Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Cin - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 72. Sayfa

SURE-İ CİN.. 2


SURE-İ CİN

 

Mekke-i Mükerreme'de nâzi] olan sûrelerdendir. Yirmi sekiz âyeti camidir.

[Ya Ekrem-er Husul! «Cinden bir cemaatın Kur'ân'i dinleyip işittikleri bana vahyolundu» de.]

Yani; ey Habibim! Sen kavmine haber vermek suretiyle «Tai-fe-i cinden bir cemaat benden Kur'anı işittikleri taraf-ı İlâhî'den vahyolunmak tankıyla bana haber verildi» demekle cinlerin de şe-ref-i sohbetimle müşerref olduklarını ümmetine haber ver.

Fahri Râzi ve Nisâ'pûrî'nin beyanları veçhile taife-i cinnin vü­cudunu felâsifeden bir fırka inkâr ediyorlarsa da diğer bir fırkayla bütün erbâb-ı edyân cinnin vücudunu ikrar ve bilhassa millet-i İs-lâmiye cinnin vücudunu itikâd ederler, itikad da zaruridir. Zira: Kur'an bir çok âyetlerle cinnin vücudunu suret-i kafiyede haber vermiştir. Binaenaleyh- inkâr eden kâfir olur.

Vücudunu itikad edenler; cinnin mahiyeti havai hayvan mıdır veyahut cevahir-i kesife veya lâtife ecsam mıdır? Bu hususta ihti­lâf ettikleri gibi eşkâllerinde de ihtilâf etmişlerdir, lâkin ekser-. ulemânın beyanları ecsâm olmalarıdır, uzunluk, kısalık ve bir me­kânda bulunmak gibi sıfatları haizdirler. Bunların, beşerin kadir olamadığı meşakkatli efâl-i acibeye kadir olmak ve kendilerine mahsus ilimleri bulunmak ve eşkâl-i muhtelifeyle teşekkül etmek gibi hassaları da mevcuttur. Binaenaleyh; hayvanat-ı saire surttinde de görünebilirler ve hatta çok defa yılan suretinde görüldük­leri rivayet olunmaktadır.

Bu âyette beyan olunduğuna nazaran Resulullah (Nahle) mev­kiinde cinnîleri görmemiştir. Çünkü; cinnilerin Kur'anı işittikleri Resulullah'a vahyile haber verilmiştir. Eğer Resulullah Kur'anı okurken cinnîleri görmüş olsaydı vahyile haber vermeye hacet messetmezdi. İbn-i Abbas Hazretlerinin vak'a hakkındaki rivayeti de böyle olduğunu te'yid etmektedir. Çünkü; İbn-i Abbas'm riva­yetine nazaran Resulullah bazı ashabıyla (Ukâz) denilen panayıra giderken (Nahle) nâm mahalli teşrif buyurduğunda ashabıyla be­raber sabah namazı kılarken (Tihame) ve (Hicaz) cihetlerine me'-mur olarak gelen cinnîlerden bir fırka tesadüf ederek Kur'anı işi­tirler ve dinlerler, kendi kavimlerine bu sûrenin diğer âyetlerinde beyan olunduğu veçhile haber verirler. Zira; tâife-i cinnin semaya çıkmakta ve meleklerden işittikleri haberleri kâhinlere vesvese tankıyla ilka etmekte ve bu suretle birçok ifsadatta bulunmakta ve nâs arasında fitne yapmaktayken ufk-u nübüvvetten Fahri Kâi­nat tulü' edip hidayet yolları açılmaya başlayınca cinnîler sema­dan tardolundular ve bu tardolunmalarının esbabını aramak üzere bölük bölük etraf-ı arza dağılmışlardı. İşte bu maksat üzerine Ti­hame ve Hicaz cihetine gelen fırka (Nahle) denilen mevzide sabah namazında Resulullah'ıri Kur'an okuduğunu görünce «İşte bizim semadan tardolunduğumuzun sebebi budur» derler ve kemal-i edeple okunan Kur'anı dinlerler ve iman ederler, dönerler, kendi kavimlerine haber verirler. Bunların haberleri üzerine iman eden­ler olduğu gibi iman etmeyenler de olur. îman edenleri fırkalara ayrılır, iman etmeyenlerin de Yahudi, Nasranî, Mecusi ve müşrik olanları mevcuttur. Şu halde din ve itikat noktasında cinnîler de ayn-ı inşan gibidirler.

Resulullah'ın cinnîleri görmemesi bu vak'adadır. Çünkü; İbn-i Mesud Hazretlerinin rivayeti veçhile Taif te Resulullah'tan Kur'an taallüm ve kavimlerine tebliğ etmek üzere cinden bir taife gelmiş Kur'anı öğrenmiş ve Resulullah tarafından kendi kavimlerine ta'-lim-i din için me'mur olmuşlardır. İşte bu rivayete nazaran Re­sulullah onlarla sohbet etmiş, emr ü nehyi ve ahkâm-ı dini öğret­miş ve tarafından onları tebliğ-i ahkâma me'mur etmiştir. İşte  (Sûre-i Ahkâf)'ta olan âyetler de bu manâya şahittir ve bu riva­yetlerin her ikisi de doğru olabilir. Çünkü râviler başka başka ol­dukları gibi vak'alarm mevkileri de başkadır. Binaenaleyh; riva­yetler yekdiğerine münafi değildir ve Resuiullah'm ins ü cinne meb'ûs olması da bunu te'yid ve cinnıleri görmesini icâb eder. Çünkü; Resuluilah'ın tâife-i cinne nebi olması onlarla ihtilât, mü-kaleme ve mübahâse etmesini icab ettiğinden her halde görmesi lâzım gelir. Binaenaleyh; görüşmüş ve sohbet etmiştir. Şu halde Resuiullah'm insten ashabı olduğu gibi cinden dahi ashabı vardır.

İnsle cinnin ahkâm-ı fıkhiyesine gelince; insanlarla cinnller arasında nikâh cereyan etmez. Çünkü nikâhın muktezası; zevçle zevce birbirine ülfet etmektir. Halbuki insanlarla cinmler beyninde ülfet mümkün değildir. Zira; me'kûlat ve meşrubatta, mesken ve me'vâda yekdiğeriyle münasebât olmadığından imtizaç olamaz. Şu halde tezevvücden maksat olan ünsiyet olamadığı cihetle araların­da nikâhın cereyanında bir fayda yoktur, binaenaleyh; nikâh da yoktur, siyaset-i şer'iye de bunu icap eder. Çünkü; nikâhın cevazı kabul edilse zinadan hâmil olan kadınlar hamlinin cinnîden olan zevcinden olduğunu iddia eder, bu sebeple âleme fesat saçılmasına sebep olur. Binaenaleyh; bu fesadın defi için de nikâh caiz olma­mak lâzım gelir.

Cinnîlerin ahkâmından birisi de onlarla eda-yı salâtta cemaat mün'akid olur. Hatta berr-i beyabanda bir kimse ezanla ve ika­metle yalnız olduğu halde namaz kıldıktan sonra «Ben cemaatla namaz kıldım d diyerek yemin etse yemininde yalancı olmaz. Zira; ezan ve ikametle eda ettiği için o mekânda bulunan müslim cin­nîlerin kendine iktida etmek ihtimali vardır. Şu ihtimale binaen «Ben cemaatla namaz kıldım» diyebilir ve cinnin iktida edip et­mediği malûm olmadığından meçhul üzerine yeminde bânis ol­makla hükmolunamaz. Kezalik cinnin ahkâmından birisi de derni mahfuz olmaktır. Binaenaleyh; bigayrıhakkm katloîunması caiz değildir.

(Nahle)'de Resulullah'tan Kur'an işiten cinnîlerin adedinin yedi veya dokuz olmasında rivayetler varsa da âyette adede.delâ­let yoktur. Yalnız cin lâfzı üçle on arasında olan zcvala ıtlak olunduğundan işitenlerin üçten aşağı ve ondan yukarı olmadığına âyet­te delâlet vardır.[1]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin Resulullah'tan Kur'anı işittiklerini be­yandan sonra işitenlerin dönüp memleketlerine geldiklerinde kendi kabileleriyle konuştukları sözleri hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Kur'anı işiten cinnîler «Biz muhakkak doğru yola delâlet eder acîb Kur'anı işittik. Binaenaleyh; biz o Kur'ana iman ettik ve el­bette biz Rabbimize hiç bir kimseyi şirketmeyiz» dediler.]

