Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-I Talak - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 65. Sayfa

SURE-I TALAK.. 2


SURE-I TALAK

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Oniki] cami'dir.

[Ey nebiyy-i Zişan siz kadınlara talâk vermek murad ettiği­nizde onların iddetlerinin vakti olan taharet zamanlarında tatlik edin ve iddeti sayın ki, iddete taalluk eden hükümlerde hata etme-y esiniz.]

Yani; ey Nebiyy-i Mükerrem! Sen ve senin ümmetinden her biriniz nikâh-ı şer'î ile kendinize mahsus olub, size bağlanmış .olan karınıza talâk vermek murad edip kayd-ı şer'î olan nikâhtan azad etmek ve râbıta-i ülfeti ortanızdan kaldırmak istediğinizde onların iddetlerinin zamanı olan taharetleri vaktinde tatlik edin ve beyni­nizde zevciyeti icab eden rabıtayı kaldırın ve tatlik ettiğiniz kadın­ların iddetlerini sayın ki iddetin ahkâmına riayet edesiniz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Resulullah'm celâlet-i şan ve azamet-i mansıbına işaret için Cenab-ı Hak bu âyette evvelen Re­sulüne ve sonra ümmetine hitab etmiştir.

Kütüb-ü fıkhiyede beyan olunduğu veçhile zevcin hatuna ta­lâk vermesi kadının hayızdan temizlendiği zamanda evli olup hayız vaktinde talâkın bid'at olduğuna işaret için Cenab-ı Hak talâkı id-detle takyid buyurmuş ve iddetin ahkâmına riayet etmek mutal-lâka olan kadından ziyade talâk veren zevç üzerine lâzım olduğuna işaret için kadınm iddetini saymayı kocasına emretmiştir. Çünkü; iddette hatunun nafakası ve süknâsı ve çocuğun zayi' olması,gibi şeylerden zarar görecek zevç olduğu cihetle iddeti sayanın dajizevc olması lâzımdır.

Hayız halinde talâk kadın hakkında zarar olduğundan o zaman­da talâk bid'at olmuştur. Çünkü; hayız halinde talâk verildiğinde talâk kendisinde vuku' bulan hayız iddete mahsub olmadığından kadının iddetini dört hayızla ikmâl etmesi lâzım geldiği cihetle ka­dını şu zarardan sıyânet için Cenab-ı Hak taharet halinde talâk vermekle emretmiştir. Çünkü; İslâmiyette hiç bir kimsenin zararı tecviz olunan şeylerden değildir.

Bu âyetin sebeb-i nüzulü; (Abdullah b. Ömer) hazretlerinin haremine hayzı halinde talâk vermesi olduğu mervidir.

Hulâsa; talâkın esası meşru' ve hâl-i taharette olması sünnet ve hâl-i hayızda olması bid'at olduğu ve talâkten sonra zevçle zev­ceden her biri yekdiğerini zarardan muhafaza için iddetin kemâl-i ehemmiyetle sayılması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ haremine talâk vermek isteyenlere talâk yerme­nin meşru' olduğunu ve ba'dettalâk tarafeyni zarardan vikaye için kadının iddetini saymak lâzım geldiğini beyandan sonra talâk üze­rine terettüb eden bazı ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbiniz olan Allahü Tealâ'dan korkun ve talâk verdiğiniz hatuna zulmetmekten çekinin ki îddctleri bitmedikçe onlara mah­sus olan evlerinden çıkarmayın ve onlar da sizin rızanız olmadıkça çıkmasnılar, illâ zinaya cesaret eder ve fuhşiyat işlerlerse çıkar­lar.]

Yani; aile arasında tehaddüs eden imtizacsızlığâ binaen, görü­len lüzum üzerine taht-i nikâhınızda olan karınıza talâk verdiği­nizde onların iddetlerini uzatmak ve nafakalarını vermemek gibi şeylerle onları zararlandırmaktan Rabbiniz olan Allahü Tealâ'dan korkun. Zira; o Ailahü Tealâ sizi ve kadınları kemâl-i terbiyeyle terbiye edip indinde cümleniz müsavi olduğu cihetle karının ko­casını ve kocanın da karısını zar arlandırmasına razı olmadığından talâk verdiğiniz kadını ızrar ederseniz onun mukabilinde Allah'ın kahrından korkun ve o talâk verdiğiniz kadınları talâk vermeden evvel kendilerinin bulundukları evden iddetini ikmâl edinceye ka­dar çıkarmayın. Zira; iddetten evvel onları.bulundukları odaların­dan çıkarmak zulüm olduğundan o gibi zulümden tevakki etmek lâzımdır ve onlar da o evlerden çıkmasmlar, illâ şol zamanda çık­sınlar ki talâk veren zevçlerine ve zevçlerinin diğer ailelerine, ev-lâd ü akrabalarına dil uzunluğu yapar ve bir takım açık ahlâksız­lıkta ve kötü sözlerde bulunurlarsa işte o vakit ailenin rahatım-te'-min için çıkarlar ve çıkarılmaları da lâzımdır. Zira; aile arasında imtizacı bozacak ahlâk-ı fâsidede veya namusu haleldar edecek açık fuhşiyatta bulunmak suretiyle haneden çıkarılmasına istihkak kesbettiğinden bu gibi sebeblerle çıkarılması zulüm olmadığı cihet­le bu gibileri iddetini ikmâl etmeden evvel evinden çıkaran zevç­ler nazar-ı şeri'de mes'ûl olmaz.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile talâk ve­rilen kadınların iddetlerini ikmâl edinceye kadar zevcin hanesinde kendilerine mahsus olan odada ikamet etmek hukuk-u meşruaları olduğuna işaret için Cenab-ı Hak Odalar manâsına olan büyüt lâf­zını hatunlardan ibaret olan zamire muzaf kılmış ve «onları evle­rinden çıkarmayın ve onlar da çıkmasmlar» buyurmuştur.

Karı ve koca arasında zevciyet devam ettikçe zevciyetin huku­kuna raiyet vacip olduğu gibi görülen lüzum üzerine vaki' olan ta­lâk sebebiyle zevciyetin zevalinden sonra dahi aynı suretle iddetin hitâmına kadar riayet etmek vaciptir. Binaenaleyh; oturdukları evin başkasının malı olması yahut bir gaasıbm gasbetmesi veya evin yıkılması veya kadının ahlâksızlığı gibi çıkması için bir zaru­ret messetmedikçe çıkarmak haramdır ve lâkin şu beyan olunan şeyler gibi çıkmasını icab eder bir sebebe mebni çıkarsa indallah zevç mes'ûl olmaz.

Cenab-ı Hak bu âyette zevçle zevce arasında tefrika vukuunda her iki tarafa lâzım olan vezaifi beyanla tarafeynin hukukunu mu­hafaza ve her birinin ahar üzerine zulüm ve teaddisini men'etmis ve bu babda hukuku ihlâl etmenin gazab-ı İlâhî'ye sebeb olacağına işaret için âyetin evvelinde ittika ile emretmiştir ki bundan sonra gelecek ahkâma riayet lâzımdır. Eğer riayet olunmazsa azabm nü­zulünden Ailahü Tealâ'ya iltica etmek elzemdir demeye işaret et­miş ve enva-ı ni'metîeri bilhassa hatunu vermekle insan için müm­kün olan her kemale isal eden Zat-ı Ülûhiyeti olduğuna işaret için «Allah'a ittika edin O Ailahü Tealâ ki, sizin Rabbinizdir» buyur­muştur.

Hulâsa; talâk vermiş olduğu kadını iddeti bitinceye kadar evin­den çıkarmamanın vacip olduğu ve eğer çıkarsa kadını istihkakın­dan men'le zulmetmiş olacağı ve kadının da iddetini ikmâl etme­den çıkmaması lâzım olduğu ve kadında fuhşiyata cesaret veyahut aile arasında imtizacsızlığa sebeb olacak kötü ahlâk bulunursa çı­karılmasında beis olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[2]

 

Vacip Tealâ zevçle zevce beyninde vâki' olan talâkı ve talak üzere terettüb eden iddeti ve iddete riayeti ve iddet zamanında ha­tunun süknâsmı ve ikâmet ettiği evde iddetin hitâmına kadar ha­tun için oturmak lâzım olduğunu beyandan sonra şu beyan olunan ahkâma riayet etmeyenler haklarında vaki' olacak zararı beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Şu beyan olunan ahkâm Allah'ın kullarına heyan ve riayet olunmasiyle emrettiği hudududur. Eğer bir kimse Allah'ın beyan ettiği hududunu tecavüz eder ve riayetten uzak tutarsa nefsine zul­metmiş olur. Ey talâk veren kimse! Sen ileride ne gibi şey olaca­ğını bilmezsin. jVle'mûl ki Cenab-ı Hak kadına talâk verdikten son­ra sende kadına karşı bir muhabbet halketmekle nedametini icâd eder.   Binaenaleyh; kadına dönersin ve aranızda bir çok faydalar husule gelir ve hüsn-ü imtizaç peyda olur.]

