Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Cuma - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 62. Sayfa

SURE-İ CUMA.. 2


SURE-İ CUMA

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onbir ây^ti cami'dir.

[Göklerde ve yerde olan cümle mevcudat Allah'ı tenzih eder. O Allahü Tealâ ki her şeyin maliki ve cümle nekaisten münezzeh ve mülkünde herkese gâlib emrinde hakimdir.]

Yani; yerde ve göklerde bulunan mevcudat ister ziruh isterse cemâdât kabilinden olsun cümlesi Allahü Tealâ'yı cemi'-i nekais­ten tenzih eder. Zira bilûmum mahlukat; halikının cemi'-i sıfât-ı kemaliyeyle muttasıl ve sıfât-ı nekaisten münezzeh olduğuna de­lâlet eder. O Allahü Tealâ mevcudattan her birinin malik-i hakiki-sidir ve emarat-ı hudus ve imkândan ârî ve tâhirdir, her şey üze­rine galebesi zahirdir ve âlemde câri olan ef'alinde emri muhkem ve her bir fi'li zahir ve bâtın yüzlerce hikmeti mütezammmdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu evsafın cümlesi Allahü Tealâ'nm vahid-î hakikî olduğuna delâlet eder. Çünkü; her cümle­sinin Cenab-ı Hakka teşbihleri ve cümlesine malik olması ve nok­san olan şeylerin cümlesinden beri olarak herkese gâlib ve ef âlinin hepsi hikmete muvafık olması vahdaniyete delâlet eder.[1]

 

Vâcip Tealâ vahdaniyetini etmek üzere buyuruyor,

[O Allahü Teaİâ sol Zat-ı Eceli ü A'lâdır ki okuyun yazmak bilmeyen kavmiçin de o kavmin kendilerinden neş'et eden Resulü onları irşâd için gönderdi ki, o Resul onların üzerine Allah'ın âyet­lerini tilâvet eder ve onları necasel-î küfürden tathir eder ve Al­lah'ın kitabını ve ilmini öğretir. Her nekadar resul gelmezden ev­vel onlar açık bir dalâlet içinde bulunmuşlarsa da resul geldikten sonra dalâletten kurtulmuşlardır.]

Bu âyette Ümiyyîn ile murad; Kavm-i Arap Ur. Çünkü ümmi; Okuma yazma bilmeyen kimsedir. Resulûllah'ın bV setinden evvel kavm-i Arab akvam içinde en ziyade cahil bir kavim olduğun­dan ümmî denmiştir. Resul ile.murad; Bizivı Peygamberimiz Mu-hammeâ-ül Mustaja sallallahu Tealâ aleyhi ve sellem ejendimizdir. Çünkü; Resulullah onların kendi cinslerindendi ve içlerinde büyü­dü, onların her-hajini bilir, onlar da Resulûllah'ın her halini bilir­lerdi, okuma ve yazma bilmediklerinden her şeyleri cehalet üzere teessüs etmiş vahşi bir hâl ve dalâlet içinde yuvarlanıp gidiyorlar­dı. Bir mürşide son derecede muhtaç oldukları bir zamanda Cenab-ı Hak aleyhissalâtı vesselam efendimizi onlara gönderdi. İşte o Re­sul onlar üzerine Allah'ın gönderdiği Kur'anın âyetlerini okudu ve din-i Hakka da'vet etti, hakla batılı öğretti, helâl-ve haramı bildir­di ve onları küfr ü dalâlet gibi kötü şeylerden tathir etti ki i'tika-dı, ameli, zahiri ve batını cümle rezâilden onları temizledi ve-o Re­sul onlara menafiVi diniye ve dünyeviyelerini cami' olan Kur'anı ve Kur'anın havi olduğu meani ve hikmeti ta'Hm etti. Onların bu gibi ta'lim ve teallüme ihtiyaçları vardı. Bundan evvel i'tikatları gayet bozuktu. Çünkü; putlara tapar müşriklerdi, amelleri gayet çirkin olup nehb-ü garat, yağmacılık, vurub kırmak, cenk ü cidal, darb u şetim, kati ü itlaf gibi hunharlık ve enva'-ı rezalet ve zillet içinde yuvarlamb gidiyorlardı.  İşte o  vakit şiddet-i ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak lûtf u kereminden irşâd ve hâl-i salâha da'vet için Resulünü gönderdi ve o Resul de nur-u nübüvvetle onları ten­vir etti. Az zaman içinde onlar âlemde en ziyade medeni bir kavim olub şeriat-ı Muhammediyeyi âleme neşr ü ta'mime başladılar ve dünyanın her tarafına şeriat sofrasını serdiler ve ahkânı-ı şeriat­tan her tarafı hissedar ettiler, âlemde emsali sebketmedik hârika­lar meydana getirdiler ve şeriat sayesinde öyle bir hükümet mey­dana getirdiler ki ceziretülarap'tan zuhur ederek berk-ı hâtıf gibi az bir zaman içinde Asya ve Afrika kıt'alarını ve Avrupa'nın ba'zı aksamını ihata ediverdiler ve her belde adalet-i şeriattan nasibe-dâr oldu ve nur-u nübüvvetle tenevvür etti. Binaenaleyh; âlem şe­riat zıyasiyle doldu ve herkes rahat neden ibarettir ve adalet nedir bildi.[2]

