Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Haşr - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 59. Sayfa

SURE-İ HAŞR.. 2


SURE-İ HAŞR

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi dört âyeti camidir.

[Teşbih etti Allah'a göklerde ve yerde olan cümle mevcudat. Zira; Allahü Tealâ cümle düşmanlarına galip ve efâli muhkem hikmet sahibidir.]

Yani; semavat ve arzda bulunan cümle mahlukat Allahü Te-alâ'yı cemi-i nekaisten tenzih etti. Zira; Allahü Tealâ cümleye ga­lip bir uludur, kullarının umurunu hikmet üzere tedbir eder. Bina­enaleyh; cümle mahrukatın takdisine lâyıktır.

[ns ü cin ve melekler gibi lisana malik olanların teşbihleri li-sanlarıyla Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih ve cemi-i sıfât-ı kema-liyoyle muttasıf olduğunu beyan etmektir. Amma söylemek şanın­dan olmayan sair mahlûkatm teşbihleri; onlarda dahi Cenab-ı Hakkın kendilerine münasip lisan halketmesiyle olmak ihtimali varsa da onların teşbihleri yle murad; lisandı halle teşbih olması râcihtir. Çünkü; cümle zerrât-ı cıh&) halikının neka­isten münezzeh cemi-i kemâlâtla muttasıf olduğuna delâlette şa-hid-i âdildir ve teşbihin manâsı da budur.[1]

 

Vacip Tealâ izzet-i kahire ve hikmet-i bahire sahibi olduğunu beyandan sonra âsâr-ı izzetinden ve ahkâm-ı hikmetinden bazıla­rını bevan etmek üzere buyurucu

[Aziz olan Allahü Tealâ sol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, ehl-i kitap­tan kâfir olanları iptida-yi haşirde kendi diyarlarından çıkardı.]

Yani; izzet ve hikmet sahibi olan Vacip Tealâ izzet ve hikmeti âsârı cümlesinden olarak Yehûd taifesinden Resulullah'a iman et­meyen kâfirleri evlerinden ve memleketlerinden ilk defada Şam'a ihraç etti.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile evveI-i ha§irle murad; birinci defada Şam'a tard ü teb'îd olunmalarıdır. İkinci de­fada Ceziretülarap'tan Yehûd'un tard ü teb'idleri Hz. Ömer zama­nında vuku bulmuştur. Çünkü haşir, bir cemaatı bir mekândan di­ğer mekâna göndermektir.

Fahri Râzi,   Kazı,   Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları  veçhile kavl-i şerifine kadar bu âyetlerin sebeb-i nüzulü; (Zühre) nî Nadıyr) kabilesi huzur-u risalete gelerek ResuluUah'm leh ve aleyhinde bulunmamak üzere müsalaha akdettiler ve Bedir gaza­sında ResuluUah'm galip olduğunu görünce âhir zaman peygamberi olduğunu kendi aralarında tasdik etmişken Uhud gazasında Müs­lümanların mağlûp olduğunu görünce Resulullah'a adavet izhar ederek musalahayı bozdular. Hatta reisleri (Kâ'b b. Eşref) yanın­da kırk kişiyle gizlice Mekke'ye gitti ve müşriklerle Resulullah aleyhine ittifak akdetti ve bu ittifaklarını Cibril-i Emin Resulul­lah'a haber verince Resulullah evvelâ Kâ'b'm öldürülmesini em­retti ve Kâ'b'm süt biraderi (Muhammed b. Mesleme) (Ayle) de­nilen mevkide Kâ'b'ı katledince Resulullah (Benî Nadıyr) kabile­sini muhasara ve Medine'den çıkıp gitmelerini emretti. Onlar da harp tedariki görmek maksadına mebni on gün mühlet istediler ve münafıkların da «Korkmayın, biz size muavenet ederiz» deme­leri üzerine onlardan da imdat bekliyorlardı. Resulullah yirmi bir Resulullah Medine'yi teşrif edince Medine'nin yakınında isminde bir karyede sakin Harun (A.S.) m neslinden (Begün muhasara etti. Münafıklardan imdat gelmedi ve Allahü Tealâ da kalplerine korku verdi ve her cihetten ümitleri kesildi, sulha tâlib olurlar, lâkin Resuîullah maslahatı onların Medine'den tardo-lunmalarmda gördüğü için Medine'den çıkmalarından başka bir-şeye razı olmadı. Onlar da terk-i diyara razı oldular, fakat Resulul­lah hanelerini ve akarlarını ve sair emval ve eşyalarını terketme-lerini ve ancak bir deveye ne yükleyebilirlerse onu götürüp baş­kasına el uztamamalarını ve âlât-ı harpten hiçbir şey almamalarını teklif etti. Onlar da şu şurûta razı olarak birer deveyle ne götüre-bildilerse onunla bazısı Şam'a ve birkaç aile de Hayber'e gittiler ve onların mallarını Resulullah muhacirine taksimle muhacirinin maişetlerini ensar-x kiram üzerinden kaldırdı. Çünkü; muhacirinin malları Mekke'de kaldığı için nafakaları ekseriya ensarın muâve-netiyle husule geliyordu. İşte şu minval üzere Yehûd'dan (Benî Nadıyr) in terk-i diyara mecbur olmaları üzerine vak'ayı tafsil et­miş ve ümmet-i Muhammed'e sermaye olmak üzere Cenab-ı Hak bu âyetleri inzal buyurmuştur.

Ceziretülarap'tan evvel tardolunan ehl-i kitaptan bunlar oldu­ğu için evvel-ül haşir tâbir olunmuştur. Yahut haşr-ı sânı; kıyamet olduğundan buna evvel-i haşir denmiştir ve bu tevcih arz-ı Şam'ın arz-ı mahşer olmasına delâlet eden eserleri te'yid eder. Çünkü; ev­vel-i haşir Şam'a olunca evvelin ikincisinin de Şam'a olması zahir­dir. Zira; evvelin sanisinin ancak o evvelin yerinde olması icab eder. ResuluUah'm Yahudilere Medine'den çıkın emrini verdiğinde Yehûd'un «Nereye çıkalım?» suâllerine cevapta buyurduğu da mervidir. Binaenaleyh; İbn-i Abbas Hazretleri «Bir kimse arz-ı mahşerin arz-ı Şam olacağında şüphe ederse bu âyeti okusun» buyurmuştur.

Bu âyet ehl-i İslâm'ın selâmeti için bir kavmin memleketlerin­den tardolunmalarınm cevazına delâlet eder. Çünkü; evliya-yı umur maslahat-ı âmmeyi müfsid ve mülhidlerin tard u teb'îdinde görün­ce bilâtereddüd teb'îd ederler ve teb'îdleri ve şer'an caizdir. Zira; umumî menfaat için hususi mazarratın ihtiyar olunması kavaid-i şer'iyemiz iktizasındandır.[2]

 

Vacip Tealâ Yehûd'dan (Benî Nadıyr) in Medine'den ihracına işaretten sonra ihracın keyfiyetini ve onları ihraç etmenin ehl-i iman hakkında büyük nimet olduğundan nimetini ta'dad etmek üzere :

[Ey müminler! Siz Yehûd'un Medine etrafından çıkacaklarını zannetmezdiniz ve onlar da kendi kal'alarını Allah'ın gazabına mani olacak zannetmişlerdi. Halbuki bu zanları yanlıştı. Zira; Al­lah'ın azabı onlara zan ve tahmin etmedikleri cihetten geldi.]

Yani; ey müminler! Yehûd'un kuvvet ve şevketlerine ve mal­larının .kesretine ve kalelerinin metanetine bakarak onların Me­dine'den çıkıp gideceklerini zannetmediğiniz gibi zahir-i hale ba­karak onların terk-i diyar edecekleri hatırınıza bile gelmezdi ve onlar da zannettiler ki kaleleri Allah'ın azabını meneder. Halbu­ki bu zanların cümlesi fasiddi. Zira; onların asla hatırlarına gelme­yen yerden Allah'ın belâsı ve emri onlara geldi. Binaenaleyh; zan­ları boşa gitti. Yahut ehl-i imanın zannetmediği cihetten Allah'ın nusreti ve inayeti geldi ki (Benî Nadıyr) Yahudilerinin gitmesiyle onların hilelerinden kurtuldular.

[Allahü Tealâ Yahudilerin kalplerine korku koydu. Binaena­leyh; onlar kendi elleri ve müminlerin elleriyle hanelerini harab etmeye başladılar. Ey göz sahipleri! Bu hallerden ibret alnı.] Zira; bu gibi haller ibrete şayandır.

