Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Tegâbün - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 64. Sayfa

SURE-İ TEGÂBÜN.. 2


SURE-İ TEGÂBÜN

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir, ünsekiz âyeti cami'dir.

[Tenzih eder Allah'ı göklerde ve yerde bulunan cümle eşya. Zira; mülk Allah'ındır ve cümle mevcudatın hamd ü senası ona mahsustur. Çünkü; Allahü Tealâ her şeye kaadirdir ve her kemâ-lat kendine mahsustur.]

Yani; Allahü Tealâ'nm büyüklüğüne lâyık olmayan noksan­lardan semevat ve arzda bulunan cümle mahlûkat ve bütün zer-rat-ı cihan Allahü Tealâ'yı takdis ederler. Zira; bilûmum mülk Al­lah'a münhasırdır ve ondan başka hiç bir mülkün malik-i hakikisi ve mutasarrıfı yoktur ve her medh ü sena edicilerin medh ü sena­larına müstehak ancak odur, onun gayri hakikat i'tibariyle medhe şayan bir kimse yoktur. Çünkü; bütün âlemlere ni'metini ihsan eden ve cümle ruh sahiplerinin rızkını veren odur. Onun gayri bir ihsan sahibi yok ki medh ü senaya müstehak olsun ve Allahü Tea­lâ her şey üzerine kaadirdir ve kudretinden hariç hiç bir şey yok­tur ve kudret-i kâmile sahibidir. Binaenaleyh; bütün zerrat-ı cihan Allah'ın nekaisten münezzeh olduğunu Allah'ın kendilerinde hal-kettiği lisanlarıyla teşbih ve zikrederler. Yahut mahrukatın her bi­rerlerinin yaratılışında olan acayip ve garaib vasıtasiyle Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmile sahibi olduğuna lisan-ı hâl ile delâlet eder­ler. Çünkü; mahlûkattan her birinin hilkatma nazar-ı dikkatle ba­kılınca akıllara hayret verecek nice yüzbinlerce sanayi'-i garibe mevcud olduğu görülür ve bu sanayi'-i garibenin her birisi birer lisanla teşbih vazifesini îfa etmekte olduğundan cümle mahlûkat gûna gün lisanlarla Allah'ı teşbih etmektedirler.[1]

 

Vacip Tealâ hamd ü sena kendine mahsus olup cümle mahlû-kata malik ve her şeye kaadir olduğunu beyandan sonra şu da'vayı beyan ve isbat etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ sizi icadla yokken varlığınızı meydana koydu ve en güzel suretle sizi yarattı.] Ve cemi'-i kemalâta mebde* ve ilm ü irfana mahal kıldı. Sizi böyle güzel suret üzere icad edip ilm ü irfan sahibi kılınca Allahü Tealâ her şeye kaadir ve herkesin hamdine müstehaktır.[2]

 

Vacip Tealâ insanları halkettiğini beyandan sonra onların iki kısma ayrıldıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ sizi halkedince sizden bazınız hüviyyet-i bâtı-lasma aldan arak hakkı setre dip küfrü irtikâpla kâfir oldu ve ba'-zınızda hava ve hevesini terkederek nefsini ilm ü irfanla tezyin ve nur-u imanla tenvir ederek imam ihtiyarla mü'min oldu. Hal­buki Allahü Tealâ sizin işlediğiniz amellerinizin her zerresini bili­ci, her cüz'ünü görücü ve amelinize göre hesabını görüb cezasını vericidir.] Şu halde size lâyık olan; imanı ihtiyarla mü'min olup ibâdât-ı saireyle nefsinizi tezyin ederek ni'met-i îlâhî'yeye şükürle Allah'ın şâkir kulları zümresine dahil ve güzel cezaya nail olmak çarelerini aramaktır.

Bu Âyet-i Celile; insanların iki kısma münkasem olup üçüncü bir kısmı olmadığına delâlet eder. Zira insanları ikiye ayıran; ikti-sâb ettikleri sıfat-ı iman ve sıfat-ı küfürdür. Bu iki sıfattan başka üçüncü bir sınıf teşkil edecek sıfat yoktur. Zira; küfürle iman ara­sında başka bir sıfat yok ki o sıfatı ihtiyar edenler üçüncü bir kı­sım olsunlar.

İlm-i Kelâm'da beyan olunduğu veçhile i'tikadımızda bu min­val üzeredir ki, insan ya mü'min ya da kâfir olur, bu ikinin hari­cinde üçüncü bir smıf yoktur ve olamaz. Binaenaleyh; âhirette dahi dar-ı mücazat ikidir kî, ya mü'min olup dâr-ı ni'met olan Cennet'e girer yâ kâfir olup dâr-ı nikmet olan Cehennem'e girer. Bu iki da­rın arasında üçüncü bir dâr-ı ceza yoktur. Çünkü; o darın vücudu­nu icab eder insanlarda başka sıfat yoktur ve olamaz ki, üçüncü bir dâr-ı ceza bulunsun.

Hulâsa; i'tikad cihetiyle insanlar iki kısım olub bir kısmının kâfir diğerinin mü'min olduğu ve bunların haricinde üçüncü bir kısım bulunmadığı ve Allahü Tealâ'mn insanların her amelini rüb bildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ insanı halkettiğini beyanla kudret-i kâmile olduğunu isbat ettikten sonra insanın karar kıldığı arzı halkettij ve insanların suretlerini güzel kıldığını beyanla hamde müste] ve kudret-i tamme sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cenab-ı Hak gökleri ve yeri hakka mukârin olarak yarattı ve sizi tasvir etti, suretinizi güzel kıldı ve ancak kıyamette mercii-niz odur.]

