Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-Î Mümtehine - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 60. Sayfa

SURE-Î MÜMTEHİNE.. 2


SURE-Î MÜMTEHİNE

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onüç ayeti camidir

[Ey mü'minler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı dost ittihaz etmeyin.]

Yani; ey ehl-i iman! Vezâif-i imandan çıkarak bana adavet eden düşmanımı ve imanınızdan dolayı size husûmet eden düşma­nınızı her biriniz dost tutmayınız. Zira; muktazay-ı iman dostluk şöyle dursun onlardan gayet uzak olmak lâzımdır. Çünkü; iki zıd bir yerde içtima' edemez.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Cenab-ı Hak imanı kâfirlere muhabbetten men'etmiştir. Ancak samimi dostluktan men'etmek zahirde alışverişten ve sair muamele-i dünyeviyeden men'etmeyi icab etmediğinden keyfiyet, kütüb-ü fıkhiyede beyan olunan kâfirlerle mü'minlerin muamelesi caiz olduğuna dair mesail bu âyete münafi değildir. Çünkü bu âyette nehiy olunan; hakiki muhabbettir. Alış verişte ve sair dünyaya müteallik olan hususat-ta hakiki muhabbet lâzım gelmediğinden ahz u i'tada onlarla ihtilât caizse de zamanımızda bilûmum kâfirlerin umur-u dünyada dahi Müslümanlara ihanet ve hiyânetleri zahir olduğundan zaruret nıes-setmedikçe onlardan bir şey almamak ve onlara para kazandırma­mak her Müslüman üzerine lâzımdır.

Tefsir-i Hâzih'de beyan olunduğu veçhile bu âyet (Hatıb b. Ebi Bel'tea) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Resulullah Mekke üze­rine gaza etmek tedarikine başladığı zaman Mekke'den Abdülmut-talib'in azadlı cariyelerinden (Sâre) isminde bir hatun Medine'ye gelmişti Mekke'ye avdet edeceğinde (Hâtib) Sâre'yi çağırarak Re-sulullah'ın Mekke üzerine gaza edeceğinden bahisle Mekke ehali-sinin hazer etmeleri tavsiyesini muhtevi,    yazdığı, bir mektubu merkûmeye verdi ve on dirhem de ücret vererek Sâre'yi yolcu et­mesi üzerine Cibril-i Emin vukuatı haber verince Resulullah hâl (Ali), (Ammar), (Talha) ve (Zübeyr) (R.A.) hazaratmı (Rav za-i Hâh) denilen yere gönderib Sâre'den Hâtib'in mektubunu alı kendini bırakmalarını emretti. Müşarünileyhim hazaratı da emr-f Resulullah'a imtisalen Sâre'yi ta'kible (Ravza-i Hâh) denilen mev-j ki'de merkûmeyi bulup  mektubu isterler. Sâre'nin inkârı üzerinej her tarafını arayıb bulamayınca Hazret-i Ali'nin kılıcını çekib boy nunu vuracak olması üzerine Sâre mektubu saçının arasından çı karıp teslim eder. Mektubu huzur-u saadete getirirler. Resulullahj Hâtıb'a bu mektubu niçin yazdığını suâl edince Hâtıb «Ya Resulal lah! Müslüman olalı irtidad etmedim ve senin için hayır taleb et mekden geri durmadım. Ancak ben Kureyş içinde garib olub hısı ve akrabamı siyanet edecek bir kimsem bulunmadığından şu mek tub vesilesiyle onların muhabbetlerini celbedeyim ve bu münase betle akraba ve teallükatım şerlerinden halâs olsunlar için yazdım; maksadım bundan ibarettir, yoksa onlara yardım değildir, bilirim ki benim mektubum onlardan hiç bir şeyi def edemez. Zira; olacak olur muradullah yerini bulur geri kalmaz. Mektubtan garazım ha­şa size ihanet değildir, belki onlara zahirde bir sadakat göstermek-,, tir» dedi»ve Resulullah da onun sözünü tasdik edince bu Âyet-i Ce lile nazil olmuştur. Yani «benim ve sizin düşmanımız olan kâfir leri dost ittihaz etmeyiniz» demektir.

Bu âyet her ne kadar Hâtib'in ehl-i Mekke'ye karşı yazdığı mektub üzerine nazil olmuşsa da âyetin hükmü Hâtıp'la Mekke kâfirlerine mahsus- değildir, belki cümle müslümanlara ve kâfir­lere şamildir. Zira i'tibar; elfazm umumunadır sebeb-i nüzulün hususuna değildir.

[Onlara muhabbetin esbabından olan mektubu ve esrar-1 Resulullah'ı ulaştırırsınız.]

Yani; siz ehl-i küfre muhabbetinizi anlatacak mektubu ve es-rar-ı Resulullah'ı onlara göndererek dost ittihaz etmeyin ve onlar­la evvelden sebketmiş dostluğunuz sebebiyle mektup göndererek» dostluğunuzu yenilemeyin demektir.

Bu cümle, kâfirlere dostluk izhâr eden ehl-i imam tekdir içinj-sevkolunmuş zemmi beyan eder bir cümledir.[1]       

 

Vacip Tealâ kâfirleri dost tutmaktan nehyettikten sonra buîj nehyin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Halbuki onlar size gelen hakka ve Rabbiniz olan Allahü Tealâ'ya imanınızdan dolayı muhakkak küfrettiler. Onlar bil't-sâle Resulü ve bittebi' sizi Mekke'den çıkarırlar.]           

Yani; ehl-i Mekke muhakkak küfrü ihtiyar ettikleri cihetle si-j zin imanınız onların nazarında kusur görülerek gerek peygamberi-^ nizi ve gerek sizi kendi diyarınız ve vatanınız olan Mekke'den çı­karırlar. Şu halde onlar sizi, hak olan imanınızı ayıb addederek memleketinizden çıkarınca siz onların batıl olan küfürlerini cina­yet addederek husumet etmek lâzımken nasıl oluyor da onlara mu­habbet izhar ediyorsunuz?

Bu âyette Hak ile murad; Kur'an ve din-i İslâmdır. Yahut Resulullah'tır. Kâfirler bunların hepsine küfretmişler ve küfr ü dalâli terkle hak olan peygamberin getirdiği Kur'an'a iman eden-f leri imanlarından dolayı düşman saymışlar ve yurtlarından çıkar-j mışlardır. Küfürle iman pençe pençe daima çarpışmaktan hiç bir| zaman halı kalmamış ve ilâ yevmilkıyam da çarpışacaklardın BiH; naenaleyh; kâfirler müslümanlara husûmet ederek yurtlarından^ çıkarırlar ve her zaman da çıkarmak isterler. Müslümanların da dinlerini, ırz ve namuslarını ve memleketlerini muhafaza için on­ları düşman bilerek daima mukabele-i bilmisilde bulunmaları va-zife-i diniyeleri icabmdandır.[2]

 

Vacip Tealâ kâfirleri dost bilmekden nehyin sebebi onların kü­fürleri ve ehl-i imanı imanlarından dolayı vatanlarından çıkarma­ları olduğunu beyandan sonra rıza-yi îlâhî'yi arayanların ehl-i küf­rü gizli ve aşikâr dost ittihaz etmemeleri lâzım olduğunu beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Eğer siz benim gösterdiğim tarikımda cihad ve rızamı taleb için onlara muhabbetinizi gizler olduğunuz halde beldenizden çı­karsanız onları dost ittihaz etmeyin. Halbuki ben sizin onlar hak­kında gizlediğiniz dostluğunuzu ve açıkta Müslümanlara verdiğiniz ikrarınızı bilirim. Binaenaleyh; onlara muhabbetinizi gizlemekte bir fayda yoktur.]

