Sure-İ Dehr - İnsan - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 76. Sayfa
SURE-İ DEHR - İNSAN
Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Otuz bir âyetti camidir.
[Muhakkak insan üzerine dehirden bir zaman geldi, geçti k| o zamanda insan zikrolunur birşey olmadı. Çünkü; yoktu. Yok ola| na şey denmediği gibi elsinede de zikrolunmaz.]
Yani; insan üzerine sayı altına girmedik bir zaman geçti ki zamanda insan ismi okunur birşey değildi.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu makamda kelimesi manasınadır. İnsanla murad; cins-i insan olmak i timali varsa da Hz. Âdem olduğu İbn-i Abbas Hazretlerinden mer| vîdir. Çünkü; Hz. Âdem çamurdan ve balçıktan sureti tasvir oluj narak ruhsuz, Tâif le Mekke arasmda yüz yirmi sene yattığı ve bundan sonra Cenab-ı Hakkın ruh vererek ihya buyurduğu mervidir. İnsan üzerine dehirden bir zaman geçtiğini beyan etmek de Hz. Adem'in murad olmasını te'yid eder. Çünkü; insanın suretine de insan demek sahih olabilir. ile murad; uzun bir zaman demektir. Şu halde insan usun bir zaman mevcut olmayıp sonradan hadis olunca elbette onu ihdas ve icad edecek bir kaadir-i muhtarın vücudu lâzımdır. Binaenaleyh; insanın kendi vücuduyla Vacip Tea-lâ'nın vücudunu ispat etmesi elzemdir. Zira; her hâdiseye bir muh-dis lâzımdır.[1]
Vacip Tealâ inhanın üzerine birçok zaman gelip zikrolumnay.ı lâyık birşey olmadığını beyandan sonra insanın sonradan ^alkoiun-mus bir cism-i âciz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak biz insanı bir karışık sudan halkettik ki imtihan edelim.]
Yani; insanı biz anasıyla babasının birbirine karışmış nuü'ele-rinden halkettik ki biz o insanı imtihan edelim. Bakalım o insan hilkat-ı asliyesini düşünerek halikını bilip ibadetle rni meşgul olacak, yoksa hilkatini unutarak isyana mı dalacak?
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile karışmış manasınadır. Çünkü; anayla babanın nutf elerinin ayrı ayrı hassaları olduğundan yalnız birinin nutfesinden halkolunmak maslahata muvafık olmadığından âdet-i İlâhî'ye erkekle kadını nikâh-ı geriyle yekdiğerine raptederek ikisinin karışmış nutf elerinde nşu görülen suret üzere insanı halketmektir. Zira; bazı rivayete nazaran insanın vücudunda damarlar, kemikler ve kuvvet, babanın nutfesinden, et. kan ve kıllar ananın nutfesinden halkolunur ve bu hilkatin da abes olmayıp imtihan muamelesine tâbi olduğu beyan olunmuştur. Gerçi Allahü Tealâ kulunun her fiilini bildiğinden imtihana ihtiyacı yoksa da emr ü nehyile mükellef kılarak imtihan edeceğim beyanla kullarını ibadete davet olduğu gibi imtihan sebebiyle herkes kendi amelini bilir ve i'tizara mecali kalmaz. Şu halde imtihan ; kullar içindir, Alî ahu Tealâ için değildir.[2]
Vacip Tealâ insanı nutf eden halkettiğini ve imtihan muamelesi yapacağını-beyandan sonra imtihan muamelesi olunacak zatın his sahibi olması lâzım olduğundan imtihan muamelesi üzerine teî'ri' etmek üzere buyuruyor.
[İnsanı imtihan muamelesine tâbi kılınca biz o insanı işitici ye görücü kıldık. Zira biz; insana gerek şakır, gerek münkir olsun doğru yolu gösterdik.]
Yani; insan amelini suâlle müptelâ olunca Biz Azimüşşân o insana işitecek kulak, görecek göz verdik ki o insan vahdaniyetin delillerini kulaklarıyla işitsin, gözleriyle görsün, doğru yola gitsin ve nübüvveti tasdikle necat bulsun. Zira; biz o insana Allah'ın verdiği nimetlere şükredici olsun yahut nimetlere şükretmesin de ke-mal-i şiddetle-inkâr edici olsun, her iki suretle doğru yolu gösterdik. Çünkü; hayır, ve şer yollarını göstermek üzere resul gönderdik, Kur'anı inzal ettik ve amel ve itikadı vacip olan şeyleri bildirdiğimiz gibi terketmesi lâzım olan şeyleri de insana bildirdik, sıfât-ı zatiye ve sübutiyemize ve âhirete delâlet eden delilleri serdettik. Binaenaleyh; doğru yola gidip gitmemek kendi yed-i ihtiyarmda-dır. İster doğru yola gitsin şâkir olsun, ister eğri yola gidip kâfir olsun, her iki surette menfaat ve mazarratı kendine ait olduğu cihetle kendinin düşünmesi lâzımdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile semi' ve basarla murad; havass-ı hamse-i zahiredir. Çünkü; delâili idrakta bu ikinin methali ziyade olduğu için bunları zikirle diğerlerinden iktifa olunmuştur. SebiIle murad; tarik-ı hayr ü şer ve tarik-ı necat ve helaktir. Cenab-ı Hak tariklara temessük için deliller halk buyurduğu gibi resul gönderdi, kitap indirdi. Şu halde Vacip Tealâ insanı irşad için lâzım gelen esbabı halk buyurduğundan imtihan muamelesinde insan için i'tizar edecek birşey kalmamıştır. Çünkü; gözüm yoktu göremedim, kulağım yoktu duyamadım diyeme^ diği gibi bana yol gösterip irşad edecek resul ve ahkâm istihraç edecek kitap da göndermedin diyemez. Hatta bu minval üzere hidayetin mümin ve kâfir hakkında müsavi olduğunu beyan için buyurmuştur. Yani "Biz ona yolu gösterdik : İster mümin, ister kâfir olsun» demektir.