Yani;   Allahü Tealâ âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süfli olan yer yüzünü hakka ve hikmete mukârin olarak gayet muhkei ve ukul-ü beşere hayret verir derecede sağlam, acîb ve garîb sanatlar üzerine şâmil olarak halketti ve sizin suretinizi zahirde tasvir etti ve gayet güzel kıldı ve bâtınınızı hilâfet-i Ilâhiyeye kabiliyetli ve ahlâk-ı îlâhiyeyle tehallûka lâyık ve evsaf-ı îlâhiyeyle ittisafa muvafık surette halketti. "Binaenaleyh; siz zübde-i kâinat ve hulâ-sa-i mevcudat ve nümune-i âlem olduğunuzdan uzun boylarınızda ve tenasüb-ü a'zada ve güzel manzarda mahlukat içinde en yüksek tabakada bulundunuz. Şu halde bu güzel vücudunuzu ve a'za-yı müdrikeniz olan göz, kulak, akıl ve saireyi Allahü Tealâ'ya ibadet­te ve bu ni'metlerin şükrünü edada isti'mâl etmelisiniz ki yevm-i kıyamette güzel suretiniz çirkinliğe tebeddül etmesin. Zira; yevm-i kıyamette merciiniz ancak zahir ve batınınıza muttali' olan Allahü Tealâ'nın huzur-u ma'nevisidir, başka merci' yoktur. Binaenaleyh; bu güzel vücudu rıza-yı İlâhî'ye sarfla rızânın hilâfına olan günah­lara sarftan sakınmak lâzımdır ki bir takım çirkin günahlarla hu­zur-u İlâhî'ye varıp mahcub ve ni'met-i İlâhî'yeden mahrum olma­malısınız.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar içinde bir takım çirkin surette olanların çirkinlikleri kendi cinslerinden olan sair insanlara nisbetle olub hayvanat-ı sâireden her halde güzel surete malik ol­dukları cihetle o gibi çirkin suratlı insanlarla bu âyete suâl vârid olmaz. Zira; onlar her ne kadar kendilerinin emsali insanlara nis­betle çirkinlerse de mahlûkat-ı saireye nisbetle güzel manzaraya maliktirler. Binaenaleyh; Allahü Tealâ insanların suretlerini güzel yarattığını bu âyette beyan buyuruyor. Halbuki şu adam insan ol­duğu halde çirkindir denilemez.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nın gökleri ve yeri hak ve hakikate mu-kârin olarak halkettiği ve insanları tasvir edib suretlerini gayet güzel kıldığı ve kıyamette mercii ancak onun huzuru olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ cümle eşyaya malik olduğunu mahlûkatm külli­sini halketmesiyle isbat ettikten sonra ilminin bütün eşyayı ihata­sını beyanla dahi isbat etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ semevât ve arzda olan her şeyi ve sizi A gizli ve aşikâr cümle umurunuzu bilir. Zira; Allahü Tealâ kalblerde olan esrarı bilicidir.]                          

Yani; bilinmesi şanından olan şeyler ister âlem-i ulvî olan göklerde ister âlem-i süflî olan yerde olsun ve gerek sizin gizledi­ğiniz veya alenen izhâr ettiğiniz amelleriniz olsun Cenab-ı Hak bunların cümlesini bilir. Çünkü; Allahü Tealâ kalblerde gizli es­rarı bilicidir. Kalblerde gizli esrarı bilince ondan daha açık olan şeyleri bileceği evleviyetle sabit olur. Zira; ilminin bilmesinin şa­nından olan eşyanın cümlesine nisbeti müsavidir. Binaenaleyh; giz­li ve aşikâr her şeye ilminin teallüku birdir, birbirinden farkı yok­tur ve eğer müsavi olmasa tercih-i bilâ müreccah lâzımgelir. Şu halde aklı olan herkese lâyık olan; rıza-yı İlâhî'ye muhalif olan gü­nahların cümlesinden kaçınmaktır. Çünkü; Cenab-ı Hak amelinin her zerresini bilir ve ona göre mücâzât eder.

Bu Âyet-i Celilede Allah'ın kullarını ibadete teşvik vardır. Zi­ra; Allahü Tealâ'nın ilminin, amelinin her cüz'üne lâhik olduğunu bilen bir kimse elbette amelinin ziyade olmasına gayret eder ki se­vabı çok olsun. Âyette âsileri tehdid de vardır. Zira; günahların her zerresini Vacip Tealâ'nın bildiğini ve ona göre ceza tertib ede­ceğini bilen bir kimsenin günahtan hnr etmesi lâzım gelir.[5]

 

Vacip Tealâ her şeyin malik-i hakikisi ve herkesin hamdine ve medh ü senasına ehil olup mevcudatın cümlesinin halikı oldu­ğunu beyanla ma'budün bilhak ancak kendi olub kendinden* başka ibadete müstehak bir kimse olmadığını beyandan sonra ubudiyeti terkederek Allah'ın gayri bir takım kötü eşyaya ibadet eden kâfir­leri tekdir etmek üzere buyuruyor.

[Size şol kimselerin haberi gelmedi mi ki? Onlar bundan ev­vel kâfir oldular da dünyada küfürlerinin zararını tattılar. Halbuki âhirette onlar için acıtıct azap vardır.]

Yani; ey hakkı inkâr edip irşad için gönderilen Resulü tasdik etmeyen kâfirler! Size sol kimselerin haberi gelmedi mi ki? Onlar taraf-ı ilâhimizden kendilerine gönderilen Nuh, Hud ve Salih (A.S.) gibi peygamberleri tasdik etmeyerek kâfir olmuşlardı onla­rın haberini dinlemeniz ve onlardan ibret almanız lâzım değil mi? Zira; onlar sizden evvel kâfir oldular da bu dünyada ansızın helak olmak suretiyle küfürlerinin azabını tattılar ve onlar için âhirette künh ü hakikatini bilemediğiniz bir surette acıtıcı büyük azab vardır.

