Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Tahrım - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 66. Sayfa

SURE-İ TAHRIM... 2


SURE-İ TAHRIM

 

Medine-i Münevvere'de nazil olan sûrelerdendir. Oniki âyeti cami'dir.

[Ey Nebiyy-i muazzam! Zevcelerinin rızalarını taleb eder ol­duğun halde Allahü Tealâ'nın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen nef­sine haram kıldın? Halbuki Allahü Tealâ kullarının kusurlarını affedici ve intizarlarını kabul iîe merhamet buyurucudur.]

Yani; ey nübüvvet sıfatiyle müttasıf olan Nebiyy-i zişan! Zev­celerinin rızalarını taleb ederek muktezay-ı hikmet Allahü Tealâ'-nın sana helâl.kıldığı ni'meti ve o ni'melin hürmetine dair nehy-i ilâhî varid olmaksızın niçin kendine haram kıldın? Halbuki cümle kullarının niyetine muttali' olan Allahü Tealâ kullarının kusurla­rını setredici ve i'tizar edenlerin intizarlarını kabul ile lûtf u ihsan buyurucudur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyetin sebob-i nü­zulü; Resulullahin cariyesi (Mariye) ile halvette bulunmasına Hazret-i (Hafsa) (R.A.) validemiz muttali' olup Resulullah'a bazı ma'ruzatta bulunması üzerine Resulullah (Mariye) yi kendine ha­ram kıldı ki (Hafsa) nın gönlü incinmesin ve Resulullah bu sırrı" ezvac-ı mutahherattan başkalarına söylememesini, Ebu Bekir ve Ömer hazretlerinin bu ümmetin halifeleri olacaklarını tenbih ve tavsiye etti. Hafsa ise Hazret-i Âişe (R.A.) ile gayet sık görüştük­lerinden ve sadakat üzere geçindiklerinden şu sırrı Hazret-i Aişeye söyledi ve Âişe (R.A.) da Resulullah (S.A.) a söyleyince fahr-i kâinat efendimiz hazretleri hiddet ve gazab ederek yirmidokuz gün ezvac-ı mutahheratm cümlesinden uzletle beraber Hazret-i Hafsa'-yı ric'î olarak bir talâkla tatlik etti ve Hazret-i Ömer, kerimesi Hafsa'ya hitaben «Eğer evlâd-ı Hattapta hayr olsaydı Resulullah seni tatlik etmezdi» demesi üzerine şu vukuatı beyan için bu âyet nazil olmuştur. Şu rivayete nazaran manâ-yı âyet: |"Ey Nebiyy-i zişan! Allah'ın sana helâl kıldığı cariyeni sen nefsine niçin haram kılarsın?] demektir.

Diğer bir rivayete nazaran sebeb-i nüzul şöyledir; ezvac-ı mu-tahharattan (Cahş) kızı (Zeyneb) (R.A.) nın hücresinde Resulul­lah bal şerbeti içmişti. Hazreti Âişe ve Hafsa (R.A.) ittifak ede­rek Resulullah'a «Ya Resulallah! Ağzında sakız kokusu vardır» de­meleri üzerine Resulullah «Bal şerbeti içtim bir daha ağzıma bai koymayayım» buyurunca bu âyet nazil olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey Nebiyy-i zişan! Allah'ın sana helâl kıldığı balı sen nefsine niçin haram kılıyorsun? | demektir.

Bu âyette itaba mevzu' olan lafzıyla Resulullah'a hi­tap, itap için değildir. Zira; Resulullah'm helâl olan şeyi nefsine haram kılması evlâyı terk kabilinden olduğu için istifham-ı inkârı olan lafzıyla hitap evlâyı terk üzerine tenbihtir. Binaen­aleyh; lâfzı mülâtafeye ve lâfzı da itabe delâlet eder. Şu hale göre tâbirler arasında mübayenet vardır de­nilemez. Çünkü; itap yok tenbih vardır.

Burada Resulullah'm helâl olan şeyi haram kılmalıyla murad: nefsini o şeyle intifa'dan menetmektir. Yoksa Allah'ın helâl kıldı­ğı bir şeyi hakikatta haram kılmak ve haram i'tikad etmek değil­dir. Çünkü; Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi hiç kimse haram kıla­maz. Şu kadar ki her insan için mubah olan bir şeyle kendini in-tifa'dan men'etmek olabilir. İşte şu esasa binaen Resulullah haki­katta bir şeyi haram kılmamış, belki o şeyle intifa'dan Zat-ı Ne­bevilerini men'etmeye ve intifa' etmemeye azmetmiştir. Binaena­leyh; hakikatta haram kılmak olmadığından «Allah'ın helâl kıldı­ğını Resulullah nasıl haranı kıldı?» diye suâl vârid olamaz.

Birinci rivayete nazaran Hazret-i Hafsa üzerine vaki' olan ialâk, ric'î olduğu cihetle Cibril-i Emin gelip «Ya Resulallah! Hafsa çok oruç tutar, namaz kılar ve Cennet'te senin hatunların içinde da­hildir. Binaenaleyh; Hafsa'ya ric'at et» demesi üzerine Resulullah ric'at buyurdular. Binaenaleyh; bir müddet-i muvakkate ezvac-ı mutahherattan ayrılmış gibi olan Hafsa (R.A.) tekrar ezvac-ı mu-tahherat arasına dahil olmuştur.

Bu misilli makamda istifham-ı inkârı; nehiy manâsına oldu­ğundan vıanâ-yı nazım: ( CÜÂiılJ^lU ^V ) ]Yani; Allah'ın helâl kıldığı şeyi sen haram kılma) demektir ki, yukarıda beyan olun­duğu veçhile «sen nefsini o şeyle intifa'dan men'etme» demektir. Şu halde insanlar için Allah'ın helâl kıldığı şeyle intifa'dan insa­nın nefsini men'etmesi nazar-ı şeri'de makbul bir şey değildir. Hatta îmam-ı A'zam indinde, helâl olan bir şeyi insanın nefsine haram kılması, yemin olduğundan kefaret lâzım gelir. Şu halde helâl olan bir şeyi nefsine haram kılmak insan için bir cürüm olu­yor ki, kefaretini vermekle o cürmün cezasını görmüş oluyor. Bi­naenaleyh; Allah'ın helâl kıldığı şeyle mümkün olduğu kadar in­tifa' etmek memduhtur ve nefsini onun intifamdan mahrum etmek de mezmumdur.

Hulâsa; Allah'ın kullarına helâl kıldığı şeyi bir kimsenin nef­sine haram kılması caiz olmadığı ve hatta haram kılarsa îmam-ı A'zam indinde kefaret lâzım geldiği ve Allahü Tealâ'mn, kulları­nın kusurunu affederek i'tizar edenlere merhamet buyurucu oldu­ğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[1]

 

Vacip Tealâ helâl olan şeyle intifa'dan nefsini rnen'etmekten Resulünü zımnen nehyettikten sonra bu kabilden olan yeminlerin kefaretini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Allahü Tealâ sizin için yeminlerinizin efafetini vermekle tahlilini farz kıldı ve Allahü Tealâ sizin Mevlânız ve yar-dımcmızdır. Zira; Allahü Teaîâ sizin hakkınızda menfaat olan şeyi bilicidir ve sizin için farz olma&iyle hükmettiği şey hikmetten haîî değildir.]

