Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Münafikun - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 63. Sayfa

SURE-İ MÜNAFİKUN.. 2


SURE-İ MÜNAFİKUN

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Onbir cami'dir.

[Ey Nebiyy-i muazzam! Münafıklar sana geldiklerinde «biz şehadet ederiz muhakkak sen Resulullah'sın» dediler ve Allahü Tealâ bilir ki sen Allah'ın Resulüsün ve münafıkların yalancı ol­duklarına Allahü Tealâ şehadet eder.]

Yani; (Abdullah b. Übeyy b. Selûl) ve emsali münafıklar sana geldiklerinde hile, hud'a ve enva-ı te'kidatla sözlerini tezyin ede­rek «senin elbette Allah'ın Resulü olduğuna biz şehadet ederiz» dediler ve onlar her nekadar hud'a ederlerse de Allahü Tealâ se­nin kendi tarafından kullarını irşad için gönderdiği Resulü oldu­ğunu bilir ve cemi'-i esrara muttali' olan Allahü Tealâ münafıkla­rın kalblerinde olan i'tikadlannm hilafını söyleyerek yalancı olduk­larına şehadet eder. Zira imanın hakikati; kalbin lisana muvafık ol­masıdır. Binaenaleyh; i'tikadlarmın hilâfına söylemek yalandan başka bir şey olmadığından onlar için fayda vermez, belki aynı za­rardır. Evet! Sen Allah'ın Resulüsün demeleri hakikatta doğrudur fakat onların i'tikadmda yalandan başka bir şey olmadığından Ce­nab-ı Hak yalancı olduklarını beyan buyurmuştur ki «sizin söyle­diğiniz hakikatta doğru ise de siz kendi i'tikadınızca elbette yalan­cısınız» demektir.

Münafıkların hud'ası; kendi zuûmlarınca söyledikleri sözün yalan olduğunu bildirmemek ve hulûs-u kalple söylendiğine işaret için sözlerini bir çok edat-ı te'kidle söyledikleri gibi .şehadet lâfzı­nı dahi ilâve ettiler. Çünkü şehadet; ansamimülkalp söylenen yer­de isti'mâl olunur..

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makam her nekadar zamir makamı ise de münafıkların nifaklarını tasrih ve âleme karşı onları terzil ve kemâl-i mezemmetle zemmetmek ve yalana cesa­retlerinin sebebi kalplerindeki nifakları olduğunu alenen beyan et­mek üzere zamir mevziinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ münafıkların şehadetlerihin yalan olduğunu be­yandan sonra müminlere karşı imân ettiklerini ve doğru mümin olduklarını beyan sadedinde yapmış oldukları yeminleri mal ve canlarını vikaye için yapıp hakiki olmadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Mal ve canlarını muhafaza için münafıklar yeminlerini kal­kan ittihaz ettiler. Binaenaleyh; yalandan ibaret olan yeminleriyle nâsı ibadetten ve fcarîk-ı İlâhî'den men' ettiler. Ne çirkin oldu on­ların bu amelleri.] Zira; işledikleri şey kötü ameldir.

[Onların şu yalana cür'etlerinin sebebi; evvelen zahirde iman ettiler, sonra kendi emsalleri yanlarında küfürlerini izhar ettiler. Şu kötü amelleri üzerine Allahü Tealâ kalblerini kapattığından hakkı fehmetmez bir hale geldiler.]