Bu âyette ehl-i Mekke'yi ve onlar gibi küfürde ısrar eden mil­letleri tehdit vardır. Çünkü; kendilerinin tutmuş oldukları yolun akıbeti vahini olduğu âlemde tecrübe olunmamış ve emsali geçme­miş bir şey değildir. Zira; kavm-i Nûh tarîk-ı küfrü ihtiyarla gark, kavm-i Hud ve kavm-i Salih ve sairenin rüzgârla ve zelzeleyle he­lak olundukları ma'lûm ve herkesin an'anâtla duyub işittikleri şey­lerdir. Şu halde sonra gelenlerin evvel geçenlerin hallerinden ib­ret almaları lâzımken ibret almayarak onların tutmuş oldukları yolu tutmak ve akıbetinde olan felâketi görmemek hamakatten başka bir şey olmadığından Cenab-ı Hak bu gibi bâtıl yollara gi­denleri tekdir buyuruyor.

Hulâsa; Kur'amn nüzulünden ve bizim peygamberimizin his­setinden evvel geçen ümmetlerin küfrü irtikâpları sebebiyle dün­yada helak ve âhirette muazzeb olacaklarına dair haberlerden ib­ret almak lâzım olduğundan ibret almayanların tekdire şayan ol­dukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ Resullerine iman etmeyen milletlerin dünya ve âhirette muazzeb olduklarını beyandan sonra    rnübtelâ oldukları azabın sebebini bevan etmek üzere buyuruyor.

[Şu azabın sebebi; Resulleri onlara acık mucizelerle geldiler. Onlar kendilerini irşad için gelen Resullerin irşadlarım kabul et­meyerek «bizim gibi beser midir bizi doğru yola sevk edib irşad edecek?" dediler ve enbiyanın irşadını kabul etmeyerek kâfir ol­dular ve onları hakka ve doğru yola da'vetlerine icabetten i'raz et­tiler ve yüzlerini döndürdüler. Halbuki Allahü Tcalâ onların iman­larından ganî oldu. Çünkü; Allahü Tealâ her şeyden ganî, her fi'lin-de m ah mu d ve herkes tarafından senaya müstehaktır.]

Yani; şu kâfirlere dünya ve âhirette nazil olan azabın sebebi sol şeydir ki, onlara mu'zizât-ı bahire ve beyyinât-ı vâzıhayla ne­biler gelib doğru yola da'vet ettiklerinde onlar mu'cizeye muârazâ etmek isteyip muârazadan âciz kalınca mugalata ederek kemâl-i hayret ve teaccüblerinden «bizim gibi beşer midir bize doğru yolu gösterecek ve bizi hidayette kılacak? Haşa beşer kendi gibi beşeri irşad edebilir mi? Elbette irşad edemez» dediler. Binaenaleyh; der­hal enbiya-yı kiramı ve onların taraf-ı İlâhî'den getirdikleri şeriat­larım inkârla küfr.ü ihtiyar ve tekliflerini kabulden i'raz ettiler. İşte onların dünyada helaklerinin ve âhirette azablarının sebebi budur. Halbuki Allahü Tealâ onların imanlarından ve inkiyadların-dan müstağnidir. Çünkü; Allahü Tealâ her şeyden ganî ve her fi'-linde senaya müstehaktır, hiç bir kimseye, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; enbiyanın da'vetlerine icabetle iman edenle­rin imanlarının faydası ve iman etmeyenlerin adem-i imadan za­rarı ancak kendilerine aittir. Cenab-ı Hakka hiç bir şey raci,' de­ğildir.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi "nin beyanları veçhile bu âyet­te azabın sebebini beyanla beraber iman etmeyen kâfirleri hamakatla itham vardır. Zira; taraf-ı İlâhî'den kendilerini irşad için gönderilen Resullerin mu'cizelerini, yoluyla tedkik edememek ve beşerin kendi gibi beşeri irşadının daha kolay olacağını idrak et­memek hamakattan başka bir şey değildir ve âyetin âhirinde Ce-nab-ı Hakkın her şeyden müstağni olduğunu beyanda kâfirleri teh­dit vardır.

Vacip Tealâ bu âyette kâfirlere azabın üç sebebini beyan buyurmuşdur:

Birincisi;   Beşeriyeti irşada münaji görmeleridir.

İkincisi;   Küfrü ihtiyar etmeleridir.

Üçüncüsü; Enbiyanın da'vetlerinden yüzlerini döndü-rüb icabet etmemeleridir.

Bu üç sıfatın her birerleri yekdiğerine delil, lâzım ve melzûm kabilindendir. Çünkü beşeriyeti hidâyete münâfi görmeleri; küfür­lerine ve küfürleri de da'veti kabulden ibrazlarına sebeptir.[7]

 

Vacip Tealâ Resullerin da'vetlerine kâfirler icabet etmeyip küfürlerinde ısrar ettiklerini beyandan sonra âhireti ve Resulleri tarafından beyan olunan haşri inkâr ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler Öldükten sonra dirilmeyeceklerini iddia ettiler. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onlara «Elbette ba'solunacaksımz. Ben Rab-bime yemin ederim ki, elbette siz öldükten sonra kabrinizden kal­kacaksınız ve sonra sizin amelleriniz size haber verilecektir ve şu sizin kabrinizden kalkmanız ve amellerinizin size haber verilmesi Allahü Tealâ üzerine gayet kolaydır» de.]

