Sure-İ Kalem - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 68. Sayfa
SURE-İ KALEM
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli camidir.
lâfzı müteşabihattandır, Eslâfm mesleği; "bu misilli raü-teşabihatın ilmini Allahü Tealâ'ya tefviz ederek aslına iman edip vasfından bahsetmemektir. Ancak bazı yoldan çıkmış olan fasıkla-rm kendi fikivierine muvafık te'villerine meydan vermemek üzere şeriata muvafık teVille iştigali ulema-yı müteahhirin münasip gördükleri için ahlâf-ı kiram bu misilli müteşabihatı te'vil etmişlerdir. Şöyle ki :lâfzı hu surenin ismidir ve kasemdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: ismiyle tesmiye edilen sûreye yemin ederim ki sen Rabbinin nimetini bilmez değilsin i demektir. Yahut lâfzı kalemin yazı yazdığı nurdan bir levhanın ismidir. Yahut mürekkep ve divittir. Yahut büyük bir midir. Veya Hz. Yunus'u- muhafaza eden balığın ismidir.
[Levh-i Mahfuz'a yazı yazan kaleme ve kalem sahiplerinin yazdıkları satırlarına yemin etlerim ki yâ Ekrem-er Küsül! Sen Rabbinin nimetinden gafil değilsin. Ve sana verdiği nimeti unutmazsın.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kale m le murad; gerek Levh~i Mahfuz'a mahsus olan kalem alsım ve gerekse bilcümle kitabette âlet olan kalem olsun kendisini yemine âlet etmeye şayandır. Zira; Levha mahsus olan kalem murad olunduğunda onun Al-lahü Tealâ indinde büyük kadri ve şan ü şerefi olduğundan kaseme âlet kılmakla ta'zime şayandır. Cins-i kalem murad olunduğunda insanların ihtiyaçlarını defe, dinlerini muhafazaya, işlerini tesviyeye ve asarını zayi olmaktan vikayeye hizmet ettiği cihetle kalemin faydası pek çok olduğundan yemine âlet olmaya şayandır.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Cibril-i Emin'in Resulullah'a namazı ta'rif edip Resulullah da namaz kılmaya başlayınca Kureyş kabilesi Resulullah'a cinnet isnad etmeleri üzerine Cenab-ı Hak resulünde onların isnad ettikleri şeyin olmadığını beyanla kâfirleri tekzip ve resulünü tebrie buyurmuştur. Cenab-ı Hakkın Resulullah'a vermiş olduğu nimetler; nübüvvet, umuma risalet, lisanında fesahat, kemal-i akıl, cümle ayıplardan beraet ve kavmi arasında şerafettir. Şu halde manâ-yı nazım: [Ey Habibim! Kaleme ve kalemin yazdığı satırlara yemin ederim kî Rabb'inin sana verdiği nimetlerin hiçbirinden sen gafil değilsin, cümlesinin kadrini bilir ve şükrünü eda edersin. Binaenaleyh; kavmin tarafından sana isnad olunan şeye mahsun olma. Zira; onlar hasetlerinden naşi ne söylediklerini bilmezler] demektir.
Ebussuud Efendrnin beyanı veçhile Resulullah'a insan için mümkün olan kemalâtm cümlesi verildiğine işaret zımnında tedricen kemalâta îsâl edici manâsına olan ism-i şerifi varid olduğu gibi Resulullah'ın şanına ta'zim ve teşrif için kelimesi muhatap olan zat-ı risalete muzaf kılınmıştır. Resulullah'a ihsan olunan nimetlerin ulviyette en yüksek tabakaya baliğ olduğuna işaret için nimet, Rab lâfzına muzaf kılınmıştır. Çünkü; nimetin, âlemleri envâ-ı nimetleriyle terbiye eden Rabb'imizin nimeti olması elbette o nimetin büyüklüğüne ve cümle nimetlerin fevkmda olduğuna delâlet eder. Vacip Tealâ kâfirlerin isnad ettikleri şeyi nefyetmekle beraber bu davaya nimet-i İlâhfyenin inzımanayla kâfirleri red ve tekzip buyurmasıyla Resul'ünün bu gibi lâyık olmadık şeylerden berî olduğunu âleme ilânla şan-ı nebevilerini i'lâ ve kalb-i nebevilerini tesliye buyurmuştur. Çünkü; Re-sulullah'ta mevcut olan niam-ı diniye ve dünyeviye cümlesi zahirde görülür ve her gören Resulullah'ın envâ'-ı lütuf ve keramet ve ahlâk-ı merziyeyle muttasıf ve kâfirlerin şan-ı nebeviye lâyık olmayarak isnad ettikleri iftirlaradan berî olduğunu bilir. Şu halde gözlerin görüp kulakların duyduğu nimetleri zikir ve kâfirlerin açıktan yalancı olduklarını beyanla beraber davanın delil-i yakî-nîsi olan niam-ı zahirîyi zikir ederek kâfirlerin gayet cür'etkâr ve bedahete karşı yalan söylemekten çekinmez bir takım utanmaz kimseler olduklarını bildirmekle onların sözlerinde itimada şayan olmadıklarını beyan buyurmuştur.[1]
Vacip Tealâ kâfirlerin Resul'üne vâki olan ta'nlarıni bu makamda beyan buyurduğu evsaf-ı selâseden ikincisini etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Muhakkak senin için minnetiz ve ecir vardır.]
Yani; ey Nebiyy-i Mükerrem! Kaleme ve kalemin yazdığı satırlara yemin ederim ki senin nübüvvetini izhar ve risaletini halka tebliğ ve nâsı emr-i İlâhî'ye davetle şeriatını ta'lim ve onların sana lâyık olmadık birtakım iftiralarına sabır ve tahammülün için sana noksansız çok sevap vardır.
Resulullah'ın emr-i risalette tesadüf ettiği meşakkatlarm ecri gayet büyük olduğuna işaret için ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuş ve ecrin azametinden müstefad olan devamını sarahaten beyan için ecir, arkası kesilmemekle tavsif edilmiştir ki kâfirlerin ta'nları Resulullah'ı bu emr-i eelille iştigalden, mene demeyeceğine
işarettir.
Resulullah'm merzî-i İlâhî'ye muvafık sa'y ü gayretine tükenmez ecir olduğunu beyanla şeriatına tebâiyet eden âhad-ı ümmetine dahi tükenmez ecir olduğuna işaret olunmuştur.
İmam-ı Mücahid ve Mukatil'in beyanları veçhile bu âyette lâfzı minnetten alındığına nazaran manâ-yı nazım: [Ya Ekrem-er Rusül! Sana. verilen sevap kullar tarafından imtinan olunmuş değildir. Zira; o sevap Allahü Tealâ tarafından vasıtasız ihsan olunduğu cihetle hiçbir kul tarafından minnet yoktur. Binaenaleyh; kedersiz bir ecir] demektir. Çünkü minnet; bir kimseye iyilik eden şahsın iyilik ettiği kimseye iyiliğini saymak ve başına kakmak manâsım mutazammin olduğundan minnetle olan nimet kederden salim olmaz. Ancak Resuhıllah'a verilen nimet yalnız Allah'ın lutfu olup ibad tarafından bir kimse vasıtasıyla olmadığından minnet rayihası yoktur. Binaenaleyh; ( üytjf- ) demek; «Sana verilen nimet bir kimse tarafından minnet sebebiyle olmadığından hüzün ve kederi mucip değil» demektir.[2]
Vacip Tealâ Resulullah'm evsâfından ikisini beyan buyurduk tan sonra üçüncüsünü beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak ya Ekrem-er Rusüi! Sen edeb-i azîm üzeresindir.]
Yani; ey Resul-ü Muazzam! Sen ahlâk-ı azîme sahibisin. Zira; ahlâk-ı Kur'anla tahalluk ettiğin cihetle evvelin ve âhirinin ah-lâh-ı hamidesin! cami olduğundan cümle nâs indinde azamet-i şan sahibi olan bir ahlâka maliksin.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Hz. Aişe validemizden Resulullah'm ahlâkından suâl olunduğunda «Ahlâk Kur'andır» buvurmuşlardır. Kur'an bilcümle evvelin ve âhirinin ahlâk-ı hamide ve evsaf-ı cemilesini cami olduğu cihetle ahlâk-ı Resulullah azametle tavsif olunmuştur. Zira; enbiya-yı sabıkada yalnız ve yalnız ve ferden ferda bulunan ahlâk-ı merziyenin cümlesini Kur'an vasıtasıyla Resulullah camidir.
Bu âyet; bundan evvelki âyeti tefsir ve onun delili makamın-dadır. Çünkü bundan evvelki âyet; Kureyş kavminin Resulullah'a isnad ettikleri cinneti nefyetmiş ve bu âyet ise onu te'kid ve ispat eylemiştir. Şöyle ki «Ya' Ekrem-er Rusül! Sen mecnun değilsin. Zira; sen ahlâk-ı hamide ve ef'âl-i merziye sahibisin. Her kimse ki ahlâk-ı hamide sahibi ola, mecnun olmaz. Binaenaleyh; sen mecnun değilsin» demektir.
Buhl ü gazaptan ve muamelatta şiddetten taharrüz, işinde ve sözünde nâsa muhabbet izhar ve nâstan vâki olan kusuru affetmek, ukudât ve muâmelât-ı şer'iyede teshilât göstermek ahlâk-ı azîme cümlesindendir.
İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran huIk-u azim le murad; din-i mübîndir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Habibim! Muhakkak sen din-i azîm üzeresindir] demek olur.
Resulullah'm ahlâk-ı hamide üzere müstevli, me'mura nispetle âmir ve köleye nispetle mevlâ ve efendi menzilinde olduğuna işaret için kelimesi varid olmuştur. Çünkü kelimesi istilâya delâlet ettiği için Resulullah'm ahlâk-ı azîme üzerine istilâsına ve kuvvet-i kahiresiyle hakimiyetine delâlet eder. Çünkü ruh-u Resulullah; ervah-ı beşer içinde pek büyük ve yüksek derece sahibi olduğundan keenne kuvvetinden ervah-ı melâike cinsinden gibidir. Binaenaleyh; ahlâk-ı merziyenin cümlesine ruh-u Resulullah hâkim ve âmirdir.[3]
Vacip Tealâ resulünün ahlâk-ı azîme ve mekârim-i âliye sahi- olduğunu beyandan sonra Resulullah'a ta'neden müşrikleri (t d etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Müşrikler sana cinnet isnad etmekten utanmayınca yakında sen ve o kâfirler bilirsiniz ki cinnete müptelâ olan hanginizdir?]
