Sure-İ Nûh - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 71. Sayfa
SURE-İ NÛH
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yirmi sekiz ! âyeti camidir.
[Biz muhakkak Nuh isminde olan peygamberi kendi kavmine lirşad için gönderdik ve dedik ki «Acıtıcı azap kavmine gelmezden 'evvel sen onları gelmesi muhtemel olan azapla korkut».]
Yani; Nuh (A.S.) in kavmi tarik-ı tevhitten çıkıp tarik-ı dalâlet ve şirki irtikâb etmekle irşatla muhtaç oldukları bir zamanda Biz Azimüşşân lutf-u İlâhî'miz olarak irşad için Nuh'u kendi kavmine gönderdik ve dedik ki «Onlara azab-ı tufan gelmeden evvel sen kavmini korkut. Onlar irtikâb ettikleri şirkten ve sair günahlardan vazgeçerek azaptan halâs olsunlar n.
Vacip Tealâ bundan evvelki sûrede kıyametin şiddetiyle Ku-reyş müşriklerini inzâr buyurmuştu. Bu sûrenin evvelinde dahi Hz. Nuh'u kavmine irşad için gönderip kabul etmediklerini ve ne-bileriyle kendileri arasında cereyan eden mübâheşâtı ve hakkı kabul etmediklerinden dolayı akıbet helak olduklarını beyanla küf-far-ı Kureyş'i tehdid ettiği cihetle bu sûrenin evvelinin bundan evvelki sûrenin âhirine irtibatı zahirdir. Çünkü; her ikisi de insanları günahtan korkutmakla insafa davet gayesine ma'tuftur.
Bu âyet-i celile Hz. Nuh'u Cenab-ı Hakkın kavmine irşad için .gönderdiğini haber verdiği gibi kavmi, iman etmedikleri surette= °nlara şiddetli azabın gelip helak edeceğini dahi haber veriyor ve haber verdiği gibi vâki olmuş ve kavm-i Nuh da tufanla helak olmuştur.[1]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un kavmine gönderildiğini beyandan sonra kavmiyle kendi arasında ne gibi muamele cereyan ettiğine dair vârid olan suâle cevap olmak üzere buyuruyor.
[Hz. Nuh kavmine hitaben «Ey kavmim! Ben sizi muhakkak açıktan korkutucuyum»! dedi.]
Yani; Hz. Nuh kavmini irşad için risaletle taraf-ı İlâhî'den kavmine gönderilince kavmine hitaben «Ey benim kavmim! İtaat etmediğiniz surette başınıza gelecek azabı beyanla ben sizi korkutucuyum. Eğer isyan ederseniz sizi ihlâk edecek azabın geleceğini haber vermekle sizi taat-ı İlâhî'yeye davet ediyorum» demekle kavmini tarik-ı hakka davete başladı.[2]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un kavmine ilk sözünü beyandan sonra kavmine tebliğ buyurduğu ahkâmını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
[Benim size teklifim Allah'a ibadet edin, Allah'tan korkun, emir ve nehyimde bana itaat edin ki sizin günahlarınızı Allahü Tealâ mağfiret eylesin ve muayyen olan ecelinize kadar sizin ölümünüzü te'hir etsin.]
Yani; Allahü Tealâ beni size irşad için gönderdi, size taraf-ı İlâhî'den tebliğ edeceğim ahkâm şunlardır ki onlar da Allahü Tea-lâ'ya ibadet etmeniz, Allah'ın haram kıldığı şeylerden içtinapla Allah'tan korkmanız, me'murat ve menhiyata dair benim emr ü nehyimde bana itaat eylemenizdir. Eğer şu üç şeye riâyet ve kabul ederseniz sizin için büyük faydalar vardır. Bunlara riâyet edin ki Allahü Tealâ sizi mağfiret buyursun, ecelinizi de muayyen olan vakte kadar te'hir etsin. Eğer şu beyan olunan ibadet ve ittikiiyi1 ve bana itaata riâyet etmezseniz günahlarınız mağfiret olunmaz. Binaenaleyh; âhiret azabından kurtulamazsınız, ömrünüz ecel-i muayyeninize te'hir olunmaz ve dünyada helakten kurtulamazsınız.
Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nih beyanları veçhile bu âyette Nuh (A.S!) m kavmine tebligatında bütün ahkâm-ı şer'ive mevcuttur denilebilir. Çünkü ibadetle emir; vâcibai ve mendûbatın ce-miine şamil olduğu gibi ef'âl-i kalbiyeden olan itikadiyata ve ef âl-i cevârihten olan furu-u a'malin cümlesine dahi şamildir. Ittika ile emirse haram ve mekruh olan şeylerin cümlesine şamil olduğu cihetle zevacir-i şer'iyenin cümlesine şamildir. Şu halde İbadet ve ittika ile emir; ilm-i usulde beyan olunan ahkâm-ı hamse ki farz, vacip, nedib} ibahe, hürmet ve kerahetin cümlesine şamil olduğundan bu iki emir cümle ahkâm-ı şer'iyeyi cami denmeye lâyıktır.
Bu âyette üçüncü emir, yani Hz. Nuh'un kendine itaatla emri her ne kadar ibadetle emirde dahilse de diğer emirlerin kabulü Hz. Nuh'a itaat etmek olup diğer emirleri Hz. Nuh vasıtasıyla telâkki edebileceklerindenHz. Nuh'a itaat ayrıca zikrolunmuştur. Şu üç emre imtisal ettikleri surette Cenab-ı Hak iki şey vaad buyurmuştur. Birincisi-; bu evamire inkıyad ederlerse günahlarını mağfiret etmekle mazarrat-ı âhiretten halâs olmalarıdır. İkincisiı te'hiri mümkün olan bir zamana kadar ecellerinin te'hi-riyle helak ve mazarrat-ı dünyadan kurtulmalarıdır.