Yani; Mekke müşrikleri öldükten sonra dirilmeyeceklerini alenen iddia ve i'tikad ettiler ve Resullerinin öldükten sonra diri­lecekleri yolundaki beyanını reddederek şu i'tikâd-ı bâtıllarını meydana   koymaktan ve elbette   ba'solunmayacaklarmı iddiadan haya etmediler. Ya Ekrem-er Rusül! Sen onların şu bâtıl i'tikadla-rını reddetmek üzere de ki «Elbette siz öldükten sonra dirilecek­siniz ve beni terbiye edip cümle kemalâta isal eden Rabbime ye­min ederim ki elbette siz kabrinizden dirilip kalkacaksınız ve son­ra mahşerde toplanıp birer birer sizin amelleriniz size haber veri­lerek her birinden suâl ve hesab olunup cezasını göreceksiniz. Şu kabrinizden kalkmanız, mahşere gitmeniz ve amelinizin birer birer haber verilib cezasını görmeniz size güç görünürse de bunlar Al­lahü Tealâ için pek kolaydır. Zira; Allahü Tealâ kudret-i kâmile sahibidir.

Ebüssuud Efendi'nin beyanı veçhile şu i'tikadm fesadına işa­ret için i'tikad-ı batılda isti'mal olunan kelimesi varid olmuştur.

Âyet-i Celilenin, haşrin vücuduna delâleti kafidir ve kâfirler öldükten sonra dirilmeyi ve mahşere cem'olup hesap ve ceza gö­rüleceğini şiddetle inkâr ettiklerinden Cenab-ı Hak onların dirilip kabirlerinden kalkacaklarım ve amellerinin kendilerine birer bi­rer haber verileceğini yemin ve edât-ı te'kitle beyan buyurmuştur.

Hulâsa; müşriklerin elbette ba'solunmayacaklarmı i'tikad et­tikleri ve taraf-ı İlâhî'den Resulüne onların ba'solunacaklarını ye­min ve edat-ı te'kidle beyan etmesini emir buyurduğu ve onlar ba's olunduktan sonra amellerinin kendilerine haber verileceği ve şu insanları öldükten sonra diriltmek ve amellerini haber vermek gibi şeylerin Allahü Tealâ için kolay olduğu bu âyetten müştefad olan fevaid cümlesindendir[8]                    

 

Vacip Tealâ ümmet-i Muhammed'den evvel geçen ümmetlerin helaklerine sebep; iman etmemeleri ve haşri inkâr etmeleri oldu­ğunu beyandan sonra ümmet-i Muhammed'e imanla emretmek üzere buyuruyor.

[Siz Allahü Tealâ'ya, Resulüne ve sol nura benzeyen Kur'ana iman edin ki o Kur'anı biz inzal ettik ve Allahü Tealâ sîzin amel ettiğiniz her şeyi bilir.]

Yani: üraem-i sâlifeye nazil olan ukubet ve belâlar onların iman etmeyip kendilerine irşad için gönderilen peygamberlerini tekzib ettiklerinden neş'et ettiğini bundan evvelki âyetlerden an­layınca siz Allahü Tealâ'ya ve Resulüne ve Resulü üzerine inzal ettiğimiz Kur'ana iman edin ki, geçmiş ümmetlere gelen belâlar size gelmesin ve Allahü Tealâ sizin iman edip etmediğinizi, Kur'-anla amelinizi ve Kur'anın emr ü nehyine ne derecede i'tina edib amel ettiğinizi bilir ve cümlesinin mukabilinde müstehak olduğu­nuz cezayı verir.

Fahri ;Râzi, Ebussuud Efendi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhi­le Kur'anj !ile cehalet ve dalâlet karanlıkları zail olup temessük edenlerin hidayet yolunu bulduğuna işaret için Kur'an Nur ile tâ­bir olunmuştur. Çünkü; karanlık gecelerde insanlar yollarını nûr ve zıya ile bulduklarından Kur'an Nura teşbih edilmiştir.

Bu âyette iman olunması lâzım olan şeylerin cümlesi icmâlen zikrolunmuştur. Çünkü; Allah'a ve Resulüne imanla beraber Kur'­ana iman zikroîununca bunların haricinde iman edecek bir şey kal­maz. Zira Kur'an; iman olunması lâzım olan her şeyi cami' oldu­ğundan Kur'an'a iman eden cümlesine iman etmiş olur. Allah'a, Resulüne ve Kur'an'a iman etmenin farz-ı ayn olduğuna bu âyet delâlet ettiğinden âyet, muazzamât-ı i'tikâdiyenin cümlesini cami' ve her birine imanla âmirdir.

Ayetin âhirinde ehl-i imanı ibadete terğib ve ehl-i küfr ve is­yanı da küfür ve isyandan tenfir vardır. Çünkü Cenab-ı Hakkın insanların her hallerini ve amellerini bildiğini beyan etmek; iyi­leri iyiliğe teşviki ve kötüleri de kötülükten tenfiri mütezammm olduğu zahirdir.[9]

 

Vacibi Tealâ kullarının amellerinden haberdar olduğunu be­yandan sonra haberdar olmasının eseri zuhur edeceği günü ve o günde zuhur edecek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.                                                                          

[Şol günü zikredin ki, o gün insanların arsa-i mahşere içtima' edecekleri gün olduğu için Allahü Tealâ o günde sizi cem'eder. İş­te o gün nâsın bazısının bazısına gabnettiği gündür ve eğer bir kimse Allah'a iman eder ve güzel amel işlemekle imanım takviye ederse Allahü Tealâ o kimsenin günahlarını setreder ve o kimseyi altından ırmaklar akar Cennetlerine koyar ki onlar o Cennetler­de ebeden kalıcıdırlar, asla o Cennetlerden ayrılmazlar. İşte şu Cennet'e girmek ve ebeden orada kalmak fevz-i azimdir.] Yani korkulacak şeylerin cümlesinden kurtulmak ve umduğu şeylerin hepsine nail olmaktır ki bundan daha büyük necat olamaz.