Yani; senin hulk-u azîm üzere olduğun cihetle kâfirlerin isnadından berî olduğun tahakkuk ettiyse yakında fitneye müptelâ olan hanginiz olduğunu sen bildiğin gibi senin hasmın olan kâfirler dahi bilirler. Ancak o vakitte bilmek onları azaptan kurtaramaz. Çünkü; belânın vukuundan sonra o belâyı bilmek belânın define fayda vermez. Nitekim gaza-yı Bedir'de Resulullah'a mecnundur diyen kâfirler kendilerinin mecnun olduğunu bildiler, lâkin onların o zamanda bilmeleri canlarını kurtarmamış tır. Zira; Bedir gazasında kâfirlerin hezimetiyle Resulullah'm nâs arasında mehabeti ve İs-lâmiyetin şevketi görülüp Resulullah'a mecnun diyenlerin bazıları katille ve diğerleri esaretle müptelâ olunca divaneliğin kimde olduğunu bildiler ve lâkin ne fayda! Giden geri gelmez.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile meftun; mecnun manâsına ve manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım: [Ey Habibim! Sen ve senin hasımların yakında âhirette cümle ha-kayıkm-meydana çıktığı zamanda mecnunun hangi fırkada olduğunu bilirsiniz. Fırka-i İslâmda mı, yoksa fırka-i küffarda mıdır? Elbette bilinir] demektir.[4]
Vacip Tealâ Resulullah'a mecnun diyen kâfirlerin dünyada veya âhirette mecnunun kim olduğunu bileceklerini beyanla kâfirleri tehdid ve resulünü tesliyeden sonra o tehdidi ve tesliyeyi te'kid ve esbabını beyan etmek üzere buyuruyor..
[Ey Nebiyy-i Muazzam! Senin Rabbin yoldan çıkan yola sülük edenleri herkesten ziyade bilir.]
Yani; ey Habibimî Seni envâ-ı rüşd ü hidayetle terbiye eden Rabbin saâdet-i dareyne îsâl için kullarına beyan buyurduğu doğru yoldan çıkanları ve doğru yolu kabulle matluba vasıl olacak ukalâyı herkesten ziyade bilir. Binaenaleyh; her iki fırkanın müs-tehak oldukları cezayı lâyıkı veçhüzere verir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile doğru yoldan çı-k anla murad; mecnundur ve ihtida edenler le murad; ukalâdır. Yani «Rabbin Tealâ doğru yoldan çıkan mecnun kâfirleri ve tarik-ı hakka sülük eden ukalâ-yı müminini de bilir, herkesin haline göre cezasını verir. Binaenaleyh; sen onların sözlerine mahzun olma» demektir.
Vacip Tealâ bu âyette kâfirleri tehdidini birkaç cihetten te'kid buyurmuştur. Çünkü; ve zamir-i fasıl olan kemâle ve ziyadeye delâlet eden ism-i tafdil sıygası te'kide delâlet ettiği gibi sebil lâfzının zatına muzaf kılınması da te'kide delâlet ettiği cihetle tehdidi envâ'-ı edat-ı tahkikla te'kid buyurmuştur ki kâfirleri terzil ve tahkir etmektir.
Rabb-ı Tealâ İslâm ve kâfir cümlenin Rabbisi olduğu halde yalnız Resulullah'a muzafla «Senin Rabbin» diyerek tahsis etmek; kâfirlerin Vacip Tealâ'yı Rab tanımadıkları cihetle mecnun olduklarına işaret olunmuştur. Su halde Allah'ın terbiyegerdesi olan bir nebiyy-i zişana mecnundur demekten daha ziyade cinnet olamaz. Binaenaleyh; «Senin Rabbin yoldan çıkanla doğru yola gideni bilir» demek «Mecnunu ve akıllıyı bilir» demektir.[5]
Vacip Tealâ Resulullah'm ve ashabının hidayette, kâfirlerin dalâlette olduğunu beyandan sonra hidayette olanların dalâlette olanlara itaatları caiz olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Seni tekzib edenlere itaat etme.]
Yani; ey Habibim! Sen hidayette, onlar dalâlette olunca onlara itaat etme ve adem-i itaatta devam et, müdara etme. Zira onlar seni tekziple dalâlete devam edicilerdir.
Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile Resulullah'm kâfirlere itaattan nehyinin illeti; onların Resulullah'ı tekzip etmeleri oldu-, ğuna işaret için zamir-i gâib mahallinde ism-i zahir olarak lâfzı varid olmuştur. Zira; bu misilli makamda me'haz-ı iştikak olan masdarlarm hükme illet ve sebep olması âdettir. Binaenaleyh tekzip; adem-i itaata sebeptir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet;Resulullah'a salâbette devamla emirdir. Zira; kâfirler Resulullah'ı babalarının ve dedelerinin dinlerine davet ederler ve Resulullah da onları redle sala-bet-i diniye izhar ederdi. Şu halde onlara itaattan nehyetmek salâbette devamla emirdir. O zamanda düşmanların çokluğuna ve Müslümanların azlığına bakılmayarak metbû'umuz olan peygamberimize salâbetle emir ve onlara itaattan nehyetmek; Müslümanlar hakkında dahi ayn-ı emir ve nehiydir. Binaenaleyh Müslümanlar için vazife; hasımları kendilerinden adet cihetinden çok olsa dahi her yer.de salâbet-i diniyelerini izhar etmektir. Zira salâbet-i dini-yelerini izhar etmek; daima hasma galebe çalmaya medardır. Binaenaleyh; hasmın adet noktasından çokluğundan telâş etmeye mahal olmadığına âyette işaret vardır. Çünkü; Cenab-ı Hak ehl-i hidayetin haline muvafık dünyada nusret ve âhirette yüksek dere-cât vaad buyurduğu gibi ehl-i dalâleti zillet ve âhirette ihanetle tehdit buyurmuştur. Binaenaleyh; ehl-i hidayetin hidayette devam ve salâbet-i diniyeye mülâzım olduğu müddet zarfında düşmandan telâşına mahal yoktur.[6]
Vacip Tealâ Resulünü kâfirlere itaattan nehyettikten sonra nehyinin sebeb ve illetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[O kâfirler isterler ki sen onlara müdara etsen de onlar da sana müdara etseler.]
Yani; ey Habibim! Seni tekzib eden kâfirlere sen itaat etme. Zira; onlar isterler ki keşke sen onlara mülayim bulunsan da onlar da sana mülayim bulunsalar ve sen onların teklifini kabul etsen de onlar da senin teklifini kabul etseler. Bu ise caiz olamaz. Zira; senin onlara teklif ettiğin şey rıza-yı İlâhî'ye muvafık olduğu cihetle kabul etmek onlar için ayn-ı menfaattir, lâkin onların sana teklifleri âdât-ı cahiliyenin idâmesi olduğu cihetle kabulü ayn-ı mazarrattır. Binaenaleyh; sen onlara mülayim bulunma. Zira; onlar sana mülayim görünmekle seni aldatmak isterler.
Bazı müfessirînin beyanı veçhile Mekke müşrikleri Resulul-lah'a iltifat etmek suretiyle dâvâ-yı nübüvvetten feragat ettiririz ümidinde bulunurlar. Ve bu ümitleri sebebiyle kemal-i mülâyemet gösterirlerdi. Lâkin emr-i dinde hakikat neyse onu söylemek vacip olup hilâf-ı hakikat birşey için mülâyemet caiz olmadığından Resulullah emr-i dinde tebligatını kemal-i metanetle icra ettiğinden kâfirler kendileri gibi Resulullah'm dahi müdahenesini arzu ederlerdi. Halbuki Resulullah'tan müdahene taleb etmek; muhali talep kabilindendi. Çünkü; Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin be-' yanları veçhile müdahene nin manâ-yı aslisi; hakikati setir ve hilafını izhar etmekle bir nevi hıyanetlikten ibaret olduğu cihetle Resulullah'tan müdahenenin vukuu muhaldi. İşte ulemanın sîret-i Resulullah üzere bulunması lâzım olduğundan ümeranın arzularına muvafakatla emr-i dinde müdahene edenlerin hiçbir zamanda mes'ûliyetten kurtulamayacakları şüphesizdir.[7]
Vacip Tealâ Resul'ünün ahlâk-ı hamide sahibi olduğunu ve tarik-ı nübüvvetin ayn-ı hidayet ve kâfirlerin tarikinin ayn-ı dalâlet olduğunu beyandan sonra ahlâk-ı zemime sahiplerinin tanklarına itaattan nehyetmek üzere
buyuruyor.
[Ey Habibim! Sen çok yemin eden rey-i hakîr sahiplerine itaat etme ki onlar diğer insanları ayıplayıcı ve fesat için aharlarına söz götürücülerdir,]
Yani; ey Resul-ü Mükerremi Haklı, haksız herşeye yemin etmek ve beynennas yalan söylemekle ma'ruf olan hakîr ve zelil kimselerin sözlerine inanma, onların reyleriyle amel etme ki onlar ahar kimseleri yüzlerinden ve arkalarından ayıplayıcı ve halk arasını ifsad için bir kavimden diğer kavme söz götürücü kimselerdir. Onlara itaat etme. Zira; bu misilli hakîr ve zelîl kimselere emniyet olmadığından sözlerine itimad olunmaz ve itaata şayan değillerdir.
Bu âyette her ne kadar hitap Resulullah'a ise de Resulullah'ı nehiy; ümmetini nehyolduğu cihetle ümmet-i Muhammed'in kâf-fesini nehiydir. Binaenaleyh; ümmet-i Muhammed'in kâffesi batılı terviç için Allah'ın ismini kendi meramına âlet eden kimselere itaattan memnû'durlar. Zira metbû'u bir şeyden menetmek; ona tâbi olanları da menetmektir. Madem ki Resululiah yalancılara ve çok yemin edenlere itaattan menolundu, onun ümmetinin de memnu' olduğunda şüphe yoktur.