İşte bu âyetten fehmolunduğu veçhile kulların sadhı ; üç şeyle hasıl olur : Birincisi; Allahü Tealâ'ya şirketmeyip ubudiyet noktasında sebat • ve devam etmektir, ikincisi; Allah'tan korkup haram olan şeyleri irtikâb etmemektir. Üçüncüsü; taraf-ı İlâhî'den kullarını irşad için gönderilen resulüne kemal-i samimiyetle itaat etmektir. Ahkâm-ı
şer'iyenin cümlesinin hulâsası hemen bundan ibaret olduğu- cihetle Nuh (A.S.) herşeyden evvel kavmine bu üç şeyle emir buyurmuştur. Çünkü; kavmin salâhı bu üç şeyle hasıl olacağından evvel emirde bu üçü yerine getirmek lâzim olduğunu kavmine tenbih buyurmuştur.
Şu evâmire imtisal ettikleri surette günahlarının hepsinin affolunacağına işaret için her ferde delâlet eden ve istiğraka mevzu olan lâfzı vârid olmuştur. Çünkü nefiyden sonra lâfzının istiğraka hamlolunması kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Yahut ba'za delâlet eder. Buna nazaran «İman ederlerse günahlarının bazısı affolunur» demektir. Çünkü; iman ederlerse hal-i küfürlerinde geçmiş olan günahları imanları sebebiyle affolunur. Ancak iman ettikten sonra işledikleri günahlarının affına delâlet etmez ve hal-i küfürde olan günahları bütün ömürlerinde olan günahlarının bazısı olduğunda şüphe yoktur.
Hulâsa; Allahü Tealâ'ya ibadet etmek, haram olan şeylerden kaçınmak ve irşad için taraf-ı İlâhî'den gönderilen resule itaat eylemek günahların affına ve ömrün ecel-i muayyenine kadar te'hi-rine sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[3]
Vacip Tealâ îman ve itaat ettikleri surette vakt-i muayyenine kadar ecellerinin te'hirini vaad buyurduktan sonra iman etmedikleri surette ecellerinin te'hir olunmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak Allahü Tealâ'nın ta'yin buyurduğu ecel geldiği vakit te'hir olunmaz, eğer siz bilmiş olsaydınız emre imtisal ederdiniz.]
Yani; kulları için Allah'ın tayin buyurduğu ecel geldiği zaman te'hir olunmaz, eğer siz bilmiş olsaydınız Allah'ın vereceği mühletten istifade etmek üzere derhal emr-i İlâhî'ye imtisalle iman eder ve lutf-u İlâhî'den müsteiid olurdunuz. Şu halde lutfundan müstefid olmadığınız hakikati bilmediğinizdendir.
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Nuh (A.S.) kavmini cehle ısrar ettiklerinden dolayı tekdir etmek üzere fülin-jşıtinâ'ına delâlet eden kelimesiyle cehillerini açıktan beyan buyurmuştur. Çünkü; Lev kelimesiyle yani «Bilmiş olsaydınız» demek «Bilmezsiniz» demektir. Bundan evvelki âyette ecelin te'hir olunacağı iman ettikleri takdirde olup bu âyette ecelin te'hir olunmaması iman etmedikleri surete masruf olduğu cihetle âyetler arasında tenakuz yoktur. Zira tenakuzda tarafeynin cemi' kuyudatta ittifakları şarttır. Bu âyetlerde ise ecelin te'hiri imana muallâktır, te'hir olunmaması ise iman etmedikleri surete ma'tuftur. Binaenaleyh; tenakuz yoktur. Ecelin muallâk olması ehl-i sünnetten bazı ulemâ indinde caizdir. Yani kavm-i Nuh iman ederlerse meselâ bin sene yaşayacaklar, iman etmezlerse sekiz yüz sene yaşayacaklar suretinde Cenab-ı Hakkın takdir buyurması caizdir. Şu halde manâ-yı âyet: [Ey kavim! Eğer siz iman ederseniz Ömrünüz ecel-i muayyeniniz olan — meselâ — bin senedir ve eğer iman etmezseniz — meselâ — sekiz yüz sene yaşayacaksınız. Bine kadar te'hir olunmaz] demektir.[4]
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmine vâki olan tebliğini beyandan sonra tebliğin kavmine te'sir etmediğini beyanla Rabb'isine arzuhal ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Nuh (A.S.) «Ey benim Rabb'im! Kavmimi gece gündüz çağırdım. Benim onları imana davetim ziyade etmedi, ancak onların firarını ziyade etti» dedi.]
Yani; Hz. Nuh kavmini birçok zaman imana davet edip onlara hiç te'sir etmeyince imanlarından me'yus olması üzerine Cenab-ı Hakka tazarru' ve niyaz ederek arzuhal suretiyle dedi ki «Ey beni terbiyeyle kemalât-ı inşaniyeye ulaştıran Rabbim! Senin vahyin muktezası ben kavmimi her türlü zahmetlere katlanarak gecede, gündüzde ve her zamanda usanmaksızın imana ve hidayete davet ettim. Fakat benim davetim onlara hiç fayda etmedi, illâ onların icabetten kaçmalarını ve küfr ü tuğyanda ısrarlarını ziyade etti.» Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet; herşeyin kaza-yı İlâhî'-ye ve irade-i sübhaniyeyle olduğuna delâlet eder. Zira; abdin teşebbüsü ve tedbiri takdir-i îlâhî'ye muvafık olmayınca birgey husul bulmayacağını beyan etmiştir. Çünkü; Nuh (A.S.) kavminin imanı için her türlü teşebbüsatta ve sa'y ü gayrette bulunduğu halde hiçbir faydayı müfid olmadığı gibi gittikçe imandan nefretlerini arttırdı. Şu halde takdire muvafık olmayınca abdin tedbiri hiçbir semere vermez. Lâkin ezelde Cenab-ı Hakkın takdiri lâyezaide abdin iradesini sarfedeceği veçhüzere vukubulduğundan abdin mes'-ûliyetten kurtulması lâzım gelmez. Zira abdin fiili; iradesi ve ihtiyarıyla hasıl olduğundan her zaman, abid fiilinden mes'ûldür. Takdir-i- İlâhî abdin iradesi veçhile olduğundan abdi mecbur kılmaz ki mesuliyetten kurtulsun.[5]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un kavmini davetinin keyfiyetini beyandan -sonra peygamberin davetine karşı kavminin muamelesini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Rab! Senin onları mağfiret etmen için her ne zaman ben onları davet ettimse onlar kendi parmaklarını kendi kulaklarına tıkadılar, elbiselerim başlarına örttüler, küfürlerinde inad etmekle kendilerim büyük addederGesine büyük addettiler.]
