Sure-İ Müddessir - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 74. Sayfa
SURE-İ MÜDDESSİR
Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Elm altı âveti
[Ey libasına bürünmüş olan Nebiyy-i Nişan! Kalk, yatağındı kemal-i ehemmiyetle kullarımı azapla korkut.]
Yani; ey vahyin dehşetiyle kendine üşümek arız olmasına binaen libâsını üzerine bürünücü Resul-ü Mükerrem! Yatağından kalk, iman etmedikleri surette üzerlerine nazil olacak azapla sen kullarımı korkut ve imana davet et. Zira; insanlar şirk ve sair günahlarla meşgul olduklarından vaki olacak azabı beyanla onları korkutmak senin üzerine vacip olmuştur. Binaenaleyh; rahatı ter-kederek onları insaf ve imana davetin zamanı gelmiştir. Çünkü; ebna-yı cinsin maddî ve manevî ihtiyaçlarını defetmek kemalât-ı insaniyeden olduğu gibi envâ'-ı mahrumiyeti mucip olan dalâletten onları hidayete îsâl etmek dahi emr-i ehemdir.
Fahri Eâzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz Mekke'nin yakınında bulunan (Cebel-i Hira) yi kendine ma'-ked ittihaz _ettiği zamanda Cibril-i Emin sema tarafından bir kürsü üzerinde «Ya Muhammedi» diyerek gelince şimdiye kadar görmediği ve ünsiyet etmediği bir harikuladeyi görmesi üzerine zat-ı Nebevilerine bir korku arız olmuştur. Çünkü; insanın evvelden ül-fet etmediği bir garibeyi fücc'eten gördüğünde endişe etmesi levazımat-ı beşeriyesindendir. Binaenaleyh; Cibril-i Emin'i semada görünce Resulullah'a arız olan korku üzerine Hz. Hatice'nin hanesini teşrifle bürdesini örtünmüş olduğu bir zamanda Cibriî-i Emin nazmıyla gelmiştir. Korkmak insanlar için cibillî bir hal olduğundan Resulullah'a ânz olan şu korku rnânî-i kemâl değildir.
Resul ve nebi lâfızlarıyla hitab olımmayarak müddessir naz-rmyla hitap lâtife tarzındadır. Çünkü Arapların âdetleri; bir kimseye lâtife edeceklerinde o kimsenin o zamanda müştenıil olduğu halata delâlet eden elfâz ve. kelimeyle tâbir etmek ve onunla çağırmaktır. Binaenaleyh; Cibril-i Emin Resulullah'ın bürdesini örtünmüş olduğu halde geldiğinden Cenab-ı Hak alâtarikılmülâüfe ile hitab olunmasını emretmiş ve bu minval üzere hitab olunmuştur. Bu âyette ile muradın nübüvvet ve kemâlât olması ihtimali vardır. Çünkü îibas-ı zahiri; insanın zahirini tezyin ettiği gibi nübüvvet ve kemâlat-ı insaniye de insanın bâtınım tezyin ettiğinden teşbih tarikıyla nübüvvetten ile tâbir olunmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: | Ey libasa benzeyen nübüvveti ve kemâlât-ı intaniyeyi bürünmüş olan Nebiyy-i Zişan! Sana hitab ederim ki kalk, kullarımı inzar et! demektir.[1]
Vacip Tealâ resulüne kulların] tarafından »Neyle inzar edeyim, olarak rzarla emredince ResuluUah Üye vâki olan suâle cevap buyuruyor.
[Sen Rabb'ine tekbir et ve kullarımı tekbire davetle inzar et.]
Yani; ey Nebiyy-i Zişan! Seni terbiye-i hakikiyeyle terbiye edip kemâiAia îsâl eden Rabbinin büyüklüğünü kalbinle itikad ettiğin gibi lisanınla dahi tekbir ot. Zira iisan; kalbin tercümanıdır enaleyh; ekser-i ulema indinde iman; kalple tasdik ve lisanla ikrardan ibarettir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet nazil olunca ResuluUah ayağa kalkarak tekbir alır ve Hatice (R.A.) da Resulullah'a ittibâ' ederek tekbir alır ve bu hâdisenin vahyolduğunu bildiğinden ferahnak olur. İşte -Hz. Hatice'nin şu ittibaı ve ferahı İslâm'da cümleden mukaddem olduğuna delâlet eder. Gerçi henüz Resulullah'-tan imana davet vâki olmamışsa da derhal vahyi bilerek Resulullah'a ittibâ'ı kavi bir imandır.
Vacip Toalâ'nm herşeyden evvel tekbirle emretmesi; zat-ı ülû-hiyetinin nekaisten tenzihini, büyüklüğünü itikadın ve ma'rifet-i İlâhî'yeye davetin cemi-i tekâliften mukaddem olduğuna tenbih içindir. Binaenaleyh insan üzerine herşeyden evvel vacip olan; ma'rifet-i İlâM'yedir,'İkinci derecede vacip olan; nekaisten tenzihtir. Zaınan-ı saadette Mekke'de bulunan insanlar Allah'ı biliyorlar, lâkin Cenab-ı Hakkı nekaisten tenzih ederek lâyıkıyla ta'zim bilmediklerinden şirkettikleri cihetle Vacip Tealâ herşeyden evvel tekbir ve tenzihle emretmiştir. Çünkü o zamanda maksud olan; neka-isten tenzihi, onlara tebliğ etmekti. Binaenaleyh; herşeyden evvel tekbirle en ur gelmiştir.[2]
Vacip Tealâ kuvve-i nazariyeden ibaret olan itikadıyatı ikmâl etmekle emrettikten sonra kuvve-i ameliyeden ibaret olan furu-u a'mâlle de emretmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Zişanî Elbiseni necasetten ve sair tabiatın sevmeyeceği şeylerden temiz tut, azabı mucip olan günahların kâffe-sini terket.]
Yani; ey Resul-ü Muazzam! Sen Rabbine tekbir alıp ta'zim ettikten sonra ibadete başlayacağında libasım necasetten. Remizle.
Zira; ibadet halinde taharet üzere bulunmak vacip olduğu gibi ibadetin gayrı zamanlarda dahi temizlik tabîat-ı beşerin seveceği şeylerdendir, insanın muazzap olmasını icab eden bilûmum günahları dahi terke devam et. Çünkü; günahlar rıza-yı İlâhî'ye muhalif olduğundan kahr-ı İlâhî'yi muciptir. Binaenaleyh; her âkilin her zaman için günahları terkle, nefsini azaptan muhafaza etmesi lâzımdır. İşte şu âyet; mekârim-i ahlâkın cümlesini câmi'dir. Çünkü; tab'-ı beşerin seveceği taharetle emrettiği gibi her fenalığı terket-mekle dahi emrediyor.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile Resulul-lah'ın mezmum olan âdât-ı cahiliyeden evvelâ terkle emrolunduğii şey; necasetten taharet ve günahtan terk etmektir.
