Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Yırmidokuzuncu Cüz - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 67. Sayfa

YIRMİDOKUZUNCU  CÜZ.. 2

SURE-İ MÜLK.. 2


YIRMİDOKUZUNCU  CÜZ

 

SURE-İ MÜLK

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz âyeti camidir.

[Teâlî eyledi, yüce oldu şol Allahü Tealâ ki cümle mahlûka-tında tasarruf onun kuvvet ve kudretindedir.] Zira; mülk-ü dünya ve mülk-ü âhiret cümlesi onun kudret-i ezeliyesiyle vücut bulmuş ve meydana gelmiştir. Binaenaleyh; zatı itibarıyla cümleden a'lâ olduğu gibi sıfatı itibarıyla dahi mahlûkatın kâffesinden eceli ü a'lâdır.                                                                                         

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bereket; ge-\ rek hissi ve gerek aklî birşeyin ziyadelenmesi ve fazlalanmasıdırl Şu halde bereket lâfzının manâ-yı lûgavîsi itibariyle Vacip Tealâ'^ ya isnadı caiz olmadığından manâ-yı lûgavîye lâzım gelen istiğnd manâsına nispet olunmuştur. Binaenaleyh;  demeli

Vacip Tealâ cümle mahlûkattan müstağni oldu ve hiçbir şeye ihti­yacı yok demektir. Çünkü mahlûkattan istiğna; teâlî ve teâzum ik­tiza ettiği cihetle lâfzı Vacip Tealâ'nm herşeyden bü­yük olduğunu ifade eder. Şu istiğna manâsında mübalâğa maksud olduğundan tefâul babından sıygası varid olmuştur. Zira; Allah'ın kulları üzerine varîd olan envâ'-ı hayratı zaman be zaman tedriç suretiyle ziyadelenmesine delâlet etsin için bu sıyga vârid olmuştur. Çünkü;' zaman yenilendikçe nâs üzerine hayrat ve hayratın mutaallikaatmm yenilenmesi Vacip Tealâ'nm kemal-i aza­metine ve herşeyden müstağni olduğuna delâlet eder.

lâfzı kemalin gayesine ve azametin nihayesine delâ­let ettiği için Vacip Tealâ'nm gayrıda isti'mâl olunmaz. lâfzının ifade ettiği ulviyyet ve cemi-i mâsivâdan istiğnayı ispat için ism-i mevsul olan lâfzına isnad olunmuştur. Çün­kü; lâfzının sJİası lâfzıdır ki dünya ve âhirette cereyan eden umurun tasarrufu Cenab-ı Hakk'ın kudreti tahtında olmasına delâleti  Vacip Tealâ'nm  cümle mevcudattan müstağni olmasını ifade ettiğinden sıygasından müste-fad olan istiğnayı rün sılası yarıca ispat etmiştir. Şu halde sıla den müstefad olan ulviyyeti ispat için ge­tirilmiş bir delildir, takriri şöyledir : «Allahü Tealâ mahlûkattan müstağnidir. Zira; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki cümle mülk ve mülkün umuru elindedir. Her kimse ki cümle mülk ve umur kendi elinde ola, o cümleden âlî ve müs­tağnidir. O halde Allahü Tealâ cümleden âlî ve müstağnidir» de­mek olur.

Amma lâfzı esmâ-i hüsnadan birine isnad olun-saydışu ispat husule gelmezdi. Binaenaleyh; ism-i mevsul sılasıyla beraber lâfzından müstefad olan Cenab-ı Hakkın ül-viyyetini ispat için sevkolunmuş bir delil ve kaziyyedir.[1]

 

Vacip Tealâ dünya ve âhiretin cümle 'mülkü kendi tasarru­funda olduğunu beyandan sonra dünya ve âhirette bilûmum mev­cudatı kabza-i tasarrufunda tutan zat-ı ülûhiyeti herşeye kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ mümkinattan herşeyi icad ve t'd ama kaadir-dir.] Binaenaleyh; Allah'ın dilediği şeyle kudreti arasına hiç bir şey girip de o şeyin vücuduna mani olamaz. Şu halde Cenab-ı Hakkm hikmetinin iktizası üzere herşeyi îcâda kudreti kâfi olup îcâdına birşey hâil olamaz ki Cenab-ı Hak îcâddan âciz olsun.

Bu âyette lâfzı cemi-i mümkünata şâmil olduğu gi­bi bilhassa ef'âl-i ibada dahi şamil olduğundan Mu'tezile'nin «İn­sanlar kendi ef'âlini icad eder» dedikleri sözleri gibi tabiatla bir-şeyin husulünü itikad eden tabüyyûnun sözleri de merduddur. Çünkü; bu ve bunun naziri âyetler herşeyin, Allah'ın kudretiyle olduğuna delâlet ettiği cihetle mevcudatın küllisi Allah'ın makdûru olduğuna delâlet eder. Şu halde bir kimse mümkünâttan herhangi •birşeyin tabiatla veya abdin te'siriyle hasıl olduğunu iddia etse makdurât-ı İlâhî'yeden birinin vücudunu Allah'ın gayrı bir zatın kudretine nispet etmiş olur. Bu ise kudretullaha mukavemet ede­cek bir kudretin vücudunu iktiza eder. Halbuki kudretullaha karşı bir kudretin vücudu bâtıldır. Vacip Tealâ'ya şey ıtlakı caiz oldu­ğundan bu misilli âyetlerde zat-ı ülûhiyet aklen müstesnadır. Çün­kü; aklen şey lâfzından Vacip Tealâ müstesna olmasa manâ-yı âyette Vacip Tealâ dahil olurdu, buysa batıldır. Zira; zat-ı İlâhî­nin hem kaadir hem de makdûr olması lâzım gelir. Binaenaleyh; bu misilli âyetlerde Vacip Tealâ'nm istisna-yı aklî ile müstesna ol­ması zaruridir ve usul-ü fıkıhta beyan olunan tahsisat-ı akliye kai­desine de muvafıktır.

Bu cümle cümlesi üzerine ma'tuf ve onun

delilidir. Çünkü; dünya ve âhir et mülkü elinde olmak herşeye kaadir olmakla olacağından bu âyet makabline delil makammda varid olmuştur. Şu halde manâ-yı nazım : [Allahü Tealâ'-mn cümle mülk elindedir. Zira herşeye kaadirdir] de­mektir.[2]

 

Vacip Tealâ mülk-ü dünya ve mülk-ü âhiretin elin­de olduğunu beyandan sonra mülkün ahkâmından ve kudretinin asarından bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yüce oldu şol zat-ı eceli ü a'lâ ki sizin hanginizin ameli güzel ve ihlâsı ziyade olduğuna nazar ve imtihan etmek için ölümü ve diriliği halketti.]

Yani; Vacip Tealâ insanların mevtini ve hayatını icad buyur­du ki size imtihan muamelesi buyursun ve hanginizin ameli ihlâsa daha ziyade mukarin olduğundan ziyade güzel olduğuna nazar et­sin ve sahibine bildirsin ki herkes kendi meziyetini bilsin. Çünkü; kat'î olan ölümü bilip ölüm zamanı zenginle fakir, padişahla reâ-yâ, efendiyle köle müsavi olduğunu düşününce Cenab-ı Hakkın emr ü nehyine imtisal ederek amele sa'yettiği gibi amelin ziyade güzel olanını tercih eder veyahut muhakkakulvuku' olan ölümü unutur, fısk u fücurla meşgul olur. İnsanın her iki cihete hali mü­sait olduğundan ölümü gözü önüne koymakla Cenab-ı Hak insan­lara imtihan muamelesi buyurur. İnsan nutfe ve toprak gibi eni-vat kabilinden olan madde-i asliyedendir ve o maddeye hayat ihsan etmekle Cenab-ı Hak insana imtihan muamelesi yapar. Zira; insa­nın ameli hayatına mütevakkıf olduğu cihetle hayata nail olunca hayatını mükellef olduğu a'mâle sarfedip etmemek ihtimaline bi­naen insanları enbiya-yı izam vasıtasıyla Cenab-ı Hakkın itaata daveti imtihandır. Binaenaleyh; bazıları bu davete icabet ederek îmanını izhar ve hayatını mükellef olduğu a'mâle sarf, bazıları da davete icabetten imtina' ederek küfrünü izhâr eder.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile zîruh olan mevcuda­tın cümlesinin aslı toprak ve nutfe gibi emvât kabilinden olduğu cihetle mevt takdim olunmuştur. Yahut mevtle murad; dim-yada ölüm, hayatla murad; âhirette bekaa olduğundan me|k takdim olunmuştur.

Mevt hayatın zıddı olarak bir sıfat-ı mevcude   olmasına delâlet eder. Çünkü mevte icad manâsına olan halkın taalluk mesi; mevtin mevcut \>iv sıfat olmasını icab eder.

Hayat her kemalin ve lezzetin esası olmak itibarıyla insanlar hakkında nimet olduğu gibi mevt de dar-ı dünyadan dar-ı âhirete intikale vesile olduğu cihetle insanlar hakkında hayat gibi nimettir.

Mevtle hayatı icadın hikmeti; imtihan muamelesi olduğu âyet­te sarahaten beyan olunmuştur. Amelin ziyade güzel olanı; ihlâs üzere işlenilendir. -İmtihandan maksat; herkesin amelini kendine ve gayrılara bildirmesiyle cümlece malûm olması ve hiçbir kim­senin itiraza ve itizara mecali kalmamasıdır.

Bazıları ameli akılla, tefsir ederek demek «Si­zin ' hanginizin aklı ziyade olduğunu imtihan için mevtle hayat halketti» demektir. Çünkü amel; akılla hasıl olup akıl ise teklifin mercii olduğu cihetle aklı ziyade olan kimsenin ameli ziyade ola­cağı şüphesizdir. Kezalik ameli ziyade güzel olan; haramdan ziya­de sakınandır. Çünkü; haram olan şeylerden ziyadece sakınan kim-, senin ibadeti ziyade olacağı aşikârdır. Zira haramdan sakınmak; ayrıca bir amel ve ibadettir.[3]

 

Vacip Tealâ iptilâyı zikirden sonra imtihanın neticesinde! a-hakkuk edecek a'mâlin cezasını tertibe kaadir olduğunu beyabıla âbidleri ibadete terğib ve âsîleri tehdid etmek üzere buyuruyor.