Yani; ey ehl-i iman! Eğer siz dinimi terviç ve kelime-i tevhidi ilâ ve tarik-ı hak olan din-i İslâmı takviye ve rızamı taleb yolun­da vatanınızdan mücadele için çıkarsanız düşmanınız olan kâfir­lerle dostluğu terk etmek lâzımdır. Zira; onlarla kardeş geçinmek ve dost olmak lâyık değildir. Hâl böyleyken siz onlara muhabbeti­nizi gizler ve onlar tarafına meyledersiniz. Binaenaleyh; ben sizin gizlediğiniz muhabbetinizi ve izhar ettiğiniz her şeyi bilirim.

Bu âyette Vacip Tealâ fisebilillâh mücahede ve rızayı aramakla kâfirlere muhabbetin birleşmeyeceğini beyan buyurmuş, gizli ve aşikâr kâfirlere muhabbeti ve muhabbet eden kimseleri bildiğini beyanla muhabbetini saklayanları tehdid etmiştir. Çünkü fisebilil­lâh mücahede; ibadet ölub kâfirlere muhabbet ise kabahat olduğun­dan ikisinin bir yerde bulunması caiz olamaz.[3]

 

Vacip Tealâ fisebilillâh mücahede etmek ve rıza-yı Barî'yi aramak için terk-i diyar eden kimselerin kâfirlere muhabbetleri lâyık olmadığını beyandan sonra bu gibi ef ali ihtiyar edenlerin dalâleti irtikâb etmiş olacaklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer sizden bir kimse kâfirlere muhabbeti işlerse muhakkak o kimse doğru yoldan çıkmıştır.] Zira; maksada ulaştıracak yolu terkle büyük hatada vaki' olmuş ve adalet-i İlâhî'yeyi bırakmıştır. Çünkü; Allah'ın nehyetmiş olduğu bir şeyi irtikâptan ziyade bir hata olamaz. Binaenaleyh; her akıl ve iz'an sahibi olan kimseye lâ­zım olan; Allah'ın nehyettiği şeyden sakınmak ve ihtiraz etmektir. Şu halde rıza-yı İlâhfye nail olmak; düşmanı düşman, dostu da dost bilmektir.[4]

 

Vacip Tealâ ehl-i küfre dostluğun dalâlet olduğunu beyandan sonra dostlukta velev umur-u dünyada olsun asla fayda olmadığı gibi onların ehl-i imandan ellerini ve dillerini kesmeyeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer kâfirler size zaferyab olsalar size düşman olduklarım f izhar ederler ve zulümle ellerini, sövmekle dillerini size uzatırlar $ ve isterler ki siz kâfir olasınız.]                                                

Yani; ey mü'minler! Gözünüzü açın, aldanmayın. Eğer onlar size bilfarz vettakdir zaferyâb olarak galib gelseler sizin için kalblerinde olan adaveti izhar ederler ve ahkâmını derhal icra­ya başlarlar. Binaenaleyh; ellerini katil ve darb gibi enva'-ı zulüm ve cefa ile, dillerini enva'-ı fuhşiyat ve kötü sözlerle uzatırlar. Şu halde sizin onlara muhabbetiniz ne ellerini, ne de dillerini sizden men'eder. Nasıl men'edebilir? Elbette edemez. Zira; onlar nefis­lerinde daima sizin dininizden rucu' ederek mürted olup küfürde onlarla kardeş olmanızı ez cân ü dil arzu ederler. Şu halde sizin küfrünüzü kemâl-i ciddiyyetle arzu edenler, kâfir olmadıkça size dost olmayacakları meydanda iken siz onlara nasıl oluyor ki dost olmak istersiniz.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyette her şeyden evvel kâfirlerin düşündükleri, arzu ve emelleri­nin, mü'minlerin dinlerini terkle kâfir olmalarından ibaret oldu­ğuna işaret için zaman-ı maziye delâlet eden lâfzı mazi sigasiyle vârid olmuştur. Çünkü mazi lâfzı; her ne kadar edat-ı şartla muzari' manâsını ifade ederse de zaman-ı maziye delâletin­den halî kalmadığı cihetle kâfirler zaferyâb olsalar da olmasalar da şu arzudan hiç bir zaman vazgeçmezler demektir. Binaenaleyh; size daima adavet üzere bulunanlara siz her ne kadar muhabbet etseniz de hiç menfeatiniz olamaz.

Hulâsa; ehl-i' imanın her ne sebeb ve mülâhazaya mebni olur­sa olsun kâfirlere muhabbetleri kâfirleri adavetten vaz geçireme-yeceği ve fırsat buldukça kâfirlerin ellerini vurmaktan ve dillerini sövmekten çekmeyecekleri ve kâfirlerin gaye-i emelleri, ehl-i ima­nın irtidad edib kâfir olmaları olduğu ve kâfir olmadıkça hiç bir veçhile adavetten vazgeçmiy e çekleri ve müminlerin onlara mu­habbetlerinin hiç faydası olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ âyetin sebeb-i nüzulü olan (Hâtib) in mektubunu eshab-ı kiram tutub getirince Resulullah'm Hâtıb'a «Ya Hâtıp! Ni­çin böyle yaptın?» demesi üzerine Hâtıp «Bu mektuba cür'et et­mesinin Mekke'de olan evlâd ve ahfadım, akraba ve teallükatım himaye etmek maksadına mebni olduğunu» i'tizai makamında beyan edince evlâdın ve akrabanın yevm-i kıyamette faydası olma­dığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Size akraba ve evlâdınız elbette menfeat vermez. Allahü Te­alâ yevm-i kıyamette beyninizi fasleder ve her şeyi ki siz işledi­niz, onu Allahü Tealâ görür ve bilir.]

Yani; ey mü'minler! Evlâd ve akrabanız esrar-ı Resulullah'ı keşfe sebeb olacak kadar kıymeti haiz değillerdir. Binaenaleyh; on­ları himaye sadedinde kâfirlere dostluk caiz olamaz. Zira; insanla­rın a'malini tenkid için hazırlanan yevm-i kıyamette size onların asla menfeatleri olmaz. Çünkü; o günde Allahü Tealâ onlarla sizin beyninizi tefrik ve herkesin ameline göre mücazat eder. Şu halde evlât ve akrabanıza meyi ü muhabbetiniz sizi kâfirlerle dostluğa sevketmesin. Zira; Allahü Tealâ sizin cümle a'malinizi görür ve bilir ve hayr ü şer herkesin ameline göre ceza verir.

Bu âyette her ne sebebe mebni olursa olsun kâfirlere dostluk izhar edenleri son derecede tekdir vardır. Çünkü; evlâdı ve insana en yakm olan akrabayı himaye için dostluk caiz olmayınca başka esbaba mebnî dostluğun caiz olmayacağı evleviyetle sabit olur.

Bu âyet-i celile her ne kadar asr-ı seadette bulunan (Hâtıp) ve onun emsali mü'minlere hitab ise de ahkâmı her zamana ve her zamanda bulunan cümle mü'minlere şâmildir. Binaenaleyh; esrar-ı İslâmiyeyi düşmanlara faş eden kimselerin cümlesi bu âyetlerin hükmünde dahil ve her zaman cezaya müstehaktır. Zira;, ehl-i İs-lâmın mazarratına çalışan kimse fesada sa'y ile din-i İslâm aley­hine hıyanet ettiğinden cezanın en ağırına lâyıktır.