HaIIâf ; çok yemin edici demektir. Çok yemin eden kimse Allah'ın ismini kendi meramını tervice âlet ettiği cihetle kadr-i İlâhfyi takdir edemediğinden Cenab-ı Hak bu gibileri hakirlikle tavsif buyurmuştur ki kadr-i İlâhı'yi takdir edemeyenleri Allahü Tealâ nâs arasında hakir ve zelil kılar. Çünkü ceza; amele göre olur. Şu halde Allah'ın ismini hakir gören kimsenin kendisi hakîr olur. Binaenaleyh; yalancının nâs indinde kadri olmadığı gibi çok yemin edenlerin dahi kadri olmadığı her zaman görülen hallerdendir. Resulullah'ı tekzib edenlere itaattan nehiy; bilûmum kâfirlere şâmil olduğu halde umumuna itaattan nehiyden sonra hususi olarak şu ta'dad olunan evsaf-ı zemime sahiplerine itaattan nehiy buyurmuştur. Çünkü; küfürden sonra yalan ve çok yemin ve ifsad için nas arasında söz taşımak gibi evsaf-ı zemime insanlar için dünyevî ve uhrevî daima mazarrat îkaına sebep olduğundan bu sıfatları taşıyan kimselerin şerlerinden sakınmak her zaman lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu gibilere itaattan sarahaten nehyetmiştir. Zira; çok yeminin sahibine zararı olduğu gibi gayriyi aldattığı cihetle de herkese zarar îras eder. Kezalik bir kimseyi yüzünden ve arkasından ayıplayan kimsenin kendme zararı olduğu gibi ayıpladığı kimseye de eza eder, nas arasında koğuculuk ise umumi insanların rahatını selbettiği cihetle nas arasında ate'ş-i fitneyi alevlendirmektir. Şu halde bu evsafın cümlesinin zararı yalnız sahibine olmayıp âhara sirayet ettiğinden Cenab-ı Hak bunların sânına ihtimam lâzım olup hazer etmek cümle üzerine vacip olduğuna işaret için bunlara itaattan tekrar nehiy buyurmuştur.
İnsanlarda bu gibi evsafın vücudu nadiren bulunduğunda günahsa da çok kere vukuuyla âdet hükmünde olan daha ziyade mez-mum ve şerlerinden sakınmak elbette lâzım olduğuna işaret için Cenab-ı Hak bu evsafın cümlesini mübalâğa sıygasıyla irad buyurr muştur ki herkes bunlardan hazer üzere bulunsun.[8]
Vacip Tealâ müşriklerin evsaf-ı mezmumelerinden bazılarını beyandan sonra diğer bazılarını beyan etmek üzere
buyuruyor.
[Hayrı şiddetle menedici, gayra zulmedici, çok günah işleyici, tabiatı katı ve ahlâkı kötü olup şu beyan olunan çirkin sıfatlardan sonra mâye-i asliyesi nâmeşru harekâttan halı olmayan kimseye itaat etme.]
Yani; ey Habibim! Gayet bahîl olup müstehak olan fukaraya kendi malından birşey vermediği gibi başkalarına da verdirmez, ahbabını, evlâdım, akrabasını imandan şiddetle men ve gayrüarın hukukuna envâ-ı zulmle tecavüz eder. zulmden çekinmez, günahın her nev'ini işlemekte akıbetin vehametini ve o günahtan hasıl olacak zararı düşünmez. Binaenaleyh; işlediği günahı bilâperva işler ve kalbi katı nasihat te'sir etmez ve hamakatın nihayet tabakasında olduğundan hayrı, şerri farketmez gibi bir takım çirkin sıfatlar kendisinde olan o kâfirin nesebi de meçhuldür. Şu gibi ahiâk-i zemime sahibi olan kimselere itaat etme. Zira; bu mezmum sıfatlar kendisinde bulunan kimselere itaat lâzım değildir.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile şu açıklanan kötü sıfatların cümlesinden veled-i zina olmak daha kötü olduğuna işaret için sıfatı kelimesiyle diğerlerinden ayrılmıştır. Yani «Şu mezmum sıfatlardan sonra cümle insanların sevmediği ve kemal-i nefretle kaçtığı bir sıfatı dahi yardır ki o da veled-i zina olmasıdır. Çünkü; maye-i asliyesi olan nutfe habis olunca ondan hasıl olanın da habis olacağında şüphe yoktur. -Zira; habisten habis doğar. Çünkü; bozuk âletten bozuk iş çıkar, bozuk âlet sağlam iş çıkaramaz. Bazı rivayete nazaran-bu âyet (Velid b. Mugiyre) hakkında nazil olmuştur. Zira; Velid'in pederi, Velid on sekiz yaşma girdikten sonra nesebini dava etmiştir. Şu halde Velid her ne kadar zahirde Kureyş'ten ise de haki-katta Kureyş'ten değildir. Çünkü; veled-i zinadır. Hatta bu âyetin nüzulünden sonra Velid validesine «Muhammed (S.A.) benim hakkımda on sıfat zikretti. Dokuzunu kendimde buluyorum, fakat onuncusunu benim bilmem mümkün olamaz. Sen doğrusunu söyle, beni kimden aldın? Eğer doğru söylemezsen seni Öldürürüm» deyince validesi «Pederiniz inîn idi. Öldükten sonra malının başkasına gitmesinden korktuğum için bir çobanla ülfet ettim ve seni ondan aldım» dedi.
(Velid) herkesi envâ'-ı hayrattan menettiği gibi İslâmiyetten dahi menederdi. Çünkü; Velid oğullarını ve akrabasını İslama girmekten meneder, hatta «Eğer İslama girerseniz ben size ebediyen muğber olduğum gibi katiyen size menfaatta da bulunmamı' demekle tehdid ederdi.[9]
Vacip Tealâ şu beyan olunan evsaf-ı mezmumeyle nıuttasıf olan insan-ı leimin sözünü işitmekten ve iltifat etmekten nehyet-tikten sonra nehyin -illet ve sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! O kâfir mal ve çok evlât sahibi olup zim âyetlerimiz o kâfir üzerine okunduğunda «Bu okunan âyetleı evvel geçen ümmetlerin yalanlarıdır» dediğinden dolayı itaal etme.]
Yani; ey Habibim! Sen o kâfire itaat etmemekte devam etf Zira; o kâfir mal ve çok evlât sahibi olduğu cihetle Kureyş içindt hatırlı ve sözü dinlenenlerdense de sen bu cihete itibar etme. Zirai bunlar metâ'-ı dünya ve umur-u hasiseden olduğu cihetle erbab-ı akl ü iz'ân indinde bu gibi araz-ı dünyanın haysiyeti yoktur. BinaJ enaleyh; bu gibi a'râz-ı deniye sahiplerinin sözlerine inanmak vi itibar etmek lâzım gelmez. Bahusus şu kâfir yalancı ve sütü bo| zuktur", o kâfir üzerine bizim senin sıdkma ve bizim vahdaniyeti| mize delâlet eden âyetlerimiz okunduğunda evlâd ü emvaline mağrur olarak «Bu âyetler evvel geçen ümmetlerin yazmış oldukları kitaplarında bulunan satırlar ve yalanlardır» demekle cümlesini inkâr eder.
_Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet makablinden müstefad olan inkâra taalluk eder. Buna nazaran manâ-yı âyet: |Ey Resul-ü Mükerrem! Sen bu kâfir-i leime itaat etme. Zira; o kâfir mal ve çok evlât sahibi olduğundan dolayı senin nübüvvetini ve benim vahdaniyetimi inkâr eder] demektir. Malına güvenmek ve evlâdına dayanmak insanlarda âdet olduğundan çok kere insanların ita-attan çıkmasına sebep olur. Binaenaleyh; mal ve evlât sahibine malından ve evlâdından dolayı itaat lâzım gelmediğinden Cenab-ı Hak bu âyetle o gibilere itaati nehiy buyurmuştur. Çünkü; Velid ve emsali kâfirler dünyaca itibarlarına nazar ederek Resulullah'm ve ashabının kendilerine itaat etmesini istediklerinden Cenab-ı Hak dünyaca itibarına binaen o kâfire itaat lâzım olmadığını beyan buyurmuştur.
Vacip Tealâ bu âyette resulünün kadrini yükseltmiştir. Zira; Velid ve emsali Kureyş kâfirleri Resulullah'a iftira ederek esası olmadık bir sıfatla Resulullah'ı zemmetmelerine mukabil o zemme-denlerde gerçekten bulunan on sıfat-ı mezmumeyle zemmolun-muşlardır. Şu halde bir kere zemmeden kimseye ayrı ayrı on kere zemmolunacağma işaret vardır. Nitekim Resulullah'ı bir kere bereketle zikredene on sevap verildiği kütüb-ü şer'iyemizde malûmdur. Şu halde bir kere zemmedenin de on kere zemmolunacağmda şüphe yoktur.[10]
Vacip Tealâ kâfirlerin ahlâk-ı mezmumelerinden dolayı sözlerine itimad etmemek lâzım olduğunu beyandan sonra onların ce-za-yı sezalarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Biz yakında o kâfirin burnu üzerine alâmet koyarız.]
Yani; şu kötü sıfatlar kendilerinde bulunan kâfirin burnu üzerine ateşle dağlar alâmet yaparız ki o alâmetle ehl-i mahşer nazarında o kâfirin Resululiah'a eza eden kâfir olduğu herkesçe malûm olur. Yahut aIâmetle murad; kâfirin yüzünde siyahlıktır. Buna nazaran manâ-yı âyet; [Biz o kâfirin yüzü üzerine siyahlık vazetmekle yevm-i kıyamette onu teşhir ederiz] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan alâmetin dünyada olması ihtimali vardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [O kâfirin burnu üzerine dünyada kılıçla alâmet yaparız ki o alâmet ölünceye kadar burnundan gitmez] demektir ve bu âyetin eseri Bedir gazasında görülmüştür. Zira; Bedir gazasında (Velid) in burnu kılıçla yaralandı ve yaranın eseri ölünceye kadar kaldı. Şu halde bu âyet ileride olacak vukuatı haber verdiği için mucizedir. Ve o kâfire bir ardır ki hayvanatın bilinmesi için burnu üzerine konulan dağ gibi her nereye gitse bilinir, dünya ve âhirette kendinden ayrılmaz demektir, öylece de olmuştur.