[O Allahü Tealâ günah işleyenlerden ahz-i intikama kadirdir ve günahtan vazgeçerek itaat edenlerin kusurlarını setredicidir.j

Yani; Cenab-ı Hak daire-i taattan çıkanlardan envâ'-ı intikima kadir ve düşmanları üzerine her zaman galiptir ve zat-ı ülûhi-yetine ibadette ihlâs üzere bulunanlara in'âm ve ihsan ederek ne­damet ettikleri 'günahlarını mahv ü izâle edicidir. Binaenaleyh; kötü amel işleyenler Cenab-i Hakkı intikamdan âciz kılamaz, çok günahı olan kimse Cenab-ı Hakkın mağfiretinden me'yus olmaz. Zira; Cenab-ı Hak kusuruna nedametle tevbe edenlerin kusurlarını affedeceğini vaaddettiğinden mağfiret-i İlâhiyeden me'yu:- olmak haramdır.[4]

 

Vacip Tealâ ibadet edenlere ihsan etmeye ve kabahat işleyen­lerden ahz-ı intikama kadir olduğunu beyandan sonra iinı-i kâmil ve knd^et-i tâm sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki birbirine mutabık ola­rak yedi kat gökleri yarattı, Rahman Tealâ'mn halkettiği mahlû-katı arasında bir intizamsızlık ve münasebetsizlik görmezsin.] Zi­ra; herbirerleri hikem ve mesâlihe mutabık olup beyinlerinde asla eğrilik ve uygunsuzluk yoktur ve bahusus yedi kat gökleri birbiri­nin içinde ve fevkmda suret-i muntazamada halk buyurdu ki her-biri yekdiğerine mutabıktır ve nizam-ı aslisi üzere devam etmek­tedir.

Beyzâvî ve Medarik'in beyanları veçhile^ semâvâtm azametine ve hilkatma ta'zim için zamir mevziinde esma-i hüsnadan Rahman ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; zamirin mercii sebkettiği cihet­le yerinde varid olsa manâca bir nok­san olmazdı. Ancak ta'zim manâsı anlaşılmazdı. Semâvâtı bu inti­zam üzere halketmek rahmet-i İlâhî'ye eseri' lutf-u İlâhî olduğuna dahi işaret olunmuştur. Çünkü; Rahman isminin maddesi; merha­met olduğu cihetle fazl-ı İlâhî olduğuna işaret olunduğu gibi mah-lûkat-ı İlâhîye arasında tefavüt olmadığının sebebine dahi işaret olunmuştur. Yani «Semâ\âtın intizamında halel yoktur. Zira; merhamet ve lütuf sahibi olan Rahman Tealâ'mn mahlûkudur» demek olur.

Bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'mn fail-i muhtar ve kudret-i ka­hire sahibi olduğuna delâlet eder. Çünkü; göklerden herbirerleri siyak-ı vâhid üzere yaratılıp direksiz ve zincirsiz havada muallâk durması ve herbirerlerinin hal-i hazırda miktar-ı muayyeninden ziyade veya noksan olması mümkünken miktar-ı muayyen üzere bulunması kudret-i kahireye ve halikının fail-i muhtar olmasına delâlet eder.[5]

 

Vacip Tealâ göklerin yaratılışında tefavüt olmadığını, kamil ve kudret-i tâm sahibi olduğunu beyandan sonra şu te'kid etmek üzere buyuruyor.

[Göklerin intizamında halel olmayınca sen tekrar semaya bak ki semada delik ve yırtık gibi bir özür görür müsün?]

Yani; semaya bir kere bakmakta hata olmak ihtimaline binaen belki tefavüt olmamasıyla hükmedemezsin veyahut hükmedersin de itimad etmezsin. Binaenaleyh; sen gözünü tekrar semaya doğru döndür, tekrar be tekrar bak ki intizamda şüphe kalmasın ve yakın tarikle semada yarık ve yırtık gibi bir ayıp ve noksan olmadığını bilesin ve haber verilen şeyde asla şüphe olmadığı bilinsin. Çünkü; insanın hüküm vereceği bir şeyi lâyıkı veçhüzere tetkik etmesi lâ­zımdır ki hükümde hata olmasın. Onun içindir ki hâkimlerin, hü­kümlerini kemâl-i tetkik üzere bina etmeleri ehem ve elzemdir. Zi­ra; tetkik etmeden verilen hükümde hatadan selâmet olamaz.

[Evvelki nazarından sonra gözünü semaya tekrar be domlür, S^ak ki j^özün semada bir yarık yi.1 yırtık görmek ten uzak ve yorulmuş ilarak cîöner, geİir.]

Yani: evvelki nazarına kanaat, etmeyerek göklerin intizamında ve yaratılışında halel var mıdır? diyerek şüphe edersen gözünü çok kere semaya döndür, bak ki semada delik, yırtık ve eğrilik gibi bir ayıp var mı? Teftiş etsin ki çok çok dönüp bakmaktan gözün yorulmuş olduğu halde aradığı aybı bulmak şöyle dursun bulmak­tan pek uzak, zelil ve hakir olarak döner. Zira: çok bakmak yorgun­luk verdiği gibi aradığı yarığı ve yırtığı bulmaksızın dönmek zelil ve hakir olmasını mucip olur. Şu halde semanın ayıptan salim ola­rak,bu intizam üzere devamı halikının kudret-i kamrosine ve ilmi­nin kemaline delâlet eder.

Medarik'te beyan olunduğu veçhile kerretcynle murad: çok kere dönüp bakmaktır, yoksa iki kere bakmaya münhasır de­ğildir. Yani «Bir adam semaya ne kadar çok bakarsa baksın serna-rl:ı ayıp. noksan ve intizamında bir halel göremez, ancak gözü yo­rulur'- demektir![6]

 

Vacip Teaiâ göklerin bu kadar azamet ve cesametleriyle be­raber yaratılış \fe intizamında asla halel olmamasını beyanla kud­ret-i kahiresini ispat ellikten Sonra Kuram dinleyenleri ve iman edenleri kemalivle ikna' etmek üzei'e

buyuruvor

Zaî-î ülûhiyetime yemin ederim ki arza yakm olan semayı ki yer tarafından birinci semayı Biz Azîmüşşan yıldızlarla tezyin v.îi'ik ve yıldızları şeytanların semadan tardoluıımalarıtia alet kıl­dık I;i semaya t* î km ak isteyen ve sizi îdiâl eden fşcytanlan semaya çıkmaktan yıldızlarla monettik ve yıldı/lan şeytanlara recim kıl­dık.]                  

Vacip Teaiâ -bu âyette yıldızinnn insanlar i.çin  b-reok menl'a-atlarına işaret etmiştir. Çünkü serna-vı dünvavı tezvin erviizüncie insanların mescitlerle kubbelerini kandillerle tezyin etmelerine benzer. Şu halde mescitlerin kandilleri, mescitlerin ve insanların şerefi okluğu gibi sema-yı dünyanın yıldızları da dünya ve bilhassa dünyada bulunan insanlar için şereftir. Zira; mescitle yanan kan­dillerin ziyası itibarıyla menfaati insanlara ait olduğu gibi karanlık gecelerde yıldızların ziya itibariyle menfaati da insanlara aitt'r.

Hâzin'de beyan olunduğu veçhile »Yıldızların ziynet olması, bekaların? ve şeylan'a recmolması, zevalini icab ettiği cihetle ayet­ler beyninde münafat vardır» diyerek varid olan suâl merdudnur. Çünkü: şeytanlara reemolarak atılan; yıldızların şuleleridir, nefs-i yıldızlar rleğil ki ziynet olmaları semada sabit olmalarını ve şey-tan'a atılmaları zevallerini icab eder diyerek âyetler beyninde mü­nafat var denilsin.

Ekser-i mafessirîr.in beyanlarına nazaran Resulullah risalei.ini izhar etmeden evvel şeytanlar birinci semaya çıkarak melekler ara­sında deveran eden havadisi işitmek ve yeryüzünde neşretmrk su­retiyle birçok insanları idlâl ederlerdi. Vakta ki Cenab-ı Hak biz;:.i peygamberimizi resul olarak kullarını irşad için gönderinee >-]!f.hz-'ann şulesiyle, semaya çıkmak isteyen şeytanları tardetmişnı-. Zi­ra: bizim peygamberimizin mucizelerinden bazısı gaipten h:î vermek olduğu cihetle şeytanlar semaya çıkmaktan, ve melek den aldıkları haberi nâs arasında neşretmekten mahrum kılım lardır ki nâsın zihnini tağlit ve emr-i nübüvveti teşviş etmek';.- t, mir-i îlâhîVeyi ahaliye tebliğde Resuluiiah'ı müşkülâta duçar meşinler. İşte bu misilli lesadattan Resulullah1! ve ümmetini mu­hafaza için Vacip Teaiâ semadan yıldızlar vasıtasıyla şeytanları tardla tebliği resuiühe ve. kabulü ümmetine kolaylaştırmıştır.

Amma hukemamn beyanjarı veçhile güneşin harareti mi­tinde yerden çıkan buharın semada ateş tabakasına tesadüfle (-masından hasıl olan ateş şulelerinin bizim peygamberimizden vel bulunması bizim nebimiz ba'solunduktan sonra bu misiMi a! parçalarının ve yıldızların şulelerinin şeytanları semadan tardiçin hasıl olmalarında bir mani yoktur. Zira: her ikisinin do rnoveuî ol­masında maddi ve mane\'i bir mani yoktur. Binaenaleyh: ây-ii'c manâsı hukemânın beyanına münafi değildir.