Yani; Allahü Tealâ sizin yeminlerinizin kefaretini vermekle o yeminle bağlanmış olduğunuz şeyi çözmeyi vacip kılmakla yemini meşru' kıldı ve Allahü Tealâ sizin yardımcınızda'. Binaenaleyh; her neye hükmederse onda elbette sizin menfaatiniz .vardır. Hatta yemininizden lâzım gelen hürmeti kefaretle kaldırmanızı emrinde de menfaat olduğu cihetle bu.emri size muavenetten başka bir şey değildir. Ve Allahü Tealâ sizin menfaatmıza muvafık olan şeyi bi­lir, ona göre hükmeder, hükmünde asiâ hata olmaz ve hükmü kul­ları hakkında menfaati mutazamrnmdır.

Vacip Tealâ bu âyette üç hüküm beyan etmiştir :

Birincisi; İnsandan vaki' olan yeminin tahlilini farz kılmasıdır. Yani yeminle insanın bağlamış olduğu şeyi çözmesini emretmiştir. Çünkü; insan bîr şeyi «işlerim" veya "işlemem» yahut bir şeyi «yerim» veya «yemem» diyerek yemin ettiğinde yeminle bağlanmıştır. İşte o bağın kefaretle çözülmesini Cenab-ı Hak emre­diyor ki, yeminden halâs olsun. Mubah olan bir şeyi nefsine haram kılmak Imam-ı A'zam'a göre yemin olduğuna nazaran o yeminden hâsıl olan hürmeti kaldırmak ve o şeyi helâl kılmak kefaretle oldu­ğundan Cenab-ı Hak kefaretle emretmiştir.

İkinci hüküm; Cenab-ı Hakkın kullarına yardımcı olmasıdır. Çünkü; Allahü Tealâ kullarının her işlerini bilip kendi­lerini yaratarak mükellef kıldığından dergâhına iltica edenlere ina­yetini esirgemez ve her şeyi halkeden Allahü Tealâ olduğu için kulun kulluk vazifesi; esbabına tevessülle beraber Allah'ın yardı­mına daima iltica etmektir. Zira; Cenab-ı Hak kullarının Mevlâsı, Muin ve nasırlarıdır.

Üçüncü hüküm; Vacip Tealâ'nın kullarının her hâl­lerini bilici ve ilminin icabı kullarının hâllerine muvafık hükme-dici olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hak herkesin istihkak ve istibdadını bildiğinden herkesin istihkakına göre halkeder.[2]

 

Tealâ Resulullah'm helâl olan bir şeyi nefsine haram kıldığını beyandan sonra şu haram kılmanın sebebini ve nasıl ha­ram kılındığını ve vak'anm aslını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minlcr! Zikredin siz sol vakti ki o vakıtta sizin Nebi­niz zevcelerinden bazısına gizli bir söz söyledi ve o sözün başkala­rına söylenmemesini ve harice dağıtılmamasım tavsiye ve tenbih etti.]

[Vakta ki Resulullah'in zevcelerinden o gizli sözü söylemiş ve ifşa olunmamasını tenbih etmiş oîduğu (Hafsa) o sözü kendinden başkasına söyledi ve Allahü Tealâ (Hafsa) nın söylediğini Resu­lüne izhar etti ve bildirdi ise Resulullah (Hafsa) nın ifşa ettiği sır­rın bazısını (Hafsa) ya ta'rif etti ve bazısını ta'rif etmekten vaz­geçti. Vakta ki Resulullah (Hafsa) ya, sırıt ifşa ettiğini haber ver­di ise (Hafsa) Resulullah'a «bunu sana kim haber verdi» dedi. Re­sulullah da cevabında «Bunu hana her şeyi bilici ve haber verici olan Allahü Tealâ haber verdi» dedi.]

Yani; şol vakti zikredin, hatırınızdan çıkarmayın ki sizin pey­gamberinizin zevcelerinden bazı olan Hafsa'ya esrar olarak pey­gamberiniz (S.A.) cariyesi (Mariye) yi nefsine haram kıldığını, Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) nın bu ümmete halife olacaklarını ha­ber verip bu esrarı kimseye söylememesini tenbih ve tavsiye et­mişti. Vakta ki (Hafsa) kemâl-i ferahından bu esrarı saklayamaya-v,\k Hazret-i Âişe'ye haber verince Allahü Tealâ Hafsa'mn, esrarı Hazret-i Âişe'ye haber verdiğini Resulüne bildirince Resulullah Hafsa'ya gazab ederek Âişe'ye haber verdiği esrardan bazısı olan Mariye'yi tahrim ettiği cihetini söylediğini Hafsa'ya bildirdi ve esrarın diğer kısmı olan hilâfet mes'elesini söylediğini Hafsa'ya bildirmekten i'raz etti. Vakta ki Resülullah Hafsa'ya sırrı ifşa et­tiğini söyleyince Hafsa «Ya Resulallah! Bunu sana kim haber ver­di?» dedi. Resülullah da her şeyleri bilici ve haber verici olan Al-lahü Tealâ'mn haber verdiğini Hafsa'ya söyledi. Bundan evvel be­yan olunduğu veçhile Resülullah Hafsa'yı bu vak'a üzerine talâk-ı ric'î ile ve bir talâkla tatlik etmiş ve sonra Cıbril-i Emin'in beyanı üzerine ric'at edip kabul buyurmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile habîr, alîm lâfzından daha ziya­de manâya delâlet ettiğinden alîm lâfzından sonra habîr varid ol­muştur. Çünkü alî m ; bilici demektir. Habîr ise bilici ve bildiğini haber verici demektir. Şu halde habîr lâfzında hem bilmek hem de bildiğini haber vennek olduğundan iki manâya de­lâlet eder. Binaenaleyh; habîrde alîmden daha ziyade manâ mev­cuttur.

Hulâsa; iki kimse arasında vaki' olan esrarın başkasına haber verilmesinin nazar-ı şeri'de makbul olmadığı ve o esrarı söyleyen kimseyi itab caizse de itabın vacip olmadığı ve Allahü Tealâ'mn Resulüne bazı mugayyebatı haber verdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]

 

Vacip Tealâ Resulünün yeminini ve yemin üzre lâzım gelen kefareti ve Resulullah'm rızası hilâfına yemini haber veren Haf-sa'nm haber verdiğini Resulüne bildirdiğini beyandan sonra Re­sülullah tarafından Âişe ve Hafsa'ya vaki olan hitabı beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ya Âişe ve Hafsa! Eğer siz Allahü Tealâ'ya tevbe edip, kusu­runuza nedamet ederek dergâh-ı Ulûhiyete müracaat ederseniz si­zin için hayırlı olur ve kalbleriniz günahtan temizlenir.]