Yani; onların zannetmedikleri cihetten Allah'ın kahrı geldi. Zira; mühim vak'alarda işlerini tedbir eden reisleri katlolununca kuvvetleri zaafa tebeddül etti ve şevketleri kırılmaya başladığı için Allahü Tealâ kalplerine korku ve telâş verdi. Binaenaleyh; emni­yetleri bütün bütün selbolunduğundan kendi evlerini kendi elleriy­le yıkmaya başladılar ve müminler de onlara muavenet olmak üze­re evleri tahripte onlara yardım ettiler. Yahudilerin tahripten ga­razları; Müslümanlara kalmasın ve Müslümanların tahripten ga­razları ise onların saklanacakları haneleri bir an evvel izale olun­sun ve gözleri önünde nice senelerdir yapıp yoğurdukları ve vü­cutlarındaki ruhları mesabesinde kıymetli olan hanümanlarını tah­riple azaplarının ziyade olması ve İslâm'ın ulviyetini onlara gös­termekti. Yahudiler metin kalelerine, mallarının çokluğuna, kuv­vet ve kudretlerine istinad ederek ehl-i İslâmı hiçe sayarken ve ehl-i îslâm da kendilerinin zaafına bakarak Yehûd'clan tehaşi eder­ken birdenbire Cenab-ı Hakkın resulüne inayeti zuhur ederek za­yıf sayılanların kavı ve kavî sayılanların zayıf olup ahvâl, ani ola­rak tebeddül ediverince basiret sahiplerinin bu ahvalden ibret al­malarını ve meseleyi derin düşünüp sathi geçmemelerini Cenab-ı Hak ehl-i basirete tavsiye buyurmuştur. Çünkü; Yahudiler kuvvet­lerine itimad ederken kuvvetin faydası olmadığını anladılar ve akıl sahibi olan bu vak'ayı gözüyle görünce bilsin ve görsün ki kuvvete itimadın faydası yokmuş. Binaenaleyh; kavı kuvvetine, zâhid züh­düne, âlim ilmine, ganî gınasına ve metbû' etbâ'ma itimad etmesin. Zira; Allah'ın gayrıya itimadda fayda olmadığını şu vak'a tama­mıyla izah etmiştir.

Yahut ibretle emrin mercii; küfrün ve nakz-ı ahidle gadret­menin akıbetidir. Buna nazaran ibretle emrin manâsı «Ey mümin­ler! Siz Yahudilerden ibret alın. Zira; Yahudiler Muhammed (A.S.) a küfürleriyle beraber ehl-i İslama nakz-ı ahidle gadretmek istediklerinden dünyada terk-i diyar ederek mallarını ve yurtları­nı ehl-i İslama terke mecbur oldular. Binaenaleyh; gözüyle gören ve aklıyla idrak eden erbab-ı iz'ân bu vak'ayı göz önüne getirsin ve nakz-ı ahdin neticesi neye müncer olduğunu aklıyla düşünsün ki kendisi böyle akıbet fena netice verecek yolsuzluğa cesaret et­mesin» demektir. Şu halde âyet; aklı ve iz'ânı olan kimsenin vuku­attan ibret alması vacip olduğuna delâlet eder. Zira said olan kimse; gayrın halinden ibret alan kimsedir ve âkil olan da herşeyi bir ders-i ibret olarak kabul edendir.

Bu âyette beyan olunan vak'ada en ziyade ibret alınacak şey; Yehûd'un kendilerini hıfzeder ümidinde bulundukları ve fevkalâde itimad ettikleri hanelerini kendi elleriyle tahribe başlayıvermele-ridir. Bu hâdise kudret-i İlâhiyenin kemaline ve hikmet-i İlâhiye-nin metanetine pek büyük delildir ki en ziyade hami saydıkları ev­lerini kendi elleriyle tahrib etmeleri şayan-ı istiğraptır.

Müminlerin tahriplerine gelince; Yahudiler evlerini içeriden müminler de kalelerini dışarıdan tahrib etmişlerdir. Yahut Yahu­dileri tahribe şevke sebep müminler oldukları cihetle hem kendi­leri hem de müminler tahrib etmiş oldular.

Hulâsa; Allah'ın gayrıya itimadın 'faydası olmadığı, Allah'ın murad ettiği azaba hiçbir şeyin mani olamayacağı, küfrün ve nakz-ı ahdin neticesinin fena olduğu, insanların zannı hilâfına ahvalin derhal tebeddül ettiği ve akl ü basiret sahiplerinin bu gibi vakayi-den ibret almaları vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ Yahudileri Medine'den ihraç ettiğini beyandan sonra eğer ihraç onlar hakkında mukadder olmamış olsa dünyada azap olunacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ o Yahudiler üzerine vatanlarından tard ü teb'îd olmalarını mukadder kılmamış olsaydı elbette dünyada baş­kaca azab ederdi ve onlar için âhir ette Cehennem azabı vardır.]

Yani; o Yahudiler üzerine Allahü Tealâ terk-i diyar etmelerini ve vatanlarından uzak olacaklarını Levh-i Mahfuz'da yazmamış ol­saydı elbette onları dünyada katil, esaret ve sair envâ'-ı azapla azab ederdi ve onlar için âhirette ateşle azap vardır. Lâkin Allahü Tealâ onlara azab-ı dünyevîyle azab etmedi. Zira; vatanlarından uzak olmalarını mukadder kılmıştı. Terk-i vatan ise diğer azaplara mukabil bir nevi azab-ı dünyevîdir ki, insanlar için kahren mem­leketlerinden tardolunmak kadar acısı unutulmaz bir azap olamaz. Çünkü;   ölmüş olsa kurtulur, lâkin terk-i diyar etmek ölüm gibi değildir. Zira; ülfet ettiği şeylerin cemisini ve ömrünün hasılatı/. olan servet ve sairesini terkettiği cihetle herbirinin hatırasıyla;: günlerce muazzep olduğu gibi tab'-ı, beşere muhalif olan zillet veî hânümâmnı terketmek hatırdan çıkar bir hakaret değildir. Binaenaleyh; kahren vatandan tardolunmak cümle azaba mukabil oldu-?; ğuna bu âyet delâlet ettiği gibi bununla kalmayıp onlar için behe-i mehal âhirette azab olacağına dahi delâlet eder.    Cila';   reza+i letle vatandan uzak kılınmaktır,[4]

 

Vacip Tealâ Yahudilerin müptelâ oldukları tard u teb'îdi beyandan sonra bu belânın bazı esbabım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu Yahudiler üzerine nazil olan belâ onların Allahü ve resulüne muhalefetleri sebebiyledir. Her kimse ki Allahü Tea-lâ'ya muhalefet ederse Allahü Tealâ ona azab eder, Zira; Allah'ın ikabı şiddetlidir.]

Yani; Yehûd'dan (Benî Nadıyr) kabilesinin terk-i vatan zil-£ letine ma'ruz kalmalarının sebebi; intikam sahibi olan Allahü Te4 alâ'nın ve Resulünün emirlerine muhalefet edip hükümlerine ita->i attan çıkmalarıdır. Eğer bir kimse Allah'a muhalefet ederse Allahü|' Tealâ ona azab eder. Zira; emrine muhalefet ederJere Allah'ın! azabı şiddetlidir.

Allah'a muhalefet Resuluilah'a muhalefeti müstelzim olduğundan âyetin ikinci fıkrasında resulüne muhalefet zikrolunmamıstır$".

Çünkü; Allah'a muhalefet resule ve resule muhalefet Allah'a mu­halefeti müstelzimdir. Zira; resulün emri Allah'ın ve kezalik Al­lah'ın emri resulünün emri olduğu cihetle birine itaat diğerine ita­atin ve birine muhalefet diğerine muhalefetin aynıdır. Âyet-i ce-lile her ne kadar Yahudiler hakkında nazil olup onların muhale­fetlerini ve muhalefetleri üzerine terettüb eden cezayı beyan edi­yorsa da Allah'a ve resulüne muhalefet eden âsilerin cümlesi hak­kında ahkâmı cari olduğundan bilûmum insanları muhalefetten me-~~ nettiği gibi muhalefet edenlerin bu gibi belâlara müptelâ olacak­larını dahi beyan etmiştir.

Ebüssuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile tarik-ı bürhanî suretiyle maksada delâlet eder. Binaenaleyh; kıyas-ı man­tıkîyi takrir şöyledir : «Yahudiler şu azaba müstehaklardır. Zira onlar Allah'a ve Resulüne muhalefet ettiler. Her kimseler ki Al­lah'a ve Resulüne muhalefet edeler, onlar azaba müstehaklardır. O halde Yahudiler şu azaba müstehaklardır» demektir.[5]

 

Vacip Tealâ Yahudilerin vatanlarından tard u teb'îdlerine ka­rar verildiğini beyandan sonra karar-ı vâki üzerine Resulullah ve ashabı tarafından vuku bulan tazyikin rıza-yı İlâhî'ye muvafık ol­duğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Düşmanlarınızın pek kıymetli olan hurma ağaçlarının bazılarını sizin kesmeniz veyahut kesmeksizin kökü üzerinde kaim olduğu halde tüketmeniz izn-i İlâhiyledir ve ağaç­larını kesmek üzere varîd oları izn-i İlâhi emre muhalefet edip ah-kânı-ı İlâhi'yeden çıkmış ve dlavete icabet etmeyen fasıkları hakir ve zelil kılmak içindir.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah ashabıyla beraber (Benî Nadıyr) in karyelerini muhasara etmek,    hurmalarını kesmek, bostanlarını yakmak ve yıkmak suretiyle onları tazyika baş­layınca Yahudiler «Yâ Muhammed (S.A.)! Sen davanda salâh rau-rad ederim derken şimdi fesada başladın. Rabbin Tealâ sana böyle mi emrediyor?»- demeleri üzerine ashap ihtilâfa başladılar. Bazı­ları ağaçların kesilmesi ve bazılarının da kesilmemesi cihetini ih­tiyarla fikirler çarpışınca meselenin rıza-yı İlâhiye muvafık oldu­ğunu beyan etmek ve ihtilâfa nihayet vermek üzere bu âyet nazil olmuştur..

Yahudilerin hurmalarının hepsi kesilmeyip belki bazıları ol­duğuna işaret için ba'za delâlet eden lâfzı varid olmuş ve ağaçları kesip kesmemenin her ikisi de müsaade-i şer'iyeyle oldu­ğuna işaret için tahyire delâlet edne kelimesi varid olmuş­tur. Binaenaleyh; düşmanları tazyik ve hasretlerini tezyid için bağlarını ve bahçelerini yakmak ve yıkmak caiz olduğu gibi hali üzre terketmek de caizdir.