Ateşin kavisi -/.-îvıfmı mahvetmek meydanda bir h:ıkikağu cihetle «şeytanlar ateşten halkolunduklarmdan yıldızların şu-leleriyle yanmazlar" diyerek irad olunan suâl varid olmaz. Zira; yıldızın şulesi kavî olduğundan şeytan'da bulunan zayıf ateşi ya­kacağında şüphe yoktur.

Şeytanların semaya çıkmak suretiyle birçoklarının helak ol­ması diğerlerinin tama' ederek çıkıp helak olmalarına mani değil­dir. Zira günahları icabı Allahü Tealâ bir kavmin helakini murad edince o kavmin arzularına vasıl olacaklarına dair ümit vermekle helak olacakları mahalle sevkeder, götürür ve orada ihlâk eder. «Kaza gelince göz kör olur» düsturuna muvafık olan da budur.

Şeytanların semadan tardı emr-i nübüvvetin muhafazası için olmasından Fahr-i Alemin irtihaliyle şeytanların tardı hitam bul­mak lâzım gelmez. Çünkü; Resulullah irtihal buyurmuşsa da ke­hânetin butlanına dair haberi kıyamete kadar bakî olduğundan kâ­hinlerin yalanlarını tervice medar olmamak ve haber-i nebinin zı-ya'dan muhafazasıyla ahkâmının kıyamete kadar bekası için tâife-i şeyâtînin semadan tardlarmm devamı ilâyevmilkıyam bakîdir.

Şeyâtînin meleklerin haberlerine vakıf olmalarından ehl-i İs-lâmın esrarına vakıf olarak kâfirlere ulaştırmaları lâzım gelmez. Çünkü; ehl-i İslâmla kâfirler arasında daima adavet mevcut oldu­ğundan yeryüzünü umumi fesaddan ve ehl-i imanı düşmanlarının şerrinden muhafaza için umûr-u harpte Müslümanların esrarına vukuftan Cenab-ı Hak şeytanları menetmiştir, maslahata muvafık olan da budur.

«Vacip Tealâ geytan'ı niçin semaya çıkmadan evvel menetmi-yor da semaya çıktıktan sonra yıldızlar vasıtasıyla tardediyor?» şeklinde varid olan suâl de merduddur. Zira; Vacip Tealâ dilediği­ni işler ve murad ettiği şeyle hükmeder. Binaenaleyh; bizler bu misilli esrarın hikmetini tetkikle me'mur değiliz.[7]

 

Vacip Tealâ yıldızlar vasıtasıyla gökyüzünden şeytanları tard ettiğini beyandan sonra şeyâtîn için hazırlamış olduğu azabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşân şeytanlar için alevlenici    Cehennem azabı hazırladık.]

Yani; şeyâtîn Allahü Tealâ'ya mahsus olan gayba muttali ol-| mak dâiyesinde ve cür'etinde olduklarından onlar için şu cür'etle-J rine mukabil Cehennem azabı hazırlanmıştır.' Çünkü Allahü Tea-| lâ'ya mahsus olan şeyde iştirak davasında bulunmak; iftira alâllahj olduğu gibi zararı umuma ait olduğu cihetle azab-ı Cehennem'in| onlar için hazırlanması irtikâb ettikleri günahın cezasıdır ve bu| makule fesada sa'yeden şeytanları semadan tardla yakmak dünya| ve âhirette muazzab olmalarına işarettir.[8]

 

Vacip Tealâ şeytanlara azab-ı Cehennem'in hazırlandığım be-| yandan sonra bilûmum kâfirlerin Cehennem azabıyia muazzab ola­caklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şeytanlardan ve insanlardan Rablcrine küfreden bilûmunr kâfirler için Cehennem azabı vardır. Ne fena karargâh oldu Cehen-| nem.]

Yani; şol kimseler ki onlar mürebbi-i hakîkîleri olan AllahüJ Tealâ'nm nimetlerini inkâr ederek küfrü ihtiyar ettiler. Onlar içiriş Cehennem azabı vardır. Çünkü; azabı icab eden küfür mevcut ol-j duğundan azab da mevcuttur ve ne çirkin mahal oldu Cehennemi Küfür azaba sebep olunca küfrü irtikâb eden şahıs ister insanlar-* dan ister şeytanlardan olsun her cümlesi muazzab olur. Çünküji müştak olarak kâfir üzerine terettüb eden azabın illeti me'haz-| iştikak olan küfür olunca küfür hangi nevi ve cinste ve hangi ferti te bulunursa azabın da orada bulunması lâzımdır.    Binaenaleyh itibar: fiil-i küfredir, muazzab olan şahsın hüviyetine değildir. Zi­ra: hüviyetin  azapta methali yoktur, ancak  itibar:  amelintdir.[9]

 

Vacip Tealâ Cehennem azabını b\ riarmdan bazılarını bevan etmek buyuruyor.

[Kâfirler Cehennem'e atıldıklarında Cehennem için merkebin sadasma benzer çirkin şada işitirler. Halbuki Cehennem kazan gibi kaynar.]

Yani; ehi-i Cebennern'i Cehennenre koymak üzere taraf-ı Ila-hi'den zebanilere emroluııunca zebaniler onları Cehennemce atmak istedikleri zaman Cehennemiden merkebin sadası gibi gayet çirkin bir şada işitirler ki o şada onlar için azap üzerine azaptır. Zira: Ce­hennem azabı üzerine Cehennem'in kükremesi ve »ayet çirkin ses­le bağırması ehl-i Cehennem'e dehşet ve hayret vereceğinden azap­la beraber korkunun kendilerini ihata etmesi elbette azap üzerine azaptır. Ehl-î Cehennem Cehennem'e girdikleri zaman ateşin şid­detinden tencerenin kaynadığı gibi Cehennnem kaynar. Bu kayna­manın devam üzere olduğuna işaret, için istimrara delâlet eden m.iizcri sırasıyla varid olduğu Ebussuud Efendi'nin cümle-i beya-natmdanehr.[10]

 

Vacip Tealâ Ceheıinem">in çirkin sadası olduğunu, ve ateşin şiddetinden tencere kaynar gibi kaynadığım beyandan sonra Ce­hennem'in üçüncü  sıfatını beyan etmek üzere buyuruyor

[Cehennem gır/abından  parça parça olmaya yakıtı olur]

Yani; eh!-i CeLetmem'i zebaniler Cehennem'e atınca Cehen­nem öyle kükrer ve tuğyan edor ki hayat şanından olan bir kimse­nin gazap ve tehevvürüne benzeyen bir gazapla şiddetinden parça parça olmaya yaklaşır ve öyle şiddetli alevler püskürür ki orüar-dan ayrılan ateş parçaları keenne ayrı ayrı birer Cehennem olur. Binaenaleyh: Cehennem gazabından parça parça olmuş gibi görü­nür.

Fahri Râzi ve tîâzm'm beyanları veçhile gyi kelimesi hayal sahibi ulan. kimsenin Jıidde'Jeıuiiğî zaman kemal-i ya tabın­dan koninin kaynavıtm neti resi olarak âb.oro, karşı şiddet l:har eden kimsenin evsajiu-dunsa da Cehennem'den sudr.r eden anva! canlı ohm kimselerden sudur eden ahvale benzediğinden gazap sa­hibi olan zatlardan sudur eden ahvalin Cehennemd'en zuhur edt-ceğine işaret için gayz kelimesi Celıennem hakkında dahi vârid ui-muşiur.

 am gazabından parça parça oU

İnsanlarm esna-yi muhaveratın<U! dn bazı kimsenin gazabını beyan sırasında «FMiâı du-- denîr. Halbuki bilfiil parça parça olmak yoktur, belki parça­lanmaya yaklaşiı demektir. Binaenaleyh: Ceheanenvin bilfiil par-çalanmayip" parça parça olmaya yaklaştığına işaret ıc/.v. ./ya/.'i::1 ıiıo. dolâlet eden  lâfzı varid olmuştur.

Vacip Tejiâ ncls-ı Cehent ehl-i C('henneırı'in hriüni be\a

j. \ller nv •/.nm'dn naslan bîr cema-U Cchcnncni c atihrs: hem'in /cbunileri onlardan suâl ederek derler ki «liy 'eîıî-hem!    Size a/.ah ı  OhcnnoinMen korkutucu    peygamber Yani; şeriattan çıkmış ve birçok günahları kendilerine âdet edinmiş âsîlerden bir cemaat Cehennem'e atılırsa Cehennem'in ha­zinedarları başlai'ma kakmak ve onları tekdir etmek suretiyle ehl-i Cehennem'e «Size Allah'ın ahkâmını beyan eden, âyetlerini oku­yan ve şu müptelâ olduğunuz azaptan korkutucu resul gelmedi mi?» demekle onları terzil ederler.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile resulün geldiği muhakkak olduğu halde «Gelmedi mi?» diye suâl etmek; gelen re­sule itaat lâzımken itaat etmediklerini başlarına çarpmak suretiyle onları tekdir içindir.