Hulâsa; akrabanın ve evlâdın yevm-i kıyamette faydası olma­dığı ve evlâd ile baba ve akraba beynini Cenab-ı Hakkın yevm-i kıyamette fasledeceği ve her şahsın amellerini Vacip Tealâ'nın gö,-rüb bildiği ve ona göre ceza vereceği bu âyetten müstefad plan fe vaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ evlâd ve akrabayı himaye sadedinde olsa da kâfire dostluk caiz olmadığını beyandan sonra bu gibi işlerde İbrahim (A.S.) in iktidaya şayan olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor

[Muhakkak İbrahim ve ibrahim ile beraber bulunan ehl-i imanda sizin için iktidaya kâfi âdet-i hasene vaki oldu.]

Yani; ey mü'minler! Sizin için iktidası lâzım olan; İbrahim (A.S.) la İbrahim (A.S.) in maiyyetinde bulunan ve din-i İbra­him'le mütedeyyin olan ehl-i imanın hasiet-i hamîdeleridir. Çün­kü; onların ei'alî marzi-i İlâhî'ye muvafıktır. Binaenaleyh; sizin ef'alinizin de marzi-i İlâhî'ye muvafık olması İbrahim (A.S.) m ef aline mutabakatla olacağından İbrahim (A.S.) m fi'li size muk-tedabihtir.[7]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m ef'ali insanlara tarik-ı hasen olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) m ef'alinin neden ibaret olduğunu I beyan etmek üzere buyuruyor

[Zira; İbrahim ve ashabı kendi kavim ve kabilelerine «biz siz­den ve sizin ibadet ettiğiniz ma'budlarmızdan beriyiz çünkü; siz faydasız bir takım taş ve ağaç parçalarını Allahü Tealâ'ya şerik addederek onları ma'bud ittihaz etmiş müşriklersiniz. Bizim müş­riklerle işimiz olmadığı gibi müşriklerin ma'bud ittihaz ettikleri putlarla da işimiz yoktur» dediler.]

Yani; İbrahim (A.S.) da sizin için haslet-i hamide vardır şol zamanda ki, o zamanda onlar akraba ve teaîlükâtlarından ve onların ma'budlarından teberri ettiler. İşte şu teberrileri sizin için ik­tidaya şayan bir âdet-i hasenedir.

Bu âyette beyan olunan İbrahim (A.S.) m ve ashabının müş­riklerden teberri etmekten ibaret olan hasletleri rıza-yı İlâhî'ye muvafık olduğundan Cenab-ı Hak ashab-ı Muhammed (A.S.) a di bu hasleti iltizam etmelerini tavsiye ediyor ki velev akrabadan olsun kâfiri esirgemek şöyle dursun kâfirden kaçmak ve onların ef'alini irtikâb etmemek lâzım olduğunu beyan buyurmuştur. Çün­kü; İbrahim ve ashabı, kendi kavim ve kabilelerinden, akraba ve teallükâtlanndan müşrik olduklarından dolayı ayrılıverdiler. Ce­nab-ı Hak da bunun iyi bir haslet olduğunu bize beyan buyurmuş­tur. Binaenaleyh; bizim de bu hasleti iltizam etmemiz lâzımdır.[8]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ve ashabının ikinci hasletlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) ve ashabı kâfir olan kullarına «Ej kâfirleıj; biz sizin dininize muhakkak küfrettik ve bizimle sizin beyninizde ebeden buğz u adavet zahir oldu. Siz yalnız Allahü Tealâ'ya iman edinceye kadar bu adavet devam eder» dediler.]

Yani; İbrahim (A.S.) ve ashabı kâfir olan kavimlerine dediler ki «Ey kavmimiz! Biz sizin batıl ma'budlarımza küfrettik. Zira; on­lara küfretmek ehem ve elzemdir, sizinle bizim beynimizde siz yal­nız Allahü Tealâ'ya iman etmedikçe İlâ yevmilkıyam buğz u ada­vet zahir oldu. Binaenaleyh; aramızda ülfet ve ünsiyet etmek ih­timali yoktur. Zira; beynimizde münasebet-i kavmiye varsa da mu-nasebet-i diniye kalmamıştır ve münasebet-i diniye olmadıkça miı-nasebet-i kaviye ve karabet ülfete kâfi değildir. Çünkü; dini olmaj-yan iltifata şayan olamaz. İşte bizim sizinle âdetimiz budur, siz şe­rik ve nazîrden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya iman edinceye kadar bu âdet devam edecektir». İşte Hz. İbrahim ve ashabı böyle demekle kendi akraba ve kavimlerinden alâkayı kesiverdiler. Bi­naenaleyh; ehi-i imana lâyık olan da budur ve muhabbetin avde­tini imanlarına ta'lik ettiler ve «eğer Allah'a iman ederseniz o va­kit adavet muhabbete ve buğz ülfete inküâb eder. Zira ülfetin se­bebi; uhuvvet-i diniyedir. Binaenaleyh; uhuvvet-i diniye olmadıkça ülfete, münasebât-ı saire kâfi olamaz» demekle kendi kabilelerini i'tibardan ıskat ettiler.

Evet! Devr-i Adem'den beri insanları bir araya getiren ve hey'et-i ictimaiyeye intizam veren alâka-i diniyedir ve dinden baş­ka her ne suretle olursa olsun hiç bir münasebet bir hey'et-i içti­maiye meydana getirerek insanları kitle-i vahide halinde tutama­mıştır. Binaenaleyh; insanları bir araya getirecek ve bir gayeye sevkedecek ancak dindir. Şu halde rabıta-i diniyenin fevkinde bir rabıta olmadığından râbıta-i diniyesini ihlâl eden milletlerin her zaman münkariz olduğunu tarih isbat etmektedir. Çünkü din; in­sanları daima salâha sevkettiğinden mütedeyyin olan kavmin te-messük ettikleri din batıl olsa dahi hey'et-i mecmuayı bir kayıd al­tında bulundurup cümlesi o kayıtla mukayyed olduğundan o kay-de riayet ettikçe hey'et-i içtimaiye kuvvetini kaybetmediği cihetle daima toplu bulunur ve ta'kib ettiği gayeye vâsıl olur. Amma alâ-ka-ij diniyeye riayet kısaldıkça hey'et-i içtimaiye arasında rabıta çözülür ve tefrikalar husule gelir, efkâr dağılır, söz bir araya gel­mez ve bu cihetle hey'et-i içtimaiye kuvvetini kaybeder. Ta'kib et­tiği gayeye vasıl olamaz, âkibet felâketten felâkete sürüklenir ve en nihayet helak olarak âlemde nam ü nişanı kalmaz.[9]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in ve ashabının iktidaya şayan olan âdetlerini beyandan sonra iktidaya şayan olmayan bir sözünü beyan etmek üzere :

[İbrahim (A.S.) ve kavminin âdetlerinin cemisine iktida edin, illâ İbrahim'in pederine hitaben söylediği sözüne iktida etmeyin. Zira; İbrahim müşrik olan pederine «Elbette ben senin için istiğ­far ederim ve ben Allah'ın azabından hiç bir şeyi senden def et­meğe malik değilim» demişti.] İşte bu sözü iktidaya şayan değil­dir. Zira; bu sözünde istiğfara lâyık olmayan kimseye istiğfar ede­ceğini vaadetmiş olduğundan bu sözüne iktida etmemek lâzımdır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) ev­velce pederine istiğfarı vaadetmiş olduğundan şu vaadine binaen istiğfar edeceğini söylemiştir. Yahut bu vaad kâfire istiğfar nehyo-lunmadan evvel vuku' bulmuştur. İbrahim (A.S.) m şu «istiğfar ederim» sözü gerek vaadine binaen olsun, gerek kâfire istiğfarın nehyinden evvel olsun Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammed'e «âdet-i İbrahim'in cümlesini kabul edin fakat kâfire istiğfarı; velevse pe­deri olsun kabul etmeyin» buyuruyor. Çünkü; ashab-ı Resulullah kâfire muhabbetten nehyolunmuştur. Şu halde İbrahim (A.S.) in pederine istiğfar edeceğini vaadetmesi, evvelden aralarında geçmiş olan bir vaadin îfâsmı beyan veyahut kâfire istiğfarın nehyinden evvel olduğu cihetle kendi hakkında- bir kusur teşkil etmez.[10]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in âdet-i hasenesine iktida olun­masını tavsiye ve yalnız kâfire istiğfarda iktida lâzım olmadığını beyandan sonra âdet-i hasene kabilinden İbrahim (A.S.) ve asha­bının kâfirlere müdafaa hususunda Cenab-ı Hakka iltica ettikleri­ni hikâye tarikiyle beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey bizim Rabbimiz! İşlerimizi ancak sana tefviz ettik ve an­cak sana itaatle cânib-i ma'nevine teveccüh ettik ve âhirette mer-ciimiz ancak sanadır, senin huzurundan gayri bir merciimiz yok­tur.]