Yevm-i kıyamete yevm-i teğabün denilmiştir. Yani nâsın bir­birini aldatmasının meydana çıktığı gün demektir. Çünkü; her mü'-minin Cchennem'de bir makamı olduğu gibi her kâfirin de Cen-net'te bir makamı olduğundan mü'minin Cehennem'deki makamı kâfire ve kâfirin Cennet'teki makamı mü'mine terkolununca kâfi­rin aldandığı zuhur ettiği cihetle o güne gabin günü denmiştir. Kezalik mü'minlerden amelde kusur edenler yüksek derecelerden mahrum oldukları cihetle amelde kusur etmeyip vazifesini bihak­kın edâ ettiğinden derecat-ı âliyata nail olanlara nisbetle mağbûn addolunurlar. Zira; ayni isti'dadı haiz olduktan halde diğerlerin­den geri kalmaktan ve bir takım ni'metlerden mahrum olmaktan daha ziyade aldanmak ve gabin olmaz. Şu halde iman edip de ima­nını güzel amelle tezyin eden kimsenin günahlarının kefaret olu­nup Cennet'e girmesi onun hakkında ni'met olduğu gibi iman et­meyip kâfir olmak veyahut iman edip de amel etmeyen mümin-i fasıkın rıza-yı Ilâhî'den ve niam-ı Sübhaniden mahrum olmaları gabinden başka bir şey olmadığında şübhe yoktur ve ni'rnete'nail olanların şu neyl-i vusulleri kendi haklarında büyük kurtuluştur.

Hulâsa; yevmi- İçtima1 olan yovm-i kıyamette Vacip Tealâ'nm insanları cem'edeceği ve o günde insanların aldandıkları cihetler zuhur edeceğinden o güne yevm-i teğabün denildiği ve iman edip amel-i salih işleyenlerin günahlarını Allahü Tealâ'nın affedip set-redeceği ve mü'min kullarını altından ırmaklar akar Cennetlere idhâl edeceği ve onların ebeden Cennet'te kalacakları ve günahın kefaret olunmasiyle Cennet'e girmenin insanlar için en büyük ha­lâs olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cüml esindendir.[10]

 

Vâciff Tealâ ehl-i Cennet'in bazı ahvalini beyandan sonra kâ­firlerin ihvaiini beyan etmek üzere buyuruyor

[Şol kimseler ki, vahdaniyetti İîâhîyemizi inkârla kâfir oldu­lar ve Hakka delâlet eden âyetlerimizi tekzib ettiler. İşte onlar Ce-hennem'de ebedi kalıcı oldukları halde Cehennem ateşine mülâzim-lerdir ve Cehennem pek fena varılacak mahaldir.j Çünkü; enva-ı azapla doludur ve ondan daha fena varılacak bir mahal tasavvur olunamaz. Zira; küfür gibi gayet fena bir ameli irtikâbın neticesi elbette Cehennem gibi son derece kötü bir mahalde muazzeb ol­maktır.

Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde imanla emredip yevm-i kıyamette amellerine göre ceza vereceğini ve çünkü; amellerinin cümlesinden haberdar olduğunu beyandan sonra iman edenleri ve amel-i Salih işleyenleri Cennet'ine idhâl edeceğini ve onların gü­nahlarının affolunmasıyla Cennet'e girmelerinin fevz-i azîm oldu­ğunu be'yan buyurmuştu.

Bu|âyette mü'minlerin imanlarına mukabil kâfirlerin küfrünü ve amel-i sâlih mukabilinde âyetleri tekziplerini ve küfrün ceza­sının Cehennem olduğunu ve ehl-i imanın fevz ü necatı mukabilin­de bunların varacakları Cehennem'in en kötü bir mahal olduğunu beyan buyurmuştur.

Bu âyetler insanların âhirette duçar olacakları gabn-i fahişi tafsil ve beyandır. Zira; mazlumların zâlimlerden intikamlarını al­maları ve zâlimlerin zulümleri sebebiyle müstehak oldukları enva-ı azap zâlimler haklarında aynı gabindir. Çünkü; zulüm yerine adi ü ihsan yapmış olsalardı büyük sevaba ve enva-ı ni'metlere nail ol­maları mümkünken aksini iltizamla Cehennem'e müstehak olma­ları elbette gabindir. Yani aldanmaktan başka bir şey değildir.[11]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin ve kâfirlerin hallerini beyandan sonra her şeyi halk eden kendi Zat-ı Ülûhiyeti olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Musibetlerden hiç bir musibet isabet etmez ve havadisten hiç bir hâdise meydana gelmez, illâ cümlesi Allah'ın izniyle isabet eder ve meydana gelir ve bir kimse Allahü Tealâ'ya iman ederse Allahü Teaîâ onu hidayette kılmakla kalbini nurlandırır. Halbuki Allahü Tealâ her şeyi hatta iman edenlerin imanlarını ve iman etmeyen­lerin küfürlerini bilir.]

Yani; insanlar üzerine nazil olan belâyâdan ve arız olan ha­vadisten ve zuhur eden hayr ü serden hiç bir şey kendi başına vu-cûd bulup meydana gelmez, ancak o şey Allah'ın iradesiyle vucûd bulur. Çünkü; her şeyi yaratan Allahü Tealâ olduğundan kul ira­desini sarfettikten sonra o şeyin vucûd bulması ancak Allah'ın halketmesine ve izin vermesine bağlıdır. Binaenaleyh; bir kimse Allah'a iman ederse kendine isabet eden belâlara sabra ve ni'met­lere şükre onun kalbini Allahü Tealâ hidayette kılar ki, fakr u faka, kaht u gala ve emraz u veba gibi belâya geldiğinde sabretmeye Allahü Tealâ onu muvaffak kılar ve kezalik ucuzluk, bolluk, sıh­hat ve afiyet gibi ni'metlerin geldiği zaman şükretmeye muvaffak kılmakla kalbini nurlandırır. Zira; Allahü Tealâ herkesin imanını. küfrünü! ibadetini ve kabahatini bilir, ameline göre mücazat eder. Çünkü; ' Allahü Tealâ her şeyi bilicidir. Binaenaleyh; kullarının niyetlerine muvafık olarak ihsan eder ve bu cümleden olmak üzere iman eden mü'minin kalbini doğru yola sevketmekle mükâfat bu­yurur.