Bu âyetten istidlal ederek eimme-i Hanefiyenin içtihadı da bu minval üzeredir. Yani düşmanların şevketlerini kırmak ve ce­maatlarını dağıtmak ve onlara azab etmek neye mütevakkıfsa onu işlemek meşrudur. Kâfirlerin bu gibi felâketlere müstehak olma­larının sebebi; kendi günahları olduğuna işaret için zamir mevzi­inde ism-i zahir olarak lâfzı vârid olmuş ve şanla-rını tahkir için fıskla teşhir ve tescil (olunmuşlardır. Çünkü fısk ; tarik-ı haktan çıkmaktır. Tarik-ı haktan çıkanlar dünyada ve âhi-rette her türlü cezaya müstehaklardıir.[6]

 

Vacip Tealâ kâfirlere nazil oları azabı beyandan sonra onlar­dan alman emvalde muamelenin ne yolda olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yahudilerden Allahü Tealâ'nın resulü üzerine reddettiği em­vali iğtinam etmek üzere siz atla ve sair binitlerle ılgar etmediniz. Şu halde o emval-i ganimeti almak için seyr-i seri'le emeğiniz geç­medi ve lâkin Allahü Tealâ peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar. Zira; Allahü Tealâ herşey üzerine kadirdir.]

Yani; (Benî Nadıyr) Yahudilerinin mallarından Allah'ın re­sulüne iade ederek verdiği eşyanın kâffesi hassaten Resulullah1 in­dir. Binaenaleyh; Resulullah dilediği mahalle sarf ve istediği kim­selere sadaka eder. Şu halde sizin müdahaleye hakkınız yoktur. Zira; siz o malı tahsil ve cem'etmek için at ve deveyle sür'at ederek gidip meşaKkat çekmediniz ve lâkin Allahü Tealâ resullerini dile­diği kimselere musallat kılar, zahmetsiz ve meşakkatsiz onların mallarını ve yurtlarını resullerine teslim eder. Zira; Allahü Tealâ -resullerinin düşmanlarını kahr u ihlâke ve mallarını dostlarına red ve teslime, düşmanların kalplerine havf ve endişe ilkasına ve bun­ların emsali mümkün olan herşey üzerine kadirdir.

Bu. âyette Yehûd'un ellerinde bulunan mallarına bihakkın müs-tehak olmayıp küfürleri sebebiyle bigayrihakkm mutasarrıf olduk­larına ve bihakkın Resulullah'a ve ehl-i İslama lâyık olduğuna işaret için red ve iade manâsına olan kelimesi varid olmuş­tur. Çünkü; Vacip Tealâ nâsı ibadet için halkettiği gibi nâsın elle­rinde bulunan mallarını da ibadete vesile olmak için halkettiğinden âsilerin ve bilhassa kâfirlerin ellerinde bulunan malları bihakkın ı müminlere lâyık olup kâfirlerin1, ellerinde bulunması ibadete sarfo-lunmadığından dolayı ariyet vş bilâistihkak mutasarrıf olmuşlar­dır. Binaenaleyh; kâfirlerden aılarak müminlere teslimine red ve îâde denilmiştir. Sanki âsiler muti' olanların haklarını gasbetmişler de sonra sahibine iade olunmuş, gibidir.

(Benî Nadıyr) in terkettik'leri   emvalin kâffesi   Resulullah'a mahsus olduğuna işaret için umvıma delâlet eden ma-i şartiyye va­rid olmuş ve bu cümle-i şartiyeriin cezası kelâmda mukadderdir ki yani «Yehûd'un terkettiği emval ancak Resulul­lah'a mahsus olup başkasına tecavüz etmez» demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cümlesi Ya­hudilerin mallarının Resulullah'a ı mahsus olmasına illet ve sebeptir. Çünkü; ashab-ı kiram (Benî Nadıyr) in Resulullah'a devrolu-nan emvali Hayber'den alman emval-i ganimete kıyasla muhasara­da hazır olan guzat beyninde taksim olunacak zanmnda bulunma­ları üzerine Çenab-ı Hak bu zanlarmın yanlış ve (Benî Nadıyr) in terkettiği emval, ganimet olmayıp Allah'ın resulüne atiyesi oldu­ğunu ve emval-i ganimetler emval-i fey' beyninde fark bulundu­ğunu beyan buyurmuştur. Çünkü    emval-i   ganimet; atla, deveyle uzak yola gitmek ve kafirlerle muharebe etmekle ve birçok zahmetlerle alınan emvaldir. Benî Nadıyr'in emvaline gelin­ce; zahmetsizce hasıl oluvermiştir. Zira; yukarıda beyan olunduğu veçhile Benî Nadıyr'in karyeleri Medine'ye iki mil mesafede olup oraya gitmek için ashabın   binite ihtiyaçları   olmadığından ynya olarak gidiverdiler. Hatta Resulullah't an başka binitli yoktu, Re­sulullah bir deveye binmişti. Gerçi Benî Nadıyr muhasara ve onlar­la cüz'i muharebe vuku bulmuşsa da az zaman içinde Allahü Tea-lâ'nm onlara korku ilkasıyla terk-i diyara razı olduklarından mukatele olmamış menziline tenzil olunarak onların metrukâtma fey' tâbir olunmuştur. Çünkü; kâfirlerin ellerinden harp ve darpla alı­nan emvale    ganimet;   ve meşakkatsiz alınan emvale   fey' tâbiri ta'birat-ı şeriyedendir. İşte Benî Nadıyr'in emvali zahmetsiz ele geçtiğinden Cenab-ı Hakkın resulüne atiyesi olduğu cihetle ta­sarrufunu Resulullah'a tahsis buyurmuştur. Yani «Ey müminler! Siz Benî Nadıyr üzerine hücumunuzda sair gazalarda görülen zah­met gibi zahmet çekmediğinizden ve binite muhtaç olmadığınız­dan onların metrukâtını taksime istihkakınız yoktur» demek olur. Ancak Resulullah muhacirinin ihtiyaçlarını nazar-ı dikkata alarak (Benî Nadıyr) in emvalini muhacirin beyninde taksim ve ensar-ı kiram üzerinden muhacirinin meşakkatlarmı kaldırmakla her iki sınıfa riâyet buyurmuştur. Yalnız ensardan üç kimse ki (Ebu Dü-câne) ve (Sehi b. Hanif) ve (Haris b. Samme) mn ihtiyaçlarına binaen onları da taksimde dahil ve müşterek kılmıştır.[7]

 

Vacip Tealâ ehi-i Kuranın terketmiş olduğu emvalin resulüne ait olduğunu beyandan sonra o gibi emvalin masrafını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Kur'anın emvalinden Allah'ın resulü üzerine red ve iade ettiği şey; Allahü Tealâ ve Resul'ü ve Resul'ünün akrabaları, yetimler, miskinler ve yolcular içindir ki, bu minval üzere taksim sizden zenginler beyninde tedavül eder birşey olmasın içindir.]

Yani; muharebesiz ve mukatelesiz kâfir olan karyeler ahalisi­nin her nevi emvalinden Allah'ın resulüne iade suretiyle ihsan et­tiği emval-i fey'den evvelâ bir hissesi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın hissesiyle Kâ;be-i Muazzama ve sair mesacid-i Islâmiye tamir olunur. Saniyen bir sehmi Resulullah'a mahsustur ki onunla Resulullah hal-i hayatında evlâd ü iyalinin nafakasını tedarik bu­yurur ve Resulullah'm vefatından sonra sehm-i nebevileri imam-ı zamana masruf olur yahut asakir-i İslâmiye ve hudut kalelerine sarfolunur. Allahü Tealâ'nm ve Resulünün hisselerinden sonra em­val-i mezkûreden bir hissesi Resulullah'm akrabası (Abdülmutta-lib) ve (Hâşim) evlâdmadır ki Resulullah'a karabetti nesebiyeleri olanlara sarfolunur. Bundan sonra birer hisse yetimlere ve fakir­lere ve züğürt yolculara sarfolunur. Şu minval üzere taksimin hik­meti; zaman-ı cahiliyede olduğu gibi sizden zenginler beyninde te­davül eder birşey olmamasıdır. Çünkü; zaman-ı cahiliyede bu gibi emvali zenginler servetine, eşraf şerefine ve erbab-ı mansıb man­sıplarına istinad ederek taksim ederler ve ihtiyaç erbabını nazar-ı itibara almazlar ve haklarını zayi etmekle insanlar arasında inti­zamı muhafazaya yegâne hadim olan adaleti ihlâl ederlerdi. İşte şu âdet-i cahiliyeye ittibâ* olunmasın için Cenab-ı Hak Kuranda biz­zat taksimle kullarına hakikati beyan buyurmuştur.

Vacip Tealâ'nm bu taksimi insanlar arasında yekdiğerinin hu­kukuna tecavüz etmemek ve herkesin hukukunun mahfuz olması ehem olduğunu beyan içindir. «Emval-i fey'in bir hissesi Allahü Tealâ'ya mahsus»  demek    «Mesalih-i muslinimden  sedd-i süğura yani harp cephelerine ve nehirler açılmak suretiyle umumun inti-fâ'ma ve köprüler yapmak ve bunların emsali gibi menfaat-ı umu-miyeye sarfolunur» demektir, yoksa haşa Allah'ın ihtiyacı var da bir hisse de ona ayrılır manâsına değildir.