Yani; Resulullah'tan Kur'anı işiten cinnîler dönüp memleket­lerine geldiklerinde kendi" kavimlerine hitaben vuku-u hali beyan etmek üzere dediler ki «Biz bir irisan-ı kâmilden envâ-ı hakayıkı cami ve vahdaniyet-i İlâhî'yeyi beyan eder uslûb-u acayip üzere müştemil ve manâsı evvelin ve âhirinin ilimlerini havı Kur'anı işittik ki o Kur'anın en büyük hassası iman edenleri doğru yola götürmektir. İşte biz o Kur'ana iman ettik ve bundan sonra biz elbette Rabb'imize hiçbir kimseyi şerik itikad etmeyiz ve şirket-meyeceğimize ahd ü misak ettik».

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile (Nahle)'de Kur'anı dinleyen taifenin müşrik olduklarına bu âyet delâlet eder. Zira; iman ettik­ten sonra «Biz şirketmeyeceğiz» demeleri imandan evvel müşrik olduklarını beyan etmektir. Cinnîlerin imanlarını beyan etmek; Kureyş müşriklerine ta'rizdir. Çünkü cinnîlerin kemal-i temerrüd-leriyle beraber cins-i beşerden olmadıkları halde Kur'anı işitince Allahü Tealâ'nın kelâmı olduğunu idrakle derhal iman ettiklerini beyan Kureyş'in idrak ve insaf sahibi olmadıklarını beyan etmek-•tir. Çünkü; Kureyş Resuiullah'm kendi kabilesinden olmakla beraber lisan-ı Araba da kemal-i vukufları olduğu halde iman etme­meleri kemal-i hamakatlarına delâlet eder.[2]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin şirketmeyeceklerine ahid verdiklerini beyandan sonra Allahü Tealâ'nm şerikten münezzeh olduğuna dair serdettikleri delillerini beyan ve hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Yüce oldu bizim Rabbimizin büyüklüğü ki kendine hâtûn ve çocuk ittihaz etmedi.]

Yani; bizim Rabbimizin nasıl şeriki olabilir? Olamaz. Zira; Rabb'imizin büyüklüğü herşeyden yüksek oldu ve büyüklüğü her-şeyden âlî olunca şerik ittihazından dahi âlî olacağı aşikârdır. Bi­naenaleyh; Rabbimiz kendine zevce ve velet ittihaz etmedi. Zira bunları ittihaz etmek; ihtiyaç üzere müptenidir. İhtiyaç ise Allahü Tealâ'da yoktur. Çünkü; ganiyy-i mutlaktır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cedd in manâsı; azamet ve büyüklüktür. Yahut gani manasınadır. Yahut hakikat manasına­dır. Buna nazaran manâ-yt âyet: [Allahü Tealâ'nm büyüklüğü herkesin büyüklüğünden, gmâsı herkesin gınasından ve hakikati herkesin hakikatmdan yüksek oldu] demektir. Şu halde hatun it­tihaz etmedi. Zira hatun ittihazı; onunla istinasa ihtiyaçtan tevei-lüd edip Cenab-ı Hakkın gmasıysa ihtiyacın fevkinde olduğundan hatun ittihazına ihtiyaçtan münezzehtir. Kezalik velet ittihazı; nes­lin çoğalması ve bekası için olup Cenab-ı Hak ise kendi bakî ve gı­nası nesle ihtiyacın fevkinde olduğundan nesil ittihazından da mü­nezzehtir. Binaenaleyh; ced lâfzından hangi manâ murad olu­nursa Cenab-ı Hakkın şerikten münezzeh olduğuna delâlet eder ve takriri şöyledir: «Allahü Tealâ şerikten münezzehtir. Zira; Allahü Tealân'm hakikati sair hakayıktan yüksektir. Her zat ki hakikati sair hakayıktan yüksektir, o zat şerikten münezzehtir. Binaenaleyh; Allahü TeaIâ şerikten münezzehtir» demektir ve diğer manâlara nazaran delil-i takrir, bu minval üzeredir. Kezalik fıkrası da,cümlesinin delilidir ve takriri şöyledir: «Allahü Tealâ'nm hakikati cümle hakayıktan yüksektir. Zira; Allahü Tealâ ihtiyacı olmadığından hatun ve velet ittihaz et­medi. Her zat ki ihtiyacı olmadığından hatun ve velet ittihaz etmeye, hakikati her hakikattan yüksektir. Binaenaleyh Ailahü Tea­lâ'nm hakikati her hakikattan yüksektir» demektir[3]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin kendi kavimleriyle konuştukları söil rinden bazılarını ba'delbeyan bazı aharı beyan etm&k üzere buyuruyor

[Bizim cahillerimiz    Allahü Tealâ üzerine haktan uzak ola| şeyleri söylerler.]

Yani; cinnîler Resulullah'tan Kuranı işitip kendi kavimlerine gelip hakikati haber verdikten sonra dediler ki «Bizim cahil ve se­fih olanlarımız Allahü Tealâ üzerine lâyık olmadık veled ve hatun ittihaz etmesi, şerik ve nazîri olması gibi haktan gayet uzak olan Şeyleri söylerler. Halbuki onların sözleri iftiradan ibaret ve haktan uzaktır. Binaenaleyh; onların sözleri hakikata muvafık olmadığın­dan itimad etmemek lâzımdır». İşte cinnîler kabilelerine böyle de­mekle nasihatta bulunmuşlardır.

Sefih; aklı hafif olan kimsedir. Şatat ; haddini te­cavüz etmek ve lâyikmı gözetmemek manasınadır. Şu halde Allahü Tealâ'yı nefyi inkâr suretiyle haddini tecavüzde sânii inkâr ve ta­til vardır, ispattaysa haddini tecavüzde şerik, velet ve hatun itti-nazı ve sair nevâkıs isnadı vardır. Binaenaleyh; her iki cihetten üe mezmum olduğundan cinnîler sefihlerini şu sözleriyle zemmet­mişler ve demişlerdir ki «Bizim aklı yok olanlarımız Allahü Tealâ üzerine haddini tecavüzde bulunmuş ve iftira etmişlerdir».

Sefihle muradları; İblis'tir veyahut cinnin anudiarıdır. Allahü Tealâ üzerine söyledikleri sözlerin şatat, yi;ni haddini teca­vüz olduğunu ve kabule şayan olmadığını söyleyenlerin sefih ol­duğunu beyanla iş'âr etmişlerdir. Eu sefihlerin sözlerinin haktan uzak olduğunu, Kur'anı işittikten sonra bilmişlerdir, belki Kur'anı işitmeden evvel onları ukalâ bilirler ve kendilerine iktida ederlerdi.[4]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin sefihlerinin haktan uzak olarak Allahü Tealâ'ya lâyık olmadık şeyler isnad ettiklerini ikrarlarını hikâye­den sonra o sefihleri taklitlerinde kendilerinin ma'zur olmalarını beyan ettiklerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Biz muhakkak zannettik ki ins ü cin Allahü Tealâ üzerine yalan söylemezler.]

Yani; cinden bir taife (Nahle) mevkiinde Resulullah'tan Kur'­anı dinleyip iman ederek kavimlerine geldiklerinde Allahü Tealâ'-nın şerikten, hatun ve velet ittihaz etmek gibi nekaisten münez­zeh olduğunu ve sefihlerinin Allah'a iftira ettiklerini söyledikten sonra dediler ki «Muhakkak hakikat bize keşfolunmadan evvel zannediyorduk ki ins ü cin Allahü Tealâ'ya iftira ederek, yalan söylemezler. Halbuki biz Kur'anı işitince bildik ki ins ü cin Allahü Tealâ hakkında çok yalan söyleyip lâyık olmadık şeyler isnad eder­ler, biz de bilmeyerek onlara ittibâ* ediyorduk, bu ittibâ'ımızm hata olduğunu şimdi bildik)). İşte cinnîler böyle demekle geçmiş hatalarından i'tizar etmek istediler ve bu hatalarının cehaletten neş'et ettiğini ve Kur'anı işitmekle Allah'ın vahdaniyetine istidlal edere"k zulümat-ı cuhilden kurtulup nur-u imanla münevver ol­duklarını beyanla geçmiş kusurlarına istiğfar etmişlerdir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile istidlal etmeksizin mücerret zanla itikadın batıl olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; itikadi-yâtta zanna itibar yoktur.[5]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin hataları sefihlerinin sözlerini doğru zannetmelerinden neş'et ettiğini zikrettiklerini beyandan sonra in­sanların ilticası,üzerine cinnîlerin tuğyan ettiklerini hikâye etmek üzere buyuruyor,

[İnsanlardan birkaç reciil cinden birkaç recüle iltica etmeleri üzerine cinnîler insanlara tuğyan ettiler ve korkularım arttırdılar.]

