Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Hakka - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 69. Sayfa

SURE-İ HAKKA.. 2


SURE-İ HAKKA

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elli iki âyeti camidir.

[Kıyamet hangi şeydir ve kıyametin hakikatini sana ne gibi şey bildirdi?]

Yani; vukuu muhakkak ve sabit olan ve cümle hakların haki­kati kendisinde zahir ve hakla bâtıl araları tefrik olunmakla ehl-i taatın sevaba ve ehl-i ma'siyetin azaba vasıl olacağı kıyamet günü hangi şeydir ve o günün künh il hakikatini sana kim bildirdi ve .kim bildirebilir? Zira; o günde vâki olacak dehşet ve azamet ukul-ü beşerin lâyıkıyla idrak edemeyeceği bir eırır-i azim olduğundan o günün mahiyet-i hakikiyepini sana kimse büdiremez. Çünkü; ukuî-ü beşer künhünü bilmekten  âcizdir.

Fahri "Râzi'nin boyanma nazaran kıyametin vukua sabit ve vacip olduğundan hâkka denilmiştir. Zira hak ; vukuu muhakkak olan şeye denir. Yahut herseyin hakikati o günde, bili­nip, bilinen şeylerin doğru ola^jjj^na binaen kıyamete hâkka denmiştir.

Hlbussuud Efendi'nin beyanFveçhile o günün şiddet ve dehşe­tine ve vâki olacak vukuatın büyüklüğüne işaret için zamir mev­ziinde ikinci hakka  istıı-i zahir olarak vârid olmuştur.[1]

 

Vacip Tealâ kıyametin şiddetle vâki olacağını, o günde hakla batıl beynini tefrik olunacağını ve o günün hakikatim .ukul-ü be­şerin idrakten âciz olduğunu beyandan sonra o güne iman etme­yenleri ve iman etmediklerinden dolayı kendilerine gelen azabı beyanla Mekke ahalisini tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Kavnvi Semûd ve Âd kıyameti tekzib etti.]

Yani ey ehl-i Mekke! Sizden evvel geçen Salih (A.S.) m ka'v-mi Semûd ve Hûd (A.S.) in kavmi Âd kıyameti inkârla peygam­berlerini tekzib ettiler. Bu tekzipleri onların helaklerine sebep ol­muştur. Onların nebilerini tekzipleri helaklerine sebep olduğu gibi sizin tekzibiniz dahi helakinize sebep olacaktır.

Fahri Râzi'nin ve Nısâbûrî'nin beyanları veçhile kıyametin ahvali nâsın kulaklarını döğdüğü için kıyametten döğücü manâsı­na olan kâria lafzıyla tâbir olunmuştur. Kıyametin şiddetini kemaliyle beyan ve manâsında korkutuculuğu izhar için zamir mevkiinde ism-i zahir varid olmuştur. Çünkü; hakka lâfzına râci zamirle yerinde demekle iktifa olunabilirdi, lâkin karia lâfzında olan korkutmak manâsı zamirde olamazdı.

Kur'anda carî olan adet; Ad kavminin kıssasını Semûd üze­rine takdimken bu makamda Semûd'uıı kıssası gayet kısa bir su-rette beyan olunduğu cihetle Ad üzerine takdim olunmuştur. Çün­kü; şayet kısa olanı uzun olan üzerine takdim etmek âdettir.[2]

 

Vacip Tealâ Âd ve Semûd kavimlerinin nebilerini tekzipleri­ni icmalen beyandan sonra onların tekzipleri neticesi olarak helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma Semûd kavmi haddini tecavüz ederek tuğyan etme­leri sebebiyle ihlâk olundular.]

Yani; Salih (A.S.) m kavmi olan Semûd taifesi peygamberle­rini tekziple kendileri için ta'yin olunan hududu tecavüz ederek tuğyan etmeleri sebebiyle hasıl olan büyük şada ile ihlâk olun­dular.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tâğiye ; onları ihlâk için hasıl olan büyük şada ki şiddet ve kuvvette haddini tecavüz etti­ğinden helaklerine sebep olmuştur. Yahut tâğiyeyle murad; büyük yıldırımdır ki onların helakine sebep olmuştur. Yahut tağiyeyle murad; Salih (A.S.) in devesini itlafa sa'yeden bir tai-fe-i bağiyedir. Çünkü; içlerinden bir fırka-i tağiye deveyi itlaf için istişare ederek deveyi itlâla karar vererek itlaf ettiler. İşte Salih (A.S.) m kavmi bu fırka-i tağiyenin şeametleri sebebiyle ihlâk olunmuşlardır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Anıma Semûd kavmi kendi içlerinden Salih (A.S.) m devesini itlaf için ayrılan fırka-i tağiyenin tuğyanları sebebiyle helak oldular  demektir. Şu halde bir kavmiçinden ayrılan ve hudud-u İlâhî'ye tecavüz eden fırka-i bağiyenin tuğyanları diğerlerinin dahi helaklerine sebep olacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; bir kavim içinde ilmi olanların isya­nına diğerlerininjTiürnanaat etmeleri vacipken sükût etmeleri ma­nâda onların ef'âline rıza demek olduğundan süfehanm helâkiyle diğerlerinin de helak oldukları her zaman görülen ahvaldendir.[3]

 

Vacip Tealâ Semûd kavminin helakini beyandan sonra Âd kav minin helakini t>eyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma Ad kavmi haddini geçmiş gayet soğuk rüzgârla ihlâk olundular.] Çünkü; nebilerinin davetine icabet etmediklerinden Allahü Tealâ onları gayet soğuk ve şiddetli ve tahammül edeme­yecekleri rüzgârla ihlâk eyledi.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile sarsar ; gayet soğuk ve soğukluğu o dereceye varmış ki dokunduğu yeri yakıcı demektir. Âtiye; şiddette nihayete varmış, ölçüsü, tartısı yok demektir. Âd kavminin helakine sebep olan rüzgâr âdetin hilâfına soğukluk­ta ve-çeklukta nihayete varmış ye esmekte dağları alt-üst ederce­sine şiddetli olduğuna işaret için rüzgâr gayet soğuk manâsına olan sarsar ve son derece haddini geçmek manâsına olan âtiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü; âdet üzere esmiş olsaydı helak olmazlardı. Binaenaleyh; onları ihlâk eden rüzgârda âdetin hilâfı­na bazı evsâf var ki onları ihlâk etmişi ir.

[Allahü Tealâ onlar üzerine fasılasız yedi gece ve sekiz gün­düz rüzgârı musallat kıldı, Binaenaleyh; sen Ad kavmini o gece ve gündüzlerde yere serilmiş ve ölmüş görürsün.]