Bu âyet; bundan evvelki âyetin beyanı mesabesinde olduğun­dan edat-ı atıf terkolunmuştur. Çünkü; atıfta ma'tufla ma'tufuna-leyh beyninde mugayeret olmak lâzımdır. Binaenaleyh; burada mugayeret olmadığı için atıf terkolunmuştur.[8]

 

Vacip Tealâ emval-i fey'in resulüne râci olduğunu ve Kur­anda masrafını beyandan sonra her hususta ve bilhassa emvali tak­sim hususunda resulünün emir ve nehyine ittibâ' lâzım geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol şeyi ki size peygamberiniz emretti, derhal o emre imti­sal edin ve şol şey ki ondan sizi peygamberiniz nehyetti, derhal ondan vazgeçin ve Resulullah'm emrine ve nehyine muhalefette Allah'tan korkun. Zira;    Allah'ın azabı şiddetlidir.] Şu manâ de bulunan emir manâsına olduğuna naza-randır. Amma vervıek manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı âyet: |Ey müminler! Emval-i fey'in manâsını bildikten sonra sizin üzerinize vacip olan; resulünüz emval-i fey'den size her ne verirse derhal onu alın. Zira; hakkınız odur. Binaenaleyh; verdiği şeyi az görmek gibi birşeye cür'et ederek mücadeleye kalkışmayın. Çünkü taksim; Allah'ın emriyle Resulüne ait• olduğundan her ne verirse onu kabul ve sükût etmek vazifenizdir ve Resulünüz sizi her neden nehyederse nehyettiği şeyde her halde sizin için bir ma­zarrat olduğundan derhal onu ter-ketmeniz lâzımdır. Çünkü; Re­sulullah'm nehyi hikmetten halî olmadığı için hemen vakit fevtet-meksizin ondan vazgeçmek her mümin için bir vazife-i diniyedir ve Resulullah'a muhalefette Allah'tan korkun. Çünkü; muhalefet edenlere Allah'ın azabı şiddetlidir.

Kur'anda en ziyade mücmel ve müfid bilûmum ahkâmı cami olan âyetlerden birisi de bu âyettir. Çünkü bu âyet; kavlen ve fiilen emr ü nehyi resule şâmil olduğu gibi bütün menhiyat ve meraura-ta da şâmil olduğundan ahkâmı şer'iyeyi bu âyet tamamıyla cami­dir. Zira; dünyevî ve uhrevî insanların ahvaline müteallik bir hü­küm olsun da emir veya riehyi resulden hariç olsun> olamaz. Bina­enaleyh; elbette bunlardan birinin müştemilâtından olacağı aşikâr­dır. Çünkü; gerek Kur'anda, gerek hadîste beyan ve onlardan istin-bât olunan ahkâmın cümlesi bizlere zat-ı nebevilerinden geldiği için herbiri onun emr ü nehyinde dâhildir.

Gerçi bu âyet emval-i fey' hakkında nazil olmuşsa da itibar eî-fazın umumuna olup sebebin hususuna olmadığından sebeb-i nüzul plan emval-i fey'in ahkâmı da âyetin umumunda dahildir.

Hulâsa; Resulullah her ne emrederse onu tutmak ve her ne verirse taksimde ona razı olmak ve her neden nehyederse derhal ondan menhi olmak ümmeti üzerine vacip ve emr ü nehyine mu­halefette Allah'tan korkmak ve nefsini azaptan sakınmak lâzım ve muhalefet edenlere Cenab-ı Hakkın azabı şiddetli olduğu bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

râcip Tealâ emval-i fey'in masrafını beyandan sonra o masraf­tan bazılarının haiz oldukları sıfatlarını beyanla şan ü şereflerini âleme ilân ve ihtiyaçları cihetinden emval-i fey'e istihkaklarım beetmek üzere :

[Emval-i fey' fukara-yı muhacirin içindir ve onlar şol kimse? lerâir ki, kâfirler tarafından cebren ve kerhen memleketlerinden ve mallarından çıkarıldılar. Halbuki onlar Allah'tan rızık ye rıza taleb ve onlar Allah'ın dinine ve resulüne bihakkın yardım e ler. İşte şu evsafı haiz olanlar imanlarında doğru ve sâdıklardır.]!

Yani; emval-i fey'e müstehak olanlar beyan olunmuşsa da on­ların içinden en ziyade müstehak olanlar şol kimselerdir ki, onlar Mekke kâfirleri tarafından cebren ve kahren Mekke'den Medine'­ye hicrete mecbur edilerek hicret ettiler ve dünyada rızık ve âhi-rette rıza-yı İlâhî'yi taleb eder oldukları halde memleketleri olan Mekke'den evlerinden ve mallarından ihraç olundular ve dinini tervîc ve i'lâ-yı kelimetullah etmekle Allah'a ve ahkâm-ı şer'iyeyi neşr ü ta'mim ve takviye hususunda bezl-i can ederek ResuFüne yardım ederler. İşte bunlar zahir ve bâtın îmanlarında sadık olan­lardır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ muhaciri­nin istihkaklarına illet ve sebep olmak üzere onlarda mevcut olan altı sıfatı beyan buyurmuştur : Birincisi; fakir olmaları, ikincis'i; muhacir olmaları, üçüncüsü; memleketle­rinden ihraç olunmaları, dördüncüsü; dünyada rızık ve âhirette rıza taleb eylemeleri, beşincisi; Allah'a ve resu­lüne yardım etmeleri, altıncısı; imanlarında sadık olma­larıdır. Şu evsafın cümlesi onların şanlarına ta'zimi icab ettiğinden Cenab-ı Hak bunların emval-i fey'e istihkaklarının ziyade olması­na bu evsafı sebep olarak zikretmiş ve bu vesileyle şanlarını i'lâ buyurmuştur. Çünkü gerek fakır ve gerek diyarlarından cebren ihraçla hicret, maişete ihtiyaç hasıl eden esbaptandır. Bundan son­ra hem emr-i dünyayı hem de emr-i âhireti arayıp muattal olma­dıklarını ve bunun ikisini cemetmek kâmil olan kimselerin şanın­dan olduğu cihetle şu sıfatın onlarda bulunduğunu beyanla şanla­rına ta'zim buyurmuştur. Bundan sonra Resulullah'm ihtiyacı za­manında malları ve canlarıyla her nevi muavenette bulunduklarını beyanla meziyet-i merdâne sahipleri olduğunu ilân etmiş ve bunla­rın hariçte görülen iş ve hareketleriyle imanlarında sadık oldukla-1 rmi beyanla şanlarını i'lâ buyurmuştur. Çünkü; imanlarında sadık olduklarını beyanla nifaktan ve nusretlerini beyanla buhl ü ceba-net gibi dena etten, rızık ve sevap taleb ettiklerini beyanla kesel ü ataletten tebrie etmekle şu evsafı haiz olan zevatı Cenab-ı Hak biz­zat sena buyurmuştur.[10]

 

Vacip Tealâ muhacirinin bazı evsafını beyanla senadan sonra iı sena etmek üzere buyuruyor

[Şol kimseler ki onlar muhacirinden evvel Medine'yi ve imanı kendilerine vatan ittihaz ettiler. Onlar kendilerine hicret eden kim­seleri candan severler ve muhacirine emval-i fey'den verilen şey­den dolayı nefislerinde ihtiyaç, ıztırap ve teşviş gibi birşey bulmaz­lar ve hatırlarına gelmez ve kendilerinde ihtiyac-ı azim olsa da garipleri ve muhacirleri kendi nefsleri üzerine ihtiyarla tercih ederler ve şol kimse ki kendi nefsinin hırs u buhlünden himaye olundu. İşte onlar ancak fevz ü necat buluculardır.]

Yani; şol kimseler ki onlar muhacirin hicret etmeden evvel Medine'yi kendilerine mekân ittihaz ederek, kararlaşmış mekân menzilinde sabit imanla iman ettiler. Onlar dindaşları olan ehl-i imandan kendi taraflarına hicret edenlere halisan liveçhillâh mu­habbet eder ve muhabbetin eserini hariçte muhacirine muavenetle fiilen izhar ederler ve hicret eden mümin biraderlerine kemal-i muhabbetlerinden Resulullah'm muhacirine vermiş olduğu emval-i fey'den dolayı kendi nefslerinde haset, buğz u adavet gibi ahlâk-ı zemimeden birşey bulmazlar ve ensar-ı kiram muhacirine fart-ı muhabbetlerinden kendilerinin şiddetli ihtiyaçları olsa da onları kendi üzerlerine ihtiyarla takdim ve tercih ederler ve şol kimse ki, nefsinin hırs u tamamdan hıfzolunarak nefsine muhalefetle işti-hâsmdan menetti. İşte şu evsafı cami olup âdâb-ı mürüvvet ve uhuvveti muhafaza ederek fisebilillâh ihvanına yemek yedirip ha­nesinde oturtmakla ihtiyaçlarını defeden zevat-ı müşarünileyhim korktuklarından kurtulup umduklarına nail olmakla fevz ü necat buluculardır.

Bu âyette ensar-ı kiramın imanları sabit olduğuna işaret için iman lâfzı dar üzerine atfolunmuştur. Çünkü; ensar imanlarını kendilerine hami ve hafız kılarak vatan addettiler. İnsanın vatanı kendini muhafaza ettiği gibi onların imanlarının da kendilerini muhafaza ettiği beyan olunmuştur. Ensarm ulüvv-ü cenap ve ah­lâk-ı hamide sahibi olduklarını beyan için Cenab-ı Hak her ikra­mın ve mürüvvetin esası olan muhabbetlerini beyandan sonra mu­habbetlerinin eserini hariçte izhar ettiklerini beyan için muhacirin hakkında asla eser-i iğbirar ve buğz u haset gibi birşeyler göster­mediklerini beyan buyurmuştur.