Yani; zaman-ı cahiliyede insanlar müsaferetle bir tenha ma­halle konduklarında «Biz bu vadide bulunan taife-i cinnin büyü­ğüne ve ulusuna iltica ederiz» derlerdi ki o mahalde bulunan cin­nîlerin gençleri ve sefihleri onlara eza etmesin. Halbuki çok kere o mahalde bulunan cinnîlerin kibri artar ve iltica eden insanları korkuturlar ve bu vesileyle insanlara zulüm ve taaddî ederlerdi. İşte şu Kur'anı işitmekle iman edentaife kendi kavimlerini zemmi-çin bunu hikâye edip demişlerdir ki «İnsanlardan bazı rical cinnî-îerden bazı ricalin âmânma dahil olup sığındıklarında cinnîler ki­bir ve inatlarını arttırdılar».

İnsanların her vakit Allahü Tealâ'ya iltica etmesi lâzımken ftiahlûkata iltica ettikleri için Allahü Tealâ onları cinnîlerin kibr ü azametleri, zulüm ve taaddîleri altında ezmiştir. Binaenaleyh in­sanlar için vazife; her zaman Allahü Tealâ'ya iltica etmektir, yoksa birtakım âciz mahlûkata iltica etmek her zaman zilleti muciptir[6]

 

Vacip Tealâ cinnîlere iltica edenlere karşı kibir ve azametlerini kırdıklarını beyandan sonra bu kibrin sebebini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve o tekebbür eden cinnîler derler ki «Ey insanlar! Sizin zan­nettiğiniz gibi bizim cahillerimiz de Allahü Tealâ ins ü cinden hiç­bir ferdi kabrinden kaldırmaz zannederlerdi».]

Yani; taife-i cin de insanlar gibi Allahü Tealâ hiçbir kimseyi öldükten sonra diriltip kabrinden kaldırmaz itikadında bulunurlar ve binaenaleyh; kibir ve tuğyanlarını arttırırlardı.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet insanlar gibi cinnîlerin de birçok fırkaları olduğuna delâlet eder. Zira; insanlarda olduğu gibi cinnîlerde de âhireti inkâr edenler bulunduğunu âyet beyan buyuruyor. Şu halde onlarda da Yahudi, Nasrani, Mecusi, müşrik ve mümin fırkaları mevcuttur.[7]

 

Vacip Tealâ cinlerin   sözlerinden bazılarını   beyandan sonra bazı aharı beyan ve hikâye etmek üzere buyuruyor.

[«Biz muhakkak semayı elimizle tuttuk, fakat o semayı biz kuvvetli bekçilerle dolmuş bulduk ve ateş saçılır gördük».]

Yani; Resulullah'tan KUr'anı işiterek gelip kavimlerine haber veren cinnîler esna-yı Kelâmlarında dediler ki «Biz âdet-i sabıka­mız veçhile meleklerin kelâmlarını işitmek üzere göğe çıktık, eli­mizle dokunduk ve bulduk ki sema kuvvetli bekçilerle dolmuş ve ateş parçalarını bize savurtmakla bizi semadan tardediyorlar».

Mess ; esas itibarıyla dokunvıak manâsmaysa da bu ma­kamda aramak manâsına olabilir. Çünkü; cinnîler semaya melek­lerden söz aramak ve dinlemek için giderler, işittiklerini yeryüzünü ifsad için kâhinlere haber verirlerdi. Resulullah'ın tulûundan son­ra yukarıda beyan olunduğu veçhile semadan menolunmuşlardı. Bu âyette semaya çıkmaktan menolunduklarmı kendileri haber ve­riyorlar. Şu halde bu âyet, batıla sa'yedenlerin akıbet merdud ola­caklarına delâlet eder.[8]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin semadan tardolunduklarma dair sözle­rini hikâyeden sonra somadan meleklerin kelâmını nasıl işittikle­rine dair sözlerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Biz bundan evvel semadan haber işitmek için birkaç mevkide otururduk. Şimdi ise işitmek isteyen kendi için hazırlanmış göze­tici yıldızları bulur ve o yıldızlarla tardolunur.]

Yani; biz. «Kur'anın nüzulünden evvel semadan oturmaya mü­nasip olan bazı mahallere oturur ehl-i asumanın haberlerini din­lerdik. Şimdi ise işitmek için semaya giden kendi için hazırlanmış recim yıldızlarını bulur. Binaenaleyh bundan sonra semaya çıkıp haber getirmek hiç kimsenin haddi değildir. Çünkü; böyle niyet-i fâsideyle semaya kim çıkarsa kemal-i hakaretle reddolunacağı mu­hakkaktır» demekle vukuatı beyan ettiler.

yıldız gözetmek manasınadır. Çünkü; yıldızları atmak için melekler cinnîleri gözetirler. Şeytanlara recmolunan yıldızların bizim nebimizin bisetinden evvel mevcut olup olmadığına dair ihtilâf mevcutsa da Fahri Râzi ve Nisâbûrî'-nin beyanları veçhile esah olan mevcut olmasıdır. Lâkin bizim ne­bimize hürmet olmak üzere ba'solunduktan sonra âlemi ifsad zım­nında semaya çıkmayı âdet edenleri tardetmek için yıldızların adedi çoğalmıştır. Çünkü; bu âyetten evvelki âyette cinnîler «Biz semayı dolu bulduk» demeleri, evvelden gördüğümüz ve bildiğimiz gibi değil, bize atılan yıldızlar çoğalmıştır» demek olduğundan evvelden o Yıldızların bulunup ancak az olduğuna delâlet eder. Re-sulullah'a tahsis, zamanında şiddetle menolunduğu içindir. Yoksa o nevi yıldızlar evvelden mevcut olmadığından değildir.[9]

 

Vacip Tealâ evvelkinden ziyade vaki olan zecrin sebebini bizim peygamberimizin bi'seti olarak bulduklarını beyandan sonra .şu bi'setin nâs hakkında ne gibi te'siri olacağına dair mübâhâselerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Biz bilmeyiz ki yeryüzünde olan kimseler hakkında bir be­lâ mı murad olundu, yoksa Rableri onlar için hayır mı murad etti?]

Yani; «Bizlerin evvelkinden ziyade semadan tardolunmamızm sebebi; Hz. Muhammed'in ba'solunmasıdır.' Şu halde biz bilemiyo­ruz ki yeryüzünde olan kimseler iman etmediklerinden dolaya geç­miş ümmetler gibi haklarında lühlik birşey mi olacak, yoksa iman edip de haklarında hayr-ı mahız mı olacak? Şu cihetler bizce ma­lûm değildir» dediler veyahut manâ-yı âyet: [Bizi semadan menet­mek yeryüzünde olanlara şer midir, hayır mıdır? Biz bilemiyoruz] demektir.

Bu nn'silli sözler insanların muhaverelerinde dahi olur. Mese­lâ bir hâdise vukuunda «Bu hâdisenin altından ne çıkacak? Acaba hayır mı var, yoksa şer mi var?» denir. İşte bu misilli muhavere­nin aynıyla cinnîlerde dahi olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyur­muştur.[10]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin kendilerinden mümin olan ve olmayan olduğunu beyan ettiklerini hikâye etmek üzere buyuruyor.

[«Bizden birtakım salih müminler var, birtakım onların gayrı-ları da vardır. Çünkü; biz bir takım muhtelif fırkalar olduk».]