Yani; İbrahim (A.S.) ve ashabı kâfirlere adavetlerini açıktan beyan etmişler ve iman etmedikçe kâfirlerle ülfet edemeyecekleri­ni ve onların mesleklerinden beri olduklarını yüksek sesle ilân et­tikten sonra Dünya ve Âhirette merciin ancak Vacip Tealâ oldu­ğunu kalbleriyle i'tikad ettikleri gibi lisanlariyle da ikrar ettiler ve bununla maksatları; maddi ve ma'nevi düşmanlarına müdafaa olduğunu beyan zımnında dediler ki, «Ey bizi her şeyde kemali­mize isal ve isti'dadımıza göre terbiye edici Rabbimiz! Dünyevi ve uhrevi cümle umurumuzu sana tefviz ettik, ancak senin emrine imtisal ve nehyinden ictinabla sana teveccüh ederek her cihetle necatımızı senden istedik ve ancak Âhirette de merciimiz sanadır, senden gayri iltica edecek bir kimse yoktur». Şu manâya nazaran bu söz İbrahim (A.S.) la ashabının Cenab-ı Hakka tezarru'larının keyfiyetini beyandır. Gerçi bu ilticanın, Vacip Tealâ'nın ümmet-i Muhammed'e de bu minval üzere münacat etmelerini ta'lim olması ihtimali varsa da bu ihtimâl zayıftır. Çünkü sevk-i kelâm; ibrahim (A.S.) m âdet-i hasenesinin ve o âdet-i haseneye iktidanm lüzumu hakkında olduğundan bu münacatta onun kelâmından ve âdeti cümlesinden olması daha münasiptir ve -bunda ümmet-i Muham­med'e iktida etmeleri tavsiye olunduğu cihetle ta'lim de hâsıldır. Binaenaleyh; başka tevcih ve ihtimâl dermeyan etmeye lüzum yok­tur.[11]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m münacatından m etmek üzere buyuruyor.

[Yarabbi! Bizleri sol kimselere fitne kılma ki, onlar kâfir ol­dular ve bizden vaki' olan kusurlarımızı setret. Zira; sen mülkün­de gâlib ve emrinde hakimsin.]

Yani; İbrahim (A.S.) evvelki münacatma ilâve ederek esha-biyle .beraber dediler ki «Yarabbi! Kâfirleri bizim üzerimize musallat kılma ve bizi onlara fitne kılıb onların elleriyle bize azab et­me ki, kendilerinin hak ve bizim bâtıl üzere olduğumuzu zannet­mesinler* ve demesinler ki (bunlar hak üzere olsalardı muazzeb olmazlardı). Ve bizim beşeriyetimiz muktezası vâki' olan cümle kusurlarımızı affet. Zira Sen; herkese galipsin hiç bir kimse Sana karşı duramaz ve Sen cümle umurunda hâkimsin hükmüne karşı hiç bir kimse i'tiraz edemez ve i'tiraz etse hükmü olmaz. Binaen­aleyh; Sana tefviz-i umur edenleri kurtarmak ve dua edenlere ica­bet etmek, âcizleri kavî ve kavileri âciz kılmak Sana mahsustur. Şu halde düşmanlarımıza bizi mağlûb ve onların elleriyle bizi he­lak etme ki, kâfirlere karşı zelil ve gülünç olmayalım ve :bu.vesi­leyle dinimize ta'netmesinler».[12]

 

Vacip Tealâ ibrahim (A.S.) ve ashabının iktidaya lâyık güzel âdetleri olduğunu ve o güzel âdetlerinden ba'zılarını beyandan sonra o âdetlere iktidanm ümmet-i Muhammed için gayet hayırlı olduğunu beyan zımnında, bir takım te'kidatla tekrar tavsiye et­mek üzere buyuruyor.

[Zat-i Ülûhiyetime yemin ederim ki İbrahim ve ashabında si­zin için muhakkak âdet-i hasene oldu ve o âdet-i hasene şol kim­seye menfeat verir ki, o kimse Allah'tan ve yevm-i Âhiretten kor­kar.] Çünkü; Allah'tan ve yevm-i Âhiret'ten korkmayan kimse âdet-i İbrahim'e iktida etmediğinden ondan intifa' edemez. Bina­enaleyh; âdet-i İbrahim'den intifa' edecek kimseler ancak Allahı Tealâ'ya ve Âhirete iman edip Allah'ın ni'metinden ümidvar olar ve Âhiret'te derecata nail olacağını gözeten ehl-i imandır. Amme Allah'tan korkmayan ve Âhiret'e iman etmeyen ve bunlara ehem" miyet vermeyen kimseler âdet-i İbrahim'e iktida etmez ki intifa etsin.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i iman için âdet-i İbrahim'e iktidada bir çok faydalar olduğundan âdet-i İbrahim'i iltizam et­mek ehem olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu âyetle iktidayx tek­rar tavsiye buyurmuş ve ehemmiyetine binaen kasemle te'kid ve takviye etmiş ve bu güzel âdetlere iktida; Allah'a ve Âhiret'e ima­nın neticesi olduğunu da ilâve buyurmuştur.[13]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m güzel âdetlerine iktidanm güzel i'tikad neticesi olduğunu beyandan sonra iktida etmemenin kötü i'tikad neticesi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimse ki âdet-i İbrahim'e iktidadan i'raz ederse Allahü Tealâ muhakkak onun iktidasından ganî ve cümle fi'linde senaya lâyıktır.]

Yani; millet-i İbrahim'in güzel âdetlerine uymakta bir çok faydalar olmasına binaen iktida edilmesi şiddetle tavsiye olunmuş­tur. Bu tavsiyeyi ehemmiyete almayıp da iktidadan istinkâf eden­ler olursa Allahü Tealâ onun iktidasından ganîdir. Yani onun ikti-dasına ihtiyacı yoktur ve iktida edenler hakkında da hamîddir. Ya­ni onlara ihsanı boldur. Zira; sevdiği kuluna dilediğini ihsan eder esirgemez. Binaenaleyh; herkesin medh ü senasına lâyıktır,

Ebussuud Efendfnin beyanı veçhile bu âyette âdet-i İbrahim'e iktida etmeyerek kâfirlere muhabbet edenlere tehdid vardır. Yani kâfire adavet hususunda İbrahim (A.S.) m ve ashabının tutmuş oldukları meslek ashab-ı Muhammedin haline muvafık olub dün­yevi ve uhrevi faydası kendilerine âid olduğu cihetle bu mesleği ihtiyar etmeleri tavsiye olunmuştur. Şu halde ister ihtiyar etsin ister etmesinler, zira menfeat ve mazarratı kendilerine râci'dir. Binaenaleyh; bildiklerini işlesinler. Çünkü; Allahü Tealâ onların iktidalarma muhtaç değildir. Onlar iktida etseler de etmeseler de her halde mahmud ve memduhdur. O halde isteyen kâfirlerle dostluğu terkedip Allahü Tealâ'ya dost olsun, isteyen de kâfirlere dostlukta devam etsin Allah'ın gazabına müstehak olsun. Herkesin iradesi kendi elindedir.[14]

 

Vâcip Tealâ ehl-i imanı kâfirlere dostluktan nehyedince ehl-i iman kâfirlere şiddetle adavet etmişlerse de kâfirler içinde akraba ve evlâdı olanların derunları hüzünden hâli olamadığı cihetle Ce-nab-ı Hak akrabalarının iman etmeleriyle aralarında olan adavetin muhabbete inkilâb edeceğini beyanla ehl-i imanı tesliye etmek üzere buyuruyor.