Yani; Hz. Nuh Cenab-ı Hakka tazarruunda kendinin vazifesini bihakkın îfa ettiğini beyandan sonra sözüne şu surette devam etti ve dedi ki «Ya Rab! Senin onların kusurlarını affetmen için ben onları bu kadar uzun müddette her ne zaman imana ve itaata davet ettimse benim sözümü işitmemek ve serdettiğim delâili dinlememek için kendi kulaklarına parmaklarını tıkarlardı, bununla da iktifa etmeyerek yüzümü görmemek, sözümü hiç duymamak $ için elbiselerini başlarına Örttüler, onlar bâtıl olan mezheplerinde ısrarla hakkı kabulden gereği gibi boyunlarını çektiler, kendilerini gayet büyük addettiler. Hatta kendi itikatlarmca kendilerini büyük gördüklerinden kötü söylediler ve darba kadar cesaret ettiler> Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz, Nuh'un daveti üzerine kav-Ş İminin dört suretle mukabelede bulunduklarına bu âyet delâlet\ peder. Briîncisi; Hz. Nuh'un sözünü duymamak için par-fmaklarını kulaklarına tıkamaktır. İkincisi; yüzünü gor-\ meme/c için elbiselerini başlarına örtmektir. Üçüncüsü ^mezheplerinde ısrar etmektir. Dördüncüsü; son derece\ kibr etmeleridir.[6]
Vacip Tealâ Hz.-Nuh'un daveti üzerine kavminin muâmelele-ımi beyandan sonra davetinin mertebelerini hikâye tarîkıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu davetimden sonra ben onları aşikâr olarak davet ettiı
Bundan sonra davetimi açıkta onlara ilân ettim ve gizlice söylelemekle söyledim.] f Yani; Hz. Nuh kavminden bâlâda beyan olunan muameleyi .- gördüğünü beyandan sonra sözüne şu veçhile devam ederek dedi ki «Yâ Rab! Senin emrin veçhüzere onları gizlice davetten sonra ? savt-ı bâlâ ile davet ettim. Sonra davetimi mele-i nasta dahi icra ettim ve tenha mahallerde te'siri ziyade olur ümidiyle gizlice davet ettim».
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile kelimeleri davetin mertebelerini beyan içindir.' Çünkü; Hz. Nuh birinci merrede davete gizlice nasihatla başlamıştır. Buna karşı kavminden bundan evvelki âyette beyan, olunan dört muameleyi gördü. Sonra açıktan davete başladı. Bunun da te'siri olmayınca gizli ve alenî her iki surette tevessül etti. Çünkü gizli nasihat; tebliğin ehveni ve kabulde te'siri ziyade olanıdır. Bu kifayet etmeyince bir mertebe şiddetli olan alâniyete başladı. Onun da te'sirini göremeyince daha şiddetli olan gizli ve alenî suretlerine tevessül etti.[7]
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) dan kavmine vâki.olan davetin mertebelerini beyandan sonra esas itibarıyla tebliğin neden ibadet olduğunu alâtraikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onları hakka davet edince ben onlara «Rabbinizden istiğfar edin. Zira; Rabbiniz mağfiret edicidir» dedim.]
Yani; gizli ve aşikâr davetimde ben onlara dedim ki «Günahlarınızın affolunmasını Rabb'inizden isteyin, küfür ve Allah'ın gay-riya ibadet etmekten tevbe edin, vazgeçin ki Rabb'iniz, sizi mağfiret buyursun. Zira; Rabb'iniZ' tevbe ve istiğfar edenlerin günahlarını şiddetle mağfiret edicidir».
Ehl-i sünnet indinde' küfürden başka ne kadar büyük günah olsa tevbesiz aff-ı İlâhî'nin taalluku caizdir. Binaenaleyh; tevbeye mukarin olan günahların tevbesi kabul olunduğu surette mağfiret olunacağı evleviyetle sabit olur.[8]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un bâkiye-i kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Siz istiğfar edin ki sizin üzerinize birbiri arkasına büyük Taneli yağmurunu göndersin, mallar ve oğlanlar ihsan etmekle size imdad etsin. Sizin için bağlar, bahçeler ve akar sular halketsin.]
Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile kavm-i Nuh'ta vâki olan kıtlık üzerine Nuh (A.S.) onlara «Siz Rabb'inizden mağfiret isteyin ve kusurunuzun affını dileyin ki Allahü Tealâ size birbiri arkasına büyük taneli rahmetlerini göndersin, sizin arzunuz veçhile hatunlarınız oğlanlar doğursun, size birçok mallar ihsan etmekle, imdad etsin ve o yağmurlar sebebiyle bahçeler ve nehirler ihsan buyursun» demekle nasihat etti.