Kulağın gözden efdal olduğuna işaret için kulak, göz üzerine takdim olunmuştur. Çünkü; göz olmaksızın kemalât tahsil etmek mümkünse de kulak olmayınca tahsil-i kemalât asla mümkün değildir.
Bu âyetin muhaveratta nazîri şöyledir : Söz dinlemeyen bir kimse hakkında «biz ona nasihat ettik: İster tutsun, ister tutmasın, bildiğini yapsın. Zira; menfaat ve mazarratı kendine aittir. Biz doğruyu söyledik, artık bundan sonra iş kendi keyfine kaldı» denir.[3]
Vacip Tealâ insanı iki kısma taksimden sonra her kısmın ayrı ayrı hallerini beyan etmek üzere buyuruyor,
[Biz Azimiişşân kâfirler için ayaklarına bağlanacak /incirler ve boyunlarına bağlanacak lâleler, vücutlarını yakacak Cehennem ateşi hazırladık.] Zira; nimete küfür ve resulü tekzib edenlere yakışan azaptır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile seIâsiI ; ayağa bağlanacak zincir ki bukağı denilen şeydir. AgIâI ; ellerini boyunlarına bağlayacak lâle dedikleri şeydir. Sair; onları yakacak Cehennem ateşidir ki ehl-i Cehcnıu-;":i onun yanacak odunu menziünde-t!ir. Bu âyet-i cclile; Cehennem ve Cehennem'in içinde vâki olacak envâ'-ı azab kim hazırlanmış âletlerin mevcut olduğuna delâlet eder. Çünkü; âyet geçmiş zamanda hazırlandığını haber veriyor. Ayet: kâfirler için tehdidin şiddetini de ır-üş'irdir.[4]
Vacip Tealâ kâfirler için hazırlanan cezayı ve envâ'-ı azabı beyandan sonra müminlerin ];ni] oı.ıeaklan cîpreoatj ve nimetleri beyan etmek üz buyuruyor.
[Dünyada a'mâl-i saliha işleyen iyi kimseler Cennet'te bîr s e do ıı şar ab içerler ki o şarabın mizacı ayn-ı kâfur oldu.]
Yani; ehl-K Cennet içi şarapla dolu bir kâseden şarap içerler ki o şarap kâfurla karışmış olduğundan kokusu kâfur kokusuna benzer gayet soğuk ve tatlı olur. Fakat bu dünyada olan mazarrat onda olmaz. Zira; Cennet'in me'kûlât ve meşrubatı ehl-i iman hakkında sırf telezzüzden ibaret olduğu cihetle asla zarar şaibesi olmaz. Ebrar ; berr'in cem'idir ki iyi kimseler demektir.[5]
Vacip Tealâ kâfurun Cennet'te bir pınar olduğunu beyan mek üzere buyuruyor.
[Kâfur bir pınar ki o pınardan Allah'ın mümin kulları içerler, istedikleri mahalle akıtırlar, alır, götürürler.] Zira; o pınarın suyu ehl-i Cennet'in emrine hazır muti' ve münkaddır. Binaenaleyh; nereye emrederlerse pınarın suyu suhuletle o tarafa gider ve onlar da istedikleri gibi içer ve telezzüz ederler.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ibadullahla murad; ehl-i imandır. Zira; bu pınar Cennet'te olduğundan ibadla muradın müminler olması lâzımdır. Çünkü; kâfirler Cennet'e giremeyecekleri cihetle bu pınardan nasipleri yoktur.[6]
Vacip Tealâ müminlerin nail olacakları 'nimetlerin bazılarını beyandan sonra müminlerin bu derecâta istihkaklarına sebep olan amellerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Şu derecâta nail olan ehl-i Cennet şol kimselerdir ki onlar nezrettikleri şeyi îfa eder, yerine getirirler ve ol bir günden korkarlar ki o günün şerri kemal-i intişarla etrafa dağılır.]
Yani; ebrar olan müminler bir sebeple kendileri Allahü Tealâ için nezrederek üzerlerine vacip kıldıkları şeyi devam üzere îfa ederler, asla terketmezler. Öyle bir günden korkarlar ki o günün şerri dağılır, her tarafa sirayet eder. Binaenaleyh; o günün şerri etrafa dağılıp parçaları her tarafı çevirdiğinden halâs olmak gayet güçtür ve korkmaya lâyıktır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Cenab-ı Hak bu âyette iyi olan kullarını ibadete devamlarıyla sena buyurmuştur. Çünkü; kütüb-ü fıkhiyemizde beyan olunduğu veçhile nezir; Allahü Tealâ hastama şifa verirse, yahut oğlum askerden gelirse Allah için üç gün oruç tutmak veya bir kurban kesmek benim üzerime borç olsun demek gibi birşeyi kendi üzerine vacip kılmaktır. İşte kendi üzerine kendinin yâcip kıldığı şeyi edaya devam eden bir kimsenin Allah'ın vacip kıldığı ibâdâtı edaya devam edeceği evleviyetle sabit olduğundan Vacip Tealâ nezirlerini yerine getirdiklerini beyanla medih buyurmuştur. Yahut nezirle murad; gerek abdın kendi tarafından, gerek Allahü Tealâ tarafından mutlaka farz ve vacip olan şeydir. Yahut ukud ve uhûdun cümlesine şamildir. Çünkü; bunların kâffesini yerine getirmek insan için lâzımdır.
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'i nezirlerini îfa etmeleriyle sena ettiği gibi niyet-i hasene sahibi olmalarıyla dahi sena etmiştir. Çünkü; şerri herkesi ihata edecek bir günden korkmak hüsnüniyetlerine ve akidelerinin sıhhatma delâlet eder. Mustatîr in manâsı şiddetle dağıtıcı, havada uçup parçaları her tarafı ihata edici demektir ki gayet şiddetli olacağından kinayedir ve o günün dehşeti
Vacip Tealâ'nın halkettiğine nazaran hikmet ve sevapsa da insanlara nispetle mazarrat olduğu cihetle şer denilmiştir.