Muhacirine verilen emval-i fey'den ensarm hatırına ihtiyaç-j tan neş'et eden evsaf-ı zemimeden birşey gelmemiştir. Ensarm mu-j habebtlerinin hakiki olduğunu beyan için kendilerinin eşedd-i ih-tiyaçlariolduğu halde muhacirini kendi üzerlerine takdim ettikle­rini beyan buyurmuştur. Çünkü; ensar-ı kiram muhacirleri her şeylerine müşterek kıldıkları gibi hatta haremi iki.olan birinin, rızasıyla tatlik ederek muhacirinden birine tezvic ettiği de mervi-dir. En nefis mallarında muhacirini kendilerine tercih ettikleri bu âyetin sarahatıyla beyan olundu ve âyetin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Zira sebeb-i nüzul; Benî Nadıyr tardolunünca Rasuluilah «Emvalinizde eskisi gibi muhacirini şerik kılarsanız emval-i fey'den size de hisse vereyim, isterseniz muhacirini malı­nıza karıştırmayın, emval-i fey'i yalnız onlara taksim edeyim» bu-yurunca «Malımızı da taksim ederiz, emvali fey'i de muhacirlere taksim ederiz, biz birşey almayız» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur.

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette muhacirini altı- sıfatla sena buyurduğu gibi bu âyette dahi ensarı altı sıfatla sena buyurmuş­tur. Birincisi; imanlarım vatan mesabesinde tutarak ken­dilerine hami addetmeleri, i kincisi; muhacirine muhabbet­leri, üçüncüsü ; muhacirine verilen atiyyeden haset ve buğz gibi nefisleriyıde birşey bulmamaları,    dördüncüsü  ;kendi ihtiyaçları olsa dahi muhacirini kendi üzerlerine tercih etmeleri, beşincisi; buhulden nefislerini muhafaza etmeleri, aItıncısı : su sıfatların eseri olarak dünya ve âhirette fevz ü necat bulmalarıdır.

Bu âyette fevz ü necata sebepten birisi de şuhtan nefsini vika­ye olduğu beyan olunmuştur. Çi^nkü ş u h h ; bir hırs-ı şedidle buhut ki müptelâ olan kimseyi irükâb-ı mahârime kadar sevk ve ^buhlün en fenasını intaç eder bir hâlet-i ruhiye ve nefsiyedir. Bi­naenaleyh; böyle muharrematı irtikâba sebep ve esas olan şeyden nefsini muhafazaya muvaffak olan kimse elbette necat bulucudur.

Bazı ulema nefsi şuhhtan vikayeyi şöyle tefsir ettiler : Allah'ın nehyettiği şeyi almayan ve Allah'ın emrettiği şeyi vermekten çe­kinmeyen kimse nefsini şuhh denilen buhulden muhafaza etmiş olur. Bu manâyı Hz. Cabir'in Resulullah'tan rivayet ettiği bir ha-dis-i şerifi de te'yid eder. Resulullah  buyurmuştur.

(Yani «Siz zulümden sakının. Zira zulüm; yevm-i kıyametin karanlıklarıdır ve siz hırsla buhlden çekinin. Zira hırsla buhul; sizden evvel geçenleri ihlâk etti. Çünkü buhul ve hırs; evvel geçen ümmetleri kanlarını dökmeye ve haranı olan şeyleri helâl addettir-meye kadar götürdü» demektir.) İşte bu hadis-i şerif şuhhun insan için mübîik bir maraz-'ı şedid olduğunu beyan etmiştir. Nefsi müh-lik olan şu marazdan nefsini vikaye eden kimsenin felah bulacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur, Binaenaleyh; şu müh-lik marazdan âkil olan kimsenin tevekkisi vaciptir.[11]

 

Vacip Tealâ evveiâ muhacirini ve saniyen ensârı sena ettikten sonra müminlerden imanla sebkedenlere muhabbet eden ehl-i ima­nı sena etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki onlar iptida hicret eden muhacirlerden sonra geldiler. Rablerine nıünacatlarıncîa onlar derler ki «Ey bizim Rabbi-miz! Bizi ve bizden evvel iman ederek imanlarıyla bizi ileri geçmiş olan ihvan-ı dinimizi mağfiret et ve bizim kalplerimizde şol kim­selere haset, buğz « adavet gibi fena ahlâk halketme* Ey bizim Rabbimiz! Zira; sen kullarını esirgeyici ve yarhgayıcısın.] Binaen­aleyh; bizi ve cümle ehl-i imanı rahmetinle yarlığa ve bizlerden insanlık icabı sâdır olan günahlarımızı setret ve kalbimizde bilû­mum müminlere karşı buğz halketme ki rabıta-i uhuvvete halel gelmesin ve ehl-i iman yekdiğerine karşı uhuvvetin icabatmı mu-muhafaza etsin» demekle duâ ederler.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ashaptan sonra ilâyevmilkıyam gelen ehl~i imana şâmildir. Çünkü; «Ashaptan sonra gelenler» sözü, ilâyemilkıyam gelenlere şâmildir. Sonra gelenlerin ashaba ve ashaptan sonra gelip ve duâ eden kim­seden evvel geçenlerin cümlesine ta'zîmle riâyete borçlu olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; ashaptan ve sair kendinden evvel ge­çen ehl-i imana buğzeden, bu âyetten hariç demektir. Zira; Allahü Tealâ ehl-i imanı bu sûrede üçe taksim buyurmuştur. Birinci   mertebe;   muhacirin,   ikinci   mertebe: ensar,   üçüncü,   mertebe    ise bunlara tâbi olup ta'zim ve riâyetle duâ edenlerdir.   Şu halde bir mümin muhacirinden veya ensardan olmazsa bu âyette taJrif olunduğu veçhüzere cümle ehl-i imana duâ ve kendinden evvel geçenlere muhabbet ve ta'zim eden­lerden olur. Şu üç mertebeden birinde bulunamayanın elbette ehl-i iman merâtibinden hariç olacağı şüphesizdir. Binaenaleyh; ashap­tan muhacir ve ensardan olmayan bir kimsenin bari üçüncü mer­tebede bulunan mümilerin zümresinden olmaya çalışması vazife-i diniyedendir. Sonra gelenlerin evvel geçenlere duâ etmeleri ve onların kadirlerini takdir ederek onlara ta'zim ve muhabbet etmesi kadirşinaslık ve onlardan bize müteselsilen gelen an'enât-ı diniye nimetine şükretmektir. Müminler için dualarında evvel geçen ih­van-ı dinlerini unutmamak ve münacatlarında kendilerine teşrik ederek münacat etmenin mürüvvet ve âdâb-ı uhuvvetten olmasına âyet delâlet eder.

Bu âyet-i celile; evvel geçenlere ta'zim ve muhabbet eden ve cümle ehl-i imana duâ ile meşgul olan müminleri meth ü sena için sevkolunmuştur.[12]

 

Vacip Tealâ müminlerin üç mertebe üzerine olduklarını ve herbirerlerinin haiz olduğu mahasin-i ahlâkiyeyi beyandan sonra ehl-i İslâm'ın mahasin-i ahlâkı meydanda olduğu halde kâfirlerle münafıkların aralarında cereyan eden fena hallerinin ve yalan söz-leriniiı.taaccübe şayan ahvalden olduğunu beyan etmek üzere :

[Görmedin mi yâ Ekrem-er Rusül! Şol kimseleri ki onlar ni­fak ettiler. Ehl-i kitaptan kâfir olan kardeşlerine onlar derler ki »Allah hakkı için eğer siz Müslümanlar tarafından ihraç olunursa-nız biz de sizinle beraber çıkarız ve sizinle kıtal hakkında aslen ve ebeden hiç kimsenin sözüne bakmayız ve emrine itaat etmeyiz ve eğer siz kıtal olunursamz elbette biz size yardım ederiz. İşte mü­nafıklar böyle demekle Yahudileri aldattılar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ şehâdet eder ki onlar şu sözlerinde elbette yalancılardır.]

Yani; Medine'de bulunan münafıklar Yahudilerle gizlice görü­şürler, Resulullah aleyhinde konuşurlar ve gizli adavetlerini yekdi­ğerine anlatırlar ve münafıklar Yahudilere karşı yeminle te'minat verirler ve derlerdi ki «Eğer Muhammed (A.S.) ve ashabı tarafın­dan siz vatanınızdan çıkarılırsanız biz de sizinle beraber çıkarız. Zira; muhabbetinizden ayrılmayız, her nereye giderseniz biz de sizinle oraya gideriz. Korkmayın, sizi ve bizi Medine'den çıkarmak kolay değildir, sizin hakkınızda kıtal ve sair zararınıza dair her kim bize ne söylerse biz onun sözüne asla itaat etmeyiz. Eğer siz mukatele olunursamz elbette biz size yardım ederiz, asla sözümüzden dönmeyiz» derler ve bu gibi sahte sözlerle Yahudileri adavet-i Resulullah'a teşvik edip, kandırırlardı. Allahü Tealâ onların bu sözlerinin hep yalan olduğunu beyan buyurdu ve bu kadar yalana cür'etlerinin taaccübe şayan birşey olduğuna işaret için âyetin ev­velinde taaccübe delâlet eden hemze-i istifhamla îrad buyurmuş ve demiştir ki «Ya Ekrem-er Rusül! Görmez ve bilmez misin şol mü­nafıkların hallerini ki, onlar neler söylerler ve küfriyatta kendi kardeşleri olan ehl-i kitaptan kâfirleri nasıl mağrur ederler? Bu kadar sahte kandırış taaccübe şayan bir haldir.»