Yani; ey kadına talâk veren kimse! Şu talâk hakkında beyan olunan ahkâm-ı Ilâhi'ye kulları için Allahü Tealâ'nm şeriatında beyan ve ta'yin buyurup riayet edilmesini emrettiği hudud-u İlâ-hî'yedir. Binaenaleyh bu hududa riayet etmek; kullar üzerine va­ciptir. Eğer bir kimse şu hududdan birini yerine getirmez ve hila­fını işlerse muhakkak nefsine zulmetmiş olur. Ey talâka cesaret eden kimse! Sen talâktan sonra ne olacağını bilmezsin. Me'mûl ki talâktan sonra Cenab-ı Hak muhabbet halkeder ve aranızda ülfet hasıl olur da tekrar bir araya gelirsiniz. Şu halde talâkdan sonra kan kocanın yekdiğerinin kalbini kıracak muamelede bulunma­ması lâzımdır.

Ebussuud Efendi ve Nisâbûrfnin beyanları veçhile Allah'ın ta'yin ettiği hududu tecavüz etmek kul için bir cinayet-i azîme ol­duğuna işaret zımnında Zamir mevziinde Budûd lâfzı îsm~i Zahir olarak varid olmuştur. Çünkü hudud lâfzını ism-i zahir olarak tek­rar irâdm hikmeti; zulmün illetinin hududu tecavüz etmek oldu­ğuna işarettir. Yani ahkâm-ı İlâhî'ye haricine tecavüz eden kimse kendi nefsine gadretmiş olur. Çünkü ahkâm-ı Iiâhfyeyi terketmek; dünyada felâketini ve âhirette nıücâzâtmı mucib olacağından nefsi için zulümdür.

Vacip Tealâ talâk verecek kimsenin çok düşünmesine işaret ve tenbih için yani "ileride ne olacağını bilmezsin. Şu halde ahkâma dikkat et ve çok düşün acele etme» buyurmuştur. Çünkü; çok zamanda talâktan sonra me'mûl ki, Allahü Tealâ mu­habbet halkederek; beyninizde olan nefret ülfete tebeddül eder, aradan adavet kalkar yerine muhabbet gelir, bu gibi ahvâl her za­man görülmektedir. Binaenaleyh; gazab ve hiddet üzere talâk ve­renlerden nedamet etmeyen hemen yok gibidir. İşte şu esasa bina­en talâk verecek kimsenin bir talâkla iktifa etmesi lâzımdır ki, ica­bında karısına dönerek iki talâkla zabtedebilsin.. Üç talâkı birden vermek kerahettir. Çünkü; talâka nedamet ederse hülleden başka çare kalmaz ve hülleyi de herkes kabul etmediğinden Ömrü olduk­ça nedamet ve tehassür üzere bulunur.

Bundan evvelki âyette beyan olunan ahkâm karı koca arasın­da hâsıl olan imtizacsızlıktan dolayı beyinlerinde tefrika vukuun­da tarafeynin yekdiğerini ızrar etmemeleri ve istirahatlerini te'min eden ahkâma şamil olduğu cihetle gayet yüksek tabakadan' oldu­ğuna işaret için yüksek dereceye ve uzak mertebeye delâlet eden

( tittî ) lâfziyle işaret olunmuştur. Çünkü bu sûrenin evvelin­den buraya gelinceye kadar beyan olunan ahkâm; ahvâl-i içtimai-yeye ve bilhassa karı koca arasında vuku' bulacak ahvale müteal­lik olduğu cihetle ahkâm-ı şer'iyenin en yüksek tabakalanndandır. Zira insanın kendinden başfeasiyle muamelesi; esas itibariyle üçtür:

Birincisi; Allah'la kendi arasında cereyan eden. mua-mele-i ubudiyettir.

İkincisi; Kendi evlâdı, ailesi, baba ve anasıyla olacak muameledir.

Üçüncüsü; Ailenin haricinde akraba ve komşuları ve sair ebna-yı cinsiyle 'olacak muameledir.

İşte burada beyan olunan talâka müteallik mesâil-i aile arasın­da vuku' bulacak ahvalin ahkâmı ve esbab-ı istirahatlerini te'min için nazil olan kavaid-i ictimaiyeye müteallik olduğu cihetle en yüksek tabakayı teşkil eden ahkâm cümlesindendir. Hudud; Haddin Cem'idir: Hadd ; iki şey arasını ayıran ve birbirine karışmasına mani' olan süğura denirse de ahkâm-ı şer'iye helâli ve haramı birbirinden ayırdığı için denilmiştir.

Hulâsa; şu sûrenin evvelinden beri beyan olunan ahkâmın kulları için ta'yin olunan hudud-u Ilâhi'ye cümlesinden olduğu ve bu hududa riayet ehem ve elzem olduğundan riayet etmeyenlerin kendi nefislerine zulmetmiş olacakları ve talâk verecek olan kim­senin âkibette ne gibi şeyler zuhur edeceğini bilmediğinden talâk-da gayet ihtiyata riayet edilmesi lâzım olduğu bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette talâk veren kimsenin nedâmeti halinde talâktan rucuuna işaret etmişti.    Şimdi bu âyette ric'ati veya tefrikayı tafsil üzere beyan zımnında buyuruyor.

[Talâk verilen hatunlar iddetlerinin nihayetine yakın bir za­mana baliğ olup onlar için ta'yin olunan iddetin müddeti bitmek üzere bulunduğu vakitte isterseniz güler yüz, tatlı dil ve münasip bir nafakayla ric'at ederek yanınızda zevceniz olmak üzere alıko­yun veya isterseniz haklarım vermek ve zarardan esirgemek sure­tiyle talâktan hasıl olan firkatta devam edin. Gerek ric'at ve gerek firkat hangi cihet ihtiyar olunursa sizden adalet sahibi olan kimse­lerle o ciheti işhad edin ki töhmette vaki' olmayasmiz.] Zira; ric'ât veya firkata şahid bulundurmazsanız sonra aranızda niza' vâki' olub mes'ele mahkemeye aksettiği zaman halli müşkül olur. İşte şu eşkâlde vâki' olmamak için hakikati şâhidler huzurunda tesbit edin. [Ve ey şâhidler! Siz de şehadetinizi Allahü Tealâ'nın rızası için ikame ve edâ edin kî, tarafeynden birini iltizam ederek şeha-dette kusur etmeyin. İşte şu ric'at veya hüsn-ü muameleyle firkat ve bunları şâhidlerin huzurunda beyan etmek ve şahidlerin şeha-detlerini güzel edâ etmelerinden ibaret olan ahkâmın cümlesiyle Allahü Tealâ'ya ye yevm-i âhirete iman eden kimse va'zı kabul ve teemmül ve tefekkür eder.]

Yani; talâk verilen hatun iddetini ikmâle yaşlaştığı bir zaman­da siz muhayyersiniz. İsterseniz ric'at. yani hatuna yaklaşmak veya lisanla «Ben haremimden vazgeçmem» demek gibi ilm-j fıkıhta ba­yan olunan esbaptan birisiyle vermiş olduğu talâktan nedametle baki kalan bir veya iki talâkla hatunu imsak edersiniz. Ancak seran lâzım gelen bilcümle hukukunu muhafaza etmek, eşya ve emtiasını vermek ve sudur eden talâka nedametle onların yıkılan gönülleri­ni ta'mir etmek şarttır. Yahut aranızda râbıta-i muhabbet ve alâ-ka-i ülfet kalmadığı surette nazar-ı şeri'de mu'teber olan; tatlîk et­tiğiniz hatunlara eşyasını tamamen yermek ve iktidarınız nisbetinde yedinizde bulunan eşyalarından fazla mürüvvet ederek zarar,-landırmaksızm ayrılmaktır ki, sizde hakları kalmadığı gibi kalble-rinde olan hüzün ve elemleri ve sizden incinmeleri mümkün merte­be zail olsun.