Rivayet-i mevsûkaya nazaran Hz. Nuh'un kavminin uzun müddet küfrüzere inat ve ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak, kırk sene yağmurlarını hapsederek kıtlıkla müptelâ kılmakla malları ve hayvanları bütün helak ve kadınları çocuk getirmez olup son derece müzayakaya duçar olduklarından Hz. Nuh'a müracaatla şikâyette bulununca onlara sahâ-i selâmeti ve bu müzayakadan kurtulmanın çaresini ta'rif etmiştir. Çünkü bu sözünde Hz. Nuh ibadet ve taatla iştigalin ebvâb-ı hayratın açılmasına sebep olduğunu suret-i kafiyede beyan etmiştir. Zira; bu nazımda yağmurun yağmasını, evlât ve emvalin ihsan olunmasını, tab'-ı beşerin arzu ettiği bağların ve nehirlerin vücut bulmasını istiğfar etmelerine talik buyurmuştur. Çünkü küfür; harab-ı âleme badî olduğu gibi imanla ibadet ve istiğfar dünyanın ma'mur olmasına ve menafi-i dünyeviyenin te'mi-nine hadimdir. Hz. Ömer'in nâsla üç gün yağmur duasına çıktığı ve nâsla beraber istiğfardan başka bir şeyle meşgul olmadığı mer-vîdir. Bunun üzerine huzur-u Ömer'de bulunan bazı ashap «Ya Ömer! Biz buraya rahmet duasına geldik. Sen rahmet duâsıyla meşgul olmadın» deyince Hz. Ömer (R.A.) «Ben semânın yağmur damarlarıyla duâ ettim» demiş ve bu âyeti okumuştur.
Hz. Hasan'm kıtlıktan, neslinin azlığından ve rızkının darlığından şikâyet edenlerin cümlesine istiğfarla tavsiye ettiği ve birçok şeylerin cümlesine «İstiğfarla cevap verdin» denildiğinde bu âyeti okuduğu mervidir. Şu rivayetlerin kâffesinden ve âyetin manâsından müstefad olan; istiğfara devam cümle ihtiyacı defeder. İstiğfara devam edip de ihtiyaçtan kurtulmayanlar istiğfarın şeraitine riâyet etmeyenlerdir. Çünkü; şeraitine riâyet olunmayan ve ihlâs bulunmayan istiğfara devam, yok mesabesindedir., Binaenaleyh; ihlâsa mukarin olmayan istiğfar da ayrıca bir istiğfara muhtaçtır. Zira; şartlarına riâyet olunmayan ibadet indeş seri' muteber olamaz. İstiğfar la murad; Vacip Tealâ'dan kusurunun affını dilemek ve merhamet-i İlâhî'yeyi cezbedecek ibadette bulunmak ve Allahü Tealâ'ya tezellül edip boyun eğmektir. Şu halde istiğfar ayn-ı lâfızla olduğu gibi sair ibadetle dahi olabilir.[9]
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmini istiğfara davet ve istiğfarın faydalarını tefhim ettiğini beyandan sonra kavminin noksanla rını beyan hususunda söylediği sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ne oldu size ey kavmim! Allah'ın büyüklüğünü itikad etmiyorsunuz. Halbuki Allahü Tealâ sizi ahval-i muhtelife üzerine halketti.]
Yani; Hz. Nuh kavmine hitaben gittikleri yolun fena olduğunu beyan için onlara dedi ki «Ey kavmim! Size ne gibi şey ânz oldu ki siz Allahü Tealâ'nm sanma lâyık büyüklüğünü itikad etmiyorsunuz? Halbuki Allah'ın büyüklüğüne sizin için delil çoktur. Zira; Allahü Tealâ sizi birtakım muhtelif hallerden halketti ki evvelâ toprak, sonra ot, ondan sonra gıda-yı hayvanı, sonra nutfe, ba'dehu et parçası ve etle kemik karışık ve daha sonra şu görülen güzel suret üzere insan olarak halketmek Halik Tealâ'nm azametine delâlette kâfi değil mi ki büyüklüğünü tasdik ederek iman etmiyorsunuz? Halbuki iman, ibadet ve istiğfara devam ettiğinizde Allahü Tealâ'nm enva-ı nimetleriyle, sizi taltif edeceğini vaad bu-1 yurduğu halde ne oluyorsunuz ki bu cihetlerden gafil bulunuyorsunuz? Bu kadar nimetlere karşı gaflet ederek Allah'ın azametini bilmemek yakışır mı? Zira; Allahü Tealâ zatına tazim eden kullarını lâyık oldukları veçhüzere taltif eder».
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Vacip Tealâ için azamet tasavvur etmediklerine bir sebep olmadığından bulundukları halin sebebini inkâr için inkâra delâlet eden istifham-ı inkârı varid olmuş ve denmiştir ki «Ne oluyor size!1 ve ne gibi sebep var ki Allah'ın azametini düşünmüyorsunuz?»* demektir. Belki ta'zimi icab eden esbabın mevcut olduğunu beyan zımnında muhtelif etvardan halkolundukları beyan olunmuştur.
manasınadır. Yani «Size ne oldu ki Allah'ın büyüklüğünü itikad etmiyorsunuz?» demektir ahval-i muhtelife demektir. Yahut esnaf-ı muhtelife manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Halbuki Allahü Tealâ sizi esnaf-ı muhtelife olarak halketti ki hiçbiriniz diğer birinize benzemez. Her kavim ve sınıf birbirine benzemediği gibi her şahıs da diğer şahsa benzemez. Herbirinin ayrı ayrı birer kıyafeti vardır. İşte şu ahva-; lin cümlesi; halkeden halikın vahdaniyet ve kudretine delâlette kâfidir. Binaenaleyh; bunları gören ve bilen her şahsın başka delile: bakmaksızın derhal iman etmesi vacipken size ne oldu ki iman et-, iniyorsunuz?] demektir.[10]
Vacip Tealâ iman etmelerini icab eden delâil-i enfüsiyeyi zik-rettikten sonra Hz. Nuh'un delâil-i hariciyeye nakli kelâm ettiğini| alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
[Görmez misiniz Allahü Tealâ yedi kat gözleri kat kat nasılşl yarattı ve onların içinde ayı nasıl nur kıldı ve güneşi âleme ziyajl verici çırağ nasıl kıldı?]
