerâ ve hükümdârândır ve kılıca ihtiyaç kitaptan sonra olduğuna işaret için kitap demir üzerine mukaddem olarak varid olmuştur.

Bu âyette kitap;, kuvve-i nazariyyeye, mizan; kuv-ve-i ameliyyeye ve demir, def-i mazarrat ve celb-i menfeata işarettir. Zira insan için evvelâ lâzım olan; i'tikad-ı haktan ibaret olan mesâlih-i ruhaniyedir. Saniyen gıdâ-yı cismaniyeye hadim olan muamelâtta adalete ve nimet-i İlâhiyeye şükür kabilinden olan ibadettir. Salisen def-i mazarrat ve celb-i menfeata riayettir. Bi­naenaleyh; âyette bu tertibe riayet olunmuştur.

Hulâsa; Vacip Tealâ'nm nâsı tarîk-ı hidayete ve itikad-ı hakka davet için Resuller gönderdiği, bu cihetle nâsm itizara mecalleri kalmadığı, nâsa dünyevî ve uhrevî menfeat ve mazarratlarını beyan eder kitabı, nâsm muamelede zulüm ve gadirden vikaaye ve hukuk noktasından tesavîyi temin için mizanı irizâl buyurduğu, nâs ara­sında adaleti temin ve muhalefet edenleri te'dîb için kılıcın esası olan demiri halk eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[40]

 

Vacip Tealâ icmâlen   rusül-u kiramı   irsal ettiğini beyandan sonra bazılarını irsal ettiğini tahsisen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı üluhiyyetime yemin ederim ki Biz Azimüşşân Nuh'u ve İbrahim'i kullarımızı irşâd için Rasul olarak gönderdik, nübüv­veti ve kitabı onların zürriyetlerine münhasır kıldık.]

Yani; biz nâsı irşâd için Rasullerimizi ve bilhassa o rasuller içinden Hz. Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik, bu iki nebiye kemal-i ta'zîmimizden onlardan sonra nübüvveti onların zürriyetlerine ve nazil olan kitapları onların neslinden olan nebilere tevdi' ettik. İşte bu iki zâtın şanlarına ta'zîm için ayrıca zikrolunmuşlardır.

Şukadar ki Hz. Nuh'un kavmi içinde niza' ve ceng ü cidal ço­ğalıp tarik-ı haktan çıktıklarından tarik-ı müstakime sevkedecek mürşid-i kâmile muhtaç oldukları bir zamanda onları irşâd için Hz. Nuh'u ve şirk ü dalâlete sapıp putlara ibadete daldıklarından ıslah-ı ahvâle kemal-i ihtiyaçlarına binaen Hz. İbrahim'i Cenab-ı Hak lütf u ihsan olarak göndermiştir. Lâkin onlar mübtelâ oldukları maraz-ı ruhanîlerine nebileri tarafından vâki olan tedaviyi kabul ve hüsn-ü isti'mâl etmediklerinden âkibet helak olup gitmişlerdir. Çünküj enbiyânın gösterdiği tarîki kabul etmeyenlerin her zaman helake j mahkûm oldukları şüpheden âri bir hakikattir.[41]

 

Vacip Tealâ kitabın ve nübüvvetin Hz. Nuh'la İbrahim (A.S.) m zürHyetine münhasır kılındığını beyandan sonra onların zürri-yetlerininin de iki kısma ayrıldıklarım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların zürriy etlerinden bazıları tarik-ı hakka ihtida ve çok­ları tayik-ı haktan çıkmakla küfrü ihtiyar etmişlerdir.]