Çünkü; müşrikler hiçbir zaman necasetten ve sair tabiat-ı be-şeriyeye muhalif olan şeylerden çekinmezlerdi. Buysa fıtrat-ı beşere muhalif olduğundan Hallâk-ı Âlem olan Vâcib-ül Vücud tab'-ı beşere mülayim ve akl-ı selime muvafık olan taharetle emretmiştir. Libası tathîr etmekle emri; ahlâk-ı zemimenin küllisini terket-mekle emri müstelzimdir. Çünkü; ariyet olan elbiseyi tathir etmek lâzım olunca her zaman insanın kendisinden ayrılmayan nefsini ahlâk-ı zemimeden tathir etmesi lâzım olacağı evleviyetle sabittir. Yahut «Libasını tathir et» demek «Kısa kesin ve kısa giyin» demektir. Çünkü; elbiseyi uzun giymek âdet-i cahiliyedendir, uzun libas ise necasete bulaşmaktan halî olmadığı cihetle necasetten sakınmak müşkül olduğu gibi kibir ve tefâhur gibi necaset-ı batmi-yeye de sebep olur. Şu âyetten hangi manâ murad olunursa olunsun din-i İslâm'ın nezafet üzere bina kılındığına ve diyanet-i İslâ-miye'de nezafete dikkat lâzım olduğuna ve furu-u a'mâl içinden evvel be evvel taharet emrolunması dahi taharetin herşeyden evvel lüzumuna delil-i kâfidir. Binaenaleyh; her müminin taharete devamı diyanet noktasından elzemdir. Hatta evin kaplarını yıkayıp temiz bulundurmak, avlusunu süpürüp lâtif tutmak zenginliği caliptir. Zira dinimizin iktizası; nezafeti âmirdir, esasen Allahü Tealâ da naziftir, nezafeti sever.
Rüczün asıl manâsı; asap ve azaba sebep olan her günah olduğundan "Azaba müeddi olan ma'siyetin küllisini terke devam et» demektir. Çünkü; Resuîullah günah işlemediğinden «Günahı terket» demek «Günahın terkine devam et» demektir.[3]
Vacip Tealâ kullarının Hakla olacak muamelesini beyândan sonra halkla olacak muamelesini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bir kimseye birşey mukabilinde daha çoğunu bekler olduSBn halde verme.]
Yani; mukabilinde birçok kargılık bekler olduğun hal(|e bir kimseye hediye etme ve verdiğin birşey karşılığında daha ziyadesini ümid ederek verme.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu!âyette nehiy; tenzih içindir. Çünkü; çok ivaz almak niyetiyle Resulul-lah'a hediye- getirenlere Rsulullah onların getirdikleri hediyeleri mukabilinde ümitlerine muvafık ve belki daha çok verirler ve men' de etmezlerdi. İşte Resulullah'm fiili mes'elenin asıl cevazına yani az hediye mukabilinde çok ivaz beklemenin cevazına delâlet eder, fakat bu cevaz ümmet hakkındadır. Amma Resuîullah hakkında nehiy; tahrîmîdir. Çünkü; az verip çok ummak hırs, tama ve dünyaya rağbet neticesi olduğundan mansıb-ı nübüvvete lâyık değildir, belki mansıb-ı nübüvvete lâyık olan; vermek mukabilindi birşey beklememek ve her işi Allah'ın rızası için olmaktır.
Yahut manâ-yı âyet: [Sen ibadetini çok sayarak Allah'a jkarşı ibadetini ta'dad etmej demektir. Çünkü; ibadetin faydası kuİa ait olduğundan zatına ait olan birşeyi Allah'a karşı saymakta inana yoktur.
Yahut manâ-yı âyet: [Ümmetine tebliği çok görerek tebliğini ta'dad etme. Zira tebliğ; senin için taraf-ı İlâhî'den bir vazife-i mevdûadır. İnsan için kendine mevdu' olan vazifeyi edâ etmekte o vazifeyi edâ ettiğini beyan ederek saymak lâyık değil] demektir.
Hulâsa; abdiçin evvelâ lâzım olan Vacip Tealâ'nm vücudunu beraber ki ben onun cezasını vereyim. Zira; ondan ahz-ı intikama kâfiyim, başka kimsenin iştirakine ihtiyaç yoktur, ben ona tükenmez ve arkası kesilmez, çok mal verdim. Binaenaleyh; ziraat ve ticaret gibi esbapla malı gün be gün çoğalmaktadır, kendisiyle beraber daima Mekke'de hazır bulunur, oğlanlar verdim. Zira; servetleri sayesinde taşraya gitmeye ihtiyaçları olmadığı gibi hizmetçileri çok olduğundan yakın yerde olan işlerini görmeye bile gitmezler. Binaenaleyh; daima kendisiyle beraber meclislerde bulunurlar, pederlerinden ayrılmazlar, onlar için ben umur-u dünyadan herşeyi döşedim, bol verdim, rızkını geniş ve itibarım yüksek kıldım.] Hatta bilcümle kabaü-i Arap haline gıpta ederlerdi. Çünkü; malı hesaba girmez bir hale gelmişti.
Yahut manâ-yı âyet: [Bırak beni Habibim! Şol kimseyle ki ben onu yalnız olduğum halde halkettim. Hilkatmda kimse iştirak etmedi. Günahının cezasını vermek ve ahz-ı intikam etmekte dahi kimse iştirak edemez. Zira; benim kudretim kâfidir] demektir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile maI-i memdudla murad; birbiri arkasında gelip duran ve devam üzere ticaret, ziraat ve hayvanatın yavrulamasıyla çoğalıp birçok yerler ihata eden maldır ki (Velid b. Mugire)'nin malı Taif'le Mekke arasında deve, koyun, kısrak, bağ, bahçe, ağaçlar ve nehirler olmak üzere dolu
olduğu Ibn-i Abbas Hazretlerinden mervidir. ile mûrad; kendisiyle Mekke'de meclislerde hazır bulunur, lâfa, söze karışır, dokuz veya on oğlu olduğu ve banlardan üçünün ki (Halid). (Ammare) ve (Hişam)'m İslâm oldukları mervidir. ( U;rs ) ile murad; cah, mansıp ve kavmi içinde riyaseti vermekle nimeti itmam ve ikmal etmektir.[4]
Vacip Tealâ bu kâfirin çok nimet sahibi olduğunu beyandan sonra ^nimetlere kanaat etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bundan sonra taaccüb olunur o kâfirin haline ki verdiğim-; nimetlerin cümlesine kanaat etmeyerek verilen nimetlerden daha; ziyade vermemi ümit! ve daha çok olmasına tama' eder. Halbuki:; onun ümidi ve tamaı boşadır, hal ü şan onun ümidi gibi değildir.; Zira; o kâfir bizim vahdaniyetimize, kudretimize ve âhirete delâ-> let eden âyetlerimizi inkâr eyledi, verdiğimiz nimetlerin şükrünün, eda etmeyerek küfran-ı nimet etti.] Binaenaleyh; bu kâfirin ümidi ettiği ziyadeyi vermem. Zira küfran-ı nimet; mani-i nimettir. Câ-j lib-i nimet değildir.
