Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Mücadele - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 58. Sayfa

SURE-İ MÜCADELE.. 2


SURE-İ MÜCADELE

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendin âyeti camidir.

[Muhakkak kabul etti Allahü Tealâ sol Hatunun duâsmı kî, o hatun yâ Ekrem-er Rusüll Kocası hakkında seninle konuştu ve Al­lahü Tealâ'ya istika etti. Halbuki Aîlahü Tealâ sizin muhaverenizi işitir. Zira; Allahü Tealâ cümle kullarının sözlerini işitici ve hal­lerini görücüdür.]

Yani; ya Ekrem-er Rusülî Zevcinin zıhârmdan dolayı defaatla sana müracaat edip seninle konuşan ve sana danışmasına karşılık sen arzusu veçhile cevap vermeyince Allahü Tealâ'ya tazarru ve niyazla istika ve dua eden hâtûnun duâsmı muhakkak Allahü Tea­lâ kabul etti. Halbuki Allahü Tealâ onunla sizin konuştuğunuzu işitir. Zira Allahü Tealâ işitici ve görücüdür.

Fahri Râzi, Kazî, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veç­hile bu âyet Sa'lebe'nin kızı Havle hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Havle'nin zevci Sâmit oğlu Evs birgün zevcesi namazını biti­rince bazı teklifte bulunması üzerine Havle teklifi kabulden imti­na' edince Evs gazab ederek hatuna «Sen bana validemin arkası gibisin» dedi. Meğer bu söz zaman-ı cahiliyede talâk olduğundan iftiraka sebep olduğunu bilince Evs Hazretleri bu sözüne nedamet etti ve haremine hitaben «Ben zannederim ki sen bana haram ol­dun» dedi. Bunun üzerine Havle (R.A.) derhal huzur-u nebiye gelip meseleyi istifta etti ve «Yâ Resulallah! Zevcim Evs beni al­dığında ben genç, güzel, mal, etbâ' ve a'van sahibiydim. Şimdi ma­lımı yedi, gençliğimi soldurdu ve yaşımı kocattı. Bugün beni zıhar etti. Bizim ikimizi cem'eder indinizde bir hükm-ü şer'î var mıdır?» dedi. Resulullah «Sen ona haram oldun» buyurunca Havle «Yâ Re­sulallah! Allah'a yemin ederim ki talâk lâfzuıı söylemedi ve zevcim bana cümle nâstan hayırlıdır ve çocuklarımın babasıdır. Çocukla­rımı ona terketsem bakan olmaz. Zayi olurlar. Ben alsam maişet­lerine mütekeffil olamam, açlıktan ölürler. Binaenaleyh; bu mese­leye bir çare bul ya Resulallah!» deyince Resulullah «Benim zan-nım sen zevcine haram oldun ve bu meseleye dair bana birşey na­zil olmadı» buyurmuşsa da Havle sükût etmediği gibi müracaatın­dan da feragat etmeyerek «Yâ Resulallah! Tazarru ve niyaz eder ve fakr u fâkamı, bîkesliğimi ve çocuklarımın hallerini Allah'a ar-zederim» diye tazarrua başladı ve "Yâ Rabbi! Şikâyet ve tazarru ederim. Benimle zevcim arasını te'lif eder ahkâmını resulünün üze­rine inzalle masum olan çocuklarıma merhamet buyur» diyerek hulûs-u kalple duâ etmesi üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzal bu­yurdu.

Havle hatun ensardan Kur'ana iman eden sahabe-i kiramdan-dır. Halktan kat'-ı ümid ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica ettiğinden Cenab-ı Hak duasını kabul buyurmuştur. Binaenaleyh; mahlûktan kat'-ı ümid ederek dergâh-ı ülûhiyete iltica edenlerin diğerlerinden ziyade dualarının kabul olunacağına bu âyet delâlet ettiği gibi Havle'nin de ind-i İlâhîde kadrinin âlî olduğuna da delâlet eder.

Bu âyette Havle ile Resulullah arasında cereyan eden muha­verede âyetin nüzulüne intizar olunduğuna işaret için intizar ma­nâsını ifadeeden kelimesi ve muhavere devam ettikçe Allahü Tealâ'nın ilmi müstemir ve sözlerinin her cüz'üne ilm-i İlâhî lâhik olduğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası vâ-rid olmuştur. Ziyade-i mahâbete delâlet ve hükm-ü şer'îyi ülûhi-yet vasfıyla ta'İil ve hükmün kuvvet ve metanetine işaret içi âyette lâfza-i celâl iki defa zikrolunmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ muhavere eden hatunun muhaveresini beyandan sonra muhaverenin menşei olan zıharın hükmünü beyan ve min-veçhin zıhara cür'et edenleri zemmetmek üzere buyuruyor.

[»Sizden sol kimseler ki onlar kendi haremlerini analarının arkasına benzetir. Onların haremleri anaları olmadı. Zira onların anaları olmadı, illâ onları doğuran hatunlar oldu."]

[«Muhakkak zıhar eden kimseler    sözden merdûd ve uzak olan yalanı söylerler.»]

«Halbuki Allahü Tealâ muhakkak kullarının . kusur unuKfe-dici ve istiğfar edenlerin günahlarını setredicidir.»]

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile mezheb-ı Hanefî'de zıfiâr ; menkiihası olan haremini validesinin veya hemşiresinin, hala veya teyzesinin arkasına, karnına veya uyluğuna teşbih et­mekten ibarettir. Zıhar cari olan hâtûnun zıhâr eden kimsenin men-' kûhası olması şarttır. Binaenaleyh; cariyesine zıhâr olmaz. Men-kûha /mımiyc uLsun müslime olsun, sâğire, bâliğa, mecnune veya âkile olsun, zifaf olunmuş veya olunmamış olsun cümlesi ahkâmda müsavi olup farkları yoktur ve şu beyan olunduğu veçhile haremini hurmet-i müebbedeyle kendine haram olanlardan birine teşbih ha­ber kabilinden olduğu cihetle yalan olduğu gibi böyle lüzumsuz ve belki zararlı bir sözü âkil olan kimsenin söylemesinin aklen ve âde-ten,    nazar-ı şeri'de   münker ve yalan olduğunu beyanla Cenab-ı Hak bu gibi sözlere cür'et edenleri zemmetmiştir. İşte zaman-ı ca-hiliyede bir kimse "Sen bana anam gibi veyahut anamın arkası gi­bisin» demiş olsa onların itikaadmda o hâtûn valideleri gibi hur­met-i müebbedeyle haram olurdu. Cenab-ı Hak bu âyette onların itikatlarını   reddetmiştir.   Şu   halde   manâ-yı   âyet:   | Ey   kavm-i Arap! Sizden şol kimseler ki onlar kendi haremlerini validelerinin arkasına teşbihle anaları gibi ebedî haram olduğunu itikaad eder­ler. Halbuki bu teşbih sebebiyle haremleri anaları gibi hurmet-i ebediyeyle haram olmaz. Zira onların anaları onları dünyaya ge­tiren hatunlar olur, yoksa mücerret bir bâtıl sözle haremleri ana­ları olamaz ve zıhâr edenler şiddet-i tuğyan ve kemal-i ifratların­dan sözden merdûd olanı söylerler. Maamafih Allahü Teaiâ kulla­rından bu gibi vaki olan kusurlarını af ve istiğfar edenlerin günah­larını mağfiret edicidir]  demektir.

Bu âyette lafzıyla hitap; kavnı-i Arabi ievbih ve âdetlerini takbih içindir. Çünkü zıhâr; hassaten ehl-i cahiliye ye­minlerinden olup diğer akvamda olmadığından zıhardan lâzım ge­len zem ancak onlara aittir. Şu halde âyet; zıhârın affa muhtaç bir hata ve istiğfara muhtaç bir günah olduğuna delâlet eder. Çünkü zıhârı beyan akîbinde Allah'ın afüvv ve gafur olduğunu beyan; af­fa muhtaç olan şeyin zıhâr olduğunu beyan etmektir.

Hulâsa; zıhâr edenlerin zıhâr sebebiyle haremleri anaları ol­mayıp ancak analarının onları doğuran hatunlar olduğu ve zıhâr edenlerin sözden merdûd ve hakikatta yalan olanı söyledikleri ve bu gibi sözlere nedamet edenleri Allah'ın af ve mağfiret edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ zıhârı beyandan sonra zıhârın vukuunda icab et­tiği hürmetten halâsın çaresini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar kendi haremleriyle sohbeti terketmek için zıhâr ederler ve zıhârı icab eden bâtıl sözü söyledikten sonra o sözden nedametle rücû' ederler. Binaenaleyh onların zıhârınm ce­zası; zevç ve zevce birbirine dokunmaksızın bir köle azad etmektir. İşte şu ceza ile size vaazolunmuş olur ki kefaretten korktuğunuz için bir daha cesaret etmemenize sebep olur. Halbuki Allahü Tealâ sizin cümle a'mâlinizi bilir.»]