Ehl-i Cennet'in gerek dünyada nezirlerini îfa etmeleri, gerek kıyametin şerrinden korkmaları devam üzere olup terketmedikle-rine işaret için istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla vârid olmuştur.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile bu âyet «Ehli Cennet hangi amelleriyle ve ne sebeple bu derecat-ı âliyeye nail oldular» şeklinde vârid olan bir suâle cevap olarak varid olmuştur.[7]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in amellerinden bazılarını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor,
[Ebrâr; yani iyi olan kimseler taama ihtiyaçları ve muhabbet-leriyle beraber miskine, yetime ve esîre taam yedirirler, yedirdikleri kimselere de «Biz ancak Allah'ın rızası için size taam yediririz ve yedirdiğimiz taam mukabilinde sizden bir ceza da istemeyiz, şükür yani sena da istemeyiz» derler.]
Yani; ebrar m itikatları tam olduğu gibi sehâvetleri de vardır. Zira; onlar taama ihtiyaçları ve muhabbetleriyle beraber muhtaç olan fukarayı, yetimleri ve esirleri kendi üzerlerine tevcih ederek ellerinde elan taamı onlara yedirirler ve «Bizim size taam yedirmemiz sizden mukabilinde bir mükâfat beklemek için değil, ancak nza-yı Bari içindir» demekle yedirdikleri kimseleri tatyib ederler, hatta mukabilinde dua bile beklemezler.
Medarik'te beyan olunduğu veçhile Ümmülmü'minîn Âişe (R.A.) Hazretleri bir aileye sadaka gönderdiğinde sadakayı götüren cariyesine o ailenin sadakayı kabul edince ne dediklerini sorar. Eğer sadaka alanlar dua etmişlerse Hz. Âişe sadakanın ecri noksan olmasın için aynı dua ile mukabele ederlerdi. Şu halde sadaka veren kimse ancak rıza-yı Bari için vermeli ve mukabilinde duâ beklememelidir. Çünkü; sadaka veren kimse başa kakma, karşılığında bir şey bekleme veya riya gibi bir .şeyde bulunur yahut bir mükâfat gözetirse o sadaka halisenliveçhillâh olmadığından ecrinin noksan olacağmda şüphe yoktur. Amma taam yediren kimsenin böyle birşey arzu etmemesinden taamı yiyen kimselerin şükretmemeleri lâzım gelmez. Zira onlara lâzım olan; nimet gördüğü kimseleri sena etmektir. «Nasa şükretmeyen Allahü Teaiâ'ya şükretmez» mealinde varid olan hadis-i şerif de bunu te'yid eder ve insanın mün'imine şükretmesinin de rızkı câlib olduğu mervidir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile1 esir; memlûke, mahpusa ve küffardan esir olanlai'a denir. Çünkü; ResuluHah küffardan alınan esirleri müminlere teslim ve iyi bakılmasını emrederdi. Zira; küfür rızka mani değildir. Binaenaleyh; esirin kâfir olmasından aç ve açık bırakılması lâzım gelmez, elyevm devletler arasında da bu usul câridir ki yekdiğerlerinden aldıkları esirlere bakar ve riâyet ederler. Esire riâyetin memduh olduğunu din-i islâm'ın esası olan Kur'an bu âyetle bize beyan buyurduğu gibi fiil-i ResuluHah da bunu ispat eder.
Bu âyet-i celilenin ensar-ı kiramdan (Ebüddahdah) namında bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü (Ebüddahdah) Hazretleri oruç olup hanesinde dört çöreği bulunduğu bir iftar vaktinde bir miskin, bir yetim ve bir esir kapıya gelip üçüne çöreğin üçünü vererek ailesine bir çörek kalması üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yahut buna benzer bir vak'adan dolayı Hz. Ali hakkında nazil olduğu mervidir. Her kim hakkında nazil olursa olsun bu sıfat kendisinde bulunan bilcümle ehl-i imana şâmildir. Çünkü itibar; lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir.
tamiri Vacip Teaiâ'ya râci olduğuna nazaran manâ-yı nâzım: |Allahü Teaiâ'ya muhbabetleriyle beraber muh-tacîne taam yedirirler] demektir. Zamirin taama râci olduğuna nazaran manâ-yı nazım : [Taama kendilerinin ihtiyaçları ve mu-habbetleriyle beraber muhtacîne taam yedirirler} demektir.[8]
Vacip Tealâ taam yedirenlerin maksatları rıza~yı Bârî oldjagu Tibi Allahü Tealâ'dan korkuları da taam yedirmelerine sebeb oİÜu-junu hikâye tarikıyla beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak biz Rabb'imizden ve şol günün azabından korkarız ki o günde azabın şiddetinden yüzler kemal-i şiddetle ekşir, alınlar dürülür ve herkes ne yapacağını bilmez, şaşırır.]
Yani; muhtaç olanlara taam yedirenler yedirdikleri kimselere derler ki «Bizim size taam yedirdiğimiz Rabb'imizden ve azabı şe-did olan günden, korkumuzdandır, yoksa başka bir maksada mebni değildir».
şiddetle yüz ekşiliğidir. manâsına lâfzından fehmolunan şiddeti te'kid içindir. Kıyamet gününü ubûsetle tavsif; ehl-i kıyameti tavsiftir. Yani «O günün şiddetinden kâfirlerin yüzleri Öyle buruşur, ekşir ki alınlarından akan ter adeta katran oluru demektir.[9]
Vacip Tealâ ebrârm yedirmeleri ancak rıza-yı Bârî için ve Allahü Tealâ'dan korkularına mebnî olduğunu beyandan sonra şu ibadetlerinin mükâfatını beyan etmek üzere buyuruyor,
[Allahü Tealâ onları kıyamet gününün şerrinden muhafaza etti, yüzlerine sefa ve aydınlık, kalplerini de sürura eriştirdi ve sabırları sebebiyle Cennet-i A'lâ'yı ve ipekten libasları amellerine ceza olarak verdi.]