Yani; Allahü Tealâ Ad kavminin nebilerine itaat etmediklerin­den dolayı onları ihlâk etmek murad edince gece ve gündüz hiç durmayıb esmek suretiyle sekiz gün rüzgâr göndermiş ve bu rüz­gârla onları ihlâk etmiştir, sen o günlerde o kavmi yere serilmiş ve ölmüş görürsün.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onîaun ihlâk olunduğu günler kışın nihayetine tesadüf ettiğinden Arap indinde o günlere (Berd-ül acûz) tâbir olur. Şu halde bu diyarlarda (berd-ül acûz) denilen günlerde, ekseri sonelerde kış şiddetle hükümfermâ olup meyve­leri yakması onlann şeametinden bu ümmete ibret olmak üzere bir eser bırakılmış demek!iı

[Keenne onlar yüzleri üstüne düşmüş ve basları kesilmiş ttur-Tna ağaçları gibidirler,.] Zira- yere yıkılmış olan hurma ağaçların­da eser-i hayat ve nesv ü. nema olmadığı gibi bunlarda da eser-ı hayat yoktur.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bunların cenazelerini yıkılmış hurma ağaçlarına teşbih; vücutlarının cesametlerine işaret içindir. Hâvive ; içi boş manasınadır. Çünkü rüzgâr ağızlarından gi­rip arkalarından çıkmak suretiyle içlerini boşalttığına işaret için kâviyevlts tavsif olunmuştur.

[Sen.onlardan bakî kalmîş bir kimse görebilir misin?] Elbette göremezsin.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sekiz gün devanı eden fırtı­nanın sekizinci günü onlardan bir fert kalmaksızın öldükleri gibi cifelerinden bir tane kalmaksızın rüzgârın süpürüp hepsini denize döktüğü mervidir. Şu halde onlardan bir fert hayatta kalmadığı gibi cifelerinden de bir şahsın cîfesi meydanda kalmamış ve dünya yüzü onlardan temizlenmiştir. İşte âsî olan her kavmin akıbeti budur.[4]

 

Vacip Tealâ kıyametin büyüklüğünü, inkâr -edenlerin halleri­ni beyandan sonra diğer münkirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Firavun ve Firavun'dan evvel geçenler ve (Mü'tefik) ismin­de olan karyeler ahalisi ma'siyetle geldiler.]  Yani; Âd ve Semûd gibi birtakım âsî kimselerin inkırazından sonra zulüm ve udvanda hudud-u İlâhî'yi tecavüz eden birtakım taifeler geldiler ki onların zümresinden ve bilhassa meşhurlarından Firavun ve Firavun'dan evvel geçen ümmetler ve Lût (A.S.) m kavmi ki (Mü'tefik) de­nilen karyelerin ahalisi kıyameti inkâr ve Allahü Tealâ'ya şirket­in ek gibi birtakım günahlarla geldiler ve akıbet ma'siyetleri se­bebiyle helak oldular.

Miltejik ; Lût (A.S.) in karyesidir. Hâtıe ; kıya­meti inkâr ve peygamberi tekzip gibi günahlardır. Firavun ve (î.'îü -tefik) ahalisi gibi kâfirlerin cümlesi bu gibi hataları irtikâb ettik­lerinden dolayı helak olmuşlardır. Çünkü; cinayete cesaret eden­lerin akıbet cezalarını görecekleri şüphesizdir,[5]

 

Vacip Tealâ Firavun'un ve kavm-i Lût'un günah işlediklerini icmâlen bevandan sonra onların günahlarının esasını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Firavun ve emsali kâfirler Rab'lerinin göndermiş olduğu Ke-sûle isyan ettiler de Kab'leri onları şiddetle ahzeiti.] Zira; onlar kendilerini irşad, menfaat-ı diniye ve dünyeviyelerine îsâl edici ve Rab'leri tarafından gönderilen Resûl'ün davetine icabetten im­tina' etmekle âsi oldular. Binaenaleyh; bu isyanları üzerine Rab'­leri onları şiddetle tuttu, ihlâk etti.

Bu âyet; hâtıenin isyan manâsına olduğuna delâlet eder. Zira; evvelki âyetin delili ve tefsiri manâsına olduğuna işaret içip,  )  lafzıyla varid olmuştur.    Yani  «Onlar isyan  ettiklerinden dolayı hata ile geldiler'-1 demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile tabiye; ziyade ve şiddet manasınadır. Firavun'a nazaran resuI ie murad; Mûsâ (A.S.) ve Mü'tefike .ahalisine nazaran Lût (A.S.j dır. Resule âsî olanları terzil için resul P\,ab kelimesine ve Rab dahi onlara muzaf kılınmış­tır ki «Kendi Rablerinin göndermiş olduğu peygambere isyan et­tiler» demektir. Buysa onlar için ar ve ayıptır. Çünkü; kendi Rab'­lerinin Resulüne isyan elbette şenaattir. Zira; Rabbisinin irşad için gönderdiği Resule isyan eden âsînin azıcık aklı olunca hacalet arız olmak muktezziyât-ı insaniyedendir.

Bunların muâhazesi diğer ümmetlerin muâbazesirıden  ziyade ve şiddetli olduğuna işaret için muâhaze ziyade manâsına olan rAbiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü; gerek Firavun ve gerek Mü'tefike ahalisi isyanlarım arttırdıkça Allahü Tealâ onların azap­larını arttırdı. Bu âyetler kendinden evvel geçen âyetlere netice makammdadir ve takriri şöyledir: «Firavun ve emsali Rab'lerinin Resulüne âsî oldular. Zira; onlar hâtıeyle geldiler. Her kimseler ki hâtıeyle geleler, onlar Rab'lerinin Resulüne âsîlerdir. Binaen­aleyh; Firavun ve emsali Rab'lerinin Rasulüne âsîlerdir» demek­tir. İkinci takrir de şöyledir : «Allahü Tealâ onları şiddetle ahzetti. Zira: onlar âsî oldular. Her kimseler ki âsî olalar. şiddetle ahzolu-nurlar. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onları şiddetle ahzetmiştir» de­mektir.[6]

 

Vacip Tealâ Firavun ve emsalinin şiddetle muâhaze olunduk­larını beyandan sonra muazzeb olan ümmetlerin bazılarının aza­bını aynen beyan etmek üzere buyuruyor

[Hz. Nuh vak'asında bütün suların tuğyan ettiği zamanda Biz Azimüşşân sizi su üzerinde yürüyen gemide götürdük ve sizi Hz. Nuh'un gemisinde götürmem izdeki hikmet; o mukaddimeyi bizim size bir nasihat kılmamız ve onu hıfzedicî kulakların hıfzetmesiyle sonra gelenlere bir ibret olmasıdır.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile s uyun tuğyanı ; öl­çüsüz, tartısız olması ve her yerleri ihata edip herşeyin fevkına çıkmasıdır. Çünkü; Hz. Nûb tufanından evvel ve sonra semadan bir damla su inmez, illâ sayısı ve hesabıyla inerdi. Amma Nuh tu­fanında sayı ve hesap yoktu. Cariyeyle murad; Hz. Nuh'un gemisidir. Su üzerinde yürüdüğü için cariye denmiştir. Dün­ya yüzünde mevcut olan insanlar Hz. Nuh'un gemisinde mahfuz kalanların sulbünde mevcut oldukları için pederleriyle beraber on­lar da gemide götürüldüklerinden Cenab-ı Hak «Sizi gemide götürdük" buyurmuştur. Binaenaleyh «Bu âyette muhatab olan insan­lar o zaman mevcut değillerdi» denilemez. Zira, kendileri aynen mevcut değillerse de gemide bulunan pederlerinin sulbünde mev­cutlardı.