Bu âyet; resul gelmemiş olsaydı azap olunmayacaklarına delâ­let eder. Çünkü; «Size resul gelmedi mi?" suâliyle onları tekdir et­mek resul gelip de itaat etmediklerinden dolayı azab olunduklarını beyan etmektir. Binaenaleyh; resul gelmese ahkâma vakıf olma­makta ma'zur oldukları cihetle azab olunmayacaklarını beyan de­mek olur. Zira; resul gelmeyince furu-u a'mâlle mükellef değiller ki terkiyle muazzab olsunlar. Firak-ı dâlleden taife-i Mürcie'nin «Bu suâl kâfirleredir, ehl-i imana değildir» şeklindeki sözleri bâ­tıldır. Çünkü; ehl-i imandan Cehennem'e gidenler her ne kadar iman etmişlerse de fâsık olup imtisal etmedikleri emirlere ve iç-tinab etmedikleri nehiylere nazaran kendilerhie korkutucu resul gelmemiş gibi oldukları cihetle bu suâlin ehl-i imandan Cehen­nem'e giren fasıklara varid olması dahi caizdir. Zira; fasık fışkın­dan dolayı Cehennem'e girince fıskettiği mesailde resulün sözüyle amel etmediği cihetle kendine peygamber gelmemiş gibi tekdire şayandır. Binaenaleyh; Mürcie taifesinin «Mümin fasık olsa dahi Cehennem'e girmez» dedikleri yanlıştır.[11]

 

Vacip Tealâ Cehennem'in hazinedarları tarafından ehl-i Cehennem'e îrad olunan suâli beyandan sonra ehl-i Cehennem'in bu suâle vermiş oldukları cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehli Cehennem «Evet! Muhakkak bize korkutucu peygamber geldi. Fakat biz onu tekzib ettik ve (Alîahü Tealâ size semadan bir-şey indirmedi ve siz olmadınız, illâ büyük dalâlette oldunuz) dedik ve davetlerine asla icabet etmedik ve sözlerini dinlemedik» de­diler.]

Yani; Cehennem'in zebanileri tarafından tekdir makamında ehl-i Cehennem'e varid olan suâle cevap olarak ehl-i Cehennem kemal-i hacâletle dediler ki «Evet! Bize dünyevî ve uhrevî menfaa­timizi beyan edici ve Cehennem azabından korkutucu peygamber geldi. Fakat ne çare ki biz onları tekzib ettik ve halâsımızı te'min için getirmiş oldukları âyetleri inkâr ederek (Allahü Tealâ sema­dan size birşey göndermedi. Binaenaleyh; siz kendiniz uyduruyor­sunuz. Şu halde siz olmadınız, ancak büyük dalâlette oldunuz) de­dik ve onların davetlerini reddettik.»

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ehl-i Cehennem'in şu ce­vapları kendi kusurlarını itiraf, hasretlerini izhar ve ellerinden kaçırdıkları saadetlere keder ve nedametlerini beyandır, enbiya-yı izam hazaratma dalâli nispet etmeleri kendi itikad-ı batıllarının hilâfına davet ettiklerindendir. Çünkü; insanların itikat noktasında kendilerini haklı gördükleri için kendi itikatlarının hilafını daima dalâlet addetmeleri âdetleridir. Binaenaleyh; enbiyanın davetlerini kendi akidelerine muhalif gördükleri için «Siz büyük dalâl içinde­siniz» demeye kadar cür'et etmişlerdir.[12]

 

Vacip Tealâ hazene-i Cehennem'in suâline kâfirlerin verdik­leri cevabın bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Cehennem "Eğer biz kulaklarımızla hakkı işitmiş ve aklımızla düşünmüş olsaydık ehl-i Cehennem içinde olmazdık, lâ­kin hakkı duymadık ve aklımızla düşünmedik. Binaenaleyh; ehî-i Cehennem içinde bulunduk, nar-ı Cetıeimem'e ifiüîâzimlccden ol­duk» dediler,

Yani; ehl-i Cehennem "e ha>:ne-ı Cehennem uırai'ından iraci olu­nan suâle cevap olarak dediler ki <>Biz tâiib-i hak obnlarm işittik­leri gibi hakkı içilmiş olsaydık veya akü sahiplerinin düşündükleri çibi düşünceydik ehl-i nâr içinde bulunmazdık. maatteessüf hakkı işu.ip lâyıkıyla düşünemediğmıi/.den ashab-ı Cehennem'den olduk-demekle kusurlarını  -tirâı ederlur.

Ebussuud Efendinin beyanı veçhile haz-ne-i Cchonnenvin suâllerinde «Onların sözlerini kulaklarınızla işi­tip aklınızla düşünmediniz tni?- unvanında suâller mündenc okiı> ğundan bu cevabı îrâd ödevler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile insanlar için medar-ı teklif: akılla kulak olduğundan bu âyetle her ikisi de zikroiumnuşlur. Çünkü: enhiya-yı izanı huzurunda bulunan bir kimse için birinci derecede vazife; kemal-i eci.rple o nebinin sözünü din­lemek,- ikivci mertebede vazil^; işiiûai sözün manâsını aklıyla düşünmektir. Semr akı: amerine mukaddemdir. Zira; akılla idrak olunan birkaç meseleden sonra bütün ahkârıvı seriye sem'a müstenid olduğundan sem'in şerefine ve ehemmiyetine işaret için bu âyette semi'- akıl üzerine takdim oİuMTiUritur. Bu âyet işitmenin görmekten efdâl olduğuna delâlet <:,de\\ Zira doğru sözü işitmek; Cehennemiden halâsa medar olduğu halde güzden b:ih;>oiunmt:iruş-tır. Eğer gözün de ateşten halâsta kuı^k keb,r medarı n':iuı^ "ol­saydı âyette göz de zikrolunurdu. Halbuki zik^-lımmadı., şu halde kulağın gözden efdal olduğuna âyette delalet vardır.

Kâfirler enbiyanın kelâmlarım işitmişlerse c'e kabu! ütmek üzero işitmemiş gibi olduklar1, cihetle «İşitmiş ol^aydîk» devnışler-dir. Çünkü: işittiler, düşündüior. :ıncak kabul etmedikleri iein işit­memiş ve düşünmemiş gibi oldular. Su -halde işitmeyenlcrin oü-şünmeyenlerle farkları olmadığından "Keşke enbiyanın !-:e!an;ia-nnı işitmiş ve manâlarını düşünnıiış oİSHydık. İşitmedik ve düşün­medik» demişlerdir.[13]

 

Vacip Tealâ ehl-i Cehennem'in cevaplarını be>andan son| vapiannm hasıl eltimi jıetice> ı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu cevâpları üzerine ehl-i Cehennem günahlarım ikrar 4>lmi oldular.  Şu halde ıahmei-i İlâhîVedcn  uşak olmak ehî-i  Cehen-nım'e mahsustur.j

Yani; cevaplarında günahlarım itiraf edince Alialıü TeaU't on­ları rahmetinden uzak kılmakla uzak kıldı ve uzak olmak ehl-i nâra mahsus bir halettir.

Ehî-i nârın itiraf ettikleri .günahları: enbiyayı tekzip ve kiiap-lanm inkâr etmeleridir ki küfriyatlarım itiraf demektir. Lâkin iti­raf ve nedametin zamanı geçtiği içm faydası olmadıkından rah­metten uzak olmak onlar içindir.

Yahut suhk ; Cehennem'de bir derenin ismidir. Buna na­zaran vıatiâ-yı âyet: [İtirafı mecburi olan günaha eür'etlerinden dolayı Cehennem'irı (suhkl isminde olan deresi ayhab-ı nara mı h-susturl  domek olur.[14]

 

Vacip Tealâ kafirlerin azabını beyan buyurduktan sonra minlerin mağfiretlerini bevan etmek üzere buyuruyur.

[Muhakkak sol kimseler ki onlar görmedikleri Kaide Kablerin-dvn korktular. Onlar için günahlarını setir ve büyük ecir vardır.]

Yanı: sol ehl-i iman ki Rabierini dâr-ı dünyada görmedikleri' halde anügıyab Rablerinden korkarlar. Binaenaleyh: Cenab-i Hak beşeriyetleri icabı kendilerinden sudur eden günahlarm. at'leder ve büyük sevap venr. Çünkü: Conah-ı. Hak imana mukabil ecir verir ve  korkularına mukabil    günahlarını'mağfiretle  mükâfat  bu-vurur. Allah'tan korku bütün iyiliklerin menşei olduğu cihetle bihak­kın korku kendilerinde mevcut olan kimseler gizli ve aşikâr günah­lardan kaçındıkları için ecr-i azîme nail olurlar ki bu dünyanın en büyük nimetleri onun yanında hiç kaldığından Vacip Tealâ Al­lah'tan korkanlara vereceği ecri büyüklükle tavsif buyurmuştur.

Vacip Tealâ'yı baş gözüyle görmek mümkün olmadığından Allahü Tealâ'ya iman, gaybî olduğu gibi Allah'tan korkunun dahi gaybî olduğuna işaret için korku, gaybla tavsif olunarak lâfzı varid olmuş ve gaipten korkmak ubudiyetin kemaline delâlet ettiği için bu misilli korkuya mükâfatı büyük olacağını beyan bu­yurmuştur.[15]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azaplarını ve ehl-i imanın mağfiretle rini beyandan sonra kâfirlere hitab etmek üzere :

sahiplerinin rağbetlerini arttırdığı gibi kötü amel- sahiplerinin kor­kularını arttıracağında da şüphe yoktur. Zira; Vâci£ Tealâ'nın bil­diği gibi mücâzat edeceğini bilince zerre kadar aklı olan kimsenin! akıbetini düşünmesi zarurîdir.                                               

Gizli olan şeylerin alenî olanlardan daha çok olduğuna işareti için bu âyette sır; cehir üzerine takdim olunmuştur. Zira her aşi-j kâr; kalpte gizli olan şeyden doğar. Çünkü; insan kalbinde gizlij olan şeyden bazısını izhar ederse de çokları kalbinde kalır, hiç! meydana çıkmaz. Yahut sırrı cehrüzerine takdim; kâfirlerin kaba-j hatlarını takdim kabilindendir. Zira; kâfirler Resulullah hakkında açıktan söylemedikleri şeyleri gizli söylerlerdi.                           

Hulâsa; alenî günahlardan sakınmak lâzım olduğu gibi gizli* günahlardan sakınmak dahi vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

[Ey kâfirler! Sözünüzü gizli veya aşikâr söyleyin, müsavidir. Zira; Allahü Tealâ kalplerde olan esrarı bilicidir.)

İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran kâfir­lerin Resulullah hakkında söylemiş oldukları kelâmlarını Cibril-i Emin'in Resulullah'a haber vermesi üzerine kâfirler birbirlerine «Yavaş söyleyin, sözünüzü Muhammed (S.A.) in Rabbisi duyma­sın. Duyarsa Muhammed (S.A,) ı haber verir» demeleri üzerine bu âyet nazil olmuştur.