Yani; iyi olan kimselerin taam yedirmeleri Allah'tan ve kıyamet gününün şiddetinden korkuları sebebiyle olunca Allahü Tealâ korkuları sebebiyle o günün şerrinden vikaye etti. Zira; onjar o günün korkusundan ibadete devam ettikleri gibi günahtan da kaçtılar. Çünkü; ibadet olmaksızın yalnız korku fayda vermeyeceğinden onlar her ikisini birleştirmiş ve riâyet etmişlerdi. İşte şu korkularına mükâfat olarak Allahü Tealâ korktuklarından kurtarmıştır. Onların işi yalnız korku olmayıp rıza-yi İlâhî'yi aradıklarına mükâfat olarak onları rızasına nail kılmakla yüzlerine sürür ve güzellik vermiştir. Çünkü; kâfirlerin yüzlerinin ekşiliği mukabilinde bunların yüzleri güler olacaktır .kâfirlerin kalplerindeki hüzün, keder ve kasavet mukabilinde bunların kalplerine sürür ve revnak verecektir, onların vâcibatı eda etmekte gördükleri zahmet mukabilinde sabırlarına mükâfat olarak Cennet'le harîr libaslar vereceğini beyan buyurmuştur ki herkes amelinin cezasını görsün ve iyiler kötülerden seçilsin.
İt'âmla murad; mutlaka menfaattir. Binaenaleyh; muhtaç olanlara taam yedirdiği gibi elbise ve para vermek ve her türlü ihtiyacını defetmek mertebede taama müsavi ve Allah rızası için olunca hepsinin ecri birdir. Şu kadar ki insanın hayatı taamla muhafaza olduğu için şerefine binaen taamı zikirle diğerlerinin zikrinden iktifa olunmuştur. kelimelerinin tenvinleri ta'dim e delâlet ettikleri cihetle ehl-i Cennet'in sürür ve ferahları gayet çok ve büyük olacağına âyet delâlet eder.
Hulâsa; eh]-i imanın Allahü Tealâ'dan ve kıyamet gününün şiddetinden korktuklarına mukabil o günün şerrinden Allahü Tea-lâ'nın onları saklayacağı, -Rıza-yı Bârîyi istemelerine mukabil onlara sürür ve güzellik vereceği, ibâdâtı işlemekten ve menhiyatı ter-ketmekten hasıl olan meşakkatlara sabırları mukabilinde Cennet vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid eümlesindendir.[10]
Vacip Tealâ ebrârın mahall-i kararı Cennet olacağını beyandan sonra Cennet'te vâki olacak hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[İyiler Cennet'te kürsülere dayanıcı oldukları halde istirahat ederler, Cennet'te güneşin hararetini, zemheririn soğuğunu görmezler ve onlar üzerine Cennet'in gölgesi gayet yakın olur, Cennet'in meyvesi onlara muti' ve münkad kılındı. Binaenaleyh; onlar için o meyveleri almak ve yemek gayet kolay olur. Hatta arzu ettikleri yere meyveler kendileri gelir.]
Yani; Cennet'te ehl-i Cennet'e hazırlanmış koltuklar üzerine dayanır oldukları halde gayet mu'tedil ve mizac-ı beşere muvafık hava içinde yaşarlar ki sıcaklık, soğukluk olmaz. Zira; havanın zatı ziya verdiği için güneşe ihtiyaç yok ki sıcak olsun, fusul-ü erbaadan kış yok ki soğuk olsun. Binaenaleyh; haddizatında letafetinden dolayı sıcak ve soğuk olmadığı gibi bunların levazımından olan pire, sinek ve bunlar gibi mûziyât da olmaz. Cennet'in her tarafı onlar için her zaman koyu gölge gibidir. Hatta ağaçlarının çokluğundan nâşi eğer güneş olmuş olsa güneşin ziyasının ağaçların altına geçmek ihtimali yoktur, meyveleri ehl-i Cennet'in arzusu veçhile itaatli kılınmıştır ki herkes ayakta veya, oturduğu halde yer, hiç eza olmaz. Hatta yattığı halde ekletse yine zahmet çekmez. Velhasıl her zaman Cennet'in her yerinde herkes için rahat mevcut olduğundan Cennet'e giren kimsenin her türlü rahatı te'rnin olunmuştur.[11]
Vacip Tealâ ehl-i Cennet'in nail olacakları nimetlerin bai rını beyandan sonra bazı aharı beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennet üzerlerine gümüşten kâse ve kulpsuz ibriklerle hademe tarafından tavaf olunurlar ki o ibrikler şeffaflıkta billura ve beyazlıkta gümüşe benzer gayet lâtif olur. O kâselerden şerbetleri için ehl-i Cennet kendi zatlarında bardakların miktarını takdir ederler ve takdir ettikleri gibi görürler ki ziyade ve noksan yoktur.]
Fahri Râzi ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile aniye; kâse ve bardaktır. Ekvab ise ibrik ki ondan kâseye dökülür. Şu halde biri küçük diğeri büyük olmakla beyinlerinde fark vardır. Kavarir ; billur manasınadır. Yani «İbrikler billurdan billur da gümüşten» demek ibriklerde iki sıfat vardır ki biri billur gibi şeffaf diğeri gümüş gibi beyaz ve yumuşaktır. Ehl-i Cennet o bardakları arzuları ve iştihaları veçhüzere takdir ederler ki herkesin arzusuna muvafık olsun. Yahut Herkesin ameline göre kâselerini takdir ederler. Binaenaleyh; amelleri miktarı kâseleri olur. Yahut t ak dır in manâsı hademeler herkesin İçeceği miktarı gütürür, ziyade ve noksan götürmezler. Yani «Hademe gayet âdaba riâyet ettiklerinden efendilerinin arzuları hilâfında birşey yapmadıkları gibi hatta Cennet şaraplarını bile efendisinin arzusu hilâfında götürmezler» demektir.
Bazı âyette kâselerin altından olduğu beyan olunduğu halde bu âyette gümüşten olduğunu beyan etmek âyetler arasında muhalefet ieab etmez. Çünkü; ikisi de mevcut olduğundan bazı kere altından kâselerle, bazı kere de gümüşten kâselerle dolaşırlar, tavaf ederler. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur.