Fahri Râzi, Hâzin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile| bu âyetler Mekke ahalisinden (Velid b. Mugire) hakkında nazil ol4 muştur. Çünkü; (Velid) bütün evkatmı Resulullah (S.A.) Efendi-1' miz Hazretlerine eza etmeye hasretmiş, emr-i nübüvvette bir kere olsun hakkı kabul etmemiş, daima Resulullah'a ezayı ve nübüvveti inkârı kendine âdet edinmiş ve bu mezmum hallerine iftihar eder bir kâfir-i anûd olduğundan bundan evvel zikrolunan kâfirler için-| de dahil olduğu halde onunla iktifa olunmayarak kötülükte şanına1; ihtimam için ayrıca ahvali beyan olunmuştur. Çünkü; (Velid); Arap içinde emsali görülmedik serveti olduğundan cümle Arapri kavmi onu sever ve kendine hürmet ederlerdi. Eğer iman etmişjj olsaydı ona ittibâ' ederek birçok kimseler iman ederlerdi. Hatta| Arap kavmi (Velid)'i çok sevdiklerinden (Reyhane-i Kureyş) der-J lerdi. Çünkü Arapların âdetleri; çok sevdikleri şeye reyhan derler-g di. Zira reyhan; rayiha-i tayyibe sahibi olan bir otun ismini dir. O otun hassası: insanın kalbine sürür vermektir. Fahri Alem])
Efendimizin çocuk hakkında kavl-i lâtifi dej bunu te'yid eder. Yani Herkesin çocuğu kendine reyhan-ı Iîâhî'4 dendir» demek olur.
Bu âyetlerin nüzulünden sonra Velid'in hali günden güne te-ş denni ettiği ve hatta vefatında efkar-ı fukaradan olduğu mervidir ve bu tedenni de uzak birşey değil; belki her zaman, her yerde; görülen şeylerdendir. Çünkü şükrü eda olunmayan nimet; daima. zevale ma'ruz ve mahkûmdur.[5]
Vacip Tealâ Velid'in ahval-i mezmumesinden bazısını beyandan sonra o ahvalin cezasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ben o kâfire meşakkatli ve gayet güç azabı teklif ederim.] Veyahut [Ben ona Cehennem'de yetmiş senede inilip, yetmiş senede çıkılan ateşten bir dağa inip çıkmasını teklif ve daima bu minval üzere azab ederim.]
Fahri Râzi'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile)'in manâ-yı aslîsi; çıkması gayet müşkül yokuş hir dağ ise de şiddetli azap manâsına da olabilir. Bu âyeti tefsir makamında Resulullah:
buyurmuştur.
Yani «Saûd; Cehennem'de ateşten yüksek bir dağdır. Ehi-i Cehennem o dağa yetmiş sene çıkmak ve yetmiş sene inmekle ebeden muazzap olurlar» demektir. İşte Cenab-ı Hak (Velid) gibi nimeti ve bütün âyetleri inkâr eden kâfirleri o dağa çıkaracağını ve her taraflarını ateşle ihata ettireceğini ve bu minval üzere ebeden
azab edeceğini bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü onu ihata eder, her tarafını kaplatırım demektir.[6]
Vacip Tealâ Velid'e azabın keyfiyetini beyandan sonra azaba istihkakının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Velid b. Muğire şu beyan olunan azaba müstehaktır. Zira; o mezmûm adam Kur'an'a ta'nm esbabını aramakta çok düşündü, tefekkür etti, ta'nedecek birşey bulamayınca ta'nedeceğini kalbinde sakladı. Lâ'net oîsun o insana ki cümle ayıptan salim olan Kur'-ana nasıl ta'netmesini takdir etti ve evvete düşündükten sonra tekrar Kur'ana nazar etti, kemal-i dikkatle baktı ve her ne kadar kendi kalbinde ta'n gibi bazı şey takdir etmişse de kendisi erbab-ı lisandan olduğu cihetle ta'n için hazırladığı şeyin hakikatta ta'nol-madığını bildiğinden sikildi, daraldı, yüzünü ekşitti ve alnını kırıştırdı.] Çünkü; insanın arzu ettiği şey -husul bulmayınca bundan dolayı kalbinde olan sıkıntıyı yüzünde izhar etmek emr-i zarurîdir. Binaenaleyh; Velid Kur'an'a ta'ın şiddetle arzu ettiği halde ta'na lâyık birşey bulamayınca yüzünü ekşitti ve alnını buruşturdu. [Bundan sonra Kur'ana ve imana arkasını döndü, Resulullah'a iman etmekten kendini büyük addetti ve iman etmeye etbâ'mdan utandı. ]
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanlarına nazaran bir-gün Resulullah (Sûre-i Kâ, Mim-üs-Secde)'yi okurken Velid dinleyerek kavmine gelip, der ki «Ben şimdi Muhammed (S.A.) den bir kelâm dinledim. Bu söz esaslı ve köklü bir sözdür. Zahiri meyve verici Ve batını gayet kuvvetli, ins ü cinnin sözüne benzemez gayet tatlıdır» deyince Kureyş kavını «Velid dininden çıktı» demeleri üzerine biraderzâdesi olan (Ebu Cehil) Velid'in yanma gelir, Kureyş'in sözlerini hikâye ederek, daha hiddetini celbedecek bazı sözler söyler. Bunun üzerine Velid hiddetle, kalkar, Kureyş'in yanma gelir ve «Ey Kureyş! Muhammed (S.A.)'e mecnun dediniz. Emmare-i cinnet görüyor musunuz? Yalancıdır dediniz, yalanına tesadüf ettiniz mi? Şairdir dediniz, şiir söyler mi?» deyince Kureyş'in cümlesi «Hayır! Bunlardan hiçbirisi yoktur. Fakat ne de-ttiek lâzım? Sen soyla» dediler.[7]
Vacip Tealâ Kureyş'in şu ısrarları üzerine (Velid)'in evveldi beri düşüne düşüne zihninde hazırladığı ve ta'nolmadığmı bildiği halde izhara mecbur olduğu şeyi söylediğini hikâye etmek üzere buyuruyor.
[Velid kavmine hitaben dedi ki «Şu Kuran olmadı, ancak an'aneyle Öğrenilir sihirdir. Bu Kur'an Muhammed (S.A.) in dediği gibi Allah'ın kelâmı değildir, ancak beşer sözüdür».] İşte Velid böyle demekle güya başkalarının bulamadığı ve söyleyemediği birşeyi bulmuş ve söylemiş oldu.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bir kavim inkıraz bulduktan sonra onların eserlerini rivayet etmek manasınadır. Yahut diğer eserler üzerine tercih olunur bir eser demektir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Kureyş kavmi Velid'e Muhammed (S.A.) yalancı, mecnun ve şair değildir, lâkin ne söylemek lazımsa söyle» demeleri üzerine Velid «Şu Kur'an şiir, yalan ve cin sözü değil, ancak evveldenberi rivayet suretiyle insanların birbirinden Öğrendikleri bir sihirdir ve şu Kur'an ancak insan sözünden başka bir şey değildir» demekle kavmini iskât v ?tmiş [ demektir.[8]
Vâcip Tealâ su muannid kâfirin azabından bir miktarını beyandan sonra azabın kemaliyle izahını bir kat daha te'kidle ahz-i intikamın kuvvetli olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Elbette Ben Azimüşşân o kâfiri Cehennem'in (Sakar) isminde olan tabakasına ithai ederim ve şeylerden hangi şey sana (Sakar)'! bildirdi, Sakar'ın mahiyeti nedir, bilir misin? Benden başka hangi şey var ki Sakarın künhünü sana bildirsin? Hiç kimse lâyıkıyla Sakar'ı bildiremez, ancak ben bildiririm.]