Yani; ey müşrikler! Siz ister gizli ister aşikâr konuşun, ind-i İlâhî'de cümlesi müsavidir. Zira; sizin kalplerinizde olan cümle esrarınızın bir zerresini bile fetvolmaksızın Allahü Tealâ bilir. Çünkü; Allahü Tealâ herkesin gizli ve aşikâr işini ve sözünü bilir. Binaenaleyh; sizin için ayıbınızı saklayabilmek yoktur. Şu halde doğru söyleyip doğru yola gitmenin çaresine bakın.

Bu âyet; ehl-i imanı a'mâl-i sâlihaya terğib ve ehl-i küfrü da­lâletten tehdid etmiştir. Çünkü Allah'ın herşeyi bilmesi; iyi amel[16]

 

Vacip Tealâ gizli ve alenî herşeyin ilm-i İlâhî'de müsavî ol­duğunu beyandan sonra şu müsavatın sebebini beyan etmek üzere:

buyuruyor.

[Bilmez mi mahlûkunu halik? Halbuki o halikın ilmi herşeye vasıldır ve o halik cümle mahluka t m zahir ve batınından haber­dardır.]

Yani; Halik Tealâ'nın birşeyi halketmesi ankasdm ve anihti-yarin olduğundan o şeyin künhünü, miktarını ve keyfiyetini bil­mek icab eder. Binaenaleyh; halik mahlûkunu tamamıyla bilir.,Zi­ra; cahilden birşey sudur etmez, etse bile maslahata muvafık ol­maz. Şu halde halik icad ettiği şeyi etrafıyla bilir. Çünkü; o halik lâtiftir, dekaayık-ı eşyaya ve esrarına âlimdir, habîrdir, zira; haka-yık-ı eşyaya muttalîdir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyette istifham; inkâr içindir, Nefy-i inkâr ise ispat    olduğundan te'kid manâsını ifade eder. Şu halde vıaiıâ-yı nazım :  i Halik mahlûkunu bilmez mî. el­bette bilir j   demektir.  cümle-i haliyesi de inkarın manâsını t.e'kid eder.

"Fahri RâziYıin beyanı veçhile bu âyet; ei"âi-i ibadm Mâliki Va­cip Tealâ olduğuna delâlet eder. Çünkü; { Jü- ) kelimesinin mef'ûl-ü mukadderi cümle mahlûka ta şâmildir. Cümle rnahiûkat içinde efâl-i îbâd dahi mevcuttur.

Cümle-i samye cümle-i ulanın delilidir ve takriri şöyledir: «AUahü Tealâ mahlûkatmı ve mahlûkatınm ahvalini bilir. Zira; Allahü Tealâ latif ve habîrdir. Her latîi' ve habîr olan halik, mah­lûkunu bilir. Binaenaleyh; Aİİahü Tealâ mahlûkunu bilir» demek­tir.[17]

 

Vacip Teaiâ gizli ve açık herşeyi bildiğini beyanla kâfirleri îehdid ettikten sonra tehdidini ikaa kadir olduğunu beyanla dahi îehdid etmek üzere buyuruyor.

fOî Halik Tcaîâ sol zat-i lâtiftir ki yeryüzünü isti'mâlinizc el­verişli, size muti' ve nıüuknd kıldı. Yeryüzü size münkad olunca siz arzın etrat'nida yürüyünüz ve Allah'ın o yeryüzünde halkettiği nimetlerinden yiyiniz, sizin bi'setiniz ancak Aîlahü Tealâ'mn hu-zurunadir, başkasına değildir.]

Yani: Aîiahü Tenlâ gizli ve aşikâr horşeyi bildiği gibi kudreti dahi herzeye şâmildir. Çünkü; Aİİahü Tealâ şul zat-i eceli ü a'iâdır ki sizin menfaatiniz için arzı size itaatli yani; ziraat, Celâhat ve tiijîaç dikmek gibi her türlü mentaatmıza muvafık ve isli'mâünizc sâlih kıldı. Binaen-ileyh: arzın dağlarında. o\alarmda, etrat (i ek-n:ifında yürüyün ve istediğiniz vechüzere tasarruf edin, esbab-ı in-'-iia'dan her türlü sebeplere yapısın ve Allah'ın yeryüzünde iıalkei-tiyi rızkından yivin, «izin  için mubahtır, şükrünü eda edin.    Zira

öldükten "sonra herkesin mercii alçak huzur-u IlâhîMir. Akıbet herkesin mercii huzur-u ilâhî olunjca Allah'ın halkettiği nirne'lere şükrolanup uiunmadıguıdan. suâL olunacağı cihetle herkesin nail olduğu nimetin şükrünü eda etmesi lâzımdır

Fahri Râzfnin beyanı veçhile Cenab-ı Hak arzın insanların istrmâlinc: sâlih olduğunu beyanla kudret-i tâmme sahibi olduğunu ilân buyurmuştur. Çünkü: arz şu bulunduğu hal üzere olmasa da demir, altın, gümüş ve buna mümasil ma'deniyaı-ı sulbe ^ibi sert olmuş olsaydı üzerinde gezmek, yatmak ve oturmak mümkün ol-madîüi gibi insanların hayatına hâçiim olan otlara ve ekinlere dahi sAiih olmazdı, yaz günleıinde gayet sıcak, kıs günlerinde gayet so­ğuk olacağı ciheti?1 üzerinde yasamak da mümkün olmazdı, eğer su gibi cıvık olsaydı insanlar için üzerinde karar etmek mümkün olamazdı. Şu halde ne seri, ne de yumuşak, ikisi arasında insanla­rın kararma ve isti'maliıu- elverişli, halkolunarak istirahatlarını îo'min ve esbabına tevessülle mıhlarını tahsile vesile olması in­sanlar için büvük nimet olduğundan Cenab-ı Hak bu nimetin sükrür.ü eda vacip olduğuna  ( buyurmuştur. nazm-i ceJiliy!e  işaret

Bu âyette Aİİahü Tealâ insanlara arzdan intifa' lâzım olup muattal olmamalarını tavsiye etmiştir. Çünkü; «Arzı sizin isti'mâ-ünize şaiih kıldım. Ovalarında, dağlarında seyr ü hareket sizin için mubahtır, hasıl olan rızıkUm yiyin. 'Zira; sizin için helâldir-1 dernek Tenbel olmayın, çalısın. Muattal olmayın, intifa' edin ve Allah'ın halkettiği nimetUvU* teltvzüz edin- demektir. Dağlar, ovalara nis-uetie sert oldu.&ıı halae Jağlania yürümekle emretmek; arzın ke-mal-i itaatmdan kinayedir. Zira; sert olan dağlarda yürümek müm­kün olunca sair mahallerinde yürümenin ve intifa' etmenin müm­kün olacağı evioviyetle sabit olur.

Ebu.ssuıtd  Efoiıdi'nm beyai'n    veçhile bu âyette emirler ibaha içindir. Binaenaleyh:  «Arz üzerinde yürümek ve hasıl  olan  ı U-n yemek mubahtır, vacip değildir»  demek olur.

Ayetin eıimlo-1 ahîresi kâfirleri küfürden ve âsîîerf îsvatidln için varisi olrnuslur. Ynni «Arz üzerinde  karanmi seyrüseferiniz ve rızıklarmdan    yeyip içmeniz akıbet merdinizin huzur-u İlâhî olduğunu itikat üzere olmak lâzımdır» demektir.

Hulâsa; arzın insanlara kemal-i itaatla muti' ve insanların her türlü isti'mâllerine salih olduğu ve insanlar için arzın her tarafın­da seyrüseferle nimetlerinden müstefid olup muattal olmamak ve akıbet herkesin mercii huzur-u İlâhî olup ona göre tedarikâtta bu­lunup hareket etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vâdp Tealâ arzın insanlara muti' olduğunu beyandan sonra bu kadar itaatla beraber âsîleri kahretmeye her vakit hazır oldu­ğunu "beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz emin misiniz kudret-i kahiresi semada mevcut olan Al-lahü Tealâ'nm sizi yere batırmasından; arz sizinle beraber yere batınca nagihanî olarak hareket eder ve muztarip olarak kaynar görülür.]

Yani; ey âsîler! Kuvvet ve kudreti, satvet ve mclekûtu sema­da mevcut olan Allahü Tealâ'nm sizi yere batırmasından emin mi­siniz? Sizi yere batırmca yer hareket eder ki size itaati kalmaz, aşağı yukarı hareket eder, sizi içine alır, mahveder.

Ayetin zahiri Vacip Tealâ'nm semada olmasını iş/âr ederse de Cenab-ı Hak mekândan münezzeh olduğu cihetle delâil-i akliyeye muvafık olarak te'vil olunur. Şöyle ki «Allahü Tealâ semada» de­mek «Allah'ın azabı semada»' demeklir. Çünkü; âsîlerin üzerine belâya ekseriya semadan indiğinden azabı, semada mevcut den­miştir. Yahut âyetin nüzulüne muhatap olan Araplar Allah'ın se­mada olduğunu itikad ettiklerinden «Si2in semada mevcut olduğu­nu itikad ettiğiniz Allah'ın azabından emin mi oldunuz?» demektir.

hareket eder demektir ki gazab-ı İlâhî zuhur edince yeryüzü insanlara itaattan çıkar, sağma, soluna, üstüne, altına ha­reket eder ve üzerinde bulunan insanları içme alır, helak eder. Bu da bizim gördüğümüz ve bildiğimiz zelzeleler demektir.

Hulâsa; arzın bu kadar itaatıyla beraber bir zaman gazab-ı İlâhî zuhur ederek arzın harekesiyle Cenab-ı Hakkın insanları ye­re batırmasından korku lâzım olup emin olmak caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[19]

 

Vâcîp Tealâ âsîleri yere batırmakla tehdid ettikten sonrj madan taş yağdırmakla azab edeceğini beyan etmek üzere  buyuruyor.