İnsanın şu içeceği kâsede nihayet seveceği şeylerin berrak ve temiz olması ve miktarının arzuya muvafık bulunmasıdır. Cennet kâselerinde bunun üçü de mevcut olduğunu bu âyette Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; berrak olmasını kavarirden olmasıyla, temiz ve saf olmasını gümüşten olmasıyla ve şeklinin de olması ehl-i Cennefin takdiriyle olacağını beyanla tafsil buyurmuştur.[12]
Vacip Tealâ ehl-i Cennefin su ve şarap içecekleri bardak ve ibriklerini beyandan sonra içecekleri suyun evsafını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennet'e Cennet'te şarap dolu kâse içirilir ki o kâsede bulunan suyun nıizacı zencebil pınarının suyuyla karışmış olur. Zencebil Cennet'te bir pınar ki onun adına selsebil denir ve ehl-i Cennet üzerine ebedî Cennet'te bulunur taze oğlanlar gelir gider, hizmetlerine onlar bakarlar. Zira; onların amellerinden halkolun-muş, tazelikleri asla solmaz sabahat ve melâhatları zeval bulmaz ebedî onlar ehl-i Cennefin hizmetçileridir.]
Yani; ehl-i Cennet'e hizmetçileri kâseler götürür, sularlar ki o kâselerin mizacı zencebil karışmış gibi rayiha-yı tayyibesi olur. Zencebil; Cennet'te bir pınar ki suyu boğazdan gayet kolay geçtiği için ismine selsebil denir. Çünkü; hazmı kolay olduğu gibi boğazı yakması da yoktur, bir pınarın suyu dolu kâselerle ehl-i Cennet üzerinde dolaşanlar onların amellerinden halko-lunmuş baharı solmaz taze oğlanlardır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Araplar dünyada suya ve şerbetlere zencefil karıştırmayı sevdiklerinden Cenab-ı Hak Cennet'te içecekleri suyun zencefil mizaçlı rayiha-yı tayyibe sahibi olduğunu, fakat zencefil boğazı yaktığından Cennet'te o biçim yakmak olmadığını beyan için suyun selsebil pınarından olduğunu beyan buyurmuştur.[13]
Vacip Tealâ ehl-i Cennefin hademeleri muhalled ve taze oğlanlar olduğunu beyandan sonra o hademelerin sıfatlarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Gördüğün vakit sen o hademeleri zannedersin ki onlar Cennet'e saçılmış incilerdir.] Zira; kemal-i letafetleri, renklerinin gayet saffeti ve yüzlerinde parlayan şuleleri, yekdiğerine akseden ziyaları sebebiyle Cennet içine dağılmış aynı inciler gibi görülür ve eğer bir yere saf olarak dizilmiş olsalar keenne zannolunur ki dizilmiş incilerdir.[14]
Vacip Tealâ ehl-i Cennetin ahvalini ve nimetlerini beyandan sonra bu nimetlerden daha alâsını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Sen gördüğün vakitte o makamda nimetler ve büyük mülk görürsün. Onların üzerinde ince harirden yeşil libaslar, kalın harirden kumaşlar bulunur ve ehl-i Cennet gümüş bileziklerle ziy-netlenirler.]
Yani; sen Cennet'e baktığında çok nimetler ve bol mülkler görürsün. Gözün her nereye baksa nimet görür. Çünkü Cennet; darünnimettir, her ciheti nimetle dolu ve belki her cüz'ü ayn-ı nimettir, yoksa dünya nimeti gibi zahmetle karışık değildir. Binaenaleyh; her kim nereye baksa nimete bakar, nimetten başka birşeye bakmaz, hemen herkes kendine verilen nimetleri seyr ü temaşa eder ve üzerlerinde elbiseleri ince ve kaim harirden olur ve hatta kollarına gümüş bilezik takmakla ziynetlenirler. Çünkü; Cennet darünnimet olduğundan ziynet mümkün olan herşeyle Cenab-ı Hak onları tezyin buyurur. Altın ve gümüşle tezyin dünyada nisvâna mahsus ise de âhiret dar-i teklif olmadığından hususiyât yoktur. Şu halde ehl-i Cennetin hiçbir şeye hasretleri kalmaz, velhasıl ehl-i Cennetin herbiri kendi âleminde birer padişahtır. Zira; dünyadaki padişahlarda olan nimetlerin yüz binlerce fazlası onlarda mevcuttur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile ehl-i Cennet gümüş ve altın her İkisiyle de ziynetlendikleri için bazı âyette bileziğin altından olmasını beyanı bu âyete münafi değildir. Yahut bazan altınla, bazan da gümüşle tezeyyün ettikleri cihetle onlar arasında tenakuz yoktur.[15]
Vacip Tealâ ehl-i Cennetin iki nevi şarabını beyan buyurdu ki birinin mizacı kâfur, diğerinin mizacı zencebildir. Bu ikinin fev-kmda üçüncü bir şaraplarını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennetin Rabb'isi onlara gayet pak ve temiz şarâp içerir.]
Yani; ehl-i Cennet'e Rableri bir şarap içirir ki o şarap pâk ve içen kimseleri âdî lezzetlere arzudan vazgeçirir ve o şarap içen kimseyi bilcümle ahlâk-ı zemîmeden tathir eder. Binaenaleyh; maddî ve manevî emrazdan- temizlediği için insana bu dünyada arız olan hastalıklardan hiçbir şey arız olmaz ki her türlü elemden salim olur ve ebeden sıhhat üzere bulunur.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şarabın tahir olması yla murad; dünya şarapları gibi necis olmaz, necasete temas eden el ve ayak o şaraba dokunmaz ve içtikten sonra necasete inkılâb etmez. Zira; vücuttan terlemek suretiyle çıkar, hatta kokusu misk ü anber kokusu gibi olur,'diğer şaraplar ve taamlar bununla hazmolur. Binaenaleyh; bu şarap diğer şaraplara mugayir ve onların fevkmda bir şaraptır, bu nevi şarabın şanına ihtimam için Cenab-ı Hak bu şarapla ehl-i Cenneti sulamayı kendi zatına nispet etmiştir. Çünkü diğer şaraplar ehl-i Cennet'e hizmetçiler vasıtasıyla verileceği beyan olunmuşken bu şar.abı zat-ı ülûhiyetine nispet etmek; elbette bu nevi şarabın şerefine delâlet eder.[16]
Vacip Tealâ ehl-i Cennetin ahvalini beyandan sonra o beyanın hulâsasını beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ehl-i Cennet'e taraf-i İlâhî'den denir ki «Ey ehl-i Cennet! Şu nail olduğunuz nimetler sizin amelinizin cezasıdır. Binaenaleyh; sa'ynnz makbul ve memduh oldu».]