Yani: cinnîler muhaverelerinde dediler ki    «Bizden birtaknri iyi işli mümin-i kâmiller vardır ki oniar işittikleri haberlere asi. yalan karıştırmazlar,    bunların gayrı birtakım kötü işli kimseleı vardır ki onlar işittikleri haberlere birçok yalan,karıştırır, âlemi ifsad ederler. Binaenaleyh; biz muhtelif mezhep sahipleri olduk Hatta1 cinnîlerde mümin ve kâfir olduğu gibi mümin olanlarında dahi ehl-i sünnet, Rafız, Havaric, Mu'tezile ve sair fırkalar meyj cuttur, o fırkaların mevcut olduğuna bu âyette işaret varda1. Çünkü; teferruk manâsına olduğundan taraik : meza\ hip manâsına olunca mezahib-i müteferjğfea sahibi olduklarını beyetmişlerdir.[11]

 

Vacip Tealâ Kur'anm nüzulü üzerine cinnîierin hakikati keşj fettiklerini beyandan sonra Allah'ın kudreti hakkında itikatların! beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Elbette Allahü Tealâ'yı yeryüzünde âciz kılamadığımızı mu­hakkak biz bildik. Elbette kaçsp kurtulmakla dahi Allah'ı âciz kilamayız».]

Yani; biz şeriat-ı Muhamnıe diyen in esası olan Kur'anm haki­katini keşfettikten sonra fena olan hallerimizi terkettik. Zira; biz bildik ki Allahü Tealâ her türlü intikama kaadir olduğundan yeryü­zünde olacak intikamın hiçbirisinde biz Allahü Tealâ'yı âciz kıla-mayız. Binaenaleyh; kötü fiillerin cezasını verir, intikamını alır, biz kahr-ı İlâhî'den firar etmekle kurtulup elbette Allah'ı âciz kı-lamayız. Çünkü; cümle emkine Kudretullah'a nispetle müsavidir. Şu halde her nereye firar edersek Allah'ın kudreti o mahalde hazır olduğundan kurtuluş yoktur[12]

 

Vacip Tealâ cirimlerin Kudretullah'ı tasdik ve kaçmakla ga-zab-ı İlâhiden kurtulamayacaklarını itikad ettiklerini beyandan sonra iman ettiklerini hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.

[»Vaklii ki. biz muhakkak ayn-ı hidayet olan Kur'anı işitince o Kur'ana biz iman ettik. Sol kimse ki Kuran vasıtasıyla Rabb'i-sine iman etti. O kimse ecrinin noksan olmasından korkmaz ve hîçbit- gûnâ zulümden korkusu olma".]

Yani; biz Hz. Muhammed'den işitince Kur'ana iman ettik. Hal böyle olunca Rabb'isine iman eden kimse hidâyeti bulduğu için amelinin ecri noksan olmasından ve kendine zulmolunmakla züll ü meskenet her tarafını ihata etmesinden korkmaz. Zira; iman eden kimse Kur'anm emri veçhile gerek kendi nefsinde ve gerek gayrı-larda adaleti icra ettiğinden bir kimsenin hakkını noksan vermez ki ecri noksan olsun ve bir kimseyi zulümle zelil kılmaz ki kendinin zilletle ihata olunmasından korksun, hiçbirisi olmaz. Çünkü; «her­kes serdiği döşeğe oturur» fahvasmca bir kimsenin hakkını nok­san vermeyenin hakkmda noksan olmadığı gibi zulmetmeyen kim­seye zulüm dahi olunmaz.

birşeyde noksan ve inşam ihata edici zulüm manâsına olduğundan «Kur'ana iman eden ne ecrinin noksan olmasından ve ne de kendisine zulmolunmasından korkusu olun' demektir.[13]

 

Vacip Tealâ cinnîlerden bazılarının iman ettiklerini beyandan sonra onlardan müslim olanlar olduğu gibi İslâm'dan i'raz edenler olduğunu da hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ve bizden bir cemaat müslimler, bir cemaat da İslâm'dan i'raz edicilerdir. İmdi İslâm olan kimseler doğru yolu aradılar.]

Yani; bizden bir kısım var ki onlar tamamen hükm-ü İlâhîye muti' ve münkaddırlar. Onlar Kur'ana iman ettiklerinden Kur'­anm bütün evamir ve nevahisine boyun eğmekle her umurlarını kitaba tatbikle adalet ederler, bizden bir kısım dahi var ki onlar Kur'ana iman etmediklerinden cadde-i adaletten çıkmakla zâlim­dirler. Hal böyle olunca işte şu İslâmla müşerref olan kimseler doğru yol aradılar, buldular. Maksatlarına nail oldular. Bu maksa­da nail olanların dereceleri büyük olduğuna işaret içîiı ( '-^ lâfzı ta'zime delâlet eden tenvinle vârid olmuştur.[14]

 

Vacip Tealâ cinnîlerin kendilerini iki kısma tefrik ettiklerini beyandan sonra kâfir olanları zemmetmek üzere :

buyuruyor.

[Amma günah işleyenler Cehennem'e odun olurlar.]

Yani; insanlar gibi cinnîlerden kâfir olanlar Cehennem'inj odu­nu olarak yanarlar.                                                        

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile cinnîler her ne kadar ateşten halkolunmuşlarsa da keyfiyetleri değiştiğinden ateş hali kalmadığı cihetle ateşle muazzap olmalarına madde-i asliyeleri mani olamaz. Binaenaleyh; «Ateşten halkolunan ateşle muazzap olunmaz» şeklin­de irâd olan suâl merdûddur. Zira; ateşten halkolunmuşlarsa da ateş halinde kalmamışlardır. Bununla beraber ateşe ateşle azab et­meye Cenab-i Hak kadirdir. Şu halde Cenab-ı Hakkın kudret-i kâ-milesine itikad eden kimse bu gibi itiraza cür'et etmez.[15]

 

Tealâ Resulullah'a vahyolunan ahkâmdan bazılarını beyandan ve cirmîlerin kelâmını    hikâyeden sonra vahyolunan ah­kâmdan bazı aharı beyan etmek üzere :

[Ya Ekrem-er Rusülî Sen ümmetine haber ver, de ki «Eğer insanlar doğru yol üzerinde doğru dursalar elbette biz imtihan için onlara tatlı su içiririz».]

Yani; hal ü şan şöyledir ki ins ü cin işlerini ve sözlerini şeri­ata tatbik ederek adalet üzere hareket ve târik-ı müstakim üzerine istikamet etseler onları gayet tatlı yağmur sularıyla sularız, o su sayesinde rızıklarım bol verir, refah ü saadetle yaşatır ve bu ni­metlerin şükrünü eda edip etmemek hususunda o su hakkında on­ları imtihan ederiz ve bu nimetler onlara imtihan hikmetine meb-nidir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile rahmetten hasıl olan tatlı su veyahut menfaat, hayrat ve bol rızıkt ir. 'Şu halde ins ü cin şeriat.üzere istikamet etmiş olsalar biz menafi-i kesire ve bol rı-zıkla merzûk eder ve envâ-ı hayratı onlara îsâl ederiz ki biz onlara imtihan muamelesi yaparız. Bakalım o nimetlere şükrederler mi?

Bu makamda bahis; cinnîlerde olduğu için istikamet cinne râ-cidir. Yahut tatlı suyla intifa' edecek insanlar olduğu için her ne kadar insan geçmemigse de halen insan malûm olduğu cihetle 'za­mirin insana râci olması caiz olduğundan istikamette mu-rad; insanların istikameti denmişse de esah olan her ikisine de şâmil olmaktır. Akla ve nakle muvafık olan da budur. Zira; isti­kametle her iki taife me'murdur ve âyette Cenab-ı Hak bol rızık vereceğini istikamete talik buyurduğu gibi bol rızka her iki taife de muhtaçtır. Binaenaleyh; taifeden birine tahsiste fayda yoktur. Belki fayda; bol rızka illet olan istikametle cümlesi mükellef oldu­ğu gibi hükmün de cümleye şâmil olmasındadır.

Adet-i Ilâhî'ye; nimetini ihsan ettiği her kulunu o nimetin şük­rünü eda etmekle mükellef -ve her nimet sahibini nail olduğu nimetle imtihan etmek olduğuna işaret için Ayetin âhirinde imtihan edeceğini beyan ve her nimetin, bol rızkın ve güzel yaşamanın esası su olduğuna işaret için Vacip Tealâ istikamete tatlı su vere­ceğini beyanla teşvik buyurmuştur.