Yani; Hz. Nuh kavmini vahdaniyete davet hususunda vahdaniyete ve kudret-i kahire-i Ilâhî'yeye delâlet eden delâil-i enfüsi-yeyi beyandan sonra delâil-i âfâkiyeye nakl-i kelâm ederek dedi ki «Ey vahdaniyeti inkâr eden kimseler! Siz görmez misiniz ki Allahü Tealâ kudret-i kâmîlesiyle bazıları bazılarının üzerinde olarak yedi kat gökleri nasıl halketti? Şu görülen halat üzere göklerin yaratılması halikının vâhid-i hakîkî olduğuna delâlet ettiği cihetle bunu gören kimsenin eserden müessire istidlal tarikıyla halikına iman etmesi 'lâzımken niçin iman etmiyorsunuz, Allahü Tealâ'nm göklerin içinde kameri ziya verici bir nur kıldığını ve güneşi gecenin karanlığını giderici bir çerağ kıldığını görmez misiniz, bunları nasıl halkettiğini düşünüp de neden iman etmezsiniz?»
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile göklerin birbirine mutabık olmasının manâsı; birbirine muvazi ve müsavi olup müsavi olmasından birbirine temas etmesi lâzım gelmediği cihetle «Sema tabaka tabaka olunca melekler nerede sakin olurlar?» diye suâl varid olmaz. Çünkü; gökler yekdiğerine karşı muhazîdir, lâkin araları açıktır. Yani aralarında boşluk vardır. Birbirinin hizasında olmalarından yekdiğerine muttasıl olması lâzım gelmez.
Kamerin birinci semada bulunması, «Kamer semavatta» kelâmının sıhhatmda kâfi olduğundan kamerin semavattan herbirinde bulunması lâzım gelmez. çerağ manâsına olduğundan ziyası olup ziya ise nurdan kuvvetli olduğu cihetle kamere nispetle ziyası çok olan güneş sıraca teşbih olunmuştur. Nuru ziyaya nispetle zayıf olduğundan şemse nispetle ziyası az olan kamer nura teşbih olunmuştur.[11]
Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delâil-i afakiye ve en-füsiyeden bazılarını beyandan sonra nüfus-u beşere müteallik olan bazı delâili beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ sizi topraktan bitirmekle bir garip surette bitirdi. Bundan sonra sizi öldürmekle toprağa iade eder ve kıyamette topraktan çıkarmakla bir aeîb surette çıkarır.]
Yani; Nuh (A.S.) kavmine vahdaniyyete delâlet eden delillerden bazılarını beyandan sonra insanın iptidâen yaratılışında olan delili ve öldükten sonra dirileceğini beyan zımnında kavmine irad etmiş olduğu delili beyan ve irşat için dedi ki «Ey kavmim! Siz Allah'ın vahdaniyyetini ikrar edin. Zira; Allahü Tealâ sizi otları bitirdiği gibi topraktan bitirdi, siz de birtakım acayip ve garaip halat üzere meydana geldiniz. Şu halde sizin topraktan biterek ma'rifet-i Ilâhî'yeye ve imana kabiliyetli bir insan olmanız Allah'ın birliğine büyük bir delilken size ne oluyor ki Allah'ın azametini ikrarla vahdaniyetine iman etmiyorsunuz? Siz ot gibi topraktan bitip dünyada müddet-i ömrünüzü ikmalden sonra mukadder olan eceliniz geldiğinde öldürüp kabrinize defnettirmek suretiyle toprağa iade eder ve bundan sonra kıyamet gelince kabrinizden çıkarır ve a'mâlinizin cezasını verir. Zira; iptidâen sizi icada kadir olanın tekrar iadeye kadir olacağı evleviyetle sabit olur» demekle kavmini' insafa davet etmiştir.
Hz. Nuh şu sözleriyle evvelâ vahdaniyetin delilini beyanla kavmini imana davet ettiği gibi saniyen âhirete nakl-i kelâm ederek iman etmedikleri surette mücazat göreceklerini beyanla tehdid etmiştir.[12]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un vahdaniyete dair serdettiği delâilden bazılarını beyandan sonra bazı aharı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.
[Allahü Tealâ yeryüzünü size döşek kıldı, arz üzerinde bol yollar açarak üzerinde yürüyesiniz.]
Yani; Allahü Tealâ lutf u ihsan olarak arzı size muti kıldı. döşek gibi üzerinde yatar ve oturursunuz, istishali mümkün olan menfaati istihsal edersiniz, sizin kullanışınıza elverişli kıldı ki siz onda bol yollar açmakla esbab-ı maişetinizde suhulet üzere istediğiniz yerlere gidip gelesiniz.