Bunları gemide götürmekten maksat; Hz.' Nuh'un vak'asmın sonra gelenlere vaaz u ibret olmasıdır. Çünkü; o vak'ada kâfirler küfründen dolayı garkoldular, müminler imanlarından dolayı ne­cat buldular. Binaenaleyh; her zaman gelen insanlara bu vak'a bir ibret-i müessiredir. Şu halde bu vak'a; kâfirleri küfründen tenfir ve tehdidi ve müminleri imanlarının sebeb-i necatları olacağını tebşiri ve insanları imana terğibi mutazammmdır.

Vâiye ; birşeyi hıjzedici manâsına olduğundan kulak, vâiyeyle tavsif olunmuştur. Çünkü- bu gibi mühim vak'alar kulak­larla hıfzolunur. Şu halde manâ-yı âyet: |Hz. Nuh vak'asında su­lar ölçüsüz ve tartısız tuğyan eylediği zaman biz sizi Nuh (A.S.) m gemisinde götürdük. Mümin olan pederlerinizin imanları sayesin­de size necat verdik ki o vak'a sizlere ibret-i müessire ve ders ol­sun, bu misilli mühim vak'aları hıfzedici kulaklar onu hıfzetsin de herkes nefsine insaf ederek iman etsin içindir, yoksa yalnız duy­mak ve dinlemekle iktifa etsinler demek değildir j demektir. Çün­kü; âlemde vâki olan her vukuatta birçok hikmet ve maslahat ol­duğu gibi vukuat daima sonra gelenlere bir ders-i ibrettir. Binaen­aleyh insanların tekemmülü; vukuattan mütehassıl tecrübelerle hasıl olduğu cümlece müsellem bir kaziyyedir. Şu halde Vacip Tealâ'nm insanlar üzerine göndermiş olduğu vukuattan her şahsm bin türlü ders alarak nefsini ıslaha çalışması vazif'e-i diniva ve insaniyesindendir.[7]

 

Vacip Tealâ bu sûrenin bidayesinde kıyameti, kıyametin şid­detini ve kıyameti tekzib eden ümmetlerin bazılarının duçar ol­dukları azabı beyandan sonra kıyamette zuhur edecek bazı büyük vukuatı beyan etmek üzere buyuruvor.

[İsrafil tarafından sûra bir kere üfürüJmeklc üfürülüncc yer­ler ve dağlar kudret-i Ilâhî'ye veya zelzeleyle veya bir melek va­sıtasıyla yerlerinden ayiîlıp havada götürülüp de onlardan bazıları bazılarına çarpılıp horbiri toz ve kum haline geldiği zamanda vâki olacak şeyler vâki olur.] Çünkü; sûr üfürülünce onun şiddetinden yerler ve? dağlar yerinden oynar ve zaruri bir ıztırapla- hareket ederek kemai-i şiddetle birbirine çarpılmasından kırılır. Hatla ec­zaları muzmahü oiarak bütün âlem harab olmakla cümle âlem bir düz ova halini alır ki iniş, yokuş ve eğrilik gibi birşey kalmaz,

Ebussuud Efendi'ain beyanı veçhile nefhayia murad; alemiıı harabına sebep olan birinci nefhadır. BamiIle murad; yerlerin ve dağların yerlerinden kaldırılmasıdır. Çünkü hamlin esas manânı itibarıyla hır şeyin göiürülvıesiy\e de götürmek için yerinden kaldırılmak lâzım-geldiğinden zikr-i mel zum irade-i lâ­zım kabilinden olarak kaldırılmaktan hamille tâbir olunmuştur. Şu halde «Yerler ye dağlar hamlolundu» demek »Yerlerinden kal­dırıldı»   demektir.

Dekk ; vurmak ve çarpışmak manasınadır. Şu  halde demek «Yerler ve dağlar sûrun sadâsının şiddetin­den birbiriyle vuraştu ve çarpıştı- demektir ki bu çarpışmanın ne­ticesi herbiri toz oiup dökülecektir.

[O günde büyük kıya m et vuku bulur, gök yarılır. Binaenaleyh; o günde sema kuvvetini kaybetmiş, yıkılmış, eczaları birbirinden ayrılmış ve intizamı bozulmuş bulunur ki bir daha iltîyam kabul etmez.] Çünkü; âlemin her cüz'ü terkibini kaybeder, intizamı kal­maz ve âlem-i uhrâya girer ve bu âleme ihtiyaç kalmaz, herşeyler o günde zuhur eder, hafi birşey bulunmaz.

İnşihak ; yarılmak, vahiye; gevşek, zayıf, kuvve­tini kaybetmiş ve intizamı bozulmuş demektir. Binaenaleyh; sema yarılınca eczaları beyninde irtibat kalmaz. Şu halde kıyametin ne kadar dehşetli surette vuku bulacağına delâlet   yönünden bu âyet kafidir. Çünkü; semanın bu kuvvetle yarılıp yırtılıp harab sına b£dî olacak vukuatın azametini düşünmek lâzımdır.

[Ö günde Eşelekler semanın etrafındadirîar ve Rabbin Teala -nın arşını meleklerin îevksnda sekiz melek götürür.] Gökler harab olup yıkıldıktan sonra semada sakin olan meleklerin barınacak mahalleri kalmadığından semanın etrafına iltica ederler ve Rabbin Teaiâ'nm arş-ı azîmini o meleklerin üstünde Vacip Tealâ'nm sıfâta sübutiyesi adedince sekiz melek götürür.

Arşı götüren meleklerin suretlerinin ve keyfiyetlerinin ha katından bazı ulema bahsetmişlerde de bu misilli şeylerin kevfiy tinden bahiste amel ve itikat   cihetinden bir fayda olmadığında] arşı götüren meleklerin  keyfiyetinden bahse lüzum görülmemiş esasına itikadın lüzumunu beyanla iktifa olunmuştur.[8]

 

Vacip Tealâ alemin harab olacağım ve arş-ı a'lâyı meleklerin götüreceğini beyandan sonra o günde insanların hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[O günde a'malinizin hesabı görülmek ve suâl sorulmak üzere siz Eabbinîze saf bağlamış olduğunuz halde arzolumırsunuz ve si­zin ef'âlinizdcn hiçbir şey gizli kalmaz.] Zira; Allahü Tealâ cümle amelinizi bildiği için meydana çıkmadık hiçbir amel velev zerre olsun kalmaz, hepsi meydana çıkar ve herkes kendi amelim bilir ve adalet üzere ceza verildiğini görür. Binaenaleyh; hiçbir ferdin itizara ve itiraza mecali kalmaz, müminlerin ahvali zuhur ederek sürurîarı tekemmül eder ve kâfirlerin ahvali zuhur ederek hüzün ve elemleri artar.