Hulâsa; istikametin bol rızka, çok yağmura ve envâ'-ı hayrata sebep olacağı ve her nimete şükretmek lâzım olduğundan nimete karşı Cenab-ı.Hakkın kullarına imtihan muamelesi yaptığı bu âyet­ten müstefad-olan fevaid cümlesindendir.[16]

 

Vâcip'Tealâ istikametin bol rızka sebep olduğunu beyandan sonra istikametin esası olan zikirden i'raz edenleri Cehennem'e ithal edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Her kimse ki Rabb'isinîn zikrinden yüz çevirir, Kabb'isi o şiddetli azaba götürür.)                                                  

Yani; bir kimse ki Rabbisinin ibadetinden yüz çevirdi, kaçtı Eabb'isi o kimseyi şiddetli azaba, ithal eder ki o azap cümle azap­lardan yüksek ve muazzap olan kimse üzerine galiptir.

âlî, galip ve yüksek manasınadır. Zikirle murad; ibadet ve taattır. Binaenaleyh; ibadet-i İlâhî'yeden i'raz eden­lere vâki olacak azabın şiddetine işaret için bu makamda Vacip Tealâ azabı ulviyet ve galebe manâsına olan  suûdla tavsif bu­yurmuştur. Yani «Bir azapla muazzap olunurlar ki o azapta asla ra­hat görmezler, daima şiddeti tezayüd eder» demektir. Yahut İbn-i Abbas'tan mervi olarak Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cehennem'de bir dağdır ki azabının şiddetli olmasını murad ettiği kimseyi Cenab-ı Hak o dağa sevkeder. Çünkü; ateşle azap olduğu gibi o dağa inip çıkmak da ayrıca bir azaptır[17]

 

Vacip Tealâ ibadetten i'raz edenlerin cezasını beyandan sonra ibadet mevkiinde Allah'ın gayrıya ibadet caiz olamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cümle mescitler Allahü Tealâ'ya mahsustur. Hal böyle olun­ca siz mescitlerde Allahü Teaîâ ile beraber hiç bir kimseye ibadet etmeyin.]

Yani; ey ibadetle mükellef olan ins ü cin! Siz bilin ki ibadet için bina kılman mescitlerin hepsi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Bi­naenaleyh; o mescitlerde Allahü Tealâ'ya ibadet ederken Allah'la beraber başka bir kimseye dahi ibadet etmeyin ki Allahü Tealâ'ya şirket mey e siniz.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile mesacidle mu­rad; ibadet için bina kılınan mahal olduğuna nazaran Yehûd ve Nasarâ'nın havra ve kiliselerine ve ehl-i İslâm'ın mescitlerine şa­mildir. Zira; Yehûd ve Nasârâ ma'bedhanelerinde Allah'a şirket-tiklerinden Cenab-ı Hak bu âyette şirkten nehyile ihlâs üzere iba­det olunmasını emir buyuruyor. Çünkü; bilûmum ibadet için bina kılınan mahaller Allah'a mahsus olunca ibadetin hepsinin Allah'a mahsus olması lâzımdır.

Imam-ı Hasan'm rivayetine nazaran mesacitle murad; secde mümkün olan her yerdir ki yeryüzünün kâffesine şamildir.

Zira; Resulullah buyurmuştur. Yani «Benim için yeryüzünün küllisi mescit kılındı» demektir. Binaenaleyh âyet-i celile; secde mümkün olan her yere şamil olmak lâzımdır ki bu manâ murad olunduğunda hadis-i şerife muvafık olarak tef­sir olunduğu gibi kavaid-i Arabiyeye dahi muvafıktır. Çünkü ile varid olan cemilerde tercih-i bilâmüreccah lâzım gelmesin için istiğrak yani şümulü mümkün olan cemi' efrada şamil olması murad olunmak kavaid-i Arabiye iktizasındandır. Binaenaleyh; Eliflâm ile cemi' olduğundan «Mes­cit ıtlakma seza olan her yeri Allahü Tealâ halkettiği için Allah'a mahsus ve Allah'ındır» demek olur. Şu halde Allah'ın halkettiği her yerde Allah'ın gayrıya ibadet caiz olamayacağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Yahut mesâcitle murad; vü-cud-u insanda kendisiyle secde olunan yedi azadır ki eller, ayak­lar, dizler ve bir de yüzdür, bu azalar Allah'ın mahlûku olduğun­dan «Bunlarla Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin»' demektir.

Bu âyetin âhiri evvelini te'kid eder. Çünkü; «arzın küllisi Al­lah'ındır» deyince Allahü Tealâ'ya hiçbir şeyde kimsenin şerik olamadığı gibi ibadette dahi şerik olamayacağı evleviyetle sabit olur. Bundan sonra «İbadette Allah'a hiçbir kimseyi şerik etmeyin" demek âyetin evvelinden lâzım gelen şeyi te'kid olur

Bu âyette mescide giren kimseye zikretmesiyle emir vardır. Zira; «Allah'la beraber gayrıya çağırmayın» demek «Allahü Tea­lâ'ya çağırın» demektir. Çünkü birşeyden nehyetmek; o şeyin zıd­dıyla emir olduğundan şirkten nehyetmek; tevhidle emretmektir. Binaenaleyh; mescid-i .şerife giren kimsenin bu âyete imtisalen tev­hidle girmesinin sünnet olduğu Fahri Râzi'nin cümle-i beyanatıri-dandır.

Hulâsa; ma'bedhaneler Allahü Tealâ'ya mahsus olduğundan Allahü Tealâ ile beraber başka bir kimseye ibadet etmek caiz ol­madığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[18]

 

Vacip Tealâ ibadetin ancak Allah'a mahsus olduğunu beyan­dan sonra Resulullah'ın Allahü Tealâ'ya ibadetinden cinnîlerin ta-hayyürlerini beyan etmek üzere buyuruyor,                                              .                   

[Vakta ki Allah'ın kulu olan Hz. Muhammed Allahü Tealâ'ya ibadet eder olduğu halde ayak üzerine kalkınca cinnîler Resulullah'in ibadetine bakmak için birbirine karışmış keçenin tüyleri gi­bi olmaya yakın sıkıştılar.]

Yani; vakta ki Resulullah Mekke'ye yakın (Nahle) denilei? mevkide ashâbıyla sabah namazını eda etmek üzere ayağa kalkıp ibadet etmeye başlayınca o mevkide tesadüf eden cinnîler Resulul-lah'ın ibadetindeki intizamında, erkân-ı salâtında yani kıyam, kı-raet, rükû ve sücûdunda ashabının kemal-i intizamla iktidasma, kıraet olunan Kur'anın acayib ve garaibine son derece dikkatla ba­karak görmedikleri ibadeti görüp, işitmedikleri kelâmı işitince ke­mal-i taaccüple birbirlerine sarılarak ip yumağı gibi sıkıştılar, hat­ta o derece sıkıştılar ki âdeta birbirine yapışmış keçelenmiş tüyler gibi olmaya yaklaştılar.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile ibadete kıyamın ubudiyet iktiza ettiğine işaret için Resulullah'tan abidle tâbir olunmuştur. Allah'ın kulu Allah'a ibadet eder deyince Resulullah'a muarız olan kâfirlere ta'riz vardır. Çünkü; o kâfirler de Allah'ın kuludur. Na­sıl ki Resulullah, Allah'ın kulu olduğu için Allah'a' ibadet ediyorsa Allahü Tealâ'nın diğer kulları da hep ibadet etmelidir. Binaena­leyh; Allah'a ibadet etmeyenler ta'rıze ve tekdire şayandırlar.

birbirine karışıp sarılmak manasınadır. Burada top-lanmak ve sıkışmaktan ibarettir. Yahut Fahri Râzi'nin beyanı veç­hile manâ-yı âyet: [Resulullah müşriklere muhalif olarak ibadete kıyam edince ins ü cinden kâfirler toplandılar. Hak olan din-i Is-lâmı iptal etmek üzere birbirlerine muavenet için birbirlerine sa­rıldılar, Resulullah'a ezada o kadar ileri gittiler ki birbirlerine yar­dımda birbirine karışmış kıllar gibi ayrılmadılar ve Allah'ın yak­mış olduğu çırağı söndürmeye çalıştılar ve lâkin din-i Muhammedi cümlesine galip geldi. Çünkü; Allahü Tealâ yanmasını murad etti­ği için söndürmeye Çare bulamadıklarından hâib ü hâsir oldular] demektir.[19]

 

Vacip Tealâ Resulullah'm ibadetini beyandan sonra  «İbadet­ten vazgeç» diyen müşriklere Resulullah.'m cevabını hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Ey Habibim! Sen kavmine hitaben «Ben Rabbime ibadet ede­rim, ancak hiçbir kimseyi ona şerik etmem» de.]