[Belki siz emin misiniz gazabı semada mevcut olan Allahü r alâ'nın sizin üzerinize tas yağdırmakla helak etmesinden? Allahü Tealâ ihlâk edince siz yakında sizi inzar eden resulün nasıl doğru söyleyici bir adam olduğunu bilirsiniz.]

Yani; siz yere batmaktan korkmaz, emin misiniz? Yahut azabı semada mevcut olan Allahü Tealâ'nm sizin üzerinize helakinize kâfi taş yağdırmakla ahlâkinden de mi korkmazsınız ve nimetine şükrederek iman etmezsiniz? Haliniz böyle olunca siz yakında sizi inzar edici resulün nasıl doğru sözlü olduğunu ve inzar olunduğu­nuz azabın keyfiyetini bilirsiniz. Fakat o bilmeniz size menfaat vermez. Çünkü; herşeyin menfaat zamanı geçince onun varlığıyla yokluğu beraber olur. Binaenaleyh; azabın vukuundan sonra azabı bilerek korkmak o azabı defetmekte fayda vermez. Çünkü fayda verecek şey helak olmadan evvel resulü tasdik etmek ve azaptan korkmaktır, yoksa vukuundan sonra tasdik değildir.

Hulâsa; insanların günahlarına ceza olarak Cenab-ı Hakkın semadan taş yağdırmasından korkmaları lâzım olduğu ve bu misilli azapla helakten ' sonra onları azaptan korkutmak için gönderilen resulün hakka sadık olduğunu bilecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[20]

 

Vacip Tealâ nimetin kadrini bilip şükretmek lâzım olduğu ci­hetle şükretmeyenleri tehdid eyledikten sonra tehdidini te'kid ol­mak üzere buyuruyor.

[Allah hakkı için kendilerine taraf-ı İlâhî'den gönderilen re­sullerini muhakkak tekzih ettiler sol kimseler ki onlar bu kâfirler­den evvel geçmişlerdi. Onların tekziplerini inkârımız ve onlardan ahz-ı intikamımız ne keyfiyetle vuku bulduysa Mekke kâfirleri de resulümü tekziplerine mukabil intikamımızı hatırdan çıkarmasın­lar.] Zira; küfürde ısrar ettikleri surette ayn-ı azabımız onlara da vâki olacaktır.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyette deki zamiri Mekke müşriklerine râcidir. Onlardan evvel geçen ümmetlerle murad; kavm-i Nuh, Ad ve onların emsali helak olan ümmetlerdir. Hitaptan gaibe iltifat; kâ­firleri iltifattan iskat içindir. Çünkü; hergün inkârları kabil olma­yan mucizeleri inkârla Resulullah'ı tekzib etmeleri onları mertebe-i huzurdan derece-i süfliyete indirmiştir. şiddetle inkâr manâsını ifade ettiğinden geçmişlere vâki olan azabın gayet şiddetli ve garip bir surette vâki olduğuna delâlet eder ve kasemin, mercii de budur. Zira; ümem-i salifenin tekzipleri meşhur ve her­kesçe malûm olduğundan onların peygamberlerini tekziplerini be­yanda yeminle te'kide hacet yokken yeminle te'kid etmek azabm pek garip olduğuna işaret içindir. Bu âyette Resulullah'ı tesliye ve kavmini tehdidde mübalâğa vardır.

Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile  hatır u hayale gelmeyen bir emr-i garip demektir. Buna nazaran manâyı

âyet: | Kureyş kavminden evvel geçen ümmetlerin nebilerini tek­zipleri üzerine hatır u hayallerine gelmeyen acîb ve garîb azaplar nasıl nazil oldu ve onları nasıl ihlâk ettiyse Kureyş kavmi de re­sullerini tekzipte devam ettikleri surette akıllarının idrak edeme­diği azap gelip onları ihlâk edecek]  demektir.

Hulâsa; evvel geçen ümmetlerin nebilerini tekzipleri sebebiyle helak oldukları gibi bu ümmetin de nebilerini tekzip ettikleri su­rette helak olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendiı[21]

 

Vacip Tealâ kemal-i ilmine ve kudretine delâlet eden bazı de­lilleri ve âsîlere envâ-ı azabı inzale kadir olduğunu beyandan sonra gözleriyle gördükleri bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar gaflet edip de havanın ortasında kendi üzerlerinde Ka­natlarım açarak uçan kuşlara nazar edip bakmazlar mı? O havada uçan kuşları hiçbir kimse tutmaz, ancak rahmeti hol olan Aîlahü Tealâ tutar. Zira; Rahman Tealâ her şeyi görücüdür.]

Yani; Cenab-ı Hakkın, kâfirleri ihlâke ve onlardan ahz-ı inti­kama kudretini inkâr ederler de kuşları görmezler mi? O kuşlar ki onların üzerinde havanın ortasında kanatlarını açarlar, kemal-i sür'aUa uçarlar. Halbuki onların vücutlarının ağırlığına nazaran havada sebat edemeyip yere düşmelerini tabiatları icab ederken tabiatları hilâfında onları havada kimse tutamaz, ancak rahmeti bol olan Vacip Tealâ tutar. Zira; Vacip Tealâ herşeyi görücü ve bilici olduğundan onları görür ve kendilerine lâyık bir şekl-i mah­sus ve hal-î garip üzere halkeder ve garip bir surette onları idare eder ve mahrukatından herbiri feyz ve kudretten istifadesi veçhile aldığı ders üzere hareket- eder. İşte şu esasa binaen kuşları havada uçacak bir liyakat üzere halkederek havada düşmeksizin uçmaları­nı vp uçarken kolaylık için kanatlarını açıp örtmeyi ilham ötmek ve kendilerine münasip cüsselerini ve o cüsselere münasip kanat­larını halketmek Allah'ın kudretine açık delildir. Şu halde vücut­larında olan siklet icabı yere düşmek şanından olan kuşları havada durduran ve durduracak sebepler halketmeye kadir olan Allahü Tealâ'nın zat-ı ülûhiyetine irrian etmeyen kâfirlerden intikamını almaya kadir olacağı evleviyetle sabit olur.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kuşlar çok kere kanatla­rını açarlar ve yorgunluk geldiğinde kanatlarını âni olarak örter­ler ki az bir zamanda dinlendirirler ve sür'atla uçmaya muvaffak olurlar ve azıcık kanatlarını örtmek daimi olmayıp merretenba'de-uhrâ yenilendiğine işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla varid olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; kulların ihtiyar-ı cüz'i-leriyle olan işleri Allah'ın mahlûku olduğuna açıktan delâlet eder. Çünkü; kuşların havada uçmaları fiil-i ihtiyaridir, bu fiil-i ihtiya­rîlerini halkeden ve onları havada tutan zatın ancak Rahman Tea-lâ olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette hasırla beyan etmiştir. Bina­enaleyh; Mu'tezile'nin kullar kendi ef âlini halkeder dedikleri söz­leri merduddur.

Hulâsa; semada uçan kuşlara bakarak Vacip Tealâ'nın kudre­tini tasdik lâzım ve kuşları havada tutan ancak Vacip Tealâ olup Allahü Tealâ'nın herşeyi görücü ve bilici olduğu bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[22]

 

Vacip Tealâ kudret-i kâmile sahibi olduğunu beyandan sonra kâfirlerin güvendiği askerlerinin onlara yardıma kudreti olmadığı­nı ve kâfirlerin ancak gurur içinde yaşadıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kâfirler! Size Allah'ın gayrı askeriniz mi yardım edecek?

Kâfirler olmadı, ancak şeytan'ın hilesine aldanıcı ve gurur içinde oldular.]

Yani; ey kâfirler! Siz Allah'ın kudretine delâlet eden kuşların havada acîb ve garîb surette uçtuklarına bakarak sîzi hakka davet eden resulün davetine icabet etmediniz, o halde şu işaret olunan askeriniz ve malınız mı size yardım edecek? Rahmeti bol olan Al­lahü Tealâ'nın gayrı askeriniz size yardım edebilir mi? Elbette ede­mez. Şu halde sizin Allah'ın gayrıdan bir yardım beklemeniz bâ­tıldır. Zira; imkânı yoktur. Binaenaleyh; kâfirler ojmadi, illâ şey­tan'ın iğfalâtına aldanmakla gurur içinde yaşıyorlar.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyete ism-i işaret; on­ların güvendikleri askerlerini tahkire ve kâfir lâfzım izhar; onları küfürle zem ve gururları küfürlerinden neşet ettiğini beyana ve hitaptan gaybete iltifat; onların i'raza şayan olduklarına işaret içindir.

Esma-i hüsnadan Rahman lâfzını ihtiyar; kâfirlere nimet bil­mediklerini beyanla ta'riz ve onları tekdir içindir. Çünkü; buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey kâfirler! Size ve cümle âleme in'âm ve ihsan sahibi olan Allahü Tealâ'nın gayrı şu hakir ve zelil olan as­kerinizden mi nusret beklersiniz? Halbuki size gelecek azap sizin­le beraber onlara da gelecektir. Binaenaleyh; onlar kendilerinden azabı defe kadir değiller ki sizden defe kaadir olsunlar. Şu halde birtakım âcizlere itimatla resulünüze iman etmemek hamakattan başka birşey değildir] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin evvel ve âhir itimad ettikleri iki şeydir: Birincisi; evlât ve etbâ'lan, asker ve mallarıyla hasıl olan kuvvettir. Bu kısımdan fayda olmayacağını v,enab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. İkincisi; ma'-bud ittihaz ettikleri putlarıdır.[23]

 

Vacip Tealâ putların da faydası    olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ size verdiği rızkını tutar vermezse size rızkı kim verecek? Şu sizin ma'bud ittihaz ettiğiniz hakir ve zelîl olan putlarınız mı rızkınızı verecek?]