Vacip Tealâ bu âyet-i celilede Cehennem'in sakar ismindeki tabakasının gayet şiddetli olduğunu ve kâfir-i muannidi bu şiddetli tabakaya atacağım. be3'anla resulünü teslîye ve kâfir-i ma'hûdu tehdid etmiştir. Çünkü (lâfzı; birşeyin liluhünâen suâle mevzu olduğu gibi suâl olunan şeyin kuvvetli olduğuna dahi işarettir.[9]
Vâcip Teaiâ şu suâle cevap olmak v? Sakar'm mahiye tilü izah etmek üzere buyuruyor[Sakar'a muhtaç oîân kimseyi Sukar bırakmaz, içine alır, aldığını terketmez, elbette yakar, Cehennem içine girenlerin derilerini şiddetle karartıcı ye uzaktan alevini Cehennem ehline gösterici ve o Cehennem merinde umûi'umı tesviye ve tcmşiyet edecek on dokuz melek veyahut meleklerden on dokuz sınıf vardır.]
Yani; günahı sebebiyle Cehennem'e istihkak kesbeden kimseyi Cehennem taşrada koymaz, elbette onu tutar içine alır, tuttuğunu terketmez, elbette? yakar. Hatta etini bırakmaz, tamamen yakar, kemiğini etsiz lerketmez. Zira; yanan etleri tekrar avdet, eder ve bu minval üzere ebeden yanar. Yanmaktan hâsıl olan eser; onları siyahlandirmaktir. Binaenaleyh; Cehennem onların derilerini kömür gibi karartıcıdır, onların azaplarına nezaret etmek: üzere Cehennem üzerinde on dokuz melek mevcuttur ve ehl-i Cehen-nem'den herbirini Allah'ın izniyle lâyık olduğu yere koyarlar, herkes kendi mevkiini terkedemez. yerli yerince intizam üzere bulunur, birbirine karışmaz.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cehennem'e nezaret eden rae-eklerin on dokuz olmasındaki hikmet: itikadiyât ve ameliyatta üfus-u beşeri ihlâl eden kuvâ-yı beşeriyenin on dokuz olmasıdır, ünkü; insanda huvây hay v aniye on iki olup beşi :ass-ı zahire; beşi havass-ı batıniyye, biri kuvve-i gazabiye, diğeri de kuvve-î muharrikedir Kuvâ-yı beşeriyenin diğer yedisi de kuva-yı tabiiyedir ki onlar da gaziye, nâmiye, müvellide, cazibe hâzıme, dâfia ve masikedir, bu suretle kuvâ-yı beşeriyenin mecmuu on dokuzdur. İşte insanı bütün günahlara sokan ve insandan sudur eden afatların menşei bu on. dokuz kuvâ olunca bunların herbirin-den neş'et eden günahların azabına ayrı ayrı birer melek musallat olduğundan Cehennem'e nezaret eden melekler on dokuz olmuştur. Yahut Cehennem'in yedi tabakasından altısı kâfirlere mahsus olup yedincisi ehl-i imanın âsîlerine mahsustur. Kâfirler ise furu-u a'mâlle mükellef olduklarına nazaran üç cihetle muazzdb olurlar ki birincisi: kalpleriyle itikadı terk, ikincisi; 1%^ şanlarıyla ikrarı terk, üçüncüsü; aza-yı cevarihleriyle ameli terketmeleridir. Her tabakada bulunan kâfirler şu üç cihetten muazzab olup envâ'-ı azabına mukabil üç melek nezaret etmekle altı kere üç on sekizdir. Bir tanesi de diğer bir tabakasında müminlere nezaret eder. Şu halde mecmuu on dokuzdur. Yahut yevmiye saat yirmi dört olup beşi beş vakit namazla meşgul olup on dokuzu ibadetten halî olduğu için zebanilerin adedi on dokuz olmuştur. Zira; herbiri bir nevi azaba nezaret eder. Her ne kadar er-bab-ı hikmet adedin hikmetini bu minval üzere beyan etmişlerse de bizlere lâzım olan; aslına iman etmektir. Çünkü; hükme tealluk olmadığından adedin hikmetinden bahiste bizim için fayda yoktur.[10]
Vacip Tealâ zebanilerin adedi on dokuz olduğunu beyan edince kâfirler zebanilerin adedini az görerek «On dokuz kimsenin ne ehemmiyeti vardır, bu kadar ehl-i Cehennem'in muhafazasına nasıl muktedir olacaklar?» diyerek istihza tankıyla itirazlarına cevap olmak üzere buyuruyor.
[Biz.Azimüşşân Cehennem'in sahiplerini başka mahlûk ki!-! madik, ancak melekleri kıldık ve biz onların adetlerini kılmadık, illâ sol kimseler için fitne kıldık ki onlar kâfir oldular.]
Yani; Cehennem'e nezaret edenler ve ehl-i Cehennem'in azabına me'mur olanlar insanlardan ve cinnilerden değil, ancak melektir. Zira; ins ü cin olsa azab olunanların emsinden oldukları cihetle azab olunanların hallerine şefkat ve merhamet ederler. Azabı mahallî ise merhamete münâfîdir. Binaenaleyh; cinslerinin gayrı melekler kılüımıştıı. Eğer kendi cinslerinden olsa bilûmum ehl-i Cehennem'i muhafazaya muktedir olamazlar. İşte şu esaslara binaen muazzap olanlara musallat olanlar kendi cinslerinin gayrı melek kılınmıştır ve Biz Azimüşşân bunların adetlerini haber vermedik, ancak inkâr eden kâfirleri imtihan olmak üzere haber verdik ki iman eden ve etmeyen bilinsin.
Bunların itirazları; Vacip Tealâ'nın bu adedi haber vermesidir. Çünkü; haber vermese bu adedi bilmez ve itiraz da etmezlerdi. Binaenaleyh: Cenab-ı Hakkın bu adedi haber vermesi kâfir hakkında iki cihetle fitne ve itiraza sebep olmuştur :
Birincisi; şu adetten ziyade ve noksan olmaksızın bu adede tahsisin sebebi nedir misilli itirazlarıdır. Bu itiraza ukalâca iltifat olunmaz. Zira; bu misilli itiraza iltifat olunsa âlemin her cüz'üne, belki Vacip Tealâ'nın her işine itiraz olunmak lâzım gelir. Zira; göklerin adedi niçin yedi, senenin ayları niçin on iki oldu, kezalik filân şey niçin o zaman-ı muayyeninde hadis oldu da bir dakika evve] veya sonra hadis olmadı? gibi herşeye itiraz edi-' lir. Buysa caiz değildir. Zira; efâi-i îlâhî'yeye itiraz mahiyetini hâizdir. İşte zebanilerin adedine itiraz da bu kabilden eser-i hamakattan başka birşey değildir. Bu gibi itirazların cümlesine evvap; "Hak fâil-i muhtardır. Fâil-i muhtar ise herşeyi emsaline tercihte illet ve sebep aramaz. Binaenaleyh: bu gibi tahsise itiraz olunmaz» demekten ibarettir.