Yani; ehl-i Cennet Cennet'e girip kendilerine verilen nimetleri görüp seyredince Vacip Teaiâ tarafından iltifat olarak onlara denir ki «Ey ehl-i Cennet! Şu gördüğünüz nimteler sizin amelinizin güzel cezalarıdır ki Allahü Tealâ sizin için bunları hazırlamıştır, sizin az bir zamanda işlediğiniz cüz'î amelin cezasını görün ki Allah'ın iutfu ne kadar büyüktür, amelinize Allahü Tealâ razı olduğu için mukabilinde nimetle mükâfat buyurduğundan sa'ymız boşa gitmedi, makbul ve mergub oldu», İşte Vacip Tealâ böyle demekle ehl-i Cennet'i taltif buyurur. Şu halde ehl-i Cennet'in* gördükleri nimetlerin fevkmda iltifât-ı İlâhî'yeye nail olacakları bu âyetle beyan olunmuştur.[17]
Vacip Tealâ sûrenin evvelinden buraya gelinceye kadar ah-val-i âhireti beyan buyurmuştur. Bundan sonra ahvali dünyadan bahsolunacaksa da dünyaca olacak emir ve nehiyden evvel kâfirlerin Resulullah'a ezalarından hâsıl olan vahşeti kaldırmak ve kalb-i nebevilerini takviye etmek üzere bir mukaddime takdim ederek buyuruyor.
[Ya Ekrem-er Kıısiil! Biz senin üzerine Kur'anı indirdik.] Şu
halde Kur'an kâfizierin dediği gibi sihir değildir. Zira; biz inzal ettik. Çünkü; hikmetin iktizası üzere hâdiseye muvafık olarak inzal olunan Kur'an sihir olmadığı gibi sen de sâhir olmazsın. Binaenaleyh; keder edecek birşey yoktur. Kâfirlerin sözleri hasetten neş'et eden tezvîrâttan ibarettir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile huzur-u kalp olmadıkça ibadet olunamayacağına ve ibadet olsa kalb hüzn ü kederden vareste olmadıkça lezzeti olmayacağına işaret için Vacip Tealâ emr ü nehye başlamadan evvel bu âyetle resulünü tesliye ve kalb-i nebevilerini takviye buyurmuşdur ki bundan sonra gelecek emr ü nehyi ke-mal-i huzur üzere telâkki etsin de kalb-i pâki kâfirlerin ezalarıyla meşgul ve mahzun olmasın.[18]
Vacip Tealâ resulüne Kur'anı inzal buyurduğunu beyanla[ikalb-i nebevilerini takviyeden sonra kâfirlerden vâki olan ezalara Sabretmek lâzım olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Ey Habibim! Rabbin Tealâ'mn hükmüne sabret.]
Yani; Biz Azimüşşân sana Kur'anı tedricen hikmetimizin iktizası havadisin icabına göre herşeyi vakti- muayyeninde bildirdik ve onun hükmünü beyan eden âyeti inzal ettikse senin de düşman tarafından vâki olan iftiralara sabretmen lâzımdır. Binaenaleyh; sabret küf far üzerine, nusretin te'hirinden mahzun olma. Zira; vakt-i muayyeninde onlar üzerine sana nusretimize dair âyet de nazil olur.
Bu âyette Rasulullah için meserret-i azîme vardır. Zira sabırla emir; nusretle vaadi mutazanimmdır. Çünkü; sabrın akıbeti selâmet ve necattır.
Bazı rivayete nazaran müşriklerin ezalarından müteessif olarak Resulullah onlarla muharebe arzu etmesi üzerine Vacip Tealâ bu âyeti inzalle «Sabret Habibim! Muharebenin zamanı da Şelir, telâş etme» buyurmuştur.
[Ey Resul-ü Mükerrem! Sen kâfirlerden günah ihtiyar edenlere ve küftü irtikâpta haddini tecavüz edenlere itaat etme.] Zira; her ikisi de menhiyatı irtikâb ettiklerinden sözleri itimâda şayan değildir.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile her ne kadar sabırla emir dahi kâfirlere itaat etmekten nehyi mutazammmsa da sarahaten nehiy olmadığından sarahatle nehyi zikretmekte tekrar yoktur. Zira; bir-şeyle emir onun zıddına ve birşeyden nehiy onun zıddıyla emre delâlet ederse de delâleti bililtizam olduğundan sarahat gibi olamaz? Binaenaleyh; sabırla emirden sonra kâfirlerin sözüne itimad etmekten sarahaten nehyolunmuştur.