 

Vacip Tealâ Resulünü kavm-i Arab'a gönderdiğini beyandan sonra o Resulün Arabın gayri, sair ekvama dahi Resul olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Resulü onlardan sonra gelenlere dahi gönderdi. Arabın gayriler de Araba o Resule imanda ve şeriatın ahkâmını kabulde lâhik ve tâbi oldular. Zira; AUahü Tealâ herkes üzerine gâlib ve her işi yerli yerinde bir hakîm-i mutlaktır.] Binaenaleyh; istediği kulunu istediği kavme gönderir, hiç kimsenin i'tiraza hakkı yoktur.

[Zira; şu beyan olunan emr-i nübüvvet Allah'ın fazlıdır, dile­diği kuluna verir. Çünkü; AUahü Tealâ büyük ihsan sahibidir.]

Yani; Allahü Tealâ Arabın gayri milletlerde emr-i imanda ve ahkâm-ı şeriati kabul ettikleri takdirde Resulünü onlara dahi gön­derir. Zira; iradesi herkesin iradesine gâlib ve işleri hikmeti mü-tezammın azîz ve hakimdir. Şu emr-i nübüvvet ise mücerred Allah'm fazl u ihsanıdır. Binaenaleyh; istediği kuluna verir ve dile­diği kimselere irşad için o kulunu gönderir ve o kulunu diğerle­rinden mümtaz kılar ve hiç kimsenin bir diyeceği olamaz. Zira; mülkünde mutasarrıftır ve gayrin i'tiraz hakkı yokdur. Çünkü; fazl-ı azîm sahibidir. Şu halde dünyada istediği şeyi istediği kulu­na verdiği gibi âhirette de şeriatiyle âmil olanlarm amellerine göre sevab ve âmil olmayanlara günahları mikdarı ceza verir. Sen bunu neden böyle yapdm? demeye hiç kimsenin hakkı olmadığı gibi i'ti­raz etse dahi faydası olmaz. Zira; ihsanın sahibi odur.

Hulâsa; Resulullah'm Arab'a meb'us Resul olduğu gibi iman­da ve şeriati kabulde Arab'a tâbi olan. cümle ekvama dahi meb'us olduğu ve Allahü Tealâ'nm emrinde herkese gâlib ve ef ali hik­metten hâli olmadığı ve emr-i nübüvvet fazl-ı İlâhî olub istediği kuluna verdiği ve Allahü Tealâ'nm büyük ihsan sahibi olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ nübüvvetin ihsan-ı İlâhî olub istediğine verdiğini beyandan sonra nübüvvet-i Muhammediyyeyi inkâr eden kâfirlere ta'riz etmek üzere buyuruyor