Ikincisi ; azıcık melekler ins ü cinden milyarlara baliğ olan nüjusun muhafazasına nasıl muktedir olurlar? demeleridir. Bunun cevabı; hafazanin meleklerden olmasıdır. Zira; meleklerin kuvvetleri ins ü cirmin kuvvetlerine kıyas olunmaz. Daha doğrusu Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesine itikad eden bir kimse bu misilli itiraza cesaret etmez. Zira; Vacip Tealâ az oları kimselerde birçok kudret halketmeye kadirdir. Binaenaleyh; adedin azlığıyla itiraz ehemmiyetten sakıttır.[11]
Vacip Tealâ şu adedin Kur'and a beyan olunduğunun bazı faydasını ve hikmetini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Bizim hazene-i Cehennem'in adedini Kur'anda beyan ettiğimiz kendilerine kitap nazil olan ehl-i kitap, Resüi'ümüzün tisale-tini ve Kur'anm hakkaniyetini yakînen bilsinler ve ehî-i imanın da imanları ziyade olsun içindir,]
Yani; kendilerine kitap verilen ehl-i kitap şüphesiz olarak Re-suTümüzün sâdık ve Kur'anm vahy-i İlâhî olduğunu iîm-i yakînle bilsinler ve iman eden müminlerin de imanları ziyade olsun için biz Kur'anda hazene-i Cehennem'in adedini beyan ettik. Çünkü; ehl-i kitabın kitaplarında dahi hazene-i Cehennemin adedi bu minval üzere beyan olunduğundan Kur'anm adedi beyanda kitaplarına muvafık olduğunu görünce Kur'anm hakkaa kitab olduğunu ve onu getiren nebinin sıdkmı şüphesiz bilsinler için Kur'anda adet beyan olunmuştur ve ehl-i kitabın kitaplarına muvafık olduğundan onlar tasdik edince ehl-i imanın imanları bir kat daha kuvvet bulur. Kuvvet, imanın keyfiyetine taalluk ettiği cihetle her zaman kuvvet cihetinden imanın ziyadelenmesi caizdir.
Yahut manâ-yı .nazım: [Ehli imanın hazene-i Cehennem'in adedine imanları sebebiyle ahkâm-ı şeriyeden bir hükm-ü şer'îye dahi iman ettikleri cihetle imanları ziyadelenir] demektir. Lâkin bu ziyade her zaman olmaz, ancak zaman-ı saadete ve vahyin nazil olduğu zamanda mevcut olan a:shâb-ı" kiramın imanlarına mahsustur. Çünkü; o vakitte imanın mütealliki olan mü'menünbihin vahyin gelmesiyle ânenbeânen tezâyüd suretiyle vürûd eden ahkâma iman ettikçe imanları tezayüd eder. Amma asr-ı saadetten sonra vahiy munkati' olup ahkâm teceddüd etmediği cihetle adet cihej tinden imanları tezayüd etmez. Çünkü; mü'menünbih neden ibaret] se zaman-ı saadette kararlaştığından Fahri Kâinat'm irtihaiindeı sonra adet itibariyle imanın ziyadelenmesi mümkün olamaz.[12]
Vacip Tealâ Cehennem'in hazinedarlarının on dokuz olduğunu haber vermesindeki fayda Ehl-i Kitab'm Kur'anm hak olduğunu yakînen bilmeleri ve ehl-i imanın imanlarının ziyadelenmesi ğunu beyandan sonra üçüncü faydasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i kitab ve müminler Kur'anın hak olduğunda ve hazene-i Cehennem'in adedinde şüphe etmesinler için biz hazene-i Cehennem'in adedini haber verdik.] Zira; kitaplarına muvafık olduğu için ehl-i kitabın şek ve şüphesi kalmadığı gibi ehl-i iman da Kur'anın kütüb-ü sabıkaya muvafakatini bilmeleriyle kendilerinde şüpheleri kalmaz. Şu halde her iki sınıfta hâsıl olan ilm-i yakın sekten ârî bir yakîn olur. Çünkü; hazene-i Cehennem hakkında Kur'anm hükmünün kütüb-ü sabıkaya muvafık olması her iki sınıfa kanaat vermiş oldu. Binaenaleyh; hazenenin adedini haber vermek gerek -i Kitab'm, gerek ehl-i imanın seklerine meydan bırakmamıştır.[13]
Vacip Tealâ Cehennem'! muhafazaya me'raur olan meleklerin bildirmekteki faydanın üçünü beyandan sonra dördüncü i&ydayı beyan etmek üzere :
[Kalplerinde maraza benzeyen nifakı gizleyen münafıklarla alenen kâfirler «AHahü TY-alâ şu mesel kabilinden olan adedi beyanla ne gibi şey murad eder?» desinler için biz Kıu'amîa hazene-i Cehennem'in adedini beyan ettik.]
Yani; biz Kur'anda hazene-i Cehonnem'in adedini haber verdik ki kalplerinde maraz-ı nifak olan münafıklar ve açıktan Kur'-anı ve resulü tekzibe cesaret eden kâfirler desinler ki «Şu mesel kabilinden olan adedi beyandan Allahü Tealâ ne gibi şey murad eder? Zira; durûb-u emsalle ne murad olunabilir ki Allahü Tealâ ne murad etsin? Binaenaleyh böyle isüğrab olunacak durûb-u emsal Allah'ın kelâmında olmaz», tşte böyle demekle nifaklarım ve küfürlerini meydana koysunlar' için biz Cehennem'in hazinedarlarının adedini Kur'anda beyan ettik.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile adette istiğrab edip asıl manâsım ve maksûdu fehmedemediklerinden adetten maksat başka birşeye-misal olarak getirildi zannıyla adede darb-ı mesel demişlerdir. Halbuki nefsinde adet darb-ı mesel değildir, bu âyet-i celile ileride olacak vukuatı hancı verdiği için mucizedir. Çünkü; âyet Mekke'de nazil olmuştur. Mekke'de ise münafık yoktu. O zamanda Mekke ahalisi üçe münkanemdi. Birincisi ; 'müminler, ikincisi ; kâfirler, üçüncü ; mütereddid olanlardır. Âyet-i celile ise Medine'de münafıklardan zuhur eden ahvâli beyan ettiği cihetle gaipten haber vermiştir. Binaenaleyh; ayrıca mucizedir.
Hulâsa; kâfirler ve münafıklar "Şu adet mesel kabilindendir. Eğer Kur'an kelâmuliah olsaydı bu gibi durûb-u emsal bulunmazdı. Halbuki bulunuyor, su halde Kur'an Allahü Tealâ'nm kelâmı değildir» demek istemişlerdir.[14]
Vacip Tealâ Kur'anda hazene-i Cehennem'in adedini ve bazı faydayı ve adedi beyandan sonra hâsıl olan hulâsayı beyan etmek üzere buvuruvor.