Yani; Mekke ahalisinin Resulullah'a «Sen âbâ ve ecdadımızın hilâfına bir din getirdin, gittiğin yoldan, tuttuğun meslekten do­layı herkes sana husûmet etti. Vazgeç bundan" demeleri üzerine Resulullah onlara dedi ki «Ben herkesin adavetini icab eder bir-şeyde bulunmuyorum. Ancak Rabbime ibadet ediyorum ve Rabbi­me kimseyi şerik kılmam ki bana adavet etsinler. Çünkü; bu din ve ibadet kimseyi incitmeyen akıl ve hikmete muvafık bir meslek olduğundan husumet etmek şöyle dursun belki muhabbet icab eder bir meslektir».

Nisâbûrî'nin beyanı veçhile bu âyette fıkra-i ûlânın mutazam-mm olduğu manâ-yı tevhid, makamın şanına ihtimam için fıkra-i saniyede sarahaten beyan olunmuştur. Çünkü; mesele tevhide mü­teallik olduğundan şanına ihtimamın lüzumunu beyana hacet ol­madığı gibi lâfzı hasır ifade ettiği ci-hetle «Ancak ben Rabbime ibadet ederim» demek «Gayriyi teşrik etmem» demeyi müstelzimse de ancak tevhidin şanına itina lâzım olduğundan zım­nen beyan olunan tevhidi sarahaten beyan-etmekle te'kid olun­muştur.

Yahut bu kelâm Resulullah'm etrafını çeviren cirimlere cevap­tır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ey cinnîler! Niçin taaccüb edip toplanıyorsunuz? Benim halimden taaccübe şayan birşey yoktur. Zira; ben ancak Rabbime ibadet ediyorum ve ona başkasını şerik kılmıyorum. Buysa hayret edilecek birşey değildir. Çünkü; kanunu akla muvafık] demektir. Lâkin bu tevcih zayıftır. Zira; bundan ev­vel beyan olunduğu veçhile Resulullah bu vak'ada cinnîleri görme­miştir. Amma başka vak'ada görmüş ve tebligatta bulunmuştur.[20]

 

Vacip Tealâ resulünün Rabbisine ibadet edip şirketmediğini beyandan sonra ibadetinden dolayı husûmet eden kâfirlere verile­cek cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Kâfirlere hitaben sen de ki «Muhakkak ben sizin için menfaat ve mazarrata malik değilim».]

Yani; ey Habibim! Senin ibadetinden dolayı sana husumet eden kâfirlere sen de ki «Herşeyi halkeden Allahü Tealâ'dır. Bina­enaleyh; ben sizin mazarratınızı defa ve menfaatinizi celbe mâlik değilim, size gazab edersem mazarrat etmeye, muhabbet edersem menfaat vermeye kadir olamam. Zira; hergeyin halikı Allahü Tea­lâ olduğundan kullar hiçbir menfaat ve mazarrata muktedir ola­maz. Şu halde benim gibi siz de ibodetinizi Allah'a hasredin ve gir-ketmeyin ki herşeyi Allah'tan bekleyesiniz. Çünkü; menfaat ve mazarrat ondandır, başkasından değildir».

Bu âyetten anlagıldığı veçhile enbiya-yı izam hazaratı nef u zarra malik olmayınca avam-ı nâsm malik olamayacağı evleviyetle sabit olur. Binaenaleyh; kâfirlerin Resulullah'ı tehdidlerinin seme­resi olmayacağı bu âyetle sabittir.[21]

 

Vacip Tealâ Resulullah'ın «Ben sizin için mazarrat ve menfa-ata malik değilim» dediğini beyandan sonra kâfirlerin «Sen davan­dan vazgeçersen biz seni kurtarırız» demelerine mukabil verilen cevabı beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Ey Resul-ü Mükerrem! Seni kurtarırız diyen kâfirlere cevap olarak sen de ki «Muhakkak ve elbette    Allah'ın azabından beni ins ü cinden hiçbir kimse kurtaramaz. Elbette ben sığınacak bir kimse bulamam. Çünkü; Allahü Tealâ bîr kimseye azab etmek nıu-rad ederse o azaptan halâs edecek Allah'ın gayrı bir melce' bulu­namaz. Şu halde ben niçin ibadetimi Kabbime mahsus kılmayayım ve neden Rabb'ime tazarru ve niyaz edip herşeyimi ondan bekle­meyeyim? Elbette herşeyi Allah'tan beklerim. Çünkü; ben nef'ü zarra malik değilim. İllâ Cenab-ı Hak'tan gelen ve size tebliğini emrettiği emir ve nehiyleri ve risaleti tebliğe malikim, başkM şeye malik değilim» demekle hakikat-i hali beyan et.]

Bu âyette Allah'ın gazabından hiç bir kimse diğer bir kimseyi halâs edemeyeceğini beyanla kâfirlerin «Davandan vazgeçersen biz seni kurtarırız» sözleri reddolunmug ve hergeyin Vacip Tealâ'-nm elinde olduğunu beyanla kâfirleri küfürden tenfir ve imana terğip olduğu gibi Allah'ın iradesine karşı herkesin âciz olduğu dahi beyan edilmiş ve Allah'ın gayrı bir melce' olmadığını beyanla herkesin melcei ancak Vacip Tealâ olduğunu tefhimle cümlenin dertlerine çare Cenab-ı Hak'tan olacağını sarahaten be­yanla kâfirleri tekdir de hasıl olmuştur.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran melce' manasına­dır. cümlesi 'den istisna olduğuna nazaran manâ-yı âyet; [Ben Allah'ın gayrı bir sığınacak mahal ve iltica edecek melce' bulamam, ancak Allah'ın beni tebliğe me'mur ettiği şeyleri kullarına tebliğ etmek ve risaletin levazımını eda etmek benim melceimdir. Beni Allah'ın azabından bunlar kurtarır, başka şey kurtaramaz. Şu halde ey kâfirler! Beni kurtaracak ancak me'­mur olduğum emr-i tebliği eda etmektir, yoksa bu vazifeyi terkle size itimad etmek değildir] demektir.[22]

 

Vacip Tealâ çare-i necat ancak Allah'ın emri veçhüzere tebliğ  olup yoksa kâfirlerin teklifi veçhüzere tebliği terketmek olmadığı- nı beyandan sonra mutlaka âsîlerin hallerini beyanla kâfirlerin teklifleri kabul olunmayacağını tekrar beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse Allah'a ve Resulüne isyan ederse bilânihaye Ce­hennem'de kalıcı olduğu halde elbette onun için Cehennem azabı vardır.]

Yani; her kim ki emr-i tevhidde Allah'a ve Resulüne isyan ederse onun için muhakkak Cehennem azabı vardır ve Cehennem'­de ebeden kalıcı olduğu halde Cehennem'den çıkmaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet küfre ve küfrün gayrı cümle isyana şâmil olduğu cihetle ehl-i imandan sudur eden günahlara dahi şâmildir. Binaenaleyh; firak-ı dâlleden Mutezile ehl-i imanm günahkârlarının Cehennem'de ebeden yanacaklarını bu âyetle istidlal ederek mezheplerini isbat etmişlerdir. Ehl-i sün­net itikadmea mümin olan bir kimse velevse büyük günah sahibi olsa dahi Cehennem'de ebeden kalmaz. Zira; en büyük ibadet olan imanm sevabını görmek üzere elbette Cehennem'den kurtulup Cennet'e girmek delâil-i akliye ve nakliyeye muvafık olduğu ci­hetle bu misilli âyât ve ehadiste olan    hulûd;   uzun müddet

manâsına olmak lâzımdır. Fakat bu âyette hulûd kelime­siyle te'kid olunduğundan uzun müddet manâsına olması zayıf ol­duğu için âyet-i celile emr-i tebliğden sonra varid olduğundan isyan her ne kadar umum günahlara şamilse de bu vak'aya mah­sus olması bedihidir. Buna- nazaran âyetin manâsı: [Emr-i tebliğ­de bir kimse Allah'a ve Resulüne isyan ederse ebedî Cehennem'de kalır] demektir. Emri tebliğde isyan ise küfürdür. Şu halde bu âyet Mu'tezile'nm davasını ispat edemez. Zira isyan; bu âyette cümle günahlara şamil olamaz ki onların davalarını ispat etsin. Binaen­aleyh; isyanın emr-i tebliğde isyan üzere mahmul olmasını, kâfir­lerin «Davandan vazgeçersen biz seni kurtarırız» demeleri emr-i tebliğde isyan teklif etmelerini teyid eder.