Hortum; hınzır ve fil gibi insanın tab'an istikrah ettiği hayvanların burunları olduğundan insanın burnunda isti'mâli o insanı tahkir içindir. Çünkü insanın yüzü; azasının eşrefi olduğu gibi burnu yüksek olduğu cihetle daha şereflidir. Şu halde burnu tahkir; kemal-i ihanet ve mezellet içindir.[11]
Vacip Tealâ malına ve evlâdına mağrur olarak kâfirin nübüvveti inkâra cür'et ettiğini beyandan sonra malı ve evlâdı imtihan için ihsan ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak Biz Azimüşşân ehl-i Mekke'yi müptelâ kıldık, nitekim mâhud bahçe sahiplerini müptelâ kıldığımız gibi. Zira; bahçe sahipleri yemin ettiler ve dediler ki elbette bahçenin meyvesini geceden devşirmiş oldukları halde sabaha dahil olurlar.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı Cennetle murad; Yemen'de San'a civarında bir bahçe sahipleridir. Çünkü; bunların pederleri sâlih bir kimse olduğundan bahçenin meyvesini devşireceğinde fukara ve mesakîne ilân ederek onların hukukunu vermekle nimetin şükrünü eda eder ve Cenab-ı Hak da bahçenin meyvesini çok verirdi. Vakta ki pederleri vefat edip bahçe evlâtlarına intikal edince onlar ittifak ederek, «Bizim iyalimiz çoktur, pederimiz gibi fukaraya bahçenin meyvesini dağıtmak muvafık değildir. Şu halde biz sabah olmaksızın geceden meyveyi devşirelim. Bir de sabahleyin görsünler ki bahçenin meyvesi devşirilmiştir" demekle yemin ederler. Onların bu yemin ve ahidleri üzerine küf-ran-ı nimetlerine mukabil Cenab-ı Hak bahçenin meyvesini yakar, bir harabezâr kılar. Çünkü; Allahü Tealâ insanlara bütün nimetleri iptilâ ve imtihan için verir ki tâatına sarfla şükrüne devam etsinler. Şu halde şükrü eda olunmayan nimet; her zaman zevale ma'-ruzdur.
İşte meşhur bahçe sahipleri nimetin şükrünü eda etmemek ve geceden devşirip kimseye göstermemek hilesini düşünerek geceden meyveyi toplamış oldukları halde elbette sabaha dahil olacaklarına yemin ettiler.
[Fukaranın hakkını istisna edip ayırmadılar.] Yahut [İnşaal-lah demediler,] Onun için Allahü Tealâ onları me'yus etmiştir.
Halbuki pederlerinin âdeti; meyveyi devşireceği zaman dellâla nida ettirip bir senelik erzakını kendisi için ayırarak bakîsini fukaraya terk ve bu vesileyle Allah'ın verdiği nimetin şükrünü eda etmekti. Allahü Tealâ da onun şükrüne mukabil her sene meyvesini bol bol ihsan ederdi. İşte bu bahçe sahiplerini imtihan buyurduğu gibi Cenab-ı Hak ehl-i Mekke'den Velid gibi nimet sahiplerini de imtihan buyurduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur.[12]
Vacip Tealâ bahçenin harab olmasının keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onların yemin edip fukaranın nasibini istisna etmemeleri üzerine o bahçe üzerine Rabbin Tealâ'nm bir nevi azabı tavaf etti. Halbuki bahçe sahipleri uykudaydılar. Hiçbir şeyden haberleri olmadığı halde bahçe sabaha devşiriîmiş gibi dâhil oldu.]
Yani; onların küfran-ı nimet etmek üzere geceyle bağı bozmak için kurdukları dolaba ve düşündükleri hileye mukabil geceleyin bahçe üzerine inen azapla sabah vakti görüldü ki bahçe, üzümü bozulmuş bağ gibi olmuştu. Bütün bütün yaprağı ve sairesi yanmış, mahvolmuş bir harabezar olarak görülmüştü ki keenne nuru ve ziyası gitmiş, gecenin karanlığı gibi bir hal kesbetmiştir.
Azabın nüzulü ancak yemin edenlerin bahçelerine olup diğer komşularının bahçelerine olmadığına işaret için bahçeye râci olan zamir müfred olarak varid olmuştur. Âfetin âfet-i semaviye olup âfet-i arziye olmadığına işaret için istilâya, yari yukarı tarafa delâlet eden lâfzı ve bu âfet yemin üzerine terettüb edip mahiyetlerinden neş'et ettiğine işaret için tertibe delâlet eden lafzıyla keilmesi ve azabın geceyle nazil olduğuna işaret için lâfzı varid olmuştur. Çünkü tâif gece gezen şeye denir.
İşte zamanımızda ve belki her zamanda bağlara ve bahçelere ve sair nimetlere inen azap ve âfetler nimet sahiplerinin şükrünü eda etmedikleri cihetle vuku bulan günahları üzerine terettüb ettiğine bu âyet-i celile açıktan delâlet eder. Binaenaleyh; insanların nail oldukları nimetin şükrünü kemal-i dikkatla edaya sür'at etmesi bir vazife-i diniyedir. Şu halde nail olduğu nimet üzerine gelen âfetin ancak kendi kusurundan neş'et ettiğini bilmek de ehem ve elzemdir.[13]
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin kötü niyetleri neticesi olarak geceleyin sahiplerinin haberleri olmaksızın bahçenin harab olduğunu beyandan sonra sabah vakti bahçe sahiplerinin hareketleriı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sabah vakti bağ sahiplerinin bazıları bazılarına nida ederek dediler ki «Eğer devşirmek isterseniz kuşluk vakti bahçenize gidin».] İşte bahçe sahipleri böylece beyinlerinde kararlaştırdılar. Halbuki bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile Cenab-ı Hak geceden meyvelerini mahvetti. Bahçeye gidecekleri zaman bunlar su-uniyetlerinin cezası olarak vâki olan musibetten haberleri olmadığı cihetle aralarında istişare suretiyle bağa gitmeyi ve ansızın meyvesini devşirmeyi konuştular ve alelacele bağın bozulmasında ve kimseye haber verilmemesinde ittifak ettiler.[14]
Vacip Tealâ yekdiğerine tenbihleri veçhile kimseye duyurmak-sızm bahçeye gittiklerini beyan etmek1 üzere buyuruyor.
[Bağ sahipleri vâki olan mukavele üzerine beyinlerinde gizler oldukları halde bağlarına gittiler ve bağ bozmaya gideceklerini kimseye söylemediler, gizli tuttular ve birbirlerine derlerdi ki «Bugün sizin üzerinize bağa muhtaç fukaradan hiç kimse girmesin, yüz vermeyin. Eğer yüz bulurlarsa basa çıkamazsınız. Binaenaleyh; kimseye duyurmadan gidelim, kimseye yüz vermeyelim, kendi kendimize meyveyi toplayıp, taksim edelim.] Zira; pederimizin zamanına kıyas olmaz. Mal az, sahibi çoktur. Fukaraya vermek muvafık değildir».[15]
Vacip Tealâ su tasavvur üzerine kuşluk vakti bağa gittiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar kuşluk vakti kadir oldukları halde fukarayı menetmek kasdıyîa bağa gittiler.]
Hard ; kasıd manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Onlar kuşluk vakti kadir oldukları surette fukarayı menetmek kasdıyla bağa gittiler] demektir. Yahut hard ; men' manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Onlar kuşluk vakti fukarayı menetmek üzere bağa gittiler] demektir. Yahut hard ; kıtlık seneye denir. Zira; kıtlık seneler insanları nimetten mahrum ettiği cihetle hard ıtlakma şayandır. Buna nazaran hardla murad; harab olan bağ olması muhtemeldir. Zira; harab olduğu cihetle sahiplerini meyvelerinden mahrum ettiğinden kıtlık olan seneye benzemiştir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Bağ sahipleri gece vakti bağa inen azap sebebiyle harab olduğunu bilmeyerek mukaveleleri veçhile fukarayı menetmek kasdedefek harab olup nimeti kalmayan bağa kuşluk vakti sür'atla gittiler] demektir.
[Vakta ki bağı harab olmuş görünce «Biz yoîu şaşırdık, yanlış geldik» dediler.] Sonra düşünüp bağın kendi bağları olduğunu bilerek fukarayı menetmek kasdettiklerinden dolayı Allahü Tea-lâ'mn, kötü niyetlerine ceza olarak bağı harab ettiğini bilince :
[«Belki biz bağın nimetinden mahrumuz» dediler.] Bağı böyle harap görünce derhal kendi su-uniyetleri neticesi âfete duçar olduğunu anlayarak dediler ki «Bu bizim günahımızın cezasıdır. Zira; biz fukarayı menedip nimetten mahrum etmek istedik. Allahü Tealâ da buna ceza olarak bizi bu nimetten mahrum etti. Çünkü;
dir. Yani amele mukabil olan ceza; amelin cinsinden olur. Binaenaleyh; biz fukarayı mahrum etmek istedik, Allahü Tealâ da bizi mahrum etmiştir» demekle,izhar-ı esef ettiler.[16]
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin âfetini görünce kusurlarını itiraf ettiklerini beyandan sonra aralarında vuku bulan muhaveratı hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onların akılda ziyade olanı dedi ki «Ben demedim mi size? Keşke inşaallah deseydiniz veyahut Cenab-ı Hakka teşbih etseydiniz».]
Yani; onlar bu hal-i harabîye hayret edince içlerinden efdal ve rey ü tedbirde idraki ziyade olan biraderleri evvelki yapmış olduğu nasihatini dermeyan ederek nasihatim dinlemediklerini başlarına vurmak suretiyle «Ben.size Allahü Tealâ'ya teşbih ederek fukarayı menetmek üzere vâki olan ittifakınız üzerine terettüb eden günahınıza tevbe etmekle azaptan kurtulsanız daha iyi olur demedim mi?» dedi. Çünkü; Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile diğer vârisler fukaranın istihkakını vermemeye karar verdiklerinde içlerinden yalnız âkil olan bu zat muhalefet ederek onlara «Bu ittifakınız hatadır. Zira; Allah'ın size vermiş olduğu nimetim ziyadelenmesine sebep olan şükürle Vacip Tealâ'yı nekaisten tenzih ve teşbihle meşgul olsanız hakkınızda daha iyi olur» şeklinde nasihatlarla onlara hatalarını ihtar etmişti. Onların bu nasihatları kabul etmediklerinden neş'et eden gazab-ı İlâhî'yi görünce nasihat dinlemeyenlerin hali böyle olup akıbet felâketten felâkete uğrayacağını âyet-i celile beyan buyurmuştur.' Şu halde bu zat her ne kadar onların hareketlerine razı olmadıysa da onlarla beraber mala müşterek olduğundan afetzede olmuştur. Çünkü dünyada âsîlerin kötülüğü muti olan kimselere dahi onlara yakın olduğundan dolayı dokunmak âdettir. Binaenaleyh; şu bîkusur olan zâtın dahi onlar arasında dûçar-ı hasar olması uzak değildir. Zira; «Kurunun yanında yaş da yanar» darbımeseli her zaman vukuata muvafıktır. Bu makamda tesbihle murad; inşaallah lâfz-ı şerifi olmak muhtemeldir. Zira; meşiyet-i İlâhî'yeye ta'lik etmek meşi-yetin haricinde bir şey olamayacağım ikrar olduğundan buna da Cenab-ı Hakk'ı nekaisten tenzih manâsmca teşbih ıtlakı caizdir ve âyetin evvelinde Cenab-ı Hak istisnayı terkle bahçe sahiplerini zem buyurması da burada tesbihle muradın inşaallah keli-
me-i tayyibesi olmasına delâlet eder. Zira; fukaranın hakkım ayırmadılar manâsına olduğu gibi inşaallah manâsına olmak ihtimali de olduğu mahallinde beyan edilmiş ve her iki manâca da bahçe sahiplerini zem olduğu dahi beyan olunmuştu.