[Şol kimseler ki onlar Tevrat'ın ahkâmiyle âmil olacaklarını zâmin olduktan sonra amel etmediler. İşte onların sıfatları kitap yükünü götüren merkebin sıfatı gibidir.] Çünkü; onlar evvelâ Tev­rat'la amel edeceklerine ikrar verib teahhüd altına girdikleri hal­de sonra nakz-ı ahdederek Tevrat'la ameli terkettiler. İşte onların hâlleri; kitap yükünü götürüp de o kitaptan asla intifa' etmeyen merkebin hali gibidir. Çünkü; merkeb kitabı götürür ve lâkin için­de ne gibi ahkâm var onu bilmez ve amel etmez. Binaenaleyh; çek­miş olduğu zahmete mukabil asla fayda görmez. İşte Kur'ana ikrar verip de mûcib ve muktezasıyla amel etmeyenlerin hâlleri de ayni bu merkebin/hâli gibidir. Çünkü; Kur'anm ahkâmiyle amel etmedikleri cihetle verdikleri ikrarın ağırlığından başka menfeatleri yoktur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhüe bu Ayet-i Celile her nekadar Tevrat'la amel etmeyen Yehûd kavmini zemmediyorsa da kendi kitabıyla amel etmeyen milletlerin cümlesini zemmetmiştir. Bilhassa Kur'an'a iman edip de amel etmeyen müslümanları daha ziyade zem vardır. Zira; darb-ı mesel her nekadar Yehûd hakkın­da vârid olmuşsa da Kur'anda vaki' olduğundan Kur'anla amel et­meyenlere «Siz de bu merkeb gibi olmakta Yehûd'dan geri değil­siniz» dernek manâsını müş'irdir ve bu suretle amel etmeyenlere ta'rizdir.[4]

 

Vacip Tealâ kitabîariylo amei etmeyenleri merkebe teşbih et­tikten sonra onların sıfatlarının gayet çirkin olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ne kötü oldu şol kavmin sıfatı ki onlar Allah'ın âyetlerini tekzib ettiler. Halbuki Allahü Tealâ zâlim olan kavmi hidayette kılmaz.]

Yani; sol kimselerin halleri gayet fena oldu ki o kimseler Al­lah'ın vahdaniyetine inanmadılar ve Muhammed Aleyhissalâtü vesselamın nübüvvetinin sidkma delâlet eden âyetlere yalandır demekle nefislerine zulmettiler ve doğru yola gitmediler. Binaen­aleyh; Allahü Tealâ zâlim olan kavmi doğru yola sevketmez. Zira; zâlimler gerek kendileri ve gerek başkaları hakkında lâyık olmadık şeyleri işlediklerinden hîdayet-i İlâhî'yeye müstehak olamazlar. Çünkü hidayet; lûtf-u İlâhî olub lûtfa istihkak ise ubudiyet iktizası olduğu cihetle ubudiyet vazifesini lâyıkıyle edâ etmeyenler lûtfo-lan hidâyete mazhar olamazlar.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette temsiI den maksad; Allah'ın kitabıyla amei etmeyenlerin cehl ü hamakallerini izhar olub şeriatla amel etmeyenlerin hamakatta hay­vanat içinden merkebe benzediklerini suret-i aleniyyede beyandır ve merkeb hamakatta cümle hayvanattan ziyade olduğundan bu makûle kimseleri temsilde merkeb varid olmuştur. Yahut hayvanat içinde merkeb cümlesinden ziyade zelil ve hakir olduğu cihetle ki­taplarıyla amel etmeyenlerin züll ü hakaretini temsilde merkeb ih­tiyar olunmuştur.

Yehûd taifesinin ihtida etmemelerinin sebebi; nefislerine ve başkalarına zulmetmeleri olduğuna bu âyette delâlet vardır. Zira bir hükmün müştak üzerine talik olunması; me'haz-i iştikak olan zulmün illet olmasını iş/ar eder. Çünkü: bu âyette onların adem-i ihtidası zâlim olmaları üzerine talik olunduğundan kaide-i mez-kûre zulmün illet olmasını icab eder. Binaenaleyh zulüm; onların dünyada adem-i ihtidalarına ve âhireî.te ebedi Cehennemide kalma­larına sebeb olmuştur.[5]

 

Vacip Tealâ zulümlerinden dolayı Yehûd'un hidayetten nasi-bedar olmadıklarım beyandan sonra onları da'vay-ı kâzibelerinde ilzam ve iskât etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Resul! Sen Yehûd kavmine hitaben de ki «Ey Yehûd! Eğer siz sair nâsın dûnunda Allah'ın dostları olduğunuzu batıl olarak i'tikad ediyorsanız ve sözünüzde doğru iseniz Allah'tan Ölümünüzü isteyin.»]