Ric'at ve firkat suretlerinden herhangisi ihtiyar olunursa siz­den adalet sahibi olan kimselerin huzurunda olsun ve mes'eleye onları şahid kılın ki ric'at ettiğiniz surette talâk verdiği hatunla tekrar birleşiyor diyerek herkesin zem ve ithamına ma'ruz kalma-yasmız ve ayrıldığınız surette beyninizde münazaaya meydan kal­masın. Çünkü; şahid olmadığı surette ric'at ederse herkes tarafın­dan boşadığı hatunu yanında bulundurmakla zinayı ve haramı ir-tikâb ediyor diyerek itham olunduğu gibi firkat sureti şahidîer hu­zurunda olmasa kariyle kocadan birinin vefatiyle ölenin veresesi talâk vaki' olmadı ve aralarında zevciyet bakîdir diyerek irs da'va-sma kıyam etmekle niza' kapıları açılır ve tarafeyn o, nizam kat'ı için bir çok zararlar görür. Şâhidler de şehadet etmek icab ettiğin­de onlara tevdi' olunan şehadeti lâyıkı veçhüzere muhafaza edip ledelhâcce rıza-yı Bârî için saklamayarak güzel edâ etmeleri va­ciptir ki, hak yerini bulsun ve tarafeyn zarardan mahfuz kalsın. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak şahidlere hitab ederek «Ey şâhid­ler! Siz şehadeti icabında Allahü Tealâ'nın rızası için ikame edin» buyurmuştur. Şu beyan olunan ahkâmla yevm-i âhirete ve Allahü Tealâ'ya iman eden kimseler mütenassih ve mütteız olurlar. Çün­kü: Allah'a ve âhirete imanı olmayan kimse bu gibi ahkâma iltifat etmez ve ehemmiyet vermez ki mütteız olsun.

Bu âyette ecel ile murad; talâk verilen hatun için ta'yin olunan iddet müddetinin hitâmıdır. O müddet hitam bulunca zev­cin hatunu imsak etmesi yani kemafissâbık zevcesi olmak üzere hanesinde alıkoymakla külliyen müfarekat etmek beyninde mu­hayyer olması; hatun bir veya iki talâkla tatlik olunub hiç olmaz­sa bir talâk bakî kalan hatunda olur, yoksa üç talâkla tatlik olunan hatunda zevcin asla alâkası kalmadığından o hatunda zevç muhay­yer olamaz ve zevcin muhayyer olduğu hatunda bir veya i£i ta­lâkı baki olmakla alâkası olduğu gibi talâkın da sarahaten talâk lâfziyle vuku' bulan talâk-ı ric'î olması şarttır.

Su tafsilât üzere talâkta ric'at mümkün olmakla beraber hatun iddetinî bitirmeden evvel zevç tarafından hatuna yakın olmak ve­ya muamele-i zevciyenin mukaddem atından filen bir şey yapmak yahut lisanla «ben haremimden vazgeçmem» veya «talâktan ric'at ettim» gibi bir sözle ric'at etmek de lâzımdır. Amma bunlardan birini yapmaksızın hatun iddetini ikmâl ederse talâk, beynûnete inkılâb eder, zevcin ricatı fayda vermez. Binaenaleyh; hatunun re'-yine müracaatle iznini tahsile ve izin verdiği surette tecdid-i nikâ­ha muhtaç olur. Bu surette hatun eğer izin vermezse zevcin alâkası kalmaz ve diğer bir zevceyle nikâhlanabüir. Şu halde beyinlerinde müfârakat hasıl olur ve yekdiğerine karşı münasebat-ı zevciye kül­liyen kesilir ve hukuk-u zevciyeye âid olan mes'uliyetten araların­da hiç bir şey kalmaz. İşte şu esaslara binaen gerek ric'atm ve ge­rek külliyen müfarekatın sahiciler huzurunda olmasını Cenab-ı Hak emrediyor ki münaaza vukuunda mes'eleyi şahidler hail ü fasletsinler ve şahidlerin de âdil kimselerden intihab edilmesini emir buyurmuştur ki tarafeynin birini iltizamla yanlış şehadet ede­rek hak zayi' etmesinler ve bu gibi işlerin mahkemelerde yoluyla hükmolunabilmesi ancak şahidlerin adalet ve insaflarına bağlı ol­duğundan Cenab-ı Hak gahidlere şehadetlerini Allahü Tealâ için eda ve ikame etmelerini emir buyurmuştur.

Şu beyan olunan ahkâmın gayet ehemmiyetli ve riayet lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu ahkâma riayet ve bu ahkâmı kabul edenlerin Allah'a ve -yevm-i âhirete iman edenler olacağını beyanla ahkâma riayet etmeyenlerin azab-ı îlâhî'ye müstehak ola­caklarına da işaret etmiştir.

Hulâsa; talâk-ı ric'î ile mutallâka olan hatun iddetini bitirme­den evvel talâk veren zevcin ric'atle hatunu alıkoymak yahut ric'at etmeyip külliyen müfârekat etmek beyninde muhayyer, ric'at ve müfarekat mes'elelerini adaletle müttasıf şâhidler huzurunda yap­mak lâzım ve şahitlerin de şehadeti hiç kimsenin hatırına bakmak­sızın ancak Allah rızası için eda edip saklamamaları vacip ve bu ahkâma riayet edenlerin Allah'a ve yevm-i âhirete iman edenler olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerde bir çok ahkâmım beyandan sonra o ahkâma riayetle ittika edip hilafından ictinab edenlere mükâfat ihsan edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'nm ahkâmına riayetle ittika eden kimse! için Alîahü Tealâ hüzün ve elemden kurtulmasına sebep halkeder, me'-mûl etmediği ve hatır u hayâline gelmeyen cihetten merzûk eder.]

Yani; bir kimse bundan evvel beyan olunan ahkâmın cümlesi-; ne riayet eder ve bid'at olan üç talâkı birden vermekten ve hatunu zararlandırmaktan ve iddeti içinde ikamet ettiği evden çıkarmak­tan ve hudud-u İlâhî'yeyi tecavüzden . sakınmakla nefsini gazab-ı İlâhî'den muhafaza ederse o kimse için Allahü Tealâ korktuğu şey­lerden ve bilhassa zevçle zevce arasında hâsıl olacak fitnelerden kurtulmasına sebeb ve mahall-i halâs halk ve esbab-ı imtizaç ve istirahatı te'minle her ikisini s.eadete îsâl ve batırma gelmeyen hayalinden  geçmeyen yerden  merzûk eder.

[Eğer bir kimse Allahü Tealâ'ya işini havale eder ve bel bağ­larsa Allahü Tealâ o kimsenin her işine kâfidir. Zira; Allahü Tealâ her emrini mahalline ulaştırıcıdır. Çünkü; Allahü Tealâ her şey için bir mikdar-ı muayyen halketti. Binaenaleyh; bilûmum gam,  gussa, ferah ve surûr Allah'ın ta'yin ettiği mikdarı tecavüz etmez.]

Yani; bir kimse başkasına arz-i ihtiyaç etmeyerek zat-ı ulûhı-yetine tefviz-i umur eder ve esbabını işledikten sonra Allah'a te-vekkül-ü tamla mütevekkil olursa onun her işinde-Allahü Tealâ kâfi ve kâfildir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ o kulunu başkasına muhtaç etmez. Zira; Allahü Tealâ kulları hakkında vâki'- olan tak­dirini mahalline muhakkak îsâl ve enirini infaz edicidir. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının    e-fâlinde ve şâir her şeyde bir mikdâr-ı muayyen takdir buyurmuştur. Her şey o mikdarı tecavüz edemez ve her şeyin kaabiliyetine ve istibdadına göre bir vakt-ı muayyeni ve ecel-i kafisi olduğundan hiç birisi o vakt-ı muayyenin ilerisine gidemez.