Bu âyette azad olunacak kölenin müslim, gayrı .müslim, sahîh ve gayrı sahih cümlesi caiz olduğuna işaret için lâfzı mutlak olarak vârid olmuştur. Kefaretin lüzumu; zıhârın şiâr-ı in-saniyeye yakışmaz bir cinayet olduğuna delâlet eder. Çünkü; insan hayvanat-ı saireöen nutukla mümtaz olduğundan daima insan sö­zünden mes'ûldür. Binaenaleyh Allah'ın halâl kıldığı haremini kendine haram kılmak; yemin eden kimsenin kendi hakkında cina­yet olduğu gibi hatunun hukukuna dâhi tecavüz olduğu cihetle ha­tun hakkında büyük zulmetmiş olur. Hatta hatun hakkında zulmet­miş olduğundan zıhar eden kimse kefareti vermekten imtina' eder­se hâkimüşşeri' hapseder, eğer hapisle de vermezse darpla kefareti vermeye icbar eder. Zira; hatunu hukukundan menetmek zulüm­dür. Zulmün ise ref'i vaciptir.

Vacip Tealâ şu kefaretin vaazolduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü kefaret; zıhann cinayet olduğuna delâlet eder. Kefaret ise o cinayete ödek olduğundan cinayeti irtikâba manidir. Vaaz ise muharrematı irtikâptan men'ettiği cihetle kefaret erbâb-ı cinayete ayn-ı vaazdır. Çünkü: cinayeti işlememesine sebeptir.

Hulâsa; zıhâr odip do nedamet öden kimsonin zcvcesiyle temas etmeden'kefaretini vermesi vacip olduğu ve eğer kefareti vermek­ten imtina' ederse hakimin cebretmesi lâzım geldiği ve kefaretin insanlara ayn-ı vaaz olduğu ve Allahü Tealâ'nın zıhan ve kefareti­nin verilip verilmediğini bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesimiendir.[3]

 

Vacip Tealâ ziharm kefareti köle azad etmek olduğunu beyan­dan sonra köle azad etmeye iktidarı olmayanlar hakkında kefaretin ne yolda,tedarik olunacağını beyan etmek üzere buyuruyor

[Zıhann kefareti köle âzad etmek olunca eğer zıhâr eden kimsenin köle azadına iktidarı olmazsa onun cezası zevçle zevce birbirine temas etmeden arası fasılasız iki ay oruç tutmaktır.]

eden kimse iki ay oruç tutmaya da muktedir ol­mazsa altjmıs fukaraya yemek yedirmektir.]

[«Şu:kefaretle hüküm; sizin Allah'a ve resulüne iman etme­niz içindir.»] Çünkü kefaret; bir hükm-ü şer'idir. Bu hükm-ü şer'î-yi kabul^ cemi-i ahkâm-ı diniyede Allahü Tealâ'ya iman ve bilû: mum evamir ve nevâhîde resulünü tasdik ve zaman-ı cahiliyede olan âdât ve rüsuma dair ahlâkınızı terketmeniz içindir.

u affliS|n-ı mezkûre Allah'ın kullarına beyan ettiği hudutlarudr. Bu hududu kabul etmeyip inkâr eden kâfirler için acıtıcı azap vardır.] Çünkü şu beyan olunan ahkâm; kulların ahvalini ıslah için inzal olunmuş kanunlardır. Bu kanunları kabul etmeyenler kâfirlerdir. Kâfirler için de elem verici azap vardır.

Tetâbü'; arası kesilmeksizîn iki ayı ikmal etmektir. Çün­kü kefaretten maksat; zıhar gibi faydasız ve zararlı bir sözü söyle­mekle hâtûnun hukuk-u zevciyetini pâyimal etmekle hasıl olacak zulmü men'içindir. Bu men'de ceza şiddetle olacağından tetâbü' şart kılınmıştır. Zira; tetâbü'da tesir ziyadedir. Binaenaleyh; iki ayı ikmal etmeden arada bir gün fasıla verse yeniden başlaması" lâ-i zımdır. Çünkü; şart olan tetâbü' bulunmayınca meşrut olan kefaret olamaz. Şu halde zıhar eden kimsenin zıharma ceza olarak bir köle azad etmesi vacipken köleyi bulamayan kimsenin arasını kesme­den ve karısına temas etmeden evvel iki ay oruç tutması lâzımdır. Eğer kocalık veya hastalık gibi bir özre mebni oruca iktidarı olmaz­sa altmış fakirin karnını doyuracaktır. Vacip Tealâ kullarına lütuf ve ihsan olarak zıhann kefaretini her şahsın iktidarına göre vacip kılmıştır.

Bu âyette Vacip Tealâ hükmün lüzumu, imana vesile olacağı-l m beyan buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede zıhar talâkın eşeddi olduğu cihetle telâfi kaabil olmadığından zıhar vâki olunca karı kocadan ebediyen ayrılırdı. Şu halde zıhardan lâzım gelen hür­meti kaldırmak ancak ahkâm-ı İslânıiyeden olduğu cihetle bu hük­mün vacip olabilmesi âdât-ı cahiliyeyi terkle Allah'ı ve resulünü tasdik icab eder. Zira; bu hükme iman ve kabul için cahiliyede cari olan âdetin terki zaruridir.

Şu beyan olunan ahkâmın hudud-u İlâhiyeden olduğunu be­yanla bu hududun haricinde kalanları tehdid olduğu gibi bu gibi hududu kabul, etmeyenlerin kâfir olduklarına dahi işaret olunmuş ve hududu kabul etmeyen kâfirlerin azaplarına illet de küfürleri olduğu beyan edilmiştir. Çünkü; azap hükmünün müştak olan kâ­fire ta'lik olunması   iştikakın me'hazi   olan küfrün illet olmasını icab eder.

İşte bu âyetlerin sebeb-i nüzulü olan (Havle) hatunun kocası olan (Evs) i Resulullah huzuruna çağırıp buyurdu ki «Seni, bu zı­har gibi fena sözü sövlemeve kim şevketti?» "Rvs cevabında "Sevtan şevketti, ya Resulallah! Bundan kurtulmanın çaresi var mıdır?» dedi. Resulullah bu hususta nazil olan şu dört âyeti okudu ve «Bir köle azadına kudretin var mıdır?» suâline (Evs) cevapta kudretinin olmadığını beyan edince Resulullah '(İki ay oruç tutabilir misin?» buyurdu. Evs yine cevaben «Ya Resulallah! Günde yemek yemez-sem gözüm yorulacak ve kendimi öleceğim zannederim» dedi. Re­sulullah iki defa âyette beyan olunan kefaretin üçüncü sınıfım be­yanla ('Altmış! fakir karnı doyurabilir misin?» buyurunca (Evs) cevabımda «Ya Resulallah! Sen muavenet edersen doyururum» de­mesi üzerine Resulullah on beş ölçek hurma verdi. On beş ölçek de Evs Hazretleri kendi tedarik ederek altmış fakire taksimle zıha-rın kefaretini eda etti, İşte İslâmiyette en evvel vuku bulan zıharm kefareti budur. Gerçi (Evs) bir gazap üzerine birçok gönül endişe­sine duçar olarak meşakkat çekmişse de insanlarda cari olan mühim hâdisenin hükm-ü şer'îsinin taraf-ı İlâhî'den beyanına vesile ol­muştur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile hudud-u İlâhî'yenin hari­cinde bulunmanın şiddetine ve gılzatına işaret için hududa itaat etmeyenlerden lafzıyla tâbir olunmuştur.[4]

 

Vacip Tealâ zıharm ahkâmım beyandan sonra bu ahkâma etmeyenleri tehdid etmek üzere buyuniyor.

[Şol kimseler ki onlar Allahü Tealâ'ya ve resulüne adavet ederleri;Onlar kendilerinden evvel geçmiş olan, Allah'a ve resulü­ne adavet edenlerin delil oldukları gibi delil kılınırlar. Halbuki Biz Azîmüşşân doğru yolu ve ahkâmı beyan edici âyetlerimizi muhak­kak inzal ettik ve kâfirler için hakîr ve zelîl kılıcı ve ihanet edici azap vardır.]

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile ( Allah'a ve Resulüne adavet ve eza etmek ve meşakkat ver­mektir. Allah'a adavet; Allah'ın dostlarıyla muharebe ve dinine muhalefetle müminlere müvıanaat ve Resulullah'a mu­halefetle eza ve itirazla meşakkata duçar etmektir. ( \j?S ) Xe-lü ve hakîr kılındılar ve lanet olundular demektir. Şu halde manâ-yı âyet: | Sol kimseler ki. onlar hudud-u İlâhî'yi kabul etmemekle Al­lah'a ve resulüne adavet.ve muhalefet ve hudud-u İlâhîyeyi kendi arzularına muvafiK teVillerle bid'atiar icad ve Allah'ın velileri olan müminlerle muharebeye veyahut lisanlarıyla husûmete kıyam ederler bunlar kendilerinden evvel geçip bu misilli fenalıklarla meşgul olanların dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ olup helak ol­dukları gibi helak olunur ve lanete duçar olurlar. Halbuki bunlara doğru yolu gösterecek ve maksada açıktan delâlet edecek âyetleri biz inzal ettik. Hudud-u İlâhiyeyi kabul etmeyerek Allah'a ve resu­lüne muhalefet eden kâfirler için rezil ve rüsvâ ve ihanet edici azap vardır ki o azap onların izzetini izale eder ve kibr ü gururlarını giderir] demektir.