Yakın zamanda me'mûldür ki Allahü Tealâ sizinle ve adavet ettiğiniz kâfirler arasında onların imanları sebebiyle muhabbet halkeder ve Allahü Tealâ va'dini incâza kaadirdir ve günahtan tev-he edenlerin kusurlarını afüvv ve kendine itaat edenlere merhamet edicidir.]

Yani; ey ehl-i iman! Akrabanızdan olan kâfirlere adavetiniz­den mahzun olmayın. Zira; yakın vakıtta onların dini İslâmı kabul etmesiyle aranızda olan düşmanlık dostluğa inkilâb eder. Çünkü; adavet icab eden küfür zail olunca eski muhabbetiniz avdet eder. Mani' gidince memnun avdet etmesi kavaid-i şer'iye iktizasından­dır. Allahü Tealâ adavet yerine muhabbet halketmeğe kaadirdir ve akrabanıza adavette şiddetinizden dolayı vaki' olan kusurlarınızı setredici ve emr ü nehyinde itaat edenlere ihsan edicidir.

Bu âyette Vacip Tealâ mü'minlerle akrabalarını İslâmiyette birleştireceği zamanın yaklaştığını beyanla kalblerinde olan hüznü izâle ettiği gibi mü'minleri zımnen şiddet-i adavetten de nehyet-mişdir. Yani «Adavet etmeli ve lâkin ifrat etmemeli» demektir. Zira; her şeyde ifrat mezmum olduğu gibi ileride bir yerde içtimai me'mûl olan kimseler hakkında adavette ifrat daha ziyade mezmumdur Çünkü; ileride birleştiğinde yekdiğerinden mahcub olmalarını icab eden şeyden sakınmak lâzımdır, Nasıl ki öyle de oldu. Zira; adavet olunan kâfirlerden çokları din-i İslama meyletmeye başladılar ve İslâmla ihtilât ederken Mekke'nin fethiyle (Ebu Süf-yan), (Haris) ve (Süheyl) gibi bir çok kimseler İslâm oldular, be­yinlerinde adavet, muhabbete inkılâb ve hatta aralarında nikâh ve muamelât-ı saire cereyan etti ve ahvalin tebeddülüyle kalbleri yekdiğerine karşı muhabbetle doldu ve el ele baş başa vererek din-i İslama hizmetle Resulullah'a muni ve zahir oldular.

Bu sûrede kâfire muhabetten nehiy; adavetle emri mütezam-mındır. Bu âyette ise zımnen adavetten nehyolduğu cihetle zahir­de tenakuz gibi bir şey anlaşılırsa da hakikatta tenakuz yoktur. Çünkü adavetle emir; asıl adavete raci'dir ki, kâfire adavet lâzım­dır. Amma bu âyette nehyoian; şiddettir. Binaenaleyh; ileride bir­leşmesi me'mûl olanlara adavetin şiddetinden nehiydir. Şu halde şiddet ve ifrattan nehiy, aslından nehyi müstelzim olmaz. Binaen­aleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Yani «kâfire asıl adavet lâzımdır ve lâkin onların içinde iman etmesi me'mûl olanlara ada­vette şiddet lâzım değil»  demektir.[15]

 

Vacip Tealâ bilûmum kâfirlerden alâkayı .kesmekle emirden sonra akraba ve evlâddan adavet ve mukateleye cesaret etmeyen­lere ikram ve ihsan yoluyla sıla-i rahme ruhsatını beyan etmek üzere buyuruyor

[Allahü Tealâ sizi şol kimselerden nehyetmez ki, onlar sizinle dinde mukatele etmediler, diyarınızdan çıkarmadılar ve Allahü Tealâ sizi ihsan ve adalet etmekten nehyetmez. Zira; Allahü Tealâ adalet edicileri sever.]

Yani; Allahü Tealâ sizi şol kâfirlerle ihtilâttan men'etmez ki, onlar adavetlerini izhar ederek din hususunda sizinle mukateleye girişmediler ve sizi diyarınızdan sürüb çıkarmadılar. İşte bu misil­lilere ihsandan ve adaletden men'etmez. Zira; insanlar arasında adalet edenleri Allahü Tealâ sever. Çünkü; onlardan adalet ve ih­sanınıza mani' olacak bir muamele vaki' olmamıştır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) m kerimesi Esma (R.A.) m va­lidesi (Bint-i Abd-ül'uzza) müşrike olduğu halde bir çok hediy-yeyle kerimesi Esma'nın evine gelince Esma anasını evine almadı­ğı gibi hediyyesini de kabul etmedi ve «Her ne kadar validem isen de Allahü Tealâ bizi müşriklerle ülfetten nehyetti. Binaenaleyh; Resulullah'tan istizan etmedikçe ben seninle ülfet ve muhabbet edemem» diyerek Resulullah'dan istizan etmesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran âyetin manâsı: | Ey mü'minler! Size zarar kastetmeyen akrabanıza sıla kasdiyle riayet etmenizde beis yoktur] demek olur.

Yahut İbn-i Abbas'm rivayetine nazaran bu âyet (Huzâa) ka­bilesi hakkında nazil olmuştur. Zira (Benî Huzâa) Resulullah'la mukatele etmemek üzere musalâha akid ve ahidlerinde sebat etti­ler. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak onlara ihsan etmiş ve haklarında adalete müsaade buyurmuştur. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey mü'minler! Sizinle muahede aktedip ahidlerinde sebat edenlere ihsanınızdan ve onlara adaletinizden Allahü Tealâ sizi nehyetmez | demektir. Zira mazarret görülmeyen kimseye iyilik etmekte bir mani' yoktur. Şu manâya nazaran ehl-i İslâmla sulh üzere bulunan bütün muahidler bu âyetin ahkâmından müstefid olduklarından ihtilât etmek ve onlardan zarar görülmediğinden dolayı zarar îras etmemek ve menaii'-i mütekabilede bulunmak, muamelât-ı cariye­ye girişmek ve hatta fukaralarına sadaka vermek bile caizdir.

Hulâsa; din hususunda ehl-i imanla mukatele ve memleketle­rinden ihraca tesaddi etmeyen kâfirlerle ihtilâttan men'olmadığı ve onlara iyilik etmenin caiz olduğu bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerden ihsana lâyık olanları beyandan sonra ihsana liyakati olmadığı gibi buğz u adavete müstehak olanları be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Ancak Allahü Tealâ sizi şol kimselerden nehyeder ki, onlar din hususunda sizinle mukatele ettiler ve memleketinizden sizi çı­kardılar ve sizi çıkarmaya muavenet ettiler. Allahü Tealâ onlarla ihtilât ve onlara dostluktan sizi men'eder. Eğer bir kimse onlara dostluk ederse işte şu dostluk eden mü'minler ancak zalimlerdir.] Zira; dostluğu mevzi'-i lâyıkmm gayriye vaz'ederek bu hususta va-rid olan nehy-i İlâhî'nin haricine çıktılar. Her kimse ki nehyin hi­lâfına hareket ede, elbette zâlimdir. Binaenaleyh; mukateleye ha­zır olan kâfirlere dostluk eden mü'minler elbette zâlimlerdir.