Yahut Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu makamda tesbihle murad; vuku bulan kusurdan tevbe manasınadır. Çünkü fukarayı sadakadan menetmek; bir günah olduğundan o günahın kaldırılması için aff-ı İlâhfye iltica etmekten başka çare olmadığını içlerinden âkil olan zatın nasihat suretiyle kendilerini haberdar etmesi bu manâya delâlet etmektedir.[17]
Vacip Tealâ içlerinden âkil olan zatm teşbih etmelerini evvelce kendilerine tavsiye ettiğini başlarına kakmak suretiyle tekrar ihtar ettiğini beyandan sonra onların bu ihtar üzerine sür'atla teşbihe başladıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar «Biz Rabbinıizi zulümden tenzih ederiz;] Zira; muhakkak olarak bizler zalimleriz» dediler.]
Yani; ortlarm içlerinden efdal olanı bu bağın harab olması, teşbih etmediklerinden neş'et ettiğini kendilerine beyan edince onlar «Biz mürebbi-i hakikimiz olan Rabb'imizin cemi-i nekaisten münezzeh olduğunu itikad eder ve bütün ef âlinde zulümden tenzih ederiz. Zira; biz fukaranın hakkını menetmeye niyet ederek pederimizin o güzel, mesleğini terkle kendimize ve fukaraya zulmeder olduk. Binaenaleyh; bağımızın harab olması bizim zulmümüzün neticesidir» demekle itiraf-ı kusur ettiler.
İmam-ı Hasan'in beyanına nazaran bu âyette tesbihle murad; namazdır. Çünkü; bağ sahipleri ehl-i salâttan olup namazı terk ve tekâsül etmeleri diğer günahlara sebep olduğundan içlerinden ehl-i salâh olan namazı terketmemelerini ara sıra tavsiye ederse de dinlemediklerinden namazla meşgul olmadıkları gibi fukaranın hakkını dahi men'i kasdetmelerine binaen Allahü Tealâ bağlarını harab etmekle onları insafa davet etmesi üzerine derhal namaza sür'atla teşbihe başlayarak itiraf-ı kusur ettiler. Lâkin ba'deha-rabülbasra.[18]
Vacip Tealâ bahçe sahiplerinin itiraf-ı kusur ettikten sonra aralarında konuştukları sözleri ve cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu felâkete sebep kendi cürümleri olduğunu itiraf edince bazıları bazılarına birbirlerini levmeder oldukları halde tevcih-i hitab ettiler, felâket meydana gelince yekdiğerineatf-ı cürmetme-ye başladılar.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile biri diğerine «Bu hileleri sen öğrettin. Bu felâkete sen sebepsin», diğer birisi öbürüne «Fukaranın hakkını vermeyip buhletmeye bizi sen şevkettin», üçüncü birisi öbürüne «Fukaraya verirsek biz fakir oluruz demekle bizi korkuttun» gibi herkes kabahati üzerinden atmak istedi. Velhasıl «îşin kabahat olduğu anlaşılınca suça sahip olmaz» denildiği gibi «Bu kabahat sendendir, bendendir. Sen şunu dedin, ben bunu demedim» diye yekdiğerine kahretmek insanlarda âdettir. Çünkü kabahat; habaset olduğundan herkes saklamak ister. Binaenaleyh; yekdiğerine atf-ı kusur etmek insanlarda her zaman âdettir.[19]
Vacip Tealâ itiraf-ı cürm ettiklerin i beyandan sonra bu cürümlerini pek büyük addettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar «Ey bizim helakimiz, neredeysen gel. Biz nida eder, sana çağırırız. Zira; biz haddimizi tecavüz ettik. Binaenaleyh; biz tâğîlerden olduk. Ümid ederiz ki bizim Rabbimiz yakın vakitte ha-rab olan bahçemize bedel, daha hayırlısını bizim için halkeder. Zira; biz Rabb'imizden hayır isteyicîyiz» dediler.]
Yani; onlar cürümlerinin kendi haklarında tuğyan olduğunu ikrar ettikten sonra tâib ü müstağfir olup tevbelerinin kabulünü ümid ederek dediler ki «Ümid ederiz ki Rabb'imiz evvelki bahçemizden daha hayırlısını bize ihsan eder. Zira; biz tevbemizle aff-ı Ilâhî'ye iltica ve ihlâsımızla rahmet-i İlâhî'yeye dehalet ve hatamızı itirafla lutf-u İlâhî'den istimdad ederek zat-ı ülûhiyetinden hayır isteriz, ümid ederiz ki yakında bizim için hayır halkeder, bizleri me'yus etmez». İşte bahçe sahipleri böyle demekle dergâh-ı ülûhiyete müracaat ettiler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bahçe sahiplerinin şu müracaat yalnız dünya için olduğu cihetle onlar hakkında tevbe olmamak ihtimali varsa da ekser-i ulema indinde tevbe-i halîsa olduğunda şüphe yoktur. Çünkü; âyetlerin şevki, elfazın beyanı, kusur sahiplerinin cürümlerini ikrarla tazarru ve niyazları, nefislerini zulüm. ve tuğyanla zemmetmeleri ve bundan sonra rahmet-i İlâhî'yeden ümitvâr olduklarını sarahaten beyan eylemeleri hulûslarına delâlet ettiği cihetle şu müracaatlarının tevbe olmasını te'yid etmektedir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile İbn-i Mesud Hazretlerinden rivayet de, tevbe olduğuna delâlet eder. Çünkü; İbn-i Mesud Hazretleri «Bu kavmin nefislerini ıslahla hâlis kullardan olduklarına binaen Allahü Tealâ'nın onların sıdk u hulûslarım bilince onlara evvelki bahçelerinden daha hayırlı bahçe ihsan ettiği bana baliğ oldu» buyurmuştur. İşte bu rivayet şu müracaatın tevbe olduğunu iş'âr ettiği gibi tevbenin kabulüne dahi delâlet eder.
Hulâsa; mal ve evlâdı Allahü Tealâ'nın insana imtihan için verdiği, eğer hayra sarfederse faydasını göreceği, şerre sarfederse akıbet helak olacağı, serden rücû'la tevbe ederse tevbesinin kabul olunacağı bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[20]
Vacip Tealâ bundan evvelki âyetlerin ahkâmını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.
[İşte azab-ı dünya böylece olur. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki bilmiş olsalar azab-ı âhir et daha büyüktür.]
Yani; nasıl ki şu bağ sahiplerinin günahları iktizası bağlarını harabetmekle ansızın onlara azab ettik. İşte Öylece Mekke ahalisine de azab ederiz. Ve âhiret azabı azab-ı dünyadan daha büyüktür. Eğer âsîler bilmiş olsalar günahlarından vazgeçerler, lâkin bilmedikleri için günahlarında devamla inad ederler.
Bu âyet bundan evvel geçen âyetlerin ahkâmına netice kabi-iindendir ve bu neticeyle Cenab-ı Hak Mekke ahalisini tehdit buyuruyor. Çünkü; mezkûr bağ sahiplerinin azabını beyandan sonra «îşte azab-ı dünya âsîler hakkında böylece ansızın gelir» demek «Ey Mekke ahalisi! Âsîlerin halini ve dünyada azaplarını gördünüz ya! Eğer siz de isyanınızda devam ederseniz size de bu dünyada böylece belâ ve azap gelir» demektir ve ilâyevmükıyam gelecek insanların cümlesine de bu hitap şâmildir. Binaenaleyh; bu gibi vesâyâdan herkesin hissemend olması lâzımdır. Zira; Kur'anda bu misilli geçmiş vak'aları beyandan maksat; herkesi insaf ve ibrete davet etmektir.[21]
Vacip Tealâ mücrimlerin hallerini beyandan sonra sâlih olan kimselerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak müttckiler için RaVîeri indinde telezzüz edecekleri Cennet'leri vardır.]
Yani; küfür ve sair günahlardan kaçınan kimseler için Rab'-lerinin hazinesinde hazırlanmış nimeti bol Cennetler vardır.
Ittika ; günahtan sakınmak, mütteki ; günahtan kaçıcı demektir. Bu makamda her günahtan sakınan kimselere şamil olduğuna işaret iiçn lâfzı istiğraka delâlet eden lam ile vârid olmuş ve günahtan sakınan müttekilerin şereflerine işaret için Rab ism-i şerifi müttekilere râci zamire muzaf kılınmış ve müttekilerin sevaplarının ziyadan mahfuz olduğuna işaret için mahfuziyete delâlet eden kelimesi varid olmuştur. Çünkü Cennetlerin Rabb'imizin indinde olduğunu bildirmek, mahfuz olduğunu bildirmektir. Cennâtm tıaîme izafeti beyaniye olduğundan demek; ayn-ı nimet olan Cennet demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Haram olan şeylerden kaçman iyi kimseler için Rablerinin indinde rahatlarını te'min eden ve ayn-ı nimetten ibaret olan Cennetler var] demektir.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet nazil olunca kâfirler müminlere «Biz dünyada mal ve servet cihetinden sizden efdâliz. Binaenaleyh; âhirette de sizden efdal ve zengin olacağımızda şüphe yoktur» demişlerdi.[22]
Vacip Tealâ kâfirlerin bu sözleri üzerine onları red için buyuruyor.