Bu âyette ( J-JN ) ism-i mevsulünün tahkir için olduğuna sılası delâlet eder. Çünkü; Allah'a ve resulüne adavet edenlerin hakîr, ahmak ve söz anlamaz kimseler olacağı tabiidir. Bunların hamakatına işaret için âyâtı açıktan delâlet etmekten ibaret olan beyyinâtla tavsif etmiştir. Ayetleri inzal ettiğini beyan; mücerret adavet edenleri zem için sevkolunmuş bir cümle hâliyedir. Çünkü bu kadar açık âyetleri inkâr ederek âyetlerin nazil olduğu zat-ı şe­rifi tekzibe kalkışmak; onların habâset-i tıynetlerine delâlet eder.

Resulullah'a muhalefet edenlerin Resulullah'a ihanet kasdetmelerine binaen kabilinden onlara nazil olan azabın da ihanet edici bir azap olduğu beyan olunmuştur.  [5]

 

Vacip Tealâ emr-i İlâhîye muhalefet edenlerin rezil ve rüsvâ olacaklarım beyandan sonra o rüsvalığın    zamanını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Azab-ı mühin onlara şol günde lâhik olur ki, o günde Âllahü Tealâ onların cümlesini kabirlerinden kaldırır ve birer birer onlara amellerini haber verir. Zira; AHahÜ Tealâ onların amellerini saydı ve onlarsa kendi işledikleri amellerini unuttular. Halbuki AUahü Tealâ herşey üzerine hâzırdır.] Binaenaleyh; huzur-u İlâhîmden hiçbir şey kaybolmaz ki onların amelleri kaybolsun, elbette ola­maz. Çünkü; ilm-i îlâhî küçük ve büyük, gizli ve aşikâr amelleri­nin her cüzüne lâhik oldHğu gibi melekler vasıtasıyla muntazam defterlere de yazılmıştır. Şu halde hiçbir zerresi kaybolmaz.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendfnin beyanları veçhile dünyada riyaset ve servet vasıtasıyla helakten kurtulanlar olabilirse de âhi-rette böyle şeylerin te'sir edemeyeceğine binaen cümlesi kabirle­rinden kalkıp hiçbir istisna olmayacağına işaret için lâf­zı varid olmuş ve cümlenin a'mâlinin kendilerine haber verileceği beyan olunmuş ve onların kemal-i fezahatl&rma ve rüsvâ olaca1*^-rına ve o rüsvalıktan utandıklarına binaen bir an evvel kendiltni-nin Cehennem'e gitmelerini arzu edeceklerine işaret için kendile­rinden sudur eden günahların alâmeleinnâs haber verileceği beyan edilmiştir.

Bumda a'mâl; a'raz kabilindendir. «Allahü Tealâ nasıl haber verir?» şeklinde varid olan suâle cevap olmak üzere «Allahü Tealâ onların amellerini zaptederek haber vereceği» beyan olunmuştur. Gerçi onlar amellerini unuturlarsa da Allahü Tealâ o amellerin sa­at ve dakikasını, zaman ve mekânını ve vukuatın her türlü safâ-hatıyla haber vermesiyle onların i'tizara mecalleri olamaz. Zira; bilirler ki cümle kusur kendikrindendir ve duçar oldukları azap istihkaklarıdır.   Binaenakyh; hasretleri ve nedametleri artmakla

Hulâsa; Allahü Tealâ'ya ve resulüne adavet edenlerin ümem-i sâîife gibi rezil ve rüsvâ olacakları ve halbuki ahkâm-ı ger'iyeyi ve tarik-ı hakkı açıktan beyan eder âyetleri inzal ettiği ve bilcümle nâsı kabirlerinden kaldırıp arsa-i mahşere cemedeceği günde iha­net edici azabın onlara lâhik olacağı ve o günde küçük, büyük bi­lûmum amellerini Allah'ın onlara haber vereceği ve amellerini Al­lah'ın adet tahtında dere ve zaptettiği ve onîarsa amellerini unut­muş bulunacakları ve Allahü Tealâ'nm ilmi herşeye hâzır olup il­minden hiçbir şey hariç kalmayacağı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ ilminin herşeye hâzır olacağını herşeye şehadetine delil makamında sonra buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen bilmez misin? Elbette bilirsin. Al­lahü Tealâ yerde ve göklerde olan şeylerin cümlesini bilir.]

Yani; Allahü Teal&'mn bilûmum mevcudat üzerine şahit oldu­ğu uzak addolunur birsey değildir. Zira; ey Resul-ü Mükerrem! Sen bilmez misin? Allahü Tealâ göklerde olan bilûmum mevcudatı ve yerde olan bilûmum mahlûkatı elbette bilir. Çünkü; Allah'ın bütün mahlûkatta ef âli muhkem ve noksansız herşeyi hadd-i lâyıkmda muntazamdır. Böyle ef*âli muhkem ve noksansın olan zat-ı lâtifin ilmi elbette eşycnın her cüzüne îihik olur.[7]

 

Vacip Tealâ semavat ve arada olan herşeye âlim olduğunu be­yandan sonra herşey içinden insanın gizli addettiği şeyleri de bil­diğini beyanla insanları hal-i salâha davet etmek üzere buyuruyor.

[Üç kişinin gizli söz söylemeleri olmaz, illâ Allahü Tealâ on­ların dördüncüsü gibi onlardan daha ziyade bilir ve beş kişinin gizli sözü ve fısıltıları olmadı, illâ Allahü Teaîâ onların altıncısı gibi olur ve üç kişiden az ve beş kişiden çok kimselerin gizli konuşma­ları ve fısıltıları olmadı, illâ Allahü Tealâ'nm ilmi 'onlarla beraber­dir.] Onlar her nerede olurlarsa olsunlar ve hor nerede konuşur­larsa konuşsunlar, farkı yoktur. Zira;-Aliahü Toala her ne suretle olsa cümle esrarı bilir.

[Şu fısıltılarından sonra yevm-i kıyamette AUahü Tealâ on­lara amellerini haber verir. Zira; Allahü Tealâ herşeyi bilicidir.]

Yani; Allahü Tealâ üç veya bes kişi yahut daha ziyade veya noksan kimseler arasında vâki olan esrarı ve gizli sözleri bilir ve sonra dünyanın eceli münkazıye olup amellerin cezasını tertib için hazırlanmış olan yevm-i kıyamette onlara amellerini haber verir ki herkes amelini bilsin ve Allahü Tealâ'ya karşı hiçbir kimsenin bir diyeceği kalmasın ve Allahü Tealâ hakkında söyleyecek birşey bulamasınlar. Çünkü; insanlar fırsat düştükçe itirazdan vazgeç­mez, ancak Aliahü Tealâ amellerinin her cüzünü haber verince amellerini kendileri bildikleri gibi cümle halâik da bildiğinden hiç kimsenin itiraza mecali kalmaz.

Hâzin'in beyanına nazaran bu âyette üçle bos zikroiunup da dört adedinin terkolunmasının hikmeti; Allahü Tealâ'nın tek adede muhabbetine işarettir. Çünkü: Resulullah ha-dis-i şerifinde AUahü Teaîâ'mn tek olan şeylere muhabbet ettiğini beyan etmiştir ve Resulullah'm da tek adede riâyet buyurdukları mervidir. Yahut müşaverede adedin tek olmasının lüzumuna işa­ret olunmuştur. Çünkü;, çift adette reyler müsavi olunca meselenin halli imkânsız olur. Amma tek adet olduğunda meselenin halli ko­lay olur. Çünkü; üç kişi arasında vâki olan müşaverede ikisi birer birer rey beyan ettiklerinde üçüncüleri hakem olmakla meseleye karar verebilir. Kezalik beş adedinde dördü ikişer ikişer birleştik­lerinde beşincileri hakem olur. İşte şu maksada binaen mahkeme erkânında daima tek adede riâyet olunmaktadır. Yahut adedi tak-yid; âyetin sebeb-i nüzulü olan vak'anın üç kişi meyanmda vuku bulmasına mebnidir. Çünkü âyet; Resulullah hakkında gizli konu­şan münafıklar için nazil olmuştur.[8]

 

Vacip Tealâ herşeyi bildiği gibi insanların gayet gizli konuş­tuklarım da bildiğini beyandan sonra gizli sözden nehyolunan kim­selerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Nazar edip görmez misin? Şol kimseler canibine ki onlar gizli konuşmaktan ve fısıltıdan nehyolundular. Sonra neh-yolundukları gizli konuşmaya tekrar avdet ederek ehl-i imanın hu­kukuna tecavüz edeceklerine ve sair işleyecekleri günahlara ve Re-sulullah'a muhalefetle isyanlarına dair gizli konuşurlar ve ehl-i imanın kalbini müteessir ve müteessif kılarlar.]