Resulullah'ı, kâfirlerden hiçbir kimseye itaat etmediği halde nehyetmek ümmetini irşad içindir. Asimle kefûr arasında fark vardır. Âsim; her günaha cür'et eden kimsedir. Kefûr ise nimeti münkir olandır. Âsim ve kefûr her ikisi de Ebu Cehil'dir. Yahut Âsim Utbe b. Rebia'dır. Zira; Utbe her günahı irtikâb ederdi. Kefûrla murad; Velid b. Mugire'dir denmişse de bu âyet her ikisi hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki birgün (Utbe) Resulullah'a «Ya Muhammedi (S.A.) Senin nübüvvet davasında bulunduğun nisvana rağbetindendir. Ben sana mehir almaksızın kızımı vereyim, bu davadan vazgeç» demesi üzerine Cenab-ı Hak ona âsim buyurmuştur. Zira; her günahı işlemekten çekinmezse de küfürde diğerleri kadar ileri gitmiyordu. (Velid b. Mugire) de Kureyş içinde ziyade zengindi ve Resulullah'a «Senin davan mala tama'mdandır. Sana istediğin kadar mal vereyim de bu davadan vazgeç» demesi üzerine Vacip Tealâ bu âyeti inzalle Velid'e kefûr tâbir buyurmuş-' tur. Çünkü; Velid küfürde Kureyş'in ileri gidenlerindendi. Buna nazaran manâ-yı âyet: j Ya Ekrem-er Rusül! Küffâr-i Kureyş'ten sen âsim olan (Utbe)'ye ve kefûr olan (Velid)'e itimad etme, sözlerini dinleme] demektir. Lâkin sebeb-i nüzul her ne kadar bunların sözleriyes de itibar lâfzın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh;günahkâr ve kâfir olan kimseye hiçbir kimse itaat etmesin demektir. Çünkü; günahkâra itaat günahına iştirakle olacağından Cenab-ı Hak günahkâr olanlara itaat etmekten herkesi nehyetmiştir.[19]
Vacip Tealâ Resul'üne sabırla emir ve günahkârlara itaattan nehvettikten sonra resulüne ve ümmetine lâzım olan ibâdetle em-retmek üzere buyuruyor.
[Ey Nebiyy-i Muazzam! Sabah ve akşam vakti Rabb'in Tealâ'nm ismini zikret, gecenin bazı cüz'ünde Eabb'ine secde et ve gecenin bir uzun müddetinde Rabb'ine teşbih et.]
Yani; sen sabırla me'mur olunca vakt-i şuğul olan sabah ve akşam vakitlerinde Rabb'in Tealâ'nm ismini zikre devam et ki şana vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmiş olasın, ekser itibarıyla hâlî kalmak şanından olan gecede Rabb'inin rızası için sen akşam ve yatsı namazlarını eda etmekle secde et. Çünkü; gecede ihlâs ziyadedir, gecenin uzun müddetinde sen Rabb'ini nekaisten tenzihle teşbihe devam et.
Bu âyette .zikir, teşbih ve secde yle emir devam içindir. Çünkü; Resulullah'ta zikir, teşbih ve secdenin aslı mevcut olduğu cihetle bunlarla Resulullah'a emir devamlarıyla emirdir. Eğer bunların esaslarıyla emir olmasa hasılı tahsil olur, buysa caiz olamayacağından bu misilli makamda Resulullah'a emirden murad; devamdır.
Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bükreyle murad; sabah namazı ve as ile murad; öğle ve ikindi namazları ve gecede secde yle murad; akşam ve yatsı namazları ve gecenin uzun müddetinde tesbihle murad; teheccüd namazı oludğuna nazaran bu âyet beş vakitte farz olan namazları ve.telieccüd namazını camidir. Buna nazaran manâ~yı âyet: [Ey Habibim! Sen sabah, öğle ve ikindi namazlarını kılmakla Rabbin Tealâ'nm ismini zikirle tekbir getir ki feraizi eda etmiş olasın, gecenin bazı cüz'ünde akşam ve yatsı namazlarını eda etmekle secdeye devam et ki vaktin şükrünü eda etmiş olasın, gecenin uzun müddetinde teheccüde devam et ki ihlâs üzere ubudiyetini yerine getirmiş olasın j demektir.[20]
Vacip Tealâ resulüne ve ümmetine edası lâzım olan ibadetle emrettikten sonra ibadetten kaçan kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak şu kâfirler dünyaya muhabbet ve ağır bir gün olan yevm-i kıyameti arkalarına terkederler.]
Yani; kâfirlerin âhirete imanları olmayıp her muradı dünyadan beklediklerinden zevali serî olan dünyaya muhabbet ederler ve âhirete ümitleri olmadığından mihnet ve meşakkati çok ve yükü ağır olan kıyamet gününü arkalarına terkederler, ehemmiyete almazlar. Çünkü; arkada olan şey görülmediği cihetle itina olunmaz. Binaenaleyh; kâfirler de âhireti görmedikleri için âhiret mesâlihi olan ibâdâtı terkettiklerinden âhireti arkaya atmış oldular.
Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile kıyamet gününün şiddet ve mihneti çok olduğu cihetle o güne sakîI denmiştir. Zira; ağır olan birşey, götüren kimseyi .yorduğu gibi kıyamet gününün meşakkati de insanları yoracağı cihetle sakil demeye lâyıktır.
Acil e yle murad; dünyadır. Çünkü: her şey acele olarak gelip geçtiği için âcile denir, kâfirler de şehevât-ı behim iyelerin e elverişli olup âhireti gözleriyle görmedikleri için dünya'ya muhabbet ettiklerini Cenab-ı. Hak bu âyetle beyan buyurmuştur ki «Şu muhabbetleri sebebiyle imanı terkediyorlar» demektir.[21]
Vacip Tealâ dünyaları iki cihetle onların imanlarına sebep olacağını boyan etmek üzere :
[Biz onları halkettik ve damarlarını sağlam kıldık, istersek dilediğimiz vakitte onları kendi emsalleri bir kavme tebdil ederiz.]
Yani; biz onlara iman ve ibadetle emrederiz. Nasıl emretmeyelim? Elbette emrederiz. Zira; biz onlar yokken vücut vermekle icad ettik ve damarlarını birbirine bağlamakla mafsallarına kuvvet verdik ki o mafsalları sebebiyle muhabbet ettikleri dünyayı celbet-tiklerinden halika iman ve emrine itaat etmek lâzımdır, biz istediğimiz vakit onları ihlâk eder, yerlerine onlara bedel itaatli bir kavim getiririz. Şu halde ibtida-yi hilkatlarına bakarak kudretimizi na-zar-ı itibara almalı ve kahrımızdan korkmalıdırlar, bilâkis onlar kahrımızı icab eden isyanla meşgul oluyorlar.