Yani; ey Resûl-ü Ekrem! Yehûd kavmini ilzam etmek üzere , bizim tarafımızdan vekâleten onlara de ki «Ey Yehûd! Sizin i'ti-kadınızca eğer sair nâsm dûnunda   Allah'ın evliyası olduğunuzu daVa ediyorsanız ve eğer bu da'vanızda sadık iseniz Allah'ın dost­larına hazırladığı   ni'metlorden hissedar   olmak üzere ölümünüzü Allah'tan isteyin. Çünkü; Allah'ın dostlarına hazırladığı ni'metle-rine bir an evvel vasıl olmak ölümle olacağından her halde ölümü­nüzü istemelisiniz-ki, her türlü rahata nail olasınız. Zira; ölüm dâr-ı gururdan dâr-ı surûra ve dâr-ı mihnetten dar-ı rahata intikale ve­sile olduğundan şu vesile-i haseneye tevessül etmek için durmayıp ölümü istemelisiniz».

Bu Âyet-i Celile; Yehûd kavmini ilzam için inzal olunmuştur. Çünkü; onlar «biz Allah'ın dostlarıyız. Binaenaleyh; Cennet'te ni'-metler bizimdir. Sair nâs bu ni'metlere nail olamazlar. Zira; onlar Allah'ın dostları değillerdir)) diye bir takım asılsız da'valar serdet-mekle cühelâ-yı nâsı aldatırlardı. İşte Cenab-ı Hak onları bu âyet­le imtihana da'vet edip buyuruyor ki «Ey Yehûd! Dediğiniz doğ­ruysa ölümden kaçınmamanız ve hemen Ölümünüzü istemeniz lâ­zım gelri. Çünkü; âhiretten korkunuz yoktur. Doğru söylüyorsanız haydi ölümü isteyin». İşte Cenab-ı Hak Yahudilere bu suretle hi-tab etmekle da'valarmın yalan olduğunu nâsa ilân ediyor. Çünkü; onlar ebeden ölümü isteyemezler.[6]

 

Vacip Tealâ Yahudilerin ebeden ölümü istemeyeceklerini beadedinde buyuruyor.

[Onlar elleriyle kesbettikleri günahları sebebiyle ölümü asla istemezler ve Allahü Tealâ zâlimleri bilicidir.]

Yani; her ne kadar Yehûd,kavmi «bizler Allah'ın oğulları ve dostlarıyız» iddiasında bulunurlarsa da bu da'valarmın mücerred yalan olduğunu bildiklerinden teklif olunan ölümü asla isteyemez­ler. Zira'; onlar kisb-i yedleri olarak bir çok günah gönderdiklerin­den o günahların azabından korktukları cihetle değil ölümlerini istemek hatta ebeden dünyada kalmak isterler. Zira; kitablarm ahkâmını tağyir ve enbiya-yı izamı tekzib etmek gibi âlemde başka milletlerin cesaret edemedikleri bir takım külriyât ve cinayâta cür'et ettiklerinden kendileri için hazırlanan azabı bilirler. Bina­enaleyh; o azaba serian varmalarına vesile olan ölümü istemezler. Yehûd kavminin ancak kendilerinin Allah'ın dostu olduklarını id­diaları da zulümdür ve şu iddialarında zâlimlerdir. Allahü Tealâ zâlimleri bilir ve herkesin ameline göre cezasını verir. Binanea-leyh; herkesin işlediği zulüm yanma kalmaz cezasını görür. Yehûd taifesi Allah'ın bildiğini ve herkese ameline göre ceza vereceğini bildiklerinden Ölümü isteyemezler. Çünkü; hainler korkak olurlar. Yehûd kavminin ise cinayetleri pek çok olduğundan ölümden son­ra başlarına gelecek ukubetleri düşünerek ebeden ölmek iste­mezler.[7]

 

Vacip Tealâ Yahudileri ilzam için da'vaları doğruysa ölümü istemelerinin kendilerine teklif olunduğunu ve ebeden ölümü iste­mediklerini beyandan sonra onlar her nekadar ölümü istemezler­se de ölümün onları arayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Sen Yehûd'a hitaben de ki, «Ölüm şol şey ki siz ondan kaçarsınız. Elbette o şey size ulaşacaktır ve Öldükten sonra siz ,gizli ve aşikâr olarak her şeyi bilen Allah'ın huzuruna reddo-1 unursunuz. Binaenaleyh; sizin cümle a'malinizi Allahü Tealâ size haber verir ve her birinin cezasını görürsünüz».]