İnsana her ne isabet izn-i İlâhî ile olunca insan için nazil olan musibetlere keder etmekte bir fayda yoktur. Şu kadar ki insan dai­ma işini şer'a tevfik ederek hareket eder ve esbaba tevessülde kötü şeylere sebepten sakınır ve himaye-i İlâhî'yeye iltica ederse bun­dan sonra gelecek belâyaya sabır ve rızâdan başka çare olamaz. Amma bazı belâyanm esbabına tevessül ederse meselâ birini öldü­rerek hapsolmak gibi bu surette nefsini levmetmek lâzımdır. Zira; hapsin sebebini kendi işlemiştir.

Hulâsa; insana her ne isabet ederse izn-i İlâhî ile olup izn-İ İlâhî haricinde hiç bir kimseye bir şey isabet etmediği ve Allahü Tealâ'ya iman eden kimsenin kalbini Allahü Tealâ'nm hidayette kıldığı yani doğru yola sevkedeceği ve Allahü Tealâ'nm her şeyi bilip ilminin muktezası veçhüzere muamele edeceği bu âyetten müstei'ad olan fovaid cümlesindendir.[12]

 

Vacip Tealâ her şeyi bildiğini beyandan sonra kendine ve Re­sulüne itaatin vücubunu ve itaattan i'raz edenlerin i'razUırından Resulüne bir zarar olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'ya ve onun Resulüne itaat edin. Zira; itaat et­mek vaciptir. Binaenaleyh; eğer itaattan ir'az ederseniz sizin i'râ-zmızdan Resulümüze bir zarar yoktur. Çünkü Resulümüz üzerine vacip olan; ancak açık bir lisanla kendine inzal ettiğimiz ahkâmı size tebliğ etmektir.] Şu vnzife-i tebliği ifa ettikten sonra sizin itaattan i'razınızdan Resulümüze bir zarar olmaz. Zira; vazifesini yeri­ne getirdiği için üzerinde bir borç kalmamıştır ki zarar olsun. Adem-i itaatinizden mazarrat ancak size râci'dir. [Ve ancak Ma'budün bil-hak Allahü Tealâ'dır. Allah'tan başka Ma'budün bilhak yoktur, iba­dete müstehak odur, onun gayri ibadete müstehak olamaz. Şu hal­de mü'minler ancak Allahü Tealâ'ya mütevekkil olsunlar ki isti­rahat edip, kalbleri mutmein olsun.] Çünkü; her şeyin Halikı Al­lahü Tealâ olduğu için ona tefviz-ı umur etmek lâzımdır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette Resul lâfzını Zat-i Ulûhiyetinden kinaye olan Nun-u azamete muzaf kılmakla Vacip Tealâ kâfirlere karşı Resulünün şanını i'lâ buyurmuştur. Çünkü Resulullah'm risaletini inkâr eden müşriklere karşı bizim Resulümüz diyerek Zatma muzaf kılıp kendinin gönderdiği Resulü olduğunu ve vazifesi ancak ahkâmını kullarına tebliğ olup tebliğ ettikten sonra kabul ve adem-i kabulden fayda ve zararın ancak müşriklere aid olduğunu ve kabul. etmedikleri takdirde Resulüne bir zarar olmadığını beyan buyurması; Resulullah hakkında pek büyük bir şeref olduğunda şüphe yoktur.

Hulâsa; Allah'a ve Resulüne itaatin vacip olduğu ve eğer ita­attan i'raz ederlerse zararı ancak kendilerine aid olup Resulullah'a bir zarar olmayacağı ve Resulullah üzerine vacip olan; ancak ah­kâmı tebliğ olup açık bir lisanla tebliğ ettikten sonra Resul üze­rinde bir borç kalmadığı ve Ma'budün bilhak ancak Zat-i Ulûhiyeti olub ondan başka ibadete müstehak bir kimsenin bulunmadığı ve ehl-i imanın ancak Vacip Tealâ'ya tefviz-ı umur etmeleri lâzım ol­duğu ve Allahü Tealâ'dan başkasına tefviz-ı umur etmenin caiz ol­madığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ müminlere lâzım olan tevekkülü beyandarjljsonra tevekküle mâni' olan esbaptan bazılarını beyan etmek üzere:

[Ey mü'minler! Sizin zevcelerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Binaenaleyh; sizin onlardan hazer etmeniz lâzımdır. Şu hazerinizle beraber onların kusurlarını affederek ha­talarını setrederseniz sizin için zarar yoktur. Zira; Allahü Tealâ kullarının kusurlarını setredici ve muhtaç olanlara merhamet bu­yurucudur.]                                                                              

[Ancak mallarınız ve evlâdınız size belây-ı azimdir ve müte­vekkil olanlara Allahü Tealâ indînde büyük sevap vardır.]