Ebussuud Efendi'nin bevam veçhile Vacip Tealâ herkesin a'malini bildiği halde o günde a'nmlin arz ve'muhasehe ulunmasm-daki hikmet; herkesin kendi ameline muttali' olup ve adaîet-i İlâ-hî'yeyi görüp bir diyeceği kalmamaktır, herkesin a'malini kendine göstermekle iyileri mesrur ve kötüleri mahcup etmektir. Yoksa Allahü Tealâ her esrarı bildiği için muhasebeye ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bu muhasebeden fayda kullara aittir. Allahü Tealâ'-ya ait değildir. Bu âyette günah sahiplerini korkutmak vardır. Çünkü; Allahü Teaîâ'ya hiçbir şey gizli olmayıp herkesin ameli malûm olunca amel sahiplerinin kötü amellerinden riazer etmesi lâzımdır. Zira; çirkin amelin cezasını elbette göreceğini bilince onun hazer etmemesi hamakattan başka birsey değildir.[9]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette muhasebe için kulların arzolu-nacağım ve amellerinin kendilerine gösterileceğini beyandan son­ra arzolunmalannm neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma sol kimse ki onun amel defteri sağ tarafından veril­di. Akrabasına hitab ederek «Gelin benim kitabımı okuyun» de­mekle onlara sürürünü izhar eder.] Çünkü kitabının sağ tarafından verilmesi; necatına alâmet olduğundan bu hale akrabasının derhal muttali' olup da ferahnak olmalarım arzu etmesine binaen hemen sürürünü ilâna mübaşeret eder ve der ki :

[«(Muhakkak dünyada besi zannettimdi ki hesabıma kavuşu­rum.] Kusurlarım üzerine tekdir ve tevbih olunurum, âleme kar­şı rezil ve rüsvâ olurum derdi, lâkin aff-ı İlâhî'ye tesadüf edip lutf-u İîâhi'ye mazhar oleiurn. gelin, kitabımı, okuvun» demekle akrabasına .feıahmı  bildirir.

Yahut manâ-yı âyet: [Ben «Dünyada şeriatın ahkâmına riâyet ederek merzî-i İlâhî'ye muvafık a'mâli işledikçe kemal-i sürür ve ferahla hesabıma kavuşur ve lutf-u ilâhî'ye, mazhar olacağıma zan ve itikad edebilirdim, bildiğim gibi buldum, gelin, benim kitabımı okuyun» demekle ahbabını ve akrabasını mesrur eder] demektir.[10]

 

Vacip Tealâ sağ tarafından verilen kimsenin hesabına kavuş­tuğunu beyandan sonra bu hesap üzere nail olacağı derecâtmı be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Güzel hesabına kavuşup kitabı sağ tarafından verilince o kimse beğenilmiş olan dirlikte ve meyveleri yiyecek olan kimsele­re gayet yakın olan bir Cennet'te yaşar ki o Cennet gayet yüksek ve o Cennet'te yaşayan kimse o yaşayışa razıdır.] Çünkü; bu ya­şayış kederden salim ve menfaati dâimdir.

Cennet-i Alâ'da yaşayış cemi' cihanda yaşayan kimsenin arzu ve rızasına muvafık olacağına işaret için rıza ile, tavsif olunmuştur. Halbuki rıza; o işenin sahibinin sıfatıdır. Yoksa nefs-i işenin sıfatı değildir. Lâkin işenin kemal-i rahata ve sahibinin bü­tün arzularına muvafık olduğuna işaret için sahibinin sıfatı olan rıza; nefs-i îşeye nispetle mecaz ihtiyar olunmuş ve Cennet'in ma­halline bizim için bir ilm-i yakin yoksa da herhalde âlî bir mev­kide ve yüksek bir mahalde olduğuna işaret için Cennet, ulviyyetle tavsif edilmiştir. Yahut Cennet'in her tarafı âlîyse de şu dirliğe nail olan kimsenin nail olduğu derece, ulviyyetle tavsif olunmuştur ki bu derecej^e nail olamayanların dereclerine nispetle âlî demektir.

O Cennet'in sahibinin razı olduğu şeylerden birisi de Cen­net'in meyveleri, yiyecek kimsenin emrine tâbi olmasıdır. Binaenaleyh; ister oturarak, ister yattığı yerde ve isterse ayak üzerinde yiyebilir. Çünkü; onun keyfine tâbi olunca nasıl isterse o veçhü-zere isti'mâl eder, hatta hiç külfetsiz ağzına girmesini emrederse ağzına girer.[11]

 

Vacip Tealâ kitabı sağ canibinden verilen kimselerin istiraha­tını beyandan sonra onlara taraf-ı ilâhî'den. vârid olacak taltifi havı emri beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Siz dünyada geçen günlerinizde işlemiş olduğunuz amelle­riniz sebebiyle Cennet'in meyvelerinden yiyin ve şaraplarından için, afiyet olsun» demekle taraf-ı İlâhî'den ehl-i Cennet taltif olu­nurlar.]

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda emir; ehl-i Cen-net'i taltif ve ta'zim içindir.    Binaenaleyh; yemek ve içmek ehl-i Cennet'in arzusuna tâbidir, vacip değildir.    Çünkü;    dar-ı âhiret dar-ı teklif olmadığından âhirette taraf-ı İlâhî'den  gelen emirler vücub için değildir, Cennet'in nimetleri dünya nimetleri gibi eza vermez, hazma muhtaç olmaz, yiyen kimselere def-i tabii icab et­mez. Bu manâya işaret için   varid  olmuştur.  Çünkü; birşeyin külfetsiz ve zahmetsiz alması ve boğazdan ko­laya geçmesidir. Eyyam-ı hnIiyeyle murad; dünyada geçmiş olan günlerdir.  i\e murad; dünyada işlenilen güzel amellerdir. Gerçi amel Cennet'e girmeyi icab ettirmezse de ancak Cennet'te derecâtı icab eder ve bu âyet de bu manâya de­lâlet eder.[12]

 