[Ve eğer siz Resulullalva muhalefette devamla Resülullah üzerine yekdiğerinize yardımcı olursanız Allahü Tealâ muhakkak Resulünün yardımcısıdır ve Conab-ı Hakkın yardımından sonra Cibril-i Emin ve mü'minlerin sâlih olanları ve melekler Resulul-lah'a yardımcılardır.]

Yani; ey Âişe ve Hat'sa! Sizden sâdır olan günahtan hulûs-u niyyet ve samimiyyet üzerine Resulullah'a kemâl-i muvafakatınıza delâlet eder surette nedamet ve tevbeyle Resulullah'ı razı etmek hususunda dergâh-ı Ulûhiyete iltica ederseniz kalbiniz temizlenir ve üzerinize vacip olan şeyi işlemiş olursunuz. Zira; ResuluUah'ın razı olmadığı şeyi işlediğinizden kalpleriniz muhakkak haktan meyletti. Çünkü; siz Resulullah'm emanet ettiği esrarı izhar etmek­le eza ettiğinizden kalb~i Resulullah'ı rencide ettiniz. Size vacip olan; emr-i Resulullah'a imtisal etmek iken bu imtisali terkinizden dolayı tevbeye muhtaç günah işlediniz. Şu halde tevbe ederseniz günahınız affolunur. Eğer birbirinizi arkalayarak Resulullah'm rı­zası hilâfına devam ederseniz bu devamınızla Resulullah'a bir zarar yapamazsınız. Zira; sizin birbirinize yardımınızdan sonra Allahü Tealâ, Cibril-i Emin, mü'minlerin sulehâsı ve melekler Resulullah'a her zaman ve her şeyde yardım ettikleri gibi bu hususta da yardım edicilerdir. Şu halde siz her ne kadar muhalefet etseniz Resulullah'a bir keder arız olmaz. Çünkü; Resulünün her umuruna mütevelli ancak Allahü Teaiâ'dır. Binaenaleyh; muhalefetinizin faydası yok­tur.

İşte şu esasa binaen Resuİullah'ın şeriatıyla lâyıkı veçhüzere amel edenlere her nekadar muhalefet edenler olsa da Allahü Tealâ yardımcıları olduğundan muhalefet edenler mağlûp ve şeriatıyla âmil olanlar galiptir, gerektir ki onlar bihakkın şeriata yapışmış olsunlar. Binaenaleyh; her ne zaman hangi kavim ki şeriata dayan­mış onlar galip olmuşlar ve şeriattan çıkan milletler zelil ve hakîr olarak muzmahil olmuş gitmişlerdir.

Hulâsa; Hazret-i Hafsa ve Âişe (R.A,)  nın vaki' olan kusurlarmdan tevbeye daVet olundukları ve eğer birbirlerine yardımla muhalefette devam ederlerse muhalefetlerinden bir fayda göreme­yecekleri ve zira; Allahü Tealâ'nm ve Cibril-i Emin'in ve evvel iman eden sulehâsmm ve sair meleklerin 'Resulullah'a yardımcı ol­dukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip .Tealâ Hazret-i Aişe ile Hafsa'ya itabını beyandan sonra bilûmum ezvac-i mutahharata ta'riz etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Peygamber (S.A.) sizin günahınızdan dolayı sizi tatlik ederse yakın zamanda onun Rabbisi ona sizi sizden daha hayırlı zevcelere tebdil eder ki o zevceler Resulüne tamamiyle itaat edici ve kalpleriyle Cenab-ı Hakka ve Resulüne iman etmekle beraber itaatta devamlı ve bilûmum hayrata sa'yediei ve her vakıtta Re­sulüne huzu' ve huşu' üzere tevazu'da bulunarak bilûmum günah­lardan tevbe edici ve kemâl-i ihlâsla Allahü Teaîâ'ya ibadet edici ve çok zamanda oruca devamla haram olan şeylerden sakuueı sey-yib ve bakir zevceler halketmekle Resulünü mesrur eder, size talâk vermekle me'yus etmez.] Ve bu gibi zevceleri halketmek Cenab-ı Hakkın kudretine nisbetle gayet kolaydır. Binaenaleyh; size talâk vermekten Resulullah'a bir Heder arız olmaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette seyyiple bakiri zikir; vukuatı ayniyle beyan etmektir. Çünkü; o zamanda mevcud olan ezvac-ı mutahheratta her iki sınıftan da mevcud olduğundan tebdil vaki' olsa ayni surette olacağını beyanla geleceklerin gideceklerden hiç bir veçhile noksan /Olmayacağını ve bu vesileyle ResuluUah'ın kalb-i Nebevilerinin rahat olacağını beyan buyurmuştur. Seyyibatı zikir; makam-ı medihte zik rol un m ustur. Zira; bazı seyyip Resulullah indinde ahlâk-ı harnîde cihetinden bakirden daha ziyade mak­bul olabilir.

Ezvac-ı ınutahherat her ne kadar Resuluilah'a zevce olmak şe­refiyle müşerrefe olduklarından o zamanda dünyada bulunan ka­dınların hepsinden hayırlı iseler.de kendilerinden vuku' bulan bazı kusur üzerine tatille olunmakla Resuluilah'tan ayrılınca o şerefin kendilerinde kalmayacağına göre onların bedelinde yerlerine gele­cek kadınların daha hayırlı olacağında şübhe yoktur. Zira; mutal-laka olanlar Resulullah'a şeref-i zevciyetten mahrum olmuş ve yer­lerine gelenler o şerefi ihraz etmiş oldukları cihetle ikinci gelenle­rin hayırlı olacakları aşikârdır.

Bu âyette makam-ı medihte beyan olunan sıfatlarla murad; ezvaC'i mutahharata şu evsafı cami' olmaları lâyık ve bu evsafın kendilerinde bulunmasına gayret etmeleri lâzım olduğunu tavsiye­dir. Yani «siz de böyle olmalısınız» demektir. Ezvac-ı mutahhara-tın »eğer Resulullah size talâk verirse» diyerek talâkları ta'lik olun­maktan Resulullah'in Hazret-i Hafsa'ya bilfiil talâk vermemiş ol­ması lâzım gelmez. Çünkü; nıecmuunun talâkı muallâk olmaktan içinden bazısının mutaîlâka olmaması lâzım gelmez. Binaenaleyh; Hazrte-i Hafsa'nın talâkına dair beyanatın bu âyetteki ta'lika mü-nafatı yoktur.

Bu âyette beyan olunan sıfatların bütün kadınlarda bulunma­sına işaret vardır. Çünkü; ezvac-ı mutahharat eshaptan oldukları cihetle bu ümmetin muktedabihleri olunca bu ümmetin kadınları­nın da o sıfatta olmaları lâzım olduğunda şüphe yoktur.