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran bu âyet; Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil olmuştur. Çünkü; onlar gerek huzur-u nebide ve gerek başka yerlerde ehl-i imanı gördüklerinde ezâ et­mek üzere göz ve kaslarıyla işarep edip ehl-i îmana garip bir ta­vırla bakarak fısıltıyla konuştukları ve müminlerin de bunların hallerinden mahzun oldukları cihetle Resulullah müminlere karşı gizli konuşmaktan men' buyurmuştu. Lâkin onlar nehy-i Resulul-lah'ı dinlemeyerek nehyolundukları şeye avdet etmeleri üzerine Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur.

Resulullah'ın bizzat nehyettiğini dinlemeyerek ısrar etmeleri taaccübe şayan olduğuna işaret için taaccübe delâlet eden hemze-i istifham varid olduğu gibi bunların avdetlerinin defeatla vuku bul­duğuna işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur. Sebeb-i nüzule nazaran fısıltının menhî olmasının sebebi; gayra eza vermesidir. Çünkü gayra eza; zulümdür. Zulüm ise ce­mi' edyanda haramdır.

Bunların mahiyetlerinin pek büyük olduğuna işaret için ma'-siyet lâfzı Resulullah'a muzaf kılınmıştır. Çünkü; Resulullah'a ma'siyet, âhâd-ı nâsa ma'siyet gibi olmaz, elbette büyük olur. Re-sulullah'ı risalet unvanıyla zikretmek; bunların şenaatlarınm ziya-deliğine delâlet içindir.[9]

 

Vacip Tealâ Yehûd ve münafıkların fena hallerinden bazüarı-eyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Mükerrem! Onlar senin huzuruna geldiklerinde Allah'ın rîuâ etmediği kelimeyle sana dua ederler.]

Yani; münafıklar ve Yahudiler senin huzuruna geldikleri vakit sana bir selâm verirler ki, o selâm Allah'ın sana vermediği bir se­lâmdır. Çünkü; Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Yahudiler hu-

zur-u Resulullah'a geldiklerinde selâm yerinde der­lerdi. Sam; ölüm manâsına olduğundan manâsı «Ölüm senin üzerine olsun» demektir.

[Onlar kendi nefslerînde «Keşke bizim söylediğimiz söz sebe­biyle Allahü Tealâ bize azab edeydi, lâkin azab etmedi. Anladık ki Muhammed (S.A.) peygamber değildir. Eğer peygamber olsaydı bizim söylediğimiz fena sözümüz sebebiyle Allahü Tealâ bize azab eder ve onun intikamını alırdı. Halbuki azab etmiyor, bildik ki peygamber değildir» derler.] Ve bu sözü istihza yollu söylerlerdi.

Bu âyetlerin Yehûd ve münafıklar hakkında nazil olduğu mü-fessirîn beyninde meşhursa da bedelinde demek Yahudilerden vuku bulduğuna binaen âyetin bu fıkra­ları yalnız Yahudiler hakkında olsa gerektir. Çünkü; Resulul-lah'm aleyhine bu gibi hileyle duâyaxcür*et eden Yahudilerdir ve bu kelâmın onlara münhasır olması vukuata muvafıktır. İşte Ce-nab-ı Hak Yahudileri huzur-u risalette birkaç cihetle rüsvâ ediyor. Birincisi; Allah'ın izin yermediği bir sözle Resulullah'vn aleyhine dua ettiklerini âleme ilân buyurmuştur. İkincisi; onların kendi nefislerinde gizli söyledikleri sözlerini açığa vurmak­la onları rüsvâ etmiştir.[10]

 

Vacip Tealâ Yahudilerin bu sözlerinin   cezasını tieyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlara Cehennem kâfidir, o Cehennem'e dahil olurlar. Şu hal­de onların varacakları yer olan Cehennem ne fena oldu?]

Yani; onlar Resulullah'a sahte selâmla duâ edip dünyada ken­dilerine azap gelmediğini beyanla Resulullah'ın peygamber olma­dığına istidlal etmelerine mukabil Cenab-ı Hak Cehennem azabıy-la mukabele buyuruyor. Yani onlar bu dünyada azap gelmediğin­den kendi sözlerinin doğru olduğunu iddia ederler. Halbuki onlara âhiret azabı olan Cehennem kâfidir. Başka azaba hacet yoktur. Zi­ra; onlar Cehennem'e dahil olurlar. Binaenaleyh; onların varacak­ları yerleri olan Cehennem ne çirkin mahaldir?

Hulâsa; Yahudilerin Resulullah'a Allah'ın izin vermediği bir sözle selâm verdikleri ve bu sözlerinden dolayı kendilerine azap gelmediği için Resulullah'ın peygamber olmadığını iddia ettikleri ve âhirette dahil olacakları Cehennem'in onlara kâfi ve Cehen-nem'in varılacak en ziyade çirkin bir yer olduğu bu âyetten fad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ Yahudi ve münafıkları gizli sözleriyle zemmettik­ten sonra gizli konuşulması caiz olan şeyleri beyan etmek üzere buyuruyor:

[Ey müminler! Siz gizli konuştuğunuzda günahla, gayrın hu­kukuna tecavüzle ve Resulullah'a ma'siyetle konuşmayın belki en-vâ'-ı hayratı calin olan iyilik ve haram olan şeylerden sakınmaktan ibaret olan takvadan konuşun.]

Yani; ey ehl-i iman! Fısıltıları sebebiyle Yehûd ve münafıklar zemmolundularsa siz fısıltınızda onların mesleklerine sülük edip de günah olan şeylerle ve başkasına zulme bâdı olacak tecavüzle ve ResulullarTa muhalefet ve itaatsizlikle ma'siyete dair olan şeylerle fısıltı yapmayın, belki envâ'-ı hayratı mucip ve envâ-ı mesûbatı câlib ve zulm ü udvânın zıddı ve müminlerin salâhını dâî olan iyi­likle ve bilcümle günahlardan ve bilhassa Resulullah'a ma'siyetten sakınmaktan ibaret olan takvadan konuşun.

Aleni söylenmesi caiz olmayan şeyin gizli söylenmesi de caiz olmadığı ve bilâkis aleni söylenmesi caiz olan şeyin gizli söylenme­sinin de caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; mümin­ler iyilikle ve takva ile fısıltı yapabilirler. Çünkü; başkasının işit­mesinden sakınacak birsey olmayınca gizli ve aşikâr her iki suretle konuşmakta beis yoktur. Zira; hiç kimseye zarar olmadığı gibi bel­ki hayırla nasihat olduğu cihetle Vacip Tealâ kullarına bu gibi gizli sözlere müsaade buyurmuştur.

Hulâsa; günah, zulüm ve Resulüllah'a ma'siyetle fısıltının caiz olmadığı ve hayr-ı nıahzolan şeylerle fısıltının caiz olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid.cümlesindendir,

[Ey müminler! Korkun sol Allahü Tealâdan ki muhasebe ve mücazat için onun Câııib-i iilûhiyetinc varıp cem'olunacaksınız.]

Yani; ey müminler! Cümle günahlardan ve bilhassa başkasının hukukuna tecavüzden ve Resulullah'a muhalefetle isyanından sa­kının ve bu gibi günahlara dair fısıltı yapmak haram olduğu cihet­le bunlardan kaçınmak üzerinize vaciptir. Zira; Allahü Tealâ'nm huzuruna cem'olunup hesap vereceksiniz. Binaenaleyh; huzur-u Tlâhî'ye varacağınızı aklınızdan çıkarmayın ve her vakit Allah'tan korkun.[12]

 

Vacip Tealâ tenâcinin mezmum olan kısımlarını beyandan sonra o gibi mezmum fısıltıların nereden geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Müminlere hüzün vermek için fısıltı ancak şeytan'dandır.]

Yani; günah, zulüm ve resule isyan gibi şeylerle fısıltı ancak şeytan'ın insanları iğva ve teşvikindendir ve şeytan'ın onları bu gibi fısıltılara teşviki, ehl-i imana keder vermek içindir. Çünkü;: İslâm'ın henüz kuvvet bulmadığı bir zamanda ehl-i imana göz kaş oynatarak düşmanların yekdiğeriyle fısıltıları müminleri huylan­dırır ve kendi aleyhlerine söylendiğini zanla müteessif olurlardı. Ve şeytan da bu halleri bildiğinden düşmanları fısıltıya sevke-derdi.[13]

 

Vacip Tealâ şeytan'ın tahrikâtıyla düşmanların gizli konuşma-, larından müminlerin mahzun olduklarını beyandan sonra her ne kadar mahzun olurlarsa da mutazarrır olmadıklarını beyanla ehl-i imanı tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Halbuki şeytan müminleri hiçbir şeyle zararlandmr olmadı, illâ Allah'ın izniyle zarar müstesnadır. Ancak tefvjzi umur edici­ler Alîahü Tealâ üzerine tefvis-i umur etsinler.] Zira; menfaat ve mazarrat cümlesi Allah'ın izniyledir. Allah'ın iradesinden hariç birşey yoktur ve bilhassa şeytan'ın ehl-i iman hakkında tasnîm et­tiği zararlar dahi Allah'ın iradesi haricinde olmayınca hemen her­kes işini Allah'a ısmarlasın.