Hulâsa; Cenab-ı Hakkın onları ve.ayıptan salim azalarını halk buyurduğu ve lezzât-ı dünya bu azalarla hâsıl olduğu cihetle bunları halkeden hallâka iman ve itaat Vacip ve Allahü Tealâ'mn onları ihlâke ve menfaatlarını izâleye kaadir ve bu helakten'korkularına binaen iman edip imandan temerrüdü ve ibadetten i'razı ter-kederek iman ve ibadet etmeleri lâzım ve emsallerini haiketmeye kaadir olduğundan Allahü Tealâ'mn bunlardan müstağni olduğu ve bunları ihlâkle yerlerine gelecek kavmin yalnız hilkatta bunların emsali olup ibadette emsalleri olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[22]
Vacip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini, nail olacakları derecât ve derekâtı beyandan sonra sûrenin veyahut âyetlerin ancak mev'iza olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak şu sûre ve âyetleri bir mev'ize-i belîğadır. Hal böyle olunca isteyen kimse bu mev'izeyle Rabb'isine bir yol tutar. Çünkü; bu âyetler doğru yolu gösterdiğinden mûcibiyle amel eden Rabb*îsinin rızasına vâsx! oîan yolu ittihaz etmiş oîur ve siz meşi-yet edemezsiniz, ancak AÎIahü Tealâ'nın mesiyet etmek vakti müstesnadır.]
Yani; şu sûre bir vaazdır, dileyen o vaazla amel eder, Rabb'i-sine yol bulur. Fakat kulların meşiyeti, Allah'ın meşiyetine muvafık olmak şarttır. Zira; Allahü Tealâ murad etmeyince kulun muradı fayda etmez. Çünkü; çok şeyleı murad ve esbabına tevessül eder, lâkin Allahü Tealâ murad etmediği için hiçbir şey meydana gelmez, abdin emekleri boşa gider. Ancak Allahü Tealâ murad etmeyince hasıl olmaması abdin irade-i cüz'iyesine mani, olmadığı gibi irade-i cüz'iyesini sarfına da mani olmaz. Binaenaleyh abdin vazifesi; irade-i cüz'iyesini sarf etmektir. Abd bu vazifesini yerine getirdikten sonra Allahü Tealâ dilerse halkeder, dilerse etmez. Zira; Allahü Tealâ dilemeyince abdin dilemesi fayda vermez. Lâkin abid. Allah'ın muradını bilmediği için herhalde iradesini sarfetmek vazifesidir. Şu halde âyetin manâsı: [Sizin meşiyetinizin faydası yok, illâ Allah'ın meşiyetine muvafık olursa faydası var] demektir. Çünkü; murad olunan şeyi halkedecek Allahü Tealâ'dır. Abdin te'sir; ancak iradesini sarfla kesbetmektedir. Zira o şeyin vücudunda müessir; Allah'ın halkı ve meşiyetidir.
Hulâsa; şu âyetlerin insanların menfaat ve mazarratlarını ta'rif eder mev'ıza olduğu, isteyen bu mev'izeyle amel edip Rabb'isine bir yol tutacağı v*e kulların meşiyeti fayda etmeyip ancak Allahü Tealâ'nm meşiyetine tevâfuk ederse fayda edeceği bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[23]
Vacip Tealâ herşeyin meşiyet-i İlâhî'yeyle olacağını beyandan sonra meşiyet ilim ve hikmet icab edip zat-ı ülûhiyetin de ilim ve hikmet sahibi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.
[Muhakkak Alîahü Tealâ ilim ve hikmet sahibi oldu.]
Yani; her şey Allah'ın düemesiyledir. Zira; Allahü Tealâ her kulunun liyâkatini ve istihkaakmı bilir, ona göre kulunun istediğini halkeder veya etmez. Çünkü; hikmet sahibidir. Hikmetine muvafık olanı ve olmayanı bilir. Binaenaleyh; çok zamanda abid kendi hakkında menfaat zannettiği bir şeyi diler ve murad ederek iradesini sarfla husulüne çalıştığı halde Allahü Tealâ onun hakkında o şeyin, mazarrat olduğunu bildiğinden halk buyurmaz ve kezâlik birşeye müstehakkım zannıyla ister. Halbuki Allahü Tealâ müstahak olmadığını bildiğinden halketmez.
[Alîahü Tealâ dilediği kulunu kendi rahmetine ithal eder! ve zâlimlere elem verici asabını da hazırladı.]
Yani; Allahü Tealâ hikmet sahibi olduğundan irade-i cüz'iyesini sarfla ibadet eden kullarının liyâkatini bildiğinden o kulunu kendi rahmetine ithalle mesrur eder. Zira hikmetinin iktizası; emrine itaat eden .kulunu lutfuna müstağrak kılmaktır, zalimlerin zulmünü bildiğinden onlardan intikamını almak için acıtıcı azabı onlara hazırlamıştır. Çünkü hikmet zalimlerden intikam almayı icab eder. Binaenaleyh; onlar için azab-ı elîm hazırlamıştır.
Bu âyette her zalime hükmün şümulüne işaret için lâfzı cemi'-i efradı ihataya delâlet eden edat-ı ta'rifle varid olmuştur. Çünkü bu makamda azab-ı elîmi icab eden illet ve sebep; zulümdür. Zira müştak olan üzerine azab-ı elimin hazırlanmasından ibaret olan hükmün ta'liki; me'haz-ı iştikak olan zulmün illet olmasını icab eder. Binaenaleyh; zulüm kendisinde bulunan her ferdin şu azaba müstehak olmasına delâlet eder. Yani «Zalimlere azab-ı elîm hazırlandı. Zira; onlar zulüm irtikâb ettiler. Her zulüm irtikâb edene azab-ı elîm hazırlanır. Binaenaleyh; zalimlere azab-ı elîm hazırlandı» demektir.[24]
[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6269
[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6270
[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6270-6272
[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6272
[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6272-6273
[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6273
[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6273-6275
[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6275-6277
[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6277
[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6277-6278
[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6279
[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6279-6280
[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6280-6281
[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6281-6282
[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6282-6283
[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6283
[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6283-6284
[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6284-6285
[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6285-6286
[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6287-6288
[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6288
[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6288-6289
[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6289-6290
[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat: 15/6290-6291
İslami Okul Okulların En Önemlisi