Hulâsa; ResuluUah'ın hatunlarına talâk vermesi farz ve tak­dir olunsa çok zaman geçmeden onların yerlerine Cenab-ı Hakkın Resulüne daha hayırlılarını halkedeceği ve hayırlı kadınlar Re­sulullah'a muti' ve münkad, Allah'a ve Resulüne hulûs-u kalple mümine, geceleri namaza ve gündüzleri oruca devamlı, günahların­dan tevbe eder âbide ve zahide olacakları ve enva'i hayrata sa'ye-der seyyip ve bakir her iki sınıftan da bulunacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendır.[5]

 

Vacip Tealâ Resulüne bazı umurda muhalefet edMleri tehdid ettikten sonra cümle ehl-i imanı tehdid ve nefislerini Cehennem'-den vikaye etmelerini tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey mii'minler! Nefsinizi, evlâd ü iyalinizi Cehennem'den vi­kaye edin. Zira Cehennem'in tutrueu; insanlar ve kibrit taslarıdır.]

[Cehennem üzerinde me'mur melekler vardır ki, onlar gayet sert ve acı sözlü, Cehennem'e girenlere enva'ı azabımla ta'zibe kuv­vetleri kâfi ve Allah'ın emrine asla isyan ötmezler, me'mur olduk­ları şeyi işlerler asla o emrin haricine çıkmazlar.]

lâfzı vikayeden emirdir ve nefsinizi, günahlardan sa­kının demektir. ( rM*l-5 ) Evlâd ü iyâl cümlesine şamildir. Evlâd ü iyali Cehennem ateşinden vikaye etmek; adâb-ı şer'iyeyle te'dib eylemek, ibadete ve enva'-ı hayrata onları sevkedip Allahü Tealâ'ya ubudiyetin yollarını öğretmek ve şer'an menhi olan ve caiz olmayan şeylerden onları men'etmekle olur.

Cehennem'in tuttuğu yani ateşi yakmak için ateşin Önünde yakılan geven ve çıra gibi kuru yanacak demektir. Hicare ; bazı eserlerde görüldüğü veçhile kibrit taşlarıdır. Zira; onlar iyi yandığı gibi harareti de yanmak şanından olan her şeyden ziyadedir. Şu halde Cehennem'in tutruğu kibrit taşiyle in­sanların cesedleri olacağını beyan; azabın şiddetine işaretle insan­ları günahlardan men'de mübalâğa vardır. Çünkü; tutruğu odun olan ateşle kibfit taşı olan ateş beyninde elbette fark çoktur. Cehennem üzerinde melekler vardır ki bazı ha-disi şerifte beyan olunduğuna nazaran o melekler ondokuzdur ve onlara Zebani denir, Cehennem işlerini görmeğe me'murdurlar. Bunun bu dünyada emsali hapishane müdürleridir. Amma onların maiyyetlerinde hizmetçileri bir çok melekler de bulunabilirler, me­selâ hapishane müdürlerinin maiyyetlerinde gardiyanlar bulundu­ğu gibi. Gayet sert sözlü, ehl-i Cehennem'e huşu-netli ve acı söyleyici demektir. Ehl-i Cehennem'e her türlü azaba muktedirler, demektir ki kendilerine asla yumuşaklık, gülmek, lâtife etmek gibi şeyler arız olmadığı gibi kalplerinde ehl-i Cehennem'e asla merhamet yoktur, cisimleri gayet büyük ve kuv­vetleri gayet acîptir. Hatta birisinin bir defada yetmişbin kişiyi birden Cehennem'e atmaya kudretleri kâfi olduğu bazı ehadis-i ce-lilede rivayet olunmaktadır. Bununla beraber zebaniler Allahü Te­alâ'ya asla isyan'etmezler ve me'mur oldukları vazifeleri neyse onu devam üzere yaparlar ve vazifelerinden bir kimsenin şefaatiyle ve­ya kendilerinin şefkat ve merhametleriyîe azıcık bir şeyde müsa­maha etmezler ve Allah'ın gazabından korktukları için me'mur ol­dukları şeyleri işler ve onun haricine çıkmazlar.

Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: Ey mü'minler! Nefsinizi ve evlâd ü iyalinizi adâb-ı şer'iyeyle te'dip edip hayra çalışmak ve serden kaçınmak, Allah'ın emrettiği şeylerin cümlesini tutmak ve nehyettiği şeylerin cümlesini terketnıek suretiyle Cehennem ate­şinden esirgeyin ki nefsinizi ve ehlinizi Cehennem azabına duçar etmeyesiniz. Zira Cehennem'de yanacak şey; insanların cisimleriy-le her şeyden ziyade hararetli olan kibrit taşlarıdır ve o Cehennem üzerinde acibüşşekil ve garibüttavır melekler vardır ki, onların ehl-i Cehennem'e sözleri gayet sert ve acı olup asla merhamet eseri yoktur ve enva'ı azaba muktedirdir, cisimleri pek büyüktür, kuv­vetleri ehl-i Cehennem'in zapt u raptına kâfidir. Bununla beraber Allahü Tealâ'ya asla isyan etmezler ve me'mur oldukları şeyleri işlerler] demektir.

Bu âyet-i Celilede Cenab-ı Hak Cehennem'in ateşinin kuvve­tini ve üzerinde olan meleklerin şiddetini beyanla insanları insafa ve kendi nefislerine merhamete da'vet etmiş, nefislerini ve evlâd ü iyallerini Cehennem ateşinden vikaye etmelerini emir ve tavsiye buyurmuştur.

Hulâsa cümle ehl-i imana lâzım olan vazife-i diniye; kendile­rini ve evlâd ü iyallerini Cehennem azabına sebep olacak günahlardan sakınmak lâzım olduğu ve Cehennem'e memur olan zeba­nilerin ehl-i Cehennem'e asla. merhamet yüzü göstermeyecekleri ve o zebaniler Aliahü Tealâ'ya âsi olmayıp her neyle emrolunur-larsa onu yerine getirecekleri ve Cehennem ateşi şâir ateşlere nis-betle pek şiddetli olup onun yakacak odunu ise kibrit taşlarıyla in­sanların cisimleri olduğu bu âyetten istifade beklenen fevaid cümlesindendir.[6]

 

Vacip Tealâ bilûmum ehl-i imana hi| tap etmek üzere buyuruyor.

[Ey kâfirler! Bu günde i'tizar etmeyin. Zira: amelinizle ceza­landığınız için i'tiz.anmz makbul değildir.]