Yani; ey Nebiyy-i muhterem! Korkularına binaen ölümü iste­mekten imtina' eden Yehûd kavmine sen de ki, «Ölüm şu şey ki işlediğiniz günahlarınız sebebiyle siz onu istemez ve ondan kaçar­sınız. Halbuki muhakkak ölüm sizi bulur ve sizin firarınız asla fay­da vermez. Çünkü; ölümden kurtulmuş ve kurtulacak bir ferd yok­tur. Zira; herkes ölümün acısını, tadacaktır. Siz ondan kaçarsam; o sizden kaçmaz ve sizi arar bulur ve ölümden sonra mahşere sev-kolunarak hafi ve celi zahir ve bâtın cümle eşyayı bilici olan Al-lahü Tealâ'nm huzuruna reddolunursunuz. Cenab-ı Hak huzurun­da sizin kitabları tağyirinizi benim Tevrat'ta olan evsafımı sakladı­ğınızı ve sair günahlarınızı haber verir ve her birinin ayrı ayrı ce­zalarını görürsünüz. Şu halde hayra çalışmanız lâzımdır. Çünkü; öleceksiniz ve amelinizin cezasını da göreceksiniz. Binaenaleyh gü­nahtan sakınmak ve çekinmek; ubudiyetin en büyük vazifesidir»[8]

 

Vacip Tealâ Yahudileri zemmettik riayetin lüzumunu tavsiye etmek üzere sonra Cuma namazına buyuruyor,

[Ey mü'minlerî Cuma günü Cuma namazı için ezan okundu­ğunda Zikrullahtan ibaret olan hutbeyi işitmeye ve namazı edaya koşun, ezan vaktinde alış verişi terkedin. Zira; şu alışverişi terkle Cuma namazını edaya sa'yetmek sizin için hayırlıdır. Eğer bilirse­niz sizin için şu sa'yinîz aynı menfaattir.]

Yani; Cuma günü ezan okunduğunda Hatib tarafından okunan hutbeyi dinlemek üzere cami'-i şerife sür'atle gitmek ve dünya mu­amelâtım terketmek lâzımdır. Zira; hatibin vaaz u nasayihini hu-lûs-u niyyet, sükûnet ve vekârJa işitmek vaciptir. Binaenaleyh; umur-u dünyadan alış verişi bunun üzerine tercih ederek hutbeyi işitmeye çalışmazsanız günahkâr olursunuz. Zira alış veriş; kul­larla muamele olup, hutbeyi dinlemekse Allah'la muamele oldu­ğundan Allah'la muameleyi sairleri üzerine tercih etmek elbette lâzımdır. İşte şu tercih ve sürat bilirseniz sizin için hayırlıdır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Cuma günü Cuma namazı  için  nâs içtima' üttikU'rindev o güne Cudı'u denilmiş ve Cuma namazının şerefine binaen o güne ayrıca bir şeref verilmiş­tir. İbtidaen eda olunan Cuma namazı Medine'de (Salim b. Avf) oğullarının hanesine edâ olunan Cuma namazıdır. Çünkü; rivayet-i mevsûkaya nazaran Resulullah Medine'yi teşriflerinde Rebiülev-velin onikinci isneyn günü (Küba) ya nazil oldu ve Cuma gününe kadar orada istirahatle mescid-i Küba'yı inşa buyurdu. Ba'dehu Cuma günü Medine'yi teşrifle (Salim b. Avî) oğullarının hanesinde halkı toplayıp Cuma namazını edâ ettiler. İşte İslâmiyette ilk kılı­nan Cuma namazı budur.

İnsanın gündüzleri meşguliyetinin en ziyade ehemmiyetlisi mu'amele-i ticariye olduğu için cbey'i terkedin» denilmiştir. Buna kıyasla namaza münafi olan her şeyi terketmek mükellef üzerine vaciptir. Çünkü; maişet için ehemmiyeti meydanda olan alış verişi namaz vakti terketmekle me'mur olunca sair muamelenin terkedi-leceği evleviyetle sabit olur.