Fahrî;Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet (Avî b. Malik-üipşcaî) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; Avf hazretlerinin oğlunu düşman esir etmesi üzerine huzur-u Resulullah'a gelerek oğlunun esaretinden ve fakr u ihtiyacından şikâyet edince Resulullah musibete sabır ve metanet ve Allah'a ittika ve kelime-i tayyibesine devam etmesini tavsiye buyurmuştu, Avf hazretleri emr-i Resulullah'a imtisâlen Resulullah'm nasihatini kabul ve kelime-i mezkûreye devam etti. Bir gün Avf'in oğlu düşmanı iğfal ederek yüz devesini ve diğer bir rivayette bir sürü koyununu ve bazı eşyasını iğtinam ederek gelip pederinin kapısını çaldı. Avf hazretleri kapıyı açıp da oğlunu bir çok emvâl-i ganimetle gelmiş görünce huzur-u Risalete gelerek oğlunun geldi­ğini ve bir çok emval-i ganimet getirdiğini söyledi ve oğlunun ge­tirdiği emvalin kendine helâl olup olmadığını istiftâ etti. Resulul-lah o malın helâl olduğunu haber verince bu âyet-i celile nazil ol­muştur. Yani demek oluyor ki (Avf b. Malik) in Allah'a ittika ve oğlunun esaretinden hâsıl olan hüzün ve eleme sabr ü tehammül ve kelirne-i tayyibesine devam etmesi üzeri­ne Allahü Tealâ me'mûl etmediği cihetten emval-i ganimete nail kılmakla fukaralıkdan hasıl olan ihtiyacını defi' ve oğlunun esa­retinden hâsıl olan gussa ve kederini onun kurtuluşuyla izâle ve oğlunu esir eden düşmanlara gaflet halketmekle oğlunu kendine kavuşturmasiyle gumûmunu surûra ve fakrını gınaya tebdil buyu­rarak korktuğu şeylerin cümlesinden kurtarıp umduğuna nail kıl­mıştır.

Şu vaad-i İlâhî cümle ehl-i takva hakkında câridir. Çünkü; i'tibar lâfzın umumuna olup sebeb-i nüzulün hususuna olmadığın­dan ittika sıfatı kimde bulunursa şu tebşirâta müstehak olur. Hat­ta Resulullah'm «Ben Kur'anda bir âyet bilirim ki nâs o âyeti ezber ederek devam etseler kâfi olur» buyurub bu âyeti tekrar be tekrar okuduğu; mervidir.

Hulâsa; ittika insanların korktukları şeylerin cümlesinden kurtulmasına ve hatırına gelmeyen cihetten merzûk olmasına se-beb olacağı ye Allahü Tealâ'ya mütevekkil olan kimsenin işlerine Allah'ın kâfi olduğu ve Allahü Tealâ'nm her emrini infaza kaadir olup bilfiil emrini infaz ettiği ve her şey için Cenab-ı Hakkın bir mikdar-ı muayyen takdir buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ kadınların hayız görenlerinin iddetini beyan bu-yurunca huzur-u risalette bulunan ashaptan (Müaz b. Cebel) «Ya Resulallah! Hayız erbabının iddetini bildik. Erbab-ı hayızdan ol­mayanların iddeti nedir?» ve diğer bir kimsenin dahi «sabiyye olanların iddeti nedir?» ve bir başkasının da «karnında çocuk olan­ların iddeti nedir?» demeleri üzerine su suâl olunan hatunların iddetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Talâk verdiğiniz nisvandan sol hatunlar ki onlar hayızdan kesilmekle çocuk getirmekten me'yııs oldular. Eğer onların iddet-lerinde şüphe ederseniz onların ve hiç hayız görmeyen sabiyye ha­tunların müddet-i iddetleri üç aydır ve üzerleri çocuklu olan ha­tunların gerek mutalleka olsun ve gerek kocaları vefat etmiş olsun iddetleri üzerlerinde olan çocukları döğuruncaya kadardır.]

Yani;" elli ellibeş yaşını tecavüz etmekle hayızdan ve çocuktan ümidi kesilmiş me'yus ve yaşlı olan kadınlara ve henüz sinn-i rüş-de baliğ olmamış sabiyye olanlara talâk verip de iddetinde şekke-derseniz onların iddetleri eğer talâk ayın bidâyesine tesadüf eder­se o ayın ibtidası ve ayın ortasına tesadüf ederse gün hesabiyle üç aydır. Ve üzerinde çocuk bulunan hatunlar gerek mutallaka olsun­lar-ve gerek kocaları vefat etmiş olsun onların iddetleri üzerlerinde olan çocuğu doğuruncaya kadardır. Binaenaleyh; gerek çocuğu doğurması firkattan yani talâktan veya vefattan bir çok zaman ve­ya az bir zaman sonra olsun vaz'ını müteakib diğer bîr kocaya va­rabilir. Çünkü iddetini ikmâlde i'tibar; çocuğun dünyaya gelmesi-nedir. Hamil zamanı gerek az gerek çok olsun. Zira iddetten mak-sad-ı aslî; nesebi zayi' olmaktan muhafaza ve hatunun rahminin evvelki kocasından kalma ulûk'tan hâlî olduğunu bilmektir ve bu maksat ise hamlini vaz'etmesiyle hâsıl olduğundan hamil sahibi olan hatunların iddetini beyanda vaz-ı hamilden başka bir müddet ta'yinine ihtiyaç görülmemiştir.

Hulâsa; yaşı elliyi geçtiğinden veya sahavetinden dolayı hayız sahibi olmayan hatunları kocaları boşadığmda iddetlerinin üç ay blub üzerinde çocuk olanların iddetlerinin o çocuğu doğuruncaya kadar jçjlduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ iddete müteallik bazı ahkâmını beyandan sonra, o ahkâma riayet edenlerin, mükâfatını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'a ittika eden kimsenin işinde    Allahü Tealâ kolaylık halk eder.]

[İste şu beyan olunan ahkâm; Allah'ın emridir. Sizin amel et­meniz için Allahü Tealâ size emrini ve emrinin muktazası olan ah­kâmını inzal etti.]

hır kimse Allah'a ittska ederse Allahü Tealâ onun gü-nahlarim kefaret eder ve onun sevabını büyütür.]

Yani; bir kimse ahkâm-ı İlâhî'yeye riayetle Allah'tan korkar ve ahkâmın hilâfına harekete cesaret etmezse Allahü Tealâ onun dünyevi ve uhrevi işlerinde kolaylık halkeder. Binaenaleyh; o kim­se daima hayra muvaffak olur ve işlerinde asla suûbet görmez. İşte şu beyan olunan ahkâmı amel etmeniz için Allahü Tealâ size inzal etti ki o ahkâma göre işinizi tanzim edesiniz ve bir kimse ki Re-sulullah'ın da'vetine icabetle iman vo emr-i Resulullah'a imtisal ile ibadet ve ahkâma riayet etmek suretiyle ittika eder ve Allah'tan korkarsa Allahü Tealâ onun günahlarım affeder. Zira hasenat; sey-yiatı giderir ve Allahü Tealâ onun ameline mukabil sevabını bü­yütür ve ecrini kat ender kat vermekle büyük ihsan eder.

Bu âyette gerek insanın işlerinde suhulet görmesi ve gerek günahının affolunması ittika etmesine ta'lik olunmuştur. Çünkü ittika nın manâ-yı aslisi; muharremattan'çekinmek ve Allahü Tealâ'dan korkusuna- binaen günah işlememek ve emirlere imtisal etmektir. Şu halde evamire imtisal ve nevâhiden içtinâb etmek ayn-i ittika demektir ve bu sıfat-ı ittika kimde bulunursa o kimse­nin sevabının büyük olacağı da vaadolunmuştur.

Hulâsa; ahkâm-ı İlâhî'yeye riayetle ittika eden kimsenin işle­rinde Allahü Tealâ'nın kolaylık halkedeceği ve şu beyan olunan ahkâmın kulların ameli için inzal olunduğu ve bu ahkâmla amel etmek sebebiyle ittika edenlerin günahlarının kefaret olunacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[7]

 

Vacip Teaiâ ittika edenlere büyük ecir olduğunu vaadettikten sonra ittikanm levazımından olan ahkâmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Talâk verdiğiniz kadınları kudretiniz nisbetin-de sakin olduğunuz hanelerde iskân edin ve onlar üzerine tâzyikât yapmak için hanelerinizden çıkarmakla ısrar etmeyin. Zira; iddet-leri içinde hanenizden çıkarmak onlar hakkında ayn-i mazarrattır.]

[Eğer onlar hamil sahibi olurlar yani üzerlerinde çocuk bulu­nursa hamillerini vaz'edinceye kadar intak edin ki sizin çocuğunu­zu taşıdıkları halde nafakalarını başkasından tedarike muhtaç ol­masınlar.] Zira; onların nafakası sizin üzerinize vaciptir.

[Onlar çocuğu doğurunca sizin için doğurdukları çocuklarını­zı emzirirlerse onlara emzirdiklerinin ücretini verin ve beyniniz­de çocuğun umur ve hususunda istişare ederek şer'a muvafık ve hayır olan şeyi yekdiğerinizde emredin ve şer'an güzel sayılan şey­lerle birbirinizi kandırın ve rızalaşın ki rızânın gayri bir şey teklif ederek çocuğun terbiyesine halel getirmeyin.]