Bu âyette yolların insanlar için nimet olduğuna işaret olduğu gibi bol yollar ittihaz etmek ve açmanın memduh olduğuna dahi işaret vardır. Çünkü; yolun vasi' olması insanların rahatım te'mine hadim olduğu her zaman görülen şeylerdendir. Binaenaleyh; esas itibariyle kasabadan kasabaya, köyden köye yollar nimet olduğu gibi o yolların geniş olması da ayrıca bir nimettir. Şu halde yol olmayan yerlerde yollar açmak ve dar olan yerleri genişletmek ve insanların rahatını te'min için yollarda olan arızaları kaldırmak envâ'-ı menafii cami olduğuna bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; Allahü Tealâ'nm yeryüzünü bizim için döşek mesabesinde kılması ve bizim kullanışımıza elverişli olması; bizlerin arz üzerinde vâsi yollar açıp o vâsi yollarda maişetimizi tahsil için gidip gelmemize masruf olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un ümmetini irşad için çalıştığını ve onun çalışmasına rağmen kavmine te'sir etmeyip küfürlerinde ısrar ettiklerini beyandan sonra Nuh (A.S.) m tekrar münacaatmı hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
[Nuh (A.S.) »Ey benim Rabbim! Kavmim bana âsî oldular ve şol kimselere ittibâ" ettiler ki onlar malı ve çocuğu kendine ziyade etmez, ancak helak ve zarar ziyade eden kimselerdi*» dedi.]
Yani; Nuh (A.S.) kavmine vahdaniyete delâlet eden birçok delilleri beyan edip itaatlarından ümidini kesince Rabb'isine tazarru tankıyla.dedi ki «Ey benim Rabbim! Kavmim her tebligatımda bana isyan ettiler, sözümü dinlemediler, inalı ve evlâdı çok olan
reislerine ve büyük tanıdıklarına ittibâ' ettiler ki onların malları ve evlâtları kendilerine ziyade etmedi, ancak zarar ve helak olmalarını ziyade etti» demekle Rabb'isine arzuhal etti.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh (A.S.) şu münacatmda kavminin yalnız Allahü Tealâ'ya şirkle iktifa etmeyip belki kendilerini küfre davet eden reislerine ittibâ' etmek gibi ikinci bir ma'-siyet dahi irtikâb ettiklerini beyan etmiştir. Mal ve evlât gerçi dünya nimetlerinden ise de kâfirlerin mallarına ve çocuklarına is-tinad ederek küfürlerinde inatlarına sebep olduklarından haklarında ayn-ı mazarrat olmuşlardır. Binaenaleyh dünyada nimet; âhi-rette derecâta sebep olan şeydir, âhirette azab olan veyahut azaba sebep olan dünya nimetleri nimetten ma'dud olmadığından kâfirlerin nimetlerinin hakîkî nimet sayılmayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; mal ve evlât herkes hakkında nimet olduğu halde kâfirler hakkında ayn-ı zarar olduğu beyan olunmuştur.
[Onların büyükleri gayet büyük hileler yaptılar.] ;
Yani; Hz. Nuh'un kavminin uluları zayıf olanlara iman ettirmemek için birçok tezvirât icâd ederek gayet büyük hilelere tevessül ettiler, Hz. Nuh'un nasihatini dinletmemeye son derece çalıştılar, Nuh (A.S.) m davetine efrâd-ı ahâlinin itaat etmemesi için çareler düşündüler. Hatta nâsın avam kısmını Hz. Nuh'a eza etmeye teşvik ettiler. Binaenaleyh; Nuh (A.S.) şu sözleriyle bu hallerini beyan buyurmuş ve Cenab-ı Hakk'a şikâyet etmiştir.[14]
Vacip Tealâ yapmış oldukları hilelerinden bazılarını bej etmek üzere buyuruyor.
[Kavm-i Nuh'un büyükleri kendilerine tâbi olan esafil-i dediler ki «Terketmeyin siz elbette ma'budlarınızı ve terketmeyin elbette (Ved), (Suvâ'), (Yağus), (Yauk) ve (Nesr) isminde olan putlarınızı.]
Yani; kavm-i Nuh'un mâl, mansıp ve evlât sahibi olup hatırlı olanları avam-ı nâsa hitaben «Ma'budlarınızı Hz. Nuh'un sözüne aldanıp da terketmeyin. Zira; size her iyiliği veren o ma'budları-nızdır. Hz. Nuh'un Rabbisi sizin ma'budlarmız gibi değildir. Bahusus ma'budlarmızm pek büyüğü olan (Ved), (Suva'), (Yağus), (Yauk) ve (Nesr)'i elbette terketmeyin. Zira; bunların cümlesi âbâ ve ecdadınızdan mevrûs büyük ma'budlarmızdır. Bunları ter-ketmek; kendinizi ve âbâ ve ecdadmızı techil etmektir» demekle avam-ı nâsı Nuh (A.S.) a ittibadan menettiler ve bu gibi hilelerle esafil-i nâsı aldattılar.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile kavm-i Nuh'uiî uluları âliheyi âvâm-ı nâsa muzaf kılmak suretiyle onlara mâl ederek kanlarını tahrik ettiler ve dediler ki «Bunlar sizin ma'budlarmızdır. Bunları terketmek kendinizin ve babalarınızın küfrünü kabul etmektir». İşte kavm-i Nuh'un uluları böyle demekle hile yaptılar ve âvâm-ı nasın asabiyetlerini tahrik ettiler! Çünkü; insanların kendilerine ve geçmişlerine kusur, noksan ve cehil isnad etmesi gayet ağır olduğundan bu cürmü itiraf etmek müşkül olduğu cihetle Nuh (A.S.) m nasihatini kabul ettirmek için bu türlü hileler düşündüler. Filhakika evvelden beri câri olan âdetten halkı döndürmek de müşküldür. Çünkü; bazı rivayete nazaran bu âyette beyan olunan beş putun isimleri Hz. Âdem'in evlâtlarından beş zatın ismidir. Onlar vefat edince şeytan insan suretinde geldi ve «Bunların suretlerini tasvir ederseniz unutmamış olur, istediğiniz zamanda onlara bakarsınız» demekle tasvirlerini yaptırdı. Bu minval üzere onlara nazar ederken mürûr-u zamanla bu âdet ibadete münkalib oldu. Gittikçe muhabbet tezayüd etti, sonra gelenler herşeyi onlardan beklemeye ve hakîkî ma'bud demeye başladılar. Halbuki putların hiçbir şeye kadir olmadıkları cümle ukalâca müsellem bir hakikattir. Böyle olduğu halde bu hal her zamanda carî olup bu mesleği ihtiyar edenlerin herbiri bir gûnâ te'vüle meşguldürler. Meselâ bazıları «Allahü Tealâ cisimdir, arş-ı âlâdadır, melekler etrafında safbeste dururlar» derler ve haşa Allah'ın sureti olmak üzere bir büyük suret ve etrafına meleklerin suretleri olmak üzere birtakım küçük suretler yaparlar ve onlara ibadeti «Allah'a ibadet» addederler, meleklerin suretlerine ibadeti «Onlardan şefaat istemek suretiyle ibadet ederiz» derler, bazılarıysa yıldızların suretlerine ibadet ederler. Çünkü âlemin saadet ve nuhusetlerini yıldızlardan bilirler. Velhasıl her zamanda herkes kendine göre bir te'vil bularak batılı irtikâb etmek âdet olduğundan şeriat-ı Mu-hammediye zîruh olan bilcümle mahrukatın tasvirini yapmayı menetmiştir ki sevdiği kimsenin fotoğrafına nazar ederek âdeti ibadete kalbetmesinler. Binaenaleyh; şeriat-ı Muhammediye put ittihazını suret-i kafiyede menettiğinden her ne suret ve maksada mebni olursa olsun puta karşı ibadet küfür ve bâtıldır.