Yani; hidayet-i İlâhiyeyle mühtedî olanlar onların zürriy etle­rinden bazılarıdır, hidayeti kabul etmeyip tarik-ı dalâleti ihtiyarla cadde-i savabtan çıkanlar onların zürriyetlerinden pek çoklarıdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; h<*r asırda dalâli ihtiyar edenlerin ihtida edenlerden daha çok olduğuna delâlet eder. Çünkü; Hz. Nuh'tan sonra dünya yüzünü ihata eden insanların cümlesi Nuh (A.S.) neslindendir. Bu âyette ise her iki nebinin nes­linden pek az kimselerin ihtida ettiği ve çok kimselerin fısk u fü| curla me'lûf oldukları zikredilmiş ve dalâli ihtiyar edenlerin daif ma çok oldukları sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; her asırda bunların neslinden başka kimse yoktur ve fâsık olanlar da çoktur[42]

 

Vacip Tealâ ebül'enbiya olan Nuh ve İbrahim (A.S.) hazerâ? tını irsal ettiğini beyandan sonra onların arkasından gelen nebîlerj ve bilhassa İsâ (A.S.) m bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh ve ibrahim'i gönderdikten sonra onların ardınca bireri birer yekdiğerine tâbi ve arkasından gelmek suretiyle Resullerimi-^ zi gönderdik. Meryem (R.A.) nın oğlu İsa (A.S.) ı da onların ar-j kasından gönderdik ve ona İncil namında olan kitabımızı verdik.jj

[Hz. İsa'ya ittiba' edenlerin kalplerinde birbirlerine karşı habbet, esirgemek ve merhamet halkettik.]

Yani; Hz. Meryem'in oğlu İsa (A.S.) m kemal-i safveti, ırkı-| nın necabeti ve tînetinin kemal-i tahareti neticesi ona imanla ittibej eden müminlerin kalplerinde birbirlerine karşı şefkat ve merhamet} koyduk, bu merhamet sebebiyle onlar birbirlerine gayet mahabbet-j li, teâvün ve tenâsur üzere bulundukları gibi umum halka karşı da hi mülayimlerdir. Hatta katili affederler, kendilerini döğeni döğ-mezler, söğene söğmezler, umum nâsa da merhametli bulunurlar. Ekseri nasarâ taifesinin mütevazı bulundukları da şu merhametin eseridir.

[Onlar Cenab-ı Hakka kemal-i ihlâs ve muhabbetlerinden reh­baniyyet icad ettiler.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Rehbaniyyet; ibadette ve riyazetta mubaleğa ederek dağ başlarında mağaralarda nâstan uzlet etmek, eski libas giymek, fitneden nefislerini ve dinlerini kur­tarmak için tenha mahallerde ibadetle iştigâl etmektir. Rehbaniy­yeti ihtiyarları vacip olmayıp nafile olarak iltizam ettiklerini beyan için kendilerinin icad ettikleri beyan olunmuştur. Hatta ibn Mes'ud hazretlerinden mervî olan bir hadis-i şerif de bu manâyı te'yîd eder. Çünkü; Resulullah «Benî İsrail 73 fırkaya ayrıldılar. Küllisi nârda­dır, illâ üç fırka müstesnadır. Onlardan bir fırka Hz. İsa'ya iman, yardım ve uğrunda Allah'ın düşmanlarıyla şehit oluncaya kadar rnukatele ettiler. Diğer bir fırkanın mukateleye kudretleri olmadı, lâkin emr-i bil ma'rûf ve nehy-i anümünkerle meşgul oldular, di­ğer bir fırkanın gerek kıtal, gerek emr-i büma'rûfa iktidarları ol­madığından dağlar başında uzletle ibadeti ihtiyar ettiler» buyur­muştur. İşte şu üçüncü fırka rehbaniyyeti icâd ve ihtiyar eden fır­kadır. Çünkü; mülûk ve cebâbire Tevrat ve İncil'i tahrif ve tağyir edip ahkâm-ı şer'iyyeyi hevâ ve heveslerine uydurmak istedikleri zaman bu l'ırka-i nâciye dağlar başına çekilmeye mecbur olmuş­lardır.[43]

 

Vacip Tealâ Rehbaniyyeti icad ettiklerini beyandan sonra icad-dan maklsatlarını beyan etmek üzere buyuruyor