Yani; ey mü'minler' Sizin evlâdınızdan ve haremlerinizden bazıları umûr-u diniye ve umur-u dünyeviyenize müdahale sure­tiyle Allah'ın emrine itaattan ve nehyine içtinaptan sizi men'ettik­leri cihetle sizin düşmanmızdır. Bu gibi evlât ve kadınların şerle­rinden kaçınmak üzerinize vaciptir. Şu halde size düşman olan ev­lât ve ezvâcmızdan i'raz üzere bulunmalısınız ki, sizi dünyevi ve uhrevi menfeatlerinizden men'etmesinler. Yani onlara çok muhab­betiniz sizi bir takım hayrattan geri koymasın. Hazer etmek lâzım olmakla beraber evlâdınızdan ve zevcelerinizden size karşı vâki' olan kusurlarını affederek günahlarını setretmek suretiyle onlarla güzel muamele etmenizde beis yoktur. Zira; cümle esrarınızı bilen Allahü Tealâ sizin evlâdınıza ve zevcelerinize muhabbetinizden dolayı vaki' olan kusurlarınızı ve evlâd u ezvacımzm ba'zılarmm sizin ibadetinize mani' olduklarından dolayı onların günahlarını setredici ve cümlenize dünya ve âhirette ihsan edicidir. Bununla beraber emval ve evlâdınız size belây-ı azimdir. Zira; sizin kalble-rinize bunların muhabbetlerini koymakla şeytan bunları tezyin eder ve onlara muhabbetiniz sizi yüksek derecelerden geri bırakır. Şu halde siz onlara mağrur olmayarak büyük mertebelere istihkak kesbetmek çarelerini aramanız lâzımdır ki, onlara muhabbetiniz sizi Allah'a itaattan men'etmesin. Zira; evlâd ve ezvâca bakmaya­rak ibadete sür'at edenler için indallah büyük ecir vardır.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyetin sebeb-i nüzulü; ashab-ı Resululiah'tan evlâd ve ezvâcma muhabbetinden dolayı hicret edemeyip bir müddet Mekke'de kaldıktan sonra hicret edince kendinden evvel Medine'ye hicret edenlerin bir çok mesail-i diniye öğrendiklerini görmesi ve hicretin teehhürüne sebeb olan evlâd ü iyaline itâb etmek istemesi üzerine bu âyet nazil olmuştur ki evlâd ü ezvâc ibadetin teehhürüne sebeb oldukları cihetle düş­man olmuşlarsa da onlardan vâki' olan hatayı affetmenin de caiz olduğu beyan olunmuştur.

Gerçi mal, evlât ve ehl ü iyâl dünyanın ziyneti ve âlemin in­tizamının mihver-i lâyıkmda deveran etmesine en büyük hadimler­den ise de ana ve babasına itaat etmeyen evlâddan ve kocasına ita­at etmeyen kadından daha ziyade insan için düşman olamaz. Çün­kü; itaatsiz evlâd insanın gönlünü daima rencide ettiği gibi işini sekteye uğratmak ve malım itlaf etmek ve başkasının hukukuna tecavüz eylemek suretiyle o kimseden elem ve keder getirmek gibi maddi bir çok zararlara dahi duçar eder. Kezâlik ahlâksız kadın bir ev içinde yılandan daha kötüdür. Bunların dünyaca zararları ya­nında âhiretçe de zararları olacağında şübhe yoktur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu gibi evlât ve ezvâcın insana düşman olduğundan dolayı şerlerinden hazer etmek lâzım olduğunu beyan buyurmuş­tur. Ancak şerlerinden ihtiraz lâzım olan evlât ve ezvâcm hepsi olmayıp bazıları olduğuna işaret için hazı manâsına olan min lâfzı varid olmuştur ki, ekserisinin iyi olduğuna da işaret olunmuştur. Çünkü; dünyanın vakt-i merhûnuna kadar i'marı insanlarla olup insanlar da tenasülle meydana geldiğinden her halde insanın hu­sulü izdivaç muamelesine muhtaç olduğundan erkek ve dişinin yekdiğerine ihtiyac-ı beşeriyesine binaen nikâh meşru' kılınarak zevç ve zevce yekdiğerine rabtolunrnuş ve âlemin imarına beraber­ce çalışmak bir emr-i zaruri olmuştur. Binaenaleyh; zevcine itaatli kadın insanın yangarı mahrem-i esrarı, bütün kalbinin ve vücu­dunun istirahatına ve âhiret amelinin ziyade olmasına vesile oldu­ğu cihetle bu vasıftaki kadın kocası için ayn-ı saadet ve ni'mettir. Kezalik hayırlı evlâd ve helâl mal insanın rahatı, gözünün nuru ve kalbinin sürürüdür. Binaenaleyh; Cenab~ı Hakkın bunlardan ba­zılarının düşman olduğunu beyan buyurması hepsi değil demektir. Amma haramdan hasıl olan veya İnsanı tuğyana sevkeden emva­lin, sahibi hakkında belâ ve fitne olduğunda şübhe yoktur. Zira; yüzlerce misali her zaman görülmektedir.

Hulâsa; evlâdın ve ezvacın bazıları hayırsız olup insana düş­man olduğundan onlardan hazer lâzım olduğu ve vaki' olan kusur­ların affında beis olmadığı ve Allahü Tealâ'nm kullarının kusurunu mağfiretle merhamet buyurduğu ve emval ü evlâdın fitne olduğu ve Allahü Tealâ'ya itaat edenler için Allahü Tealâ indinde büyük sevab olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[14]

 

Vacip Tealâ emval, evlâd ve ezvacdan bazılarının insanlar hak­kında belâ ve fitne olduğunu beyandan sonra bu gibi fitneye sebeb olan şeylerden kaçınmak ve sakınmak lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muktedir olduğunuz kadar Allah'a ittika edin, emir ve neh-yini işitin ve itaat edin ve Allah'ın size hayır olarak verdiği mal­dan nefsiniz için infak edin ve nefsinizin buhlünden kendinizi vi­kaye edin. Zira; nefsinin buhlünden sakınanlar felah buluculardır.]