[Biz müslimleri kâfirler gibi kılanlayız. Sizin için ne oldt müslimlerle müsavi olduğunuza hükmedersiniz?]
Yani; ahlâk-ı faside sahipleri kendilerinin ahlâk-ı hamide sahiplerine müsavi olacaklarım mı itikad ederler? Biz ehl-i îslâmı ehl-i küfre müsavi kılar mıyız? Elbette müslimler mücrimler gibi olamaz. Çünkü; muti' olan kimsenin âsî olana Allah'ın in'âm ve ihsanında müsavi olması caiz olamaz. Zira; âbidin ibadetinin mükâfatını ve âsînin de isyanının azabını görmek ayn-ı adalet olduğundan bunun hilâfına müsavat ayn-ı zulümdür ve hikmet-i teklife muvafık olan da budur. Çünkü; kâfirlerin dedikleri gibi iyilerle kötüler arasında fark olmasa ibadetle teklifte bir fayda olmazdı. Binaenaleyh; elbette beyinlerinde fark olacaktır. Şu halde size ne gibi şey ânz oldu ki kendi arzunuza muvafık olan şeylerle hükmedersiniz, bu hükmü nereden alıyorsunuz? Deliliniz nedir ve böyle keyfinize göre hükümden korkmaz ve utanmaz mısınız, kâfirle mümin Allahü Tealâ indinde müsavi olur mu?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette mücrim; kâfir mukabilinde zikrolunduğu cihetle müsIim ; mümin-i fasıka
da şamildir. Çünkü mücrim; alelıtlak kâfir olduğundan fasık olan müminler mücrimden hariçlerdir. Binaenaleyh firak-ı dâlleden Mu'tezile'nin «Fasıklar mücrimde dahildir, Cennet'e giremez» dedikleri sözleri merduddur ve lâfzının Eliflâm ile vürudu istiğraka delâlet ettiği cihetle velev fasık olsun her ferd-i müslime şamildir. Çünkü fasık olan bir müminin kendisinde bilfiil sıfat-ı iman mevcut olan her şahsa müslim denildiği gibi o şahıs her ne kadar fasık olsa dahi mertebede kâfire müsavi olamaz. Zira; ehl-i iman nur-u imandan her vakit istifade eder, kâfir ise her vakit küfrünün cezasını görecektir. Binaenaleyh; mümin, fasık olsa dahi kâfir olmaz.[23]
Vacip Tealâ kâfirlerin «Biz dünyada rahat olduğumuz gibi âhirette dahi müminlerden ziyade rahat oluruz, hiç olmazsa müminlere müsavi oluruz» diyerek vermiş oldukları hükümlerin taaccübe şayan olduğunu ve kâfirin müslime müsavi olamayacağını beyandan sonra bu hükümlerinin ihticaca elverişli bir delile müs-tenid olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yoksa sizin için bir kitap nazil oldu da o kitapta mı okuyorsunuz ve sizin için istediğiniz şeyin olacağını o kitaptan alıp da mı hüküm veriyorsunuz?]
Yani; ey müşrikler! Âhirette müminlere müsavi olacağınızı kendi rey-i fasidinizle mi hükmediyorsunuz, yoksa sizin için kitap var da onda rnı okuyorsunuz, gönlünüzün istediğinin olacağını o kitaptan mı biliyorsunuz? Böyle elinizde bir senet olmadığı halde nasıl cesaret ediyor ve hüküm veriyorsunuz?
Tahayyür ; birşeyin hayırlısını alıp diğerini terketmek-tir. Bu makamda ise kâfirler dünyada mal ve şeref bizim olduğu gibi âhirette dahi herşeyin hayırlısı bizim içindir diyerek hükmettiklerini beyanla Vacip Tealâ onları tevbih buyuruyor. Elinde senet olmaksızın birşeye hüküm caiz olmadığına bu âyet delâlet eder. Bilhassa akaid-i diniyede delilsiz hüküm hatadan halı olamayacağı cihetle asla caiz olamaz.[24]
Vacip Tealâ senetsiz ve delilsiz hükmetmek hatadan salim olmadığı cihetle kendi arzuları veçhüzere delilsiz hükmedenleri tevbih ettikten sonra diğer nevi'le tevbih etmek üzere buyuruyor.
[Yoksa sizin için bizim üzerimizde şiddetli ve yevm-i kıyamete kadar devamlı yemin mi var ki arzunuz veçhüzere hükme cesaret ediyorsunuz?]
Yani: ey müşrikler! Dünyada olduğu gibi âhirette dahi refah ve saadet üzere olacağınıza hükme cesareti nereden alıyorsunuz, .yoksa sizin için bizim üzerimizde yeminle te'kid olunmuş ve kıyamete kadar bakî ahid mi var ki, arzunuz veçhüzere hükmettiğiniz şeyin sizin olacağına dair bizden yemin mi aldınız ki hükmediyorsunuz, sizin elinizde hükme senet bizim yeminimiz mi var? Elbette yoktur. Zira;- arzunuz veçhüzere hükmettiğiniz şeylerin sizin olacağına dair biz sizi yeminle te'min etmedik ve böyle bir ahid de vermedik. Nasıl oluyor ki istediğiniz gibi hükmedersiniz halde hükmünüz bâtıldır.[25]
Vacip Tealâ kâfirleri istedikleri veçhüzere hükme cesaretlerinden dolayı birkaç cihetle tevbih ettikten sonra mücrimleri ilzam için bazı suâl irad etmesini habîbine emretmek üzere buyuruyor.
[Suâl et yâ Kkrem-er Rusülî O kâfirlerden ki onlardangisi şu hükmün ispatına kefildir?] Ve ispatını hangisi deruhte edebilirse meydana çıksın da*görelim. Dünyadaki gibi âhirette de mesrur olacaklarını ispat etsin. Neyle edecek, elde delili nedir?
Zaîm ; kefil olan ve bir işi ıslaha me'mur edilen ve o iş üzerinde duran kimseye denir. Şu halde manâ-yı nazım : [Şu hükmü ispata kefil, ıslah ve tashihine me'mur olacak onlardan kimdir? Suâl et] demek olur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile şu suâl; kâfirleri ilzam ve iskât içindir. Zira; onların iddia ettikleri hükmün ispatı onlar için mümkün değildir. Çünkü kâfirler; kâfir oldukları halde âhirette müminden ziyade hayra ve keramete nail olacaklarına hükmettiler. Buysa nazar-ı şeri'de mümteni' olduğundan bu hükmün ispatına kefalet onlar için muhal olan birşeye kefalet kabilindendir.[26]
Vacip Tealâ kâfirlerin davalarına delil olmadığını beyandan sonra bu itikatta şeriklerinin olup olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Yahut onlar için bu itikatta şerikleri mi vardır? Eğer şerikleri varsa ve sözleri doğruysa şeriklerim getirsinler.]
Yani; bu davada yalnızlar mı? Yoksa kendileriyle beraber bu davaya şerik olanlar da var mıdır? Eğer sözleri doğruysa şeriklerini getirsinler de görelim. Elbette getiremezler. Çünkü; âhirette kâfirle müminin müsavi olmasına onlar için aklen ve naklen delil yok ki getirebilsinler, delil olmadığı gibi böyle ma'kul olmayan bir davada onlara muvafakat eder hiç bir âkil de bulunmayacağına binaen Cenab-ı Hak onları âciz kılmak için şerikleri varsa getirmelerini emir buyurmuştur.
Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şürekâ ile murad; Allahü Tealâ'ya şerik itikad ettikleri putlardır. Buna nazaran ma-nâ-yı âyet: [Şu davayı ispatta kefil onlardan .birisi midir, yoksa onların Allahü Tealâ'ya şerik itikad ettikleri şeyler mi kefildir?
Eğer şerik itikad ettikleri şeyler bu davayı ispata kefillerse ve sözleri doğruysa onları getirsinler de görelim ispat ederler mi?] demektir.
Bu âyetler hiçbir veçhile onların bu davayı ispata kadir olamadıklarını ispat etmiştir. Çünkü; beyan olunduğu veçhile onlar için kitap yok ki bu davayı o kitaptan ispat etsinler, Allahü Tealâ indinde bir ahidleri yok ki kâfirin mümine müsavi olacağını o ahid-le ispat ve te'min eylesinler. Ve bu davayı ispata onlar için bir kefil yok ki Allahü Tealâ bu hükme zâmin ve kefil olsun. Şu halde hiçbir veçhile bu davayı ispat için ellerinde ihticaca sâlih bir ve-sika yoktur ki o davayı ispata kadir olsunlar.[27]
Vacip Tealâ müşriklerin hiçbir veçhile davalarını ispata kadir olamadıklarını beyandan sonra âhirette vâki olacak rüsvalıklarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibiın! Zikret Sen şol günü onlara ki o günde hakâyik-ı umur kökünden açılır. Onlar secdeye davet olunurlar ve davet olununca gözleri yorgun, zelil ve her taraflarını züll ü meskenet çevirmiş olduğu halde secdeye kadir olamazlar.]
Yani; onlar müminlere âhirette müsavi veya efdal olacaklarını iddia ediyorlar. Sen her hakikatin meydana çıkacağı günü zikret. O günde onlar huzur-u İlâhî'de secdeye davet olunurlar, lâkin gözleri korkucu. yorulucu ve her taraflarını züli ü meskenet bürümüş olduğu halde onlar davet olundukları secdeye kadir olamazlar. Zira; o günün şiddetinden hayretler ve dehşetler içinde ne yapacaklarını bilemezler. Müminler ise nur-u imanla müstağrak ve kemal-i şevk u sürûrla meydana çıkar, Rab'lerine secde ederler.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile sürür ve. gumûm gözde her azadan ziyade nümâyan olduğundan cümle azaya arız olan korku manâsına olan huşu* zikri cüz' irade-i kül kabilinden köre isnad olunmuştur ki cümle âzâya arız olan kederden kinayedir. Çünkü; gözlerde görülen korku ve züîl ü meskenet her âzânın korkusuna ve zül! ü meskenetine delâlet eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların secdeye davet olunmaları, tevbih, unf ü şiddet içindir, yoksa teklif için değildir. Zira ibadet; dünyaya mahsus olduğundan âhirette teklif yoktur.