Şu zikrolunan beş put evvelden beri kâfirler arasında meşhur olduğundan umum aliheden sonra bunların isimleri sarahaten zik-rolunmuştur.[15]
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un iman etmemek ve ettirmemek üzere yaptıkları hilelerden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Rab! Muhakkak oıılar birçok kimseleri yoldan çıkardılar ve ya Rabbi! Zalimlere ziyade etme, illâ azgınlıklarım ziyade et ki onların dünya umurlarında tedbirleri zayi olsun.]
Yani; kavmin reisleri avâm-ı nâsın çoklarını hilelerle yoldan Çıkardılar. Şu halde ya Rab! Kavmimden zalim olanlara hiçbir şey ziyade etme, ancak onların hilelerinde dalâllerini ziyade et ki hilelerini terviç edemesinler ve hileleri kendilerinin helaklerine bâdî olsun, yahut mesalih-i beytiyelerini tesviyeden âciz ve hayran kalsınlar.
Şu manâdan anlaşıldığı veçhile daIâIle murad; emr-i dinde dalâl olmayıp dünya umurunda dalâldir. Binaenaleyh; «Hz. Nuh peygamberdir. Bir peygambere ümmetinin dalâletiyle duâ yakışmaz» unvanında îrad olunan suâl merduddur. Çünkü daIâ ile murad; emr-i dinde dalâl olsa bu suâl vârid olabilirdi. Lâkin emr-i dünyada dalâl murad olunca bu suâl vârid olmaz.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kavm-i Nuh'un zalim olduklarını sarahaten beyan ve zulümlerini âleme ilân için ism-i zamir mahallinde ism.-i zahir olarak ( oŞı&l\ ) lâfzı varid olmuştur ki dalâlle duaya istihkaklarına illet ve esbap, zulümleri olduğu beyan olunsun. Hz. Nuh birçok kötülüklerini zikirden hasıl olan gazabına binaen kavminin aleyhine duâ ile hatm-i kelâm etmiştir. Binaenaleyh; bir nebi tarafından emr-i dünyada ümmeti aleyhine duanın caiz olduğuna bu âyet delâlet eder.
Hulâsa; Hz. Nuh kavminin imanından me'yus olunca Cenab-ı Hakka münacaat ederek kavminin kendine isyan ve avâmm rüe-saya ittibâ ettiklerini ve ayamın iman etmemeleri hususunda büyük hileler yaptıklarını ve cümle-i hilelerinden olarak «Ma'budla-rınızı ve bilhassa meşhur putlarınızı terketmeyin» dedikleri ve bu hileleriyle birçok kimseleri idlâl edip yoldan çıkardıkları ve Nuh (A.S.) in zulümlerini tasrih ederek aleyhlerine duâ ettiği bu âyetlerden müstefad olan fevaid cümlesindendir.[16]
Vacip Tealâ Hz. Nuh'un kavminden me'yus olunca kavminin aleyhine duasını beyandan sonra tufanla garkolunduklarmı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar işledikleri günahlarından dolayı tufanla garkolundu-lar. Ve garkohinmaları akîbinde azaba ithal olundular. Binaenaleyh; onlar kendileri için Allah'ın gayrı bir yardımcı bulamadılar.]
Yani; kavm-i Nuh ancak kendi hatâları sebebiyle dünyada tufanla garkolundular. Ba'dehu kabirde veyahut âhirette azaba ithal olundular da gerek tufanın tuğyanında ve gerek nâra ithal olunduklarmda Allah'tan gayrı yardımcı bulamadılar. Zira; onların dünyada yardımcı tanıdıkları putlardan veyahut etbâ' ve a'vandan hiç birisi işlerine yaramamıştır.
Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile kavm-i Nuh'un helakine sebep ancak kendi hataları olup başka bir sebep olmadığına işaret için ta'lil manâsına olan lafzıyla hatîe, iğrak üzerine takdim olunmuştur. Onların gar kolunduk-larından sonra ithal olundukları ateşle murad; kabir asabı olduğuna işaret için ta'kîbe delâlet eden fa lâfzı varid olmuştur. Çünkü fa lâfzı bilâmühletin ta'kibe delâlet ettiğinden tufanla garkın akîbinde kabir vardır. Onların garkıyla âhiret arasında birçok mühlet ve mesafe olduğu cihetle âhiret azabı murad olunmak uzaktır. Binaenaleyh bu âyet; kabir azabına delâlet eder.