Bu âyette isyanla muradın en büyük günah olduğuna işaret için insan huIûd  yani ebediyetle tavsif ve takyid olunmuştur, kâfir her ne kadar dünyada az bir zamanda küfretmişse de ebeden dünyada yaşamış olsa küfürden ayrılmayacağına binaen ebedî azaba müstehak olmuştur.

Hulâsa; Allah'a ve Resulüne isyanla küfreden kimsenin yeri ebeden Cehennem ateşi olacağı ve onda muhalled kalacağı bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir[23]

 

Vacip Tealâ bundan evvel sarahaten ve zımnen kâfirlerin ada­vetini beyandan sonra bu adavetin nihayesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların adavetleri vaadolundukları şeyi görünceye kadar azar. Şu halde onlar yakında yardımcısı gayet zayıf ve sayısı pek az olan kimlerdir, bilirler.]

Yani; kâfirler kendilerinin adetleri çok, kuvvetleri büyük, Resulullah'ı ve etbâ'mı adet yönünden az, kuvvet yönünden zayıf addederek adavetleri devam eder ve bu davadan-vazgeçmezler, ta ki dünya ve âhirette vaadolundukları azabı görünceye kadar. Bi­naenaleyh; yardımcısı zayıf, etbâ'ı gayet az olan kim olduğunu yakında bilirler.

Bu âyette kâfirleri tehdid olduğu gibi envâ'-ı azabı görmeyince Resulullah'a adavetten vazgeçmeyeceklerine dahi işaret vardır. Amma envâ'-ı azabın dünyada olması ihtimali de vardır: Gaza-yı Bedir gibi. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Onlar küfürlerinde ısrar ederler. Ta ki gaza-yı Bedir gibi kendilerinin mağlûbiyetlerini ve Resulullah'm galibiyetini görünceye kadar] demektir. Çünkü; Be­dir vak'ası kâfirlerin Resulullah'a ezalarına hatime olmuştur. Ya­hut azapla murad; âhiret azabıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kâfirler küfür ve adavetlerinde devam ederler, hatta vefat edip ahiret azabını görünceye kadar ve âhiret azabını görünce kimin yardımcısı zayıf ve kimin etbâ'ı az olduğunu bilirler.][24]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin adavetleri vaadolundukları azabı gö­rünceye kadar uzayacağını beyandan sonra kâfirler tarafından is­tihza tarikıyla «Bu vaadetmiş olduğun azap ne zaman olacaktır?)-demeleri üzerine Resulullah'ın cevabını beyan zımnında  buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Sen kâfirlerin suâllerine cevapta de ki «Sizin vaadolunduğunuz azap elbette olacaktır, olmamak ihtimali yoktur. Lâkin o azabın zamanı yakın mıdır, yoksa Rabbim o azap için bir uzun müddet ta'yhı eder mi? Ben bilmiyorum.» Zira; mu-gayyebattandir. Allahü Tealâ bildirmeyince mugayyebati bile­mem.] Yani vaadolunan azabın vukuu muhakkaktır, lâkin vakti malûm değildir.

nafiyedir. Şu halde demek ( demektir. Yani «Ben bilmem yakın mıdır, yoksa uzun müddet var mıdır? Orasını Allahü Tealâ bilir» demektir. Resulullah bundan evvelki âyette beyan olunduğu veçhile kâfirlere azabı vaadedince müşriklerden (Nadr b. Haris) «Bu vaadolunan azabm zamanı ne vakittir?» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.[25]

 

Vacip Tealâ Resulünün «Azabm vaktini bilmem» demesi üze­rine azabm vakti gaip olup gaibi de Allahü Tealâ'dan başka bilen olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbim gizli şeyi bilicidir. Kendi gizlisi üzerine hiçbir kim­seyi haberdar etmez, ancak peygamberden bilmesine razı olduğu kimseyi haberdar eder.]

Yani; ey müşrikler! Size vaadolunan kıyametin vaktini ben bilmem. İlmi Allah'a mahsustur. Zira; gaibi bilen ancak kendisidir. Binaenaleyh; kıyamet gibi ilmini kendine hasrettiği mugayyebat-tan hiçbirisini kimseye bildirmez. Ancak peygamberan-ı izamdan gaybı bilmesine razı olduğu zatlara bildirir.

Bu âyette Resulullah'ın «Ben kıyametin vaktini bilmem» de­diği kelâmını takrir ve ta'lildir, takriri şöyledir: «Azabın zamanını ben bilmem. Zira; bunun zamanını bilici ancak Allahü Tealâ'dir. Binaenaleyh; ben bilmem» demektir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette gaybı bilmesine razı olduğu resullerini istisna; umur-u risaleti edaya müteallik olan mugayyebatta istisnadır. Çünkü; bir resul risaletini ispat için getir­diği mu'cizeleri ve ahkâm-ı şer'iyeyi ve ümmetinin amelinin key­fiyetini beyan ve amel üzerine cezanın tertibi ekseriyetle mugay-yebattan, ahval-i âhirete müteallik olup ukul-ü beşerin idrakinden âciz olduğu cihetle birtakım ahvalde resullerini müstesna kılmıştır. Zira; bazı mugayyebata muttali' olmak; nübüvvetin levazımatın-dandır. Kezalik resulünü bazı mugayyebatma muttali' kılacağım beyan etmek; o resulün ümmetinden bazı evliyasını kerametle tal­tif edeceğini müstelzimdir. Çünkü; Vacip Tealâ'nm kıyamet gibi bazı mugayyebatı kendine münhasır kılması, bazı aharı enbiyasına tah­sis etmesiyle diğer kullarını hiçbir gayba muttali' kılmaması lâzım gelmez. Zira; kerâmât-ı evliyanın diğer nususla sabit olduğu gibi bazı kimselerde bilfiil vukuu da bunu ispat etmektedir. Binaena­leyh; Mu'tezile'nin dedikleri gibi bu âyet kerâmât-ı evliyayı menet-mez, bilâkis delâlet-i iltizamiye tarikıyla ispat eder. İlhâmât ve rü-ya-yı sadıka gibi zuhur eden şeylerin cümlesi az çok gaibe delâlet eden şeylerdendir. Şu halde Kur'an bunun hilâfına delâlet eder de­mek; Kur'ana bir nevi ta'netmek olduğundan bu gibi şeylere cesa­ret etmemek lâzımdır. Binaenaleyh; intizam-ı âleme halel verme­yecek ve hikmet-i teşriiyeye muhalif olmayacak bazı gaibi kulla­rından bazılarına Allah'ın bildirmesinde aklen ve naklen bir manı yoktur. Amma bilmesi mazarrat olan şeyleri bildirmez ve zat-ı ülûhiyetine tahsis buyurduğu gaybı bilirim davasında bulunan kimse nazar-ı şeri'de tekfir olunur.

Enbiyaya mahsus olan gaibi de enbiyanın gayrılarma bildirmez. Eğer bildirmiş olsa emr-i nübüvvet haleldar olur. Buysa ak-len ve naklen tecviz olunur bir şey değildir.

Vacip Tealâ kendine mahsus olan mugayyebata hiç kimseyi muttali' kılmayacağına işaret için gayb lâfzını kendine râci zamire muzaf kılmıştır. Ayetin evvelindeki gayh ; Resulullah'm «Ben bilmem» dediği gayb-ı ma'huddur ki kâfirle­rin suâl ettikleri azabın zamanı ve kıyamet günüdür.