O günün şiddet ve dehşeti son dereceye varacağına işaret için lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle varid olmuştur. Ve kendilerinin tahassürleri ziyade olsun için bel kemikleri mafsal-sız, yeknesak üzere eğilmez, bükülmez tek bir kemik kılınmakla secdeye davete icabet kasdederlerse de kadir olamaz bir halde dehşet içinde kalırlar.
Hulâsa; her hakikatin meydana çıktığı gün ki yevm-i kıyamette müşriklerin secdeye davet olunup muktedir olamayacakları, gözleri korkucu ve her taraflarını züll ü meskenet kaplayıp ehl-i mahşer arasında rezil ve rüsvâ olacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin dendir,[28]
Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette secdeye davet olunup secdeye muktedir olamayacaklarını beyandan sonra dünyada secdeye davet olunduklarım beyan etmek üzere buyuruyor.
[Halbuki onlar dünyada azaları tam, bedenleri sağlam ve namaz kılmaya muktedir oldukları halde dünyada secdeyi cami olan namaza müezzinler vasıtasıyla davet olunurlar, lâkin icabet etmezlerdi. Halbuki icabetlerine bir mani de yoktu.] Zira; müezzinin ezanı üzerine camie ve cemaata devamlarını meneder birşey bulunmazdı. İşte dünyada icabete muktedir oldukları halde icabet etmediklerine ceza olarak âhirette secdeye davet olunurlar ve lâkin terzil için kudretleri selbolunur, icabetin faydası olmadığı halde icabet etmek isterler. Ancak secdeye kudretleri olmadığından hasretleri tezayüd eder.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet namaza davet olunup da icabet etmeyenleri zem olduğu gibi cemaat-ı müslimîni terke-denler hakkında dahi vaîdi mutazarnmındır. Binaenaleyh; cemaata gitmenin vacip olduğunu beyan, eden fükahanm beyanlarına bu âyet delâlet eder. Amma ulema-yf Haneliye indinde cemaatla namaz kılmak vacip olmayıp sünnet-i müekkede olduğundan cemaatı terketmek azap icab etmezse de terkeden kimsenin zeminini mucip olur. Binaenaleyh; cemaata gitmeyenler şeriat nazarında mezmurn-lardır.[29]
Vacip Tealâ günahkâr olanları yevm-i kıyametin şiddetli korkuttuktan sonra kendi kahr u gazabıyla korkutmak üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Onlar senin davetine icabetten temerrüd eder ve uzak olunca sen beni ve şu Kur'anı tekzip edenlerle halimize terket. Zira; Biz Azimüşşân muhakkak onlara bilmedikleri cihetten derece derece azap inzal ederiz.]
Yani; onların iman etmediklerinden keder etme, sen onları bize havale et. Zira; biz onlardan sana iman etmeyip Kur'am tekzip ettikleri için intikam almaya kâfiyiz. Binaenaleyh; düşmanların hallerinden mahzun olma. Çünkü; biz onların bilmedikleri cihetten onlara derece derece azap göndeririz. - Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istidraç: her ne zaman günah işlerlerse Allahü Tealâ'nın nimetlerini çoğaltıp onların da o günaha istiğfarı ve nimete şükrü unutmalarıdır. Zira; günahlarına karşı nimetin gelmesini kendilerine bir iyilik zannederek tekrar günaha cesaret etmeleri derece derece azaplarını arttırmaktır ve onlar bu nimetin helaklerine sebep olacağını bilmeyerek günah üzerine günah işlemeleri azap üzerine azap olarak derece derece azapta yukarı çıkmaktır. Zira; Allahü Tealâ onlara iki cihetle azab eder. Çünkü; günahlarına azab ettiği gibi istiğfarı ve şükrü terket-tiklerine dahi azab eder. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Biz onların, günahları yenilendikçe nimetlerini dahi yeniler ve azaplarını arttırırız. Onlar ise ne olduğunu bilmezler, hatta o nimetleri kendi haklarında müminler üzerine tafaddul ad ve istihkakları zannederler. Halbuki o nimet zannettikleri şey haklarında nıkmet ve ayn-ı felâkettir] demektir.[30]
Vacip Tealâ kâfirler hakkında nimetin istidrac olduğunu beyandan sonra onlara mühlet verdiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ben Kur'anı tekzib edenlere mühlet veririm. Zira; benim hileden ibaret olan ihsanım gayet kuvvetlidir.] Çünkü; ben onların eceline müsaade eder, ömürlerini uzatırını ki günahları çok olsun. Zira; benim hileye benzeyen keydim gayet kuvvetlidir. Ben ihsan ederim. Onlar o ihsanı kendi haklarında hayır zannederler. Halbuki o ihsan sebeb-i helakleridir. İşte' onlar hakkında ihsanın sebeb-i selâmet olacağını zannederken sebeb-i helak olması hileye benzediği için ihsandan hile manâsma olan keydle tâbir olunmuş ve ihsanın helake sebebiyeti gayet kuvvetli olduğuna işaret için metanetle tavsif edilmiştir, günahkâr olanların i'tizara mecalleri olmasın ve helake istihkakları beyyine-i vâzıhayla olsun için dünyada onlara ömürle, malla, mansıp ve cahla müsaade edilmiş ve tâib ü müstağfir olacak çok zaman terkolunmuştur ki bir diyecekleri kalmasın. Halbuki keyd-i İlâhî'ye kimse vakıf olamaz ve hiçbir şey azab-ı İlâhî'ye karşı gelemez[31]
Vacip Tealâ istidrac olarak kâfirlere mühlet verdiğini beyandan sonra bu kadar mühlete karşı teklifi kabulden imtina etmelerini icab eder birşey olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Rusül! Müşrikler senin irşadını ve ahkâm-ı şer-iyeyi kendilerine tebliğini inkâr mı ediyorlar, yoksa tebliğine mukabil sen onlardan ücret istedin de ücret-i maliyyei borçlanmak için mi teklifini ağır görüyorlar, yoksa onların gayba ıttılâ'i var da onun üzerine mi istedikleri hükmü yazıyorlar?]
Yani; onlara hasb eteni i İlâh tebliğ edip noksanlarını ikmalle doğru yola sevketmek üzere kendilerine vâki olan nasihatini inkâr mı ediyorlar, yoksa tebliğ mukabili ücret istediğini mi iddia ediyorlar da bu ücretten dolayı ahkâm-ı şer'iyeyi ağır görüyorlar? Halbuki onlardan ücret istemediğin için yalnız onların menfaatma olan tebliği kabulden kaçınmalarına bir sebep yoktur. Yoksa bir takım mugayyebatı biliyorlar da ona bakarak bulundukları ahvalin sevap olduğuna hükmederek yazıyorlar ve müminlerden kendilerinin efdal olduğuna hükmedip küfürlerinde inad ediyorlar ve hangi delillere istinad ederek kendilerinin müminlerden efdal olduklarına hüküm veriyorlar ve hangi özre bina ederek senin davetine icabetten imtina' eyliyorlar? Yoksa gaibe hüküm mü ediyorlar? Yahut ücret istedin de altından kalkamayacakları için mi ağır sınıyorlar? Bunlardan hiçbirisi olmadığı halde âhirette hu-zur-u İlâhî'de ne gibi ma'zeret beyan edeceklerdir?[32]
Vacip Tealâ mücrimlerin meslekleri sakîm olduğunu beyandan sonra bu sakîm mesleklerinden müteessir olmayıp sabretmesini resulüne tavsiye etmek üzere buyuruyor.
[Onlar küfürlerinde devam edince ya Ekrem-er Rusülî Sen Rabbin Tealâ'nın onlar hakkında imhaline ve sana nusretini te'hi-rine sabret, acele etmekte Yunus (A.S.) gibi olma. Zira; senin hâlin balığın sahibi olan Yunus (A.S.) in gazapla kalbi dolu olduğu halde nida ettiği vakitteki hali gibi olmasın. 1
Yani; ey Resul-ü Mükerrem! Sen evamir-i İlâhî'yeyi tebliğ ettikçe kâfirlerin küfründe inadına müteessif olma, Rabbin Tealâ'nm hükmüne sabret ve muâhazede acele etme, onlara istidraç kabilinden verilen nimetlere ve sana nusretin te'hirinden mahzun olma, kavmine azabın alelacele gelmesini istemekte balığa musa-hâbet eden Yunus (A.S.) gibi olma. Zira; Yunus (A.S.) kavmine azabın gelmesini suret-i müsta'celede istedi ve balığa yârân oldu, o vakitte pürgazap balığın karnından nida etti ve Rabb'isine çağırdı. Sen de acele etme ki onun müptelâ olduğu hüzünle müptelâ olmayasm. Zira gazabın akıbeti nedamet ve acelenin akıbeti melâ-met ve sabrın âkıbetiyse selâmettir.
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu âyette Vacip Tealâ Resui'ünü acele etmekten nehiy buyurmuştur. Zira; Yunus (A.S.) m kavmi isyanda devam edip nasihatini dinlemediklerine tahammül etmeyerek kavminin helakini Cenajo-ı Hak'tan istemesi üzerine Allahü Tealâ'nm göndermiş olduğu azabın emmareleri görülünce Yunus (A.S.) kavminin içinden çıkıp gitmiş ve balık onun refakatıyla müşerref olmuşsa da kendisi birçok elem ve kedere tesadüf etti. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Resulünü acele etmekle bazı hüzün ve kedere tesadüf etmekten menetmiştir. Veyahut manâ-yı âyet: |Ey Habibim! Risaleti edâ ve ahkâmı tebliğde Rabbin Tealâ'nm hükmüne sabret ki vahy-i İlâhî'yi tebliğde ve ümmetini ir-şadda hasıl olan mihnet ve meşakkattan müteessir olmayasm j demektir.[33]
Vacip Tealâ Yunus (A.S.) in bazı haline işaretten sonra zât-ı ülûhiyeti tarafından onun hakkında vâki olan nimeti beyan etmek üzere buyuruyor.
[Eğer Hz. Yunus'a Kabbisi tarafından bir nimet-i azûne vasıl olmasaydı kendi nefsini levmeder olduğu halde ottan ve sudan haîî bir ovaya atılırdı.]