Yani; hidayete îsâl için gönderilen Resullere iman etmeyip küfürde ısrar ve inad eden kâfirler! Cehennem ateşini gözünüzle görüp şübheniz kalmadığı günde i'tizar etmeyin. Zira; si? dünyada ancak amel ettiğiniz günahlarınızın cezasıyla cezalanıyorsunuz. Günahınızdan başka bir ceza ile cezalanmıyorsunuz ki. i'tizarımz kabul olunsun.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanian veçhile şeriatla amelin ve imanın, günahlara tevbenin ve i'tizarın mahalli dünya olup bu gibi amellerin mahalli olan dünyayı geçtikten sonra âhirette iman ve amel kabul olmadığı gibi güahlardan i'tizar dahi kabul olunmaz. Çünkü; âhiret dar-ı teklif olmadığından bunların hiç birinin ma­halli değildir ve kâfirlerin ancak kendi küfürleri ve sair amelleri mukabilinde ceza görüp amellerinden ziyade azapla zulmolımmayacaklarma işaret için  hasra delâlet eden  lâfzı varid  ol­muştur. Çünkü: burada ancak cezalarının amellerine göre olacağına ve amellerinden ziyade olmayacağına delalet vdev. Hulâsa; yevm-i kıyamette kâfirlerin itizarlarının kabul olunmayacağı ve cezalarının mikdarı ancak günahlarının mikdarında olacağı ve günahlarından zijrade ceza görmekle zulmolunm ayacak­ları bu âyetten .müstefad olan fevaid cünılesindendir.[7]          

 

Vacip Tealâ âhirette kâfirlerin i'tizar ve tevbelerinin kabul olunmayacağını beyandan sonra tevbenin ve i'tizarm mahalli olan dünyada tevbe etmelerini ehl-i imana emir ve tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Ey mü'minler! Siz nasihat edici tevbeyle tevbe edin. Yakın zamanda Rabbinizin, sizin günahlarınızı kefaret edip de altından nehirler cereyan eden Cennetlere sizi idhâl etmesi me'mûldür.]

İnsana nasihat edici tevbe demektir. Çün­kü nasihat; insanı ibadete terğib ve günahlardan men'et-mekten ibaret olduğu cihetle hakiki bir tevbede herhangi günaha tevbe etmişse tevbe eden kimsenin tevbesi o günahdan men'ettiği cihetle o tevbeye nasuh denir. Eğer tevbesinde sebat ederse o gü­nahı bir daha işlemeye tevbesi daima mani' olur. Amma tevbe eder de sonra tevbeyi bozar ve tekrar günahı işlerse tevbe, nasuh ola­maz. Zira; tevbesi nasihat etmiş olsaydı tevbe ettiği günahı tekrar işlemezdi. Halbuki işledi. Binaenaleyh; tevbesi nasuh olamadı.

Kefaret; tevbe sebebiyle günahın örtülüp o günahtan dolayı sahibinin ceza görmemesidir. Tevbe sebebiyle günahın affo­lunması fazl-ı İlâhî olup tevbenin kefareti mucib olmadığına işa­ret için tamaa delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Bi­naenaleyh; insanın korkuyla ümid arasında olması lâzımdır. Zira; tevbe edince tevbesinin kabulü muhakkak değildir kelimeşinin ifade ettiği rica manâsı Allah'ın kullarına aittir, yoksa Al-lüîıa Tealâ indinde her by muhakkak olduğundan Cenab-ı Hakkın ilmine nazaran hiç bir şeyde rica tasavvur olunmaz. Zira; ilm-i İlâhfde ve ind-i Sübhanîde her şey kafidir. Binaenaleyh; Vacip Tealâ'ya nisbetle kelimesi muhakkaka ve kullarına nisbetle ricaya delâlet eder.

Bu âyette Ebussuud Efendi'nin ve Nisâbûrî'nin beyanları veç­hile tevbeyle emr-i İlâhî; derhal insanın işlemiş olduğu günahtan tevbe etmesi vacip olduğuna delâlet eder. Zira mutlak olan emirde ilm-i usûlde beyan olunduğu veçhile asıl olan; fevren yani derhal vucup ifade etmektir. Şu halde bu âyette tevbeyle emr-i İlâhî bir şeyle mukayyed olmayıp bilâ kayd ü şart tevbeyle emrolunduğuna nazaran küçük ve büyük bir günah işleyen kimsenin derhal tevbe etmesi vacip olur, tevbeyi te'hir caiz olmaz. Binaenaleyh; günahı işledikten sonra tevbeyi te'hir ederse asıl günahı işlemekle günah­kâr olduğu gibi tevbeyi te'hirinden dolayı ikinci bir günahla da günahkâr olur.

Tevbenin tamam elması; eğer tevbe Allah'la kulu arasında vaki' olan günahtan olursa o günahı terketnıek ve işlediğine piş­man olmak ve bir daha işlememesine kemâl-i ciddiyetle niyet et­mekle tevbe tamam olur. Amma işlenilen günah kul hakkına mü­teallik olursa hak sahibi olan kimseyle helâllaşmak tevbenin şera­iti cüm] esindendir. Bir çok günahı olan kimse o günahların bazısın­dan tevbe etse kabul olur, diğerlerinden tevbe etmemesi bazısın­dan tevbenin kabulüne mani' olmaz.

Her mükellef üzerine vacip olan, zaman fevt etmeden günahı­na tevbe etmektir. Çünkü; Müslim hazretlerinin (Ağser b. Yesar Müzem) den rivayetine nazaran Resulullah buyurmuştur.» Yani «Ey nâs! Allahü Tealâ'ya tevbe edin. Zira; ben bir günde yüz kere tevbe ederim» demektir. Resulullah'm bu kelâmında tevbeyle emir olduğu cihetle ümme­tine tevbenin vacip olduğunu beyan ve kendileri ma'sum oldukları halde yevmiye yüz kere dergâh-ı Ülûhiyete müracaatlarını ümme­tine ilânla tevbeye teşvik buyurmuşlardır.

Şu tafsilâta nazaran mana-yı âyet:  [Ey mü'minler! Mutlaka günahlardan kalplerinizi temizlemek imanınızın muktazası olup kalplerinizi temizlemekse kendinizden vaki' olan kusurlarınıza ne­dametle tevbe ve dergâh-ı ülûhiyete müracaatınızla olacağından hulûs-u kalple Allah'a tevbe edin ki o tevbe sizi bir daha günah işlemekten men'etmekle nasihat edici olsun ve ma'siyetten men'et-mekle nasihat ettiği gibi kalbinizi nasıl temizlerse zahir a'zanızı da ibadet-i İlâhiyeyle tezyin edici olsun ve siz günahlardan kat'-ı alâka ederek tevbe ederseniz sizin günahınızı Rabbinizin affedib altından nehirler akar Cennet'lere idhâl edeceği me'mûldür] de­mektir.