Cuma namazı kütüb-ü fıkhiyede beyan olunan şeraiti cami' olan her mükellef üzerine farz-ı ayındır. Cuma namazına sa'y ile murad; sükûnet ve vekârla yürüyüb gitmektir. Re-sulullah'ın âdet-i nebeviyyeleri de böyleydi. Buharı ve Müslim'in beyanları veçhile (Ebû Hüreyre) (R.A.) Hazretlerinin rivayetiyle Resulullah : buyurmuştur. Yani «namaz için kameti işittiğinizde namazı edaya yürüyün, sekinet ve vekar üzerinize lâzımdır. Ve namaza ulaşmak için sekinet ve vekârınızı ihlâl eder derecede sür'at etmeyin, ulaşa­bildiğinizi imamla beraber edâ. edin, ulaşamayıp baki kalanı İma­mın selâmından sonra ikmâl edin» demektir. Gerek hutbe ve gerek  namaz her ikisi de Zikrullah üzerine müştemil olduğu cihetle bu âyette zikrullah ikisini de şamildir. İnsanlar için Cenab-ı Hakkın verdiği ni'metlerin şükrünü eda etmek lâzım olduğundan. Allahü Tealâ'nm verdiği vücud nf metinin şükrünü edâ etmeleri için «Cuma günü Cuma namazını vacip kılmakla o günü ümmet-i Muhammed hakkında bir yevm-i mübarek kılmıştır. Hatta taharet-i kâmileye ve sair şeraitine riayet ederek Cuma namazını edâ eden kimse için her iki Cuma arasında vaki' olan kusurlarına kefaret olacağına dair bir çok ehadis-i sahiha mevcuttur. Bu âyetle Cuma namazı farzol-duğundan bilâ özür terketmek caiz olamaz. Binaenaleyh; terkeden günahkâr olur.

Haftada bir gün farzolmasmdaki hikmet; herkes birbiriyle gö­rüşüp barışsınlar, İslâmiyete âid mesaili konuşsunlar, yekdiğerin-den uzaklaşmasınlar, birbirini görmekle ülfet hâsıl olsun ve mü'-, minler daima kitle-i vahide halinde bulunsunlar, ahvâl-i âlemden ve bilhassa birbirlerinin halinden haberdar olsunlar.

Hulâsa; Cuma namazı için ezan okunduğunda Cuma namazım edâ ve hutbeyi dinlemek için sa'yetmek vacip ve o zamanda alış veriş vesaire gibi dünyaya müteallik muameleyi terketmek lâzım ve ilm ü' irfanı olanlar için bunun hayırlı olduğu bu âyetten müs­tefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ Cuma namazının vacip olduğunu beyandan sonra Cuma namazını edâ eden kimselerin vazifelerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Farzolan Cuma namazı edâ olununca yer yüzüne siz dağilın ve Allah'ın fazl u kereminden rızkınızı arayın ve rızkınızı taleb es­nasında Allah'ı çok zikredin ki felah bulaşınız.]

Yani; Cuma günü size farz olan Cuma namazını şartlarına ri­ayet ederek edâ edip de namazdan fariğ olunca ey mü'minler! İh-tiyacatımzı te'min ve hastalarınızı ziyaret, cenazelerinizi teşyi', ti­caret ve sair hususatmızı temşiyet etmek, rızkınızı aramak için yer­yüzüne ve etraf-ı arza dağılın ve ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın lûtf u kereminden ve fazl u ihsanından rızkınızı arayın ve fazl-ı Ilâhfden rızkınızı aramak sizin için bir emr-i mubahtır, siz felahyab olub korktuğunuzdan kurtulmak ve umduğunuza nail olmak için her halinizde ve cümle zamanınızda ve bilhassa rızkınızı ara­dığınızda Allah'ı çok zikredin ki matlubunuza nail olasınız ve rız­kınızda bereket bulaşınız.

Bu âyette intişar ve rızkı aramakla emir; ibaha içindir. Çünkü; Cuma namazı vaktinde alış verişin haram olduğunu beyandan son­ra yer yüzüne dağılıp, rızık aramakla emrin ibâha için olması ka-vaid-i usûl iktizasındandır. Zira; bir şeyin hürmetini beyandan 'sonra varid olan emrin ibâha için olduğu ulema'-yı usuliyece mu­karrerdir. Binaenaleyh; Cuma namazını edadan sonra yer yüzüne dağılıp, rızık aramak farz değil belki mubahtır. İbn-i Abbas haz­retlerinin; »istersen Cuma namazından sonra mescidden çık, ister­sen otur, istersen ikindi namazına kadar nafile namaz kıl» buyur­ması da şu emirlerin ibâha için olmasına delâlet eder.