Münafıklarla Yahudilerin gizli sohbetleri ve küfürde iştirak­leri olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Yehûd'la münafıklara ihvan tâbir buyurmuştur. Bu haberlerinin cümlesinin yalan olduğunu vukuundan evvel haber vermek gaipten haber kabilindendir. Zira; şu mukaveleleri üzerine çok vakit geçirmeksizin (Benî Nadıyr) Medine'den çıkarıldıkları halde münafıklar bu sözlerinden hiçbiri­sinde sebat etmedikleri cihetle vukuat haber-i ilâhiye muvafık ola­rak zuhur etmiştir. Çünkü; münafıklar «Biz de sizinle beraber gi­deriz» dediler. Halbuki Yahudiler gittikleri halde onlar gitmediler ve yardım ederiz dedikleri halde yardım etmediler.[13]

 

Vacip Tealâ münafıkların yalancı oluklarına icmâlen şahadet ettikten sonra onların yalanlarını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, eğer Yahudiler Medine'­den çıkarılsa münafıklar onlarla beraber çıkmazlar. Çünkü; vaad-leri yalandır ve eğer Yahudiler mukatele olun salar münafıklar Ya­hudilere asla yardım etmezler. Ve eğer farzımuhal kabilinden mü­nafıklar Yahudilere yardım etmeye başl asalar ehl-i İslâm'ın hü­cumuna karsı arkalarını dönerek firar ederler ve onların firarından sonra Yahudiler yardım olunmazlar.] İşte mürûr-u zamanla görüldü ki ahval aynıyla Cenab-ı Hakkın haberi gibi zuhur etti. Çünkü; ihbarat-ı İlâhî'yede asla hilaf olmaz.[14]

 

Vacip. Tealâ münafıkların Yahudilere yardım edemediklerinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Münafıkların kalplerinde sizden korkuları Al­lah'tan korkularından daha ziyadedir, sizden Allah'tan ziyade kork­malarının sebebi; onların fehimsiz bir kavim olmalarıdır.]

Yani; ey eemaat-ı müslimîn! Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki münafıkların kalplerinde sizin mehabetiniz kemaliyle yerleşti­ğinden sizden korkuları Allah'tan korkularından daha ziyadedir. Zira; Allahü Tealâ onların kalplerine sizin tarafınızdan korku ilkaa ettiği cihetle zahirde onlar Allah'tan korkar gibi görünürlerse de hakikatta ehl-i imandan daha ziyade korkarlar. Onların sizden da­ha ziyade korkularının sebebi; onların azaraet-i İlâhiyeyi hakkıyla bilip kadrini takdir edememleridir. Halbuki Cenab-ı Hak cümle eşyanın halikı olduğu cihetle ancak Allah'tan korkmak lâzımken münafıklar idrak edemediklerinden bilâkis Allah'ın kullarından Allah'tan ziyade korkarlar. Bu ise cehalet ve hamakattan başka bir-şey değildir.

Münafıkların korkuları yalnız korku olmayıp hüzün ve ıztırapla karışık şiddetli bir korku olduğuna işaret için ye­rinde varid olmuştur. Çünkü rehbe ; hüzün ve ızUrapla beraber şiddetli korkudur, yoksa yalnız korku değildir. Zira: ashab-ı izamın şecaat ve celâdetleri ve Resulullah'a kemal-i itaatları ve dinlerine son derece ihtimamları sebebiyle düşmanları olan münafıkların gözlerinde Cenab-ı Hak onları fevkalâde mehabetli gösterdiğinden münafıklar yalnız korkuyla kalmayıp belki korkuyla beraber ıztırab-ı elîm ve hüzn-ü tavil işinde bulundukla­rına bu âyet delâlet eder.

İşte bu âyetten fehmolunduğu veçhile Du kadar korkunun menşei; ashab-ı Resulullahın kuvve-i maneviyeleri neticesi Allah'ın halkettiği mehabet sebebiyle düşmanlarına gayet ağır ve büyük görünmeleridir. Binaenaleyh; nusreti halkedecek olunca Cenab-ı Hakkın; düşmanları gözünde asakir-i Islâmiyenin mehabetini de halkedeceğinde şüphe yoktur.[15]

 

Vacip Tealâ münafıkların ve Yahudilerin ashab-ı Resulullah'-tan korktuklarım beyandan sonra korkunun neticesini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Toplu oldukları halde Yahudiler ve münafıklar sizinle kavga etmezler, illâ kaleyle etrafı çevrilmiş köylerde veya duvar arkasın­da kavga ederler.]

[Onların kendi aralarında kuvvetleri şiddetlidir.] Binaena­leyh; birbirleriyle kavga ettiklerinde gazapları şiddetli olur. Şu halde onların zaaf u cebânetleri size karşıdır, yoksa kendi arala­rında şecaatları vardır.

[Sen onları toplu ve reyleri bir araya gelir zannedersin. Hal­buki onlarm kalpleri dağınıktır.] Reyleri aşla bir araya gelmez. Binaenaleyh; herbiri bir arzuda bulunurlar.

[Şu ihtilâfın sebebi onların dünyevî ve uhrevî menfaat ve ma­zarratlarını, salâh ve felahlarını bilmez idraksiz bir kavim olmala­rıdır.]

Yani; ey ehl-i iman! Allah'ın sizde halketmiş olduğu mehabet sayesinde münafıklar ve Yahudiler toplu oldukları halde açık ma­halde sizinle muharebe edemezler, ancak kaleyle etrafı çevrilmiş köylerde veya duvar arkasında muharebe ederler. Zira; Allahü Tealâ onların kalplerine korku ilkaa ettiğinden açıkta muharebeye cesaret edemezler. Çünkü; kuvve-i maneviyeleri kırıktır. Binaen­aleyh havf ve dehşet onların her taraflarım ihata ettiğinden kaça­cak duvar arkası veya kale bedeni ararlar ki gazab-ı İlâhî'den ken­dilerini kale veya duvar muhafaza eder zannmda bulunurlar. Hal­buki bu zanları fasiddir ve onların sizden korkuları kendilerinin zayıf olduklarından değildir. Belki Allah'ın onların kalplerine kor­ku ilkaa ettiğindendir. Zira; onlar kendi aralarında ceng ü cidal et­tiklerinden yekdiğerine karşı azapları şiddetli ve kuvvetlidir ve ilk defa gördüğünde sen onları müttefik zannedersin. Halbuki on­ların maksatları ve itikatları muhtelif olduğundan kalpleri peri­şandır. Binaenaleyh; sözleri bir araya gelmez, akıbette me'yus ve münhezim olurlar. Şu ihtilâflarının sebebi; onların menfaatlarmı bilmez fehimsiz bir kavim olmalarıdır.

Bu âyet ehl-i imanı muharebeye teşci' için sevkolunmuştur. Binaenaleyh Müslümanlara lâzım olan; daima Müslümanları düş­manları aleyhine teşci' ve muharebeye teşvik etmektir ve bilhassa çocuklara itikad-ı hakkı ve akaid-i İslâmiyeyi ve ilmihali öğret­mekle beraber şecaat ve besaletten bahsederek büyütmek ve silâh kullanmasını ve muhafaza-i nefis ve müdafaa-i hukuk kaziyelerini öğretmek ve İslâmın nıezâyâsmdan bahsederek yetiştirmek vazife-i diniye-i İslâmiyedendir.                          

Cenab-ı Hak bu âyette kâfirleri dört şeyle zemmetmiştir : Birincisi; İslâmlara karşı korkak olup açıktan muharebeye cesaret edemeyerek kale veya duvar arkası aramalarıdır. İkin­cisi kendi aralarında birbirlerine buğzu adavetlerinin şiddetli olmasıdır. Üçüncüsü; zahirde toplu görünmekle beraber kalplerinin muhtelif olup reylerinin bir araya gelmemesidir. Dör­düncüsü; bu hallerin cümlesine sebep menfaat ve mazar­ratlarını farketmez anlayışsız bir kavim olmalarıdır. Şu halde ehl-i imanın, kâfirlerin zemmolundukları sıfatların hilâfında açıktan muharebeye cesaretli ve kendi aralarında yekdiğerine muhabbet ve merhametli, kalpleri müttefik, reyleri toplu, menfaat ve mazar­ratları farkeder bir kavim olmaları lâzımdır ki kâfirlerde bulunan fena haller onlarda bulunmasın.[16]

 

Vacip Tealâ münafıkları ve Yahudileri dört şeyle zemmettik­ten sonra onların hallerini evvel geçenlerin hallerine teşbihle;, me­seleyi kemaliyle izah etmek üzere buyuruyor.

[Yehûd ve münafıkların halleri yakın vakitte geçen ve ehl-i Bedir'in ihlâk ettikleri Kureyş kâfirlerinin halleri gibidir. Zira; onlar küfürlerinin azabını dünyada tattılar ve âhirette de onlara elem verici azap vardır.]

Yani; Yehûd'la ittifak eden münafıkların sıfatları yakın vakit­te onlardan evvel geçen kâfirlerin sıfatları gibidir. Zira;,evvel ge­çenler küfürlerinin ve fesatlarının azabı olarak zelîl, hakîr, rezil ve rüsvâ olmayı bu dünyada nasıl tattılarsa bunlar da öylece tadar­lar ve Bedir gazasında Kureyş kâfirleri nasıl kılıçtan geçtüerse bunlar da öylece kılıçtan geçerler ve âhirette onlar için acıtıcı azap vardır.