Bu âyette irade-i İlâhiyenin dışında hiçbir kimseye zarar eriş­meyeceği cihetle cemi-i umurunda ve her halinde cümle insanların ve bilhassa ehl-i imanın Allahü Tealâ'ya rapt-ı kalbetmesi tavsiye olunmuştur ve ehl-i sünnet itikadı da budur. Çünkü; herşeyin ira­de-i îlâhiyeye müstenid olduğu ve iradenin haricinde hiçbir şeyin vücut bulmadığı zaruriyât-ı diniyemizdendir.

Hulâsa; ehl-i imanı mahzun etmek için düşmanların gizli ko­nuşmalarının menşei şeytan'ın vesvesesi olduğu, fakat şeytan'ın onlara zarar edemediği ve ancak izn-i İlâhiyle vâki olan zararların müstesna olduğu ve tefviz-i umur etmek isteyenlerin umurlarını Allahü Tealâ'ya ısmarlamaları lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[14]

 

VâcıpTealâ meclislerde gizli konuşmak mezmum olup ekseri­ya şeytan'ın iğvasıyla olduğunu beyandan sonra alelekser gizli ko­nuşmak meclislerde vuku bulduğundan meclislerde âdâb-ı insani-yeyi tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Meclislerde size genişi yin de Allahü Tealâ da sizi genişletsin.]

Yani; ey ehl-i iman! Dar olan meclislerde bir kimse tarafından «Genişletin meclisi» denildiğinde siz yüzünüzü eğmeksizin ve müş­külât göstermeksizin derhal meclisi    genişletin  ve hariçten gelen kimseye o mecliste yer verin ve meclisin füyuzatmdan onu da fay-dalandmn, mahrum etmeyin. Eğer siz taşradan meclisinize gelen kimseye yer vererek sekil görmezseniz Allahü Tealâ umum arzu­larınızda sizin üzerinize bolluk halkederek bütün darlıklarınızda bolluk ihsan eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; ashab-ı Resululîah kelâm-ı nebeviyi lâyıkıyla işitmeye ve mucibince amel etmeye gayet haris olduklarından herkes Resulullah'a yakın olmak arzusuyla meclisin ilerisine geçer ve bazı ihvanından yer açılması­nı isteyenler olduğundan meclisin ilk safında bulunanların imtina1 etmesiyle arada hasıl olan gücenikliği kaldırmak ve yekdiğerine şefkat ve atûfetle muamele etmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere bu âyet nazil olmuş ve insanlar arasında meclislerde hüsn-ü âdaba riâyetle emr ü ferman buyurulmuştur. Buv emir, sevilmedik bazı şeye tahammülün lüzumuyla emr-i mutazammındır. Çünkü; ashaptan tasavvuf ehli yünden ma'mul kisve giyerler ve bazı ağniya, mecliste bu gibi fukaraya temastan çekinirlerdi. Cenab-ı Hak bu âyeti nizalle huzur-u nebide cümlesinin müsavi olduğunu ve mü­minler beyninde tevazuun lüzumunu ve yekdiğerine riâyet ve hür­met etmek emr-i ehem ve birisinin diğer birinin ihtiyacını defet­mesinin elzem ve bilhassa mecliste yekdiğerine yer göstermek ve azıcık dar oturmakla mümin biraderinin yerini genişletmesi mec­lisin âdabından olduğunu tavsiye etmiştir.

Ekseri ulema tefessüh, le muradı bir müminin diğerine hayır îsâl ve kalbine sürür ithâl etmesiyle tefsir edip yalnız meclîse hasretmediler ve şu tefsiri Resulullah'ın buyurduğu hadîs-i şerifi de te'yid eder. Yani

(Bir kul mümin biraderine muavenette daim oldukça Allahü Te­alâ o kula muavenette daim olur) demektir. Şu halde âyetin ma­nâsı : [Allah'ın kulları üzerine hayır ve rahatı kapılarım genişle­ten kimsenin üzerine Allahü Tealâ dünya ve âhirette envâJ-ı nime­tini tevsi' eder demektir. Lâkin lâfz-ı âyete muvafık olan manâ-yı evvel olduğundan manâ-yı evvel tercih olunmuştur. MecIisle murad; meclis-i ilim ve zikirle müşavereye müteallik meclislerin cümlesine şâmildir.

[Size «Meclisten çıkın" dendiğinde derhal çıkın ki Allahü Tea-lâ şol kimselerin derecelerini yukarı kaldırsın ve dahi sol kimse­lerin derecelerini kaldırsın ki onlara ilim verildi. Halbuki Allahü Tealâ sizin cümle a'mâl in iz i bilir ve bildiği veçhile mticazat eder.]

Yani; mecliste darlık hissedilince «Meclisten çıkın» dendiğinde Allah'tan sevab ümid ederek hemen meclisten çıkın ve yerinizi başkasına terkedin ve meclisten çıkmanızı kendiniz için hakaret addetmeyin, hemen çıkın ki Allahü Tealâ sizden mümin olanların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yüce kılsın. Zira Al­lahü Tealâ sizin gizli ve aşikâr her amelinizi bilir ve amelinize göre cezasını verir. Şu halde emre imtisal ederek sizin çıktığınızı bilir ve şu tevazuunuza münasip sevap verir ve derecenizi âlî kılar ve emre imtisal etmeyip çıkmadığınızı da bilir ve ona göre de ce­zanızı verir.

Fahri Râzi'nin İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayeten beyanına nazaran manasınadır. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Ey ehl-i iman! Hariçten gelene riâyet ve hürmet ol­mak üzere size «Kıyam edin» denirse derhal kıyam edin, tekâsül etmeyin. Hemen ihvan-ı dininize hürmette bulunun ki Allahü Tea­lâ sizden ehl-i iman ve ehl-i ilim olanların derecelerini terfi etsin] demektir/ Yahut manâ-yı nazım: [Namaz, cihad ve sair a'mâl-i hayriye için size kıyamla emrolunursa derhal kalkın, emrolundu-ğunuz şeyin levazımatıyla meşgul olun, hazırlık yapmakta müsa­maha etmeyin ki emre imtisalinizden dolayı Allahü Tealâ sizden ehl-i iman ve ehl-i ilim olanların derecelerini âlî kılsın. Zira; Al­lahü Tealâ kıyanı edip etmediğinizi bilir ve ona göre mücazat eder] demektir.

Bu âyette ehl-i ilmin sair ehl-i imandan ziyade bir şerefi oldu­ğuna delâlet eder. Zira ehl-i iman zikrolunduktan sonra ehl-i iîmi onun üzerine atıfla ayrıca zikretmek onun fazilet ve mezivet sahibi olduğuna işaret içindir. Fakat iIim ve murad; amele mukarin olan ilimdir. Zira; amelsiz ilmin vebalden ibaret olduğunda şüphe yoktur.

Emre imtisal eden ehl-i imana ve ehl-i ilme verilecek derece­nin azametini ve künh ü hakikatini bilmek Allahü Tealâ'ya mah­sus olup ukul-ü beşerin idrakten âciz olduğuna işaret için derecât lâfzı ta'zime delâlet eden tenvhûe nekre olarak varid olmuştur.[15]

 

Vacip Tealâ âdâb-ı meclise müteallik ahkâmı beyandan sonra ümmet tarafından peygambere vuku bulacak müracaatın ahkâm ve adabını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Resulünüzle gizli konuşmak dilediğinizde gizli sözünüzden evvel sadaka verin. Zira; şu sadaka sizin için hayırlı ve kalbinizi temizlemekte te'siri ziyadedir.] Çünkü; sadakada fukara ve zuafânın ihtiyaçlarını te'minle kalplerini mesrur ettiğiniz gibi kendi kalplerinizi şeytan'm vesveselerinden ve hubb-u dünyadan taharette ziyadedir.

Bu âyette Vacip Tealâ Resulullah'ın şanına ta'zim buyurmuş­tur. Çünkü; Resuiullah'la konuşacak kimsenin konuşmadan evvel sadaka vermekle mükellef olması şan-ı risalete ta'zimdir ve sada­kayla emir; fukaranın hatırım tatyib içindir. Çünkü; sadakada bir­çok menfaat olduğu gibi çok sözden dahi men' vardır. Zira; konuşa­cak kimsenin sözden evvel sadaka vermekle me'mur olması çok kimsenin konuşmasına manidir. Kezalik sadakayla emirde mümin­le münafık beynini tefrik vardır. Çünkü; mümin Resuiullah'a gizli sözünü arz etmeden evvel me'mur olduğu sadakayı verir, müna-fıksa sadakadan göz yummakla sözünü söyler ve nifakını izhar eder..