[Allahü Tealâ nasıl kî hazenc-i Cehcnncm'in adedini ınkâı; edenleri idlâl çiti ve tasdik edenleri hidayette kıldiysa böylece AI-İahü Tealâ dilediği kimseyi icüâl eder ve bazı dilediği kulunu hida-yett'e kıias:.]
Yani; Kur'anda hazene-i Cehennem'iu adedini beyan ctnıel' inkâr edenler hakkında ayn-ı dalâlet oMuğu cihetle onları idlâl ve idi îtiksd edenler hakkında ayn-ı hidâyet olduğu cihetle onları pyette kıldığı gibi kuliarmden dilediğini kendi ihtiyarini d.ılâ-sarfettiği cihetle Allahü Tealâ onun dalâletini halkla ıdiâi eder» İı. dilediği kulunun " iradesini o kul hidayete sarfettiği cihetle rı yedinde Allahü Tealâ hidâveti h^Iketmek'e onu hidâyetle u\ Çünkü; kulun efâî-i ihtjyariyesinde Allah'ın iradesi kuü&} leşine tâbidir.- Binaenaleyh; kulun ihtıyar-ı cüz'îsini sarfetj Allahü Tealâ halkedeı*.
iNı;;--:a;""AllahüTealâ dilediği kulunu hidayette kılar, hazei adedini kabul1 edenler1 gibi. Dilediği kulunu-dalâf . \:,\-;iil etmeyip inkâr edenler gibi. Ancak her iki nureî de! ]; .'idesini sarfla hasıl olur.
Vacip Toalâ h'azene-i Cehennem'in ödedini'Kiber verince Ebû lil ve emsali kâfirler adedi az görmekle itiraz ötmeleri üzerine undan evvelki oyotlerie cevap verdikten sonra diğer bir trolle ahi ce\r:n yormı-k üzere
[îtabVin Tealâ'inr? askerini hîc kimse bilme?,, 'illâ ken
Yan:; hazene-i- Cehennem'in adedini kâfnler az gurüyorlars; İKabb-Mn Tealâ'nm birçok-askcrlori vai'dıu ki o ps;;;oiienn ado-din öRabb'inden başka kimse bilmez. Ancak askerinin adedini kendisi bilir. İşte o adedini Allah'tan gayrı kimsenin bilmediği askerlerden hazene-i Cehennem'e birçoklarının hademe olması ihtimali vardır. Binaenaleyh; adedi az görmekle itirazda bir manâ yoktur. Çünkü; insanlar için bütün mümkünâtm hakayıkma ve herbirinin haiz oldukları sıfatlarına ve yekdiğerinden temeyyüz edecek hassalarına vâkıf olmak imkânı olmadığı gibi adetlerine dahi vâkıf olmak mümkün olmadığından bilmediği şeye itiraz etmek caiz olamaz. Şu halde hazene-i Cehennem'in azlığıyla itiraz caiz değildir. Zira; bize malûm olmayan birçok hademeler bulunmak ihtimaline mâni olacak bir delil yoktur. Binaenaleyh; insanın hakikatini bilmediği bir-şeye itiraz etmesi caiz olmayacağına âyet delâlet eder.[15]
Vacip Tealâ Cehennem'in evsâfmdan ve hazenesinin adedinden bahisten sonra Cehennem'i Kur'anda zikir üzere terettüb eden faydayı beyan etmek üzere buyuruyor. .
[Cehennem olmadı, illâ cümle beşere bir vaaz oldu.]
Yani; Cehennem'i gerek evsâf ıvla, gerek hazenesinin adediyle zikretmek ve onların ahvâline delâlet eden âyetler olmadı, ancak insanlara ibret ve insafa davet için bir mev'ıza oldu ki ona iman eden kimse ondan kendini sakınır. Çünkü Cehennem'in mahiyetini ve evsâfını bilmek, ondan kaçınmayı îcâb eder.
[Cehennem hakkında hakikat-ı hal Cehennem'i inkâr edenlerin dedikleri gibi değildir, belki Cehennem mevcuttur ve lâkin beşer içinden kâfirler inkâr ettikleri cihetle Cehennem'i zikirden müttaiz olmazlar.] Zira; inkârları vaazı kabule mânidir. Çünkü; onlar iiikadiyâtta behâim gibi olduklarından Cehennem'i zikirden müteessir olmazlar[16]
Vacip Tealâ Cehennem'i zikirden kâfirlerin mütenaşsih olmadıklarını beyandan sonra kâfirlerin müstehak oldukları Cehennem'in evsâfını zikirle kâfirleri Cehennem azabını icab eden ef'âl-den kemal-i şiddetle menetmek için yeminle te'kid etmek üzere buyuruyor.
[Geceleri nurlandıran kamere, zulmeti aydınlığa tebeddül etmeye haşladığı zaman geceye ve âlemi aydınlattığı zaman sabaha yemin ederim ki Cehennem büyük belâlardan birisidir ve Cehennem beşeri korkutucu olduğu haîde büyük belâdır.]
Yani: aya, sabaha doğru döndüğü zaman geceye ve gecenin karanlığı giderek aydınlığı başladığı zaman sabah vaktine yemin ederim ki Cehennem insanları korkutucu olduğu halde pek büyük belâdır. Zira; günahkârlar üzerine nazil olacak belâ çoktur, lâkin o belâların en büyük olanlarının birisi Cehennem'dir. Binaenaleyh: Cehennem korkusuyla ıslah-ı nefsetmek insanlar için. lâzımdır. Çünkü Cehennem: ins ü cinden âsîler için halkolun.müş bir belâ-yi azimdir.[17]
Vacip Tealâ Cehennem'in beşeri korkutucu olduğunu beyandan sonra beşerden kimleri korkutucu olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Cehennem beşeri korkutucudur ve sizden hayrata tekadctü veyahut serden elini çekip taahhur ettjaek isteyen kimseleri korku-kutucudur.]
Yani; Cehennem mutlaka cins-i beşeri korkutuyor ve bilhassa sizden şu iki hasletten birini arzu eden kimseyi daha ziyade korkutur ki birisi, ibadete suratla takaddüm etmek ister. Zira; bu ibadete takaddüm sebebiyle ma'siyetten geri kalır ve şu takaddüm ve taahhuru Cehennem'den korkusu sebebiyledir. Binaenaleyh; Cehennem'den korkmak ancak bu-iki sıfat kendisinde olmakla hâsıl olur.
.Yahut manâ-yı âyet şöyledir: | Cehennem sizden sol kimseyi korkutur ki o kimse günahı işlemek ve günaha takaddüm, etmek sebebiyle ibadetten taahhur eder. Çünkü Cehennemdin zararı; ancak ma'siyete. takaddümüyle ibadetten geri kalan kimselere olacağından bu mâkule kimselerin korkması lâzımdır] demektir. İfani, Cehennem şol.kimseyi korkutur ki sizden o kimse ma'siyete takaddüm veya ibadetten taahhur etmek ister. Gerek ma'siyete ikdam ve gerek ibadetten geri kalmak her ikisi de Cehennem'den korkmayı icab eder. Binaenaleyh; Cehennem beşerî ve beşerden bu gibi sıfatlar kendisinde bulunan kimseyi- korkutucudur.