Yani; bir takım te'kidatla şehadet suretinde yemin eden münafıklar yeminlerini kendi canlarını müslümanlarm kılıcından ve mallarını garâttan, çocuk ve kadınlarını esaretten kurtarmaya si­per ve kalkan ittihaz ettiler ve bununla müslümanlar5 aldatmak is­tediler. Nefislerini yalandan ibaret olan yeminleriyle halâs edince nâsı Resulullah'a imandan ve Allahü Tealâ'ya itaattan ve küffar-la mücahededen ve sair umur-u hayriyeden men' etmeye çalıştılar. Zira; onların nifakları ve sair insanları tarik-ı İlâhî alan hayır yol­lardan men'etmeleri gibi amelleri gayet çirkin oldu. Onların şu kö­tü amellerinin sebebi; evvelen mü'minlere karşı imanlarını izhar edib mal ve canlarını kurtardıktan sonra kendileri gibi münafık­ların yanlarında küfürlerini izhar ederek Din-i İslâmı ve Müslü­manları istihza etmeleridir. Binaenaleyh; şu kötü amelleri üzerine taraf-ı İlâhî'den kalblerihe mühür basıldığında kalbleri kör olarak kapandığı ve hakkı görmez olduğu cihetle Kur'anı anlamaz, hak olan sözü duymaz ve nur-u Nübüvveti tanımaz bir hale geldiler. Çünkü; niyetleri daima kötülük olub iradelerini şerre sarf eder, hayrı aramaz, hayır yola gitmez ve iyi işten lezzet almaz oldukla­rından niyetleri ve iradeleri veçhüzere Allahü Tealâ amellerini halketmiş ve kalplerini kapatmıştır. Bunların amelleri zahirde ya­lan olan yemine mukârin olup kalbleri nifak ve küfürle dolu oldu­ğundan alenen küfrünü izhâr eden kâfirlerden daha kötü oldukla­rına işaret için amellerini beyan akibinde gayet çirkin olduğu sa­rahaten beyan olunmuştur. Münafıklar her ne kadar küfür üzere sabitler ve ondan aynim amişlarsa da zahirde mü'minler gibi keli-me-i şehadeti getirip ehl-i imanın kıyafetini taşıdıklarından Ce-nab-ı Hak onları evvelen iman ve sonra küfürle tavsif buyurmuştur.

Vacip Tealâ'nm onların kalblerini mühürlemesi; onların kötü niyetli oldukları ve daima haktan i'raz etmek kasdında bulunduk­ları cihetle batıl olan arzuları üzerine onları terketmekden ibaret­tir. Binaenaleyh; bunlar Allahü Tealâ'ya karşı ma'zur olamazlar. Yani «Yarabbi! Bizim iman etmediğimiz bizim kalbimizi mühürle-diğindendir. Eğer sen bizim kalbimizi mühürleyib, iktidarımızı eli­mizden almamış olsaydın biz de iman ederdik» diye i'tizar edemez­ler. Çünkü; bunların su-u niyetleri kalplerini Allah'ın halleri üze­rine terketmek suretiyle mühürlemesine sebep olmuştur, yoksa Allah'ın mühürlemesi bunların su-u amellerine sebeb olmamıştır ki ftizara yol bulsunlar.

Bu âyetten anlaşıldığı veçhile insanların yeminlerini ağraz-ı fasidelerihe âlet etmeleri ve nâsı emr-i hayırdan men'eylemeleri mezmûm olduğu gibi günah irtikâb etmek kalbin kasavetine ve hakkı kabul etmemesine sebeptir.

Hulâsa; münafıkların âdetleri yeminlerini ağrâz-ı fâsidelerine alet ve nâsı hayır yollardan men'ettikleri ve binaenaleyh; amelle­rinin gayet çirkin olduğu ve bunun sebebi ise lisanlariyle ikrar edip kalbîerinde küfrü sakladıkları ve bu amelleri üzerine onları terkle Cenab-ı Hakkın kalblerini mühürleyib hakkı anlamaz hale geldikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[2]

 

Vacip Tealâ münafıkların kötü amellerinden bazılarını beyan dan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusülî Sen münafıkları gördüğünde onların ci­simlerinde olan güzel manzara sana teaccüb verir ve eğer onlar söz söylerlerse sözlerinde olan tatlılık sebebiyle sen onların sözünü dinlersin, sanki onlar duvara dayanmış idraksiz bir ağaç parçasıdır. Onlar her işittikleri sesi kendi mazarratlarına zannederler. Onlar senin kavi ve büyük düşmanındır. Binaenaleyh; onlardan hazer üzere öl ve dua ederek de ki «Aîlahu Tealâ onları ihlâk etsin, ne acayip ifk ü iftirada bulunul) yalan söylüyorlar».]