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü er-~bâb-ı ihtiyacın sözüyle Resulullah'ın evkat-ı mühimmelerini işgal etmeleridir. Çünkü; çok zamanda ResulullahHa konuşanlar sözü uzatarak, umur-u mühimmenin fevtine badi olmakla Resulullah'a ezâ ederlerdi. İşte bu gibi şahsî sözlerle Resulullah'm vaktini zayi etmemek için Cenab-ı Hak bu âyeti inzal buyurmuştur. Yakut mü­nafıkları sahte münacatlarmdan men için bu âyet nazil olmuştur. Çünkü; münafıklar Resulullah'a takarrubla halka kendilerini bü­yük göstermek üzere Resulullah'la sık sık münacata devamla Re-sulullah'ı iz*âc ve rahatsız ederlerdi. îşte bu gibi iz'aeâttan Resulul-lah'ı muhafaza için bu âyet nazil olmuştur. Zira; münafıklar gayet bâhil oldukları cihetle sadakayla emrolununca münaeatı terkede-çekleri şüphesizdir. Sadakayla emrin vücub için olması zahirdir. Çünkü; emirden zahir olan vücuptur. Lâkin bu âyetin hükmü bun­dan sonra gelecek âyetle nesholunmuştur. Ancak neshin vakti ne-hardan bir saat sonradır veyahut on gün sonra nesholunmuştur. Binaenaleyh; bu âyetin hükmü on gün câri olmuştur. Hz. Ali «Kur'-anda bir âyet vardır ki benden evvel ve sonra hiç kimse amel et­memiştir. Zira bu âyet nazil olduğunda bir dinarım vardı. Onunla on dirhem aldım, her ne zaman ki Resulullahla münacat kasdet-tim, bir dirhem sadaka verdim. Badehu münaeat ettim. Dirhem tükendi» âyet de nesholundu» buyurmuştur. Bilâlüzum münacat vacip veya mendup olmadığından münacata ihtiyaç olmadığı eihet-İe sadaka vermeyenler zemmolunmazlar.

Bu âyette münacat için lâzım olan sadakanın miktarına gelin­ce: Herkesin kudreti nispetindedir. Binaenaleyh; muayyen bir mik­tar yoktur ve lâfz-ı âyet de mutlaktır ki aza ve çoğa şamildir.[16]

 

Vacip Tealâ sadakaya kudreti olmayan fukara için sadaka lâ­zım olmadığını beyan zımnında :

siı sadaka edecek birşey bulamazsanız telâş Tealâ sizi yarhğayıeı ve esirgeyicidir.]

Yani; ey müminler! Eğer siz fakr u faka sebebiyle Resulul-lah'la münacatmızdan evvel sadaka edecek birşey bulamazsanız mahzun olmayın. Zira; Allahü Tealâ sadaka vermediğinizden dola-yi vâki olan kusurunuzu setredici ve bu kusurdan dolayı terettüb edecek azaptan sizi esirgeyicidir,

Vacip Tealâ münaeattan evvel sadaka vermek lâzım beyandan sonra sadakayı kullarının üzerinden kaldırdığını etmek üzere:

[Korktunuz mu gizli konuşmadan evvel sadaka vermekten? Siz fakr u fakâdan korkunuzdan dolayı sadakayı vermediğinize nedamet ederek hulûs-u kalple vuku bulan tevhenizi Allahü Tealâ kabul buyurdu. Allahü Tealâ tevhenizi kabul edince üzerinize farz olan namazı edaya ve zekâtı vermeye müsaraat edin, Allahü Tea-lâ'ya ve resulüne itaat edin. Zira; Allahü Tealâ sizin ceml-1 a'mili-nizi bilici ve ona $Örc mücazat edicidir.]

Yani; münacatmızdan evvel sadaka vermediğinizde namazı v§ zekâtı edâ, cemi-i evamir ve nevahide kemal-i ihlâsîa Allah'a ve re­sulüne inkıyad etmekle cebr-i mâfât edin. Zira; Allahü Tealâ hep­sini bilir. Binaenaleyh; mümkün olduğu ve kudretinizin yettiği ka­dar itaatta bulunun ve üzerinize terettüb eden diğer vazifelerinizi ifada kusur etmeyin.

Bu âyette mükellef olanlardan herbirinin her münacatı için bir sadaka vermesi vacip olduğuna işaret zımnında lâf- j zı cemi* sıygasıylâ varid olmuştur. «Sadaka vermekten korkarsa- j nız namaza ve zekâta müsaraatîa ikame edin» demek «Sadaka ver­memekte beis yok» demektir. Buysa vüeubun neshinden yani kalkmasmdâif ibarettir. Binaenaleyh bu âyet; bundan evvelki âyette beyan olunan sadakanın vücubunu neshetmiştir. Sadakanın vücu-bundaki hikmet; müminle münafık beynini tefrik olduğuna naza­ran maksadın husulünden sonra hüküm nesholunmuş ve ihtiyaç kalmamıştır.[17]

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerini âleme ilân ve rüsvalıklarını suret-i aleniyede beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusülî Bakmaz ve görmez misin? Şol kimsele­re ki onlar Allah'ın gazab ettiği Yehûd kavmini dost ittihaz ettiler. O münafıklar sizden de ve Yehûd kavminden de değillerdir. Onlar yalan olduğunu bildikleri halde yalan üzerine yemin ederler, asla çekinmezler.]

Yani; onlar birçok cinayetlerinden dolayı Allah'ın gazabına müstehak olan Yehûd kavmini dost ittihaz ederek musahabette bu­lunurlar ve beraber müminleri zemmederler ve zahirde sizden gibi görünerek Yehûd'la birleşirlerse de ne Yehûd'dan ve îıe de sizden­dirler. Zira; hiçbirinize malolmazlar. Halbuki yalan olduğunu bile­rek İslâmiyet davası üzerine yemin de ederler. Çünkü Müslüman­ları kandırmak için yalan söylemekten çekinmezler. Şu halde bu yeminleri onlara bir fayda te'min etmediği gibi Allah'ın azabından da birşeyi defedemez. Binaenaleyh; dünya ve âhirette hâib ve ha­şirlerdir. Bunların yalan üzerine devamlarına işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygası varid olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin sebeb-i nüzulü; müna­fıklardan (Abdullah b. Nebtel) Resulullah'la oturur ve huzur-u ne­biden aldığı havadisi Yahudilere götürürdü. Birgün Resulullah'ın hücre-ri saadetinde huzur-u risaletine şeytan bakışlı bir adamın geleceği haber verildi. Ba'dehu gözleri gök bir erkelt geldi. Resulul-j lah «Bana niçin söversin?» demesi üzerine sövmediğine yemin etti! ve bu âyet de nazil oldu.

Münafıklar her zamanda hiçbir yöre malolmazlar. Çünkü; sa­bit bir itikatları olmadığından daima mütereddit ve hangi taraf ga-j lip olursa o tarafa temayül etmek suretini iltizamla vakitlerini ge­çirirlerdi. İşte zamanımızın münafıkları da aynı haldedir. Küfriyâtı tahsin eder, fakat ben kâfirim diyemez. Müslümanlığı zemmeder, ancak ben Müslüman değilim diyemez. Dışı ve ismi Müslüman gö-rünür. Halbuki kalbinde Islâmiyete buğzdan başka birşey olmadı­ğı gibi cami ve kilisesi de yoktur, ayn-ı behaim gibi gezer.[18]

 

Vacip Tealâ münafıkların bazı hallerini beyandan sonra oı için şiddetli azap hazırlandığını beyan etmek üzere :'

buyuruyor.

[Allahü Tealâ onlar için şiddetli azap hazırladı. Zira; amel kötü oldu. Onların amelleri olan nifak ne kötü şeydir?]

Yani; yalan yere yeminleri onları Allah'ın azabından kurtara­maz. Zira; cümle hallerini bilen Allahü Te*alâ onlar için şiddetii azap hazırlamıştır. Çünkü; habaset-i tıynetleri icabı âdet ettikleri nifak gayet kötüdür.

Vacip Tealâ bu âyette münafıkların Yahudilerle dostluklarını, ve ehl-i imanın esrarını Yehûd'a götürdüklerini beyanla münafık­ların şerrinden hazer etmek lâzım olduğunu ehl-i imana tavsiye bu­yurmuş ve Islâmın esrarını münafıklara bildirmemenin- ehem ol­duğunu tenbih etmiştir. Çünkü; «münafıkların dostları sizin düş­manınız olan Yahudüerdir» demek «Esrarınızı onlara ifşa etmeyin, eğer ifşa ederseniz mesainiz boşa gider, akim kalır» demektir. Binaenaleyh; dostunu, düşmanını farketmek insan için büyük bir me­ziyettir.