[Eger çocuğu emzirmek hususunda çocuğun anası size güçlük gösterij sej anasından başka bir kadına emzirtin ki çocuk açlıkla za-sıh ve zengin olan serveti nisbetinde kadını ve çocuğu infak

[Ve eğer bir kimsenin rızkı dar olursa Allah'ın verdiği rızik ııisbetirlde çocuğa ve çocuğu emziren kadına infak etsin.]  Zira;

Allahü Tealâ hiç bir nefse teklif etmez, illâ verdiği bolluk ve aisbetinde teklif eder.] Binaenaleyh; o kimse fakr u zaru- korkmasın. Çünkü:

[Allahü Tealâ yakında fukaralık zahmetinden sonra zenginlik rahatını ve kolaylığını halkeder.] Binaenaleyh; zorluk kolaylığa, mihnet rahata, zaruret vüs'ata ve darlık bolluğa tebeddül eder.

Vacip Tealâ bu âyette yedi nevi' hüküm beyan etmiştir : Birinci hüküm; İnsanların talâk verdikleri hatun­ları iddetini İkmâl edinceye kadar kendi hanelerinde oturtup onla­rı evlerinden dışarı çıkarmak suretiyle daraltmamak ve zararlan-dırmamaktır. Çünkü talâk verilen hatunun iddeti; talâk veren zevc-den rahminde çocuk varsa zevcin çocuğunun nesebini muhafaza için haps-i nefsedip başka kocaya varmaması mücerred zevcin hu­kukunu muhafaza etmektir. Zevce zevcin menfaati uğrunda iddet beklediğinden onların oturacakları mahalli zevcin te'min etmesi vaciptir. Binaenaleyh; zevç gazabına tebaivyet ederek iddetini ik­mâl etmeden evinden çıkarmak kadmı ızrar olduğundan haramdır. Zira; kendi menfaati mukabilinde haps-i nefisle zararlanan kadının zararına mukabil onun süknâsını ve nafakasını temin etmek lâzım­dır. Çünkü menfaat; mazarret mukabilidir. Gerçi boşadığı bir ka­dını beslemek ve evinde oturtmak zevç için bir zararsa da nesebini muhafazadan ibaret olan menfaata mukabil bu zararı ihtiyar zaru­ridir. Kezalik iddetini ikmâl edinceye kadar haps-i nefsetmesi ka­dın için bir zarardır. Bu zarara mukabil nafakasını ve süknâsını zevcin temin etmesiyle bu zararın telâfi olunması kadın hakkında bir menfaattir. Binaenaleyh; zarar ve menfaat her ikisi de yalnız bir tarafa münhasır olmayıb her iki tarafın zararları mukabilinde menfaatleri ve kezalik menfaatleri mukabilinde zararları olduğu cihetle bu hükm-ü İlâhî ayn-i adalettir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak insanlara ve bilhassa Şeriat-i Muhammediyeyi kabul eden ehl-i imâna hitab ederek «siz boşadığmız hatunları kudretiniz nisbetinde kendi oturduğunuz mahallerde oturtun ve onlar üzerine tazyikat icra etmek için onları evinizden çıkarmakla zararlandırraayın>j bu­yuruyor.

İkinci    hüküm;   Talâk verilen kadının üzerinde çocuk olmakla hamil sahibi olursa hamlini vaz'edinceye kadar onun nafakasının talâk veren kimse üzerine vacip olmasıdır. Çünkir, kadı­nın hamlini vaz'edinceye kadar haps-i nefsetmesi mücerred zevcin menfaati için olduğu cihetle zevcin üzerine onun nafakası vacip ol­muştur. Binaenaleyh; zevd bu nafakayı vermekle kadına hizmet et­miş olmayıp ancak çocuğunu muhafaza sebebiyle kendi nefsine hiz­met etmiş olduğu cihetle nafakayı vermek, uhdesine terettüb eden vazifeyi yerine getirmekle kendini vebalden ve kadını da gadirden kurtarmakla ittika ve emr-i İlâhî'ye imtisal etmiş oluyor. Binaen­aleyh; Cenab-ı Hak bu gibi hâdiselerle mübtelâ olanlara hitaben «Eğer boşadığımz kadınlar hamil sahibi olurlarsa hamillerini vaz'e­dinceye kadar siz onların nafakasını verin»  buyurmuştur.

Üçüncü hilkilm ; Eğer kadınlar doğurdukları çocuk­larını emzirecek olurlarsa, çocuğu .emzirmesi mukabilinde ücretle­rini vermeleri ve çocuğun terbiyesi hususunda ana, ve babanın is­tişare etmeleri ve ma'rufat dairesinde yekdiğerine emretmeleri vaciptir. Çünkü; talâk sebebiyle aralarında olan rabıta-i nikâh zail olunca boşanan kadın yabancı olduğundan emzirmesine mukabil ücrete müstehak ve ücret istemeğe hakkı vardır. Zira; çocuğun . iaşesi ve sair masarifi babası üzerine vaciptir. Çünkü; çocuğun ne­sebi pedere âid olduğundan nıeşekkati dahi pedere aittir. Binaen­aleyh; kadın çocuğun anası olduğu cihetle meceânen emzirmesine cebrolunmaz ve ücret istemekten de men'olunamaz. Şu halde ta­rafeynin şer'a, akla ve âdet-i nâsa muvafık surette yekdiğerine em­retmek, mülayim bulunmak ve rızalarım tahsil etmek lâzımdır ki yekdiğerini gazaplandırmak suretiyle çocuğun hukuku zayi' olup emr-i terbiyesi haleldar olmasın. Çünkü;.pederi nafakasını ve üc­retini vermemekle çocuğun validesini ızrar etmek kasdederse anası da babasına kızarak çocuk hakkında merhametsizlik eder ve çocu­ğun terbiyesine ve emzirmesine dikkat etmez. Şu halde arada zayi olan çocuk ve çocuğun hukuku olur. İşte şu esasa binaen peder ve valide yekdiğerine karşı hüsn-ü muamelede bulunurlar ve herkes hakkına razı olur ve aharı zarardan vikaye ederse çocuğun rahatını te'min etmiş olurlar. Binaenaleyh;. Cenab-ı Hak bu gibi çocukların pederlerine hitab ederek «Eğer boşadığımz hatunlar çocuklarınızı emzirecek olurlarsa yabancı kadm gibi onların ücretlerini verin ve beyninizde ma'rufat veçhüzere istişare ve birbirinize mülâyemetie emredin» buyurmuştur.

Dördüncü  hilk ilm ; Eğer çocuğun anası emzirmek mukabilinde ücretini pederin altından   kalkamayacağı bir surette teklij eder ve söz dinlemeyerek suûbet göstermekte inad ederse zevç kudreti nisbetinde başka bir kadına emzirtmekte muhayyer­dir. Zenginin serveti ve fakir olan kivısenin de kudreti nisbetinde infak etmesi vaciptir. Çünkü; ücretde tarafeyn yekdiğerinin kudre­tine riayet etmesi ve kudretleri nisbetinde teklifatta bulunması lâ­zımken kadının zevcin kudreti fevkinde teklifte bulunarak işi güç­leştirmesi zevcin muhayyer olmasını icab ettiğinden zevç kudreti nisbetinde başka bir kadına münasib    ücretle emzirtebilir.    Zira Hak; babanındır, kadının bir şey demeye ve men'etmeye hakkı yok­tur. Çünkü; emsalinden ziyade ücret istemekle hakkını iskat etmiş­tir. Binaenaleyh; çocuğun babası istediğine emzirtebilir.    İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak bu gibi müşkülât ihdas edenlere hitab ederek «Eğer hatun tarafından fazla ücret istemekle güçlüğe tesa­düf ederseniz o çocuğu anasından başka bir kadına emzirtebilirsi­niz» buyurmuştur.

Beşinci hüküm; Zengin olan kimseye zenginliği nis­betinde ve rızkı dar olana da Allah'ın verdiği rızıh nisbetinde in-fakın vacip olmasıdır. Çünkü; herkes elinde bulunan mikdan ya­par ve onun fevkinde bir şey yapamaz, aparsa da bir çok zahmet­lerle yapabileceğinden Cenab-ı Hak herkesin hâline göre yapması­nı beyan buyurmuştur. İnsanların halleri de ikiden hâlî olamaz ki Zengin veya Fakirdir. Binaenaleyh: Vacip Tealâ çocuğu emzirecek kadına ücret ve nafaka olarak verilecek şeyin verecek kimsenin ha­line göre olacağını beyan sadedinde «gmâ ve vüs'at sahibi olan kimse gınasından ve rizkı dar olup fakır olan kimse de Allah'ın o kimseye verdiği rızık nisbetinde infak etsin»' buyurmuştur.