Yani; ey Nebiyy-i muhterem! Münafıkların cisimlerinde olan semizliği ve tenasüb-ü a'zayı, güzel suratlarım, zahirdeki kıyafet­lerini gördüğünde teaccüb edersin ve bu halleri seni teaccübe sev-keder, söze başlarlarsa sözlerinde olan fesahat ve belagattan dolayı sözlerini dinlersin. Sanki onlar duvara dayanmış menfeattan âri ve içi boş ağaç parçasıdırlar. Zira; kalbîerinde iman olmadığından ağaç parçasından farkları yoktur. Binaenaleyh; onlar iltifata ve ik­rama, sözlerini dinlemeye ve vücudlarmda olan güzellikten dolayı teaccübe şayan değillerdir. Onlar her işittikleri sesi kendi mazar­ratlarına dair bir söz zannederler. Hain olduklarından her zaman korku içinde rahatsız yaşarlar ve bir ses işittiklerinde kendi hakla­rında bir fenalık var zanniyle vücutlarına titreme arız olur, nefes­leri daralır ve daima endişe içinde bulunurlar. Ey Resul-ü Ekrem! Onlar ancak senin kavi düşmanlarındır. Şu halde senin hazer üzere bulunmaklığın lâzımdır. Çünkü; korkak düşman çok zamanda se­bepsiz hücum eder. Binaenaleyh; zahirine bakarak emin olmamak ve sözlerine bakarak aldanmamak lâzımdır. Ve onlar kalbîerinde olan nifak ve lisanlarında olan yalan sebebiyle aleyhlerine duaya müstehak olduklarından sen onların aleyhlerine dua et ve de ki «Allahü Tealâ onları ihlâk etsin, ne acayip iftira ederek yalan söy-leyib haktan ayrılıyorlar». Böyle demekle onların helaklerine du­ayı yerine getir ki, müstehak oldukları cezayı görsünler.

Münafıklardan (Abdullah b. Übey) ve (Muğbes b. Kays) ve (Cedd b. Kays) ve bunların emsali hakikatta güzel manzaraya ve tatlı söze maliktiler. Hatta (Abdullah b. Übey) kendi kavmiyle huzur-u risalete gelir, söz söyler ve söylediği sözler dinlenirdi. Ce­nab-ı Hak onların sözlerinin sahte olup dinlemeğe şayan olmadığı­nı Resulüne beyan buyurmuştur.

Bu âyette her şahsın zahir haline bakarak gıbta etmemek ve her sözün zahirde tatlılığına aldanmamak, korkak olmamak, düş­manı düşman bilip ondan hazer etmek ve ehl-i İslama zararı mey­danda olan kimselerin mazarratlarına dua etmek lâzım olduğuna delâlet vardır.

Münafıkların imandan ve sair menfaattan hâli olduklarına işa­ret için münafıklar mahlûkat içinden duvara dayanmış ağaç par­çasına teşbih olunmuşlardır. Çünkü kusûb-u müsenned ; Dama kiriş olarak konamayan ve bir işe yaramaya1)}, du­vara dayanmış ağaç parçasıdır ki, münafıklar ve kâfirler de aynı haldedirler. Zira; bunlar ağaç gibi asıl yaradılışlarında işe yara­mak ve intifa' olunmak kabiliyetini haiz oldukları halde kütür ve nifakı irtikâb etmeleriyle menfaattan kesilmiş, kurumuş, çürümüş ve duvaija dayanmış ağaç parçasına benzedikleri beyan olunmuştur.[3]

 

Vacip Tealâ münafıkların bazı ahvalini beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlara «Gelin size Resulullah istiğfar etsin» denildiği vakit başlarını eğerler ve istiğfardan i'raz ederler görürsün. Halbuki on­lar kendi zuum-u batıllarında Resulullah'in istiğfarından kibredi-cidirler.]

[Onlar üzerine senin kendileri için istiğfar edib etmemen mü­savidir. Zira; Allahü Tealâ onları elbette mağfiret etmez. Çünkü; Allahü Tealâ fâsik olan kavmi hidayette kılmaz.]