Bu âyette istifham; taaccüp içindir. Çünkü; Allah'ın gazab et­tiği bir kavmi dost ittihaz etmek taaccübe şayan bir haldir. Bina­enaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette münafıkları dört cihetle zemmet-miştir. Birincisi; onlar sizden de Yehûd'dan da değil de­mek her. iki kavme karşı yalancılık ve riyakârlık ediyorlar demek­tir.    İkincisi;   yalan üzerine yemin etmek âdetleri olduğunu

beyan etmek zemmin nihayesidir. Üçüncüsü; cümle-i haliyesiyle bunlar her ne cinayet islerlerse ankasdın ve an ilmin işlerler, yoksa ancehlin vâki olan hatalardan değil demektir. Binaenaleyh; onlar her neye cür'et ederlerse inat ve istikbar üze­rine cür'et ederler. Döfdüncü; bunların amellerinin pek çirkin olduğunu'beyan buyurmuştur ki zemmin nihayesine işaret etmiştir.[19]

 

Vacip Tealâ münafıkların fena hallerinden diğer bazısını be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar yeminlerini kalkan mesabesinde tuttular. Binaenaleyh; Allah'ın kullarını tarikından menettiler. Halleri böyle olunca onlar için zelil kılıcı azap vardır.]

Yani; o münafıklar kendilerini ve mallarım muhafaza için yeminlerini nefislerine ve mallarına kalkan gibi bekçi ittihaz etti­ler ve yalan yere yemin etmekten çekinmediler. Binaenaleyh; fe-saddan hali kalmayarak diğer insanları tarik-ı hak olan din-i Isla­ma duhulden menettiler. Böylece kendileri hakka tâbi olmadıkları gibi tâbi olacaklara da mani olunca onlar için ahirette ihanet'edici azap vardır. Zira; yalan yeminle ism-i İlâhiyi istihfaf ettikleri için amellerine mukabil onların azabı kendilerini istihfaf edeceğine işa­ret zımnında Cenab-ı Hak azaplarını ihanetle tavsif buyurmuştur.

Bu âyette üç cümle vardır ve tertib üzere ilki ikinciye ve ikin­ci üçüncüye sebep ve delildir. Çünkü münafıkların azaplarına se­bep; halkı hak yolundan menetmeleridir ve tarik-ı haktan menet­melerine sebep de yalan yere yemin etmeleridir. Çünkü avam-ı nâsı yeminleriyle kandırmak onları hakka ittibadan menetmektir. Şu halde mantıkça kıyasın takriri şöyledir : «Münafıklar için azab-ı mühin vardır. Zira onlar nâsı tarik-ı haktan menettiler. Her kim­ler ki naşı tarik-ı haktan menedeler, onlar için azab-ı mühin vardır. Binaenaleyh; münafıklar için azab-ı mühin vardır» demektir. İkin­ci kıyasın takriri de şöyledir, «Münafıklar nâsı tarik-ı haktan me­nettiler. Zira; onlar yalan yere yeminlerini kalkan ittihaz ederek nâsı kandırdılar. Her kimseler ki yalan yere yeminlerini kalkan ittihaz ederek nâsı kandıralar. Binaenaleyh; münafıklar nâsı hak­tan menettiler» demektir.

Bu âyette bazı ulemâ azab-ı şedidi azab-ı kabirle ve azab-ı mü-hini azab-ı âhiretle tefsir etmişlerdir. Buna nazaran âyette tekrar yoktur. Gerçi azabın her ikisini de azab-ı âhirete sarfetmekte de azabın birisi şiddet, diğeri ihanetle tavsif olunduğu cihetle tekrar mündefiyse de ancak azabın birini kabre diğerini âhirete sarf etmek sevk-ı nazma daha ziyade muvafık olduğundan bazı ulemanın tev­cihi şâyan-ı tevcihtir.

Hulâsa; münafıkların yalan yere yemini kendilerine siper ad­dettikleri ve yeminleriyle nâsı tarik-ı haktan meneyledikleri ve onlar için ihanet edici azabın mevcut olduğu bu âyetten müstefad olan fevald cümlesindendir.[20]                                

 

Vacip Tealâ münafıklar için şiddetli ve ihanet edici azap oldu­ğunu beyandan sonra onların malları ve evlâdı kendilerinden o aza­bı defe demeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Emval ve evlâdı onlardan Allah'ın azabından hiçbir şej elbette def edemez. İşte şu evsafla muttasıf olanlar ebedî kalıcı ol­dukları halde Cehenneme musahiplerdir.]

Yani; münafıklar mallarına ve oğlanlarına güvenirler. Halbu­ki malları ve evlâdı onlardan Allah'ın azabından hiçbir zerresini bile elbette def edemez. İşte şu evsaf -ı zemimenin sahibi olan müna­fıklar Cehennem ateşinin sahipleridir. Zira; onlar ebeden Cehen-nem'de kalıcılardır.

Münafıklardan azabın küçüğünden ve büyüğünden hiçbir zer­resini defedemeyeceğine işaret için siyak-ı nefiyde    gayet azlığa delâlet eden tenumle nekre olarak lâfzı varid olmuştur. Şu halde onlar için asla necat ümidi olmadığından çare-i necat Dİan ihlâs üzere imana tevessül etmeleri lâzımdır. Çünkü lutf-u İlâhiyi câlib olan a'malin esâsı; ihlâs üzere imandır. Binaenaleyh; iman olmadıkça Allah'ın lutfuna istihkak olamaz.[21]

 

Vacip Teala münafıkların ashab-ı Cehennem'den olduklarını |lra Cehennem ateşinin zuhur edeceği günü beyan etmek üzere buyuruyor

[Onlar Cehennem'e musahîb olurlar şol günde ki o günde Al-lahü Tealâ cümlesini toplu oldukları halde kabirlerinden kaldırır. Onlar o günde Allah'a karşı yalan olarak yemin ederler, nasıl ki bu dünyada size yemin etmişlerdi ve zannederler ki kendileri bir doğru itikad üzerinedir. Agâh olun ve uyanık bulunun ki onların işi ancak yalancılıktır.] Zira; onlar yalan söylemek üzere azmet­miş ve yalan söylemeyi âdet edinmiş birtakım kimselerdir ki bütün sözleri yalana münhasırdır, yalandan başka birşey bilmezler. Bina­enaleyh; dünyada yalan söyledikleri gibi âhirette de huzur-u İlâ­hîde yalan söylemekten çekinmezler fakat fayda etmez.

Hulâsa; münafıkları Cenab-ı Hakkın müçtemian kabirlerinden kaldıracağı ve bu dünyada yalan yere yemin ettikleri gibi âhirette de yemin edecekleri ve kendilerinin itikad-ı hak üzere olduklarını zannettikleri ve halbuki onların ancak yalancı oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[22]

 

Vacip Tealâ münafıkların yalancı olduklarım beyandan sonra yalanı irtikâplarının hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şeytan onlar üzerine galebe ederek Allah'ın zikrini unuttur­du. İşte şu güruh-u eşkiya şeytan'ın cemaatı ve etbaıdır. Agâh olun ki muhakkak ve ancak şeytan'ın cemaatı zarar edicilerdir.]

Yani; münafıklar o derece mağrur oldular ki, bu dünyada ya­lan yeminle Müslümanız diyerek mallarını, canlarım kurtardıkla­rından âhirette de Öyle olacak zannıyla huzur-u İlâhî'de yalan ye­mine cür'et ederler. Binaenaleyh; hidayet-i îlâhî'yeye vesile olan zikrullahı unutturdu. İste şu evsafla mevsuf olan güruh-u eşkiya şeytanın askeridir. Agâh olun ve uyanık bulunun ki ey müminler! Şu şeytan'ın cemaatı ancak zarar edicilerdir. Binaenaleyh; kafiyen ticaretleri yoktur. Zira; bunların bütün hareketleri zararı intaç eder. Çünkü; ticaretin esbabı olan imana ve amel-i salihe teşebbüs yoktur.

Vacip Tealâ bu âyette münafıkları şeytan'm cemaatı olup ne-tice-i sa'yları zarar olduğunu beyanla tekrar zemmetmiştir. Çünkü; münafıkların ehl-i imana ihanete ve, fitne ilkasına dair dersi şey-tan'daıi aldıkları beyan olunmuştur.[23]

 

Vacip Tealâ şeytan'm cemaatının hüsranda olduğunu beyandan sonra o hüsranın sebebini beyan etmek üzere buyuruycr

[Şol kimseler ki onlar muhakkak Allah'a ve Kesulüne muha* lefet ve adavet ederler. İşte onlar en ziyade zelil ve hakir olan kav­min zümreşindedirler. Allahü Tealâ hükmetti ve dedi ki «Ben ve benim gönderdiğim resullerim elbette düşmanlarımız üzerine ga­lip oluruz.» Zira; Allahü Tealâ kuvveti ve kudreti her yere şamil bir uludur.]                                           

Yani; şol müfsitler ki onlar habâset-i tıynetleri icabı Allah'a ve resulüne ve Allah'ın kitabında beyan ettiği ahkâmına muhale­fetle hudud-u İlâhiyeyi tecavüzle adavet ettiler. İşte şu adavet edenler Allah'ın en ziyade zelîl ve hakîr kıldığı cemaattandır. Zira; Allahü Tealâ Levh-i Mahfuzunda yazdı ve dedi ki «Ben ve benim kullarımı irşad için gönderdiğim resullerim elbette ve elbette düş­manlarına galiptir». Zira; Allahü Tealâ dostlarına yardımda kavî ve irade ettiği şey elbette vücut bulur bir uludur. Böyle kavî ve cümleye galip olan Allah'a ve resulüne muhalefet edenler elbette hakîr ve zelil olurlar.