Vacip Teala kitabı sağ canibinden) verilen, ehl-i Cennet'in bazı
a'mâlini beyandan sonra defter-i a'mâli sol tarafından verilen kim­selerin ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve amma sol kimse ki onun defter-i a'mâli sol canibinden verildi. İşte o kimse «Ne olaydı benim kitabım bana verilmeyeydi, ben de hesabımın neden ibaret olduğunu bilmeyeydim» demekle izhar-ı esef eder.].Çünkü dünyada birtakım kötü amellerle meşgul olup amelinin neticesi olarak amel defteri sol canibinden verilince kemal-i hacâletinden bu sözü söyler.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet elem-i ruhanînin elem-i cismânîden daha ziyade te'sir ettiğine delâlet eder. Çünkü; defter-İ a'mâlinde günahlarım görüp ehM mahşer nazarında rüsvâ olunca-defteri eline verilip günahlarına herkes muttali' olmaksızın Cehen-nem'e gidip yanmasını tercih ederek bu sözü söyleyecektir ve he­sabını bilmeksizin yanmasını hesabını bilmekten daha ehven gö­recektir. O halde hesabını görünce cümlesi aleyhine olduğunu bil­mesinden arız olan azab-ı rûhânî Cehennem ateşiyle olan azab-ı cismânîden daha eşed olduğuna âyet delâlet eder.[13]

 

Vacip Tealâ kitabı sol tarafından verilen kimsenin o zamanda söyleyeceği sözlerinden bazılarını beyandan sonra sözlerinin baki­yesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ne olaydı ölümüm benim bütün işlerimin âhiri olaydı ben bir daha dirilip bunları görmeyeydim. Çünkü benim malım azabı defi'de bana fayda vermedi ve benim saltanatım benden zayii oldu-

Yani; kitabı sol tarafından verilen kimse kemal-i hacâletiriden «Ne olaydı amel defterim bana verilmeye ve ben de hesabımı bil-meyeydim» dedikten sonra sözüne devam ederek der ki «Ne olaydı şu benim gördüğüm haller ölümüm olaydı da bundan sonra başka azap görmeyeydim. Yahut hayat-ı dünya bana ölüm olaydı da ben bu günahları işleyip şu azapları görmeyeydim. Zira; benim malım benden azabı defedip bugünkü mahcubiyetimi gideremedi, mal ve evlât kuvvetleriyle saltanatlarım zail oldu, hiç birinden bir fayda görmedim. Çünkü; hepsi yok oldu. Belki vizr ü vebal oldu» de­mekle hasretini izhar ederek feryad eder.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile âhirette göreceği azaba nispetle ölümün acısı gayet ehven olduğu cihetle ölüp bir daha dirilmeme-sini ister. Âhirette insana fayda etmeyecek maIla murad; suret-% gayr-ı meşruada toplanıp rıza-i Ilâhî'nin gayrıya sarfolunan servettir. Yoksa suret-i meşruada kazanılıp rı-za-yı İlâhî'ye sarfolunan mal değildir, Zira;>ıza-yı Bârîye sarfolu­nan emval a'mâli sâliha kabilinden olduğu cihetle sahibi her za­man ondan fayda görür, sahibinin saadetine sebep olur. Saltanatla. murad; emval ve evlât sebebiyle insana arız olan kuvvet ve gayrılar üzerine yapmış olduğu tasalluttur ki âhirette onların hiçbirinden fayda görmez. Dünyada olan saltanatı âhirette zail .olunca fakîr, zelil ve âciz olur. Çünkü ceza; amel cinsinden olmak kaidesine tevfikan dünyada malı ve evlâdı sayesinde gayrılara yap­mış olduğu tasallut ve tecavüz mukabilinde âhirette zelîl, âciz, ha-kîr ve miskin olarak herbirinin azabını' göreceğinden bu sözleri söyler.[14]

 

Vacip Tealâ eşkiyanm esefengiz hallerini ve bu hallerin neti­cesi olarak söyleyeceği sözlerini beyandan sonra taraf-ı İlâhî'den onlara olunacak muameleyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey melekler! Tutun şu âsîyi, bağlayın boğazından ve sonra atınız onu Cehennem'e ve bundan sonra takın onu zincire ki o zin­cirin miktarı yetmiş arşındır. O zincire koyunca onu zincire sarın ki onun harekete mecali kalmasın.]

Yani; âsîlerin amel defterleri sol taraflarından verilmesi üze­rine teessüf ve tahassürlerini izhardan sonra Vacip Tealâ tarafın­dan azaba me'mur olan meleklere hitaben denilir ki «Tutun o -âsî­yi, bağlayın, sonra Cehennem'e atın ve Cehennem'de bir zincire bağlayın ki o zincirin miktarı yetmiş arşındır. Çünkü; birçok âsî­ler o zincirde bağlıdır. Binaenaleyh; bunu da o zincire takın» de­mekle âsîlerin cezalarını ta'yrn buyurur.

Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile arsa-î mahşerde hiçbir kimsenin gazab-ı İlâhî'den kurtulması mümkün olmadığı halde eş­kiyanm bağlanması onlar için azap üzerine azap olacağı gibi ke­mal-i mezemmet ve rüsvâ olacaklarını beyanla onları tehdiddir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu gibi birçok âsîler, dünyada canilerin birçokları bir zincire takıldıkları gibi zincire dizilecek-lerine işaret için zincirin uzunluğu beyan olunmuş ve bu misilli'

âsîlerin azabı ancak zincirle olacağına işaret için silsile üzerine takdim edilmiştir. Yahut kıpırdanmaya mecali kalmasın için zincire sıkı sıkı sarılacağına işaret olmak üzere zincirin mik­tarı beyan olunmuştur.[15]

 

Vacip Tealâ âsîlerin azaplarını beyandan sonra azabın sebebi­ni beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak o âsî Allahü Azimii§şân'a iman etmedi ve fukarâ. 'ara taam yedirmeye terğib etmez.]

Velkİ âyetlerde beyan olunan envâ'-ı azabın en batarlara gelen suâle cevap olmak've azabm sebebini alenen beyanla âsîlere tenbih için Cenab-ı Hak buyurur ki o kim­senin azab olunmasına sebep; kuvve-i itikadiyesinin bozuk olma-sidir. Zira; o kimse azamet-i şan sahibi olan Allahü Tealâ'ya iman etmediği gibi kuvve-i ameliyesi de bozuktur. Zira; o kimse fuka­raya taam yedirmez, yedirmeye rağbet de etmediği gibi başkalarım teşvik ve terğib de etmezdi. Yani kendi malından yedirmediği gibi gayrın yedirdiğine dahi razı olmazdı.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran kâfir­lerin furû-u a'mâlle mükellef olduklarına bu âyette delâlet vardır. Zira fukaraya taam yedirmeye terğib etmemeyi iman etmemesi üzerine atıfla kâfirin azabına iman etmemesi sebep olduğu gibi/ taam yedirmem esinin de sebep olması; furû-u a'mâlden olan taam yedirmekle mükellef olmasına delâlet eder. Çünkü; mükellef olma­saydı taam yedirmemesi azabına sebep olmazdı. Halbuki taam ye­dirmeyi terketmesi bu âyette sebep olarak beyan olunmuştur. Bi­naenaleyh; kâfiri muâhaze için furû-u a'mâlle mükellef olduğuna âyette delâlet vardır. Fukaraya taam yedirmemek pek büyük cü­rüm olduğuna işaret için taam yedirmeye rağbet etmemek küfür üzere atfolunmuştur.