Hulâsa; günahkâr olan kimseler üzerine zaman fevtetmeksizin tevbenin vacip olup günahm kefaretine ve Cennet'e girmeye sebep olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir[8]

 

Vacip Tealâ hulûs-u niyyetle tevbe edip tevbesinde sebat eden kullarım Cennet'e idhâl edeceğini beyandan sonra kullarını Cen-nef e koyacağı zamanı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kendine îman ve tevbe eden kullarım gol günde Cennet'e idhâl eder ki, o günde Nebiyy-i Zişanını ve beraberinde bulunan ehl-i imanı rüsva etmez ve ehl-i îmanın imanlarından hâ­sıl olan nurları kendi huzurlarında ve sağ taraflarında parlar ve o nur onları ihata eder.]

[Ve o nura garkolundukları günde ehl-i iman derler ki «Ya Rab! Bizim nurumuzu itmam ve bize mağfiret et. Zira; sen her şe­ye kaadirsin».] İşte ehl-i iman böyle demekle Cenab-ı Hakka niyaz ederler.

Hıziy ; bir kimseyi rüsva ve âle­me karşı rezil ve mahcub etmektir. Nebi ile murad; Bizimi Peygamberimiz Muhammed alehissalâtü vesselam efendimizdir. «Allahü" Tealâ Nebisini hizyetmez» demek «yevm-i kıyamette şe­faatini red ile âleme karşı mahcup etmez, belki dünyada dinini i'lâ ve şanını âli kıldığı gibi âhirette de şefaat-i âmmesini kabul ederek şanını âli kılar» demektir.

ehI-i imanın nurlarıyla murad; iman ve amellerinden hâsıl olan nurlarıdır. Nurla­rının önlerinde ve sağ taraflarında sa'yetmesiyle murad; Yevm-i kıyamette yürüdüklerinde önlerinde ve durduklarında sağ tarafla­rında o 'nurun parlamasıdır. Ve bilhassa sırat üzerinde o nur onları saha-i sjslâmete çıkarmak için önlerinden yeder götürür.

Nurlarının itmamiyle tezarruun manâsı; münafıkların nurları sönüp karanlıkta kaldıkça mü'minler Allahü Teaâl'ya iltica ederek derler  «Ey bizim Rabbimiz! Bizim nuru­muzu itmam et, söndürüp bizi karanlıkta koyma ve bizim varaca­ğımız yere kadar nurumuzu divam ettir ki nurla şadıman olarak varalım, karanlık içinde kalıp perişan olmayalım» demektir.

Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ tevbe eden kullarını altından ırmaklar akar Cennet'e koyacağı günde bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselamı şefaatim red ile âleme karşı mahcup ve Resulullah'la beraber iman eden mü'-minlerin günahlarını meydana koymakla rüsva etmez ve o mü'min-lerin iman ve amellerinden hâsıl olan nurları, yürürken önlerinde ve durdukları zaman sağ taraflarında parlar ve o vakıtta münafık­lar karanlık içinde kaldıklarında mü'minler Cenab-ı Hakka nurla­rının sonmeyip devam etmesini arzu ederek derler ki: Ey bizim Rabbimiz! Bizim nurumuzu devamiyle itmam et, söndürüp de bizi münafıklar gibi karanlıkta koyma, günahlarımızı mağfiret et bizi rüsva etme. Zira; sen muhakkak her şeye ve her şey içinden de bizim günahlarımızı mağfiret ve affetmeğe kaadirsin. Çünkü; her şeyin halikı olduğun cihetle bizim günahlarımızı mağfiret ve nu­rumuzu itmam etmek gibi mümkinattan olan şeylerin cümlesine kaadir olacağın evleviyetle sabittir] demektir.

Hulâsa; yevm-i kıyamette Vacip Tealâ'nm Resulünü, şefaatini reddederek mahcup ve mü'minleri, günahlarını izharla rüsva etme­yeceği ve mü'minlerin nurlarının kendilerini saha-i selâmete çıka­racağı ve o günde mü'minlerin, nurlarını itmam ve günahlarının mağfiret olunması hususunda Cenab-ı Hakka iltica ile Cenab-ı Hakkın her şeye kaadir olduğunu beyan edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ mü'minlerin tevbesini kabul ile Cennet'e idhâl edeceğini ve âhirette onları rüsva etmeyeceğini beyandan sonra mü'minler için kâfirler hakkında yapılacak muameleyi beyan et­mek üzere buyuruyor.

[Ey Nebiyy-i muazzam! Kâfirler ve münafrklarlafjmücahede et ve onlarla muamele üzerine sözde ve işte şiddetli ve gılzatlı bu­lun, onların âhirette mekânları Cehennem'dir ve Cehennem en kö­tü varılacak mahâldir.]

Bu âyette hitap; bizim Nebimizedir ve Nebinin evvelinde bu­lunan (Elif lam); ta'zim ve tefhim için olduğundan «Ey Nebiyy-i muazzam! Sana hitap ederim» demektir. Kafirle murad; ale­nen küfrünü ilân eden kimse olup münafık sa kalbinde küf­rünü saklayıp zahirde mü'min görilnen kimse olduğundan kâfirle münafık beyninde fark olduğu cihetle burada her ikisi de ayrı ayrı zikrolunmuştur.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu emr-i İlâhî Islâ-miyetin kuvvet bulup onlara müdârat zamanı geçtiğinde vaki' ol­muştur. Kâfirler her denaeti irtikâb ettiklerinden gılzat ve huşu­nete şayan olduklarına işaret edilmiş ve ehl-i Cehennem oldukları cihetle Resulullah'm iltifatına müstehak olmadıkları beyan olun­muştur.

Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: Ey Nebiyy-i muazzam! Sana hitap ederim ki İslâmiyet kuvvet bulup şevket-i nebeviyyeı kâfirlerle münafıklara kılıçla mukabele edecek bir hale geldiğin-J den sen kâfirler ve münafıklarla muharebe ederek dinine davet et. Zira; onlara mülâyemet zamanı geçmiştir. Binaenaleyh; kılıçla ve lisan-ı beliğle mücahedeye devam et ki dinin âli olsun. Zira; on­lara kılıçla şevket-i İslâmiyeyi göstermedikçe din-i İslâmın ilâsı­na mani' olmaya çalışmaktan vazgeçmezler ve onlar üzerine hu-dud-u İlâhiyeyi ikame etmekte gerek sözle şeriatın ahkâmını be­yanda ve gerek elinle hadd-i şer'î icrasında şiddetli bulun, asla merhamet etme. Çünkü; merhamete şayan değillerdir ve onların varacak mahalleri Cehennem'dir. Binaenaleyh; senin tarafından ehl-i Cehennem şayan-ı iltifat olamaz. Ne çirkin mahaldir onların varacakları Cehennem] demektir.