Yani; onların cinayetleri zuhur ettiğinde mücerred nasihat kasdiyle Resulullah veyahut mü'minler tarafından «gelin kusuru­nuzdan tevbe ve i'tizar edin, Resulullah sizin için istiğfar etsin» denildiğinde onları, bu söz üzerine başlarım eğer, boyunlarını bü­ker ve istiğfardan kibredici oldukları halde i'raz ederler görürsün. Ya Ekrem-er Rusül! Onlar için senin istiğfar edib etmemen kendi­leri için müsavidir. Çünkü; cinayetlerinden nedamet ederek istiğ­farını arzu etmediklerinden Allahü Tealâ ebeden onları mağfiret etmez. Zira; Allahü Tealâ taattan çıkmış ve fıskla melûf olan kav­mi hidayette kılmaz.

Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bun­ların hidayetten nasibedâr olamamaları; daire-i salâhtan tecerrüd ederek  fısk u fücuru   ihtiyar   etmeleridir.   Çünkü;   müştak   olan lâfzına hidayetden nasibleri olmamak hükmünü ta1-lik etmek; me'haz-ı iştikak olan fışkın hidayet olunmamaları hük­müne illet olmasını icab eder.

Şu halde bunların hidayetten mahrum olmalarının sebebi; kendilerinin fıskları ve irtikâb ettikleri günahlarıdır. Binaenaleyh; insan her zaman günahtan sakınmalı ki hidayetten nasibedâr ol­malı ve Cenab-ı Hakkın eltâfmdan hissesine istihkak kesbine çalış­malıdır.

Hulâsa; insana hak yolunda vaki' olan nasihati dinlemek lâzım olup nasihat dinlemeyenlerin mezmûm ve sahib-i kusur olan kim­senin kusurunu i'tiraf etmesi elzem ve kusurunu i'tiraf etmek o kusurun affına sebep ve günahın insanın salâhına ve terekkiyat-ı ma'neviyesine mani' olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[4]                        

 

Vacip Tealâ münafıkların hallerinden diğer bazısını jeyâ mek üzere buyuruyor.

[O münafıklar şol kimseler ki onlar yekdiğerine «Resulullah'm yanında bulunan ashabın fukarasına yiyecek ve saire vermeyin ki Resulullah'm başından dağılsınlar» derler ve birbirlerine bu gibi vesayada bulunurlar. Halbuki yerin' ve göklerin hazineleri Allahü Tealâ'ya mahsustur. Binaenaleyh; istediği kulunu merzûk eder ve lâkin münafıklar onu bilmezler.] Ve zannederler ki kendileri fuka-ra-yı müslimine bir şey vermezlerse açlık ve ihtiyaç sebebiyle, Re-sulullah'm maiyyetinden dağılacak ve kimse kalmayacak. Halbuki herkesin rızkını veren Allahü Tealâ onları başka sebeple merzûk eder hiç kimse karışamaz. Çünkü; yerin ve göklerin hazinesi onundur. Binaenaleyh; fukaraya ağniyanm bir şey vermemesinden fu­karanın müzayakaya duçar olmaları lâzım gelmez.

Münafıkların bu sözü kendi emsali münafıklara söylemeleri ihtimali varsa da muhacirinin fukarasını infak eden ensar-ı kirama söylemiş olmaları vukuata daha muvafıktır. Çünkü; münafıklar bâhil olmakla beraber Resulullah'a ve ashabına buğz u adavetlerine binaen fukara-yı ashabı beslemek şöyle dursun gizli ve aşikâr iha­netten geri durmazlardı. Binaenaleyh; muhacirinin fukarasını in­fak eden ensar-ı kiram olduğundan bu sözün onlara söylenmiş ol­ması lâzım gelir.