Hulâsa; Cuma namazını edadan sonra yer yüzüne dağılmak ve rızık aramak mubah ve felâhyab olmak için Allahü Tealâ'yı çok zikretmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin­dendir.[10]

 

Vacip Tealâ Cuma namazının farz olduğunu ve namazı edadan ve ne yapmak lâzım geldiğini beyandan   sonra rızık için n terketmek caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar ticaret ve oyun gördüklerinde ticaret ve oyun cihetine gider ve.seni minberde hutbe okur veya mihrapta namaz içinde ayakta dikili olduğun halde terkederîer. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onîara de ki «Allahü Tealâ indinde oîan sevab sizin heves ettiği­niz oyun ve ticaretten hayırlıdır ve Allahü Tealâ rızık vericilerin hayirlısıdır».]

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; Medine'de kaht ü galanın en şiddetli zamanında Şanı; tarafından erzak yüklü (Dihyetülkelbi) nin kervanı geldi. Meğer o za­manda kervanı tabi ve el çıpmak ve birbirine elleri vurmak ile ha­sıl olan şakırtılarla karşılamak âdet olduğundan bir kısım ehali âdet-i belde üzerine ferah ve sevinçlerinden hasıl olan neş'e sebe­biyle tabi ve alkışlarıyla kervanı karşılayınca EesuluUah'la beraber mescid-i şerifte Cuma namazında bulunan ahali mescidden dışarı koştular. Resulullah ise bir rivayete nazaran minberde ayak üze­rinde hutbe okuyor ve diğer bir rivayette namaza başlanmış mih­rapta bulunuyordu. Maîyyet-i Nebevilerinde yedi veya onbir, diğer bir rivayette oniki kişi kalmıştı. Bunlar meyanmda Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) da mescidde sebat edenlerdendi. İşte bu vak'a üzeri-ne âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâyı âyet: [Ey Habibim! senin cemaatin me'kûlât ve meşrubata şiddet-i ihtiyaçlarından (Dihyetülkelbi) nin kervanının, gelmesinit ve onun getirdiği erzakı gördükleri vakitte seni minberde ayak üzerinde hutbe okur veya­hut mihrapta Cuma namazı kılar olduğun halde terkederek o gör­dükleri kervan ve ticaret ve duydukları oyuncak tarafına giderler. Sen onlara de ki «sizin hutbeyi dinlemekten ve Cuma namazını kılmakdan alacağınız sevab ve, ecir Allahü Tealâ indinde oyundan ve ticaretten daha hayırlıdır, hakiki rızkınızı halkeden ve veren Allahü Tealâ olduğu için size kervaniyle ve esbab-ı saireyle rızık verenlerin cümlesinden hayırlıdır. Binaenaleyh; ona mütevekkil olub rızkınızı ondan istemeniz ve onun ibadetine devam etmeniz lâzımdır»] demektir.

Bu âyette namazı bırakıp da kervanı ve onu karşılayan ehali-nin oyunlarını ve çalgılarını görmek üzere mescidden dışarı çıkan ehl-i imana itâb-ı İlâhî vardır. Hatta bunun üzerine Resulullah «Eğer mescidde olan cemaatin hepsi çıkmış olsalardı onlar üzerine semadan taş yağar ve bu dereleri ateş mahvederdi» buyurmakla namazı terkin hatay-ı azîm olduğunu beyan buyurmuştur. Binaen­aleyh; bu âyetten anlaşıldığı veçhile insan her ne zaman Allah'ın gayriye i'timad ederse eli boş yüzü karadır. Çünkü Allah'ın gayri­ye i'timad etmek; daima zararı mucib olduğundan emr-i İlâhî'ye muhalif her ne yapsa elbette yüzüne çarpılır. Şu halde insanın her zaman tevekkülü Cenab-ı Hakka olmalı ki emeği boşa gitmesin.[11]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5912

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5912-5914

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5914-5915

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5915-5916

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5916-5917

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5917-5918

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5918-5919

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5919-5920

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5920-5922

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5922-5923

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5923-5924