Bu âyet-i celile; evvel geçenlerin sonra gelenlere bir ders-i ib­ret olması lâzım olduğuna delâlet eder. Çünkü; hiçbir zalim ve müfsit yoktur ki dünyada yapmış olduğu zulmün ve fesadın az çok cezasını görmesin. Elbette görür ve gördükleri de her zaman re'-yel'ayn müşahede olunmaktadır. Çünkü; batıl mesleğe sülük eden her ne kadar ilk defa parlak görünürse de akıbet elbette hakîr ve zelîl olduğu gibi âhirette ayrıca zulmün azabını göreceği de şüp­hesizdir. Zira; dünyada gördüğü azap zulmüne mukabil olamaz ve olamayacağından herhalde âhirette azabı bakidir. Binaenaleyh; her kavmin kendinden evvel geçen kavimlerin ve milletlerin hal­lerini ve her şahıs da kendinden evvel geçen eşhasın fena hallerini ve o hallerinin vermiş olduğu fena neticeleri nazarından uzak tut­maması ve .onlara bakarak halini ıslaha çalışması lâzımdır.[17]

 

Vacip Tealâ Yehûd ve münafıkların hallerini kendilerinden evvel geçen âsilerin hallerine teşbihle izah ettikten sonra şeytan'ın haline teşbihle bir kat daha izah etmek üzere buyuruyor

[Yahudileri mağrur ve Resulullah'a buğz u adavete ve nakz-ı ahde teşvik eden münafıkların halleri şeytan'ın §ol vaktindeki ha­line benzer. Zira; şeytan o vakitte bir insana «Kâfir ol» dedi. Vak-ta ki o insan kâfir olunca şeytan insana hitaben "Ben senden beri­yim. Çünkü; ben âlemlerin Rabb'isi olan Allah'tan korkarım» dedi.]  

Yani münafıkların Yahudilere «Korkmayın, biz size muave­net ederiz. Eğer siz Medine'den çıkarsanız biz de sizinle beraber çıkarız» diyerek (Benî Nadıyr) Yahudilerini' isyana teşvik edip de sonra onlara zerre kadar muavenet etmemeleri şeytan'm insana «Kâfir ol. Ben sana her yerde ve her işinde yardım ederim ve düş­manlarına karşı dururum, istediğini işle» diyerek azdırıp kâfir ol­duktan sonra «Ben senden beriyim, zira ben Allah'tan korkarım» demesine benzer. Çünkü; şeytan'm iğvasma aldananların akıbet halleri nasıl vahim olursa   münafıkların sözlerine aldanan    (Benî Nadıyr) in akıbetleri de öylece vahim olmuştur. Zirar memleket­lerinden ayrıldılar, mallarını terkettiler, dünya ve âhirette rezil ve rüsvâ oldular ve hiçbir taraftan muavenet görmediler.

Bu âyette insanla murad; cins-i insandır. Şu halde şey­tan'm iğfalâtına aldanan bütün insanlara şamil olur ve kâfir olan her şahsın zımnında bu makule insaniyet tahakkuk eder. Şeytan'ın bu gibi insanlardan teberrisi yevm-i kıyamette olacaktır. Yahut hal-i vefatlarındadır. Yahut insanla murad; Ebu Cehil oldu­ğuna nazaran şeytan'm teberrisi Bedir gününde olmuştur. Çünkü; o gün şeytan Kureyş'i «Bu kadar kudret ve şevketinizle size galip olacak kimse yoktur» diyerek teşvik ettiği gibi aynı günde Kureyş mağlûp olunca «Ben sizden beriyim, zira; sizin görmediğiniz şey­leri ben görüyorum. Binaenaleyh; ben size yardım edemem" de­miştir.[18]                                           

 

Vacip Tealâ şeytanla iğfal ettiği kimselerin hallerini beyan­dan sonra akıbet hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şeytanla şeytan'm sözüne aldanan kimsenin akıbetleri; mu­hakkak Cehennem'de muhalleri oldukları halde kalmalarıdır ve şu akıbetin Cehennem olması; zalimlerin cezasıdır.]           

Yani; insan şeytan'ın aldatmasıyla kâfir olduktan sonra onla­rın her ikisinin akıbetleri; muhalled oldukları halde ebeden Cehen­nem'de kalmaktır. Zira; bunların her ikisi de zalimlerdir. Şu ceza; zalimlerin cezasıdır. Yani bunların Cehennem'de olmaları zalimle­re ceza olduğundandır, yoksa bunlara mansus bir ceza değildir. Zi­ra her zâlimin cezası; Cehennem'de muazzep olmaktır. Binaenaleyh bunlar da Cehennem'de muazzep olacaklardır.[19]       

 

Vacip Tealâ Yahudilerle münafıkların hallerini şeytin' ve şeytan'a tâbi olanlara benzediklerini beyandan sonra zat-ı ülûhiye-tinden korkulmasını beyan etmek üzere buyuruyor!

[Ey ehl-i iman! Allah'tan korkun ve her nefis âhiret için ne gibi amel gönderdi? Ona baksın.]

[Allah*m emrine muhalefetten korkun ve hükmüne razı olun. Zira; Allahü Tealâ sizin her amelinizi bilir.]

Yani; ey müminler! Sizin imanınızın muktezası Allah'tan kork­maktır. Binaenaleyh; Allah'ın haram kıldığı şeylerden ihtiraz ede­rek müntakim olan zat-ı ülûhiyetten korkun ki Allah'ın azabından halâs olasınız ve akl ü idrakle halkolunan nüfus-u beşeriyeden her nefis yevm-i kıyamet için ne gibi amel hazırladı ve âhirete ne gön­derdiyse ona baksın? Ve Allah'ın emrine muhalefetten içtinab et­sin. Zira; Allahü Tealâ sizin küçük ve büyük, iyi ve kötü her ame­linizi bilir ve amelinize göre ceza verir.

Bu âyette ittikanm ehemmiyetine binaen te'kid olmak için it-tika ile emir tekrar zikr olun muştur. Yahut ittika ile evvelki emir, vâcibatın edasına ve ikinci emir, menhiyatın terkine masruf oldu­ğundan âyette tekrar yoktur.

Âhiret dünyaya nispetle yarınki güne müşabih olduğundan âhiretten yarın manâsına olan kelimesiyle tâbir olunmuş ve o günün azamet ve dehşetine işaret için kelimesi ta'zi-me delâlet eden tenvinle nekre olarak varid olmuştur. Yani «Ya-rmki gün nasıl bir gündür ki, o günün ihata edeceği ahvali bugün­de yani dünyada ukul-ü beşer idrakten âcizdir. Çünkü; dünyanın bidâyesinden nihâyesine kadar ins ü cin üzerine cereyan eden ha­vadisin cümlesinin muhakemesi o günde görülecek, cezası o günde verilecek, ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem o günde birbirinden ay­rılacak, ebedi sürür, gurur, humûm ve gumûm o günde vaki ola­caktır. Binaenaleyh; o gün; ihata edeceği umura nazaran her gün­lerden büyüktür» demektir.[20]

 

Vacip Teaiâ müminlere ittika ile emrettikten sonra itltikamn levazımından olan bazı mesaili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey müminler! Siz Allah'ın hukukunu unutan şol kimseler gi­bi olmayın ki onlar Allah'ın hukukunu unuttular da Allah da on­lara kendi nefislerinin menfaat ve mazarratım unutturdu, İşte bu gibi nisyana müptelâ olan kimseler ancak fasıklardır.]

Yani; ey ehl-i iman! Siz gol kimseler gibi olmayın ki onlar Al­lah'ın zikrini, emr ü nehyini ve enir ü nehye lâzım gelen vazifeleri unuttular. Binaenaleyh; Allahü Tealâ da onlara kendilerince gayet kıymetli olan nefislerinin menfaat ve mazarratlarını unutturdu. Halbuki imanın icabı; hukuk-u İlâhiyeye riâyetle nefsini kahr-ı- İlâ­hiden kurtarmaktır. Binaenaleyh; bu hukuka riâyeti terkedenler birtakım menhiyatı irtikâpla nefislerini mehlekeden mehlekeye atarlar. Zira; nefsini bilen Rabb'isini bilir ve Rabb'ini bilen nefsini bilmiş ve riâyet etmiş olur. îşte bu makule nefsini zulümle ihlâk edenler hudud-u İlâhiyeden çıkmış birtakım cani ve fasıklardır.

Nefsini Allah'ın unutturması; menfaat verecek şeyi işitmez ve görmez bir halde nefsini Cehennem azabından kurtaracak şeyleri işlemeyerek mütemerridâne yaşamaktır. Bu gibi Allah'ın hukuku­nu unutmakla kendi nefislerini unutanlar cadde-i itaattan çıkmış ve fısk u fücurun kemâline varmış birtakım âsilerdir.[21]

 

Vacip Tealâ fasıkların   hallerine işaretten   sonra ehl-i nârın ehl-i Cennet'e müsavi olmadığını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Ehl-i nârla ehl-i Cehennem müsavi olmaz. Zira; ehl-i Cennet fcvz ü necat buluculardır.]