Şu iki ihtimâlden hangisi olursa olsun münafıkların bu gibi sözler söyledikleri ve ifsâdâta çalıştıkları muhakkaktır. Zamanı­mızda bulunan münafıklar da ayni haldedir. Zira; âdat-ı İslâmiye-den olan cûd u sehayı ve an'anatımızdan olan misafirperverliği zemmetmek ve Avrupada fukaraya bizdeki gibi bakılmadığından bahsetmekten ve bu gibi kapısı açık misafirperver zevatın zihinle­rini iğfale çalışmaktan hiç bir zaman hâli kalmazlar. Bununla be­raber Avrupa'da eytam ve zuafa sandıkları olduğundan dahi bahsi-le kendi sözlerini kendileri nakzederler. Esasen bu sözleri hakiki bir tetkike müstenid olmayıp şunu bunu taklidle söylendiğinden bu gibi şeylere cür'et edenler sözlerindeki tenakuzu idrakten âciz ağzına ne gelirse söyler bir takım cüheladan ibarettir.

Hulâsa; münafıkların fukarayı infak edenlere ifsad tarikiyle «Siz Resulullah'm yanında bulunanlara infak etmeyin ki onlar da­ğılsın ve Resulullah yalnız kalsın» dedikleri, halbuki yerin ve gök­lerin hazineleri Allahü Tealâ'ya mahsus olub istediği kulunu iste­diği kadar merzûk ettiği ve münafıkların bu gibi hakayıkı bilmez bir takım cüheladan ibaret oldukları bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ münafıkların ifsad suretiyle söyledikleri sözlerden bazılarını beyandan sonra diğer bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar dediler ki «Elbette biz Medine'ye döneriz. Herhalde kavi olanlar Medine'den zelil olanları çıkarır». Onlar böyle demek­le Medine'den muhacirini çıkarmasını kendi aralarında kararlaş­tırdılar ve bununla ehl-i imanı tehdid etmek istediler. Halbuki iz­zet ve kuvvet Allahü Tealâ'ya, Resulüne ve Allah'a ve Resulüne iman eden mü'minlere mahsustur. Binaenaleyh nusret; Allah'ın ve düşmanlarına galebe ve muzafferiyet; Resulünün ve müminlerin­dir ve lâkin münafıklar kemâl-i cehaletlerinden bunu bilmez ken­dilerinde izzat var zannederler.] Binaenaleyh; bu gibi bir takım hezeyanda bulunurlar.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile münafık­ların kiyaset ve fehimlerinin azlığına işaret için Cenab-ı Hak onları bundan evvelki âyetde yani «anlamazlar» kavliyle zemmetmiş ve kemâl-i cehalet ve hamakatlarına işaret için bu âyet­te yani «bilmezler» kavliyle zemmetmiştir. Gerçi heı ikisi de zemmi müş'ir elfâzdan ise de zemmin rrîerci'leri başka baş kadir.

Mü'min olan kimse her zaman nur-u iman sayesinde izzetle muttasıf olduğundan mü'min nefsinde olan izzeti zillete tebdil etmeyerek izzet ve vekarım muhafaza edip Cenab-ı Hakkın tevfıkına teşekkür etmelidir. İzzet, Cenab-ı Hakka mahsus olduğu cihetle izzeti Cenâb-ı Haktan isteyib başka kapıdan aramamalıdır ve mü'-minler diyanetlerine kemâl-i ciddiyyetle riayet ettikleri surette Allah'ın inayeti ve nusreti mü'minlere mahsus olub kâfirlerle mü­nafıklara tecavüz etmediğinden ehl-i iman için vazife; diyanete ri­ayet ederek metanetlerini kaybetmemekle her şeyi, esbab-ı zahire! resine tevessülle beraber Allah'ın inayetinden beklemektir.