Yani; Allahü Tealâ rızkın esbabından olan.yağmuru ve yağ­murla hasıl olan otları ve ekinleri meneder, vermezse size bunları verecek kimdir, hangi ma'budunuz verebilecek ve hangisine şu bi­zim rızkımızı veriyor diyeceksiniz? Elbette diyemez ve hiçbirisine şu bizim râzıkımız diyerek işaret edemezsiniz. Zira; putlarınızdan hiçbirisi, değil bütün rızkınızı vermek, rızkınızdan bir zerresini bi­le icada kadir olmadığı meydanda bir hakikattir. Belki kâfirler hakkın zuhuruyla beraber tekebbür ve temerrüdde inat ve haktan uzak olmakta ısrar ettiler.

cidalde ısrar manasınadır. temerrüd ve tekebbür manasınadır. haktan uzak olmak manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım : [Kâfirlerin, «Bizim putlarımız bize ce-mi-i hayratı ulaştırırlar ve bizden bilûmum belâyâyı defederler» yollu iddiaları bedahete karşı bir iddiadır, belki onlar kibir ve te­merrüd etmekte, haktan uzak olmakta, kavga ve inatta ısrar etti­ler, bu ısrarları temerrüd ve tekebbürden başka birşey değildir | demektir. Zira; rızk hergün herkesin muhtaç olduğu birşey olduğu gibi hiçbir kimse de Allah'ın gayrıdan beklemediği için bunların putlardan beklemeleri batıl olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle be­yan buyurmuştur.

Vacip Tealâ kâfirlerin kuvve-i ameliyeleri fasid olduğu gibi kuvve-i nazariyeleri de kısa ve cahil olduklarından onları, herkese Cenab-ı Hakkın ihsanı olduğu zahir ve bahir olarak rızık mesele­siyle ilzam ve putları ma'bud ittihaz etmekte ısrarları sırf inat ve istikbardan ibaret olduğunu beyanla âleme karşı terzil etmiştir.[24]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kibr ü gururda ve haktan uzak olmakta inatlarını beyandan sonra bu iki sıfatın en çirkin bir sıfat olduğu­nu beyan ve kâfirle müminin hallerini bir misalle izah etmek üzere :

[Yüzü üzerine düşmüş olduğu halde yürüyen kimse mi matlu­buna vasi! olur, yoksa doğru yoldan ayak üzerinde olduğu halde yürüyen kimse mi vasıl olur?]

Yani; oy kâfirler! Siz zahirde görülen âsâra ve esbab-ı âdiyeye bakar da müessir-i hakîkî olan Vacip Tealâ'ya isnad etmez tekeb­bür ve temerrüd eder, nazar edip görmez misiniz şol kimsenin ha­lini ki o kimse zulmet-i cehalet ve envâ-ı dalâlet içinde yüzü üzeri­ne düşmüş olduğu halde hayret ve dehşetle gideceği mahalli bil­meksizin körü körüne yürür. Bu suretle yürüyen kirnse mi matlu­buna vasıl olur, yoksa ilm-i ma'rif'etle müzeyyen, gideceği mahalli şüphesiz bilir olduğu halde ayak üzerinde gözü görerek doğru yü­rüyen kimse mi matlubuna vasıl olur?

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet; kâfirle müminin hallerini beyan için bir darb-ı meseldir. Binaen­aleyh; Cenab-ı Hak bu âyette müminle kâfirin dünyadaki hallerini açık bir surette temsil buyurmuştur. Çünkü mümin; gözü görür; gideceği yolu bilir, cümle avâriz ve mevâniden salim olarak mak­sadına doğru giden kimseye benzer.' Kâfir ise alil» gözü görmez ve gideceği yeri bilmez, cahilane yüzüştü yuvarlanıp giden kimseye benzer. İşte şu esasa nazaran âyetin manâsı: [Ey gafiller! Siz ha­linizi bilmez ve düşünmez misiniz ki sizin haliniz yolunu bilmeyen âmâ kimsenin haline benzer ki asla matlûbuna vasıl olamaz. Amma müminin hali; daima gözü görür ve matlubuna doğru gider selâ­mete vasıl olan kimsenin haline benzer] demektir.

Yahut âyet-i celile müminle kâfirin âhiretteki hallerini beyan­dır. Çünkü kâfirin küfründen dolayı âhirette hali; Cehennem/e yüzüstüno düşmüş olarak sürünerek gitmektir. Müminin haliyse ayak üzerinde doğru yürüyerek avarız ve mevâniden salim olarak Cennet'e gitmektir. Şu halde her iki tevcihe nazaran âyetin manâ­sı; kâfiri imana ve insafa davet ve mümini imanında sebat etmeye terğiplir.

Yahut âyetten maksat; âlimle cahil arasındaki farkı beyan ve hallerini temsil olup kâfiri cahile, mümini âlime teşbihtir. Çünkü; cahil cehlinden dolayı pek çok harekâtında birçok zararlara duçar olduğu gibi kâfir de küfründen dolayı her nefesinde âhiret için bin türlü zarar hazırlamaktadır. Müminin hali hatâdan salim olmakta âlimin haline benzer. Binaenaleyh insan için ulûm-u şer'iye tahsil etmek kadar bir saadet olamaz.[25]

 

Vacip Tealâ havada uçan kuşların halleriyle, kudret-i kahiresi-ni ispat ettikten sonra insanın acîb ve garîb halleriyle de kudret-i kahiresini ispat etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Vahdaniyetimi inkâr eden kâfirlere sen de ki «Allahü Tealâ sol zat-ı eceli ü a'lâdır ki sizi yarattı, gözler, kulaklar ve akıllar verdi, bu azaları Allah'ın razı olduğu şeylerde isti'mâl etmediğinizden dolayı gayet az şükrediyorsunuz.] Halbuki

şu nimetlere bakarak herbirinin şükrünü eda etmek üzerinize va­ciptir. Çünkü; Cenab-ı Hak kulağınızı verdi, hakkı duymak için, gözlerinizi verdi, hakkı görmek için. kalplerinizi verdi, hakkı bil­mek için. Siz ise bunları şerre âlet ettiğinizden şükrünü eda etme­diniz.» Zira her âzânm şükrü; o âzânm icadından maksad-ı aslî neyse ona sarfetmektir. Binaenaleyh; hilkatmdan maksad-ı .aslîye sarfolunmayan cismin şükrü eda olunmamıştır. Şu halde insan için Allah'ın ihsan ettiği bedenden her cüz'ünü mahalak pehino sarfetmek ve Allah'ın emrettiği şeylerde isti'mâl eylemek o beden­den maksad-ı aslîdir. Bunun hilâfında isti'mâl mazarrat ve ayn-ı azaptır. İnsanların bedenini Allah'ın razı olduğu işlerde isti'mâli gayet az olduğuna işaret için Cenab-ı hak gayet az şükrettiklerini beyan buyurmuştur.[26]

 

Vacip Tealâ insana vermiş olduğu göz, kulak ve kalp gibi aza­larla kudretini ispat ettikten sonra nefs-i insanın hilkatıyla dahi ispat etmek üzere biryuruyor:

[Ey Resul-ü Mükerrem! Âhire ti inkâr eden kâfirlere sen de ki «Size vücudunuzu ihsan eden Allahü Tealâ sol zat-ı eceli ü a'lâdır ki sizi arz üzerinde halketti, cezanızı görmek için ancak zat-ı ülû-hiyetinin huzur-u manevîsine haşrohmur ve cezanızı görürsünüz.»]

Çünkü; sizi yeryüzünde halketti, iman ve a'mâl-i salihayla emrey-ledi, evâmir ve nevâhisini nebisi vasıtasıyla size tebliğ buyurdu ki herkes dünyada işlemiş olduğu amelinin cezasını âhirette görsün. Binaenaleyh; herkesin akıbet huzur-u İlâhi'ye cemolup cezasını göreceğini beyan buyurmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu ve bundan evvelki âyetler haşr ü neşrin sıhhatini ve imkânını beyan için sevkolunmuştur. Zira; iptidaen icatla intihâen ölmüş vücudu ihya etmek imkânda müsavidir. Çünkü; evvelâ icada kâfi olan kudret intihâen iadeye dahi kâfidir. Şu halde insan öldükten sonra dirileceğini gözü önüne getirmeli ve amelini onun üzerine bina etmelidir.[27]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin inkâr ettikleri hai hasrı inkâr eden kâfirlerin kelâmlarını beyui'uyor.

ispat ettikten etmek üzere :

[Resulü 11 ah:m kâfirlere hasrı beyanı üzerine kâfirler «Bu vaa-zamanı ne vakittir, eğer sözünüz doğruysa söyleyin» derler. Yâiıabibim! Sen onlara hitaben cİe ki «Bunun ilmi Allahü Tealâ in­dindedir, biz bilemeyiz ve ben ancak hasrın vukuuyla açıktan sizi korkutucuyum] Zira; ilmim vukuunadır, zamanına değildir. Çün­kü; vukuu muhakkaktır ve vukuunu beyan; sizi korkutmak için kâfidir. Zamanına hüküm taalluk etmez. Binaenaleyh; zamanına ilim; Aîlahü Tealâ'ya mahsustur.»

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kâfirlerin bu sözleri ehl-i imanı istihza etmek suretiyle söylenmiştir. Çünkü; zamanı malûm olma­dığından vukuuna ihtimal vermedikleri cihetle istihzaya cür'et et­mişlerdir. Vaadle murad; mutlaka azap olmak ihtimali varsa da yevrn-i kıyamet olmak âyet-i sabıkaya muvafıktır. Çünkü; bun­dan evvelki âyette haşrolunacakları beyan olunduğu cihetle bu ayette vaadie muradın kıyamet ve haşrolması yakışır.