[Onların icad ettikleri Rehbaniyyeti biz kitaplarında ve din­lerinde farz kılmadık, lâkin onlar riza-yı îlâhî'mizi taleb kastıyla îcad ettiler.] Çünkü; biz farz kılmayınca Rehbaniyyet emr-i men-dubtur. Mendub olan şeyi işlemekten maksat ise hemen rıza-yı Bâ-rîyi aramaktır. Amma vacibi işlemekten maksat; hem rızayı taleb, hem de uhdesine terettüb eden borcundan kurtulmakla Allah'ın azabını defetmektir.[44]

 

Vacip Tealâ rehbaniyyeti icaddan sonra riayet edemeyeı zemmetmek üzere buyuruyor.

[Rehbaniyyeti icaddan sonra onlara iktida edenler Rehbaniy-yete hakkıyla riayet edemediler.] Halbuki riayet etmeleri lâzımdı. Çünkü; kendileri iltizam etmişlerdi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; kulların fiili Allahü Tealâ'mn mahluku ve ibâdın meksûbu olduğuna delâlet eder. Zira; re'fet ve rahmetin Allah'ın mahluku olduğu beyan olunduğu gibi Rehbaniyyeti onların kendileri icad ettikleri dahi beyan olunmuş­tur. Bunun her ikisi de Allah'ın halkı ve onların kisbiyle olduğuna delâlet eder.

Bazı rivayete nazaran Hz. İsa'dan sonra ınülûk-ü zaman Tev­rat'ı ve İncil'i tağyir ile kendilerine muhalefet eden ulemâyı katlet­mek kastetmeleri üzerine ulemâ dağlara ve mağaralara firarla ih-tiyar-ı uzlet etmişler ve mürur-u zamanla din-i İsa'dan rücû ederek bazıları "Yahudi, bazıları Muhammedi, bazıları da birer meslek-i ahar ittihaz etmişlerdir.[45]

 

Vacip Tealâ Nasârâ'nm   bazı ahvalini   beyandan s edenlerin ecrini verdiğini beyan etmek üzere buyuruyoı

[Rehbaniyyete riâyetten sonra iman edenlerin ecirlerini Biz Azimüşşân verdik, lâkin onlardan çokları bizim Resulümüze ittiba' ve imandan hariçlerdir.] Çünkü; âhır zaman Peygamberinin bi'se-tinden sonra Rehbaniyyete i'tibar olmadığından iman edenler hem bi'setten evvelki Rehbaniyyetin hem de sonraki imanın ecrini aldı­lar. Amma iman etmeyenler dinlerinin muktezasmdan çıktıkları için Rehbaniyyetten de fayda görmezler. Çünkü ahir zaman pey­gamberine iman; din-i İsa'nın muktezasmdan olduğu cihetle onu terkettiklerinden fâsık olmuşlardır.

 

Vacip Tealâ kavm-i İsa'dan iman edenlerin ecirlerini verdiği sonra ehl-i imana ittika ile emretmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Allah'ın nehyinden ictinabla ittika edin, emri­ne muhalefetten hasıl olacak azabından korkun ve ahir zaman Pey­gamberi olan Resul-ü Zişâna iman edin ki Allahü Tealâ rah­metinden sîze iki nasib versin ve sizin için imanınız bereketiyle halketsin ki o nur sebebiyle sıratın karanlıklarında siz yürüyesiniz ve imanınız sebebiyle geçmiş olan günahlarınızı Allahü Tealâ mağ­firet etsin. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurlarını af ve günahla­rını mağfiret edicidir.]