Yahut Ebussud Efendi'nin beyanı veçhile garkolun-duklarının akabinde ithal olundukları ateşle murad; âhiret azabıdır. Zira; her ne kadar âhiretle bunların garkı arasında birçok zaman varsa da âhiret muhakkakulvuku olup şüphe olmadığından bunların garkolunmalarmı ta'kip menziline tenzil ile âhiret azabı murad olunmak bâid değildir. Azaba dahil olduklarını beyandan sonra onları azaptan kurtaracak bir kimse bulamadıklarını beyan; onlara ta'rizdir. Çünkü; onların putlara ibadetleri yardım ümidine mebniyken azabın zuhurunda yardım edemediklerini beyan; yardım ümid edenlere ta'riz olduğunda şüphe yoktur. Şu halde âyet-i celile; Allah'ın gayrı birşeye itimat caiz olmadığına ve itimad edenlerin Allah'ın gayrıdan fayda görmeyeceklerine delâlet eder.[17]
Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un garkolunduklarmı beyandan sonra Nuh (A.S.) in kavminin hidâyetten hisseleri olmayıp garkolu-nacaklarmı bilince vâki olan duasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Nuh (A.S.) «Ey benim Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden ev yapıcı bir kimse terketme. Zira; eğer sen onları terkedersen kullarını azdırırlar ve doğurmaz, ancak günahkâr ve hakkı setredici kimseler doğururlar».]
Yani; Nuh (A.S.) kavmine vâki olan türlü türlü nasihatları-nın te'sirini görmeyince Cenab-ı Hakka- iltica ederek «Ya Rabbi! Bu kâfirlerden yeryüzünde devredip, gidip gelici bir ferdi terketme ki yeryüzünü ifsâd etmesin. Çünkü; terkedersen bîçare kullarını ıdlâl ve itikatlarını ifsad ederler, onlar ancak kâfir ve fâcir doğururlar. Binaenaleyh; bunları terketme ki kendileri gibi kâfir doğurmasınlar» demekle münacatta bulundu ve tecrübeyle kavminin halinden anladığını arzuhaline dercetti.
Nuh (A.S.) düşmanlarının aleyhlerine duadan sonra kendine ve dostlarına duaya başladı :
[Ve «Ey benim Rabbim! Sen beni, anamı, babamı ve mümin olduğu halde evime girenleri ve cümle erkek ve dişi müminleri yarlığa» demekle Kabbisine iltica etti.]
Yani; beni, peder ve validemi ve bilcümle ehl-i imanı mağfiret et demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Hz. Nuh, kavminden gördüğü ezaya karşı onların aleyhine dua etmek onlardan intikam almak gibi olup buysa nefsin hazzına tebaiyet olduğu cihetle evlâyı terk olduğundan nefsi için istiğfara lüzum görmüş ve istiğfar etmiştir.
Hz. Nuh'un pederi (Lemek), 'validesi (Enuş)'un kızı (Sem-ha)'dır ve her ikisi de müminlerdir. Hz. Nuh'la Hz. Âdem arasıngeçmiş olan pederleri on adet zevat olup hepsinin de mümin oldukları mervîdir.
Hz . Nuh'un beytiyle murad; mescidi veya gemisi yahut hane-i saadetidir. Bazıları da dini haneye teşbih tarikıyla beytle murad; dindir demişlerdir. Çünkü; zarardan hıfzetmekte din eve benzer. Nasıl ki bir kimsenin hanesi o kimseyi sıcaktan, soğuktan, bazı âfât ve avarızdan hıfzederse kezalik bir kimsenin dini o kimseyi küfrüzere terettüb eden cümle afattan muhafaza eder. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ya Rabbi! Beni ve benim ebeveynimi ve benim dinime girenlerin cümlesini mağfiret buyur] demektir.[18]
Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m müminlere mağfiretle duasını beyandan sonra kâfirlere helakle duâ ederek hatm-i kelâm ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ya Rabbi! Zalimlere ziyade etme, illâ helak ziyade et.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak Hz. Nuh'un duasını kabul buyurup zalimlerin küllisini ihlâk etmiştir. Ancak ehl-i iman olarak gemiye girenler helakten ve tufandan mahfuz kalmışlardır. Helakten kırk sene evvelinden beri karıları çocuk doğurmaz oldukları cihetle helak zamanı kavm-i Nuh içinde sıbyan olmadığından »Büyüklerin kusurları sebebiyle küçükler niçin helak oldu?» şeklinde vârid olan suâl mündefîdir. Eğer bu rivayet doğru değil de helak zamanı sıbyamn mevcut olduğu farzolunursa sıbyanm helaki analarının ve babalarının azabı teşeddüd etsin içindir. Çünkü evlâdın helakinden mütehassıl acının ana ve babaya ziyade te'sir ettiği cümlece malûmdur. Bununla beraber sıbyanm helaki günahlarından dolayı azap için değil ki bu suâl vârid olsun, belki sıbyanm o zamanda helak olmaları alelade ölüm olduğundan bu suâle mahal yoktur.[19]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6153-6154
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6154
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6154-6156
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6156-6157
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6157-6158
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6158-6159
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6159-6160
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6160
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6160-6162
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6162-6163
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6163-6164
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6164-6165
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6165-6166
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6166-6167
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6167-6169
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6169-6170
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6170-6171
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6171-6173
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6173
İslami Okul Okulların En Önemlisi