Yani; size zarar etmeyen ve mukateleye hazır olmayan kâfir­lere iyilikden Allahü Tealâ sizi nehyetmez. Belki şol kâfirlere iyi­likten ve onlara dostluktan nehyeder ki onlar sizinle dininiz hak­kında muharebe etti, vatanınızdan çıkardı ve çıkaranlara yardım etti. İşte bu makûle kâfirlere iyilikten Allahü Tealâ sizi nehyeder ve bu gibi kâfirlerle dost ol?nlar muhabbetlerini mahall-i lâyıkmm gayriye vazettiklerinden zâlimlerdir. Zira; kanun-u İlâhî'nin ha­ricine çıktılar. Binaenaleyh; Allah'ın azabına müstehaklardır.

Hulâsa; ehl-i imana dini ve dünyevi zarar eden ve zarar etmesi melhuz olan kâfirlerle dostluk caiz olmadığı ve dostluk edenlerin zâlim oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[17]

 

Vacip Tealâ mü'minlerle mukatele eden ve etmeyen kâfirlerin ahkâmını beyandan sonra dâr-ı harpten dâr-ı İslama hicret eden hatunların ahkâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Size muhacire olarak imanlarını izhar eden hatunlar geldiklerinde onları imtihan edin. Allahü Tealâ onların imanlarını daha iyi bilir.]

Yani; ey mü'minler! Dar-ı harpten hicret edib imanlarını izhar ederek size gelen kadınları siz imtihan edin ve hallerini görün ki bakalım zann-ı galibiniz veçhüzere iman etmişler midir ve kalbleri lisânlarına muvafık mıdır? Yoksa sahte olarak kalblerinde küfrü gizleyib de yalnız lisanlarında mı imanı izhar ediyorlar? Nûr-u fe­raset ve imtihanla onların hallerine muttali' olun ki aldanmayası-nız ve hallerine göre muamele edesiniz. Maamafih esrarı kulûba muttali' olan Allahü Tealâ onların imanlarının hakiki olub olma­dığını bilir. Şu halde imtihan sizin onların hakiki hallerine ıttılâı-nız içindir. Zira; Allahü Tealâ'nm imtihana ihtiyacı yoktur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette imtihanla murad; Yemin olmak ihtimali vardır. Çünkü; îbn-i Ab-bas hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Resulullah, imanı­nı izhar ederek hicret eden hatunlara, hicreti; zevcine buğzundan veya dünyaya hevesinden ve hicret ettiği memleketi kendi memle­ketinden daha ziyade sevdiğinden veyahut bir vukuat işlediğinden dolayı hicret etmeyib ancak Allah'a ve Resulüne muhabbetinden nâşi hicret ettiğine yemin teklif eder. Yemini kabul edenlerin iman­larının hakiki olduğunu bilir, onları kabul ederek dâr-ı küfre red­detmez ve yemini kabul etmeyenlerin imanlarının sahte olduğu anlaşıldığından onları reddedbrdi. İşte şu fi'l-i Resulullah delâlet eder ki imtihanla murad; Yerhindir.[18]

 

Vacip Tealâ hicret eden hatunların imtihan edilmelerini em­rettikten sonra nühan üzre yapılacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz onları imtihan etmekle emrolununca imtihan neticesine eğer kendilerinin mü'mine olduklarını bilirseniz onları kâfirlere reddetmeyin velevse o kâfirler onların zevçleri olsun. Zira; o hatunlar kâfir olan zevçlerine ve kâfir olan zevçleri o hatunlara helâl olmaz.] Ne kadınlar kocalarına ve ne de kocaları kadınlarına helâl olur. Hiç birisi o birine helâl olmadığından beyinlerinde zevciyet muamelesi câri olamaz. Çünkü; ihtilâf-ı din sebebiyle firkat hasıl olduğundan her birerinin diğerinden intifa' etmesi haram olur.

Bu âyette cümleler ayrı ayrı manâya delâlet ettiğinden tekrar yoktur. Zira birinci cümle; ihtilâf-ı din sebebiyle nikâh-ı evvelin zevaline ve ikinci cümle de iddet bittikden sonra tecdid-i nikâhın caiz olmadığına delâlet ettiğinden cümlelerin ifadeleri başka baş­kadır. Binaenaleyh: zahirde tekrar gibi görülürse de hakikatta tek­rar yoktur, belki ihtilâf-ı din sebebiyle hâsıl olan hürmetin şidde­tine delâlette mübalâğadır. İmam-ı Şafii'ye göre iddetin inkızasiy-le firkat hasıl olduğundan iddeti bitmeden evvel zevci müslüman olursa onun zevcesidir. Zira; mâni' gidince memnu' avdet eder. Çünkü; ikisi de mü'min olduklarından aradan hürmet kalkar ve zevciyet avdet eder ve yekdiğerine helâl olur. Amma İmam-ı A'zam'a göre firkat, ihtilâf-ı dareynledir. Şu halde zevç mü'min olarak dar-ı İslâm'da zevceye iltihak etmedikçe hatun başka kocaya varabilir.

[Onların kocalarına in fak ettikleri şeyi verin.]

Yani; size muhaceretle gelib imanlarını izhar eden kadınların imanları tebeyyün edib onları hıfzettikden sonra zevçleri gelib o hatunlara sarfettikleri mehirlerini isterlerse, sarfettikleri mehri onlara vorin. Zira; hatundan göreceği menfaat mukabilinde mehir mazarratım ihtiyar etmişti. Beyinlerinde hâsıl olan firkat sebebiyle menfaat zail olunca mehri vermek suretiyle mazarratı izâle etmek adalete muvafıktır. Zira mazarrat; menfaat mukabilidir. Şu halde kadından göreceği menfaattan mahrum olunca mazarratını defet­memek adalete muhalif bir emr-i kabihtir. Binaenaleyh; mehri ver­mek hususunda vaki' olan emr-i İlâhî tarafeyn hakkında adaleti mutazammmdır.

Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; Hudeybiye musalâhasmdan sonra (Haris) kızı (Sübey'a) namında bir hatun mümine olarak huzur-u Nebiye dehalet etti ve arkasından zevci geldi, Resulullah'tan karısının kendisine teslimini istedi ve dedi ki, «Ya Muhammed (S.A.V.) sen bizden firar edib gelen olursa reddedeceğini henüz yazısı kuruma­yan ahidnâmede şart kıldın. Şart gereğince haremimi reddetmeniz lâzımdır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuştur. Binaenaleyh; Re-sulullah «O şartın erkekler hakkında olub kadınların bundan müs­tesna olduğunu ve ancak sarf ettiği mehri istemeye hakkı bulun­duğunu» beyanla mehrini verdi ve hatunu muhafaza ile,Hazret-i Ömer (R.A.) e nikâh etti. Şu vak'a Rasulullah Hudeybiye'den nak-letmeksizin vukua gelmiştir. Hudeybiye musalahası ise kâfirlerden Medine'ye her kim gelirse Rasulullah onu Mekke'ye iade etmek fakat Medine'den Mekke'ye geleni iade etmemek şartlarını cami' idi. Henüz Hudeybiye'den ayrılmadan Cenab-ı Hak bu şartın erkek­lere mahsus olduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur[19]

 

Vacip Tealâ dar-ı harpten İslâm olarak hicret eden hatunları muhafaza ve zevçleri tarafından onlara verilmiş olan mehrin iade olunmasını emrettikten sonra bu gibi kadınları nikâh etmekte bir mani' olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[O hatunların mehrini verdiğinizde nikâh etmekte sizin üze­rinize günah yoktur ve siz kâfire olan hatunların nikâhını elinizde tutmayın.]