Hulâsa; kâfirlerle mücahedenin lâzım olduğu ve münafıklarla kâfirlerin mücahedede farkları olmadığı ve onlar için yumuşak bu­lunmak münasip olmayıp sert bulunmak icab ettiği ve onların yer­leri Cehennem olup Cehennem'in ise en çirkin bir mahal olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mahallerini beyandan sonra kâfirin mü'mine velev karabet suretiyle olsun münasebetinin faydası ol­madığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ misâl olarak Nuh ve Lût (A.S.) in haremleri beyan etti. O kadınlar kullarımızdan iki salih kulumuzun taht-ı nikâh lar ind aydılar. Onlar hiyanet edip iman etmediklerinden o iki kulumuz haremlerinden Allah'ın azabını defedemediler ve o ka­dınlara «Cehennem'e dahil olanlarla siz de dahil olun» dcniJdi.]

Hazret-i Nuh'un haremi (Vaile) ve Hazret-i Lût'un haremi (Vahile) ismindeydiler. Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bunlar zahirde zevçlerine karşı ün an izhar ederler ve nifaklarını gizlerlerdi. Hatta Hazret-i Nuh'un haremi Nuh (A.S.) a haşa cin­net isnad eder ve mecnundur demekten çekinmezdi. Hazret-i Lût'­un haremi (Vahile) ise Lût (A.S.) m müsafirlerini diğer âyetler­de beyan olunduğu veçhile kavminin sefihlerine ve cebâbiresine haber verirdi. Bunların her ikisi de zevçlerinin nasihatlerini dinle­mezler ve gizli olarak hiyanetten de geri durmazlardı. İşte bunla-rm şu hıyanetleri üzerine vaki' ulan azab-ı İlâhî'den hiç bir şeyi zevçleri nübüvvet mertebesini haiz oldukları halde defedemedik-lerini beyanla Cenab-ı Hak zevciyet münasebetinin azabı defi'de fayda vermediğini misâl olarak kâfirlere beyan buyurmakla nesep ve sair karabetle bir mü'mine hatta bir nebiye münasebetin kâfir­den azabı def*için fayda etmeyecğini beyan buyurmuştur.

Abdin Rabbisi indinde makbul olması; ancak salâhla olacağına işaret için Nuh ve Lût (A.S.) in bu âyetle salâhla muttasıl' olduk­larım Cenab-ı Hak beyan buyurmuş ve Hazret-i Nuh ve Lût'un şanlarına ta'zim için ibâdı Vacip Tealâ Zatına muzaf kılmıştır. Kâ­fire şefaat caiz olmadığını ve şefaat edilse bile fayda etmediğini ve insanlar için en kuvvetli münasebet zevciyyet münasebeti olduğu halde, onun bile faydası olmadığını beyanla küfrün her türlü fe-vaide mani olacağını kâfirlere tefhim ve bu vesileyle küfürden vazgeçmek lâzım olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle tenbih buyur­muştur.

Şu tafsilâta nazaran manâ-yı âyet: jAllahü Tealâ Hazret-i Nuh'un haremi (Vaile) ve Hazret-i Lût'un haremi (Vahile) nin hallerini teşbih tarikiyle kâfirlerin hallerine misal olarak kâfirlere beyan buyurdu. Bu kadınlar kullarımızdan nübüvvet mertebesini haiz iki salih kulumuzun taht-ı nikâhında oldukları halde zahirde iman izhar ederlerse de batında nifaklarını gizlemekle hiyanetten geri durmadıkları cihetle o iki salih kullarımız bunların hiyanetleri üzerine terettüp eden azaptan azıcık bir cüz'ünü bile defedemedi­ler. Çünkü küfür; her türlü menfeata mani'dir. Binaenaleyh; ta-raf-ı İlâhî'den vefatları zamanında onlara «Cehennem'e girenlerle beraber siz de girin» denildi) demektir ki âkibet mertebe-i Nübüv­veti haiz zevatın zevceleri olmak fayda vermeyip küfürleri; onları ehl-i nardan kılmıştır.

Hulâsa; kâfirlerin mümine, hatta bir nebiye bile her ne veç­hile olursa olsun münasebetlerinin onlara gelecek azabı defi'de fay­dası olmadığı ve Hazret-i Nuh ve Lût'un haremlerini bu mes'eleye misâl olarak Vacip Tealâ'nın kâfirlere beyan ettiği ve bu iki Ne­binin kâfire olan haremlerinden Allah'ın azabından hiç bir şeyi defi'de muğni kılamadıkları ve âkibet onlara «Cehennem'e giren­lerle beraber siz de girin» denildiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[11]

 

Vacip Tealâ Hazret-i Nuh ve Lût'un haremlerinin hallerini ve kâfirlerin hallerini temsil tarikiyle bilbeyan bu iki hatunun kâfire olmaları zevçlerinin nur-u nübüvvetlerinden istifadeye mani' oldu­ğunu beyandan sonra kâfirin küfrünün mü'mine zarar vermeyece­ğini Firavun'un haremi (Asiye) nin haliyle temsil ederek ehl-i imana beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ Firavun'un haremini misâl olarak şol kimselere beyan etti ki onlar iman ettiler. Zikret şol vakti ki o vakıtta Fira­vun'un haremi «Ya Rab! Benim için kendi indinde Cennet'te bir oda bina et ve Firavun'dan, Firavun'un amelinden ve zâlim olan kavmin şerrinden beni kurtar» dedi.]

İki Nebinin haremlerinin ehl-i Cehennem olup kâfirlerle küfürde devam ettikçe ehl-i imana münasebetleri fayda vermediği gibi Firavun gibi bir kâfirin haremine mü'mine olduğundan dolayı Firavun'un küfrü aralarında münasebet-i zevciyyet olduğu halde zarar vermeyip ehl-f" Cennet olduğu ve bu vak'alarm her ikisi ma'-kûsen birbirine benzediğinden Cenab-ı Hak burada emsal olarak kâfirlere evvelkileri ve mü'minlere ikinciyi darb-ı mesel tarikiyle beyan etmiştir. Çünkü; Hazret-i Nuh'tan haremi (Vaile) nin küfrü sebebiyle fayda görmediği gibi Firavun'un küfründen haremi (Âsi­ye) (H.A.) da imanı sebebiyle zarar görmemiştir. Zira; garabette şu misaller birbirine münasiptir ve her iki misâl de hatunlar hak­kında olduğu gibi birisi bir Nebinin mahreminde ve taht-ı nikâhın­da olduğu halde ehl-i Cehennem olmuş ve nur-u nübüvvetten asla istifade etmemiş, diğeri de bir kâfirin taht-ı nikâhında olduğu hal­de kendinin imanı sebebiyle zevci olan kâfirin küfründen zarar görmemiş ve ehl-i Cennet'ten olmuştur. Binaenaleyh; her ikisi de insanların ahvâl-i garibeleri cümlesindendir.