Hulâsa; Allah'ın gizlediği mugayyebata hiçbir kimseyi mut­tali' kılmayacağı, ancak bazı gaybı bildirmesi lâzım gelen resulle­rine bildirdiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[26]

 

Vacip Tealâ Rusül-ü kiramdan razı olduğu zatlara bilinmesi lâzım gelen gaybı bildireceğini beyandan sonra o resulüne gaybı bildirmenin ve izhar etmenin keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın bazı gaybı bildirdiği resulün önünde ve arkasında gözetici melekler gider.]

Yani; Allahü Tealâ gaybı bilmesine razı olduğu resul kul­larına vahiy ve ilham tarikıyla sekten ârî olarak bazı gaybı bildi­rir. Zira; o resulü resul olarak gönderince insanların, şeytanların zarar ve 'ezalarından ve cinnin keferesinin vesvesesinden muhafaza için o resulün önünde ve arkasında bekçi melekler bulunur, o nebi ile beraber gezer, gider gelirler, onlar devam üzere o resulü bek­lediklerinden ins ü cinnin şeytanları tasallut edemez. Binaenaleyh; enbiyadan zuhur eden şeyin cümlesi galattan ve hatadan salimdir. Zira; enbiyadan hatanın vukuu farz olunsa bile hata olduğu taraf-ı İlâhî'den derhal beyan olunur. İşte bundan dolayı enbiya bildikle­rini kat'î bilirler. Binaenaleyh; onların sözlerinin, işlerinin, hare­kât ve sekenâtlarmm cümlesi ümmetlerin hakkında ayn-ı şeriat ve tarik-ı necattır. Emr-i nübüvvetlerinin hüsn-ü cereyanı da bununla husul bulacağından Cenab-ı Hak kullarını irşad için gönderdiği nebisini meleklere bekletir, onları muhafaza eder. Çünkü; eğer mu­hafaza etmese Cibril-i Emin vahyile geldiğinde şeytan gelen vahyi sirkat ederek nebiden evvel başkalarına haber vermekle emr-i nü­büvveti işkâle uğratır ve nebinin emr-i tebliğde hali müşkül olur, buysa hikmet-i nübüvvete muhaliftir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak yeryüzünde te'sisini murad ettiği şeriatın sahibi olan nebiye emr-i nübüvvette o nebinin umurunu teshil buyurması akl ü hikmete ve mantığa muvafık bir hakikattir. İşte şu esaslarav binaen resulünü melekler vasıtasıyla hıfz u himaye ettiğini ve başkalarının muttali' olamayacağı bazı mugayyebatı melekler vasıtasıyla enbiyanın bil­mesinde bir mahzur olmadığını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan bu­yurmuştur. Binaenaleyh; melekler enbiyayı şeytan'ın yaklaşma­sından muhafaza edip her hallerinde huzur ve emniyet-i tâmme üzerine bulunduklarından ümmetlerinin herhalde ittibâ'ları vacip olmuştur.[27]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı izamın meleklerin muhafazası altında olduklarından taht-i emniyette bulunduklarını beyandan sonra böyle enbiyanın meleklere bekletildiklerinin hikmetini beyan et­mek üzere buyuruyor.

[O resul bilsin ki vahiy getiren melekler Rab'lerinin risaletini lâyıkıyla getirdiler.]

Yani; enbiyanın melekler vasıtasıyla mahfuz olmalarının hik­meti; enbiya-yı izam kendilerine vahyile gelen melekler Rab'leri­nin göndermiş olduğu vahyi emr-i İlâhî veçhüzere îsâl ettiklerini kemal-i emniyetle bilmeleridir. Çünkü; bir nebiye taraf-ı İlâhî'den gelen vahyin Rahmanî olduğunu bilmesi şeytan'dan melekler va­sıtasıyla mahfuz olup, o meleklerin şehadetiyle Rahmanî olduğunu bilmesinde şüphesi kalmaz ve ümmetine tebliğde tereddüd etmez.

Çünkü; o nebi bildi ki vahyi getiren melektir, taraf-ı İlâhî'den gel­miş ve vahyi yoluyla tebliğ ettiğini seksiz olarak bilmiştir. Şu hal­de o da ümmetine seksiz olarak tebliğ ve şeriat da lâyıkı veçhü-zere teessüs eder.

Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile âyette ikinci bir ihtimal dahi vardır ki o da (    A*J     )'de bulunan zamirin

Vacip Tealâ'ya raci olmasıdır. Buna nazaran manâ-yı âyet şöyledir: [Allahü Tealâ enbiya-yı izam yanlarında melekler bulundurdu ki kendi tarafından kullarını irşad îçin gönderdiği resulleri Rab'leri-nin risalâtını ümmetlerine lâyıkı veçhüzere muhakkak olarak teb­liğ ve ümmetlerine îsâl ettiklerini bilsin, mukabilinde sevap ver­sin] demektir. Gerçi Cenab-ı Hak bilâvasıta herşeyi bildiği gibi resullerinin ümmetlerine tebliğini de bilirse de sair efâl-i ibadı bildiği halde kullarını ilzam için onların bütün işlerini ve amelle­rini meleklere yazdırdığı gibi enbiyanın risaleti tebliğ ettiklerini dahi meleklere yazdırmasında aklen bir mani yoktur. Şu ikinci manâ; bazı ulema tarafından beyan olunmuşsa da evvelki manâ makama daha ziyade muvafıktır. Çünkü makam; resulün risaleti yoluyla temşiyet etmesine dair meleklerin yanlarında bulunduğu­nu beyan etmek olduğu için enbiyanın «Umur-u risaleti melekle­rin kendilerine yoluyla eda ettiklerini bilsinler, ümmetlerine de kendileri tereddütsüz tebliğ etsinler için melekler bulunur» demek daha münasiptir zannolunur.

[Halbuki Cenab-ı Hak ilmiyle enbiya indinde olan herşeyi ihata etti ve herşeyi saymakla saydı.]

Yani; Rasül-ü Kiramın beraberlerinde şeytan'm vahyi sirka-tmdan, vesvesesinden ve insanın şerrinden muhafaza için melekler bulunur. Halbuki Allahü Tealâ rusül-ü kiram huzurunda cereyan eden ahvalin cümlesini bilir ve ilmi muhittir, herşeyin adedini sa­yar gibicesine saydı. Binaenaleyh; ilm-i İlâhî'den hiçbir şeyin zer­resi çıkmaz cümlesini kemaliyle bilir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette Allah'ın cüz'iyat-ı eşyaya ilmi lâhik olduğuna işaret için cüz'î ve külli herşeye şamil olan lâfzı varid olmuştur ve ihata kelimesinin şümule delâ­leti de bunu te'yid eder. Çünkü; «İlmi enbiya-yı izam huzurunda olan herşeyi ihata etti» demek olduğundan «Cüz1-iyât ve külliyâtın cümlesini ihata etti» demektir.

Kezalik Vacip Tealâ mevcudatın cümlesine âlim olduğuna işa­ret için varid olmuştur. Çünkü şey; mevcut ma­nâsına olduğundan demek mevcudun küllisini saydı demektir. Binaenaleyh; hukemânm «Allahü Tealanm ilmi cüz'iyâta taalluk etmez» dedikleri iddiaları bu âyetle merduddur.

Zira; 'de cüz'iyât da dahildir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adet yani saymak mütenahi olan şeyde olup de gayr-ı mütenahi olduğu­na delâlet ettiğinden âyette tenakuz vardır şeklinde varid olan suâl merduddur. Zira adedi saymak; mütenahide olduğu gibi de mevcut olup mevcut ise mütenahi olduğundan tenakuz yoktur. Bu âyet ma'dumun şey olmadığına delâlet eder. Çünkü; eğer ma'-duma şey denilmiş olsaydı ahşaya taalluk etmezdi. Zira ahsa; mü-tenahiye delâlet eder.[28]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6174-6177

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6177-6178

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6178-6179

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6179-6180

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6180-6181

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6181

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6181-6182

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6182-6183

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6183-6184

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6184

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6184-6185

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6185

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6186

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6186-6187

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6187

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6187-6189

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6189

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6190-6191

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6191-6192

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6192-6193

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6194

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6194-6195

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6195-6197

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6197

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6198

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6198-6200

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6200-6201

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6201-6203