Bu âyette itikadın en kötüsü küfür olduğu gibi günahların en kötüsü de buhul olduğu beyan olunmuştur. Fukara ve mesakîne taam yedirmek ve suver-i saireyle muavenet, şîme-i İslâmiyeden olduğuna birçok nusûs-u Celile vardır. Bu âyet de o cümleden bi­risidir. Çünkü; taam yedirmeye kendinin rağbetini ve gayriyi ter-ğibi terketmesinden dolayı terkeden kimse zemmolunduğu gibi muazzap olmasının esbabından birisidir. Binaenaleyh; İslâm'ın bü­yükleri bu hususa pek çok ehemmiyet vermişler, pek çok medre­seler, mektepler, imaretler ve zaviyeler gibi müessesât-ı hayriye meydana getirmişler ve bunlara pek büyük vakıflar yaparak vari­dat meydana koymuşlardır. Efrad-ı îslâmiye arasında misafirper­verlik ve sair esbapla fukaraya muavenet etmek tahsin olunmuş bir âdet-i kadime-i İslâmiy edendir. Hatta ashab-ı izamdan (Ebüd-derdâ') Hazretlerinin ailesini, çorbayı çok pişirip fazlasını fukara­ya ifâm etmeye teşvik ettiği ve »Cehennem zincirinin nısfını boy­numuzdan imanla çıkardık ve nısf-ı aharını da it'âm-ı taamla çı­karmayalım mı?»  buyurduğu mervidir. Çünkü bu âyetlerde zincirle Cehennemide azabın sebebi iki olduğu beyan olunmuştur ki birisi; iman etmemesi, diğeri de it'âm-ı taama terğib veya rağbet etmemesidir. Şu halde azaptan kurtulmaya yalnız iman sebep ola­maz. Zira; furu-u a'mâle dahi müdâvemet etmek lâzımdır. Vâese-fâ ki bizim genç fikirlilerimiz ve Avrupavı taklide yeltenenlerimiz sahaveti zemle Frenklerin buhlünü tahsin ederek meziyât-ı İslâmi-ye'yi zemmetmek isterler. Çünkü; bu kabilden olanlar âdât-ı İslâ-miyenin muhassenâtını takdirden âcizlerdir ve esasat-ı İslâmiye-nin neden ibaret ve ne gibi meziyâtı cami olduğunu bilmezler. Bi­naenaleyh; yani «İnsanı bilmediği şeyin düş­manıdır» fehvasınca İslâmiyeti bilmediklerinden İslâmiyete Hıris-tiyanlardan daha ziyade düşmanlıkla iftihar ederler.[16]

 

Vacip Tealâ âsîlerin  azaplarının sebeplerinden bazılarını be­yandan sonra o sebeplerden hasıl olan neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'ya iman etmeyip, fukaraya taam yedirmeye rağbet etmeyince o günde o makamda onun için yardım ve şefaat edecek akrabası olmaz ve onun için yiyecek taam da bulunmaz. Ancak ehl-i Cehennem yandıkça onlardan akan sarı su ve irinler bulunur ve o irinlerini yiyemez, illâ amden günah isleyenler yer­ler. Zira; onlar hatâya ve büyük günah sahibi olduklarından onla-, rın yemelerine elverişli olan ancak irinlerdir.]

Bu âyet-i celile; tertib üzere bundan evvelki âyetin neticele­ridir. Çünkü; Allahü Tealâ'ya iman etmemek o günde kendi için yardım edecek bîr kimsesi olmamasının neticesidir ve takriri şöy­ledir: «Kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dostu bulun­maz. Zira; kâfir Allahü Tealâ'ya iman etmedi. Her kimse ki Allahü Tealâ'ya iman etmedi, onun için yevm-i kıyamette dost bulunmaz.

Binanealeyh; kâfir için yevm-i kıyamette yardım edecek bir dost bulunmaz» demektir.

Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinden başka taam bulunmamak dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet et­memesinin neticesidir ve takriri şöyledir : «Kâfir için yevm-i kıya­mette irinden başka taam bulunmaz. Zira kâfir; dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmedi. Her kimse ki dünyada fukaraya taam yedirmeye rağbet etmez, onun için âhirette irinden başka taam bulunmaz. O halde, kâfir için yevm-i kıyamette irinden başka taam bulunmaz» demektir.

Ehl-i Cehennem'in yanmalarından hasıl olan irinlere taam denmesi; kâfirleri-istihza içindir. Çünkü taam; yemek için hazırlanan şeydir. Sarı su ve irin ise yemeye salih olmayan şeydir.

Kâfir dünyada evlât ve etbâ'ma, akraba ve taallûkatma itimad ederek kibir ve gururuna binaen iman etmediği cihetle Allahü Tealâ âhirette güvendiği kimselerin hiçbirinden yardımcı vermez ve dünyadaki gururuna mükâfat olarak hakîr ve zelîl kılar, yar-dımcısız bırakır, dünyada kendisi tatlı ve tuzlu her nevi taamı yer­ken kalbinin katılığından neş'et ederek fukaraya merhamet etme­yip taam vermemesine mukabil olarak âhirette irinlerle taayyüş eder. Zira herkesin cezası; ameline göredir.[17]

 

Vacip Tealâ kıyameti ve şedaidini, ehl-i imanın ve ehl-i küf­rün kıyamette görülecek hallerini beyandan sonra insanlara âhire-tin ahvalini bildiren Kur'ana ta'zim etmek lâzım olduğunu beyan etmeıt üzere buyuruyor.

[Ben Azimüşşân sizin gördüğünüz ve görmediğiniz cümle mev­cudata yemin ederim ki muhakkak Kur'an-ı Azimüşşân kerim olan Resulün sözüdür.]

da bulunan lâfzı sıladır, nefiy manâsına değildir. Binaenaleyh; manâsı «Ben yemin ederim» demektir. Şu halde bu âyette bütün mevcudata yemin vardır. Çünkü cümle eşya; insanlara nispetle ikiden hali değildir : Ya görülür veya görülmez. İnsanların gördüğüne ve görmediğine yemin olunca ha­lika, mahlûka, dünyaya, âhirete, ecsama, ervaha, inse, cinne, niam-ı zahire ve batmaya şâmildir.