Yani1; malınız, evlâd ve ezvacmız, sizin için fitne olunca siz muktedir olduğunuz kadar onlarm şerrinden Allahü Tealâ'ya iltica edin. Binaenaleyh; nefsinizin vikayesini aramak ve onların şerriyle Allah'a asi olmaktan sakınmak üzerinize vaciptir ve bu gibi ma'si-yete sebeb olan şeylerden sakınmakla Allah'tan korkmak lâzımdır ve Allah'ın kitabında beyan ettiği vaaz u nasihatleri ve Resulünün irşâdatmı dinleyin ve emr ü nehyine itaat edin. Zira; dinlemek ve itaat etmek üzerinize vaciptir, size iaşesi lâzım olan kimselere ve sair muhtaç olan fukaraya infak edin ki, nefsiniz için hayır olsun. Yani şu infakla emre imtisal ederek nefsiniz için hayır olan şeyleri işleyin ki bir takım fitne ve fesat olan şeylerin şerlerinden halâs olasınız.. Zira; bir kimse ki emre imtisal ve nehiyden ictinab ve infakı lazım olanlara infakla nefsinin buhlünden kendini vikaye etti. İşte şu ahlâk-ı hamideyle müttasıf olanlar korktuklarından kurtul­mak ve umduklarına nail olmakla fevz ü necat bulucudurlar. Çün­kü; nefsin buhlünden ve daha sair habasetinden nefsini temizleyen kimseler elbette kerâmât-ı İlâhiyeye ve derecât-ı âliyâta nail olur­lar.

Bu âyette ittika nın manâsı; Allah'tan korkmakla rıza-yı Ilâhî'nin hilâfına olan şeylerden nefsini muhafaza etmektir. Al­lah'tan korkunca onun kelâmını dinlemek ve itaat etmek lâzım ol­duğundan Cenab-ı Hak ittika ile emrettikten sonra dinleyin ve ita­at edin buyurmuştur. Nefsini terbiyede emvali sarfın te'siri olduğu için infakla emretti ve infakm hayırlı olacağını beyan buyurduğu gibi nefsini şiddetle buhulden sakınan kimseleri felâhyâb olacakla­rını da beyan buyurmuştur.

Hulâsa; insanların muktedir oldukları kadar ittikaya dikkat etmeleri vacip ve Allah'ın kelâmını dinleyip itaat etmek lâzım ve nefisleri için hayrolan emvalden infak etmenin ehem ve elzem ol­duğu ve bir kimse nefsinin buhlünden kendini vikaaye ederse fela­ha dâhil olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[15]

 

Vacip Tealâ infakla emrettikten sonra infakm faydalarım be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz emvalinizi masarif-i şer'iyesine sarfetnıekle infak ederseniz ve niyet-i halisanız sebebiyle şu nifakınız indallah karz-i hasen olursa hirden yediyüze kadar Allahü Tealâ bu intakınızın sevabını sizin için katlar ve bu nifakınız sebebiyle Allahü Tealâ günahlarınızı mağfiret eder. Halbuki Allahü Teala azıcık amelinize çok sevap vericidir. Zira; şekûrdur ve kusurunuz üzerine azabını­zı ta'cil etmez. Zira; halimdir.] Binaenaleyh; Allahü Tealâ'nm rızası için infak etmekten çekinmeyin. Çünkü muhtaç olanlara mua­venet yolunda sarfedilen malın birine yediyüze kadar sevab veri­lecek olunca mümkün olduğu kadar sarf etmek lâzımdır ve aklı olan bir mü'min de bu gibi sarftan geri durmaz.

Karz hasen ; mü'minlerin birbirine, ihtiyacını defi-çin karşılığında bir menfaat gözetmeksizin ödünç verdikleri paraya denir. Allahü Tealâ'nm ihtiyacı olmadığı cihetle kullarının Cenab-ı Hakka karzan para vermesi mümkün ve mutasavver olmadığından bu gibi ayat-ı beyyinat ve ehadis-i Nebeviyatta Allahü Tealâ'ya karz-ı basenle murad; Fisebilillâh hayrat ve müberrâta sarfedilen paralara ve rıza-yı Bariyi tahsil için muhtaç olanlara ve asakiri İslâmiyenin teçhizatına ve diyanetti Islânnyenin kuvvet ve şevke­tine ve âlet-i harb gibi menâfi-i âmmeye aid olan şeylerden yalnız Allahü Tealâ'nın yoluna sarfedilen emvale karz-ı hasen denmiştir. Bu gibi rıza-yı Barî için sarfolunan emvalin ecrini kat kat fazla vereceğini ve bu vesileyle sarfeden kimsenin günahını mağfiret edeceğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.[16]

 

Vacip Tealâ karz-ı hasen kabilinden olan sarfiyatın sevabını fazla fazla vereceğini beyandan sonra, sevabı vermek o sevaba se­bep olacak ameli bilmeyi icab ettiği cihetle ilminin her şeye şâmil olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

{Allahü Tealâ gizli ve aşikâr cümle a'malinizi bilici, herkese galip ve her işi hikmete muvafıktır. Binaenaleyh; hikmetten halî bir işi olmaz.]

Vacip Tealâ kendi rızası için sarfolunan emvalin ecrini ziyade vereceğini ve sarfeden kimsenin günahını mağfiret edeceğini beyan edince gerek ecri ziyade vermek ve gerek günahı mağfiret etmek ilme ve kudrete muhtaç olduğundan gizli ve aşikâr cümle amelleri bildiğini ve kendinin herşeye kaadir ve herkese gâlib izzet-i tamme ve kudret-i kâmile sahibi olduğunu ve azıcık amele çok ecir ver­mek ve günahı mağfiret etmek gibi efâl-i İlâhî'yenin hikmetten hâli olmadığını beyan buyurmuştur. Çünkü hakîm olduğunu be­yan etmek; her işinin hikmete muvafık olduğunu beyan etmektir.[17]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5939-5940

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5940

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5940-5941

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5941-5942

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5942-5943

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5943-5944

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5944-5946

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5946-5947

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5947-5948

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5948-5950

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5950-5951

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5951-5952

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5952-5953

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5953-5956

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5956-5957

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5957-5958

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5958-5959