Yani; ey ehl-i ünan! Dar-ı harpten iman ederek size hicret eden kadınların zevçleri tarafından istenilen mehirlerini vermek şartiy-le onları nikâh etmekte sizin üzerinize günah yoktur. Zira; onların İslâmiyeti, dar-ı harpte kalan zevcleriyle kendilerinin beynini tef­rik ettiğinden aralarında tefrika hâsıl olmakla dar-ı harpteki ko­calarının bunlarla alâkaları kalmamıştır. Yalnız zevçlerinin onlara vermiş oldukları mehri istemeye hakları vardır. Onların taleb et­tikleri mehri verdikten sonra sizin için onları nikâh etmek mubah­tır ve dar-ı harpte küfrüzere kalan hatunlarınızın nikâhını elinizde tutmayın tatlik edin. Zira; onlar müşrike oldukları cihetle necis-tirler, mü'minler ise temizdir. Neeisle temiz beyninde zıddiyet ol­duğundan ikisinin bir yatakta bulunmaları caiz olamaz. Binaena­leyh; müslime olan bir kadın kâfire olan kocasına reddolunmadığı gibi kâfire olan kadın da mü'min olan bir kimsenin taht-ı nikâhın­da kalamaz.

Bu âyetten istidlal ederek İmam-ı A'zam hazretleri müslime olarak hicret eden hatun hâmil olmadıkça iddete bile lüzum gör­meyerek derhal nikâhın cevazını ietihad etmişlerdir.

Bu âyet nazil olunca eshaptan bazıları Mekke'de müşrike ola­rak kalan hatunlarından vazgeçib alâkalarını kesmişlerdir. Çünkü; aralarında din rabıtası kalmayınca zevciyet rabıtasiyle intifa' et­mek ihtimali kalmamıştır ki, nikâhım muhafaza etsin. Zira nikâh­tan maksad; tarafeynin yekdiğerinden intifa etmesidir. Şu halde intifa' caiz olmayınca yalnız nikâhı tutmakta zarar vardır fayda yoktur.

[Kâfire olarak kalan zevcelerinize sarfettiğiniz mehri isteyin ve kâfirler de iman edih hicret eden hatunlarına sarfettikleri me­hirlerini istesinler.]

Yani; imanı kabul etmeyerek dar-ı harpte kalan hatunlarmızdan kat'-ı alâka edince onlara vermiş olduğunuz mehri onları nikâh edenlerden istemek hakkınızdır ve kezalik kâfirlerin de imanı ka­bul edip dar-ı İslama iltihak eden hatunlara sarfetmiş oldukları mehirleri onları nikâh eden ikinci zevçten istemek haklarıdır. Çün­kü; zevciyet alâkası kesilip menfeat ihtimali kalmayınca menfeat mukabilinde sarfolunan emvali alsın ki zevç zarar-ı külliye duçar olmasın ve menfeat zail olunca zarar da zail olsun ki, adalet yerini bulsun ve tarafeynin yekdiğerine karşı bir diyeceği kalmasın,[20]

 

Vacip Tealâ iman ederek dar-ı İslama hicret eden ie dar-ı harpte küfr üzere kalan hatunların ahkâmını beyandan sonra o hükmü hulâsa olarak beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Şu âyetin bidayesinden buraya kadar zikrolu-nan mesâil Allah'ın hükmüdür. Binaenaleyh; Allahü Tealâ bu hü­kümle beyninizde hükmeder. Zira Allahü Tealâ; her halinizi bili­cidir ve ilminin iktizası üzere hükmeder ve hükmü hikmete mu­vafıktır. Çünkü; hakimdir.] Elbette hükmü hikmetten hali kalmaz. Binaenaleyh; sizin bu hükme itaatiniz vaciptir.

Hulâsa; dar-ı harpten dar-ı İslama imanını izhar ederek hicret eden hatunları imtihan etmek ve imtihandan sonra imanlarının hakiki olduğu anlaşılırsa dar-ı harbe ve kâfir olan zevcine red-detmeyip muhafaza etmek ve mü'nıine olan hatunla kâfir olan zev­ci yekdiğerine helâl olmamak ve hicret eden hatunun mehrini is­terse kâfir olan zevcine vermek şartiyle o hatunu nikâhla almak caiz ve mü'min olan bir kimsenin müşrike karısını nikâhı altında tutmayıb talâk vermek ve talâk verdikleri kadınların mehrini on­ları nikâh eden kâfirlerden almak meşru' olduğu ve şu beyan olu­nan ahkâmın kâffesi bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[21]                                                                        

 

Vacip Tealâ şu ahkâmı beyandan sonra kâfire olan hatunu ni­kâh eden kâfir" mehrini vermekten imtina' ederse onun hükmünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz zevcelerinizden kâfirlere bir şey sizi fevt eder de siz de o kâfirlere galebeyle ikab eder ve galebe ederseniz siz zevceleri kâfir elinde kalıp da mehrini almayanlara o hatunlara sarfetmiş oldukları mehrin mislini verin ki zevç zarar-ı külliye uğramasın ve şoî Allahü Tealâ'dan korkun ki O Allahü Tealâ'ya siz iman edi­cisiniz.]

Yani; ey mii'minler! Sizin zevcelerinizden dar-ı harpte kâfire olarak kalanların veyahut dar-ı İslâmdan dar-ı harbe kâfire olarak iltihak edenlerin mehrini onları tezevvüc eden kâfirler tarafından vermemekle velev cüz'i bir şey olsun sizi fevtedip de siz de onlara gaza ile galebe ettiğinizde emvâl-i ganimeti taksimden evvel onla­rın zevcelerine mehir olarak verip de alamadıkları şeyin mislini verin ki zevç zarar-ı külliye uğramasın. Zira; zararın mümkin ol­duğu kadar izâle olunması lâzımdır; Çünkü; zevcesi gitti, bari ver­miş olduğu mehri gitmesin ki onunla diğer bir zevce tedarik ede­bilsin ve siz şol Allahü Tealâ'dan korkun ki O Allah'a iman ettiniz. Zira îmanın muktezası; Allah'ın emrini yerine getirmektir.

Muhacirinin haremlerinden kâfirlere iltihak eden altıdır. Re-suîullah onların zevçlerine emvâl-i ganimetten mehirlerini vermiş­tir. Eğer ahidnamede erkekler gibi kadınların da iadesi dercolun-muş ise bu misilli mehrin verilmesi vaciptir ve eğer kadınların iadesi dercolunmamışsa mehri vermek menduptur.

Bu âyetin mensuh olub olmadığında ihtilâf vardır. Mensuhtur diyenlere nazaran elyevm btı âyetle amel vacip olmaz ve mensuh değildir diyenlere nazaran amel vaciptir. Lâkin bu zamanda amel mümkün olmadığından mensuh olması râcihtir.[22]

 

Vacip Tealâ Hudeybiye musalâhası üzerine tehaddüs eden ba­zı hâdisenin ahkâmını beyandan sonra Mekke'nin fethi günü kadın­ların biatlerinin şartlarını beyan etmek üzere buyuruyor.

BP [Ey Nebiyy-i Muazzam! Sana Allah'a şirketmemck, sirkat et­memek, zina etmemek, çocuklarını katletmemek, elleri ve ayakları arasında bühtan olan şeyi iftira ederek getirmemek ve ma'ruf olan şeyde sana isyan etmemek üzerine biat eder oldukları halde mü'-mine olan hatunlar geldiklerinde sen onlara biat et ve onlar için Allahü Tealâ'ya istiğfar et. Zİra; Allahü Tealâ kullarından ihlâs üzere iman edenlerin günahlarını afivv ve tevbe edenlere ihsan edi­cidir.]