Yahut lâfzı kasemi nefyiçindir. Zira; Kur'anm Re-sul-ü Kerim'in kavli olduğu zahir ve bahir olduğu için yeminle takviyeye hacet yoktur. Çünkü; ukalâ indinde zahir olan bir haki­kat, yeminle te'yide muhtaç olmaz. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kur'anm Resul-ü Kerim'in kavli olduğu açık ve zahir olduğu için mevcudattan hiçbirisiyle bu hakikati beyan için kaseme hacet yok] demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette ResuI'le murad; Cibrü-i Emin'dir diyenler varsa da Resul 'le muradın Resulul-lah olmasını bundan sonraki âyetler te'yid ettiği cihetle ekser-i müfessirîn Resulullah (S.A.) Efendimiz olmasıyla tefsir etmişler­dir. Çünkü; bundan sonraki âyetlerde şair ve kâhin sözü olmadığı beyan olunmuştur. Zira; kâfirler şair ve kâhin olmakla Resulullah'ı tavsif ederler, Cibril-i Emin'i tavsif etmezler. Binaenaleyh; münkir­lere karşı hem resulün risaletini beyan, hem de Kur'anı onların is­nadından tebrie olmak üzere ResuIle muradın Resulullah ol­ması tercih olunmuştur. Kur'an ; Allahü Tealâ'nın Levh-i Mahfuz'da izhar buyurduğu cihetle Allah'ın kelâmıdır. Levh-i Mahjuz'dan semaya ve semadan yeryüzüne indiği cihetle Cibril'in kelâmıdır. Nâsa tebliğ ve Kur'ana imana davet ve nâsa hitaben okuduğu cihetle Resulullah'm kelâmıdır. Şu halde Kur'ana «Al­lah'ın kelâmıdır, Cibril'in kelâmıdır, Resulullah'm kelâmıdır» de­mek sahih olur.

[O Kur'an şair sözü değildir, Hakkaniyet'e|asla iman etmez-ıiz.]

Yani; ey kâfirler! Siz Kur'ana şair sözüdür' dersiniz. Halbuki Kur'an şairin sözü olmadı. Siz azıcık bir tasdikle bile tasdik edip iman etmezsiniz. Yahut manâ-yı âyet: [Az bir zamanda iman eder­siniz] demektir. Çünkü; kâfirler bazı zamanda Kur'anm hak oldu­ğuna iman ederler, lâkin bu iman yalnız kalplerinde olup istidlal­le zahire çıkararak lisanlarıyla kalplerini te'yid etmeden az bir za­manda kalplerinden 'geçtiği için nazar-ı şeri'de bu misilli iman mu'teber değildir. Binaenaleyh; kâfirlere «Az bir zaman iman edersiniz» demek "İmanınızın sebatı olmadığından muteber değil" demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Araplar indinde alelekser nefy-i küllide isti'mâl olunduğundan bu makamda nefy-i külli manâsına alınarak «Hiç iman etmezsiniz» manâsına olmak evlâdır. Çünkü bu âyette muhatap Olanlar iman etmeyen küffar-ı Kureyş olduğu cihetle nefiy manâsına olup «Hiç iman etmezsiniz» demek «Azıcık iman edersiniz" demekten daha münasiptir.

[Kuran falcı sözü değildir. Sizler Kur'an hakkında asla tefek­kür edip düşünmezsiniz.] Eğer Kur'anm cami olduğu hakayıki dü­şünseniz Kur'anm falcı sözü olmadığını bilir; iman da edersiniz. Çünkü; cadde-i şeriattan çıkmış birtakım eşkıya güruhundan iba­ret olan kâhinlerin sözü olmasıyla hükmetmezdiniz. Zira; Kur'anm dünya ve âhiret saadetini cami olduğunu azıcık düşünen bir kim­se kâhinden böyle bir kelâm sâdır olmayacağım bilebilir. Şu halde siz düşünmediğiniz için halâ kâhin sözü demekte devam ediyor­sunuz.

[Kur'an  âlemlerin  Rabb'isinden  yeryüzüne  indirilmiştir.]

Yani; Kur'an sizin dediğiniz gibi şair ve kâhin sözü değildir, belki âlemlerin Rabb'isi tarafından bilûmum kulların terbiyesi için Levh-i Mahfuz'dan sema-yı dünyaya ve sema-yı dünyadan yeryü­züne Cibril-i Emin vasıtasıyla indirilmiştir.

Bu âyette kâfirleri imana terğib vardır. Çünkü; esma-i hüsna-dan terbiye edici manâsına olan Rab ism-i şerifinin âleme muzaf olarak gelmesinde bütün âlemin yani küçük.ve büyük, az çok cümle zerrât-ı cihanın Rabb'isi olunca kâfirlerin "dahi Rabb'isi olduğu ev-leviyetle sabit olduğundan kendilerinin Rab'leri tarafından geldiği beyan olunduğu cihetle iman etmelerine terğip hasıl olmuştur. Zi­ra; cümle âlemin mürebbisi tarafından gönderilen kitap elbette cümlesinin terbiyesine kâfi olacağı bedîhi olduğu cihetle bunların da terbiyesine kâfi olduğundan insaf ederek iman etmeleri lâzım­dır denmeye işaret olunmuştur.[18]

 

Vacip Tealâ Kuranın haiz olduğu bazı evsafını ve zat-ı ülûhi-yet tarafından resulüne gönderilmiş yalandan ârî bir kitab-ı mün-zel olduğunu beyandan sonra o kitabın tebliğine memur olan zat-ı şerifin yalandan beri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Muhammed (A.S.) bazı sözleri bizim üzerimize yalan olarak söylemiş olsaydı biz onu kemal-i kuvvetimizle tutardık ve sonra onun kalp damarlarını keserdik.]

Yani; ey Kur'ana ve Resul'ümüze itiraz eden kâfirler! Eğer bizim tarafımızdan Kur'anı tebliğe me'mur olan peygamber sizin dediğiniz gibi bizim kendisine vahyetmediğimiz halde yalan ve if­tira olarak bizim namımıza kendi canibinden uydurmakla bazı söz­leri size tebliğ edeydi biz onu kudretimizle ahzeder ve sonra cemi' idrakin raecma'ı ve hayatın medarı olan yürek damarını keserdik, lâkin o peygamber yalan söylemedi. Zira; yalandan ve sair günah­lardan ma'sumdur. Ma'sum olan bir zattan bu gibi hallerin zuhu-ruysa muhaldir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile iftira manası­nadır. Ancak iftira;  esası olmayan bir şeyi âhara isnad olduğu cihetle külfetten halî olmadığına işaret için külfete delâlet eden tefa'ul babından kelimesi ve iftira olan sözleri tahkir için Arap indinde esassız ve iftira kabilinden olan sözlerde isti'mâl olunan akavîl kelimesi varid olmuştur. Yemin; kuvvet ve kudret manasınadır, Vetin ; kalpte bir damar ki kesildiği anda o damarın sahibi ölür. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer Muhammed (S.A.) bizim vahyetmediğimiz bazı sözleri bi­zim üzerimize iftira olarak söylemiş olsaydı biz onu kudretimizle tutar ve kalbinde olan can damarını keser, birden öldürürdük] de­mektir.