Altıncı hükmüm ; beşinci hükmün illetidir ki Allahü Tealâ hiç bir nefse teklif etmez, illâ verdiği kudret nisbetinde tek* lif eder. Çünkü kudretin fevkinde teklif mümteni'dir. Zira; bir in­sana yapamayacağı bir şeyi teklif etmek abesten başka bir şey de­ğildir. Meselâ fakır olub yevmiye kazancı beş kuruş olan bir kim­seye «sen yevmiye yüz kuruş vereceksin» demenin faydasız bir şey olacağında şüphe yoktur. Çünkü; beş kuruştan başka bir şeye ma­lik olmayan kimsenin yüz kuruş vermesi mümkün değildir. Bina­enaleyh böyle bir teklif caiz olmadığından bu gibi teklif abesten başka bir şey olamaz. Zira bir faydayı müfid olmaz.

Yedinci hüküm; Vacip Tealâ]nın güçlükten sonra kolaylık halk etmesidir. Çünkü; ekseri ahvâlde insanlardan had­dini bilmeyen ve kendinde varlık gören insanlara haddini bildir­mek ve aczini i'tiraf ettirmek üzere Aliahü Tealâ insanların işle­rinde güçlük halketmekle acizlerini ikrarla imtihan ettikten sonra o işte kolaylık halketmekle mesrur etmek âdet-i İlâhî'ye cümlesin­den olduğuna bu cümle-i celileyle işaret buyurmuş ve fakir olanla­rın fakr u zaruret müşkülâtından kurtulmakla servet, gına ve ko­laylık rahatına nail olacaklarını beyan etmiştir. Binaenaleyh; fa­kir olanlar, zenginler gibi ziyadece mürüvvet edemediğine me'yııs olmasın. Zira fakrından sonra Aliahü Tealâ ona da gına verir ve arzusu veçhile infak eder demektir.

Hulâsa; kocaları tarafından talâk verilen kadınların talâk ve­ren kimsenin kudreti nisbetinde iddetini ikmâl edinceye kadar onun evinde ikamet etmesi lâzım olduğu ve talâk veren kimsenin iddetini ikmâl etmeden kadını ikâmet ettiği evden çıkarmakla ız­rar etmemesi ve talâk verilen kadın gebe olursa çocuğu doğurun-caya kadar nafakasının boşayan kimse üzerine vacip olduğu ve ço­cuğu emzirmek bedelinde kadının ücrete müstehak olduğu ve o üc­reti vermenin peder üzerine vacip ve boşanan kadınla boşayan ko­canın çocuğu emzirmek ve rahat ettirmek gibi çocuk hakkında menfaat olan şeyleri düşünerek istişarenin lâzım ve vacip olduğu ve eğer çocuğun anası emzirme karşılığında emsalinden ziyade üc­ret isterse zevcin başka bir kadına çocuğu emzirtmesine müsaade olduğu ve herkese kudreti nisbetinde emzirtmek vacip olub Aliahü Tealâ'nm her nefse kudretinin fevkmda bir şey teklif etmediği ve her zorluktan sonra Aliahü Tealâ'nm bir kolaylık halkedeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[8]

 

Tealâ zevçle zevcenin bir arada bulunmalarına ve bu ictima'dan sonra aralarındaki muhabbetin nefrete inkılâb etmesiyle vuku' bulan ayrılığa ve bu ayrılıktan sonra yekdiğerine karşı olan haklarına ve aralarından hasıl olan çocuğun nafakasına ve kadının iddetine ve ücretine müteallik ahkâmı beyandan sonra bu gibi ah-kâm-ı şer'iyeye riayet etmeyenler hakkında cereyan eden ve ede­cek ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Çok karye ahalisi Rablerinin ve onları irşad için gönderdiği Resullerinin emirlerinden i'raz eder ve emirlerin haricine çıkarlar. Binaenaleyh; Biz Azimüşşân onları küçük ve büyük, az ve çok iş­lerinden muhasebe ederiz ve hiç görülmedik ve hatır u hayallerine gelmedik azapla azab ederiz.] Şu halde :

[Ehl-i karye günahlarının vebalini ve şiddetini tadar ve em­rinin sonu zarar olur, zarardan başka bir şey göremez. Binaena­leyh; Aliahü Tealâ onlar hakkında şiddetli azabını hazırladı.]

Yani; çok karye ve belde ahalisi nefislerine ve şeytana uyarak hakikatte kendilerini yaratan ve terbiye edip nemâlandıran Rable­rinin emrine ve kullarını irşad için taraf-ı İlâhî'sinden göndermiş olduğu Resullerinin emirlerine itaat etmeyerek isyan ederler. On­lar bu minval üzere isyan edince biz onları şiddetli hesapla muha­sebe ve dünyada hatır u hayallerine gelmeyen ve emsali görülme­yen açlık, susuzluk, düşmanın kılıcı ve saire gibi büyük azapla azab ederiz. Binaenaleyh; o karye ahalisi günahlarının şiddetini ve aza­bını tadarlar ki bedenlerinden o azabı görmedik hiç bir yerleri kal­maz ve o gibi köylerin ahalisinin âkibet-i emirleri yani işlerinin sonu zarardan ibaret olmuştur ve onlar için âhirette Aliahü Teala şiddetli azap hazırlamıştır. Çünkü; Allah'ın ve Resullerinin emir­lerine muhalefetin ve isyanın neticesi zarar olup, o zarar üzerine bir takım azaplar husule geldiği için onların âkibet-i emirlerinde, zarardan başka bir şey yoktur. Binaenaleyh; bu misilli karye ahali­sini karşılayacak dünya ve âhirette azaptır ve azaptan başka bir şey göremezler.

Hesap ve azab-ı şedid âhirette olacaksa da bunların- olacağı muhakkak olduğuna işaret için Mazi sigası vârid olmuştur.

Emr-i İlâhî'den i'raz edip o emrin haricine çıktı demektir. Hesab-ı şedîd.ve azab bu emri kabulden i'raz üzere te-rettüb ettiğinden hesabın ve azabın illetidir ve kıyâs-ı takriri şöy­ledir : «Biz ehl-i karyeyi şiddetli muhasebe ederiz. Zira; eh]-i karye Rablerinin emirlerinden i'raz ettiler. Her kimseler ki Rablerinin emrinden i'raz edeler, biz onları şiddetli muhasebe ederiz. Binaen­aleyh; ^jHl-i karyeyi biz şiddetli muhasebe ederiz» demektir.

Emsali görülmemiş herkesçe meçhul bir azapla azab ederiz demektir. Bu azabın sebebi de emr-i İlâhî'den i'raz etmektir ve kıyas-ı takriri şöyledir : .«Ehl-i karyeyi biz emsali görülmedik azapla azab ederiz. Zira; ehl-i karye Rablerinin emrinden çıktılar. Her kimseler ki Rablerinin emrinden çıkalar, onları biz emsali gö­rülmedik azapla azab ederiz. O halde ehl-i karyeyi biz emsali gö­rülmedik azapla azab ederiz» demektir. Kezalik amellerinin veba­lini tatmak ve akibet-i emirlerinin zarar olmasının illeti de emr-i İlâhî'yi tecavüz etmektir.

Bu âyette Vacip Tealâ kendinin ve resullerinin emirlerinden i'raz edip emrin haricinde iş yapan ve emre itaat etmeyen ehl-i karye için beş suretle azab edeceğini beyan buyurmuştur :

Birincisi: şiddetli muhasebedir. Çünkü; muhasebenin şiddeti hesabın doğru olmamasından neş'et ettiği cihetle hesapta sıkıştırmak ayni azab olduğu gibi ileride muazzeb olacağına da de­lâlet ettiği cihetten de azaptır.

ikincisi; Emsali görülmedik azapla azab olunacakları­dır. Zira!;]insan için Rabbisinin emrine itaat ve peygamberinin da'-vetine ipbet etmemekten    daha büyük bir cinayet olmadığından en büyük ve kimsenin bilmediği azapla azab olunacaklarını beyan buyurmuştur.