Yani; Yunus (A.S.) kavminin haline gazab ederek onların ara smdan çıkmakta acele etmesi üzerine eğer Rabbîsinden istiğfar gi bi bir nimet-i uzmâ tedarik etmese ve tevfik olmasaydı kendi zat tarafından nefsi levm ve zemmolunmuş olduğu halde menfaatta halî bir sahraya atılırdı, lâkin Cenab-ı Hak vâki olan zellesine is tiğfarı derhal tevfik buyurdu. Binaenaleyh; zat-ı nebevileri istiğ fara devamla nimet-i îlâhî'yeye müstağrak oldu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette nimetle mura
Vacip Tealâ'nm Yunus (A.S.) a istiğfarı tevfik buyur maşıdır. Ş halde insanların ibadet ve tâatlan Allah'ın tevfikıyla olduğuna b âyet delâlet eder.
Bu âyette kelimesinden anlaşıldığı veçhile istiğf#| nimetinin Hz, Yunus'a vusulü onun menfaattan halî bir çöle atılmasına mani olmuştur. Çünkü; Zeuld'nın manâ-yı lûgavîsi birşeyin vücudu için ahar şeyin mümteni* olmasıdır. Şu halde bu makamda Yunus (A.S.) a nimetin vusulünden dolayı bir sahraya, atılması mümteni' olmuştur. Binaenaleyh bu makamda mezmum olmasının imtinâV, Yunus (A.S.) dan günah sâdır olmadığına delâlet eder. Amma istiğfarına gelince; evlâyı terkinden dolayıdır, yoksa günah sâdır olduğundan dolayı değildir. Çünkü; iyilerin hasenatı Cenab-ı Hakka mukarreb olanların seyyiâtı menzilindedir. Binaenaleyh; Hz. Yunus'un kavmi içinde karar edip durması vacip değil., belki evlâ ve efda! idi. İşte şu evlâyı terkederek çıkıp gitmesi günah değilse de mansıbı-ı nübüvvetin mertebesine nazaran günah gibi olduğundan istiğfarla telnt'i-i mâfât edilmiştir. Binaenaleyh;
[Vahiy ve risaletle Rabb'isi ihtiyar etti ve her harekâtını rızayı İlâhî'sine muvafık kılmakla suleha zümresinden kıldı.] Kavmine tekrar irsal buyurdu ve kavmi hakkında şefaatim kabul etti.
Fahri Râzi'nin beyanına nazaran bu vaka'dan Yunus (A.S.) henüz nübüvvetini izhar buyurmamıştı. Çünkü; âyet-i ûlâda beyan
olunan nimetin idraki üzerine-bu âyette ta'kihe delâlet eden Jâfzıyla tefri' olunması bu manâyı te'yid eder. Çünkü şu tevcihi beyan edenler içtiba ; nübüvvetle ihtiyar etmek manasınadır dediler. Buna nazaran manâ-yı nazım : [Cânib-i Ilâhi'den nimet-i istiğfar tevfik olununca Rabbisi nübüvvetle ihtiyar etti ve resullerden kıldı] demektir. Şu tevcihe nazaran balığın karnında Yunus (A.S.) in misafir olarak kalıp mahpus olması enbiya-yı izam hakkında nübüvvetten evvel onların yedinde zuhur eden harikulade kabilindendir ki lisan-ı şeri'de bu misilli harikaya irhas denir. Lâkin ekser-i müfessirînin beyanları veçhile bu vak'a Hz. Yunus'un nübüvvetini izharından sonradır. Buna nazaran şu âyetteki dan müsteiad olan ta'kihin manâsı; vukuattan sonra tekrar ihtiyar etli demektir.
Bu âyette daki lâfzı manâsına olduğu cihetle salâh, Allah'ın halkıyla olduğundan ef'âl-i ibâd Allah'ın mahlûku olmasına delâlet eder. Binaenaleyh; Mu'tezile taifesinin «Kulun fiil-i ihtiyarîsi o kulun mahlûkudur)) dedikleri dâvalar diğer âyetlerle merdûd olduğu gibi bu âyetle dahi merduddur.[34]
Vacip Tealâ kâfirlerin ezalarına sabredip Yunus (A.S.) gibi acele etmemesini resulüne tavsiye ettikten sonra kâfirlerin Resulul-lah'a husumetlerinin derecesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Kkrcm-er Rusisl! Kâfirler senden Kuv'am işittikleri zaman gözleriyle seni düşürmeye yakla«rîaı- ve derler ki «Muham-med (S.A.) elbette mecnundur».]
Yani; ey Habibim! Sana iman etmeyen- kâfirler nur-u nübüvveti örtmeye sa'yedeıier. Buğz u adavetleri o dereceye gelmiştir ki gözleriyle seni mahvetmeye yaklaşmışlardır. Her ne /aman senden. Kur'am işitirlerse gözlerini sana dikerler ki keenne senin ayanını kaydırıp yere düşürmek isterler. Zira; onlar Kur'am işitince naz-mmın bediine, üslûbunun garaibine, fesahat ve belagatının aeaibi-ne, umum lisanlar üzerine terkibinin faik oJnnasına ve manâsının letafetine bakarlar. Âdeta hasetlerinden çıldıracak bir dereceye gelirlerse de hasetten başka birşey ellerinden gelmediğinden gizlice seni isabet-i ayınla öldürmek isterler. Binaenaleyh; kemal-i şiddet ve dikkatla gözlerini Resulullah'a dikerek, gözleriyle yıkmak . isterlerdi. Hatta Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Benî ; "Esed) kabilesi içinde gözünün isabeti tecrübe olunmuş kimseleri getirirler. Resulullah'a hususî baktırniardı. Fakat Allahü Tc-^alâ Resulünü bu gibi te'sirâttan .muhafaza buyurmuştur.
Ebussuud Ei'endi'nin ve Fahri Râzi'nin heyanlai'i veçhilo bu âyet; isabet-i ayna delâlet eder.. Zira; bazı nüfusun nüfus-.u Aharda te'sirine aklen bir mânı olmadığı gibi ahadis-i celilede isabet-i ayna delâlet eder. Zisa: Eesulullah'ın buyurduğu küi.üb-ü^thadisıe mezkûrdur. Yani Kİsabet-i.ayn reciUü kabre deveyi tencereye ithal eder» demektir. İmam-ı Hasan «Isu-bet-i aynın devası bu âyeti okumaktın.' buyurmuşlardır.
Mesabîhıe İbn-i Abbas Hazretlerinden snervi bir hadiste Re-sulullah : buyurmaş-tur. Yani «Isabot-i ayın haktır. Eğer kaderi sebkeder birşey olrauş olsaydı isabet-i ayın sebkat ederdi. Şu halde gözü isabet etti zanno-lunan kimseden gusül ta leb olunursa gusletsin ve suyunu versin ve isabet olunan kimse o suyla yıkansın*- demektir. İşte bu hadis-i şerif; isabet-i aynın vukuuna delâlet ettiği gibi devasını dahi beyan buyuruyor.
Bu âyeilc hor ne kadar kâfirlerin Resulu-Iah'a nazarları adavetlerindense.de nazar-1 dikkatlarını celbeden Kur'anı tahsinleri olduğu cihetle adavetleri isabet-i ayna mani olmadığından Cübbâi-nin «Bu âyet isabet-i ayna delâlet etmez» dediği davası merdud-dur. Çünkü Cübbaî «İsabet-i ayın; birşeyi güzel addetmekten neş'et eder. Halbuki kâfirlerin Resulullah'a nazarları husumetlerinden-dir. Binaenaleyh; gözlerinin te'siri olmaz» demiştir. Halbuki beyan olunduğu veçhile kâfirlerin nazarları Kur'anm fesahat ve belagatına hayretlerinden olduğu cihetle isabet edeceğinde ve bu âyetin isabet-i ayna delâletinde şüphe yoktur. Zira zetak ; kaymak ve düşmek manasınadır. Cenab-ı Hakkın Resulullah'a «Kâfirler senden Kur'anı işitince gözleriyle senin ayağını kaydırıp düşürmek isterler ve düşürmeye hemen yaklaşmışlardır» buyurması gözün isabetine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder.
Yalnız nazarla iktifa etmeyip kalplerinde olan hasetlerini izhar ederek «Muhammed (A.S.) mecnundur. Zira; söylediği sözler cinnîlerin ilkaatîyledir» derlerdi ve şan-ı nübüvvete lâyık olmadık birtakım iftiralarda bulunurlardı.[35]
Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'anı işittikçe başka muârazaya muktedir olamadıklarından Kur'ana «Bu kelâm mecnun kelâmıdır» demeye kadar cesaret ettiklerini beyandan sonra Kur'anm mecnun kelâmı olmayıp âlemleri.ıslah için taraf-ı İlâhî'den vahyolunan bir kelâm olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kur'an olmadı, illâ âlemlere vaaz u nasihat oldu.]
Yani; ey kâfirleri Siz Kur'ana «Mecnun sözüdür» demekle ta'n ediyorsunuz. Halbuki Kur'an sizin itikad-ı fasidiniz gibi insan sözü olmadı, ancak âlemlerin menfaat-i diniye ve dünyeviyelerini beyan eder zikr-i İlâhî oldu.
Bu âyet Kur'anm meziyyâtmı inkârla faydası yoktur diyen kâfirlerin itikatlarını döndürmek için edat-ı hasırla varid olmuştur. Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Kur'an; ayn-% hidayet ve rüşd olduğundan iktida eden bilûmum insanların mena-fiine kâfil ve şâmildir. Zira; ukul-ü beşere muvafık olan her mu-hassenatı camidir. Binaenaleyh; Kur'ana iktida edenler matlubuna vasıl olurlar ve iktida etmeyenler menafimden mahrumlardır.
Âyet-i celile işitenleri, kâfirlerin hallerinden taaccübe sevke-der. Çünkü; bu kadar büyük menfaatlara hadim ve bütün insanların saadetlerine kâfil olan kelâma mecnun kelâmıdır demek kadar taaccübe şayan birşey olamaz.[36]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6063-6065
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6065-6066
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6066-6067
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6067-6068
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6068-6069
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6069-6070
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6070-6071
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6071-6073
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6073-6074
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6074-6076
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6076
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6077-6078
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6078-6079
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6079
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6079-6080
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6080-6081
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6081-6082
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6082-6083
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6083-6084
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6084-6085
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6085-6086
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6086-6087
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6087-6088
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6088-6089
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6089
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6089-6090
[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6090-6091
[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6091-6092
[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6092-6093
[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6093-6094
[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6094
[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6094-6095
[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6095-6096
[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6096-6098
[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6098-6100
[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6100-6101
İslami Okul Okulların En Önemlisi