Bazıları yeminle mur.ad; Resulullah'ın kudretidir dedi­ler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer bizim Muhammed (A.S.) a vahyetmediğimiz bazı sözü, bize isnad ve iftira ederek size söylemiş olsaydı biz onun kudretini alır, size söylemekten menederdik ve­yahut onun sözünün yalan olduğuna diğer bir kimse vasıtasıyla delil getirerek nâsa karşı onun yalanını izhar ederdik. Halbuki söylemekten menetmedik ve yalan olduğunu izhar eylemedik. Şu halde sözleri doğrudur, sizin dediğiniz gibi değildir] demek olur, bumanâ resul göndermekteki hikmete de muvafıktır. Çünkü; emr-i nübüvvette doğrunun yalancıdan ve yalancının doğrudan temeyyüz etmesi lâzımdır. Eğer nübüvvet davasıyla beraber Allahü Tealâ'ya iftira edenlerin yalanlarını kullarına karşı Allahü Tealâ izhar ede­rek yalancıları terzil etmemiş olsa da onlara müsaade etseydi nebi olanla olmayan arasında fark olmazdı. Binaenaleyh; kulların ya­lancıları tasdikte ma'zur olmaları lâzım gelir ve emr-i nübüvvetten maksat da muhtel olurdu. Halbuki maksadın muhtel olması bâtıl­dır. Binaenaleyh; enbiyadan yalan da bâtıldır.[19]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah hakkında söyledikleri yalan olduğunu ve eğer onların dedikleri gibi Resulullah kendi indinden birşey icad ederek tebliğde bulunmuş olsaydı derhal öldüreceğini, farzımuhal olarak böyle birşey zuhur etmiş olsa Allah'ın muâhazesinden Resulullah'ı kimsenin kurtaramayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer sizin dediğiniz gibi olsa sizden hiçbir kimse Muham-med'den benim muâhazemi menedecek yoktur.]

Yani; Muhammed (A.S.) sizin dediğiniz gibi bizim üzerimize iftira etmez. Eğer iftira edecek olsaydı biz onu muâhaze ederdik, bizim muâhazemizden onu kurtaracak sizden hiç bir kimse yoktur. Kimin haddidir onu bizim elimizden alsın? Onu kurtarmak hiç kimsenin haddi değildir. Halbuki bizim muâhaza etmememiz iftira etmediğine ve söylediği sözlerin bizim vahyimizle olduğuna delâ­let eder. Çünkü; iftira etmiş olsaydı bizim ahzedeceğimiz muhak­kaktı ve biz ahzedince kurtaracak bir kimse yoktu. Halbuki bizim ahzetmediğimiz muhakkaktır. Binaenaleyh; iftira etmediği muhak­kaktır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette siyak-ı ne-fiyde nekre olduğu cihetle cemi' manâsına olduğundan cemi' sıygasıyla vârid olmuştur. Binaenaleyh; manâ-yı âyet: [Eğer Allahü Tealâ Resul'ünü ahzetseydi onu kurtaracak sizden bir; fert yoktu] demektir.[20]

 

Vacip Tealâ Kur'anın iftira olmadığını beyandan sonra Kür' anın bazı menafiini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Kur'an Allah'ın azabından korkanlara vaaz sihattır.]

Yani; ey müşrikler! Sizin dediğiniz gibi Kur'an Muhammed (A.S.) m kendi indinden uydurduğu birşey değildir. Belki Kur'an; Allah'tan korkanlar için menfaat ve mazarratlarını bildirir ve se-beb-i necatlarını beyan eder ve taraf-ı İlâhî'den gelmiş bir mev'i-ze-i beliğadır.

Bu âyette Kur'ana iftiradır diyen kâinlere ta'riz vardır. Çün­kü; »Kur'an mütlekilere vaazdır» demek »Ey kâfirler! Sizin gibi ittikadan behresi olmayanlar Kur'an'ın vaazından müstefid ola­mazlar" demektir. Şu halde âyette kâfirleri hem zem hem de teh-did vardır.

[Halbuki biz muhakkak biliriz sizden Kur'anı tekzib ediciler vardır.] Zira; dünyaya muhabbet ve riyasetini muhafaza kasdıyla Kur'anın hak olduğunu bildiği halde inkâr edenler mevcuttur. Halbuki Kur'ani tekzip; onların dünyada sebeb-i helak ve âhirette sebeb-i azapları olacaktır. Çünkü Kur'an; onu tasdik edenlerin se­beb-i necatları olunca tekzib edenlerin elbette sebeb-i felâketleri olacağı aşikârdır.[21]

 

Vacip Tealâ Kur'am inkâr edenlerin haklarında nedamet ve hasret olacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Kur'an iman etmediklerinden dolayı kâfirler hak­kında nedamet ve hasrettir.] Çünkü; dünyada iman edenlerin gün be gün şereflerini arttırınca kâfirler üzerine gam ve gussa olduğu gibi âhirette Kur'ana iman eden müminlerin sevabını görünce kâ­firlerin hasretlerini arttıracağı şüphesizdir. Fakat geçmiş olan bir-şeye tahassür fayda vermediğinden tahassürleri de kendileri için ayrıca bir azaptır.

[Kur'an haktır; kendisinde elbette butlan yoktur ve yakındır; kendisimde asla sek yoktur.]

Şu üç âyet münkirleri red için vârid olduğundan mükerrer edat-ı te'kidle varid olmuşlardır. Çünkü; münkirin inkârı ne kadar kuvvetli olursa onu reddedecek kelâmın da o nispette kuvvetli ol­ması lâzım olduğundan edat-ı te'kitle ırâd olunmuştur.

Kur'anm müminler hakkında nimet, kâfirler hakkında hasuM olması Resulullah hakkında ayrıca nimettir.[22]

 

Vacip Tealâ şu nimetin şükrünü eda etmek için resulüne tc bihle emretmek üzere buyuruyor.

[Kur'an müminler hakkında nimet ve kâfirler hakkında has­ret olunca yâ Ekrem-er Rusülî Pek büyük ve ulu olan Rabb'in Te-alâ'nın ismini her türlü noksanlardan tenzih et.] Zira; seni Resul olarak ihtiyar edip sana iman edenler aziz, etmeyenler zelîl olunca sen Rabb'in Tealâ'nm cemi' nekaisten münezzeh olduğunu lisa­nınla zikret ki sana verdisi nimetlerin şükrünü eda etmiş olasın.[23]

 



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6102

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6103

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6103-6104

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6104-6106

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6106-6107

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6107-6108

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6108-6109

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6109-6111

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6111-6112

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6112-6113

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6113-6114

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6114

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6114-6115

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6115-6116

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6116-6117

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6117-6119

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6119-6120

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6120-6123

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6123-6124

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6124-6125

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6125-6126

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6126-6127

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6127