Yani; ey Hz. İsa'ya iman edenler! Allah'dan korkun ve âhır za­manda gönderdiği Resulüne dahi iman edin ki rahmetinden size iki nasib versin, ^irs; birisi Hz. İsa'ya imanınıza diğeri de Hz. Muhammed'e imanınıza mükâfattır. Sizin için imanınız sebebiyle mis-kât-ı nübüvvetten müstefad olan nuru halketsin de o nur sebebiyle sıratın zulmetinde telâşsız yürüyesiniz veyahut imanınız sebebiyle sizi hidayette kılsın ki o nur-u hidayetle siz tarik-ı hidayete sülük edip doğru yola gidesiniz, bu vesileyle tevbelerintzi kabul ve gü­nahlarınızı mağfiret ede. Zira; Allahü Tealâ günahları mağfiret ve tevbeleri kabul ile kullarına merhamet buyurucudur.[46]

 

Vacip Tealâ Resulüne imanla emrin hikmetini beyanla Benî İsrail'in nübüvvet bize münhasırdır dedikleri itikadlarım reddet­mek üzere buyuruyor.

[Muhammed (A.S.) a iman edenlere Allahü Tealâ iki nasib vereceğini vadetti ki ehl-i kitap Hz. Muhammed'e iman etmedikçe fazl-i İlâhî'den kendilerine bir şey celbine kaadir olamıyacaklarini bilsinler.l

Ve üiismler ki fcİ. ktıdretindedir. Binaenaleyh o fazlı istediği kuluna verir. Z't-.a: Aîlahü Tealâ büyük fazl u ihsan sahibidir.] Fazlını istediğine verir ve hiç bir kimse karışamaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette kavlindeki lâ lâfzı zaittir. Şu halde manâsınadır. Çünkü bu âyet-i celile; Benî İsrail'in nübüvvet hakkında müb-telâ oldukları bâtıl itikadlarım reddiçin nazil olmuştur. Zira; onlar «Nübüvvet, risâlet ve kezâlik vahyin nüzulü bize mahsustur, bu fazileti Allahü Tealâ bize vermiştir, bizim gayrımız olan milletlere vermez, bununla bizi şerefyâb ederek bütün âlem üzeıine bizi tafdil etmiştir» itikadında bulunurlardı. İşte onların bu itikadlarını reddiçin Allahü Tealâ bu âyeti inzal buyurmuş ve demiştir ki «Biz Benî İsrail'in gayrı olan arap milletinden Hz. Muhammed'i Resul gönderdik ve cümle nasa Hz. Muhammed'e iman etmelerini emir ve bilhassa ehl-i kitaba iman ederlerse iki cihetle ecir vereceğimizi vaadettik, iman etmeyenleri azabla tehdid. eyledik, bundan maksat ehl-i kitab bilsinler ki onlar Allah'ın fazilet ve nimetlerini ve bil­hassa nübüvvet, risalet ve şeriatı bir kavme tahsise kaadir değiller­dir ve şunu da bilsinler ki fazıl ve nübüvvet; Allah'ın yed-i kudre-tindedir dilediği kavme ve o kavim içinden dilediği şahsa verir kimse itiraz edemediği gibi hiç bir kimse kendi kavmine veya ken­di şahsına münhasır kılamaz. Çünkü; emânet Allah'ındır, istediği kuluna tevdi' eder. Zira Allah'ın fazlı büyüktür. Arap ve acemden her kimi isterse fazlını ona isal eder. «Bu gibi faziletler bir kavme münhasırdır» demek Allah'ın mülkünde tasarrufuna i'tiraz oldu­ğundan haddini tecavüzden başka bir şey değildir.[47]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5753-5755

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5755

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5755-5756

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5756-5757

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5757-5758

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5758-5760

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5760

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5760-5761

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5761-5763

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5763

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5763-5765

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5765-5766

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5766

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5766-5768

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5768

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5768-5769

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5769-5770

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5770-5771

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5771-5772

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5772-5773

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5773-5774

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5774-5775

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5775-5776

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5776-5778

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5778-5779

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5779

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5780-5781

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5781

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5781-5783

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5783

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5783-5785

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5785

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5785-5787

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5787

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5787-5788

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5788-5789

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5789

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5789-5790

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5790-5791

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5792-5793

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5793-5794

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5794-5795

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5795-5796

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5796-5797

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5797

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5797-5798

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5799-5800