Bu sözleri münafıklar Benî (Mustalık) gazasında söylemidir. Çünkü; Hâzin ve Fahri Râzi'nin beyanları veçhile âyetin se-beb-i nüzulü şöyledir : Benî Mustalık gazasında (Cehcah) isminde bir zati Hazret-i Ömer'in hizmetkârıydı ve (Sinan) isminde ensar-dan bir zat da münafıkların reisi (Abdullah b. Ubey b. Selûl) un hizmetkârı olup (Müreysf) isminde bir suyun başında her ikisinin suyu sen alacaksın ben alacağım diye niza'ları üzerine Cehcah Si­nan'a bir tokat vurur. Sinan efendisi olan (Abdullah b. Selûl) e şikâyet edince Abdullah ensar-ı kirama hitaben «Muhammed (S.A.) in yanında bulunan fakir muhacirlere muavenet etmeyin, yiyecek ve giyecek vermeyin ki, onlar başından dağılsın ve Muhammed (S.A.) yalnız kalsın» dedi. Zira; (Cehcah) da muhacirdi (Ubey b Selûl) bu suretle şan-ı risalete ve ehl-i imana lâyık olmadık bir takım itale-i lisanda bulundu ve ashaptan (Zeyd b. Erkam) Abdul­lah'ın şu ifsadatıni ve fena sözlerini Resulullah'a haber vermesi üzerine Resulullah çağırıp suâl edince söylediğini inkâr ederek şid­detle yemin etmesi ile asha-b-ı Resulullah Zeyd hazretlerini tekzib ve münafıkı tasdik ettiler. Zeyd bu tekzibe dayanamadı. Cenab-ı Hakka kendinin ehl-i iman tarafından tasdik olunmasını tezarru' ve niyazda bulundu. Bunun üzerine Vacip Tealâ sûrenin evvelin­den buraya gelinceye kadar âyetlerini inzal ile Zeyd'i tasdik ve münafıkı tekzib buyurdu. Bu âyetler nazil olunca (Abdullah b. Ubey) e «Senin hakkında şiddetli âyetler nazil oldu. Resulullah'a git senin için istiğfar etmesini istirham et» denildiğinde omuzunu silkerek boynunu döndürdü «Ve elbette Medine'ye dönünce aziz olanlar zelil olanları çıkarır» demesi üzerine bu âyet nazil olmuş­tur. Bu âyetler nazil olunca Resulullah Zeyd hazretlerine «Ya gu-lâm! Allahü Tealâ seni tasdik etti» buyurmuşlardır.

Bazı rivayete nazaran Medine'ye gireceği vakit Abdullah'ın oğlu babasına i'tiraz ederek «Allah'a, Resulüne ve mü'minlere iz­zeti ikrar etmezsen seni öldüreceğim» demiş, babası da oğlunun ciddiyetini görünce elinden kurtulamayacağını anlayınca; izzetin Allah'a, Resulüne ve ehl-i imana mahsus olduğuna şehadetle canını kurtarmış ve Resulullah da (Ubeyy) in oğluna hayırla dua etmiş­tir. Çünkü; oğlu halis müslüman olup pederinin nifakına hiç bir veçhile razı değildi.

Hulâsa; münafıkların "Medine'ye dönünce yerli ve izzeti olanların yabancı ve zelil olanları elbette Medine'den çıkarır» dedikleri ve halbuki izzetin Allahü Tealâ'ya, Resulüne ve mü'minlere mah­sus olduğu ve münafıkların kemâl-i. cehaletlerinden bu hakikati bilmedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ münafıkların kötü hallerini tafsil üzere beyandan sonra ehl-i imanı tesliye ve münafıklara ta'riz olmak üzere buyuruyor,

[Ey mü'minler! Emval ü evlâdınız sizi Allah'ın zikrinden ve üzerinize farz olan ibadeti edadan meşgul etmesin. Eğer bir kimse­nin emval ve evlâdı ferâizi edadan onu meşgul ederse onlar ancak zarar görücüler ve hüsranda kalıcılardır.]

Yani; ey ehl-i iman! Emval ü evlâdınızın muhabbeti ve onların işlerini tedbir sizi Allah'ın'rızasını tahsile vesile olan ibadet-i İlâ­hiye ve taât-ı Süphaniyeden ve din düşmanlarıyla mücahede ve sa­ir amelleri işlemekten alıkoymasın ve şol kimseler ki, mal ve ev-lâd sebebiyle ibadeti ve bilhassa Allah'ı zikri terkederek ef alini emval ve evlâdının işlerine hasretti. İşte onlar ancak dünya ve âhi-rette zarar görücüdürler. Çünkü; sermaye-i aslolan Ömrünü bekası olmayan dünyanın değersiz umuruna sarfla baki ve ebedi olan âhi-aret ni'metlerine vesile olan ibadâtı ihmâl ettiği cihetle onlar için zarardan başka bir şey olamaz.

Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile insanın üzerine farz ve vacip olan ibadetin terkine sebeb olan meş­guliyetin haram olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; farzı terket-mek haramdır binaenaleyh; onu terke badi olan ef'âl ve harekâtın da haram olacağı aşikârdır. Zira; sebebler ve vesileler için de me-kâsıdın hükmünü ahzedeceği kavaid-i fıkhiye iktizasındandır.  O halde vacip olan ibadeti terketmek haramdır. Onun terkine vesile olan emval ve evlâd gibi şeylerle meşguliyet de haramdır ve bu hürmeti irtikâb edenlerin ebedi zarara duçar olacakları tabiidir. Zira; bakiyi faniye değişmişlerdir.

Amma ibadeti terke ve feraizi edaya mani' olmayan meşguli­yet haram olmadığı gibi belki memduhtur. Çünkü evlâd ve emval; dünyanın zineti olup insanın hayatına ve dünyanın vakt-i merhu-nuna kadar i'marına hadim olduğu cihetle şeriatın beyanı veçhile ibadât-ı mefrûzayı terke sebeb olmayarak onlarla meşgul olmak ve onların umurunu temşiyet etmek de aynı ibadettir. Binaenaleyh; emval ve evlâdın umurunu tesviye etmek hüsrana sebeb değildir. Belki hüsrana sebeb olan; onların umuruyla meşguliyeti ibadât üzerine tercih ve bu sebeple ferâizi ihmâl etmektir. Yoksa vakt-ı muayyeninde borcu olan ibadâtını eda ile beraber onlarla meşguli­yet, vazifesi dairesinde bir meşguliyet olduğu için memduh ve ni-yet-i hâlisaya mukârin olduğunda aynı ibadettir, Evlâd ve emval meşguliyeti dünya meşguliyetlerinin en ehemmiyetlisi olduğundan bunlarla meşguliyeti ihmâl etmek de caiz olamaz. Zira; bu evlâd ve onların maişetlerine âid olan emval ile meşguliyeti terkeden in­san için dünyada vazife kalmaz ve ona muattaldan başka bir şey denmez. Şu halde meselenin ruhu; mal ve evlâtla meşguliyeti fera-iz-i diniyesi üzerine tercih ederek ibadeti terkedib etmemektir. Eğer bunları tercihle ibadeti ihmâl ederse zarar-ı ebediye duçar olacağında şübhe yoktur. Amma vazife-i diniye olan ibadeti terci-han eda ile beraber bunlarla meşguliyet; saadettir.

Hulâsa; her mü'minin emval ve evlâdının umurunu ferâiz-i di­niye üzerine tercih etmesi caiz olmadığı ve onların umurunu tes­viyeyi ibadeti edaya mani* saymamak lâzım ve ibadeti umur-u dünyaya tercihan eda etmek vacip olduğu, evlâd ü emvalin umu­ruyla iştigali ferâiz-i diniyyeyi edaya mani' addetmenin husran-ı ebediye sebeb olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[7]

 

Vacip.Tealâ emval ve evlâdın işlerini tedbiri ibadete tercih etmek caiz olmayıb zarardan ibaret olduğunu beyandan sonra em­val üzerine terettüb edecek ticareti beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz infak edin bizim merzuk ettiğimiz emvalden sol zaman­dan evvel ki sizden birinize ölüm alâmetleri gelip de «Ya Rabbi! Keşke yakın bir zamana kadar benim ölümümü te'hir etsen de ben de malımın sadakasını versem ve emrine imtisal eden salihlerden olsam» demeden evvel infak edin ki, âhir Ömrünüzde mühlet iste­meye hacet kalmasın.]