Bu âyet-i celile; abdin irâde-i cüz'iyesinin varlığına ve-irade-i cüz'iyesinin hayr ü serde ve taat u ma'siyette methali olduğuna delâlet eder. Çünkü; âyette takaddüm ve taahhur abde isnad olunduğu gibi meşiyet de abde isnad olunmuştur. Eğer abdin irade-i cüz'iyesr olmamış olsaydı şu ef'âl abde isnad olunmazdı. Binaenaleyh bu efâlin isnadı; irâde-i cüz'iyenin vücuduna.delâlet ettiğinden «Kul fiilinde mecburdur» demekle irade-i -cüz'iyeyi nefyeden' Cebriye mezhebini şiddetle reddeder.[18]
Vacip Telaâ ma'siyete takaddüm veya ibadetten taahhur etmek isteyen kimseleri Cehennenvin korkutucu oldu-ğunu. beyandan sonra herkesin kendi ameline göre ceza göreceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Her nefis kendi kazandığı ameliyle indalîah mahbusedir.]
Yani; herkes kendi kazancına göre muamele görür. Şu halde kazandığı günahları mukabilinde mahbus olur ve o günahın cezasını görmeyince halâs olamadığından indalîah günahı mukabilinde merhûnedir. Çünkü; bir borca mukabil verilen rehin borç ödenmeyince rehniyetten kurtulamadığı gibi günahı mukabilinde ceza görecek kimse günahının cezasını görmeyince kurtulamaz. Şu halde borca bağlı olan'rehin gibi günahkâr olan kimse günahına bağjı. kalır.
[Ancak ashab-i yemin olan ehl-i iman ve ameî-i sâlih isleyen kimseler rehin olmaktan müstesnadırlar. Zira; onlar günahkârlardan «Sizi Cehennemce hangi ameliniz ithal etti?» diye suâl eder oldukları lıaîde Cennetlerdedirler.]
Yani; defter-i a'mali sağ canibinden verilen müminler amellerini güzel yaptıklarından Cehennem azabından kurtulur, mahpus kalmazlar. Zira; onlar tekâlif-i îlâhî'yeye lâyıkıyla riâyet ettiklerinden lutf-u İlâhî'ye nail olarak Cennet'lerde rahat üzere bulunur ve ehl-i Cehennemdin haline vâkıf olduklarından onlara Cehennemi duhullerinin sebebini sorarlar ve derler ki «Sizi Cehennem'e hangi günahınız ve ameliniz ithal etti?» Çünkü; ehl-i Cennet Cen-net'te oldukları halde sürurları ziyade olsun için ehl-i Cehennem'in halini gözleriyle görürler. Ve Cehennem'e, girmelerinin sebebini suâl ederler ve ehl-i Cennet Cehennemilerin hallerini görünce sürurları ziyadelendiği gibi ehl-i nârın kederleri de ziyadeleneceği zaruridir..
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ashab-ı yeminle mu-i'ad; müminlere kitapları sağ taraflarından verilenlerdir. Veyahut ztfal-i müslimîndir. Zira; etfal günah işlemezler ki mukabilinde î'ehin olsunlar, onlar günah işlemedikleri cihetle ehl-i narı Cehennem'e ithal eden şey neden ibaret olduğunu bilmedikleri için sebebinden suâl ederler ve günahları olmadığından mukabilinde rehin olarak Cehennem'de mahpus olmazlar.
Hulâsa; günahkâr olan her nefsin günahı mukabilinde rehin olarak Cehennem'de kalacağı ve ashab-ı yeminin Cennet'te rahat olacağı ve mücrimlerin Cehennem'deki hallerini görünce Cehennem'e duhullerinin sebebini suâl edecekleri bu âyetten müstefud olan fevaid cümlesindendir.[19]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in ehl-i Cehennem'den «Sizi ne gibi ameliniz Cehennemce koydu?» diyerek suâl edeceklerini beyandan sonra o suâle cevaplarını beyan etmek üzere buyuruyor,
[Onlar «Biz namaz kılanlardan ve fukaraya taam yedirenlerden olmadık, biz bâtıla dalanlarla dalardık, batta bize ölüm gelinceye kadar biz kıyameti tekzib ederdik" dediler.]
Yani; ehl-i Cennet'in suâline cevap olarak ehl-i Cehennem dediler ki «'Biz mükellef olduğumuz beş vakit namazı kılanlardan ve Cenab-ı Hakkın kudsiyet-i ma'neviyesine teveccüh edenlerden olmadık, belki nefsimize tebaiyetJe ferâizden tekâsülümüz sebebiyle Cehennem'e girdik ve üzerimize vacip olan sadakat-ı mefrûzeyi muhtaç olan fukara ve mesakîne vermez ve taam yedirmez, emr-i İlâhî'yi yerine getirmez ve fukaranın hakkını menetmekle onları me'yus ederdik. Çünkü; merhametimiz kısa olduğundan fukarayı mesrur etmezdik. Binaenaleyh: bu kötü amellerimizin cezası olarak Cehennem'e girdik ve Cennet nimetlerinden nlahrurn- olduk, bizim günahımız yalnız namaz kılmamak ve taam yedirmemek değildir, belki bizler batılla meşgul-olanlarla beraber meşgul olduk, enbiya-yı izam hakkında lâyık olmadık şeyleri söyledik, şeriata ta'netmek gibi ebatıh terviç için söz söylemekten çekinmememiz sebebiyle Cehennem'e girdik, biz bu kadarla da kalmadık; yevnvi ceza olan kıyamet gününü tekzib eder, inanmazdık, bu kusurumuz diğer kusurumuzdan daha büyük taaccübe şayan bir günahtır ki cümle kusurlardan eşna'dır, bu günahların cümlesine ölüm bize gelinceye kadar ısrar üzere devam ettik, Tevbe ve istiğfar da et-' medik. Binaenaleyh; Cehennem'e girdik» demekle cevaplarına hitam verirler.
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile bu âyet ehl-i küfrün furu-u a'malle mükellef olduklarına ve furuvu a'mali terkettiklerinden dolayı muazzeb olacaklarına delâlet eder. Çünkü; yevm-i cezayı tekzib eden kafirler olduğu cihetle bu cevabı veren kâfirlerdir, namaz ve zekât gibi furu-u a'mâli terketmeleri Cehennem'e duhullerine sebep olduğunu cevaplarında beyan etmişlerdir. Eğer furu-u a'mâlle mükellef olmamış olsalardı. terkiyle muâhaze olunmazlardı.
Hulâsa; namazı ve zekâtı terk, batılı irtikâp ve yevm-i kıyameti tekzib etmenin Cehennem'e duhûle sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[20]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in suâllerine ehl-i Cehennem'in' verecekleri cevabı beyandan sonra bu makule kâfirlere şefaat da menfaat vermeyeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[O kâfirlere şefaat edici kimselerin şefaatları da menfaat vermez.]