Yani; o zaman fısk u fücurla meşgul olmuş ve Allahü Tealâ'yi inkâra veya ahkâmım kabul etmemekle küfre cür'et ederek Cehen-nem ateşine istihkak kesbetmiş ve ateşinden ayrılmayacak derece­de Cehennem'in musahiplerinden olanlarla ibadet ve taatla meşgul olup, kulluğunu bilmiş ve tarik-ı hakkı tutmuş olmasıyla Cennet'e istihkak kesbedip ebedi Cennet'te kalanlar ve Cennet'in musahipr leri müsavi olmaz. Zira; birisi nâr, diğeri ise nûr içindedir. Ve ita­ati sebebiyle dergâh-ı ülûhiyete kurbiyet peyda ederek atâyâ-yı İlâhiyeden hisseyâb olan ehl-i Cennet her istediklerine nail olucu­lar ve her korktuklarından kurtulmak suretiyle necat buluculardır. Binaenaleyh; ehl-i Cennet'le ehl-i Cehennem birbirine müsavi ola­mazlar,[22]

 

Vâcip Tealâ Kuranın bazı ahkâmım beyandan sonra Kur'an-dan müteessir olmayan insanları tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Eğer şu ahkâm ve hakayıki cami olan Kuranı biz dağ üze­rine indirmiş olsaydık ya Ekrem-er Rusül! Sen o dağı Allah'tan korkucu jve Allah'ın korkusundan yarılmış görürdün.] Çünkü; Kur'anda o kadar te'sir vardır ki teessür şanından olmayan cesim bir dağ üzerine inzal edilmiş olsaydı o dağ Kur'anm ahkamıyla mükellef olmadığı halde müteessir olurdu. Binaenaleyh; ahkamıyla mükellef olan insanların Kur'andan müteessir olmayıp Allah'tan | korkmamaları kalplerinin büyük dağlardan daha katı olmasına de­lâlet eder. Buysa kemal-i cehalet ve hamakatlarından neş'et etme bir haldir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet; Kur'anm ulüvv-ü şanını beyan, nesâyih ve mevâizinde olan te'sirin kuvvetini temsil için sevkolunmuştur.[23]

 

Vacip Tealâ bu temsili açıktan beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu misalleri Biz Azimüşşân nâsa beyan ederiz ki nâs di hallerini teftişle düşünsün ve mütenebbih olsunlar.]

Yani; Kur'anm; teessür şanından olmayan dağlara te'sir ede-! ceğine ve saireye dair durub-u emsali nisyân şanlarından olan in-jj sanlara biz beyan ederiz ki, onlar hilkat-ı asliyelerinde olan tezel-? lülü düşünsünler de ubudiyet mertebesinin neden ibaret olduğunu| bilsinler ve halkolunmalarmdan maksadın vazife-i ubudiyet oldu-f ğunu idrakte ibadetlerine devam etsinler.

Hulâsa; Kur'anm ahkamıyla dağlar mükellef olmadıkları de Kur'an kendilerine nazil olmuş olsa onların müteessir olup Allah'ın korkusundan yarılmaya müstaid olması Kur'an'm ahkamıyla mükellef olup da kasavet-i kalplerinden dolayı müteessir olmayan insanların hallerinin şayan-ı taaccüp olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[24]                  

 

Vacip Tealâ Kur'anı azametle tavsif ettikten sonra sıfat olan Kur'anm azameti o sıfatı taşıyan mevsûfun azametine delâlet ettiği; cihetle mevsûfun azametini şerh ve izah etmek üzere buyuruyor

[O Allahü Tealâ'dan başka ma'budünbilhak yoktur, ancak ma'budünbilhak odur. Gizli, aşikâr hâzır ve gaibin her zerresini bilir. O Allahü Tealâ ki dünyada mümin ve kâfir bilcümle mahlû­ka tına ve âhir ette yalnız müminlere ihsan edicidir.]

Yani; şu hakayıkı cami olan Kur'anı inzal eden Allahü Tealâ şol mevcud-u hakikidir ki kendinden başka ülûhiyete müstehak kimse yoktur, ancak cümle kulların ibadetlerine ma'bud odur, on­dan başka ma'bud yoktur. Zira; o Allahü Tealâ ki hiss-i beşerden gaip olan ve hiss-i beşerle idrak ve müşahede olunan ecsam ve avarız cümle eşyayı bilir. Binaenaleyh; ilminden hiçbir zerre bile hariç değildir. O Allahü Tealâ ki dünyada herkese ve âhirette yal­nız müminlere in'âmı boldur. Zira; âhiret nimetinden kâfirlerin nasibi yoktur.

[O Allahü Tealâ ki ma'budünbilhak olmakta şerik ve nazîri?1 yoktur, Ancak kulların ibadetine müstehak odur ve bütün mahlû-kata mâlik-i hakiki odur. Binaenaleyh; mülkünde şeriki ve nazîri olmadığından galebe-i tam kendine münhasırdır ve noksan icab eden şeylerin cümlesinden münezzeh her kemalin sahibi, her âfet ve ayıptan salimdir. Binaenaleyh; evsaf-ı İlâhiye tebeddül ve ta-gayyür etmediğinden mahlûkat üzerine arız olan avarızın cümle­sinden beridir ve sevdiği kullarını azab-ı Cehennem'den emin kılı­cıdır, resullerinin ellerinde mucizeler halketmekle davalarını tas­dik edicidir, cümle mahlûk atin hallerini bildiğinden hepsini gö­zetici ve hıfzedicidir ve o Allahü Tealâ ki, cümle muradât üzerine galip olup hiçbir kimse onu mağlûb edemez. Zira; murad ettiği şey elbette vücut bulur, istediği şeyden onu kimse âciz kılamaz ve mahlûka ti m dilediği şey üzerine cebreder. Zira; cebrettiği şey zahirde kulları hakkında zarar gibi görünürse de bâtında ve hakikat-ta onlar hakkında ayn-ı menfaatta ve cümleden büyük ve uludur.][25]

 

Vacip Tealâ hakkında sıfatları sıfat-l mâdihâdır. Zira; azamet icab eden sıfât-ı kemaliyenin cümlesini cami olduğundan bu sıfatları kendine isnad; lâyıkına ve müstahak^ kına isnaddır. Amma nas hakkında tekebbür ve tecebbür sıfat-i zemdir. Zira; nâsın her hali acz ü meskenetten ibaret olduğundan ceberut ve tekebbür gibi büyüklüğe delâlet eden evsafı kendileri için iddiaya salâhiyetleri olmadığı cihetle onlar hakkında bu gibi iddialar noksan olur. Çünkü; nefislerine ne kadar kemâl isnad et­seler yalanı iddia etmiş olacaklarından caiz olamaz.

Vacip Tealâ Zât-ı Ülûhiyetini lâyık ve müttasıf olduğu evsafj la tavsif ettikten sonra nevâkısm cümlesinden beri olduğunu "beyaı etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ müşriklerin şirk ve sair isnad ettikleri şeyleriı cümlesinden münezzeh ve mukaddesdir.] Zira; Allahü Tealâ onh rın şerik ve nazır dedikleri şeylerin cümlesinden âli ve beridir.[26]

 

Vacip Teaiâ müşriklerin olduğunu isbat etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ hikmetinin iktizasına muvafık şuretde eşya­nın cümlesinin halikı ve her birini yokdan var ederek yaratıcısı­dır.]

Yani; Allahü Tealâ müşriklerin isnad ettikleri şeylerden nasıl beri olmasın? Elbette beridir. Zira; O Allahü Tealâ mahlûkatm cümlesini hikmetine muvafık icad edici ve eşkâl-i muhtelifeyle her birini diğerinden mümtaz surette yaratıcıdır ve mahlûkatm her birini mikdar-ı muayyenle takdir ettiği gibi o mahlûkun hâl ü şa­nına muvafık ve yaşayabileceği bir surete mutabık olarak her bi­rini yerli yerine koydu. Binaenaleyh; Vacip Tealâ ehl-i dalâlin is­nad ettikleri noksanların cümlesinden münezzeh ve müberrâdır.

[O Allahü Tealâ cümle eşyayı, onların eşkâlini ve heykellerini bir şan-ı acîb ve garîb üzere tasvir eder ki o suretlerin ve sahihle­rinin nizamiye intizamında cümle erbab-ı ukul hayrette kalır.]

[Allahü Tealâ için bir çok güzel isimler vardır] ki, o isimlerin her biri gayet güzel ve yüksek manâya ve sıfât-ı âliyeye delâlet eder ve o isimlerin eseri mahlûkat üzerinde zuhur eder. Götlerde ve yerde olan cümle mahlûkat    cemi'-i nekaisden

Vacip Tçâlâ'yı her zaman takdis ve tenzih eder.] Zira; mahlûkatm her bir ferdinin her zerresi nice yüzbinlerce ülviyyet-i İîâhiyeye delâlet ettiğinden Allah'ın isimlerinin eseri her birinde ayrı ayrı-zuhur ederek teşbih etmekte berdevamdırlar.

[O Allahü Tealâ ilminin teallük ettiği mevcudatın cümlesi üzerine gâlib ve umum efali hikmete muvafıktır.] Hiç bir kimse tarafından müdafaa olmaksızın irade ettiği şeylerin her birini yerli yerince icra edicidir.[27]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5835

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5835-5837

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5838/-5840

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5840-5841

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5841-5842

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5842-5843

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5843-5845

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5845-5847

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5847-5848

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5848-5850

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5850-5852

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5852-5854

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5854-5855

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5855-5856

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5856-5857

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5857-5859

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5859-5860

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5860-5861

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5861

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5861-5863

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5863

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5864

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5864-5865

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5865

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5865-5867

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5867

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5867-5868