Üçüncüsü ;. Elil-i karye kendi amellerinin vebalini ta­dacaklardır. Çünkü; emrin haricinde her ne izleseler şeriata mu­halif olduğu cihetle o muhalif amelin şiddetini ve acısını elbette tadarlar.

Dördüncüsü; Akibet-i emirlerinin zarardan başka bir şey olmayıb ancak zarar olmasıdır. Çünkü; insan kendini halkedip cümle ni'metlere garkeden Rabbisinin ve O Rabbisinin kullarını irşad için gönderdiği resullerinin emirlerine itaat etmeyince o emir­lerin haricinde her ne yapsa zarardan ibaret olur. Zira; gerek emr-i İlâhî, ve gerek emr-i Resul ayn-i menfeat olduğu cihetle onun hi­lâfında hareketinin elbette aynı mazarrat olacağında şübhe yoktur.

Beşincisi; Emr-i İlâhî hilâfında hareket edenlere âhi­rette Allahü Tealâ'nm şiddetli azap hazır hamasidir. Çünkü; Rabbi-sine isyan eden bir kimsenin dünya ve âhirette istihkakı azaptan başka bir şey değildir. Binaenaleyh her nereye gitse onu karşıla­yacak; züll ü meskenet ve azaptır.

Hulâsa; emr-i İlâhi'eten çıkan bir kavmin cezası şiddetli mu­hasebe ve emsali görülmedik azab olduğu ve o kavim fena işlerinin vebalini tadacağı ve işlerinin sonu zarardan ibaret olacağı ve onlar için şiddetli azabın hazırlandığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ emr-i İlâhî'ye karşı isyan edenlere vaki1 olacak azabı beyandan sonra o azaptan halâsın çaresini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İttika edin Allahü Tealâ'ya akıl sahibi olan mü'minlerî]

[Muhakkak Allahü Tealâ size Kur'am inzal etti.]

[Ve size Resul gönderdi ki, o Resul sizin üzerinize açık âyet­lerini okur.]

[O Resul mü'min olanları ve amel-i salih işleyenleri dalâlet karanlıklarından hidayet aydınlıklarına çıkarsın.]

Yani; günahkârlar üzerine hesab-ı şedîd ve azab-ı medîd nazil olacak olunca ey akıl sahibi nıü'minier! Siz AUahü Teaiâ'ya isyan etmekten nefsinizi vikaye ve Allah'ın gazabından haşyet edin ve günahınız sebebiyle helak olmaktan korkun ve korkmanız lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ menfaat ve mazarratınızı, dünyevi ve uhrevi halâsınızı size bildirecek Kur'anı inzal etti ki siz onunla amel ede­rek gazaptan kurtulasımz ve rahmete nail olasınız. Çünkü; Kur'an size yarayacak cümle ahkâmı beyan ettiğinden onunla amel etmek Allahü Teaiâ'ya ittikanın aynıdır. Binaenaleyh Kur'anla amel eden; uhdesine terettüb eden vazifem, ittikayı îfa etmiş olur ve size Al­lahü Tealâ Resul gönderdi, o Resul sizlere Allahü Tealâ'nm helâli ve haramı beyan eden âyetlerini tilâvet eder ki, ihlâs üzere iman edip salâh üzere amel edenleri zulmet-i küfürden nûr-u imana ve zulmet-i" şüpheden nur-u yakîne ve zulmet-i cehilden nur-u ilme çıkarmakla irşad etsin.

Bu âyette hitab ehl-i imana olduğu cihetle ittika ile mu-rad; küfürden başka günahlardan sakınviaktır. Çünkü ehli iman­da küfürden ittika esasen hasıl olduğu için küfürden ittika ile emir onlar hakkında hâsılı tahsil olduğu cihetle bu makamda ittika; küfrün gayri günahlardan ittika edin demektir. Yani «imanınız se­bebiyle küfürden ittika ettiğiniz gibi sair günahlardan da ittika edin>> manasınadır.

Akıl sahibi olan ehl-i imanın günahlardan elerinin vacip olmasıdır. Çünkü; ehl-i iman nasıl ki imanlan sebebiyle küfürden nefislerini vikaye ettilerse imanın mukta-zası sair günahlardan da nefislerini muhafaza etmeleri lâzımdır.

j/cinci hüküm; Allahü Tealâ'nın ehl-i imana ahkâ­mım beyan için Kur'anı inzal etmesidir. Çünkü; ehl-i imanın he­lâl ve haramı, cevaz ve adem-i cevazı bilmeleri muhkem bir kitab-la olabileceğinden kullarına lûtf u ihsan ve zikr-i cemil olan. Kur'­anı, amel etmeleri için inzal ettiğini beyan etmiştir.

Üçüncü hüküm; Kur'anı nâsa tilâvet edecek Resul gönderdiğini beyan etmesidir. Çünkü.; taraf-ı îlâhî'sinden halkın menfaat ve mazarratım beyan için göndermiş olduğu kitabım hal­ka tebliğ edecek bir vasıta lâzım olduğundan Cenab-ı Hak Resulü­ne tebliğa ve kitabının ahkâmını nâsa öğretmeye me'mur ettiğini' beyan buyurmuştur.

Dördüncü hüküm; Resulü göndermekten maksad-ı aslî O Resulün Kur'anı ta'lim etmesiyle ehl-i imanı zulümat-ı da­lâletten nur-u hidayete çıkarmak olduğunu beyan etmesidir. Şu halde bu âyette kemâl-i tertibe riayetle beraber Vacip Tealâ insa­nın vazife-i asliyesini ve o vazifeyi îfaya lâzım gelen esbabı ve va­zifeyi edadan maksadı beyan buyurmuştur. Çünkü insan için her şeyden evvel lâzım olan; emre tamamiyle imtisal ve nehiyden ke­maliyle içtinaptan ibaret olan ittikadır. Zira; ittikanın maddi ve manevi, dünyevi ve uhrevi insanivher belâdan kurtaracağına işaret için Cenab-ı Hak her şeyden evvel ittika ile emretmiştir. İttikanın akıl sahibi olan mü'minlerde olması lüzumuna işaret için ittika ile emrini akü sahibi olan mü'minlere tevdh buyurmuştur. Bundan son­ra ittikanın ahkâmını alacak ve ahkâmı mazbut olarak kalacak bir kitabın vücudu lâzım olduğundan Cenab-ı Hak ittikanın ahkâmını beyan eden Kur'an-ı Kerim'i insanlara inzal ettiğini beyan buyur­muştur. Kur'anı insanlara tebliğ ve ahkâmını beyan edecek bir Resulün vücudu lâzım olduğu cihetle insanlar üzerine ahkâmını açıktan beyan edici âyetlerini tilâvet eder Resul gönderdiğini be­yan buyurmuştur. Resulün gayet büyüklüğüne ve şanına ta'zim lâzım olduğuna işaret için Resul lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle Nekre olarak vârid olmuştur. Kur'anı inzal etmek ve Resûlu gön­dermekten maksad; ehl-i imanı zulümat-ı cehilden nûr-u irfana çıolduğunu beyanla Kur'anın muktezâsiyle amel ve Resule !vâcip olduğuna işaret buyurmuştur.[10]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanı ittikaya da'vetten sonra ittikanın hâsıl jıeticeleri  beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse ki Allahü Tealâ'ya iman eder ve amel-i sâlih işler­se o kimseyi Allahü Tealâ altından ırmaklar akar Cennetlere id­hâl eder ve onlar da ebeden kalıcı oldukları halde Cennet'e girer ve rahat ederler. Hâli böyle olan kimse için Allahü Tealâ ne güzel rızık halketti ve rızkı ne güzel oldu.]

Yani; Allah'ın âyât-ı beyyinatmda beyan ettiği veçhile iman edip de riyasız ihlâs üzere amel eden kimseyi Allahü Tealâ Cen­netler idhâl eder ki, o Cennet'lerin altından ırmaklar akar ve en-va'ı zevk u safayı cami'dir ve nefsin her istediği vardır. Amel-i sa-lihle beraber iman eden mü'minler ebedi zevk u safa içinde Cen-net'te kalıcılardır. Zira; Cennet'in ni'meti dâimdir. Dâim olan ni'-mete nail olan kimse ise o ni'metten mahrum olmaz. Mü'min ku­lunun rızkını Allahü Tealâ ne acayib güzel kıldı. Çünkü; Aîlahü Tealâ onları dünyada ibadet ve âhirelte sevabln merzuk kılmıştır ki bundan daha güzel nzık olamaz.