Yani; onlar şu beyan olunan günahlara devam ederek tevbe Emeksizin vefat edince şefaat eden erbâb-ı şefaatin şefaatları fay-da vermez. Çünkü; şefaat ehl-i imanadır, ehl-i küfre olmaz. Şu hâl-de bunlara şefaat faraziyat kabilindendir. Yani «Bunlara şefaat 0*rnaz. Farzımuhal olarak şefaat olacak olsa bile fayda vermez» ernektir. Bu âyet; şefaatin esasına delâlet eder. Çünkü; «şefaata şefaati menfaat vermezi demek ;Şefaat vardır, lâkin is tef ad olmazlar» demektir.[21]
Vacip Teaîâ onlara şefaat fayda vermeyeceğini beyandan sonra taaccübe şayan hallerini beyan etmek üzere :
buyuruyor. . .
[Onlara ne oldu ve ne gibi hal arız oldu ki mcnfaat-i dünyeviye ve uhrevıyelerini beyan ve sebeb-i- necatları olan iman ve ibadetle emrcdeı vaaz u nasihatimi ibaret olan Kur'andan i'raz edici ve kaçıcılardır,]
Kur'anm her âyeti iman icab eden deiâilden olup daima hayırla emrederken ondan kaçmak taaceüb ve istiğraba şayan bir hal olduğuna işaret için taaccübe delâlBeden möA istifhamiyeyle va-rid olmuştur.[22]
Vâcip Tealâ 'Kur'arıdan i'raz ettiklerini beyandan sonra i'raz-larimn keyfiyetini beyan ve .tasvir etmek üzere buyuruyor.
[Keenne onlar arslandan ürkmüş kaçıcı merkepler gibi oldukları halde Kur'andan firar ederler.]
Yani; Kur'andan kaçanlarm halleri şol merkeplerin hallerine benzer ki o merkepler arslanın hücumdan ürkmüş kaçıcılardır Kur'andan firar edenlerin halleri merkeplerin hallerinden daha kötüdür. Çünkü; merkepler kendilerine hücum eden arslanın muhakkak olan mazarratını bildiklerinden dolayı o mazarrattan kaçarlar. Bunîarsa menfaatlarmı te'min eden Kur'andan kaçarlar. Şu halde, merkeplerin firarı ma'kuldür, bunların t'irarıysa ayn-ı hamakattır.
Fahri Râzi'mn boyam veçhile silâh alıcı cemaata ve'gecenin karaMıcnna dahi denirse de'esas manâsı arşlarıdır. Zira kasvere ; fcasrdandır. Kasr da kajır u galebe manasınadır. Arslanın sair hayvanat üzerine kafir u galebesi olduğundan kasvere denilmiştir. İste arslandan ürkmüş olan merkepler kulaklarını dikerek nasıl kaçarlarsa kâfirler de. Kur'andan onların kaçışma benzer bir kaçışla kaçarlar demektir.[23]
Vacip Tealâ Kur'andan kaçmalarının keyfiyetini beyandan-sonra herbirin.in arzularını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Onlar Kurbana xâtı olup onunla amel etmezler, belki onlardan her şahıs kendine taral-ı İlâhî'den acık sayfalar ve kitaplar gelsin, kendilerine verilsin, Kur'anla amel lâzım olduğunu onlara beyan etsin ki kanaat hasıl olsun, şüpheleri kalmasın isterler.]
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Mekke- Resulullah'a »Bize semadan sana tâbi olmamız] emreder açık kitap gelip balâsı Allahü Tealâ tarafından bu kitap filân oğlu filânadır denmeyince- sana. iman tem eyiz, .böyle,açık kitaplar gelip bize emretmedıkçe inana^ mayız»- dernekle herbiri kitap istemişlerdir.[24]
Vacip Tealâ kâfirlerin şu arzuları doğru olmadığım beyanla onları reddetmek üzere buyuruvor.
[Emr-i hal ü şan onların dedikleri gibi değildir. Zira; onların istedikleri hallerine münasip olmaz. Çünkü; âhiretten korkmazlar.]
Eğer âhiretten korksaîar taraf-ı İlâhî'den gelen Kur'ana iman, onunla amel, sair mu'cizât ve delaile itimad ederler de kendilerine mahsus kitaplar istemezler, belki onların açık mektup istemeleri mücerret inatlarındandır. Binaenaleyh; onlara istedikleri kitaplar gelmiş olsa yine iman etmezler.[25]
Vacip Tealâ âhiretten korkmadıklarını beyandan sonra Kur'-anm onların zu'mu gibi olmayıp ancak onlara vaaz u nasihat olduğunu ve isteyenin o vaazla amel edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Kur'an onların itikad ettikleri gibi değildir. Zira Kur'an; in-sanın menafi-i dünyeviye ve uhreviyesini ta'rif eder büyük bir vaaz u nasihattir.] Binaenaleyh; isteyen kimse onu kabul eder, onunla mütenassıh' olur, istemeyen onun menafimden mahrum olur. Çünkü; amel ederse menfaati, amel etmezse mazarratı kendine aittir. Şu halde herkes menfaat ve mazarratını düşünmelidir.
[İrade-i İlâhî'ye taalluk etmedikçe onlar Kur'anla mütenassıh olmazlar.] Çünkü abdin her fiilini halik; Allahü Tealâ'dır. Şu kadar ki abdin irade-i cüz'iyesini sarf etmesi şarttır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onların amelini ve nasihat kabul etmelerini halkeder, eğer onlar amel etmek ve mütenassıh olmak cihetine iradelerini sarfederlerse. Yoksa Allahü Tealâ dilemeyince onlar iradeyi sar-f etmezi er ve tezekkür de hasıl olmaz manâsına değildir. Belki onların iradesine Allah'ın iradesi tevâfuk etmezse fiil husule gelmez demektir. Şu halde abid birşeye iradesini sarf eder, Allahü Tealâ da irade buyurursa o şey hâsıl olur. Yani abid ister de Allahü Tealâ istemezse o şey hasıl olmaz demektir.
[Allahü Tealâ, azabından korkulmaya lâyık ve müstehaktır ve kullanın mağfiret etmeye dahi lâyıktır.] Zira; Allahü Tealâ İ düşmanlarından envâ'-ı-azapla intikam almaya muktedir bir kaa-' dir ü kayyûmdur. Binaenaleyh; kahrından korkmaya lâyık bir kimse aranırsa işte o da Vâcibülvücuddur ve kullarının kusurunu afvet-menin de ehl-i ve erbabıdır. Binaenaleyh; kusurunu itiraf ederek tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete rucû" eden kulunu mağfirete ehildir.[26]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6223-6224
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6224-6225
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6225-6227
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6227-6228
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6230-6231
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6232
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6232-6233
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6233-6234
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6234-6235
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6235-6236
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6236-6238
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6238-6239
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6239
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6239-6240
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6240-6241
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6241-6242
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6242-6243
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6243-6244
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6244-6246
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6246-6247
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6247-6248
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6248
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6248-6249
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6249
[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6249-6250
[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6250-6251
İslami Okul Okulların En Önemlisi