Yani; ey Nebiyy-i zîşân! Senin huzuruna biat için mü'mine olan kadınlar gelib seninle muahede ve cümle ahkâm-ı şer'iyeyi ve tekâlif-i İlâhiyeyi kabul ederlerse; şerik ve nazîrden münezzeh olan Allahü Tealâ'ya şirketmemek ve bigayr-i hakkin gayrın malı­nı alarak hırsızlık yapmamak, evli veya, bekâr olsun zina etme­mek, kız çocuklarını diri olarak veya sair suretle öldürmemek ve bir bühtan getirmemek kî o bühtan elleri ve ayakları arasında if­tira olur, akim ve şer'in güzel addettiği şeyle sen emrettiğinde sa­na âsi olmamak üzere biat ederlerse sen de onlara biat ve onlarla muahede et ve biattan evvel geçmiş günahlarına onlar için istiğfar et. Zira; Allahü Tealâ şu minval üzere iman edip sana biat eden kullarının günahlarını mağfiret edici ve tevbelerini kabul ile on­lara merhamet buyurucudur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Mekke'nin fetho-lunduğu gün Resulullah San'â üzerinde ve Hazret-i Ömer biraz aşa­ğısında bulundukları bir zamanda bu âyet nazil olmuştur. O günde Resulullah'a biat eden kadınların adedinin dörtyüz elliyediye ba­liğ olduğu mervidir. Biatm keyfiyetinde bir çok rivayet mevcutsa da esah olan keyfiyet; biat sözüyle olub musafaha suretiyle olma* mıştır. Zira; Buharı ve Müslim hazaratmm ittifaklariyle Hazret-i Âişe «Resulullah'm eli malik olmadığı bir kadının eline değmemiş ve ResuluUah biati sözüyle yaptı» buyurmuşlar ve ekser müfessi-rin bu rivayeti tercih etmişlerdir. Çünkü ekser nususa muvafık olan; Hazreti Âişe'nin rivayetidir. Zira; Resulullah'm helâli olma­yan bir kadına hiç bir' suretle messetmediğine dair rivayet pek çoktur. Şu halde bazı mütasavvıfanm hatunları irşad sadedinde ec­nebiye olan hatunlara rabıta ünvaniyie teveccüh edeceğim diyerek temas etmesinin ve onlara mürşid sıi'atiyle bir takım yolsuz mu­amelede bulunmasının butlanında şüphe olamaz. Çünkü; o kimseyi ,her ne kadar büyük bir adam tasavvur etsek bile nübüvvet mer­tebesine vasıl olması ihtimali yoktur. Şu halde bir nebi için caiz olmayan bir şey o nebinin ümmeti için nasıl caiz olabilir? Elbette, caiz olamaz.

Bu âyette Ma'ruf ile murad; me'murat ve menhiyyat olduğuna göre matıâ-yı nazım: [Me'muratta emrine imtisal ve menhiyatta nehyinden ictinâb etmekle sana âsi olmamak üzere biat ederlerse sen de onlara biat et] demektir. Yahut Ma'ruf ile murad; Bir musibetin isabetinde sabretmek ve kendi aleyhine dua etmemektir. Şu halde musibete sabretmemek, yakasını yırtmak, saçını başım yolmak ve aleyhine dua etmek isyandır, Ma'ruf; Ka­dınların mahremi olmayan bir kimseyle konuşmaması ve tenha ma­halde bulunmamasıdır. Bunun hilâfına hareketleri isyandır.

Bu âyette zikrolunan şartlar kadınları terğib edecek mesailden olduğu cihetle tasrih olunmuştur. Binaenaleyh bunları zikretmek; diğer ahkâmda biata münafi olmadığı gibi belki salât ve zekât gibi muazzamat-ı diniyenin ve erkân-ı İslâmiyenin biatta zikrolunma-ması bunlara riayetin lüzumu meydanda bir hakikat olduğundan­dır. Çünkü; şu zikrolunan mesailde biat' lâzım olunca sair şeair-i Islamiyede biatm lâzım olacağı evleviyetle sabit olduğundan zikre hacet olmadığı cihetle zikrolunmamıştır.[23]

 

Vacip Tealâ sûrenin evvelinde kâfirlere mü'minlerin dost ol­ması muvafık olmadığını tavsiye buyurmuştu. Şimdi kelâmın bida-yesi nihayesine münasib olmak san'atına muvafık olarak sûrenin âhirinde dahi mü'minlerin kâfirlere dost olmamasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Siz dost olmayın bir kavmile ki, o kavim üze­rine Allahü Tealâ gazab etti ve kâfirlerin ashab-i kuburdan me'yus oldukları gibi onlar da âhiretten me'yus oldular.]

Yani; ey ehl-i iman! Siz Allah'ın gazab ettiği Yehûd kavmiyle musâhabet edip dost olmayın. Zira; onlar peygambere iman etme­diklerinden âhiretten me'yus oldular. Nasıl ki kabre gidenlerin ge­ri gelmesi muhal olduğu cihetle kâfirler ashab-ı kuburdan me'yus oldularsa bunların da âhiret sevabından nasibedâr olmaları muhal olduğundan âhiret ni'metlerinden me'yus olmuşlardır. Zira; Yehûd kavmi Tevrat'ta şemail-i Resululiah'ı gördükleri ve Resulullah'ı şemailine muvafık olarak buldukları cihetle âhir zaman nebisi ol­duğunu bildikleri halde inkâr ettiklerinden âhirette muazzeb ola­caklarında şübheleri yoktu fakat inad edib iman etmedikleri cihet­le bittabi' âhiretten me'yus olmuşlardır ve sair kâfirlerin ekserisi âhirete iman etmediklerinden âhirette sevab beklemezler.

Bu âyeti- celilenin bazı fakr ü faka sebebiyle Yahudilerin bah­çelerinin meyvelerinden ve sair servetlerinden müstefid olmak emeliyle Yahudilere dostluk edib ehl-i İslâmm ahvalinden Yahudi­lere haber veren mü'minler hakkında nazil olduğu mervidir. Şu halde Allahü Tealâ onları ve onların emsalini bu gibi çirkin şeyleri irtikâb etmekten nehyetmiştir. Şu sebeb-i nüzule nazaran AIIah ' in gazab ettiği kavim ile murad; Yahudi'ler- • dir ve sûrenin evvelinde (Hâtıb b. Bel'tea) tarafmdan Mekke müş­riklerine yazılan mektub münasebetiyle Vacip Tealâ mutlaka kâfirler ve bilhassa Mekkelilerie dostlukdan nehyettiği cihetle sûre­nin ahirinde Yahudilerden nehye sarfolunmak nazm~ı âyete daha muvafıktır ve Kur'anda gazab-ı İlâhî'nin ekseriya Yahudiler hak­kında isti'mâl olunması da bu rivayeti te'yid eder. Amma gazab-ı İlâhî'nin bilûmum kâfirlere nazil olacağına ve sebeb-i nüzulün hu­susuna i'tibar olmayıb elfâzm umumuna i'tibar olunduğuna naza­ran âyet, kâfirlerin hepsiyle dostluk caiz olmadığına delâlet eder.[24]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5869-5871

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5871-5872

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5872

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5873

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5873-5874

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5874-5875

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5876

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5876-5877

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5877-5878

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5878-5879

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5879-5880

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5880-5881

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5881-5882

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5882-5883

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5883-5884

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5884-5885

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5886

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5886-5887

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5887-5889

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5889-5891

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5891

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5892

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5893-5894

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5895-5896