Bu âyette .Cenab-ı Hak Cennet'e girip zevk u safaya nail olma­yı amel-i sâlihle beraber iman'a ta'lik buyurmuştur. Çünkü; amel­den mücerred imanla mü'min olan kimse Cennet'e girer ve lâkin derecat-ı âliyata nail olamaz ve imandan âri olan amele i'tibar yok­tur. Binaenaleyh hem Cennet'e girmek hem de büyük derecelere nail olmak amel-i sâlihle beraber iman sahibi olan mü'minlere mü­yesserdir. İşte şu esasa binaen Cenab-ı Hak altından ırmaklar çereyan eden köşkleri, sarayları, bağları ve bahçeleri amel-i sâlihle beraber iman eden kullarına vaadetmiş ve bu gibi kimselerin rızık-larmm gayet güzel olacağım da ilâve eylemiştir. Çünkü; Cennet'in ni'meticri tükenmez ve arkası kesilmez, her saatde her mü'min is­tediğini yer, istediğini giyer, istediği yerde gezer ve arzu ettiği kimseyle ülfet eder. Bundan daha ziyade güzel rızık olabilir mi?

Bu âyette Vacip Tealâ insanları imana ve amel-i salih işleme­ye iki cihetle teşvik buyurmuştur :

Birincisi; Mü'min âmillere insanların seveceği ve gön­lünün eğleneceği bol sularla altından nehirler cereyan eden Cen-net'lere idhâl edeceğini ve onların da o Cennetlerde ebedi kalacak­larını beyan etmesidir. Çünkü; böyle bir saadet-i ebediyeye sebeb olacak imana ve amele, cüzî aklı olanların sa'yedecekleri şüphe­sizdir.

ikincisi; İmanı ve amel-i sâîihi olan kimselerin -rızk­larının gayet güzel olacağım beyan etmesidir. Zira; aklı olan kim­senin güzel rızkın esbabına sa'yedeceği tabiidir.

Hulasa; Allah'a imanla beraber amel-i sâlih-işleyen kimselerin Cennetlere dahil olacakları ve ebeden Cennet'te kalacakları ve o gibi kimselerin rızıklarını Allahü Tealâ'nın güzel kılacağı bu âyet­ten müstefad oian fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ ehl-i imanı Cennet'e idhâl edeceğini ve rızıklarını gayet güzel kılacağını beyandan sonra istediği kulunu saadete îsâle kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tcalâ sol Zat-ı Eceli ü A'lâ'dır ki, O Zat-ı Lâtif yedi kal gökleri ve arzdan da o göklerin emsali yedi iklimi halketti.]

[Yer ve gökler arasında vahy-i İlâhî ve emr-i Sübhanî nazil olur ki, o nazil olan emirler sebebiyle Allah'ın her şey üzerine kaarîir olduğunu siz bilesiniz.]

[Ve şunu da bilmelisiniz ki, AHahü Tealâ muhakkak ilmiyle her şeyi ihata etmiştir.]

Yani; Allahü Tealâ imanla beraber amel-i sâlih işleyen kim­seleri Cennet'ine idhâl eder ve rızıklarmı güzel kılar. Zira; Allahü Tealâ sol Zat-ı Eceli ü A'lâ'dır ki, kudret-i kâmilesi icabı Zatına âid olan yedi sıfât-ı kadîmesi adedince yedi tabaka gökleri halket-ti, meleklerle ervâh-ı mücerredeye mesken kıldı ve âlem-i süflî olan arzdan gökleri adedi kadar yedi iklim olan arzı halketti ve Allahü Tealâ'nın her şeye kaadir olduğunu sizin bilmeniz için yer­le gökler arasında kaza-yı İlâhfnin cereyanı üzere emr-i İlâhî na­zil olur. Çünkü; semadan melek vasıtasiyle enbiyaya vahiy gelip kullara tebliğ olunduğu gibi Sema-yı ülyâdan Arz-ı süflaya Al­lah'ın emirleri her zaman nazil olur. Hatta yağan yağmurlar ve yerden hâsıl olan otlar, ağaçlar ve hayvanlar cümlesi emr-i İlâhî ile vucûd bulur ve kudret-i îlâhî'yeyle her birerleri hey'etleri ve isti'dadları veçhile halkolunur. Çünkü; âlem-i semadan yer yüzüne inen maddi ve manevi feyz u bereketten âlem-i süflî olan arz ve arzda bulunan mahlûkat isti'dad ve kabiliyetlerine göre müstefid olurlar. Binaenaleyh; semadan yağan yağmurlar sebebiyle yer yü­zünde bir takım acaib ve garaibi cami' ve akıllara hayret verecek şeyler halkolunduğu cihetle yer yüzünün semaya merbut olduğu görülür.

Sema cihetinden yer yüzüne inen emirler, kaza ve kader mah­lûkat hakkında daima zuhur edip durduğundan âlem-i süfliyat te­beddül ve tegayyüre ma'ruzdur ki her zaman  herkesin gördüğü veçhile mahlûkattan bazıları hayata, diğer bazıları da memata, bazısı selâmete ve diğer bazısı helake mahkûm olur.

Allahü Tealâ'nın emrinin, kaza ve kaderinin şu minval üzere cereyan etmesi ve insanların bunların eserlerini gûna gûn acîb ah­vâl üzere görmesi ve her gün bin türlü ahvâlin tebeddül etmesi; Allah'ın kudret-i kâmil esini ve kudretinden hariç bir şey olmadı­ğını ve ilminin her şeyi ihata edip ilminden hâriç bir şey bulun­madığını sizin bilmeniz içindir. Yani bunların her birinden Al-3ah'm kudretini ve ilminin ihatasını insanlar istidlal etsinler için her birinin asarını hariçte göstermiştir.

Vacip Tealâ bu âyette eserden müessire istidlalin vacip oldu­ğuna işaret buyurmuştur. Çünkü; göklerle yer kudret ve ilmin ese­ridir. Bunların halkolunması insanların Allahü Tealâ'nın her şeye kaadir ve ilmi her şeyi ihata ettiğini bilmeleri için olduğunu be­yan etmek: eserden müessire istidlal lâzım olduğunu beyan etmek­tir. Çünkü; kudreti olmayan bir zat bu kadar cesamet sahibi olan gökleri ve yeri halk edemez. Kezalik ilmi olmayan bir kimse se-mavat ve arzı halkedemediği gibi onlarda olan sanayi'-i acibeyi icad edip meydana getirmesi mümkün olamaz. Zira; ilmi olmayan cahildir, kudreti olmayan âcizdir. Binaenaleyh; âciz ve câhilden bir şey sudur edemez. Halbuki Allahü Tealâ şu görülen asâr-ı ul­viye ve süfliyeyi ve bunların aralarında olan bir çok mevcudatı meydana getirmiştir. Bunların her birinde olan sanayi'-i garibe kudretsiz ve ilimsiz olamayacağından mahlûkatın her zerresi Al­lahü Tealâ'nın ilmine ve kudretine açıktan delâlet eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âlem-i ulvide olan yedi yıldız­dan her birlerinin te'siri yer yüzünde ayrı ayrı birer iklimde zu­hur ettiğinden ve her iklime zuhuratı i'tibariyle ayrıca bir arz ta­bakası denmeye seza ve lâyık olduğundan yedi iklime yedi kat arz denmiştir. Binaenaleyh-; Cenab-ı Hak bu âyette «Allahü Tealâ yedi kat semayı ve onların misli arzdan da halketti» buyurmuştur ki sema yedi olduğu gibi arz da yedi demektir. Vacip Tealâ semanın arza; arzın da semaya adet cihetinden müşabehetleri olduğu gibi devam ve intizam cihetinden de yekdiğerine merbut olduğuna dahi onlar arasında emr-i îlâhî'nin nazil olduğunu beyanla işaret et­miştir.

Hulâsa; Allahü Teaiâ'nm yedi kat gökleri ve onların emsali yedi iklim yerleri halkettiği ve bunların aralarında emr-i İlâhî'nin gelip gidip cereyan ettiği ve bunları halketmekten maksadj Allahü Teaiâ'nın her şeye kaadir ve hei\şeyi ilmi ihata ettiğini insanların bilmesi için olduğu bu âyetten    müstefad olan    fevaid cümlesin-

dendiü.[12]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5960-5961

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5961-5963

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5963-5965

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5965-5963

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5968-5971

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5971-5972

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5972-5973

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5973-5978

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5978-5981

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5981-5984

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5984-5985

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5985-5988