Yani; ey mü'minler! Mal ve evlâdınızın âkibetini ve onların umurunu ibadet üzerine tercihinizde olan zararı bildiniz ve bun­dan evvelki âyetten anladınızsa mal ve evlâddan size verdiğimiz rızıktan muhtaç olan fukaraya verilmesi lâzım gelen zekâtını ece­liniz hulul ederek ölüm alâmetleri gelib fezi' ve feryad bağrınıza çöküp de «Ya Rabbi! Ne olur az bir zaman müsaade ve yakın bir vakte kadar ecelimi te'hir etsen de rızanı tahsil için me'mur oldu­ğum veçhüzere malımın zekâtını ve sair sadakalarını versem ve sâ-lihler zümresinden olsam» diye tazarru' etmeden evvel verin ki böyle mühlet istemeye hacet kalmasın. Zira; ölüm yakanıza yapış­tıktan sonra yalvarmak ve Allah'tan Ömür istemek fayda vermez. Ölüm gelmeden evvel herkesin tedarikini yapması lâzımdır.     .

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile ba'zı ulema bu âyetin münafıklar hakkında nazil olduğunu beyan etmişlerse de sahih olan mü'minler hakkında nazil olmuştur. Zira; ehl-i imandan kusur eden kimse ölümü görünce kusuruna nedamet ederek az bh zaman daha yaşayıp da geçirmiş olduğu amelleri tedarik etme*, ister, fakat ne fayda. Evet! Mü'min-i kâmil her türlü tedarikâtta bulunduğundan te'hirini istemez, istemezse de nefsini bir takım telvisâtla mülevves eden mü'min o telvisatını izale için azıcik bir vakit kendine müsaade olunup da tedarikâtta bulımmak ister. Hususan ehl-i sünnet i'tikadınca küçük günahlara azab olduğundan mü'min olmakla masun olmak lâzım gelmez ki kusurunu tedarik ve noksanını ikmâl için ölümünün te'hirini istemesin, elbette ister. Çünkü; kusur sahibi olanlara azab olub ölüm geldiğinde hali de ma'lûm olunca elbette kendine azıcık bir zaman müsaade olunma­sını arzu etmekten hali kalmaz.

Bu âyette   infak1a emir;  vücub içindir.  Zira emri mutlak zikrolunmuştur. Mutlak zikrolunan em­rin vücub ifade ettiği kavaid-i usûliye iktizasındandır.

Hulâsa; Ölüm gelmeden evvel malının zekâtını vermenin vacip olduğu ve sadakât-ı mefrûzesini vermeyip de müsamaha edenlerin ölüm geldiğinde ölümlerinin bir müddet te'hirini arzu ettikleri fa­kat zamanı geçtiği için bu arzunun fayda etmeyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Vacip Tealâ âhiret için tedariksiz olan kimselerin ölüm gelin ce mühlet isteyeceklerini beyandan sonra ecel geldiğinde asla te' hiri caiz olmadığım beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ecel geldiği vakitte hiç bîr nefsi Allahii Tealâ elbette te'hir etmez ve sizin her amelinizi Allahü Tealâ bilir ve amelinize göre ceza verir.] Binaenaleyh; herkes eceli gelmeden evvel başının ça­resine ve geçmiş ibadetinin kazasına ve âhiret için tedarikine bak­malı ki faydasız zamanda çare aramaya muhtaç olmasın. Zira; ecel geldiğinde te'hiri mümkün değil ki çare arasın ve aramakta fayda olsun ve Allahü Tealâ hayr ü ger her işlediğinizi bildiğinden ilmi veçhile ceza verir. Bineanaleyh; hiç bir amel cezasız kalmaz.

Hulâsa; ecel geldiğinde hiç bir kimsenin eceli te'hir olunma­dığı ve Allahü Tealâ'nm herkesin amelini bilib ona göre ceza ve­receği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5925-5926

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5926-5928

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5928-5930

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5930-5931

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5931-5932

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5932-5935

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5935-5936

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5936-5938

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5938