Şu mücrimlerin cinayetlerini açıktan beyan etmek için ism-i mevsul varid olmuştur. Çünkü mevsulün sılası; daima o mevsulün hakikatim beyan ettiğinden şu zilletlerine illet ve sebebin Allah'a ve resulüne muhalefet olduğu beyan olunmuş ve bunların cinayet­leri Allah'a muhalefet olduğu cihetle en ziyade zelil olacakları be­yan edilmiştir. Çünkü Cenab-ı Hakka muhalefet; elbette zilleti icab eder. Zira; iki hasımdan biri ne kadar kuvvetli olursa diğer zebun olanı da o kadar zayıf olduğundan Allah'ın kuvvet ve aza­meti gayr-ı mütenahi olunca âsîlerin zilletlerinin de gayrı müte-nahi olacağı tabiidir.

Allah'ın galip olacağını Levh-i Mahfuz'da yazması yemin mesabesinde olduğundan cevap ve te'kidle varid olmuştur ki gerek Levh-i Mahfuz'da yazılması, gerek Allah'ın ve resullerinin galebesi kat'î olduğuna işaret olunmuştur.

Hulâsa; Allah'a ve resulüne muhalefet edenlerin gayet zelil olacakları, Allah'ın ve-resullerinin galip olacaklarının Levh-i Mah­fuz'da yazıldığı ve Allah'ın kavî ve azîz olduğu bü âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[24]

 

Vacip Tealâ muhalefet edenlerin lâyık oldukları cezalarını be­yandan sonra onlara karşı müminlerin vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen Allah'a ve yevm-i âhirete iman eden müminleri Allah'a ve Resulullah'a muhalefet eden kimselere mu­habbet eder bîr kavim olarak bulmazsın. Velevse o muhalefet eden­ler müminlerin babaları veya oğlanları veya biraderleri yahut ka­vim ve kabileleri olsun yine muhabbet etmezler. İşte şu Allah'ın düşmanlarına muhabbet etmeyen müminlerin kalplerine iman ya­zıldı.]

Yani; mümin olan kâfire lâyıkıyla muhabbet etmez, velevse o kâfir müminin babası, oğlu veya biraderi yahut kendi kavim ve kabilesi, akraba ve taallûkatı olsun. Zira; Allah'ın ve resulünün muhabbetine karşı hiç te'siri olmaz. Çünkü; müminin kalbinde iman yazılı ve sabit olduğundan kâfire muhabbete manidir.

Bu âyette mazmum olduğu beyan olunan muhabbetle murad; onlara nasihat ve hayır murad ederek derun-u kalpten mu­habbet etmektir. Yoksa onlarla ihtilât etmeye ve dünyaca muame­le yapmaya ve icab-i halde onlarla muaşerete şümulü yoktur. Binaenaleyh naram olan muhabbet; onları candan sevmek olduğundan elyevm lîsfci olan muamele değildir. Çünkü; dünya umurunda in­sanların Yekdiğerine karşı ihtiyaçları derkâr olduğu cihetle ihti­yaçlarını def hususunda İslâm, Hıristiyan tefrik olunmaksızın umur-u dünyada birbirleriyle muameleye müsade-i şer'iye vardır. Ancak zamanımızda görüldüğü veçhile bize zimmi gibi görünüp hakikatta bizimle muharib olan düşmana muavenetleri görüldüğü surette onlarla muâmele-i dünyeviyeyi kesmek alavere hususunda yanlarına yanaşmamak Müslümanların menfaatına daha muvafık­tır. Çünkü; içimizde tebamız olan Hıristiyanlar Müslümanlardan kazandıklarını Müslümanlara atmak için kurşuna verdikleri gün gibi meydanda olduğu cihetle şu zamanda onlarla muameleye de haram denilebilir.

Bu âyette imanın kalpte olduğuna delâlet vardır. Binaenaleyh; ulema-yı kelâmdan mütekaddimîn imanın tasdik-ı kalbiden ibaret olmasına istidlal etmişlerdir. Buna nazaran ikrar-ı lisanî erkân-ı imandan hariç olduğu cihetle kalbinde imanı mevcut olan bir kim­se lisanıyla ikrar etmeksizin vefat etse mümindir, lâkin lisanla ik­rar vacip olup bu vacibi terkettiğinden günahkâr olur.

[Allahü Tealâ ehl-i imanı kendi indinden nur-u kalple takviye buyurdu.] Binaenaleyh; kuvvet-i kalple müminler mansur ve mu­zaffer oldular.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ruh bu âyette kalp nuru veya Kur'an veyahut düşman üzerine nusret manâlarınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Allahü Tealâ müminleri kendi in­dinden nur-u kalple ve nur-u Kur'anla ve düşmanları üzerine ga­lebe ve nusretle takviye buyurdu] demektir. Çünkü; nur-u imanla münevver olan bir kalpten dm düşmanı olan kâfirin muhabbeti kalkınca Allahü Tealâ kuvvet-i kalp ve nur-u basiret sebebiyle nusretini ihsan etmekle ehl-i imanı takviye buyurmuştur.[25]

 

Vacip Tealâ ehl-i imana dünyada verdiği bazı nimetini beyandan sonra âhirette vereceği nimetlerini beyanla müminleri mak-sad-ı aksaya teşvik etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ o müminleri altından nehirler cereyan eden Cennet'lere ithal eder. Onlar ebedi Cennet'te kalıcı oldukları halde Allahü Tealâ onlardan razı ve onlar da Allahü Tealâ'dan razı olur­lar.]

Yani; imanları sebebiyle Allahü Tealâ onları suyu çok köşk­lere, saraylara, bağlara ve bahçelere ithal eder ki o bağların ve bahçelerin altından ırmaklar akar ve bu kadar zevk u safa üzere onlar ebeden Cennet'te kalırlar ve Allahü Tealâ kusurlarını affet­mek ve birçok nimetler vermekle onlardan razı olur ve görmüş ol­dukları lütuf üzerine onlar da Allahü Tealâ'dan razı olurlar. Rıza­yı İlâhî her mertebelerin fevkmda ve arzu edilen nimetlerin en bü­yüğü olduğuna işaret için bu âyette Cennet'e duhulü zikirden son­ra tarafeynin yekdiğerinden razı olacakları zikrolunmuştur.[26]

 

Vacip Tealâ müminlerin düşmanları olan kâfirlere muhabbeti terketmeleri üzerine Allahü Tealâ'nın müminlere ihsan etmiş oldu­ğu dört mertebe ki imanlarının kalplerinde yazılı olmasından ve ruh ve nusretle te'yid etmesinden, Cennet'e ithal ve rızasına nail olmalarından ibarettir. Bunları zikirden sonra kâfirlere muhabbeti terki icab eden esbaptan diğer bazısını zikretmek üzere buyuruyor.

[İşte şu kâfirlere muhabbeti terkeden müminler Allah'ın sev­gili kulları ve cemaatıdır. Agâh olun ve uyanık bulunun İd ey müminler! Allah'ın dostları ve cemaatı ancak necat buluculardır ve necat bulmak bunlara münhasırdır.] Binaenaleyh; Allah'ın dostu olmayan kâfirlere necat tecavüz etmez. Zira; onlarda sebeb-i necat olan iman yoktur.

Ehl-i imanın ulüvv-ü mertebesine işaret için bu'd-u meratibe

delâlet eden ( «ilîlj1 ) lâfzı var id olmuş ve bütün korktukların­dan kurtularak umduklarına nail olmaktan ibaret olan fevz ü ne­cat ve felahın müminlere münhasır olduğuna işaret için hasra de­lâlet eden zamir-i fasıl varid olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyet-i celilenin (Hâtıb b. Ebû Beltea) hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; (Hâtıb) Resulul-lah'm Mekke'nin fethine hazırlandığım Mekke ahalisine ihbar et­meye teşebbüs etmiş ve yolda mektubu tutulmuştur.

Bu âyet-i celilenin hulâsası; ehl-i imanı kâfire muhabetten men ve zecretmektir, bu hükümde fasıklar da dahil olup onlara da muhabbet caiz değildir. Çünkü; fâsık fışkı sebebiyle Allahü Tealâ'-ya âsi olduğundan Cenab-ı Hak ona muhabbet etmez, belki buğze-der. Şu halde Allah'ın buğzettiği bir kimseye müminin muhabbeti muvafık olamaz.[27]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5801-5803

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5803-5804

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5805-5806

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5806-5808

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5808-5809

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5809-5811

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5811

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5811-5813

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5813-5814

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5814-5815

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5815

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5816-5817

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5817

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5817-5818

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5818-5821

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5821-5822

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5822-5824

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5824-5825

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5825-5826

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5826-5827

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5827-5828

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5828-5829

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5829

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5830-5831

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5831-5832

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5832-5833

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5833-5834