Firavun'un haremi Âsiye Firavun'un küfründen istikrah ede­rek «Ya Rab! Firavun ve onun amelinden ve kavm-i zalimden be­ni kurtar ve Cennet'te bana bir ev yap» diyerek Cenab-ı Hakka ta­zarru' etmiştir. Bu tazarruun vakti; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyan­larına nazaran Âsiye'nin Hazret-i Musa'ya iman etmesiyle Firavun tarafından katline kıyam edildiği zamandır. Çünkü; Hazret-i Mu­sa'nın mu'cizesini görünce Âsiye (R,A.) yüksek sesle açıktan iman etmesi üzerine Firavun irtidad etmesini Âsiye'ye emretmişse de Âsiye Firavun'un emrine itaat etmediğinden Firavun gazab ederek Âsiye'yi çarmıhla öldürmeye kıyam ettiği zaman Âsiye bu müna-catta bulunmuş ve Allahü Tealâ onun duası eseri olarak ruhunu kabzedip, çarmıhın acısını dbyurmamış ve ruhu kabzolunurken Cennet'te köşkünü göstermiş ve kemâl-i surûrla vefat etmiştir.

Şu rivayejt Hazret-i Âsiye'nin «beni Firavun'dan, amelinden ve kavm-i zalimden kurtar» diye dua etmesine ve duasının kabulü de me'mûl-ü kavi olmasına nazaran bu rivayetin doğru olması ih­timali vardır, lâkin kat'î bir hüküm verilemez. Yalnız kat'î olan hüküm; Âsiye'nin mü'mine olması ve «Ya Rab! Bana Cennet'te bir oda yap, Firavun'dan, amelinden ve zalim olan kavminden beni halâs et» diyerek istirhamatda bulunmasıdır. Amma şu istirhamın vakti ne zaman olursa olsun ona hüküm teallük etmez.

Necat;   bir kimsenin fena olan bir şeyden kurtulmasıdır. Firavun ve kavminin amelleri fena olduğundan Âsi­ye o fena kavimden ve amellerinden kurtulmasını Cenab-ı Hakdan istirham etmiştir.

Şu tafsilâta nazaran âyetin manâsı: Kâfirin mü'mine müna­sebetinden fayda olmadığı gibi mü'minin kâfire münasebetinin de zararı olmadığını darb-i mesel olarak Allahü Tealâ Piravun'un ha­remini mü'minlere beyan etti. Yani günahkâr olan bir kimseye muti' olan kimsenin taatı fayda vermediği gibi muti' olan bir kim­seye de başkasının günahı zarar vermez  demektir. Binaenaleyh; beyinlerinde karabet-i nesebiye ve sebebiye olsa dahi zarar ve fay­da etmeyeceğini ehl-i imana ve ehl-i küfre terğibi ve tehdidi müş-temil olarak şu iki darb-ı mesel ile Cenab-ı Hak son derecede açık­lıkla beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; zikredin şol zamanı ve ha­tırınızdan çıkarmayın ki o zamanda Firavun'un haremi Rabbisine iltica ederek "Ey benim Rabbim! Kendi ind-i Ülûhiyetinde benim için Cennet'te bir ev ihsan et ki o evde ben rahat edeyim ve beni Firavun'dan, amelinden ve zalim kavmin şerrinden kurtar» de­mekle tazarru' ve niyazda bulundu. Çünkü; o zamanda Âsiye Fi­ravun gibi bir kâfirin zevcesi olduğu halde onların kötü amelleri altında eziliyordu.

Asiye (R.A.) nın onların amellerinden razı olmadığına işaret için Firavun'dan kurtulmasına dua ederken amelinden kurtulması­nı da duasına ilâve etmiştir. Ve yalnız Firavun'dan kurtulmakla iktifa etmeyip kavm-i zâlimden halâsına dua etmekle Firavun'un kavminin de Firavun gibi zalim olduklarına işarette bulunmuş ve Hazret-i Âsiye'nin şu duasını Kur'anda beyanla Cenab-ı Hak bir kadının kocası zalim olursa onun zalim olan kocasından kurtulma­sına dua etmesi caiz olduğuna işaret buyurmuştur.

Hulâsa; mü'min olan bir kimse için, kâfire mukarenetinin za­rar vermediği ve buna misâl olarak Firavun'un haremi Âsiye'yi Cenab-ı Hakkın beyan buyurduğu ve bir kimse Âsiye gibi zâlim elinde ve tazyik altında olsa münacatda bulunması lâzım olup münacatın faydadan hali olmadığı bu âyetten   müstefad olan fevaid cümlesindendir.[12]                                                       

 

Vacip Tealâ ehl-i imana darb-ı mesel olarak Firavun'un hare­mi Âsiye'nin halini beyandan sonra ikinci darb-ı mesel olarak Haz­ret-i Meryem'in halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ darb-ı mesel olarak ehl-i imana İmra'ın keri­mesi Meryem'in halini beyan etti. O Meryem kemâl-i necabet ve kerameti ve eteğinin tahareti, iffet ve ismetinin son dereceye vasıl olması kendini erkeklerle görüşmekten ve görülmesi caiz olmayan mahallini bir kimseye göstermekten hıfzetti ve o dereceye baliğ oldu ki, zamanındaki kadınların hepsinden ibadette ziyade ve bel­ki enbiyadan maada ricalin cümlesine ibadette faik oldu ve onun kemâl-i iffeti üzerine Biz Azimüşsân gömleğinin yakasına kendi ruhumuzdan üfürdük. Binaenaleyh; o ruh sebebiyle oğlu îsa (A.S.) a hâmil oldu ve Meryem kelime-i Üâhî'yenin cümlesini ve enbiya-yı izama nazil olan kitapların hepsini tasdik ve her birine iman etti ve doğru yola kemâl-i mücahedesi ve taât-i İlâhîyede ke­mâli ihlâsi ve bilûmum mühimmatında Cenab-ı Hakka tevekkül-ü tâmmı sebebiyle ibadet ediciler zümresinden oldu.] Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İsa (A.S.) m nübüvvetine mukaddeme olarak Hazret-i Meryem'in elinde bir çok harikuladeler zuhur etti.

Vacip Tealâ Meryem (R.A.) yi bu âyette üç sıfatla sena et­miştir :

Birincisi;   Kemâl-i iffet ve ismet sahibi olması,

İkincisi-; Tasdiki vacip olan kelimat ve kitabların cüm­lesini tasdik etmesi,

Ücüncüsü :   Âbidler zümresinden olmasıdır:

Şü iki darb-ı meselle Vacip Tealâ ezvac-ı mutahherat dahi ol­duğu halde bilûmum kadınların bu sıfatlar üzere bulunup ahlâk-ı rezileden uzak olmaları lâzım olduğuna ve ricalden mahremi olma­yan bir kimseyle görüşmek caiz olmadığına ve mahremleriyle hüsn-ü muaşeret, terbiye ve adabım muhafaza vacip, nifak, cenk ü cidal gibi şeylerden ihtiraz etmek lâzım olduğuna işaret ve tenbih etmiştir.[13]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5989-5991

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5991-5992

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5993-5994

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5994-5996

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5996-5997

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/5997-6000

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6000-6001

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6001-6003

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6003-6005

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6005-6006

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6006-6008

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6008-6011

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6011-6012