Kâfirler «Resulullah kıyametin vukuunu bildiği gibi zamanını dahi bilir" itikadında olduklarından şu itikatlarını döndürmek için hasra delâlet eden lâi'z-ı şerifi varid olmuş ve kıyametin

zamanına ilim- ancak Allahü Tealâ'ya münhasır olduğunu itikad etmek umur-u lâzımeden olduğu beyan olunmuştur. Zira; Re-suiullah'a kıyametin vukuu vahyile bildirilmişse de zamanı bildi-rilmediğinden kıyametin zamanı ta'yin edilememiştir. Çünkü; vu-kuun muhakkak olması kâfirleri azaptan korkutmakta kâfidir. Bu cevapta kıyametin zamanını suâl edenleri tekdir de mevcuttur. Zira suâli lâzım olmayan şeyden suâl etmek; vazifesizlik olduğu gibi zamanın ta'yininde fayda olmadığını beyan etmekte dahi abes­le iştigal ettikleri beyan olunmuştur. Resulullah'm vazifesi ancak inzar olup inzarı tecavüz etmediğini beyan için âyette ikinci cümle

edat-?, hasır olan lafzıyla varid olmuştur.

Resulullah'm inzarı vazıh ve zahir olup asla gizli birşey ol­madığına işaret için varid olmuştur ki «(Benim hı­zarım açıktır, gizlisi yoktur» demek olur.[28]

 

Vacip Tealâ kıyametin zamanını bilmek isteyenlerin vukuun­da tereddütlerini beyandan sonra kıyametin vukuunda hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki kıyameti inkâr edenler vaad olunan azabın yakın ol­duğu halde görünce kâfirlerin yüzleri kötü oldu.] Zira; kalplerinde olan küfrün şeameti yüzlerine vurdu. Binaenaleyh; yüzleri çirkin oldu.                                          

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âyetin zahiri geçmişten haber verdiği cihetle mev'ûd olan şeyin mutlaka onları ihlâk edecek azap olmasına delâlet ederse de mev'ûd olan şey; kıyamet olduğuna vo-zaran «Azabı gördükleri zamanda yüzleri çirkin olacak" demektir. Çünkü; vukuu muhakkak olan şeyin vâki ulnıuş çibi haber veril­mesi âdettir,

Ebussuud Efendi'nin beyanına nazaran zamir mevkiinde ism-i zahir olarak lâfzının varid olması: yüzlerinin kötü ol­masına sebep küfürleri olduğunu suret-i sârihada beyanla onlan zem içindir.

însanm müptelâ olduğu azabın ve acının eseri vücudunun her tarafında zahir olursa da yüzünde hüzün ve keder vücudunun her tarafından daha ziyade görüldüğü için âyette yalnız yüzlerinin çir­kin olacağı beyan olunmuştur. [29]                              

 

Vacip Tealâ azabı gördükleri zaman kâfirlerin yüzlerinin si yahlanıp kötü olacağım beyandan sonra Cehennem azabına müek kel olan melekler tarafından onlara yapılacak muameleyi ve söyle necek sözü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlere hitaben zebaniler tarafından «Şu azap; sol a^ ^ siz onu acele olarak istiyordunuz» denilir.]                        

Yani; kâfirler duçar oldukları azabı görünce Allah'ın emriyle azaba me'mur olan melekler tarafından onlara hitaben denilir ki «Şu gördüğünüz azap; şol azaptır ki siz onu inkârınızdan dolayı is­tihza tarikıyla dünyada vukuunu taleb ederdiniz. İşte yokluğunu itikad ederek varsa oluversin dediğiniz azap budur» demekle kâfir­leri tekdir ederler,

Resulullah azab-ı âhiretle onları korkutup imana davet etti­ğinde onlar âhireti, hasrı ü neşri inkâr ederek «İnsan vefat ettikten' sonra dirilmez ve azap görmez. Varsa bir göreceği, bu dünyada görsün, azap gelecekse ve sözün doğruysa gelsin de görelim» der­ler. Ve bu sözü kendi itikatlarmca Resulullah'ı ilzam ederiz itikad-ı bâtıllarına binaen söylerlerdi. İşte dünyadaki bu itikad-ı bâtılları­nı Cehennem'e girecekleri zaman onlara ihtar etmek tekdir olduğu cihetle yaralarına tuz ekmek kabilinden azap üzerine azaptır.[30]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette görecekleri azabı ve işitecekleri sözleri beyandan sonra onların dünyada ümitleri Resulullah'ı ve maiyetindeki ashabı helak olursa kendileri herşeyden kurtulup ra­hat etmeleri olduğundan bu ümitlerini reddetmek üzere  buyuruyor.

[Ey habibim! Sen kâfirlere hitaben de ki «Ey kâfirler! Beni ve benim maiyetimde olan müminleri Allahü Tealâ ihlâk eder veyahut bize merhamet buyurur, ecelimizi te'hir ederse kâfirleri acıtıcı azaptan kim kurtarır?"]

Yani; sen onlara de ki «Ey kâfirler! Reyiniz nedir? Bana ha­ber verin. Allahü Tealâ beni ve maiyetimde olan müminleri öldü­rürse size ne gibi menfaat var yahut ecelimizi te'hirle bize lutf u merhamet buyurursa size ne gibi mazarrat var, söyleyin. Zira; siz küfrünüzde devam ederseniz bizim hayat ve memâtımızdan size ne kâr, ne de zarar.vardır, belki insaf eder, sözümü dinlerseniz hayatımdan size fayda vardır. Şu halde helakimize duâ edip beklemekte sizin için hiç fayda yoktur. Bunda bir fayda olmayınca acaba sizin gibi kâfirleri azab-ı elimden kim kurtarır? Çünkü; kâfirleri kes-bettikleri küfrün azabından kimse kurtaramaz."

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kâfirlerin azaplarına se­bep olduğunu beyan ve küfürlerini tasrih etmekle zemmolmak üze­re zamir mahallinde ism-i zahir olarak lâfzı varid ol­muştur. Çünkü; küfürlerini tasrihte «Siz kâfirsiniz. Kâfirler azap­tan kurtulamaz» demek olduğundan ümitlerini kesip atmak vardır, buyuruyor.[31]

 

Vâcip Tealâ «Kâfirleri azaptan kim kurtaracak?» suâlini be­yandan sonra bu suâle cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Sizi azab-ı elimden kurtaracak, kullarını fenalıktan esirgeyici olan Rah­man Tealâ'dır. Biz Rahman Tealâ'ya iman ve ancak ona itimad et­tik. Siz yakında açık dalâlette olan kimdir, bilirsiniz» de.]

Yani; ya Ekrem-er Rusül! Sen hasımlarına söyle «Ey kâfir­ler! Siz bizim helakimize duâ edersiniz. Kullarını helakten ve azap­tan kurtaracak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ kullarına mer­hamet buyurucu ihsan sahibidir. Binaenaleyh; biz onun vahdani­yetine iman ettik, sizin gibi küfretmedik ki sizin duanızın kabu­lüyle bizi ihlâk etsin, biz o Allahü Tealâ'ya itimad-ı tamla itimad ettik. Şu halde itimadımız ancak onadır, onun gayrıya değildir. Sizse Allah'ın gayrı putlarınıza, etbâ' ve a'vânmıza itimad ettiği­niz cihetle helakle duanızın eseri kendi nefsinizde zuhur eder. Bi­naenaleyh; nefsinizi siz.ve a'vânmız helakten kurtaramazsınız. Biz Rahman Tealâ'ya iman ve itimad edip sizin iman ve itimadınız olmayınca açık dalâlet içinde kimler olduğunu yakında bilirsiniz.»

Nisâhûrî'nin' beyanı veçhile kâfirlerin küfrü terkle lui.f-u İlâ-hi'ye mazhar olabilmelerine terğih için esınâ-i hüsnâ içinden Rah­man ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü Rahman lâfzı ihsan edici manâsına olduğundan günahkar olanların günahlarından vazgeçin­ce aff-ı İîâhi'ye nail olacaklarına delâlet eder. küfürde devam et­tikçe dualarının eseri ancak kendilerinde zuhur edip gayra sirayet, etmeyeceğine işaret için Resulullah iman ve tevekkül-ü'tamla mü-dai'aa buyurmuştur. Yani -<Biz iman ve itimadınızla himaye-i İlâ-hi'yeye iltica etmiş vt? lutf-u İiâhî'ye mazhar olmuşuz. Sizse iman ve itimattan ârr olduğunuz cihetle merhamete şayan delilsiniz. TSinnonalevh: helak size racidir» demok olur.[32]

 

Vacip Tealâj tevekkülün lüzumunu    beyandan sonra tevekkü lün lüzumuna delili beyan etmek üzere buyuruyor,

[Ey Nebiyy-i Muazzam! Kâfirlere hitaben AHahü Tealâ'ya tevekkülün lüzumunu beyan sırasında sen de ki «Ey kâfirler! Re­yiniz nedir? Bana haber verin. Eğer sabah vakti sizin suyunuz ye­re batmış olursa size tatlı pınar suyunu kim verecek ve tatlı suyla size kim gelecek?] Çünkü; hergün susadıkça içip telezzüz ettiğiniz güzel sular yere batarsa yer altından o suyu size putlarınız mı ge­tirecek? Elbette putlarınız getiremez. Şu halde niçin Allahü Tea-lâ'ya şirk edersiniz ve neden düşünmezsiniz de Allah'ın gayrıya Himad edersiniz?-

Bu âyetten maksat; Fahri Râzi'nin beyanı veçhile inkârı müm­kün olmayan ve hergün gözleriyle gördükleri bazı nimetlerle kâ­firleri ilzam etmektir.[33]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6027-6028

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6029-6030

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6030-6031

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6031-6032

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6032-6033

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6033-6034

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6034-6036

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6036-6037

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6037-6038

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6038

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6038-6040

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6040-6041

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6041-6043

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6043-6044

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6044-6045

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6044

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6045-6046

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6046-6048

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6048-6049

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6049-6050

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6050-6051

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6051-6052

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6052-6053

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6053-6054

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6054-6056

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6056

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6057

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6057-6058

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6058-6059

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6059-6060

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6060-6061

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6061-6062

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 14/6062